UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

20170927_172531-02
MARDİN

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

Üçüncü günün sabahında Mardin’de açıyorum gözlerimi yine, yeni doğan güne. Dün çok zor geçmişti, dolayısıyla bugün daha zor geçecek gibi görünüyor iki büklüm yattığım yerden. Çünkü bugün dünün atamadığım yorgunluğunu da taşıyorum. Gece ağrıdan rahat uyuyamadım. Aslında hiç uyumadım. Yüzü koyun yatamadım, çünkü dizimin yatağa değdiği hiçbir pozisyonda acıdan duramadım. En kötü ihtimal sağ bacağımı keserler diyorum kendi kendime. Ben zaten kendi kendime konuşa danışa kendimi bitireceğim bir gün… Her neyse, diz kapağından itibaren kesebilirler mesela. İyi ama gezmek için bacak gerek bana.

Sabah sabah bandajını açtığımda diz kapağımın yaralı bölümünde bir parmak kalınlığında sarı bir iltihapla karşılanıyorum. Hiç durmadan zonklayan işte bu tabakadan yayılan sonsuz enerji. Mikropların beni terk etmeye niyetleri yok. Çok dirençliler ve asi sıfatını hak ediyorlar. Belki de beni ve dizimi çok sevdiler. Hiçbir yere gidecekleri yok bu yüzden. Pansumanını yapıp, aksaya aksaya aşağıya iniyorum. Ara ara titrediğimi fark ediyorum. En azından 112 beni ya da cenazemi alır götürür evime diye düşünüyorum şimdi de. En azından evimin en yakınındaki hastanenin morguna bırakırlar artık beni. Ne demiştim, kimselere ihtiyacım yok benim, kendim yeterim kendime, kendimi yok etmek için. Ne yani Yurtiçi Kargo ile mi gönderilceğim? Kargo muyum ben?

Yakın bir tarihte dizi çekimlerine sahne olmuş merkezi otelimde asansör yok. Hasta dizim için tüm Mardin’e yüz katlı asansör yapmaları gerek aslında. Sesimi duyan yetkili de yok. Büyükşehir ve Artuklu Belediyelerine kayyum atanmış. Kaymakama mı çıkayım, ne yapayım? Lobide karşılaştığım güvenlik görevlisi Bilal bana düşük sezon olduğundan ve talep olmadığından, tek kişilik bir tur ayarlayabiliyor ancak. Endişe dolu gözlerle bakıyorum Bilal’e. Ben diyorum, kendi kendime tahammül edemezken, bir yabancıya nasıl katlanacağım diyorum. Sorun olmaz, kardeşim gelecek diyor. Dizim için beni karşı sokaktaki sağlık ocağına götürüyor. Ne yaptınız diyor doktor bana, sadece düştüm diyorum. O da başka merhemler, mikrop öldürücüler veriyor(bendeki mikropların karakterini bilse balta, keser hazır ederdi de). Pansuman yapıp, yaramı kapatıyor. Doktor doktor gezer oldum, bir diz yüzünden. Çok kızıyorum kendime, ama kendi kendime.

Otele geldiğimde kardeşim saat on buçuk gibi burada olur diyor Bilal. Tamam diyorum. Odaya çıkıp pansuman için gerekli şeyleri çantama atıp, diğerlerini odada bırakıyorum. Son kez aynaya baktığımda dizimin acısından unuttuğum kavlamış dudaklarımı görüyorum. Biber gibi kıpkırmızı olmuşlar, acısı da cabası. Birden vazgeçmek istiyorum rehberden, gezmekten, şehirden, her şeyden. Dudağıma Silverdin sürüyorum acısını alsın diye. Dizimde Fucidin var. Her yerim krem, jel, merhem tiksiniyorum kendimden. Şu halde sakin görünmeye çalışıyorum topallaya topallaya aşağıya inerken ki, insanlar halimden ürkmesinler. Bu arada için için  Allahım ne yapacağım bütün bir gün boyunca, hiç tanımadığım bir adamla Mardin’de, aynı arabanın içinde diye düşünmeden de alamıyorum kendimi.

20170929_144536-01

BİR REHBER, BİR TAM TUR :

Rehberim uzun boylu, esmer bir adam. Aynı yaşlardayız, benden daha genç de olabilir. Adını söylüyor, derhal unutuyorum. Kur’an’da geçiyormuş. O da bir aşirete mensup, Arap aşiretine. Soğukkanlı görünüyor, dimdik yürüyor. Sonradan idrak ettiğim bir güven veriyor yanındaki insana. Onun varlığı sayesinde bütün sınırlardan, tüm ıssız ve tekinsiz yollardan hayata aldırış etmeden geçiyorum. Sadece bir kez PKK yok mu buralarda diyorum. Sınır ötesindeler diyor. Yüksek yüksek dağlara bakıyorum Nusaybin yolu üzerindeyken. Diyor ki, “eskiden akşam saat dörtten sonra bu yollar kapanırdı, Jandarma, bulduğunuz ilk köyde misafir olun, biz gideceğiz, PKK inecek, artık sizi koruyamayız derdi”. Bana gelince ben hep Batı’daydım, seksenlerde ise çocuktum, bizim böyle dertlerimiz yoktu ki! Bir dert vardı ama bizden uzaktı. Deyrulzafaran’dan başlayıp Deyrulumur’a uzanan bir güzergahta akşama kadar dolanıp duruyoruz beraber. Binmeden hiç olmadı kendimi arabadan atarım derken, konuşa konuşa akşamı ediyoruz. Asılsız bir bomba ihbarı, bir arama, bir efsunlu köy, bir antik kent, iki Süryani manastırı gezdik beraber. Daha ne olsun? Sınırın az ilerisinde, aralarında kendi köyünün olduğu Suriye’deki yerleşim yerlerini gösterdi bana uzaktan. Ataları Beyrut’tan göçüp gelmişler. Bir kısmının Suriye’de olması bundanmış. Hayatımda sadece iki şehirde, bir zırhlının üzerine çıkmış askerin, gözü silahının namlusunda, şehrin göbeğinde dolaştığını gördüğümü söyledim ben de ona; bu yerlerden ilki Beyrut’tu, ikincisi ise Mardin. O ise hayatla ve sistemle barışık. Yoksa çok acı çekersin diyor. Sen de, ailen de. Hayatında bir kez çocukken su diye rakı içirmişler, kendini kaybetmiş. Bir kadeh içmek zorunda kalsa uykusunun geldiğini söylüyor. Kur’an’a riayet ediyor. Arkadaşlarla otururuz, ben kola içerim diyor. Bilal kardeşim değil, kardeşim gibidir diyor. Aynı mahallenin çocuklarıymışlar. Beraber büyüdük farklı dinlerden, milletlerden insanlar olarak ve geçimi sokak aralarında öğrendik çocuk yaşta iken diyor. Bizde eğitim evde verilir diyor. Normal şartlarda bir arada bulunma ihtimalimin bir hayli düşük olduğu bir adamla(Doğu nire Batı nire?), sıkışık araba koşulları dahilinde epey bir mesai yapıyorum. Ve onun gözleriyle görmeye başlıyorum olayları. Söylediği çoğu şey mantıklı çünkü. Bir de sakin sakin, diretmeden, üste çıkmadan anlatıyor en önemlisi. Sakin kalabilen, susan her zaman kazanıyormuş hayatta. Böyleymiş arkadaş.

İlk durak Deyrulzafaran ya da Süryanilerin deyişiyle Mor Hananyo. Mor, Aziz demek Süryanice de. İçerideki gönüllü rehberimiz Lucas’ı beklerken çok güzel çaylarından içiyoruz bahçesinde. Dört otobüs var dışarıda. Geçen yıllarda yaşanan durgunluktan sonra esnaf da, turizmci de işlerinin açılmasından umutlu. Düşünsene diyor, çarşıda sandalyeleri alıp dışarıya koyan esnaf birbirine bakarmış sabahtan akşama kadar. Mardin’in ruhuna yakışan bir şey turist. Bu çokluk başka bir yerde yok. Hal böyle olunca da eşine az rastlanır bu hali ve tarihi dokuyu koruyup kollamak gerekiyor. Bir çay bardağındaki Süryani çayına sığıyoruz burada. Keyifle içebiliyorsunuz üstelik, benim gibi çay sevmeseniz de.

Rehberlik hizmeti için beklerken karşıdan gelen grubun içindeki adam yanında fotoğraf çekmekte olan kadına ilerideki uzuun sakallı yaşlı rahibi işaret ediyor. Ne yapayım ihtiyarlamış adamı çekip de diyor kadın. Araplar şöyle, Kürtler böyle, Süryaniler en şöyle de, biz Türkler de fırsat bulduk mu böyle dangalak dangalak konuşan bir tür’üz işte.

Sırada neresi var diyorum, Dara Antik Kenti varmış. Eski köy pardon mahalleye girer girmez, karşıdan gelen kızı tanıyorum hemen. Son gelişimde bize konu anlatımında bulunmuştu akranlarıyla beraber. Sarı sarı çocuklardı hepsi. Daha ilkokul çağındaydı bu kız ben geldiğimde, şimdiyse genç kız olmuş. Sarışındı, inceydi, ne anlattığını hatırlamıyorum bile. Şimdiyse akıllı uslu bir genç kız olmuş. Zamanın varlığını hatırlatan anlar çıkıyor insanın karşısına. Bu ise en önemsizmiş gibi görünen ama önemlisinden bir taneydi. Kaya içine oyulmuş evleri, yerin dibindeki akıllara ziyan zindanı, nekropolü, kilisesi ve tiyatrosuyla çok bin yıllık bir tarihe yataklık eden toprakların üzerinde yaşayan bir köy var şimdi. Zaman böyle bir şey işte. Bundan çok bin yıl sonra da belki de bir başka turist yanında bir rehberle geldiği topraklar üzerinde bundan çok bin yıl önce yaşamış köy evlerinden bahsedecek, kim bilir? İşin enteresan yanı aslında tarihi açıdan çok mühim olan yekpare taşların bazısı köylülerce alınıp, köy evlerinin inşasında kullanılmış olup, buradaki her bir ev de kendi çapında tarihi bir öneme sahip olmuş bu sayede. Ben bir apartman dairesinde oturuyorum mesela ve ileride tarihi bir hiçlik olacağından en fazla bir nekropol olarak hatırlanacak bu hiçlik. Hiçliğin sıfır noktasından gelmiş bulunmuş bir kul olarak, Doğu’nun Efes’ine olan hayranlığımı ancak böyle aktarabiliyorum sizlere üzülerek. Hiçlikten geldim, zenginliğin ortasına düştüm, gene hiçliğe döneceğim. Bazısı buna ebediyet diyor.

20170929_112857-01
Dara Antik Kenti

Yine soruyorum rehberime acaba bundan sonra ne var, ne var diye. Şimdi sırada asılsız bir ihbar üzerine araç kuyruğu var diyor. Kapıyoruz kontağı, oturuyoruz sıcakta, arabanın içinde. Tırlar, otobüsler, hususi araçlar olarak el elde baş başta bekliyoruz kuzu kuzu aranmayı ya da ihbarın patlamasını? Olağan bir rutinmiş aslında. Ehliyet ve ruhsatı almaya gelen trafik polisini inceliyoruz uzaktan. Yaşı küçük bir yandan, Egeli bir hali var öte yandan. Gelmiş buralara nerelerden nerelerden, belinde silah, güneş tam tepesinde arama yapıyor. Her an için başına her şey gelebilir de. Yol boyunca geçtiğimiz sayısız zırhlı ve araç arama bariyerlerine baktım durdum sadece. Dirlik yok burada, bir tür huzursuzluk sisi var tam üzerimizde. Batı’da doğmuş olmak istemez miydin diyorum rehberime. Deniz isterdim, bir de nispeten serin bir iklim, bu yaz kavrulduk biz diyor. Bu yaz hepimiz kavrulduk kavrulmasına da, buralar da ayrı kavrulmuştur hani. Bekleyiş uzadıkça garip garip şeylerden bahsediyoruz. Üçharfliler neredeler, buralarda var mı çok, Lübbey diye bir köy pardon mahalle vardır Ödemiş’te, o köy off mahalle-ağız alışkanlığı işte-istemediğini içine almaz haberin var mı, senin aile dizininden o köyün görünmez güçlerinin haberleri vardır gibi konuşmalardan sonra nihayet yol açılıyor, ihbar asılsız çıkmış oluyor ve biz de Nusaybin yolunda ilerliyoruz hızla. Az evvelki yığılmadan sızlanırken, şimdi de ıssızlıkta gidiyoruz. Ne bir araç, ne de bir insan var yolda. Kalecik Köyü aniden çıkıyor karşımıza. Dilim tutuluyor görünce. Uzaktan bir bülbül yuvasını andırıyor. Kale gibi yapmışlar evlerini. Şaşkın şaşkın bakarken, uzaktaki ihtişamlı halini fotoğraflamayı unutuyorum. Gidelim mi diyor, bu köy efsane diyor. Kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz köye doğru. Bir merak bir merak, sus pusuz heyecandan. Öte yandan bizi bekleyen ve karşılayan şeylere karşı da temkinli ve de hazırlıklıyız. Yokuş yol’a doğru rampa yukarı çıkarken iyice pısıyoruz. Dönsek mi diyorum, dönesim olmasa da. Geldik ki diyor. Hah diyorum, köy bizi kabul etti. Aile dizinimiz sağlam diyorum. Kahraman kumandan olarak atlıyorum arabadan. Üçharfliler, beşharfliler ben geldim diyorum. Bu sene o kadar çok Gizli Tarih okudum ki, zaman yolculuğu yapacağımı filan düşünüyorum bir eşik sayesinde. Fakat park ettiğimiz yer, bir evin arka tarafı çıkıyor ve heyecanla içeriden gelen seslere kulak veriyorum. İnsanlar Türkçe konuşuyorlar. Bir kadın ninesinin banyosundan bahsediyor. Şampuan al, bak orada Elidor diyor. ??? Ne bekliyordum ki? Söyleyeyim derhal; daha önce hiç duyulmamış bir lisanda konuşan siyah tüylü varlıklar ya da pabucunu ters giymiş küçük yaratıklar. Ninemin banyosu neyse de, Elidor beni bitiriyor. Tam bir hüsran. Yine de gözü açık hafiyeler gibi ipucu peşine düşüyorum. Muhakkak olmalı, burada bir yerlerde olmalı. Sonunda uzaktan bir kız çocuğu görüyorum, sırtında da çantası. Bana yüzünü dönmesini bekliyorum sabırla. Dönüyor, olanca çocuk suratıyla. Bir başka hayal kırıklığını daha kaldıramayacağımı düşünerek ayrılıyoruz köyden, pardon mahalleden. Gene de yol boyunca tüm paranormal olaylardan konuşuyoruz. Rehberimle bir ortak ilgi noktamız daha çıkıyor Kur’an da da bahsi geçen. Araplar için Kur’an’dan okuyup öğrendikleri ve yaşamları boyunca içselleştirdikleri şeylerin önemini anlıyorum iyice. Bir edebiyatçı için ya da iyi bir okuyucu için çok önemli hayat dersleri barındırmaları açısından Klasikler ne kadar önemliyse, insanı büyütüyor, olgunlaştırıyor, muhakeme gücü sağlıyor, idrakini sağlıyor ise, onlar için de Kur’an-ı Kerim o kadar mühim ve değerli. Onların Karamazov’u da o; ya da Suç ve Ceza’sı bir çeşit. Rusların Peygamberi de diyebiliriz Dostoyevski için. Bu durumda Hz. Muhammed için de Müslümanların Dostoyevskisi diyenler çıkabilir. Biri Allah’ın vergisi, diğeri Allah’ın elçisi. O kadar mühim yani.

20170929_131659-02-01
Kalecik Köyü, Nusaybin
20170929_131134-02
Kalecik Köyü, Nusaybin

Ezidilerin köyünden geçiyoruz şimdi de. Kimse yok, çünkü göç etmişler. Küp gibi küp gibi de evleri varmış. Rehberime, Ezidilerle Yezidilerin arasındaki farkı soruyorum. O ana kadar aralarında bir fark olduğunu da bilmezdim ya. Ezidiler, Irak’ta kabri bulunan Şeyh Adiy’i peygamberleri olarak görüp, Meleki Tavus’u da adı üzerinde insanlara tapınmayı reddeden, en büyük kötülüğün insan kalbinde bulunduğunu söyleyen bir melek olarak benimsemiş, Allah’a inanan kadim bir halk imiş. Kökleri nereye dayanırsa dayansın benim en çok erkeklerini Kürtlere benzettiğim ve burma bıyıklara sahip, her fırsatta ezilmiş, göçe zorlanmış, zulme uğramış, bıraksalar kendi halinde yaşayıp gidecek halkın çektiği cefayı, sürgünü aklı almıyor insanın. Sayıları her geçen gün azalan, azınlığın azınlığı olan bu kadim halk ciddi olarak nüfusu tükenmekte olan tüm varlıklar gibi korunup kollanmalı her fırsatta.

20170929_143414-01.jpeg
Deyrulumur
20170929_142438-01
Deyrulumur

Çay içmiştik Deyrulzafaran’da, su içmiştik yolda. Açlıktan ölüyoruz ama önümüzde Deyrulumur var daha. Süryaniler Mor Hananyo ve Mor Gabriel ismini tercih etseler de, Deyrulumur kulakta öyle bir tını bırakıyor ki ben bu haliyle adlandırıyorum her fırsatta. Yıllar önce burası tadilatta imiş. Fakat ben buraya gelmiştim diyorum onlara. İmkansız tadilat vardı diyorlar, imkansız ben burada bulundum diyorum. Vatikan’ı andırıyor, ondan mı acaba? Hayır. Ben buraya geldim yahu. Deli diyeceksiniz biliyorum ama geldim diyorum size. Ne şekilde olduğunu bilmiyorum ama burayı biliyorum. Bahçesini geçiyoruz bir boydan bir boya. Kilisenin gelirinin bir kısmı da geniş arazisindeki üzüm bağlarından geliyor. Ayrıca çoğu yurtdışında bulunan Süryaniler bağışlarını esirgemiyorlar burası için. Deyrulzafaran’dan daha gösterişli duruyor dışarıdan ve nispeten gözlerden uzak olduğundan kendi çapında ayrıcalığın ayrıcalığına sahip bir konumu var. Uzun bir koridormuşçasına iç bahçeye açılan dış bahçede yürürken üç genç geliyor karşıdan. Biri kız, ikisi erkek. Kız yol boyunca tellendirdiği sigarasını, bize bakıp yere fırlatıyor pervasızca. Deyrulzafaran’da bahsettiğim dangalakça konuşan Türk’e nispet eden kaba saba Kürt kızı da bizi ayrıca deli ediyor. Yerdeki tek çöp, onun az önce fütursuzca yere fırlatıp attığı izmarit oluyor. Bal dök yala yerlerde geride bıraktığı çöpüyle nam salıyor gencimiz. Biz bize benzeriz. Burası Hıristiyanların olsun, bize kalsa çöplüğe benzetiriz çünkü. Şimdiki mihmandarımızın ismiyse Benjamin, Lucas’la aynı yaşta gibiler. O da buranın tarihinden, insanların ayaklarını bastığı yere gömülmesini şart koşan büyük büyük rahiplerinden bahsediyor. İnanılmaz, bir gram toz yok hiçbir yerde. O kadar temiz ki her yer, o kadar temiz ki bu insanlar…

Midyat’a geliyoruz nihayet. Eski ve Yeni diye, o da Mardin gibi ayrılmış ikiye. Eski Midyat’tan önce Estel adı verilen Yeni Midyat’ın Bahar Sofra Solunu’na giriyoruz. Midyat tabağı yiyoruz öncesinde mezeler, arkasından tatlılar eşliğinde. Et yemeğe Güneydoğu’ya gelmeli. Tabağımdakileri silip süpürüyorum açlıktan ama bildiğin öküz doyuran cinsten toplamda. Kaburgası, içli pilavı, kapalı lahmacunu, şu an adı aklıma gelmeyen leziz leziz yemeklerinin tadı ise hala damağımda. Bunca şeyi de öyle ucuza yedik ki üstelik. Arkadaş biz şehirlerde şehir kazığı yiyoruz, sırf havasını solumak için. Şehirde yaşamanın bedelini misliyle ödüyoruz. Ben Estel’e yerleşip, Bahar Sofra Salonu’nun önünde kamp kuracağım diyorum. Dizimin ağrısını filan unuttum burada. Tavacı Recep’inkinden güzeldi kaburgası da, pilavı da. Tavacı’da dünyayı bırakırsın hesap geldiğinde, ne yediğini de anlamazsın üstelik. Bunu söylesen Tavacı’ya; benim giderim çok, kiram fazla diye sızlanır durur. Midyat en çok mideme hitap etmiş oldu, benden söylemesi.

Midyat, Mardin’in kaotik bir ilçesi. Neden mi kaotik? Çünkü çok araba var, çok insan var, ruhunda bir eskimişlik var, az biraz da zorbalık. Çöl mimarisi etkin ve tipik bir Ortadoğu şehrini andırıyor bu haliyle. Akşam çökmeye başladığından, telkari almak istiyorum diye ısrar edemiyorum rehberime. Ama Sahra Süryani Şarap Evi’ndeki şarapları tadınca mutlu oluyorum. Şairin sözlerine ek olaraksa şarabın da, mutlulukla bir ilgisi var sanıyorum. Aho Çinar’ın kartını alıyorum, eğer yerleşik düzene geçebilirsem şarap siparişi vereceğim kendilerine şişe şişe. Tatlısı, ekşisi, likörü hepsi çok lezizdi. Bavulumdaysa sadece bir tanesine yer vardı, daha dünyanın yolu var önümde. Şişe şişe şarap taşıyamam, ben kendimi zor taşıyorum gittiğim her yere. Midyat Konukevi’nin son katına kadar çıkıp, manzaraya bakıyorum. Bir yanda sağlı sollu kiliseler, bir yanda da cami. İşte genel olarak Mardin’in özeti. Çoksesliliğe kulak vermek gerek. Her sesi saygıyla karşılamak gerek yoksa rehberim Fehmi’nin dediği gibi yaşanamaz olur bu memlekette. Dünya böyle, bir yanda zulüm, haksızlık, bağnazlık, çile; diğer yanda sefahat gırla gidiyor sen istesen de istemesen de. Sense kaderinin seni  attığı yerde, yaşıyorsun bir kavganın içinde.

20170929_161814-01
Midyat.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

gagoriktosba

rise and rise again until become lions

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

%d blogcu bunu beğendi: