DÜNYANIN UZAK UCU, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM :MEXICO CITY ve TEOTIHUACAN

20181104_173729-01

DÜNYANIN UZAK UCU, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : MEXICO CITY ve TEOTIHUACAN

YOK OLMUŞ BİR UYGARLIĞIN İZİNDE :

Jetlag, nam-ı diğer jetlek olunuyormuş ve de uyunamıyormuş gerçekten. Hiç durmadan Türkiye’deki saati düşünüyor, bulamıyor, tuhaf saatlerde insanları uykularından uyandırıyorum. Karşıma sorun değil diyen uykulu sesler çıkıyor ya da günaydın dediğimde, biz günü bitirdik diyorlar. Durun, ben daha başlamadım bile. Bugün Mexico City’nin kuzeydoğusunda yer alan Teotihuacan’a gideceğim ama uyumadan sabahı bulduğumdan, tuhaf bir sersemlik var üzerimde. Uykusuzluğum sayesinde geceden sabaha dört tane film izleyebildim. Film festivaline gelmiş gibiyim, gün boyu koşturmuş olmaktan ötürü erkenden odama çıkıp, sonra da uyuyamamaktan ötürü film festivalini odama getiriyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor ara ara ama asla kapanmıyorlar. Tam manasıyla dinlenemediğim için de yataktan sürünerek çıkıyorum. Yine de hiç uykum yok. Gece boyunca her saati saydığımı hatırlıyorum. Üç oldu, dört oldu, beş bu, daha aydınlanmadı filan derken çareyi yedi gibi yataktan çıkmakta buluyorum. Bugünkü rotamla ilgili bilmediğim tek şeyse nasıl gideceğim. Bir şekilde giderim gibi geliyor. Metroya binebilirim mesela, ama bunun için öncelikle otogara gitmem gerekecek. Kahvaltıdan sonra dişlerimi fırçalamak üzere odama gidiyorum. Yağmurluk fazla geliyor ve daha ince bir şeyler giyip yola çıkıyorum. Şemsiyeyi de gereksiz buluyorum. Otelin kapısının önüne çıktığımda her zaman olduğu üzere saçma sapan bir karar verdiğimi anlıyorum. Yağmur atıştırmaya başlamış bile. Kendime o an o kadar kızıyorum ki. Bir bak dışarı çıkmadan! İlla kafama göre hareket edeceğim. Ve kafama göre hareket ettiğinde sevilmenin de, başka şeylerin de ne kadar güçleştiğini bile bile, hayatı kendime zorlaştıracağım bir güne daha başlamış oluyorum böylelikle. Çalışanlardan taksi istiyorum, beni kapının önünde arabasını silmekte olan adama doğru yönlendiriyorlar. Bir yerlerde okumuştum, bindiğiniz taksilere dikkat edin, sizi kaçırırlar, elinizi ayağınızı bağlayıp bagajda yuvanızı kurarlar, siz orada aç susuz altınıza yaparken kredi kartınızın günlük limitini doldurur, bu işten memnun kaldıkları takdirde da sizin her şey dahil bagaj içindeki şehir turunuzu en az iki üç gün daha uzatırlar. Benim öyle olmuyor Allah’tan. Garaja bırakılıyorum. Paramı ödüyorum ve iniyorum telaşla. Saatime bakıyorum, sekiz’e beş var diyor. Beş dakika sonra kalkabileceğini düşündüğüm otobüs için tüm otogarda seferberlik ilan ediyorum. Donde yani nerede! Orası orası derken bir uçtan bir uca koşturuyorum. En nihayet İtalyan bir çift biz de diyorlar. O biz de beni rahatlatıyor ve kuyruğa girerek gidiş dönüş  biletimi alıyorum. Tam da bu başarımdan gurur duyacağım esnada otobüslerin olduğu tarafa gidip uzuun kuyruğu gördükten sonraki Türk’ün alt kimliği ile ilgili duruşuna vurgu yapıyor ve bu otobüs dolu dedikleri için ve benim de o uzuun kuyruk için sabrım olmadığından en öne geçiyorum. Meksikalıların direncini ölçüyorum. Yazık o kadar iyiler ki, seslerini çıkarmıyorlar. Akıllarında bu tip bir hinlik yok çünkü. Biz de diyen İtalyan çifti kuyruğun gerisinde görüyorum, biz buradayız sen nasıl oradasın der gibi bakıyorlar benden tarafa doğru. Ve beklenen oluyor. İkinci bir kuyruk yaratmış oluyorum, gelen arkamda sıra oluşturuyor. Diğer kuyruktan bize doğru bakıyorlar ama kimse de ne yapıyorsun hemşehrim demiyor. Küçük şeytanlıklarımla barışıklık beni bu noktalara getirmiştir her zaman. Paçamı kurtardığımı düşünerek sağla solla haşır neşir olmaya başlıyorum. Burada Meksika’nın bir başka yüzüyle karşılaşıyorum. İnsanlar çok fakirler. Kendi kendime İtalyan çift ve benim dışımda kalan bunca Meksikalı’nın türlü imkansızlıklara rağmen, nasıl da tarihlerine sahip çıktıklarını görünce merhamet duygum iyice artıyor. Helal olsun size diyorum. Ben dünyanın uzak ucundan gelmiş olabilirim ama bu hikayenin asıl kahramanları sizlersiniz diyorum. Nihayet otobüse biniyorum. Önden ikinci sıradayım. Yanıma tatlı bir kadın oturuyor halktan. Bana torununun fotoğrafını gösteriyor, kendimi Türkiye’de şehirlerarası otobüste uzun bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum. Bu arada İtalyan çift biniyorlar nihayet otobüse. Yine bana bakıyorlar manidar manidar ya da ben alınganlık ediyorum inceden inceden, bilemiyorum. Dışarıyı izlemeye koyuluyorum. Otogardan çıkış çok kolay olmuyor her şeyden önce. Nasıl mı? Yağan yağmur bozuk olan asfaltın içini doldurduğundan, küçük çaptaki gölleri geçmeye çalışıyor şoförümüz temkinli bir şekilde. Altyapı bu bölgede öyle zayıf ki, ortalığı sel götürüyor. Az ilerde gördüğüm ve akarsu sandığım şeyin yağmur sularından ibaret olduğunu anlamam çok zamanımı almıyor. Otobüslerin çıktığı alan çok dar olduğundan, şoför türlü manevralarla güç bela çıkabiliyor ve yola koyuluyoruz nihayet. Bir saatlik bir yol var önümde ve kötü mahallelerden geçiyoruz cidden. Yoksulluk, yokluk bu noktadan sonra hissediliyor. Üst üste binmiş yapıları geçiyoruz. Dağlar evlerle dolmuş. Hatta dağların tepesi dahi dolmuş. Hani Ankara’ya doğu tarafından, Sivas’tan girersiniz ve Doğu’dan daha Doğu’dur ya Ankara’nın bu yüzü, işte o hesap. Yollarda insan görmek mümkün olmuyor. Evler uyumsuz ve alakasız renklere boyanmış, bazısıysa hiç boyanmamış. Derken koskocaman bir billboard’la karşılaşıyorum. ”Three Billboards Outside Ebbing, Missouri” geliyor aklıma. Fakat bu billboard’da yazılan daha doğrusu aranan şey çok farklı. Adrian Leon Ramirez başına konulan bir buçuk milyon pezoluk ödülle aranıyor. Wanted Dead or Alive diyorsa da bilemiyorum. Ne için arandığınıysa anlamıyorum. Kaçırılmış mı, yoksa sabıkalı mı ya da her ikisi birden mi?  Youtube’a videosunu koymuşlar, kazınmış saçlarıyla bir mahkumu da andırıyor pekala. Eğer öyleyse birileri tarafından çamaşırhaneden kaçırıldığını düşünüyorum ya da kaşıkla duvar kazdığını ve tünelden geçip özgürlüğüne kavuştuğunu. Videoyu izlediğim zaman da emin oluyorum sabıkasından, başına ödül koyan devlet çünkü. Önce kaçırmış, şimdi de arıyor yana yakıla. Vahşi Batı filmlerini andırıyor bu durum. Leon’a gelecek olursak Jamaika ya da Bahamalar’da fink attığını hayal ediyorum. Acapulco da olur. Ya da sınırdan geçip Amerika’ya kaçtı bile. Los Angeles’daki bir malikanede ayakkabısının tekiyle un ufak ettiği kokaini burnuna çekip çekip, kızlarla parti veriyordur öyleyse. Akıl almaz işkence yöntemleriyle katlettiği masum kanları içinse yapacak bir şey yok artık. Ben kendi Sicario’mu, Narcos’umu yazadurayım, otobüs bir durakta duruyor. Polisler araca biniyor ve teker teker fotoğraflarımızı çekiyorlar. Otobüse binenlerin de fotoğraflarını çekiyorlar teker teker. Şoförün bile. Böyle bir uygulamayı dünyanın bir başka yerinde görmediğimi düşünürken, yüzümde aptal bir sırıtışla kameraya poz veriyorum. İsteseniz bir selfie yapardım, beni gafil avladınız.

Nihayet Teotihuacan’a varıyoruz. Yanımdaki kadın burada ineceğimi söylüyor ve benimle beraber iniyor. Bir anda tüm otobüs boşalıyor. Neden sonra anlıyorum ki, İtalyan çift ve benim dışımda kalan tüm Meksikalılar sokak satıcılarıymış. Herkes ekmek parasının peşindeymiş. Sırasını aldığım tüm emekçilere karşı mahçup oluyorum. Sepetlerini aldıkları gibi satış yapmak üzere yola koyuluyorlar. 

20181104_160705-01

20181104_173819-01

YOK OLMUŞ BİR UYGARLIĞIN ORTASINDA :

Giriş ücretini ödedikten sonra yaklaşık bir kilometrelik bir yolu satıcı kardeşlerimle beraber yürüyerek aşıyoruz. Pek çok araba ve tur otobüsü geçiyor yanımızdan. Sol tarafa doğru sapıyorum. Uzun bir direğin tepesine tünemiş adamları görüyorum. Dört kişiler, üzerlerinde kostümler var, çıkınları aşağıdaki ağacın altında ve onca yükseklikte atlayıp zıplayıp duruyorlar. Sirk gibi. Bunlar da emekçi diyorum kendi kendime, bir nevi de performans sanatçıları. Beni tanımış olan ve yanımdan gülümseyerek geçen satıcılara bakıyorum önce, sonra da çubuğun üzerindekilere. Yerdekiler daha güvendeymiş gibi geliyor. Bağlasalar durmam derler ya hani…onca yükseklikte…bırak bir takım akrobatik numaraları…

20181104_160046-01

20181104_160313-01

Gelelim az bilinen kentin tarihi bilgilerine. Aztekler sadece kurulmuşlar bu kente. Teotihuacan’ın ne kim tarafından kurulduğu biliniyor, ne de bu uygarlığın nasıl ortadan kalktığı. Yer yarılmış yerin dibine girmişler sanki. Fakat geriye de muhteşem bir şehir ve iki büyük piramit bırakmışlar. Zalim Kolomb öncesi burada neler olmuş Kolomb dahil kimseler bilmiyor. El yapımı bu nadide şehrin üzerine konan halktan bahsetmeye gerek görmüyorum bu yüzden. Gerçek müteahhitlerinin bilinmediği, arkeologların Toltek’ler olduğunu varsaydığı bu Tanrıkent’te ki gerçekten Tanrısal, zaman duruyor adeta. Nasıl mı, onu zirveye çıkmadan anlayamazsınız işte. Binlerce basamak çıkıyorsunuz ve nefes nefese kalıyorsunuz. Her adımınızda geri dönme şansınız varken, arkanızdan bir güç sizi itiyor adeta. Önce hangisine tırmanmalı derken, güç olanla başlıyorum. Güneş tapınağı cidden zorluyor insanı. İplere tutuna tutuna başlıyorum tırmanışa. Obezitesi olanlar gelmişler, kan ter içinde çıkıyoruz beraber. Her milletten, her dilden ve dinden insan buralara gelmişken zirve telaşındayız hep beraber. Çıktık diyeceğiz, başardık diyeceğiz. Asılıyoruz iplere, heyamola, bir grup çıkıyor acı içinde, bir grup iniyor rahatlamış biçimde. Bilmem kaç bininci basamakta kendi kendimi sorguluyorum, sonra yine asılıyorum dümene. Türkçe saya söve çıkıyorum zirveye. Ay Tapınağı ise tırmanış açısından zayıf kalsa da, en güzel manzara onda.

Fakat değiyor. Her anına. Çığlık atıyorum. Yalnız diyaframımın oturması, nefesimin normalleşmesi zamanımı alıyor. Her köşesini adımlıyorum Güneş Piramidi’nin. Herkesi izliyorum. Küçücük bebeğiyle çıkanları görüyorum. Kim bilir nerelerden geldiniz, ama geldiniz, birlikte buradayız ya. Ne siz beni tanıyorsunuz, ne ben sizi. Öncesiz ve sonrasızız ve muhtemelen hiçbir zaman diliminde birbirimizi bilerek bir araya gelmeyeceğiz. Mühim değil. Buradayız. Hepsi bu. C’est tout.

20181104_165433-02-01

MEXICO CITY’e DÖNÜŞ :

Güvenlik görevlisiyle Fransızca konuşarak otobüsümü nerede bekleyeceğimi öğreniyorum. Türkiye mi diyor, ben de ona Fransızca mı diyorum. Ama dediğini de yapıyorum. Söylediği gibi beş dakika içinde kendimi otobüsün içinde buluyorum. Ortalarda bir yer buluyorum kendime ve pencere tarafına geçiyorum sessizce. O kadar açım ki. Yine aynı prosedür gerçekleşiyor ve bu defasında yolcuların teker teker fotoğrafını çeken polis kamerasına yine hem gülümsüyor hem de peace işareti yapıyorum. Dönüş yolu da kalabalık. Hiç bilmediğim bir duraktan binen yolcular arasından en iri olan adam gelip benim yanıma oturuyor. İyice sıkışıyorum cam kenarına. Üstelik konuşkan da. Başımdan atmak için no espagnol, only inglese diyorum. Dirseğiyle beni dürtüklerken kahkahalar atıyor. Adamın yüzüne ve ağzının içine bakıyorum dehşet içinde. Alt dişlerinin yerinde yeller eserken, gümüşi amalgam dolgularına bakıyorum korkuyla. Alt çenesi pırıl pırıl parlıyor. Bu kadar diyorum boş koltuk varken, beni buldu diyorum içimden. İnip taksiye bindiğimi hayal ediyorum. Nerede olduğumu bir bilsem! O ise konuşuyor ve gülüyor. Nereye diyor, Zokalo diyorum. Bana takıl diyor işaret diliyle. Basiret bağlanması bu olsa gerek. Bu dev gibi adamın yanında yamacında gel dediği yere gidiyorum kuzu gibi. Beni metro istasyonuna götürüyor. Bilet almam için gereken süreyi veriyor. Peşi sıra sürükleniyorum yeniden. Dev gibi olduğundan yollar açıyor önümde. Cidden en devinden bir Meksikalı ile yürüyorum yollarda. Nihayet canımızı içeri atıyoruz ve metro hareket ediyor. Bana durakları gösteriyor teker teker. Durduğumuz noktalarda ve metronun genelinde tek bir İngilizce sözcükle karşılaşmıyorum. İspanyolca bilmediğin takdirde, burada hayat öyle güç ki. Bense yanımda tırstığım bir devle yaşıyorum.

20181104_191012-01

İçerisi çok kalabalık ve biz de ayaktayız. Size Meksikalı kadınların ilginç bir özelliğinden bahsedeceğim bu arada. Yaşları kaç olursa olsun çok makyaj yapıyorlar, rengarenk boyanıyorlar ve nerede olduklarını umursamadan çantalarından çıkardıkları aynalarını ellerine alıp kat kat rimel, bolca allığa bulanıveriyorlar. Bense yanımdaki dev Meksikalı ile makyaj seven bir kızın tam önünde bekleşiyorum. Kız rimeli sürüyor, kurumasını bekliyor, bir daha sürüyor, rujunu iyice yediriyor dudaklarına. Aynı anda cilveleşerek içeriye gelen genç bir çift dikkatimizi kendilerinden yana çekiyorlar. Oğlan, kızı kapıya dayayıp, arkasından kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kız o kadar kıkırdıyor ki, içerideki sesler kesiliyor. Duraklarda oğlan kızı içeri çekiyor, sonra yine kapıya yaslıyor. Çifte rağmen duraklarında inmeyi başaranlar kendilerini kurtarmış hissettikleri gibi dönüp çifte doğru gülüyorlar. Bu böyle devam ediyor. Biz dev Meksikalıyla bu dur kalklar nihayetlenene kadar izlemeye devam ediyoruz onları. Neden sonra makyajını bir türlü bitiremeyen Meksikalı kızın makyaj çantasının içindeki tatlı kaşığını görüyorum. O kaşık onun belki de öğle molasında yemeğini yediği ve en kıymetlileri olan rujunun, rimelinin yanında taşıdığı kaşık. Belki bir çorba içiyor o kaşıkla, pilavını kaşıklıyor üstüne. O an bir şey oluyor yanımdaki dev bana insan gözüküyor. Bu kız kadar. Hiç korkmuyorum ondan. Gözlerim doluyor. Ağlayacağım. Lanet olası bir tatlı kaşığı yüzünden. Bu dev gözyaşlarımı görürse yer beni. Hem de çiğ çiğ. Derken bir el beni kolumdan tuttuğu gibi apar topar metrodan dışarı sürüklüyor. Sonra nasılsa ağlarım diyorum. Şimdilik önceliğim bu devden kurtulmak. Koşa koşa merdivenleri çıkıyoruz ya da iniyoruz ya da hiç merdiven yoktu tam hatırlayamasam da, bir başka yöne giden metroya bindiriliyorum. Parmaklarıyla Zocalo’ya kaç durak kaldığını gösteriyor. Üzerimdeki şaşkınlığı atıp, çevreme bakabilecek kıvama geldiğimde etrafımdakilerin giyim kuşamlarını inceliyorum. O kadar fakirler ki. Kim bilir kaç defa yıkanmaktan pürçüklenmiş kazaklar var üstlerinde. Ayakkabıları, paltoları hep eski. Fakirlik zor olsa da, kıymet verirsin malına, ne yiyeceğinin ne içeceğinin bir damlasını akıtmaz, harcamazsın boşa. Aylarca giyeceğini de bilsen, yeni bir kazak aldığında çocuklar gibi sevinirsin. Offf…gene ağlayacağım. Fakat bu dev var ya bu dev izin vermiyor. Yine sürükleniyorum sayesinde. Hey dev, kaderimsin anladık. Teslim oldum artık sana.

Gün ışığına çıkıyoruz. Önümden koşturuyor ve bir anda gerisin geriye dönüp kollarını açıyor iki yana doğru. Zoo-kaaa-looo diyor heyecanla. Ben nereye gittiğimi unutmuştum dev. Yüzümdeki çarpık gülümsemeden doğru yere getirip getirmediğini çözmeye çalışıyor. Mesleğini soruyorum can havliyle. Soldato diyor. Askermiş. Nerede diyorum, müzede diyor. Kimliğini göster diyorum. Juan De La Paz Jimenez’miş devin adı. Adam iyi adam çıkıyor, ben kuruntulu bir manyağım sadece. Elini sıkıyorum Juan’ın. Ayrılıyoruz.

Bir daha Meksika’ya geldiğimde belki karşılaşırız yine. Benim en sevdiğim şeyi yapmış oldun bana. Kısa vadeli yol göstericilik. Dert olmadan, bana çok bulaşmadan, beni bana sormadan, beni zıvanadan çıkartmadan yol arkadaşlığımız bitiverdi göz açıp kapayıncaya kadar ve ben ömrümün sonuna dek seni iyi anacağım, seni adınla çağıracağım: “Juan De La Paz Jimenez”.

 

 

MERCADO SONORA :

Juan sayesinde çarşıya gidiyorum. Belirtmediysem belirteyim tekrar. Bugün günlerden pazar. Ve ben daha maceraya doymadım. Yalnız açlıktan da bayılmak üzereyim. İçine karıştığım insan selinden kurtulmaya bakıyorum. Kurtulamıyorum. Nüfusun üç milyonu burada sanıyorum. İnsanlar akın akın geliyorlar. Metrolardan, köşelerden pek çok insan hızlı adımlarla çarşıya geliyor. Gezi zamanlarını anımsıyorum. Slogan atmayan Meksikalılar, kilise ziyareti yapıyor, atıştırmalık bir şeyler almış hem yiyor hem yürüyorlar, türlü çeşitli gösterileri izliyor, konuşuyor, gülüyorlar. Bir başka dilin ortasında kalıyorum. Hiç bilmediğim. Sesler uğultuya dönüşüyor bu yüzden. Ve ben kendimi bir kez daha hengameye teslim ediyorum. Önce Juan’a, şimdi de tüm Meksikalılar’a teslim oluyorum. Anlamadan dinliyorum konuşmalarını. Rahatlıyorum. Burada olmaktan memnun olduğumu hissediyorum. Kelimelerinin anlaşılmazlığından duyduğum heyecanımdan ve endişelerimden sıyrılıyorum. Sadece yürüyorum.

20181104_194427-01

Her yer işportacı dolu ve de zabıta. Bir duyum alır almaz, ekmek teknelerini sırtladıkları gibi, olmadı çekiştire çekiştire kaçışıyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin, insan her yerde insan. Vips adında bir restorana giriyorum açlığımı doyurmak için. Tüm masalar dolu. Yalnız olmanın avantajı sanırım, bana kuytu bir köşe buluyorlar herkes masa beklerken. Herkes en güzel masayı beklerken, ben bulduğum ilk masaya nimetmişçesine çöküyorum. Bana İngilizce bilen tek garsonu yönlendiriyorlar. Menüden yerel tatları öğrenip, biftek söylüyorum korkudan. Gerçekten yenmeyebiliyor pek çok şey. Risk almadan karnımı doyurmaya bakıyorum. Ve restorandaki wifi sayesinde çıldırmış gibi telefonla konuşuyorum. Garsonlar garipser oluyor. Monte Cristo Kontu gibiyim. Yıllardır konuşmamış gibi konuşuyorum. Rastgele numaraları arıyorum. Çok konuşma ihtiyacım var. Ana dilimde. Bu bir ihtiyaçmış ama garsonlar da herhalde deli demişlerdir ki o onların sorunu. İhtiyaçlarımı gidermeye çalışıyorum.

Turizm danışma bürosunu keşfediyorum meydandaki. Bir kadın bir erkek çalışıyor içinde. Erkek olan pek de anlaşılamaz İngilizcesiyle bana yardımcı olmaya çalışıyor, başarıyor da. Mercado Sonora’yı tarif ediyor bana. Burası cadı pazarı imiş aynı zamanda. Ticari bir taksiye biniyor ve kapısının önünde iniyorum. Gelir seviyesi iyice düşüyor. Her tür hediyelik eşyayı bulmanız mümkün burada, kafeslerinin içinde sıkışmış kalmış yavru köpek ve kuş bile satılıyor. Bir de büyücü malzemeleri var bolca. Benim derdimse hediyelik eşya almak filan değil. Ben bir cadı bulmak gayretindeyim. Daha çok bir Vanga Nine. Ne zaman öleceğimi söylesin, bileyim, ona göre hareket edeyim istiyorum. Bilmek istediğim tek şey bu: ölüm günümü gününe, yılına dek bilmek. O umutla başlıyorum araştırmaya. O ona, o ona derken beni beyazlar giymiş bir adamın yanına götürüyorlar. İngilizcesi yok ama şansıma az ileride oturmakta olan bir kadın tercümanlık yapmayı kabul ediyor. Kadınla konuşuyoruz ayak üstü. Neden bu kadar kederlisin diyor. Elli üç yaşında olup, doğduğundan beri bu sefaletin içinde mücadele veren dul bir kadın olduğundan, oğlunun Venezuela’ya gittiğinde ancak dünya varmış, sonunda Tanrı’ya inandım dediğinden bahsediyor. Dünyanın uzak ucundan buraya gelebilmişsin, çok şanslısın diyor. Bir bilse benim kendimi mahvetmekten ve sonra her yaşadığımı bir film karesi gibi izlemekten ne çok zevk aldığımı…

 

 

Öte yandan şanssızlığım bugün buranın ikinci kuruluş yıldönümünün olması nedeniyle(özetle doksan yaşında kör bir kahin ararken, iki yıllık bir büyücü bulmuşum), müzisyenlerin bekleniyor olması ve de bir anda çevremin büyücüye şükranlarını sunmak üzere sağdan soldan gelmiş pek çok kadınla dolmuş olması. Türkiye’den geliyorum, fal baktırmak istiyorum diye tutturuyorum. Beni içeri alıyorlar. Her yer ıvır kıvır dolu, tütsüler, kokular, İsa heykelleri, kuru çiçekler ve hatta ısmarladıkları öğle yemekleri ile tam bir keşmekeşin içine düşüyorum. Beni öldürmek isteyen erkeklerin var olduğundan, biraz aptal gibi davranmam gerektiğinden(ciddi ciddi) bahsediyor. Ahh diyor teatral bir şekilde karnını yardırmışsın(bildiğim kadarıyla ve ben ayıkken herhangi bir yerimi yaran çıkmadı, yarılsaydım bilmez miydim diye düşünmeye başlıyorum). Beni kim öldürmek istesin ki diyorum. Ben mühim bir şahıs değilim ki! Aptal gibi davranmamsa mümkün gözükmüyor şu saatten sonra. Çünkü dayanamadığım bir şey akıllı olabilecekken aptalı oynayanlar. Tercümanımızın çevirisine tabi olmakla beraber, başıma gelen ve gelecek olan tüm felaketlerden bana yapacağı büyü ile kurtulabileceğimi söylüyor. Altı yüz pezo beni olası katil ya da katillerimden kurtaracakmış kısaca. Görmek istiyorum diyorum. Madem buradayım, sonuna kadar gideceğim. Yumurtalı, tütsülü bir şova tabi tutuluyorum. Yumurtayı her yerimde gezdiriyor. Koltuk altlarında, kafamda… Bir demet ota içimi ferahlatan bir şeyler sıkıp, kırbaçtan hallice muamele ettiği tutamla orama burama vurup duruyor. Kafama kafama vurdukça aydınlanıyorum. Yaptığım hiçbir saçmalıktan utanma diyor bir ses. Adı üzerinde saçmalık çünkü. Ve ben bunu biliyorum. Giden 600 pezomaysa yanmıyorum. En azından yanmamaya çalışıyorum. İşimiz bittiğinde sarılıp ayrılıyoruz. Bir rahatlık çöküyor üzerime, bülbül yuvası saçlarımın içinden az evvel çarptığı otlar düşüyor ara ara. Kahkahalarla gülüyorum. Müzisyenler geldi bile. Bildiğiniz Sulukule. Kendilerini iyileştirdiği için ağlayarak teşekkür eden kadınlara olan şükranını belirtmek üzere yerlere uzanıp akrobatik hareketler yapıyor benimki. Bu Meksika’daki son akşamım olacak ve neşe içinde ayrılacağım buradan. Kendime bile açıklayamadığım pek çok nedenden ötürü en sevdiğim şehir olarak kalacak aklımda.

THE LAST MAN ON MEXICO CITY : MEXICO CITY’DEKİ SON ADAM

Kimdi diye soracak olduğunuzda, beni o son adama götüren yolda karşıma çıkan adamlardan bahsederek devam edeceğim yazıma. En son büyücüye kaptırmış olduğum 600 pezom için ağlıyordum, pardon gülüyordum malum. Pazarın arka sokaklarına girip fotoğraflar çekiyorum şimdiyse. Kars Sarıkamış’ın arka mahallelerine benzetiyorum bu muhiti. Pazarın son saatleri bunlar ve çöpler dağ olmuş çoktan. İnsanlar hiç durmadan tüketmekte. Güzel satış yapanlar yan yana bulunan yarı açık restoranlarda karınlarını doyuruyorlar. Yediklerine bakıyorum, iç açıcı görünmüyor. Fasulye göresim yok bir süre. Birkaç fotoğraf çekiyorum arka sokaklarında, bana poz veren Meksikalı bir bey var. Bir nevi bakkal dükkanının önünde oturmakta. Koltuk değneğini ve bacağındaki sakatlığı saklamak için dimdik ayağa kalkıyor. Ben ondan bir şey talep etmiyorum halbuki.

20181104_231454-01

Hava kararmaya başlayınca eve pardon otelime dönüş telaşım başlıyor. Trafik polislerine yol soruyorum. Bir tanesi nereden geldiğimi soruyor, sonra trafiği durduruyor ve peşisıra düşüyorum yola, yoluna. Bana şoföre vereceğim parayı gösteriyor, nerede indirileceğimi de şoföre söylüyor. Otelime yakın bir yerlerde inebilecekmişim bu sayede. Teşekkür ediyorum ki yapabileceğim tek şey bu. On beş dakikalık bir yol gidiyoruz. Şoför beni karga tulumba indiriyor. Karşıya geçiyor, hiç durmadan insan arıyorum yol sormak için. Fakat pazar gününün rehavetinden midir nedir, bir kapıcı bulabiliyorum ancak. Reforma’daki otelimi tarif ediyor işaret diliyle. Metroya geliyorum. İleride üç keş var. Biri kadın ve ağzında diş yok, diğer ikisi de öyle. Üzerime doğru geliyorlar, birden ilk gün çevreyi gezerken gördüğüm bir kadınla karşılaşıyorum. Şaka gibi. O beni hatırlamıyor ama fotoğraflarımda var. Kadını tanır tanımaz gülümsüyorum. Bana bakıyor korkuyla. Ortak lisana gerek yok bazen. Korku anında verdiğin tepkiler evrensel. Birini beğendiğinde ya da nefret ettiğinde karşındakine verdiğin tepki de evrensel. Elimle çabuk yapıyorum. Üç ayyaşın dikkati dağılıyor. Solumda ve nispeten bana doğru solda bulunan kadından tarafa doğru yürüyorum hızlı adımlarla. Kolundan tutuyorum çabuk diye. Hızlanıyoruz. İlerdeki güvenliğe doğru koştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra da garip bir şekilde hiçbir şey olmamış gibi ayrılıyoruz. Az önce yaşadıklarımı yaşamamışçasına otelimi ve Reforma’yı soruyorum görevlilere. Meydan az ileride diyorlar, telefonları sayesinde otelin yerini bulup tarif ediyorlar.

Yürüyüşüm devam ediyor. Ona sor buna sor derken kimsenin bu lanet otelden haberdar olmadığını anlıyorum. Reforma’da ama iç sokaklarda olduğundan karıştırıyorlar. En nihayet siyah eşofmanlar giymiş bir adam çıkıyor karşıma. O kadar düzgün ki, yol sorarken nispeten iyi bir İngilizceyle konuşma gereği duyuyorum. Siz diyorum, iyi eğitimlisiniz. Nerden çıkardınız diyor, Mercado Sonora’dan geliyorum ve belli oluyor diyorum. Gülümsüyor. Meksika doğumluyum ve ailem de Meksikalı diyor. İmkanlar diyor. Avukatmış. Eğitim insanı öyle değiştiriyor ki(bazen ama). Perulu olabileceğini düşünmüştüm oysa ki. Nereden geldiğimi ve şimdiye dek burada duyduğum en anlamlı cümleyi soru şeklinde yöneltiyor bana: “Yaşamak için ne ne yapıyorsun ve burada ne arıyorsun?” Ben burada ne arıyorum? Kader denen bir şey var. Bazen biz sürükleniyoruz peşinde, bazen o bizi rüzgarına almış sürüklüyor. Buradayım çünkü Frida burada, hala. Güvercinle filin aşkına şahit oldum burada. Bıkkınlık onlarda da varmış ve ben de çok bıkmıştım hayatımdan ve gelmiştim buralara. En sevdiğim filmlerden birinin yazar ve yönetmeninin nereden geldiğini görmek istedim bu arada. Buradayım çünkü burada olmam gerekiyormuş. Pek çok ülke ve şehir gördüm şimdiye dek. Beni en çok etkileyenler sıralamasında Mexico City’e kaptırdı yerini Marakeş. En kıymetlim, en değerlim oldu. Yarın ayrılacağım için o kadar üzgünüm ki. Gün boyunca yaşadığım pek çok şey, geçmişimdeki pek çok şeyi çağrıştırıyor olduğundan, bir bira alıp odama gidip bebekler gibi ağlıyorum. Biramsa yarım kalıyor. Yorgunluktan bayılıyorum daha çok.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Dua Arşivim

2019 Açık ve Kapalı Günleri,Dua ve Salavatlar

aşına buyruk

seyahat, yeme, içme

geceninkuyusu

genelde içimden atmak için yazarım, hatırlamak için değil

harbicibellek

Unutmayalım diye yazıyoruz.

Benim sesim

Müziğim dillerde

siyah lale

açık söz ve cesaret herzaman işe yarar ;)

comMEDIA

iletişim ve medyaya dair herşey

ERSOY SELKİ

insan insana,can cana. . YAŞAM ,ÇOCUK, FOTOĞRAF,DÜŞÜNCE,EĞİTİM , ŞİİR, 🎶

Maiperest

Ölürüm fakat bu bir devrim olur.

yedisihirlikitap

"sevenmagicbook"

Bilal's blogger

asıl tarz senin olandır,senin olanı moda ile yenile

Şehirler

Şehirler

ARTniyetler

İyi Bir Adam Olmak Projesi

Mavi'nin Güncesi

Bazen bir jack daniels'tir mutluluğum

Gamze ama daha 20

yaşanmış hikayelerle sizlerleyim

BeBloggerofficial

''Either write something worth reading or do something worth writing.'' Benjamin Franklin

SÜLEYMAN DEVECI

Blogseite vom Süleyman Deveci

Moda-Creative thinking

Moda-Creative thinking

(e.e.g)'s words

kişisel blog, makale, hukuki bilgiler, gündem, siyaset

iremcikblog

Güncel, edebiyat, hayat, şiir, insan ve dünyaya dair ne varsa

osk4y.wordpress.com/

Kendi Dünyana Hoşgeldin

Abismo

welcome to my secret life , i will explain everything.

TERCİHİNİ YAP YARINSIZ KALMA

Gelecek Senin Tercih Senin

itwasinspiredbyaworld

itwasinspiredbyaworld

Süpürgelik Modelleri - 0545 227 34 34

Süpürgelik, Süpürgelik Ustası, Süpürgelikci, Süpürgelik Ustaları, 6cm Süpürgelik, 8cm Süpürgelik, 10cm Süpürgelik, 12 Süpürgelik, Beyaz Süpürgelik, Renkli Süpürgelik, Süpürgelik Kartelası, Süpürgelik Renkleri, Süpürgelik çeşitleri, Süpürgelik Firması, Parke Süpürgeligi, Süpürgelik Degişimi, Süpürgelik Montajı, İstanbul Süpürgelik, İstanbul Süpürgelik Ustası, İstanbul Süpürgelikci, İstanbul Süpürgelik Ustaları, İstanbul 6cm Süpürgelik,İstanbul 8cm Süpürgelik,İstanbul 10cm Süpürgelik,İstanbul 12 Süpürgelik, İstanbul Beyaz Süpürgelik, İstanbul Renkli Süpürgelik,İstanbul Süpürgelik Kartelası,İstanbul Süpürgelik Renkleri, İstanbul Süpürgelik çeşitleri, İstanbul Süpürgelik Firması,İstanbul Parke Süpürgeligi,İstanbul Süpürgelik Degişimi, İstanbul Süpürgelik Montajı, Süpürgelik , Süpürgelik firması, Süpürgelik modelleri, Süpürgelik çeşitleri, 6cm süpürgelik, 8cm süpürgelik, 10cm süpürgelik, 12cm süpürgelik, İstanbul süpürgelik, Süpürgelik istanbul, Beyaz renk süpürgelik, Süpürgelik fiyatları,

Düşünen Tarih

Tek düşmanımız cehalettir.

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

Uyumayan Birileri

İnanca Saygı. Düşünceye Özgürlük

KAFES DERGİ

Kendi kafeslerinin kilitlerini kıran özgür kelimeler

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

apostrof

where is human?

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

%d blogcu bunu beğendi: