DÜNYANIN UZAK UCU, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : CANCUN, CHICHEN ITZA ve ALFREDO

20181105_181315-01

DÜNYANIN UZAK UCU, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : CANCUN, CHICHEN ITZA ve ALFREDO

GİRİŞ :

Çok uzun sürmeyeceğini düşündüğüm bir uçak yolculuğu sonrası Mexico City’den mecazi olmayan anlamda yükselerek Yucatan Yarım Adası’nın kuzeydoğusunda yer alan Cancun’a varacağımı umuyorum. Havaalanında vakit geçirmeye çalışıyorum. Geçirebiliyorum da. Karayipler’e kıyısı olan Cancun’u ise aşağı yukarı hayal edebiliyorum. Lüks otellerin sahillerini süslediği deniz kum güneş cenneti bir sahil şeridiyle karşılaşmayı umuyorum. Bir nevi Antalya, Kemer. Nihayet Karayipler’de denize girebileceğim. Palmiyeler, yüksek ağaçlar, zenginler ve hem zenginlerden hem zenginliklerden beslenenler. Havaalanına indiğiniz anda yalnız gelir düzeyinin değil, eğitim seviyesinin de yükseldiğini anlıyorsunuz. Mis gibi bir havaalanınca sarılıp sarmalanıyorsunuz. Akvaryumun içinde yürüyorsunuz hissi veriyor ortam, tuvaletleri de pırıl pırıl. İngilizce konuşabilecek birilerini kolaylıkla buluyorsunuz. Genel olarak her yer turist. Geniş bulvarlarında karşıdan karşıya geçerken aynı yüksek gelire sahip araç sahiplerinin hızlı giden araçlarının altında kalmamak içinse özel bir çaba sarf etmeniz gerekiyor. Hiç durmadan çalışan ring otobüsleri hiç durmadan müşteri kovalıyorlar. Size korna çalmalarının nedeni ise para kazanmak. Başlarda alınsam da bir süre sonra umursamaz oluyorum. Öyle ki gittiğimin ilk akşamı neşeli otobüs şoförleriyle sohbet etmek eğlenceli bile oluyor. Herkes sarhoş diye işaret ediyor bir tanesi. Gerçekten de öyle. Hava güzel, ortam nezih, Florida’dan gelen Amerikalı turistlerle durakta hiç durmadan gülüyoruz. Kimse neye güldüğünü bilmiyor. Kadınlar bayılacaklar gülmekten. Ben az evvel yine yemeklerini sevmediğimden aç karnına içtiğim şaraplardan çok güzelim. Şoförler ayık ve onlar da gülenle gülüyorlar. Keşke bir otobüse binseydim diyorum içimden. Daha çok gülerdim. Kalabalığız da. Kimsenin neden olduğunu bilmeden gülmesi güzel. Tek derdim bindiğim takdirde nereye gideceğimi bilemiyor olmak. Sırıta sırıta beş dakika mesafedeki otelime varıyorum. 

Baştan söyleyeyim ikinci gün aldığım Chichen Itza turu, Cancun’da kaldığım otel ve plajı dışında bir yer göremedim. Çarşısına bile inemedim. Çünkü vaktim yoktu, çünkü canım çarşı pazarında dolaşmak istemedi. Ne mi yaptım, bavuluma bir bikini bile koyamadığımdan otelin içindeki butikten kan kırmızısı bir bikini satın almak zorunda kaldım. Sonra da bir bira aldım ve sahilde içtim. Dev dalgalarının bikinilerin altını ve üstünü sevmeyen kollarınca bir saat boyunca sarıldım. Tabir-i caizse donumu toplamaktan sıkıldığım anda da deniz sefamı sonlandırdım. Sonra da bir kez olsun downtown’una inmeliydim diye kendi kendime hayıflandım durdum. Fakat söyledim ya, inmedim.

20181105_210143-01

20181105_233359-01

Chichen Itza turunu nasıl satın aldığımla başlayalım önce. Sahilde satış yapan bir Meksikalı’dan aldım. Bir miktar kapora karşılığında sabahın köründe buluşmak üzere randevulaştık. Önümde bir akşam var sadece. 1984 yılı yapımı Against All Odds burada Cancun’da ve Chichen Itza’da çekilmişti. Düşük imdb puanlı bir filmle vakit geçirmek istemiyorum diyorsanız eğer, fimle aynı adı taşıyan ve Phil Collins’in seslendirdiği şarkının klibinde de var Cancun ve Chicken Itza. Filmin çekilmiş olduğu tarihten 33 yıl, benim filmi izlediğim tarihten aşağı yukarı otuz yıl, burada bulunma isteğimden de 15 yıl sonra, yani yarın Chichen Itza’da olacağım. Heyecandan öte şeyler hissediyorum yarına dair. Tur satın aldığım için nasıl gideceğim derdim de olmadığından Cancun’da bile derin derin düşünmeme neden olacak şeylerin içinde boğulmak üzere başlıyorum kendimi sorgulamaya. Ne derler hani, geçmişin de gelir seninle ve sen nereye o oraya. Taşıyorum onu sırtımda gücüm yettiği kadar. Yetmediğinde de içiyorum bolca.

GELİŞME ya da GELİŞEMEME :

Hiç uyumadım. Hiç ama. Bu yüzden de kolay oluyor sabahın köründe kalkıp duş almak. Duş almazsam günü bitiremeyecekmişim gibi geliyor. Ya da hiç başlayamayacakmış gibi. Kahvaltı edecek fırsatım yok. Otelin önüne çıktığımda bir minivan var beni bekleyen. İsmimi telaffuz edemeyen görevli ile maceramız başlıyor. Otel otel gezdirildikten sonra, en nihayet koca bir otobüsün içinde buluyorum kendimi. Gelenler Meksikalı ya da İspanyolca konuşan ülkelerden gelmişler. Bizi bizimki gibi onlarca otobüsün bulunduğu toplama kampı gibi bir yere getiriyorlar. Burada sıraya girin, sıra size gelince kalan ücretlerinizi ödeyin ve on dakika sonra da otobüslerinize binin diyorlar. Nasıl yaptığımı anlamadan yapmayı başarıyorum. Kalan 450 pezoyu ödüyorum. Bir kız yaklaşıyor yanıma ve gideceğiniz yerde içecekler çok pahalı, bu yüzden size teklifimiz olan sınırsız içecek için para ödemeniz gerek diyor. Kabul dediğimde bir bileklik geçiriyorlar bileğime. Cüzdanımı açıyorum ve acı gerçekle yüzleşiyorum. Cüzdanımı kasaya bırakmış ve de yanıma çok az para almışım. Aaaa diyorum kıza, no money, I mean very very less money, take this diyorum. Noo diyor, yeeesss diyorum. Ne yapıp edip bileklikten kurtuluyorum. Görevliler edepsizliğim karşısında(napim çok çaresizdim), nereli olduğumu soruyorlar. Bulgaria diyorum. Ooooo diyorlar birbirlerine manidar bir bakış attıktan sonra. Ülkemi yalan atmak suretiyle en iyi şekilde temsil ettiğimi düşünüyorum. Bir an düşündüm ve Türkiye diyemedim. Sen onca yol gel, bileklikleri yırttır parasızlıktan. Öte yandan kartlarımı da bıraktığımı hatırlıyorum güvenli olsun diye ve de kredi kartlarımı da. Tanrım yanımda pasaportum bile yok. Dünyanın orta yerinde parasız pulsuz ne yapacağım ben gün boyunca? O kadar az param var ki cebimde. Dönsem, çıktım bir kez yola, dönemiyorum da.

20181106_193413-01

20181106_182626-01

Beni içecek almayan daha doğrusu alamayanların bindirildiği fakir otobüsüne layık görüyorlar. Rehber burada bekle diyor, sonra da nereli olduğumu soruyor. Az evvelki içecekçilerin duymayacağından emin olduğum anda Turkey diye fısıldıyorum. Uzakmış diyerek yanımdan ayrılıyor. Tuvalete gidiyorum fakat leş gibi. Yolda altıma yaptığım takdirde bile kendim için daha hayırlı olacağını düşünüyorum. Zaten fakir otobüsüne bindirilen toplama kampı sakinleriyiz. Sorun olmayacakmış gibi geliyor. Geçiyorum sırama. İnsanların Chichen Itza’ya giderken beraberlerinde götürdüklerine bakıyorum. Eli kolu dolu adamların poşetlerinin içinde neler yok k! Paket paket cipsler, kolalar, termoslar…bunlar daha çok piknik havasındalar diyorum. Sonra da mütevazı boyutlardaki sırt çantamın yani çıkınımın içinde olanları düşünüyorum. Bir küçük şişe yarılanmış su ve leblebi. Napim yani konserve filan mı taşısaydım yanımda? İşin kötüsü yiyecek ve su alacak param da yok. Bunları düşünmemeye çalışıyorum. Rehber beni öne oturtuyor. Nedenini sonradan anlıyorum. Bir Japon turist var genç bir çocuk Tokyo’dan gelmiş, bir Rus kız ve onun Kanada’dan geldiğini söyleyen ama Ermeni asıllı erkek arkadaşı, bir de ben varız İspanyolca’nın İ’sinden anlamayanlar olarak. Bizi önlere serpiştiriyor Alfredo Alfredo. Alfredo rehberimiz bu arada. Size ondan uzun uzun bahsedeceğim merak etmeyin. Çünkü buna değiyor her anlamda. 

Otobüsün ön sırası rehbere ait olduğundan ikinci sırada sağ tarafta bulunan ikili koltuğu kaplıyorum tek başıma. Benim hizamdaki tekli koltukta da bir hemcinsim var. O da yayıla yayıla oturuyor tek başına. Arjantinli. Alfredo başlıyor anlatmaya, önce İspanyolca, sonra İngilizce. O konuşurken ninni etkisi yapıyor sözleri ve göz kapaklarım kapanıyor. Uyuyacaksan arka tarafa geç diyor. Despotluğu da var yani. Yok mok diyorum, mok kısmından anlamıyor. Birkaç yudum su içiyorum. Malum suyum da az. Bir tuvalet molası veriyor ve Yucatan bölgesine doğru yola koyuluyoruz. Alfredo yol boyunca Mayalar’ı anlatıyor, takvimleri, gelmişleri, geçmişleri derken bana bakıyor ve ben de anlatarak para kazanıyorum diyor. Başarılı buluyorum onu. Sınır gibi bir yere geliyoruz, bir an aklıma Doğu ve Güneydoğu seyahatlerinde bolca yaşadığım jandarmanın yaptığı kimlik kontrolleri geliyor. Derhal panikliyor ve Alfredo’ya yanımda kimliğimin olmadığını söylüyorum can havliyle. O zaman diyor buradan direk ya Honduras ya Guatemala’ya gönderiyoruz sizi diyor. Sonra da kahkaha atıyor. Dünyanın en çok cinayet işlenen yerleri hep Kuzey Amerika’daymış, suç işleme oranının en yüksek olduğu yerleri anımsamaya çalışıyorum, sanıyorum buralardı. Konum olarak yakın, maddi olarak parasız da olunca insanın aklına kötü kötü şeyler geliyor. Kimseler yüzüme bakmayacaktır diye iç geçiriyorum. Lisan da bilmiyorum. Alfredo’nun işi başından aşkın, benimle mi uğraşsın? Kumruluktur çöküyor üzerime. Macera isteyen bana takılabilir rahatlıkla, yalnız başı boktan kurtulmayabilir bu arada. Sıradan bir hayattansa bir de bunu denemelerini tavsiye edeceğim buradan. Şartlarımsa şunlar olacaktır; beraberinizde getireceğiniz kısıtlı miktarda yiyecek ve su ve en önemlisi de daha fazlasını almanıza imkan vermeyecek miktarda çok az bir para, sizi tanımlayacak bir kimlik kartınız ya da pasaportunuzu kesinlikle yanınızda bulundurmamanız ve benim çıkartacağım hır sonrasında küsüp yollarımızı ayırıp benim uzaktan kıs kıs gülerek sizi takip etmem. Sonra barışırız gene. Ne olacak ki? Yıllarca anlatırsınız beni. Herkese. Unutulmayanınız olarak kalırım her şekilde. İnsanlar üzerinde yarattığım bir başka yıkıcı etki de bu olsa gerek.

20181106_174746-01

20181106_173546-01

20181106_172343-01

20181106_173414-01

Fakat bu durum benim parasız olduğum gerçeğini değiştirmiyor tabii. Nihayet karaya ayak basıyoruz. Leblebilerim de azalmış görünüyor. Valladolid’de ufak bir şehir turu atıyoruz. Kilisesi, parkı ve genel olarak tüm civarı sokak satıcılarıyla dolu. Turistik gezi amaçlı gelen çoğunluğun internette paylaştığı fotoğraflardaki satıcı kadını ve sakat arabası içindeki adamı görüyorum. Ya zaman durdu ya da benim kafam karıştı burada. Buradaki herkesi tanıyor gibiyim ya da daha önce izlediğim bir filmin tekrarı oynuyor karşımda. Benden bir şeyler satın almamı istiyorlar, diyorum ki benim durum daha feci. Alfredo ilerideki bir dükkanda satılan lezzetli çikolatalardan bahsediyor. Milliyetçi bir tavırla çikolata bizden çıkmıştır, sanılanın aksine İsveç’ten değil, biz kakao ve kahve diyarıyız diyor. Biz o inadı baklavada sürdürüyoruz hala demiyorum ama ara ara benim yanıma gelip tip tip laflar etmesi hoşuma gidiyor. O bilmiyor ama ben onun her sözünü aklıma yazıyorum. Fakat çikolata alacak param olmadığından kös kös geri dönüyorum. Kiliseyi geziyorum serbest zamanda, parkın içinde dolanıyor ve biraz fotoğraf çektikten sonra da hep beraber çılgınlar gibi otobüse doluşuyoruz. 

Yemek molası veriyoruz nihayet. Güneşin alnında ve hediyelik eşya dükkanının önünde tuhaf bir takım deneylere tabi tutuluyoruz. Tütsüler, kokular, kutsamalar filan derken mağazaya buyrun diyorlar. Allah’tan fakir tur, kimse bir şey almak istemiyor. Açız diyoruz Alfredo’ya. Daha Maya takvimine göre doğum haritanızı çıkartacağız diyor. Yanımda para yok, sonra veririm diyorum. Tamam diyor. Doğum haritama göre ne çıktığını sizinle sonra paylaşacağım ama şimdiden 300 pezo borç yapıyorum. Alfredo bizi restorana gönderiyor. Uzun uzun masalarda illa garsonun dediği yerlere oturtuluyoruz. Baş köşeye geç diyor, nasılsa yanıma kimse gelmeyeceğinden. Zirvede yalnızım. Herkes birbiriyle konuşurken, ben senfonilerini dinliyorum. Anlamıyorum ama yine de kendimi mutlu hissediyorum bilmediğim bir nedenden ötürü. Yanıma Hintli sandığım iki kız, diğer yanıma da karı koca sandığım bir çift oturuyor. Ben bu kutsal dörtlüyü açlık, susuzluk ve beynime işlemiş parasızlığımdan bir aile olarak hayal ededurayım, çiftlerin birbirinden bağımsız olduğunu öğreniyorum. Ama illa çift olduklarını. Bu işe en çok sevinen kişi anne figürüne yakıştırdığım kız oluyor. Sevgilisiyle aralarında bir hayli yaş farkı olduğunu tacoları yedikten sonra kavrıyorum. Diğer yanımda oturan kızlara nerelisiniz dediğimde Acapulco’luyuz diyorlar ve benim kardeş sandığım bu iki kızın da gay couple olduklarını anladığım anda yani dudaktan öpüştükleri ana denk geldiğimde Alfredo da bize şahitlik ediyor. Şaşırıyor ama umursamaz davranıyor.

Gelelim Maya yemeklerine. Domuz eti mi tavuk mu diye sorduklarında tereddütsüz tavuk desem de kokusu domuz etinden farksız olduğundan yiyemiyorum. Tatsız pirinç pilavı ve yeşil soslu makarnaları da yenmiyor. O korkunç fasulye sosları da ve de soğanlı sosları ki o en fecisiydi. Lahana salatası yenilebilinir ve haşlanmış karnabaharları da. Ama ben sonunda taco yiyerek kalkıyorum masadan. İçecek istiyorum, bir kola ve onunla yiyorum tacolarımı kös kös. Sofradakiler beni inceliyor. Ben de onlara tuhaf geliyorum. Sen okyanusu aş gel, hep aç kal. Bir şey yiyeme. Yanımdaki kızlar bir kolayı beraber içiyorlar, birkaç kişi daha var içecek isteyen. Onun dışında söylediğim gibi biz fakir bir turuz ve bahşiş filan bırakmadan masadan kalkılıyor. Kendimize göre bir şeyler bulunca yiyen, pahalı olduğu için bira söylemekten kaçınan bir cumhuriyet kurmuşuz kendimize. Fakat bu durum beni rahatsız etmiyor, bilakis memnun oluyorum. Natürel bir tablo çiziyoruz dışardan. Hem merak var işin içinde, hem de parasızlık. Gelmişiz buralara kadar. Tatlı da mı yoktu diyeceksiniz, vardı diyeceğim. Adı gibi “pelte”. Çantamda kayısı var mıydı diye düşünmeye başlıyorum. Malum leblebi, taco ve pepsi kola yedim içtim şu saate kadar. Alfredo’ysa karnı şiş ve bir Osmanlı mutfağından kalkmışçasına mutlu bir vaziyette biniyor otobüse. Ne yemiş olabilir ki diye düşünüyorum bu kadar. Bulamıyorum. Ne vardı ki? Siz var ya siz ördekli topik yemediniz daha Mürver’de. Parmaklarınızı da beraberinde yemiştiniz kesinlikle.

Otobüse binen bir Maya bize yerel içkilerinin tanıtımını yapıyor. Hazım için bire bir hem de lezzetli olduğunu söylüyor. Allah’a şükür yediğim tacolar ve ona eşlik eden kolam hazımsızlık yaratmadığından bir şikayetim yok. Şişelerin üzerine Valladolid’de otobüsten inerken çekilen fotoğraflarımızı koyup satmaya çalışıyor. Fakir olduğumuzdan alamıyoruz. Alfredo’ya bunu da sana borçalansam, otelde veririm diyorum. Hangi oteldi diyor, adı aklıma gelmiyor. Ama otelde var değil mi diyor, var ama pezo olarak değil diyorum. Dolar da olur diyor. Dolarım da yok, sadece euro’m var diyorum. Tuhaf tuhaf bakıyor bana. Bir Meksikalı’nın Türk’le imtihanı ağır olabilir bazen. 

Nihayet araç mezarlığını andıran Chichen Itza’dayız. Alfredo gerekli talimatları veriyor. 30 numaralı otobüs diyor, buradan hareket edeceğiz geri diyor. Diyorum ki ”Alfredo, no money, no credit card, no identity, no passport, no language, no family, no friend, please don’t forget me here”. Öylece bakakalıyor Alfredo Alfredo. Tek bir laf etmiyor. Aslında söyleyeceği çok şey olsa da, susmayı yeğliyor. Öpüşen kızlara da aynı şaşkınlıkla baktığını anımsıyorum. Ve susmuştu. Erkeklerin kadınlarla baş etmesi öyle güç ki. Birisi okyanusu aşar elinde küçük bir cüzdanla başına dert olur param otelde diye, bazısı da kızları öpmeyi yeğler. Alfredo ne yapsın! Kanının son damlasına kadar hepimizi idare ediyor.

Otobüsten iner inmez otobüsün kıymetini anlıyorum. Dışarıda küçük çapta bir cehennem havası var. Kasım ayı böyleyse, yazları ne yapıyor bunlar diye düşünüyor insan. Şapkam bile olmadığımdan elimdeki kıt imkanlarla en ucuz şapkayı sıkı bir pazarlıkla alıyorum. Hasırlarda gözüm var ama çocuk asla olmaz bu paraya diyor. Bana kalan madeni pezolara bakıyorum ağlamaklı. Sanırım bir su alabileceğim bunlarla. Alfredo İspanyolca bilmeyen dördümüzü bir başka rehbere devrediyor. Bize dönüp Mayalar hakkında ne bildiğimizi soruyor. Mel Gibson’ın filminden örnek veriyorum: ”Apocalypto”. Mel Gibson’ın kafası güzelmiş o filmi çekerken diyor. Ben de espri yapıyorum onu dinledikten sonra. Dönünce Mel’e söyleyeceğim diyorum. Ciddileşiyor, düşünceli bir hale bürünüyor ve onu gerçekten tanıdığımı düşünüyor. Bize tüm tarihi dokuyu özetliyor. Akustik, yılan görünümü, vs. Bu tip bilgilere her yerden ulaşabileceğinizden anlatmıyorum. Zaten ben de İspanyolca aksanlı İngilizcesinden bir şey anlamıyorum. Yalnız kaldığımızda Ermeni çocuk çok tarihi bilgi verdi diyor, sıkılmışa benziyor. Japon çocukla birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz. Öyle garip bir dörtlüyüz ki. Anlatım biter bitmez dağılıyoruz zaten. Sağlı sollu dükkan açmış satıcıların tezgahlarına yaklaşıyor ve onlardan minik cüzdanımda kalan son paralarla neler alabileceğime bakıyorum. İlk tezgah sahibi asla olmaz diyor. Bana en kötü magnetini satmaya çalışıyor. Ben onunla su alırım diyorum. Bir başkasına yaklaşıyorum ve çok az param var diyorum. “Money is money” diyor. Ne kadar olduğunu soruyor. Beraber sayıyoruz. Ver diyor, veriyorum. Al diyor, alıyorum. Bundan sonra parasızım. Leblebiler bitti ve ancak üç parmaklık suyum kaldı. Ne yapacağımı bilemiyor ve wifi buluyorum bir yerlerden. Saati umursamadan Türkiye’yi arıyorum. Karşı taraf suyuna mukayyet ol, sakın musluk suyu içme diyor. Söz dinliyorum. Başka çarem yok.

Çıkışta Alfredo’yu yakalıyorum. Oturuyor bir köşede. Diğer yanındaysa Mel Gibson’a takık Maya rehber var. Ortalarına oturuyorum. Alfredo tam manasıyla Meksikalılara benzemiyor aslında. Nereli olduğunu soruyorum. Uzun hikaye diyor. Afrika kökeni, Hintli bir tarafı, Meksikalılığı bir de şu an unuttuğum bir yerden daha olma karışık bir genetik hikayesi var. Diğeri sadece Maya diyor. Bir tam Maya, bir orta seviyede karışık Türk, bir de çok karışık Meksikalı aynı bankı paylaşıyoruz kısa bir süreliğine.

20181106_221701-01

20181106_221306-01

O kadar yorgunum ki eve gitmek istiyorum. Fakat şimdi de yüzmek vaktidir diyor Alfredo. Bir yer daha varmış götürüleceğimiz. Yemyeşil bir alandan geçiyor ve içeri giriyoruz. Çok kahve içesim var fakat imkanım yok. Arjantinli kız pratik davranıyor, bir yerlerde bikinisini ve parmak aralarını geçiriyor ayağına. O kadar zor geliyor ki yüzmek. Sessizce yanından uzaklaşıp ağaçların ve çiçeklerin bulunduğu kuytu bir köşede kalan yere boylu boyunca uzanıyorum. Burada uyuduğum takdirde Alfredo beni bulamaz. Yolum uzak, kimseler beni alıp otelime bırakmaz, göz kapaklarıma mukayyet olmaya çalışıyorum. Beni orada uyumaktan kurtaran yerli kıyafetleri içinde kabile dansları yapan göstericiler oluyor. Kimi turistler onlarla fotoğraf çektirmeye çalışıyor. Kimisiyse özgür iradeleriyle istemiyor. İşte kıyamet bundan sonra kopuyor. Ellerinde mızrak zorla turist çekmeye çalışan vahşi adam turistlerin yolunu kesiyor. Cebinden para çıkmasın diye telaşa düşen beyaz adam tavuk gibi kaçmaya çalışıyor. Tüm bu hengamenin ortasında kalan ve yerleri süpürmekte olan görevliyse sükunetini korumaya çalışıyor. Düşünüyorum bizim tur fakirlerden oluşuyor mesela. Onlardan para istesen, seni kazığa onlar çakabilir mesela. Ben mesela, baş aşağı sallasan bi liram yok yanımda. Kapitalizm ve salakça bir turizm anlayışı dönüyor aslında burada da. Dökülmüş yaprakları toplayan görevli yanıma geliyor ve gülerek bir şeyler söylüyor bana. Vızzzz diyor. Ben de farkındayım vızzz’ın ama halim yok dönüp bakmaya. O yüzden hiç kımıltısız yatıyorum burada. Ne dediğini sonradan anlıyorum. Arkamda yuvalanmış arıların kıçımı sokmasına ramak kalmış. Zor kurtarıyorum kendimi. Alfredo bekle beni.

20181106_222322-01

SONUÇ :

Hangi sonuç? Günün sonucu olmaz. Günü bitirmek üzereyim sadece. Aslında bitirmek için daha saatlerim var. Çünkü en az iki saatlik bir yolumuz var önümüzde. Arjantinli kıza dönüyorum. Islak bikinilerini torbaya koymuş, sütyensiz ama umursamıyor. Alfredo kendi derdinde zaten. Başka da görecek kimse yok. Su nasıldı diyorum, güzeldi diyor. Nasıl uykum var anlatamam. Çantamdaki son parmak suyu da içiyor ve kendimden geçiyorum. Bir el beni sarsıyor. Alfredo geldik senin otele diyor. Uyumuşum. En önce beni indirip kurtulma derdinde besbelli. Borcum aklıma geliyor. Derken ıslık sesleri ve alkışlar duyuyorum. Sanki uzun bir süre almış kendime gelmem. Şimdiye kadarki en tatlı uykum bu oluyor. Huzur buluyorum hiç tanımadığım insanlar arasında. Arjantili’ye bakıyorum. Bana gülüyor, arkadaki İspanyol, Japon, Rus ve Ermeni, hepsi. Yalnız ne dediklerini anlamıyorum. Bir telaş iniyoruz. Gel benimle diyorum, yasak diyor. Cüzdanımı alıp iniyorum. Güvenlikteki çocukla üçümüzüz. Pezo yok, dolar yok, kafadan euro bozduruyorum. Resepsiyon da da para yokmuş. Güvenlikçi Alfredo’nun arkasından bakıyor, bana siz kâr ettiniz diyor. Bense daha uyuyorum aslında. Bir şeyler yemem gerek, sonra da uyumam. Karşıdaki Oxxo marketten sebzeli hazır noddle alıyorum. Elma, muz filan. Şimdiye dek yediğim ve mideme en iyi gelen şeyler bunlar oluyor. 

Gezinin Meksika ayağı burada bitiyor. Nasılsa uyuduğumdan, bir şeyler yazmaya çalışıyorum.  Maya takvimine göre doğum haritamdan çıkan sonuçta bana en uygun mesleğin ebelik olduğunu öğreniyorum. Arkadaşıma söylüyorum telefonda, şu saatten sonra ebe filan olmaz senden, ancak Sokrates’ın annesi ebeymiş ve Sokrates’ın kullandığı bir yöntem olan Sokratik yöntemi yani doğurtma yöntemini senin durumuna uyarlayabiliriz mesela diyor. Kim bilir!

20181107_135031-01

Reklamlar

DÜNYANIN UZAK UCU, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : CANCUN, CHICHEN ITZA ve ALFREDO” için 5 yorum

Kendininkini ekle

    1. Yoook:)) aklıma ilk gelen ulke oldu. Diyebilseydim Greece filan diyecektim üzerimizden atmak için:)) butun gun hesap yaptim, aç kaldim, susuz kaldim ama her dedigimi de yaptirdim o kaosun içinde. Para “her zaman” her şey demek değil’in altinı ciziyorum burada. An icinde sıkılsanız da, en iyi hikayeler parasızliktan cıkıyor. Rahatlikta ahkam kesiyorsunuz ancak. Bu arada sen okyanusu geç, sonra da fakir fakir gez:)) hiç inandırıcı degil:)) getty’nin hikayesine benzedi.

      Liked by 1 kişi

      1. 😂😂😂 bu bana ilk yurtdışı gezimi hatırlattı. 2000li yılların başı, Moskova ya gitmiştim. kredikarti yok. Akıllı telefon, Internet bankacılıgi ha keza. dövizciye gidip ruble almam gerek. adamlar verdiğim parayi kabul etmiyor. Meğer “temiz””mühürsüz” para kabul ediyorlar. ingilizce ayrı sıkıntı. 3 gün Moskovada cebimde bin küsür dolarla aç gezmistim. sonra saolsun Türk bir işadamına denk geldim. adam elimdekilerin bir kısmını bozdu da tatili kurtardiydim. iyi bir hikaye degildi tabi 😅 iyi tatiller ayrıca

        Beğen

        1. Ben haz odaklı yaşamıyorum. Gezilerimde tatil ruhu yok, vahsi bir fetih duygusuna kapiliyorum kısmen:)) Veni vidi vici. Yine de bir kısmı turizme bulasiyor ve cektiğim fotograflarla, yöre halki hakkinda yazdiklarimla bir nevi onlarin hayatlarina tecavüz ediyorum. Hak yemeden nasil hak sahibi olunur onu da bilmiyorum. İyisi mi hiç gelişmeden köyünde kalmakmış. Tum bu insanların nasil olduğunu bilmedigim diğer tarafta benden intikam alacaklarıni duşünüyorum bazen. Bazen ama her zaman değil:))

          Liked by 1 kişi

          1. bir intikam olma olasılığını düşünmeniz bile, vicdanın varlığına işarettir diye düşünüyorum. böyle iyisiniz bence, köyde kalsanız tecrübeleriniz bize ulaşmazdı günün sonunda. ne güzel, yeni mekanları keşfedebilmeniz. bir yerlerde birilerine ilham oluyordur, kim bilir ))))

            Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

benim sesim

Müzik dillerde

siyah lale

açık söz ve cesaret herzaman işe yarar ;)

comMEDIA

iletişim ve medyaya dair herşey

ERSOY SELKİ

insan insana,can cana. . YAŞAM ,ÇOCUK, FOTOĞRAF,DÜŞÜNCE,EĞİTİM , ŞİİR, 🎶

Maiperest

Ölürüm fakat bu bir devrim olur.

yedisihirlikitap

"sevenmagicbook"

Bilal's blogger

asıl tarz senin olandır,senin olanı moda ile yenile

Şehirler

Şehirler

ARTniyetler

İyi Bir Adam Olmak Projesi

Mavi'nin Güncesi

Bazen bir jack daniels'tir mutluluğum

Gamze ama daha 20

yaşanmış hikayelerle sizlerleyim

BeBloggerofficial

''Either write something worth reading or do something worth writing.'' Benjamin Franklin

SÜLEYMAN DEVECI

Blogseite vom Süleyman Deveci

Moda-Creative thinking

Moda-Creative thinking

(e.e.g)'s words

kişisel blog, makale, hukuki bilgiler, gündem, siyaset

iremcikblog

Güncel, edebiyat, hayat, şiir, insan ve dünyaya dair ne varsa

osk4y.wordpress.com/

Kendi Dünyana Hoşgeldin

Abismo

welcome to my secret life , i will explain everything.

TERCİHİNİ YAP YARINSIZ KALMA

Gelecek Senin Tercih Senin

itwasinspiredbyaworld

itwasinspiredbyaworld

Süpürgelik Modelleri - 0545 227 34 34

Süpürgelik, Süpürgelik Ustası, Süpürgelikci, Süpürgelik Ustaları, 6cm Süpürgelik, 8cm Süpürgelik, 10cm Süpürgelik, 12 Süpürgelik, Beyaz Süpürgelik, Renkli Süpürgelik, Süpürgelik Kartelası, Süpürgelik Renkleri, Süpürgelik çeşitleri, Süpürgelik Firması, Parke Süpürgeligi, Süpürgelik Degişimi, Süpürgelik Montajı, İstanbul Süpürgelik, İstanbul Süpürgelik Ustası, İstanbul Süpürgelikci, İstanbul Süpürgelik Ustaları, İstanbul 6cm Süpürgelik,İstanbul 8cm Süpürgelik,İstanbul 10cm Süpürgelik,İstanbul 12 Süpürgelik, İstanbul Beyaz Süpürgelik, İstanbul Renkli Süpürgelik,İstanbul Süpürgelik Kartelası,İstanbul Süpürgelik Renkleri, İstanbul Süpürgelik çeşitleri, İstanbul Süpürgelik Firması,İstanbul Parke Süpürgeligi,İstanbul Süpürgelik Degişimi, İstanbul Süpürgelik Montajı, Süpürgelik , Süpürgelik firması, Süpürgelik modelleri, Süpürgelik çeşitleri, 6cm süpürgelik, 8cm süpürgelik, 10cm süpürgelik, 12cm süpürgelik, İstanbul süpürgelik, Süpürgelik istanbul, Beyaz renk süpürgelik, Süpürgelik fiyatları,

Düşünen Tarih

Tek düşmanımız cehalettir.

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

Uyumayan Birileri

İnanca Saygı. Düşünceye Özgürlük

KAFES

Kendi kafeslerinin kilitlerini kıran özgür kelimeler

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

apostrof

where is human?

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

guneyset.wordpress.com/

Kendi Mobilya Setini Kur

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

İki Gezgin Aşığın da Dediği gibi; Gezin, Gezin, Dönün

%d blogcu bunu beğendi: