CHERNOBYL

E9AE0642-588B-48EA-A19D-2DC19ACBC742

CHERNOBYL :

“- Ben bir nükleer fizikçiyim. Sizse Sekreter Yardımcısı olmadan önce ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.”

  – Evet, ayakkabı fabrikasında çalışıyordum. Şimdi de başa geçtim. Dünyadaki tüm işçilere.”

“Vasily Ignatenko itfaiyeciydi. Kazadan iki hafta sonra öldü. Dul karısına göz kulak oluyordum. Doğum yaptı. Kız doğurdu. Bebek ancak dört saat yaşadı. Radyasyonun anneyi de öldüreceğini ama bebeğin soğurduğunu söylediler. Kendi bebeğinin. Çocukların, annelerini korumak için ölmeleri gereken bir ülkede yaşıyoruz. Anlaşmanın canı cehenneme. Bizim canımız da cehenneme. Birinin doğruları söylemeye başlaması gerekiyor.” Ulana Khomyuk

“Senden daha cesur insanlar tanıyorum Khomyuk. Ellerine şans geçip, hiçbir şey yapmayan. Çünkü kendi hayatın ve sevdiğin herkesin hayatı söz konusu olunca, ahlaki dönüşüm anlamını yitiriyor. Seni terk ediyor. O andan sonra tek istediğin vurulmamak oluyor.” Valery Legasov

Çernobil denen bu kasabada Yahudi ve Polonyalılar vardı. Yahudiler kıyımla öldürüldüler. Polonyalıları da Stalin gitmeye zorladı. Sonra Naziler geldi ve kalan herkesi öldürdüler. Fakat savaştan sonra halk yine de yaşamak için buraya geldi. Ayaklarının altındaki toprağın kana bulandığını biliyorlardı. Ama bunu umursamadılar. Ölü Yahudiler, ölü Polonyalılar…fakat onlar yaşıyorlardı. Hiçbiri bunun kendilerine olacağını düşünmüyordu. İşte buradayız.” Boris Scherbina

“Eğer bulgu varsa, yaygara yoktur.”

“Biz her şeyi doğru yaptık.”

“Bugün burada yaptıklarımız karşılığını bulacak. Bu bizim parlama anımız.” => tam da o esnada reaktör parıl parıl uranyumlarını saçmaktadır ortalığa ve tarih kimlerin parlayıp kimlerin söneceğine karar verir tam zamanlı olarak

GİRİŞ :

Ben on bir yaşındaydım Çernobil kazası, pardon faciası yaşandığında. Ankara’da geçen çocukluğumun unutulmaz anlarındandı. Dağılmadan önceki haliyle Sovyetler Birliği’nde bir reaktör cayır cayır yanıyor, dumanları göğe yükseliyor, bir spikerin hararetli anlatımı sayesinde bir yandan tarihe tanıklık ederken, arka planda Rusça konuşmalar çalınıyordu kulaklarımıza. Sovyetler Birliği topraklarında bir şeyler yanmaya başlamıştı ve dağılmaya giden sürecin başlangıcıydı bütün bu yaşananlar. Bizler döneminin en kıymetlisi olan ve her evde bulunmayan tüplü televizyonlardan yayınlanan görüntülere bakıyorduk uzaktan, biraz şaşkın ve olanca masumiyetimizle. Teknoloji çağının nimetlerine erişememiş bir neslin çocuklarından olanların ancak bilebileceği üzere, o zamanlar TRT dışında bir televizyon ve TRT FM dışında bir radyo kanalı, bir de eve giren gazete dışında bilgi kaynağımız yoktu. Meydan Larousse’lar Wikipedi’mizdi. Herksin her yerde fosur fosur sigara içmesi serbestti. Bizim internetimiz, instagram’ımız, twitter’ımız yoktu. Uçakla bir yerden bir yere gitmek çok havalı olmak demekti. Havalı, zengin demekti bir nevi. Olanlar, parmakla sayılabilecek kadar az sayıdaki modelden birine ait arabasına binerdi. Yoksa da tren ya da otobüs vardı uzun yolculuklar için. At arabası ya da kağnı dönemine ben yetişemedim. Annem beni geç doğurmuş, pamuklara sarmış, sonra da dünya denen cehenneme atmış. Üzgünüm. Hala. Çocukluğumdan aklımda kalan mavi keten bir elbisem ve de bindiğinde saatlerce tıngır mıngır gittiğin Mavi tren vardı. Kompartıman kompartıman dolaşmak bir olaydı. Biz bu yüzden böylesi saf bir dünyanın içinde dönemin bakanının sözlerine gelerek radyasyonlu çayları içtik pek güzel. Sadece çay olsa gene iyi. Havayla beraber zehir soluyan, zehir için ve yiyen nesiller sayesinde özellikle Karadeniz bölgesinde görülen kanser vakalarında yıllar içinde yüksek bir artış olduğu gibi, Baba Vanga gibi kahinlerin öngördüğü patlamanın yıllarca sürecek olan olumsuz etkilerini görmeyen ya da görmek istemeyen yetkililer sayesinde hiç de ucuz atlatmamış olduk hadiseyi. Halen daha etrafımızda şahit olduğumuz pek çok kanser vakasının nedenidir bu patlama. Çaylar etkisini göstermiştir hemen hemen. İçilmiş, sindirilmiş, DNA’larımızın da güzel güzel içine etmektedirler o zamandan bu zamana. Bizim içimize edilmiştir, biz bilmemişizdir kısaca ya da öğrenmişizdir zamanla.

Tüm bunlar bir yana, biz gelelim faciamıza ve boyutlarına, nedenlerine, nasıllarına, yapıcı ve yıkıcı baş mimarlarına. Tek bir kurgu karakterimiz var. O da dizinin ağır toplarından ve Emily Watson’ın canlandırdığı nükleer fizikçi Ulana Khomyuk. Kendi imkanlarıyla olaylara dahil olan, Ignatenko’ların acıklı hikayesini üstlenen ve tasalı ama ne istediğini bilen karakter kontenjanını dolduran, aslında yedek kulübesinde oturabilecekken, sahalarda tsunamiye yol açan dev dalgalar estirebilecek bir kadın karakter. Nitekim sağda solda biraz fazla konuştuğunda kurumsal kimliğini bir mesuliyet zinciri olarak tanımlayan KGB tarafından hapse atılabiliyor. Amerikan yapımı bir dizide, kimi zaman kırık bir Rusça’yla konuşan Amerikan ve İngiliz oyunculardan oluşan ekiple yola çıkan HBO’nun konuyu abarttığını düşünenlerin çıktığınıysa sanmıyorum. Komünist ya da sosyalist anlayışın ucunun sosyal devletten çok devletin çıkarlarını üst düzeyde tutmak ve devlet sırlarını devlet çıkarlarına dönüştüren bir zihniyet altında yöneten kişilerin egemenliğine dönüştüren hantallığın sonucunda olmuş olanlar. Dizinin en çok eleştirilen yönüydü İngilizce çevrilmiş olması. Endüstrisi güçlü olan silahını dili yapar, oyuncusunu da oynattırır kendi dilinde, dizisini de çeker kendi dilinde. Bu çarkın dişleri de böyle döner döner döner…

EA93E5DE-03CB-417E-A610-092343CCC46C

F8223A48-6123-4997-9C68-70185FC89BEF

11670057-262F-414C-9D00-4A451A5FFC39

Bir kez daha kulak misafiri olacağınız karşılıklı diyaloğun taraflarından biri hırçın, diğeri hayalperest iki karakter. Her ikisi de Chernobyl şahidi ve şimdi ikisi de benim yaşımdalar. Tesadüfün böylesi. A kişisi de, B kişisi de erkek…yok yok yok kadın…ya da biri kadın, biri erkek olsun yine, bu sefer de. A adam, K kadın olsun yine:

A – İçirdi çayları içirdi çayları…kendi de sözde içti o çayları. Ama seksen dört yaşında ölebilmiş, o da kalp yetmezliğinden.
K – Sahi öyle bir bakan mı vardı?
A – ANAP’lıydı kendisi. Özal iç de millet rahatlasın demiş, o da içmişti cayır cayır basının önünde. Biz de peşinden.
K – Hadi ya. Peki rahatlamış mıydık o zaman millet olarak?
A – Bilmiyorum. Sadece bu hareketinin çok konuşulduğunu hatırlarım. O kadar. Sonra kanserler patladı, olayın vahim boyutu anlaşıldı ama o zamanlar şimdiki gibi değildi ki. Çok geç ulaşırdık bilgiye. TRT ne derse oydu. Solcular Cumhuriyet okurdu, faili meçhuller çok olurdu, Ağca vardı manşetlerde, sonra Çernobil’de olanlar oldu, sonra Sovyetler dağıldı, aynı yıl çok geçmedi Berlin Duvarı da yıkıldı.
K – Neyse bari İkinci Dünya Savaşı’na kadar derinleşmedi mevzu. Senin olay seksenler, doksanlar başı hep.
A – … Senin aklında kalan ne var peki o tarihlerden?
K – Pink Floyd, Dire Straits, Big In Japan, Wham, Modern Talking, saçlarda perma, ayaklarda espadril, omuzlarda vatka, diskoda dans, Evren(Kenan), Kürt korkusu pardon komünizm korkusu(hiç gelmeyen misafirdi kendileri), Ahmet Kaya’nın davudi sesi, musikişinas Zeki Müren, Bodrum Halikarnas, Don Johnson vardı bir de bak ben ona çok aşıktım.
A – Gerçekten bizler sevgiliyiz filan ama ayrı dünyaların insanıyız. Sen kolej kızısın, ben köylü çocuğu. Sen Bilkent’lisin, ben ODTÜ’lü. Sen okumuşun İngiliz Dili ve Edebiyatı, ben okumuşum ODTÜ’de Makine. Havalı kızlar tercih eder İngiliz filolojisini. Zaten biliyordur bir yabancı dil.
K – Seni köyünün yağmurlarında mı yıkasak acaba?
A – Kalsın. ANAP geçmişli AKP bugünlü köylülerimle ruhumuz uyuşmuyor. Beni ODTÜ kurtardı, hayata bakışım değişti polis baskınlarında, coplar eşliğinde.
K – … Rahmetli anneciğim önce komünist, sonra da köylü olmasın demişti en çok. Ben bir de dayak yemişini buldum.
A – Annenin kriterlerine uygun olduğumu düşünüyorum. Köylü ve komünist sevdan varmış gizliden, bak açığa çıkmış oldu sayemde.
K – … diziyi izlerken ne geldi aklıma? Hani seksen altı baharında gerçekleşiyor ya patlama. Seksenler ne sevimsiz geçmiş orada. Hiç şarkı, türkü de mi dinlemez insan? Varsa yoksa ciddiyet.
A – İyi misin sen? İnsanlar eriyerek ölürken ne şarkısı, ne türküsü!
K – Erimenin öncesi var, sonrası var. Daralan votka içti, o kadar.
A – O kadar Rusya’ya gitmiş insansın. Votka adamların milli içeceği.
K – Ohooo…köprünün altından çok sular akmış, herkes kapitalist olmuştu ben gittiğimde. Parası olan elbette. A – Hiç mi toplu konutlara gitmedin?

K – Yoo. Hep saray gezdim. Sen gitsen sen de saray gezersin. Toplu konut gezmeye Rusya’ya mı gidilirmiş? Sen gezersin tabii, o ayrı da. Hermitage’ı yeğliyor insan. Onların Louvre’u da o
A – Yok ben de gitmem aslında, bildiğim yerler ne de olsa. Biz köyden çıktıktan sonra, hesaplısından üç oda bir salonlu, alaturka helalı, daracık toplu konutlarda yaşamışlığım var yıllarca.
K – Neden ilginçsin, sana söyleyeyim: Duruyorsun duruyorsun abuk bir kelime kullanıyorsun. Son cümlende olduğu gibi. Neymiş? “Hela”.
A – Biz helaya hela deriz kızım.
K – Alaturka desen nazikçe.
A – İçimdeki köylüyü dışa vurmadan edemiyorum işte.
K – … Köy dedin de, köyleri boşalttıkları sahneler vardı, sonra da hayvanları öldüren timin çektikleri. Ben en çok dördüncü bölümü beğendim sanırım. Üçüncü bölümün sonunda insanları gömdüler, üzerlerine zift döktüler; dördüncü bölümde aynısını hayvanlara ettiler.
A – Ben ilk iki bölümü çok çok beğendim. Bir nevi o zamanlara gittim. Şunda haklı olabilirsin. Benim o dönemle ilgili takıntılarım var. Dönemin ruhunu yansıtan film ve dizileri daha bir ilgiyle izliyorum.
K – Farkındayım. Beraber Ukrayna’ya mı gitsek acaba?
A – Vize de yok, güzel kadın da çok.
K – Şakaydı umarım.
A – …
K – Şaka de.
A – …Bayi toplantısı filan olursa neden olmasın. Şöyle erkek erkeğe. Tabii ki şaka. Ölüm şaka, yaşam şaka, Chernobyl 33 yıl sonra 33 yıllık koca bir şaka. İtfaiyecilerin hastanenin bodrum katına bırakılmış ve de bırakıldığı halde kalmış kıyafetlerinden yayılan radyasyon miktarı da şaka, bundan belki on yıl sonra ya da otuz üç, tüm acı çekmiş ve fedakarlık etmişlerin anısına yapılan bu dizi de bir şaka olacak. Tıpkı önemli kişi gayreti içine düşmüş, fakat yaşanan tüm bu felakete neden olmuş kişilerin hayattan tam da takdirname beklerken, s.kt.rname almış olmaları gibi.
K – Yine yaptın.
A – Ne yaptın?
K – Hela. Ve …name.
A – Tabiatım rahat bırakmıyor. Dilimde arılar dolaşıyor. Neden gülüyorsun?
K – Çünkü seni seviyorum. Biliyorum ki bu dizide seni en çok etkileyen hikaye onlarınki değildi ama Ignatenko’lar ve aralarındaki sevgi başroldeydi bence. Ben diziyi izlerken hep onları ve seni düşündüm aslında. Bir gün veda etmeden evden çıksan ve bir daha da gelmesen ya da yanık vaziyette bulsam seni, eridiğini görsem ve karnımda bir umut taşırken olsa bu ve sen ölüyor olsan acı içinde. Ben hep bunu düşündüm.
A – Acılar içinde öldüğümü mü? Beni seviyor musun, nefret mi ediyorsun gerçekten? Hamile misin yoksa?
K – Değilim.
A – Bense hep Anatoly Dyatlov gibi vicdan azabı çeke çeke içten içe çürümediğim için şükrettim…hamile değilsin, değil mi gerçekten?
K – …

RBMK reaktörleri yakıt olarak uranyum 235 kullanır. Her bir U-235 atomu neredeyse ışık hızında hareket eden mermi gibidir. Önüne çıkan her şeyi deler geçer. Odun, metal, beton, insan bedeni. U-235’in her bir gramında 1 milyar trilyonun üzerinde bu mermilerden var. Bakın bu sadece 1 gramda. Çernobil’de bundan 3 milyon gramın üzerinde var. Ve orası şu anda yanıyor. Rüzgarlar radyoaktif parçaları tüm kıtaya yayacak. Yağmurlarla da üzerimize düşecek. Bu, soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz yemeklerde 3 milyon milyar trilyon mermi demek. Bu mermilerin çoğu 100 yıl boyunca ateşlemeye devam edecek. Bazılarıysa 50 bin yıl boyunca.” Valery Legasov

050B7575-AC64-430D-8A31-3EEAEE9025F3

76B0AC39-DBED-47AF-B48C-9FA8F8625988

43E6C2A1-8510-4711-8CCE-0E4C5C4CF3B2

CF1AE8EE-6816-4238-98CA-38982C7C1CAA

26.04.1986 – 1:23:45 :

Bir iki üç dört beş…facianın gerçekleştiği saat. Saliseler hariç. Neredeyse bahar gelmişken ve fakat söz konusu topraklara bahar hep geç gelmişken, bir annenin karnında umut filizlenmişken, belki de niceleri için tohumlar serpiştirilirken, tam da bir cumartesi gecesi oluyor olanlar. Uyanık olanlar önce sarsıntı, sonra da uzaktan tanıklık ettikleri göğü delercesine yükselen ışık huzmesiyle karşı karşıya kalıyorlar. İlk önce itfaiye görevlileri çağrılıyorlar görevlerinin başına. İşin en acı tarafıysa kimsenin bir şey bilmediği. İtfaiye ekipleri, doktorlar, reaktör çalışanları, eğer bilselerdi belki de arkadalarına bakmadan uzaklaşacakları bu durum karşısında kahramanca ellerinden geleni yapıyorlar. Bu adamlar eriyerek ve korkunç acılar içerisinde, ışığa hasret öleceklerinden habersiz yapıyorlar bütün bu fedakarlıkları. Başta bir adamın kibri ve huysuzluğu yüzünden ve de ucu maddiyata bağlanan pek çok nedenden ötürü bütün bu adamlar, kadınlar, çocuklar ve bebekler ölümü soludular yakından. Dizinin son dakikalarında öğreneceğimiz gibi, ilk bölümde patlamayı daha iyi izlemek üzere köprüye giden insanlardan hiçbiri fazla yaşayamayacaktı. Çünkü, onlar zehri en tehlikeli olduğu anlarında soluyanlardandı.

Tankın patladığı zannedilirken, çekirdeğin patladığının anlaşılması da zar zor çıkıyor ortaya. Çalışanlar savaş çıktığını, bomba atıldığını ve Amerika’nın bunda parmağı olduğunu düşünedursun, yakın plan çekirdekle temas eden tüm reaktör çalışanları kan kusarak, kuşlarsa bir kanat çırpışıyla ölüyorlar oracıkta. Dyatlov’sa bir türlü kabul etmiyor hatasını. Verdiği her kararla sapan gibi gerilen reaktörde, kullanılan ucuz yakıtın da katkılarıyla, oluşan güç dalgalanması önemsenmeden, en nihayet bir patlatma fünyesine dönüşen kapatma düğmesine basılınca oluyor olanlar. Tam bir diktatör gibi hareket ediyor Dyatlov orada. Tıpkı mahkeme salonunda olduğu gibi. Emirleri ben vermedim, o esnada odada değil, tuvaletteydim diyor. İnsanların hayatını mahveden, doğayı da katleden fiilinin cezasıysa on yıllık hapis cezası oluyor sadece. Mahkemenin buna verdiği isimse yönetim zafiyeti. Kendini asmadan önce, olayın gerçek boyutlarını kendi sesinden kasetlere aktaran Valery Legasov’u dinliyoruz. Dyatlov’dan çok daha büyük cezalar işlemiş insanların varlığından bahsederken, Dyatlov’un cezasının idam olması gerektiğini söylüyor. Biraz da bu yüzden, sırf doğruları söylediği için KGB tarafından acımasızca cezalandırılan ve itibarsızlaştırılan Legasov’sa kendini asıyor. Masum kurbanı sayısı gün geçtikçe artıyor. Sorumlular sorumsuzluklarını kabul etmediğinden bu rakam katlanıyor da katlanıyor.

710AC4B1-2CA5-4AD2-93B4-A7E3F7AECC0432A9BCC6-36EC-4B5D-BB7B-5FEB4C39B495

Bu andan sonra, tam iki yıl bir dakika öncesine Sovyet Ukrayna’da bulunan Pripyat’a gidiyoruz. Saatler gecenin bir buçuğunu gösterirken banyodan kusarak çıkan bir kadının önce kocasına sevgiyle baktığını görüyoruz. Hemen akabinde uzaktaki bir patlamanın etkisiyle deprem olmuşçasına sarsılıyor genç kadın. Bir ışık huzmesi yükseliyor göğe. Şanssız Lyudmilla ve kadersiz eşi Vasily Ignatenko’nun gerçek hikayesi var esas başrolde. Dünyanın ne kadar anlamsız, bedenin ne kadar kırılgan, doğanın ve doğumun gerçek kutsal değer taşıdığını gösteriyorlar bize. Ben en çok onların hikayesinde takılı kaldım. Onların ve yaşamayacak olan kız çocukları fedakar Ignatenko’nun hikayesinde.

Patlama sonrasında herkes tüm iyi niyetiyle çalışıyor çalışmasına da, patlayan reaktör çekirdeğine ve ortalığa dağılan grafitlere yangın çıktı diyerek itfaiyecilerin gayretiyle sıkılan sular sayesinde, olay vahim boyutlara ulaşıyor. Reaktörde çalışan görevliler bir yandan karnaval kostümünü andıran ve bu halleriyle aşçı ya da mahkumlara benzeyen vaziyetleriyle soludukları zehir sayesinde kan kusarak, aynı zamanda kızarıp morararak acı içinde ölüyorlar. Olay yerine en yakın hastanede çalışan ve henüz daha ölü ve yaralıların hastaneye aktarılmadığı saatlerde bir kadın doktor akıl ediyor da, stokta yeterli miktarda iyodin olup olmadığını soruyor gece gündüz doğuma gelen kadınlara doğum yaptırtmaktan cinnet getirmiş erkek doktora. Asli vazifesi iyodin stoklarıyla uğraşmak olmayan doktorun cevabıysa neden olsun ki oluyor. Kısacası ne yetkililer, ne doktorlar bu kadar büyük çapta bir felaketin gerçekleşebileceğini tahmin edemedikleri gibi, önlemler hakkında da bilgisiz ve yetersiz kalıyorlar. Diğer yandan Sovyet nükleer sanayinin çabaları devlet sırrı sayıldığı için, bu olayın kötü sonuçlarının olmadığından emin olmaları gerektiğini düşünen bir takım kravatlı adamlar yuvarlak olmasa da bir masanın etrafında toplanmışlar, telaş içinde olayın vahim boyutlarını gözardı ederek, ülke çıkarları odaklı planlar yapıyorlar. Aleyhte seslerse derhal bastırılıyor. Sovyet sosyalizmine olan inancı ayakta tutma gayretindeki kravatlılar vahim bir karar veriyorlar ve ilk etapta olayı örtbas ederiz gerekçesiyle şehrin tahliyesini erteleyip, şehri tecrit ediyorlar. İnsanların kaçışını önleme emri verip, telefon bağlantısını kesiyorlar. Amaç çıkacak olan yalan haberlerin önlenmesi. Bu esnada çekirdek Hiroşima’daki radyasyonun bir saatte iki katını yaymakta. Bu ise üzerinden 20 saat geçmişken 40 bomba demek, bir sonraki gün 48 bomba demekken, tüm kıta ölene dek yanarak zehrini salacak demek oluyor. Burada kalanlar maksimum beş yıl içinde ya kanserden ya da kansızlıktan ölecek ki, bu esnada Almanya’ya doğru esen rüzgar ve olayın vahameti hakkında fikir sahibi olan Almanlar, çocuklarının dışarıda oynamasına izin vermiyorlar. Kiev, Minsk, Letonya, Litvanya, Belarus, Polonya, Romanya, Doğu Almanya da dolaylı yollardan etkileniyor. Belarus ve Rusya içinse aynı etki 100 yıl sürüyor. Bir takım adamların önemli kişi olma gayreti içindeki telaşları yüzünden masumlar katloluyor. 4000 ila 93000 arasında olduğu düşünülen ölü sayısı, SSCB’nin ‘87’deki raporuna göre tamı tamına 31 kişi olarak açıklanıyor. Fedakar 400 madenciden 100 tanesi 40 yaşını göremeden ölüyor. İnsanlar korkunç bedeller ödüyorlar.

The Terror’daki vicdanlı amiralden sonra Valery Legasov rolündeki Jared Harris başta olmak üzere, Gorbacov dışındaki tüm oyuncuların gerçek karakterlere birebir benzediğini düşündüğüm Chernobyl dizisi, bu senenin önemli televizyon dizilerinden biri oldu benim için. Millet olarak bir takım garip huylarımızın birbirine benzediğini de görmüş olduk dost ülke Rusya ile. Hantal bürokrasisi, paranoid yazlıkçılar gibi o komşu ne der kaygılı devlet yöneticileriyle yoktur bir farkları lıkır lıkır radyasyonlu çayları içen devlet büyüklerimizden. Damarlarımızdaki binlerce yillık fedakarlık dönemin yerleşik kurnazlıklarına rağmen bizde de bir kesimde halen daha süre gitmekte. Biz de atarız kendimizi ateşe. İzleyelim ve aynı firmanın kurmuş olduğu Türk ortaklı Mersin, Akkuyu Nükleer Santrali hakkında da tetikte olalım bu vesileyle. Atom aşağılayıcı değil, onur kırıcı bir şey diyordu dizinin dördüncü bölümünde. İnsanın şevkini ve umudunu kıran bir şey aynı zamanda. Bence. İyi izlemeler hepinize. Ve de Annanenko, Bezpalov, Baranov…

alex-ferns-chernobyl-1558697871

chernobyl-miners

DE3EAFA0-90B6-478A-BC38-9C63FB6F01E6

31FB2710-7AA6-48C6-9842-D354E4FC520C

“Buraya kadarmış Bacho. Birini öldürdün. Artık sen sen değilsin. Asla sen olmayacaksın. Sonra ertesi sabah uyanıyorsun ve sen hala sensin. Fark ediyorsun ki başından beri sen buymuşsun. Sadece haberin yokmuş.” Bacho

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Soledad/Hábitat

Madrid y sus Circunstancias

Gendering the Smart City

UK-India network curating safety in the city through community art, digital technologies and participatory mapping

MARJİNAL KAFA

BAŞKA BAKMAK LAZIM DİYENLERE...

haganbey

Diş fırçalamak sosyal bir eylemdir.

gezginilla

Daha iyi olanı değil, sana kendini daha iyi hissettireni seçmelisin

ahmetss

A modern business theme

Gezginilla

“Daha iyi olanı değil, sana kendini daha iyi hissettireni seçmelisin.”

GÜVENLİK KAMERA MONTAJ VE KURULUMU

Ankara Güvenlik Kamera Sistemleri Montaj Kurulum ve Arıza Bakım Servisi

yeni bahar

YENİLİKÇİ KIZLAR

Biraz şiir ve hikaye

şiir,hikaye,deneme...

Sukut

Kadını Anlamak

İsmail Firdevsoğlu

Çok Okuyup Az Yazan Tarihçi

SaphilopeS

Gördüğüm gibi değil düşündüğüm gibi boyarım.

aleyna'nın blogu

Profesyonel Çekimler

Ümit Hüseyin ÖZER

Farklı bakış açıları, farklı fikirlere uzanır. Farklı fikirler, gelişim ve bilgiye temel oluşturur. Bilgi ise güçtür.

Sinemass'a Hoşgeldiniz

Sinema,Film,Eleştiri,Öneri

Gezegenim

"ama fırtına olmadan dalgalar büyümez ki!"

BİRİKTİRDİKLERİM

YAŞAM PORTALI

siyahgolge

siyahgolge

Sin Edebiyat

İki aylık şiir ve edebiyat dergisi - *Sin: Türkçe'de mezar Arapça'da saadet İngilizce'de günah.

Alperen Durak

#alperen #reis #birumutturyaşamak

Sadecilik

Sadeleşerek özgürleşin.

SÖZDÜŞÜM

Sözlerin Gülümsemesi Gülden Belli

İzmir nakliyat

İzmir evden eve nakliyat firmaları arasında en iyi ev taşıma ve ofis taşıma firmasıyız. Atasun evden eve nakliyat firmasıyla sizde izmirde sorunsuz ev taşıyın.

Taşkın Sarıkaya

Biz bugün yaşanmışlıklarımızı yaşıyoruz

Shu’s World

Sanat,şiir,edebiyat

ZÎZNASE

bilgelik sevgisi...bilgi aşkı

Aksaray Ömür Oto Kurtarma 7,24

aksaray cekici aksaray oto cekici aksaray kurtarici aksaray oto kurtarma aksaray kurtarici oto kurtarici aksaray oto cekici aksaray aksaray çekici

CeylancaHerşey

Dijital Kahve, Reklamcılık, Film ve Edebiyat Hakkında KADINCA

kendimesozumvarcom.wordpress.com/

Bu sayfadaki tüm karakterler ve olayların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi vardır.

Türkçe Öğrenmek istiyorumm

Dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak herşey...

Haftalık Günlük

Yaşam, İnceleme Yazıları ve Kahve

Dearpink

yaşama dair..

mythought

Wichtig ist zu verstehen, was man liest...

Dua Arşivim

2019 Açık ve Kapalı Günleri,Dua ve Salavatlar,Bilinçaltı dili

geceninkuyusu

genelde içimden atmak için yazarım, hatırlamak için değil

%d blogcu bunu beğendi: