GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 4: GAZİANTEP

                                                                GAZİANTEP

                                                “Sic transit gloria mundi!”

20130917_112344

Yan koltukta oturan ip gibi incecik kadın yaklaşık dört saat sürecek seyahatimdeki yol arkadaşım. Evliymiş, bir kızı var ve ameliyat hemşiresiymiş. Dört yıl Diyarbakır’da görev yapmışlar. İşini severek yaptığını söyledi. Ameliyatta teslimiyet var. Şimdi şoföre teslim olduğumuz gibi. Tek farkla, bilincimiz açık şu an ve ben onu heyecanlandıran ameliyatların hangileri olduğunu sorabiliyorum: Sezeryan ameliyatlarıymış. Bebek çıktıktan sonra rahim derhal eski boyutuna geliyormuş. Bunu görmenin mucize olduğunu söylüyor. Rahim kapanırmış tıpkı bir çiçek gibi. Doğumun kendisi başlı başlına bir mucize zaten. Bahşedilenlere nankörlük ettiğimizi düşündürttü bu bana. Bas bas bağırıyoruz dünyaya gelirken, belki hayata olan şikayetimiz ondandır. Kim uykusundan uyandırılmayı ister? Kim sıcacık yatağından buz gibi odaya kalkmayı ister? Başaşağı tutulup, tepildiğinizi hayal edin; bi rahat vermediklerini, yamru yumru bacaklarınızdaki yabancı ellerden hesap edin. İçerisine yerleştirildiğiniz sera gibi kaba konduğunuzu bir düşünün. Daha bitmedi. En nihayet ev sahibinizle koyun koyunasınız ve top gibi başı olan içi beyaz sıvıyla dolu iki büyük tepenin(kiminin nasibi dağ) ağzınıza dayatıldığını hayal edin. Tamam zirvedesiniz ama bu sizde hazımsızlık yapacak haliyle. Ve son olarak suratınız kıpkırmızı şişerek alttan üstten tüm o içtiklerinizi bıraktığınızı hayal edin. İki paralık zevkinizde ağzınızdan burnunuzdan (tek ordan olsa yeri) geldi, değil mi? Tam huzuru bulmuşken gıdıklanmak da nesi? Ev sahibiniz sizi önce kendi evinden attı, sonra ellere verdi, sonra bir oda verdi, sonra ufak ufak rahatsızlık verdi. En korkuncuna geliyoruz şimdi. Tüm bunlar için kendilerine müteşekkir olmanız gerekiyor. Nietzsche haklıydı. “Hiç doğmamış olmak, en büyük ihsaniyet.” derken. Kafamdaki bu güzel fikirleri söylemiyorum. Başka ameliyat türlerinden konuşuyoruz. Kalp ameliyatlarına girmek istiyormuş bundan sonra. Diyarbakır’ı sevip sevmediğini soruyorum. Bana şunları söylüyor bir solukta: “Doğu’da bulundum, Anadolu’da bulundum. Ama asla kendimizi buradaki kadar yalnız ve yaban hissetmedik, ben ve ailem. Bizi sevmiyorlardı, biliyorduk ama bizde keyfi gelmedik, gönderildik. Tayinimiz çıktığı için çok mutluyuz. Kolu, bacağı kopmuş askerlerin ameliyatına girdim ve asla affetmiyorum, hakkım varsa helal olmasın.” Bence hepsi, herkes haklı. Herkes yaşadıkları ve kendilerine yaşatılanlar ölçüsünde haklı. Ama neysen osun ve ne kadar oynarsan oyna, ne kadar kendini farklı göstermeye çalışırsan çalış ırkına-sınıfına-zümrene ihanet, kendine ihanet demek. Çoğu oyuncu, bir çoğu pandomim ustası milletvekillerince temsil ediliyorsun. İçmem dersin, viski içerken yakalanıverirsin bir otelin lobisinde belki bir gün, hayat bu, belli mi olur? Ne bekleyebilirsin ki böyle bir ülkenin geleceğinden? En fenasıymış kendi ülkenle ilgili umutsuzluğa düşmen. Bu aklı başında “hemşiranım”da beklemiyor zaten. Beklemeyi bırakmış. Bizde bıraktık. Bizimde eğer var ise bir parça aklımız, helal olmasın hakkımız. Helikopterler ve sınırda bekleşen askerler var. Bir şeyler olmuş olmalı ama bir şekilde kopuğuz herşeyden.

image

Garaja iner inmez dilencilerce karşılanıyoruz. Garaj şehirden çok uzakta. Dolmuşa binip, merkeze gelirken geçtiğimiz sokaklar bana Tarlabaşı’nı anımsatıyor. Her yer öğretmen burada da. Tayinleri çıkmış, Türkiye’nin dört bir yanından gelmişler. Umutlu ve mutlular. Doğunun Paris’i burası diyor bir tanesi. Diyarbakır değil miydi yahu Paris diyorum(önceden Iğdır için de duymuştum, Doğu’nun Paris’i diye). Heryer Paris, herkes ya Parizyen ya Parigot buralarda. Şaka bir yana gün bitiyor, hava kararıyor. Zeynep isminde bir kızla tanışıyorum. Nasıl güzel bir kız! Ben onu da öğretmen sanıyorum. Yüksek lisans için başvurmuş. Olursa burada kalacak. Daha önce Doğu’daki tüm üniversitelere başvurmuş, neresi olursa diyor. Öğretmenlik için yaptığı tercihleri bana da sıraladı. Kimsenin gitmeyeceği, istemeyeceği her yeri yazmış, en ücra, terörün olduğu yerler. Kız bir hayat kurmak için çırpınıyor. Her yere gidecek bu uğurda. O beni cesur buluyor, ben onu. Ben buralarda ne şimdi, ne önce kalamazdım diyorum. O ben senin gibi tek başına gezemem diyor. Ben ona hayat nasıl geçer Şemdinli’de diye soruyorum; o bana nasıl çektin onca yolu bir başına diyor. Otobüsle seyahat ona zül geliyor ama durağan bir coğrafyada aylarca kalabilecek. Otobüsler yol alır halbuki. Mevsimlerin değiştiğine tanıklık edersin. Coğrafya değişir. Dağların arasından, ırmakların kıyısından ama çokça otobanlardan gidersin. Gün geceye döner, yol arkadaşların değişir, bir daha karşılaşma ihtimalini düşünmediğinden rahat rahat açarsın kalbini, o seni unutur sen onu. Uyursun uyanırsın bir bakarsın sabah olmuş. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Önce “Zeugma” diyorum. İpek Yolu önünden geçiyor müzenin. Muhteşem. Bir medeniyet çıkartılmış, önümüze getirilmiş. Göz kamaştırıyor her yer. Çingene Kız’a gelesiye kadar iyice içime sindirmeye çalışıyorum her bir mozaiği. Barkovizyon gösterisinde Zeugma’nın tarihinden bahsediliyor ama ingilizce. Ben Japonlarla izliyorum(Koreli olmalarını dilesemde, bir daha hiçbir Koreli beni dilemeyecek bundan eminim, kara listedeyim). Nihayet siyah perdeli, siyah döşemeli taşlı bölüme giriyorum. İçeride karanlıkta bekleşen güvenlik elemanı var, bolca da Japon turist. “Çingene Kız”ı her yerden, sağdan soldan, tam karşısından, az gerisinden, az ucundan, yukarıdan, aşağıdan çek çek bitiremiyorlar. Bir şeye bunca ilgi oldu mu beni usandırır. Bir an alın götürün diyesim geliyor. Mona Lisa gibi. Ne kadın ne erkek. Ama kız demişler. Tarih ondan tarih. Herkes atıyor ve tarihe değil, tarihçinin kim olduğuna bakmak gerekiyor; yoksa herkes kendi tarihini yazıyor. Bu “kızın” hikayesi de biraz karışık olsa gerek. Yoksa tatlı tatlı bakıyor, her yerden size bakıyor. Güvenlikçi karanlıktan sıkılmış, en çok Japonlar çekiyor diyor. Dakikalardır buradalar, gitmek bilmiyorlar diyor(ilgi alanım Koreliler demiyorum). Fırsat bıraktıklarında birkaç poz da ben çekebildim. Leonardo ” bile” bu teknikle yapmış resimlerini. Varın görün sanatın sıfır noktasındaki akıl almaz başarıyı. İşte dünyanın ihtişamı böyle geçer(sic transit gloria mundi).

image

20130917_111740

image

Dünyanın üçüncü büyük hayvanat bahçesindeyim. Maymunlarla başlıyorum. Çok ciddiler. Havada esinti var ve hayvanlar büzüştükleri kafeslerinden ve ıssızlardan çıkmak istemiyorlar. Yalnız bir rakun vardı. Halini halime benzettim. Kuğular başlarını gömmüşler, bembeyaz tüyleri rüzgarda dikilince içim ürperiyor. Alemlerin 3’e ayrıldığı aklıma geliyor. Bir kolu hayvanlar alemi. Onlarında değişik birer ruh halleri var ve ben hepsini insanlardan daha “mantıklı” buluyorum. Nitekim aslanların olduğu kafesin başına geldiğimde her ne kadar sınıflandırmak istemesemde iki adet “kro” ellerindeki boş pet şişesini kaşla göz arasında çitlerin üzerinden atıveriyor. Halbuki yasak ama kro yasak dinlemez( bu türün Aids ve benzeri bulaşıcı hastalıkların üstün ırk olan Türk halkına işlemediği yolunda bir takım bilimsel hipotezlere başvurmuşluğu da vardı geçmişte). Çitlere tırmanıp, ıslıklar çalıyorlar. Hayvan ne tepki verdi biliyor musunuz? Oturduğu yerde hiç istifini bozmadan iki patisinin arasına almış olduğu şeyi yemeğe devam etti. Uzağı geç algılayan gözlerim bir süre sonra bana aslanın yediği şeyin yemek değil pet şişe olduğunu ve hayvanın manyaklarla uğraşmaktan edebini bozmadan nasıl azar azar delirdiğini gösterdi. Yüzlerce pet şişesi, suyu içen aklı evvel vatandaşlarca bir ritüelmişçesine hayvanın önüne fırlatılıp atılmış. Bu zavallıcıksa kafesin gerisinde olmasa yakaladığı yerde hepsinin poposunun bir lobunu keyifle ısırıp kopartacakken, sinirinden tırım tırım şişeleri parçalamakta. Çıkışta sormayı unutuyorum aslanlar şişe atılmasını talep mi ediyorlar ya da dişleri için faydalı bir oyun mu bu? Ama unuttum işte. Ayıların kafesinin önünde de hop hişt ayı diye bağırıyorlardı. Ayılar o kadar bıkkındı ki, oralı bile olmadılar. Hayvanlar aleminden zoraki pandomimci çıkmıyormuş görmüş olduk.

20130917_131839

Gaziantep çarşısını gezdim son saatlerimde. Çeşit çeşit baharatlar ve yemişler hem ucuz hem kaynağından. Oyuncak müzesine dışarıdan şöyle bir baktıktan sonra, Savaş Müzesini ve Mevlevihaneyi geziyorum. “Tahmis Kahvesi”nde oturacak kadar vaktim kalmadı. İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

ERSOY SELKİ

insan insana,can cana. . YAŞAM ,ÇOCUK, FOTOĞRAF,DÜŞÜNCE,EĞİTİM , ŞİİR, 🎶

Maiperest

Ölürüm fakat bu bir devrim olur.

yedisihirlikitap

"sevenmagicbook"

Bilal's blogger

asıl tarz senin olandır,senin olanı moda ile yenile

Şehirler

Şehirler

ARTniyetler

İyi Bir Adam Olmak Projesi

Mavi'nin Güncesi

Bazen bir jack daniels'tir mutluluğum

Gamze ama daha 20

yaşanmış hikayelerle sizlerleyim

BeBloggerofficial

''Either write something worth reading or do something worth writing.'' Benjamin Franklin

SÜLEYMAN DEVECI

Blogseite vom Süleyman Deveci

Moda-Creative thinking

Creative thinking

(e.e.g)'s words

kişisel blog, makale, hukuki bilgiler, gündem, siyaset

iremcikblog

Güncel, edebiyat, hayat, şiir, insan ve dünyaya dair ne varsa

osk4y.wordpress.com/

Kendi Dünyana Hoşgeldin

Abismo

welcome to my secret life , i will explain everything.

TERCİHİNİ YAP YARINSIZ KALMA

Gelecek Senin Tercih Senin

itwasinspiredbyaworld

itwasinspiredbyaworld

Süpürgelik Modelleri - 0545 227 34 34

Süpürgelik, Süpürgelik Ustası, Süpürgelikci, Süpürgelik Ustaları, 6cm Süpürgelik, 8cm Süpürgelik, 10cm Süpürgelik, 12 Süpürgelik, Beyaz Süpürgelik, Renkli Süpürgelik, Süpürgelik Kartelası, Süpürgelik Renkleri, Süpürgelik çeşitleri, Süpürgelik Firması, Parke Süpürgeligi, Süpürgelik Degişimi, Süpürgelik Montajı, İstanbul Süpürgelik, İstanbul Süpürgelik Ustası, İstanbul Süpürgelikci, İstanbul Süpürgelik Ustaları, İstanbul 6cm Süpürgelik,İstanbul 8cm Süpürgelik,İstanbul 10cm Süpürgelik,İstanbul 12 Süpürgelik, İstanbul Beyaz Süpürgelik, İstanbul Renkli Süpürgelik,İstanbul Süpürgelik Kartelası,İstanbul Süpürgelik Renkleri, İstanbul Süpürgelik çeşitleri, İstanbul Süpürgelik Firması,İstanbul Parke Süpürgeligi,İstanbul Süpürgelik Degişimi, İstanbul Süpürgelik Montajı, Süpürgelik , Süpürgelik firması, Süpürgelik modelleri, Süpürgelik çeşitleri, 6cm süpürgelik, 8cm süpürgelik, 10cm süpürgelik, 12cm süpürgelik, İstanbul süpürgelik, Süpürgelik istanbul, Beyaz renk süpürgelik, Süpürgelik fiyatları,

Düşünen Tarih

Tek düşmanımız cehalettir.

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

Uyumayan Birileri

İnanca Saygı. Düşünceye Özgürlük

KAFES

Kendi kafeslerinin kilitlerini kıran özgür kelimeler

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

apostrof

where is human?

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

guneyset.wordpress.com/

Kendi Mobilya Setini Kur

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

İki Gezgin Aşığın da Dediği gibi; Gezin, Gezin, Dönün

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

%d blogcu bunu beğendi: