UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

 

 

20170927_145611-02
SAVUR

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

2013 yılının ılık bir Eylül ayında çıkmıştım yola, son defasında. Öğleden sonra bindiğim otobüsten yine ertesi gün aynı saatlerde yarı uyuşuk, uykusuz, şaşkın bir vaziyette inmiştim. O defasında Urfa’da inmiştim, nasıl sıcaktı anlatamam. Şimdi uçakla Mardin’e gidiyorum. Ne mi değişti? Aradan geçen dört sene beni yaşlandırdı. Sırt çantası taşımak zor geliyor. Yirmi küsur saatlik yolu çekmek de. Bu yüzden sabah uçağıyla gidiyorum, elimin altında da benimle zıtlaşıp duran tekerlekli valizim var. Bir şeylerin ters gideceğinden haberi varmışçasına geliyor peşimden, sonunda da kırılıyor zaten. Ama bilirim ki çok kahrımı çekmiştir, beraber gittiğimiz her yerde. Benim küçük küheylanım, yanımda nerelere nerelere gelmemişti ki! Dolayısıyla bir ufak ameliyat geçirecek geri döndüğümüz zaman ve eskisi gibi olacak umarım. Sanki çekeceklerinin bilincinde, beni götürme der gibi bir hali vardı bir gün öncesinde. Benim kolay kolay iflah olmayacak bacağım da aynı gün benzer sinyaller vermişti. İlk defa düştüm. Aslında çok düşerim de… yola çıkmadan bir gün önce düştüm bu sefer, bu bir ilk ona göre. Şiş bir dizle sıcağı sıcağına döndüğüm evimde iyi olacağım telkinleriyle hazırlandım durdum, ama neticede yaralı ve mikrop kapmış bir bacak taşıdım durdum beraberimde. Güneydoğu’da doktor doktor gezdim bir yandan. Yaralı bacağım, kırık valizim, plansızlığım ve çeşit çeşit merhemlerimle, tam ben kendime acıyacakken, hayat acımayınca bir anlamı kalmıyor ahlanıp vahlanmanın ne yazık ki. Valizimin içi, oksijenli su, şişe şişe tentürdiyot ve batikon, pomad, sargı bezleri, tamponlar, bir şişe şifalı şurup, en nihayet kavanozun içinde taşıdığım dört sülükle doldu taştı git gide. O kadar çaresizdim yani. Alternatif tıp yerine alternatif sürüngen denedim en nihayet. Gaziantep, Bakırcılar Çarşısı’ndaki bir aktardan tanesi iki buçuk liradan aldğım dört sülük hayatımı kurtardı. Şurubu içmekten korktum, sülükle can buldum. Babaannem yapardı rahmetli, benim de ruhum yaşlanmış besbelli. Her neyse, herkes patlıcan kuruları, fıstıklı baklavalar, çeşit çeşit baharatlarla bavul doldururken, ben dört sülükle döndüm Gaziantep’ten. Valizimin içindeki hal böyleyken, Güneydoğu nasıldı diye soranlara şu cevabı vereceğim fazla uzatmadan; bir zamanlar, bölgede bulunduğum zamanlarda patlak vermiş olan Suriye’deki iç savaş ve bize sirayet eden mülteci sorunu, sonrasında ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar, ablukalar ve de Sur’un çilesi bölgeyi gidilemez hale getirmiş; bizi de, bulunduğumuz yerden, yazılmış senaryoların izleyicisi etmişti. Filmin sonu ise hala belirsiz. Hiç bitmeyecek gibi duruyor. Bir taraftan durulsa, bir taraftan coşuyor. Bir film olsaydı eğer, tür olarak dram, gerilim ve korkuyu barındırıyor olurdu bünyesinde. Yer yer hepsi birbirine karışsa, iç içe geçmiş olsa da, dram yanı ağır basıyor her fırsatta. Ortadoğu mutlu sonların toprağı olmadı hiçbir zaman. Bundan sonra olması da mümkün görünmüyor. Bunun böyle olmasını halklar mı istiyor, politikacılar mı? Masaların üzerinde çok daha büyük masalar var ve onlar ne isterse o oluyor. Hakikat böyle olunca da, diren diren yollar yokuş’a çıkıyor.

20170927_141729-02
Savur

20170927_144221-02.jpeg

UÇUŞ BOYUNCA :

Rötarsız kalkan uçakta, isminin Ayşe olduğunu sonradan öğrendiğim, Mardin’in Ömerli İlçesinin, Çimenlik köyünden, annesi pencere tarafında oturmuş sessizce bulutları izlerken, ben de diğer yanda kızının ağzından aile hikayelerini dinlerken buluyorum kendimi. Güçlü kuvvetli bir kadın Ayşe. Kırklı yaşları aşındırmaya başlayalı biraz zaman geçmiş, konuşkan bir tabiatı, kendinden ve tarihinden bahsetmekten mutluluk duyan bir hali var. Kalp gözü açık, algıları açık. İki çocuğu ve kocasıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Ona kalsa köyünde yaşayacak temelli ama şartlar el vermiyor. Kocasının işi, çocukların okulları, bekarlıkları var önünde. Hem Kürt, hem Arap, hem de Süryani kanı taşıyor. Zor değil mi, diyecek olursanız, çeşit olmuş, değişik olmuş onunkisi de. Bana sen nerelisin diyor, ben tek bir yerli değilim diyorum yani karışığım. O oradan, bu buradan, onun osu oradan, busu buradan… Benim yerlerim dağınık, Ayşe’ninse işler kan kısmında karışıyor. Ben tam olarak nereliyim, hiç bilmiyorum. Üzerindeki yarım kollu t-shirt’ü gösterirken, Kürdün gözü aldadır diyor. Kırmızı en sevdiği renk. Ben de severim acı kırmızıyı. Sadece yaş aldıkça, iyice karalara bürünmek geçiyor içimden. Yaşlandıkça bir ferahlık geleceğine, kararıyorum galiba ben gittikçe. Mevsim itibariyle pekmezli cevizli sucuk yapma zamanı geldi çattı, bağbozumu var şimdi diyor. Ahh…diyorum, Süryani şarapları ne harikadır. Gülüşüyoruz. İçim bir an ferahlıyor sanki. İki saatlik yol konuşa konuşa sona eriyor. Beni havaalanından köylerinin muhtarının minibüsüyle şehre bıraktırıyor. Köye gel diyor ama ben henüz gidip gidemeyeceğimi bilmiyorum. Dizim çok ağrıyor, ne yapacağımı çok bilmiyorum aslında. Bu dizle programımı yavaşlatmam gerek ama vakit kısıtlı olunca durup düşünüyorum ister istemez. Ne yapak, ne yapak?

Mardin havaalanına indiğimde kendimi Akabe’deymiş gibi hissetmiştim. Galiba son defasında Ortadoğu’da Ürdün’de bulunmuştum. Ovanın orta yerine, hatta bir çöle inmiş gibi hissetmem ondandı. Bayıcı bir hava ise dışarıda beni bekliyordu. Yeni Mardin’se yine yeni inşaatların merkezi olma yolunda ilerliyordu daha büyük adımlarla. Alçak alçak ovalara, yüksek yüksek evler kurmuşlar, kuş gibi kuş gibi de içine girmiş oturmuşlar. Ben gidiyorum dedim kendi kendime; asıl, gerçek, değişmez, özünü koruyan Eski Mardin’e. Telkarinin, tatlı şarapların, tarihin dokusunun korunduğu, kadim dinlerin başkenti, Mezopotamya’nın kalbine, ben gidiyorum gerçek Mardin’e.

20170927_142350-01

20170927_135658-01
LÜTFEN PARK ETMEYİNİZ. RİCA EDİYORUM.

İLK DURAK : SAVUUURRRR

Kadim valizim otel odasında, kadim düşünceler başımda, kadim sözcüğünün büyüsüne kapılmış vaziyette takıntılı takıntılı düşüyorum yollara. Savur’a gidebilmek için semt garajına gidiyorum. Biletimi alıyorum, bekliyorum ki minibüs gelsin. Gençten bir oğlan kendi çapında beni sorguya alıyor. Nereliyim, nereden geldim, neden geldim(deli miyim, dudu muyum, ajan mıyım, Lawrence’ın uzaktan hısım akrabası mıyım, neyim), memur muyum, öğretmen mi, doktor mu hemşire mi? Bense tek bir şeyi merak ediyorum, Savur’da bir restoran bulabilecek miyim acaba karnımı doyuracak! Kahvaltı etmedim, öğle yemeği de yemedim, bir süre daha da yiyemeyecek gibiyim. Neyse ki restoran varmış. O sırada dolmuş geldi haydi toparlanın diyorlar. İçtimaya çağrılmışızcasına ilerliyoruz büyük bir ciddiyetle beyaz araca doğru. Gidiyoruz gitmesine de, çoktan dolmuş minibüsün içinde bana bir küçük pembe tabureyi gösteriyorlar oturayım diye. Derhal cırlıyorum ben de. Cırlamam saygıyla karşılanıyor ve derhal eşi ve kızının yanından kalkan bir başka genç adam koltuğunu teslim ediyor bana nezaketle karışık mecburiyetten ötürü. Emanete sahip çıkıyorum ben de. Tüm yolcuların benim cırlamamdan hemen sonra bir başka ortak sorunları daha var önlerinde. O da insani şartlarda yirmi beş kişilik insan kapasitesine sahip minibüsle tek seferde 35 yolcu taşıma gayretleri. Mini mini tabureler, ayakta beyler ve de yine sığmayan yolcular. Şoför bıçkınlıktan ve bitirimlikten ölecek ölürse. O da şunu yapmakta buluyor çareyi: önü beşliyor. Tam beş adam ön tarafa sığıyorlar. Bir tanesi kucağına mı oturacağım diyor. Hayır diyor, şoför koltuğunu paylaşacaklarmış. Paylaşıyorlar da. O halde bizi sağ salim getiriyor ya Savur’a. Pes. Bilmem yöre insanının karakteri hakkında, dayanıklılığı, sabrı ve azmi konusunda bir fikriniz olabildi mi? Burada çok başka kanunlar işliyor. Herkes kafasına göre hareket ediyor, siz de dışarıdan gelen bir yabancı olarak kayıtsız şartsız kabul etmek durumunda kalıyorsunuz bu durumu. Ayakta kalan iki adam bir saati aşkın süren yolu dört büklüm geliyorlar sıcakta. Bir tanesinin ter burnundan damlayacak ama mendil uzatırsam yanlış anlaşılacağımı düşünerek, böyle bir girişime teşebbüs etmiyorum. Beşli koltuktan bir adam kullanılmış, sümüklü mendilini uzatıyor cömertçe. Sarışın, mavi gözlü çocuk fırlatıyor kirli mendili ve damlayan terleriyle yaşamayı yeğliyor çaresizce. Aracın içindeki nüfus git gide azalırken, yanıma oturuyor tutulmuş vaziyette. Savur’a yeni girmişken fotoğrafını çektiğim tek ev anneannesinin evi çıkıyor. O bizim diyor şaşkınlıkla, ben evi fotoğraflarken. Nazik anneannenin evinin önüne park edenlerden sıtkı sıyrılmış olsa gerek ki, evimin önüne park etmeyin, rica ediyorum diye yazmış ya da yazdırmış bir güzel. Nazik anneannenin nazik torununa da soruyorum derhal, çok aç olduğumdan, etrafta bir restoran olup olmadığını. Var diyor ve beni Savur’un galiba tek restoranının önünde indiriyor. Açlık çeke çeke giriyorum kapısından içeriye. Bomboş masalar, boşaltılmakta olan tencerelerle karşılanıyorum. Ne yemek var diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Yanında diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Aşçı ya da garson ya da hem aşçı hem garson hem lokanta sahibi, gençten bir oğlan karşı çaprazımdaki dolabın üzerine oturup bana bakıyor. İnsan, hayatında, garip anlar yaşar ve bu, o garip anlardan biri oluyor benim açımdan. Uzay gemisiyle getirilip, Savur’a bırakılmış bir varlıkmışım gibi izliyor beni. İlk önce bana böyle ağzı açık bakan birinin karşısında yemek yiyemeyecekmişim gibi gelse de, güvece yumulup unutuyorum tüm dünyayı. Karşıma geçip beni izlemesi önemsizleşiyor bir süre sonra. Güveçte etli patlıcan harikaydı bu arada.

20170927_142421-01.jpeg

20170927_154100-02-01
Savur, MARDİN

Savur, Mardin’in en enteresan ilçelerinden biri imiş gerçekten. Sokaklarında sadece “erkek” insan görebiliyorsunuz. Oyun oynayan çocuklar bile “erkek” çocuk. “Kız” çocuklar hep evde. Erkekler hep sokakta. Onlar hep evde. Hacı Abdullah Bey konağına gelin gelmiş teyze ve bir süre sonra eve gelen gelini, burada hiç çarşıya gitmediklerini, bir ihtiyaçları olduğunda evin beyini arayıp ekmek getir, et getir, süt getir diye talimat verdiklerini anlatıyor. Teyze tam dört yıldır hiç çarşıya inmemiş. Gelini ise gezmeye, çarşıya anca şehre indiklerini söylüyor. Hal böyle olunca ve dört bir yanım sırf erkekle dolunca, ne yaptınız kadınlarınıza diye soruyorum çarşıda oturan adamlara. Beni getiren minibüs şoförünü yakalıyorum oturduğu yerden. Kadın yok mu hiç diyorum; vaaarrr diyor, evdelerrr diyor. Amazonlar’ın arasına düşsem de benzer bir tepki verirdim gibime geliyor erkek yok muu, ne yaptınız erkeklerinize diye. Ama en güzeli, en doğrusu kadınla erkeğin bir arada durduğu, birbirine yabancılaşmadığı ortamlar. Bu ülkede sanayileşmenin olduğu ya da turizme açık sahil kentleri dışında bu normalliği yaşamak çok nadir bulunan bir durum benim bütün gezilerimden anladığım kadarıyla. Görmeye görmeye şaşkın şaşkın ya da ne yapacağını bilmez bir halde, şuursuzca bakıyorlar erkekler karşı cins’e. Hatta görünce gözlerine inanmayanlar bile var. Kendisinin farkında olmadığı ama vahşi bakışlar taşıyan birçok erkek görerek tamamladım bu son gezimi de sayelerinde.

20170927_142553-01
SAVUUURRRR, MARDİN

Sokak aralarında fotoğraf çekmek için dolaşıp dururken, evinin önündeki kesilmiş odunları modern sanat adı altında fotoğraflamaya çalıştığım aynı evden yükselen olgun bir erkek sesi ne yapacaksın o odunları çekip çekip de diyor alaylı bir şekilde. Birileri gülüyor bana. Bu iyiye işaret diyorum. Başımı kaldırdığımda sesin sahibinin dev cüssesi ve misafirperverliğiyle karşılanıyorum. Biz onları kışın yakacağız zaten ki diyor. İçimden siz yakmadan son bir kez fotoğraflayayım istedim desem de, hak veriyorum kendisine. Beni ılgıt ılgıt değil de küfür küfür esen bahçesine çağırıyor. Fakat zaten geç kaldığımdan ne çay ne de kahve içecek fırsatım yok diyorum. Bana gidip görmem gereken yerleri tarif ediyor. Söylediği yerlere ben zaten gittim, çok ıssızdı ürktüm diyorum. Burada bir şey olmaz diyor. Doğrudur. Uzaktan kale gibi görünen konaklarına onun sayesinde gidiyorum. İstersen bizim hanım da gelsin seninle diyor ama hanım pek istekli görünmüyor benimle dağ taş dolanmaya. Zaten ben de yanımda insan “erkek” ya da insan “kadın”la gezemiyorum. Alerjim nüksediyor insan’a karşı, duyarlılığım, bazen de duyarsızlığım artıyor birlikte geçirdiğimiz süre uzadıkça. Hal böyle olunca, yollar bana yoldaş, sırdaş. Nasıl ki Hacı Abdullah Bey Konağı’na gelin gelmiş teyzenin meskeni o konak olmuşsa,  benim meskenim de yollar bundan sonra.

20170927_143018-01.jpeg
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150028-01
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150405-01
Hacı Abdullah Bey Konağı

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 4: GAZİANTEP

                                                                GAZİANTEP

                                                “Sic transit gloria mundi!”

20130917_112344

Yan koltukta oturan ip gibi incecik kadın yaklaşık dört saat sürecek seyahatimdeki yol arkadaşım. Evliymiş, bir kızı var ve ameliyat hemşiresiymiş. Dört yıl Diyarbakır’da görev yapmışlar. İşini severek yaptığını söyledi. Ameliyatta teslimiyet var. Şimdi şoföre teslim olduğumuz gibi. Tek farkla, bilincimiz açık şu an ve ben onu heyecanlandıran ameliyatların hangileri olduğunu sorabiliyorum: Sezeryan ameliyatlarıymış. Bebek çıktıktan sonra rahim derhal eski boyutuna geliyormuş. Bunu görmenin mucize olduğunu söylüyor. Rahim kapanırmış tıpkı bir çiçek gibi. Doğumun kendisi başlı başlına bir mucize zaten. Bahşedilenlere nankörlük ettiğimizi düşündürttü bu bana. Bas bas bağırıyoruz dünyaya gelirken, belki hayata olan şikayetimiz ondandır. Kim uykusundan uyandırılmayı ister? Kim sıcacık yatağından buz gibi odaya kalkmayı ister? Başaşağı tutulup, tepildiğinizi hayal edin; bi rahat vermediklerini, yamru yumru bacaklarınızdaki yabancı ellerden hesap edin. İçerisine yerleştirildiğiniz sera gibi kaba konduğunuzu bir düşünün. Daha bitmedi. En nihayet ev sahibinizle koyun koyunasınız ve top gibi başı olan içi beyaz sıvıyla dolu iki büyük tepenin(kiminin nasibi dağ) ağzınıza dayatıldığını hayal edin. Tamam zirvedesiniz ama bu sizde hazımsızlık yapacak haliyle. Ve son olarak suratınız kıpkırmızı şişerek alttan üstten tüm o içtiklerinizi bıraktığınızı hayal edin. İki paralık zevkinizde ağzınızdan burnunuzdan (tek ordan olsa yeri) geldi, değil mi? Tam huzuru bulmuşken gıdıklanmak da nesi? Ev sahibiniz sizi önce kendi evinden attı, sonra ellere verdi, sonra bir oda verdi, sonra ufak ufak rahatsızlık verdi. En korkuncuna geliyoruz şimdi. Tüm bunlar için kendilerine müteşekkir olmanız gerekiyor. Nietzsche haklıydı. “Hiç doğmamış olmak, en büyük ihsaniyet.” derken. Kafamdaki bu güzel fikirleri söylemiyorum. Başka ameliyat türlerinden konuşuyoruz. Kalp ameliyatlarına girmek istiyormuş bundan sonra. Diyarbakır’ı sevip sevmediğini soruyorum. Bana şunları söylüyor bir solukta: “Doğu’da bulundum, Anadolu’da bulundum. Ama asla kendimizi buradaki kadar yalnız ve yaban hissetmedik, ben ve ailem. Bizi sevmiyorlardı, biliyorduk ama bizde keyfi gelmedik, gönderildik. Tayinimiz çıktığı için çok mutluyuz. Kolu, bacağı kopmuş askerlerin ameliyatına girdim ve asla affetmiyorum, hakkım varsa helal olmasın.” Bence hepsi, herkes haklı. Herkes yaşadıkları ve kendilerine yaşatılanlar ölçüsünde haklı. Ama neysen osun ve ne kadar oynarsan oyna, ne kadar kendini farklı göstermeye çalışırsan çalış ırkına-sınıfına-zümrene ihanet, kendine ihanet demek. Çoğu oyuncu, bir çoğu pandomim ustası milletvekillerince temsil ediliyorsun. İçmem dersin, viski içerken yakalanıverirsin bir otelin lobisinde belki bir gün, hayat bu, belli mi olur? Ne bekleyebilirsin ki böyle bir ülkenin geleceğinden? En fenasıymış kendi ülkenle ilgili umutsuzluğa düşmen. Bu aklı başında “hemşiranım”da beklemiyor zaten. Beklemeyi bırakmış. Bizde bıraktık. Bizimde eğer var ise bir parça aklımız, helal olmasın hakkımız. Helikopterler ve sınırda bekleşen askerler var. Bir şeyler olmuş olmalı ama bir şekilde kopuğuz herşeyden.

image

Garaja iner inmez dilencilerce karşılanıyoruz. Garaj şehirden çok uzakta. Dolmuşa binip, merkeze gelirken geçtiğimiz sokaklar bana Tarlabaşı’nı anımsatıyor. Her yer öğretmen burada da. Tayinleri çıkmış, Türkiye’nin dört bir yanından gelmişler. Umutlu ve mutlular. Doğunun Paris’i burası diyor bir tanesi. Diyarbakır değil miydi yahu Paris diyorum(önceden Iğdır için de duymuştum, Doğu’nun Paris’i diye). Heryer Paris, herkes ya Parizyen ya Parigot buralarda. Şaka bir yana gün bitiyor, hava kararıyor. Zeynep isminde bir kızla tanışıyorum. Nasıl güzel bir kız! Ben onu da öğretmen sanıyorum. Yüksek lisans için başvurmuş. Olursa burada kalacak. Daha önce Doğu’daki tüm üniversitelere başvurmuş, neresi olursa diyor. Öğretmenlik için yaptığı tercihleri bana da sıraladı. Kimsenin gitmeyeceği, istemeyeceği her yeri yazmış, en ücra, terörün olduğu yerler. Kız bir hayat kurmak için çırpınıyor. Her yere gidecek bu uğurda. O beni cesur buluyor, ben onu. Ben buralarda ne şimdi, ne önce kalamazdım diyorum. O ben senin gibi tek başına gezemem diyor. Ben ona hayat nasıl geçer Şemdinli’de diye soruyorum; o bana nasıl çektin onca yolu bir başına diyor. Otobüsle seyahat ona zül geliyor ama durağan bir coğrafyada aylarca kalabilecek. Otobüsler yol alır halbuki. Mevsimlerin değiştiğine tanıklık edersin. Coğrafya değişir. Dağların arasından, ırmakların kıyısından ama çokça otobanlardan gidersin. Gün geceye döner, yol arkadaşların değişir, bir daha karşılaşma ihtimalini düşünmediğinden rahat rahat açarsın kalbini, o seni unutur sen onu. Uyursun uyanırsın bir bakarsın sabah olmuş. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Önce “Zeugma” diyorum. İpek Yolu önünden geçiyor müzenin. Muhteşem. Bir medeniyet çıkartılmış, önümüze getirilmiş. Göz kamaştırıyor her yer. Çingene Kız’a gelesiye kadar iyice içime sindirmeye çalışıyorum her bir mozaiği. Barkovizyon gösterisinde Zeugma’nın tarihinden bahsediliyor ama ingilizce. Ben Japonlarla izliyorum(Koreli olmalarını dilesemde, bir daha hiçbir Koreli beni dilemeyecek bundan eminim, kara listedeyim). Nihayet siyah perdeli, siyah döşemeli taşlı bölüme giriyorum. İçeride karanlıkta bekleşen güvenlik elemanı var, bolca da Japon turist. “Çingene Kız”ı her yerden, sağdan soldan, tam karşısından, az gerisinden, az ucundan, yukarıdan, aşağıdan çek çek bitiremiyorlar. Bir şeye bunca ilgi oldu mu beni usandırır. Bir an alın götürün diyesim geliyor. Mona Lisa gibi. Ne kadın ne erkek. Ama kız demişler. Tarih ondan tarih. Herkes atıyor ve tarihe değil, tarihçinin kim olduğuna bakmak gerekiyor; yoksa herkes kendi tarihini yazıyor. Bu “kızın” hikayesi de biraz karışık olsa gerek. Yoksa tatlı tatlı bakıyor, her yerden size bakıyor. Güvenlikçi karanlıktan sıkılmış, en çok Japonlar çekiyor diyor. Dakikalardır buradalar, gitmek bilmiyorlar diyor(ilgi alanım Koreliler demiyorum). Fırsat bıraktıklarında birkaç poz da ben çekebildim. Leonardo ” bile” bu teknikle yapmış resimlerini. Varın görün sanatın sıfır noktasındaki akıl almaz başarıyı. İşte dünyanın ihtişamı böyle geçer(sic transit gloria mundi).

image

20130917_111740

image

Dünyanın üçüncü büyük hayvanat bahçesindeyim. Maymunlarla başlıyorum. Çok ciddiler. Havada esinti var ve hayvanlar büzüştükleri kafeslerinden ve ıssızlardan çıkmak istemiyorlar. Yalnız bir rakun vardı. Halini halime benzettim. Kuğular başlarını gömmüşler, bembeyaz tüyleri rüzgarda dikilince içim ürperiyor. Alemlerin 3’e ayrıldığı aklıma geliyor. Bir kolu hayvanlar alemi. Onlarında değişik birer ruh halleri var ve ben hepsini insanlardan daha “mantıklı” buluyorum. Nitekim aslanların olduğu kafesin başına geldiğimde her ne kadar sınıflandırmak istemesemde iki adet “kro” ellerindeki boş pet şişesini kaşla göz arasında çitlerin üzerinden atıveriyor. Halbuki yasak ama kro yasak dinlemez( bu türün Aids ve benzeri bulaşıcı hastalıkların üstün ırk olan Türk halkına işlemediği yolunda bir takım bilimsel hipotezlere başvurmuşluğu da vardı geçmişte). Çitlere tırmanıp, ıslıklar çalıyorlar. Hayvan ne tepki verdi biliyor musunuz? Oturduğu yerde hiç istifini bozmadan iki patisinin arasına almış olduğu şeyi yemeğe devam etti. Uzağı geç algılayan gözlerim bir süre sonra bana aslanın yediği şeyin yemek değil pet şişe olduğunu ve hayvanın manyaklarla uğraşmaktan edebini bozmadan nasıl azar azar delirdiğini gösterdi. Yüzlerce pet şişesi, suyu içen aklı evvel vatandaşlarca bir ritüelmişçesine hayvanın önüne fırlatılıp atılmış. Bu zavallıcıksa kafesin gerisinde olmasa yakaladığı yerde hepsinin poposunun bir lobunu keyifle ısırıp kopartacakken, sinirinden tırım tırım şişeleri parçalamakta. Çıkışta sormayı unutuyorum aslanlar şişe atılmasını talep mi ediyorlar ya da dişleri için faydalı bir oyun mu bu? Ama unuttum işte. Ayıların kafesinin önünde de hop hişt ayı diye bağırıyorlardı. Ayılar o kadar bıkkındı ki, oralı bile olmadılar. Hayvanlar aleminden zoraki pandomimci çıkmıyormuş görmüş olduk.

20130917_131839

Gaziantep çarşısını gezdim son saatlerimde. Çeşit çeşit baharatlar ve yemişler hem ucuz hem kaynağından. Oyuncak müzesine dışarıdan şöyle bir baktıktan sonra, Savaş Müzesini ve Mevlevihaneyi geziyorum. “Tahmis Kahvesi”nde oturacak kadar vaktim kalmadı. İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyorum.

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 3: DİYARBEKİR

                                                                         DİYARBAKIR

                                “Üşürsen soğukları, hastaysan mikropları bana ilet.”

image

Demiş bir adamın memleketine gitmek için yola düşüyorum bu sefer. “Seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim ve sen geçersin içinden, bitmek bilmezsin.” Gibran’da böyle yazar, aşkı kutsar, sanki kalmış gibi. Olsun biz kırıntılara da razıyız.

Diyarbakır’da yalnız gezmeyeceğim ve benim tek yapmam gereken erken kalkmak idiyse bile başaramıyorum ve tüm programımı yeni baştan yazıyorum. Pazar ayinlerini kaçırmış olmam da cabası. Otelden ayrılıyorum; dolmuşu durdurup, garaja gitmem gerekiyor. Önde oturuyorum ve sırt çantamı çıkartmaya üşendiğimden yüzüm yolculara dönük gidiyorum. Sarı bir kürt kaptanımız var ve üç yaşlarındaki oğlunu ise ben tutuyorum düşmesin diye. Çocuğun gıkı çıkmıyor. Babası o kadar çılgın ki, oğlu sakin(şimdilik). Yokuş yukarı ya da aşağı hiç fark etmiyor, hız ibresi hep aynı. Ayvalar var cam kenarına konmuş iki tane. Yuvarlanıp duruyorlar. Bizse delirmiş gibi zıplaya zıplaya gidiyoruz kayrak taşlarının üzerinde dengesiz dolmuşun içerisinde. Bir iki kazayı bertaraf ediyor kendince kaptan ve her seferinde karşı taraf haksız ve kusurlu(bana dönüp öyle dedi), biz sadece cengaverce hızımız sabit dönüyoruz, giriyoruz, çıkıyoruz. Yolcular can havliyle bağırıyorlar inecekleri duraklara gelmeden önce. Çünkü durmayabilir bizimki. Ön sıraya oturmuş ileri yaşta bir çift var. Kadın tayyör giyinmiş ve belli ki sabah ayininden geliyorlar. Adamınsa kolunda Haç dövmesi var. Koltuklarının önündeki demire tutunmuşlar can hıraş, yoksa savrulacaklar. Adam aynı zamanda bastonunu idare etmeye çalışıyor. Üzülüyorum hallerine. Adrenalin için fiziksel durumları ve yaşları müsait değil. Ama dolmuştaki hiç kimse pazar sabahı sporu için müsait değil. Hoop popomuz koltuktan yükseliyor, küüt popomuz geri konuyor. Kimse de bir şey demiyor. Paralize oluyorum. Benimde sesim çıkmıyor. Bana Diyarbakırlılar, Mardinlilere benzemez, kabadır onlar diyenlere referans olarak şoförü götürmeliyim sanırım(sizinki az biraz kaçık çıktı, koltuklarımız ısınsın istemiyor diye). Garajda iner inmez Diyarbakır dolmuşuna biniyorum ve son yeri kapıyorum. Şoför yanı. Yanımda evrak çantalı gençten bir oğlan var. Telefonlarım susmuyor. “Pazar pazar Mardin-Diyarbakır dolmuşunda mısın(evet); neden oradasın(bilsem); ne aradın ne buldun(bir iz-bir işaret arıyorum, işaretleri layıkıyla okumayı hala daha başaramadığımdan ne bulduğumu da bilmiyorum); erkekleri nasıl(bekar kız arkadaşımın, her gittiğim yer için yönelttiği ufuk açıcı sorusu, yanıt vermeyi düşünmüyorum); tek başına sıkılmadın mı(ben değil Koreliler sıkıldı, teklik extra rahatlık ve özgürlük veriyor, tek olmasam yazamam, ağlıyorum geçiyor); karşılaştırabilir misin batıyla doğuyu(en manyak soruydu); erkekleri nasıl, egzotik mi(gay arkadaşım); yollar nasıl, PKK var mı(babam).

Yeni kaptanımız(insanoğlu adaptasyonel, hemen alışıyor) Kürtçe konuşuyor ağırlıklı olarak,  paraları baştan topladı ve Diyarbakır’a kadar inen olmadığını öğrendikten sonra ne çok hızlı ne çok yavaş yola koyuldu. Bol bol da beni dinledi. Bir ara bana döndü ve “Gezmek güzel.” dedi. Tüm konuşmalarımı dinlediğini o an anladım. Ses etmedim. Gezmek güzel ya. Bir dolmuş daha değiştirdim. Merkeze vardım. Geniş geniş yolları var. Ve alışveriş merkezleri. Ve Suriyeliler her yerde dileniyorlar. Memlekete dilenci de gerek(az ya). İlk defa burada bir mihmandarım olacak. Gezdirileceğim yani. Buluşmamız, sonra bir kahve içmemiz, sonra kalkmamız, sonra yürümemiz derken; hemen hemen bütün müzelerin, kiliselerin kapanmalarına göz göre göre tanıklık ediyoruz. Mal bulmuş mağripli misali, insan bulmuş insanın sohbet ihtirası bir ayrılık selamı çaktırıyor Ahmed Arif ve Cahit Sıtkı Müzesi’ne. Bizde Keçi Burcu’na çıkıyoruz. İki yükseklik korkusu olan insanın gelmesi gereken son yerdeyiz. Düzlüğe iniyoruz. Gene çok insan var etrafta. Çok fazla erkek var. Yürüyorlar biz gibi. Urfa’da gibi. Uygun adım marş Sülüklü Han’a gidiyoruz şarabın yanında makarna ve peynirli börekleri var. Burası onların sinemacılarının buluşma noktası. İmiş. Sinemalarında ideoloji, sanatın önüne geçiyor. İmiş. Benim içinse “Sürü” ve ” İki Dil Bir Bavul”. Asla unutmam. Dışarı çıkar çıkmaz kaldırımları basan ciğerci terörüyle karşılanıyoruz. Dumanlar göklere yükseliyor. Tüm içtenliğimle Yezidiler’i tanımayı çok isterdim derken is, et, ter kokusuna bulanıveriyoruz. Toma’larla insanları sulayacaklarına, sokakta yakılan ocakların üstüne sıksın polis suyu. Hava temizlenir. Göz gözü görmüyor ve havada esinti olmadığından dumanlar dağılmıyor. Belediye başkanlarının dediği kadar var: “Yıllarca bomba konur diye çöp varili yoktu sokaklarda, şimdi her yer çöp bidonu, atmayın çöplerinizi yedinci kattan, yeter yahu(Diyarbakır’ın karpuzuyla meşhur olduğu ve yazın bol bol tüketildiği düşünülürse, yedinci kattan atılan çöpün kasksız bir kafaya değdiği andaki delici etkisini varın siz düşünün)”! demiş Osman Baydemir. Adam haklı yahu.
Netice itibariyle şimdiye kadar gezmiş olduğum her şehir bir derya, bir kaynaktı benim için. Urfa’nın geçmişi ve mistik havası, Mardin’in saklı geçmişi ve şiirselliği vardı. Ama hiçbiri Diyarbakır kadar Güneydoğu demek değildi. Güneydoğu demek Diyarbakır demek(ciğer sevmesemde), bunu ancak geldiğinizde ve geri dönüp salim kafayla düşündüğünüzde idrak edebiliyorsunuz. Tarihi, turistik anlamda çok fazla ve aklınızı başınızdan alacak bir yeri yok bu şehrin; ama burada başka şeyler var. Herşeyden önce kontrolsüz bir nüfus var. Merkezde dönüp duruyorum hissine kapıldım tüm bu insanlarla. Daireler çiziyormuşuz gibi geldi ve bu bir süre sonra aklınızı karıştırıp, zihninizi bulandırabiliyor. Benim Diyarbakır’da aklım karıştı. Ne düşüneceğimi bilemedim. Merkezde dolanmanın bir şehri tanımaya yetmediğini bilen bir insan olsamda kısa zamanda burayı anlamak için, kalbinin attığı yerden geçmek yeter dedirtti. Ben yarın buradan Antep’e geçeceğim. Çünkü gene huzursuzum. Geceyi kovalayıp, sabaha ulaşsam keşke.

Ve ne dövünmek ne de düşünmek hayatı değiştirmiyor(Ahmed Arif). Bazen akışına bırakmak gerek. Çok masum olmayan coğrafyalarının tabiatlarını şekillendirdiği mücadeleci Diyarbakır insanına barış gerek, huzur gerek(ben gibi). Bazende koca bir aptallık  gerek herkesi kurtarmak için.

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 2: MARDİN

                                                                           MARDİN

“Bir gün hayatımı yazacağım.Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim.” ===> Murathan Mungan image Urfa’dan Mardin’e doğru yola düşmüşken bir perde de ben çekeyim üzerine diyorum herşeyin ve herkesin, kasadaki kız gibi olayım istiyorum. Mümkün müdür? Şu an kafamı meşgul eden bir başka mühim konu ise Mardin otobüsünün geç kalkacağı ve benim için diğer bir alternatifin Viranşehir’den Kızıltepe’ye oradan ise ancak Mardin’e ulaşabileceğim gerçeği. Bu azap dolu ve türlü çeşit travmalara yol açabilecek seyahatimi yol arkadaşlarım sayesinde bir nebze çekilir kıldırtmaya çalışıyorum. Öğretmenlere denk geliyorum ve onların peşine takılıyorum, iniyoruz bir dolmuştan, biniyoruz bir başka dolmuşa. Her yer kazılı, tozun dumanın içinde yürüyoruz. Viranşehir’in adı viran, kadın belediye başkanı var ve eşeleyip duruyor anlaşılan. Birde yol boyunca bayan şoförler dikkatimi çekiyor. Allah Allah diyorum kendi kendime. Yollarda yoktu bu kadınlar, şimdi hepsi şoför olmuş, maşallah maşallah diyorum ama bir de bakıyorum hepsi entarili erkekmiş. Bakar mısınız şu işe. İnsan nasıl görmek istiyorsa öyle görürmüş. Benimki de o hesap olmuş. Gene çok erkek var etrafta(erkek görmekten bayılacağım kimin aklına gelirdi). Sınıf öğretmeni Adana’lı kıza takılıyorum bende. Tayinleri zor çıkıyormuş, oda kabullenmiş Urfa’yı, gezmeye gidiyormuş haftasonları Mardin’e. Aşk romanları okuyan, doğu gerçeğini kanıksamış ve özümsemiş romantik bir yol arkadaşım var kısa bir süreliğine. Bense otelimi ayarlamaya çalışıyorum telefonda. Kendimi Yeni Mardin’de (indirimli fiyatıyla 70 liraya) buluyorum. Kocaman bir havuzu var ama giren  yok. Çalışanlar güleryüzlü ve sevimli komi beni tatlı tatlı uyarıyor. Otel dahilinde içki tüketimi yasak ama odalara bira çıkartabiliyormuşuz( içki=sadece bira). Giysi dolabında bir adet seccade var ama buzdolabında bir bira yok(bir birayla insanlara saldırıp yoldan mı çıkılıyor, şeytanlar dolaşıyor kafamda, bir bikinim var yanımda, acaba diyorum havuzlarını şenlendirmeli miyim; ama sonra izleyici kitlemi düşünüp vazgeçiyorum, cesaret ayrı bir şey, delilik başka bir şey ne de olsa). Kendimi tuğralı odamdan atıp, eski Mardin’e, gerçek Mardin’e, asıl Mardin’e doğru yola çıkıyorum. Dolmuş bana şehir turu attırıyor. Bende mecburi atıyorum. Yüksek yüksek tepelere ev kurmalılar(hem ağlarım hem giderim versiyonu da var bunun), araçlar ve ayaklar zorlansada, gözler doyuyor manzaraya. İner inmez ertesi gün için bir tur ve hediyelik telkariler bakıyorum. Turu garantileyip, girdiğim gümüşçü dükkanında esnafın, kucağında bebeğiyle benim ardımdan içeri giren dilenci Suriyeli kadınla benim aramdaki dilemma’sına tanık oluyorum. “Siftah yapmadan geliyorlar, günde defalarca geliyorlar, bizim bundan önce dilencimiz yoktu”diye hayıflanıyor adamlar. “Burası yüksek, buralara varıncaya kadar geldiler” diyor öteki(olabilir ama bir Ağrı değil). Turistin azlığından şikayetçiler, Reyhanlı’ya bombalar düşerken, turizmden geçinen halk güvenlik nedeniyle tur iptallerinden şikayetçi. Sabancıların kurmuş olduğu Kent Müzesi ve Sanat Galerisi akşam altı buçuğa kadar açık. Rahatlıkla gezebilirsiniz. Hatuniye Medresesi biraz daha ileride. Rehberlerinizse derslerine çalışmış çocuklar. Gül kokusu ise var. Beynim bana oyun oynamadıysa evet duydum ama.. Ama’sı var işte. Sadece eşeklerle eşya taşınabilen daracık, sinematografik sokaklarında geziyorum. Resulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner, yün elbise giyer(dış görünüşüne önem vermez, kendisi yamarmış)miş. Peki Arap sanatındaki anımsama tamam ama abartı nereden geliyor, yol gösterici bu kadar sade iken? Yemek vaktinde bir esnaf lokantasında Koreli turistler görüyorum. Ve ne yapıyorum, söyleyeyim. Lokantadan içeriye dalıp kuru fasulye pilav yemekte olan turistlerin başına çöküyorum. Onlara kim olduğumu, nereden geldiğimi, Mardin hakkındaki fikrimi beyan ediyorum. Bana sordular mı peki? Elbette hayır. Üstelik bana alttan alta, ellerinde tam ağızlarına götürmeye çalışırken yarıda kalan dolu kaşıklarıyla bakarken son derece çaresiz görünüyorlardı. Bu(yani ben) nereden geldiği belli olmayan ani darbe onları alt üst etmiş gibiydi. Ama umurumda değil, konuşmam gerek. Lokanta sahibi yemek yiyip yemeyeceğimi soruyor ama benim derdim Çekiklerle(bir an şehri yabancıladım sanıyorum ve kendimi yalnız hissettim, beni en iyi bir yabancının anlayacağını düşündüm, otelde yanlış tercih biliyorum ve ben ne yaptım? Bulduğum tek turist grubunu gafil avladım. Tanrım az akıl ver yeter ama mantığımı tamamiyle alma benden böyle zamanlarda, soğukkanlılığımı kaybettirme bana, ruhuma huzur ver, kendime güven ver, korkaklığımı al üzerimden, beni ben yapanları bana hatırlat, Tanrım sen beni sev, bana yeter). Sonrasında ise ev yapımı Süryani şarabı eşliğinde gün batımını fotoğraflayıp, homurdanarak ısınamadığım otelime döndüm. Korelileri bir daha görmedim, benden korkularına otellerine sığındıklarını düşünmekteyim. Esnafın korkusu Suriyeliler, Korelilerin korkusu ben. Hayat herkes için ayrı tuhaf.

Ertesi Gün: Kasimiye Medresesi, Deyrulzafaran Manastırı, Dara Antik Kenti, Beyaz Su Vadisi, Hasankeyf ve Midyat program dahilinde(Fidnay Turizm, 60 ytl.).

Önce otobüsün içinden başlayayım. Şoförümüzün 36 yaşında ölen yengesinin cenazesine katılması, bizi asıl mesleği kuaförlük olan yeni şoförümüzle tanıştırmış oldu. Rehberimiz, önümde oturan dil, tarih ya da coğrafya öğretmeni ve eşi, ben(hemen arkalarında), sarışın bayan(hemen arkamda), kumral bey(aynı oteldeymişiz ama şikayetçi bulmadım kendisini), aslen İskoçlu ama Bodrum’da ikamet eden bir karı-koca ve en arkada dört tane örtülü genç kızımız, kelalaka 12 artı 1(şoför)  insan buluşmuş olduk sabah sabah. Sekiz buçukta başlayan toplanmamızın başında akşam 6’da dönme olasılığından bahsedilsede bunun bir ütopya olduğu sonlara gelindiğinde anlaşılmıştır.

Deyrulzafaran Manastırı: Turdan ekstra olarak giriş için 6 lira veriyorsunuz ve içeride gruplara özel rehberler var. Güneş Tapınağını, 640 yıllık Patriklik Kürsüsünü, ve tüm bölmeleri açıklıyorlar. Mezarlar doğuya dönük ve oturur vaziyette gömülüler. İsa’nın doğudan geleceğine inanılıyor ve onu yatakta değil ayakta karşılamak istiyorlar saygıdan. Grubun gerisindeyim hafiften. Aynı yalnızlık hissi. Bir papaz geliyor, 30 yaşlarında ve papaz adaylarına akustiği göstermek için, Süryanice dua okumaya başlıyor. Tek bildiğim ılık ılık yanaklarımı ıslatan gözyaşlarım. Tek kelimesinden anlamadım. Ne dediğini bilmiyorum. Ayinin yapıldığı bölüme geldiğimizde sıralara oturuyoruz. Sadece biz değil bir sürü turist var. Arkalara geçiyorum. Gözlerim az evvelki rahibi arıyor. Nihayet o da geliyor. Tek bir gülüşünü yakalıyorum. İsa’nınkine benzer sakalları var. O kadar güzel ki.. Manastır dahilinde kalıp, köylerden getirilmiş 50 kadar Süryani çocuk bu taş binalarda dillerini öğreniyor. Yeni nesillere aktarılmasını, dolayısıyla unutulmamasını sağlayacaklar. Ve benim gözyaşlarımın akma sebebi akustikten. Tek ben ağladım, tek ben tanık olmasamda. Akustik ağlatır öyle bazen. İsa ve Havarilerinin dili de. image

Dara Antik Kenti: http://m.youtube.com/watch?v=ceTrhAKUvss Dara’ya akustik bir gezi yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan olmuş bu klip(son günlerde çok işitselim). “Fiddler on the Roof/Damdaki Kemancı”nın Dara’lısı olan klipteki çocukların hepsi ya da bir kısmı karşılayacak sizleri ve tüm mekanları anlatacaklar dilleri döndükçe. Kimisi öğretmen, kimisi turist rehberi olmak istediğinden bahsedecek(rol modelleri). Biraz bahşiş vereceksiniz onlara. Vereceksiniz. Bakkaldan çikolata ya da cips alacaklar o parayla, kimisi ailesine götürecek ya da okul harçlığı olarak saklayacak. Dım dım dım.. Birde bu köyün tatlı bir delisi var(hep gülüyor, çok gülüyor), belki size de rastgelir. Dım dım dım.. image

Beyaz Su Vadisi: Nusaybin yolu üzerinde yemek molası için ideal bir yer. Menüler 20’şer liradan. Ihlara Vadisi’ne benziyor. Serin serin akan suyun çevresindeki yer sofralarına yahut benim gibi rahatsızlar için masalara geçip keyifle yemek yiyebilirsiniz. İskoç çift ve ben masamızda rahat rahat oturduk(şehirli ruhu ve konformizm böyle bir şey, insan insanı bilirmiş, bulurmuş da). İngiliz sinemasından, aktörlerinden, gazetelerinden, gazetecilerinden, planladıkları gezilerden(Galapagos’a gidecekler sta travel’la), temel eğitimin yetersiz olduğundan, dinden, Tanrı’dan(koca ateist idi, mistik bir bakış açısı yok, telepati ilgisini çekti, onun dışında kilise, cami, sinagog onun için bir anlam ifade etmiyor; onun dışında üçümüzün de ortak noktası Anthony Hopkins hayranı olmamız(kendisi Galli olur) ve sinemadaki tüm psikopat tiplemeleri unutamamamız(Hannibal, Tooth Fairy, Amon Goeth, Bill the Butcher; onlardan bir tık öte hepsine dönemsel olarak tutulmuşluğum vardır).

Hasankeyf: Dicle Nehri’nin ayırdığı Batman ilinin bir ilçesi. Baraj nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Buranın bir kardeş şehri olmalı. O da Mostar olmalı. Çarşıya serbest zaman için bırakıldığımızsa ise bir kardeş şehir daha yakışır diyorum İskoç çifte. “Marakeş”. Buranın sular altında kalmaması için çok ciddi uğraşlar veren insanlar var. Size kendinizi her yüzyılda hissettirebilecek mağara evler var burada. Keçiler otluyor, turistik ve değişik. Ben sadece oraya buraya benzettim, burası çok daha değişik. Köprünün üzerinden geçerken süratle geçen arabalar sizi asma bir köprüdeymişçesine sallıyor, zelzele oluyor sanki, köprü yıkılacak ve bizler sığ Dicle’ye çakılacağız tepetaklak. image image

Midyat: Nihayet. Son durak. Hükümet Konağı’na giriyoruz. Yukarıda fotoğraf çekimi ve gelinle damat var. Arka fonları o kadar muhteşem ki. Ortodos Kilisesi, Katolik Kilisesi ve Cami. Çepeçevre sarıyor bizi. Arkada oturan dört kızla sonunda bir araya geldik. Bir tanesi sağır dilsizlere öğretmenlik yapıyormuş. Alfabeyi ve şehirleri nasıl gösterdiklerini öğreniyorum ondan. Noktalı harfleri yapmak çok fiyakalı. Parmaklarını şıkllatıyorsun. Sihir gibi. İ’de tek, Ü’de çift şık. Bana bir harf öğretenin 40 yıl (sessiz) kölesi.. (Hz. Ali). Bu sözü söyleyen birini nasıl sevmez ki insan?image image

Daracık sokaklarını, meşhur telkarilerine bakmak için gümüşçülerini geziyoruz Midyat’ın. Günü dumur olacağımız bir olayla kapatıyoruz. Yorgunluktan oturduğumuz banka bir adam yaklaşıyor. Derdi İskoçlarla. “Sizinle ingilizce konuşmak istiyorum. Malum fazla turist yok, haydi konuşalım, İngilizcemi ilerletmek istiyorum” diyor. Yorgunluktan ve şaşkınlıktan adama bakıyoruz. İngiliz kibarlığı devreye giriyor ve kadın “o.k.” diyor. Kocasıyla göz göze geliyorum, ne yapalım der gibi bana bakıyor adam(mevzu bahis olan İngiliz koca 1.90 ve boyunca da kilosu var). Adamı kovamıyorum çünkü hanımı onay verdi, ama kocası istemiyor, karşı tarafsa kırık ingilizcesiyle akıllara ziyan bir dialoğa girdi bile. Bereket tur rehberi imdadımıza yetişiyor ve yaka paça otobüsümüze doğru gidiyoruz. Yolda beni bir gülmedir alıyor. Çifte dönüyorum ve bunun tam tersi İngiltere’de benim başıma gelmeyecektir diyorum(Londra’ya gidip birkaç İngiliz’in boğazına yapışasım var). Bu yıllardır olan bir hadisedir. Dil dile değmeden dil öğrenilmez lafı nesilden nesile yurdum insanına aktarıldıkça ve bunun yani sokak ortasında turist benimle konuşur diye yakasına yapışmanın yanlış olup ikaz edilmesi gereken ayıp ve rahatsız edici bir şey olduğu söylenmedikçe, söylense bile umursanmadıkça böyle komik, saçma salak, anlamsız anlar yaşanacaktır sıkça.

Mardin Merkez’de Tur Abdin’de konaklıyorum ve şehrin insanlara şiir yazdırma potansiyelini seziyorum. Elbette ev yapımı şaraplarının etkisi var bunda. Önüme serilmiş Mezopotamya bana bir akşam daha kendimi sonsuz hissettiriyor. Ve başımı yastığa koyar koymaz uykuya dalabilmenin lüksünü yaşıyorum dört kişinin rahat rahat kalabileceği odamda. Üç ay öncesinin zevkiyle kafamda iki şarkının gidip geldiğini anımsıyorum: Servet Kocakaya’dan “Gewre” ve Ilena Eliya’dan “Susin”. İkincisi ağır basıyor galiba. Halk türküsüymüş.

http://m.youtube.com/watch?v=PQT4P6VbrgQ

Kaldığım otelin sahibi olan bey son derece enteresan, ben yola çıkmadan kahvaltıda uzun saatler sohbet ediyoruz. Değişik bir dünya görüşü var. Bana enteresan bir şey söylemişti. O sözler bana yeni kitabımda gerek. Demem öyle kolay, paylaşmam öyle hemen.. 20130913_180201 image

                                                                         URFA

                                   “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.”

image

Aramakla bulunmuyor ama neticede bulanlar da hep arayanlar. Bense elde edemediğim şeyi(bu bir kimse olabileceği gibi; bir his de olabilir) kalbime gömdüğümü söyleyerek büyüklenmektense haykırıyorum. Ama fısıltıyla. Unutmadım diye. Ben seni. Gündüz bindiğim otobüste, akşam geçti, gece bitti, sabah oldu, öğleni buldu. Urfa garajına indim. Öğretmenlerin tayin zamanına denk gelmişim. Garajın girişinde stand açmışlar, yardımcı olmak için. Hepsini pas geçiyorum ve kendimi bir anda artan ısıya adapte etmeye çalışan dış yüzeyim ve buram buram terimle(neyse ki eylül) belediye binasının içinde buluyorum. Altıncı kat: kültür sanat, halkla ilişkiler. Beni hemen karşıdaki Harran Oteli’ne yönlendiriyorlar. Hem yerli, hem yabancı turistin az olduğu bir dönem sınırdaki gerginlik yüzünden. Tekrar sohbete geleceğimi söyleyip, otelime geçiyorum. Zaten belediyenin karşısı. Üst katta bir oda Bir saat içerisinde kendimi tekrar belediye binasında buluyorum. Yemekte yakalıyorum çalışanları. Hemen beni de buyur ediyorlar. Açlık sofuluğu bozarmış, hiç hayır demiyorum, çünkü oturup kahvaltı edecek fırsatım olmadı ve hem sohbet edip, hem bilgilendirilirken, atıştırmak iyi geliyor. Önümde çok şehir, az gün var. “Başkanınızın ismini biliyorum.” diyorum. Nereden mi? Böyle bir soyad unutulmaz da ondan: “Fakıbaba”. Üstelik sadece şehre girmeden bir ilanda okumuştum ve adı aklımdan çıkmıyor: Fakıbaba, Fakıbaba (marka olunmaz, marka doğulur üstelik tek bir soyadla), isim dönüp dönüp geri geliyor bumerang misali…

Harran: Garaja gitmem gerekiyormuş Harran’a gitmem için. Hemen tarif üzerine on dakika mesafedeki duraklara gitmek için ağırdan alarak yürümeye başlıyorum. Sabahki telaşımı üzerimden attığımdan, insanlara baka baka yürüyorum. Çok fazla erkek var yollarda yürümekte olan. Genç nüfus bunlar ve üçerli beşerli gruplar halinde yürüyorlar. Kadın sayısı çok az. Bayram değil seyran değil, kendimi büyükşehirde gibi hissediyorum. Sanki bir pazar günü ve insanlar bayramlık alışverişinlerine çıkmışçasına dirsek dirseğe geçiyoruz yollardan. Garaja giden otobüsten indiğimdeyse, alt kata gitmem gerektiği söyleniyor. İç hatlar oradaymış. Sıcak iyice yakıcı olmaya başladığından başıma biraz suyla ıslattığım fularımı takıyorum. Suyum bitti ve yol ne kadarlık mesafede bilemiyorum. Harran yazısını görür görmez, ağız kuruluğumun da etkisiyle “Haran!” diye bağırıyorum. Kıvırcık saçlı, biraz tombik bir genç adam gülümseyerek bana doğru geliyor(umulmadık anlarda yapabildiğim ecnebi gırtlağımla benim nereli olduğumu çıkarmaya çalışıyor ve ben hemen türkçe konuşmaya başlıyorum tedirginlikle.) “Gel!” diyor bana, eliyle de çağırmasını destekliyor. Kuzu kuzu sözünü dinliyorum. Ön koltuğa geçiyorum(isyankar ama garip zamanlarda itaatkarlık baş özelliğim). “Ne kadar?” diyorum. “Beş lira.” diyor üç ay öncesinin parasıyla. Dolmuş azar azar ama seri bir şekilde her duraktan toparladığı insanlarla doluyor. Dolmuşa hakim genel lisan Arapça. Asfalttan ön cama sıcak o kadar vuruyor ve beni sersemletiyor ki, aklımın ucuna dönüp ne var ne yok, kim binmiş kim inmiş diye bakmak gelmiyor. Ama gözlerimi dantelli toz savar örtülerden alamıyorum. Sakil durmuyorlar aslında. Sanki annesi sermiş gibi ve sadece sıcakta paralize olmuş ben gözlerimi alamıyorum onlardan. En nihayet bir durakta haddinden fazla durulup, şoförün yokluğundan ve bağrış çağrış Arapça konuşan insanların seslerine daha fazla duyarsız kalamadığımdan uyuşan ayaklarımı betona basma dürtüsüyle iniyorum dolmuştan. Entarili, ağızlarında sayılı(sayı tam, altın dişleri yokluk hissi veriyormuş) dişi olan iki Arap ve bizim tombik şoför arasındaki çığrınmaların nedenini anlıyorum. Dolmuşta ayakta bile yer yok ve bir tanesi benim yanıma geçecek ama günah olduğunu düşünerek birbirlerine sen geç sana yazsın(günah) şeklinde bizim telkin dediğimiz şeyi gürültülü ve birbirlerini ittirerek yapıyorlar. “Hah!” diyorum bende, “Ölüyorum sizlerle oturmaya.” Hınçla ön koltuğa geçiyorum. Arkaya dönüyorum. En arka koltukta oturan kadınlara gel işareti yapıyorum. Bir tanesi, en cesur olanı belki de, yanıma geliyor ve tüm bunlar saniyeler içerisinde gerçekleşiyor. Ön koltuktaki tek kişilik yalnızlığım ve pişmeme bir ortak çıkıyor ve iki kişilik yalnızlık ve sıcaklık yaşamaya başlıyoruz beraber. Başımı ıslattığım suya hayıflanıyorum, şimdi bir damla su bulamazken. Kafam iyice terliyor. Tek çare yemeni şeklinde bağladığım fularımı açıyorum ve saçlarım dökülüyor ortalığa. Tüm dolmuş hep bir ağızdan yüksek sesle;
-“Haaaaaaa!” diyor.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama ilk etapta üstüme alınmıyorum. Saçlarımı geriye itip, fularımı geçiriyorum tekrar başıma. Gene arkadan yüksek sesle ve hep bir ağızdan tek ses çıkıyor;
-“Oooohhhh!”
Banaymış. Bakar mısınız? Bir dolmuş dolusu Arap erkeğine saçlarımı açmışım, en büyük günah. Sonra örtmüşüm, herkes rahat. Hayatımda en büyük darbeyi aldığım, gafil avlandığım zamanlar, hep büyük konuştuğum zamanlar olmuştur. Yola çıkmadan önce içimden artık beni şaşırtacak şey kalmadı, benimde insanları şaşırtacak halim demiş idim kendi kendime ama hayatımda bir hayal gibi bir gün geçip gittiğinde, yüzümde bir sırıtış kalacak tek, bu anlara dair. Saçlarım ve kabahatim ve var güçleriyle beni konuşup ama kanıksayıp gülen adamlar ve bana tımarhaneden kaçmış buralara gelmiş gözüyle ara ara yan yan dönüp bakan şoförümüz ve baştan aşağı siyahlar giyinmiş, çilekeş koltuk arkadaşımla tek kelime etmeden, sıcaktan kurdeşen dökerek gidiyoruz. Nane şekeri ikram ediyorum ona ferahlarız bir nebze diye. Önce hayır diyor, sonra alıyor. Şoföre tutmuyorum. O da onlardan, hain diye geçiriyorum içimden. Dişlerimin arasında katır kutur şekeri parçalarken, gözlüğümün arkasından başımı çevirmeden bakıyorum gizlice. Alınıyor ve burnunu çekiyor küskünce kafasını öte yana çevirerek. Alındığını belli ediyor. Saklamıyor, gizlemiyor. Şekere öldüğü yok, onu adam yerine koymadığımı, nezaket göstermediğimi, dolayısıyla onu saymadığımı düşünüyor. Burada herkes neyse o. Kimse rol yapmıyor. Kızan kızıyor, öfkeleniyor, bağırıyor, çağırıyor. Ağız dolusu gülüyorlar, 32 dişleri meydanda. Kimsede maske yok. Herkes olduğu gibi. Bende(artık nasıl görünmek istediğimi tam olarak bilmesemde). Dolmuş “Harran Konteynırkent Konaklama Tesisi” yazısının önüne geldiğinde, beni kendime getiriyor. İçerisi hemen hemen boşalıyor ve ben mülteci gerçeğiyle seyahat ettiğimi ancak şimdi idrak edebiliyorum. O zaman farklı bakıyorum bu insanlara. Temerküz kamplarına benziyor kaldıkları yer. Biraz da hapishanelere. Yalakların içindeki suya ayaklarını sokmuş, serinlemeye çalışan bir adamla göz göze geliyorum. Bana bakarken başka şeyler düşünüyor. Ayaklarıyla suda bale yapar gibi daireler çiziyor.

20130912_152843

20130920_162440

Dolmuşta tek başına kalıyorum. Sanıyorum. Ama sessiz bir nüfus varmış arkada. Şoför beni dayım/amcam dediği meşhur Ağa’nın yanına götürüp, bırakıyor(Aşağıda linkini vermiş olduğum Şanlıurfa tanıtım videosunda başrolde kendileri). Sıkı sıkı da tembihliyor(bana kalırsa benim durumumu patetik buldu, beni emin ellere teslim etme ve bilinçli/bilinçsiz bir şekilde ruhumu huzura kavuşturma derdine düştü) upuzun adama. Entarisinin üzerinde siyah ceketi, ayağında makosen ayakkabıları var. Ve nihayet Harran’ın kalbindeyim. Birden sakinleşiyorum. Duruluyor içim. Ezan sesiyle beraber Ağa beni bırakıp, abdest almaya gidiyor. Sonra çimenlerin üzerinde namazını kılıyor. Bunu gösterişten uzak yapıyor. Arkamda usul usul namazını kılarken, ilerideki Harran Üniversitesi’nin kalıntılarına bakıyorum bende. Sonra develere. Sonra ters külah evlerine. Huzur onu aradığımı bilmiş gibi, geldi ve beni buldu. Dakikalar geçiyor. Beraber çimenlerde oturuyoruz. Telefonu hiç durmuyor. Türkçe konuşuyor karşı tarafla. Karşı taraf kızını vermeyi teklif ediyor. Kızının güzelliğinden dem vuruyor. “Bende çok var, istemem.” diyor Ağa. Boy boy oğlanlar geliyor. Oğul ya da torun, bir sürü. “Daha var mı?” diyorum. “Çoook.”diyor.
Beraber odaları geziyoruz sonra, süs eşyaları filan derken yaklaşmakta olan tur otobüsünden inen yolcuların sesleriyle irkiliyoruz. Dışarıda oturuyorum rehber ve şoförle. Onlarla beraber dönüp dönemeyeceğimi soruyorum ücret karşılığı. Para almayacaklarını söylüyorlar. Toparlanma vaktine yakın sohbet koyulaşıyor. Böyle bir yerde konu tarikatlara geliyor. Kahta’daki Şeyh’den bahsediliyor, sonra Malatya Darende’de olan bir diğerinden. Kahta’daki anladığım kadarıyla Taliban gibi kadınları doğrudan kabul etmiyormuş ama Darende’de sorun yokmuş. Bana “Siz gider miydiniz?” diye soruyorlar. “Kadınların elini sıkmasında ne kötülük olabilir ki?” diyorum. “Elimi sıkmayacak bir kimsenin ayağına gitmek çok onur kırıcı.” diyorum ama biliyorum ki merak duygusu var ya içimdeki ben gene giderdim(ne geldiyse başına bu pisinin..) tek görmek için. Ayrılırken Ağa’yla el sıkışıyoruz. Kuvvetle sıkıyor elimi. Bende onunkini. Giderken siyahlar içerisindeki kadınlara takılıyor gözlerim. Gördüğüm en güzel gözler bunlar. En güzel göz badem göz. Sanki boya karıştırılmış gözbebeklerine. Öyle ışıl ışıl, kendinden sürmeli.

image

image

image

image

image

Tur otobüsünün ön iki sırasını hanımlar kapatmış. Tekli oturanlarda koridor tarafında ve hiçbiri geldin ama hoş geldin mi bakalım der gibi bakıyorlar. Çaresiz cam kenarına oturmuş bir beyin yanına oturmak için hamle yapıyorum. Beni tek candan karşılayan o. Başlıyor anlatmaya. Eşi midesini bozmuş, geziye katılamamış. Aksanlı konuşmasından anlıyorum yurtdışında yaşadığını, iyi eğitimli olduğunu. İngilizce konuşulan bir ülke ama hangisi olduğunu sormuyorum, o da söyleme gereği duymuyor ama Türkiye’nin genel halinden şikayetçi ve her geçen sene daha kötü bulduğundan bahsediyor. Eskiden emekli olduğunda yerleşmeyi düşündükleri topraklarından o çoktan umudunu kesmiş(el sıkışmanın ayıp ve günah sayılmadığı bir ülkeden geldiğinden, bir sürü zevzek ve zevzekçe hal ona çok manasız geliyor ve karısı da olmayınca oturup konuşacak birini bulduğu için mutlu sadece ve insan doyduktan sonra gene ülkem diyor, doğduğum topraklar diyor). Bunları neden söylüyorum diyecek olursanız, az sonra yan koltukta oturan yeni evli(oldukları öpüş kokuş hallerinden ve birbirlerine gerksiz sırnaşıklıklarından belli) çiftten erkkek tarafı “Ağbi, yenge nasıl, aradın mı?” deyiveriyor. Adam kibar kibar “Sabah konuştum, daha iyiymiş.” diyor. Bu kadarla kalıyor mu? Hayır. Karşı taraf tatmin oluyor mu? Hayır. Ve üsteliyor. “Sende unuttun ablayı, bak akşam oldu, kaç saat geçti üzerinden, vefan nerede?” diyor. Diyebiliyor. Sonra da bıyık altından gülerek yan yan bana bakıyor. Bu bugün ikinci yan yan süzülüşüm. Ama ilkinde saflık vardı, merak vardı. Bundaysa haddini bilmezlik ve her boka maydanoz olmaklık var. On beş dakikalığına esas kızı yani ablayı unutturan, “vefa duygusu yoksulluğu yaratan ben”se hakim olduğum iç çekişimi içime atarak(adı üzerinde iç), nezaketle konuk eden tur rehberine ve bana yer veren adını bile sormadığım beye karşı ayıp olmasın diye susuyorum. Konuşmamız bir anda kesiliveriyor. Hani hal kalmaz ya konuşacak, işte öyle bir şey. Bizde sustuk. Halbuki Göbeklitepe ve Petra’dan bahsediyorduk ve Galapagos’tan. Ben bir yerlerde indim ve kendimi özgür ve mutlu hissettim iner inmez. Daha turun başındalar ve akşam beraber katılacakları bir Sıra geceleri var. Bir araba dolusu tanımadığın insanla seyahat etmeyi ve bunun sakıncalarını bana hatırlatan nahoş bir anı olarak asla unutmam Harran’dan dönüşümü.

Balıklıgöl: Akşam iyice çökmüş oduğundan henüz daha yemek yiyemediğimi aklıma getirtiyor, belediye’deki atıştırmalarla durduğumu anımsıyorum. Ama Balıklıgöl var daha İbrahim Peygamber’in suya atıldığı yer olan. Ve merkezin güneybatı ucuna doğru başlayan yarım saatlik yürüyüşüm bana gene aynı şeyleri söylüyor. Çok fazla insan, çok fazla erkek. Herkes akşam yemeği derdinde. Adım başı kebapçı, ciğerci. Balıklıgöl’se tam bir mesire yerine dönüşmüş. Piknik yapanlar, çekirdek çitleyenler, ezan vakti namaza koşanlar.. Kadınlarını görüyorum Urfa’nın. Günyüzüyle görememiştim, çünkü yoklardı. Neredelerdi? Sıkıştırılmış oldukları evlerinde, kuşatılmış hayatlarında yaşayan bir sürü kadın. Ancak akşam çıkabiliyorlar tek tük. Belki bu şehrin ritmi de bu. Kadınlar gececi ve Balıklıgöl çevresinde dolaşıyorlar. Sonra hayatta yoklar. Her yer , dağ taş adam. Burada bir disco açılışı olmuş. Erkek erkeğe. Benim aklım almadı. Adam adama kurdeleyi kes, meşrubat dağıt(belki alkol satışı vardır ama sadece erkeklerin girebildiği bir discoda alkol olması kanımca sakıncalı olabilir, istenmeyen ve beklenmedik ve sürpriz bir takım açılımlara neden olabilir sanki. Urfa beni güldürdün, Allah’da seni güldürsün), hopçiki dans et(slow çalmasalar bari), sonra sevdiğini an, sonra kahırla dol, dertle dol..

20130912_193749

En çok merak ettiğim yer ise Çilehane. Tarifle ancak, Eyüp Peygamber’in çilehanesine gelebiliyorum. Haremlik/selamlık olarak ayrılıyor. Girişteki görevli halime bakıp gerekli ikazlarda bulunuyor. Kapansanız iyi olur, terliklerinizi çıkarmalısınız. Uzun örtülere bakıyorum. Kimlerin kimlerin giyip çıkardığını düşünüyorum, ürperiyorum ama içeri de girmek istiyorum. Özgür irademi kullanıyorum ve örtülerinizden kıllanıyorum, ben iyi bir müslüman olamayabilirim, zaten layıkıyla üstesinden gelemediğim onca rol var ki, dinimde buna dahil(ama Kur’an başka, o her zaman aradığım Tanrı’nın sözleri, başlarda korkutsada yazıldığı dönem itibariyle indirilmiş olduğu yerdeki insanların anlayacağı şekilde gönderilmiş, yazılmış, yazdırılmış, fakat ne yazık ki din bezirganlarının istismarına uğramış ama kabiliyeti olanlar ve günahkar ruhu olduğunu düşünenler için en yüce, en güzel lisan Kur’an, kendi güzel, Arapçası güzel) ve din inanca, köy yolları şehir yollarına dönüştüğünde arıza çıktığını, öteki tarafa çırılçıplak gideceğimizi ve dönüşümümüzdeki enerjinin kıçımızı başımızı örten birkaç parça çul çaputa ihtiyacı olmadığını düşündüğümü söyleyemeden, adama hıristiyan olduğumu söylüyorum ve o şekilde içeri giriyorum. Ama tek bir şeyi hesaba katamamışım. Onu da girince anlıyorum. Ayağımdaki terlikleri çıkardığımda ıslak zemine basmak durumunda kalıyorum ve içim bir kez daha ürperiyor ama baş döndürücü rutubet kokusu beni kendime getiriyor. Yerlerde seccadeler var. Kadınlar görüyorum gözyaşları içerisinde. Çilehane camın arka bölümünde. Mağara gibi. Yalıtılmış, sessiz. Bir adamın her kim olursa kendini bulabileceği bir yer. Ama gel gör ki bana yönelik bakışlar gel ağla der gibi. Kadınlardan biri gözyaşları içinde bana bakıyor, yüzünde aptallaşmış bir ifadeyle. Diğeri abdest alıyor. Bendeyse durum aynen şöyle: Ayaklarım çıplak, yerler ıslak, ortam ağır kokuyor, zaten Hıristiyanım dedim, neden yalan söyledim, kalabalıkta ağlayamam ben, aklım karışır, zihnim bulanır, sizler imana gelirken, ben burada onlarca dışsal faktörle uğraşıyorum ve başaramıyorum nihayetinde, konsantre olamıyorum. Kaçarak ayrılıyorum oradan. Ne yani sizler ağlayıp zırladığınız ve bunu bana gösterek yaptığınız için her dileğiniz kabul olacak ve ben zındıklık listeme bir madde daha mı eklemiş olacağım? Tanrım beni kızdırtma. Tanrım bana tahammül gücü ver, sabır ver, merhamet ver, beni sen sev. Ben belki o zaman kurtulurum.

Göbeklitepe: Dünyanın ilk tapınağına hoş buldum. Urfa Merkezden çok yakın fakat toplu taşım araçları yok buraya. Dolayısıyla taksiyle anlaşmanız gerekiyor, getir götür, 100 lira; ama Stonehenge’den bile çok çok eski burası ve Alman arkeolog Klaus Schimidt’in söylediğine göre daha 50 hatta 100 yıllık bir çalışma gerektiriyormuş ve benim ömrüm yetmez diyor. Çok önemli turna motifini arayıp, buluyorum. Tek eşli turna kuşu. Alevi inancında Semah esnasında Cem ayinlerinde de kullanılan. Yerleşik düzene henüz geçmemiş insan ibadet amaçlı, tapınma amaçlı kullanmış burayı, birlikten kuvvet doğar diyerek, toplu halde bir araya gelmek için ve kendi dillerinde eğer ağızdan konuşabiliyorlarsa yoksa zihinsel konuşarak. Her dönemde insanlar başlangıç ve varoluş üzerine kafa yormuşlar kendilerince. Bahşedilmiş hayatlarının anlamını aramışlar, bir iz bırakmak istemişler ölenlerin suskunluğunu ve yok oluşunu gördükçe. Dünya kurulalı insanoğlu arıyor, bunun için imkanları dahilinde ufuklarını genişletmek için seyahat ediyorlar, en sonunda ise Dostoyevski’nin dediği gibi biz faniler için “Her şey hayalimizde kalır, hayat da hayal gibi bir gün gelip geçer.”. İşte kalan bu oluyor. Yani hiçbir şey. İnsanlar değil; birkaç resim, birkaç söz, birkaç motif baki Göbeklitepe’de; yoksa turna kuşunu motifleyenlerin ne adı kalmış ne sanı.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: