DARK, İLK SEZON

B370A26D-BC12-47EF-852A-4F7E381A7DC8

DARK, İLK SEZON :

“Zamanın doğrusal olduğuna güveniriz. Muntazam şekilde ebediyen ilerlediğini düşünürüz. Sonsuza dek. Ancak geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark bir illüzyondan ibarettir. Dün, bugün ve yarın peş peşe gelmez. Sonsuz bir döngü halinde birbirlerine bağlıdırlar. Her şey birbirine bağlıdır.” Tok bir ses

… ve o aynı tok ses on bölüm boyunca ara ara ve kendini hiç unutturmama gayreti ile çıkıyor karşımıza. Üstelik hep sevecen, hep babacan hoş da bir tınısı var o aynı sesin. Tıpkı gökyüzünden seslenen bir Tanrı gibi.

Albert Einstein’ın “Geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark inatçı bir illüzyondan ibarettir.” sözünü esas alarak zaman makinesi, solucan deliği, ak delik, kara delik ve bilimum ilerleme cihazlarıyla kahramanlarının zoraki de olsa zamanda yolculuk ettiği, geride kalanlarınsa gidenlerin nereye gittiğini sorgulayıp durduğu pek çok karakter, pek çok aile barındıran, takibi güç olsa da zeka ve dikkat gerektiren, dolayısıyla senenin en iyilerinden olmaya aday dizinin kurgusuna geldiğimiz takdirde, on bölüm boyunca olayların tıkır tıkır işlediğini görüyoruz tabir-i caizse. “Unsere Mütter, Unsere Vater”, henüz tamamını izleme şansı bulamadığım “Babylon Berlin” gibi diziler de olmasa Almancayı hepten unutacağız derken(Ataları Nazi kamplarında vakit geçirmek zorunda kalmış Yahudiler’e sorsan Almanca’nın mükemmelliğini, güzel güzel cevaplar alacağımdan eminim), neyse ki Maren Ade harikası Toni Erdmann çıkmıştı yakın bir tarihte. Berlinale de olmasa ya da Fatih Akın ara ara film çekmese, arada bir bizim ülkenin ve onların ülkesinin keçileri de bir köprüde karşılaşmasa, son olarak gezginlerin rotası “Romantik Yol” da olmasa kışın karlarla, bir de disiplinli ve çalışkan insanlarla kaplı ülkeyi hepten unutacağız diyorduk ki Aralık gibi düşüverdi dizimiz malum ortamlara. Gelelim yabancı basında sık sık karşılaştığımız Stranger Things ile arasındaki mukayeseye. Dark, tıpkı adı gibi çok daha karanlık ve grift bir senaryoya sahip, yetişkinlere yönelik, yetişebilirsen anlayabilirsin dizisi. Dizide yer alan dört ailenin bireylerinin birbirleriyle etkileşimleri geçmişlerindeki karanlık ilişkilerin gölgesinde kör topal ilerlerken ortaya çıkan çocuk kayıplarıyla, sırların teker teker deşifre olduğunu görüyoruz inceden. İtiraflar, vicdan muhasebeleri, aldatmalar, çok çok büyük sırlar var işin içinde. Kimin eli kimin cebindeymiş görüyoruz bizler de. İnsanoğlu yasak elmanın ürünü olunca, elinden geleni yapıyor haliyle insanoğlu olmanın hakkını vermek üzere. Öte yandan o yasak elmalar olmasa, o yasak tanımaz zihinler fikir üretmeseler ne o diziler, ne bu filmler, ne de şu kitaplar ortaya çıkardı. Değil mi keçiler ve kendisini keçi hissedenler?

A3304A79-DC26-4D84-B0AC-7DF01F7635A6

304BD63A-2247-40D7-8234-20415A2AE00B

Dünya bir simülasyonsa deja vu, matrix hatası yüzünden olur.” Jonas Kahnwald

Winden şehri, Almanya’nın güneybatısında yer almakta. Etrafı ormanlarla kaplı şehrin ismiyse Winden im Elztal olarak geçiyor gerçek hayatta. İsmi ve karanlık ormanlarla kaplı oluşuysa kurgu değil, gerçek. 21 Haziran 2019’da kendini asmak suretiyle intihar eden Michael Kahnwald, geride bir de mektup bırakıyor 4 Kasım 2019 saat 22.13’den önce açılmaması şartıyla. 4 Kasım 2019 tarihinde, sabah saatlerinde, aynı evde Hannah Kahnwald kendini asmak suretiyle öldüren kocasının yasını tutmaktan vazgeçmiş olacak ki, evli bir adam olan Ulrich Nielsen’ı sabah koşusundan evvel motive etmeye çalışıyor yatak odasında. Bu motivasyon çalışmasıysa aynı evde beraber yaşadığı oğlu Jonas’ın seslenişiyle son buluyor ve yataktan çıkılıyor usulca. Jonas’ın, babasının intiharı ertesi travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını ve akıl hastalıkları kliniğine yatırıldığını öğreniyoruz bir süre sonra. İlaç tedavisi görmesine rağmen karabasanlar ve sanrılar peşini bırakmıyor halen daha. Bu arada on üç gündür kayıp olan Erik’in ailesi polise soruşturmanın akibetini sormak için geldiğinde Ulrich’in polis dedektifi olduğunu öğreniyoruz. Charlotte onun iş arkadaşı ve acılı aile yüzüne tükürdüğünde dahi saygıyla karşılıyor karşı tarafın acısını. Polis muamelesi alttan almaya dayalı çünkü ve karşılarındaki oğulları yok olan bir aile neticede. Kahnwald, Nielsen, Doppler ve Tiedemann ailelerinin üç nesli, üç ayrı zaman diliminde anlatılıyor. Ve yavaş yavaş bu aileleri tanıyoruz. Empati kurmaya kalktığınızdaysa bir kusursuzluk arıyorduysanız yanlış adrese geldiğinizi anlıyorsunuz. Sağır dilsiz bir kız bile son derece acımasız olabiliyor yeri geldiğine kndi akranına karşı. Hepsi arızalı olan aile bireylerinin geçmişin mirasını taşıdıklarını görüyoruz öte yandan. Nerede yanlış yola saptıkları, hayatlarının ne zaman istediklerinin tam zıttı olmaya başladığının cevabını arıyorlar umutsuzca. Oysa ki her şey kendini tekrar ediyor bir şekilde. Tıpkı otuz üç yıl önce olduğu üzere.

694F0917-2285-45E7-9DFE-78863A60B53E

27BABCC0-3A86-4F18-80D1-F50A79FA21B8

8CA4DE44-FA0C-4AB2-B44D-7DAEB208F2FE

Ölsen bile bulunmak istersin.” Mikkel Nielsen

Bunu söyleyen Mikkel de kayboluyor bir başka uğursuz gecede. Mikkel, Nielsen ailesinin üçüncü ve en küçük çocuğu. Onun kayboluşundan dokuz saat sonra bir başka çocuk cesedi bulunuyor ormanda. Yaklaşık on altı saat önce ölmüş on ila on iki yaşlarında bir çocuk bu. Göz bölgesi tamamiyle yanmış, kulak kanalları ve kulak zarı zarar görmüş halde. Otopsi esnasında herhangi bir cinsel taciz bulgusuna rastlanmadığı anlaşılıyor. Bu arada bundan tam otuz üç yıl evvel kaybolan amcasından sonra tüm aile bir kez daha sarsılıyor derinden. Özellikle de baba Ulrich. Çünkü oğlunun kaybolduğu anlarda Hannah’yla kaçamak yapıyor ve ilerleyen bölümlerde öğreneceğimiz üzere, on beş yıl önce kardeşi kaybolduğu esnada bu sefer de babası bir başka kadınla berabermiş.  Ailesi umutsuzca onu arayadursun, ufaklık şaşkın şaşkın Winden’deki evinin yolunu tutuyor. Anahtarlarla kapıyı açamasa da, tarihlerden 5 Kasım 1986 ve burası annesinin ailesinin oturduğu ev o zamanlar. Çernobil Faciası’nın üzerinden altı ay gibi kısa bir süre geçmiş daha. Kayıp Mads’i beklerken Mikkel çıkageliyor aynı zamanlarda. Müstakbel annesi henüz lise çağlarında ve bu hiç tanımadığı çocuğa kimi aradığını sorduğunda annemi arıyorum diyor Mikkel ona şaşkınlıkla. Bu arada gökten ölü kuşlar düşüyor, otuz üç koyun telef oluyor bir gecede. Kalpleri duruvermiş hepsinin aynı anlarda. Dizi boyunca üç çocuk, otuz üç koyun için temsili bir koyun, bir de kuş otopsisi yapılıyor. Mikkel’e Hemşire Ines Kahnwald sahip çıkıyor ve evlatlık ediniyor. Çocuksa kabullenmeye çalıştığı kadar kabul ettirmeye çalışıyor gelecekten geldiğini. Bu özel durumun açıklaması yine aynı tok ses’ten geliyor ve diyor ki : “Kara delikler, evrendeki cehennem ağızları olarak kabul edilirler. İçine düşen kaybolur. Sonsuza dek. Nereye peki? Kara deliğin arkasında ne var? Mikkel nerede ve hangi zamanda? Uzay ve zamanda her şeyle birlikte kaybolur mu? Yoksa orada uzay ve zaman birbirine bağlanıp sonsuz bir döngünün parçası haline mi gelir? Ya geçmişten gelen her şey gelecek tarafından etkileniyorsa.” Yani, kısaca ya başlangıç sonsa?

4F203633-D9D6-4425-A158-58C8F9CCDED4

EDC3F223-4DE9-4B37-91D3-002ED9C1833F

Takvimlerimiz yanlış. Bir yıl aslında 365 gün değil. O yüzden asla tam olarak senkronize olamıyoruz. Ama 33 yılda bir her şey eski haline dönüyor. Yıldızlar, gezegenler, evren aynı konuma geliyor. Ay-güneş döngüsü, Nietzsche’nin bengi dönüşü. Her şeyin tekrar ettiği, her şeyin daha önce yaşandığı hissi, devasa bir deja vu.”

Bahsi geçen ve tekrar eden olayların gerçekleştiği tarihte, Ulrich Nielsen bu sefer de küçük oğlunu kaybediyor kardeşinin kaybından 33 yıl sonra. Arayışındaki çıkış noktasının hatalı olduğunu ise çok sonradan anlıyor. Çünkü mühim olan Mikkel’in nerede değil, hangi zamanda kaybolduğunu bulabilmek. Bu ise mağaradaki kapıyı keşfederek, koridordan bir başka zamana geçmesiyle gerçekleşiyor ancak. Onun öncesinde ise kendisini saplantı haline getiren Hannah ile baş etmeye çalışıyor bir yandan. Hannah’nın onu öylece bırakmak gibi bir niyeti de yok. Yıllar önce aşktan gözü kör olan ve hemen her şeyi yapabilecek potansiyele sahip on dört yaşındaki kız, hala o on dört yaşındaki kız ve yaptığı kötülüğün bir benzerini yapmak üzere şantajla bir maşa buluyor kendine ivedilikle. O tüm bunları planlarken, oğlu en nihayet babasının yazdığı mektubu okuyor. O mektuba göre yakın zamanda kaybolan Mikkel’in zamanda yolculuk yapıp 1986 yılına gittiğini ve orada kaldığını, zaman içinde Mikkel’in nereye ait olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyen Mads’e dönüştüğünü öğreniyoruz. Hayatta kalmak için yalanı gerçeği yapan çocuksa en nihayet intihar ediyor. Hastanede tanıştığı annesi Hannah ile on dört yaşında iken tanışmışlar. Sonra da evlenmişler ve Jonah doğmuş. Bu durumda Jonas’ın bir büyükannesi daha var, o da lisenin müdürü yani Ulrich’in karısı Katharina Tiedemann. Kocası yani bu durumda büyükbaba konumundaki Ulrich de bir yandan annesiyle birlikte oluyor ve kayıp oğlunu arıyor ki o da Jonas’ın babası. Jonah’ın Tiedemann’ların kızıyla yani halasıyla öpüştüğü gerçeği var bir de. Durum böyle olunca da intikamdan gözü dönmüş annesine onun farkna varamadığı bir veda busesi kondurarak zamanda yolculuğa çıkıyor ve burada Noah’dan sonra dizinin en gizemli kişisi olan yabancı ile yüzleşiyor. Bu yabancı ona hiç de o kadar yabancı değil aslında. Ben senim diyor ona. Zamanda kaybolmuş bu adam Jonah’ın büyümüş hali aslında.

FBEDEFE3-8DA3-43CA-BA77-20DFEA8E5CA1

F359A9C8-AED9-41CE-82E1-C0197BE4574C

B870F991-9289-484F-94E0-BFA862098074

İnsan annesiyle babasını tanıyamıyor. Çocukken veya gençken nasıl insanlar olduklarını bilemiyor. Ailesiniz ama birbiriniz hakkında bir şey bilmiyorsunuz.” Martha Nielsen

Zamanda yolculuk yapan karakterler gittikleri tarihte anne babalarının gençlik ve çocukluk halleriyle karşılaşıyorlar. Jonah Mikkel’i geri götürmeyi düşünse de, bu olay geçmişi değiştirdiğinden gelecek yok olacak. Mikkel Hannah ile tanışmayacağından, aşık olup evlenmeyecek ve Jonah doğmayacak. Onu geri götürmesi demek kendi varlığını yeryüzünden silmesi demek olacak. Aynı şekilde zamanda yolculuk yaparak bir otuz üç daha geriye yani 1953 senesine giden Ulrich de, küçük Helge Doppler’i öldürmek suretiyle oğlunu gelecekte yaşatmaya çalışıyor nafile bir çaba içinde.

Solucan deliği sayesinde uzay zaman tipolojisinin değiştiğini, onu büktüğünü, hiçbir şeyin olması gerken yerde kalamadığını görüyoruz. Ulrich babasının 1953 yılındaki halini görüyor. Babası daha küçücük bir çocuk, büyükannesiyse son derece alımlı dul bir kadın. Bu karşılaşma sayesinde: “ Bir karşılaşmayla olacakları değiştirme şansımız olabilir mi yoksa zaman asla yenilmeyen bir canavar mıdır?” sorusuna nedensel determinizmle bir cevap verildiğini görüyoruz. Bu durum mümkün değilmiş yazık ki. Çünkü insanoğlu hayatında bir rolünün olduğuna ve bir şeyleri değiştirebileceğine inanmak istiyor ve insanın doğasında var olan bu hal onu yapabilirim, değiştirebilirim seçeneğine yönlendirse de, istediğin takdirde dağların oynamadığının da altını çiziyor nazikçe. Öte yandan eğer her şeyin bir amacı varsa, bu amaca kim karar veriyor? Tesadüfler mi, Tanrı mı, biz mi? Yoksa hepsi sonsuz bir döngünün içinde yeniden mi yaratılıyor? Ve insanı kim yarattı? Tanrı mı yarattı yoksa evrenin bir ürünü müdür insan? İnsan nedir? Nereden gelir? Neye göre hareket eder? Amacı nedir?

ACE224EC-A959-4A80-9945-68152E67A5C4

İnsanların çoğu satranç tahtasındaki piyondan ibarettir. Bilinmeyen bir el onları yönetiyor. Daha büyük bir hedef için kurban edilmek üzere yaşıyorlar. Jonas, Mikkel, çocuklar… iyi ile kötü arasındaki sonsuz savaşta talihsiz ama gerekli satranç hamlelerinden başka bir şey değiller. Zamanda yolculuğu kontrol etmeye çalışan iki grup var. Işık ve gölge. Biz ışığın tarafındayız. Yaptıklarımızın doğasında kimi zaman karanlık olsa dahiçbir zafer kurbansız kazanılmaz.” Noah

Dizide gizemi çözülmeyen, kim olduğu tam olarak anlaşılamayan tek karakter Noah idi. Kendine müritler edinen, insanın günahlarla dolu olduğunu, saf insan diye bir şey olmadığını, zaman makinesinin gemileri olduğunu düşünen Nuh Peygamber’in gölgesi bile olabilirdi pekala. Ölü bulunan iki çocuğun üzerinden çıkan kıyafetlerde etiket kısmında yazan Made in China yazısı ile komünist Çin tehlikesiyle karşı karşıya olabileceklerini düşünen 1953 Almanya’sının doktorlarının şaşkınlığı, bir de  gelecekten geldim dedikten sonra kendisine geleceğin nasıl bir yer olduğu sorulduğunda, izleyici olarak işte böyle, değişen çok şey var ama aslında yok ve pek de matah değil bize gelmiş olan gelecek cevaplarını kendimize saklamak zorunda kalışımız hoş ayrıntılardı doğrusu. Sonuç olarak izleyici yolunu, cevaplarını kendisi bulsun diyorum ve son bir söz olarak eğer National Geographie, Bilim ve Teknik, H.G.Wells, Einstein, Nietzsche’den bir şeyler bulmak istiyor, aynı zamanda drama yanı kuvvetli bir dizi izlemek istiyorsanız, sakın ve aman Dark’ı es geçmeyin. Pişman olmazsınız. Diyorum. Bilimin hurafelere yenilmemesi için kafaları çalıştırmak gerek. Etrafındakiler değişmiyorsa da, senin kendini değiştirmen gerek.

THE FALL, ÜÇÜNCÜ VE SON SEZON

Episode 4

THE FALL, ÜÇÜNCÜ ve SON SEZON :

“İki kişi olan bir adam varmış
Bahçesi fidelerle doluymuş
Bu fideler büyümüş
Bahçe karlarla kaplanmış
Karlar erimeye başlamış
Güvertesiz gemi gibiymiş
Gemi yelken açtığında
Kuyruksuz kuş gibiymiş
Kuş uçmaya başladığında
Gökyüzündeki kartal gibiymiş
Gökyüzü gürlemeye başladığında
Kapımdaki aslan gibiymiş
Kapım kırılmaya başladığında
Sırtımdaki sopa gibiymiş
Sırtım akıllanmaya başladığında
Kalbimdeki hançer gibiymiş
Ve kalbim kanamaya başladığında
Bu ölüm, ölüm ve ölüm gibiymiş.” Paul Spector/Peter Baldwin

“Hepimizin kafasında o sesler var. Hayal kırıklığı olduğumuzu söyleyen ve de işe yaramaz. Yeterince iyi olmadığımızı, çok uzun sürdüğünü ve çok zor olduğunu da. Bu zor zamanlarda zorlu hayallere ihtiyaç duymalıyız. Ama gerçek hayallere, yalanlara değil.” Stella Gibson

“Öfke başımıza iyi şeyler gelebileceği hissini yok ediyor.” Stella Gibson

“Doğmadan önce var olmadığım gibi, öldükten sonra da var olmayacağım.” Peter Baldwin/Paul Spector

Temposu düşmek nedir bilmeyen ilk iki sezonun ardından, üstüne üstlük ağır yaralı bir Paul Spector’la bundan sonrası nasıl olacak diye ümitsizlikle başladığımız dizinin üçüncü sezonunda usul usul ilerleyen ağır dramatik yapsını hiç bozmayan çok başka bir “The Fall” çıkıyor karşımıza. Çok daha derin, çok daha sezgisel. Bu gidişatın başarılı mimarıysa hiç kuşkusuz akılcı diyaloglarla süslediği altı bölümü de çok dokunaklı bir şekilde bağlayabilmiş olan dizinin aynı zamanda yapımcılarından olan yazarı Allan Cubitt. Özellikle psikolojik çözümlemelerde son derece başarılı ve bu sayede akılcı diyaloglar seriyor izleyicisinin önüne. Bu ise kimi zaman durgunlaşan ama yine de akan fakat bir parça sabır ve gayret isteyen, nihayetindeyse doygunluk hissiyle ekran karşısında kalakalmamıza sebebiyet veren buruk anlar olarak takılıp kalıyorlar zihinlerimizde. Kendi adıma söylemem gerekirse, üç sezonun içinde en başarılı bulduğum ve en çok beğendiğim, üzerine çok çok düşünülüp ondan da çok şey yazılacak karakter açılımları ve olaylar barındıran, sürpriz olmadığı aşikar olsa da finaline ermeden bu aşikarlıkla yüzleşme imkanı tanımayan ve sırf bu yüzden yaşanılan iki şiddet sahnesiyle de sizi olduğunuz yere mıhlayan, aynı şiddetin sessiz ve apansız gelmesiyleyse tıpkı Stella, Tom ve diğerleri gibi elinizi kolunuzu bağlayan çok ağır bir final var karşımızda, benden söylemesi.

images-4

Rüyalar ve anlamlandırılmaları var bu sezon boyunca karşımıza çıkan; günlükler, eski defterler, çocukluk travmaları, sırlar ve acıtan gerçekler… Paul’ün kimliği başsavcının onayıyla polis tarafından basına ve dolayısıyla halka ifşa ettirildiğinde geride kalanlar olarak olaylardan bihaber aile bireylerinin yaşadığı dram da önemli bir yer tutuyor. Yeni karakterler giriyor diziye, eskilerse kök salıyorlar iyice. En başarılı yeni kompozisyonlardan biri acil servis doktoru O’Donnell olarak izlediğimiz Richard Coyle’un canlandırdığı evli ve evde kendisini bekleyen beş çocuk sahibi, Shakespeareyen bir edayla sedye sedye ağır hastalar acil birimini doldurmuşken “Ben Çar’ım, tüm sorular bana, tüm sıkıntılar bana, tüm üzüntüler bana” dedikten sonra görev dağılımını çömezler arasında çarca yapan Belfast General Hospital’in kıdemli doktorlarından kendisi anlaşıldığı kadarıyla. Dizinin ilk bölümü, bir yandan sinirleri hasar görmüş olma ihtimali yüksek Tom Anderson’ın kol travmasıyla, bir yandan uzun günler ve geceleri bir bagajda koluna acısından tırnağıyla seni seviyorum yazan ve ölmeye yüz tutmuş Rose Stagg’ın karbondioksitle dolup taşmış ciğerleri ve hipotermi geçiren bünyesiyle ve nihayet iki defa karnı yarılmak suretiyle dalağı alınarak hayata döndürülen ve bu esnada böbrekleri, karaciğeri masanın üzerine çıkartılan Paul’ün ameliyatlarıyla geçiyor. Elbetteki bir Grey’s Anatomy değil izlediğimiz ve acildeki ilk müdahalenin ardından Paul odadan çıkarıldıktan sonra geriye kalanlar üzerinde dolaşıyor kamera. Çoraplar, ayakkabılar, kanlı bezler ve kesilerek üzerinden çıkartılmış kanlı kıyafetleri saçılmış yerlere. Tarafları muğlak bir savaş alanından kalanların nefes almaktan korkan sessiz duvarlarca hazmedilmeye çalışılmasını izler gibiyiz. Duvarların dili olmasa da, kamera söylüyor her şeyi birkaç sessiz dakika içerisinde.

images-1

images-2

images-3

downloadfile-1

11962082-high-1

Kadim karakterlerden Stella her zamanki Stella. Kendine güveni, ortama hakim tavırları, sesini duyurmak için iyice düşürdüğü tonu, seksüel cazibesi ve her ne olursa olsun vazgeçemediği stilettolarıyla tıkır tıkır yürüyor, merdivenleri iniyor çıkıyor rahatlıkla. Yakın planlardaki mimikleri son derece kontrollü olmakla beraber bir o kadar da baştan çıkartıcı ve seni anlıyorum bakışlarının altında aslında seni biliyorum diyor sanki karşısındakine. Erkek egemen iş hayatında ayakta kalmak için aldığı tavırlarla, onu Stella yani insan yapan içsel güdüleyiciler çakışmıyor. Bir oda dolusu adama meydan okuyor rahatlıkla hem de stilettolarıyla. Otoriteye karşı duruşu değişmiyor bu sezon da. Edepsizleşmeden yapıyor bunu ve de sesinin tonunu yükseltmeden. Bir oda dolusu adamı ikna edemiyor belki ama nihayetinde onun sözüne gelmeleri de çok zamanlarını almıyor bu bir grup nobran adamın. Evliliğini, çok sevdiği eşini ve işini, bir de doğmamış çocuğunu kaybeden bir kadının nasıl hisler taşıdığını tahmin etmiyor ya da etmek istemiyor aynı adamlar. Ailesini düşünerek Paul’ün basına deşifre edilmesine ayak diretiyor Stella, zarifçe. Çünkü olacakları tahmin edebiliyor. Kadınların kızınca ya kendilerine ya da kendilerine ait olanlara yani çocuklarına zarar verebileceğinin bilincinde ve meslektaşı Jim yaşananlardan sonra da suçu üzerine almıyor. Tıpkı Paul gibi o da bir çocuk. Bir çocuk saklı kalmış içinde bir yerlerde ve yer yer açığa çıkıyor tam da tüm kirlenmişliğiyle sıkışmış olduğu köşesinde. Büyüme zamanı gelmiş de geçmekte olan, yaptıklarının sorumluluğunu almaktan aciz adamlarla işler çok kolay yürümüyor. Rose Stagg’ın kocasının saçmasapan düşüncelerini yola getirmeye çalışıyor Stella. Karısının kuzu kuzu onunla gittiğini düşünüyor, hiç yardım çağırmadığını, hiç mücadele etmediğini. Kafasındaysa öteki adamın ona dokunmuş olma ihtimalinin korkunçluğu var. Kadınlar ve erkekler arasındaki temel farkı anlatıyor ona Stella böyle bir durumda nasıl tepki verdiklerine dair. Erkeklerin her zaman savaş ya da kaç mantığıyla yaşadığını, halbuki böyle bir durumda verilen en yaygın tepkinin korkudan donup kalmak olduğunu söylüyor. Bunu bir yandan da içgüdüsel olarak ailesini, eşini korumak için yaptığını söylüyor. Yaralanma olayında ihmal olup olmadığına dair soruşturma geçiriyor Stella. Her ne yaptıysa bunu Rose’u kurtarmak için yaptığını söylüyor. Güçlü bir amaç duygusu olduğundan engellere aldırış etmiyor ve yoluna devam ediyor. Ama o da kolay sıyrılamıyor yaşananların şiddetinden. Sığındığı bir günlüğü var. Gecenin bir vakti uyanıp düşüncelerini yazmak için kendini eğittiği. Çünkü uyuyan beynin, uyanık beyinden daha sağlam bağlantılar kurduğunu düşünüyor. Bu anlamda en manidar rüyayı gören Paul oluyor. Kendisini yüksek bir binadan bir kuş misali bırakışını rüyasında görüşünün üzerinden çok fazla zaman geçmeden kendini öldürüyor bir başka ve en bildiği yöntemle. Kendi çıkışını böyle buluyor. Stella ise babasını görüyor rüyasında, onu tatlılıkla uyandıran ve daha on dört yaşındayken hastalıktan kaybettiği babasını. Paul’e karşı tutkulu Katie ile görüşmeye gittiğinde ergenlikte kaybettikleri babalarının acısında buluşuyorlar. Katie hırsını, öfkesini kendisinden çıkartıyor kollarını görünür şekilde lime lime doğramakla. Stella’ysa kendine özel o yüzden kimsenin göremeyeceği yerlerini kesmiş zamanında, bacaklarının üst kısmı ve ayak tabanları gibi. Bunu Katie’ye itiraf ediyor. Onun yas döneminde bir dayanak ihtiyacından ötürü konacak bir dal ararken Paul’ü bulduğunu ve takıntı haline getirdiğini, fakat Paul’ün umrunda olmadığını, ne kızın varlığından, ne de ona duyduğu aşktan haberinin olmadığını söylüyor. Olsa da yapabileceği bir şey yok zaten. Paul vuruldu, ölümden döndü, şimdi de cezadan kurtulabilmek için kıvırmak peşinde. Bu yüzden Katie’ye hayatını boş yere heba ettiğini anlatmaya çalışıyor. Zor zamanlarda zorlu hayallere ihtiyaç duymalıyız derken, kısaca kendin için savaş diyor ona Stella.

11962350-high-1

images

Gelelim bir başka kadim başkarakter Belfast Saldırganı, Nietzsche takıntılı, sağlak, üstün zekalı, narsist ve sadist, seks yaparak dünyada Tanrı olabileceğine inanan ve kısa adımlarla yürümeyi tercih eden kadınları seven Peter Baldwin ya da Paul Spector’a. Bebek yüzüyle merhamet uyandırıp, hastanede gönülleri fethederken, bir yandan da kendini aklamak adına geçmişe dönük amneziye sığınıyor. Yirmi altı yaşında olduğunu söylüyor ki bu aradaki altı yılı çıkartıp attığını gösteriyor. Bu hesapla ikinci çocuğunun doğumundan ve de varlığından habersiz, twitter’ı ise hiç duymamış. Rolünü profesyonelliğinden gelen bilgisiyle hiç açık vermeden oynuyor. Annesi kendini asarak öldürmüş genç yaşta. Bu yüzden kendine de benzer bir son biçiyor. Biyolojik babasını bilmiyor. Baba dediği adam da bir süre sonra annesini terk edince, annesi depresyona girip intihar ediyor. Sekiz yaşında koruyucu aileye veriliyor. Bir süre sonra da Gortnacull’a gönderiliyor. Burada yaşadıklarının korkunçluğunun boyutunu öğreniyoruz nihayet. Devletin hukuki uzman doktor olarak tayin ettiği August Larson onun tedavi edilebileğini söylüyor ama iyileşmesi hususunda o da kararsız ve bu ikisi çok farklı şeyler onun gözünde. Ama yetimhanede yaşadığı trajediden sonra dikkat çekmek ve imzasını atmak peşinde bir şekilde. Bunu gerçekleştirirken de kendi öfkesinde ve şiddetinde boğuluyor. Kişilik bölünmesi var ve iyi ve kötü Paul’den bahsediyor. Bazen geri çekilip kendine baktığında bedenine yabancılaşıyor ve sık sık soruyor aynadaki yansımasına bu ben miyim diye. İzleyen taraf, bir de eylemi gerçekleştiren taraf var. İçindeki iyi Paul ve kötü Paul bitmez bir savaş halindeler. Sadistliğinin dışında kadın iç çamaşırına fetiş, röngencilik, transvestite, nekrofili, pigmalionizm ilgi alanları. Onu ölürken izleyebilsinler diye azar azar boğduğu kurbanlarına suni teneffüs yapıyor ellerinin arasında bir parça daha yaşasınlar diye. Yatırıldığı klinikteki August Larson(bu rolde orijinal Henning Mankell uyarlamasında Wallander rolünü üstlenen Krister Henriksson var) çocukların tacize uğradıklarında korku ve anksiyete yaşadıklarını, sonra da bu duyguları bastırabilmek için sadistik hareketlerde bulunduğunu, kendisine yapılan bunca korkutucu şeyleri başkalarına yaparak ancak bu korkudan kurtulabildiklerini anlatıyor Stella’ya. Psikodinamik açıdan bakıldığında en şiddetli eylemleri gerçekleştiren insanlar hayatlarında bunu bir şekilde anlamlandırıyorlar. Paul’se tek başına baş etmeye çalıştığı çocukluk kurbanlığından ve aile içi yanlış ilişkilerden kolay kolay kurtulamayıp, tıpkı bir bağımlı gibi kötüden daha kötüye gidiyor çaresizce. Gerçekliğini kaybetmiş zamanla. Kalbindeki o büyük karanlık boşluğu beslemiş durmuş. Hıncını alamadığından olsa gerek başka bedenlerden çıkartmış acısını. Tüm bunlara rağmen öldüğünü duyup alelacele olay yerine gelen Stella bunun gerçek olup olmadığını görmek istediğinden ve onunla son kez yüzleşmek istediğinden belki cesedinin başına geldiğinde yine de gözleri doluyor. Yediği yumrukları, aldığı darbeleri çoktan unutmuş bile. Affediyor onu. Karşısındaki aynı zamanda bir “kurban” çünkü. Bu yüzden de sevinemiyor Paul’ün ölümüne.

Yazımın en başında da belirttiğim gibi benim için psikolojik yanı en güçlü, karşılıklı diyalogları çok başarılı ve bunun senaryoya yansıtılış biçimi açısından en özel ve mühim sezonu oldu bu dizinin, özellikle de beşinci ve altıncı bölümleri. İyi oyunculuklarla bezeli, çok düşünceli karakterleriyle gerçek ”kurban”ın aslında kim olduğunu sorgulayan ve sorgulatan, kötülüğün insan ruhunda nasıl kök salıp dallanıp budaklandığına dair sürpriz ama olması gerektiği gibi nihayetlenen finaliyle şu sıralar izlediğim en iyi işlerden biri olmuştur. Umalım ki BBC’nin başarılı prodüksiyonlarından biri olarak hatırlansın ileriki zamanlarda da.

Episode 4

11962272-high-1

THE FALL

image

THE FALL:

“KAYBOLANIN ve KAYBIN BULUNMASI” fikri üzerinden yürüyen bir gerilim ve seri katil hikayesini anlatıyor “The Fall”-her ne kadar kaybın varlığı muğlak olsa da-dedektiflerin özel ve iş hayatlarındaki durum ve tutumları yan hikayecikler halinde gözler önüne serilirken, ilk dakikalarda daha seri katilimizin maskesinin ardına gizlediği yüzüne, akabinde de kimliğine, mesleğine ve aile hayatına tanıklık ediyoruz. Buradan hareketle katilin kimliği seyirci tarafından bilindiği için geleceğin büyük sürprizler vaat etmiyor olduğu düşünülse de gerilim her daim baki ve yakışıklı seri katilimizin hayatına dahil olmak bir parça rahatlık sağlasa da, şimdi acaba neden bu adam bir aile kurmuş kafasında bunca manyaklık taşırken diye düşünürken, kendi itirafını kendisi yapıyor ilerleyen bölümlerden birinde; gençken, bir gün gelip de bir yuva karacağını, aile babası olacağını hiç tahmin etmemiş o da, bizim gibi. Öte yandan kendi kendinize katil açısından bunun iyi bir karar olup olmadığını sorduğunuz anda çok şey bildiğinizi sandığınız katil hakkında aslında hiçbir şey bilmediğinizi anlıyorsunuz ve kurmuş bulunduğunuz empati sayesinde bir ürperme geçiyor içinizden. Evet bir manyak değilsiniz belki, belki bir karıncayı bile incitemediniz(galiba ayda yürüdünüz hep), ama gıpta ettiğiniz hayatlar, işi gücü sizden daha iyi hem ya da karşı cinsleriniz hep oldu, erkenden evlenip çoluk çocuğa karışıp bir sürü dert sahibi olmuşken ve omuzlarınızda tonlarca ağırlık taşırken, bekar ve genç ve güzel kadınlar iş çıkışı gittikleri barlarda özgürce flörtleşip, akabinde de çiftleştiler. Ama katilimiz tüm bunları çoktan aşmış durumda ve sizin kadar sığ düşünmüyor artık. O çok sevilen Nietzsche’ci(Niçeci) aforizmalarla sizin bir adım önünüzde. Benden sonra tufan demiyor, benimle başladı tufan diyor ve benimle de sona erecek diye düşünüyor içten içe. Kendine olan özgüveni, yavaş atan nabzı kısaca soğukkanlılığı, çok bilmiş halleri, amirlerinin karşısında onları sinir etmek için yansıtma yöntemiyle her söylediklerini tekrarlayışı, kısaca otoriteye karşı gelişi, mafyaesk adamları hiçe sayışı, tüm dünyaya, kiliseye, meleklere, İsa’ya, Musa’ya, Tanrı’ya meydan okuyuşuyla kendi varoluşunu sorgulamaktan ziyade kendi kaybolmuşluğunu onarıyor kendince. Otuz yaşına kadar hiç cinayet işlememiş olmasının tek sebebi ise çocukların çok küçük olması. Kötülüğe fırsat bulamıyor çocuklarının bebeklikleriyle ilgilenmekten. Yahudi olduğunu söylese de huzursuz bir Katolik olarak aile ve çocuklar onun için değerli. Bu tüm çocuklar için geçerli aslında ama tek bir şeyi unutuyor her zaman, işlediği tüm cinayet kurbanları da bir anne ve babanın çocuklarıydılar yaşarken. Öte yandan her cinayet onun için bir ilerleme, bir evre; son cinayet mahallinde çuvallamış olsa bile. Her çöküşün bir yükselişi olduğu gibi bundan da bir kazancı oluyor ve Stella’yla karşı karşıya gelmesini sağlayan sürece girmiş oluyoruz hep beraber. Bunun içinse sabır çekip, ikinci sezonun son bölümüne erişmeniz gerekiyor.

image

Asılma ve boğulma sonrası ölümlerde oluşabilecek dışkılama ve altına kaçırma onu rahatsız etmiyor. Kurbanlarını boğmaktan vazgeçmiyor bir türlü. Sonrasında ise soyup temizliyor, yıkıyor ve ambiyansı yaratıp, poz verdirtiyor yeni bir hayat vermiş olduğu eserine. Hepsi birer sanat eserine dönüşüyor onun kısmi nazik ellerinde. Aslında hepsi birer reprodüksiyon oluyor. Çok bildik mizansenlere yerleştiriyor onları. Bir yönetmen oluyor ve kendi pornografisini yaratıyor. Kurbanlarına tecavüz etmiyor ne yaşarken ne de ölüyken. İzlemek daha çok keyif veriyor. Öldürdüğü kadınlara tuhaf bir şefkatle yaklaşıyor. Bir eve gizlice girmenin verdiği heyecanın ardından yaşanan şiddet dolu dakikalarla geçen mücadele sonrası iki taraf birden sakinleşiyor en nihayet. Ölen öldüğünden, seri katilimiz başarısından sakinleşiyor. İsmi yok mudur cani, manyak, katil, seri katil ve en nihayet aile babası seri katil diye sınıflandırdığımız ailebabasıserikatilin diye soracak olursanız, vardır elbet bir ismi:

PAUL SPECTOR:

image

Mesleği üzüntü terapistliği. Bu sayede kadınların gönüllerini almasını biliyor. İstediğini tatlı tatlı tavlıyor aslında. Dilediğinde inanılmaz nazik olabiliyor. Empati kabiliyeti çok yüksek, her şeyden önce karşı tarafı dinlemesi gerektiğini biliyor. Cinayetleri işlemesinin baş sebebi de bunlar zaten. Karşı tarafın acısını hissedebiliyor ve hissetmiş olduğu bu acıdan zevk alıyor.

Annesinin intiharından sonra gittiği Katolik okullarında tacizci rahiplerden kaçınmak için yıkanmadan, pislik içinde yaşadığını itiraf ediyor Stella’ya. Sevgisiz ve istenmeyen olarak geçirdiği çocukluk yıllarının acısını çıkartıyor sonunda. Beyni bir başka çalışıyor. Algılayışı, duyuları daha farklı, daha üstün çalışıyor ya da o öyle olduğunu düşünüyor. Hep mi böyleydi, sonradan mı oldu; iki seçenek de ihtimaller dahilinde. Ama her ne olursa olsun, buna fiziksel olarak pek çekici olmayan doğum hemşiresi eşi ve ona tapan kızı da dahil, karşısına çıkan, hayatına dahil olan tüm kadınlar üzerinde inanılmaz bir cinsel cazibesi var. Onlara istediğini veriyor, eşine ve evine karşı hayatının rolünü oynuyor, mükemmel eş, harika bir baba oluyor tüm bu geçen yıllar boyunca. Eşinden şiddet gören bir kadını olumlu yönde teşvik ediyor, onun yeni bir başlangıç yapmasını sağlıyor, yeri geldiğinde kucaklıyor onu tüm şefkatiyle, saçlarını okşuyor. Bir motorsiklet kazasında başı kopmuş babasının ızdırabını taşıyan, otorite eksikliği çeken bir kızın her şeyi oluveriyor bir anda başlarda istekli görünmese de. Bir baba, bir sevgili, uğruna besteler yapılan, heyecan veren yoksa da yaratan bir cinsel cazibe odağına dönüşüveriyor on altı yaşında bir yeniyetmenin gözünde ve kalbinde. Biraz sonra kendisinden uzun uzun bahsedeceğim Stella bile onu korumaya çalışıyor, katil olduğunu bile bile. İki yaralı yerde uzanmış yatarken ve bir tanesi hem meslekdaşı hem de geçen geceyi beraber geçirdiği adamken, Stella’nın gözü Paul’den başkasını görmüyor. çünkü Paul kişiliğinin çürümüş tarafının yanında kimseyi sorgulamıyor, kimseyi yargılamıyor ve karşısındakinin aralık duran penceresinden bakıp tüm manzarayı görebiliyor. Paul sadece bakmıyor, Paul görüyor.

STELLA GIBSON:

image

Ahkam kesmeyi ve yargılamayı seven, bunu yaparken de bıyık altından gülen bir sürü karın ağrılı erkek hakimiyeti altındaki Belfast Emniyet Bürosu’na geçici görevle atanan; soğuk, donuk, az konuşan, yüzlerce birincilik sahibi, işteki vakalarına gündelik ilişkilerinden daha duygusal yaklaşan, bol bol gömlek değiştiren, korunmadan cinsel ilişkiye girmeyen, kendisiyle çalışan erkekleri yaydığı elektrikle her an baştan çıkartma potansiyeline sahipken, hayatı üzerinde tek söz hakkı vermeyen bir kadın Stella. Dizinin ilerleyen bölümlerinde ise iş arkadaşlarıyla geçirdiği mesai saatleri arttıkça yavaş yavaş çözülmeye başlıyor ve vakalara aynı tutarlılıkla ama daha duygusal yaklaşan bir hale bürünüyor. Ölümlerden daha çok etkileniyor, gelecek ve her gün gördüğü bunca vahşete rağmen sürdürmeye çalıştığı hayatının kalan kısmı ve ödün vermediği yalnızlığı bir çeşit hapishaneye dönüşüyor. Tüm bunlara rağmen kanının son damlasına kadar flörtleşiyor herkesle. Kendi dediği gibi akışına bırakıyoruz biz de Stella’yı.

Dizinin ilk sezonunun ilk bölümü Paul Spector ile değil, Stella’nın Belfast’a uçmadan önceki gece yaşadıklarıyla açılıyor. Küvetini ovuyor Stella elinde fırçasıyla. Üzerinde pijamaları var ve yüzündeki maskeyi temizliyor. Bir çalışma masası yerine yatağının üzerine yaymış olduğu evrakları var ve bilgisayarını açıyor. Erkeklere kök söktüren Stella bir başkası sanki. Yüksek ökçeli ayakkabılarını ve ipek gömleklerini; dolayısıyla maskesini giydikten sonra istediğine diş geçiriyor. En cüretkar teklifler ondan geliyor. Sorun ve bağlılık istemeyecek partnerler seçmeye çalışıyor kendisine içgüdülerine güvenerek. Ama her defasında yanlış ata oynuyor. O da Stella’nın talihsizliği bir şekilde. Dedektif Eastwood ve aptalların şahı Jim Burns ona ahlak dersi vermeye kalkıştığında yüksek ökçeli pabuçlarını bir kenara koyuyor ve kovboy çizmelerini giyiyor ve dayıyor burunlarına. Gerektiğinde s.km.k(Fuck) kelimesini gözlerinin içine baka baka söylüyor erkeklerin, üzerine basa basa. Bu onun meydan okuma tarzı. Gecelik ve genellikle kendinden yaşça küçük, sağlıklı erkeklerle yaşadığı ilişkilerin herkes tarafından bilinmesi onu rahatsız etmiyor. Seçilen değil seçen olduğunu, nesne değil özne olduğunu gösteriyor bunlar. Çalışma arkadaşları çok belli etmemeye çalışsalar da, ürküyorlar ondan ve hep koruduğu mesafesinden. Kimseye pabuç bırakmıyor; ne mafyaya, ne amirlerine, ne de sınırı kolaylıkla aşabileceğini tahmin ettiği hayatının cinsel içerikli bölümüne dahil ettiği diğer erkeklere. Öldürmüş olduğu tek erkek kurbanını hiç önemsemediğini söylüyor ona Paul. Paul haklı ve Stella onu umursamıyor bile. Rose hakkında bilgi almak ve yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için Paul’den laf almaya çalışıyor kanının son damlasına kadar, itirafının yanında. Pasif ve alkolik kocasındansa bu davaya bulaşan genç kadını kurtarmak için çabalıyor hiç durmadan. Rose bir doktor ve aynı zamanda iki çocuk annesi. Hoş ve zarif. Nasıl olmuş da böyle pasif ve patetik durumda bir adamla evlendiğini anlamamız uzun sürmüyor. Üniversitede Peter ismini kullanan Paul’ün kendisini boğmaya çalışma girişiminden sonra, çok geçmeden sığınacağı bir liman olarak gördüğü şimdiki kocasına evet diyor.

Bir erkek için bir kadının ona yapabileceği en büyük kötülük ona gülmesi ve onunla alay etmesiyken, bir kadın en çok bir erkeğin kendisini öldürme ihtimalinden korkuyor. Kadınlar tırmalıyor, erkeklerse mahvediyor ve her ne olursa olsun ölümün karşısında her şey anlamsız kalıyor.

image

image

image

ÖNERİLEN HAYATLAR

image

ÖNERİLEN HAYATLAR:

Sunulan tüm hayatlar bu kapsam dahilinde. Televizyondaki saçmalıklar, apartmandaki komşular, zorunlu din dersleri, danışıklı evlilikler, olası çocuk sayıları olmazsa sperm sayıları, organları olmadı uzuvları olmadı öncesi ve sonrasıyla tam teslimiyete düştüğümüz doktorları, kendini tanrı sanan kanun koyucuları, tatil planlayıcıları, ezberbozanları, kendini kral sananları, garip patlamaları, anlaşılmaz söylemleri, olmazsa olmazları, tutunmak için bir sürü yalakalıkları..

—-.—-

Evrene kendimi aklamaktan vazgeçtim. Ben buyum. Bu kadarım. Kimse benden daha çok ya da az bu kadar değil. Bulduğuyla yetinmesi gerek. Ben ondan çıktım. Ben onunla evrildim. Karşılıklı sürpriziz. Manevralarımız belirsiz. Karşılıklı son sözü söylemek için çırpınıp, dikleneniz. İzlerinin peşindeyim, o ise bulmacaları sever. Yukarıdan aşağıya beş harfli…

—-.—-

Kuyruğunun yarısı yok bir kedi geçti önümden. Yavru bir kedi idi. Kimi zaman kuyruğu olmayan yetişkin kediler görüyorum. Hangi akılla kedilerin kuyruğunu kesersiniz? Bir kediye onca yaklaşmak için güvenini kazanmanız gerek çok. Muhteşem riyakar oyuncular sizi.

—-.—-

İnsanlar savaşır, sonra sayıları azalır, sonra hayıflanır, hırsla ürerler; sonra gene savaşır, azalır ve çoğalmak için hayıflanır ve tekrar ürerler. Delilik bu.

—-.—-

Dünyanın anlamı nerede biter?: Ölmeye yüz tuttuğun yerde; kendi yatağında ya da oturma odandaki televizyonun tam karşısındaki tekli koltukta, herhangi marka bir arabanın ön koltuğunda ya da arka, şehirlerarası bir otobüsün on üç numaralı koltuğunda, doğumda, acil serviste, savaşta, dağda, ovada, depremde, yolda yürürken, ülkenden çok çok uzakta, metroda, banyoda, lavaboda, sevimsiz bir otel odasında, denizde, havuzda, kırmızı ışıkta durmazken, yeşil ışıkta beklerken, elin sol göğsünün üzerindeyken, ayaklarınla toprağı hissederken, bir anesteziste kendini teslim etmişken, en sevdiğin yemeği yerken, bardak bardak yağmur suyu gibi şarapları içerken, soğukta tir tir titrerken, bir hapishane köşesinde kendine kendine neden diye defalarca sorup sonra da kaçırdığın gökyüzleri için ağlarken, tetiği çekerken ya da çekemezken, dövüşürken belki sevişirken, dünyanın en rezil insanıyla karşı karşıya gelmişken, savaşta-barışta-iyi bir günde-kötü bir günde-gündüz saat birde-gece saat üçte, türlü çeşitte insan senin hakkında bir sürü gereksiz yorum yaparken bir gün bir yerde. Her an ve hemen hemen her yerde bitebilecek bir şeyin anlamı için ağlamakta olan bir sürü aciz insan tanıyorum.

Kendini anlamaya başladığın anda başa dönüyorsun ve en iyi yapabildiğin şey hayıflanmak oluyor geçirmiş olduğun sarsakça zamanlar için. Ben koca kocaman bir sarsağım, böyle olmayı istemezdim ve herkes ya kibirden ya fakirlikten ölürken ben olanca sarsaklığımla sarsakça öleceğim. Şimdiki aklınla bunca kaybedilmiş ve harcanmış zamanı ne güzel kullanırdın; ama büyük şakacının istediği de bu sanki. Biraz eğlenmek istiyor ve aklını başına ondan geç veriyor. Sense sınırlı miktarda kullanabildiğin minik beyninle işi fazlaca ciddiye alıp, kendini fazlaca önemseyip, konunun üzerine fazlaca eğilip, fazlaca tanrıyı oynamaya kalkıyorsun. Böylelikle kendi şakanın içine etmiş oluyorsun. Sonrası şöyle oluyor kanımca: içine edilmiş milyarlarca şaka dünyanın içine ediyor. Buradan bakınca acıyı biz yaratmışız sanki.

Televizyonda bizi izleyin diye yalvaran bir sürü sunucu var. Şimdi izleyin, devamını izleyin, yarın izleyin ve ondan sonraki yarın; tüm yarınlarıma programının süresi boyunca ambargo koyuyorsun. Ortada da bir şey olsa.. Evanjelist yayın yapan kanallar gibi ekranlar. Bunun nesi kötü? Çok fazla propagandası yapıldığında Kur’an’dan başka kitap okumayan bir zümre oluşuyor da ondan. Çok fazla baskı insanı saplantılı yapabiliyor sanki. Ben iyi bir müslümanım diyen insana değil, ben iyi bir insanım diyen insana gerek var. Yoksa Kur’an en güzeli, her okumada yeni müjdelere gebe.

Bana tövbe edin diyen insanlar türemiş mahalle aralarında, kişiler mevzuya hakim değiller sanıyorum. O İslamiyette yok. Camiyle kiliseyi, imamla rahibi, günah çıkarmayla tövbeyi karıştırıyorsan; aklından zorun olması gerek ya da cin gibisindir, kim bilir?

—-.—-

Kendinden hoşnut olmama hissiyle yataktan kalkıyorsun ve küçük avuntuların olmasa akşama çıkamayacağını biliyorsun. Bu eşini aldatmanı mazur gösterir mi dersin? Ya da oburca yemek yemeni?

—-.—-

Parmak izlerimiz salyangozların kabuğu gibi.

—-.—-

Paul Auster’ın Türkiye’ye gelmeme nedeni benim bu ülkeyi terk etme nedenim. Aynı dertten muzdaribiz.

—-.—-

Bir arkadaşımla yaptığım bir saatlik telefon görüşmesinden zihnimde kalanlar kadarıyla aktaracaklarımı karşılıklı diyaloglar halinde yazıyorum. Arkadaşım erkek, beyaz, 38 yaşında, evli, barklı, çocuklu, çalışıyor, iyi okullarda okudu(ne oldu göreceli mi buldunuz?), sanatın bir dalına yeteneği var.
-“Yazdıklarını okuyorum ama sen olduğun ve seni tanıdığım için. Yoksa okumam. Çok fazla kendini anlatıyorsun. Aforizmalar kalıcı değil. Bertrand Russell severim, Nietzsche sevmem. Birden hepe çıkarıyorsun. Çok fazla genelleme yapıyorsun. Hala imla yanlışların var.”
Cevap veriyorum: “Çok incesin. Sağ ol okuduğun için. Ben henüz herkesin okuması için hazır olduğumu sanmıyorum. Sanıyorum bir süre İngiltere ya da Amerika’da yaşamam gerek. Birkaç yıldan da çok belki. Sürekli aynı ülkeyle konuşmaktan sıkıldım. Ne anlatayım peki? Herkes kendini anlatmış. İkisini de severim. Sokağa çıkıp yüz kişiye fikrini soramam ya. Ben de kendi fikirlerimi yazıyorum. Evet var. En fenası noktalamalar. Uzun bir cümle kurarken acı içinde kalıyorum.”
-“Semra Can var Penguen’de yazar ve çizer. Mesela ben bıktım onun kedilerinden.”
-“Ama onun hayatı o.”
-“Dostoyevski kendi hayatını mı yazmış?”
-“Evet. Ben Tolstoy’u daha çok severim.”
-“İşte ben de tam da onu demeye çalışıyordum. Tolstoy, Anna Karenina mıydı da bir kadının çektiklerini o kadar iyi anlatabildi? İşte sen de onun gibi yazmalısın.”
-“Tren raylarına atarak mı?”
-“Kendi hayatına ait olmayan, içinde senin olmadığın bir şeyi yazmalısın! Zweig gibi mesela. Satranç ya da Amok Koşucusu gibi bir şeyler yazmalısın.”
-“Tanrım, nasıl yazarım? Zweig değilim, Yahudi değilim, Gestapo yok tepemde, yıllar, coğrafyalar, tarihler, farklı türde acılar ve coşkular var aramızda. Anna Karenina’yı da öyle yazmazdım ve yazamazdım, herkesin Karenina’sı kendince.”
-“Dostoyevski gibi de olur.”
-“Mevsimleri bilmeden mi? Ruhla kafayı bozmuş o da. Ama netice itibariyle her kardeşte kendi evrelerini anlatmış, kendi ruhunda kopan fırtınalardı onlar. Karamazov’u altmışında yazıp, ölmüş zaten. Hem benim ruhum o kadar da fırtınalı olmayabilir. Nazik esen rüzgarları kim sevmez? Burası da Saint Petersburg değil. Kars’a mı gitsem acaba sürgün niyetine? Şu eksiler geçsin, düşünsem mi?(Sanıyorum paniğe kapılıyorum, Dostoyevski olmak için ne yapmam ger.. Neler saçmalıyorum?)”
-“Demek istediğim onlar nasıl yapmışlar, sen de yap. Erkek gibi düşünebil. Erkekler bunu yapabiliyor, sen de yap.”
-“Düşünmeye gayret ediyorum ama yapamayabilirim.”
-“Beauvoir gibi yaz.”
-“Tanrım. Yatakta çok ateşli bir öğrencisi vardı vazgeçemediği.”
-“Konuyu buraya getirme. Önemli olan yazması. Cinsellik ve cinsiyet önemli değil.”
-“Değil de o da nihayetinde kendi gözlemlediğini yazmış, takıntılarını yazmış. “İkinci Cins”de kadınların evrelerini, durumlarını anlatmamış mıydı, çok oldu okuyalı.”
-“Olsun onun gibi yazabilirsin. kadınlar burada tıkanıyor işte. Hepiniz aynısınız.”
-“Bunun nesi kötü? Türler birbirine benzerler. Tabiatımızdan hep.”
-“Asla bir Juliette Vernes çıkmayacak sizden. Frida Kahlo dışında akılda kalan bir kadın ressam yok. O da bakmış bakmış kendi resmini yapmış. Kendini ne çok beğenmiş.”
-“Ama o da kazadan sonra yatmış yatmış, aynadan kendine bakmış.”
-“Sonra kalkmış ama gene kendini resmetmiş. Hepsi aynı. İnsan doğaya bakmaz mı hiç? İki portakal, üç elma çiz daha iyi.”
-“Van Gogh’da kendini çizmiş ama(korkunç bir nesli ve nefsi müdafaa yapıyorum).”
-“İki kez. Sadece. Sonra ayçiçeklerini yapmış. Dışarıya bakmış. Siz hep aynada kendinize bakıyorsunuz. Kendinize aşıksınız. Ben ben ben diyorsunuz mütemadiyen. Ondan diyorum Tolstoy gibi yaz.”
-“Ben erkek karakterleri yazarken bile kendim gizliyim içlerinde. Ama tam manasıyla bir adam gibi, erkek gibi düşünüp, yazamayabilirim. Her karakter bende gizli. Empati kurabilirim ama mantığımız çok farkli. Ondan farklıyız.”
-“Böyle asla bir başyapıt çıkartamazsın.”
-“Başyapıt?!?”
-“Evet.”
-“Evet.”
-“Yapabilirsin. Yap.”
-“Ama ben biraz melankoliğim ve ruh halim bu, yakamı bırakmıyor. Normal zekaya sahibim. Hiçbir deha göremiyorum kendimde ve hatta sınırlı yeteneğim. Başyapıt çıkartabilir miyim bilemiyorum şu vaziyette. Bir kitap yazdım, basılması fikri bile ödümü patlatıyor. Kimse de bastırmıyor. Beni bekliyor bir köşede. Bazen geri çekiliyorum. Her yazı iki üç saat sürüyor. Kitap dört ayda bitti. Üzerinden bir sene geçti. Buradan da sıkıldım, yaz yaz nereye kadar? İnsanlar kafamın içindeki tüm manyaklıkları öğreniyor, şimdi şu an bile ve sonra da bizimkinde hiç yok böyle şeyler deyip kendilerini normal gösteriyorlar. İnsanlık adi, ben ne yapayım? Başyapıt ha, aklıma gelmezdi. Kendi yaptıkların arasında en iyisi, geçtim dünya çapında olmasını.”

İşte böyle benim iyi niyetli arkadaşımın beni iyi niyetle yönlendirmeye çalıştığı şu konuşma, maalesef ki ruhumda derin yaralar açmış durumda. Kafamda yeni yeni düşünceler filizlendi sınırsız baskı yapan. İç sesim der ki; “Rusya’ya git, Prag’da olur, olmadı Kars’a, sürgüne git, kara, buz gibi soğuğa git, mümkünse Sibirya’ya ya da Yakutistan’a git, Alaska’da olur, daha çok soğuk daha çok gizli acı sanki Afrika’ya inat, insanlarla sürtüş-tartış(sanıyorum en kolay yapabileceğim), acı çek, daha çok acı çek, en büyük acıyı çek, delir, ama geri gel gittiğin yerden, İsrail’e de gidebilirsin -hem iklim ılıman-, iki örgü yap yanlardan, belki zamanı geldiğinde seni de tutup götüren olur gökyüzüne doğru, çok derin aşklar yaşa yasak olsunlar hem çekmiş hem çektirmiş olursun böylelikle ve acın katmerlenir; ama nihayetinde tren raylarından uzak dur!” Tek bir telefonla şu geldiğim noktaya bakar mısınız? Umursamaz görünüyor insan ama herkesin ağzından çıkan her cümle beyninde yuva yapacak bir yer buluyor ve her yeni söz daha çok kuş sesi ve kuş türü demek oluyor. Çok kalabalık yaşıyorum. Tanrım kafamda kuşlar ordusu var sanki.  Bir kedi alsam, uzun seyahatlere dayanıklı bir kedi alsam ve kafamdaki kuşları bir bir avlasa, hayatımı kolaylaştırsa, kimse benim kedimin kuyruğunu koparamaz, istersem bir insana karşı çok barbar olabilirim, adiler bunu sokak kedilerine yaparlar hep, sahipsizlere.

—-.—-

İNANÇ MESELESİ/REV

DOĞAL OLMAYAN ÖLÜM:

Seni bir şişe suda boğmak istedim
Sonra da şişenin kapağını kapamak
Hemen şimdi
Seni koltuk altımda boğmak istedim
Hiç vaktim yok bekleyemezdim
Bir sefer
Seni kendi ellerimle boğmak istedim
Seni artık sevmemek istedim
Seni artık yok saymak istedim
Öl istedim
Susuz kalarak
Kuru istedim
Diz kapaklarına şiddetle vurmak istedim
Diz çökmen için
Sordular bana, mutlu oldum mu diye
Hayır dedim
Hepsi benim eserim
Kendi gelmedi
Kendi çökmedi
Kendi ölmedi.
Belki de seni artık eskisinden de çok sevdiğimdendir
Teslim oldum
Kabullendim
Razıyım
Seni severim
Hep sevdim
Bilirsin
Benden çok yaşa
Benden uzun yaşa
Ben ne yapacağım
Hiç bilmiyorum.
Nefes alıyorum
Biraz
Yaşıyorum
Biraz
Günler geçiyor
Onlar hep geçer zaten
Gün işte
Genellikle kötü geçer.
Tanrım günleri döndür
Geceyi sabah
Okyanusu kara
Dağları ova
Kurtları kuzu
Kadını erkek
Efendiyi köle
Beni sen yap.
Bir ona inandım
Bir sana.
O bana inanır mı
Sen bana inanır mısın
Emin değilim.
Kimse bilmez.

—-.—-

Genel olarak yalnız olduğumu düşündüğüm dünyada/dünyamda bir iz arıyorum bana yol gösterecek. Bir kimse değil aradığım, bir şey ya da bir his. Güzel düşler bir yere kadar, asıl kabuslar yol gösteriyor bana. Sense kötüde saklanıyorsun sanki. Hatırlatmak için. Trajediler elbiselerin. Kısa mutluluklarımızda seni hissetmemiz mümkün değildi, sevinçle doluyduk çünkü. Biz seni acıyla tesadüf edince andık. Pardon tesadüf yoktu hayatta. En azından buradakinde. Hiç doğmamış olmayı dilemek için çok geç artık. Olduk biz. İznin olmadan ayrılırsak gazabından korkarız. Arada kalmak en zoru. İki tarafı idare etmek cambazların işi. Ama biz senden ve suretlerinden beslendik. Kötüm de sensin iyim de, acım da sensin tatlım da. Yönlendirmen için beklemekten yoruldum. Yörüngemde döndüm durdum. Güneş bozuldu bu işe. Ay da. Tüm gezegenlerle aram bozuk son günlerde. Tesellim tek sen kaldın, o da nafile..
—-.—-

Çok yaş aramızda. Kaç milyon ışık yılı. Nasıl ulaşırım ki ben sana? Farklı coğrafyalarda..

—-.—-

REV:

rev-large[1]

Künyesi:

Adı: Adam(Adem)

Soyadı: Smallbone(Küçükkemik)

Mesleği: Rahip

Yaratıcısı: Tanrı ve BBC ortak yapımı

Memleketi: İngiltere

İkameti: Doğu Londra

Medeni Hali: Evli ve köpekli

Aksesuarları: Rahip kıyafeti ve yakalık

Zaafları: İçki, sigara, olumsuz eleştiri(ilk ikisini baş etmek için kullanıyor, üçüncüsü hemen depresyona sokabiliyor)

Bir papaz düşünün; Tanrı’ya inanan ama onun kendisine inandığından emin olamayan. Bir papaz ve bir koca düşünün; geleneksel olmayan karısının türlü çeşitli fantezilerini dinleyip kendinde olmadığı için kendi kendine hayıflansa da gerçekleştirmek için çırpınan ve boş zamanında tüm bunların gerçek olması ve karısını mutlu edebilmesi için kilisede Tanrı’ya yakaran. Bir papaz ve bir erkek düşünün; her gün işyeri olan kiliseye girerken inşaat işçilerinin tacizlerini yutmak zorunda kalan. Bir papaz ve bir insan düşünün; Facebook ‘u olmayan ve dolayısıyla hiç arkadaşı olmadığını sanan ve tüm bunlar için hayıflanan ama sonunda zaten onların çok boş olduğunu anlayıp evrendeki tek dostuna sığınan. Bir papaz düşünün bir muhasebeci ya da işletmeci değil; finans sorunlarıyla uğraşmayıp, kendini  işine ve cemaatine adamak ve üstlerinden uyarı almamak için yakaran. Ve son bir kez bir papaz ve bir insan düşünün; internetteki bir vaazına düşük puan verildiği için depresyona girip kendine ters psikolojiyle yaklaşan ve tüm bunlar için hayatı kendine kahreden. Ama en nihayetinde ölmekte olan bir kadının yanında olması için polis eşliğinde hastanın yanına götürülen ve onun son saniyelerinde elini tutan, duasını eden ve onu  sakinleştirirken kendi yaralarını saran. Ölürken başınızı beklemekte olan çocuklarınız olmayabilir, bu herkes için geçerli değil zaten ve bazen çocukların varlığı da yetmeyebilir. İnsan olmak, yaşlı olmak, ölmek üzere olmak bunu gerektiriyor. Korkmayı. Bir insana teselli olabilmekse, bir hayatı yani kendi hayatınızı kurtarmak demek. Kurtardığınız hayat size karşı nankör olabilir, hiç olabilir, piç olabilir, köstek olabilir hiç mühim değil. Hiç denememiş olmaktan bin kez, milyon kez iyidir.

—-.—-

Bungee jumping yapacak gücü kendimde bulduğum yazdı.
-Amacım neydi? Ayaklarımdan bağlanıp, aşağı itildikten sonra çığlık çığlığa kan beynime sıçramışken dünyaya bir de buradan, böyle bakabilmek mi?
-Hayır.
-Yaptım deyip, herkese böbürlenmek mi?
-Hayır. Aklımdan çıkmıştı çoktan. Sonunda kendimi bunu gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissedebildim sadece. O cesareti kendimde bulabildim sonunda. Kendinizi bir kuş gibi boşluğa bıraktığınızda kanatlarınızın olmadığını idrak edip de yukarı çıkamazken ve hep düşerken-o an/larda hep yukarı çıkmak istiyorsunuz engel olunamaz bir dürtüyle bağlı olduğunuz ipin sonuna geliyorsunuz ve o an bir şey, bir töz sanki- kesinlikle mideden gelen safra değil- boğazınıza geliyor dışarıya çıkmak için. Ölümden tek farkı bu bungee jumping’in; ölmüyorsun ve 21 gram seni terk etmiyor. Ölüm çok şiddetli geliyor bazen. Herkes uykusunda ölmüyor. O kadar kolay değil. Zor zor ölmek var. Çığlık çığlığa bağıranlar vardı atladıktan sonra. Deşarj olmak için yaptıklarından bu şekilde rahatlamışlar. Bana öyle söylediler. Benimse nefesim kesildi. Ağzımı açamadım. Geriye doğru onlar saydılar ve beni boşluğa bırakmak için ittiler. Kendi yapacak gücüm yoktu. Ben sadece kollarımı açtım, onlar kanatlarımmışçasına. Gözlerimi yumdum-ne gelecek bilemiyorsun çünkü ve sanırım kötü bir şey görmek istemedim-. Ölürsem elbet bir açan olacaktır diye düşünmüş olabilirim. Bir battaniye olmasını istedim beni saracak bir şey, güven verecek-örtecek herhangi bir şey. Üşüdüm. Sonsuz bir şeyler var belki ama bu dünyada sonsuzluk bana ait değil. Bir yalan bile olsa inanmak istedim bir an ve inanmaya başladım. “I need something to cover me.” “Beni örtecek bir şeye ihtiyacım var.” Bütün mesele bu. Bu kadar. Tanrı burada başlar. Hadiseyi büyütüp, kendine yontup, yozlaştırmadan inanmalı. Peygamberler bungee jumping yaparak girmediler tabi bu yola.-O bana mahsus bir şeydi-. Daha derin hissetmişlerdir ve hep dediğim gibi ben seçilmişlerden değilim, ben ermiş de değilim.

der-himmel-uber-berlin-original[1]

Gün boyunca sesim kısıktı ve az konuştum, pek çok az. Yükseklik korkum vardır, aklımın ucuna gelmedi kaç metrede asılı olduğum zaten fazla gözlerimi açamadım, dudaklarım ince birer çizgi gibiydi sıkmaktan. Bütün gün bembeyaz bir suratla gezdim. Bir daha dener miyim? Evet. Bir gün tekrar her şeyi boş verdiğimde gene yaparım, ne olursa olsun. Çünkü geri dönüyorsun hayata. Ama bu yaz yaptığım bir çok şeyi bir daha yapmam. Kimisi gereksizmiş, çok.

—-.—-

Rev, Birinci Sezon Bölüm Özetleri:

Birinci Bölüm: Adam Smallbone/Tom Hollander-soyadı ve fiziksel özellikleri bire bir örtüşmekte-Doğu Londra’nın St. Saviour Kilisesi’ne tayin olmuştur. Evlidir ve karısı bir papaz eşi olmak dışında avukattır ve bu sıradışı bir konumdur bir papaz eşi olarak; İngiltere’de bile. Kendisini papazla özdeşleştiren Colin’le ve yeni mesleki aynı zamanda zoraki sosyal çevresiyle tanışırız: sosyal statü kazanmak için kiliseye gelenler, bağımlılar ve kendisini bar çıkışından toplayacağının duyumunu alan Başdiyakoz gibi.. Adam, kilisesine çocuklarını İngiliz Kilisesi Okulu’na kayıt ettirmek için gelen ikiyüzlüleri ayırt etmek için yardımcısıyla çalışmalara başlar. İlk eleyecekleri geç vaftiz olanlardır. Yedi yaşındaki bir çocuğun geç vaftizini daha çok bir şeytan çıkartmaya benzetirler(geç sünnetin bir başka türlüsü sanki. Çocuklar bayılana ve acıdan çıldırana kadar ritüelleri yerine getirmek için çabalayan anne babalar dünyanın her yerinde varlar tüyler ürpertici bir şekilde). Adam, Colin’le oturduğu bankta İngiliz zoolog, bilim adamı, yazar ve Ateist Richard Dawkins’i ve “Tanrı Yanılgısı”nı eleştirir. Bir salyangozun kabuğundaki matematiksel olarak mükemmellik ve olmuş olmasının gerekliliği ya da gereksizliğidir Adam’ın bir yaratanın varlığını açıklarkenki referansı. Dawkins’i çok severim bu arada. Şöminenin başına oturmuş, elinde bilgisayarı nefret mesajlarını okumakta olduğu bir de videosu vardır. Eski ateist olarak hala ateist adamlardan hoşlanan bir tarafım var. Tanrı’ya muhalefet alelade bir insana baş kaldırandan daha çekici geliyor sanki. Ve biyografisinde ateist ve hümanist diyor. Sanki Tanrı’ya çok ama çok inananlar insanı es geçiyorlar çoğu zaman ve hani bizler  surettik..

http://www.youtube.com/watch?v=Oxm8PKhzNW0&app=desktop

İkinci Bölüm: Adam, Tanrı’ya yakarıyor kendisine yatakta biraz enerji vermesi ve kilisesi için finans bulması için. Ve ben de Adams’a katılıyorum ve soruyorum: Neden finans bizim için devamlı günlük bir sorun?  Eşzamanlı olarak yardım gökten değil bir başka popülist ama Protestan bir rahibin desteğiyle geliyor.
Baştan çıkarılmak isteyen karısının beklentilerini karşılamak Adam için çok daha güç: Asansörde seks, halka açık yerde seks, insanlar varken yaramazlaşma, striptizci veya fahişe gibi giyinme, ünlü biriyle beraber olma, yüzsüz iki adam, hükmedilmek, bağlanmak… Liste o kadar uzun ki Adam’ın dimağsı da almıyor kısa bir süreliğine. Bakar mısınız evdeki bir kadınla uğraşmak bir adam için tüm cemaatle uğraşmaktan daha zor olabiliyor zaman zaman. Adam’ın Colin’i fiziksel aşk yerine İlahi aşkla avutmaya çalıştığı diyalogsa şahane.

rev-2[1]

Üçüncü Bölüm: Müslüman çocuk grubuna kiliseyi açıyor Adam, kullanmaları için. Ve genel olarak Hıristiyanların Müslüman korkusunu dinliyoruz kendi ağızlarından. Aşırı tutucu ve peçeli insanlar olacaklarını düşünüp, çocuklarını ırkçı yetiştirip bomba yapmayı öğrettiklerini, Batı’yı nasıl yok edeceklerini anlattıklarına dair önyargıları; dinleriyle ne kadar rahat olduklarını görüp, İslam’ı günlük hayatlarıyla birleştirdiklerini idrak etmeleri ve kendi pazar günkü ayinleriyle kısıtlı kalan kendi cemaatleriyle karşılaştırıldıklarında yıkılıyor. Adam şunu unutuyor sadece. İslamiyet’teki teslimiyet ve itaat, Batı medeniyetlerinde kolaylıkla sindirilemez. Sormaya, sorgulamaya, araştırmaya dayalı temel eğitim kayıtsız şartsız boyun eğişi baştan reddeder. Ve zavallı Adam ilkokula her gittiğinde küçüklerin soruları karşısında müşkil duruma düşmekten kurtulamaz.

Dördüncü Bölüm: Reggae müziğine kaynaklık etmiş bir dinle tanışıyoruz: “Rastafaryanizm”. Colin’e göreyse, Hıristiyanlık gibi ve bolca kutsal dumandan tüttürüp kafa bulabiliyorsun. Sorunu yalnızlık olan adam Katolik Kilise’sinden keskin bir dönüş yaparak Rastafaryanizm’e geçiyor.
Adam’ın televizyondaki gay esprisi başına bir sürü iş açar ve televizyonda ve radyoda soğukkanlılıkla konuşmak hususunda çok haz etmediği bir arkadaşından nasihatler alır. Arkadaşınınsa tek yaptığı şudur: mikrofona bakmak ve onu dinleyen tüm insanları küçümsemek. Onların ne kadar aptal, cahil, eğitimsiz, görgüsüz, bilgisiz, mutsuz, UFAK, başarısız, ömürlerinde umutsuzca yol gösterecek birini aramakta olan ayak takımı sürüsü olduklarını hayal etmek, tıpkı seremoni yaparken ki gibi.. Bizde  da var bunlardan sanırım, ahkam kesen bir sürü kibirli, gıcık adam hemen hemen her konuda. Ben de şu an farklı bir şey yapmıyorum ve size ahkam kesiyorum Türkiye’de az izlenen bir dizi hakkında. Az izlendiğini bile bile ve milyon tane dizi varken..

Beşinci Bölüm: Herkesin bir gün bir şekilde bulaştığı sosyal medya çılgınlığı yüzünden kendini yalnız ve tecrit edilmiş hisseden Adam ilk bulduğu çıkışa atılıyor çaresizce. Bu derin düşünceleriyse, insanın en derin düşünebildiği yerde geliyor aklına. Etrafımızda çok insan var gibi gelir ve daha çok olsun isteriz hani. Çok insan, daha çok insan, yüzlerce-binlerce insan, seni sevdiklerini sandığın çok az gördüğün, belki de hiç görmediğin yüzler. Hey modern insan, bu yüzyılda öyle büyük sevgiler yok ve her insanın egoları var zamanla yoktan var ettiği ya da beraber doğduğu ve zamanla besleyip büyüttüğü. Nietzsche’nin”Will to Power”ı. Yani, kısaca ne iki ne üç ne yüz “cambazın” bir ipte oynamasının resmen değilse bile bireysel olarak mümkün olmadığı. Hayatının tanığı olmayan insanın senin dostun olamayacağı gerçeği öte yandan. Zayıfları sevmemiz ve seçmemizin nedeni. Onların zayıflığının seni tek kılacağı ve lider yapacağının gerçeği. Bilginle, zenginliğinle, yeteneğinle ya da  çalışkanlığınla bindiğin dalı kesmemeyi de başarabilirsen eğer doğal seleksiyon ve var ise eğer şansın da yardımıyla zirveye çıkarken üzerinden geçeceğin, topuk izlerini yüzlerinde bırakacağın insanlar bunlar. Buradan bakıldığında Naziler, Nietzsche’nin bu fikrini mükemmelen uygulamışlar. Ticarette bu kadar başarılı bir milletten ve yapabileceklerinden korkmuşlar. Kimse sebebli ya da sebepsiz zenginleşeni sevmez, kendinden başka. Ve insanların işine yaradığın sürece var olursun, bunu sonsuz kılmak için umutsuzca çabalarsın ama bir gün bir yerde pilin biter ve azar azar unutulursun. Hayat adil değil. Kimse için.

446_rev[1]

Altıncı Bölüm: Hıristiyan Din Adamları’nın internetteki sayfasında kendisi hakkında yapılan olumsuz bir eleştiriyi kafasına takan ve dijital dinin kurbanı olan Adam umutsuzca içiyor, dünyadaki tüm umutsuzlukları kafasına takıyor, daha daha çok umutsuzca içiyor, televizyon karşısında şahane saatler geçiriyor, hırsızlık yapıyor, yüksek miktarda ontolojik ümitsizlik deneyimliyor ve Tanrı’yı sorguluyor, kendini iyi hissetmek için aklına geleni söylüyor, okul müdürüne asılıyor ama kilisede düzenlenen “papazlar ve fahişeler” konulu kostümlü baloda harika dans ediyor. İngilizlerin mizah anlayışına hayran olmamak elde değil.

Rev size bunları düşündürtecektir eğer İslamcı bir fundamentalist değilseniz-hayır sizi aptal yerine koyup akıl vermiyorum, yol açıyorum ve ikisi arasında fark var-. Ve her zaman bir taraf vardır ve ne tarafta durduğunuz değil, ne kadar olduğunuz önemli sanki. Babil Kulesi’yle doğdu taraflar ve taraftarlar.

—-.—-

İngiliz oyuncular çok iyi aktörler ama her nedense Amerikalılar onlardan rol çalıyor her zaman.  Bakınız “12 Yıllık Esaret”te Paul Giamatti ve Benedict Cumberbatch’in köle pazarlığı yaptığı evin salonundaki sahneye. Giamatti İtalyan ve İngiliz kanı taşımakla birlikte Amerikan “Endüstrisi” için çalışmaktan ezip geçiyor içinden doğmuş olduğu sistemin verdiği özgüvenle. Amerika beşyüz yıl daha baş aktörler çıkaracak, daha büyük bir güç yok dünyada.

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 4: GAZİANTEP

                                                                GAZİANTEP

                                                “Sic transit gloria mundi!”

20130917_112344

Yan koltukta oturan ip gibi incecik kadın yaklaşık dört saat sürecek seyahatimdeki yol arkadaşım. Evliymiş, bir kızı var ve ameliyat hemşiresiymiş. Dört yıl Diyarbakır’da görev yapmışlar. İşini severek yaptığını söyledi. Ameliyatta teslimiyet var. Şimdi şoföre teslim olduğumuz gibi. Tek farkla, bilincimiz açık şu an ve ben onu heyecanlandıran ameliyatların hangileri olduğunu sorabiliyorum: Sezeryan ameliyatlarıymış. Bebek çıktıktan sonra rahim derhal eski boyutuna geliyormuş. Bunu görmenin mucize olduğunu söylüyor. Rahim kapanırmış tıpkı bir çiçek gibi. Doğumun kendisi başlı başlına bir mucize zaten. Bahşedilenlere nankörlük ettiğimizi düşündürttü bu bana. Bas bas bağırıyoruz dünyaya gelirken, belki hayata olan şikayetimiz ondandır. Kim uykusundan uyandırılmayı ister? Kim sıcacık yatağından buz gibi odaya kalkmayı ister? Başaşağı tutulup, tepildiğinizi hayal edin; bi rahat vermediklerini, yamru yumru bacaklarınızdaki yabancı ellerden hesap edin. İçerisine yerleştirildiğiniz sera gibi kaba konduğunuzu bir düşünün. Daha bitmedi. En nihayet ev sahibinizle koyun koyunasınız ve top gibi başı olan içi beyaz sıvıyla dolu iki büyük tepenin(kiminin nasibi dağ) ağzınıza dayatıldığını hayal edin. Tamam zirvedesiniz ama bu sizde hazımsızlık yapacak haliyle. Ve son olarak suratınız kıpkırmızı şişerek alttan üstten tüm o içtiklerinizi bıraktığınızı hayal edin. İki paralık zevkinizde ağzınızdan burnunuzdan (tek ordan olsa yeri) geldi, değil mi? Tam huzuru bulmuşken gıdıklanmak da nesi? Ev sahibiniz sizi önce kendi evinden attı, sonra ellere verdi, sonra bir oda verdi, sonra ufak ufak rahatsızlık verdi. En korkuncuna geliyoruz şimdi. Tüm bunlar için kendilerine müteşekkir olmanız gerekiyor. Nietzsche haklıydı. “Hiç doğmamış olmak, en büyük ihsaniyet.” derken. Kafamdaki bu güzel fikirleri söylemiyorum. Başka ameliyat türlerinden konuşuyoruz. Kalp ameliyatlarına girmek istiyormuş bundan sonra. Diyarbakır’ı sevip sevmediğini soruyorum. Bana şunları söylüyor bir solukta: “Doğu’da bulundum, Anadolu’da bulundum. Ama asla kendimizi buradaki kadar yalnız ve yaban hissetmedik, ben ve ailem. Bizi sevmiyorlardı, biliyorduk ama bizde keyfi gelmedik, gönderildik. Tayinimiz çıktığı için çok mutluyuz. Kolu, bacağı kopmuş askerlerin ameliyatına girdim ve asla affetmiyorum, hakkım varsa helal olmasın.” Bence hepsi, herkes haklı. Herkes yaşadıkları ve kendilerine yaşatılanlar ölçüsünde haklı. Ama neysen osun ve ne kadar oynarsan oyna, ne kadar kendini farklı göstermeye çalışırsan çalış ırkına-sınıfına-zümrene ihanet, kendine ihanet demek. Çoğu oyuncu, bir çoğu pandomim ustası milletvekillerince temsil ediliyorsun. İçmem dersin, viski içerken yakalanıverirsin bir otelin lobisinde belki bir gün, hayat bu, belli mi olur? Ne bekleyebilirsin ki böyle bir ülkenin geleceğinden? En fenasıymış kendi ülkenle ilgili umutsuzluğa düşmen. Bu aklı başında “hemşiranım”da beklemiyor zaten. Beklemeyi bırakmış. Bizde bıraktık. Bizimde eğer var ise bir parça aklımız, helal olmasın hakkımız. Helikopterler ve sınırda bekleşen askerler var. Bir şeyler olmuş olmalı ama bir şekilde kopuğuz herşeyden.

image

Garaja iner inmez dilencilerce karşılanıyoruz. Garaj şehirden çok uzakta. Dolmuşa binip, merkeze gelirken geçtiğimiz sokaklar bana Tarlabaşı’nı anımsatıyor. Her yer öğretmen burada da. Tayinleri çıkmış, Türkiye’nin dört bir yanından gelmişler. Umutlu ve mutlular. Doğunun Paris’i burası diyor bir tanesi. Diyarbakır değil miydi yahu Paris diyorum(önceden Iğdır için de duymuştum, Doğu’nun Paris’i diye). Heryer Paris, herkes ya Parizyen ya Parigot buralarda. Şaka bir yana gün bitiyor, hava kararıyor. Zeynep isminde bir kızla tanışıyorum. Nasıl güzel bir kız! Ben onu da öğretmen sanıyorum. Yüksek lisans için başvurmuş. Olursa burada kalacak. Daha önce Doğu’daki tüm üniversitelere başvurmuş, neresi olursa diyor. Öğretmenlik için yaptığı tercihleri bana da sıraladı. Kimsenin gitmeyeceği, istemeyeceği her yeri yazmış, en ücra, terörün olduğu yerler. Kız bir hayat kurmak için çırpınıyor. Her yere gidecek bu uğurda. O beni cesur buluyor, ben onu. Ben buralarda ne şimdi, ne önce kalamazdım diyorum. O ben senin gibi tek başına gezemem diyor. Ben ona hayat nasıl geçer Şemdinli’de diye soruyorum; o bana nasıl çektin onca yolu bir başına diyor. Otobüsle seyahat ona zül geliyor ama durağan bir coğrafyada aylarca kalabilecek. Otobüsler yol alır halbuki. Mevsimlerin değiştiğine tanıklık edersin. Coğrafya değişir. Dağların arasından, ırmakların kıyısından ama çokça otobanlardan gidersin. Gün geceye döner, yol arkadaşların değişir, bir daha karşılaşma ihtimalini düşünmediğinden rahat rahat açarsın kalbini, o seni unutur sen onu. Uyursun uyanırsın bir bakarsın sabah olmuş. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Önce “Zeugma” diyorum. İpek Yolu önünden geçiyor müzenin. Muhteşem. Bir medeniyet çıkartılmış, önümüze getirilmiş. Göz kamaştırıyor her yer. Çingene Kız’a gelesiye kadar iyice içime sindirmeye çalışıyorum her bir mozaiği. Barkovizyon gösterisinde Zeugma’nın tarihinden bahsediliyor ama ingilizce. Ben Japonlarla izliyorum(Koreli olmalarını dilesemde, bir daha hiçbir Koreli beni dilemeyecek bundan eminim, kara listedeyim). Nihayet siyah perdeli, siyah döşemeli taşlı bölüme giriyorum. İçeride karanlıkta bekleşen güvenlik elemanı var, bolca da Japon turist. “Çingene Kız”ı her yerden, sağdan soldan, tam karşısından, az gerisinden, az ucundan, yukarıdan, aşağıdan çek çek bitiremiyorlar. Bir şeye bunca ilgi oldu mu beni usandırır. Bir an alın götürün diyesim geliyor. Mona Lisa gibi. Ne kadın ne erkek. Ama kız demişler. Tarih ondan tarih. Herkes atıyor ve tarihe değil, tarihçinin kim olduğuna bakmak gerekiyor; yoksa herkes kendi tarihini yazıyor. Bu “kızın” hikayesi de biraz karışık olsa gerek. Yoksa tatlı tatlı bakıyor, her yerden size bakıyor. Güvenlikçi karanlıktan sıkılmış, en çok Japonlar çekiyor diyor. Dakikalardır buradalar, gitmek bilmiyorlar diyor(ilgi alanım Koreliler demiyorum). Fırsat bıraktıklarında birkaç poz da ben çekebildim. Leonardo ” bile” bu teknikle yapmış resimlerini. Varın görün sanatın sıfır noktasındaki akıl almaz başarıyı. İşte dünyanın ihtişamı böyle geçer(sic transit gloria mundi).

image

20130917_111740

image

Dünyanın üçüncü büyük hayvanat bahçesindeyim. Maymunlarla başlıyorum. Çok ciddiler. Havada esinti var ve hayvanlar büzüştükleri kafeslerinden ve ıssızlardan çıkmak istemiyorlar. Yalnız bir rakun vardı. Halini halime benzettim. Kuğular başlarını gömmüşler, bembeyaz tüyleri rüzgarda dikilince içim ürperiyor. Alemlerin 3’e ayrıldığı aklıma geliyor. Bir kolu hayvanlar alemi. Onlarında değişik birer ruh halleri var ve ben hepsini insanlardan daha “mantıklı” buluyorum. Nitekim aslanların olduğu kafesin başına geldiğimde her ne kadar sınıflandırmak istemesemde iki adet “kro” ellerindeki boş pet şişesini kaşla göz arasında çitlerin üzerinden atıveriyor. Halbuki yasak ama kro yasak dinlemez( bu türün Aids ve benzeri bulaşıcı hastalıkların üstün ırk olan Türk halkına işlemediği yolunda bir takım bilimsel hipotezlere başvurmuşluğu da vardı geçmişte). Çitlere tırmanıp, ıslıklar çalıyorlar. Hayvan ne tepki verdi biliyor musunuz? Oturduğu yerde hiç istifini bozmadan iki patisinin arasına almış olduğu şeyi yemeğe devam etti. Uzağı geç algılayan gözlerim bir süre sonra bana aslanın yediği şeyin yemek değil pet şişe olduğunu ve hayvanın manyaklarla uğraşmaktan edebini bozmadan nasıl azar azar delirdiğini gösterdi. Yüzlerce pet şişesi, suyu içen aklı evvel vatandaşlarca bir ritüelmişçesine hayvanın önüne fırlatılıp atılmış. Bu zavallıcıksa kafesin gerisinde olmasa yakaladığı yerde hepsinin poposunun bir lobunu keyifle ısırıp kopartacakken, sinirinden tırım tırım şişeleri parçalamakta. Çıkışta sormayı unutuyorum aslanlar şişe atılmasını talep mi ediyorlar ya da dişleri için faydalı bir oyun mu bu? Ama unuttum işte. Ayıların kafesinin önünde de hop hişt ayı diye bağırıyorlardı. Ayılar o kadar bıkkındı ki, oralı bile olmadılar. Hayvanlar aleminden zoraki pandomimci çıkmıyormuş görmüş olduk.

20130917_131839

Gaziantep çarşısını gezdim son saatlerimde. Çeşit çeşit baharatlar ve yemişler hem ucuz hem kaynağından. Oyuncak müzesine dışarıdan şöyle bir baktıktan sonra, Savaş Müzesini ve Mevlevihaneyi geziyorum. “Tahmis Kahvesi”nde oturacak kadar vaktim kalmadı. İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyorum.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: