UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

20180108_095645-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

GİRİŞ :

Akşamın erken çöktüğü Gümüşhane’den Kral marka köme ve pestil alarak ayrılıyorum en son. Bu da benim bu ildeki son eylemim oluyor. Bir de köy köy, dağ bayır, dere tepe dolaştıktan sonra şehre iner inmez otogarının tuvaletine bıraktıklarım var. O da bir eylem idi sonuçta. Bir de aklımda bir kız arkadaşımın itirafı var. Demişti ki; ben senin gibi Anadolularda(iller açısından bakıldığında çoğuldur Anadolu) gezemem çünkü tuvaletim gelir ve tutmam gerekir. Ve eğer o tuvaleti beğenmezsem de giremem, girsem de yapamam, garipliklerim var benim. Ben de garibim, garipliklerim çeşit çeşit, türlü türlü tuhaf düşünceler oluşuyor kafamda, sonra siliniyorlar mesela. O yüzden sorun yok diyebiliriz. Çünkü hepimiz bir ya da birden çok yönümüzle biraz garibiz.

Gümüşhane’den çıkıp Erzincan istikametine gitmekte olan tıklm tıklım dolu otobüsün içinde benim için ayrılan on bir numaralı koltuğuma geçiyorum. Pencere kenarındaki kızcağız hiç uyanmadan uyuyabiliyor yol boyunca. Bense Gümüşhane’deki Lale Lokantası’nda paket yaptırdığım yarım dünür dönerimi çıkartıp yiyorum afiyetle. Sonra da başlıyorum düşünmeye, ben neden bu kadar acele bu şehirden ayrıldım diye. O an bilemediğim gibi, sonrasında da çok pişman oluyorum. Çünkü akıllı insan en az bir gece geçirmeli gittiği şehirde. O şehrin gecesine şahit olmalı, sabahına da uyanmalı sonra. Gümüşhane’de kalsaydım eğer bir pazartesi sabahının erken saatlerinde mesai uğruna, vazife uğruna, ekmek parası uğruna, geçim uğruna yollara düşmüş insanlarını uzaktan da olsa izlemek bana pek çok fikir verebilirdi ama kısmet bir Erzincan sabahına. Gümüşhane’de pazartesi sendromu nasıl yaşanıyormuş, bunun işe gidenlerin yüzlerine nasıl yansıdığını görmek, dükkanların kepenklerinin açılış seslerini dinlemek bir başka bahara. Fırından simidini alan soluğu yürüme mesafesindeki işyerinde mi almakta, dükkanlar kaçta açılmakta, bir bankaya girip çalışanlarına bakmak da hakeza. Tüm bunları kaçıran bense, bir pazar akşamı sağımı solumu göremeden gidiyorum şimdi, şoförün sütüne havale karanlık bir kutunun içinde. Yine fevrilik var üzerimde.

20180108_143056-01

ERZİNCAN :

Şehrin epey dışında yer alan otogarında indikten sonra, şehir merkezine geçiyorum seri bir şekilde. Gece oldu sanıyorum Erzincan’a geldiğimde. Halbuki saat daha sekiz buçuk yok bile. Trabzon’un çarşısındaki hareketlilikten sonra Doğu’nun gerçekliği ile yüzleşiyorum. Soğukta kestanelerini satmaya çalışan satıcıya yol soruyorum. Ateşinin sıcağıyla ısınıyorum. Yollarda kar var mıydı, buzlanma var mıydı görmemiş olsam da, diyebilirim ki şehirde hiç yok. Zaten bu sene kar beklemiyoruz diyorlar. Bavulumu çekiştire çekiştire ıssız sokaklarında yürüyorum Erzincan’ın. Karşıdan gelen üç erkek soğuktan kapüşonlarını çekmişler, bana doğru yaklaşıyorlar saniye saniye. Öyle ürkütücü görünüyorlar ki bu halleriyle. Aramızdaki mesafe azalıp karşılıklı birbirimize iyice yaklaştığımızda çocukların kendi halinde olduklarını görüyorum. Konuşa konuşa geçiyorlar yanımdan. Şimdiyse sadece ben yürüyorum aynı sokakta. Hele bir otelime, odama varayım da, sabah ola hayrola.

Erzincan görmüş olduğu depremler sayesinde tabir-i caizse cıscıbıl bir şehir olarak gelmiş günümüze. Yüksek katlı olmayan, tarihleri çok eskiye dayanmayan binalar var şehir merkezinde. Bodur apartmanlar, en çok iki katlı kamu binaları ve mağazalar, valilik, saat kulesi, bakırcılar çarşısı var ilk etapta dikkat çeken ya da çekmek isteyen. Canım kahvaltı etmek istemiyor bu sabah, keyifsiz keyifsiz düşüyorum yollara. Valiliğe gidiyorum ne yapacağım diye sormak için. Valilikse kollarını açmış beni bekliyor. Kemaliye’ye ulaşım turistler için uygun değilmiş. Akşam dörtte kalkan minibüs, ertesi sabah altı buçuk’ta geri getiriyor sizi. Kısacası hastanede, postanede işi olanlar ve çalışanlar için bu tek minibüs. Yani Kemaliye halkı için düzenlenmiş bir sistem var, Kemaliye’ye ziyaret maksadıyla gitmek isteyen bir garip turistler için değil. Benimse iki günümü Kemaliye’de harcayacak kadar çok vaktim yok. Bir başına araba kiralamak iyi bir fikir gibi gelmiyor. Taksiyle gitmeye kalksam, iki buçuk saat gidiş, bir o kadar da dönüşü var. Erzincan’da kış mevsimi arabasız gezginlerin bir yerden bir yere gitmesi için pek de uygun değil anlayacağınız. Coğrafya dağınık, ulaşım karışık. Bir de benim canım istemiyor sanırım. Nedenini bilmediğim bir isteksizlik taşıyorum içimde. Yine de buranın insanı açık tenli, göçmene benziyorlar tıpkı sizin gibi dediğim Valilik üst düzey personeli, ismi sanırım “Osman ıdı”, bana uzun uzun Selçuklular zamanında farklı boyların yerleştirildiği Anadolu’da, hani şu Kayı, Kıyı boyları vardır ya, amacın birleşerek merkezi yönetime baş kaldırmalarını önlemek olduğunu söylemişti ve fiziki farklılıkların da bundan kaynaklandığını belirtmişti(umarım toparlayabildim bana anlatılanları). Bana da en kolay ve en çabuk şekilde gidebileceğim Girlevik Şelalesi’nin bulunduğu Çağlayan beldesine gitmemi salık vermişti. Anadolu’dan öte gittiğinizde, size her türlü salık verme görevini üstlenen bir kişi her koşulda çıkar karşınıza. Ve o kişi de hep erkektir ne hikmetse. Fakat Osman Bey son derece mantıklı bir seçim yapmış benim için. Asla öğrenemeyecek olsa bile.

GİRLEVİK ŞELALESİ, ÇAĞLAYAN BELDESİ :

Fırat Nehri’ni, Munzur Dağlarını, Apçağa Köyü’nü görmek kısmet değilmiş. Bu sefer o sefer değilmiş. Kader takıntısının ardına sığınalım o halde ki sindirebilelim bizim için yazılmış olan farklı farklı kaderleri. Ne yaparsın kaderdenmiş bu aksilik, bu talihsizlik, Hz. Ali’nin duası çıksın ki feraha çıkalım kendimizce: “Allah’ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olanı da gönlüme razı eyle”. Valilik çıkışında çektiğim bir iki fotoğraftan sonra Çağlayan dolmuşlarının kalktığı yere doğru yürüyorum. 13 Şubat minibüs durağına geldiğimde minibüs saatlerini beklemekte olan erkeklerin uslu uslu çay içtikleri masaya doğru ilerliyor ve soruyorum zaman ne zaman diye. Biraz var, neredensin diyorlar. Ezik ezik anlatıyorum şuradan şuradan diye. Gel otur sana çay ısmarlayacağız diyorlar. Babacan adamlar. Oturuyorum karşılarına uslu uslu. Çayımı içiyorum şekersiz. Dinliyorum büyüklerimi sessiz. Hepsi bıyık takmış büyüklerimin bu arada. Onlar da buralı değillermiş. Komşu ve çok da uzak olmayan bir ilden buraya taşınmışlar 1982 senesinde. Başbakan Çiller imiş o zamanlar. Tunceli/Dersim’in Ovacık İlçesi’nin bir köyünden yaptıkları zorunlu hicretin nedeniyse yüz elli haneli köyden yakılmadan kalan tek eve, evsiz kalan 149 hanenin nüfusunun sığmaması imiş. Bu arada duyduğum üzere Fetö’ye yüz vermeyen tek il imiş Dersim. Kanmamış, kandırılmamış, hem okumuş hem yazmış, hem aydınmış hem aydınlık. Biz uyurken, onlar hep uyanıkmış.

Bu arada ayakkabı boyacısının fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi soruyorum. Sorsana diyorlar. Sonra da sesleniyorlar Haydar diye. Haydar beni napacaksın diyor. Fotoğraflayacağım diyorum. Tamam o zaman diyor. Bana çatır çatır poz veriyor. Sayesinde kendimi bir anlığına Sebastiao Salgado gibi hissediyorum. Neyse ki geçiyor bu hal hemen ve anın şartlarına dönüveriyorum bir çırpıda. Herkesin birbirini tanıdığı dolmuşta bir ben varım yabancı. Dayanışma içinde hareket ediyorlar, nasıl mı? Ağır yükü olanların eşyalarına bir omuz veriyor kalan. Son durakta iniyorum nihayet. Zaten bir tek ben kalmış oluyorum geriye. Şoför geliyor yanıma ve diyor ki ne zaman istersen dönebilirsin, nasıl olsa her yarım saatte bir araç var diyor. Sağıma bakıyorum, sonra soluma, sonra da önümdeki yamaca. Yamacın tepesindeki Kırklar ziyeretimi nasıl gerçekleştireceğimi düşünürken, şoför bana yolu gösteriyor. Etrafta kimse yok diyorum. Olsun diyor. Burada bir şeycik olmaz, kimse yolunda durmaz, dursa da kötülüğüne durmaz diyor. Bu cümleleri öyle bir söyleyişi var ki, kaybettiğim güvenimi kazanıyor, cesaretimi topluyorum bir anda. Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin de mühimmiş bu dünyada. Ne olduğun değil, kim olduğun mühimmiş aynı semanın altında.

20180108_124905-01

20180108_095442-01

Keçiler gibi tırmanıyorum Kırklar’a doğru. Hiçbir şey beni engelleyemez, uçuyorum, sekiyorum ve nihayet zirveye ulaşıyorum. Manzaraya bakıyorum ve artık umrumda olmasa da bir Allah’ın kulunun olmadığını görüyorum. Birkaç ev var sadece, bir de sapsarı bir alan. Biri tatlı biri tuzlu olmak üzere iki paket bisküvi bırakılmış bir kenara. Kimsecikler yok gerçekten de. Burada dua etmeye çalışıyorum, ediyorum ama bir an birisi aklıma geliyor. Onun hakkında hiç hoş olmayan bir düşünce geçiyor aklımdan. Sevmiyorum çünkü onu. Bana bir kötülüğü de dokunmadı halbuki. O an duayı bırakıyorum.

Yine kolay kolay iniyorum aşağıya. Elinde balta, odun kurmakta olan bir kadın var. Normalde ürkütücü olabilecek baltasına sevgiyle bakıyorum, onu tutan eller sayesinde. Bir kedi, horozlar filan da var bahçesinde. Fotoğrafınızı çeksem diyorum, çek diyor çekiyorum. Gel kahvemi iç diyor. Oluur diyorum. Sobası yanıyormuş sıcacık, dışarıda sokak kedileri, içeride ben kedi. Sobanın markası Meriç, bu demek oluyor ki ben de yanacağım içten içe bu soba gibi. Eşyanın dili yol göstericidir.

İki çekyat, duvarda da geniş ekran televizyon var. Şöyle bir göz gezdiriyorum odaya yalnız kaldığımda. Mahallenin muhtarının hanımının evindeymişim bu arada. Üç çocuğum var demişti yanlış hatırlamıyorsam. İngiltere’de yaşıyorlarmış. İngiliz hanımları varmış, arada geliyorlarmış, ama arada. Onlar da Ovacıklı imiş. İsmiyse Hüsniye’ymiş. Bir ara İzmir’de yaşamışlar. Sonra dönmüşler sonradan olma memleketlerine. Ayrılırken bir kez daha fotoğraflarını çekiyorum. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olsun diyorum. Atasözleri köyde, kırsalda, küçük şehirlerde geçerli galiba. Şehirde kırk yıl değil, kırk gün o kahvenin hatrının süresi.

20180108_131032-01

Gitmem, dönmem, kahvem, muhabbetim filan akşamı buluyor. Şaka şaka öğleni etmiş bulunmaktayım ve açım yahu ben artık hissetmesem de. Vedat Milor’un programına aldığı ve bir kadın işletmecisi olduğu için cazip gelen Er Merkez’deki “Ayla’nın Mutfağı” ne yazık ki kapanmış bir zaman önce. Çarşıda önüme çıkan ilk dükkana soruyorum rastgele ben şimdi nerede, ne yiyeceğim diye. Hemen karşı sırasındaki, dışardan küçük, içine girince hangar gibi olduğu anlaşılan restorana gidin diyorlar. Girer girmez ne yiyeyim diyorum, görür görmez nerelisiniz diyorlar. Egeliyim diyorum, hemen döner diyorlar. Ufak tefek ikramların ardından, dönerim geliyor hemen. Milor havasıyla oturduğum sofradan, parmaklarımı yiyerek kalkıyorum. İncecik kağıt gibiydi dönerim, ne lezzetli ne lezzetti. Hesap da ayranla birlikte on altı lira gelince, mutluluğum misliyle arttı. Doğu’da et yenir arkadaş. Olmayanların kursağına da girsin inşallah.

Bakırcılar Çarşısı’nı dolaşıyorum avare avare. Sonra da ani bir kararla pılımı pırtımı toplayıp, ilk otobüsle Kayseri’ye gitmek üzere yola çıkıyorum. Koskoca Sivas’ı küstürüyorum yol boyunca. Gecenin bir vakti iniyorum Kayseri’ye.

20180108_134459-01

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Süleyman Deveci

Blogseite vom Süleyman Deveci

Moda

Creative thinking

(e.e.g)'s words

kişisel blog, makale, hukuki bilgiler, gündem, siyaset

iremcikblog

Güncel, edebiyat, hayat, şiir, insan ve dünyaya dair ne varsa

OSK4Y

Kendi Dünyana Hoşgeldin

Abismo

welcome to my secret life , i will explain everything.

TERCİHİNİ YAP YARINSIZ KALMA

Gelecek Senin Tercih Senin

itwasinspiredbyaworld

itwasinspiredbyaworld

Süpürgelik Modelleri - 0545 227 34 34

Süpürgelik, Süpürgelik Ustası, Süpürgelikci, Süpürgelik Ustaları, 6cm Süpürgelik, 8cm Süpürgelik, 10cm Süpürgelik, 12 Süpürgelik, Beyaz Süpürgelik, Renkli Süpürgelik, Süpürgelik Kartelası, Süpürgelik Renkleri, Süpürgelik çeşitleri, Süpürgelik Firması, Parke Süpürgeligi, Süpürgelik Degişimi, Süpürgelik Montajı, İstanbul Süpürgelik, İstanbul Süpürgelik Ustası, İstanbul Süpürgelikci, İstanbul Süpürgelik Ustaları, İstanbul 6cm Süpürgelik,İstanbul 8cm Süpürgelik,İstanbul 10cm Süpürgelik,İstanbul 12 Süpürgelik, İstanbul Beyaz Süpürgelik, İstanbul Renkli Süpürgelik,İstanbul Süpürgelik Kartelası,İstanbul Süpürgelik Renkleri, İstanbul Süpürgelik çeşitleri, İstanbul Süpürgelik Firması,İstanbul Parke Süpürgeligi,İstanbul Süpürgelik Degişimi, İstanbul Süpürgelik Montajı, Süpürgelik , Süpürgelik firması, Süpürgelik modelleri, Süpürgelik çeşitleri, 6cm süpürgelik, 8cm süpürgelik, 10cm süpürgelik, 12cm süpürgelik, İstanbul süpürgelik, Süpürgelik istanbul, Beyaz renk süpürgelik, Süpürgelik fiyatları,

Düşünen Tarih

Tek düşmanımız cehalettir.

Kadimce

Yazar, Şair

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

Uyumayan Birileri

İnanca Saygı. Düşünceye Özgürlük

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

apostrof

where is human?

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

%d blogcu bunu beğendi: