COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

A1D6C492-77E7-4072-B58B-C95B4DE0BC44

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

“Aşk aşktır. “ Wiktor

“Daima ve her yerde seninle olacağım. Dünyanın sonuna kadar.” Zula

“Aşık olduğunda zaman önemli değildir.” Juliette

“Seni seviyorum ama şimdi kusmam gerekecek.” Zula

“Seni tüm gücümle seveceğim.” Zula

GİRİŞ :

Benzer temalar barındıran, aynı minvalde ilerleyen bir başka romantik film daha izlemiştik bu sene. Öyle ki her iki film de romantik, müzik ve dram türleri altında kategorize edilmişti IMDB’de. Karşılaştırmaları sevmesem de(aslında sevmem derim ama ruhumun ayazda kalmış basit yanı çok sever), A Star is Born’la mukayese edildiğinde Soğuk Savaş’ın nerede durması gerektiğinden bahsedeceğim sadece. Yakışıklı oyuncudan yönetmen de oluyormuş bak Bradley’e, ne söyledi ama Gaga, In The Shallow’u başa sar sar dinle, yetmezse satır satır ezberle ki karaoke’de eşlik edesin, ee ses var hatunda, oyna demişler oynamış, söyle demişler söylemiş, bir adam var seni adam etti, tımar etti, vefanı göster, arkasını topla, bunalımlarını çek, kendini geri çek, alkolünü, kokainini eksik etme, eli daha çok ekmek tutan sensin bundan böyle, ödül törenine zil zurna çıkıp şakır şakır altına ettiğinde bile tolere et seviyorsun çünkü, muhtemelen ailesinden birileri ağır bir Kızılderili büyüsü yaptı, biricik aşkın kompleksle karışık gururdan intihar ettiğinde ise yık ortalığı, bir şarkı patlat sahnelerde namı yürüsün biricik kovboyunun, falan filan. Sonunda da film bitsin nihayet. Böylesi bir cefa da iki saat on altı dakika sürsün. Elin Polonyalısı seksen sekiz dakikada tertemiz karelerle, tablo gibi sahnelerle-siyah beyaz hem de, işini gücünü bitirebilmişken, neden bu kadar uzuyor da uzuyor bir film? İnsan kendini bu kadar ciddiye almalı mıdır? Yeryüzüne gönderilmiş tek baygın aşkın onlarınki olduğunu mu sanıyordu yapımcıları, üstelik bu bir yeniden yapımken? Sorun da burada başlıyor zaten. Kris Kristofferson ve Barbra Streisand ilk filmde yeterince iç baymışken, ilk otuz dakikası dışında bir cazibesi kalmayan filmi benzer uzunlukta çekmenin manası neydi? Streisand The Way We Were’ün Katie’si ve de Yentl’di en çok. Bir yıldız olarak doğmasa da olurdu burun vurgusuyla. Aynı şekilde Lady Gaga da. 

1FE4ED3C-E4A4-4DAC-BAB9-49DC0DB89914

Soğuk Savaş’ı izlerkense hem isminden, hem de uzun bir zaman dilimine yayılan aşkın benzerliğinden Pınar Kür’ün Bitmeyen Aşk’ı geldi ilk önce aklıma, sonra da en sevdiğim kitaptır Boris Vian’ın sürreal öğelerle çok az günde tamamladığı naif aşk hikayesi Günlerin Köpüğü ve de biraz vahşi kaçsa da Betty Blue ve atmosfer itibariyle de Godard’ın Serseri Aşıklar’ı. Üstelik tüm bunlar Ingmar Bergman estetiğiyle, siyah beyaz çerçevelerin asaletiyle çıktılar karşıma. Ben sadece beğendim oturduğum yerden. Alfonso Cuaron’un Roma’sından sonra olmak kaydıyla şimdilik bu senenin ikinci favori filmi Cold War’dur benim için. Yönetmen Pawel Pawlikowski’nin Oscar ödüllü filmi Ida’yı da beğenmiştim pek çok nedenden ötürü. Çünkü yönetmen yarattığı evrenin orta yerine yerleştirdiği karakterlerin içlerine çektikleri her nefesi hissetmenizi istiyor. Bu konuda da son derece iddialı. Ida yaşayacağını yaşamış, göreceğini görmüştü ve de vazgeçmek zorunda olduklarının çok da vazgeçilmeyecek olmadığını da. Soğuk Savaş’ta da karakterlerimiz yaşadılar, yozlaştılar, başka duraklarda dinlendiler ve de gördüler ki birbirlerininkinden daha uygun bir kalp bulamayacaklar ve bu noktaya gelene kadar yaşadıklarını paylaşabilecekleri ortak bir akıl ve hafızanın bulunamayacağını da. O dönem bu dönem, sıcak ya da soğuk-savaş dahilinde, savaşta ve barışta kadın erkek ilişkilerinde değişen bir şey olmadığını da bir kez daha gördük. Bir adam seni beğeniyor, sen de ona karşılık veriyorsun, tanıdıkça daha çok seviyorsun, o zaman işte bu diyorsun, sonra bir arada yaşamaya çalışıyorsun ki bu kısım her zaman kolay olamıyor, onun çevresi, senin çevren derken kalın duvarlar örülüyor etrafına ve sen öte taraftaki güzellikleri göremez oluyorsun, yavaş yavaş bıkıyorsun ve sıkıştığını anlıyorsun. Bir bakıyorsun fare gibi kapana kısılmışsın, fırsat bulursan başka kapanlara kaçıyorsun. O kapanlardan da sıkılıyorsun çünkü onları o kadar az tanıyorsun ki, bir şeyler hep eksik kalıyor. Bu film eksiklikleri, başarısızlk korkusunu ve aşkın evrelerini anlatıyor. Böylesi bir filme de seksen küsur dakikanın sonundaki gibi bir son yakışıyor en çok. Bazen bırakmalısındır tadında.

Duyguları izleyiciye geçirmek hadisesinin açıklamasına gelirsek eğer filmde yer alan birkaç sahne var ki, ünlü görüntü yönetmeni Ed Lachman’ın düşüncelerinin birer izdüşümü oluyorlar adeta. Diyor ki Lachman: “Edebiyat karakterin iç dünyasına girebilir ama dış dünyayı canlandırması çok daha zordur -yazarlar bir mekanı anlatmak için paragraflar ve sayfalar harcarlar. Filmde ise tek bir planla dış dünyayı gösterebilirsiniz, ama kamerayla bir karakterin iç dünyasına girmek çok  daha zordur. Yönetmenlerle hep bunu keşfetmeye çalışırım; karakterlerin ve duyguların iç dünyasına nasıl girersiniz? Görüntüler, karakterleriniz ve hikayeniz için duygusal bir manzara yaratan şeyi açığa çıkarmak için kullanılan metaforlardır.” O sahne/lerden yeri gelirse eğer bahsedeceğim. Öte yandan bir şey daha var ki ekleyeceğim, beğeniler kişiseldir. Yaşanmışlıklar etkili olabilir çoğu zaman, cinsiyet bile fark ettirebilir. Malum biz kadınlar daha duygusal yaratıklarız, kimi zaman da işler yolunda gitmediğinde kolaylıkla vahşileşebiliriz de. Nesilleri aktaran da bizleriz ufak bir dokunuşla. Dolayısıyla bu filmi beğenmemde, diğer filmi beğenmememde aklınıza gelmeyecek ve ben olmadığınız için bilemeyeceğiniz pek çok dürtüyü, duyguyu da içimde barındırmaktayım. Ben ben olduğum için beğeniyorum pek çok şeyi, siz ben olmadığınız için beğenmeyebilirsiniz aynı ya da benzer pek çok şeyi.

Bu arada Lean on Pete var ve de Private Life bu senenin en beğendiklerim listesinde. Şimdi gelelim hem karşı cinsler arasında, hem de fonda yaşanan Soğuk Savaş’larımıza. Filmde de bahsi geçen metafor filmin ismiyle başlıyor daha ilk etapta.

1997C03F-F924-4ECE-8188-2F41FDE53DF4

NEDEN “SOĞUK” SIFATIYLA ANILMAKTA OLAN BİR SAVAŞ VARDI BİR ZAMANLAR? :

Savaşın bir tarafının insanları zır zır donuyorlar da ondan. Doğu Almanya soğuk, Avrupa’nın en doğusunda yer alan müttefik ülkeler Polonya, Çekya, Rusya ondan da soğuk. Şaka bir yana sıcak pardon normal savaştan farkı sinsice örgütlenmesinde yatmakta. Taraflar birbirinin içine Yuri’ler gönderir. Casuslar birer köstebek gizliliğinde çalışırlar. Deşifre olan öteki tarafı boylar, olmayan içine sızdığı ülkenin sırlarını ele geçirip ülkesine yollar. CIA ve KGB soylu elemanlar yetiştirirler bu doğrultuda. İç işler meselesini yazıya, edebiyata ve neticesinde de paraya dönüştürmesini bilen John Le Carre romanlarında kendisinin de içinden geldiği bu köklü ve çılgın niyetli kurumları anlatır durur. Heyecan verici bir hayatları olduğunu düşündürtürler okuyucularına ve de izleyiciye. No Way Out’ta bir cinayetin ortasında kalakalan Tom Farrell rolünde Kevin Costner’ın en büyük gayretinin deşifre olmamak olduğunu öğreniriz. O da bir ajandır çünkü. Şanslıdır çünkü akibeti Kaşıkçı’yla karşılaştırıldığında yedi dakikada yedi ayrı parçaya ayrılıp dilimlenmeden paçayı kurtarır.

2CDF3AA0-2C5A-4857-B360-0CE139E9DB10

92C59704-BD51-4364-80A9-07E5C20A0C2E

5CBBC05B-3D83-4EE1-9178-69F469A57F7F

Filmin açılır açılmaz karşımıza çıkan simalar amatör müzisyen sıfatıyla karşımıza çıkan Polonya köylüleridir. Aç bakire kız, Tanrı’dan kork sözlerine sahip halk türkülerini dinleriz üstlerinden başlarından fakirlik akan köylülerin. Filmin pastoral manzaralı başlangıç sahneleri de çok başarılıdır. 1949 yılında soğuk bir kış gününde, biri kadın üç kişi, bir küçük kamyonetin içinde Lemko insanlarının yaşadığı köyleri ziyaret ederek hem özgün ve anonimleşmiş şarkı kayıtları yaparlar hem de gizli cevherleri keşfederler bir yandan. Nota bilmelerine gerek yoktur, mümkün olduğunca köylü yani doğal bir şekilde dağlılar gibi okumaları istenmektedir. Gençlere belki de bir daha ellerine geçmeyecek bir fırsat yaratmak üzere olan kahramanların bulundukları ortamda bir aşk hikayesinin de başlangıcına tanıklık ederiz. Wiktor bir sürü kızın arasında kendine has tarzından ötürü Slav cazibesi taşıyan Zula’dan ilk görüşte hoşlanır. Saf bir sesi, içinde barındırdığı enerjisi, sevecenliği ve kendine özgülüğü dışında içinde başka şeyler var diyerek ona olan ani hayranlığını dile getiren Wiktor, Podhale’den bile olmayan Tomaszow’lu Zula’nın babasını öldürmekten iki yıl hapis yattığını öğrenir sonra da. Sorduğundaysa babasının annesine yanlış yaptığını ve onun da bu yanlışını ona bıçakla gösterdiği cevabını alır. Olgun erkek ve genç kız arasındaki ilişkiye ateşli olduğunu anlayabildiğimiz bir cinsellik bulaşır ve ilişkilerini gizli saklı yürütürler. Gösterileri büyük bir coşkuyla karşılanır, çünkü o yıllar için bile son derece özgündür yaptıkları iş. Devlet büyükleri araya girdiğindeyse işler tüm dünyadaki proleterya liderlerinin büyüğü olan Stalin’in propagandasına dönüşür. Derlemelere toprak reformu, küresel barış ve onun tehditleri gibi temalar eklenmesi önerilir nazikçe. Böylelikle müteşekkir olacaklar ve bunu en kısa zamanda ödüllendireceklerini inceden belirtirler karşı taraf olarak. Sadece Yoldaş Irena kırsal nüfusun reform, barış ve liderlik üzerine şarkı söylemeyeceği konusunda diretse de, bir takım kapıların açılabilmesi için Kaczmarek yönetim yanlısı hareket eder. Wiktor susarak tarafını belli etmiştir zaten. Kısa sürede Stalin propagandasına dönüşen gösteriyi izlemeye tahammül edemeyen Irena’yı bir daha görmeyiz. Müttefikleri olan Almanya, Berlin’deki gençlik festivalinden ilk davetiyeyi almaları çok uzun sürmez böylelikle. Kaczmarek’se Zula’dan hoşlandığı gibi, her hafta itirafta bulunması için genç kızı yanına çağırmaktadır. Bunu öğrenen Wiktor kaçmaya karar verir. Elbette ki Zula’yla. Kızınsa şüpheleri vardır gittiğinde kim olacağına ve ne yapacağına dair. Özünde basit bir köylü kızıdır, çok büyük bir eğitimi, en önemlisi Fransızcası yoktur. Bir fırsat yakalamış nerdeyse baş dansçı olmuştur. Wiktor onu sınır kapısında bekleyedursun, bir barda Kaczmarek ve Almanlarla oturup Baltıklar’dan çıkan balığı yer sessizlik içinde. İki sene sonra Paris’te bir araya geldiklerinde Wiktor gelmeyişinin nedenini sorar, o da başarısız olacaklarını hissettiğini söyler. Tekrar bir araya geldiklerini gören Kaczmarek’se onu sivil polisler eşliğinde Doğu’nun Paris’i dedikleri Varşova’ya giden bir trene bindirir. Bu bir veda değildir elbette. Sonrasında pek çok defalar bir araya gelip gelip ayrılırlar. Ne bir arada yapabilmektedirler, ne de ayrı. Geçen yıllar içinde iki taraf da yozlaşır istemeden. Bunun farkına vardıklarında ise geri dönülemez bir yola girdiklerini anlamaları çok da uzun sürmez. Paris’teyken sürgündeki Polonyalı sanatçıya dönüşen Wiktor, tekrar anavatanı Polonya’ya dönmek istediğinde kimliği belirsiz biri olarak karşılanır. Fransız değildir, Polonyalı da. İki yönden de yasadışı yollarla sınırı geçmiş, İngilizler için casusluk etmiş, Polonya’ya ihanet etmiştir. Tutuklu kamplarında geçireceği on beş yıl onu vatan sahibi yapacaktır. Daima ve her yerde seninle olacağım diyen Zula, onu yine bulur ve kurtaracağına dair söz verir. Başarır da. Bitmeyen Aşk bir türlü bitmez. Tutuklu kampında, Paris’te Zula’nın kendini hiçbir zaman ait hissetmediği, dağlı kaçtığı entelektüel çevrelerde, Polonya’da…en nihayet 1949 yılında Polonya’da Zula’nın köyünde başlayan hikayeleri, 1964 yılında yine Polonya’da Zula’nın köyünde son bulur. Sonsuza dek beraberlik yemini eden çift bu yemini Zula’nın bildiği iyi manzaralı bir yerde edeceklerdir.

B0B90254-B08B-4E67-8D29-A33E45190F61

568BEE50-32C8-4957-B4AB-9EC971FEF921

Yukarıda bahsetmiş olduğum duyguların en incelikli olarak aktarıldığı sahneye gelecek olursak dakika 62’ye bakın derim. Oy oy oy… Bir dakikayı bile bulmayacak kadar kısa süren bu anlarda Zula’nın bıkkınlığını, hayat yorgunluğunu ve her iki karakterin yozlaşarak geldikleri bu noktada en nihayet Zula’nın plağını kutlamaktan öte az sonra yaşanacak fırtınadan önceki sessizliği göreceksiniz derim o son bakışta.

CAAF56BE-7F09-4550-BC6C-5B4E2849095D

4870DAFC-2857-48D7-BBDE-5BC86E4F59A2

28787722-4E81-4723-A250-D0A4F2938E1C

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

20181103_233922-01

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

“Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki. : Who needs feet, when I’ve got wings to fly.” Frida Kahlo

Pişmanlıklarımı boğmak için içiyorum ama lanet olası şeyler yüzmeyi öğrendiler.” Frida Kahlo

İçimde kırk kadın, Kırkı da yabancı. Kırkı da öteki ” Frida Kahlo

Bütün iyi ressamlar kendisi neyse onu resmeder.” Jackson Pollock

GİRİŞ :

A-Dünya sınırlarla bölünmüş koskocaman bir ülke ve bizler onun üzerinde ellerimizde vizelenmek için sabırsızlanan pasaportlarımızla dolaşıp duruyoruz damgalı inekler gibi. Babil Kulesi asla yıkılmamalıydı.
B-Bazen her şey salakça geliyor biliyorum, tıpkı turizm gibi ama sonradan kabulleniyorsun. İnsan çok da aklıyla düşmüyor ki yollara. Bunu anlıyorsun. Bir şeylerin peşindesin, en azından bunu bilenler sınıfındansın(kendini ayrıcalıklı addedip bu şekilde sınıflandırıldığın için utanmıyor musun!). Avunabileceğin bir şey var elinde: Ben ne istediğimi biliyorum diyorsun. Bir ülke ve ona ait kültürü yerinde görmek istemek gibi mesela. 
A-Bravo sana. Gördün, ya sonra? Yemeklerinden tattın, içkilerinden içtin, şarkılarından söyledin, danslarından ettin, kadın ve erkekleriyle sohbet ettin. Dinledin onları anlayabildiğin kadarıyla, gözlemledin uzaktan da olsa. 
B-Ooofff…sıkma beni. Veni vidi vici. Her şeyin bir sonu var elbet. Şimdi sırada başka danslar, sözler olacak belki.
A-Onu kastetmiyorum ben. Eline ne geçti?
B-Pek çok fotoğraf çektim, insan hikayeleri biriktirdim. 
A-Tamam da ne arıyordun? Aradığın şeyi buldun mu?
B-Elbette bulamadım. Hangi arayan bulabilmiş ki? Tek bildiğim…
A-Tek bildiğin…?
B-Voltaire bu hususta en sert çizgiyi çekmiş ve kimse bulamadı ve kimse de bulamayacak demiş. Ben de bulamayacağım, tek bildiğim bu, ama arayıştan da vazgeçmeyeceğim.

—-.—-

Bu konuşmanın üzerinden çok da zaman geçmemiştir:
A-Hayatımdan bıktım.
B-Ben de senin bıkmalarından bıktım.
A-Neden hep bir sorun çıkıyor?
B-Sorunlarını kendin yaratıyorsun da ondan.
A-Emin misin?
B-Çok.

—-.—-

Dönüşte İstanbul’a iner inmez sağ salim indiğimi belirtmek üzere babamı aradığımda aramızda geçen konuşmadan bir parça:
Kızı:İndim baba.
Ba-ba:Nasıl geçti yolculuğun?
Kızı:Paris üzerinden yol uzadı.
Ba-ba:Ara sokaklara mı saptı?
Kızı:Baba uçakla gittim. Havaalanında çok bekledik.
Ba-ba:Mola verdi mi?
Kızı:Nerde? Okyanusta mı? Vermiş olsaydı zaten şu an seninle bir başka boyuttan konuşuyor olurdum. Sende gazetecilere keşke karayolunu tercih etseydi diyor olurdun ya da az mola verdiği için şoförün uyuyakalmış olabileceğinden filan yakınıyor olurdun.
Ba-ba:Değişen pek fazla bir şey olmayacaktı yani.
Kızı:Boyutlar dışında.

—-.—-

İstanbul’a gitmeden önce aradığım kuzenimle yaptığımız mezarlık tartışması:
Ben:Bugün yola çıkıyorum. Ölürsem filan, uçak düşer ise falan cesedime de ulaşılamazsa kitaplarımı bağışlayın, kıyafetlerimi giyin, bankadaki paramı da yiyin. 
Kuzen:Ölmezsin sen. 
Ben:Nerden bilebilirsin?
Kuzen:Doğu’ya gittin ölmedin, Güneydoğu’ya gittin geldin defalarca, yine ölmedin. Karda kışta ne idüğü belirsiz otobüs firmalarının tek şoförlü otobüsleriyle yaptın hem de bu mütevazi gezilerini. Ülkede bombalar patlarken yanlış ihbarla başını hedef almış tıfıl bir asker aranan terörist diye verilen emir doğrultusunda eli tetikte bekledi başında ama tetiğe basmadı. Basması ise olasılıklar arasındaydı. Kendini imha etmek için pek çok şey yaptın ama başaramadın. Şimdi öleceğini hiç sanmıyorum.
Ben:Şarap içiyordum.
Kuzen:Şimdi mi?
Ben:Yok canım silah başıma dayanmışken. Oturmuş şarap içiyordum. An esnasında tam kavrayamamış olabilirim. Ama sonra hiddetlendim ve jandarmanın üzerine yürüdüğümü hatırlıyorum.
Kuzen:Bravo doğrusu. Çocuk silah çekmiş yetmemiş, vurulamayınca kendini kaybedip beni vur der gibi üzerine yürümüşsün. 
Ben:Alkol bütün kötülüklerin anası.
Kuzen:Bu paylaşımını o an yapacaktın. Ya da bırakacaktın.
Ben:Üzerine yürüdüm dedim ya.
Kuzen:Meriç, akıllanmıyorsun.
Ben:Çünkü istemiyorum.
Kuzen:Bırak şimdi bu ölüm düşüncelerini de, bavulunu hazırla. Bak ben Bodrum’dayım. Nilüfer annesiyle beraber babasının son günlerini bekliyor burada. Doktorlar terminal aşamada olduğunu söylemişler. İstanbul’da aile mezarlıkları yokmuş. Buraya, Akyarlar’a gömmeye karar vermişler. Ben söyledim bazen plansız ölümler(ölümler hep plansızdırlar biraz) çıkabiliyor çokça ve yer sorun olabiliyor. Eğer çok yakın gömülürlerse mezar yaptırmak güçleşebilir, git ön hazırlığını yap dedim.
Ben:O zaman sen de bil, diyelim Meksika’da ölmedim. Geldim buralarda öldüm. Beni Beykoz’daki mezarlığa gömün. Dedemin yanına. Hiç görmediğim. Bahaneyle tanışırız. Hani şu Koru’da olan mezarlık. Abraham Paşa Mezarlığı, Şahinkaya olmaz. Orası çok yüksek. 
Kuzen:Hiçbir formül bulamazsak ve sen de çürümek için uygun bir mezarlık beğenemezsen eğer, Beykoz’daki evin arka bahçesinde yer alan kuyunun içine atalım seni istersen. 
Ben:Kefensiz mi?
Kuzen:Nasıl istersen. İstersen gelinlik giydiririz, öyle atarız. Söylerim ben mahalleden çocuklara, bırakırlar kuyudan aşağıya.
Ben:Dalga geçiyorsun. 
Kuzen:Geçilmeyecek gibi mi? Senden on altı yaş büyüğüm. Asıl ben ölürsem Şahinkaya’ya aile mezarlığımıza gömülmek istiyorum. Anneannem, babam, teyzem ve ablam orada yatıyorlar. Beni sakın Bodrum’a gömmeyin. Beş yıldan önce ölürsem sorun çıkabilir. Malum teyzemi yeni gömdük yanlarına. Üst üste olmuyormuş.
Ben:Beş yıl sık dişini madem. Yoksa kuyuya gidersin benden önce, ona göre. 

20181103_161635-01

MEXICO CITY :

Dünkü garip ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ve kıtalararası süren uzuun ve bıktırıcı uçak yolculuğunun ardından kendi kendime neden geldim ben buralara diye sorgulayadurayım, sabah olup hava aydınlandığında şehrin aydınlık yüzünü görmeye başlıyorum. Hayata karışmayınca olmuyormuş. Sicario filmine konu olan, akılalmaz işkence yöntemleri kullanan uyuşturucu mafyasının cirit attığı, dolayısıyla suç oranının yüksekliğinden insanların sokaklara çıksam acaba geri dönebilir miyim tedirginliğiyle yaşadığı, her köşe başında bir torbacıya rastlayacağınız bir şehir değil burası. Onun için Amerika’ya komşu sınır bölgelerini ziyaret etmeniz gerekiyor. Bir film çekmeyecekseniz ya da bir kitap yazmayacaksanız da bu son derece manasız olacağından, sizleri başkent Mexico City’i gezmeye davet ediyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Rehberiniz benim çünkü. Şehrin arka sokaklarından da bahsedeceğim, ama sonra. Şimdilik en güzel yerlerini gezerek başlıyoruz güne. Her şey turistik. Her yer de yerli yabancı turist dolu. Belediye işçileri yerleri süpürüyor. Burası Zocalo Meydanı. Ana meydan. Resmi ya da dini, her türlü şenlik ve tören  bu alanda yapılmakta. Cadılar Bayramı ertesi gelmiş olsak da sokakta hayat var, havada ise festival havasının tortusu. Bense bir devrim çocuğu olan ve Meksika’yla büyüyen Frida Kahlo’nun genç kızlığında arşınladığı yollarda yürüyor olmanın verdiği hazla dolaşıyorum sersem sepelek. Kelime dağarcığını Zocalo işportacılarının argosuyla zenginleştiren Frida, dahil olduğu topluluktaki erkek arkadaşlarından hayatı boyunca yitirmeyeceği sadakat duygusunu ve erkeksi dostluk anlayışını bu yollarda edinmiş. Bugün günlerden cuma. Aslında siz cumayı bitiriyorsunuz, bizlerse güne yeni başlıyoruz. Bense gece hiç uyumadım. Melatonin almalısın diyen Banuhan Güvenir’i dinlemediğim içinse bezgin bir fino kadar pişmanım. Olamaz bugün günlerden cumartesi. Her şey birbirine girdi bile.

20181103_174455-01

20181104_193800-01
Sister Act in Mexico City

20181103_181444-01

20181103_162404-01

20181103_181736-01

Bayılana kadar yollarda yürüme isteğiyle doluyum. Bir benzeri sevecen hislerle yaklaşıyorum Meksikalılara. Fakat Babil Kulesi’nin yıkılışının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olduğundan ve bu zaman zarfında ikinci bir lisan öğrenme gayretinden çok daha büyük meşguliyetleri olduğu anlaşılan Meksikalılarla İngilizce konuşarak anlaşmanın imkansızlığını kavramam çok fazla vaktimi almıyor. Yine de gayretkeşler ve bana en evrensel dili kullanarak yol tarifinde bulunuyorlar: İşaret dilinin sonsuz kıvrımlarıyla yolumu çiziyorlar. İyi kalpli Meksika halkı. Hiç bu kadar net konuşmamıştım bir ülkenin halkı hakkında. Elbette kötüleri de vardır ama genel olarak iyiler ve bu çok şaşırtıcı geliyor. Bunun şaşırtıcı gelmesi ise başka türlü şaşırtıcı bu arada. Azılı bir katil olmasa da, bizde Şark kurnazı(bir Doğulu iseniz ve bu tabirden rahatsızsanız, olmayınız çünkü bu bir tabir sadece) olarak tabir edilen bir Meksikalı arayışı içine giriyorum ama bulamıyorum. Şark kurnazının nasıl bir canlı türüne denk geldiğini tarif etmeme yetecek miktarda İspanyolcam olsaydı bile ortalama bir Meksikalı’nın bunu anlayabileceğini sanmıyorum. Hayatları boyunca da karşılarına çıkmadığını düşünmekteyim. Bu arada yakın zamanlarda bilim adamları tarafından ispatlanan bir insanlık gerçeğini paylaşacağım burada sizlerle. Yalakalık genlerle geçiyormuş. Yani ne yalaka dediğin adam bunu güdüsel olarak gerçekleştirmekteymiş, sonradan olma, sonradan görme bir hal değilmiş bu. Adamın genlerinde var bu huy ve genlerinde şark kurnazlığı bulunmayan Meksikalılar içinse bu durumu anlamak cidden imkansız.

20181103_170139-01

20181103_163232-01

20181103_181103-01

20181103_195021-01

Can boğazdan her türlü gidebileceğinden, Meksika mutfağından da bahsetmek gerekiyor bir parça. Amerikalılar’ın ayıla bayıla yedikleri ahım şahım bir mutfakları yok mesela, çünkü fast food diyarında yeşil fasulye sosu ya da kaktüs salatası kıymetli olsa da, ne mantının, ne enginarın, ne de dolmaların yerini tutamıyorlar maalesef. Zeytinyağı yok. Aslında hayatım boyunca bu kadar korkunç yemekleri hiç bir arada yiyememiştim. Yemiş bulundum. Otel kahvaltısındaki domuz etleri çok ağır kokuyordu. Ne olduğunu anlayamadan yemeye çalıştığım pek çok şey oldu. Haşlanabilir mısırın yapraklarının içine tıkıştırılan lapanın ne olduğunu çözemedim mesela. Yedim ama. En azından kokmuyordu. Kundağa sarılmış bir bebek gibiydi. Sokaklarda bir bütün halinde satılan domuz etinden yapılan sucuklar, yanında omlet ve fasulye ana yemekleriydi ve sanki bizim dönerler gibiydi. Bu ve benzeri gıdalarla beslenen Meksikalılarınsa ciddi obezite sorunları var gibi görünüyor. Yağlı ballı adamlar ve kadınlar daracık blüzlerle ordan burdan taşan yağlarını bir gram umursamadan dolaşıyorlar serbest serbest. Katolik Kilisesi’nin baskın duruşunun yanında cinselliğin baskı altına alınmadığını görüyorsunuz. Çiftler yollarda özgürce öpüşüyorlar. Anadolu’yu düşünüyorum da, tek gidersin nerden gelmiş, kesin bizim için gelmiş derler(tabii ya durduk durduk, bulamadık bulamadık, siz gıymetli ve az bilmiş çok yanılmış Anadolu erkeklerini bulmak için düştük yollara), Ankara’nın göbeğinde taciz ederler, turiste kuytuda tecavüz ederler. Burada nüfus çok, halkının da fakir olduğu düşünüldüğünde gitmeden önce yapılan tüm uyarılara rağmen ve fakir bölgelerine de gitmiş olmama rağmen suça meyilli kimseyi görmem mümkün olmadı. Binmiş olduğum tüm ticari taksilerdeki şoförler nazikti. Yazımı okumakta olan az sayıdaki okuyucumu yanlış yönlendirmek istemem ama dediğim gibi gönül rahatlığıyla dolaştım sokaklarında, çarşı ve pazarlarında. Çok yoksulluklar gördüm ama dilenmeyi bilmeyen bir halkla karşılaştım. Öte yandan Frida’nın, Diego’nun, Inarritu’nun, Lubezki’nin, Cuaron’un, Arriega’nın doğduğu topraklardayım. Saygı duyarım. Hepsi teker teker düş dünyamı aydınlatmış, ufkumu açmışlardır. Inarritu’nun benim hayatıma ışık tutan, nerdeyse bir pencere açmış olan filmi Babel’le çıktığım Meksika yolculuğuma Frida’yla devam ettim bir zaman sonra. Onlarla olduğum her anın kıymetini bildim. İyi ki sanat ve sanatçılar var. Kim icat etmişse etmiş ama pek çok insanın yavan ve döngüsel olarak kısır olan hayatlarında bir nefes almalarını sağlamak için seçilmiş olmanın ayrıcalığını bilmem, sadece tahmin edebilirim. 

20181103_234234-01

20181103_234953-01

FRIDA :

Sene 2002, bir kadın yönetmen çekiyor Frida’nın filmini: Julie Taymor. Filmin yapımcılarından biri de aynı zamanda başrolünde oynayan Selma Hayek. Meksika’nın “ulusal hazineler”inden birini beyazperdeye yansıtan aktrist bu rolüyle Oscar alamasa da, hayatının filminde hayatının rolünü veriyor. Ödülü kime mi kaptırıyor? “The Hours” filmindeki Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’a. Oyunculuklardan geçtim, ben Woolf’u da başka severim çünkü. O yüzden filmden geçiyor ve Coyoacan’da bulunan Frida Kahlo Müzesi’ni gezmeye koyuluyorum. Başımı kaldırdığım anda duvarda gördüğüm Frida’nın tüylerimi diken diken eden sözüyle karşılaşıyorum: “Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki : Who needs feet when I’ve got wings to fly.” Aylarca yatağa bağlı yaşamış Frida’nın ölüme attığı çalımın, başkaldırışın ifadesidir bu sözler. Hem de bir komünistin dudaklarından dökülen.

Frida’nın yazgısını değiştirecek olan kazaya gelecek olursak, Meksika’nın Bağımsızlık Günü’ne denk gelmesiyle başlayabiliriz. Hiçbir başarı savaşsız olmaz. Kendisi “Kılıç boğayı nasıl delip geçerse tutunduğumuz demir vücudumu öyle delip geçti.” diye anlatır kaza anını. Tramvay, Frida ve erkek arkadaşının içinde bulunduğu otobüsü parçalar, böler. Tıpkı Frida’ya yaptığı gibi. Henüz daha on sekiz yaşında bir genç kızdır. Bekaretini kaybetmiştir, böbreği işlevini yitirir, çişini yapamaz, omurgası hasar görür. Omurgada üç kırık, köprücük kemiğinde kırık, üçüncü ve dördüncü kaburgada kırık, sol omuzda çıkık, kalçada üç kırık, karında ve vajinada delinme, sağ bacakta on bir kırık, sağ ayakta çıkık. Götürüldüğü Mexico Kızılhaçı’nın hastanesindeki doktorlar parçaları bir araya getirirken, iyileşemeyeceğinden emindirler. Kendisine adanmış olan bir ifadeyi paylaşacağım burada. “Olağandışı bir yaşam gücünün beslediği, görülmemiş bir acıya dayanıklılık kapasitesini iyi tanıyamamaktan ileri geliyordu bu inanmazlık.” Doktorların ölür dediği bu bir damlacık kızın, bu çetin cevizinse bırakmaya niyeti yoktur. Kaza esnasında aynı otobüste olan erkek arkadaşına yazdığı mektuplardan birindeki dirayeti ve kaybetmediği mizahıysa inanılmazdır gerçekten. Üç ay bir yatakta sargılar ve alçılar içinde yatmak zorunda kalan Frida kendisine callejera der yani sokak süpürgesi, ölümeyse Pelona yani Kel Kafa. Bir callejera bir pelona’yı süpürür. Ölüme kafa tutmuş bir güvercindir Frida. Kara tavuğun kanatlarını andıran kaşları, kat kat çoraplarla kapatmaya çalıştığı aksak bacağı ve sıska bedeninin yanında kendisinden yirmi yaş büyük, yirmi santim uzun, yüz kilo da ağır olan yetenekli ressam Diego Rivera ile evliliğine olumsuz yaklaşan babası bir fille güvercinin evliliği olarak tanımlar bu hali. O güvercin ve fil tüm fırtınalara, sert esen tüm rüzgarlara rağmen Frida ölene dek birbirlerini bir şekilde tamamlarlar. Dışardan bakıldığında görülen uyumsuzluk yüzünden ideal bir çift gibi görünmeseler de, evlilikte ideal çift diye bir şey’in kimbilir kimler tarafından atılmış olan koskoca bir palavradan ibaret olduğunun bilincinde olduğum yaşlardayım en azından. Hiçbir evlilik ideal değildir, olamaz da. Sevgi de sonradan kazanılamaz. Asla.

Müze kalabalık mıydı diye soracak olursanız, kuyruk bekleyerek girildiğini söyleyeceğim. Dünyanın dört bir yanından her gün yüz binler ağırlanıyor burada. İnsanlar akın akın geliyorlar Frida’yı görmek için. Müzenin bir diğer ismiyse “La Casa Azul”. Mavi Ev demek. Troçki’de burada misafir edilmiş. Bahçesi Marakeş’teki Yves Saint Laurent’in Majorelle’ini anımsatıyor. Patti Smith de buradaymış. Noguchi’nin Kelebekleri şiiriyle karşılaştığımda ustanın ustaya saygısına tanık oldum. Bahçede ve evin içinde çiftin birbirleri ve evlilikleri için sarf ettikleri pek çok içli söze rastlamak da mümkün. Frida’nın kendi gökyüzünü çizdiği aynalı yatağı, bastonu, eserleri canlıymış gibi bekliyorlar sizi. Ömrü boyunca 22 cerrahi müdahale geçiren Frida 47 yaşında burada ölmüş. Benden sadece dört yaş büyükmüş. Günlüğüne yazdığı şu son sözlerle veda etmiş hayata: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umuyorum”. Umuyorum ben de.

20181104_000830-01

BENDEN SİZE SON SÖZLER :

Gezi yazılarını okurken otel fiyatları, ulaşım türleri ve benzeri bir takım açıklamalar bekleyen şanssız okuyucular için diyebilirim ki, yanlış kapıyı tıklattınız. Meksika’yı bir tablo olarak düşündüğünüzde, o tablonun ressamı benim bu defasında. Her fırça darbesinde ben varım, Meksika değil. Her satırına gömüyorum kendimi. Kendi algıladığım şekilde bir Frida var karşınızda. Bu yazımı nasıl şekillendireceğim hususundaki bir başka rehberimse hiç geçmeyen melankolisiyle hayata direnen Patti Smith ve onun M Train’i oldu. Ve burada da karşıma çıktı bir şekilde. Umuyorum bu hayatta ve bir başka hayatta yazımda adı geçen her bir sanatçıyla tanışma fırsatım olur. Bir gün olacağını biliyorum, sadece süre veremiyorum.

Benden bu kadar. Şimdilik. Meksika yazılarımsa henüz bitmedi.

Donde no puedas amar, no te demores.” Frida

”Sevgi basitti. Karmaşık olan bizlerdik.” Frida

20181103_235432-01

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

20181102_072231-01

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

GİRİŞ :

İçinden kaçmak, uzaklaşmak geliyor. Bu sebeple başka bir ülkeye, yeni insanlar görmeye, bir yerin yerlisini yerinde görmek üzere düşüyorsun yollara. Bir filmin rüzgarına kapılıyorsun bazen, bazen de bir kitabın vuruculuğuna. Kimi kaderinde varmış görmek diyor, eğer gidip görebilmişsen. Bizler mi yaratıyoruz kaderlerimizi, kaderlerimiz mi bizi biz yapıyor bilemeden de sürükleniyoruz çoğu zaman sert esen rüzgarların etkisiyle. Halide Edip Adıvar’ın Hindistan’a Dair’i, mutsuz bir çiftin hikayesinin anlatıldığı Rossellini’nin Journey to Italy’si, yine bir başka mutsuz çiftin hikayesinin içinden geçtiği bir Paul Bowles uyarlaması olan Esirgeyen Gökyüzü, yazarlarının, yönetmen ve senaristlerinin yaptığı ziyaretler esnasında yaptıkları gözlemler ve esinlenmeler olmasa olmayacaklardı muhakkak. Öte yandan hiç mi neşeli, mutlu çift yok seyahate çıkan? Kitaplar, filmler neden mutlu çiftleri tatile göndermiyorlar diye soracak olursanız, hayatından sıkılmış olmasan, arayış içinde olmasan neden yollara düşesin ki? Önemli olan ne aradığını, ne istediğini bilmekte. Tek kriteri bu olmalı insanın, hayatındaki anlam arayışında ne istediğini bilirsen hayat bir parça daha kolay atlatılıyor sanki. Arayışının bir noktada sonlanacağını içten içe biliyor oluyorsun en azından. Neden buraya geldiniz diye sorduğunuz pek çok insan size o kitap, bu belgesel, şu filmden etkilenerek meraktan buradayım cevabını verecektir. Merak geçerli bir neden olmakla beraber, çok da tatminkar olduğu söylenemez. Bana soracak olursanız ben bıkkınlıktan düştüm yollara. Gidebileceğim en uzak noktaya gidiyorum, çünkü hayatımdan, kendimden, etrafımdaki vazgeçilmez gibi görünen herkesten kaçasım var. Herkesten uzaklaşasım. Bıkkınlık en tatminkar cevap bence seyahate çıkmak için geçerli bir neden olarak. 

D91E0082-A666-46C0-9037-EF9CAAB98980

Gelelim o filme, şu filme derken, Babel filmini rehber ediniyorum kendime. Filmde anlatılan kelebek etkisinin ve hem de kendi evlilik krizlerinin ortasındaki çiftimizden Cate Blanchett’ın canlandırdığı Susan’ın turistik bir gezi esnasında vurulmasının bir evliliği nasıl kurtardığına tanıklık ettik Fas çöllerinde. Japonya’dan gelen ve Bedevi ailenin oğullarından birinin eline geçen silahtan çıkan merminin etkisiyle bir başka çölde-işe bakın burası Meksika, emanet çocuklarla kaybolan yetenekli Adriana Barraza’nın canlandırdığı Amelia’nın çilesiyle ilerledik aç susuz Meksika çöllerinde. En ağır bedeliyse Habil ve Kabil mitini canlandıran kardeşlerden Habil ödedi kuşkusuz. Bizler o öyle bu böyle derken, Mexico City doğumlu yazar ve senarist Guillermo Arriega’nın filmin yönetmeni bir başka Meksikalı ve Oscarlı yönetmen Inarritu ile beraber dehalarını konuşturuşlarına şahit olduk bir yandan, bir yandan da hayal gücünün dumanlı perdesinin ardından çıkıveren ve başrolde oynayan realizmle beraber bizlere 143 dakikalık görsel bir şölen sunan kalemlerin gücünü izledik. Kendi hikayelerimizin kahramanı olan bizlerse çıktığımız seyahatlerde Babil kulesinden arta kalan farklı lisanların günümüzdeki kurbanları olarak iletişim kurmaya çalışıyoruz birbirimizle. Hiç İspanyolca bilmediğim ve Meksikalılar da İspanyolca dışında bir dil bilmedikleri halde bir şekilde yolumu buldum bu koca şehirde. Rehberimin Babel filmi olacağı hiç aklıma gelmezdi bu anlamda. Ama oldu işte. Bir de kulağımda onun sesi Tanrı Türkçe biliyor diyen. Hiç yalnızlık çekmedim bu yüzden. Kendimi onca koşturmacanın içinde en çok dinlediğim seyahat bu oldu herhalde. Çünkü çoğu zaman içimdeki sesle konuştum, kimselerle diyalog kurmam mümkün olmadığı için. Kendim çaldım, kendim söyledim kısaca.

20181102_082748-01

20181102_080942-01

20181102_072525-01

GİDİŞ :

Önüme çıkan herkese söyledim. Gitmek istemiyorum. Herkese de teklif ettim. Biletim biletindir, yolum da yolun, kısaca “sen git”! Biri ben Almanya’ya gidiyorum dedi, diğeri güldü geçti. Seyahat kısmı bana kaldı kısaca. Kaderimle uzlaşmazsam, bana oynayacağı oyunları biliyorum. Benden daha acımasız olduğunu biliyorum çünkü. Sabaha doğru beş gibi kalkacak olan uçak için iki buçuk gibi havaalanında olmam gerekiyor, ağırdan alıyorum, çantamın fermuarı bozuluyor, her şey ters gidiyor. İşaretler beni delirtiyor. Alelacele çağırdığım taksinin şoförüne de sen git diyorum. Olur mu öyle şey, ne güzel git gez gel diyor. Tamam da istemiyorum. Canım istemiyor, kimselere anlatamıyorum. İsteksizlik korkunç bir şey imiş. Tek istediğim yok olmakken. Bunlar hep ama hep bıkkınlıktan.

Air France’la Paris üzerinden aktarmalı olarak uçacağım. Charles de Gaulle’de saatlerce sürecek bir bekleyişin ardından, yine uzuun saatler boyunca Meksika’ya gidiş sürecek. İlk kısım fena geçmiyor. Fakat havalimanında geçmeyen saatler yaşıyorum.  Saçma sapan şeyler yiyip içiyorum. Mağazaların dergi ve kitap reyonlarını geziyorum. National Geographie’de konu yine mültecilik. Venezuela’dan çıkmış daha iyi bir hayat için Güney’e yani Brezilya’ya doğru yola koyulmuş binlerce mülteci arasından bir aile ile yapılan röportajda yemek için yola çıktıklarını anlatıyor evin reisi. Fakat Brezilya’da da durum pek parlak değil. Hikayeler hangi kıta, hangi ülke, hangi komşular arasında olursa olsun o kadar benzer ki. Brezilya elbette ki bu davetsiz misafirlerden dolayı mutsuz ve isteksiz; biz müsait değiliz dese de, 2017’den beri 58000 Venezuela’lı akın akın gelerek yerleşmişler bile. Hamakta yatıyorlar, bir aile bir nefeslik bir çadırı paylaşıyor, gün boyu kahve satan bir kadın bir öğünlük yemeğini çıkartabiliyor ancak. Mecburi ya da değil, ben veya o, o diyar bu kıta hiç durmadan hareket halindeyiz. Umut daha iyi bir yaşam için. Amerika sınırına yürüyen Meksikalılar, Brezilya yolundaki Venezuelalılar, Türkiye’den Avrupa’ya her şeyi göze alarak deniz yoluyla geçmeye çalışan Suriyeliler, Afganlılar, İranlı ya da Kürt mülteciler. Hepsi benzer kaderleri yaşıyorlar. Herkes daha iyi bir hayatın peşinde, herkes ekmeğinin derdinde. Bunların arasında en güç olanını söyleyeyim, bir aile babasıysan ve yanında namusundan, boğazından sorumlu olduğun bir karın ve çocukların varsa ve onların yanında, onlara rağmen kötü muamele görüyorsan, işte o an insanlığın bittiği ana şahit olmuşsun demektir. Yıllar yıllar evvel Kars Sarıkamış’tan bindiğim otobüsteki Afgan adama karısının ve iki çocuğunun önünde anasının gözü bir muavin tarafından yapılan aşağılamayı hiç unutmadım. Karısının kolunu uzun süre tuttuğunda gıkını çıkartamamıştı zavallı adam. Dünya böyle aşağılık, böyle namussuz adamlarla dolu işte. Bir başka aşağılık adam da beni buluyor seyahatimde. Yanımda oturan Cezayirli olduğunu söyleyen ve hiç durmadan bana bakan, ne yiyip ne içtiğimi kontrol eden bir yağ tulumu. Ayakkabılarını çıkartıyor, okuduğum kitaba göz gezdirip hangi dilde olduğunu soruyor. Meksika’ya kadar beraber uçmak zorundayız ve kaçabileceğim bir başka boş koltuk yok. Hostese kolçağın içindeki televizyon ekranını çıkartamadığımı söylediğimde, üzerine vazifeymiş gibi göğsümü ezerek ekranı çıkartıyor. Sadece sarışın ve yaşça benden büyük hostesin yüzünü hatırlıyorum ana dair. Ben yaparım diye adama doğru müdahale ediyor can havliyle. İki kadın bakışıyoruz. Rezil olduğumu düşünüyorum. Bir de şahidim var artık. Bu adamı normal şartlarda öldürebilirim. Yüzüne yumruk atabilirim, birkaç dişini indirebilirim, dişlerini yutturtabilirim, onu boğabilirim ama sesssiz kalıyorum. Artık hiç konuşmuyorum, dönmüyorum da ondan tarafa doğru. Fakat hiç durmadan beni izliyor. Ekranda sorun yaşadığımda müdahale ediyor. Ekranı kapatıyorum, okuduğum kitabı kapatıyorum, kendimi kapatıyorum. Hiç durmadan of çekiyorum. O kadar sıkılıyorum ki, damarlarım yırtılacak sanıyorum. Kımıldayamıyorum. Bir anda yerimden fırlıyorum, hostes endişeyle bana bakıyor şimdi cıngar çıkacak diye. Arkaya geçiyor ve bir viski söylüyorum. Sek. Gelip aynı koltuğa oturuyor ve viskimi içiyorum. Cezayirli şaşkınlıkla beni izliyor. Sonra yine aniden yerimden fırlıyor ve bir viski daha alıyorum. Onu da Cezayirli’nin yanında içiyorum. Sonra sakinleşiyorum. Biraz. Sarsıldığımı hissediyorum. İki el kollarımdan tutuyor. Az evvelki hostes. Uyan, az kaldı diyor İngilizce. Benim için İngilizce konuşuyor. Sızmışım ve gelmişiz. Ağlamak istiyorum. Ama bir bebek gibi ağlamak için çok yaşlıyım. Yanımda iğrenç bir adamla seyahat ettiğimi hatırlıyorum ve mecburen ayılıyorum. Koltuk değiştirmeyi bile akıl edemediğime yanıyorum. Aşağıya inebilirdim. Uçak iki katlı çünkü. Pilot kabinine bile gidebilirdim. Kahretsin. Dilim tutulmuş, aklım durmuş, irademi kaybetmişim. Sağduyumu en çok. Ama adamı dövmedim. Bu da bir şey, Daha önce yaptığım oldu çünkü.

20181102_184117-01

SONUÇ :

Uçak sakince konuyor. Kemerlerimizi çözdüğümüzde ilk iş hostesi arıyor gözlerim. Artık gülebiliyorum. Duyguları gözlerinden okunan kadınla sessizce selamlaşıp, yanımdaki domuzun yanından uçarcasına ayrılıyorum. Bagajları beklerken görüyorum onu, bana bakıyor umutsuzca. Gözlerinde umutsuzluk olan bir pislikmiş yalnızca. Gözüme o kadar zavallı görünüyor ki. Ben seni normal şartlarda, kendi ülkemde olsam durmaz yumruklardım. İçimden yükselen tek his öfke ve şiddete şiddetle karşılık vermek. Şimdi anlıyorum. Bana ısrarla neden nereli olduğumu sorduğunu. Fransız olsaydım beni taciz edemezdi. Haddini bilmek zorunda hissederdi. Beni az gördü. Yalnız gördü. Diş geçirebileceğini düşündü kendince. 

Meksika akşamları soğuk bu arada ama ben sıcak hissediyorum. Hem viskiden, hem de bir pislik yüzünden. Sıla’yı gayet iyi anlayabiliyorum. Yediremezsin. Bazen. Her şeyi göze alırsın. Hepimiz bir şekilde, bir yerlerde tacize uğruyoruz. Bundan kaçmak için çarşafa girmemize gerek yok. Hayattan kaçamazsın. Ama susmayacağız da. 

Meksika’ya bu duygularla indikten sonra kapalı ve yağdı yağacak havanın etkisiyle iyice kapanıyorum. İnsanlar gözüme kötü görünüyorlar. Eve dönmek istiyorum ama o kadar uzağım ki. Hava o kadar karanlık ki. Odaya gidip duş alıp uyumaya çalışıyorum. Başaramıyorum çünkü jet lag olmuşum. Bir de Cezayirli fobim var artık.

Hiç mi güzel bir şey yaşamadın, mülteci krizi, üçüncü dünya ülkesinden bir vatandaşın tacizi, bunlar biraz ağır olmadı mı diye soracak olursanız, evet yaşadım. Bir tanesi ben Paris havaalanında uçağımı beklerken yan masama gelen bir vejetaryen erkeğin tabağındaki yemeklere olan minnetini gösterişindeki zerafete tanıklık etmemdi. Ellerini birleştirerek şükretti nazikçe. İkincisi havaalanında gezdiğim sergiydi. Üçüncüsüyse bizde henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış Amelie Nothomb’ın son kitabının arka kapağında yazan sözün harikalığıyla çarpılmam oldu: “ La personne qui aime est toujours la plus forte.” Google translate s’il vous plait!

20181102_073417-01

FRANTZ

images

FRANTZ :

“-Çok acı çekmiş olmalısın!
-Tek yaram Frantz.”

“Affını istemeye,
Yükümden kurtulmaya,
Öldürdüğüm adamı tanımaya geldim.” Adrien

“Cebindeki mektupta yazılanları içime kazıdım.” Adrien

“Oğlum, oğlun, senin oğlun, senin iki oğlun. Onları cepheye kim gönderdi? Cephanelik taşıyıp süngüleri bileyen kimdi? Bizdik. Babaları. Hem bizim hem de onların tarafında bu böyleydi. Biz sorumluyuz. Onların binlerce evladını öldürürken zaferimizi biralarımızı içerek kutladık. Onlar evlatlarımızı öldürdüklerinde de şaraplarını içerek kutladılar. Evlatlarının ölümlerine içen babalarız biz.” Frantz’ın babası Dr. Hans Hoffmeister

Francois Ozon’un, Ernst Lubitsch’in de bir tiyatro oyunundan uyarladığı 1932 yılı yapımı Broken Lullaby isimli gişede fiyaskoya uğramış tek dram filminden bir kez daha fakat bu kez farklı bir karakterin bakış açısıyla ve bir başka temaya parmak basarak uyarladığı filmi, yönetmenin enteresan filmografisinde, özellikle de son zamanlarda izlediklerim arasında, en başarılı bulduğum eseri olmuştur kısaca(cümlemin uzunluğunu bastırmaya çalışıyorum “kısaca” kelimesinin cılız gölgesine ve kurmakta olduğum uzun cümlelerin nedensizliğine yaslanarak; bu sonradan kazanılmış meziyetimi artı olarak haneme ekleyiniz lütfen ve sonra da o verdiğiniz artıyı özenle atınız çöpe, sakın ola da sakınmayınız, bense gücenmek bilmeyeceğimdir nasılsa). Sekiz kadın ve Dans la Maison vardı bundan önce Ozon Sineması denildiğinde, şimdiyse daha kestirmeden “Frantz” var sadece. Bir parça geç izlemiş olmaksa benim kusurumdur. Telafi etmek için her tür numarayı yapacak ve olmayan gizli güçlerimi devreye sokacağım derhal. Eğer gerekirse de ışın kılıcımla sayfayı ortadan ikiye ayırıp rahatça okumanızı sağlayacağım. Frantz ve naif ve bir o kadar gerçekçi senaryosu melodramlara taş çıkartıyor. Abarttığımı düşünenler için abartmak çok içten bir kelime, inandırıcılığımızı yitirmediğimiz sürece.

images-3

Frantz’ı Ozon’un diğer filmlerinden ayıran en büyük özellik Bergmanvari açılışı ve karakterleri oluyor ilk etapta. Yönetmenin ara ara renklenen ilk siyah beyaz filmi imiş kendisi. Filmin etkileyici serbest uyarlamasını güçlendiren diyalogları, savaş karşıtı söylemleri, özellikle duygu geçişlerini başarıyla verebilen Paula Beer’ın oyunculuğu ve bambi bakışları, kırılgan vücuduyla canlandırdığı Adrien rolünde Pierre Niney sizi sarıp sarmalıyor hararetle. Liv Ullmann canlanıyor gözümde Paula Beer’ın göründüğü her sahnede. 1919 Quedlinburg’una yükseklerden bakılan bir sahneyle açılıyor film. Sonra pazarında, dükkanlarının arasında dolaşıyoruz siyah beyaz, rehberimizse siyahlara bürünmüş Anna. Biricik nişanlısını Birinci Dünya Savaşı’nda kaybetmiş ve şimdi onun ailesiyle birlikte yaşıyor. Merhum Frantz bir ailenin bir oğlu. Ailesinin onun yerine koyabileceği bir başka tesellileri de yok. Anna bir gün ellerinde çiçekler, Frantz’ın mezarı başına gittiğinde taze çiçekleri görüyor ondan önce bırakılmış olan. Mezarlık görevlisine verilen bahşişten onun bir Fransız olduğunu anlıyor. Bir akşam kapıları çalınıyor yüzünü göstermek istemeyen genç bir delikanlı tarafından ve belki de şehrin tek oteline gidiyor Anna, Adrien’ın kimliğini öğrenebilmek için. Adrien bu noktadan sonra sakladığı sırrıyla dahil oluyor Frantz ve ailesinin hayatına. Bizlerse yavaş yavaş bir şeyler öğreniyoruz hem Frantz hem de Adrien hakkında. Anna’ysa tanıdıkça sever oluyor Adrien’ı. Yaşlıca ve onu seven Kreutz’u tek kelimeyle reddederken, Frantz’ın arkadaşı olduğunu söyleyen Adrien’la ortak konuları ve bağları olan Frantz hakkında konuştukça tutuluyor ona. Adrien bu acılı oyunun yaratıcısı ve oyuncusu olarak Frantz’a dönüşmekten şikayetçi görünmüyor. İlk başlarda oğlunu öldürenin bir Fransız askeri olmasından ötürü, onun yerine ölmüş olmayı dileyen ve bu yüzden Adrien’ı kabullenmekte zorlanan doktor baba bile zamanla alışıyor yeni duruma ve seviyor bu kırılgan ve utangaç kemanisti. Annesi oğlunu çok iyi tanıyan ve seven bir arkadaşıyla tanışmaktan duyduğu memnuniyeti gizleyemiyor.  Teselli buluyor aile zamanla Adrien’ın varlığıyla.

Mevsimlerden en çok sonbaharı, dillerden Fransızcayı ve şehirlerden de Paris’i seven, aynı zamanda pasifist, vurulduğu esnada tüfeği dolu bile olmayan, Verlaine’in şiirlerine tutkun, hatta Rilke’ci Anna’ya onun “Sonbahar Şarkısı” adlı şiirini ezberletmiş Frantz’ın olduğu sahnelerde ve sevginin varolduğunu hissettiğimiz anlarda film renkleniyor bir anda baharda açan çiçekler gibi. Aile Frantz’ın döndüğünü farz ediyor Adrien’ın bedeninde. Eve huzur geliyor ilk defa Frantz’ın ölüm haberinden sonra. Adrien aynaya baktığında Frantz’ı görüyor. Frantz yaşıyor sanki onlarla birlikte. Göz kırpıyor ona. Halbuki mezarının altında değil cesedi, Fransa’da cephede gömülüvermiş diğer askerlerle birlikte, isimsiz bir şekilde.

downloadfile

Adrien’ın aile ile olan ilişkisi derinleştikçe bir zamanlar okullarında birbirlerinin dillerini öğrenen iki komşu ülkenin oğullarının cephelerde birbirlerini vuran erkeklere dönüşmek zorunda bırakılmaları anlatılıyor alttan alta. Miıyonlarca genç ölmüş her iki taraftan bu ilk dünya savaşı esnasında. Her ikisi de pasifist olan Frantz da, Adrien’da kaderin bir oyunuymuşçasına gidiyorlar cepheye. Adrien küçük yaşlarda kaybetmiş müzisyen olan babasını. Filmin sonlarına doğru karşımıza çıkan dominant annesine kalmış çiftliği yönetmek ve tek çocuğu Adrien’ı yetiştirmek. Frantz’sa babası tarafından gönderilmiş cepheye, vazifen diye, vatanına hizmet etmen gerek diye. Şimdiyse oğlundan yadigar ve onun yüreğine benzettiği kemanı veriyor Adrien’a ihtiyar bir Alman vermişti dersin diye. Hiç duymadığımız Frantz’ın sesi oluyor keman film boyunca. Film renkleniyor müziğin sesiyle birlikte. Müziğin mutlulukla bir alakası olması yeryüzünde. Frantz’ın görünmediği sahnelerde ama sanki varlığı etraflarındaymışçasına her hissedildiğinde yine renkleniyor film. O hissi bilir misiniz? Seversiniz, kaybedersiniz. Varlığı değil de, onunla geçirdiğiniz anlar canlanır gözünüzde. Filmdeyse Frantz’ın kendisi var oluyor bir anda, yaşıyormuşçasına. Geçmiş şimdiden güzel, şimdiyse anlaşılmaz bir şekilde geleceğe ait bu filmde.

images-1

Filmin dönüm noktası olan Adrien’ın itirafının ardından, Anna kendisini bir dizi kurtarıcı yalanın içerisinde buluyor. Her geçen gün Frantz’ı daha çok seven ve bu yüzden de acısı derinleşen Adrien artık içinde taşıyamaz olduğu yükü, Anna’ya teslim ediyor. Hal böyle olunca Frantz’ın yaşlı anne ve babasını korumak Anna’ya düşüyor. Adrien’ın ani gidişi ve sonrasıyla ilgili onun ağzından mektuplar yazıyor, bir bahane yaratıyor vedasız gidişine. Frantz’ın cepheden gönderdiği mektubunu okurken Adrien’ın sesi karışıyor mektuba bir sahnede. Frantz mutlu bir hayat yaşamasını vasiyet ediyor mektubunda kendisine bir şey olduğu takdirde. Anna manen boğuluyor ve nehre girip intihar etmekte buluyor çareyi. Fakat kurtarılıyor. Sevdiklerini kaybetmekten yorgun, sakladığı büyük sırrı taşıyamaz hale geldiğini görüyoruz. Sık sık karşımıza çıkan intihar olgusu Manet’nin İntihar tablosunda da çıkıyor karşımıza. Ve Anna ile Adrien arasındaki ufacık bir sevgi olasılığı sevimsiz bir şekilde sonlanıyor. Anna Adrien’ı bulmak için Fransa’ya trenle gidiyor. Genç adam evindeki bir sürü sorun, kafasındaki bir sürü soru işaretiyle karşılıyor onu. Birbirlerini sevmek ve ortak bir hayat kurmak için çok geç kalmış, çok yanlış zamanlarda karşılaşmış genç insanlar belki de onlar. Tıpkı Frantz gibi Adrien’da Anna’ya mutlu olmasını tembihliyor. Onu mutlu etmekten o kadar uzak ki. Adrien bir parça saplantılı bir aşkla bağlanmış olduğu Frantz uğruna, hiç yaşanmamış ortak mazilerini yeniden yazarak geçmişte yaşarken, Anna’nın serüveni ve büyümesi Adrien’ın ardından yaptığı tren seyahatiyle başlıyor. Bu yolculuk esnasında yaşadıkları hayattaki yalnızlığını doldurmak ve aynı hislerle kendisini karşılayacağını düşündüğü Adrien’ı görmek olsa da, Adrien’ın bu boşluğu doldurmaktan fersah fersah uzakta olduğuna şahit oluyoruz üzülerek. Anna’ysa teselliyi ona yaşama gücü veren tabloda buluyor. Film Louvre’da, Edouard Manet’nin “Le Suicide” tablosu karşısında sona eriyor. Yüzünde mutluluk okunmayan genç kadının yine de hayat karşısında dimdik durduğunun sinyallerini veriyor bu son sahne adeta. Bu tablonun ona anımsattıklarından yola çıkarak dünyanın tüm acımasızlığına inat içgüdüsel bir yaşama tutunma dürtüsüyle teselli buluyor Anna.

Sonbahar Şarkısı
“Sonbahar kemanlarının uzun hıçkırıkları monoton bir ağırlıkla kalbimi yaralar.
Saat çaldığı zaman, bitkin ve solgun eski günleri hatırlayarak ağlar
Ve kendimi kuru bir yaprak gibi oradan oraya sürükleyip götüren
Hain rüzgâra kaptırırım.” Paul Verlaine

IMG_0010

DIVINES

divines_1_copy-jpg-h_2016

DIVINES :

“Ben hep aynı şeyi görürüm rüyamda. Düştüğümü görürüm. Uyanmak için her şeyi yaparım ama beceremem. Düşmeye devam ederim. Düştükçe de içim yanar ve sonunda da ne acıtır ne de korkutur. Sırf bitsin diye yere yapışayım isterim ama hiç bitmez.” Dounia/Dunya

Divines, Houda Benyamina’nın, birden çok kısa ve bir tanecik orta metraj filminin ardından çekmiş olduğu, iki saate yakın süresi olan şimdilik ilk ve tek uzun metraj filmi. Cannes Film Festivali’nde ve de katılmış olduğu birçok festivalde ödüller almakla beraber, bundan böyle gözünü yeni yıl ertesinde dağıtılacak olan Golden Globes’a kırpıyor yarıştığı ülke Fransa adına-ve evet bir sanat eseri ortaya çıkartırsın sonra da yarışma yarışma gezersin yarıştığın ülke adına. Paris’in arka sokaklarında geçen ve yer yer melodrama kucak açan ögeler barındıran filmde Dunya’yı- canlandıran Oulaya Amamra oyunculuktan öte bir adanmışlıkla canlandırıyor karakterini. En dolaysız yoldan tarif etmek gerekirse bir erkek Fatma’yı oynuyor. Yasalar karşısında sanki o yıksın diye konmuşçasına olanca pervasızlığıyla ayak diretiyor, baş kaldırıyor, yakıyor, yıkıyor, taşlıyor. Bir yandan on altı yaşın pervasızlığıyla hareket ederken, öte yandan liderlik ruhu, meydan okuması içten gelen özelliği. Nelere yol açabileceğinden habersiz, düşünmeden, kural tanımaz bir şekilde hareket ediyor. Başına buyruk tavırları oluyor her defasında karşısındakini dize getiren ve hayran bırakan. Onunsa tek bir amacı var; yırtmak, kurtulmak, daha iyi bir hayata kavuşmak. Kısaca “money money money”. Sonra da annesini çekip çıkarmak istiyor yaşadıkları mezbeleden. O kadar fakirler ki, süpermarketten çaldıkları şık ambalajlı kozmetik ürünlerle, evin içi tam bir tezat oluşturuyor. Hiç kapanmayan yatakların üzerinde oturuyorlar. Geceleri mahallenin ortasında büyükçe bir ateş yakılıyor. Ghetto’da hayat, akşam olunca ateşin başında oturup sakin sakin tellendiren Kızılderililerin hayatıyla benzeşiyor bu anlamda. Fakat girip yıkanabilecekleri bir nehir olmadığından, en temel ihtiyaçlarından biri olan banyo yapmak bile bir işkenceye dönüşebiliyor. Yıkanmaları için suyu hazırlamaya giden Dunya’nın mücadelesi musluktan fışkıran suyla sırılsıklam olmasıyla son buluyor.

divines-2-1downloadfile-1

Öte yandan herkes ona piç ya da piç kurusu demiş hayatı boyunca, çünkü ortada bir baba yok. Bu baba bilinmediğinden olsa gerek, kimse adını anmıyor. Dahası annesi hafifmeşrep bir kadın. Birlikte olduğu erkeklere karşı hemen hemen hiç seçici davranmıyor ve bu benim aynı zamanda bir anneyi korumakla yükümlü olmaktan ötürü hissettiğim vicdan azabının kibarcık bir ifadesi olmakla kalıyor sadece. Yoksa onu tanıyan herkes ona orospu diyor. Böyle bir annenin kızı olarak yaşamaya çalışıyor Dunya. Güzelliğini saklıyor. Okumakla, resepsiyonist olmakla bir yere varamayacağını düşünüyor. Bir çıkar yol arıyor kendine. Bu yüzden uyuşturucu satıcılığına başlıyor. Torbacı olup çıkıyor. Kafası çalışıyor, cesareti ondan önce gidiyor ama şansı her zaman yaver gitmiyor. Çok dayaklar yiyor, finalde dizlerinin üzerine çöküyor umutsuzca, gökyüzüne çeviriyor başını, dolunay var isli puslu, af diliyor gökyüzünden, nedamet getirse de nafile. Böyle bir son olmak zorunda mıydı dediklerini duyar gibiyim filmi izlemiş olanlarınızın bir kısmından. Çünkü ben de düşündüm kendi kendime, neden selamete çıkamadı bunlar diye. Reva mıydı bunca eziyet bu genç bedenlere diye. Fakirler neden hep fakir kalıyorlar diye soruyordu Rebecca. Zenginler her şeyi aldıklarından değil, fakirler asla cesaret edemediğinden bu böyleydi ona göre. Gözlerini kapatıp, hayal etmeliydin para sana gelsin diye. Para bir enerjiydi, bir akıştı sadece. Önce sen parayı bulmalıyım demeliydin kendi kendine. Ama işte parayı da bulsan, işler karışabiliyordu bir noktadan sonra. Her şeyin kontrolümüz altında olduğunu sanıyoruz ya. Öyle değil işte. Bir küçücük sapma, işte böyle her şeyi ve herkesi dönülemez bir noktaya getirebiliyor bir anda.

Bu kadar ağır bir cezayı hak etmiyordu hiçbiri diyorsunuz, değil mi? Ama etkileyici bir son olarak da hatırlamadan edemeyeceksiniz uzunca bir süre boyunca. İbretlik bir hikaye yok karşımızda. Didaktik de değil. Dunya ve eylemlerinin didaktik bir tarafı yok. Şöyle yapma bak sonun Dunya gibi olur, diyebildiniz mi? Hiç sanmıyorum. Siz olsanız pısar otururdunuz, öyle mi? Önünüze gelen yemek neyse onu yerdiniz, öyle mi? Erken ölmeden yaşamak temennisiyle günleri sayardınız, öyle mi? Sizi tek tek tanımıyorum, o yüzden de bilmiyorum. Tek bildiğim boyundan büyük işlere kalkışmış, sözünü esirgemeyen, cesur bir kızın varlığı. İçinde yaşadıkları sefaletten bir çıkış yolu arıyor sadece. Ama hep sapa yollara giriyor, trafiğin akışına ters istikamette, serseri bir kurşun gibi gidiyor. Bazen rüzgar kesiyor hızını, bazen insanlar. Paris sokaklarının ara ara neden kızıştığını görmemize vesile oluyor tüm bu yaşananlar. Devletin bir kurumu olduğu için ve daha önce de bu mahallede hem de Dünya’nın püskürtmesine maruz kaldıkları için öfkeli kalabalığın şerrinden korkan itfaiye, polis gelmeden yangına müdahale etmeyi reddediyor. Polis geldiğinde ise çok geç kalıyor. Homurtular yükseliyor Romanların yaşadığı, tetanoz kapılası A3 kampının gençleri arasından ve sonuç bir sokak çatışmasına dönüşüyor. Taşlara, sopalara karşılık, polis önlemini alıyor hemen. Bariyerlerini kuruyor hemen iki taraf da. Dolaysız yollardan sebebiyet verdikleri bir ölümün bileti kolluk kuvvetlerine kesiliyor. İşte böyle başlar çatışmalar. Bir kıvılcım yangına dönüşür ve otorite ve onu temsilen her şey hedef haline geliverir. Fransa’nın öfkeli çocuklarının mahallelerinde hayat öyle kolay olmadığı gibi, bir sokak arkası, belki 200 metre sonrası Eyfel’ken ve anlı şanlı bulvarlardaki şık kafeler nazlı nazlı müşterilerini beklerken, sefalet, kavga hiç düzelmeyen kötü bir yazgı gibi sürer gider bu mahallelerde. Bir kayıp tetikler gençlerin öfkesini. Zaten kaybedeceği pek bir şeyleri de yoktur çoğunun. Ama öfkeleri büyüktür, yaşadıkları sefaletin bitmeyişinden, olası vasat geleceklerinden. Dunya ise kabullenemediği kaybının çaresizliğiyle çatışmanın ortasında kala kalır öylece gözyaşlarını akıta akıta.

Film Fatiha suresinin bir caminin içinde nameli nameli okunduğu sahneyle açılıyor. Dunya’nın umrunda değil ibadet, dua, din. Hem çok korkuyor gökyüzünün hakiminden hem de bildiğini okumaya devam ediyor. Kilisenin içinde uyuşturucu takası yaparken af diliyor Tanrı’dan. Filmin yirminci dakikasına kadar Dunya’nın nasıl bir hayatı olduğuna tanıklık ediyoruz, çevresindekilerle ilişkisini ve karakterini öğreniyoruz. Bu dakikalardan sonra ise bundan sonra yaşayacakları var genç kızın. Hayatının kadim dostuysa dışarıdan saf görünen, içinde Dunya hayranlığı besleyen, siyah, iri ve tombik Maimouna. Marketten çaldıklarını satıyorlar beraber okulun önünde. Birbirlerini yüreklendiriyorlar her düştüklerinde. Okulda gerçekleştirdikleri sınava hazırlık çalışmasında, Dunya bir anda çıldırıyor. Öğretmene ağzına geleni söylüyor. Toplumun uşağı olmamıza yardım ediyorsun diyor, kadın ben sizin para kazanmanıza yardımcı oluyorum dediğinde. Kadını o kadar aşağılıyor ki. O oluyor ve okul hayatını bitiriyor kendi sivri diliyle. Maaşın 1500 avro(bizdeki asgari ücret aşağı yukarı), bunun 800’ü kiraya gidiyor, 300’ü carefour pahalı olduğundan gidilen ucuza gıda maddesi temin ettiğin bir başka mağazalar zincirine(bizdeki şarküterisiz Bim, A101), 100 elektrik ve su, 20 internet, tatilse herşey dahil Türkiye(hem de avronun bu kadar kıymetli olduğu bir başka yer bulamazsın dünyanın bir başka yerinde, itibarsızlık böyle bir şey galiba anlıyoruz biz de. Tatile Türkiye’ye gideceğim, ıyy ucuz ve hd. Şimdiyse o da yok bombaların ve Ortadoğu’nun şerefine). Öğretmenin hayatını özetliyor bu vesileyle. Beğenmiyor onu, tipini, üstünü başını. Onunsa büyük hayalleri ve o büyük hayalin gerçekleşmesi için beklediği bir büyük fırsat var kendi kendine yaratmaya çalıştığı.

images-3

Caminin hem imamı hem de müezzini; bu yuvarlak dünyada tek bir düz çizgi Dunya’nın tek çekindiği insan yani Maimouna’nun babası oluyor her zaman. Hiç tanımadığı babası yerine koyuyor onu belli ki. Kimsenin ne söylediğini umursamayan kızın, bu adamın onu tek söz söylemeden yargılayan bakışları karşısında yanakları kızarıyor hemen mahcubiyetten. Tek onun karşısında deviriyor başını, kapatıyor çenesini. En büyük zararı da ona veriyor en sonunda, istemeden de olsa. Başlarda adam ona cennet annelerin ayakları altında, annene iyi bak dediğinde bir davayı sahiplenir gibi sahipleniyor annesini kurtarma meselesini. Kimsenin kimseyi kurtaramayacağını dünya üzerinde düz bir çizgi olduğumuz gerçeğini idrak edene dek kavrayamıyor yazık ki. Ve de amma da zor şeymiş bir çocuğun annesine annelik etmesi!

Kardeş gibi oldukları Maimouna ile beraber Phuket’e gitmek en büyük hayalleri. Masmavi gökyüzü, turkuaz rengi deniz, pırıl pırıl bir güneş ve altlarında çiçek gibi hayali bir Ferrari’yle çok sert alıyorlar virajları! Ayaklarının altındaysa fren, nadiren kullanma gereği duydukları. Hayranlarına gülücükler atıyorlar; Colgate gülüşü, çikolata şirinliği. Beraber kazanıp beraber harcıyorlar gelen parayı. Annesi bu para nerden dediğinde camide zekat verdiklerini söylüyorlar. Biraz paranın sefasını sürüyorlar aptalca harcayarak. Annesine Cartier parfüm alıyor. Yaşadıkları yerse aynı getto hala. Annesi soruyor şaşkınlıkla zekatla Cartier mi alınırmış diye.

Üzerine tükürerek tanıştığı dansçı bir çocuktan hoşlanıyor Dunya. Düşmek üzereyken elini uzatıp güven veriyor ona. Kısa sürecek aşkları karşılıklı olsa da duygusal anlamda çok şey katıyor ona bu yakınlaşmalar ve izlerken kayda aldığı dansı. Huzursuz ruhunun sakin kalabildiği nadir anlar bunlar. Ama melodram ağlarını örüyor ve istasyonda bırakmak zorunda kalıyor hoşlandığı çocuğu. Kırmızı Başlıklı Kız masalının sonu bir hayli acıklı bitiyor bu sefer, yazık ki. Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un kızkardeşi olan Dunya’yı çağrıştıran isim benzerliğinin yanında, vicdan, pişmanlık, suç ve ceza gibi benzer temaları çağrıştırması açısından bir referans oluşturuyor ama orada bile bir çıkış yolu buluyordu baş karakter Raskolnikov; kaldı ki söz konusu kitabın yazarı umutsuzlukların dahi efendisi Dostoyevski’ydi.

Sadede gelecek olursak, başarılı müzik seçimleri, toplu halde oyunculuklar, bir ilk film olmasına rağmen gözüm kapalı bir kadın yönetmen filmi olduğunu tüm duyarlılığıyla yansıttığı sahnelerden ötürü unutulmazlar arasına gireceğini düşündüğüm, fedakarlık, dostluk, ilk aşk, büyümek ve kısaca hayat hakkında çok şeyler söyleyen bana çokça “La Haine”i hatırlatan vurucu finaliyle bu senenin benim için favorilerindendir, belirtmesem olmazdı.

divines-2

AŞK MI?

image
ÇİZER:PAWEL KUCZYNSKI

AŞK MI?

rığas ?nısım
anas muroyid
ines muroyives
uno liğed
İnes
neden ineb nusroyımalna
ineb esmik liğed, nes
ket nes
esyen
!rev şob

Bir şey anlamadan inatla satırları okudunuz. Anlamamanız çok normal çünkü tersinden düşünerek yazdım, aslında düşünmeden yazdım. Ben de çok bilinçli değildim yazarken. İlişkilerde de bir süre sonra aşk denen büyü ortadan kalktığında ve ilişki iyice yıpranmaya başladığında aynen böyle esrarengiz olmaya başlayıveriyor karşılıklı argümanlar. Hani tabiri caizse akım derken.. Yakınlarda bir şifre kırıcın da yoksa yandın ya da bakmakla yetinebilirsin tek. Biraz daha ileri gidildiğinde yani taraflar birbirlerinin hayatlarına müdahaleye başladığında eğer kendilerine çeki düzen vermez iseler vahim sonuçlar doğabilir(dakikasında bilmiş bir ilişki uzmanına dönüştüm, hani şu sizi ve önü arkası engebeli ilişkinizi kurtarmayı vaat edenlerde,-ilişki kurtarmak için bir başka insana para ödemek noktasına geldiyseniz zaten o ilişki bitmiştir ve bu konuda muvaffak olan bir çift tanımadım daha ama gideni çok duydum).

Her neyse adına aşk denen pratikte basit, teoride karmakarışık hissin tekrar tekrar girdabına girebilmek için gözlerini dört açıyorsun nihayetinde. Ama kırk duyun olsa, kırkı da açık olsa; bulamayabiliyorsun o hissi bir daha. Çünkü tekrar benzer derinliğe inmek çok zor ve hayat böyle daha kolay sanki. Bunu anladığın gün hatırla beni sadece. Tercihinle kabul ettiğin yenilgilerden, mağlup ayrılmazsın. İçinde birikmiş olan isi temizle önce. Sobanın içinden kürekle çıkardığın kurumları karların üzerine bıraktın. Nasıl rahatlık değil mi, sanki omuzlarından kalkan yük gibi; seni yatağa seren gribinin son öksürüğü ciğerlerini açıverdi. Merak etme verem değilsin. Kanın damarlarında akmaya devam edecek, ağzından gelmeyecek. Hem bak, daha rahat nefes alıyorsun artık. Daha normal algılıyorsun artık çevreni. Tek gerekense teselli. Onu da bulursun nasıl olsa.

—-.—-

Aşkı başka şehirlerde ararken kendi biricik aşkın olan şehir hangisi diye düşündün mü hiç? Kiminin aşkı doğduğu şehirdir. Kanına girmiştir evvel erken, ne yapsa söküp atamaz içinden ilk göz ağrısını. Nereye gitse o. Her şehir olabilir bu, farklı ehemmiyetlerde.. Kimisi yeni yetmeyken tutulduğu çocuğu unutmaz ya hani, şu kısa pantolonlu ya da şortlu olanı ama muhakkak bacakları çırpı olanı; bu şehir olsa olsa güzel bir sahili olan, balıkçı barınakları ve kıyı boyu restoranlarla bezeli bir siluete sahiptir ve akşamları içki kokar sokakları, balıkçılar ağ atar durmadan. Bazı şehirler kalpsizdir, döne döne delirtir adamı. Bazısında bir Bektaş yatıyordur bozkırın orta yerinde, gittiğinde huzur bulursun. Bazısı öfkelidir tüm dünyaya. Bazısı bir dağın ardında gizler sırlarını; eteklerinden toplarsın sana kalan aşk kırıntılarını. Bazısı naiftir ve sevecen, bazısı aksi ve kök söktürür sana. Zevk alıyorsan başka tabi. Gece gündüz dön dolaş dur sokaklarında naralar ata ata. Tutkun acın kaynaklıymış, anlamış oldun. Ne şehirler, ne ülkeler çare değilmiş buna. Sen sadece bağlanmak, sen sadece tutunmak istedin ona. Bittiğinde düşün bakalım uslu uslu mu yoksa usul usul mu gireceksin bunalıma?

Hep mi bir zalime, bir alçağa, olmadı hovardaya tutulur insanlar? Hep mi uygunsuz şehirlere bağlanır insanoğlu, ayak diretir onda? Sakın bahanen olmasın ona atfettiğin kötü huylar yahut kötü sıfatların çekiciliği hoşuna gitmiş olmasın? O şehre sordun mu hiç senin hakkında ne düşünür diye? Belki sen zalimce sevdin, sendin alçak ya da fingirdek olan? Yüzün kızardı. Fingirdemiş olmalısın. Kesin fingirdedin. Offf.. Bir şehri başka bir şehirle aldattın değil mi ve adını çıkardın giderken. Nasıl yaparsın böyle bir şey? Bak başkalarının aşkına! Orhan Pamuk’un İstanbul’u asla fingirdek değildi, sanki tevazu ardına gizlenmiş birazcık şirretlik vardı ama fingirdek asla; Balzac’ın değişmez oyuncağı Paris’in namussuz sokakları bile fingirdek değildi. Senden bir şehir bile olmazmış. Anla bunu. Yan şimdi emi! Bittiyse konumuza dönelim. Bitsin söv kendine, ister döv kendini. Bence kırbaçla. Ama sonra. Dakikalarımı harcatamam sana bunca. Çık kafamdan. Yoksa anlaşılamadan ölüp gideceğim. Balzac bu lafın kadınların olduğu kadar, yazarların da söylemi olduğunu söylemiştir. Haklı sanırım.

—-.—-

Artık unutulmaz aşk filmlerine rastlamak çok zor. Çıksa bile tek tük ve yeniden yapım çoğu. Geçmişten gelenlerle yetinmek zorundayız. Hani şu sevip kavuşamayanların hikayelerinin anlatıldığı melodramlar bahsettiğim.

“Tahir ile Zühre”, “Romeo ve Juliet”.. tüm bunlar benim hiç sevmediğim, iki taraf katili belleklerin ürünü olanlar. Shakespeare “Romeo ve Juliet”te kah zehir kah hançer yardımıyla iki seveni de katletmemeliydi; biri hayatta kalıp katıla katıla ağlamalıydı burnunu çeke çeke. Bunu da en iyi Adele yapabildi bir Kechiche filminde. Geride kalana(ölü ya da diri) hayat kahır olurken, biz de keder içinde kalmalıydık. “Brokeback”de Ennis Del Mar’ın Jack Twist’in ardından ağladığı gibi. Montague ve Capulet denen iki sülanenin(Romeo ve Juliet’teki kız ve erkek tarafı olurlar kendileri) gözyaşları kimin umurundaydı? Kime ne ki iki aptal sülaleden? Biz acının taraflarını sahipleniriz, taraftarlarını değil. Ve nihayetinde az ya da çok ama kuvvetle muhtemel çok, biz en çok en çok acı çekeni severiz. Mağrur belleklerimiz en çok onları hatırlarlar. En çok onlara saygı duyarlar. Merhamet önce kendi içinden doğar.

—-.—-

“Beni öldürsen
Gene seni severim”

“Uzaktan
Daha güzel
Seni sevmesi”

“Öldüğümde beni
Cam bir tabuta koyup
Asla gömmemeyi
Teklif etmiştin”

“İstediğini yapmakta serbestsin
Dilediğin gibi olsun bundan sonra her şey..”

“Ama lütfen, son bir kez nefesimi kontrol et sakın diri diri gömme beni, çok korkarım bilirsin.”

Kimsenin, böyle bir edimi gerçekleştirecek bir zalimin eline düşmemesi dileğiyle..

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 4: GAZİANTEP

                                                                GAZİANTEP

                                                “Sic transit gloria mundi!”

20130917_112344

Yan koltukta oturan ip gibi incecik kadın yaklaşık dört saat sürecek seyahatimdeki yol arkadaşım. Evliymiş, bir kızı var ve ameliyat hemşiresiymiş. Dört yıl Diyarbakır’da görev yapmışlar. İşini severek yaptığını söyledi. Ameliyatta teslimiyet var. Şimdi şoföre teslim olduğumuz gibi. Tek farkla, bilincimiz açık şu an ve ben onu heyecanlandıran ameliyatların hangileri olduğunu sorabiliyorum: Sezeryan ameliyatlarıymış. Bebek çıktıktan sonra rahim derhal eski boyutuna geliyormuş. Bunu görmenin mucize olduğunu söylüyor. Rahim kapanırmış tıpkı bir çiçek gibi. Doğumun kendisi başlı başlına bir mucize zaten. Bahşedilenlere nankörlük ettiğimizi düşündürttü bu bana. Bas bas bağırıyoruz dünyaya gelirken, belki hayata olan şikayetimiz ondandır. Kim uykusundan uyandırılmayı ister? Kim sıcacık yatağından buz gibi odaya kalkmayı ister? Başaşağı tutulup, tepildiğinizi hayal edin; bi rahat vermediklerini, yamru yumru bacaklarınızdaki yabancı ellerden hesap edin. İçerisine yerleştirildiğiniz sera gibi kaba konduğunuzu bir düşünün. Daha bitmedi. En nihayet ev sahibinizle koyun koyunasınız ve top gibi başı olan içi beyaz sıvıyla dolu iki büyük tepenin(kiminin nasibi dağ) ağzınıza dayatıldığını hayal edin. Tamam zirvedesiniz ama bu sizde hazımsızlık yapacak haliyle. Ve son olarak suratınız kıpkırmızı şişerek alttan üstten tüm o içtiklerinizi bıraktığınızı hayal edin. İki paralık zevkinizde ağzınızdan burnunuzdan (tek ordan olsa yeri) geldi, değil mi? Tam huzuru bulmuşken gıdıklanmak da nesi? Ev sahibiniz sizi önce kendi evinden attı, sonra ellere verdi, sonra bir oda verdi, sonra ufak ufak rahatsızlık verdi. En korkuncuna geliyoruz şimdi. Tüm bunlar için kendilerine müteşekkir olmanız gerekiyor. Nietzsche haklıydı. “Hiç doğmamış olmak, en büyük ihsaniyet.” derken. Kafamdaki bu güzel fikirleri söylemiyorum. Başka ameliyat türlerinden konuşuyoruz. Kalp ameliyatlarına girmek istiyormuş bundan sonra. Diyarbakır’ı sevip sevmediğini soruyorum. Bana şunları söylüyor bir solukta: “Doğu’da bulundum, Anadolu’da bulundum. Ama asla kendimizi buradaki kadar yalnız ve yaban hissetmedik, ben ve ailem. Bizi sevmiyorlardı, biliyorduk ama bizde keyfi gelmedik, gönderildik. Tayinimiz çıktığı için çok mutluyuz. Kolu, bacağı kopmuş askerlerin ameliyatına girdim ve asla affetmiyorum, hakkım varsa helal olmasın.” Bence hepsi, herkes haklı. Herkes yaşadıkları ve kendilerine yaşatılanlar ölçüsünde haklı. Ama neysen osun ve ne kadar oynarsan oyna, ne kadar kendini farklı göstermeye çalışırsan çalış ırkına-sınıfına-zümrene ihanet, kendine ihanet demek. Çoğu oyuncu, bir çoğu pandomim ustası milletvekillerince temsil ediliyorsun. İçmem dersin, viski içerken yakalanıverirsin bir otelin lobisinde belki bir gün, hayat bu, belli mi olur? Ne bekleyebilirsin ki böyle bir ülkenin geleceğinden? En fenasıymış kendi ülkenle ilgili umutsuzluğa düşmen. Bu aklı başında “hemşiranım”da beklemiyor zaten. Beklemeyi bırakmış. Bizde bıraktık. Bizimde eğer var ise bir parça aklımız, helal olmasın hakkımız. Helikopterler ve sınırda bekleşen askerler var. Bir şeyler olmuş olmalı ama bir şekilde kopuğuz herşeyden.

image

Garaja iner inmez dilencilerce karşılanıyoruz. Garaj şehirden çok uzakta. Dolmuşa binip, merkeze gelirken geçtiğimiz sokaklar bana Tarlabaşı’nı anımsatıyor. Her yer öğretmen burada da. Tayinleri çıkmış, Türkiye’nin dört bir yanından gelmişler. Umutlu ve mutlular. Doğunun Paris’i burası diyor bir tanesi. Diyarbakır değil miydi yahu Paris diyorum(önceden Iğdır için de duymuştum, Doğu’nun Paris’i diye). Heryer Paris, herkes ya Parizyen ya Parigot buralarda. Şaka bir yana gün bitiyor, hava kararıyor. Zeynep isminde bir kızla tanışıyorum. Nasıl güzel bir kız! Ben onu da öğretmen sanıyorum. Yüksek lisans için başvurmuş. Olursa burada kalacak. Daha önce Doğu’daki tüm üniversitelere başvurmuş, neresi olursa diyor. Öğretmenlik için yaptığı tercihleri bana da sıraladı. Kimsenin gitmeyeceği, istemeyeceği her yeri yazmış, en ücra, terörün olduğu yerler. Kız bir hayat kurmak için çırpınıyor. Her yere gidecek bu uğurda. O beni cesur buluyor, ben onu. Ben buralarda ne şimdi, ne önce kalamazdım diyorum. O ben senin gibi tek başına gezemem diyor. Ben ona hayat nasıl geçer Şemdinli’de diye soruyorum; o bana nasıl çektin onca yolu bir başına diyor. Otobüsle seyahat ona zül geliyor ama durağan bir coğrafyada aylarca kalabilecek. Otobüsler yol alır halbuki. Mevsimlerin değiştiğine tanıklık edersin. Coğrafya değişir. Dağların arasından, ırmakların kıyısından ama çokça otobanlardan gidersin. Gün geceye döner, yol arkadaşların değişir, bir daha karşılaşma ihtimalini düşünmediğinden rahat rahat açarsın kalbini, o seni unutur sen onu. Uyursun uyanırsın bir bakarsın sabah olmuş. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Önce “Zeugma” diyorum. İpek Yolu önünden geçiyor müzenin. Muhteşem. Bir medeniyet çıkartılmış, önümüze getirilmiş. Göz kamaştırıyor her yer. Çingene Kız’a gelesiye kadar iyice içime sindirmeye çalışıyorum her bir mozaiği. Barkovizyon gösterisinde Zeugma’nın tarihinden bahsediliyor ama ingilizce. Ben Japonlarla izliyorum(Koreli olmalarını dilesemde, bir daha hiçbir Koreli beni dilemeyecek bundan eminim, kara listedeyim). Nihayet siyah perdeli, siyah döşemeli taşlı bölüme giriyorum. İçeride karanlıkta bekleşen güvenlik elemanı var, bolca da Japon turist. “Çingene Kız”ı her yerden, sağdan soldan, tam karşısından, az gerisinden, az ucundan, yukarıdan, aşağıdan çek çek bitiremiyorlar. Bir şeye bunca ilgi oldu mu beni usandırır. Bir an alın götürün diyesim geliyor. Mona Lisa gibi. Ne kadın ne erkek. Ama kız demişler. Tarih ondan tarih. Herkes atıyor ve tarihe değil, tarihçinin kim olduğuna bakmak gerekiyor; yoksa herkes kendi tarihini yazıyor. Bu “kızın” hikayesi de biraz karışık olsa gerek. Yoksa tatlı tatlı bakıyor, her yerden size bakıyor. Güvenlikçi karanlıktan sıkılmış, en çok Japonlar çekiyor diyor. Dakikalardır buradalar, gitmek bilmiyorlar diyor(ilgi alanım Koreliler demiyorum). Fırsat bıraktıklarında birkaç poz da ben çekebildim. Leonardo ” bile” bu teknikle yapmış resimlerini. Varın görün sanatın sıfır noktasındaki akıl almaz başarıyı. İşte dünyanın ihtişamı böyle geçer(sic transit gloria mundi).

image

20130917_111740

image

Dünyanın üçüncü büyük hayvanat bahçesindeyim. Maymunlarla başlıyorum. Çok ciddiler. Havada esinti var ve hayvanlar büzüştükleri kafeslerinden ve ıssızlardan çıkmak istemiyorlar. Yalnız bir rakun vardı. Halini halime benzettim. Kuğular başlarını gömmüşler, bembeyaz tüyleri rüzgarda dikilince içim ürperiyor. Alemlerin 3’e ayrıldığı aklıma geliyor. Bir kolu hayvanlar alemi. Onlarında değişik birer ruh halleri var ve ben hepsini insanlardan daha “mantıklı” buluyorum. Nitekim aslanların olduğu kafesin başına geldiğimde her ne kadar sınıflandırmak istemesemde iki adet “kro” ellerindeki boş pet şişesini kaşla göz arasında çitlerin üzerinden atıveriyor. Halbuki yasak ama kro yasak dinlemez( bu türün Aids ve benzeri bulaşıcı hastalıkların üstün ırk olan Türk halkına işlemediği yolunda bir takım bilimsel hipotezlere başvurmuşluğu da vardı geçmişte). Çitlere tırmanıp, ıslıklar çalıyorlar. Hayvan ne tepki verdi biliyor musunuz? Oturduğu yerde hiç istifini bozmadan iki patisinin arasına almış olduğu şeyi yemeğe devam etti. Uzağı geç algılayan gözlerim bir süre sonra bana aslanın yediği şeyin yemek değil pet şişe olduğunu ve hayvanın manyaklarla uğraşmaktan edebini bozmadan nasıl azar azar delirdiğini gösterdi. Yüzlerce pet şişesi, suyu içen aklı evvel vatandaşlarca bir ritüelmişçesine hayvanın önüne fırlatılıp atılmış. Bu zavallıcıksa kafesin gerisinde olmasa yakaladığı yerde hepsinin poposunun bir lobunu keyifle ısırıp kopartacakken, sinirinden tırım tırım şişeleri parçalamakta. Çıkışta sormayı unutuyorum aslanlar şişe atılmasını talep mi ediyorlar ya da dişleri için faydalı bir oyun mu bu? Ama unuttum işte. Ayıların kafesinin önünde de hop hişt ayı diye bağırıyorlardı. Ayılar o kadar bıkkındı ki, oralı bile olmadılar. Hayvanlar aleminden zoraki pandomimci çıkmıyormuş görmüş olduk.

20130917_131839

Gaziantep çarşısını gezdim son saatlerimde. Çeşit çeşit baharatlar ve yemişler hem ucuz hem kaynağından. Oyuncak müzesine dışarıdan şöyle bir baktıktan sonra, Savaş Müzesini ve Mevlevihaneyi geziyorum. “Tahmis Kahvesi”nde oturacak kadar vaktim kalmadı. İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyorum.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: