BİRİ YAZAR, BİRİ ÇİZER VOL – 8:

AFTER THE STORM : FIRTINADAN SONRA

DC7973FB-6DA7-4115-A21D-FBD7631B4263

AFTER THE STORM :

“Bu yaşa kadar gelmeme rağmen hiç kimseyi denizden daha derin sevemedim.”

“Bir şeyleri serbest bırakmadan mutluluğu bulamazsın.”

“Benim yaşımda yeni arkadaş demek, daha fazla cenaze demek.”

“Olmak istediğin gibi bir adam olmak öyle düşündüğün kadar kolay değil.”

“İstediğim kişi olmak istemem sorun değil. Önemli olan, hayatımı olmak istediğim kişi olmaya çalışarak yaşamam.”

“Üstün zekalar geç filizlenir.”

“Bu zamanlara, içinde yaşadığımız bu önemsiz çağa teşekkür etmeliyiz.”

“Erkekler birine aşık olduğunu ancak onu kaybettiğinde anlıyor.”

GİRİŞ :

2016 yapımı bir filmle karşınızdayım. Neden şimdi? Vardır pek çok nedeni bildiğim ya da bilmediğim. Fakat filmin yönetmeni aynı zamanda yazan ve düzenleyen kişisi olan Hirokazu Koreeda’nın bildiği, hissettiği ve de neticesinde izleyicisine(bu tip yönetmenlerin kendi izleyicisi vardır evet, tek tek herkes için değil de anlayan, hisseden, düşünen bir kesim için yapar filmlerini. Adına sanat denen şey tüm insanlık için yapılıyor zannedilse de belli bir zümre ve ileride o zümreye dahil olmak aşkıyla yeri gelecek kendinden geçebilecek olan insanların beğenisi içindir, bu bahsettiğim gerçek sanattır ve sanat toplum için değildir, aksini iddia eden tırışkadan düşünendir “bence”, sanat burjuva icadıdır demişti bir arkadaşım, ortada bir icat varsa mucitinin kumaşını da tartışmak gerekir ama düşünün bakalım herkes sanattan anlasa nice olurdu sanatçının hali, elbette birileri fabrikada çalışacak, memur olacak ki sanatçının böbürlenmesine vesile olacak-nasıl aklıma eseni yazmak havasındayım anlatamam)… nerede kalmıştım? Koreeda’nın izleyicisine aktardığı şeylerin niteliği, niceliği ve derinliği karşısında böylesi bir yönetmenle bu kadar geç karşılaşmış olmaktan ötürü hissettiğim mahcubiyeti paylaşmak istedim kısaca. 

‘62 doğumlu yönetmenin zengin filmografisine hakim olmadığımdan sizi burada aydınlatmam mümkün olmayacaktır. Fakat son filmi Shoplifters ile Cannes’dan Altın Palmiye ile döndüğünü belirtmek ve aile üzerinden, sakin bir tonda çok şey söyleyen yönetmeni sıkı bir takip altına almak gerektiğinin öncelikle kendim için altını çizmem gerekiyor. Dünyanın en karmaşık şeyi olan aile olmak, ailenin bir bireyi olarak kalmak, kan yoluyla bu kuruma bağlı olmak, işin içinde genler, soya çekim filan da var olduğundan bir girdin mi çıkmanın mümkün olmadığı-kaldı ki içine doğduğun, boyunduruk altında yaşadığın bu mahkumiyetin ardından alışkanlıktan olsa gerek kendi rızanla bir başka boyunduruk altına hiç düşünmeden girdiğin ve bunun toplum önünde yarattığı mahcubiyet altında ne desen boşken, Koreeda’nın bir nedenden ötürü bu gayriresmi mevzuyla biraz fazla yoğun haşır neşir olduğunu görüyoruz. Baba oğul, ana oğul, karı koca, kardeşler bir yumak olmuş, çözdükçe dolaşan bir şarkı sözünü andırıyorlar adeta. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Burada da aynı şey söz konusu. Sanki gerçek hayattan bir kesit izliyoruz iki saat boyunca. Büyük büyük adamların başrolde olduğu, kahramanlık destanlarının yazıldığı, tarihe yön verenlerin hikayeleri yok karşımızda. Onun yerine fakirlik çeken, hayatta dikiş tutturamamış, hayatı oturmamış, istikrarsız bir ana karakter var mesela filmin başrolünde. Diğerleriyse Japonya’da toplu konutlarda yaşayan ve para sıkıntısı çeken ortalama eğitimli insanlar. Yönetmenin bir diğer başarısıysa yaşlıları çok doğru bir açıdan gözlemlemiş olması ve yaptığı çok doğru tespitler. Bir büyükanne karakteri var ki Kirin Kiki’nin canlandırdığı filmin her anlamda ağır topudur kendileri. Hayata farklı gözle bakmanızı sağlayacak, filmin en önemli cümlelerini sarf etmek ona düşüyor çoğu zaman. Karakterlerin ve yaklaşan bilmem kaç numaralı fırtınanın kasvetine rağmen, sert ünsüzlerin ve kalın ünlülerin lisanı olan Japonca’yı keyifle dinledim sayelerinde. Az sonra başlayacağım ve durmak bilmeden anlatacağım filmi kısa kesmeye çalışacağım ki bu daha fırtına öncesi sessizlik, bir de sonrrası ve hatta benden sonra tufan bölümleri var. Az sayıdaki okuruma şimdiden sabırlar dilerim, özellikle bana dayandığınız, cümlelerimin sonunu getirdiğiniz için.

9DF3F6C6-4865-4979-85DA-14DA7E8B8A1E

685F44E2-1A63-4408-B3B8-4B16A8FE9AA2

BEFORE THE STORM : FIRTINADAN ÖNCE

23 numaralı fırtına yoldadır. Bu bir yıl içinde çok fazla diye konuşmaktadır anne kız mutfakta. Filmde sıkça karşımıza çıkacak olan ve iki kişi arasında geçen çok özel diyaloglardan ilki ile karşı karşıyayızdır filmin daha ilk sahhnesinde. Buzun üzerine çatır çatır düşen sporcuları gördüğünden midir bilinmez, büyükanne artistik patinajın mantıklı bir spor olmadığını düşünmektedir. Kocasını yeni kaybetmiş olan annesinin evde oturmaktan bunayacağını düşünen kızı ona dışarı çıkmasını ve kendisine arkadaş edinmesini salık verir. Bu yaştan sonra bir gözü toprağa bakan kadın yeni arkadaşların, yeni cenazeler demek olduğunun bilincinde olmakla beraber, bir yandan da akranlarıyla klasik müzik hocasının verdiği derslere gitmekte, lise talebeleri gibi hevesli sorular sormaktadırlar kibar hocalarına. Anne kız konuyu bu dünyadaki standart insan kalıplarına girmeyen, mesleği, işi, özel hayatı ve de kazancı sıkıntılı evin tek oğlu Ryota’ya getirirler. Zekasından emin olamasalar da, boy olarak gerçekten üstün olduğunu düşündükleri Ryota ile tanışırız. Gerçekten uzun, biraz sarsak, randevularına geç kalan, bundan on beş yıl önce ödül kazanan bir roman yazıp daha da tek satır yazamayan, geçimini dedektiflik bürosunda yarı zamanlı çalışarak sağlamaya çalışan, kira parasını dahi çıkarmakta zorlanan, kitabında aile sırlarını ifşa eden, bu ve pek çok nedenden ötürü ablasıyla geçinemeyen, eşinden boşanmış, bir oğul sahibi yakışıklı adamın göynünün halen daha eski karısında olduğunu öğreniriz zamanla. Babasının cenazesinden sonra, biraz da para edebileceğini düşündüğü için ona ait kıymetli bir papirüsün varlığının hevesiyle gelmiştir annesinin bundan böyle tek başına oturduğu eve. Babası gibi kumar oynar, babası gibi nesi var nesi yoksa rehinciye verir Ryota da. Sözde ona dönüşmek istemez ama dönüşüm gerçekleşmiştir çok önceden. Dönüşmekten en çok korktuğu şey olan babasıdır. Her şeye rağmen evlilikleri elli yıl sürmüş olan anne babasının tam tersi kendi evliliği on yıl sürmüş sürmemiştir. Elli yıllık evliliğin ardındansa annesi özgür kaldığı için huzurlu, eskisi kadar para sıkıntısı çekmediği için mutlu, kocasının tüm eşyalarını cenazesinin ardından sokağa atmakla meşgul olmuştur. Ana oğul yolda yürürken, daha önce de annesinin karşısına çıkan mavi kelebeğin babasının ruhu olduğunu düşünerek, sensiz gayet mutluyum, o yüzden uzun süre benim için buralara gelme diyerek resmen kovaladığını söylediğinde kadının gerçekten de kocasından sıtkının sıyrıldığını anlarız. Ryoto daha iyi bir son bekleyedursun, sonların en iyisi bu olmuştur annesi için, çünkü son olmuştur, geç de olsa kurtulmuştur kadın.

61A5FC16-757C-462A-A517-BA535A6288A1

Annesi ayakları yere daha sağlam basan ve sakin tabiatlı geliniyle daha iyi anlaşmaktadır. Emlakçılık yapan Kyoko da içten içe kocasını sevmekle beraber, evlilik için bunun yetmediğinin farkındadır. Bu sefer Ryota’nın tam zıttı bir adamla çıkmaktadır. İçine sindiği tartışılır bu ilişkide karşı tarafın duyarsızlığına, görgüsüzlüğüne ve böbürlenmesine katlanmak durumunda kalır. Fakir, başarısız ama iyiniyetli kocasından sonra, bu adama nasıl katlanacağını düşündürtür çıktıkları akşam yemeğinde konuşulanlar. Ryota ise dedektiflikten gelen alışkanlıktan ötürü gizli gizli eski karısını takip etmektedir. Geçmişle hesabını kapatmakta güçlük çekmektedir besbelli. Diğer yandan oğlunu görebilmek için gerekli olan yüz bin yen’i bir araya getirme gayreti içindedir. On beş yıldır bir icraati olmadığını düşünen ve ona olan inancını yitiren yayıncısı tarafından manga hikayesi yazma teklifi alır. Gururunu kurtarmak adına üzerinde çalıştığı yeni romanından bahseder. Dedektifliği de roman yazmak için yapmaktadır güya. Küçük notlar alsa da, bunların sayfalara dönüştüğünü görmemiz mümkün olmaz. 

Mevzu Japonya’da geçiyor olsa da, aslında kıtalar arasında değişen bir şey olmadığını görürüz. Mesela devlet memuru olmanın Japonya’da da en az Türkiye’deki kadar önemli olduğunu görürüz. Ryota çocukluğunda, oğlu Shingo da şimdi devlet memuru olmak istemektedir. Nüfusun orta ve dar gelirli grubunun kendini kurtarmak ve bir güvencem olsun diye memur olmak istediği aşikardır. Fakat Ryota geldiği noktada kendine iki uç meslek seçmiş olup, annesi abisine tam olarak onun ne iş yaptığını anlatamamaktan duyduğu aczi söyler. Dedektif ama nelerin peşinde, yazar ama on beş yol önce yazdı, daha da yazamadı. Koreeda’nın da yola yazar olmak için çıktığı varsayıldığında bu mevzuları ironik bir şekilde anlatabilmesi ondan olsa gerek.

1A07801E-E5B8-40B4-A2C6-E2917949FC59

FIRTINA SIRASINDA neler oldu anlat :

Fırtına bastırınca eski karı koca, oğullarıyla birlikte büyükannenin mütevazi evlerine sığınmak zorunda kalırlar. Hep beraber bir gece geçirirler. En çok da Kyoko’nun nostaljik bir hevesle gönüllü olarak kaldığı gecede karı koca arasında ortamın doğallığından doğan duygular, realitede bu ilişkinin yürümeyeceğinin karar verilmesiyle son bulur. Son sözü söyler Kyoko. Ryota için sorumluluk almak için çok geçtir. Daha önce iyi bir baba olmak için gayret göstermemiştir. Geç kalmıştır azı şeyler için. Bu arada rüzgar dışarıda kim bilir kaç kilometre hızla eserken, evin içinde hiçbir şey olamamış gibi oturan aile fertleri kendi gerçekleriyle yüzleşirler. Kyoko annesini otuz yıldır oturduğu evden kurtaramamanın verdiği vicdan azabını paylaşır. Hiçbir işe yaramayan bir evlat olduğunu düşündüğü için bedbahttır. Filmin en önemli kısmıdır ana oğul arasında yapılan konuşma. Annedeki bilge taraf, keskin zeka oğlunun meslek yaşamını şekillendirmiştir aslında. Kadının tek çözemediği şeyse kocası olmuştur. Kendi ağzıyla itiraf eder öldüğü güne kadar onu çözemediğini. Oğluna ise anı yaşamasını, kaybettiği şeyleri kovalayıp duracağına ya da erişemeyeceği şeyleri isteyeceğine, bir şeyleri serbest bırakarak mutlu olmasını öğütler.

Hayat basit fakat biz zorlaştırıyoruz ve bunu bile bile de,  zorlaştırmaya devam edeceğiz. Çünkü biz insanlar böyleyiz. Beynimiz bir sorun ya da problem varsa sorun çözücü olabilirken, işin içine duygular girdiğinde, her şey arapsaçına dönüyor. Kendine ve çevresine korkunç şeyler yapabilen ve bunu da iradesiyle yapabilen doğadaki, artık daha çok şehirlerdeki tek canlı türüyüz. Kelimeler, şiirler, öğütler ve özlü sözler bunu değiştirmiyor, çok yazık. Çığrından çıkan dünya değil, insanlar, hepimiz. Bizzat bana dokunursanız, sizi sevmezsem mesela ya da sevip sevip de sevmez olursam, neler yapabileceğim hakkında en ufak bir fikriniz yok. Büyükannenin söylediği gibi bu yaşa kadar geldim, ben de hiç kimseyi denizden daha derin sevemedim çünkü. Siz sevebildiniz mi? Derinden sevmek, hadi onu bırak hayat telaşı içinde böyle şeyler düşünmeye fırsat bulabildiniz mi? Ben derinden sevecek birini arıyorum ya da aramıyorum, belki de umrumda değil insan sevmek. Kim bilir!

AFTER THE STORM : FIRTINADAN SONRA

Yaşantılarından bir kesit izlediğimiz aile bireylerinin genel durumunda çok büyük bir değişiklik olmaz. Bir araya gelip konuşmalarına imkan tanımıştır kötü hava koşulları. Fırtına esnasında çok büyük bir felaket yaşanmaz, kahramanlarımız boylarından büyük maceralara gark olmaz, ayrılanlar birleşmez, ölüler geri gelmez. Ryota “Kurbanı Beslemek” ayarında bir roman yazacak gibi de değildir. Piyangodan da büyük ikramiye çıkmadığına göre yaşam standartları değişmez. Bizler de bu zaman zarfında aile bireylerinin değişmez hayatlarını izleriz, biter, gider. Geriye iyi bir şeyler izlemenin tadı kalır sadece. Bir de böbürlenmek için bir neden daha.

Hoşçakalınız.

C300FFA5-D2E0-4F68-BAD4-F66816C04C89

141229C1-9F3A-4C29-B158-DA07F7389C7D

Reklamlar

HEREDITARY : AYİN


C1C499C6-CB96-4575-943A-63128FA2E486

HEREDITARY : AYİN

“Tüm bu yaşananlar kaçınılmazsa, tüm bu karakterlerin hiçbir umudu yok demektir. Hepsi bu korkunç, umutsuz çarkın içinde birer piyon.”

GİRİŞ :

Film vizyona girdiği günlerde, mevsimlerden yaz idi. Güneş etkili yüzünü göstermiş ve kapalı ortamlarda bulunma isteği giderek azalmıştı. Bu yüzden de fazla dikkat çekmeyeceğini düşünerek, hakkında çıkan tüm övgü dolu eleştirilmemelere rağmen, filmin üzerine yazı yazmayı bırak, izleme girişiminde bile bulunmadım. Çünkü korku filmlerini sevmiyorum. Çünkü bir filmi izlerken ekstra korku hissetmek istemiyorum. Hayatta pek çok korkunç şey varken ve ben de yüreğimde garip garip korkular besleyip büyütürken, oturduğum yerde gerim gerim gerilmenin manası var mıdır hiç bilmem. Hereditary ile ilgili ben ne yaptım peki? Boşverdim.Toni Collette’e rağmen bunu yaptım. Sonra mı? Eylül geldi, herkes evlere dağıldı, şimdi bir parça korkabilirim dedim. Oturdum, izledim ve tırstım. Sonra ne gerek vardı şimdi dedim. Yazan yazmış zaten dedim. Sonra sonbahar iyice çöktü. Üzerimden atamadığım miskinlikle karışık bıkkınlıktan, eski defterleri karıştırmaya başladım. Oturup bir kez daha izledim filmi. İki sahnesinde, belki de üç; kahkaha attım. Korku filmi sevmem, çünkü korkarım, çünkü hayatta yüzleşmeye korktuğum korkularımın varlığını hatırlatırlar, ben hayattan kaçtığım ölçüde gelip beni bir film vasıtasıyla bulurlar, o yüzden de gülmem, dediğim gibi tırsarım, güvensizlik hissim artar, hayattan buz gibi soğurum. Peki ben neden kahkaha attım? Beni gıdıklayan şey neydi? Yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısıydı. Ari Aster bu ilk uzun metraj filmiyle, Shyamalan’ınkine benzer bir çıkış yakalamış görünüyor. Öte yandan Toni her zamanki başarılı Toni, siz bir de Peter rolünde Alex Wolff’a bakın derim. Bu genç oyuncu ileride anlatacağım sahnelerde tüm o korkunçluğa rağmen nasıl bu kadar komik olabildiyse, bir süre sonra genç adamın yüzündeki şaşkın, bezgin, ne umdum ne buldumla karışık ifadesini her gördüğümde daha uzun kahkahalar atmak istedim. Peter’ı yönetmen Ari Aster’in bir çeşit alter ego’su olarak hayal ettim (dediğim gibi tuhaf hisler hep beni takip ederler).  Bu karanlığın içinde bir çeşit kara komedi hissini yakaladım. Sanırım bana mahsus bir şeydi.

“Hereditary”nin anlamı kalıtsal demek. Siz bakmayın ayin diye çevrildiğine. Filmde var olan bir ayin sahnesine rağmen, kalıtsal bir mevzu anlatılmakta en şiddetlisinden. Bana kalsaydı eğer, Peter ‘ın çektiklerini göz önüne aldığımda-böyle bir çile, sıkıntı, dram, acı, pişmanlık, korku, güvensizlik, huzursuzluk, vicdan azabı az görülür cinsten olduğundan-Peter’ın Çilesi bu filmle mükemmel uyum sağlayabilirdi cidden. Ne diyelim o halde, biraz şu Peter’ın çilesini, bu çileleri neden çektiğini, çektiğine değip değmediğini inceleyelim birlikte(sen inceliyorsun, biz okuyoruz demeyiniz, varlığınızdan güç almaktayım, yoksa bu benim ilk korku filmi yazım, sanıyorum en en son Rosemary’nin Bebeği…yok biraz daha yakın tarihli Shyamalan belki izlemişimdir. Split de değil, onu yarıda bıraktım, çoklu kişilk bozukluğu, kaçırılan, kapatılan kızlar filan, fazla dayanamadım. Bir kahin duyarlılığına sahip Engin Geçtan değilim ya da sabah sabah cinayet ve kayıp vakalarını canlı canlı çözmeye çalışan Arif Verimli de. Tek bildiğim korku filmlerinin bana uygun olmadığı. Beni bunlarla korkutamazsınız demiyorum, bana bunlarla gelmeyin yeter. Bir sabah sabır çekerek izlediğim Müge Anlı programı karşısında çektiğim panik, dehşet, üzüntü, kızgınlık da buna benzer bu arada. Orada memleketimin insanlarının geldiği noktayı görmekten, içinde bulundukları şartlardan duyduğum üzüntü ve kederden ötürü hissettiklerim, Hereditary’nin çektirdikleriyle eşdeğer. Bu arada konuk olarak katılan ve kendilerine mikrofon tutulan o kadar insanın(genelde katil aralarından biri çıkabiliyor, sus pus da oturabiliyor arada kaynar mıyım acaba diye) yaygarasına katlanmak için çok iyi paralar almak gerekiyor. Yoksa valla çekilmez, billa çekilmez.

2ABABF4E-497E-4D2F-BC1C-B528D563BACA

78B3AF78-F6AB-4265-8474-08F0BE3E297B

PETER’ın ÇİLESİ :

Uzun zamandır hasta olan Ellen/Queen Leigh, 78 yaşında, kızı Annie’nin evinde, 3 Nisan 1978’de ölmüştür. Bu ölüm ilanıyla başlar film. Ağaç ev manzaralı dağınık çalışma odasının içerisinde yer alan dioramalardan birinin içinde yaşayan ailenin hayatına ve ilk önce Peter’ın yatak odasına gireriz. Babası oğlunu cenaze törenine gitmek üzere uyandırmaktadır. Bir köpekleri vardır. Bir de fındık alerjili, doğduğundan beri hatta doğduğunda bile hiç ağlamamış ve böyle bir ailenin içinde doğduğu için en az Peter kadar şanssız Charlie’leri. Cenaze töreninde konuşan Annie, anma konuşması esnasında annesinin tuhaflıklarından bahsederken, bir yandan da hiç tanımadığı konuklara seslenmektedir. Ketum ve kendi halindeki Ellen için özel ritüelleri, özel arkadaşları, özel kaygıları olan, anlaşılması güç, inatçı tabiatta bir kadın diye bahseder kızı. Ayrıca onun hakkında bir şeyler bilenlerin yanıldığını ve kendisiyle yüzleşenlerin Tanrı yardımcısı olmuştur inşallah şeklinde bir de bilgi verir. Buradan aralarındaki ilişkinin pek de sevgi dolu olmadığını çıkartırız. Cenazenin başında, uzaktan Charlie’ye gülümseyen sevimsiz sarışın adamın varlığıyla ilk tedirginliğimiz baş gösterir. Döndüklerinde annesinin eşyaları arasında bulduğu not ve kadının kanlı canlı karşısına çıkmasıyla, ilk soru işareti oluşmuştur. Acaba Ellen gerçekten ölmüş müdür? Bu arada bir kadın uzaktan Charlie’yi izlemektedir. Filmin benim de en beğendiğim tarafı film hakkında önemli ipuçlarının verildiği Peter’ın sınıfında yaşanan diyaloglardı. Yunan trajedyalarından yapılan alıntılar tartışılır ki, ailenin amansız kötü gidişatına bir göndermedir tüm bu konuşmalar.

5B642AB5-8DC6-44FA-98EB-54179A830538

Annie katıldığı grup terapisinde yine tüm içtenliğiyle ve içinden geldiği gibi, daha çok kelimeler ağzından çıkmıyor da dökülüyormuşçasına nasıl bir aileden gelmekte olduğunu özetleyiverir. Annesinin çoklu kişilik bozukluğu ve son zamanlarında bunaması varmış. Babası o daha çok küçükken açlıktan ölmüş. Çünkü psikozlu depresyonu varmış, kendisi kendisini aç bırakmış. Abisi ise şizofrenmiş ve 16 yaşında kendini annesinin yatak odasında astığında, geride bıraktığı intihar notunda annesini suçlamaktaymış içine insanlar koyduğu için. Annie ise uyurgezermiş. Annesiyle bir küs bir barışık yaşamış. Kocası onunla konuşmasını yasaklamış. Bazen her şeyin mahvolduğunu hissediyorum ve suçlunun da kendimin olduğunu hissediyorum derken, kabahatli değil de, kabahatin bizzat kendisi olduğunu düşündürtüyor içten içe. Üstelik nedenini de biliyor ama bilmiyor. Bu arada kendi oğluyla olan ilişkileri de vahim. Birkaç yıl önce oğlunu yakma girişiminde bulunmuş. Oğlu da bunu hep ona karşı kullanmış. Doğmasını hiç istememiş. Düşürmeye çalıştıysa da başaramamış. Oğlunun hem doğmadan önce hem doğduktan sonra defalarca ölmesini istemiş kısaca. Bunun altında yatan neden de filmin sonundaki sürprizi.

D7DE89F4-CE8A-47BF-B63C-99B394B8BAEC

681DEEC5-035D-42F5-9475-D489707A12C5

 

47C2035B-5724-495A-9A4E-D34C748E816D

Parti esnasında ve sonrasında iki kardeşin yaşadıkları ile başlıyor tüm fenalıklar. Charlie’nin başını hangi ağaca çarparak kaybedeceği bile işaretlenmiş. Onun ölümüyle ortaya çıkan kesik baş motifi pek çok defa daha çıkıyor karşımıza. Charlie cama vurarak ölen kuşun kafasını kesip cebinde saklıyor. Zaten akabinde Charlie’nin kafası kopuyor, anneannenin de başının yerinde yeller esiyor. Kesik başlar ruhun geri döneceğinin işaretini verircesine çıkıyorlar karşımıza. Peter’sa deli divane oluyor, ruh gibi dolaşıyor ortalıkta. İntikam arayan bir ruhun onu takip ettiğine ikna oluyor kendince. Annie acısını, öfkesini her fırsatta dışa vururken, pasif eşi ya görmezden geliyor ya da avutan rolünü üstleniyor çoğu zaman. Çaresizlikten bir kez direksiyon başında ağlıyor. Fakat bir baba olarak ne oğlunu ne de kendisini bu bataklıktan kurtarması mümkün olmuyor. Tıpkı başka çaresi olmayan Agamennon gibi, elinden bir şey gelmiyor. Peter Charlie’ye, Annie ise tavanlara tırmanan, içine iblis kaçmışçasına kapılara kafa atan ve kendini bıçaklayan manyak bir cadıya dönüşüyor. Tüm bu sahnelerde Toni Collette’in olağanüstü mimiklerine şahit oluyoruz. Yüzü gözü renkten renge bürünüyor, şekilden şekile giriyor. Söz konusu film korku türünde olmasa, Oscar almaması içten değil. Fakat malum akademi ciddi rolleri, dramları, rolü için otuz kilo alıp verenleri önemsediğinden satanik güçlerin esiri bir anneyi ödül için uygun görmeyebilir.

Eskilerden hatırladığım kadarıyla film esnasında kafaların koptuğu, ağaçların kadınların ırzına geçtiği, testereli manyakların ordan oraya koşuştuğu, gözlerin açık vaziyette bakakaldığı kafaların yerlerde yuvarlandığı korkunç sonlu korku filmlerini izleyip gerim gerim gerildikten sonra, tatlı bir müzikle bitiverirdi her şey. Yıllar sonra aynı tadı aldım Joni Mitchell’in seslendirdiği “Both Sides Now”ı dinlerken. Gerildim ama değdi diyebildim bir anlığına. Sonra yine sinirim bozuktu. Olasılıklardan ötürü. Aslında bu ve benzer kötü güçlerin varlığını bilmekten öte hissetmekten duyduğum kaygılardan kaynaklı bir durumdu sadece. Geçecektir unuttuğum takdirde. Bir de filmde bahsi geçen amansız kader düşüncesi rahatsız etti beni, yaşamak beyhude bir uğraş gerçekten.

5444BA3C-4E19-4C37-A782-F0FF2CE6DB80

364B2180-7C58-4C75-B82E-1557ED39DC7E.

“ÖPERİM GÖZLERİNDEN”

ÖPERİM GÖZLERİNDEN :

“İnsan çapı kadar sever,
Yaşı kadar,
İzni kadar,
Bazen kalbi
Bazen kapasitesi kadar,
Elinden geldiğince,
İnsanlığı kadar sever.
İnsan bazen sevildiği kadar sever.
Ama arsızca,
Ama fütursuzca,
Bazen ölesiye,
Bazen bitesiye kadar,
Sever.”

Arka kapak yazısından.

Ve benim son şiir kitabımdan.

Öpüldünüz😘😘gözlerinizden teker teker.

20181010_150720-01

PRIVATE LIFE

621542CA-6E6E-482A-9557-DCAC8CFB3502

PRIVATE LIFE : 

“Bazen aile yapmak için üç kişi gerekir(burada bahsi geçen üçüncü kişi genç bir donör ve onun pek kıymetli, taze yumurtasıdır).”

“Bir başkasına ait beden parçalarını uterusuma koydurtmam.” Rachel

Şimdiye kadar hiçbir şey doğal olmadı, şimdi niye öyle olsun ki?” Richard

“Neden hayatın hep seni kandırdığını düşünüyorsun?” Sadie

GİRİŞ :

Tamara Jenkins’in The Savages’dan sonra izlediğim ikinci filmi. İşin içinde yine aile var. Gerçi çekirdeğinden bir aile. Bir karı ve bir kocadan oluşan. Bir kadın ve adamdan diyemiyorum çünkü resmi bir kuruma dönüşen birliktelik evlilik denen görünmez ama resmi kurumlarca onaylanmış bir çatı altına girdiği andan itibaren ne kadın kalıyor geriye ne de adam. Bir kadının kocasına ve bir adamın karısına dönüşüveriyor taraflar. Becerebildikleri takdirde de anne ve babaya. Filmde yer alan tarafların görünüşe göre tek eksikleriyse çekirdek aileyi Voltron’a dönüştürecek bir bebek. Film bu beyhude uğraşı anlatmakta. İki saati aşkın süresi sıkmıyor. Konusuysa etrafımızda bu sıkıcı süreci yaşayan çiftlerden geçilmez olduğundan ve kısırlık çiftlerin üzerine vebanın taşıdığı kara bulutların benzerleri misali dolup dolup hiddetle boşaldığından Rachel ve Robert bizim için de son derece tanıdık karakterler olarak çıkıyorlar karşımıza. Film ilk dakikalarından itibaren, tıpkı adı gibi bir çiftin özel hayatını mercek altına alarak başlıyor. Bir yatakta sere serpe yatmakta olan Rachel’ın poposuna iğneyi saplıyor Robert. Belli ki ilk tecrübesi, bu yüzden hart diye saplıyor iğneyi. Sonra da film boyunca aşama aşama tek bir çocuk yapabilmek uğruna pek çok cefaya katlanan çiftimizin serüvenlerine ortak oluyoruz. Doktor doktor geziyorlar. Randevu saatlerinde bekleme odası koltuklarını boş bırakmayan onlarca çift oluyor etraflarında. Suratlarda bezginlik var. Değişen bir şey oluyor mu sonunda, onu izlemeden bilemeyecek olan siz potansiyel seyirci için fazla spoiler vermeden filmi anlatmaya çalışacağım burada kısaca(uzun zamandır isteksizdim, canım tek satır yazmak istemedi, bu ve hatırlayamadığım milyon tane sebepten ötürü durdum durdum da bu filmi mi buldum diye de sormuyor değilim kendime ama bir tarafım da kaderci olduğundan kaderde bu yazıyla merhaba demek varmış ekim ayının on’unda diyorum. Napacaksın kader işte).

46450F2B-E1A2-4CB8-BE91-A92AF1C3E80E

RACHEL ve ROBERT’ın ÖZEL HAYATI NASILDIR?

Rachel 41, Robert’sa 47 yaşındadır. Zamanında kariyer odaklı olan yaşamlarındaki beraberlikleri ne kadar zamandır sürmekte, bilinmemekle beraber, New York’ta bir dairede iki kocaman köpekle yaşayan Yahudi çiftimizden Rachel son kitabını yayınlamaya çalışan bir yazar, Robert’sa sahne aktörüdür. Bu çok da genç sayılmayan çiftimiz anlaşıldığı üzere entelektüeldir ve böyle bir çifti merkeze alan filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Tamara Jenkins bol bol kitaplara, yazarlarına, pek çok filme göndermeler yapmakta ve bunu da kulakları tırmalamadan yapmayı başarmaktadır bu sayede. Çiftimizinse tek gayesi tek iyi yumurtanın döllenmesini sağlamak uğrunda gayret eden doktorlarının başarısıdır. Bu uğurda her yola başvurulur. Bazen gafil avlanırlar. Karşılaştıkları duygusal sahtekarlıktır. Donör olabilecek yirmi yaşındaki kız onları aylarca parmağında oynatır, sonra da yok olur. Operasyon geçirmek zorunda kalırlar karşılıklı. Rachel’a defalarca enjeksiyon yapılır. Fiziksel tıkanma yaşayan tek testisli Robert’a uygulanacak TESE(testiste sperm için kazıma) işleminin maliyeti 10.000 dolar iken, orta üst gelir grubuna giren fakat mütevazı şartlarda yaşamakta olan çiftimiz ne yapar eder bu parayı bulur. Bu ve bundan sonraki topladığında küçük bir servete tekabül eden masraflarını vargüçleriyle karşılar doğurganlık bağımlısı çiftimiz. Embriyo transferi işe yaramadığında, doktor yeni bir fikirle çıkar karşılarına. Bir donör yumurtası gerekmektedir. Rachel yaşlı yumurtalarının işe yaramadığı gerçeği ile yüz yüze kalmasının yanı sıra, bebekle arasındaki genetik bağı yok edecek olan bu fikre sıcak bakmaz ilk başlarda. Kısaca kıskanır. Oyunun dışında kaldığı hissi uyanır. Fakat doktorunun verdiği ve üzerinde gülümseyen genç bir kızın fotoğrafının bulunduğu broşürde yazıldığı gibi bazen aile yapmak için üç kişi gerekir diyerek yumurtalarını 10.000 dolara satışa sunan kızların bulunduğu internet sitesinden kendilerine uygun donör arayışı başlar. Tam da Rachel bir kız kardeşim yahut kuzenim olsaydı dediği anda, filmin başlarında gördüğümüz, annesiyle çatışma halinde olan, çiçeği burnunda fakat tıkanmış yazar adayı, aynı zamanda Robert’ın abisinin ikinci eşinden olma Sadie girer hayatlarına. Rol model olarak gördüğü çiftin teklifini kabul etmesiyse fazla sürmez. Çoktandır aradığı yaşama nedeni ve amacını bulmuştur. Döllenen yumurtası Rachel’ın rahmine yerleştirilecektir. Aralarında açıklık kararı verirler. Sadie ailesini bu kararından haberdar edecektir. Öyle de yapar. Aile büyükleriyle toplandıkları yemek masasının etrafında bu nihai fikrini söyleyiverir Sadie. Annesi çılgına döner. Kızının genetik malzemesini patlamış mısır gibi etrafa saçtığını düşünür. Sonrası vardır bir de bu işin. Çocuk dünyaya geldiği takdirde, onun nesi olacaktır? Gece kavgayla ve annesinin hiddetiyle son bulur. Sadie yine de fikrinden caymaz. Menopur adında, teknik olarak menopoza neden olan, fakat buradaki asıl amacı üreme sistemini durdurarak adet dönemlerini Rachel’ınkiyle uyumlu hale getirecek olan iğneleri olmaya başlar. En nihayet on beş yumurtadan altı tanesi döllenir ve bekleyiş başlar. Sonuç yine hüsrandır. Tüp bebek de işe yaramamıştır. İki taraf da üzgün ve kederlidir. Hem Rachel hem Robert. Robert tüm bunların bittiğine sevindiğini itiraf eder. Çocuk istemekten vazgeçmiştir. Tek istediği eski hayatına kavuşmak, bu saplantıdan kurtulmaktır. Peki vazgeçmişler midir ya da vazgeçecekler midir eninde sonunda? Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali tekrar başlarlar kaldıkları yerden. Gelen bir telefonla rotalarını bu defasında Virginia’ya çevirirler. Film çiftin bu son savaştan daha güçlenerek çıktığını gösterir. Daha bilinçli, daha güçlü olarak çıkacaklardır yeni donör yumurtlayıcısının karşısına. Son sahnede yer alan bekleyiş filmin en önemli sahnesi olmakla beraber, bir yandan jenerik akmaktadır üzerlerinden. Vazgeçmeyeceklerdir. Hayat böyle devam edecektir onlar için. Film bitmek zorunda olduğu için biter, onların Kavga’sı ise sürer gider.

Spoiler vermek istemeyen ben, filmi en ince ayrıntılarına kadar anlatıp, Sadie’nin yumurtasının akibetini de söyleyerek sanıyorum içinizde var olan son merak kırıntısını da süpürmüş bulunmaktayım. Farkındayım, ki farkında olarak kendine engel olamamak da bir şeydir. Bir de kuldan saklamaya ne gerek vardır.

paul-giamatti-kathryn-hahn

SEN OLSAYDIN, BÖYLE DE ÇARESİZ OLSAYDIN NE YAPARDIN?

Bir, hiç böyle bir durumla karşı karşıya gelmedim. İki, gelenlerden dinledim. Gözlerinin dönmüş olduğunu, her yolun mübah olduğunu düşünenleri gördüm. Çocuk uğruna bu yola baş koyuyorlar. Bütün o iğneler, alınan hormonlar, doktor muayenehanesinin mesken tutulduğu saatler, tüm o sabırsız ve ümitle beklenen günler ve sonu hüsranla bitip, biraz zaman geçince tekrar, tekrar tekrar ve tekrar başlanan tedaviler. Rachel ve Robert’ın yaşadıkları her şey gerçek ve gerçekçiydi. Üstelik tatlı bir mizah eşlik etti bize, çiftin yaşadığı dramın orta yerinde. Bu sayede hafakanlar basmadan o yumurta bu hormon, o taşıyıcı bu toplayıcı demeden sonuna geliverdik filmin. Aslına bakacak olursanız benim en uzak olduğum konulardı bunlar, belki bir Nazi kampında da geçmiyor film ya da yine çocuksuzluktan ve anne olamamaktan muzdarip Gemma’nın savaşın orta yerinde kaldığı Sarajevo’da geçen Twice Born atmosferi de yok ama prog rock eşliğinde karşısında bacaklarını ayırdığın doktorun elindeki uzuun bir boruyu “hadi hamile kalalım, ne dersin?” diyerek neşeyle(!) içine sokmaya hazırlanırken, anlaşılacağı üzere atmosfer pek de parlak değilken, ne yapardım ben de tamam mı devam mı diye, yaşama nedeni olurdu sanırım benim için de. Ve devam derdim sonuna dek. Ama o boruyu düşündükçe… Ve hayır, açık kalp ameliyatı ile aynı prosedür işlemiyor. Göğüs kemiğim yarılmayacak ama hormonlar, vs. derken, bunlar bir kadın için son derece hassas dengeler. 

SON SÖZ :

Gelelim tüm o göndermelere. Bir filmin temposuna daha doğrusu senaryosuna çok şey katar o göndermeler. Bir referanstırlar çoğu zaman. Göndermeleri anlayanlar havalara girerler(ben), bilemeyenler öğrenmek için not ederler(yine ben, herkes her şeyi bilmez, -mek zorunda da değil). Her neyse Karl Ove’un Kavga’sı vardı işin içinde, Serpico’nun geçtiği sokaklara yapılan göndermeler vardı, Clinton’ın Little Rock’ı, Atwood’un Handmaid’s Tale’i, Drugstore Cowboy, Sam Shepard oyunlarına yapılan atıf, Rosemary’nin Bebeği ve firmasını en büyük tavuk üreten şirket haline getiren ve ne hikmetse kendi de bir tavuğa benzeyen Frank Perdue’ye(diyelim ki bütün hayvanlar öldü acaba artık hayvanlara bakamayan insanlar giderek birbirine benzer mi diye soran Elias Canetti’yi anmasam olmazdı) uzanan bu hoş anımsamalar dilm renk kattılar zaman zaman. Bir de işinden içi bayılmış, kızının da babasının yaptığı işin dünyanın en sıkıcı işi olduğunu düşünen dertli anestezi uzmanı vardı. Ve sonunda da benim de hep çok gitmek, görmek ve kalmak istediğim YADDO vardı. Daha ne olsun?

7F25F021-FDF7-4470-A00F-B2F4225CCAE8

LEAVE NO TRACE : İZ BIRAKMA

527B49E3-FE3B-4625-B55B-CC7BBDEB76EC

LEAVE NO TRACE: İZ BIRAKMA

“İstek mi yoksa ihtiyaç mı?”

“Olmamam gereken bir yerdeymişim ve beni aldılar. Olmam gereken yerde olmalıymışım.” Tom

“Acı henüz ölmediğini gösterir.”

GİRİŞ :

Film, konusu itibariyle gidenleri anlatıyor. Bir ya da pek çok nedenden ötürü gidenleri. Başka türlü bir hayatı seçenleri. Başka türlü bir hayatın da mümkün olabileceğini düşünenleri. Peki ama gidenler nereye ve nasıl giderler? Gittikleri yerde ne yapar ne ederler? Bu gitmelerin bir gelmesi de var mıdır ve eğer var ise, geldikleri yerde bu insanlar için mutluluk söz konusu mudur? Winter’s Bone’dan hatırlayacağınız kadın(neden belirtiyorum, çünkü öyle azlar ki) yönetmen Debra Granik bu sorulara cevap arıyor. Aslında aramıyor. Bir seçimden bahsediyor bize. Ne pahasına olursa olsun seçilen yolda başa gelenler ve gelebilecek olanları gösteriyor. Bunu da kötü bir karakter yaratmaksızın anlatıyor. Bir baba ve kızı var başrollerde, bir de dönem dönem hayatlarına giren yan karakterler evsahipliği yapıyorlar onlara. Kah evlerini açıyorlar, kah destek olmaya çalışıyorlar kendilerince. Baba kız arasında geçen tüm diyaloglar, kaldı ki filmde yer alan tüm diyaloglar az ve öz ve filmin ruhuna son derece uygun olarak yazılmış. Çok gizemli oldum farkındayım, derhal konuyu sizler için açayım:

İZ BIRAKMA’dan hangi yöne gidilir gidilse gidilse? :

Baba kız bir ormanın dolayısıyla yeşilin içinde bir takım yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlarken açılır film. Yaprak çiğner babası, yakacakları ateş için çıra hazırlarlar el birliğiyle, kız soyduğu yumurtanın kabuklarıyla küçük serasına sınır çizer adeta, babası damıttığı yağmur suyunu fincanına boşaltır. Kaotik bir şehirde yaşayan her şehirlinin hayali organik hayatı yaşamaktadırlar kısaca bir başlarına. Uyku tulumunda uyurlar, televizyon yoktur, radyo bile. Telefon, internet, elektrik; kısaca medeniyete dair pek az şey vardır ellerinde. Peki ama neden? Babanın kabuslarla uyandığı sabahların baş sorumlusu olan savaş anıları fiziksel olarak geride kalmış olsa da, ruhsal olarak derin izler bırakmıştır üzerinde. Neler yaşamışsa yaşamıştır. Neden karısının olmadığını ya da nerede olduğunu bilmeyiz. Ormandan sağlayamadıkları kimi ihtiyaçlarını süpermarketten karşılarlar. Düzenlerini bozan şeyler arasında şerif ve ekibinin çok yakınlarında çalışma yapıyor olmasıdır ve en nihayet tüm kamuflaj alıştırmalarına rağmen bir suçlu gibi yakalanmalarına neden olur ormanda yürüyüş yapan bir adamın Tom’u görmesi. Biz suçlu değiliz, işbirliği yap der babası kızına kıskıvrak yakalanmışken. Ortada bir suçlu yoktur gerçekten de, ağaçları kendilerine siper edinmiş bir baba kız vardır sadece.

9FF6D65B-B0D0-49F0-A57C-40FD690EB27A

35869DE0-77D3-4936-B622-71D6EF2BC99B

Yakayı ilk ele veren baba, kızını da ihbar eder aynı anda. Kızın ormanın içinde tek başına kalmasını güvenli bulmadığını çıkartırız buradan. Burada bulunmak bir tercihtir ve kız babaya yani küçük büyüğe emanet olduğuna göre, tek taraflı bir tercihin söz konusu olduğunu görürüz. Nitekim baba soruşturma geçirirken, Tom geçici olarak yerleştirildiği kız yurdunda derdini anlatmaya çalışmaktadır akranlarına. Babasıyla ormanda yaşıyor olmalarını evsizliğine yorar kızlar. Tom’sa evinin orası yani orman olduğunu düşünmektedir. Babasıysa 435 soruluk tuhaf bir teste tabi tutulur. Polis baba kızı görür görmez seçenekler arasında yer alan cinsel istismarı dahi düşünür. En nihayet uygun koşullarda bir evin anahtarı sunulur kendilerine. Zamanla Tom bisiklete binmeyi öğrenir. Kiliseye giderler. Sosyalleşmeye başlamışlardır bile. Tom yumuşak kulaklı tavşanı olan, yaşamak istediği evi inşa eden ve çiftçi olmak isteyen bir gençle arkadaşlık kurar. Kızın ortama ayak uydurduğunu, işi babasından telefon istemeye kadar götürdüğünü görürüz. Tek endişesi okuldaki çocukların onu geçmiş yaşantısıyla yargılama ihtimalidir. Babaya gelince onların kıyafetlerini giymekten, onların evinde yaşayıp, yemeğini yiyip, işini görmekten son derece muzdariptir. Esasında düzene karşı olan adam komünist düzenden, komün hayatından da farklı bir seçeneğin peşindedir. Bu yüzden konutu filan gözü görmez. Bir gece kızının gönülsüzlüğüne rağmen yola koyulurlar sırt çantalarıyla. Yuva bildikleri yerlerine geri dönerler önce, daha sonra alışveriş yaptıkları diğer orman sakinlerinin yerlerine giderler ki, Tom ve babası yakalanınca ekipler tarafınca iş makineleriyle evlerinin dümdüz edildiğine şahit olurlar. Kuzeye gitme kararı alırlar. Portland’dan Oregon’a gitmek üzere otobüs minibüs(şakaydı), tren vagonu, tır gibi her buldukları aracı kullanırlar yol boyunca. En nihayet tabana kuvvet ormanın içinde ilerlerken buluruz onları soğuk günler ve geceler boyunca. Tom’un ayakları donma noktasına gelir. Sahipsiz buldukları bir kulübeye sığınıp şöminede ateş yakıp ıslanmış ayakkabılarını kuruturlar. Çorba pişirir babası. Kız başlarını sokabilecekleri basit ahşap bir evin peşindeyken, babası ısrarla onun olmayan şeyleri reddetmekten bahsetmektedir. Adam kızını hiç dinlemez ya da kafası bunun için müsait değildir. Sağlıkta sonsuz değildir bu arada. Bir gece Will eve dönmeyince, sabah onu dere kenarında bulur Tom. Başından yaralanmış ve yarı donmuş vaziyettedir. Önüne çıkan insanlardan yardım ister, hastaneye götürülmemeleri için de rica eder. Kulübelerde yaşayan insanlar el birliğiyle yardım ederler bu eksantrik baba kıza. Kız bir kez daha  yerleşik düzene geçmek istediğinin sinyallerini verir babasına. Sırf bu yüzden evin kirasını ödemeye çalışır elinden geldiğince. Ev sahibesiyse parayı kendi aralarında ortadan kaldırmış olduklarından kabul etmez öyle kolay kolay. Aradaki jenerasyon farkı ve yaşanmışlıklardan ötürü baba kızın farklı hayatların peşinde gitmeleri kaçınılmazdır artık. Baba kızını geride bırakmak pahasına, benim meskenim dağlar ormanlardır diyerek sırt çantasını yüklendiği gibi düşer tekrar yollara. Bu defasında gözü arkada değildir. Asfalt yoldan ormana sapışını izleriz uzaktan. Bu bir tercih meselesi olduğundan saygıyla karşılarız kendisini. Filmin en unutulmaz sahnesi de bu noktadan sonra gelir. Bence. O kadarını da izleyin görün. Kesinlikle. Bu kadar anlattım filmi size ama o sahneyi ve o noktaya nasıl gelindiğini bilemeyeceksiniz izlemezseniz eğer.

EAC90A8E-8B88-42DE-B1D7-8196EEE7F707

7122A15A-4C10-402C-9FF4-1ABFCFAF5764

Filmde neler olup bittiğini son saniyesine kadar anlatarak ne heyecan ne de heves bıraktın bizde diyen sevgili okur; haklısın. Ama zorundaydım. Çünkü benim de çok önemsediğim bir mevzu olmuştur teknolojiyi, medeniyeti reddediş ve terk ediş. Üstelik böyle bir yaşam şeklinin zorunluluk dışında olabileceği. Yine yakın tarihli  Into the Forest’ın aksine. Mormonlar bunun canlı örneğiyken, onlar başlarını sokabilecekleri bir ev ve dayanışma içerisinde yarattıkları kendi kasabalarında hayatlarını geçirmektedirler. Burada söz konusu olansa orman hayatıdır. Zorlu, bir başına geçirilen günler ve geceler vardır işin içinde. Hep kendi başının çaresine bakmak durumunda kalmak, doktorsuzluk, hastanesizlik, bilinmezin tehlikesi öte yandan. Fakat bu bir dürtüyken de karşı konulmazlığı, bilinmezin büyüleyiciliği, uyaranlar olmaksızın bir hayatın da mümkün olabileceğini  gösterir bize hikaye anlatıcı. Bu hikayenin asıl anlatıcısı ise filmin uyarlandığı 2009 yılında yayınlanmış kitabın yazarı Peter Rock’tır. Film kitapla aynı adı taşımamaktadır, belirteyim.  Hell or High Water’la yıldızı parlayan aktör Ben Foster’un temiz oyunculuğunun yanında Thomasin McKenzie eşlik ediyor ona aynı sadelikle. Senenin kaçırılmaması gerekenlerinden. Bence. Uymayanlar’ın hikayesi başrolde.

FAD0B749-2AE5-41AC-B9D9-126E4F2E872B

COLUMBUS

5C172221-D236-4AD6-8F86-9A19A63B4C8A

COLUMBUS :

“Annemin asıl bağımlısı olduğu şeyler, onu aldatan şerefsizler.” Casey

“Bir şeyin içinde yetişirsin ama senin için hiçbir şey ifade etmez.” Jin

“Bence dinler monarşi gibi. Orada veya burada iyi bir kral olabilir.”

GİRİŞ :

Sürpriz oldu ama çok da iyi oldu derler. Columbus da benim için öyle oldu desinler. Bir anda karşıma çıktı, IMDB puanı halliceydi, yabancı basında hakkında çok iyi eleştiriler çıkmıştı, izlemeye başladım ve de beğendim. 2017 yapımı film o zamandan bu zamana katıldığı pek çok film festivalinden eli boş dönmemeyi başarmış yani kendini sevdirmeyi başarmış kendince. Kendince diyor olmamın sebebi, kendine has tarzından kaynaklanıyor olması. “Lost in Translation”la başlıyorsunuz…bence öyle de gidiyorsunuz. Bir taklit durumu söz konusu mu? Asla. Çünkü bu filmin kendine özgü bir ruhu var dediğim gibi. İtiraf etmem gerekirse filmin ilk dakikalarındaki aşırı yalınlık, durağan kadrajlar, çevre faktörünün öne çıkması ve kamerayla ilişkileri mesafeli görünen ve mimariye hizmet eden ve bir nevi obje konumunda yerleştirilmiş aktörler resmi geçidini izliyor olmak bana ne kazandırabilir ki diye düşünsem de(evet hep bir kazanç, menfaat, alacak verecek meselesi, sanatta bile), film beni tatlı esen rüzgarına kaptırmayı başardı en kısa sürede. On dokuz kişilik oyuncu listesine şöyle bir göz attığımda Parker Posey dışında tanıdık bir yüz göremedim(bilmiş bilmiş ay o şurada oynadı, bu buydu demeyin hepinizi bombalarım. Çok ciddiyim. Her şeyi izlemiş olmak zorunda değilim, hayatta bildiğim şeyler sınırlı, apartmanımda, mahallemde oturan herkesi bilmediğim gibi her oyuncuyu da tanıyamayabilirim. Arada bir de buradan size atarlanabilirim). Yönetmenin tercihen ön plana çıkardığı iki başrol oyuncusu dışında kalan tüm karakterler silik yüzler olarak amaca hizmet etmekteydiler görünüşe göre. Asıl başrolse filmin ismini de aldığı, Amerika’nın doğusunda yer alan Ohio Eyaleti’ne bağlı bir şehir olan Columbus’un mimarisiydi. Düz bir arazi üzerine kurulmuş olan şehrin isim babası ise İtalyan kaşif Christopher Columbus imiş. New York gibi yimi dört saat yaşayan canlı Amerikan şehirleri bir yana, geniş bulvarlarında keyfi olarak gerçekleştireceğiniz yürüyüşler haricinde yayan olarak işlerinizi görmenizin pek de mümkün olmadığı, dolayısıyla sokaklarında insana nadiren rastlandığı, sakinlerinin evden işe, işten eve, belki süpermarkete ya da alışveriş merkezlerine arabayla gittiği, toplu taşımaya nadiren rastlanan, yakın tarihli coğrafyada tarihi eserden çok, yakın tarihli fakat planlı programlı bir şekilde zevk sahibi beyinlerden çıkma binaların göz zevkine hitap ettiği simetrik bir şehir var arka planda. Filmin en büyük artısı da bu oluyor aslında. Bir tur rehberi olarak filmin kahramanlarının eşliğinde şehrin önemli noktalarını keşfe çıkıyorsunuz. Tadı damağınızda kalıyor bu arada. Bazen hikayenin önemli anlarını da ıskalıyorsunuz bu mimari harikalar silsilesini izlemekten. Neyse. Bu bir ilk film aynı zamanda. Sinema bir şey değil, bir yöntemdir diyen Güney Kore asıllı yönetmen Kogonada Vimeo’daki deneysel videolarıyla tanınırken, bir yandan Yasujiro Ozu üzerine doktora tezi hazırlarken diğer yandan gazetede karşısına çıkan ve az bilinen Columbus şehrinin modern mimarinin Mekke’si olarak nam saldığını öğrenmesi üzerine Ozu sinemasından referanslarla çekiyor filmini şehrin içinde. Her şey bir tesadüfle başlamış yönetmen için, siz tesadüfe tesadüf demeseniz de. Bir hikmeti var elbette. Geçelim artık filmin kendisine.

0A7C0DD3-B195-457E-9996-63D69687E99E

4C1E4424-AE83-4D8D-92CF-0912C85CBE7A

AD370E93-D351-4490-8AD7-4CA9ABFA5EF9

KIZ ve OĞLAN TANIŞIR :

Mimari canavarı başroldeki iki karakterden zeki ve yetenekli Casey yani Cassandra kütüphanede çalışmakta, dört yaşından beri annesiyle Columbus’da yaşamakta, üniversiteye gitmesi gerekirken şehir dışına gitmesine engel olarak annesinin onsuz yaşayamayacağını bahane eden on dokuz yirmi yaşlarında, herşeye rağmen yaşından olgun bir kızdır. Mimariye yoğun ilgi duymakta, tatlılığıyla erkeklerin onun yanında durmasını sağlamaktadır. Erkekler onu dinler, dinleye dinleye onu dinlemeyi bırakamaz hale gelirler. İş arkadaşı ondan hoşlanmakta fakat yüz bulamamaktadır. Tüm asılmaları karşılıksız kalır, bazıları hayatta hep asıldığıyla kalır. Filmin ana karakteri cool(kullanıyorum evet) bir karaktere sahip Jin’le aralarında aniden başlayan ve büyüyen arkadaşlıktaysa zorlama yoktur. Her şey bir sigarayla başlar, gelişir. Mimaridir dostluklarının rehberi. Jin babasının komaya girdiği haberini alınca Seul’den Columbus’a gelmiştir. Bir kitabevinde İngilizce’den Korece’ye çeviri yapmaktadır. Babasının asistanlığını yapan Eleanor’la geçmişte yaşandığı belirsiz ilişkileri depreşse de, Eleanor evlidir. Jin de günlerini Casey’le mimari turlarında geçirmektedir. Babası için gözyaşı dökmez, Casey’e iyileşmemesini dilediğini itiraf eder. Bu sevgisizliğin baş nedeniyse zamanında babasının işini ve öğrencilerini oğlundan çok önemsemesidir. Duygularından emin olamayan, hayata ve insanlara karşı mesafeli, şaşkınlığını soğukkanlılığıyla bastıran Jin, Casey’nin potansiyelini fark ettiği andan itibaren onu yüreklendirmeye çalışır. Aralarında cinsel çekimin izlerine dahi rastlayamasak da, Jin’in Casey’nin yörüngesine girdiğini görürüz. Film en çok bu yönüyle Lost in Translation’ı anımsatır.

Yukarıda bahsettiğim yumuşak rüzgarların etkisiyle romantik bir film izleyip, öylece unutacağınızı sanmayın sakın. Üzerine çok düşünülmüş bir film Columbus. Yalnızca yönetmeninden kaynaklı olduğunu düşündüğüm rahat rahat çekilmiş izlenimi veriyor izleyicisine, hepsi bu. Unutulmaz bir sahne barındırıyor içinde. Sesler, sözler olmaksızın duyguların gücüne şahit oluyoruz ve iliğinize işliyor bu sahne. Görüntü yönetiminin de çok büyük başarısı var filmin ruhunu kazanmasında. Bazı filmler canlıdır, bu film de öyle. Başrollerdeyse Kyle Chandler’ın Kore şubesi John Cho ve siyah beyaz İskandinav filmlerindeki yüzlere, özellikle de Bergman filmlerine çok yakışacak bir Haley Lu Richardson var. Amerika’ya gidebilirsem eğer Ohio ve Columbus’u da listeme alacağım gibi görünüyor. Sinemanın büyüsüyle kamaşan gözlere yön çizdirebiliyor bir film. Dokunduğunuz hayatlar üzerinde söz sahibisinizdir bundan böyle. Tıpkı Kogonada’nın söylediği gibi. Ve de bu filmle yaptığı gibi. Sinema gözlerinizi açar, daha iyi duyar, bakmaktan çok görmenizi sağlar. Bu tip filmler de hissetmenizi sağlar. Hisseden kazanır sadece. Bir saksı çiçeğinin bile duyguları vardır, siz onu dalından koparıp küçücük bir yere hapsetseniz de açar, küser, kapanır kendi kendine. Önce duygular, insanın bulaştığı her yerde duygusuz yaşanmaz  adına dünya denen cehennemde. Bu film bana bunları hissettirdi neden bilmesem de.

5FF5E347-28E2-4591-BCE7-A6328BE2F907

B33172FC-A79C-45B9-9F62-9A2A8BE95079

 

BURNING

C4729FC0-FAD3-4507-AAE6-73786172AD74

BURNING :

“İki tür aç insan vardır. Küçük açlık ve büyük açlık çekenler. Küçük açlık fiziksel olarak acı çekmektir. Büyük açlıksa insanın hayatın anlamına karşı çektiği açlıktır. Neden yaşıyoruz, hayatın anlamı nedir gibi şeyleri araştıran insan gerçekten açtır.” Hae-mi

“En iyi gün bugün olabilir.” Hae-mi

GİRİŞ :

Güney Kore’ye uzanıyoruz. Yönetmen koltuğunda Lee Chang-dong var. Senaryosunun uyarlandığı hikayenin yaratıcısı olaraksa Haruki Murakami. Yönetmenin 2010 yılında çekmiş olduğu Poetry’nin başarısından tam sekiz yıl sonra bu projeyle karşımıza çıkmış olması da elbette ki beklentilerimizi arttırıyor. En azından Peotry’e hayran olmuş olan benim. Film Cannes’da yarışmıştı bu sene. Büyük ödüle uzanamadan dönmüş olmakla birlikte, burada beni asıl ilgilendiren mevzuysa projenin varlığından haberdar olduğum andan itibaren Murakami’nin izlerini ekranda görüp görmeyeceğimdi. Bu hususta filmi ne ölçüde başarılı bulduğumu yazımın ilerleyen satırlarında sizlerle paylaşacağım. Ya da sizleri daha fazla merakta bırakmadan çala kalem yazacağım. Bakalım hangisini gerçekleştireceğim! Bir kez filmin sabır isteyen bir süresi var. Yaklaşık iki buçuk saatlik zaman zarfında hakkını ağır ağır veren bir gidişatla baş başa kalıyorsunuz ve zaman zaman yönetmen aklınızı başınızdan alıyor. Metnin başarısını tartışma şansım yok çünkü okumadım. Okusaydım eğer çok başka türlü olabilirdi her şey. Öte yandan filmin, uyarlandığı kitap ya da hikayeden bağımsız olması kanısındayım. Ama üzerine basa basa söyleyeyim Murakami’nin havasının sirayet ettiği pek çok anı barındırıyor film. En son “Sputnik Sevgilim”ini okuduğum ve hem genel hem de geleneksel olarak takipçisi olduğum yazarın isminin heyecanıyla öncelikli olarak ekran karşısına geçtiğimi de belirteyim son bir defa. 

“9 1/2 Hafta”yı anlatıyorum gibi olacak ama filmde yer alan erotizm içeren sahneleri son derece başarılı buldum. Bu arada yaşım yüzünden vermiş olduğum erotik film örneğimin de son derece demode olduğunun farkına varabildim. “Grinin Bir Milyon Rengi”, “Daha Daha Bin Milyon Rengi” olabilirdi muadili. Ama inanın “9 1/2 Hafta” hepsinden iyi. Her neyse konumuz Burning ve filmin uyarlandığı öykü Barn Burning ilk defasında The New Yorker’da yayınlanmış. Sene 1992, aylardan ekim, yazarın yaşı kırk üç. Sonra da “The Elephant Vanishes” adındaki kitabının içinde yer alan on yedi hikayesinden biri olmuş. Murakami’nin öyküsünün isim babasıysa filmde bahsi sıkça geçen William Faulkner’in aynı adlı hikayesi imiş. Bu kadarcık ön bilgiden sonra gelelim filmimize. 

6601B6EF-AB6C-4587-AA46-8171B1BB7A56

YANIYOR YANIYOR :

Kız ve oğlan karşılaşır. Biri çekingen, diğeriyse dışa dönüktür. Biri karamsar, diğeri hayat doludur. Elbette ki dışa dönük olan ilk hamleyi gerçekleştirir. Küçükken aynı kasabada yaşamış olduklarından girer, yakın zamanda estetik ameliyat olup güzelleştiğinden çıkar. Kız tarafından bahsediyorum, yani Hae-mi’den. Okulu bitirmiş, bir mağazada part-time çalışmaktadır. Yazar olmak isteyen, bir roman yazdığını söyleyen Lee Jong-su ile bir şeyler içip yakın gelecek planlarından bahseder ona tüm tatlılığıyla. Afrika’ya gidecek ve hayatın anlamını arayacaktır. Genç kız genç oğlanı günde yalnızca bir kez güneş ışığının girdiği evine davet eder. Ortaokul boyunca onun yüzüne sarf ettiği tek cümleyi hatırlatıverir tüm doğallığıyla: “Sen çirkinsin!” Sonra da yabancı geldiğinde kendini saklayan kedisini ona emanet eder genç kız. Evim dediği odasının anahtarını da. Sonra da kız oğlanı baştan çıkarır ve sevişirler. Ve kız Afrika’ya gider. Oğlan da kendi problemlerine gömülür. Aklıysa kızdadır. Kamu görevlisini darp etmekten tutuklanan, çiftçilik yapan, savaş gazisi babasının duruşmasına katılır. Aynı zamanda babasının en iyi arkadaşı olan adam avukatlığını üstlenmiştir. Sınıf birincisi olan babasının kendi tercihiyle hayvancılığa başladığını öğreniriz arkadaşından. Jong-su ile beraber evindeki bıçak koleksiyonunun varlığını keşfederiz. Evi kırsal bir bölgede, Kuzey Kore sınırındadır. Uzaktan askeri anons sesleri duyulur. Komşularından öğrendiği kadarıyla babası hiç de öyle dost ve komşu canlısı değildir. Münzevi bir hayat yaşamaktadır. Jong-su’nun annesinin onu ve kocasını terk edişinin üzerinden yıllar geçmiştir. Kabahat babasındadır. Kendisinden çok şey beklenen adam savaş görüp, çiftçiliği tercih edince asi ve geçimsiz bir bireye dönüşmüştür hayatta.

Hae-mi’nin gidişinin ardından ona karşı duyduğu özlem bir gün bir telefonla son bulur. Genç kız ondan kendisini havalimanında karşılamasını istemektedir. Gittiğinde onu beklemekte olan Ben isminde bir sürpriz vardır. Jong-su Ben’i, Fiztgerald’ın muhteşem kahramanı Gatsby’e benzetir. Her manada sofistike bir hayat yaşayan ve ondan sadece altı yedi yaş büyük olan Ben altında Porsche’si, lüks apartman katı dairesi, gurme zevkleri ve yurtdışı seyahatleri için kaynağı belirsiz kaynaklardan beslene dursun, orta alt gelire sahip Jong-su’nun kıskançlığına mazhar olmuştur çoktan. Kısa bir zaman içinde de Jong-su’nun içten içe ve alttan alta(nasıl ama) rakibi olarak gördüğü genç adama karşı beslediği kıskançlığı artık düşmanlığa doğru evrilmektedir. Onu Hae-mi’den ve yaşamın kendisine değil de Ben’e sağladığı konfordan ötürü kıskanmaktadır. Oysa ki Ben’in de karanlık tarafları vardır. Seraları yakmak yani kundakçılık en büyük tutkusudur. Terk edilmiş, çirkin görünen, göze batan seraları yakmaktan zevk alır. Bu arada Hae-mi bir kez daha ortadan kaybolur. Ben, onun göründüğünden de yalnız olduğunu, beş parasız ailesiz ve arkadaşsız olduğunu söyler Jong-su’ya. Üstelik bu dünyada güvendiği tek insan Jong-su’dur. Bir zamanlar evinin bitişiğindeki kuyuya düşen Hae-mi’yi Jong-su kurtarmış. O zamanlar henüz daha yedi yaşlarındalarmış. 

D6A42591-386E-4B80-9262-E19FC47FBB80

Bundan sonra neler olduğuna gelince işte Murakami orada dilleniyor. Herkes birbirinin içindeki dipsiz kuyuda kayboluyor. Kaçan kurtuluyor, kaçamayan bıçak darbelerine maruz kalıyor, metafor metaforu takip ediyor, tüm hikayenin klişeye kaçmadan ve yaslanmadan sadece ve sadece koşan bir çocuğun kafasının içindeki yazarlık hevesinden, tutunduğu hayallerden, yarattığı karakterlerden, yalnızlıktan, özlemini çektiği kız arkadaş yoksunluğundan kaynaklandığını ve dananın ağzının sonunda bağlandığını görüyoruz. Hala ne tür bir roman yazdığının bilincinde olmayan, kafası karışık yazar adayının gizem arayışının olmak istediği kişi Ben’de, beraber olmak istediği kız Hae-mi’de vücut bulmasını takiben, ıssızlığında boğulan bir Jong-su kalıyor geride. Murakami’nin karanlık bir çağına denk gelmiş bir hikaye karşımızdaki ama maharetli bir yönetmenin elinde, dilinden anlayacak seyircisine amade. Zordu ama güzeldi özetle. Yandık kavrulduk içten içe. 

F3DCF69D-EB70-4C9A-AEFB-D639089E882B

LEAN ON PETE

LEAN ON PETE :

-“Baban görgülü birisi mi?”
-“Bilmiyorum.”

-“Daha iyi hissediyor musun?”
-“Bilmiyorum.”

“Charley o bir insan değil, bir at sadece.”

“Eğer beni düşünürlerse, sıradan, futbol oynayan, babasıyla takılan bir çocuk olarak hatırlamalarını isterim. Beni böyle görmelerindense, hiç görmesinler daha iyi.” Charley

-“Sana böyle davranmasına neden izin veriyorsun?”
-“Gidecek başka yerim yok. Ve gidecek başka yerin olmadığında, bir nevi saplanıyorsun.”

GİRİŞ :

Bazı filmler, bazı diziler, ve bazı şarkılar kısaca bir takım sanatsal ifade araçları sizi kendinize getirir, toparlama gücüne sahiptir. Evet hayat kötüdür, insanlık ve onu meydana getiren insanlar da kötü hatta fecidirler. Evet çıkış yolu da yoktur. Varsa da siz göremez olmuşsunuzdur. Serde fanilik ve harcanmış hayatlar vardır. Umut yoktur, toplumsal kurtuluş, bireysel arınma filan da. Arındığını sananlar içinse etkisi bir geceliktir. Çünkü sabah tüm boktanlığıyla doğacaktır vakitlice. Varsa yoksa kara bulutlar dolanır durur tepenizde. Ha bir de benim sinema, dizi eleştirmenliği yaptığımı sananlar da feci halde yanılmaktadırlar. Ben kafama göre takılıyorum çünkü. Bakınız an itibariyle okudunuz okudunuz da, filme ait ne buldunuz? Laf salatası yani koca bir hiç. Şimdi tek yapmanız gereken, o koca hiç’i okumaya devam etmek. Nerede kalmıştık? Hah tam da değiştiremediğimiz hayatımıza, yarınsız günümüze, pek fena kaderimize ağlıyorduk. Bir de Charley’i izleyin derim ben. Siz daha bir haftalıkken anneniz tüm sorumluluğunu yani öncelikli olarak en az üç yıllık bebek bezi, mama ve öteberi masrafınızı düşünerek kaçmış olsun, sonra babanız sorumsuzca davranışlarının mükafatı olarak kapınızı kırarak evinize giren öfkeli bir kocanın gazabına uğrasın ve bağırsakları dışarıda kan revan içinde iki seksen yerde yatsın, sonra da yatırıldığı hastanede ölsün. Tutunacak ne kaldı derken, binmelere kıyamadığınız atınız gecenin bir vakti motor seslerinden huysuzlanarak bir arabanın önüne atsın kendisini. Tam da çölü yayan olarak geçmekti gayretiniz. Bu dünyada bir başına kalmak neymiş görün. Üstelik on altı yaşında, gurur nedir bilen bir çocuksunuz! Sokaklar tekinsiz, insanların ne olduğu belirsiz. Cebiniz de mideniz de boş. Ne kendinizi kullandırtmaya niyetiniz var, ne aile hizmetlerinin sizi yerleştirmek istediği hiç tanımadığınız bir ailenin yanına sığınmaya, en önemlisi de kimsecikler size acısın istemiyorsunuz. Bu dünyada yersiz yurtsuz, ipsiz sapsız kalmış bir “çocuk”sunuz sadece. Beterin beteri varmış gördünüz mü? Siz bir de filmin sonunda yarabbim çocuk kurtuldu diye sevinirken, yaşadıklarından sonra o yaşta bir çocuğun dünyaya nasıl baktığını görün Charley’i canlandıran Charlie Plummer’ın yüzünde. Mutlu ve iyi bir yaşam geçirdiler, huzur içinde öldüler derler ya hani, Charley de, ben de merak etmekteyiz onlar kimlerdi acaba diye.

CHARLEY ve LEAN ON PETE :

İki saat bir dakikalık süresi olan film yeni bir eve taşındıkları her hallerinden belli Charley’nin günlük rutiniyle açılıyor. Pek fazla eşyası olmasa da odasını yerleştirmeye çalıştığını götüyoruz. Sonra da kapısı kapalı olan yan odadan gelen kadın erkek seslerini dinledikten sonra sabah koşusuna çıkıyor. Hava daha alacakaranlık. Yakınlardaki at çiftliğinin varlığını keşfediyor. Charley’nin sınırları yoksullukla çizilmiş gündelik yaşantısına tanıklık etmiş bulunuyoruz böylelikle. Babasının sağlayabildiği kısıtlı imkanlardaki hayatının baş misafirleri hamamböcekleri. Babası akranıymışçasına konuşuyor oğluyla. Sanki ergen olan kendisi, baba olan Charley. Onlara omlet pişiren kadının evli olduğunu ve iri yarı bir kocası olduğunu söylüyor. Ondan sonra da işe gidiyor aşçı olan babası. Evde tek başına kalıyor çocuk. Haliyle de sıkılıyor. Anne yok, yemek pişiren kimse de yok. At çiftliğine gittiğinde ona iş teklif eden bir adamın yanında günlüğü yirmi beş dolardan çalışmaya başlıyor. Lean on Pete’le de burada tanışıyor. Lean on Pete beş yaşında bir yarış atı ve zamanla Charley’nin tek dostu ve sırdaşı oluyor. Taş olsa çatlar, Lean on Pete sabırla dinliyor onu çölün ortasında bile. Babası hastanede olduğundan ve ev tam takır olduğundan birkaç parça eşyasını alarak Lean on Pete’in ahırının yanında kalmaya başlıyor. Yarışlar esnasında Del ona doping veriyor. Charley onu da kaybedeceğini düşünerek endişeleniyor. O sırada babasının ölüm haberini alıyor. Ondan geriye kalanları eline veriyor doktor: bir kemer ve bir de cüzdan. Atı alıp Üsküdar’ı geçmek hevesindeki Charley, bir gece atı karavanın içinde bağlayıp cebindeki az miktardaki bir parayla yollara düşüyor. Yoksa ayağı sakat olan hayvan yarışları kazanamayacağı için sahiplenilmeyecek ve Meksika’ya bırakılacak sucuk yapılmak üzere. Yol boyunca sürecek olan maceralarında hayatlarında bir araç olacak insanlarla bir süre vakit geçirdikten sonra, burası evimiz, yuvamız değil diyerek yollarına devam ediyorlar her defasında. Portland’dan çıktıkları yollarındaki asıl hedefse Charley’nin Wyoming’deki halasını bulmak. Bu arada Amerikalılar misafirperver değildir diyeceksiniz ama atıyla kapılarını çalan bir çocuğa evlerini ve sofralarını açan savaştan yeni dönmüş iki kardeş ve dede ile aşırı obezitesi olan kız torunu bunun aksini ispatlıyorlar. Sanıyorum filmin en acayip karakterleri de onlardı. İlk önce atın varlığına şaşırsalar da, kabul etmekte güçlük çekmiyorlar. Çocuğu elini yüzünü yıkasın diye eve çağırıp, kendileri bilgisayar oyunu oynamaya devam ediyorlar. Akşam yemeğine davetli dede ile torun arasındaki ilişkiyi gördükten sonraysa burada sürekli olarak kalamayacağını anlıyor. Çünkü uysal olmasına rağmen aynı zamanda özgür ruhlu da bir çocuk Charley. Bu ve benzer serüvenlerden sonra küçük Charley halasına ulaşabiliyor ve halası onu kabul ediyor mu sorusunun cevabına gelecek olursak onun için filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

Bu filmi seyretmediğiniz takdirde bir şey kaçırmamış olacaksınız ama seyrettiğiniz takdirde de pek çok şey kazanacaksınız. Birkaç sahnesi var aklımdan çıkmayan. Mesela Charley 25 dolarlık işi kabul ettiğinde üstü açık kamyonetin arkasında yatarken kafasını kaldırdığında sanki ona yalnız değilsin der gibi bakarak kişneyen Lean on Pete’in duruşu, çocuğun açlıktan, yorgunluktan ve en önemlisi de belirsizlikten git gide zayıflaması ve babasından kalan kemeri daraltmak zorunda kalması ve çölü geçerken yüzünde oluşan yanıklar ve tüm çaresizliğiyle sokaklarda süklüm püklüm dolaştığı anlar ve bu rolde All the Money in the World’de de torun rolünü üstlenmiş olan Charlie Plummer’ın iddiasız gibi görünen ve yaşından beklenmeyecek ölçüde iddialı performansı. Yönetmenine gelecek olursak da…şöyle ki bildiğim pek çok filmi, seyrettiğim tek filmi olarak Lean on Pete’le çok çok iyi bir ilk anışıklık yaşadığımızı düşünmekteyim. Bende son derece iyi bir ilk intiba yaratmıştır. Şöyle ki, başsız kalmanın ne demek olduğunu, seni kollayacak bir büyüğün olmadan ayakta kalma savaşının güçlüğünü, indiğin istasyonlarda insanların sevenleri tarafından karşılanırken, senin her zamanki gibi başının çaresine tek başına bakmak zorunda oluşunun verdiği sıkıntının ruh haline yansıyışı, hep tesadüflerle başının kurtulması ya da başının bir türlü boktan kurtulamayışı, kararlarını hep kendin veriyor olmak, yalnızlığından bir ata tıpkı insanmış gibi sarılmak… Sonunda da güya kurtulmuşken, tüm bu yaşadıklarını sindirmeye çalışmak ve hep acabalarla hayatına devam ediyor olmak. Yönetmen tüm bu ve fazlası hisleri filmi aracılığıyla seyircisine aktarmayı başarabilmiş. O yüzden benim icin bu senenin iki kahramanı onlara ayrılmış süre kadar birbirlerinin hayatını kurtaran Charley ve Lean on Pete’dir. Aşağıdaki linkte filmin sonunda da yer alan naif sesli bir adamdan dinleyeceğiniz parça insana her şeye rağmen kendini iyi hissettirir.

SHARP OBJECTS


F2FA9621-E125-4B9D-B806-964DD96AE5A1

SHARP OBJECTS :

-“Ben Persephone’yim: Yeraltı kraliçesi. Çok önemli bir herifle evlenmiş: Hades’le. Hades cehennemi yönetiyormuş ama ceza işlerinden Persephone sorumluymuş. Persephone için üzülüyorum, çünkü yaşayanların arasına dönse bile önceden bulunduğu yer yüzünden ondan hep korkmuşlar.” Amma

-“Prenseslerin cadıların elinden kurtarılmasının gerektiği kaç tane masal var?” Amma

-“Göze göz dersek herkes kör olur. Keşke ben de o kadar hoşgörülü olsaydım.” Boğulduktan sonra dişleri çekilen ve şimdi bir ölü olan on beş yaşındaki kızın annesinin cenaze esnasında kendisinden beklenen hoşgörüsüz konuşmasından

-“Sen beni seversen, kendi annem de beni sever sanmıştım. “ Adora

-“Lisedeyken neysek oyuz. O zamanlar çıtayı alçak tuttuğumdan, yükselmekten başka çarem yoktu.” 

GİRİŞ : 

“Three Billboards Outside Ebbing, Missouri”den beri izlemiş olduğum, hayatta en sevdiği insanlardan birinin kaybını engelleyememiş ve kabullenememiş taşaklı, özür dilerim dişli bir kadın karaktere yer veren sekiz bölümlük mini dizinin sonuna gelmişken, kontrolsüz soluğumla beraber siz değerli okuyucumun karşısına geçmiş bulunuyorum. Nefes kontrolümü gerçekleştirdikten sonra da, bir parça soğukkanlı olmak gayretiyle geçiyorum kristal küremin başına. Ben de bir cadıyımdır belki de, kim bilir! Her neyse film ve dizinin ortak özelliklerinden biri hem filmin, hem de dizinin Missouri’de geçiyor olması yani Amerika’nın Midwest olarak adlandırılan Ortabatı bölgesinde. Fakat ne filmin geçtiği yer olan Ebbing, ne de dizinin geçtiği yer olan Wind Gap gerçekte varlar. Kurgu isimlerle kurgusal olmayan gerçeklikte tasvir edilmiş bütün bu yerler, insanları ve coğrafyalarıyla. Güneyli nüfusun yaşadığı, geniş sokaklarının Amerikan bayraklarıyla bezeli olduğu, gençlerinin kurtulmak için can attığı, kurtulamayanların sıkıcı birer varlığa dönüştüğü, muhafazakar, sırcı, ırkçı, pasif agresif, statükocu insanların, hurafe ve boş inançlarla çevrili olarak yaratıldığı bir Wind Gap var karşımızda. Kasabada cinayete kurban gitmiş ilk genç kız olan Natalie’nin öz babası bile kızının tecavüze uğramış olmasındansa öldürülmesini yeğliyor. Katilin Wind Gap dışından kamyoncu ya da Meksikalı olduğu yönünde kanıtları olmasa da temennileri var. Wind Gap’in Missouri’nin dibinde, Tennessee’ye çok yakın olan Bootheel denen bölgede olduğu izah ediliyor. 2000 kişiye evsahipliği yapan topraklarda tek gerçek meslek domuz mezbahası işletmekken, aileden zenginler ve varoş takımın mevcudiyeti vurgulanıyor. Kadınların çalışma hayatında faal olmadığını dizi boyunca karşımıza çıkan meslek sahiplerinin hep erkek oluşundan anlıyoruz. Wind Gap’in tek kadın emekçisiyse Adora’nın ve ailenin yegane yardımcısı Gayla nitekim. O da iş hususunda bir zenci için iki alternatifin varlığından emin vaziyette domuz çiftliğinde çalışmaktansa, hizmetçiliği yeğliyor. Wind Gap’in dışına gidebilenlerse kurtulmuş olarak görülüyor. Bir nevi taşra sıkıntısı yaşanıyor çevrede. Eski amigo kızların partisine katılan Camille kocası dörtten fazla çocuk istemediği için mendil ıslatan kadınlarla çevriliyor bir anda. Hiç durmadan ahkam kesip dedikodu yapıyorlar. Kaldı ki yapacak daha iyi bir şeyleri de yok. Camille’in çocuksuzluğu Wind Gap sosyetesinin kadınlarını rahatsız ediyor. Ölen kızlar için o kadar da üzülemeyeceğini düşünüyorlar doğurmamış olduğu için. Aptallıklarına üzülemeyecek kadar egoları yüksek. İnsanı çileden çıkaran sınıfsız bir sınıftan gelmekteler. Özlerindeyse aileden zengin varoşlar.

807CC942-7894-4478-AC08-30AC71A20C7B

0C9E906B-F181-42D0-B3FF-B53EB347B117

Alkolik, hatta dipsomanik, kendini kesen ve bu uğurda bedenini tuval gibi kullanan bir kadın karakter nasıl bu kadar ta… pardon dişli olabilir ki’ye dönecek olursak eğer, tek bir sahnedeki tavrı yüzünden bu karara vardığımı belirteceğim ben de. Üstelik de lise çağlarında futbol maçı sonrası kendisiyle ormanda üst üste birlikte olan beş erkek çocuğundan biriyle yıllar sonra karşılaştığında verdiği cevap yüzünden diyeceğim göğsümü gere gere. Yazının sonunu beklemeniz gerekecek bunu öğrenmeniz için ya da diziyi izlemeniz gerekecek yavaştan. Cevap yazının sonunda olur mu, bilmem. Fakat her halükarda erkeklerin karşısında ezilip büzülmeden dimdik durabilen bir kadın karakter var başrolde. Şimdiye dek izlediğim en iyi Amy Adams vardı Camille Preaker rolünde. Islak gözlerinin gölgelediği, üzerine bir beden büyük gelen uzun kollu siyah blüzlerinin ve üniversiten beri giymez olduğu eteklerinin yerini almış skiny jeanlerinin içinde bile çok hoştu, bir o kadar da gizemli. Yürek burkan tarafını kendine acınmasını istemediğinden sergilemedi ulu orta. Missouri doğumlu ve aynı zamanda dizinin uyarlandığı kitabın yazarı olan Gillian Flynn’se rüştünü “Gone Girl”le ispatlamıştı zaten. Yakın bir tarihte Steve McQueen imzalı bir filmle çıkacak tekrar karşımıza: “Widows” ile. Benim de pek çok New York ve Los Angeles’ta geçen hikayelerdense Amerikan taşra hayatı daha çok ilgimi çeker oldu. Sanırım içimdeki taşraya dokunuyorlar istemeden. Çarıklı mı, iskarpinli mi diyecek olursanız eşek her yerde eşek. Fazla söze ne hacet!

F0F831C0-0233-46B9-A69E-8B8050AE926D

CAMILLE PREAKER :

Camille, Missouri eyaletinde yer alan Saint Louis’de yaşıyor. Mesleği gazetecilik, Chronicle’ın muhabirliğini yapıyor. En sevdiği renk siyah, en sevdiği şarkı “Ring of Fire”. Yakınlık kurmakta güçlük çekiyor, bir nevi “görülmekten” duyduğu hoşnutsuzluktan kaynaklı. Sivri diliyse zırhı. Sevilmek telaşında hiç değil. Derdini başkalarından değil, kendinden çıkarmak gayretinde. Bu yüzden kendini kesiyor acımasızca ve isimler, sıfatlar yazıyor tenine bazen iğne, bazen de herhangi bir kesici alet yardımı ile. Doğduğu kasabaya gönderilme nedeni ise biri kayıp, bir diğeri ölü olarak bulunan iki genç kızın bu ve öbür dünyadaki mevcudiyetleri. Onu hiç bırakmayan hayaletler ve yüzleşmekten kaçındığı tatsız gençliği yüzünden istemeye istemeye yola çıkıyor. Mola verdiği bir motel odasında kese kağıdından çıkardığı çoğu votkadan oluşan içki şişeleri, sigara paketleri, çikolata ve krakerleri görünce, anlıyoruz ki beden sağlığını da hiçe sayıyor. Yol boyunca, araba kullanırken, derin bir uyku çekmek, uçmak ama en çok da unutmak için içiyor hiç durmadan. Arabada sızıyor çoğu zaman. Kulaklıklarını taktığında bir başka boyuta geçiyor adeta. Tüm bunların altında yatan nedense kız kardeşinin ölümüne mani olamayışından ötürü duyduğu suçluluk ve hiç geçmeyen vicdan azabı. Bizler de sekiz bölüm boyunca bu sis perdesini aralıyoruz kahramanımızla birlikte. İkinci kızın cesedi bulunduğu andan itibarense bir seri katilin peşine düşüyor polis, Camille ve tüm kasaba halkı. Tek bir soru geliyor insanın aklına değişkenlik gösteren cinayet mahalleri karşılaştırıldığında; o da katilin neden cinayet işlediği yönünde. Popüler olmak için mi? Kızlardan nefret ettiği için mi? Katil bir erkek mi, kaldı ki bunda herkes hemfikir. Ve aslında sekiz bölüm boyunca o kadar ipucu var ki gözümüzün önünde, katilse hep burnumuzun dibinde ben buradayım diyor adeta ama…ama çok gözümüzün önünde işte, bizler de başka tarafa çeviriyoruz yüzümüzü, öyle gerekirmişçesine. Jean Marc Vallee’nin yarattığı atmosfer sayesinde son saniyeye kadar verilmemiş cevaplara soru uydurduğumuzu anlıyoruz, sükunetinde saklı bir gerilim var içten içe. İyi yönetmen, iyi kurgu yılanı deliğinden çıkartıyormuş izleyiciye fark ettirmeden.

CC5A4C6B-72BE-4652-85D4-8A5ABDFD2FC2

AMMA :

Camille’in anne bir, baba ayrı kız kardeşi. Amma onun bir zamanlar kaybettiği kız kardeşiyle aynı yaşlarda şimdi. Başına buyruk, bir parça sorumsuz, çocuksu bir fettanlığa sahip, patenci, hem güzel hem asi bir yeni yetme. Ablasına karşı bile gerektiğinde çok acımasız olabiliyor. Ve tüm bunların kendini güçsüz gören birinin güç gösterileri olduğunu çok sonradan anlıyoruz. Machiavelli ve mitolojik alıntılarıysa dehasının ve zekasının ispatı. Bu rolüyle parlayan ve yıldız ışığına sahip Eliza Scanlen’sa yabana atılır gibi değil. Farların ışığında ayağında patenleri, dünyaya meydan okuduğu sahnede son derece kışkırtıcıydı mesela. Öte yandan tüm iddiasızlığına rağmen kendisine aşık edecek bir adam bulan ablası Camille’e duyduğu kıskançlıktan ötürü herkesin ortasında ilk fırsatta ve her fırsatta sözlü olarak sataşmadan da edemeyen çömez bir ruhu var genç kızın. Beslediği derin hisleri gölgeleyen yeni yetmeliğine mani olamıyor annesinin küçük kızı. Dış görünüşündeki hoşluğun yanında, ruhundaki boşluğun nedenlerini yavaş yavaş çözüyoruz bölümler ilerledikçe.

3195B69D-8FA5-44D4-AD34-4060DE09D740

ADORA :

Kocadan ve kuvvetle muhtemel aileden zengin Adora, ilk kocasından bahsetmekten imtina ederken, ikinci eşi Alan’ı sırf suskun ve pasif olduğu için tercih ettiğini belli ediyor her fırsatta. Şerif’le olan yakınlığı karşısında bile edilecek tek sözü yüzleşmeye mahal vermeden söylemekle yetiniyor Alan. Adora’ya karşı da o karışımlara fazla kaptırma diyerek müdahale edebiliyor sadece. Adora ise doğanın akışına yardımcı olduğu yönünde mazeret bildiriyor. Wind Gap cemaat hayatının renkli simalarından Adora katıldığı cenaze törenlerinde tıpk bir havuz partisine gider gibi takma kirpikleri, stilettoları ve zarif bedenini saran bir şıklıkla boy gösteriyor her daim. Söz konusu kendi kızının cenaze töreni olduğunda bile-tıpkı yıllar önce olduğu gibi, acısının önüne geçen bir zarafet duygusuyla geliyor tören alanına. Kızlarının sivri dilinin nedeni ise anlaşılıyor kısa süre içinde. Camille de, Amma da annelerinin kızı. Camille aile bireylerine karşı mesafeliyken, yabancılara karşı kullanabileceği tüm okları çekip saplayıveriyor bir anda. Adora’nın yıkıcı etkisiyse aile bireylerine karşı. Kızlarına diş geçiriyor İlk hedefiyse yok etmeyi bir türlü başaramadığı kızı Camille oluyor her defasında. Camille’se Jean Seberg gibi asi görüntüsü, huzursuz ve isyankar tavırlarıyla annesine baş kaldırarak var olabilmiş. Annesinin ona hayır diyen küçük kızı olarak annesinden kabul görmediği gibi sevilmemiş de. Anne sevgisizliğinin verdiği mesafeyle yaklaşmış insanlara. Bu rol için Patricia Clarkson da çok doğru bir seçim olmuş bu arada.

Hep kadınlar başrolde, hiç mi erkek yok dizide dediğinizi duyar gibiyim. Varlar evet, ama çok da mühim değiller. Boşlukları dolduran roller yazılmış gibi görünüyor her birine. Biri sert polisi oynuyor, biri ne yaptığını bilmeden kasabayı müdafaa ediyor-kimi kimden koruyor belli değil, biri etliye sütlüye bulaşmıyor, biri okul tiyatrosunda dünyaya kendini affettirmeye çalışıyor adeta. Öyle olunca da gözlerin çevrildiği kadın karakterler her fırsatta birbirinin canına okuyor bir şekilde. Çünkü erkekler süklüm püklüm bir köşede şam babsı gibi bekleşiyorlar sadece. Zaten ne ediyorsa kızlar kızlara ediyor. Jean Marc Vallee’ye gelince Wild’dan beri arızalı kadın karakterlerin rüzgarına seyirciyi kaptırtmayı çok çok iyi beceriyor. Sanki nerede böyle bir proje varsa, hemen kendisine başvuruluyor adeta ve usta yönetmen böylelikle muhakkak her sene ödüle koşan bir dizinin başına getiriliyor. Big Little Lies’daki Nicole Kidman neyse, Sharp Objects’deki Amy Adams da o olacak ödül sezonu geldiğinde. Hem arızalı, hem yaralı karakterleri seven bünyeler mükemmelin olmadığını bilir de bilmezden gelirler. Umut işte. Ben normalim diyenden kaç uzaklaş bir an önce.

978FCB22-8EC0-451D-968A-A58B3E7958BC

MUNCHAUSEN BY PROXY :

Sinemada ilk mi değil mi bilemem ama  “Sixth Sense” den önce rastlamadığım bir vakaydı. Çocuğunu zehirleyen anne. Bir çeşit çocuk istismarı aslında. Bakmakla yükümlü olunan çocuğa verilen fiziksel hasar. Bir erişkin tarafından yapılıyor ve araştırmalara göre annelerde görülme olasılığı daha sık(hem sever hem zehirlerler). Münchausen Sendromu yetişkinlerde görülen bir tür ruhsal bozuklukken, kişi burada ilgi çekmek için kendisine zarar veriyor. Herkes emrine amade olsun diye yapay bir hastalık yaratıyor kendinde. Münchausen by proxy(MBPS)’deyse hastalandırdığı kişi bir başkası oluyor. Ona bakıp bunu da elaleme göstererek kendini kurtarıcı, hem vefakar hem de cefakar, örnek ve kahraman insan olarak göstermek eğilimi içine giriyorlar. Tüm enerjisini hasta çocuğuna harcayan bir anne toplum nezdinde daha çok itibar görüyor haliyle. Dünyada ve bizde de pek çok örneğine rastlanmış. Altı çocuk doğurup azar azar öldüren gözüyaşlı annelerle dolup taşmış meğerse tıp tarihi. Savcılara ve doktorlara sabırlar dilemek düşüyor sadece. Bu da bir hastalık sonuçta.

SONUÇ :

Sürç-i lisan ettiysek affola. Çok fazla spoiler vermeden genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığım diziyi çok beğendim. Her bölüme uygun şarkı seçimleri, üçüncü bölüm sonundaki Adagio yorumu, bol bol Led Zeppelin, Dietro Casa, Les Parapluies De Cherbourg, Perry Como, Bob Dylan…Camille’in Alice’le rehabilitasyon merkezinde geçirdiği zamanda edindiği müzik dinleme alışkanlığı, kendini paramparça ettikten sonra sığındığı merkezde bile talihsizliğin peşini bırakmayışı ve asla da bırakmayacak olması, enteresan cinsel hayatı ve pek çok spoiler içeren detaydan ötürü yazımı burada bitirmek zorunda kalışıma aldanmayın, sırada Lean on Pete var çünkü yazmam gereken. Şimdilik hoşçakalınız.

300C1CBC-06B9-4482-99A6-2C9CED51507B

1E907D8C-5EF3-4FAB-A4C7-DBFCF004FC35

 

İLK HEDEFİMİZ GİRİNTİLİ VE ÇIKINTILI EGE DENİZİ KIYISINDA KONUMLANMIŞ MUĞLA İLİMİZİN SAHİL ŞERİTLİ İLÇELERİNDEN ÖNCE DATÇA, SONRA FETHİYE : İKİNCİ BÖLÜM, DATÇA ve BETÇE

20180807_142608-01

İLK HEDEFİMİZ GİRİNTİLİ VE ÇIKINTILI EGE DENİZİ KIYISINDA KONUMLANMIŞ MUĞLA İLİMİZİN SAHİL ŞERİTLİ İLÇELERİNDEN ÖNCE DATÇA, SONRA FETHİYE : İKİNCİ BÖLÜM, DATÇA VE BETÇE

ÖNCE KNİDOS :

Datça’da görmediğim tek yer olan Knidos’u ziyaret edeceğim bu defasında. Ukte kalmıştı içimde, o yüzden ne yapıp edip gerçekleştireceğim bu ziyaretimi. Palamutbükü üzerinden çok kilometreler süren bir yolculuk olduğunu öngörüyor sorduğum herkes. Razıyım diyorum ben de. Otelde aldığım sakin bir kahvaltının ardından sakin sakin düşüyorum yollara. Öyle de biniyorum araca. Yollar sakin mi, sakin. Şoförümüz çılgın ve bıçkın sadece minibüsün götürdüğü Knidos’a giden şu virajlı Betçe köylerinin engebeli yolları üzerinde(bu cümleyi tek nefeste okuyacak ve durup yanlış aramayacaktınız!). Yerlisi, yazlıkçısı, çalışanı indikten sonra üç kişi kalıyoruz aracın içinde. Üç Knidos heveslisi olarak acıktığımız takdirde ne yiyeceğiz diyoruz şoföre. Dur size tost yaptırayım bizim köyden diyor. Köyüne telefon açıyor, üç tost siparişi veriyor. Benimki karışmasın diyorum, yani karışık olmasın. Yazıköy’e geldiğimizde mola veriyoruz ve tostlarımızı satın alıyoruz. Sonra da kaldığımız yerden yolculuğumuza devam ediyoruz. Knidos’a vardığımızda saat bir’e gelmek üzere ve antik kenti, akabinde de çevreyi gezmek için az bir vaktim olduğunu görüyorum. Antik kent sıcak kavururken iyice antikleşiyor hem gözümde hem beynimde. Yüz metre ötemdeki denizin hayaliyle geziyorum tarihin içinde. Yukarıda deniz feneri, az ötemdeyse güneşin alnında harıl harıl tarih çıkartmaya çalışan görevliler var. Eli işte gözü oynaşta hesabı, bense masmavi suları kesiyorum uzaktan. Sıcakta pişe pişe insan tarihle hamur misali yoğrulamıyor. Önce can diyor, Kültür Bakanlığı’nın hediyelik eşya satan dükkanına atıyorum aynı canımı. Burası bile daha antik şu an benim için, çünkü kliması var. Alıcı olmayan gözlerle serinlemek için dolaşıyorum minicik dükkanın içinde. Sonra da kendimi can havliyle koyun mavi sularına bırakıyorum. Su problemi olduğundan duş alabilecek yer bulamıyorum. Tuzlu tuzlu haşlanmak üzere bir kez daha düşüyorum yollara. Kahve ve çay molası veriyorum. Üst katı restoran, alt katı kafeterya olarak hizmet veren işletmenin serin bir köşesine sığınıyorum. Nokta atışı yapmış olduğumu idrak ediyorum bir süre sonra. Yan masamda bu yerin yerlisi iki adam oturuyor. Yerel ağızla konuşmaları dikkatimi çekiyor. Birer bira içip, köylerinde kim var kim yoksa çekiştiriyorlar. Tam yerine düştüm diyorum. Çaktırmadan dinliyorum ikisini. Çok fenayım biliyorum. Diğer masalarda turist olarak gelmiş aileler var. Onlar çaylarını yudumlayıp gazetelerini okurken, ben burada adını sakınacağım köylerinde kim kimdir, kiminledir, oğlu kızı nicedir nesi var nesi yoktur tek tek öğreniyorum. Birinin telefonu çalıyor, açar açmaz napıyo sen diyor karşı tarafa. Konuşma erken bitiyor da birbirlerine dönüyorlar aceleyle. Rahatsızlık veriyo mu sene diyor beriki, bilmem kimin bilmem ne oğlu için tarlaları sattırıp duru, her şey onda diyor. Karı kız da var mı diyor beriki, olmamı diyor öteki. Soruph dururlar bekar oğlun var mı deye emme babası cevap veremiyor utancından oğlunun yularını tutamaya. İçki diyor içki diye soruyor meraklı olan, bilen tarafa. Yani diyor, karı kız var diyok, illaki olcek diye lafı yapıştırıyor öteki de. Hıııı diyor diğeri, birbirlerine çok da derin anlamlar yüklü olmayan bir bakış atıp sessizleşiyorlar. Emmiye üzülmedikleri aşikar olmakla beraber, ikisinin de en az bir oğlu olduğunu düşünüyorum. Köy dedikoduları bunlar ama yine de temkinlisinden. Kimsenin kızını çekiştirmiyorlar, bilmem ne emminin oğlunun şanı yürüyor sayelerinde. Emmi tek tek tarlaları sata dursun, bıçkın ve yaramaz oğlu çoktan efsane olmuş dillerde.

20180807_141328-01

20180807_124403-01

20180807_123827-01

ŞİMDİ YAZI, SONRA CUMALI :

Kalkar kalkmaz tuvaletin yerini soruyorum. Sonra da restoranın çıkışına geliyorum. Biri yaşlıca, diğeri genç iki kadın çalışan masaya oturmuş öğle yemeklerini yiyorlar. Mutfakta çalışıyorlarmış. Oturup oturamayacağımı soruyorum. Buyur diyorlar, köylerle ilgili sorular soruyorum onlara. Yazıköy’den Cumalı’ya yürüyerek gidebileceğimi, aradaki mesafenin kısa olduğunu söylüyorlar. Yanımda taşıdığım purodan ikram ediyorum. Genç olanın sigarası bitmiş, hayır demiyor. Öksürtür mü diyor, açılırsın diyorum. Sonra da yanlarından ayrılıyorum. 

20180807_153512-01

20180807_145853-01

20180807_151533-01

Yazıköy’de badem kıran dört kadının olduğu yere geliyorum. Rahat rahat yere oturmuşlar. Benimse dizim, kıçım ve bacaklarım ağrıyor onların oturduğu şekilde. Bir sandalye çekiyorum ben de ve geçip oturuyorum başlarına. Badem kırmaktan vazgeçmeden dolayısıyla başlarını işten kaldırmadan ama beni de ihmal etmeden sorularımı cevaplıyorlar. Beni minibüs şoförü yeğenin Mert gönderdi buraya diyorum grubun yaşça en kıdemlisine. Pakize Hala ne istediğimi soruyor. Meseller, hikayeler, şiir, kısaca ne olursa diyorum. Başlıyor ezberinden içinden Atatürk geçen, Yunanın denize döküldüğü tüm şiirleri okumaya. Makineli tüfek gibi okuyor ezberden. Bu arada kendisi de dahil olmak üzere badem ayıklama işini hız kesmeden sürdürüyorlar azimle. Araya girip bir şey sormama fırsat vermediğinden, dinlemekle yetiniyorum. En nihayet duruyor ağzına sağlık, sizden iyi bir avukat olurdu diyorum. Torunu oldu zaten diyorlar. Son kez düğünlerde dümbelek çalarak yüz açan bir hanımdan daha bahsediyorlar. Nerede diye soruyorum, köy mezarlığında diyorlar. Çalışkan bacıları bırakıp tekrar yola koyuluyorum. Yaş ortalamasının yüksekliği karşılaştığım yaşlı yüzlerin sıklığıyla kendini gösteriyor. Cumalı mezarlığından gördüğüm kadarıyla küçük bir mezarlıkları var. 89 yaşındaki Hüseyin Amca’dan sonra yaşı hakkında kesin bir fikri olmayan Hafize Ana ile karşılaşıyorum. Tahmini bir rakam veriyor. Şu kadar bu kadar derken, orta yolu buluyoruz. Doksan kulağa hoş geliyor. Onun da fotoğrafını çekmek istediğimi söylüyorum. Kapımın önünde çek fotoğrafımı diyor. Evinin kapısına kadar yürüyoruz. Bu yaşlarda baston olmazsa olmazları, bir de ağır işiten kulakları. Kaygısızca poz veriyor o da, tıpkı Hüseyin Amca gibi. Çekinecek bir şeyleri yok. Burada doğmuş, burada büyümüş, muhtemelen de burada ölecekler. Cumalı Köyü’ndeki mezara da gömülecekler. Geldikleri yer belli, gidecekleri yer belli. Aradaki süreyi sokaklarını ezberledikleri köylerinde kendilerini güven içinde hissederek geçirmişler besbelli. Kulakları el verse sohbet edeceğim uzun uzun ama ne mümkün.

 

Cumalı Köyü’ne giden bir araca biniyorum. Yazıköy’ünde hususi araba daha çok diyorum. Knidos’a giderken yol üstünde olduğu için diyorlar. Nihayetinde beni iki dakikada Cumalı Köyü kahvesinin önünde bırakıyorlar. Şaşkınlıkla etrafıma bakıyorum. Neden Cumalı olduğunu sonradan öğreniyorum. Çevredeki beş altı köy ahalisi cuma namazını kılmak üzere tek camili köy olan Cumalı’da toplanırlarmış. Tek cami buradaymış çünkü. Kahveden içeriye giriyorum. Çay kahve servisi yapan bir kadın bu arada. Kendisi buranın işletmecisi de. Kimsenin yadırgadığı bir durum da değil üstelik. Gözünü sevdiğimin Ege’si diyorum burada. Bir soluk almak için oturuyorum ve minibüs saatini soruyorum. Ben ağzımı havaya açmışken bir minibüs geçiyor. Önümde bir saat var ve şaşkınlıkla ben şimdi ne yapacağım burada diye soruyorum. Derken Özdemir geliyor. Tek kardeşli ve henüz ilkokula giden Özdemir. Benimle taş oyna diyorum. Tamam diyor. Onu altı sıfır yeniyorum. Üzerine az evvel üç tanesini bir liradan aldığım elmamdan ikram ediyorum ona. Şimdi yiyemem tokum, sonra yiyeceğim deyip beraberinde götürüyor ikram olan elmasını. Anlaştığımız üzere ben kazanırsam ona dondurma ısmarlayacaktım, o ise bana tuvalet bulacaktı. Oyun sonunda kahvedeki tuvalet erkekler tuvaleti, kahvenin hemen dışındaki de kapalı olduğu için beni götürdüğü bir evin tuvaletine giriyorum. Çıktığımdaysa dünya varmış diyorum. Neden sonra Özdemir gidiyor yanımdan hiç fark ettirmeden, belki o da sıkışmıştı kim bilir. Çocuk, güzel çocuk gitmiş bulundun aniden. Bahçe elmalarından biraz daha satın alıyorum. Yediğim tüm şehir kazıklarını düşünüyorum ister istemez. Sonra da yiyeceklerimi düşüne düşüne durağa doğru yürüyorum. Bir kız geliyor bakkaldan aldığı gazozu içerek. Sonra da şapkasız siperliksiz güneşin altına oturuyor. Pişeceksin diyorum. Yok ben dayanırım diyor. Derken bir kızla oğlan gelip geçerken yanacaksın orada diyorlar kıza. Yok ben yanmicam(yanmayacağım) diyor. Gitmekte olan kızla oğlanın arkasından bakıyorum. Kız dar ve kısa bir kot şort giymiş, üzerinde askılı blüz, ayaklarında parmak arası terlikler. Yanındaki oğlanda sigarasını tellendire tellendire yürüyor. Kahveden çıkanlar, oturanlar ama en çok da ben ve güneşin altında oturan kız bakıyoruz arkalarından onlar uzaklaşıp yok olana kadar. Kimse tek laf etmiyor kızın arkasından. Bir Anadolu Kasabasında şöyle de bir şortla geç bakalım attıra attıra kahvenin önünden Kız afet gibiydi bu arada. Görmesen de dinlemen çok zamanını almaz zaten arkandan edilen dedikoduların. Ege’nin köyleri medeni arkadaşım. Hele Bademler’e git bakalım, herkesin kapısının önünü süpürdüğü, bir tane çöpün sokağa atılmadığı, kızlarının mini mini şortlarla sokaklarında dolaşma özgürlüğünün olduğu… Her neyse kahveden çıkan adamın güneşin altında oturmaktan artık vazgeçen kızın babası olduğunu öğreniyorum yanıma gelip kendini tanıtışından. İzmir’de oturuyorlarmış. Emekli olunca bütün bir yazı burada geçirir olmuşlar. Konuşkan, sıcakkanlı insanlar. Kışın İzmirli, yazın Cumalılılar. El sallayarak uzaklaşıyorum. Datça’nın köylerinden şimdilik bu kadar.

20180807_154613-01
Cumalı Köyü, Betçe, Datça

İLK HEDEFİMİZ GİRİNTİLİ VE ÇIKINTILI EGE DENİZİ KIYISINDA KONUMLANMIŞ MUĞLA İLİMİZİN SAHİL ŞERİTLİ İLÇELERİNDEN ÖNCE DATÇA, SONRA FETHİYE : BİRİNCİ BÖLÜM, DATÇA ve REŞADİYE

20180806_161902-01

İLK HEDEFİMİZ GİRİNTİLİ VE ÇIKINTILI EGE DENİZİ KIYISINDA KONUMLANMIŞ MUĞLA İLİMİZİN SAHİL ŞERİTLİ İLÇELERİNDEN ÖNCE DATÇA, SONRA FETHİYE : BİRİNCİ BÖLÜM, DATÇA ve REŞADİYE

GİRİŞ :

Karadan da yol var, seni götürür dediler. Bense yüksek sezonda sayısı üçe çıkmış olan feribotlardan en erken kalkanıyla geçmeye karar veriyorum Bodrum üzerinden Datça’ya. Ağustos’un ilk günleri bunlar. Sezon yüksek, yüksek olmasına ama bayram yoğunluğu da yok daha. Sabah dokuz feribotuna binmek üzere erkenden çıkıyorum yola. Saat sıfır yedi kırk beş ve ben Bodrum’dayım bir başıma. Belediye araçları yolları yıkıyor, esnafsa haftasonu telaşından dolayısıyla yorgunluğundan sıyrılamamış olsa gerek, çok erken açamamış dükkanlarını, açanlar da uyku mahmuru ayılmaya çalışıyor. Bugün pazartesi. Unutmuşken hatırlıyorum. Ortalık sakin. Bodrum’un bir de bu yüzü var; daha sevecen, daha naif. Dükkanların içinden potansiyel müşteri gözüyle bakmıyor kimse size. Tadını çıkartıyorum tenha sokaklarının. Tadını çıkartıyorum yalnızlığımın. Bir saatten biraz daha fazla vaktim var, bırakın da tadını çıkartayım! Lütfedin!

Orası mı burası mı derken cam kenarı olması şartıyla feribotun içinde rastgele bir yere yerleşiyorum. Tam vaktinde kalkıyoruz. Çeşit çeşit insan denizi yara yara ilerleyen ceviz kabuğunun içinde kafamızda binbir düşünce, umut ve belirsizlikle gidiyoruz karşı kıyıya bizi nelerin beklediğini bilmeden. Hava sıcak, kapalı bölüm ondan da sıcak. Türk kahvesi alma hevesiyle büfeye yöneliyorum. Kahvemi alınca da dışarı çıkıyorum. Neskafesini döküp saçan ve Datça’ya varmak için sabırsızlanan genç bir kız, bir de ayakkabılarını çıkarmış yere çıplak ayaklarıyla basan bir adam var en köşede. Yanlarına gidiyorum. Adamın ayakkabılarının içindeki selpaklara bakıyorum. Ben bir şey demiyorum. Fal kapatıyorum. Fal mı kapattınız diyerek dönüyor adam benden tarafa doğru. Neden yaptığımı bir bilsem demiyor, diyemiyorum; öylesine diyorum ben de. Kaç para burda kahve diye soruyor. Beş lira diyorum. En son kahveye dünya para istediler diyor. İyiymiş diye de ekliyor beş lira için. İtalya’da yaşıyormuş. Burada ise Türkbükü’nde. Türkbükü’nde kahve de dahil olmak üzere her şeyin fiyatı güzeldir ya malum. Yirmi bir sene önce Akyarlar’a gelip ev bakmış. Evler küçüktü, ama deniz çok güzeldi diyor. Hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor, değişti artık diyorum. Benim yaşlarımda adam dediğim adam. Üç aşağı beş yukarı. Hayatını sorguluyor içinden, tatlı dilli dışardan. Doğrudur diyor. Karı koca Datça’da kalacaklarmış. İlk defasında Palamutbükü’nde kalıp, başka bir yere gidememişler. Hayıtbükü diyorum Beach filminin geçtiği Maya Bay’e benzer diyorum. Di Caprio’nun filmi diye mırıldanıyor. Ben Hayıtbükü’nde kalacağım diyorum. Bunu söylerken dört gece olarak planladığım Datça gezimin sadece iki gün süreceğini ve oradan Fethiye’ye geçeceğimi bilmiyorum henüz. Üstelik iki geceyi de Datça merkezde bir otelde geçireceğimi de. Hayat sürprizlerle dolu. Bu kısacık sohbet beni neşelendiriyor. Artık iyice yaklaşmış bulunuyoruz Datça’ya. Ayakkabılarının içinde peçete olan adam, Bodrum, hepsi siliniyor aklımdan karaya çıkınca.

20180806_154907-01
Durmuş Amca

DATÇA ve REŞADİYE :

Feribot çıkışında yolcu bekleyen iki minibüsten bir tanesi ile merkeze, diğeri ile Hayıtbükü ve diğer büklere gidebileceğimiz söyleniyor. Taksiye binmiş olsaydım Hayıtbükü deyip giderdim belki de ama tereddüte düşüyorum böyle olunca. Çevremdeki insanları dinliyorum. Çoğunluğun merkeze gitmek telaşına düştüğünü görünce, yığının öfkesine değil de rüzgarına kapılarak  merkezde karar kılıyorum saniyeler içinde. Ve en nihayet merkez diyorum gürleyerek. Neden yaptığımı bilemeden, çok da deşmeden merkezde iniyorum. Yapmayacağım her şeyi yapıyor ve Datça’nın göbeğindeki bir otele giriş yapıyorum. Bir defalığa mahsus kendimi sıcak ve tuzlu sularına bırakıp yola çıkıyorum sonra da. Bakalım yol boyunca yapmayacağım daha neler yapacağım!

İkinci gelişim olduğundan daha az heyecanlıyım. Babamın doğduğu yer Datça Reşadiye’de alıyorum soluğu. Son bıraktığımdan beri değişen bir şey yok gibi görünüyor. Muhtar kapalı. Erkekler köyün iki kahvesinde yer alan masaların sandalyelerini kaplamış harıl harıl taş oynuyorlar. Yollarda karşıma çıkan amcalara köyün yaşlısı kimdir diye soruyorum. Beni alıp köyün en yaşlısının evine götürüyorlar. Durmuş Amca uzandığı yerden kalkıyor misafirlerinin geldiğini görünce. Şaşılası derecede sağlam bir kemik yapısı, berrak bir zihni var. Kulakları ağır işitiyor sadece. Bu yaşta böyle olabilir miyim diye soruyorum kendi kendime. Cevap veriyorum yine kendi kendime mümkün değil diye. Ege köylerinde sizi şaşırtacak yüzler karşınıza çıkacaktır, şaşırtan da bir zihniyet. Özellikle de turizme açılmamış köylerinde rastlayacağınız türden bir şey bu. Kendi yağlarında kavrulup gidiyorlar. Nesli tükenmekte olan aydın zihniyette köyler bunlar aynı zamanda. Giyim kuşam serbest, zeytinyağı serbest, badem serbest, içmek serbest. Böyledir Ege’nin köyleri, bir başka türlü aklını alır insanın hiç hissettirmeden.

20180806_161006-01
Rüzgar Kafe

İki sene önce geldiğim Rüzgar Kafe’ye uğruyorum yine. İki sene önceki haliyle de buluyorum buraları. Caminin bitişiğinde yer alan ulu ağaçlarla bezeli yaz kış açık bu yerde yegane molamı veriyorum. Gül Ayşe’yi de bıraktığım yerde, o aynı haliyle buluyorum. Güneş gözlüklerimi çıkardığımda hatırlıyor beni. Reşadiye’nin sıcağında kavrulduktan sonra huzur buluyorum burada bir anlık da olsa. Ne yemek var diyorum, tost ve bamya imiş alternatiflerim. Tostta karar kılıyorum. Vakit darlığından onu da paket yaptırıyorum ve bu sene turizme açılan Mehmet Ali Ağa Konağı’na gitmek üzere yola koyuluyorum Gül Ayşe’nin hatırlatmasıyla. Deniz’i soruyorum son anda, onun hayatı çok değişti, o evlendi diyor Gül Ayşe. Tebrik et benim için diyorum, sonra da vakit darlığından tostumu paketleterek ayrılıyorum. Kim ki bu Deniz diyecek olursanız iki sene önceki Datça ve Reşadiye yazımı okumanız gerektiğini buradan hatırlatırım.

20180806_163021-01

Konak, bahçesi ve çehresiyle insanı eski zamanlara götürüyor. Resepsiyonda bulunan Melike Hanım geceliği 100 euro diyor. Euro’nun, dolar’ın uçtuğu şu zamanda fiyat ortalama gelire sahip bir aile için yüksek olsa da, değer mi sorusuna değer elbet diyerek yanıt vereceğim. Çünkü içeri girdiğiniz andan itibaren sessiz ve vakur konak sadece size aitmiş hissi veriyor. Yemyeşil her taraf ve de yüksek yüksek ağaçlarla çevrili. Küçücük bir havuzu var içeride. Denize hususi aracınızla gidebilirsiniz yahut da shuttle ayarlıyorlar otelden. Malum Reşadiye’de deniz ne gezer! Fakat onun dışında tam bir Osmanlı Konağı’nda yaşadığınız hissiyle doluyorsunuz bu tarihi eski konağın içinde dolaşırken. Birkaç gecesini buraya ayırmalı insan bence. Buna değer, buraya değer.

Adetten Eski Datça’ya uğruyorum bu geldiğimde de. Sırf ayıp etmeyeyim diye. Neden mi bu isteksizliğim? Çünkü çok fazla fotoğraf makinesi ya da akıllı telefonunu kapıp da gelen var buralara. Girdiğiniz her ara sokakta elinde telefon olana poz veren pozcu yüzler yapmacıklaşmaya başlıyor bir süre sonra ve her şey anlamını yitirmiş gibi geliyor insana böyle olunca. Dostoyevski’nin turizmi sevmediği kadar var. Peki benim ne işim var burada? Ne Dostoyevski olur benden, ne de Reşadiyeli özünde.

Bu arada attığım binlerce adıma karşılık olarak dilim damağıma yapışıyor ve çalışanının da, yerli halkının da simalarını değişmemiş bulduğum Orhan’ın Yeri’nde buluyorum kendimi. Bir portakal suyu söylüyorum azıcık güç toplamak için, rahat bir soluk alabilmek için. Bir süre sonra lokmalar geliyor koskoca bir kasanın içinde. Çalışan gençler bir o lokmaya bir bu lokmaya batırıyorlar kürdanlarını. Sonra da birer birer mideye indiriyorlar lokmalarını. Tepsinin başına üşüştükten beş dakika sonra lokmaların pek çoğunun dibine darı ekiyorlar el ve ağız birliğiyle. Az evvel ağızlarına götürdükleri kürdanlarıyla kalan lokmaları bir tabağa yığıp kasayı boşaltıyorlar en nihayet. Bense tuvaletin yerini soruyorum olan biteni izledikten sonra. Hesabımı ödeyip yola koyuluyorum sonra da. Akşam konser var amfitiyatroda. Amfitiyatrosuna şehrin merkezinden yürüyerek beş dakikada ulaşabileceginiz daha pratik bir yer görmedim ben daha. Bodrum’daki tam bir kabus, bildiğin araba mezarlığına dönüşüyor ortalık. Buradaysa sakin sakin geldiğin konser alanında, yerini kolaylıkla bulup bekliyorsun ki şarkıcın sahneye çıksın. Sıla’ya kavuşuyorum bunca kolaylık sayesinde. Fena da geçmiyor konser hiçbir şarkısının sözlerini bilip eşlik edemesem de. Hırslı bir kadın var sahnede. İş olarak ne istediğini bilen, duygusal olarak karma çorman vaziyette.

20180806_165441-01

MERCİMEK AĞACI

20180810_085519-01

MERCİMEK AĞACI :

Mercimek ağacı gibi bir çocuktun
Kıvır kıvır simsiyah saçların
Kapkara kirpiklerin
Süsüydü boncuk gözlerinin
Ufacıcık boyunla dünyaya kafa tutar dururdun
Annemin koyduğu mercimek ağacı lakabın oldu
Ne zaman büyüdün de adam oldun
O ağacın dallarından düştün
Toprağa kondun
Büyüdün büyüdün
Bilemeden oldun
Benim gözleri mercimek tanesi gibi olan oğlum

Eli yüzü düzgün bir çocuktun
Mercimek gibi de bir çocuktun
Çoğaldın çoğaldın
Koca adam oldun
Sen ne ara büyüdün de
Bir baltaya sap oldun
Çoluk çocuk sahibi oldun
Hayata hayat verir oldun

Gözlerim, kulaklarım
Sana amade olsun
Mercimeğin tanesine kurban olsun
Büyüsün büyüsün
Sana yakın olsun
Dünya senin tanene kurban olsun oğlum

Varlığından, nefesinden güç bulduğum
Evimin, kalbimin şenliği oğlum
Düşmana duvar, dosta hevesli olduğun
Bütün mahallede bilinir oğlum
Ah benim vefakar çocuğum
Kanım, kanadım, evvelim, sonum
Benden gelensin çocuğum

FIRST REFORMED

9AEA9AFD-45D3-425C-861B-4E7F78AA0473

FIRST REFORMED :

“Cesaret çaresizliğin çözümüdür.  Sebep cevap vermez.” Reverend Toller

“Bir çocuğu bu dünyaya getirmekte ne gibi bir çaresizlik hissediyorsan, sana yemin ederim bir çocuğu bu hayattan uzaklaştırmayla aynı şey olamaz.” Reverend Toller

“Bilgelik, aklımızda aynı anda iki tane çelişkili gerçeği birlikte tutuyor. Umut ve çaresizlik. Çaresiz bir hayat umutsuz bir hayattır.  Bu iki fikri aklımızda tutmak hayatın kendisidir.” Reverend Toller

”Mary’nin içinde büyüyen bir şey var. Tıpkı bir ağaç gibi.” Reverend Toller

“Hiçbir evlilik bir çocuğun kaybından sağ çıkamaz.”

Sinema açısından bir geçiş dönemi olarak görülen yaz mevsiminin bayıltan sıcakları karşısında klimalı ortamlara koşan ve bulundukları ortamdan çıkmak istemeyen yurdum insanı izleyecek film arayadursun, şu dingin geçen sinemasal evrende birkaç iyi film bulup izlemenin haklı gururuyla çıkıyorum karşınıza. “First Reformed” da onlardan biri. Sürpriz oldu benim açımdan da. Sonu Fifth Element’i, gidişatı başrolünde bir rahibin rahip kostümüyle rol aldığı tüm filmleri anımsatan filmin yönetmeni ve senaristi olan Paul Schrader’ın filmografisinde yer alan Taxi Driver, Raging Bull, Günaha Son Çağrı, Bringing Out the Dead gibi kimi filmlerindeki rolü oranında başarısı değerlendirildiği takdirde, senarist yönü ağır basıyor gibi görünmekte yılların Hollywood emekçisinin. Bana gelince en çok içerisinde bir rahip barındırmayan “The Sunset Limited”i anımsattı. Bunda da felsefi diyalogların ve monologların etkisi oldu en fazla. Tüm hayatın, ölümün, erdemin, kaybın, çaresizliğin, dünyanın gidişatının sorgulandığı filmde hayatta Tanrı dışında bir tarafı kalmamış bir adamın saf sorgusu vardı mütemadiyen. Sakın ola o bildik klişe üzerinden hayat sorgulaması yapılıyor sanmayınız, kesinlikle; kaldı ki hayatın kendisi bir klişe zaten. Saf bir anlam arayışı var filmin her karesinde. Sevgisizlikten çürümekte olan bir adam söz konusu, yaşadıkları fırtına öncesi sessizlik. Hem bir başına kalmış hem de yolunu kaybetmiş belli etmese de. Sığındığı Tanrı’nın sözleri olsa da, kelimeler kifayetsiz kalıyor çoğu zaman. İçinde yanan acı dolu mum hiç sönmüyor aslında. Evlat kaybetmiş, dünyası yıkılmış bir adam olan Reverend Toller’ın hikayesi anlatılmakta olan.

D76E2C7C-E76C-4803-93A1-CCF618962049

Sade ve durağan bir açılışı var filmin. Fonda müzik yok. Film boyunca duyup duyacağınız tek müzik org eşliğindeki kilise korosunun ilahileri oluyor. Filmin ismini aldığı First Reformed filmin pek çok karesine evsahipliği yapan Protestan Kilisesi’nin ismi aynı zamanda. Kilisenin dış cephesinde yer alan kimi ayrıntılarda uzunca bir süre duran kamera(Robert Bresson’a saygı duruşu bu sahneyle başlıyor), en nihayet binanın dış kapısına doğru ilerliyor ve Reverend Toller’ı canlandıran Ethan Hawke’un iç sesiyle karşı karşıya geliyoruz. El yazısıyla bir şeyler yazıyor rahip bir deftere. Bir yıl boyunca günlük tutmaya karar veren rahibimiz kendisi hakkında yazarken insanın merhamet göstermemesi gerektiğini düşünmekte. Bir yıl sonunda yazdığı günlüğü yakarak imha etmeyi, bu şekilde deneyine son vermeyi düşünüyor. Tanrı ile arasındaki bir iletişim biçimi olarak da görüyor defterini. Bir çeşit dua onun için. Enteresandan öte esrarengiz olduğunu düşündürten rahibimizin ayinine gelen katılımcı sayısı bir bilemedin iki elin parmaklarını geçmezken, günlerden bir gün cemaatinden olan çiçeği burnunda bir anne adayı olan Mary kocası Michael için geliyor ona. Genç adamın ruhsal sorunları için onunla konuşmasını rica ediyor Toller’dan. Aktivist bir grupla eylemler gerçekleştiren Michael, Kanada’da hapse girmiş. Şimdiyse iki haftadır evden çıkmıyormuş. Hamile olan Mary’nin böyle bir dünyaya çocuk getirmesine de karşıymış. Toller’la uzunca bir sohbet gerçekleştiriyor Michael. Felsefi ve derin bir konuşma yaşanıyor iki adam arasında. İnancı sarsılmış olan genç adamın intihar eğilimli olduğunu görüyoruz. Bundan otuz üç yıl sonra dünyaya gelen çocuğu onun şimdi olduğu yaşta olacak ve onun gözünde dünya o zaman da iyi bir yer olmayacak asla. Çocuğu ya da çocuklarının bu yaşanılmazlığı tecrübe edecek olmasından son derece endişeli olan Michael’a içini açma sırası Toller’a geliyor aynı konuşma esnasında. Konuştukça rahatlamış görünüyor iki taraf da. Soğukkanlı görünen Toller karısının tüm karşı çıkışlarına rağmen mani olamadığı ve kendi onayıyla savaşa gönderdiği oğlunu altı ay sonra Irak’ta kaybetmiş. Karısı da onu terk etmiş. Hiçbir manevi gerekçesi olmayan bir savaşa oğlunu sokup yitirişinin ardından kendisi de orduyu bırakmış. Film Toller’ın yaşadığı aile trajedisinden sonra nasıl kaybolduğunu, şimdiyse yeniden yapılanma ve anlam arayışını anlatıyor aslında. Çaresizlik onu sessizleştirmiş. Dış dünyaya sırtını dönerken, kendi dünyasını kurmuş içinde. Kendi kozasını örmüş, mesleki sohbet ve vaazleri dışında insanlarla bir bağ kurmaz olmuş. Tüm bunlar yaşanırken ve içinde büyük fırtınalar koparken, Michael’ın intiharıyla sarsılıyor bir yandan da. Bizlerse en sonunda anlıyoruz ancak, Michael’ın önce varlığı sonra da yokluğuyla nasıl onun kurtarıcı meleği olabildiğini bu dünyada.

59016390-5942-4C2D-8B0B-5CCD34BA8909

E8B6BB66-E06F-440E-84DA-AAFFB62E85B9

Mesleği yüzünden çok daha konservatif düşünceler barındırdığını düşündüğümüz Toller’sa Micheal’ın sorunlu fakat davasında haklı olduğunu itiraf ediyor. Bunu da belirtmekten çekinmiyor üstlerine. Michael’ın vasiyeti üzerine külleri zehirli atık sahasındaki nehre atılıp, basında fotoğrafları yer alınca cemaatinin önyargılı tavrıyla karşılaşıyor Toller. Bu arada kanser şüphesiyle doktora gidiyor, bir ara cemaatiyle birlikte kendisini patlatmaya kalkışıyor. Michael’ın intihar yeleğini patlatmadan üzerinden çıkartmasını sağlayan şeyse Mary’nin varlığı oluyor. Ona duyduğu karşılıksız olmayan sevgi sayesinde tekrar hayata dönüyor 46 yaşındaki papaz. Kendisine İsa’ymışçasına işkence ediyor çıplak vücuduna doladığı dikenli tellerle. Sevginin gücüne, iyileştirme etkisine şahit oluyoruz nihayet. Dünyayı gerçekten de sevginin kurtarabileceğine dair umut yeşeriyor içimizde. Toller’ı kurtaran şey, bir gün hepimizi kurtarabilir. Sevgisizlikten değil mi dünyaya ettiklerimiz ve başka gözlerle görmez miyiz dünyayı sevince? Mary’nin Reverend’a Michael’la paylaştığı kimi mahrem anlarını anlattığı sahne ve final sahnesiyle unutulmazlar arasına girdi benim gözümde. Pek çok öpüşme sahnesi izledik pek çok filmde. Çok azı kaldı akıllarda böylesine. Tüm filmi tanımlayan ve buna varıyordu tüm yollar dedirten bu son sahneyle, oyuncuların duygularını seyirciye aktarmasındaki başarısına şapka çıkartıyor insan ve kalakalıyorsunuz umut içinde. Paul Schrader’ın yönetmen olarak en başarılı bulduğum filmi olarak hatırlayacağım “First Reformed”u. Şimdilik. Başrollerdeki Ethan Hawke ve Amanda Seyfried’ın öngörülemez uyumlu kimyalarının da etkisi büyük şüphesiz. Hayat etten fazlası, vücut kıyafetten fazlası gerçekten de.

11CAD4D5-A730-407C-8C76-EA577C6E1A24

DEC83333-AC0E-4303-BC92-4E7E7920EDBA

DALGALAR, Meriç Aksu

dalgaaaaaaaaaaaaaa-1532979571-1-01

Barkod-ISBN 9786052885123
Yayın Tarihi 2018-08-02
Yayın Dili Türkçe
Orjinal Adı Dalgalar
Baskı Sayısı 1.Baskı
Sayfa Sayısı 174
Kapak Karton
Kağıt 2.Hamur
Boyut 135 X 210
Emeği Geçenler :

Yazar   : Meriç Aksu

Kararlıydı. Hiç caymadan, bir kez olsun tereddüt etmeden, seri adımlarla nehre doğru ilerledi. Suyun akım gücü kuvvetliydi. İyice derinleşene kadar ayağının altından azar azar kayan zemine basarak nehrin ortasına doğru yürüdü. Güneş gözlerini kamaştırıyor, sanki ona gülümsüyordu. Uzun zamandır ilk defa sırtında bir kamburmuşçasına taşıdığı hüznünden kurtuldu. Gülümsedi ve gülücükleri nasibini aldı gamzelerinden. Eteğinin ceplerinden çıkardığı ürkek ellerini hissetti. Kollarına komut veren halkanın ucundaki lider sanki elleriydi. Onları iki yana doğru açtı cesurca. Kucakladı tüm dünyayı, vazgeçmek için az sonra. Zeminin ayağının altından kaymasını bekler gibiydi. Yüzünü, güneşi görmek istercesine göğe çevirdi. Güneş onu gördü ve ezmekten vazgeçti. Sevgili şey, güneşin kendisine baktığını ve bir yandan gülümsediğini hayal etti. Dalgalar beraberinde güçlü bir akıntıyla geldiler son defasında. Ayakları yerden kesildi ve kendisini sulara teslim etti sonunda. Nasıl olsa yüzme bilmiyordu. Bilmediği bir şey’in içinde yok olmanın benliğine iyi geleceğini düşünmüştü her zaman. Yok olmadan bilemeyecekti yaşamanın kıymetini ve bunu öğrenmenin tek yolu vardı. Emin bir yere doğru taşındığını hayal edebildi son kez. Böylesi daha kolaydı.

THE RIDER

2C1999CA-1E56-4C50-8671-46BAA03B8D63

THE RIDER :

“Sizin sorununuz şu ki gururunuza leke sürdürmüyorsunuz.”

“Vazgeçmeyi öğrenmeli, hayatına devam etmelisin.”

“İnsanın kendini 900 kiloluk bir hayvanın sırtına bağlayıp sürmesi kadar güzel bir şey yoktur.” 

“Kızlar hep bir isimle gelip, bir numarayla giderler.” Bir kovboy

GİRİŞ :

Dört kısanın ardından çektiği ikinci uzun metraj film sayesinde tanışmış oluyoruz Chloe Zhao ile. Otuz altı yaşındaki Çin asıllı yönetmen Pekin’de doğmuş, liseyi Londra’da, üniversiteyi New York’da okumuş. Filminin başrolündeki Brady Jandreau ise gerçek hayatında da bir at eğitmeni ve rodeo yarışçısı imiş. İkili yönetmenin ilk filmi esnasında tanışmışlar. Bir rodeo yarışı esnasında geçirdiği kazadan altı ay sonra at eğitirken çektirdiği fotoğrafını yönetmene göndermiş eski sporcu şimdilerin amatör oyuncusu. Bu filmin anafikri de bu vesileyle doğmuş yönetmenin kafasında. Hayallerine veda etmek zorunda kalan genç bir adamın bundan böyle hayatıyla ne yapacağını izliyoruz film boyunca. Buraya kadar vermiş olduğum bilgiler yönetmenin röportajından alınmış olup, sonrasındakiler benim aklımdan çıkacaktır. Malum her yazıya bir giriş hazırlamaktaki amacım, hem okuyucuyu hem de beni fikir sahibi etmektir. Bu kadarcık bilgiyi derleyip toparlayıp yazıya dökmekse farzdır. Elhamdülillah(böyle bundan sonra). 

BB7F0670-0014-46D2-905D-34B7259D8BFA

KAVBOY(a’yı inceltmeli okuyunuz ve benim alaycı üslubuma bu kerecik katlanmaya çalışınız; hoşgörü kalplerin misafirperverliğidir ne de olsa):

Filmin başındaki sahne bir rüya, aynı zamanda bir hayal aslında. Bir süre sonra Brady ‘i ayna karşısında başındaki pansumanı kanata kanata açarken izliyoruz. Yarış esnasında attan düşerek kafatasını kırmış genç adam, sonra da nöbet geçirip komaya girmiş. Platin yerleştirmiş doktorlar. Pek çok metal dikişle tutturulmuş uzunca bir kesit var şimdi başının üzerinde. Evine de hastaneden kaçıp gelmiş. Daha doğrusu kendini taburcu ettirmiş. Atlama beygiri jokeyi olarak geçiyor bir zamanlarki mesleği. Otistik bir kız kardeşi var sütyen takmamak için direnen, kumar borcu olan bir babası var ve şimdi mezarda olan bir de annesi. Mezarı başına gittiğinde çok direndim diyor özetle. Tüm hayatının özeti oluyor bu kelime. Bu arada maaile kendi orjinal isimleriyle boy gösterip, farklı bir soyisimle filmde yer alıyorlar. Ara ara sağ elinin parmakları kitleniyor. Bulantıları oluyor ve kusuyor. Parmak kitlenmeleri ise zamanla sıklaşıyor. Öyle ki kravatını bağlarken kitlenmiş parmaklarını açmak zorunda kalıyor. Elinin başına gelen şeyin nedeni geçirdiği kısmi kompleks nöbetler esnasında beynin sinyalleri çok hızlı bir şekilde gönderirken, elin beynin hızına ayak uyduramayışından kaynaklanıyor olmasıymış. Son zamanlardaki yoğun temposuna devam ettiği takdirde nöbetlerin daha çok kötüleşmesi söz konusu imiş. Yaşadığı bu büyük kazadan sonra bir başka yaralanma daha geçirmesi ise söz konusu değilmiş.

B0AE5E0B-C968-4BAC-B5BA-733CD1DE7A33

Brady, kendi gibi kovboy ve yarışçı olan ama henüz darbe almamış arkadaşlarıyla beraber araziye gidip ateş yakıp üzerinden atlıyor. Sonra da ateş başında sohbet ediyorlar. Onu Son Mohikan’a ve Frankenstein’a benzetip kendi aralarında gülüşüyor genç kovboylar. Bu halleriyle bizim Anadolu çocuklarına benziyorlar. Güney Dakota ve Anadolu erkeklerinin ortak özellklerinden sadece bir tanesi bu ve erkekler kadınsız yapamasalar da kendi aralarında daha mutlu görünüyorlar gözüme. Daha huzurlu, daha sakin. Lane’i anıyorlar bir süre sonra da. Onun için dua ediyorlar rehabilitasyondan çıkabilsin diye. Bizler de Lane Scott’la tanışıyoruz. Bitik bir Lane Scott var hastane odasında gördüğümüz kadarıyla. O da kendisini oynuyor ve bir zamanlar başarılı ve yakışıklı bir boğa sürücüsü iken geçirdiği kaza ve rehabilitasyonlar sonucunda beynine hakim olmaya çalışan sınırlı bir adama dönüşmüş. Brady’nin de yardımıyla onu bir eyerin üzerine oturtup dizginleri veriyorlar eline, eski günlerini yad edebilsin diye. En çok Lane’in bu hali koyuyor Brady’e. Belki kendisi de bir kaza geçirip, onun gibi olmaktan kılpayı kurtulduğu içindir bu burukluk ama filmde genel olarak Dakota’da yaşayan ve kovboyluk ve erkeklik güdüsüyle yetiştirilmiş erkek çocuklarının, birey olduktan ve hayatın zorluklarıyla karşılaştıktan sonra baş etme yollarını anlatıyor film. Yönetmenin anlatım tarzı coğrafyayla uyumlu olup, sakin bir yol izliyor. Bazen manzaraya bakarken kendimi Anadolu kırsalında, kilometrelerce süren ve bitmeyen sarı coğrafyaya bakıyor gibi hissettim durdum. Bu filmi de en çok bu yüzden beğendim sanırım. Bana o günlerimi, yani giden gençliğimi, yollardaki anlam arayışımı anımsattığı için beğendim. Beş sene önce çok mu gençtim, yok değil ama beş yaş gençtim ve şimdi bakıyorum da anlamı yok hiçbir şeyin zaten herşey geçici. Geldinde geçti bile o beş sene.

EA4CC1CE-26EB-4AC8-A9B8-A9F393A3927C

Filmin en beğenerek izlediğim sahnelerinin kahramanı olan Brady’nin, ehlileştirmeye çalıştığı vahşi atları eğitip onlarla konuştuğu anların başarısının nedeni, yönetmenin ele avuca sığmaz atın hislerini izleyiciye geçirebilmesinde yatıyor kanımca. Brady dokunur dokunmaz hayvan kişniyor. Ürkek ve tekinsiz geri kaçıyor. İnsanın onun için bilinmezliğinden, kendi vahşi ve özgür tabiatından kaynaklı bütün bu haller. Brady’se onunla bir insanla konuşur gibi konuşuyor, başını okşuyor, eliyle besliyor. Sakin sakin çıkıyor üzerine. Tüylerini okşuyor. Onu üzerinden atmasın diye elinden geleni yapıyor. Ama her atın tabiatı farklı ve bir gün Apollo bağlanmış olduğu zincirlerden kurtularak kaçıyor. Brady onu bulduğunda hayvanın kendini yaralayarak ancak kaçabildiğini ve nihayetinde bilinçsizce fakat özgürlük uğruna vurulduğuna şahit oluyoruz. Uzaktan da olsa sanki yakınımdaymış gibi izledim bu anları. Chloe Zhao umut vermekten öte umudun kendisinde olduğunun sinyallerini veriyor bu duyarlı sahneleri sayesinde. Kendi duyarlılığı ve içtenliği yansıyor filmine. Erkeklerin dünyasını ve tabiatını tüm derinliğiyle gözler önüne sermesiyle gösteriyor başarısını. Amerika’nın kırsal kesimi de olsa insanlık durumlarının değişmediğini gösteriyor bize. İnsan her yerde, her zaman insan işte. Fargo’daki aptal karakterler yok burada. Tek bir komedi unsuru yok bu dramın içinde. Acı çeken kahramanlar var sadece ve onlar da hayatla nasıl baş edeceklerini bilmiyorlar. Bizlerse filmin sonunda bu hali kabullendiğini görüyoruz Brady’nin. Yeni hayatını, zar zor bulduğu market işini, hayallerinden vazgeçme sözlerine rağmen ayaklarını yere basmak zorunda oluşunu…  

Brady’nin Dakotamart’ta başladığı işine vesile olan kişi annesinin liseden arkadaşı oluyor. Öğreniyoruz ki Brady eğitimsiz ve at eğitmenliği dışında ona gelir getirecek herhangi bir mesleği yok. Babasının kumar borçları sayesinde eve gelen adamların varlığı yüzünden süpermarketteki işi kabul ediyor. Babası da bu arada boş durmayarak onun eğittiği Gus’ı satıyor. Yoksa oturdukları karavanı alacaklar ellerinden borçları yüzünden. İşe girdikten sonra onu şaşalı günlerinden hatırlayan hayranları ile yaptığı kısa sohbetlerdeki iğneler batıyor her defasında yüreğine. Bu yüzden eyerini satmaktan son anda vazgeçiyor, hırsından genç bir rodeocuyu boğmak noktasına geliyor. Rodeo ne onun için ne de Lane için sonsuza dek sürmemiş, sürmeyecekti de ama öte yandan bu durum kimse için mümkün değil. Fakat doğaları gereği nasıl atların amacı çayırlarda koşmaksa, kovboylarınki de ata binmek ve yarışlar olunca geçinmek için yaptığı iş ve bulunduğu kapalı ortam onu mutsuz ediyor haliyle. Bu sıkışmışlığı son derece nazik bir üslupla anlatıyor yönetmen. Gerçekler acıma hissinizi bastırıyor. Nitekim Brady ezile ezile en nihayet ayağa kalkıp toparlanıyor usulca. Kendi büyük kovboyluk hayalinin peşine düşüp, hayal kırıklığı yaşayan genç adamlardan ne ilki ne de sonuncusu kendisi. Bense umuyorum ki bu tatlı ve duygusal yönetmenden bu ve benzer coğrafyaya ait daha pek çok film izleyebileyim. Kaldı ki bu bir belgesel bile olabilir. Olsun. The Rider bile kurgu gibi görünse de, belgesel özellikleri taşıyor kendi içinde. Ve bir not daha bu bir sporcu filmi aynı zamanda. İzleyiniz, asla pişman olmayacaksınız. Kendinden muzdarip bir coğrafya, onunla uyum sağlamaya çalışan kovboylar, arayış içindeki ruhlar ve de sporcunun duygusal halleri var filmin her anında.

AE01A43B-AE52-4889-B84E-6EEB514C35B3

A8EA8C3D-B963-429C-A63D-BD7ED4B98CBB

TULLY

8A45D6CD-3120-4D34-9167-4DD8E076AF04

TULLY :

“Kendimi başıboş bir çöp kutusu gibi hissediyorum. Seksenlerde çöp dolu bir tekne haftalar boyunca Doğu Kıyısı’nda dolaşmıştı. Boşaltacak bir yer bulamadılar. Onlar da tekneyi Brooklyn’e çekip tüm çöpleri yaktılar.” Marlo

“Bir yabancının her gece evimde bebeğimle ilişki kurmasını istemiyorum. Sonunda bakıcının aileyi öldürmeye çalıştığı, annenin kurtulup hayat boyunca bastonla yürüdüğü bir film gibi.” Marlo

“Eğer gerçekleşmeyen bir hayalim olsaydı dünyaya sinirlenmek olurdu. Onun yerine sadece kendime sinirliyim.” Marlo

“Bütünü düzeltmeden parçaları düzeltemezsin.” Tully

“Beni öldürmediğin için teşekkürler.” Tully

Charlize Theron’un “Monster”dan sonra fiziksel anlamda ciddi değişime uğradığı ikinci film “Tully”. İkisi cepte pardon evde, sonuncusuysa karnının içinde yer alan üç çocuğunu binbir cefayla taşımış hala da taşımaya devam eden, yıpranmış bir kadın olan Marlo’nun hikayesini izliyoruz. Son çocuğunu kırkında doğuran, doğum kilolarını üzerinden atamadığı gibi, hem kilolarıyla hem hayatla hem de kendisiyle barışamayan hayat yorgunu genç kadının çaresizlikten sığındığı ve filme adını veren Tully’si var bir de sürpriz olarak. Her eve lazım Tully kimdir sorusunun cevabı üzerine kurulu filmin ters köşe finalindense sürpriz kalması için bahsetmiyoruz burada kimselere. Filmin yönetmeni Jason Reitman, senaristi olarak da Diablo Cody’i referans olarak vermek yetecektir sinemaseverlere. İkilinin üçüncü ortaklığı bu. İlk defa Juno’da bereber çalışan ikili harika bir iş çıkarmışlardı. Yine öyle. Biz dönelim filmimize. Mayıs’ta ABD’de vizyona giren filmin vasat puanına aldırış etmeyin siz siz olun. Yabancı basında hakkında çıkmış tek bir kötü eleştiri bulmak mümkün değil. Çünkü film iyi bir film. İyiniyetli ve de ustaca kotarılmış(bayılırım klişelere) herşeyden önce. Derdini tatlı tatlı anlatıyor, gizeminiyse dolambaçlı yollara sapmadan korumasını biliyor. Tıpkı ismi gibi: “Tully”: Az ve öz. 

B1F5C024-349E-4BC3-A975-A730CF61451E

469EAE15-9377-413E-AC9A-F85C712BBF24

Marlo davul gibi karnıyla iniyor evinin merdivenlerden filmin ilk sahnesinde. Nerdeyse merdivenin genişliğinde bir bedene sahip. Zaten ilk tanışmamız kendisiyle değil, bedeniyle ve t-shirtlerden taşan yusyuvarlak karnıyla oluyor. Marlo, oğlu Jonah’nın kollarını fırçalıyor çocuk yatmadan önce. İlk çocukları olan Sarah’nın teşhisi konmuş astımı varken, Jonah’nın otizmi anımsatan hal ve hareketlerine isim koyamayan üç doktor gezmişler zamanında. İlginç ya da tuhaf, sıradışı veya garip sıfatlarıyla tanımlanıyor Jonah. Şinitzel takıntısı var mesela. Rutininin dışına çıkıldığında krize giriyor. Onu tanımlayan en kuvvetli sahne arabayla bir başka güzergahı takip ederek vardıkları boş otoparkta durmayı reddeden Jonah’nın arabanın arka koltuğunu tekmelemek suretiyle kendi istediğini elde edene dek bağırması oluyor. Park yerlerine kavuşan aile bireyleriyse sinir içinde ve dolu gözlerle nihayet sakinleşebildiklerinde, mutlu musun diye soruyor Marlo oğluna. Evet ya da hayır ama içi rahatlamış oluyor çocuğun en azından. Tüm bu hengamenin ortasında suyu gelen Marlo’yu kocası hastaneye götürürken her şey son derece sakin ve heyecansız gerçekleşiyor. Çünkü erkek çocuk tahminlerinin aksine Mia dünyaya geliyor üçüncü çocuk olarak ve karı kocadan ne birinin ne de ötekinin verecek pek fazla bir şeyi yokken ve tekne kazıntısı hiç istenmezken bile dertsiz bir şekilde geliveriyor dünyaya. Doktor bebeği dünyaya getirdikten hemen sonra bir kız diyor ki, zaten bir kız var ve zaten bir oğul da var olduğundan değişik de bir durum olmadığından, kocası alnından öpüyor karısının başardın gibisinden bu bir görevmişçesine. Marlo ıkınmaktan fenalık geçirdiğinden terli alnı ve kızaran yanaklarıyla yatmakta olduğu yerde kendine gelmeye çalışırken, o çok bildiği bezli külot ve süt sağma makineleriyle yapacağı mesaileri düşünüyor belki de içten içe. Çok doğum yapmış olmanın, bir kadından fiziksel olarak neler götürdüğünü görüyoruz onun cisminde. 

3D80A8B2-DC91-45FE-BAF6-D7F956F0F437

Kocası iş odaklı yaşadığından, çocukların okuluyla, okuldaki rehberlikçiyle ve daha pek çok dertle uğraşmak zorunda kalan Marlo bir başına bunca yükü kaldırmakta zorlanıyor çoğu zaman. Bereket her defasında kıyamet çıkmışçasına kavga dövüş, bağır çağır evden ayrılan, sürüklenerek okula götürülen çocuklar için de, Marlo için de bu durum normalleşiveriyor kısa bir süre sonra. Ve yine çok kısa bir süre sonra gerçekleşecek olan doğumdan önce, yetenek gösterisinde pilates becerilerini sergileyen bir kızları olan ve burjuva olduğunu kabul eden varlıklı erkek kardeşi ve onun eşi tarafından davet edildikleri akşam yemeğinde bebek hediyesi olarak ücretini karşıladıkları bir gece dadısı fikrini duyar duymaz şiddetle reddeden Marlo, baş edemediği onca yük karşısında kendisine verilen numarayı aramak zorunda kalıyor. Tully ise tüm sevimliliği, çıkarsızlığı ve dümdüz karnıyla kısa bir sürede harikalar yaratıveriyor Marlo’nun hayatında. Bir mucize gerçekleşiyor adeta evin içinde. Doğum öncesinde ve sonrasında gördüğü mavi sularda ona doğru yüzen denizkızının olduğu rüya ve bu rüyanın gizemi filmin sonunda açıklandığında ancak ne izlediğini anlıyor olmanız filmin en büyük kozu ve başarısıdır bence. 

29362B1D-1CAD-4E6F-B6FB-1A6BDCFAD1A0

Marlo’nun çocuklara yemek olarak dondurulmuş pizza yapabildiği bir akşam yemeği esnasında kendinden geçerek üzerinden t-shirt’ünü çıkardığı sahnede kızı Sarah vücuduna ne oldu diye soruyordu annesine. Karın yağları, emzirmekten şekil değiştirmiş göğüsleriyle yorgunluktan biçare Marlo’nun fiziksel olarak ne hale geldiğini hem de Charlize Theron gibi bir kadın üzerinden görmek anneliğin hiç de o bir takım bloglarda anlatılan peri masallarındaki gibi olmadığını, kendine ayıracak vakti ve imkanı dolayısıyla parası yok ise eğer kiloların nasıl da üzerine yapışıp kaldığını, sanılanın aksine babanın çocuklarının üzerine titrediğini ama  sadece titrediğini bunu da iş dönüşü geldiği evde gün ve gece boyunca karnı doyurulup, altı temizlenip tüm huzursuzlukları giderilen bebeğin arabasına doğru agu gugu yaptığı sahne ile özetliyordu film. İngiliz edebiyatı diploması olan, fakat protein üreten bir firmada insan kaynaklarında çalıştığı için hayıflanan Marlo, yirmilerinin sonundaki Tully ile yaptığı konuşmalarda en çok o yaşlardaki halini anıyordu özlemle. Yakınlarda kahve içerken karşılaştığı eski kız arkadaşı Violet ve ona olan aşkını anımsıyor Tully yanındayken. Gittikleri bir barda çılgınlar gibi kafasını sallıyor. Deşarj olmaya o kadar ihtiyacı varken bile yakasına yapışan anneliğiyle başa çıkmaya çalışıyor. Tuvalette dolup şişen ve acı veren göğsünden gelen sütü sağmaya çalışıyor Tully’nin yardımıyla. Burada bir mucize gerçekleştiriyoruz diye bağırıyor Tully tuvaletin kapısında ısrarla bekleyen bar müdavimlerine. Doğum, emzirmek, annelik bir mucizeyken, insanlık ve halleri ve psikozları gerçek birer kabus oluyorlar insan hayatındaki. Giden gençliğine, kaybolan formuna, almak zorunda olduğu hayatların sorumluluklarına ağlıyor en çok Marlo, ama en çok da giden gençliğine. Anneliği toz pembe gösteren bir sürü annenin internet kanalıyla ulaştığı okurlarına anneliklerini insanın gözlerine soka soka yaşatan anayım ben ana kıvamındaki tespit, tercih ve tavsiyelerini en çok da reklamım oluyor diye onaylayan kerli ferli doktorlara tavsiye edilmeli bu film. Doğalı bu çünkü. Gerçekler bunlar. Kocaların çapı bu. Kapasitesi belli. İnsanların geliri belli. Çalışma şartları da. Yoga, pilates sınıflarında nefes egzersizi yaparak doğum yapanların sayısı da belli. O toz pembe hayatlar bitecek bir gün, bir gün birisi yanlışlıkla gözlüğünüze basacak ama şimdi ama sonra ama basacak. Çünkü dünya öyle değil, böyle bir yer. Bu yüzden Tully bizim standart annelerimize hitap eder. Birde filmde işlenen lohusalık çeşitli yönlerden başarıyla ele alınmış. Mesela doğum ertesi kadının yaşadığı boşluk, cinsel anlamda kendini çekici bulmayışı, kocasıyla iki sevgiliden öte aynı yatağı paylaşmak zorunda kalan iki kardeşe dönüşmelerinin kayıtsızlığı ve bu boşluğu doldurmak için Amerikan televizyonlarının en saçma programlarından Tokmakçılar pardon Şaplakçılar pardon Jigololar’ı ilgiyle izleyişi var ki evlere şenlik. Marlo ya da Tully bu ve bir sürü nedenden ötürü muhakkak izlenmeli. Karşınızda iyi bir “kadın” filmi var çünkü.

218CC3FF-F670-4AEA-ABD2-B5A1628080F1

THE HANDMAID’S TALE, İKİNCİ SEZON

85B522B1-39A2-465F-800C-6EDABFE753E1

THE HANDMAID’S TALE, İKİNCİ SEZON :

Utanmadan yaşamak isterdim. Utanmaz olmak isterdim. Cahil olmak isterdim. O zaman ne kadar cahil olduğumu bilmezdim.” June

“-Tanrı’ya emanet ol.
-Kendine iyi bak!”

“Annem kadınlar her duruma alışır demişti. İki aydır buradayım. Buraya da alıştım.” June

“Tüm enerjini ve ruhunu bir adama mı vereceksin? Bu ülke boka gidiyor. Şimdi sokaklara çıkıp savaşma zamanı. Evcilik oynamanın değil.” Holly

“Güçlünün elindeki tutsaklar alınacak, zorbanın aldığı ganimet de kurtarılacak. Seninle çekişenle ben çekişeceğim. Senin çocuklarını ben kurtaracağım.” 

Şerefsizlerin seni ezmesine izin verme.”

Bir kadına zarar veren her erkek bir çocuğa da zarar verebilir.”

GİRİŞ :

On üç bölümlük dizinin sezon finalini izler izlemez soluğu burada almış bulunmaktayım. Yaprak Dökümü’ne benzedi, sonu bir türlü gelmedi diyenleriniz için diyebilirim ki, “gelmesin”, “kalsın” ya da “dursun”. Çünkü Atwood ve çünkü Atwood’sa dursun. Öte yandan biraz sakıza dönmüş müdür dizi, evet dönmüştür ama damla sakızlısına. On üç değil de on bölüm olsaymış yeter de artarmış. Yakın plan çok fazla ağlayan ve ağlamaya hazır kadın yüzleri seyircinin gözüne gözüne sokulmuş olup, Elizabeth Moss ve titreyen dudaklarından yer yer insana gına gelmiştir. Bu ise Moss’un değil, oyuncuya çok fazla yakın plan sahnede rol verme ısrarcısı yönetmenin kabahatidir. Öte yandan televizyonlarda ucu bucağı görünmez, ne yöne sapacağı kestirilemez ne biçim, her biçim ve o biçim yılan hikayeleri izlediğimizden on üç bölümden oluşan dizi bize azdır. Biz dayanırız, her şekilde de sindiririz. Bir de sayıları son derece az feminist eserlere laf söylemeye insanın dili de, kalemi de varmıyor. Böylesi distopik bir olasılığın mümkün olma ihtimali karşısında ise hem canınız sıkılıyor hem de uzak ihtimal dediğiniz dünyanın başınıza sağanak misali yağabileceği düşüncesinden ötürü tüm dünyaya duyduğunuz güvensizlik misliyle artıyor. Şahsen izlerken en tedirgin olduğum dizi budur. 

EEDA7255-FE8E-4382-BEAC-FDD75AD49E2E

Dizinin ikinci sezonunda işlenen ve üzerinde bir hayli durulan temalardan biri olan inanç meselesi tam metne uyulmuş ise eğer, kitabın yazarı hakkında da bir fikir sahibi olmanızı sağlıyor. Herkes bir şeylere inanma ihtiyacı duyuyor neticede. Bunu ifade etmenin ve istemenin en kolay yolu da dualardan geçiyor pratikte. İnançsızlık insanların zalimliğimden ve insanın insandan büyük zararlar gördüğü zamanlarda ortaya çıkıyor ya da artıyor çaresizlikten. June’un Tanrı’yı reddedişi onu terk ettiğini düşünmesinden kaynaklı ama yine de anmadan edemiyor adını. June Ateist filan değil kısaca. Ama yaşadıklarından sonra bir feministe dönüşüyor, başlangıçta öyle olmasa da.

725EAB78-590E-42A6-ACC5-68A767A0416A

C87132B1-3F16-4BEA-B18A-B73DDEA75B1F

Bu sezonda geçen sezondan miras karakterler arasında en çok yükselişe geçen isim çocuk özlemiyle yanıp tutuşan dindar Serena oluyor. Deyim yerindeyse insafa geliyor. Bunun müsebbibi olan kişiyse komutan eşi Fred Waterford. Bu noktaya gelişinin detaylarını izliyoruz flashback’lerle. Katı tutumunun altında yatan nedenlere şahit oluyoruz. Bir de Eden çıkıyor karşımıza. Başlarda tahammülü zor ve  gereksiz ölçüde itaatkar olsa da, bunun yetiştirilişinden kaynaklandığını anlıyoruz. Nick’le olan evliliğinde bulamadığı sevgi kırıntılarını ilk bahşedene hayır demiyor ve  büyük bir iştahla kabul ediyor hepsini. Sonra da arkasında durabiliyor yaptıklarının üstelik bu kız daha on beş yaşında. Bu rolüyle ve henüz daha ilk bölümüyle ekranlara gelmiş Jean-Marc Valllee’li Sharp Objects’deki Alice rolüyle bundan böyle adından daha sık söz ettireceğe benziyor Sydney Sweeney. Öne çıkan konuk oyunculardan bir diğeri de Holly rolündeki Cherry Jones oluyor. June, kızının ismini Holly koyuyor. Anne kız arasındaki fark toz pembe hayatı içinde olasılıkları düşünmekten aciz olan June’un bir gün gerçeklerle yüz yüze gelmesinden sonra kafasına dank ediyor. Geçmiş hayatına açılan pencerelerden gördüğümüz kadarıyla anne kız arasındaki uçurumun zulüm sonrası nasıl kapandığına şahit oluyoruz. Her kız gibi o da annesine dönüşüyor. Bir de gulaglardakine benzer bir hayatın içine düşmüş olan Mrs. O’Conner rolünde Marisa Tomei var. Emily onun hakkından gelesiye pek biçare o berbat yaşam koşulları içinde. Halbuki dindarlık kisvesi altında az kötülük etmemiş evine getirdiği damızlık kızlara. Şimdiyse posta posta dua ediyor. Sahte dindarlığı kendini gösteriyor her şekilde. Bir de yaş aldıkça Richard Dreyfuss’a benzeyen Bradley Whitford var Emily’nin gulaglardan alınarak gönderildiği bir başka evsahibi rolünde. Onun misyonu da Martha’larla anlaşarak damızlıkların kaçmalarına yardım etmek oluyor.

E757E663-5C3C-4D2B-8CB0-5943E713A377

B15A90DD-9981-46AC-AC9F-FC295B6668C4

DAMIZLIKLAR CEPHESİNDE BU SEZONDA NELER OLMAKTA?

Tam da ufak ufak başlayan isyanlar bir reddedişe dönüştüğünde bitmişti ilk sezon. Fakat Aunt Lydia faktörü bir kez daha kendini gösterince kızlar dünyanın kaç bucak olduğunu anlayıverdiler bir anda. Kızlar arasında hamile olanlarına düşük yaptırtacak kadar büyük bir gözdağıyla açıldı ikinci sezon. Gilead’da değişen bir şey olmadığını anlamış olduk böylelikle. Nick sayesinde evden kaçan June’sa saklanmak zorunda bırakıldığı ofiste bir zamanlar çok büyük bir katliamın yaşandığını anlayıp irkiliyordu duvardaki kan izlerinden ötürü. İnsanlar kah taranmış, kah asılmışlardı bu bir çeşit insan mezbahasında. Öldürülenlerin toplu halde katledildikleri yere kişisel eşyalarını getiren, mum yakan ve beş aylık hamile olan June’sa Tanrı ve İsa’ya sığınıyordu dua ederken. Mangalda kül bırakmayanların bile ara ara başını yastığa koyduğunda yaptığı şeyden bahsediyorum burada. Hele de çaresiz kaldığında. İster İngilizce, ister Arapça; ister Müslüman ister Hıristiyan, ister Kur’an’dan ister İncil’den, savaşta ve barışta ama en çok savaşta, yoklukta ve en sıkıntılı anlarda sığınılan dualardan.

0184DE65-E5CE-4140-B188-C6629410D9E1

CC93E9FE-BDEF-429C-AEE9-3FB5E9ADA3F2

161BEB9E-4FBC-48D9-8029-878E921F2C7D

Damızlıklar biyolojik kaderlerinden çok sahiplerinin kaderlerine katlanmak zorunda bırakılıyorlar. Hepsi birer ritüelleştirilmiş tecavüz mağduru. Güya eşlerinin gözetiminde gerçekleştirilen bebek odaklı tecavüzlerden sonraki ev yaşamlarında kocalarını damızlıklardan sakınan kadınların hal ve tavırlarıysa son derece rezilce ve içler acısı. Karaktersizleştirilmiş, sindirilmiş, yönetim yanlısı birer evkadınına dönüştürülmüşler. Komutan, Serena’nın yardımıyla June’a tecavüz ediyor erken doğum yapsın diye. Sonra da iyilik ediyor ona çocuğunu göstermek suretiyle. Tüm bu sevgisizliğin ve merhametsizliğin ortasında Eden vuruyor damgasını tüm sezona. Sözünden dönmüyor, sevdiği erkeği tek başına bırakmıyor, suç olarak görmediği davranışını üstleniyor, sonuçlarına da katlanıyor. Ölüme Isaac’le beraber atlıyorlar. Eden’ın dudaklarında Tanrı’nın sözleri, sığındıkları ve az sonra kavuşacakları onun merhametli kolları iken korkusuzca ilerliyorlar. Dünyada kalıcı üç şey olan iman, umut ve sevgiden en üstünü olan sevgi sayesinde göğüslüyorlar bu son sıkıntılı dakikaları. Benim de en beğendiğim bölüm oldu bu yüzden on ikinci bölüm: “Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.” İncil, Korintliler 13, Sevginin Üstünlüğü’nden yapılan bu alıntılara tüm dünyanın ihtiyacı var aslında şu geldiğimiz noktada. Çünkü dinlerin, insanların, milletlerin birbirine üstünlüğü yoktur. Dünyadaki saçmalıkların sonunun gelmesi için yetkin olan gelip sınırlı olanı kaldırmalıdır. Bunun için Tanrı’ya ihtiyaç vardır. Zalimin zulmü varsa, sevenin Allah’ı var sözlerine sahip Aşık Mahsuni türküsünü aklıma getirmedi değil bu bölüm benim de. Bu yüzden Eden karakteri çok mühim bir rol üstlenmiştir ve tek misyon sahibi karakterdir.

7031EE09-EF36-4C66-818A-B3C1351E5567

Sezonlar arası bir kıyaslama yapmak gerektiğinde elbette ki ilk sezon daha iyiydi benim gözümde. Heart of Glass eşliğinde köprüde geçen sahne unutulacak gibi değildi. Onun üzerinde bir sahne bu sezon yoktu mesela. İkinci sezonun ilk bölümündeki toplu idam sahnesi görsel olarak iyiydi, fikrense sıradan. Yine de üçüncü sezonunu Eden’sız da olsa bekleyeceğim merakla. “Burning Down the House”’la Komutan’ın evine dönen June’un ve evin akibeti ise merak konusu. Ne olursa olsun son zamanların  üzerinde en çok durulması gereken, en değerli ve manidar dizisi budur. Bir avuç sağılacak inek gibi görülen bu nadide damızlıkların elden ele, pardon evden eve dolaştırılması esnasında aslında kısa bir zaman zarfında değiştirilen rejimden bahsedilmektedir alttan alta.

THE TALE

A440549B-370C-428F-BED2-FEF483D4F919

THE TALE :

“Bizler, yaşamak için kendimize hikayeler anlatırız.” Joan Didion

“Zayıflığın dayanılmaz sancısı. Bir zamanlar çok güçlü görünen birinin tiksindirici gerçeği. Gücün yalnızca sözlerinde olduğunu anlamak.” Jennifer

“Seni gördüğüm şekilde keşke sen de kendini görebilsen. O içtenlik, bağlılık ve sevgi. Bir yetişkin o şekilde sevemez. Ancak bir çocuk sevebilir. Çok saf…Hala ihtimallerin varlığına inanıyorsun. Tıpkı benim gibi.” Bill

“Rusya’da Yahudilerin ata binmelerine izin verilmezdi. Çünkü hiçbir Yahudi Ruslardan daha yüksekte olamazdı.”

“Kötü at yoktur. Yalnızca kötü binicisi vardır.” Bayan G

Düşük puanlı fakat bir hayli iyi eleştiriler almış bir film “The Tale”. Özellikle hemcinslerimin, öncelikle cinsel istismara uğramış hemcinslerimin(katlanabildikleri takdirde) ve de annelerin çokça önemseyeceklerini düşünmekteyim. Bir hayli düşündürücü ve önyargısız izlemek gerekiyor filmi. Ne demek istediğimi kendinizi öncelikle Jennifer Fox’un yerine koyduğunuzda, sonra da on üç yaşındaki Jennifer’la özdeşleştirdiğinizde başarabilirsiniz ancak. Bir inkarın filmi bu ama yalnızca bir yere kadar. Film dikkatimi Laura Dern’ün afişteki varlığıyla çekti yazık ki(malum yaz halleri). HBO tarafından televizyon için çekilmiş olup, yaklaşık iki saatlik bir süreye sahip olan filmin yönetmeni ve senaristi hikayenin de gerçek mağduru olan Jennifer Fox imiş, kendisi her ne kadar kendini bir kurban olarak değil de, bu hikayenin, kendi hikayesinin kahramanı olarak görse de. Öte yandan kabul etsin etmesin bir kurban varsa eğer, bir ya da birden çok suçlu da olacaktır. Suçu toplum hazırlar, kişi işler dedikten hemen sonra suçu işleyenler mahkum olmuşlar mıdır diye sormak gerekiyor toplum vicdanında ya da sanık sandalyesinde( malum insan merakla beslenir, merak içinde yaşar ve öyle de ölür). Hayır, çünkü mağdur kendini, ne yaşadığını, ne istediğini ve ne düşündüğünü hatırlamamaktadır ısrarla. Tablonun içinde oturmayan bir şey var ve bu şey de Jennifer Fox’un kendisi görüldüğü kadarıyla. Jennifer halihazırda bir yetişkin ve herkesi hatırlıyor geçmişine dair, fakat kendini hatırlayamıyor bir türlü. O yaşlarda nasıl göründüğünün bile farkında değil. Bir çeşit akıl tutulması yaşıyor gibi. Sanki minik prensesimiz çok yıllardır yatmakta olduğu yatağından ve de derin uykularından bir gün aniden, hem de ellisine merdiven dayamışken, annesinden gelen bir telefon yüzünden uyanıyor hiç istemeden. Mesleği olan belgeselcilik bir yana, istemeye istemeye kendi belgeselinin peşine düşmek zorunda kalıyor bu yüzden. Neden şimdi, neden mektup diyecek olursanız, her hikayenin bir başlangıca, her başlangıcın da bir nedene ihtiyacı vardır. Yaşananlardan ötürü huzursuzdur kahramanımız ama mutsuz mudur ya da pişman, onu da film boyunca sorar durur hem kendine, hem çevresine. Jennifer kırk sekiz yaşında iken annesinin çocukluk eşyaları arasında bulduğu bir mektup ve mektuplar zinciri sayesinde hortlayan geçmişinin izlerini takip etmek zorunda kalır. Malum yaz sıcaklarının verdiği kırlarda koşma isteği(o bahar fenomeniydi) ve şu anda deniz kenarında olmak vardı yüzünden kaçırdığım hoş bir ayrıntıyı ikinci izleyişimde anlayabildim nihayet. Jennifer geçmişi düşünürken kendi on üç yaşındaki haliyle kendini çok daha büyük ve olgun olarak tasarlarken, aslında hiç de öyle olmadığını anlıyor bir fotoğraf karesi sayesinde. On üç yaşında ufak tefek bir çocukmuş sadece ve kullanılmış değişik bir şekilde. Burada vayyy sübyancılarrr diye söze girmenin, celallenmenin alemi yok, çünkü mağdur/kahraman son derece cool bir şekilde anlatıyor yaşananları. Hikaye onun hikayesi olunca ve ısrarla benim hayatım, benim hikayem diye diye her şeyi sahiplendiğinden, bize de izlemek düşüyor sadece Jennifer’ın hikayesini. Ne de olsa onun hayatı, onun hikayesi, onun anıları tüm bu yaşananlar. Jennifer on üç yaşında hayatının kontrolünü eline almaya karar verdim dediğinde, ileride bunu size on üç yaşındaki çocuğunuz söylediği takdirde onu fazla kaale almamanız gerektiği şeklinde bir uyanış gerçekleşiyor insanın içinde. Film bu açıdan son derece öğretici yani. Belgesel ve biyografi izlerken bir parça röntgenci durumuna düşüyor insan. Ben öyle hissediyorum en azından.

E6A05433-1AB7-4E14-9886-AC1787C3224D

A85BF4B5-928C-467B-9EE5-B910F38ABF4A

Belgesel film yapımcısı olan Jennifer’ın, son üç yılını nişanlı olarak geçirdiği altı yıllık birlikteliği yolunda gitse de, gidiyor sadece. Annesinin, kızının eşyaları arasında bulduğu mektup yüzünden telefona sarılmasının nedeniyse Jennifer’ın ilk erkek arkadaşının ondan yaşça çok büyük, bir de antrenörü olması. Mektuplardan anlaşıldığı üzere de ısrarcı olması. 1973 yılına döndüğümüzde, beş çocuklu bir ailenin sıradışı bir bireyi olan ergenlik çağındaki Jennifer için o yılların hiç de kolay geçmiyor olduğunu görüyoruz. Rusya’dan göçmüş varlıklı Yahudi bir ailenin mensubu olmakla birlikte, içe kapanıklığı ve utangaçlığı tabiatından kaynaklı olmuş olsa bile, kendini ifade edebilmek için yeterli bir alanı yokmuş, yeterli ilgiyi de görememiş aile bireylerinden. Etrafında onu anlamak için dinlemeye vakti olan birini bulmak mümkün değilken ve evin içi irili ufaklı beş çocuk ve bir büyükanne ile kaynar bir kazanken, sığınacak bir liman olmuş Bill onun için. Onu ailesinden kurtaracağını ümit etmiş çocuk aklınca. Bill’se kahramanca bu rolü üstlenmiş. Onların tanışmalarına sebep olan Bayan G. ve onun gençliğini oynayan Elizabeth Debicki, Lady Diana’yı ve Cate Blanchett’i çağrıştırıyor aynı kumaştan olma, türdeş zerafetiyle(ne biçim bir tamlamaysa bu şimdi!). Jennifer onu tarif ederken o güne kadar gördüğüm en güzel kadındı diyor ve babasının kesin ona aşık olacağını düşünüyor. Yanılıyor. Orada işler karışıyor işte. Çünkü Bayan G. ve Bill küçük kızlardan ya da genç kızlardan hoşlanıyorlar. Binicilik eğitmenliği yapan Bayan G. çocuk yuvasından çıkmış, sevgisiz büyümüş, cinsel istismara uğramış, engelli bir oğla(öz mü üvey mi anlaşılmıyor) ve kel kafalı yaşlıca bir kocaya sahip son derece çekici bir kadın. Onun çevresinde olmak da haliyle Jennifer’in çok hoşuna gidiyor. Ailesinden göremediği ilgiyi buluyor onda. İncindiğini çok geç itiraf etmesi de bundan. Bayan G. ve Bill ona kendini özel hissettirmişler, ama elbette ki kendi amaçları doğrultusunda. Günümüzdeyse Jennifer’ın erkek arkadaşı kendisi kurbanken, neden onları aramaya başladığına anlam veremiyor bir türlü. Bir dedektifle konuşuyor Jennifer, böylelikle geçmişinin izini sürüyor adım adım. Annesi de küçük kızını anlamakta çok zorluk çekmiş zamanında. Sürekli evlerine gittiğinden bu halden hoşlandığını düşünmüş o zaman zarfında. Büyükannesi kapının önünde Bill’le ikisini öpüşürken yakaladığında anne babasına söylemekle tehdit etmiş fakat söylememiş. Öğretmeni kompozisyonuna cinsel istismara uğradığı notunu düştüğünde de kimsenin olayın üzerine gitmek aklına gelmemiş. Jennifer arada kaynamış kısaca. Aklının kabul etmekte zorlandıklarının sinyallerini en nihayet bedeni vermeye başladığında yani bulantı ve kusmaları sıklaştığında, bunu daha fazla devam ettiremeyeceğine karar veren kişi yine kendisi olmuş. Yetişkinlerle nasıl konuşulacağını bildiğinden, yine yaşından beklenmeyen bir olgunlukla Bill’i arayıp bitirmek istediğini söylüyor sakince. Bill beni sevmişti diyor en sonunda Jennifer ve herşeye rağmen bu tuhaf ikilinin sevgilerine sahip olduğu için çok mutlu olduğunu belirtiyor. Bu hastalıklı sevgi, bir kızın on üç yaşındayken kendinden yaşça çok büyük bir adama bekaretini vermesine sebep olup, ömrü boyunca karşı cinsle kuracağı tüm ilişkilerde hasar bırakacak şekilde ilerlemesine sebebiyet vermiş olsa da. Annesi bir annenin tek yapması gereken şeyi beceremedim, çocuğumu koruyamadım diye sızlanadursun, zamanında kendi akranı olan bir çocuğun evinde kalmasına izin vermezken, Bayan G. ile gitmesinde bir sakınca görmemiş olması ve bunun sıklıkla tekrarlanması, zaten evde bakmakla yükümlü olduğu dört tane daha Joe ve Jennifer’lar varken işini kolaylaştırmış bir ölçüde. Jennifer arada kaynamış sadece tüm bu hengamenin içinde. Çok çocuk, bol çocuk, geniş aile…tüm bunlar hikaye. Bakabildiğin, üzerinde durabildiğin, ilgi ve sevgini verebildiğin kadar çocuk doğurmak mesele. Mühim olan birey, yığınlar değil.

Sonuç itibariyle bu film izlenesi mi? Elbette ki. Yoksa neden üzerine bunca edebiyat parçalayayım ki durduk yere? İnsanın aklını, muhakeme kabiliyetini, hatta hatta önyargılarını zorluyor hiç istemeden. Gerçekten, hiç istemeden hem de böyle hassas ve sevimsiz bir konu üzerinden.

3051F432-7742-46D5-A376-B285B2B84CAF

3B50DD5A-EC7B-42EA-8B7D-B895AF65EDF0

C69D4BE9-E49A-446B-ACED-C91BBF4AC3E7

YÜRÜMEK

20170301_162445-04

YÜRÜMEK :

Büyüyücem de daha kac yasina kadar büyüyücem?
Sevilicem de daha ne kadar arsızlık edicem?
Yaş yaş değil en ağırından gamla büyüyücem
Tek lafla değil kalpten sevilicem
Bununla övünücem
Öyle de mutlu ölecem.

Bir resim çizicem üzerinde gökyüzünün dağları ezdiği
Sıradağlar el ele verecekler geçit vermemecesine.
Sonra,
Pençe pençe kıyılar çizicem denizlere doğru
Sığ sularda da kök salınırmış bak, diye
Bir dünyayı bir dünyaya ispat etmekse gaye
Susuzluğumu “bir nebze” dindirmekse bir vesileyle…

Yürümekse en ağırından
Kılı kırk yara yara
Etime tuz bana bana
Ağızlara bal çala çala
Sizi sizden sora sora
Zulme şifa, zehre şerbet kata kata
Dünya kaç bucak diye sora sora
İlerleyeceğim

İnsanlarda duraklayacağım ara ara
Usulca da kaçacağım aralarından
Dünya bıkkınlıkmış anlayana
İnsanlığımızdan utanıp, bir başına kalacağım
Kendi rızamla
Başımda gökyüzü
Bazen ay, bazen güneş
Altımda toprak
Bazen ölüm, bazen hayat…

Bazen aç, doğuştan susuz
Çöller bana vız gelir diye diye
Yürüyücem
Amma illaki
Çölleri ve şehirleri yara yara
Yürüyücem

NOT : Yapacam, edecem gibi fiil değişiklikleri şiirin yazarının tercihidir. Kulağınıza hoş gelmediyse ya da kurallı Türkçe aşığıysanız okumasanız da olur. Şiirin yazarı kazanımlarla-özellikle de insan kazanımlarıyla- haşır neşir değildir. İnsanlara karşı ilgisini yitirmiştir. -memiş gibi davranmakta, rol kesmektedir sosyal hayatta.

 

ISLE OF DOGS : KÖPEK ADASI

00DDCF86-EB41-492A-95AA-4F46636E3816

ISLE OF DOGS : KÖPEK ADASI

“Hayatın döngüsü her zaman hassas bir dengededir. Biz kimiz ve nasıl biri olmak istiyoruz?”

“Sen liderimiz değilsin, hepimiz lideriz.”

“Beyinler yıkandı, işler tıkırına sokuldu, topluma korku salındı.”

“Midemi bulandırıyorsunuz. Siz köpeklerden daha yürekli kediler gördüm. Yaralarınızı yalamayı kesin. Aç mısın? Bir şey öldürüp ye. Hasta mısın? Güzelce dinlen. Üşüdün mü? Yerde bir çukur kazıp içine gir ve üstünü ört. Ama burada kimse pes etmeyecek, sakın unutmayın bunu.” Chief

“Ehlileştirilmiş hayvanlardan hoşlanmam.” Nutmeg

GİRİŞ :

Çok kolay yenilir yutulur bir animasyon değil “Köpek Adası”. İlk izlediğimde kafam karıştı, beğendim ama neyi tam olarak beğendiğimi anlayamadım. Stop Motion çekilmişti, vizyona gireli, vizyondan çıkalı, Berlin’den ödülle döneli çok olmuştu ve ben yine geç kalmıştım. Seçim ertesinde izlemiş olduğumdan, en çok filmin sonlarına doğru Kobayashi Hanedanı %98,6, Bilim Partisi(Merhum) %1,3 deyişiyle silkinip kendime geldiğimi hatırlıyorum. Sonuç: daha dikkatli bir ikinci izleyiş. Vali Kobayashi bir şeyleri çağrıştırdı ama neyi, stray bir dog olan ve stray dog’ların lideri Chief’in duruşu ve tutumu da sanki. O da tanıdıktı ama kimlerdendi bilemedim. Filmde soluksuz izlenen sahneler vardı; mesela Alfa-Dog’larla yerli köpekler arasındaki dövüşlü dumanlı ve kulaklı kavga sahnesi, mesela Profesör Watanabe’yi zehirlemek üzere hazırlanan sushi’nin yapılış sahnesi, hastanede Atari ve Spots arasında geçen duygusal konuşma, Nutmeg’in arkasından erkeklerin yaptığı kibar ve ölçülü dedikodu, Saint-Exupery’nin Küçük Prens’ini andıran Küçük Pilot Atari’nin uçağı düştükten sonra Alfa-Dog’ların karşısında ilk gözünü açtığı ve hemen akabinde Japon Japon bağırdığı sahne, vs… Çok fazla animasyon sevmeyen beni bile içine alabildi film, çünkü anlattığı olaylar dünyanın sorunları, bir taraftan da onları kapsayıcı ve de evrensel, ayrıca da yönetmenin filmografisi benim de çok beğendiğim ve hem farklı hem de özgün bulduğum sinema tarihinin iki önemli filmini kapsamakta: “Tenenbaum Ailesi” ve “Büyük Budapeşte Oteli”. Hangisi ağır basar diye soracak olursanız, kıl payıyla Tenenbaum Ailesi hiç de azımsanmayacak Büyük Budapeşte Oteli’ni geçer benim kişisel sinema sevgime göre. İlkinde gotik sayılabilinecek bir Amerikan ailesinin hayatına dahil olurken(ısrarla tipik değil), ikincisinde Orta Avrupa’nın en enteresan şehri ve Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye uzanıyordu yönetmen. Her ikisi de nostaljik ve özgün filmlerdi. Wes Anderson’ın son filmindeki mevzuysa Japonya’da geçmekte. Anlatılan sürgünün bir benzeriyse İstanbul tarihinde yaşanmıştı yüz yıl önce. Sene 1910’da Sivriada/Hayırsız Adası’na gönderilen seksen binden fazla köpek, açlıktan birbirlerini parçalamış, susuzluktan buldukları ilk tatlı su kuyusuna atlamış(bu sefer de kuyudan çıkmayı başaramadıklarından havlaya havlaya ölmüşler), katliamın büyüklüğü İstanbul’un Anadolu yakası sahil şeridi sakinlerinin burunlarının direğini kıran kan kokusunun iki sene müddetince geçmeyişinden daha net anlaşılmış, açlıktan çılgınca havlayan köpeklerin sesi günlerce halkın kulaklarında çınlamıştır(köpeklere bile manyakça davranan ecdadın çocuklarıyız biz, ne istediniz yavrucaklardan? Not: Parfüm ve kimya sanayisi için denek olarak kullanılmak üzere Fransızlar tarafından istenmiş garipler).

542A0088-1A39-419D-BAC4-D46FD47A0F25

KÖPEK ADASI :

Japon geleneksel tiyatrosu kabuki’den bir sahne ile açılıyor film. Anlatıcı itaat döneminden on yüzyıl öncesinde köpeklerin diledikleri kadar özgür olduklarından bahsederek başlıyor anlatımına. Fakat egemenliğini genişletmek isteyen, kendine düşman yaratarak savaş açmak için neden arayan ve kedisever olan Kobayashi Hanedanlığı tüm gücüyle bu dört bacaklı hayvanların üzerine saldırıyor. Bir çocuk cengaver çıkıyor köpek türünün dramını daha fazla yüreği kaldırmayan ve dönüyor sırtını insanlığa, hem de Kobayashi’lerin liderinin kellesini uçurmak suretiyle. Kanlı köpek savaşlarının sonunda bozguna uğrayan kırma köpekler evcilleştiriliyor, baş eğdiriliyor ve hor görülüyor olsalar da, hayatta kalıp çoğalabiliyorlar da neyse ki.

Geliyoruz günümüzden 20 yıl sonra baş gösteren köpek nezlesinin, köpek türüyle sınırlı kalmayıp insan sağlığını tehdit etmekte olduğu bahanesiyle Vali Kobayashi’nin resmi kararı sonucunda tüm köpeklerin Çöp Adası olarak bilinen, köpeklerden sonraysa Sürgün Adası ilan edilen adaya gönderilmelerine. Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Şehirden resmi olarak gönderilen ilk köpek Spots oluyor. Aynı zamanda Vali’nin manevi oğlunun da köpeğinin akıbetini öğrenmek, onu bulmak umuduyla Atari kaçırdığı uçakla Köpek Adası’na düşerek ancak inmeyi başarıyor. Hem de filmin baş kahramanları Alfa-Dog çetesinin bulunduğu yerin yakınına. Bir zaman sonra kaynaşıp hep beraber Spots’u aramaya başlıyorlar. Film boyunca Atari başta olmak üzere Japon karakterler altyazısız Japonca konuşuyorlar. Sadece köpekler İngilizce konuşuyorlar. Bu ise yönetmenin ve filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Wes Anderson’ın bilinçli tercihi olmakla beraber, merak ettiğim tek bir sahnede Atari ve Spots arasında geçen ve Atari’nin göz yaşartan sözleriydi. Spots seni anlıyorum derken hislerin ağır basışından bir şekilde frekanslarla anlayabilmekteydi belki de Atari’yi. Kim bilir? Öte yandan dil sorun muydu ya da filmin asıl bahsetmek istediği iletişim sorunu muydu? Kesinlikle hayır. Bir çocuk ve bir köpek anlaşamayacaktı, öyle mi?

Sürgün edilen köpekler arasında baş gösteren salgın bir yana, gittikçe mutsuz ve güçsüz birer öfkeli yaşam parçacıklarına dönüşen köpeklerin halet-i ruhiyeleri diğer yana. Sınırlı yiyecekler için edilen köpek savaşları da cabası. Bu arada Ada’daki bilinç sahibi tüm köpekler insansı özellikleriyle kalıyorlar aklımızda. Başta Chief olmak üzere Alfa-Dog’ların hepsi öncesinde bir şeymişler. İyi beslenmiş, iyi bakılmış, deyim yerindeyse meslek sahibi olmuş evcil ve sahipli köpeklermiş. Gönderildikleri Ada’nın şartlarında kendilerine bir gelecek göremediklerinden eskiyi yad ediyorlar. Sahibimi istiyorum diyor bir tanesi. Oysa ki köpekler sefil bir adada ölmekte iken, beyinleri yıkanmış sahipleri eli kolu bağlanmış hiçbir şey yapmadan bekliyorlar Megasaki(Nagasaki değil) kentinde. Neyse ki bu kadar olumsuz bitmiyor film ve neticelendirilmiyor konu. Kimse kimseyi bombalamıyor en azından. Valiliğin evlatlığı olan Atari, Kobayashi’yi bizzat vicdana getiriyor. Çocuğa, köpeğe haksızlık ettim, onurum yok benim diyor Vali, diyebiliyor. Çöp Adası Kararnamesini iptal ediyor hemen akabinde. Bu duruma en çok bozulan kişiyse kraldan çok kralcı, Frankenstein kılıklı baş yardakçı ve baş kahya oluyor(en tehlikeli tür). Başladığı gibi de bitiyor film başrolünde köpeklerin rol aldığı bir kabuki sahnesiyle.

Sonuç olarak yönetmen Japon kültürüne saygı duymakta mı, duymakta; bir öykünme içersinde mi, işte onu sanmıyorum. Başına atom bombası atılan bir ülkeye ve onun insanlarına öykünmek değil de, tarihi anmak diyelim burada bir vesileyle, sanat aracılığıyla, en evrensel duruşla, kısaca(yaklaşık doksan dakika boyunca). Seslendirmeler ve Alexandre Desplat’ın Japon esintileri ve tıkırtıları taşıyan soundtrack’iyse bambaşkaydı. Bu köpekler havladılar mı peki hiç konuşmaktan başka diye soracak olursanız, bir kez uluduklarına şahit oluyorsunuz ama havladıklarını hatırlamadığım gibi, aklımda kalmamış bile öyle bile olsa ve bu hepsini birer karakter olarak gördüğümden de kaynaklanmış olabilir. Bu noktada Wes Anderson’ın hakkını teslim etmek gerek en çok. Hayvanların başrolde olduğu başka hiçbir animasyonda, buradaki gibi köpeklerin birer köpek olduğunu unutup böylesi enteresan bir kişilik kazandırmayla karşılaşmamıştım.

40FA5196-A1C4-442B-96A1-93C2C6DE3550

AH BENİM HİÇ GELMEYECEK ÇOCUKLUĞUMUN YAZLARI :

20171212_154227-01AH BENİM HİÇ GELMEYECEK ÇOCUKLUĞUMUN YAZLARI :

Aynı yollarda yaşlandım ben
Aynı mahalledeki aynı evde
Çocukluktan genç kızlığa
Ordan da mutsuz bir kadına…

Aynı mahalleden bir çocuk sevdim
Ben, çok yıllar önce
Kızıl saçları büyüyünce de kızıl kalacak olan
Bir kamyonetin arkasına sığdırdıkları evlerini geride bırakıp
Beni de sonsuza dek ardında bırakacak olan

Aynı oyunları oynardık biz küçükken
Halının üzerine sererdik bizim olanları, kimi için delice sokaklara koşardık
Bilmezdik ki büyüyünce de aynı oyunları oynayacağımızı
Evcilik, körebe, arapsaçı, saklambaç
Yetişkinler dünyasında hayatın kendisi olacak olan

Bir evin bir kızıydım sonra ben
Bahçemizde salıncak vardı
Kedileri severdim en fazla
Bir de çok kardeşi olanları

Kestane rengiydi o zamanlar saçlarım
Annemin kestaneye sürdüğünü sandığım
Sarı sarı oğlanlar bakardı saçlarıma
Bense dayanamazdım onların gözlerinin içine bakmaya

Tatile giderdik yaz gelince
Bir araba dolusu insandık bir arabanın içinde
Araba dolusu dediysem
Annem, babam, bir de ben işte

Riva sahili cıvıl cıvıl olurdu
Yemekler önceden hazır olurdu
Adamlar karınlarına kadar çektikleri mayoyla denizde olurdu
Sahil kumdan kalelerle bir dolar bir boşalır dururdu

Bir nenem bir de dedem varmış benim
Babamın dediğiyle köydeymiş evleri
Köyümüze gitmek isteyerek geçirdim çocukluğumu
Yaş geldi kaça, ne dede gördük ne de nene
Ne de köy yakınlarda

Allah’tan hava ılık geçerdi İstanbul’da yazları
Bunaltmazdı yaşayanları
Adalar’da fayton, Moda’da dondurma yemek modaydı
Ah benim hiç gelmeyecek olan çocukluğumun yazları

KING LEAR : KRAL LEAR

37CBD200-E10E-475A-B459-0E788A29C0F9

KING LEAR : KRAL LEAR

“Doğduğumuzda ağlarız biz, aptalların bu büyük sahnesine geldik diye.” Kral Lear

“Bu dünyanın en harika züppeliği; talihimiz bozulduğunda, özellikle de davranışlarımıza yansıdığında, bunu Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların hatası olarak görür, gereksinimin zalimliğine kapılırız. Gökçe zorlamanın bir budalalığı bu. Küresel hakimiyeti olan hilekarlar, hırsızlar, hainler, ayyaşlar, yalancılar, caniler, hepsi de dünyasal nüfusun mecburi itaatine uyarlar. Hepimiz kutsal hücum içerisinde birer kötüyüzdür.” Edmund

“Bir istiridye kabuğunu nasıl yapar? Ben de bilmem. Ama bir salyangozun neden evi vardır bilirim. Başını soksun diye. Kızlarına veremesin ve boynuzlarını koruyabilsin diye.”

GİRİŞ :

En az sevdiğim Shakespeare karakteridir Lear, Kral Lear(statüye bakmıyorum desem de, her Shakespeare eserinde muhakkak hayaletlere karışmış, hayatı çok sorgulamanın, geçmişi eşeleyip durmanın tesiriyle ne yapacağını şaşırmış(ne gerek vardıysa, kralsın sen) bir kral, ödip bir prens(ödip uygun evet), birkaç kont ya da dük, fala büyüye sarmış bir ana kraliçe, bir meczup, kristal küreli kırklara karışmış uzun saçlı büyücü(biliyorum abartıyorum), öteki tarafa istinaden de Sofokles soyundan ve kafasından birkaç mezar kazıcı ve hortlak vardır ve nedense fakirler fakir fakir bir köşede fakirlik içinde yaşar da, hep üst tabakanın hayatı ilgilendirir Bay William’ı). Benimse pek çok nedenim olmakla birlikte, en çok kaçık ihtiyarları sevmiyor olmamdan kaynaklı olabilir Lear sevgisizliğim ve biliyorum ki asla yaşlanmayacak klavye tıklayan ellerimin denetçisi olan aklım, benim şefkatli keçilerimi aratmak zorunda kalmayacaklar yeryüzünde herhangi kimselere. Lear’ın bu seferki keçileriyse Sir lakaplı, yetenekli mi yetenekli Anthony Hopkins’in dehasına emanet. Onun keçilerini kovalıyoruz bizler de beraberinde yaklaşık iki saat süresince.

Adetim olduğu üzere yazmak üzere olduğum her filmin, kaç bölüm olursa olsun her dizinin ikinci izleyişimde daha iyi kavrıyorum değerini. Filmini ilk izlediğimde biraz da sabırsız bir anıma gelmişti belki de, iki saat çok fazla, bu kaçık kralın hayatı yetti ama, yuvarlak masa etrafında elinde kalem devlet mi bölüşülürmüş, 21. yüzyılda böyle diyalog mu olurmuş, alışveriş arabalı kral mı olurmuş süpermarket süpermarket gezen, bitse de kaçsam dedikten hemen sonra, biraz da Bay William’ın metindeki sabır gerek krala sözlerinin de etkisiyle ikinci izleyişimde ancak gerçek değerini teslim edebildim Richard Eyre’ın filmine. Bundaki en önemli etkense oyunun bizdeki versiyonlarını izledikten sonra oldu şüphesiz (hiç üşenmedim izledim, youtube sağ olsun). Lear olmuş bir karikatür reji sayesinde. Dönem kostümlerinin bunda çokça payı olsa da filmdeki Cordelia sakin sakin oturduğu masada babasına dalkavukluk etmeyi reddedişinin nedenlerini açıklarken, bizdeki versiyonlarda nerdeyse eli belinde geçgince Cano Cordelia’nın seyirciye meyletmiş çemkirmekte olduğu sahnelerle karşılaştım bir anda. Filmin yönetmeni Eyre’ın hakkını teslim etmek gerek burada. Elindeki malzemeyi ziyan etmemeyi başarmış, filme de aktarmış ustaca. Oyuncu da mı yoksa yönetmende mi aslan payı diye soracak olursanız, beyhude yumurta ve tavuk döngüsünü hatırlatacağım sizlere ve ama Hopkins bu ve dizginlenemez ve dizginlenmedikçe de tat veren bir oyunculukla karşınızda. Bazen reji bir aktöre teslim olmak zorunda kalır, başka çaresi de yoktur. Neticede, şimdilik, izlediğim en iyi Kral Lear performansı olarak kalacak aklımda. Çılgınca, akıllara ziyan, ezip geçen, akılçelen, rol çalan bir şeyler var seksen yaşındaki aktörün performansında. Müşfik Kenter ve Haluk Bilginer’i akla getirtiyor Hopkins’in ses rengi. Kenter öldü, geriye Bilginer kalıyor sadece sahnede ve beyazperdede fırtınalar estirecek olan. Bilginer ve onun kalibresinde olan aktörlerse her zamankinden daha çok rejiye emanet hem sahnede hem de bir film dahilinde.

ABF47AA1-E05E-424C-80EE-B4F5DE0562DB

BAY LEAR :

Politik esintilerin etkisindeyim bu aralar sıkça. Olunmayacak gibi de değil bu iklimde, sert esen rüzgarların içinde. Bay Lear size bir başka Bay’ı mı anımsatıyor diyecek olursanız, yook diyeceğim. Bizdeki Bay’lar şahsına münhasır olmakla beraber, biraz daha uzattığım takdirde filme girememe endişesi taşımaktayım kendi içimde. Her neyse. Hiç Lear izlememiş, Shakespeare da okumamış olabilirsiniz; sorun değil. Her aktörün rüyası Lear çekilmiş vaziyette karşınızda, bir tık kadar uzağınızda. Demans olmuş, yaşarken miras paylaştırmak telaşıyla yaş tahtaya basacak olan ihtiyar Kral, sabırdan yoksun vaziyette verdiği ani bir kararla hem kızlarının, hem kendisinin, hem de çevresinin mahvoluşuna sebebiyet veriyor. Miras ülke olunca da kıymeti de, kavgası da büyük oluyor. Başına topladığı her biri bir yerin dükü olan iki damadı ve adamlarının arasında, sırayla, kızlarından ona duydukları sevginin şeklini ve miktarını kelimelerle dile getirmesini istiyor. Karanlık gayeli kral, krallığını 3’e bölüyor ki yaşı ilerlemişken işlerini genç bireyler arasında bölüştürebilsin hem de kızlarının çeyizlerini dağıtabilsin bu vesileyle. Aslan payını kapmak için yarışan büyük kızı aynı zamanda Albany Dük’ünün de karısı Goneril baş yalaka olarak birbirinden kıymetli sözlerle dile geliyor babasının karşısında. Yandaş yalaka Regan da ablasından geri kalmıyor. Sıra Cordelia’ya geldiğinde ağzından süslü püslü iltifatlar yerine gerçekler dökülüveriyor. Lear da onu Fransa Kral’ına everip, tacı tahtı, tası tarağı diğer kızları arasında bölüştürüveriyor. Fakat şart koşmuş olduğu 100 şövalyesinin bakımı iki kızına da ağır geliyor kısa bir zaman içinde. Kral kapının önüne konuveriyor ileriki günlerde. Sayıp sövmeden ayrılmıyor kızlarının yanından. Onun bu bedduaları zamanın yeryüzü tanrılarının kulağına gidiyor olacak ki, filmin sonunda hepsi teker teker ölüyor, öldürülüyor. Başta da masum Cordelia, hem de asılmak suretiyle.

Film müddetince bir başka etkin yan hikayenin kahramanları Gloucester Kontu ve onun vaftiz oğlu iyi kalpli bilim insanı Edgar ile öz babasının bile hor gördüğü kıskanç asker Edmund kardeşler oluyor. Aralarında yaşanan çekişmeye sahne oluyor krallık. İyi kalpli bilim ansanı Edgar başına örülen çoraplardan bihaber bir kaçağa dönüşüyor Edmund’ın şeytani aklı sayesinde. Edmund aile fertlerini enayi bir baba ve asil bir kardeş olarak tanımlıyor. Tanrılardan kendi gibi bir piçin yanında yer almalarını diliyor. Edgar’ın kaderiyse bahtsız Cordelia gibi ilerliyor bir yere kadar. Cordelia asker kıyafetleri içinde maskülenleşirken, Edgar yarı meczup kadın kombinezonuyla ben bir hiçim diye diye düşüyor yollara.

Shakespeare özellikle Kral’ı terbiye etmeye çalışıyor anlaşılan. Ona tek gereken şeyin olgunluk olduğunu, zihninde özgür ve sabırlı düşünceler beslemesi gerektiğini hatırlatıyor. Delirmemeliyim, akıl olmadan bu kadar yaşlanmamalıydım diyor kendi kendine düşmüş kralımız. Tuhaf çeyiz paylaşımından, süslü sözlere kanışından anlaşıldığı üzere, Kral’ın ruh sağlığı çok yerinde değil. Kanayan Krallık’ın üzerindeki lanet kalkıyor bir nevi, kraliyet fertleri tek tek ölünce. Son halka oluyor Lear da ve Bergmanvari bir sonla bitiyor film. Mitler gibi yokluğa karışıyor el arabasının üzerinde taşınan ve üzgün adımlarla çekilen ölü bedenler. Sahneden çıkıyor kraliyet ailesi. Filmin başındaki ışıl ışıl kentin görüntüsünün yerini hiçlik alıyor, çan sesleri eşliğinde.

 

 

PATRICK MELROSE

F58696C0-1701-4EA5-A93B-66A7CA526625

PATRICK MELROSE :

-“Babanın öldüğüne üzüldün mü?
-Yaşadığına üzüldüm.”

“İroniktir, babamdan geride kalanları içimde bulmakta zorlanmazken, ondan gerçekte geride kalanları bulmak zor oldu.” Patrick Melrose

“Kral Shaka kim biliyor musun? Harika ve çok güçlü bir Zulu savaşçısıydı. Askerlerini yerdeki dikenli çalıları umursamaksızın günlerce sivri kayalıklarda yürüttü. Ayaklarının tabanı yırtılmış ve yanmış haldeydi. Kızgınlardı ve acı çekiyorlardı. Bunun en sonunda artık hiçbir şeyin onlara zarar vermeyeceği anlamına geldiğini fark ettiler. Acı hissetmeyeceklerdi. Zamanında zulüm olarak düşündükleri şey aslında bir hediyeydi. Aşktı aslında. Şu anda bana teşekkür etmeni beklemiyorum ama umuyorum ki büyüdüğünde sana vermiş olduğum dersler için bana minnettar kalacaksın. Git ve kapıyı kapat. Pantolonunu indir.” David Melrose(acıyı, aşkı, saplantıyı, sapkınlığı, herşeyden önce karşısındakinin küçük bir çocuk ve kendi öz oğlu olduğunu unutan hasta bir adam, sözde baba)

“Olay gerçekleşirken bir kertenkele vardı duvarda. Eğer kendimi bir şekilde onun içine koyabilirsem, bundan kurtulabilirim diye düşündüm.” Patrick Melrose

“Kişinin hedef aldığı şey bıkkınlıktır.” David Melrose

“Bir yeteneğin varsa kullan, yoksa ömür boyu sefil olursun.” David Melrose

“Benim için bir şey yapar mısın? Onlara yağ çekme, seninle dalga geçmelerine izin verme, uyum sağlamaya çalışma… Sen de bu insanlar kadar iyisin. Hatta daha iyi. Sıcakkanlısın.” Anne Moore

-“Becky. Kendine zarar verme ve refrakter depresyon.”
-“Patrick. Narsistik, şizofreni, intihara meyilli alkolik.”

“Bazen suçu en çok hak edenler, merhameti de en çok hak edenlerdir.” Annette

GİRİŞ :

Övgüye nereden başlayacağımı bilemeden başlıyorum Patrick Melrose hakkında yazmaya. Yarı amatör bir kalem(diğer yarısı profesyonel öyle mi, güldürme beni), yarı otobiyografik bir kitap uyarlaması olan beş bölümlük mini televizyon serisini yorumlayacak size. Hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki… Edward St. Aubyn yazmış, David Nicholls senaryolaştırmış, Edward Berger çekmiş, başta Patrick Melrose rolündeki Benedict Cumberbatch olmak üzere tüm oyuncular da döktürmüşler kendilerine düşen rollerde. Son yıllarda izlediğim en iyi “villain” karakter olarak Hugo Weaving olmazsa olmazmış diyorsunuz izledikten sonra. O kadar kötü ki… Hem Cumberbatch hem de Weaving açısından filmografilerindeki en unutulmaz roller bunlar baba oğul Melrose’lar olarak. İlk defa en kalıcı şekilde Sherlock rolünden kurtuluyor Cumberbatch hem fiziksel açıdan hem de performans olarak.

DD93320E-22C3-410B-864A-DD08D6334271

Dizinin beş bölüm olarak tasarlanmış olması tesadüf değil bu arada. Yazarının, Patrick Melrose adı altında yayınlanmış olan beş tane kitabı var. Ve dizinin her bir bölümü serinin kitaplarıyla aynı ismi taşımakta. Goodreads’de Patrick Melrose dediğiniz zaman öyle çıkıyor en azından. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş, belki de hiç çevrilmeyecekler ama dizisinin kendi çapında bir fenomen olması söz konusu şimdiden. Beş bölümden hangisinin daha iyi olduğunu soracak olursanız eğer, ilk önce her bir bölümün ayrı ayrı çok çok iyi olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışsam da biraz baskıyla beş diyeceğim sanki(bir cenaze töreni etrafında bu kadar debdebe yaşanırken, ölünün ardından değil de kendi hallerine gözyaşı döken ya da birbirleriyle yüzleşme sevdalısı insanlar çevreliyor Eleanor’un hareketsiz bedeninin etrafını, o ise sükunetini korumakta bir tabutun içinde ve birde Patrick’in de dahil olduğu malum terapi sahneleri yüzünden), yok yok üç(nasıl da dalga geçmekteydi ikbal düşkünü kah burjuva kah aristokratlarla), ama yok yok iki-kesin ama(Hugo Weaving’in David Melrose gibi hasta bir babaya bu derece başarıyla hayat verebilmesinden ötürü, ayrıca yemek masası kronotopunun bu derece başarılı çekilmiş olması açısından, tüm o kinayeler, küçümsemeler, bir çocuğun sessiz çığlıklarını görmezden gelişler…), bir evet(bay alkoliğin ve aynı zamanda madde bağımlısı ve intihara meyilli bir şizofrenin avaz avaz takdimi olması açısından), dört fena mıydı peki(bir evliliğin bitişine tanık olurken, hayaletlerin yakamıza nasıl da yapışıp kaldığını göstermesi açısından ve dünyada en nefret ettiği kimse olan babasına dönüşen Patrick’e tanık olmamız açısından). Anlayacağınız hiç boş yok. Senaryo tıkır tıkır işliyor, hayatın parçaları birleşiyorlar bir şekilde. Patrick aracılığıyla iletilen mesaj, hayatın dikkat ederek baktığımız şeylerin tarihi olduğu, geri kalanınsa paketlenmesi olduğu yönünde. Doğrudur, hepimiz bir şeylerin hazırlığı içindeyiz yaşamımız boyunca, bunun ne olduğunu sorup soruşturmadan ölüyor kimimiz. Pek çoğumuz da çok geç anlıyoruz tüm bu hazırlığın-kimine şölen, kimine yas- ne için olduğunu. Hiç içinmiş diyenlerinizi duyar gibiyim. Pesimistler sizi. Sizler akıntıya karşı kürek çeker durursunuz, tıpkı benim gibi ve güneş başka bir seçeneği olmadığı için doğar her yeni güne, değil mi? Sevgi pıtırcıkları, size göre değil bu dizi, içerisinde çok fazla acı barındırmakta çünkü. Malum sizin hayatlar toz pembe her daim.

62141F02-8FCC-4C90-AEDF-27805DDFA171

2FC31FC7-3B51-4B76-A46F-560F52A87AFC

221DA1D8-775A-43BC-A58E-5CF65040B8B6

PATRICK MELROSE, DAVID MELROSE, ELEANOR MELROSE :

Dizinin en can alıcı sahnelerinin baş kahramanı kimdir’in yanında ne idi derseniz, bu nesnenin telefon olduğunu söyleyeceğim. Telefonun acı acı çaldığı ilk sahne ile başlıyor dizinin ilk bölümü ve yine bir telefon sahnesiyle bitiyor beşinci bölümün sonu. İlk bölümde telefonun ucundaki ses, New York’tan Londra’ya bağlanmış ve ses son derece parazitli geliyor. Patrick’i arayan akrabası Nicholas Pratt. Babasının bir otel odasında ölü bulunduğunu söylüyor ona. 1982 yılındayız bu arada. Patrick’se oralı değil, olacak gibi de değil, üzerinden bir yük kalkmışçasına gülüyor, bir yandan da içinden çok doz uyuşturucu çektiği şırıngasını arıyor yerlerde nereye düşürdüm acaba diye. Amcası, onu, babasının olağandışı hayatına kadeh kaldırmak için çağırıyor New York’a. Olağandışı evet, bir baba bir yaz günü başlamış olduğu oğluna ettiği tecavüzlerini birkaç sene daha sürdürmüş ve maaile bu olağandışı sapkınlığı önlerindeki birkaç yıl boyunca çekmek zorunda kalmışlar(bence de hiç komik değil). Oğlu dur diyene kadar da durmamış bu cinsel saldırılar. En acısı da hiç durmadan içen annesinin oğlunun yaşadığı korkunç tecrübeyi kavrayamaması, kavrasa bile kendi dünyasında kendi uğradığı tecavüzlerle bile başa çıkamadığından efendi köle ilişkisi içindeki rolüne bürünüp efendisinin sözünü dinliyor olması. İleriki yaşantısında Patrick’in bir bağımlı olarak yaşamına devam edebilmiş olması, kadınlarla ilişki kurabilmesi, problemler yaşasa ve yaşatsa da aile babası olabilmesi bile bir mucizeyken ama özünde iyi bir insan olduğunu gösterdiği bir su bardağının içine hapsettiği akrebi bile özgür bırakabilmesinde yatarken, babası büyük bir zevkle purosunun yanar ucuyla karıncaları eziyor. Biri potansiyel olarak ona zarar verme ihtimali olan hayvanı özgür bırakırken, öteki dünyanın en zararsız hayvanını yakmakta keyfince. Bir kötüden bir iyi olmuş, gördüğü onca zorbalıktan sonra bir zorbaya dönüşmemiş Patrick. Kurtulmak için içiyor sadece, öte yandan bu bir aile geleneği gibi de nesilden nesile aktarılan. David Melrose’un içinde ilk başta kendisini mahveden ve hiç sönmeyen bir cehennem ateşi var. Bu korkunç bir şey. Dünya sinema ve televizyon tarihinde hiç unutmayacağım kötü ruhlu karakterlerin zirvesine oturdu bile. Ne Amon Goethe, ne Hans Landa, ne Edwin Epps, ne Hannibal ya da Lord Voldemort, ne Nokes ne Joker hiçbiri bu kadar kötü değildi. Darth Vader yanında masum bir sinek. Ve bu yaşananlar gerçek. Bir başka gerçekse David’in hem pedofil, hem tecavüzcü, hem de ensest uyguladığı kişinin öz oğlu olduğu. Bir cümle içinde bile olsa bu kadar kötülük yeter.

2A2E5543-7067-45AE-85F2-B17440317186

EC0857B0-56AC-4C54-95F8-A0CA869D618E

D772FD9B-002E-48A0-AC3D-0032304C6A86

Onun babasının yakılmadan hemen önce tabutta yatan haliyle vedalaştığını sanıyoruz, oysa ki asıl kabus ve yüzleşmeler bundan sonra başlıyor. Patrick’in ne kadar çaresiz olduğuna, tüm o şizofrenik konuşmalarına ve karabasanlarına şahit oluyoruz otel odasındaki. Kaynar suyun içine sokmak zorunda kaldığı kolunun acısıyla geliyor nihayet kendine. O kadar zarar veriyor ki kendine, beynine ve iç organlarına, içiniz parçalanıyor bu halleri karşısında. O yıllarda daha şırınga bulmak bile meseleyken, tek başına gittiği New York’un arka sokaklarında tekinsiz adamların arkasına takılıyor hiç düşünmeden. Bir köşede bıçaklanacak ve hayatı son bulacak oracıkta, kendi kendini imha duygusu öyle kuvvetli ki, korkunç yoksunluk krizleri çekerken taksilerin arka koltuğunda kasılmalar ve kramplar eşliğinde ilerliyor gecenin karanlığında. Kalbinin durmamış olması ya da AIDS kapmamış olması tamamen tesadüf. Hayat ona vız geliyor, bu yüzden yaşıyor ve belki de hayatta kalabiliyor. Çünkü ölmek istiyor ama ölemiyor bir türlü. Delirium tremens geçirirken bile taşındığı sedyede ölmek istiyorum diye bağırıyor bir yandan. Bir adamın, herşeyden öte bir babanın biricik oğluna neler yaptığını, ona yaşattığı mutsuz çocukluktan sonra, mutsuz bir adama evrilişini izliyoruz. Kısaca mahvediyor oğlunu. Dünyada yaşanabilecek en korkunç şey, çocukken yaşanan ve sistematik olarak devam eden ve özellikle de baba tarafından gerçekleştirilen taciz ve tecavüzler(daha korkuncunu bulamadım, işkence bile daha masum bunun yanında). Bu dizi bu duyguyla yaşamaya çalışan bir adamın kendine ettiklerini anlatıyor beş bölüm boyunca. Cat Stevens’ın ilk bölümde çalan “Wild World”ü esnasında Patrick Melrose’un uyuşturucudan uyuşmuş vaziyette yıkanıp, sokaklarda insanların arasına karışmasına şahit oluyoruz kısa bir süreliğine. Aramızdan birinin Patrick Melrose olması ihtimali öyle yüksek ki ve o öylesine hiçbir şey olmamış gibi sokaklarda yürüyor ki…

DF202EBB-8CD0-4E15-9C95-6404173D798F

586F02B7-FDCD-4B42-BC99-14ECD2E0EE67

1CEF76D1-4FDC-472E-9652-775C3DF7B5DB

 

1967 sonbaharına Fransa’nın Lacoste köyüne gidiyoruz ikinci bölümde. Yaz tatilini geçirdikleri şato gibi evleri, kötü kalpli David tarafından varlıklı bir Amerikan ailesinden gelen eşi Eleanor’a aldırtılmış zamanında ve bu son derece akılcı bir yatırımken, bu şirin ve tarihi köyün içindeki malikanede yaşananlarsa tam bir trajedi ve de yaşanacak olan trajik olaylar da kapıda. David zalimlik ve sapkınlık, Eleanor alkol ve ilaç, Patrick’se kendini kuyuya atmak derdinde kendi özel tımarhanelerinde. Patrick daha sekiz , babası ise 61 yaşında o yıllarda. Oğlunun ancak zalim derslerle adam edebileceğini düşünen, kibirli, alaycı, zorba, narsist, kontrol manyağı bir doktor yalnızca. Kendi babası tarafından onaylanmamış bir adam. Zamanında doktor oldu diye babası onu küçümsemek için mirasından mahrum etmiş. Karısı Amerika’nın en zengin ailelerinden birinden geliyor halbuki. Aristokrat değiller çünkü yeni zenginler. Kuru temizleme sıvısından imparatorluk kurmuşlar. Patrick’in burjuva bir ailesi varmış kısaca. Babası çulsuz bir doktormuş Eleanor olmasa. İlk tanıştıkları zamanlarda ona aşık olma nedenini İngiliz züppelerden farklı bir genç olmasına bağlıyor. Ortak idealleri varmış hayata dair. Alkolikler için bir eve dönüştürecekleri ev, gerçekten de alkoliklerin yani kendilerinin sığınağına dönüşmüş zamanla. Eleanor bir yerde onu değiştirebileceğimi sanmıştım derken, ters giden şeyleri gençlikte görüp de görmezden geldiğini anlıyoruz ve birde çok fazla belirtilmemiş olsa da, Patrick ileri yaşlarında başlarına gelen bir şeymiş anlaşılan. Varlıklı bir aileden gelen Eleanor olsa da, susan taraf da kendisi oluyor. Her şeyi sineye çeken, patetik ve pasif bir karaktere dönüşmüş zamanla. Mum gibi hareket ediyor kocasının karşısında, ayak parmaklarının üzerinde yürüyerek kaçmaya çalışıyor evden. Evdeki tüm kararları kocası veriyor, o ise alkolden bulanıklaşmış aklıyla altı kişi oldukları halde, bir masanın etrafında hangi düzenle oturacaklarına dair komut vermekten aciz. Oğlunu da bu şekilde harcatıyor kocasına. Patrick en nihayet tecavüzü yüzüne vurduğunda. Me too diyor. Bana da tecavüz ederdi diyor. Hiç hissetmedin mi diye sorulduğunda, hayır diyor. Ruhu bile duymamış, hiç anlamamış, hiç hissetmemiş. Oğlunu korumak adına elinden geleni yapmış. O ne yaman çelişki Eleanor! Nicolas da aynı şekilde. Ama aslında hepsi bir şekilde bilmişler ama bilmemezliğe gelmişler. Güç sarhoşluğunun altında ezilmişler. David onlara çok güçlü, çok yenilmez görünmüş o zamanlar. Halbuki bir otel odasında tek başına ölen ihtiyar David, kıçına bir parça pamuk tıkıştırılan bir ihtiyar olarak giriyor nihayetinde tabuta, yatacak mezarında.

50C0749A-446A-445E-AD08-9FB55CCB2A24

CD4090DD-BB84-42F6-A03D-88CC8EA8E949

A1AAFF03-FE45-4A1C-8C3F-81177CD61EA2

Üçüncü bölümde yer alan ve yıllar sonra iki eski bağımlı Patrick ve Chilly Willy’nin mucizevi bir şekilde karşılaşmalarıyla aralarında geçen mucizevi diyalog bir parça umut serpiyor içimize. Öyle ya da böyle güzel günler de göreceğiz bir gün elbet diye. Davetin verildiği günün akşamında Patrick’in mucizesi de gerçekleşiyor. Aşık olmaya çalışmış fakat başaramamış, birinin kalbini onarabileceğini düşünüp heyecanlanıp fakat bunu yapamayacaklarını anladığında uğradığı hayal kırıklığının aksine bu sefer başarıyor. Fakat diğer tuzağa kendisi düşüyor evliliğinin devamında; yani öfke, kin, iğneleme, züppelik, hor görme ve kendine nefret olmadan geriye hiçbir şey kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu arada bir şey başarıyor Patrick, ne yapacağını bilemediği gençlik günlerinin aksine avukat çıkıyor. Gerçek hayattaysa böyle bir babaya sahip olan ve kitapların yazarı Edward St. Aubyn yazar oluyor. Onun kendini kurtarmasından duyduğum memnuniyeti anlatmam olanaksız ama kurtarmak kelimesi merhametten öte şükran barındırıyor daha çok. Yüksek sınıf mensubu yazarın bu kadar trajedi yaşamışken, kitaplarında taşıdığı ironi yazarın üslubuna saygı gösterildiğinden olsa gerek diziye de yansımış ve bu da bizim ekran karşısından düşünceli ama asla acımtırak olmayan bir ruh haliyle ayrılmamızı sağlıyor. İroniyi severim evet, kibir taşır içinde sıkça. Son olarak dizinin başarısına en büyük katkı sağlayan unsurlardan birinin, yan rollerdeki oyuncuların yıllar içindeki ruhsal ve fiziksel değişimlerinin başarıyla ekrana yansıtılmasından kaynaklandığını belirtmek gerek. Örnek vermek gerekirse, Bridget’ın özentiliğinin ve şımarıklığının kendisine zengin koca bulmasında yardımı olsa da, yaş kemale erdikten sonra, üstüne üstlük bir kız annesi ve aldatılan bir eş, üsüne üstlük sevgilisinden bir veliaht bekleyen koca sahibi olduğunu öğrendikten sonra nasıl başka yöne gittiğini, günlerce hazırlanıp durduğu partiyi gözünün görmeyişini, bir zamanlar bir parçası olmak için çok özendiği bir sürü ikbal düşkününün arasından nasıl arkasına bakmadan uzaklaştığını izliyoruz ikinci ve üçüncü bölümlerde. Bir leit motif olarak üst sınıf kıyasıya eleştirilmekte beş bölüm boyunca. Özellikle David Melrose ve elindeki puro bu sonradan görmeliğin, zalimliğin ve kibrin bir tezahürü olarak çıkıyor karşımıza. Son sözüm var sizi daha fazla sıkmamak adına izleyin bu diziyi ilk fırsatta, sonra kara kara düşünür vaziyette bulacaksınız nasılsa kendinizi tıpkı benim gibi; bundan sonra ne keser acaba bir izleyici olarak sizi?

D54FBBEA-F10E-4EC0-B68C-6AB575D4E3FC

8E898DB2-43A0-4608-A359-44309E374C9D

 

 

A VERY ENGLISH SCANDAL

A19691E8-2E2C-4E64-B843-8BA001A26E79

A VERY ENGLISH SCANDAL :

“Eşim gay kelimesinin anlamının mutlu olmak olduğu konusunda ısrar ediyor.” Peter Bessell

“Bir değeri olacaksa eğer, insanların odaklandığı bu kelime “Tavşanlar” dışında mektupta yazdığın son şey “Seni özledim” olmuştu. Bence bu bir erkeğin bir dostuna yazdığı çok hoş bir söz.” Marion Thorpe

“Yüksek yerlerde arkadaşlarım var. Alçak yerlerde daha da iyi dostlarım var ama.” Av. George Carman

“Bu bir meclis üyesine karşı yapılmış en büyük suçlamalardan biri oluyor. Tebrik ederim… Avam kamarasının 270 yıl boyunca piçler, yalancılar, sapıklar, şantajcılar, kundakçılar ve akraba evliliklerini barındırdığını göz önünde bulundurursak tabii. Bu gerçekten çok büyük bir başarı oluyor.” Av. George Carman

“Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Tehlikeli İlişkiler”, “The Grifters” ve daha da pek çok önemli filme imza atmış olan İngiliz yönetmen Stephen Frears’dan üç bölüm halinde BBC’de yayınlanan bir dizi ile başlıyorum haziran yazılarımın ilkine. Adı gibi çok mu İngiliz; evet, fena halde İngiliz. Fena halde Hugh Grant, Alex Jennings ve Avam Kamarası barındırmakta çünkü bünyesinde. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak kitaplaştırılan, ardından da televizyona aktarılan mini dizinin başrollerinden birinde fiziksel olarak benzerliği tartışılır olmakla beraber, oyunculuk anlamında ince bir çizginin üzerinde enfes bir şekilde yürümeyi başaran ve zaman zaman çok duygusal anlardaki hisleri duyarlı izleyiciye inceden geçiren(aktarmak fiili daha uygun düşerdi değil mi) bir Hugh Grant var. Özellikle doksanlı yılların başında, fiziksel çekiciliği yeteneğinin önüne geçtiğinden adını romantik komedilerle duyuran aktör, ilk defa, Esat Kıratlıoğlu modeli taranmış saçları, lenslerle koyulaştırılmış donuk bakan gözleriyle ama nazik bir Jeremy Thorpe tiplemesiyle buzdağının ardında ne var ne yoksa seriyor önümüze. Ama elbette ki ölçülü bir şekilde. Siz sormadan ben söyleyeyim varsayımlar dahilinde sorduğunuzu hayal ederek, bu ölçülü olma hadisesi, bu aşırı nezaket bizim coğrafyamızda yetişen insanımıza bir parça ağır gelmekle birlikte, böyle bir olasılığın varlığıyla şaşırıyoruz kopamadığımız aynı coğrafya içinde, uzun ince İngilizleri izlerken hele. Tekrar nezaket kuralları çerçevesinde her tür faaliyetini gerçekleştiren bir karakteri oynayan nazik Grant’e gelecek olursak eğer, Bafta’da şansının yüksek olduğunu düşünmekle birlikte, Benedict Cumberbatch’in de Patrick Melrose’da benzer şekilde çok iyi bir iş çıkardığını anmadan geçmek olmaz diyorum. Bu sene televizyon dizilerinde açılışı başarılı İngiliz oyuncuların sürüklediği çok sağlam dizilerle yapmış bulunmaktan da ayrıca memnuniyet duyuyorum. BBC2’de yayınlanmış olan King Anthony Hopkins’li Kral Lear uyarlamasını da izlediğim takdirde aksana doymuş bir şekilde ayrılacağım aranızdan. Ayrılmak derken, dünyanın düzeni belirsiz, ayrılabilirim de gerçekten. Bazen başka işlerle uğraşman gerekebilir ya da sıkılabilirsin ya da vazgeçersin.

1965 Londra’sında iki adam şık bir restoranda karşılıklı yemek yerlerken, bir yandan da alçak bir ses tonu ve yine o aynı ölçülü nezaketle özel münasebetlerinden ve zevklerinden bahsediyorlar birbirlerine. Yüzdeye vurdukları seçimleriyle Peter Bessell % 80 kadınlar, % 20 erkeklerden hoşlandığını belirtirken, Jeremy Thorpe bu oranın tam tersi yönde olduğunu itiraf ediyor. İki politikacıdan yıldızı yükselense Jeremy Thorpe oluyor. Her ne kadar hayatıyla ters düşse de, avam kamarasında yaptığı ateşli konuşmalar sayesinde politikada taraftar bulduğu gibi giderek de tırmanıyor yukarıya sağlam adımlarla. Nitekim Liberal Parti başkanlığına seçiliyor. Bu arada bir zaman sonra başına türlü türlü dertler açacak olan Norman’la(Ben Whishaw) tanışıyorlar hem de samanlıkta. Onunla ilk tanışmalarından bahsederken “O çok cennetti…” diyor. Fakat ruhsal dengesizlikler yaşayan ve ilişkinin ağırlığını kaldıramayıp, kendi hayatına yön veremeyen ve babasını hiç tanımamış olan Norman sinir krizleri geçirip, bana eşcinsellik virüsünü bulaştırdın diyerek(öyle mi acaba, hiç sanmıyorum bir tür virüs olduğunu ve de bulaşıcı olduğunu)pılını pırtını toplayıp gidiyor ansızın. Bu noktadan sonra kendi yoluna rahatlıkla devam edebilen Jeremy’nin aksine, düşük işlere giden ve zaman zaman meteliksiz kalan Norman, her düştüğünde kabahatlisi olarak kendisini değil de Jeremy’i görüp onun kendisini kullanıp bir çöp gibi kapının önüne koyduğunu söyleyor. Halbuki kapıyı çarpıp giden o oluyor en başta. Gururlu ama şaşkın haldeki genç adam bundan sonra önüne çıkan her fırsatı, kendini ve Jeremy’i aşamadığından teker teker elinden kaçırıyor. Oysa ki Jeremy işler çıkmaza girmeye başladığında daha derhal kendine yeni bir erkek arkadaş arayışına girmişti bile. Elbette ki genç(tırnak içinde). Norman üç bölüm boyunca ama belli zaman aralıklarıyla fakat her fırsatta kendini bir polis karakolunda buluyor bir kurban ve mağdur sıfatıyla. İlk şikayet dilekçesi elden ele dolaşıyor. Önce Scotland Yard’a, oradan özel birimlere, oradan da MI5’e gönderilip en nihayet bir kasaya kaldırılıyor. Sene 1960’ların başı olunca, mevzunun geçtiği yer İngilitere bile olsa, maalesef ki ya eşcinselliğini itiraf edecek ve de o tip bir hayat yaşayamayı kabul edeceksin demekle olmuyor. Nitekim iki adam da aslında en çok hemcinslerinden ve aslında birbirlerinden hoşlanırlarken, kadınlarla evlilik yapıyorlar, birer oğulları oluyor, bir kez daha evleniyorlar ve bu böyle sürüp gidiyor. Jeremy her defasında üst sınıftan, aşktan çok dostluk arayan kadınlarla ve onlara maddi imkansızlıklar yaşatmadan beraber olduğundan ayrılık yaşamıyor, ölüm olmazsa tabii ve dışardan mutlu bir tablo olarak yansıyor evlilikleri.

EE7E06CE-8A92-41AC-B6B5-75EA136E5F84

Filmde bir görünüp bir kaybolan karakterlerden bir tanesi de Leo Abse. İngiltere gay hakları açısından son derece önemli olan bu karakterin dizide var olması da sürpriz değil. Eşcinselliği suç olmaktan çıkarmak için uğraşan bir avukat ve bunu başarıyor da. Bunun için ilk teklifi Lord Şansölyesine götürüyor. Fakat şansölye kaya gibi sert çıkıyor ve de çıkışıyor ona oğlancılar kulübüne lisans verdiği takdirde Britanya’da oğlancılığı yasallaştıran kişi olarak anılmak korkusu içinde. Bunun üzerine Leo Abse, Şansölye’den de tuhaf ve evinde porsuklarla yaşayan Lord Arran’dan yardım istiyor. Lord intihar eden ve eşcinsel olan erkek kardeşine karşı beslediği hisler sebebiyle Abse’nin teklifini kabul ediyor. Porsuklarsa evin her yerinde giydirilmiş(çıplak da olabilirlerdi ama siyah ve evin içindelerdi) ve tasmalı vaziyette dolaşıyorlar. Herkesin çeşit çeşit huyları vardır elbette ama İngiliz aristokrat sınıfı kadar değişiğini bulmak da güç olsa gerek.

Dizinin ikinci bölümünde yaşananlar tam bir kara komedi. İlk eşini trafik kazasında kaybeden Jeremy de Norman’ı suçluyor evine telefon açtığı ve karısının kafasını karıştırarak ölümüne sebebiyet verdiği için. Bu arada Norman da evleniyor, baba oluyor; fakat bir kez daha evin sorumluluğunu alıp para getiremediğinden karısı oğlunu alarak evi terk ediyor. Eve yiyecek getirmeyi ağaçtan elma toplamak, kümesten yumurta çalmak, tarlada çamurlu patates aramak sanan Norman sürünmeye başladığı anda ulusal sigorta kartım diyerek yapışıyor yakasına Jeremy’nin. Dizinin sonunda öğreniyoruz ki Norman asla ulusal sigorta kartını alamamış; evindeyse on bir köpek beslemekte.

707C614F-D741-457D-9C84-4880185073A3

4DA265E2-1A37-4FA1-94CD-80B6CC73A6FD

Jeremy ateşli konuşmaları esnasında insan haklarından, silah satışından filan bahsededursun, Norman’ın nasıl öldürülmesi gerektiğinin planlarını yapıyor alttan alta. Cin cin fikirleri var. Kalaylı mayınla asfalta döşemek, New York’ta öldürüp nehre attırmak gibi parlak fikirler bu bahsettiklerim. Öldürme işini yaptırmak istediği kişi ise telefon üstüne telefon ederek en nihayet dünyanın en gerzek kiralık katili ile anlaşıyor. Onun profesyonel, merhametsiz ve ağzı sıkı olduğunu söyleyen kişi ise sonuna kadar yanılıyor. Adam işin mahiyetini sormadan kabul ediyor. Üstelik kiralık olabilir ama katil hiç olmamışken. Barnstaple yerine Dunstable’a gidip Norman arıyor gece gündüz. Onu bulduğundaysa tuhaf yalanlar atıyor Kanada’dan onu öldürmek için yola çıkmış gelmekte olan kiralık katille ilgili. Takma adını bile yanlış söylüyor ama Allah’tan Norman bunun bunca sersemliğine rağmen yakışıklılığına kapıldığından çok fazla irdelemiyor. En nihayet önce köpeğini vuruyor, silah tutukluk yapınca da olay yerinden kaçıyor, sonra da polisten de kaçmaya çalışıyor. On iki ay da hapis yatıyor. Çıkar çıkmaz da Watergate gibiyim diyerek hikayesini önüne gelen ilk gazeteciye verdiği ilk fiyata satıyor. Fargo karakterlerini anımsatıyor en çok. Lordlar Kamarası’ndan bir adam, öfkesinin kurbanı olarak dünyanın en beceriksiz adamlarına uzaktan iş yaptırmaya çalışınca sonuçları böyle böyle oluyor. Jeremy’nin, aynı zamanda kullandığı bu adamlar yüzünden adı kirleniyor, istifa etmek zorunda kalıyor, nezarethanede bir gün geçiriyor, basın kısıtlaması kaldırıldığından BBC dahil tüm kanallarda ve gazetelerde davanın dolayısıyla eşcinsel ilişkisinin ayrıntıları yayınlanıyor. Biz bile öğreniyoruz İngiltere’de yıllar yıllar önce yaşanmış skandalı. Vazelin ve tavşan detayını. Fakat bir şekilde tüm bunları unutacağınız bir final bekliyor sizi. Senaryo ve Frears sayesinde. Yaşanmış bir aşk kalıyor sadece geriye.

86ED82DB-D1F3-462B-AFAD-5174038D7018

Yan karakterlerden en başarılı olan iki isme gelince Jeremy’nin eşi Marion Thorpe ve avukat George Carman. Her iki aktör de üzerine düşeni üzerine düşen kadar gerçekleştirdiklerinden belki de bu kadar başarılılar. Dizinin en önemli diyaloglarının içinde onlar var. Yalnız kaldıklarında kendisi de evli olan avukat Carman müvekkiline aralarında kalması şartıyla neden ayrıcalığı ve gücü varken Norman gibi birini seçtiğini, farkının ne olduğunu sorduğunda, Jeremy onun en iyisi olduğunu söylüyor hemen hemen hepsi cinsellik amaçlı yaklaştığı erkeklerle geçen ve sonu küfür ve şiddetle geçen gecelerin sonunu anımsayarak. En zararsızı Norman görünmüş gözüne, ilişki uzamış, ona yardım etmiş ve kurtarmaya çalışmış çünkü onu sevmiş, aslında ikisi de birbirini sevmiş. Dizinin en dokunaklı sahnesiydi Jeremy’nin kalabalıklara seslenip bir yandan gazetecilere ve halka şebeklik ederken, diğer yandan uzaklara dalması ve aynı anda bir otobüsün içinde giden Norman’ın da en nihayet şirretlikten uzaklaşmış, dingin bir yüzle ama belirsiz düşüncelerle uzaklara daldığı anlar. Birbirlerini ve yaşanan bunca saçmalığı geri almayı düşündüklerini düşündürtüyor bu son sahne. Bazen sevginin yetmediğini, bazen hayatın sizin için başka türlü planlar yaptığını, çoğu zaman da beklentiler doğrultusunda elinizde kalanların bambaşka şeyler olduğunu görürsünüz ama yine de yaşarsınız yarının ne getireceğini bilmeden. Marion ve Jeremy’nin evlilikleri ölene dek devam etmiş mesela. Çiftler karşılıklı olarak kendi üzerlerine düşen görevleri yerine getirdikleri takdirde, evliliklerin de bir şekilde yürüdüğünü görüyoruz böylelikle. Anlayışlı bir eş, ateşli bir partnerin yerini doldurabiliyor belki de. Sevgi boyut değiştiriyor zaman geçtikçe. Kim bilir?

CF1506A6-891B-4670-8246-A79C8E16194F

TEREKESİZ BALIK

20180412_112819-01-02

TEREKESİZ BALIK :

Sen mi mutlusun şimdi
Boğulmadan yüzeye çıkabildin diye
Geniş geniş gerinerek
Hem de yüzünü güneşe çevirerek

Sen mi aldanmadın hiç
Aldatmadın da şüphesiz
Kaynar çakıl taşlarının üzerinde yürüyen
Bendim her zaman, sen değil

Hiç mi düşünmedin ki
Hayat kısa, ömrün belki tüm hayatlardan da kısa
Aylar yıllara bağlanmıyor her defasında
Kesiliverince bir anda

Hiç mi zaferle kuşanmadın
Hiç mi sıvazlamadılar sırtını
Hiç mi okşamadılar başını
O baş, o sırt, o his; anladım
Senin değildiler ki hiç

Hiç mi basıp geçmediler üzerinden
Hiç mi atılmadın bir köşeye
Duydum ki sayısız kez
İyi ki yapmışlar o halde
Sen sen oldun bu şekilde

Hiç mi kaçmadın yalnızlığından
Hep mi tek başınaydın kuytularda
Hiçlikten mi doğdun acaba
Bir hiç’in olan karın, balinanın karnıydı o zaman

Hiç mi sorgulamadın hayatını
Bak her yanın yosunla kaplı
Sular boyunu çoktan aştı
Terekesiz balık, çevren alık sazanlarla kaplı

Geç bu yolları sen de bir kez
Son defa olmayacak kesinkes
Onlar geçtiler, öldüler, bittiler…
Sen sadece dene, kendince öl bu kez ve bir kez.

 

 

SÜRPRİZ ROTA, DÖRDÜNCÜ DURAK : MALATYA

20180420_122343-01

SÜRPRİZ ROTA, DÖRDÜNCÜ DURAK : MALATYA

GİRİŞ :

Dört gün dört gecenin sonunda üzülerek ayrılıyorum Mardin’den. Madden elimde kalanlar bolca telkari, bir şişe Süryani şarabı, Noyanlardan da bir hatıra. Hepsi bu kadar. Anılar mı? İfadem el verdikçe anlatıyorum teker teker ve de sırasıyla elbette. Artık geri dönme vakti geldiğine göre, tıkış tıkış dolan valizimi resepsiyona indirip düşüyorum yollara. Amacım sakin bir il bulabilmek. Neden mi, çünkü birkaç gün içinde 23 Nisan ve otellerde yer bulamadığımdan neşe dolamıyor insan. Antakya’da tüm oteller dolu. Bu durum Urfa ve Antep için de geçerli. Ben de çareyi rotamı Malatya’ya çevirmekte buluyorum. Niğde sakin mesela, Elazığ aynı şekilde ve de Kayseri. Bu iller göç veren iller tatil müddetince. Genel tabloya bakıldığındaysa Türkiye yollarda. Turizm denen şeyi açıklamakta zorlanıyorum bazen. Ülkenin en batısında yaşıyorsun ve meraktan, hava değişimi olsun diye ya da neyse ne, kendini yollara vuruyorsun. Doğu’daki bir heves Batı’ya geliyor, Batı’dakiyse Doğu’ya. Kilometreler karşılıklı yer değiştiriyor. Güneşi görenler kara koşuyor, yağmurdan usananlar baharı kucaklamaya gidiyor alelacele. Hava değişiminin hakkını veriyoruz biz iç turizm yolcuları olarak. Neden Malatya diyecek olursanız, çok popüler bir tatil beldesi değil ve ben de ne ile karşılaşacağımı hiç bilmeden düşüyorum yollara. Bol bol kayısı yerim hiçbir şey bulamazsam diyorum. Kahvaltıda, öğle ve akşam yemeklerinde, üstüne de ara öğünlerde yesem zaten seyahatimin önemli bir kısmını tuvalette geçirmiş olacağımdan vakit de su gibi akacaktır. Detoks programı için en harika destinasyonu bulmuş olmaktan ötürü nasıl gururluyum anlatamam. Yine de bana teselliyi kayısıda aratmayacak bir durak olmasını diliyorum içten içe. Kimler Malatyalıydı diyorum, Turgut Özal buralıydı en iyi bildiğim. Başka da kim var ki Malatyalı derken, Google yardımıma koşuyor ve inceliyorum kalem kalem kim var kim yokmuş diye. İlyas Salman Arguvanlıymış mesela. En merak ettiğim ilçelerden biridir Malatya deyince. Kemal Sunal da buralıymış. Yasemin Yalçın da öyle. Sırf komedyenler mi derken, İsmet İnönü’den Ahmet Kaya’ya geniş bir yelpaze açılıyor önüme. Kayahan bile. Doğru mudur bu google? Eğer doğruysa, ünlü bir sünnetçi çıkarmışlığı bile varmış Malatya’nın. Sünnet mühim meseledir.

YOLDA :

Diyarbakır üzerinden Malatya’ya gideceğim. Bir karış açık ağzımla geçiyorum Diyarbakır’ın içinden. Yüz katlı binalarla şehrin çehresi o kadar değişmiş ki, tanıyamıyorum. Ne ara yapıldı bunlar buraya onu da bilemiyorum. Minibüsün bir büyüğü, otobüsün bir küçüğü ile çıkıyorum yola, hem de ön koltukta. Yol arkadaşımsa bir üniversite talebesi çoğu zaman olduğu gibi. İnönü Üniversitesi’nde okuyor imiş. Aslen Diyarbakırlı olunca karşılaştırma yapmasını istiyorum ondan. Malatya yaşaması kolay bir şehir ama yapacak fazla bir şey yok diyor. Diyarbakır içinse tam tersini söylüyor. “Malatya’da yapacak fazla bir şey yok” cümlesi aklımı kurcalasa da unutuyorum bir zaman sonra. Rehberlik öğrencisi, Mathilda’ya benzeyen yol arkadaşım Ermeni kökenlerinden bahsediyor. Kilometreler alıyoruz bir yandan. Bir süre sonra iptidai şartların hüküm sürdüğü, bariz fakirliğin yolları süpürdüğü bir yere geliyoruz. Burası neresi diye soruyorum yol arkadaşıma. Ergani diyor. Yine her yer toz toprak burda. Minibüsten büyük, otobüsten küçük aracımız duruyor sağda. Ve ben o anda görüyorum onu. Elinde bastonu, kafasında kasketi, burma bıyıklarıyla. Avını sessizce izleyen kaplan gibiyim. Sesim soluğum kesiliyor. Hemen yol arkadaşıma dönüyorum. Onu diyorum, onu istiyorum. Aynı zamanda anlayışlı da olan yol arkadaşım sen git al gel, ben minibüsten büyük, otobüsten küçük aracımızı bekletirim diyor. Gözlerimi kısıyor, koşarak avımın bulunduğu acentenin içine giriyorum. Bu sefer avım sakin, bense kalıbıma sığmıyorum. Yanına yaklaşıyorum bir yandan ürkütmeme gayreti içinde, diğer yandan vahşi bir ihtiras beynimi ele geçirmişken. Fotoğraf diyorum, fotoğrafını çekmek istiyorum. Bingo! Avım tek kelime Türkçe bilmiyor. Olsun. Bende de Kürtçe yok. Orta yolu bulacağız bir şekilde. Gözlerimi kan bürümüş, vahşi bir şekilde arkama dönüyorum. Halimden korkan bir kız dedem o benim, Türkçe bilmez diye ekliyor. Fotoğraf diyorum. Kız dedesine derdimi anlatıyor. Avım kaderini kabulleniyor, torunu çekin diyor ve ben de çekiyorum. Minibüse bindiğimde gözbebeklerimdeki şeytani parıltılar zafer işareti olarak parlıyorlar. Hiç aynaya bakmadığım halde biliyorum. Her zaman öyle oluyor çünkü.

20180419_123903-01

Diyarbakır karayoluna paralel olan Hazar Gölü’nün yanından geçiyoruz. Değil. Hazar Gölü’ne paralel olarak yapılmış olan karayolundan geçerken Van Gölü’nden sonra beni şaşırtan ikinci göle bakıyorum. Suyun olduğu yerde hayat var gerçekten de. Yol boyunca gözlerimi alamıyorum manzarasından. Aynı paralellikte yazlıklar çarpıyor gözüme. Her defasında Mardin’den Urfa’ya oradan Antep’e, en nihayet Antakya ya da bir başka benzer güzergahı kullanarak Anadolu’ya geçtiğimden, bu yol ve gördüğüm ilkler beni çok heyecanlandırıyor. En çok da Maden ilçesini beğeniyorum. O kadar sinematografik ki. Bir tepenin üzerine kurulmuş kuş yuvalarını andıran evler karşılıyor sizi karşıdan. Fotoğraf çekemediğim gibi, bu duruma hayıflanacak zaman da bulamıyorum. Çünkü minibüsten büyük, otobüsten küçük aracımız mola veriyor. Mola yerinde lokanta kısmından içeriye girip menüye bakıyorum. Sonra da burun kıvırıyorum. Sonra da burun kıvrışıma burun kıvırıp fiks menülerinin kişi başı fiyatını soruyorum. Yirmi lira diyor. Hepsi mi diyorum. Hepsi diyor. Kavurma et, pilav, salata, ayran, tepeleme ekmek, yanında da karanfil ve ele dökme kolonya ikram. Gözlerim doluyor bu rakam karşısında. Bakıyorum herkes yiyor, ben de yiyecem diyorum. Hırslanmış görüyorum kendimi. Gözlerim bir kez daha doluyor sonra da. Böylelikle gözlerim beynimin verdiği duygu pompalamasıyla bir günde iki kez dolarak olayın duygusal boyutunu tamamlamış oluyor.

Elazığ il merkezine yaklaştığımızda koskocaman bir ilan dikkatimi çekiyor. İlanda yaklaşık olarak şöyle diyordu: “Bundan böyle bekleyen bir Elazığ değil, (Malatya gibi)alan bir Elazığ olacak”. Bu ilanın, dolayısıyla bu fikrin muciti olan zatı muhteremin çevre illerle sorunu olduğunu düşünüyor insan ister istemez. Bir tür rekabet, geri kalmışlık ve bundan duyulan sıkıntının mevcudiyetini hissediyorum ilandaki birleştirilmiş tek cümle sayesinde. Rocky filmi afişi gibi. İyi beslenmiş, konfordan palazlanmış Rus hasmının karşısında merdiven inip çıkarak, öküz yerine saban çekerek, karlı kayın ormanında karlara batıp çıkarak koşuşturan zavallı fakir Rocky geliyor gözümün önüne. Elazığ öyle bir şey işte.

MALATYAA MALATYAA, BULUNMAZ EŞİN…:

…isimli ve de sözlere sahip türkünün menşei olan şehre ayak basmış bulunuyorum. Kocaman bir çarşısı var. En çok satılan şeyse kuru kayısı ve ceviz. Kabuklu ceviz, kabuksuz ceviz, renk renk, paketli paketsiz, ister kiloyla ister taneyle(yine abarttım) satın alabileceğin kayısılarsa gani. Onun dışında da yüzlerce mağazada binbir çeşit ürün var satılmakta olan ve de her türlü ihtiyacınızı giderecek olan. Bayram öncesi tur otobüsleriyle dolu yollar. Havalar ısınınca Nemrut turları başlayacakmış pek yakında. Buradan da Nemrut’a gidiliyor imiş. Sonradan da keşfettiğim üzere burada yapılacak pek fazla şey yok. Bunu da ertesi günkü Darende gezimde anlıyorum. Darende yapay bir cennet. İnanmak istediğin takdirde, burası inanç turizmine yönelik daha çok. Darende’de umduğumu bulamıyorum. Tipik bir taşra kasabası. Belediye bünyesinde güzel yemekler yiyebilirsiniz mesela. Benim aklımda o kalmış en çok. Bir de yukarıya çıktığımda pembeydi sanırım bir köşk çarptı gözüme bu kimin acaba diye. Karşıdan gelmekte olan iki ortaokul talebesine sordum burası neresi diye, hazretlerinin dedi çocuklar. Bir de cuma günü itibariyle hazretleriyle karşılaşıverdim namaz saatinde, derhal erkanı sıraya girdi elini öpmek, sıkmak gayesiyle. Meramını belirtmek için peşinden koşan kadınlar vardı filan derken, ben dediğim gibi soluğu belediyenin restoranında aldım. Yaşayan hiçbir hazrete inanmamak gibi bir huyum var. Kimse benden üstün değil; yetenekli olabilir, akıllı olabilir, cesur olabilir, olabilir olabilir, çok şey olabilir, her şey olabilir. Ama hazret…

Şimdi anlıyorum neden herkesin burada yapacak bir şey yok dediğini. Şehir güzel, çarşı derli toplu, kayısı gani, koca kampüslü üniversitesi iyi, insanları zaten plakası gibi dört dörtlük ama görülecek yeri kısıtlı civardaki. Darende suni, binalar çok yeni, usta taş işçiliği görmek mümkün değil. Diyarbakır’ı Sur kurtarır mesela. Mardin’e bir saat uzaklıktadır. Urfa da yakındır. Buranınsa keşfedilecek ören yerleri kısıtlı. Tarih eser hiç yok gibi. Şehir planlaması doğru düzgün sadece. Parkları, oturulacak alanları, kebapçısı, pastanesi hepsi var ama turistik bir şey yok. Burası Doğu ama ne tam doğu gibi ne de batı. Ne güney gibi ne güneydoğu. Çok tuhaf bir takım koordinatların tesiri altında kalmış bir ilimizdeyim. Söyleyebileceklerim şimdilik bu kadar.

20180420_120125-01

MALATYALILAR :

Çok iyi insanlar. 44 olan plakası gibi dört dörtlük Malatya halkının saflığı anlatılmaz, yaşanır ancak. Merkezde bir bakkal dükkanına girip fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum mesela, tam anlayamıyorlar söylediklerimi ve almıyoruz diyorlar. Ben bir şey satmıyorum ki diyorum. Onlar da pek çok insan gibi ne yapacaksın bizi fotoğraflayıp diyorlar. Bu klasikleşmiş girişten sonra gerekli izinleri kopartıp fotoğraf çekmeye koyuluyorum. İçeride iki kişiler ve elinde baston olan amca hiç istifini bozmuyor ben fotoğraflarını çekerken. Memnun olup olmadığını ifadesinden anlamak mümkün olmuyor. Ama istemese çıkar giderdi sanıyorum, o ise kımıldamıyor bile. Bakkal sandığım kişi aslında dükkan sahibi değil, bakkalın yeğeni imiş. Sahibi ise yakın zamanda kaybettiği eşinden sonra hastalanmış, aslında görünürde bir şeyciği yokmuş ama… Beni bir de çarşının içindeki berbere gönderiyor. Selamımı söyle kendisine diyor. İşim nedir? Gidiyorum ve buluyorum İbrahim Abik isimli berberi. Komplekssiz, dürüst, alçakgönüllü, sakin mizaçlı bir başka Malatyalı olan berber Abik de kabul ediyor teklifimi. Öyle mi böyle mi durayım derken çekiyorum onu da poz poz. Sonra da teşekkür ediyorum. Olsun diyor beni seçtiğiniz için biz size teşekkür ederiz diyor. Tıpkı konuşurken bir zambağa siz diye hitap eden şair gibi.

Görüşlerini beğenip beğenmemek size kalmış olmakla beraber, hakkını teslim etmek gerekir ki toleransı yüksek bir politikacı ve devlet adamı idi Turgut Özal, tıpkı çoğu Malatyalı gibi.

20180420_181204-03

20180420_182344-01-01

20180420_181254-01

Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden:
Malatya/Arguvan-Hasan Durak-İhsan Öztürk

Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden
(Nedem Nedem Geceden)
Şavkı Vurmuş Pencereden Bacadan
(Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş)
Uykusuz Mu Kaldın Dünkü Geceden
(Nedem Nedem Geceden)
Uyan Uyan Yar Sinene Sar Beni

Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş Nasıl Edem Ben
Dağlar Haramı Açma Yaramı Perişanım Ben

Yüce Dağ Başından Aşırdın Beni
(Nedem Nedem Yar Beni)
Tükenmez Derdlere Düşürdün Beni
(Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş)
Madem Soysuz Bende Göynün Yoğudu
(Nedem Nedem Yoğudu)
Niye Doğru Yoldan Şaşırdın Beni

Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş Nasıl Edem Ben
Dağlar Haramı Açma Yaramı Perişanım Ben

Aşağıdan Gelir Eli Boş Değil
(Nedem Nedem Boş Değil)
Söylerim Söylemez Gönlüm Hoş Değil
(Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş)
Bir Güzeli Bir Çirkine Vermişler
(Nedem Nedem Vermişler)
Baş Yastığı Kendisine Eş Değil

Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş Nasıl Edem Ben
Dağlar Haramı Açma Yaramı Perişanım Ben.

Üzerine türkü tanımam. Daha nice güzel türkülerin kaynağı olan ve zamansızlıktan kaçırdığım Argıvan’ıysa “Arguvan Türkü Festivali” zamanında görmek dileğiyle. Şimdilik benden bu kadar. Bu yazımı hangi saatte okuduğunuza bağlı olarak iyi günler, iyi akşamlar, iyi geceler!

SÜRPRİZ ROTA, ÜÇÜNCÜ DURAK : MARDİN

 

20180417_191911-01

SÜRPRİZ ROTA, ÜÇÜNCÜ DURAK : MARDİN

GİRİŞ :

Son Mardin’e gelişimin üzerinden altı ay geçmiş. Napim yani? Seviyorum bu şehri. Gelmeyeyim mi bir kez geldim diye? Görmeyeyim mi bir kez gördüm diye? Birden çok olabilir. Hayatta her şey mümkün olabilir. Bitlis’te uğradığım çifte(burada sıfat olarak “dubleyi” kullanacaktım fakat malum Ramazan, siz bir de öyle okuyun isterseniz) trafik kazasından sonra canımı Mardin’e nasıl atıyorsam artık, yol boyunca sevinç içindeyim, içim içime sığmıyor adeta Güneydoğu’nun incisine gidiyorum diye. Siirt’ten geçiyoruz ve de Baykan’dan. Mesire yerlerinde piknik yapan halkı izliyorum kısa bir süreliğine de olsa. Siirt her zamanki Siirt. Sıcak, toz toprak içinde her yer. Halk serinliğe doğru koşuyor adeta. Bir pazar günü çoluk çocuk yapılacak bir piknikten ala ne olabilir ki Siirt dolaylarında? Sıradaysa Batman var. Otogarına giriyoruz ilk önce iki dakika sürecek olan yolcu indirip bindirme molası için. Bitişiğinde bulunan Yeni Otogar alanındaki binlerin buluşma nedenini anlamak üzere gidiyorum ve soruyorum bu nedir diye. Kutlu Doğum Haftası imiş meğerse. Ortalık çarşaflı kadınlardan geçilmiyor. Pankartlar Arapça. Çimenlerin üzerinde namaz kılıyor erkekler toplu halde. Alansa hınca hınç dolu. Sunucu sahneden Tekbir getiriyor ve de getirttiriyor yığınlara. Müslümanlık güzel din olmakla beraber, kafalar altıncı yüzyıl kafası olunca bir anlamı kalmıyor tüm bu yaşananların ve de yaşatılanların. Bir kara çarşafın içinde, iki göz delik üzerinde, adam babam öyle istiyor diye ömür mü geçermiş? Gözün yiyorsa sen geçir be adam!

20180415_150529-01

20180416_163533-01

Tekbir sesleriyle Batman otogarından ayrılıyoruz. Blondie’nin Handmaid’s Tale uyarlaması Heart of Glass’ı dinliyorum defalarca başa ala ala. Margaret Atwood uyarlaması dizide yaşananlarda beni huzursuz eden, ürküten şeyi görüyorum bir kez daha tüm bu yollar boyunca. Yanımda oturan talebe kız Halil Cibran okuyor. “Ermiş” elindeki. Altını çize çize okuyor kitabı. Aslen Batmanlıymış ama öğrenci olarak Yeni Mardin’de yurtta kalıyormuş. Edebiyat okuduğunu hayal ediyorum ama fos çıkıyor. Hemşirelik ve ebelikmiş bölümü. Bir çanta dolusu kitap taşıyor yanında. Öte yandan genetik masterından ve anlamadığım daha pek çok şeyin masterının varlığından haberdar oluyorum sayesinde. Hasankeyf’ten geçiyoruz o ara. Mahvolmuş Hasankeyf. Mardin’e geldiğimizde, beni durak taksisine bindirip Eski Mardin’e uğurlarken, çantasında kitaplarıyla ağır ağır ve düşünceli bir vaziyette kaldığı yurda doğru yürüyor tek başına yol arkadaşım. Bense iki gece de burada geçiririm dediğim şehirde tam dört gün kalacağımın farkında olmadan varıyorum en nihayet kalacağım yere. Akşam olmuş bile. Çarşı kalabalık. Turistten geçilmiyor ortalık. Yerlisi, benim gibi dışarıdan geleni, turla geleni, tek başına takılanı, yabancısı hepimiz Mardin çarşısını arşınlıyoruz. Bir geleneğe dönüşen Yusuf Usta’da Mardin Kebabı yemek için lokantadan içeriye girdiğimde kalabalık olan yemek saatlerinde zar zor bir masa buluyorum kendime. Sanki diğer gelişimde daha lezzetliydi yediklerim. Belki de benim ağzımın tadı yoktur, kim bilir? Fiks fiyat yirmi üç lira veriyorum içecek dahil her şeye. Rido’daysa her şey dahil yirmi lira. Bedava değil mi, siz daha şehir kazığını yiyin kebap yiyeceğiz sağda solda diye. Doğu’da et de ucuz, süt de.

20180415_141709-01

20180417_182247-01

GÖBEK ATMAYI SEVEN BİR TOPLUMUZ, YER VE ZAMAN MÜHİM DEĞİL :

Ben galiba hayatımın hatasını yapıyorum. Büyükçe bir minibüsün içine bir sürü tanımadığım insanla beraber tıkılıyor, bunun için de üzerine cüzi bir miktar para veriyorum. Dönüşü olmayan bir yol’a girmiş bulunduğumuysa çok geç anlıyorum. Kendim kaşınıyorum. İnsanlar da bilmeden kaşıyorlar açık yaralarımı. Bakar mısın kadere? Geçen sefer tanıştığım ve güvendiğim Fehmi iki gün boyunca tur almış. Tanıdığım bildiğim insanla gezerim, biraz da dişimi sıkarım diyerek sabahın sekizlerinde düşüyoruz yollara. İki orta yaşlı çift, üç genç kız, iki genç bey, bir de ben varız. Ne güzel! Oynak Arapça parçalar tercihimiz ve rotamız tüm turistik yerler. Mor Hananya(Deyrul Zafaran) ve Mor Gabriel(Deyrulumur) Manastırları, Dara Antik Kenti, Hasankeyf, BeyazSu ve Midyat’ı görüp on iki saat sonra şehre dönmek maksadıyla bir bir dolaşıyoruz Mardin kazan bizlerse kepçe. Fehmi beni öne şoför koltuğunun yanına oturtuyor. O sayede kafam dinç kalıyor. Dönüş yolculuğunda Mümin Sarıkaya’dan “Ben Yoruldum Hayat”ı istek parçası olarak söylüyorum. Mümin susar susmaz da, kasap havasına devam ediyoruz kaldığımız yerden. Bodrum, Marmaris’te tekne turu satın alan yerli yabancı turist animasyon adı altında haydi eller en yükseğe diyerek merkeze yerleştirilip çevresinde halka oluşturularak tuhaf şeyler yaptırırlardı ya, işte onun kara versiyonu tüm bu yaşananlar. Alan dar olunca, herkes oturduğu yerden tempo tutuyor. Tanrım müzikler o kadar korkunç ki. Hoparlör de dibimde, gidiyorum gündüz gece. Yol boyunca yeterince antipatik göründüğümü düşünerek, şirin gözükmeye çalışan bir ifadeyle arkama dönüp el çırpıyorum. İğrencim. Haydi kızlar, iyi ki varsınız, ya ya göbekler, dar alanda kısa paslaşmalar. İçimden söz veriyorum kendime bir daha asla tur almayacağım diye. Oh oh yandan, aman aman!

20180417_173202-01

20180417_172124-02

SONGÜL, MEHMET TAHİR ÖKMEN, ATİYE’NİN YERİ, NOYANLAR ve ELİZ :

Yıllardır memleketimin şehirlerinden, köylerinden ve dış memleketlerden getirmiş ve biriktirmiş olduğum anılarımı yazıp yayınlıyorum sitemde. Fakat ben en çok kendi ülkemi ve insanlarımı yazmayı seviyorum, şairin dediği gibi Memleketimden İnsan Manzaraları’nı oluşturuyor bu anılar ve onlar benim önceliğim her zaman için. Hiçbir yerde görmediğim pek çok saçma sapan şeyle kendi ülkemde karşılaşsam da olsun diyor, devam ediyorum yoluma. Göz, göre göre katlanır hale geliyor bir zaman sonra. Daha iki üç gün oldu ben Van’ı göreli mesela. Kalbimin en hızlı attığı yer neresi diyecek olursan Mardin derim hiç düşünmeden. Üzerine şehir tanımam. Kars’ı, Ordu’yu, Sivas’ı, Tarsus’u, Şebinkarahisar’ı, pek çok şehri kaplayan Kapadokya Bölgesini, Kayseri’nin muhteşem köylerini, Eski Talas’ın her metrekaresini, Antep’i, Harran’ı, Nemrut’u asla unutmam. Ben öleyim, onlar yaşasın sonsuza dek. Çok sevdiğim için de bir kez daha buradayım, Şehri Mardin’de. Gecesi gerdanlık, gündüzü mezarlığa benzetilen şehrin tam kalbinde. Kıymetini bilmek, hakkını vermek gerek her şekilde. Dokusunu korumuş kadim kente, her gelişimde hayran oluyorum yeniden. Her sokağında muhakkak bir güzellik çıkar çünkü karşınıza, görmeden asla bilemezsiniz ne demek istediğimi, Mardin anlatılmaz, yaşanır çünkü.

SONGÜL, DARA : İsim vermeden anlatmak imkansız geliyor çünkü isimlerle oynamam anlamsızlaştırıyor pek çok şeyi. Yakıştıramıyorum bir başka ismi aynı karaktere. Soluyor sanki karakter ismi yer değiştirince. Songül mesela, kim, nasıl cüret edebilir onun ismini, ruhunu soldurmaya? Taş olsun, toprak olsun eğer onun içindeki isyanı bastıran çıkarsa? Yukarıda bahsettiğim gürültülü turdan ayrılıp antik olmayan Dara’yı gezmek için dolaşırken çıkıverdi Songül karşıma. Dara el sanatları merkezinde hem de. Önlerinde birer Singer çalışıyorlarmış kadınlar burada her fırsatta. Bana da marifetlerini gösterdiler. Sonra Songül aldı götürdü beni evine. Anası, bacısı, yengesi, çocuklar uslu uslu bir köşedeydiler. Kahvaltı ettim pek güzel. Songül’ü bir ilkokul öğretmeni olarak hayal ettim nedense hem de kendi köyünde. Onları yetiştiriyor, bir gelecek yaratmak gayretinde azimle, şevkle. Peki bunun için Songül’ün ne yapması lazım? Bırakmak zorunda olduğu liseyi içerden ya da dışardan bitirmesi lazım. OGS, HGS gibi pardon onlar köprü ve otoyol geçiş sistemleriydi; LGS, YKS gibi sınavları geçerek ama sıkı çalışarak üniversiteye hazırlanıp, sınıf öğretmenliği için yüksekçe de bir puan tutturması lazım. Kolay mı? Değil. İmkansız mı? O da değil ama daha kolay olabilirdi. Nasıl mı? Din elden gidiyor diye Köy Enstitülerini kapatanlar biraz daha sağduyulu davransaydı, bu ülkenin öğretmene imamdan çok ihtiyacı olduğu gerçeğini teslim etselerdi şu noktalara gelinmezdi mesela. Bu çocuklar hayatta bir şansları olduğunun umuduyla nefes alırlardı hiç olmazsa. En çok da kız çocukları. Güneydoğu’yu bir sorun olarak görenler için zihniyet sorununu çöz de gel demek öncelikle. İzmir Marşı’nı sağlığa zararlı görüp okutmayan zihniyetle, Türkan Saylan’a sayıp sövenlerinki aynı zihniyet. Aynı tas aynı hamam bu memleket. Yıllar geçse de üstünden, değişen pek fazla bir şey yok maalesef. Ekstra ekstra yollar, köprüler, barajlar haricinde.

20180416_110017-01

20180416_114457-02

MEHMET TAHİR ÖKMEN ve ATİYE’nin YERİ, SAVUR :  İki gün üst üste gittiğim yerlerden biri Midyat ötekiyse Savur. Savur’un bir küçücük çarşısında erkekler var sadece her zaman olduğu üzere. Çarşıda kadın kısmı pek dolaşmaz böyle küçük yerlerde sonra laf çıkar diye. Benim umrumda değil, çünkü ben buralı değilim. Çarşının ücra taraflarında gördüğüm tüm hemcinslerimse memur kesimi. Onlar da bir sürü adamın ortasından geçerken sopa yutmuş gibiler. Bir ben varım böyle fütursuzca dolaşan çünkü yarınsızım bu ilçede. Yerlisi bir kadın işin mi yok gelmişin oralardan buralara da harabelerin fotoğrafını çekiyorsun diyor. Sonra da dönüp köy fotoğrafçısı mısın sen diyor. Değilim diyorum. Aslında öyle bir alt dal var mı, varsa da inan ben de bilmiyorum, demiyorum. İki ineğini sırasıyla evinin altındaki ağıla sokan bir amcadan fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Ne yapacaksın ki benim fotoğrafımı diyor. İlla top model olman gerekmiyor, defile fotoğrafçısı değilim ki demiyorum. O tip bir alt daldan da habersizim. Onun yerine olsun ne güzel işte diyorum. Çeek diyor Amca. Çeekiyorum, çeektim.

20180417_155303-01

20180417_145953-01

20180417_150547-01

20180417_150947-01

20180417_143620-02

Yolda karşılaştığım zabıta memuruna Hacı Abdullah Bey Konağı’nı soruyorum neden kapalı diye. Teyze gelininde kalacakmış havalar iyice ısınana dek diyor ama yine de beni götürüyor bayırın ucundaki konağa. Bense daha önce geldiğimi, burada yiyip içtiğimi söylemiyorum bile. Birkaç fotoğraftan sonra gölgede serinlemekte olan kadınları görüyorum gel de çayımızı iç diyen. Memnuniyetle. Kimi buralı, kimi gelin gelmiş. Sakin sakin çay içiyorlar, öyle de kraker ve bisküvi atıştırıyorlar. Canımın çıktığı bir gün olduğundan olsa gerek bardak bardak çay içiyorum. Onlar dolduruyor, ben boşaltıyorum(mideme). Sizler burada yaşıyorsunuz, adamlarınız çarşıda diyorum. Yeni gelin, biz kabullendik bu hayatı diyor. Arıyorlarmış, adamlar çarşıdan ekmek, süt ne istiyorlarsa getiriyormuş. Haftada bir pazara da götürüyorlarmış. Daha ne? Rolleri bölüşen karı kocalar gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış bu şekilde. Sözüm yok. Buraya gelen para yapıyor, ev yapıyor, araba alıyor kolaylıkla bu yüzden diye de ekliyorlar. Doğrudur, para harcayacak yer yok, dediğim gibi temel gıda maddelerin de ucuz olunca para ile ne yapacaksın ki? Kira ucuz, şato gibi bir ev 220 liraya satılmış daha yeni. Para ile satın alacakların kısıtlıyken, harcayacak yer arar da bulamazken iyisi mi biriktirmek bari ufak ufak. Ben de habire çayları götürüyorum bu arada. Gözüm çocukların eline verdikleri krakerlerde. Tutuyorlar hissetmişçesine, atlıyorum ben de. Acıkmış ama hissetmemişim oturuna dek. Geçen hafta, zamanında bu bölgede hizmet vermiş fakat benim aradan zaman geçince mesleğini, varsa da rütbesini unuttuğum yüksek bir memur gelmiş, hep beraber halı sahada futbol maçı yapmışlar. Buraları çok sevdiğimden ziyarete geldim, gene gelirim diye söz vermiş bir de giderken. Geçen hafta gelmiş olsaydın buralar çok şenlikli idi dediler. Kaçırmışım, ne yapayım! Gene gelirim diyorum ben de. Geliyorum da gerçekten. Hem de ertesi gün. Şu yan ev diyorum. Yeni taşındılar oraya diyorlar. Burada bir kız vardı diyorum dört beş yaşlarında. Suriyeliler vardı diyorlar. Suriyeli imiş benim kız. Hiç unutmadım onu ve bana poz verişini. Şimdi kim bilir nerelerdedir?

Bahsettiğim üzere Abdullah Bey Konağı kapalı olduğundan Mehmet Tahir Ökmen’in Konağı’na gidiyorum. Yabancı uyruklu yardımcısı açıyor aşağıdan çaldığım kapısını. Çok kibar bir bey kendisi, görmüş geçirmiş. Ve bu konağın yaşayan son temsilcisi. Konağı ise Kültür Merkezi yapılması için İl Özel İdaresi’ne hibe etmiş. Anne babasının olduğu fotoğrafı gösteriyor sonra duvardaki. Yalan dünya diyor, bir zamanlar vardılar, şimdi kimse kalmadı diyor. Mehmet Bey’i çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de çocuksuzum. Terekeni bırakacak kimse olmadığında, geçmiş daha önemli oluyor gelecektense. Kahvemi içiyorum, çikolatamı yanıma alıyorum. Suyunu da yanında götür dediğinde, bardak suyun çantama dökülebileceğini söylüyorum. Bunun üzerine şişe suyu veriyorlar yanıma. Alıp çıkıyorum ben de.

Atiye’nin Yeri bakkal dükkanının ismi. Atiye evde olduğundan, bu bakkal dükkanını, Midyat-Savur minibüslerini, karşıdaki hafriyat dükkanını da işleten ve ne yazık ki pek çok insanla karşılaşmaktan onun da ismini unuttuğum bakkalla oturuyoruz minibüsüm kalkana dek. Bir soda açıp getiriyor. Kızının tayini Bandırma’ya çıkınca, bir de torunu olunca görmeye gitmiş ama zor kaçmış apartman katından, karşı komşun dibinde, ayağını basacak toprak yok, her yer betondu diyerek. Savur’da olmaktan, Savur’lu olmaktan son derece memnun. Burada ölürüm artık diyor. Ben nerede öleceğimi bilemiyorum mesela. Kimi insanın rutin geçen hayatı değişmez kolay kolay, değişmesi hususunda bir olay cereyan etmediği gibi, kendileri de değiştirmek için gayret etmezler. Doğup büyürler bir yerde; ölür giderler aynı yerde. Benim ne öleceğim yer belli bundan böyle, ne de huzur bulabileceğim yer. Gelecek muğlak her şekilde.

20180418_163427-01

NOYANLAR VE ELİZ, MİDYAT : Midyat’ta Süryani esnaf çokken ve hazır gelmişken, mutfaklarından da tadarım diye düşünüyorum. Fakat çoğu lokanta kapanmış olduğundan, en nihayet Antik Cafe’ye doğru gidiyorum karakolun karşısında yer alan. İçeride hiç durmadan telefonla konuşan bir adam ve karşısında yaşını yüzünü göremediğimden kestiremediğim bir kadın var. Onlar kahvaltı ediyorlar. Bense Eliz ismindeki hanıma Süryani mutfağına ait yiyecek neler olduğunu soruyorum. Şam böreği ve içli köfte diyor. İçli köfte her yerde var, ben yağda kızartılan Şam böreğini sipariş ediyorum. Bu arada Süryani esnaf ve genel olarak tüm Süryaniler son derece kibarlar. Erkekleri centilmen, kadınları da nazik. Müşteri olarak, her şeyden önce bir insan olarak size çok normal davranıyorlar(ben ne esnaflar gördüm demeyeceğim, ama gördüm). Neden çünkü az ve azınlıktalar ve hem aile  hem de cemaatleri içinde iyi ve doğru düzgün terbiye alıyorlar. Hiç şımarık Süryani görmedim mesela. Gören gördüm desin. Diyemez; çünkü görmez, göremez. Nitekim Eliz nazikçe diğer masaya doğru gidip çay alır mısınız dediğinde, yerinde oturan bay hanzo koy diyor ayı ayı. Eliz bozuluyor ama belli etmiyor, ben bile bozuluyorum ve umuyorum sana koyarlar diyorum içimden. Böyle bu ülke. O yüzden nazik esnaf gördüğünde bile şaşırıyor insan bu doğru olamaz diye.

20180418_122312-01

20180418_130722-02

Bundan sonra aradığım hiçbir şey yok. Sadece fotoğraf çekmek gayretindeyim. Ara sokaklardan birinde sarı saçlı bir kızla karşılaşıyorum. Gelin sizi bizim yerimize götüreyim diyor ve bende her zamanki gibi takılıyorum peşine. Anneleri bahçeyle uğraşıyor dışarda. İki kız kardeşin işletmeciliğini yaptığı bir çeşit halk evi burası. Noyanlar Kültür Evi olarak geçiyor adı. Hanımlara kumaş boyama, dikiş nakış kısaca el işi dersleri veriliyor imiş. İçeride de bu el emeklerini sergiliyorlar. Aysel ve Ayşe Noyan kardeşler burası için didinmiş durmuşlar yıllar boyunca. Çevre baskısı yaşamışlar ama vaziyeti idare ederek bugünlere de gelebilmişler. İki gün boyunca gidiyorum yanlarına birkaç saatliğine de olsa. Her gittiğimde Ayşe’yi yemek yerken buluyorum. Mahçup oluyor her geldiğimde onu yemek yerken bulduğum için. Son derece zayıf olduğundan dünyaları yiyebilir. Sorun yok yani. Kursiyerlerde gelmeye başlıyorlar bir iki. İzmir’den tayini çıkmış gelmiş Ağrı’lı öğretmenin yine Ağrı’lı olan eşi, okulu bıraktığı halde içinde ukte barındırmayan güzeller güzeli Mardin’li bir taze. Bu sefer olmadı ama bir dahaki sefere Midyat’ta kalacağım. Savur ve Midyat benim kıymetlim. Özellikle Midyat’ta pek çok bacı tanıdım ve Doğu’da etrafında kadınlar olduğunda kendini daha bir güvende hissediyorsun her zaman bir kadın olarak.

20180418_105051-01-01

20180418_115503-01

SÜRPRİZ ROTA, İKİNCİ DURAK : BİTLİS

20180414_151539-01

SÜRPRİZ ROTA, İKİNCİ DURAK : BİTLİS

GİRİŞ :

İlk durağım olan Van’dan ayrılacağım gün geldi çattı. O kadar memnun kaldım ki bir gün daha uzatabilirim diye geçiriyorum içimden burada kalacağım gün sayısını. Fakat daha sırada çok il var görmek istediğim. Sırf bu yüzden bir parça hüzünle ve yine yağışlı bir günde terk ediyorum Van’ı. Bitlis’in ilçesi Tatvan’a gitmek üzere yola çıkıyorum. Otogara vardığımda halk arasında basiret bağlanması denen şey gelip beni buluyor ve hangi otobüs firması olduğuna bakmaksızın atlıyorum ilk kalkan otobüse. Tekrar geçiyorum aynı yolları bugün de. Sağım Van Gölü, solum Gevaş yolu. Yaklaşık iki, iki buçuk saatlik bir mesafe Van Gölü manzarası ile geçecek diye seviniyorum. Ve an itibariyle de yolu yarılamış bulunuyoruz. Telefonum çalıyor o arada. Arayan arkadaşımla aramdaki diyalog şu şekilde gelişiyor. Sonrasında da şunlar şunlar oluyor :
-Nörüyon?
-Nörim? Yoldayım.
-Yolculuk nereye?
-Bitlis’e.
-Bitlis?
-Evet. Bitlis.
-Şarkiyatçı mı oldun başımıza.
-O neden?
-Doğu’dan çıkmaz oldun. Ege’nin suyu mu çıktı? Trakya’ya çıksana.
-Gittim ben Trakya’ya.
-Kaç defa?
-Bir defa.
-Az.
-Az mı?
-Az.
-Sen kaç defa “çıktın” Trakya’ya?
-Hiç, ama ben iddialı ve ihtiraslı değilim bu ve benzeri konularda.
-Ben iddialı ve ihtiraslı oluyorum, öyle mi?
-Öyle.
-Öyle olsun.
-Başka yer mi yoktu gidecek? Ne var yani Bitlis’te? Beş minarenin mi peşine düştün, anlamadım ki!
-Anlamaman hakkımda hayırlı olabilir.
-Benim de senin bu gitmekte olduğun tehlikeli ve anlamsız destinasyonlardan haberim olması senin hayrına olabilir.
-Ne gibi?
-Başına bir iş gelse ne yapacaksın? Araba çapsa, başın sıkışsa, PKK inse?
-Farkındaysan mevzu ya hep çıkmak, ya da inmek.
-Ben böyleyim. Issız yerlerde dolanma fazla.
-Peki.
-Silah mı taşısan acaba?
-Çıldırdın galiba?
-Hayır, nefsi müdafaa. Şu küçük spreylerden alalım sana.
-Gezen mi daha paranoyaktır, oturan mı’nın canlı örneğisin. Şüpheli insanların yüzüne gözüne sprey mi sıkayım yani?
-Olabilir. Gerekirse sık. Onlar çökmeden sen çök.
-Nereye çökeyim?
-Düşmana.
-… Piyasadaki iyi ilaçlarla tedavin mümkün olabilir aslında.
-… Öyle mi diyorsun?
-Bilmiyorum mola verdik. Benim kapatmam gerek artık.
-Öyle mi diyorsun? Tedavisi var mı gerçek benim?

CENDERME :

Telefonumu kapatıyorum ve kimlik kontrolü başlıyor. Herkes kimliğini hazır ederken, ileride başımıza iş açacak olan ve üzerinde Arapça yazılar olan birkaç kimlik çekiyor dikkatimi. Jandarmalar her noktayı arıyorlar. Otobüsün içi köstebek yuvasına dönüyor. Halılar kalkıyor, gizli bölmeler eldivenle yoklanıyor. O sırada köylü bir kadın can havliyle iniyor otobüsün ön kapısından. Bağırıyor jandarmaya “cenderme cenderme, çuvalın içindeki yumurtalarımı kırma”. Kırk beş dakikalık yolum kaldığından dünya umrumda değilmiş gibi davransam da, çevirinin uzamasından kıllanmaya başlıyorum. Lanet tuvaletim geliyor. Zaten hep garip zamanlarda gelir. Dakikalar yarım saate, o da bir saate bağlandığında ve şoför de, muavin de ortada olmayınca aşağıya iniyorum diğer yolcular gibi. Bu molaya tek sevinen kişi bakkal oluyor. Herkes bir şeyler alıyor ondan. Atıştırmak zamanı hafifletiyor. Bense hala gideceğimden umutluyum. Bu arada zaman uzuyor ve tuvaletin baskısına dayanamayıp jandarmanın yanına gidiyorum. Daha çok var mı diyorum. Bazen ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor gerçekten. Otobüsteki yerime dönüyorum tekrar. Fakat şoför hala yok, diğer şoför ve muavin de. Ortada ellerinde bakkaldan bulduklarını yemeye çalışan şaşkın yolcular var. Bir yarım saat daha geçtiğinde jandarmaya tuvalet soruyorum. Portatif tuvaletimiz var diyor. Geçici demek istemiş olabilir. Acaba nasıl ki diye düşünürken, kapısını tıklattığında dolu olduğunu görüyoruz. Üstelik giren çıkmak bilmiyor. Jandarma artık girmesen daha iyi olur gibisinden bana bakıyor. Sessizce onaylıyor ve yolun karşı tarafına geçiyorum. Caminin tuvaleti var diyor dükkan sahipleri ve kahvenin içindeki adamlar. En nihayet buluyorum tuvaleti. Belki aylar öncesinde temizlenmiş, belki de yıllardır ne su ne klorak görmemiş çarpıcı yüzüyle karşılaşıyorum. Hayatım boyunca gördüğüm en pis ilk on tuvalet arasına zirveden giriş yapabilir. Ya da ilk üç. Tuvaletin her santimi pis olabilir mi? Kolera, sıtma, dizanteri olmak maksadıyla girilebilir ancak böyle bir tuvalete. Şu anki soğukkanlılığımla o anla dalga geçiyor görünebilirim. Oysa ki manzarayı ilk gördüğümde soğukkanlı filan değildim. Bağıra bağıra kahveye girip, köpek bağlasan durmaz burda dediğimi hatırlıyorum. Adamlar hak verdiler gerçi. Bir tanesi bakım yok dedi. Kapı bile yok dedim. O da mı yok, su yoktu hani dedi biri diğerine dönerek. Nerede ne yaptıklarını, nerede ne olduğunu bilmeyen adamların arasına düşmüşüm.

Birden sevinç kaplıyor içimi. Otobüsümüz hareket etmiş, bana doğru sesleniyor muavin. Bir saatlik yol, ha var ha yok artık önümde, tutarım bende benimkini içimde bundan böyle diye düşünerek bindiğim otobüste öğreniyorum ki Tatvan’a değil, Yoldöndü Köyü’ne gidiyormuşuz jandarma karakolunun olduğu yere. Elbette cenderme eşliğinde. Neden ki diyorum. Bir kız hastane randevum kaçtı diye hayıflanıyor. Öteki babasını arıyor ve sesinde kabullenmişlikle karışık acı var. Kısık sesle otobüsü kilitleyecekler galiba diyor. Benim pişmanlığım köye varıp da otobüsten indiğimde iki katı artıyor. Hangi turizm firmasının arabasına bindiğimi görüyorum. Sabah sabah can havliyle bindiğim firmanın adına bile bakmadan atladığımı, kimsenin benden kimlik istemediğini hatırlıyorum acıyla. Sonra da araçta Afgan ve Suriyeli ya da birinden birine mensup dört kaçağın olduğunu öğreniyoruz. Ama altıma yapacağım nerdeyse. Benzeri pişmanlığı taşıyan yolcularla dertleşiyoruz. Meraktan ya da başka sebeplerden yanımıza gelen köy halkına tuvalet bulun bana diyorum. Aşağıda resmini paylaştığım evin tuvaletini kullanmak için gidiyorum koşa koşa. Kız girin diyor. Artık o kadar yılmışım ki, her şeye razıyım diyorum. Yeni gelinin evine düşmüşüm. İlk defa şans yüzüme gülüyor. Tuvalet mis. Bu da hayatım boyunca gördüğüm top ten tuvaletlerden en temizi olarak zirveye oturuyor. Sürprizli çünkü. Musluklar kireç bağlamamış. Mis gibi sabun, çamaşır suyu kokuyor her yer. Pırıl pırıl. Gözlerim kamaşıyor. Sonra da şu sevindiğin şeye bak zavallı şey diyorum aynadaki bana. Daha da enteresanı evsahibini evde bulamıyorum çıktığımda. Beni tuvalette bırakmış gitmiş. Evde yalnızım. Merakla mutfağa bakıyorum. Mis gibi, sandalyeler düzen içinde dizilmiş. Tek bir kırıntı yok yerde. Kendi kendime evin kapısını açıp çıkıyorum. Allah razı olsun diyeceğim yine yok evsahibi. Sırıta sırıta otobüsün yanına geliyorum. İki saat de burada bekliyoruz. İki şoför ve muavin geliyorlar aynı anda. O kadar çok ceza yemişler ki, yol boyunca Kürtçe öfke içinde patrona bağırıyor daha çok ceza yiyen. Yolcular olarak bu asabiyete saygı gösteriyor, çıtımızı çıkarmıyoruz. Muavine soruyorum ne oldu o dört kaçak diye. Onlar kaldı diyor muavin. Daha da yorum yapmıyoruz. Bir saatlik yolu uçarak yarım saatte alıyoruz. İkinci kaptan gergin gergin direksiyon başına geçiyor. Ben Tatvan’da iniyorum. İstanbul arabasına bindiğimi bile yeni kavrıyorum. Bunca sinir bozukluğuyla nasıl gidilir onca yol, Allah bilir. Bir şeyler atlatıyorum ama ne atlattığımı ben de anlamaz haldeyim ve saat üç buçuk, dört itibariyle Tatvan’a varmış bulunuyorum.

20180413_120312-01

BİTLİS :

Tatvan Bitlis arasının yirmi dakika sürdüğünü öğrenir öğrenmez akşamımı değerlendirmek üzere yola çıkıyorum. Bitlis merkezde iniyorum. Yağmur diniyor nihayet. Çarşısı erkekten geçilmiyor. Tatvan’ın Bitlis’in modern yüzü olduğunu anlıyorum. Çok taşra kentleri gezdim, ilçelerini ve köylerini de. İlk defa burada hayalkırıklığı yaşıyorum. Turizmin önemini bir kez daha anlıyorum. Yabancıya kapalı bir toplum burası. Birkaç kadın görüyorum çarşıya inmiş olan. Çalışan paydos etmediğinden ortada yok. Çalışmayan kadın evini bekliyor. Turist hiç yok. Adam adama oturan Bitlislilerle ne yapacağımı bilemiyorum. Fotoğraf çekmek istiyorum, dik dik bakıyorlar. Acıkıyorum bari yemek yiyeyim diyorum. Esnafa soruyorum, bana gösterdikleri lokantaya giriyorum. Yemeğin yanında getirdikleri salatayı elleriyle koyuyorlar. Bol nar ekşisiyle boyuyorlar sonra da. Zeytinyağı hiç yok bu taraflarda. Hesap ödemeye iniyorum, beni uzun uzun inceliyorlar. Kendimi Bitlis’e tayini çıkmış gelmiş bir öğretmen olarak hayal etmeye çalışıyorum. Yok olmuyor. Kendim kendimin gözünün önüne gelmiyor bir türlü. Beş minarede yok nasılsa diyor, ayrılıyorum buradan. Yemen için, bir arkadaşım, hiç olmayacak kadar geri, çarşısındaki bakışlardan huzursuz olup, orada olmamayı diliyorsun kısa bir zaman sonra demişti. Aynı duyguları hissettiğim yer oldu burası benim için de.

 

AHLAT :

Dünüm mahvoldu, bari bugünümü iyi değerlendireyim istiyorum. Üzerimde bir terslik var, anlam veremiyorum. Genel olarak şehirle doku uyuşmazlığı yaşıyorum. Adımımı attığım her yerde sorun çıkıyor. Geri dönsem ne gerek şimdi diyorum, öte yandan bugün cumartesi ve Mardin’de yer bulmak mümkün değil. Telefonumdaki tüm numaralar silindiğinden, özel olarak kimselere ulaşmam da söz konusu olmuyor. Sırf bu yüzden bir cumartesimi Tatvan’da geçirmek zorundayım. Yolda Ahlat’a nasıl gidilir diye sorduğumda ne işin var cumartesi cumartesi Ahlat’ta diyor birisi. Herkes buraya geliyormuş. Yanlış yolda olduğumu bile bile kaderimi kabulleniyorum. Yapabileceklerimi soruyorum geldiğimde. Sınırlı şeyler bunlar. Birden bir darbe aldığımı hissediyorum sırtımdan. Her şey bir anda oluyor. Neler olduğunu anlayamıyorum bile. Sırtım dönük ve dönmeye fırsat bulamadan ikinci darbe geliyor yine sırtımdan. Vurulduğumu sanıyorum can havliyle ama delip geçen bir şey de yok. Aynı arabanın üst üste iki defa bana çarptığını idrak ediyorum. Durduğum yerde. Beni ne sanıyor bilmiyorum ama şu geniş ve boş yolda bir değil tam iki kez vurması olacak iş değil. Sonra mı? Şoför yanındaki kapıyı açıyorum hiddetle. İki pişkin surat bana sırıtarak bakıyorlar. İnsan aynı insana üt üste iki kez çarpar mı diyorum. Görmedim diyor. Bomboş yolda beni nasıl görmezsin seni polise vereceğim sonra da cendermeye vereceğim diyorum. Ya bilinçaltı böyle bir şey işte. Cenderme diyorum, sonra da heceliyorum cen-der-me diye. Adam sırtıma çarptı, beynime değil ama ben asıl darbeyi başımdan almışım gibi hissediyorum. Annenin adı neydi diye soruyorum kendi kendime. Hatırlamıyorum. Jandarma demem gerek aklıma gelmiyor. O şokla esnafa soruyorum cenderme var mı diye. Polis olmaz mı diyorlar. Olur diyorum. Gidiyorum polise. Durumu anlatıyorum. Arabanın plakasını çekmiştim. Onu da gösteriyorum. 53 plaka diyor polis. Neresi diyorum? Buralı değil diyor. Dışarıdan almıştır diyorum. Uzun süre oradan mı aldı, buradan mı getirdi diye tartışıyoruz aramızda. Şikayetçi olacak mısınız diye soruyor; sırtım ne halde bilmiyorum diyorum. Kadın polis de yokmuş görevli olan. Hastaneyi soruyorum, on dakikalık mesafede diyor. Gideyim orada karar veririm diyorum. Burada ne yapıyordunuz diyor polis. Gezmeye gelmiştim diyorum. Ahlat’a mı diyor. Bir dahakine New York’a gitmeye karar veriyorum. Gerçekten. Yetti bu kadar saçmalık. Polisin tarif ettiği yolun “araba ile” on dakikalık mesafede olduğunu kan ter içinde vardığım acil girişinde anlamış bulunuyorum. Hastane sakin. İki erkek sekreterden bana yakın olanına gidiyorum. Şikayetiniz neydi diyorlar. Bana araba çarptı diyorum. Adli kayıt açalım mı diyorlar. Bilmiyorum her şey sırtıma bağlı diyorum. Doktorun yanına giriyorum. Şikayetiniz neydi diyor, bana araba çarptı diyorum bir klasik söz öbeği olarak. Kız başını kaldırıyor ekrandan ve yürüyerek mi geldiniz diyor hayretle. Getirmeyi teklif etmediler ki diyorum. Nerede çarptı diyor, deniz kıyısındaydım diyorum. Göl mü diyor, evet diyorum. Allah’tan cenderme demiyorum. Sırtınız kırmızı diyor, beş röntgen veriyor, bel, sırt, kalça, vs. Halbuki tek ihtiyacım kafa tomografisi. Sonuç kırık çıkık yok, sakinleştirici iğneyi uygun görüyor. Tamam diyorum ne gerekiyorsa yapıla. Yeter ki ben sakinleşe.

 

Yenilen pehlivan güreşe doymaz lafını duymuşluğunuz var ise eğer, işte ben de kendi hikayemin pehlivanıyım. Nasılsa kas gevşetici iğnemi oldum. Ağrım olsa dahi hissetmeyeceğimi düşünerek, Selçuklu mezarlığına gidiyorum bu sefer de. Tek tük gelen ziyaretçileri görünce kendime güvenim geliyor derhal. Birkaç fotoğraf çekmek üzere aksi istikamete doğru yol alıyorum. Üzerimdeki lanet geçmemiş olacak ki, hırsla bana doğru koşan köpeği gecinden fark ediyorum. Dünyadaki en büyük düşmanı olarak beni gören hayvanla uğraşamayacak haldeyim. Arkamdan git burdan der gibi havlıyor. Tamam diyorum, sen kazandın. Bir daha da havlamaz oluyor.

 

Ahlat benim için bitiyor. Ama Bitlis’in bir başka ilçesi daha var gidip görmek istediğim. Adilcevaz’a gitmek istiyorum diyorum şimdi de ofisteki görevliye. Sizden başka kimse yok gitmek isteyen diyor. Bana araba çarptı iki kez diyorum. Çarptı durdu, durdu çarptı diyorum. Siz eve gidin o zaman diyor. Benim evim yok ki diyorum. İçimden. Bana bir günde aralıksız iki defa araba çarpsa ben eve gider uzanırım derhal diyor adam. İşte diyorum ben bunu kabul edemiyorum işte. Neyi diyor? Adam Bitlis’in Ahlat ilçesinde sakin geçen hayatının en tuhaf konuşmasını benimle yapıyor olabilir o an. Bense hayatı reddediyorum aslında. Bana sunduklarını, benden kıstıklarını, hepsini, herşeyi, üstü kalmasın üzerimde, şair gibi kabullenmiyorum işte. Bunların hiçbirini söylemiyorum elbette kendisine. Tekini bile. Ben gideyim evime uzanayım en doğrusu diyorum sadece.

20180414_151158-02

TATVAN :

Uçarcasına Tatvan’a geliyorum. Ben de inanamıyorum. Giderken iki saat olarak algıladığım ve geçmek bilmeyen yol, yarım saat sürdü bu sefer de. Giderken rampa vardır diye avutuyorum kendimi. Şaşkın şaşkın dolaşıyorum merkez caddede. Tatvan, Bitlis’in modern yüzü imiş gerçekten de. Ara sokakların birinde top oynayan çocuklar görüyorum. İleride göl kıyısı var. Oraya doğru gideyim istiyorum. Suyun iyi geleceğini düşünüyorum. Bir çocuk az evvel marketten aldığım elmayı görüyor elimdeki şeffaf poşetin içinden. Elmayı istiyor, veriyorum ben de. Yıkamadan yeme çok pis demeye kalmadan ısırıyor elmayı. Elmanın suları süzülüyor ağzının kenarlarından. Çocuğun üstü başı da kirli. İleride bir erkek var yaşını çıkartamadığım. Bakışları o kadar kötü ki, arkamdan göl kıyısına doğru hızlı adımlarla geliyor. Yönümü değiştirip, rotamı evime kırıyorum. Bugün benim sokaklarda olmamam gerekiyor. Bu son uyarı artık.

53 plaka hangi ilindi diye bakıyorum internetten. Rize imiş. Sonra Bitlis’in plakasına bakıyorum, 13 imiş. Bir de cenderme değil; cen-der-me imiş. Yumurtalarım kırılmasın diye can havliyle otobüsten atlayan o kadını hiç unutmayacağım. Alın size Memleketimden İnsan Manzaraları. Bana gelince saat beş filandı sanırım. Bir bira içip yatakta iki büklüm kaldım uzunca bir süre kıpırdanmaya korkarak. Sırtım ağrıdı durdu ama yarın geçer diye avutmaktayım kendimi. Çünkü yarın Mardin’de olacağım. Mardin bana iyi gelir. Hep öyle olmuştur.

20180414_151336-01

SÜRPRİZ ROTA, İLK DURAK : VAN

20180412_114844-01

SÜRPRİZ ROTA, İLK DURAK : VAN

“Göl, göl değil; okyanus sanki.”

GİRİŞ:

12 Nisan 2018: Tarihe not düşüle. En nihayet Van’ı görmek üzere, birkaç gün kala yüksek fiyata biletini alabildiğim uçuşumun olduğu havalimanına geliyorum. Bavulumu teslim ettikten sonraki bir saatimi, uçakta ücretsiz hiçbir ikram olmadığından, keyfiyle ve de fincanda üstelik karada içeceğim bir Türk kahvesi ile değerlendiriyorum. Karton bardakta kahve mi olurmuş, falı bile çıkmıyor. Pek çok mağazanın arasından birkaçına gire çıka değerlendiriyorum boş vaktimi kendimce, sonra da tıpış tıpış uçuşumun olduğu kapıya gidiyorum. Şöyle bir baktığımda tek turist benmişim gibi geliyor. Yöre halkı, öğrenciler ve işadamları ile çevriliyim. Servis geliyor bizi uçağa götürmek üzere olan. Bir derken ikincisi de doluyor. İki dakikalık yolu olaysız gidiyoruz. Sıra kapının açılmasına ve uçağa binmemize geliyor. Fakat kapı açılmıyor bir türlü. Bu açılmamak hadisesi dakikalarca sürüyor. Ayakta kıpırdanacak yer yok ve birbirimizin sabah nefeslerini solumak zorunda kalıyoruz. Şoför kapıları kapatmış gitmiş. Dakikalar geçmek bilmiyor. Nazilerin havasız kompartımanlarda günlerce gitmek zorunda bıraktığı Yahudilerin neler çektiğini anlamış oluyoruz sayelerinde. Hasidik miyiz biz? Tardi’nin çizimleriyle babasının Stalag 2B Kampı anıları geliyor aklıma öte yandan. Bizdeyse homurdanmalar homurdanma olarak kalıyor. Önümüzde uçak, kapılarını açmış bizi beklemekte iken, camlı kafeslerin ardındaki baygın maymunları oynuyoruz. Ben bağırıyorum, birkaç kişi camlara vurarak kendini göstermeye çalışıyor çıkarın bizi der gibi. Bir adam Van yolcularına ikidir aynı muamele diyor. Benim ilkim olduğundan öncesizim bu tecrübede. Nedenini anlamak mümkün değil yaptıklarının. Ortam iyice havasızlaştığında kapılar açılıyor. Söylenerek özgürlüğe adım atıyoruz. Şikayet etmek için ilerlediğim adamlar biz yetkili değiliz diyorlar. Yaklaşık iki saat sürecek olan yolculuğa öfkeyle başlıyorum. Elimde değil.

Pencere kenarında oturmuş bulutları izlerken öfkem dağılıyor. Van’da yağmurlu bir havayla karşılanacağımı biliyorum.  Nisan yağmuru faydalı derler, yaşayıp göreceğiz Van’da nasıl karşılanıp, neler yaşayacağımı. Yan koltuğumdaki bey ve onun yanındaki diğer bey tatlı bir uykuya dalıyorlar yol boyunca. Sanki sözleşmişçesine uçakta uyumak için bir araya gelen ikilinin yüzündeki mutlu ifadeye paha biçemiyorum. Bense Van’dan başlayan belirsiz rotamda nerelere gidebileceğimi hayal ediyorum. Bir yandan da Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci’sini okuyorum. Ürgüp’ten bahsediyor. Hiç bilmediğim Van’dansa tanıdığım bildiğim topraklarda, Anadolu’da olmak daha cazip geliyor bir an. Pencereden aşağıya baktığımda gördüğüm manzara beni bu fikrimden uzaklaştırıyor. Van Gölü’ne Van Gölü demek az gerçekten. Deniz gibi, okyanus sanki. Uçsuz bucaksız. Tuz Gölü’nün kıyısından geçmişliğim vardı. Bafa Gölü ve bu seyahatimde göreceğim Hazar Gölü sürprizi de cabası ama bir an Ege’ye kıyısı olan bir sahil şehrine inmekte olduğumu düşündürtüyor bu manzara bana. Neyse ki benim ya da hostesin dürtmesine gerek kalmadan, beyler de uyanıyorlar tatlı uykularından teker teker. Şöyle bir silkinip geriniyorlar dar alanda. Bavullarımız taşınırken, yavaş yavaş terk ediyoruz uçağımızı. Zor binebilmiştik, unutarak iniyoruz sanki başka bir boyuta geçmişçesine. Ülkeyi bir uçtan bir uca geçtik iki saat içinde. Nerdeyse iki bin kilometre var arada, İran sınırı artık çok yakında. Yağmur yağıyor, hava serin gerçekten de. Montumun içinde büzülüyorum ama süzülmüyorum, sadece insanları süzüyorum. Nasıl bir yere geldiğimi anlamaya çalışıyorum göz gözü gördüğünce. Yaşlılar Kürtçe konuşuyorlar çevremde. Huzursuzluk hissetmiyorum, aslında ne hissettiğimi bilmiyorum. Van’a geldim ya bir şekilde.

 

DÜNYADA VAN, AHİRETTE İMAN :

2017 sonu verilerine göre 1.106.891 kişiyi gösteren nüfusu ile Doğu Anadolu Bölgesi’nin en kalabalık, Türkiye’ninse dokuzuncu en kalabalık şehri imiş Wan yani Van. Yollar telaşlı insan kalabalığıyla dolu. Benimse şaşkınlıktan bir karış açık kalan ağzımı kapatarak plan yapmam gerekiyor bir an evvel. Bavulumu odada bıraktığımda saat bir hayli ilerlemiş olduğundan, iyisi mi diyorum şu meşhur Van kalesini görüp, yarın geçeyim Akdamar’a. Kaleye geldiğimde beni reklamdaki gibi karşılayıp canla başla Van Kalası diye anlatmaya başlayacak olan ve bu uğurda eteğime dolaşan çocuklar bulmayı hayal ediyorum. Her zaman, her yerde ve hayatımın her evresinde olduğu gibi yanılıyorum. Çocuklar var ama kendi çaplarında oyun oynuyorlar. Kaleyi de çevresini de kendi kendime dolaşıyorum. Etrafındaki park ve içerisinde yer alan mesire yerinde tahta banklarda yiyen içen, semaverinde çay demleyen, çekirdeğini çitleyen insanlarla karşılaşıyorum. Yukarıda, kaleden gelmekte olan sesleri dinliyorum. Bense daha çok kalenin uçsuz bucaksız çevresinde dolaşıyorum. Heryer bakir kalabilmiş sanayi bu yönde olmayınca. İleride bir cami var, birkaç yerleşim yeri ve bir de Erek Dağı. Bir zamanlar Urartu Devleti’ne başkentlik yapan kale tüm heybetiyle dünya gözüyle karşımdayken çok az yaptığım bir şeyi yapıyorum: Şükretmek geliyor içimden. Napim, ben de şükrediyorum içimden.

Çıkışta çevreyi tanımak için yürüyorum ağır aksak. En çok iki ya da üç katlı binalar var civarda. Son büyük depremden sonra böyle olduğunu düşünüyorum. 644 insanımızı kaybetmişiz 2011 depreminde, öncesinde de 1976 yılında 7,5 büyüklüğündeki depremle 3840 kardeşimizi kaybetmişiz yok yere. Nurlar içinde yatsın hepsi, ışıklar değil.

20180411_164335-01

İlerideki sürüyü görüyorum. Sahibi Hakkari’li imiş aslen. Yarı Türkçe, yarı Kürtçe konuştuğundan söylediklerini anlamakta güçlük çekiyorum. Bak diyor çevredeki evleri göstererek; şu ev 500 Lira mesela diyor. Kıymetli buralar diyor. Gösterdiği evi bir şeye benzetmeye çalışıyorum, başaramıyorum. Bilmem anlatabiliyor muyum? İki katlı bir ev yapmış adamlar, her yerden merdiven çıkmışlar, bir de çimen yeşili rengine boyamışlar. Yeğeninin oğluyla kızını izliyorum uzaktan. Birkaç fotoğrafını çekebilir miyim diyorum çocuğun babasına keçiylen koyunlan. Babası derhal poz veriyor, oğlu utanıp kaçıyor. Keçileri, koyunları kovalıyor çimenlerin üzerinde gönlünce. Ama ara ara da poz vermeyi ihmal etmiyor doğrusu. Bense ilk akşam üzerimi değerlendirmek üzere yanlarından ayrılıp, çok da geç olmadan Van sokaklarını keşfe çıkıyorum. Sanat sokakları varmış. Kahvaltısıyla meşhur Van’da hiç kahvaltı edecek fırsat bulamasam da, lokantalarında lezzetli etlerden yapılma yemek menülerinin olduğunu keşfediyorum. Pek çok yöresel lezzet var Van’ı tanımlayacak olan. Mesela artık büyükşehirlerde de karşımıza çıkan ve uşgun otundan yapılan kavurmalı uşgun ekşilisi, ayran aşı, keledoş, Kürt köftesi, perde pilavı, vs. Bana gelirsek bir telaş gittiğim Melen Caddesi üzerindeki Aşiyan ev yemekleri lokantası haricinde yöresel bir şey yemeye vakit de bulamadım, fırsat da yaratamadım her zamanki gibi. Keledoş’un önünden yarım ayran aşı içtim, kuru dolmalarını da ikram olarak getirdiler. Hepsini beğendim. Aslında içimde bir yerlere sıkışmış bir Milor bir Yaşin var ama…ama’sı var işte. Bir de bu kadar peynirciyi hiç bir arada görmemiştim. Pek çok peynirci var çarşısında, peynirciler sokağı haricinde. Bol bol da kaçak sigara yoldaki tezgahlarda.

20180412_112819-01-02

GEVAŞ ve AKDAMAR ADASI:

Ertesi sabah erkenden kalkıp düşüyorum yollara. Akdamar için heyecan dorukta. Şehir merkezinden kalkan minibüse biniyorum. Vardığımda saat o kadar erken ki, insanlar çaylarını yudumlayarak kendilerine gelmeye çalışıyorlar. Minibüs hemen kalkmıyor, adamların peynir ekmek yiyişlerini izliyorum. Sade bir sofraları var. Bir sehpanın üzerine serdikleri gazete kağıdının üzerinde bir torbadan elleriyle aldıkları peyniri ekmeklerine katık ediyorlar. Her geleni de buyur ediyorlar. Kimse yemiyor. Benim gibi oturanlar izliyorlar bu tabloyu. Kahvaltısı biter bitmez şoförümüz haydi diyor. Haydi diyoruz biz de. Geçiyoruz beyaz minibüsümüze. Benim yolum bir saatten az sürüyor. Hiç bitmeyen Van Gölü’nü geçiyoruz. Siteler yapılmış burada göl manzaralı. Şoför ısrarla benden ücret almayı reddediyor. Nedenini anlayamıyorum. Derdimi de anlatamıyorum. Karşıya geçen ve az sonra kalkacak olan teknelerden birine binmeden önce tuvalete gidiyorum. Çıkarken ücretini ödemek için görevlinin yanına gittiğimde tuvaleti nasıl bulduğumu soruyor. Bir an ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Suskun ve mahsun bir ifade çöküyor üzerime. Güzeldi ama diyorum. O zaman teknedeki insanlara söyleyin, onlar da buyursunlar diyor. Dalga geçiyor sanıyorum ama ciddi ciddi konuşuyor benimle. Söylerim diyorum ve hızla olay yerinden uzaklaşıyorum. Bu aydınlatıcı konuşmamızdan kimselere bahsetmediğim gibi, tuvalet çağrısında da bulunmuyorum elaleme.

20180412_114617-01

20180412_121039-01

Serin estiğinden bir süre teknenin içindeki Bodrum’dan gelen Türk aileyle sosyalleşiyoruz karşılıklı. Bana fındık fıstık ikram ediyorlar habire. Yaklaşık 20 kişi kadarız içeride. Mevsim itibariyle oldukça iyi bir rakam bu. Ermeni bir çocuk ve Fransız kız arkadaşı da var aramızda. Bu bizi çok uluslu yapıyor kısa bir süreliğine. Dışarı çıkıyorum, yaklaştıkça bir klik, bir klik derken varıyoruz adaya nihayet. Denizi pardon gölü aşarkenki rüzgar dağılıyor. Ada’ya bahar gelmiş bile, insanın içine huzur getiren bir bahar bu üstelik. İyi ki gelmişim, iyi ki buradayım dediğim nadide yerlerden birinde olduğumu hissediyorum. Kelimeler yetmez bu küçücük adayı anlatmaya. Bir kilise ve bir çay bahçesinden ibaret halbuki. Çay bahçesini işletenler öyle dürüst davranıyorlar ki, sizden fazla para aldık diyorlar sattıkları magnetler için. Çook şaşkınım çook. Sakın bu şaşkınlığımın tomurcuklanmış ağaçların güzelliğini görmemi engellediğini sanmayın. Bulutlar kar gibi uzanıyor gökyüzünde adeta. Bir başka güzel buradan bakınca Athos Dağı, Bir de kilisenin içine girdiğimde hissettiğim ürpertiyi öyle kolay kolay ifade etmem mümkün değil. Yaslı halkımın acısı “ilimperver” Ermeni çocuklarıyla dinecek diyordu Katolikos Rışdunikli Der Khaçadur. Bizim de ülke olarak olmamız gereken tek şey bu: “ilimperver olmak, topyekün”. Sene 1884 imiş Khaçadur bu sözü ettiğinde, padişah İkinci Abdülhamit iken. Bu sessiz ve sakin adanın koruyucu ruhları olduğuna inanmamı sağlayan bir hisle doluyor içim o anda. Bir de dilek kuyusu vardı sağ tarafta. İnanarak atılan birkaç kuruşum var benim de o kuyunun dibinde. Belki bir gün yine gelirim bu taraflara, kısmetse. İşte ben de böyle demode, böyle sıkıcı, böyle sıradan düşünceler barındıran alelade bir insanım işte. Akdamar adının günümüze ulaşmasının altında yatan efsaneyi ise internette her yerden okuyabileceğinizden-ben öyle yaptım mesela, burada bahsetmiyorum hakkında uzun uzun. Kavuşamayanların hikayesi yatıyor altında Ahhh Tamara’nın.

20180412_153849-01

20180412_144919-01

20180412_150357-01

20180412_151137-01

20180412_151458-01

GEVAŞ :

Bundan sonrası tam sürpriz. Bir kez Akdamar Adası Gevaş’a bağlı olmakla birlikte, ilçe merkezi denizden pardon göl kenarından kilometrelerce içeride kurulmuş. Oklar dağları göstermekte kısaca Gevaş’a gitmek istediğinizde. İlçeye geldiğimdeyse vaktimin azlığından bir taksi tutmak mecburiyetinde kalıyorum. Belediye Binası’na giriyorum can havliyle çünkü vakit nakit benim için tüm seyahatlerimde. Başkanın yanına çıkın diyorlar. Çıkıyorum ve kısaca derdimi anlatıyorum. Başkan bu işlere bakan arkadaş geldi dediğinde arkamı dönüyorum.  Aradığım kalem ayağıma gelmiş oluyor. Ona da çok daha hızlı ve seri bir şekilde özetliyorum durumumu ve tuvaletin yerini soruyorum hemen akabinde. Burada memnuniyetimi soran çıkmasa da temizdi diyebilirim. Her neyse ne yapacağız diyorum yetkiliye. Güvenilir bir taksi olması şart diyor. Taksi gelesiye çok az bir zamanımız var konuşacak. Aslında Arap kökenliyim ben diyor. Kürtçe konuşuyorsunuz diyorum. Yozlaştık çünkü diyor. Güldüm. O da gülüyor çünkü. Sonra çağırdığı taksiye benim gideceğim köyün yerlisi olan ve belediyede staj yapan Kadir’i de veriyor. Lise talebesi terbiyeli ve değişken mizaçlı Kadir’le beraber taksinin arka koltuğunda Altınsaç köyünde bulunan St. Thomas Manastırı’nı görmek üzere yola çıkıyoruz. Yolun uzak oluşunun dışında köyün içinden geçip manastıra ulaşmak da öyle göründüğü kadar kolay olmuyor. Taksinin çıkacağı yol sınırlı olduğu kadar yolu da yol değil. Pancar toplamak için gelen köylülerin yanında bıraktığımız şoför ve arabası biz tepeye ulaştığımızda minicik görünüyor adeta. Yukarıdan inen gençler de biz de soluk soluğayız. Derken bir korna sesi duyuyoruz. Bir bakıyoruz pancar peşine düşmüş köylüleri bırakmış gelmiş bizim şoförümüz. Yine üçümüzüz. Devam ediyoruz tırmanmaya kaldığımız yerden. En azından inişimiz kolaylaşacak diye geçiriyorum içimden. Hakkında hiçbir şey bilmeden gelip tırmandığım manastır yolunda durup arkama baktığımda gördüğüm manzara karşısında nefesim kesiliyor. İçi bakımsız, ulaşımı böyle ulaşılmaz olan bir yere emek harcamaktan ötürü memnuniyet duyuyorum. Van Gölü bir başka güzel görünüyor buradan bakınca. Hızlı hızlı fotoğraf çekiyorum. Kadir’i de fotoğraflıyorum bir kır masalının ortasında. Sonrasında ineklerin arasından seke seke ilerliyoruz gerisin geriye arabanın yanına. Her çıkışın bir inişi vardır sözünü hatırlatıyor bu halimiz. Üstelik deli gibi de açız. Pancara gelmiş köylülerin yanındaki ekmeği adamın elinden kapıyorum adeta. Kahvaltı edememiştim, öğle yemeği yiyememiştim, dünyanın yolunu teptim, bir an önce Yuva Köyü’ne gidelim diyorum. Çocukları görüyoruz yolda. Fotoğraflarını çekeyim diyorum. Bana poz vermekte kararsız görüyorum hepsini. Burada sizlerle paylaşacağım beş kişilik çeteden oluşan karenin görüntüsü ise kısaca şöyle gerçekleşti. Önce bir tane çocuk vardı, sonra ikincisi geldi, üç, dört derken beş tane oldular ve tüm bu tatlılık saniyeler içinde gerçekleşti. Müteşekkirim.

20180412_155557-01

20180412_155620-01

Gelelim Yuvaköyü’ne. İşte bu köy Kadir’in köyü. Bizi muhtarın evinde bıraktıktan saniyeler sonrasında kayboldu çocuk. Ya da açlıktan bayıldı bir köşede. Beni getirdikleri evin sahibi olan muhtar ve oğlu tam sofraya oturmuşken gelen misafirlerini ayrı ayrı misafir etmek zorunda kalıyorlar. Erkekler dışarıda yerken, muhtarın gelini bana içeride ayrıca bir sofra kuruyor. Pancarcıların verdiği kuru ekmekle bastırdığım açlığım sayesinde kurulan sofraya saldırmıyorum. Sonradan muhtarın oğlunun söylediği üzere taksi şoförünün delicesine acıktığını öğreniyorum. Tevekkeli adamcağız manastırdan indikten sonra arabaya biner binmez hiç durmadan Van’a özgü yöresel yiyeceklerini anlattı durdu. Bu arada dört çocuklu gelinle akran olduğumuzu öğreniyorum. Benden bir yaş büyükmüş ve kendisi sadece üç kız bir oğul sahibi. Nasıl geziyorsun bu şekilde başına bir iş gelmeden diye soruyor hayretle. Çantamdaki Kur’an’ı ve kurşunumu, bir de de Patmos Adası’ndaki rahibin verdiği Meryem Ana’nın resmi ve daha da bir sürü batıl şeylerimi gösterecektim kendisine ama tek kurşunla yetiniyorum. Bana bir şey olmaz, ben korunuyorum diyorum. Artık evlen diyor kayınvalidesi Kürtçe. Gelini çeviriyor Türkçe’ye. Çocuklar hiç durmadan gülüşüyorlar ve onlara verecek hiçbir şey yoktu yanımda. Varlığımla bile eğlendiler. Hayrünnisa uslu uslu oturdu, en küçükleri Ayşegül hiç durmadan muzırlık yaptı. Kıkırdadı durdu karşımda. Fakat Yuvaköy’de hızlandırılmış bir Van kahvaltısı etmiş oldum sayelerinde.

Sonra mı? Eve döndük beraber. Yani Gevaş’ın içine. Teşekkür etmek için belediyeye gittim. Belediyenin Ak Partili olduğunu ancak döndüğümde idrak edebildim.  O an için o kadar önemsizdi ki. Aklıma bile gelmedi hangi partinin ayağına geldiğimi sormak. Bazen ben de sadece günü, dolayısıyla kendimi kurtarmaya çalışıyor gibiyim. Hayat böyle. İçgüdülerinle, bir hayvan gibi hayatta kalmaya bakıyorsun kimi zaman.

20180411_185619-01

ALL THE MONEY IN THE WORLD : DÜNYANIN BÜTÜN PARASI

9CB23890-B42D-4094-9509-F7D42D8A1827

ALL THE MONEY IN THE WORLD : DÜNYANIN BÜTÜN PARASI

GİRİŞ :

-İzledin mi?
-İzledim izledim. İki saat on iki dakika boyunca Roma, Calabria, Marakeş…hızlandırılmış ama nostaljik bir tam tur yapmış oldum kendimce.
-Nerede?
-Dünya üzerinde. Film sayesinde.
-Film yetmişlerde geçiyordu ama.
-Olsun dokuyu koruduktan sonra mekanlar hep aynı ki.
-O da doğru. En beğendiğim sahne filmin başında Fas’taki camiden ezan okuyan imamın alacakaranlıktaki görüntüsüydü.
-Benim en beğendiğim sahne…bir sahne…olmadı. Renk paleti çok güzeldi ama.
-Seni pek açmamışa benziyor.
-Yok açıldım açılmasına da…
-Hep üç nokta ama…
-Çok uzundu arkadaş. İzle izle bitmedi cebine akrep kaçmış Kayserili dede Getty’yi. Yahudi de olabilir.
-Kesin Kayserili’dir. Neyse Suudi Arabistan diyordu ya hani!
-Eee…
-(Şu üç noktaları içine atsan)bence o sahneler Ürdün ya da Amerika’da çekilmişti.
-Dekor da olabilir.
-O da olabilir.
-Olabilir.
-İyisi mi prodüksiyon notlarına bakmak gerek Fakat ne güzel işte ekip gezmiştir bahaneyle, yeni yerler görmüşlerdir hem de çekim bahanesiyle. Bedavadan hem de.
-Senin zaten aklın fikrin gezmekte. Bedavadan hem de.
-Yani(üç noktasız). Duuur.
-Ne oldu?
-Çok beğendiğim bir sahne oldu. Gelini Papa İkinci Jean Paul’e gazeteleri göndermişti hani.
-Evet?
-Yardımcısına onların ne olduğunu sorup bir tanesini eline almaya çalıştığında çıkan fırtınayla gazetelerin uçuştuğu sahneyi çok beğendim.
-Çok iyi ettin de Papa İkinci Jean Paul’de nerden çıktı?
-Ne bileyim herkes bir Jean Paul ya da John Paul, Jr., İkinci, Üçüncü derken kafam Pope’a gitmiş benim de.
-Pope?
-Pope ya. Vatikan’daki.

80A87140-3CC8-4159-BF0F-E78DFBAAF4F4

DÜNYANIN BÜTÜN PARASI BİR ADAM’DA :

“Böylesine küçük bir çocuk için on yedi milyon dolar çok büyük para. On dört tane torunum var. Eğer şimdi bu parayı verirsem, elimde kaçırılmaya müsait on üç torunum daha olacak.” Jean Paul Getty

“Eğer benden para isteyen herkese yardımcı olsaydım, sizin gibi yoksul bir insan olur çıkardım.” Jean Paul Getty

“Paranı sayabiliyorsan zengin değilsindir.” Jean Paul Getty

“‘Nasıl Zengin Olunur?’ diye bir kitap yazmıştım. Yayıncım adını ‘Nasıl Para Kazanılır?’ olarak değiştirmek istedi. Ben de onlara para kazanmak kolay iş, bir aptal bile para kazanabilir ki binlerce para kazanan aptal var, ama zengin olmak her babayiğidin harcı değildir. Bir adam varlıklı olduğunda özgürlüğünden taviz vermek zorunda kalır. İsteyebileceği kimi seçimler dipsiz bir kuyu gibi önüne serilir. Ben de o kuyunun önüne oturdum. Birçok adamın, birçok evliliği feda edişini izledim. Ama en çok da çocukları heba ediyorlar… Torunuma güvenebilirim sanmıştım. Bu yüzden eşyaları seviyorum. Göründükleri gibiler. Asla değişmezler. Hayal kırıklığına uğratmazlar. Bu nadide eşyalarda insanoğlunda bulamadığım nadide bir şey var.” Jean Paul Getty

1973 yılının Roma’sının siyah beyaz sokaklarında, Fontana di Trevi nam-ı diğer Aşk Çeşmesi’nin yanından geçerek Kolezyum civarındaki İtalyan fahişelerle sıkı pazarlık yapan genç bir erkeğin uyduruk bir minibüse karga tulumba atılarak kaçırılmasıyla başlıyor her şey. Dünyanın en zengin adamının on dört torunundan biri olan John Paul Getty’nin dedesinin pazarlıkçı ve inatçı ruhunu taşıyıp taşımadığını öğrenemesek de, neler çektiğine şahit oluyoruz kaçırılmasından sonraki altı ay boyunca. Şaka maka on altı yaşındaki çocuk tam altı ay boyunca bir hayvan gibi kafeste tutulmuş. Satılmış sonra da, el değiştirmiş kısaca. Dünyanın en zengin adamının en büyük torununun fidye parasını ödeyeceğinden emin olan haydutlar, uğraştıkları şey’in boyutlarından ilk başlarda haberdar olamadıklarından ötürü bir an evvel 17 milyon doları kapıp götüreceklerinden emin, çocuğu besleyip durmuşlar bir köşede. Bu çılgın dedenin bırak torununa, havaya atacak tek kuruş parasının olmadığını anlamaları sıkı pazarlıklarla geçen bir altı aylarını almış. Oda servisine on dolar kaptırmamak için, tüm çamaşırlarını otel odasının banyosunda yıkayıp sakil sakil asan bir adamın karşısında hangi haydut durabilir ki bu arada? Bir hayduta para versen, bir otele göndersen, adam çamaşırlarını yıkamamayı tercih edecektir on dolar karşılığında. Ya da çok milyar dolarlık bir adamsan eğer, 19 dolarlık bir minotor’u 11 dolar 23 sent’e almak için yakıcı bir pazarlık yapmaya gerek duymazsın.

34E88B79-47B2-4130-AEF9-6BA81EB5A4F2

All The Money In The World

Bir kısmı babasından miras olan aile varlığını arttırmak vazifesini canla başla, layıkiyle ve misli misli başaran Jean Paul Getty 1948 yılında Suudi Prenslerle anlaşarak Suudi Arabistan çöllerinden petrol çıkartmayı başaran ilk insan aynı zamanda. Herkes orada petrol olduğunu biliyor fakat çıkartamıyorken, Bedevi kabilelerle tatlı tatlı anlaşan Getty, bunca petrolü ülkesine getirmek üzere 1958 yılında dev bir tanker yaptırmayı bile akıl edebilmiş o tarihlerde. Aklı evvel adam bu sayede, dünya tarihine serveti 1 milyar dolar’ı geçen ilk insan olarak geçmeyi başarmış. Beş defa evlenmiş, dördünden dört çocuk, dört çocuktan da on dört torun sahibi olan dede Getty’nin üçüncü oğlu olan John Paul Getty Jr. ile Abigail “Gail” Harris’in dört çocuğundan en büyüğü olan torun Getty aynı zamanda ailenin ve özellikle de dedesinin gözdesi olmakla beraber, henüz daha çocukken dedesinin ilk huzuruna çağrıldıklarındaki neşesi ve mutluluğu yerini alkol ve uyuşturucu yüzünden evliliğini bitiren bir enkaza dönüşmüş babasını boşamak üzere mahkemeye veren aynı zamanda bölge savcısının kızı olan annesinin o kaçırıldıktan sonra ne kadar uğraşırsa uğraşsın yumurta kapıya gelmeden yani tek kulak gitmeden dedesinden fidye için gerekli olan miktarı alabilmek için kapısının önünde dilenen bir dilenciye dönüşmesine ve ne kadar çabaladıkça o kadar parçalanacağı bir sürece doğru ilerlemesine mani olamıyor. Gazeteler, oğlunu kaçıranlar ve onu yeterince tanımayan herkes çok parasının olduğunu düşünse de, zavallı Gail meteliksiz aslında. Zengin kayınpederinin evine gittiğinde hazretlerinin huzuruna kabul edilmese de, milletlerarası bir telefon görüşmesi yapmak mecburiyetinde olduğunda bile jeton parası ödemek zorunda, üstelik bu acayip prosedür eve gelen bütün konuklara uygulanmakta.

Biz gelelim gene kendisini İmparator Hadrianus sanan ve dünyada kendini sadece Roma’da evindeymiş gibi hissetse de, sonunda İngiltere’ye taşınan ama damarlarında imparator kanı taşıdığını bu yüzden de soyunun tüm dünyaya yayılmasını isteyen Jean Paul Getty’e. O ailesinin köklü bir hanedan olup dünyaya kök salmasını isterken, Getty Petrol Şirketi’nin başına getirdiği oğlu Mick Jagger’la uyuşturucu alemlerinden kalkamıyor. Üstelik Getty laneti eninde sonunda bir uğramadan geçmiyor her bir aile ferdinin çevresinden. Filmin sonunda bahsi geçmeyen torun Getty’nin hayatı da trajik bir şekilde sonlanıyor. Aynı zamanda ünlü aktör Balthazar Getty’nin de babası olan Getty, aşırı dozdan felç geçirip konuşma yetisini kaybediyor. Elli dört yaşında öldüğü güne dek, bakımını annesi üstleniyor. Tekerlekli sandalyeye mahkum genç adam yaşadıklarını bir türlü atlatamadığından uyuşturucuya başlıyor aile yatkınlığını da göz önüne alacak olursak. Ne de olsa kendisi on dört torundan biri iken, bir tanecik dedesi bir tabloya 1,5 milyon dolar, yeni yaptırmakta olduğu bir malikaneye kim bilir kaç milyon dolar öderken en sevdiği torunu için fidye parasını 17’den 4’e, sonunda da 1 Milyon dolar’a düşürmek için kıyasıya bir pazarlığa girişiyor. Üstelik bu 1 Milyon’cuğu da Gail’e çocukların velayeti karşılığında ve oğluna borç verdiğini gösterip vergiden düşülmesi suretiyle ödüyor. Ne de olsa işini bildiği sürece, her şeyi vergiden düşmek mümkündü dede Getty’nin kitabında.

2CE2C7E6-9167-4D7B-BE0D-E2CF412F71E3

Elbette ihtiyarın da sonu geliyor bir gün. Kaçırma olayından üç yıl sonra 83 yaşında hayata gözlerini yumuyor dede Getty. Kral ölüyor ve tahtı boş kalmış gibi görünse de, malikanesine yerleşen aile bireyleri servetinin çoğunu-o kadar çok ki-insani yardım kuruluşlarına bağışlıyorlar. Merdiven altlarından bile sanat eserleri fışkırıyor adeta. Bu arada pazarlıkçı dede bunca meşakkat çıkartmasaydı bu film olmayacaktı belki de. Fakat Paul’e hayatı boyunca telafi edemeyeceği, üstesinden gelemeyeceği bir miras bırakmış oluyor aynı şekilde. Neyleyim böyle zenginliği, bunca parayı dedirtiyor insana.

Getty’nin hayatının bir kesitinin ve son kesitinin, torununun fidye için kaçırılması ekseninde flashbacklerle anlatıldığı filmin kalburüstü yönetmeni Ridley Scott, görüntü yönetmeni de pek çok filmde ortak işlere imza attığı Dariusz Wolski olunca akan sular duruyor. Süresinin uzunluğu dışında bekleneni karşılayan bir film olmuş mu, olmuş. Kevin Spacey’nin tacizden ötürü boşalan Getty tahtına(bence o korkunç plastik makyaj ve tuhaf saçlarıydı en büyük handikapı), Christopher Plummer oturmuş sade sade. Michelle Williams’a gelirsek bundan sonraki projeleri parmak ısırtacak cinsten olmakla birlikte bir öncekiler düşünüldüğünde, Blue Valentine’daki Cindy ve tap dansı ile hatırlarım kendilerini her zaman. Hep öyle kalmayacağını umarak yazımı bitiriyorum burada.

32E0D2B1-DA2E-4D39-8720-0B92CACB88C6

F902CCBD-2225-4683-8285-F67DCA9997AB

FILM STARS DON’T DIE IN LIVERPOOL : YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ

 

9B8C79C9-C202-4A7F-AD83-4A2FAB2C9B96

FILM STARS DON’T DIE IN LIVERPOOL : YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ :

“-Sana bir şey söyleyeceğim. Daha önce kimseye söylediğimi hatırlamıyorum. Gençliğimde kızlardan hoşlandığım kadar erkeklerden de hoşlandım.” Peter
“-Ben de erkeklerden olduğu kadar kızlardan da hoşlandım.” Gloria Grahame

GİRİŞ :

Filmin adından anlaşıldığı üzere Liverpool bir Hollywood starının öldüğü yer olarak hatırlanmak için ideal bir yer olmayabilir. Liverpool’un kelime anlamının da bunda büyük etkisi olabilir. Viking’lere dayanan tarihinin de. Fakat aynı zamanda Beatles’ın memleketi, bir liman kenti, Londra’ya üç dört saatlik mesafede, adına bir futbol takımı olan, o futbol takımı için de yazılmış bir şarkısı olan ve şarkılarını hep bir ağızdan devre arasıdır, canlı yayındır, burası başkasının memleketidir diye bakmaksızın hep bir ağızdan söyleyen onbinlerce taraftarın da diyarıdır. Filmimize döndüğümüzde futbolla alakalı bir sahne, bir replik, bir gönderme barındırmakta mıdır diye sorduğunuzda bunun mümkün olmadığını söyleyeceğim bir çırpıda. Onun yerine dönemin ruhunu yansıtan filmler, aktörler, danslar, şarkılar, tiyatro, edebiyat, Tennesse Williams’dan Sırça Kümes, William Shakespeare’dan Romeo ve Juliet, Ridley Scott’dan Alien, Travolta’lı Saturday Night Fever var diyeceğim ve ekleyeceğim yetmez daha az diyenler için: The Big Heat başta olmak üzere ellilerin nostaljik siyah beyaz filmlerine sayısız gönderme var içinde. Aktör ve aktristlerine de. Çok fazla anlam yaratma derdine düşmeden, en son ne zaman iyi bir melodram izledim diye düşündürten, sinema tarihinde zaman tüneline girmişsiniz hissi vermeyi başarabilen filmde, Gloria Grahame de kimdi sorusuna pratik bir giriş öncesinde ve de cevap var sonrasında.

BE5EF311-45B4-47E5-9421-5CAE9264E071

FILM STARS” KISMI :

1981 yılıdır. Tennesse Williams’ın Sırça Kümes’inin Liverpool’da sahnelenmesi esnasında kuliste bayılan Gloria Grahame’in sağlık durumu Peter’ın bir mensubu olduğu Turner ailesine bildirilir ivedilikle. Bir çocukları Avustralya’ya taşınmış olan Turner’lar yakın bir tarihte oğullarını görmek üzere çıkacakları seyahatin telaşı içindeyken, davetsiz ve hasta bir eski dostu ağırlamak durumunda kalacaklardır evlerinin üst katındaki odalarından birinde. Peter ve Gloria’nın çok değil bundan iki sene önce kesişen yolları ve aralarında oluşan çekim ertesi gelişen aşk hikayelerinin nasıl bittiğini ve aralarındaki soğukluğun nedenini öğreniriz yavaş yavaş. İlk defa Primrose Hill Londra’da, Gloria elli beş, Peter’sa yirmi altı yaşında iken tanışırlar. Bir Oscar ödüllü, siyah beyaz filmlerin büyük ismi, bir parça çaptan düşmüş olmakla birlikte televizyon dizilerinde ve tiyatro sahnelerinde halen daha rol almayı başarabilen Gloria, Peter’la onun en meteliksiz zamanlarında tanışır. İkinci el eşyalar satan bir dükkanda çalışmakta, rol kovalamaktadır. Gloria ise o tarihe kadar dört kocadan, dört ayrı çocuk yapmış, çocuklarını eski kocalarına emanet edip hayatına devam etmiştir. İlk dansın ardından gerçekleşen ilk randevularında sinemada Alien’ı izlerler, bir bara giderler ve metroda sığındıkları rahatsız koltuklar vasıtasıyla evlerine dönerler. Peter yanında gerçek bir film yıldızıyla metroda gitmenin barındırdığı karmaşık hisler içindedir. Gloria ise şık kostümler içinde, durumun trajikomikliğini bertaraf etme gayreti içindedir.

Gloria’nın hırslı kişiliğine de pek çok kez şahit oluruz film boyunca. Royal Shakespeare Company’de rol almak, hem de “Romeo ve Juliet”te başrol oynamak istemektedir. Yani elli beş yaşında, baharında bir Juliet hayalleri kurmaktadır halen daha. Tanıştıkları ilk günlerden, öleceği son zamanlara dek nasıl göründüğünü, çok yaşlı olup olmadığını sorar durur Peter’a. Hoşuna gitmeyen bir cevapla karşılaştığındaysa öfkeli tepkisini gösteriverir bir çırpıda.

EDC0B469-3E6A-4384-81F8-609F26522EDA

NEREDE ÖLÜNECEĞİ KISMI :

Gloria ve Peter, Gloria’nın ailesinin yaşadığı Kaliforniya’ya giderler beraber. Tatlı tatlı başlayan yemek, acı bir lokmaya dönüşür özellikle de Gloria için. Kızkardeşi biraz bıkkınlıktan, biraz tahammülsüzlükten, bir parça da kıskançlıktan eski ilişkilerini ve Gloria’nın genç erkeklere duyduğu ilgiyi yüzüne vurur bir anda. Dördüncü kocası bir zamanlarki üvey oğludur çünkü. Ünlü yönetmen Nicholas Ray’in oğlu olan Anthony Ray. Gloria bir hışım masayı terk ettiğindeyse, anne kız Gloria ile evlenmesin diye ricada bulunurlar Peter’dan. Peter tüm bunlara kulak tıkasa da, ilişkileri Gloria’nın bitirmesiyle biter bu defa. Bunun altında yatan nedense bizim klasik Yeşilçam filmlerimizi aratmamakla beraber, kitabın uyarlanmış olduğu kitabın otobiyografik olduğu ve bizzat Peter tarafından yazıldığı düşünüldüğünde gerçek bir melodramla karşı karşıya getirir bizi.

Gloria’nın ısrarla gaz olarak belirttiği ve asla dillendirmediği hastalığında nasıl ve neden böylesi bir sonuca varıldığını öğrendiğimizdeyse yüreğimiz sızlar. İki sene önce teşhis konmuş, neşter vurulmuş fakat sonrasında Gloria’nın kendi isteği doğrultusunda kemo’yu reddetmesi sonucunda, radyoterapi yeterli gelmemiş ve hastalık bin beter bir hırsla geri dönmüştür. Üstelik artık iş işten geçmiş, kanser vücuduna yayılmıştır. Sakin ve makul görünmeye çalıştığı doktor koltuğundan son bir umut ve çaresizlikle artık tüm tedaviyi kabul ettiğini belirten Gloria neden kemo almadığını özetler doktoruna. Çünkü saçları dökülecek, bundan yola çıkarak durumunu herkes öğrenecek, Hollywood’da kimse ona iş vermeyecektir. Çünkü o Gloria Grahame’dır. Hollywood starlık sisteminin kadınlara güzel ol, olmadı güzel öl dayatmasının ayaklı ispatıdır adeta Gloria.

1FAB6298-A1D8-42D9-9307-C26E06247C58

İnsanın nerede doğduğu değil de nerede doyduğu önemliyken, New York’ta şık bir restoranda yanından Liza Minelli geçerken bile Liverpool’u özleyen Gloria için ölüm yeri tam bir meseleye dönüşür. Peter’ların evinde, kendi ailesinden, evinden koskoca bir okyanus mesafesi kadar uzaklıkta sığındığı odasında bir çeşit akıl tutulması mı bu kadının yaşamakta olduğu diyeduralım, Peter’ın annesini kendi annesi ilan edişinden, yaygara koparmayan iyi insanlarla çevriliyken hayata gözlerini kapamaya çalıştığı sonucuna varırız. Hastaneye gitmeyi, ne kadar kötü olursa olsun ambülans gelmesini bile istemeyen Gloria, en nihayet alt kattan gelen kavga seslerine daha fazla tepkisiz kalmayarak oğlunu aramalarını ister Turner ailesinden. İstese de Liverpool’da ölemeyecektir Gloria. O ölmek için Liverpool’u seçmişken, Liverpool onu seçmemiştir. Manhattan’daki St. Vincent’s Hastanesi’ne ulaştığı günün ilerleyen saatlerinde hayata gözlerini yumar. Tarih 5 Ekim 1981’i göstermektedir. Elli yedi yaşında hayata gözlerini yumar Gloria Grahame. Filmin son saniyelerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazandığı anons edildikten hemen sonra, bir heyecan sahneye çıkıp, müteşekkir kalarak aldığı ödülü ve aslında tüm hayatını tek kelimelik bir cümleye sığdırışına şahit oluruz.  “Teşekkürler” diyerek sahneyi terk eder genç kadın. Sunucu arkasından “sonunda başardı” der kinayeli bir şekilde. Ödül için, başarısı daim olsun diye, ayakta ve kuyruğu dik tuttuğunun ispatı olarak ve de bir kadın olarak Gloria’nın ne kadar çok çalışıp çabaladığının kanıtı olan ödülü aldıktan sonra ne özel hayatı ne yaşadıkları, sadece başarısı ve hayatın onu istediği şekilde ödüllendirdiğine şahit oluruz. Gloria teşekkür etmekte haklıdır, çünkü başarmıştır. Darısı tüm kadınların başınadır. Er ya da geç hayatlarının teşekkürünü yapma fırsatını bulmaları umuduyla.

CADBB152-7649-46E2-8962-AB2B45012275

Bu rolde Annette Bening’i bir hususta Grahame’la özdeşleştirdim durdum film boyunca. Warren Beatty ile evlenen aktrist de yetinebilirdi pek az şeyle ama o hep üretti ve her zaman kendini geliştiren tarafıyla özgürleştirici kadın rolleriyle çıktı sinema perdesinde karşımıza. Özellikle de 2000’li yıllardan sonra. Gloria’nın bile altından kalkmayı başarabilen aktrist kendisini ilgiyle izletmeyi başarabildi tıpkı Blanche DuBois gibi. Jamie Bell’le yaptıkları kıvrak ve uyumlu danslarıysa unutulacak gibi değildi mesela. Shakespeare’ın dilinden ermişleri dinlemek vardı sonra yana yakıla. Elbette ki Vanessa Redgrave sürprizi de tuz biber ekti üstüne. Ben filmi bir bütün olarak çok beğendim. Çok fazla anlam yaratmak, kendini anlatmak ve kendini aktarmak, o çok mühim derdini milyonlarla paylaşmak gibi telaşlara düşmeyen bir yönetmenin elinden bir yıldızın hayatını anlamaya çalışarak izlemekten, çok uzun zamandır da böylesi bir filme şahit olmadığımdan ötürü çok büyük bir memnuniyet duydum ve öyle de izledim süresi boyunca. Yaş farkı mühim değil, mühim olan hayat dedim sonra kendi kendime. Diyorum hala. Yine kendi kendime.

F203C4F7-800A-42E8-B3AB-AE8B8B228523

 

IN THE FADE : PARAMPARÇA : AUS DEM NICHTS

5236A698-69E8-4BC5-A2A8-1BCF5C03CFEC

IN THE FADE : PARAMPARÇA : AUS DEM NICHTS :

“İlk tehlike patlamadan dolayı oluşan şok dalgası. Çocuk solunum sisteminde nefes alma travması, ağır gerilimle basınç travması oluşuyor ve iki akciğeri de çevresel kanama geçiriyor. İkinci tehlike ise enkaz ve şarapnel. Çocuğun merkez üst karnında hala duran sivri uçlu bir metal yüzünden üç santimlik bir yara boşluğu açılmış. Ayrıca sekizinci omurgasını da delmiş. Bundan dolayı oluşan yara büyük ve küçük bağırsakları yırtmış. Ayrıca karaciğeri parçalamış ve karın damarını yırtmış. Gövde, farklı derinliklerde on santimetreye kadar çıkan tırnaklarla on dört kez küçük, yuvarlak ve düz yaralarla zarar görmüş. Üçüncü tehlike ise çok yüksek ısı. Patlamanın merkezi kısa bir sürede 1000 dereceye ulaşıyor. Vücutta, kafada, yüzde, gövdede, kollarda ve bacaklarda yoğun yanıklar vardı. Saç kafa derisine kadar yanmıştı. Ayrıca gözlerde tamamen yanmış ve erimişlerdi. Sağ ön kol az hasar görmüştü. Bacak vücuttan altı metre uzaklıkta bulundu.” Otopsi kayıtlarından

“Beni ve Rocco’yu öldürdüklerini düşün, Nuri’ninse yaşadığını. O kadar lagalugayı dinlemezdi bile.” Katja Şekerci

GİRİŞ :

“Yine geç kaldım.” Ama ben bunu hep yapıyorum. Film ilk gösteriminin yapıldığı Cannes’dan bileğinin hakkıyla Diane Kruger’a giden en iyi kadın oyuncu ödülünü, sonra da Altın Küre’den yabancı dilde en iyi film ödülünü ve daha da pek çok prestijli ödül törenlerinden topladığı ödüllerle sezonunu kapatmışken, üstelik yeni bir Cannes Film Festivali kapıdayken, benim kalemime düşebildi en nihayet. Almanya adına yarışan “Paramparça” Oscar’larda en iyi yabancı film kategorisinde ilk beş’e girememişti. Olsun. Benim için tek mühim olan yıllar yıllar sonra izlediğim ilk Fatih Akın filmi olmuş olması. Biraz ihmal etmişiz kendisini. Üzülerek belirtiyorum. Ve yıllara göre Fatih Akın filmlerine baktığımda son olarak Soul Kitchen’ını izlemiş olduğumu görüyorum. Sene 2009 imiş. Fatih Akın sineması denilince ilk akla gelen Duvara Karşı’dır. Zeki Demirkubuz’un Kader’iyle, Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sı benim unutulmazlarımdır. İkisi de vurucudur, ayrı ayrı duvara çarpar insanı. Kader bunu bir parça daha sakin yapsa da, Duvara Karşı’da çok kilometre hızla beton bir duvara çakılıverirsiniz bir anda.

Akın’ın izlemiş olduğum filmlerindeki ortak temalarının yanında ırkçılık başrolde bu defasında. 2000-2007 yılları arasında, Almanya’da, Nasyonal Sosyalist Grubu, göçmen geçmişli dokuz kişiyi ve bir polisi vurup birden çok bombalama yaptıktan sonra eylemlerinin amacına bir neden olarak Alman olmayan kurbanları hedef olarak seçmelerini göstermiş. Yani filmde bahsi geçen Adli Tıp uzmanının açıkladığı bir bombalı eylem sonrası vücutta oluşabilecek hasarın o çok acı boyutlarının nedeni Alman olmadan Almanya’da bulunuyor olmak, Alman olmadan Almanya’da doğmak, yine bir Alman olmadan hasbelkader bir Alman’la evlilik yapmış olmak, sonra mesela Müslüman olmak, yanlış zamanda yanlış yerde olmak, vs. olabilir pekala da. Filmin ilerleyen dakikalarında global bir Nazi ağına şahit oluyoruz bir de. Sonra da Yunanistan’da boy gösteren ve ırkçı eylemler içindeki Golden Dawn partisinin elemanlarının marifetlerine tanık oluyoruz. Bilmeyenler açısından da partinin varlığına. Ellerine düşmeye, hedefleri olmaya, yanlış zamanda yanlış yerde olmaya gör, bir Türk orospusu olarak anılırsın Neo-Nazi yanlılarının dilinde, Alman olsan bile.

Türkiye kökenli olup Almanya doğumlu ve Alman vatandaşı olması açısından da bizim en şanslı yönetmenlerimizdendir Fatih Akın. Çünkü bir başka vatanı vardır her zaman sığınabileceği. Türkiye olmazsa Almanya, Almanya olmazsa bir başka Avrupa ülkesi. Her filminde bu git geller çıkar karşımıza. Bazen de “Yaşamın Kıyısında”da olduğu üzere tabutlardaki cansız bedenlerdir iki ülke arasında gidip gelen. Bizimse sığınabileceğimiz ne başka bir ülke var, ne de açılmış da gel bize gel bize diyen geniş geniş kollar. Önümüze konan kırıntılarla günü geçirip, başımıza dert açmadan, sinirden tırnaklarımızı yesek de kimselere belli etmeden özgürlükler ülkesinde nefesimizi vereceğiz nihayetinde. Durum onu gösteriyor. Vaziyeti kurtarıyoruz kendi kendimize. Almanya’da bir Türk orospusu olarak anılmak mı, yoksa burada başka türlü endişeler içinde yaşamak mı daha zor bilemiyor insan. Ama bu film başta olmak üzere, Fatih Akın’ın kimliği çerçevesinde bu ve benzeri pek çok düşünce üşüşüyor insanın aklına. Keşke daha çok yönetmenimiz yurtdışında filmler yapabilse, bize de oturup izlemesi düşse. Lykke Li’nin şarkısıysa kulaklarımda hala: “ I know places”. Ve de Hindi Zahra’dan “The Blues”. Başarılı bir soundtrack çalışması var filmin ayrıca.

9994ABC9-6795-4C51-AE4C-817983B1C4C6

CBA4CF19-C7CA-4D06-A05A-C615AB732006

PARAMPARÇA :

Filmin kahramanı Katja biricik oğlu Rocco ve kocası Nuri’yi bir bombalama eylemi sebebiyle kaybedeceğinden habersiz, oğlunu işyerindeki kocasına emanet edip hamile kız arkadaşı ile beraber mutlu mesut Türk hamamına gidiyor. Geri döndüğündeyse işyerlerinin olduğu caddedeki polis barikatıyla karşılaşıyor. Filmin ilk bölümünü oluşturan Aile kavramı her anlamda paramparça oluyor patlamayla beraber. Kocasını ve oğlunu kaybediyor Katja. Bundan sonra polis soruşturması ve mahkemede yaşananlar gözler önüne seriliyor aşama aşama. Soruşturmayı farklı bir boyuta taşıyan yine kendisi oluyor. Bisikletini işyerinin önüne koymuş olan kızın eşgalini ve selesindeki kutunun robot resimlerini çizdiriyor polise. Polisse soruşturma kapsamında kocasını, kocasının inancını, eski uyuşturucu bağlantılarını, varsa örgüt bağlantılarını eşeleyedursun, Katja’nın şüphe duyduğu ve bu şüphesinden emin olduğu Neo Naziler var sadece. Böylelikle de soruşturmanın seyrini değiştiriyor, zanlıları yakalatıyor çarçabuk. Fakat gel gör ki mahkemede işler istedikleri yönde gitmiyor. Mağdurken asıl zanlı onlar olacaklar nerdeyse. Eylemlerinden pişmanlık duymayan Neo Nazi çift, onlardan da korkunç ve hırslı avukatları, yalancı Yunan şahit, delilleri yetersiz bulan hakim ve bu aşamada soluksuz geçen mahkeme sahnelerini izliyoruz. Çekim açıları ve Kruger’ın mimikleri sizi histen hisse sürüklerken, bu dünyada adaletin adli makamlarca sağlanamadığında, kişinin mağduriyeti de hesaba katıldığında o beklenip de gelmeyen ilahi adaletin yeryüzündeki elinin karşı hamlesinin doğruluğunu tartışırken, Akın’ın filmindeki son’un son’ların en alası olduğunu düşünüyor insan. Başka türlü bir sonla bu filmin bitirildiğini ne düşünmek istiyor insan ne de görmek. Kısaca, benim açımdan, son’ların hasıyla, son’ların en alasıyla karşı karşıya geliyoruz. Bir başka son’la, daha doğrusu tüm bu yaşananları hazmetmiş bir Katja’yla, hele ki “Üç Renk : Mavi”deki gibi bir sonla ekran karşısından ayrılmam mümkün olmayabilirdi kanımca. İnsanın en sevdiklerini böylesi şiddet dolu bir eylem sonucunda kaybettikten sonra hayata tutunup tutunamayacağını düşünüyor insan. Bütün hayatın bomboş kalıyor bir anda, başka anneler bebeklerini emzirirken, bir baba çocuğunu ertesi gün erkenden okula bırakmak telaşındayken, senin olan senden alınıyor anlamsızca ve ne devlet, ne hukuk senden alınanı sana veremeyeceği gibi, arka dahi çıkmıyor. İnsanların adına karar veren mahkeme bir de sanıkların mahkeme ücretlerini ve diğer giderlerini karşılıyor. Onlar da masraflarını nasılsa devletin üstlendiği ikinci balayına çıkıyorlar bir Yunan Adasında. Sense yenilgin ve hıncınla az evvel pataklanmış ve kapının önüne konmuş sokak köpekleri gibi ortada kalıyorsun. Başını sokacağın evin var ama içi boş. Bir adamı sevmişsin bakmamışsın oralı buralı diye, sonra da bir çocuk yapmışsın; bundan böyle hiçbiri yok. Ve aynı ikiyüzlü mahkeme yeterli delil yok diyerek, en çok da senin ve öldürülen kocanın uyuşturucu geçmişinden hareketle bir takım çıkarımlar yapmış mahkemede, özellikle de savunma avukatının fitlemesi sayesinde. Anneliği bir meslek olarak gören bir kadın ve zamanında uyuşturucu satmış eşi birer rehabilitasyon örneği olabilecekken günah keçisine dönüşmüşler adeta.

F7BF6E23-8FC1-4AB1-BF3A-923443186116

9777F9F0-1118-4C36-98AA-0DCB9B04C0BF

4CAEB85A-B365-4C63-8FEF-A9596B292D9E

Film Türkçe’ye çevrilirken uygun görülmüş olan Paramparça ismi bu filmin kahramanları için çok çok önemli. Neden mi? Çünkü iyi kötü, suçlu masum, Türk Alman, çocuk ya da erişkin hepsi paramparça ölüyorlar. Geride kalanları ise ister istemez kendileri gibi bin parçaya bölüyorlar. En başta da Katja’yı. Trajedisi kendinde saklı kadın karakterlere Fatih Akın’ın filmlerinde sık sık karşılaşıyoruz. Duvara Karşı’nın Sibel’i, Yaşamın Kıyısında’nın Ayten’i, son olarak da Paramparça’nın Katja’sı. Ayrı ayrı cefalar çekiyorlar hayatın içinde. Toz pembe hayatlar yaşayan karakterlerle işi yok yönetmenin ve Akın benim gözümde başrolüne kadın karakterler koyarak onların rüzgarına, acı tatlı serüvenlerine seyircisini katarak, galiba büyülü deniyor bu duruma biraz, bir yolculuğa çıkarıyor izleyicisini. Kahramanın yolculuğunun sonunda bütün bir hayatı sorgulatıyor bize. Katja elinde kalanlara bakıyor son bir kez. Ailesiyle beraber mutlu geçirilen anlara dair birkaç dakikalık video bunlar sadece. Bunlarla avunup avunamayacağını, kendine yeni bir hayat kurup kaldığı yerden devam edip edemeyeceğini düşünüyorsunuz film müddetince. Bir tarafınız bunun böyle gitmeyeceğini bilse de, bir minik serçe buna engel olabilir mi diyorsunuz bir an…ama sonra içinizin yağları erimiş şekilde kalkıyorsunuz gömüldüğünüz koltuktan. Fassbinder sinemasını ne kadar sevmişsem, Akın’ınkini de o kadar seviyor ve beğeniyorum. Duygularınızla hareket ediyorsunuz onun filmlerinin içinde ve en çok da dürtüsel karakterler zemin hazırlıyorlar bu gidişata.

İyi oyuncular ve iyi performanslarla karşılaşacağınız filmde, Katja’nın polise verdiği ilk tepkisinde attığı çığlıkla acısını ifade edişine şahit olduk, çaresizliğine, yaşadığı şoka. Sonra mücadelesine ve en nihayet kendi başının çaresine bakmak durumunda kalışına. Zamanında ailesiyle beraber girdikleri denizin suları gökyüzüne dönüştü ve kurtulmuş oldu nihayet Katja acısından, hem de sevdiklerinden ayrı kalmaktan. Dünya ise ırkçı eylemlerinden utanmayan iki mikroptan arınmış oldu ve yer açılmış oldu geride kalanlara.

Sen ölmezsen hep yaşarsan, ben ölmezsem hep yaşarsam, nasıl dayanır dünya bunca kalabalığa söyle!

2F290DBE-42DE-4332-8F63-4AB43EEE6E00

YOU WERE NEVER REALLY HERE

D5989CF8-AF0B-4137-91A9-F486C3A73D5B

YOU WERE NEVER REALLY HERE :

“Ödlek küçük kızlar böyle kambur durur.”

“Çiçekler boktan şeyler, her türlü ölüyorlar ve etrafı kokuya boğuyorlar.”

“Güçsüzüm ben. Güçsüz ve aciz.” Joe

Film hakkında gevezelik etmeye başlamadan önce 2017 Altın Palmiye adayı olup en iyi aktör ve en iyi senaryo ödülleri ile Cannes’dan eli boş dönmeyen Lynne Ramsay’in son filmi ile bir sene rötarlı da olsa karşılaşmaktan son derece mutluluk duyduğumu belirtmem gerek. İskoç asıllı Glasgow doğumlu yönetmen bu dördüncü uzun metrajında çıtayı, “We need to talk about Kevin – Kevin Hakkında Konuşmalıyız”dan altı yıl sonra ve “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”a rağmen bir hayli yükseltmiş durumda. Bence. Çok daha soğukkanlı bir film karşımızdaki. Nereden mi çıktı bu fikrim, çünkü hatırlamak adına Kevin’ı bir kez daha izledim yönetmenin son filminin üzerine. Her ikisinde de karşımıza çıkan ortak hallerden biri olan tatlı tatlı seçilmiş müzikler esnasında arızalı karakterlerimizin hayatla baş etme gayretlerinin yanında, seyirciye de bu arıza karakterleri sevmek çabası düşüyor en azılısından. Ve evet toz pembe gözlükleriniz ve mevzulara fazla kafa yormadığınız bir beyniniz yoksa da hayat hiç de öyle sanıldığı kadar kolay hazmedilesi bir şey değil, en azından benim açımdan, Ramsay açısından, Joe açısından, Nina açısından, Kevin ya da Eva açısından. Van’a doğru yola çıkmış giderken bitirmeye çalıştığım bir yazıydı bu. Aradan on on beş güne yakın bir zaman geçti ve hala bitirmek gayretim bitmedi, yazım da tabii. Yönetmenin altı yıl aradan sonra fakat bu kadar parlak bir işle karşımıza çıktığını görünce insan düşünmüyor da değil; belki de ara vermek gerek daha büyük başarılar için. Öte yandan, film, iddiasız süresiyle de şaşırtıyor insanı. Doksan dakikalık bir filmle Cannes’dan, şu zamanda, iki ödülle birden dönmek büyük başarıdır. Cidden.

109CB750-08AF-4318-A98A-8665FFA9CA99

Filmin başında yer alan geriye sayımla birlikte Joe’nun çocukluk travmasına şahit oluyoruz. Joe’nun geçmişiyle, şu an’ı çakışıyor ve çarpışıyor adeta. Çünkü gözlerinin önünden gitmeyen çocukluğunda yaşadıkları pek de öyle yenilir yutulur cinsten değil. Mühim yanıysa yönetmenin tüm bu yaşananları bize nasıl gösterdiği. İzleyin de görün kör gözüne parmak sokmadan ve çok da abartmadan yönetmenin böylesi zor bir işin altından nasıl kalkabildiğini. Sadist bir babanın oğlu olarak hem kendisi işkence görmüş hem de annesinin çektiklerine şahit olmuş olan Joe, babasının ona ve annesine yaşattıklarına rağmen, bundan yirmi sene önce hayatında edinebildiği tek kız arkadaşının dayak yemiş yüzüyle karşılaşıyor bir tren istasyonunda. Mevzu derin, çünkü ne gördüyse onu yapmış Joe istemeden de olsa. Ne yaşadıysa onu yaşatmış bir bakıma. Bu yüzden de geçmişte kalmış hayaletler yakasını bırakmıyorlar her fırsatta ve her şekilde. Joe’nun hayatındaki tek dokunulmazıysa zamanında beraber çook çileler çekmiş olduğu annesi. Meslek olarak profesyonel askerliği tercih etmesi, bu çocukluk travmasının eseri. Şimdiyse eski bir savaş gazisi olarak, seks kölesi olarak kullanılan çocukları arayıp bulmakla meşgul olmakta. Zihnini bunlarla meşgul etmediğindeyse, hiç aklından çıkmayan babasının duygusal ve fiziksel tacizleri geliyor ivedilikle gözlerinin önüne. Yani gözlerimizin önüne.

Joe rolünde yine bu rol için olduğu belli, bir hayli kilo almış bir Joaquin Phoenix çıkıyor karşımıza. Buna rağmen izbandut gibi, hımbıl değil ve fiziksel olarak son derece güçlü. Suratından vurulsa da, ölmüyor ve ödemli yüzüyle olayların perde arkasını görmeye çalışıyor. Arka sokaklarda onu gasp etmeye çalışan ve bunun için arkasından saldıran bir adamı sadece tek bir kafa darbesiyle yere seriyor. Birden çok adamı da aynı anda yere serebiliyor aslında. Karakter olaraksa sorunlu bir tip. Arıza denen türden. Her insanın yüreğinde taşıdığı şeytanla da, melekle de tanışıyoruz sayesinde. Çünkü Joe’nun hayatı hep kötü geçmiş. Babası kötü, babasının yaptıkları şeyler kötü. Sonra savaşta kötü şeyler görmüş, insan kaçakçılarıyla karşılaşmış, boğulmuş kızlarla karşılaşmış, her tür kötülük onu bir mıknatıs gibi çekmiş kısaca. Bugüne kadar üstlendiği her rolün altından rahatlıkla kalkabilmiş oyuncu açısındansa, Cannes’dan aldığı en iyi erkek oyuncu ödülünü sonuna kadar hak etmekle beraber bir yandan da bu sene izlediğim en iyi oyunculuğu vermiş bu nevi şahsına münhasır sıradışı kişilik. Phoenix varsa tamamdır denilebilinecek bir filmografiye sahip kendisi. Bu da onu ayrıcalıklılar sınıfına taşıyor her şekilde.

BCD922B0-B8CF-4525-961E-07600541F103

Filme dönecek olursak, Joe en son görevini tamamladıktan sonra Cincinnati’den Brooklyn’e dönüyor. Burada yani evinde bunama belirtileri gösteren annesiyle bir hayatı paylaştığını görüyoruz. Bu durumu normalize ettikleriniyse Hitchcock’un Psycho’sunu espri konusu yapmalarından anlıyoruz. İnci Küpeli Kız’ın tablosu var duvarlarında. Annesiyse beyaz kombinezonu, beyaz saçları, çökük avurtlarıyla bir hortlak gibi dolaşıyor evin içinde. İki gün önce azılı adamlarla uğraşan Joe, şimdiyse kuzu kuzu masaya oturmuş annesiyle beraber gümüşleri parlatıyor. Buzdolabındaki her şeyi çürümüş buluyor döndüğünde. Ve her yeni işinden önce bir çekiç satın alıyor çarşıdan. Patronu John McCleary ona yeni bir iş teklifiyle geliyor kısa bir süre sonra. O da Senatör Albert Votto’nun karısının intiharından sonra evden kaçmayı gelenek haline getirmiş kızını bulup getirmek. Babadan kalma miras olan çekiç alışkanlığıyla bir kez daha insan kurtarma avına çıkan kahramanımızın hayatının, Senatör Votto’nun sözde kızını bulmasının ardından gelişen olaylarla nasıl bir çıkmaza girdiğini görüyoruz bundan böyle. Annesi başta olmak üzere temas ettiği herkes teker teker öldürülüyor. Filmin en enteresan sahnesine tanık oluyoruz bu arada. Ağır yaralı ve aynı zamanda ölmek üzere olan kiralık katilin yanına uzanıyor Joe ve annesinin ölürken korkup korkmadığını soruyor sakince. Uyuyordu diyor adam da ona ve başlıyor radyodan yükselmekte olan “All I need is the air that I breathe”i mırıldanmaya son nefesinde sanki son duasıymışçasına. Joe da eşlik ediyor şimdi ona. Ve elinden tutuyor yalnız olmadığını göstermek için, belki de sadece annesinin ölürken bir şey hissetmediğini, daha doğrusu acı çekmediğini söylediği için. Bunlar benim yorumlarım. Sizler farklı düşünebilirsiniz. Onlar da sizin farklı düşünceleriniz olacaktır.

BE82E0D9-7941-4243-BC82-67226F951DED

9FC71AAA-997F-4822-9E29-238EB35F3E96

Filmin uyarlanmış olduğu aynı adlı kitabın yazarı olan Jonathan Ames’in henüz güzel Türkçe’mize çevrilmiş herhangi bir kitabı bulunmamakla beraber, Goodreads’de kitabı için yapılan yorumlara baktığımda genel olarak başarılı bulunduğunu belirtmem gerekiyor. Kitap tür olarak novella yani kısa romana giriyor. Buradan hareketle abartısız, ekonomik süreli bir filmin karşımıza çıkmasına çok da şaşırmamak gerekiyor. Şaşırtıcı olan vasat olduğunun hükmünü verebileceğiniz bir filmin çok büyük söylemlere girmeden de ne kadar güçlü, derin ve sonuç olarak başarılı olabildiğini idrak etmekte. Filme büyük katkı sağlayan soundtrack’inin mimarı ve Radiohead’in baş gitaristi Johnny Greenwood’u da anmak gerekiyor bu arada. Ramsay ile ikinci, Paul Thomas Anderson ile de saymadım kaçıncı ortaklığının sonuçlarının ayrı ayrı ne kadar başarılı olduğunu görmüş oluyoruz böylelikle.

Özet olaraksa 2017’nin bombalarından birinin daha düşmüş olduğunu görüyor ve kederleniyoruz rüzgar gibi geçip gittiği için.

D9BC58A0-B46C-4E32-A192-3C025CD52F36

DERT

20171115_170809-01

DERT :

Ayağına toz bulaşmadan gel
Gözlerinden yaşlar düşmeden gel
Dertlerini kör kuyuya dök öylece gel
Sen hele bir dön gel, yeter

Peri bacalarını geride bırakarak gel
Rüzgarı estiği yerde bırak öylece gel
Uzak köyleri mesken etmeden gel
Herkesi kendin bilmeden gel

Dönen dünya sende dursun bu kere
Sevenlerin suçu bunda ne
Saçlarına düşen aktan kime ne
Derdin sana benden hediye

Bir abdalın peşinden gitmişin
Günleri sıraya dizmişin
Gözlerine perdeler çekmişin
Altındaki toprağın suçu bunda ne

Gökyüzü parlar kendinden
Bir kadın hep ağlar derdinden
Akşam çöker hiç istemeden
Karanlığın suçu bunda ne

Hayal edersin bir gün yaşlanınca
Sır tutan dostların yanındaysa
Anlat derdini bir çırpıda onlara
Yaslı başım toprağa girdikten sonra.

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

CFB5CD3B-9A3B-4849-AAF2-328C79884E67

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

“Tanrı uysalları korur.” Aunt Lydia

“Şimdi bir biz olmalı çünkü, şimdi onlar var.” Ofglen

“Artık uyanığım. Daha önce uykudaydım. Bu yüzden izin verdik. Kongreyi katlettiklerinde uyanmadık. Teröristleri suçlayıp, anayasayı değiştirdiklerinde; o zaman da uyanmadık. Geçici olduğunu söylediler. Hiçbir şey aniden değişmez. Sürekli ısınan bir küvette farkına varmadan ölürsünüz.” Offred

“Nolite te bastardes carborundorum.= Piçlerin seni ezmesine izin verme.”

“Her zaman bir başkası vardır. Hiç kimse yokken bile.” Offglen

İkinci sezonu iyice yaklaşmışken ve fakat ben hakkında bir şeyler karalamak için bunca gecikmişken, bir parça suçluluk duygusunun da etkisiyle yazmak için niyetleniyorum bir kez daha Margaret Atwood harikası kırmızı pelerinli Damızlık Kızlar hakkında. İşim vardı, gücüm vardı, dünyanın derdi vardı yoksa da yaratabilme kapasitem vardı. Bu yüzden yaklaşık bir sene sonra, bir kez daha, en başından koyuldum yola on bölümü izledim başındaaan sonuna. Üç, dört ve dokuzuncu bölümler en beğendiklerimdi belirteyim şimdi tam da burada. Dizi Amerika’da geçmekte. Değişik türde bir askeri darbe gerçekleştiriliyor. Diktatörü belli olmayan teokratik bir düzenle kurulan cumhuriyetin adıysa “Gilead”. Geleneksel değerlerin her şeyin üzerinde olduğu bu yeni düzense Orwell’ın 1984’ünü çağrıştırıyor çok fena. Karakterlerin ütopyası ise Kanada. Nasıl olmasın ama? Kanada’nın bu en kalabalık ve ikinci en büyük eyaleti olan Ontario’ya varabilen karakterleri onuncu bölümün sonunda bekleyen bir sürpriz var; o da mülteci kimlik kartı, bir miktar para, bir telefon ve de konuşma paketi hem de bir sene boyunca. Mültecisini böyle bir takım hizmetlerle karşılayan, anlayışlı sınır yetkilisi sahibi olan ülke bilenler bizlere de iletsinler, hem de hemen.

Dizinin ilk bölümünün ilk dakikaları Children of Men’in başındaki gibi bir takip sahnesiyle açılıyor. Buzlu yollarda takip edilen aracımızın içindeki karakterler bir aileden ibaret. Silahlı adamlarca aile darmadağın ediliyor bir anda. Anne kız birbirinden ayrılıyor, baba ise geride kalıyor. Genç kadın gözlerini açtığında geçmiş hayatından eser kalmadığını görüyoruz. Pek çok şeyin yasak olduğu, geleneksel bir hayatın içine düşüveriyor bir anda. Kitap, gazete, dergi okumanın yasak olduğu, televizyonun olmadığı, radyodan gelen müzik sesinin bile duyulmadığı türde bir hayat bu. Damızlıkların tek başlarına dışarıya çıkmaları yasak mesela, sözde güvenlikleri açısından. Asıl amaçsa kızları birbirine izletmek, gözetletmek, yanlışını gördüğünde de gammazlatmak halbuki. Birbirleriyle ve yolda karşılaştıkları yabancılarla konuşmaları gerektiğinde, kullanacakları kelimeler bile sınırlı.  Tanrı bizi izliyor, Tanrı seninle olsun, Tanrı yolumuzu açsın, Tanrı güzel hava bahşetti, Tanrı tohumları kutsasın, Tanrı savaşı iyi götürüyor olduğu yerden çok şükür gibi ipe sapa gelmez cümleler sarf etmek zorundalar karşılıklı olarak. Kırmızı Başlıklı Kız’ların başlıkları dışında giydikleri tek parçalı kırmızı entarileri ve yine kırmızı kapüşonlu pelerinleri var. Yürüyüşe çıktıklarında, hakeza yanlış bir şey olmaya görsün yakınlarında, hemen başlarını önlerine eğmek zorunda bırakılıyorlar. Gökyüzünü görmelerini engelleyen gece lambalarını andıran siperlikli bembeyaz şapkalarıyla burunlarının ucu dışında bir şey görmeleri de pek mümkün görünmüyor zaten. Seçilmiş kızların verildikleri ailelerdeki konumları farklı türde bir çeşit kölelik ya da hizmetçilik. Hizmetkar konumundaki kızların temizlik, yemek gibi sorumlulukları yok. Onların tek ve en mühim marifetleri bunca kısır bir dünyada doğurabiliyor olmaları. Dolayısıyla etinden sütünden yararlanılmak üzere yani yeni ev sahiplerine birer bebek vermeleri için belli ritüellerle kadınların denetiminde eşlerine sunuluyorlar. Son derece duygusuz bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken bu eylemler esnasında amaç karşı tarafı hamile bırakmak. Kız doğurduktan ve belli bir emzirme dönemini atlattıktan sonra ev ve aynı zamanda damızlık sahibi tarafından ivedilikle evden def edilmeye çalışılıyor. Böylelikle bir kez rüştünü ispatlayan damızlık bir başka eve transfer oluyor ve aynı prosedür tekrar tekrar gerçekleştiriliyor yeni ev sahiplerinin nezaretinde. Duygular mı? Onlar da işin içine giriyor bu zaman zarfında. Ama zamanla. Dikkat çekici olansa zamanla iyice sevgisizleşmiş ve düzene ayak uydurmuş, daha doğrusu bu düzenin mimarı ve destekleyicisi olan güçlü ve dindar, yeri geldi mi de kindar ve zalim olan çiftler arasındaki sevgisizlik.

Gerçek adı June Osborne, damızlık ismi Offred olan esas kahramanımız ve aynı zamanda damızlık kızımızın önceki hayatında ne kadar özgür olduğunu flashback’ler sayesinde gördükten sonra, iç sesinin bazen sağduyulu bazen de son derece gerçekçi bir şekilde haykırdığı cümleler sayesinde şimdiki hayatında neler hissettiğini anlıyoruz. Portakala değil çığlık atmaya ve bir makineli tüfeğe ihtiyacım var diyor içinden. Bu isyanını sözlü olarak dile getirdiği takdirde alacağı derslerin ve cezaların da sonuna kadar farkında Offred. Red Center’dalarken yakın arkadaşı Moira’nın kaçışına göz yumduğu için yatırıldığı falakadan sonra baygın vaziyette getirilip bırakılıyor yatağına. Aunt Lydia’nın elektrikli cop tutkusu var. Nehir kıyısından yürüyerek eve dönmeyi tercih ettiklerinde karşılarına çıkan idam edilmiş insanların  üzerlerine asılan yazılarda bir rahip, bir doktor, bir gay adam diye belirtilmiş olması, o kişilerin meslekleriyle ve “eş”cinsel tercihleriyle bir kabahat işlediklerinin kanıtı olarak sergileniyor olmalarının birer kanıtı adeta. Bir çeşit ibret tablosu yani duvar. Totaliter bir devlet rejimi altında isimleriyle anılmıyor bu insanlar ve sınıf farkı tüm acımasızlığıyla ortaya konulurken, kendisinden olmayanın posasını çıkartıyor bir güzel.

 

Kısırlığın Tanrı’nın yaratmış olduğu bir çeşit veba, seçilmiş damızlık kızların da ilahi bir amaç uğruna saf bırakılmış bir tür oldukları görüşü hakim yeni düznde, Bu uğurda damızlıklar iyi Hristiyanlar’ın iyi eşlerine iyi hizmetler sunmakla değerlendiriliyorlar. Kalanlarsa ya kirli kadınlar ya da sürtükler. Kutsal metinlerden yapılan alıntılarla alıştırılıyor kızlar yeni yaşantılarına. Rahel, Yakup ve Bila arasındaki üçlü ilişki normalize ediliyor bu sayede, adı üzerinde “kutsal” metinler kutsal diye. Aunt Lydia bu sürünün dişi çobanı aynı zamanda. Kızlara en ağır dersleri verdiği gibi, yeri geldiğinde insafa da gelebiliyor. Çünkü insani ilişkiler giriyor bir süre sonra devreye. Guguk Kuşu’ndaki Hemşire Ratched’la Yaprak Dökümü’ndeki ara ara duygusala bağlayan anne arasında gidip geliyor Aunt Lydia bu rolüyle. Yine de bence dizinin en Orwellyen karakteri de kendisi oluyor.

858BF8E0-00FD-458F-81B9-6639CFA42B4D

Hannah’nın annesi, Luke’un karısı olan June kitap editörüymüş önceki hayatında. Şimdiyse evlerinde kaldığı komutanla yalnız görüşmesi bile yasak. Çünkü bir cariye olarak bile görülmüyor ne yazık ki iki ayaklı rahimler. Biri bana damızlık dese, tarafımdan gözlerinin oyulması için yeterli nedene sahip olsa da, burada içlerinden ilk doğumu gerçekleştiren disiplinsizliği ve karşı gelişleri yüzünden tek gözü oyulan Janine oluyor. İyi ve sağlıklı bir bebek dünyaya getiriyor bu özünde son derece saf olan kız. Üstelik sadece emzirdiği sürece bu evde kalabilecek ve kızını kucağına alabilecek. Elindeki tek kozu sonuna kadar oynuyor Janine de. Sahibi olan Bayan Putnam’ı ısırıyor. Komutan Putnam’ınsa onu sevdiğini söylüyor. Birlikte kaçıp gerçek bir aile olacaklarını sanıyor. Aslında damızlıklarıyla karılarının korkusundan güya hissiz bir şekilde birlikte olan tüm komutanlar bir süre sonra aynı havayı solumanın, aynı metrekareyi paylaşmanın verdiği ve en önemlisi durumun tuhaflığından oluşan halden ötürü, özel bir ilgi göstermeye başlıyorlar kendi damızlıklarına ve alışıyor insan söyleye söyleye damızlık lafına da, her şeye olduğu kadar.

The Other Side

 

Dizinin en anlamlı sahnesinin mimarlarından bir başka damızlık olan Ofglen’se önceki hayatında üniversite profesörü imiş. Gerçek ismiyse Emily. Martha’lardan biriyle yaşadığı ilişki ortaya çıktığında, cinsiyete ihanet suçu işlemiş olduğuna karar veriliyor bir lezbiyen olarak. Lezbiyen kelimesiyse yasaklı kelimelerden. Ağızları Hannibal gibi sımsıkı kapatılmış, elleri bağlı vaziyette yargılandıktan sonra bindirildikleri kamyonetten indirilen kız arkadaşı oluyor ve kadın Emily’nin gözleri önünde asılarak idam ediliyor. Bizler de tıpkı Ofglen gibi oturduğumuz yerden çaresizlikle bakıyoruz bu manzaraya. Sonra da işlerin bu noktaya gelmeden önce nasıl da masum başlayan bir sokak direnişinin, kana bulandığını hatırlamak için gidiyoruz geçmişe. İşlerinden ilk atılanlar kadınlardı malum. Banka hesapları ve işleri aynı anda alınmıştı ellerinden. Bir kafeteryada bile herkesin içinde aşağılanmayla karşılaşabilen kadınlar sırf kadın oldukları ve dinci radikallerin gözünde potansiyel birer sürtük oldukları için bu muameleye tabi tutulmaktaydılar. Tüm bunlar gelecekte yaşanacakların birer habercisi olmakla beraber, bu örgütlü ilerleyiş karşısında çaresiz kalan halk canını kurtarmak, ailesini korumak adına sindikçe siniyor iyice. Kendisine clitoridectomy uygulanan Emily’se bembeyaz bir odada uyanıyor çaresizlik, şaşkınlık ve korku içinde.

38339159-6349-4BF1-9041-D0B01EA6076D

Dış ülke temsilcilerinin ülkeleri hakkındaki ilk intibası ülkenin ileri gelenleri için son derece mühim olduğundan, Meksika’dan gelecek olan ticaret heyeti için duvarlardaki kanları yıkatıyorlar damızlık kızlara. Offred’e etmediğini bırakmayan, sonradan püriten Serena Joy Waterford’un isyana teşvikten tutuklandığını, bir kitap yazdığını öğreniyoruz heyetteki yetkililer tarafından. İnkar etmese de, unutturmaya çalışıyor geçmişini. Kocası ise karşılıklı ticareti geliştirmedikleri takdirde paralarının dibe vuracağının derdinde. Ticaretin metasıysa kırmızı önlükler içindeki damızlıklar. Misafirlere de damızlıkların önceki marifetleri olan Gilead’ın çocukları takdim ediliyor. Bu manzara karşısında Meksika heyeti yetkililerinin neden büyülendiğini öğreniyoruz. Çünkü onların ülkelerinde de kısırlık var ve son altı yıldır tek bir tane sağlıklı çocuk dünyaya gelmemiş.

Peki bunca yasağa rağmen hiç mi yasaklar delinmiyor? Elbette deliniyor. Ama yalnızca memurların, rütbeli askerlerin ve yabancı misafirlerin görebileceği şekilde. Gayri resmi bir batakhaneye götürüyor Komutan Offred’i. Burada çalışan ve yeni toplum düzenine uyum sağlayamamış kadınlarlarla birlikte olma şansı sadece onların çünkü. Zamanında sosyoloji profesörlüğü yapmış, CEO ya da avukat olan kadınlar var aralarında. Aynı zamanda toplumdaki ikiyüzlülüğe şahit oluyoruz bu yerin varlığı sayesinde. Zina yapmak, eşcinsel olmak, bırak onu sohbet etmek bile yasakken, bir sürü dini zırvalıkların unutulduğu bir yerin varlığına göz yumulduğunu görüyoruz. İçeride herkes her şeyi yapar halde. Çünkü onlar muktedir. Dinse fakirin ekmeği haline getirilmiş zaman içinde. İnancı hiç karıştırma, o sadece senin meselen yaşadığın müddetçe.

Dizi boyunca ahlanacak pek çok şey varken, ileride-kaldı ki bu çok ileri bir tarih olmayabilir, aslında bu dizide yaşanan her şeyin bir gün bizim ve de tüm dünyanın başına gelmeyeceğinin garantisini vermek mümkün değil. Bir sebepten ya da pek çok birikmiş sebepten ötürü kısırlığın, ülkelerin popülasyonu ciddi şekilde etkileyecek boyutlara gelme ihtimalini düşünüyor insan en fazla ve ailelerin daha doğrusu bir çocukla ancak kendilerini tam bir aile hisseden fertlerin bu uğurda nelere katlanabileceğini görmüş oluyoruz bir kez daha. Son zamanlarda benzer bir konuya eğilen(ama tam manasıyla değil) Kanada orijinli bir kadın yönetmen benzer bir konuyu ele alan bir diziyle çıkagelmişti ekranlara. İlk sezonuna hayran olduğum, başrolünde yine Elisabeth Moss’un yer aldığı dizinin “Top of the Lake, China Girl” isimli ikinci sezonunda taşıyıcı anneler yüzüstü bırakıyorlardı aileleri ve ilk uçakla ülkeden kaçıyorlardı. Karınlarının içindeki bebekleri de beraberlerinde götürüyorlardı. Serinin ilk sezonundaki oyunculuğu ve Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki rolleriyle iki defa Golden Globe en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Elisabeth Moss, Jodie Foster’a olan kah fiziksel kah rol benzerlikleriyle kalıyor hatrımda. Kendisi aynı zamanda Damızlık Kızın Öyküsü’nün yapımcılarından bu arada. Margaret Atwood’a gelince önceden hiçbir romanını okumamış olabilirsiniz ama ilk tanışacak olanlarınız için fena halde feminist, bir o kadar hümanist ve de gerçekçi bir kalemle karşılaşacaksınız benden söylemesi. İnsanı afallatan bir tarzı olmuştur her zaman. Kırmızı pelerinlerle böylesi bir dünya yaratmak çok kolay değil. Bu ay sonunda yayınlanacak olan ikinci sezonunuysa merakla beklemekteyim. Trailer’ı yayınlandı yakın bir tarihte.

D7F66E2A-0048-44F2-824F-038B6F831E75
Bunlar geleceğin damızlık oğlanları
1AF684DF-0A58-4349-A2A6-53E2260CD264
Bunlar da işin gurur kaynakları

BENİM VAROŞ HİKAYEM : MY SUBURBAN STORIES

9628F643-1A76-4573-98F5-6FB2B8838D37

BENİM VAROŞ HİKAYEM : MY SUBURBAN STORIES

“Demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım.” Yaşar Kemal

“Pasaklı herifler, başarılı kadınları kıskanır.” Naime(çok doğru bir tespit)

“Yokluk düzene sövdürür.” (bu da öyle)

GİRİŞ :

2016 yılında yapılmış ve yakın tarihlerde sadece ve sadece bir yerde gösterildiği için o gösterildiği platformu online satın almama neden olmuş bir belgeseldir “Benim Güzel Çamaşırhanem” pardon “Benim Varoş Hikayem”. Benim için anlamı büyüktür yani. Filmin yönetmeni olan Yunus Ozan Korkut’sa, sesinden anlaşılacağı üzere genç bir arkadaşımız ve belgeselin geçtiği sokakların çocuğu imiş. Bu özel durumunu filmin başında ve sonunda kendi sesinden de dinlediğimiz gibi, aynı özel durumun adıysa Adana Ceyhan’lı olmakmış. Hepsi o kadar. Neymiş bu Adana’lı ama bir de Ceyhan’lı olmanın insana kattığı anlam ve önem dediğinizde, onun cevabını filmin sonunda Çulluk Yusuf veriyor kısaca: “Adana yetiştirir, Ceyhan bitirir.” Yani insanı bitiren bir tarafı varmış Ceyhan’lı olmanın, o topraklarda doğmuş olmanın. Bir suç batağına doğuyormuşsunuz herşeyden önce, siz masum olsanız da çevre faktörü diyorlar ya hani, işte o bırakmıyormuş yakanızı ya da doğanızda olan suça eğilim ortamını da bulunca palazlanıyormuş iyice. Filmde öyle çok örneği var ki bunun. Yunus Ozan nasıl kurtulmuş peki diyeceksiniz, okuyarak kurtulmuş diyeceğim ben de. Sonra da izleyerek, son olarak da filmler çekerek. Sonra da ilk iş dönüp gelmiş, sokaklarının belgeselini yapmış. Böyle bir filmin, onu, kariyerinde hangi noktalara getireceğini ise zaman gösterecek. Yakın zamanda filmde yer alan karakterlerden bazıları uyuşturucuyu, suçu ve suçluyu özendirdiği gerekçesiyle polis tarafından(en başta narkotik olsa gerek) düzenlenen bir şafak operasyonuyla gözaltına alınmış olup, iki kişinin o esnada zaten cezaevinde yatmakta olduğu tespit edilmiştir. Filmde hayatına özenilecek kimse yoktur. Bu filmi çekmek, hadi çektin yayınlatmak, hadi yayınlattın belaya bulaşmadan yoluna devam edebilmenin öyle kolay bir şey olmadığını anlamış bulunmaktayız bu şekilde. Cesur bir iş yapmış bu açıdan Yunus Ozan kardeşimiz. Cesur bir şey yapmış bütün oyuncu kardeşlerimiz ki, onların tabiatları öyle imiş anlaşıldığı üzere. Öte yandan filmdeki anlatıcı konumundaki karakterlerden çoğunun bir ya da birden çok defa bu tip tecrübeleri olduğu düşünüldüğünde, zahmetinin filmde rol almaktan daha az önemli olduğunu düşünüyorsunuz içten içe. Kaybedenlerdensen eğer, bir kez daha kaybetmenin zararı olmuyor olabilir. Bu karakterlerden pek çoğu zaten doğuştan kaybedenlerden, yine anlaşıldığı üzere. Devran’ın dediği gibi “Acı Hayat” yakıyor tadına bakanı, iyice acıtmadan da bırakmıyor öyle kolay kolay.

874D3BD6-96A8-4E1A-9726-0D6ACF1F18DE

301CE6D6-F499-4E52-B680-2005D79FF80D

D9952BC2-7EB6-406A-9A00-35D83509268C

BENİM VAROŞ HİKAYEM :

Filmin başında yönetmenin mahallesine dönerek geçmişinden bahsedişinde bile trajikomik bir hal var. Yunus Ozan’ın kendi sesinden arkadaşlarının yarısını sulama kanallarında kaybedişini dinliyoruz. İnsanın ilk gözünün önüne gelen şey, Adana’nın yakar yakar kavurur sıcağında üzerlerinde külotlarla, buldukları en yakın su birikintisine atlayan çocukların görüntüsü oluyor. Başıboşluk, kolluk simit gibi koruyucu materyaller takmamış olmak, ayrıca bir yüzme öğretmeni eşliğinde olimpik bir havuzda çalışmamış olmanın eksikliği ve burjuvazinin gizli çekiciliği sarmamış dört bir yanlarını. Sonuç mu, boğularak ölüyorlar saçma sapan şekilde. Boğulup ölmeden kurtulanlarsa başka başka hayatlar yaşıyorlar mahallelerinde. Hayatta kalan için de kolay olmuyor ki hiçbir şey. Bu film işte onların ve onların babalarının, ablalarının, annelerinin ya da komşularının hikayesini anlatıyor. Bu filmi tavsiye eden arkadaşım bir şans verilmemiş çocuklar bunlar diye ağlamıştı. Duygusal bir anındaydı ama son derece haklıydı. Fırsat eşitsizliğini çok net bir şekilde görüyorsunuz filmde. İnsanın ailesini, içine doğduğu çevreyi seçemediği gerçeği var ortada. Şafak operasyonu yapan polislere de çok çok yazık, en başta eğitim şart bu ülkede, gerisi ise önlem sadece. Yapacak başka bir şeyin yoksa eğer, bildiğin en iyi şeyi yaparsın. Buradaki erkek çocuklarından hemen hemen hepsi en yakınlarındaki baba figürlerinin bir taklidi sadece.

Yönetmen kamerasını kendi sokaklarına tutmuş ve o sokakların diline hakim oluyoruz bu gerçek karakterler sayesinde. Yaptığı röportajları da belli bir sıraya göre kurgulamış. Yirmi kadar karakter konuşuyor film boyunca. Her yaştan, kadın erkek, genç yaşlı, emekli, profesyonel hırsız, çete üyesi, mekan sahibi, dükkan sahibi, horoz dövüşçüsü, muhtar, terlikçi, kuşçu, topçu, şikeci, ağır abi… Çulluk Yusuf film boyunca en çok karşımıza çıkan karakter oluyor. Filmin başında var, ortasında var, sonunda da var. En rahat konuşabilen ve gırgır yapan karakter o çünkü. Baskında yaşadıkları da, hastaneden kaçışı esnasında yaşadıkları ta tam bir efsane. Rahat rahat anlatıyor böyle telaşsızca, böyle sindire sindire… Ceyhan’ın karakteri kendi karakteri olmuş çünkü. Kuşları, kolası, cigarası ve övgüler düzdüğü hapishane hayatı var. Çünkü daha iyisini görmemiş, bilmiyor. Çünkü bünyesi özdeşleşmiş artık Ceyhan’la, daha iyi bir hayat düşünemiyor. Alışmadık şeyde derler ya durmazmış o şey, onunki de bundan sonra durmayabileceğinden bildiğini okuyor Çulluk. Şafak operasyonu esnasında o çok sevdiği ve özlemle andığı hapishanesinde imiş. Kuş çalar, kuş yakalar, kuş satar; kafesteymiş.

Müslüm Gürses, “Güz Gülleri” Hakan Taşıyan, Ceza; yani arabesk, rap ya da arabesk rap ruhu var Ceyhan sokaklarına uyarlanmış olan. Sıkılan faça atıyor kendine. Yani isyan var gençlerin içinde ama doğru yerlere kanalize edilemediğinden, kendi kendilerini yiyorlar uyuşturucuyla ve akıttıkları kanlarıyla. Eğitim şart diyordu bir berberin bıçaklanması haberini duyuran bir adam. O nasıl olacaksa olacak ama fırsat eşitliğiyle olacak. Yunus Ozan Korkut’ların sayısı on’u, yüz’ü, bin’i aşacak ve ancak o zaman eğitimden, kadın ve çocuktan sorumlu tüm yetkililer medeniyetin göstergesi olan insani bir başarıya imza atmış olacaklar. Kriter bu olacak, olmalı da. Herkes okuyamaz, herkes zanaat de öğrenemez, arada doğal komikler de çıkacak elbet. Çulluk Yusuf gibi ya da çaldığı koyunun yirmi iki eniştesinden birisinin olduğunu ancak eniştenin müracatıyla öğrenen Kaçakçı lakaplı genç gibi. Kendisi de diyor ya zaten yirmi iki eniştem var, nerden bileyim eniştem olduğunu diye. Ben olsam ben de bilmezdim ki. Yirmi iki enişte yirmi iki abla eder, bir o kadar da abi ve ve yenge, biri öz olmak üzere de en az dört beş üvey anne eder. Kaçakçı da böyle kalabalık ve kim kime dum duma bir ortamda büyüdükten sonra, bu lakapla ve dört dosyasıyla gelmiş bugünlere.

Karakterlerin çoğunun halen daha cezaeviyle bağlantıları var. Kimi özlemle anıyor hayat okulda değil cezaevinde öğrenilir diye, kimine telefonlar geliyor akrabalarından ya da kader mahkumu arkadaşlarından. Kiminin cezaevinin şanından sırtına yaptırdığı dövmeler var, şimdi şimdi sildirmeye çalıştığı. Kimi on iki on üç yıl yatmış ve çıktığında çok zor alışmış yeni hayatına, evlenmiş, çocukları olmuş, hepsini üniversitede okutmuş, kendisi emekli olmuş, yeniden işi olmuş, tek dileği, bir mesajı var kameraya karşı dile getirdiği; o da cezaevinde yatan mahkumlara tahliye.

AFB4463C-BD08-47A9-8F98-9D7F5B8DC9DA

Çete üyelerinin ortak derdi doğup büyüdükleri hızlı mahallelerinde dönüştükleri şey karşısında kendilerine karşı takınılan tavır; ve önyargıyla yaklaşan insanlara karşı aslında ne kadar merhametli, ne kadar iyi kalpli, başı darda olana koşan, yufka yürekli, hem mert hem delikanlı olduklarının ispatı. Yusuf’un dediği gibi, gecenin bir vakti mahalleye girdiği anda insanın kendi kendisinden korkar sözünü hatırladığınızda, bırak geceyi gündüz gözüyle bile karşına çıksalar aklını almayacaklarının garantisini vermek imkansız. Sinemanın büyüsünün payı bunda çok büyük işte. Aranızda bir beyaz cam ve karşınızda ne hayatlar…ne hayatlar… Robin Hood Sherwood Ormanları’nda efsaneyken, Rocco ve Kardeşleri Visconti’nin bir filmiyken, Adana Ceyhan’da yolda yürürken Roko ve Çetesi’nin herhangi bir üyesi elinde jilet karşınıza çıksa, nasıl başa çıkacağını, altına yapmayacağının garantisini vermekse zor. Bu ise başka bir filmin konusu işte. Madalyon’un her zaman iki yüzü var öyle ya da böyle.

Gözdağının farklı tezahürleri mevcut Ceyhan’da. Su deposuna çıkan gençlerin intihar teşebbüsü de bunun bir göstergesi. Fırat Derya adlı karakter, her iki ayda bir gerçekleşen ve birilerinin su deposuna çıkarak yüksek sesle intihar edeceklerini beyan etmelerine karşılık, tankın altında toplanan yüzlerce insanın önce bakıp sonra seslenip nihayet ikna ederek özneyi aşağı indirmek suretiyle biten eylemini sakin sakin anlatıyor kameraya, son derece de kanıksamış vaziyette. Olay bir geleneğe dönüşmüş besbelli mahallelerinde. Neyse ki sonu iyi biten bir geleneğe.

A0BE5C67-0F47-4CFE-B0F6-9AB81752DE8D

89E07CB8-E8F8-4E2B-A8D1-CD1A68E39BF0

Filmde hep erkekler var, hani kadınlar diyecek olursanız, üç farklı hikayenin dört ayrı karakteri de kadın. Adana Ceyhan’ın kadınları onlar. İlki Mangit köyü muhtarlığı yapmış ve bu pozisyonda beş yıl kalmış, eli maşalı, hem feminist hem dört çocuk annesi, dediğim dedik Naime. Diğeri terlikçi Serap. s.k.r.m İstanbul’unu da, Ankara’sını da, biyomedikal mühendisliğini de diyerek geldiği babaevinde terlik ve ayakkabı satarak geçimini sağlayan genç kadın lunaparkta bindiği balerinde atıyor stresini. Ona göre akıllı yok, herkes deli Ceyhan’da. Son olarak da iki kardeşten Nesrin ve ablası müzmin bekarlar olarak arz-ı endam ediyorlar. Nesrin tüm engellenmelerini anlatıyor açık yüreklilikle. Kah ağabeyi tarafından, kah kadersel olarak. Yine de neşesini ve hayattan ümidini kesmemiş, buğday tenli, asla kısa boylu olmayan bir eş adayıyla izdivaç beklentisini de. Bu dört kadını ayrı ayrı tebrik etmek gerekiyor böylesi bir filme, kendi hayatlarından önemli bir kesitle verdikleri katkılarından ötürü. Büyük cesaret doğrusu.

Filmin sonunda çalan, gitarıyla Deniz Bijen Rahimi’nin eşlik ettiği, Mertkan Erkan’ın seslendirdiği, “Lose Yourself” geliyor dediğim “Dünyayı Garipler Yakacak”ın sözlerinde geçen “Yokluk düzene sövdürür” cümlesinin bir başka halini anlatıyor bu belgesel baştan sona. Boşluklar, eksiklikler, hatalar varsa bunu giderecek olan toplum olmalı en başta. Eğitim Şart olmalı, Fırsat Eşitliği sağlanmalı. Olmalı da olmalı. Ben başka çıkar yol bulamıyorum. Düşünüyorum da düşünüyorum. İnsanın aklını kurcalayan şeyde ışık vardır her zaman. Çok başka şartlar altında olsalarmış, Çulluk’tan stand up’çı ve komedyen, Naime’den milletvekili, Keleş’ten aktör, Fırat Derya’dan öğretmen, Sedat’tan TRT’de müzisyen, Yağız’dan Ümit Karan, Kesik’ten psikolog, Drej Hasan’dan da bir folklorcü çıkarmış. Olurmuş yani. Neden olmayacakmış ki?

120 BPM(BATTEMENTS PAR MINUTE) : KALP ATIŞI DAKİKADA 120

63BDA86A-5FE0-4829-A8D3-4DCD90372F1A

120 BPM(BATTEMENTS PAR MINUTE) : KALP ATIŞI DAKİKADA 120

“Katil Mitterand!”

“AIDS bizim için bir savaş. Başkalarına görünmeyen bir savaş. Arkadaşlarımız ölüyor. Ölmek istemiyoruz. Her savaşın dönekleri vardır. AIDS de öyle. Bu salgını tanrının gay, bağımlı, hayat kadını ve hapistekileri öldürmek için gönderdiğini düşünenler duyarsızdır. Bunu kullanıp ayrımcılık ve nefreti uyandıranlar var. 1989’dan beri durmadan, yorulmadan her cephede savaşıyoruz. Birlikte güçlerimizi toplayabilir, bu salgına karşı koyabilir ve sorun olduğu kişisel trajediler ve sosyal problemleri duyurabiliriz. Birlikte bir topluluk kurabilir, birlikte bu hastalığa pozitif ve savaşçı bir ruhla yaklaşabiliriz. ACT UP PARIS AIDS’i bir meydan okuma olarak görüyor. Haydi bize katılın.”

Bazı zamanlar AIDS’in hayatımı nasıl değiştirdiğini görebiliyorum. Hayatı daha yoğun yaşıyorum. Sanki dünya farklı görünüyor. Sanki daha çok renk var gibi. Daha çok ses, daha çok hayat. Özellikle de sabahları.” Sean

“Homoseksüel bilincinin yapmacıklığını gözlemliyoruz. İlişkilerde aldatmayı doğrulayan. Aldırışsızlıktan duygusal yapmacıklığa kadar gidiyor. Bu dürüstlük eksikliği. Homoseksüel ilişkilerin istikrarsızlığını açıklıyor. Çünkü ortada güven yok. Bunu söyleyen Tony Anatrella, bir papaz ve psikoanalistmiş kendisi. Haftalık dergiler ve Le Monde’da iyi yorumlar almış. Aynı boku Baudrillard’dan da duyduk. İşte başlıyoruz: ‘Patalojik olarak kapalı çevrelerde yayılan bir virüs. Metaforik bir ensest ilişki. Nasıl yaşamışsan öyle ölürsün. Bağımlılar ya da homoseksüeller arasındaki AIDS yaygınlığı, bu kapalı dünyaların enseste dayalı doğasını açığa çıkarıyor.’ Biz de böyle çıkarımlar yaptık: ‘Dikkat bu kitapta homofobik ve AIDS hastası ve HIV pozitif olanları lekeleyen fikirler vardır. Bu stickerları itici fikirlerin olduğu sayfalara yapıştıracağız ve sanki arkadaşımız gibi davranan sosyolog ve filozofların kitaplarına da.’”

9B3396CC-A938-4939-A5B9-F2EA410E783C

3162CEDB-E437-4533-B628-C706112120C7

GİRİŞ :

Yirmili yaşlarda Fransa’da ister öğrenci olun ister çalışan ister işsiz olun ya da her ne olursanız olun, hakkınızı savunmanın, özgürce düşüncelerinizi paylaşmanın, aktivist olmanın, ölmek üzere olan bir AIDS hastası bile olsanız, siz farkında olmasanız da bir gün sizin ait olduğunuz bir gerçeklik üzerinden belki hemen ya da böyle yıllar yıllar sonra bir film yapılma ihtimalinizin kuvvetli olacağını ve bunun bile sizi ayrıcalıklı kılmaya yeteceğini sakın unutmayın. Sonuçta anılmak mühimdir üzerinizden yıllar geçmiş olsa bile. Ve Mitterand da anılmış oldu bir şekilde bu filmde binbir vesileyle. Zamanında bunun bir parçası olan yönetmen Robin Campillo’ysa kendisinin de bir parçası olduğu gerçekliğin filmini yapmış cesurca. 2018 Cannes Film Festivali yaklaşmışken, 2017’deki festivalden Grand Prix kazandığına bakılırsa da izlemek için bir parça geç kalındığını gösteren bir film oldu 120. Benim için öyle oldu en azından. 143 dakikalık süresi ise en büyük handikapı olmakla beraber, büyük kısmı bir anfide gerçekleştirilen ve filmden uzuun uzuun dakikalar çalan tartışmaların, daha doğrusu çoğunluğu gençlerden ve hastalıklarının seyri günü gününe tutmayan ve bu yüzden ara ara bir parça tahammülsüz olabilen bireylerden oluşan bir grubun bir konu üzerine kendileri sağlıksız olsalar da nasıl sağlıklı bir şekilde tartışılabildiklerini göstermesi açısından çok çok mühimdi. En azından biz hasretiz böyle şeylere ve de hasetleniyoruz oturduğumuz yerden böyle şeylere. Var olan temel eğitimin yetersizliğini ve ezberin yan etkilerinin bireyi toplum önünde nasıl çırılçıplak bıraktığını fark ediyorsunuz böylelikle. Çok yazık oluyor bize… Olan olmuş Köy Enstitüleri’nin kapatıldığı o günlerden bugünlere… Bir de din baskısı var şimdi Demokles’in Kılıcı gibi tepemizde(kibarcası üzerimizde). Daimi tehdit altında hissediyor insan kendini siyasi, ekonomik ve hukuki olarak; bir de manen yalnız hissediyor insan kendini vatandaşı olduğu ülkesinde yaşamaya çalışırken. Kafanızı karıştırdıysam eğer, konuyu daha fazla dağıtmadan geçiyorum 2017 tarihli Kalp Atışı 120 Dakika’nın bizi saran himayesine, çok pardon hikayesine, ama önce cast and crew’da ne var ne yokmuş bir bakmak gerekiyor IMDB diliyle.

79B6A7E9-3B73-49A5-AA0F-126CBAD0034E

6A95D7F4-AFC7-4139-AFC3-2A8C6A133FA6

Film, Robin Campillo’nun üçüncü uzun metraj yönetmenlik çalışması olmakla birlikte, bundan önceki en büyük başarısı olarak demeyelim de en hatırda kalan işi olarak tamamı amatör oyunculardan oluşan ve yönetmenliğini Laurent Cantet’nin yapmış olduğu Altın Palmiye ödüllü “The Class / Sınıf”ın senaryo çalışması olarak kalmış olmasında, Campillo’nun güçlü kaleminin onu bu noktaya getirdiğini unutmamak gerekiyor. Oyuncular arasında en çok adı duyulmuş olan ve Sophie rolüyle karşımıza çıkan Adele Haenel ise Dardenne Kardeşler’in Meçhul Kız’ında başrolde yer almıştı. Göz aşinalığı olanlar için, kendisini ön plana çıkarmadan, takım oyunculuğunda harikalar yaratan gösterişsiz bir aktrist olarak yine göz dolduruyor göründüğü her karede. Arjantinli oyuncu Mahuel Pere Biscayart’ın da çok farklı bir enerjisi vardı film boyunca. Çok da cüretkardı bana kalırsa. Ama orası Avrupa. Sektördeki yaklaşık on beş yıllık kariyeri göz önüne alındığındaysa, insan şaşırmadan edemiyor minyon fiziğin nelere kadir olduğunu görünce.

DDC81AEF-D962-4321-865A-6EB664D7371C

12D45277-F26B-4D41-B448-1F81C899E65D

KALP ATIŞI DAKİKADA 120 :

Film bir protesto sahnesiyle açılıyor. Sahne arkasından fırlayan eylemci bir grup genç uzuun ve sıkıcı bir konuşma yapan adamın sözlerini balla değil de, kan bombası ve kelepçeyle kesiyorlar. Bunu yapan ACT UP grubu ilk defa New York’da ‘89 yılında, gay topluluğu içinde AIDS hastası olan kişilerin haklarını korumak için kurulmuş olup, bizler film boyunca ACT UP PARIS’in eylemlerine tanıklık ediyoruz. Aralarına katılan dört yeni üyeyi gruba tanıtmadan önce kendilerini tanıtıyorlar, sonra da medya ve toplum karşısında nasıl görünecekleri anlatılıyor kendilerine nazikçe. Yani HIV durumları ne olursa olsun HIV pozitifli bireyler olarak hatırlanacakları gerçeğini. Hastalığı iyice nükseden bir arkadaşlarının uzun zaman önce kendileriyle bağlarını kopardığını ve yakın zamanda aldıkları ölüm haberini duyuruyorlar anfide. Mitterand’a resmi gönderilecekmiş AIDS salgınını hatırlatmak için. Filmin sonunda benzer bir kader bekliyor olacak Sean’u da. İlerleyen hastalığına çare bulunamadığından, bıkkınlıktan, umutsuzluktan o da vazgeçiyor davasından ve kenara çekilip ölmeye koyuluyor sessizce. Kendi derdine düşüyor kısaca. Grup tarafından onun fotoğrafları da Mitterand’a ulaşacak ve belki Mitterand görmeyecek bile, görse de umursamayacak kuvvetle muhtemel. Grubun protestolarının hedefi olan tek kişi Mitterand değil. Melton Pharm adlı dev ilaç firması, resmi tavsiyelere rağmen kondom makinesi koymamakta ısrarcı liseler, bağımlılara enfekte şırınga kullanılmasını önlemeyen iç işleri bakanlığı ve de sağlık bakanlığı. Her ay 6000 yeni hasta aralarına katılırken, bağımlılar arasındaki %4 olan HIV pozitifli sayısı %30’a çıkmış çünkü. Avrupa’nın başkenti sayılabilecek bir ülkede bağımlılara enfekte şırınga kullanılmasıysa akıllara ziyan bir olay tek kelimeyle.

9D234765-5DB7-4796-BACD-144BA75F62F2

Filmin odak noktası olan karakterlerin başında Sean ve Nathan geliyor. Bir süre sonra partner olmaya başlıyorlar. İlişkileri Sean AIDS’ten ölene dek sürüyor. Nathan negatif çıkmış ve partnerinin durumunu bile bile kabullenen taraf oluyor. Sean’un daha fazla acı çekmemesi için de ölmeden önce damar yolundan ilaç veriyor ona. Sean’sa herkes kadar korkuyor ölmekten. Ondan hırçın, ondan pes ediyor, ölüme tek başına gidecek ve verilen tüm bu mücadelenin sonunu göremeyeceği gibi, ona bir fayda sağlamayacağının bilincinde. Yine de ölüm döşeğinde, tüm halsizliğiyle sıkı sıkı tembihliyor şırıngayı eline batırma diye. O zaman üzülüyorsunuz işte Sean’a ve onun gibi verilen bütün kayıplara ve onların sevdiklerine. Film bunu başarıyor ve amacına da ulaşıyor. Son yıllarda koltuğunu en az kendisi kadar haşin hastalıklara bırakmış olduğu düşünülürse, bir dönem terör estirmiş olan AIDS’in, sahiplerine ve onların sevdiklerine neler neler çektirdiğini görüyoruz. Gerekli önlemler alınsa tablonun çok farklı olacağını da biliyoruz. Filmin ortasında yer alan Sean ve Nathan arasında geçen ve cinsellik içeren sahnelerin bu kadar uzun ve açıkça gösterilmesini, homofobiklerin gözlerini devirmelerine rağmen, eğitici olması açısından fena halde önemsemek gerekiyor. Bir de unutmadan belirtmek gerek Leaving Las Vegas’a da yüksek desibelli bir selam çakılıyor inceden. Benim en beğendiğim sahneyse her zamanki anfilerinde Gay Gururu ya da Onur Yürüyüşü(Gay Parade, Gay Pride ya da Gay Pride Parade) günü için slogan bulmaktaki yarışları idi. Ayrıca bir bütün olarak tüm eylemlerine bulaşan iyi niyeti sevdim, kendi aralarındaki dayanışmayı son saniyeye kadar bırakmayışlarını, birbirlerini statü kaygısız kabul edişlerini, tüm kanlı, küllü ve bol sloganlı eylemlerini, Sean’ın rüyasında gördüğü Seine’in kana bulanışını ve Paris’i ikiye ayıran nehri uzaktan izlemeyi, benim de bir zamanlar bir dergide ya da gazetede karşılaştığım, sonrasında rüyalarıma giren ve AIDS’den ölen bir adamın morarmış, şişmiş, canlı cenazeye dönmüş yüzünün ne amaçla topluma servis edildiğini acı bir şekilde hatırlattığı için, tarih okuyan Jeremie’nin tatlı yüzünü, politik cenazesini, hepsinden öte kendisi hasta yatağında ölümle pençeleşirken ACT UP’ın eylemlerini 1848 Fransız Devrimi ile özdeşleştirdiği için, çok uzak sevdim.

SON BİR SÖZ BENDEN SİZE : Hiçbir şey için geç kalınmadığını düşünmekteyim. Üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olsa bile, mevsimler bir bahardan başka bahara geçmiş olsa bile ve bir senede insan hayatında çok şeyler değişmiş olsa bile bu filmi bir kez izleyin derim. Ben her filmi iki kez izleyenlerdenim.

F800B013-D307-491D-9C89-E4EAC9D87422

 

WILD WILD COUNTRY

EA8F2B9D-923F-45EE-8EA6-81021F2D3047

WILD WILD COUNTRY :

“Köprülerinizi yakın, ileri gidin.” Bhagwan / Osho

“Kendimle yaşamak zorundayım. Kendimle yaşarken kendi içime bakmalıyım. Ben kimim? Ben neyim? Neden benim? Bu iyi veya kötü, doğru veya yanlış siyah veya beyaz değil. Tabii ki ölünce cennete mi cehenneme mi gideceğimi bilmiyorum. Ama nereye gidersem gideyim kendi cennetimi yaratacağım.” Ma Anand Sheela

Her taç, giyotinle gelir. Giyotin olmadan tacı takamazsın ve bu benim kaderim. Ama insan neden bir başkasını giyotininin altına yatırır? Gücü yüzünden. Gücünü kırmak isterler ve giyotine rağmen beni henüz öldüremediler. Ruhumu da. Nereye gidersem gideyim bu tacı takacağım. Giyotinin altında olmak beni korkutmuyor.” Ma Anand Sheela

“Gücümü kullanmayı seviyorum. Neden sevmeyeyim? Bhagwan bana gücümü kullanmayı öğretti. Onu boşa harcayacağımı mı sanıyorsunuz?” Ma Anand Sheela

“Biz iyi eğitimli değildik. Güya bize kusursuz toplumun nasıl olacağını göstereceklerdi. Bir şey bilmez kroların yanına taşındıklarını, hiçbir şey anlamayacağımızı düşünüyorlardı. Çok zeki olduklarını sanıyorlardı.” Antelope’un çaresiz ve endişeli halk’ından bir kişi, tıpkı diğerleri gibi

Bazen düşmanlarını yakınında tutmalısın. Onlara iyi davranarak çok şey öğrenebilirsin.” Bir Antelope’lu

“Zührevi hastalık, suç, uyuşturucu ve alkolizm olmayan tek topluluğuz. Bizler cinsellikten tam anlamıyla zevk alan tek topluluğuz.” Çok iddialı bir Sheela söylemi

“Bhagwan bir Zen ustasına dair bir hikaye anlatmıştı. Zen ustası bir müridinin aydınlanmaya hazır olduğunu görünce, sopasıyla vurup onu öldürmüş. Ölümünden hemen önceki anda aydınlanmış olurmuş böylelikle. Kendime tekrar tekrar sordum, ustanın darbesini kaçırdım mı? Bana aydınlanma getirecek darbeyi yemeyi beklemedim mi? Başarısız olduğuma dair bu şüpheden kurtulmam yıllarımı aldı. Bunu söylerken, zihnimde kozadaki bir tırtıl görüntüsü var. Kozasından çıkan güzel bir kelebeği izlediyseniz, bu uzun ve zor bir süreçtir. Sıkışık halde hareket eder. Koza, güvenin bedenine tutunur. Son bir kez çırpınıp, son itişler sayesinde kendisini çıkarana kadar.” Jane Stork/Ma Shanti B

GİRİŞ :

Diziyi izlemiş olan karşı cinsten iki kişinin diyaloglarına şahit olacağız az sonra. Kız kısmını K ile, erkek kısmını E ile adlandırıyorum. Karmaşa olmasın.

K-İzledin mi?
E-Şimdi bitti. Neymiş bu Osho böyle?
K-Biz kızken fakülteye giderdik, kendisini çok severdik. Aslında ben sevmezdim. Aslında ben hiç Osho okumadım bile ama dedim ya arkadaşlar severdi ve ondan çok çok ve sık sık bahsederlerdi. Öyle ki insanı sıkacak ve okumadığı için dışlanacak kadar.
E-Anasının gözüymüş. Sizi bile etkilemiş bak, kaldı ki müritleri ölüyordu bunun için. Başta da Sheela. Kıllı göğsü filan deyip durdu…herifi yakışıklı sanırsın bir de. Halbuki tipsizmiş be.
K-Bambi gözleriyle yaptı herhalde!
E-Neyi pardon?
K-Etkileme işini!
E-Öyle olsa bambi gözler derdi Sheela, kıllı göğsü değil.
K-Jane Stork gözlerinde kaybolmaktan filan bahsediyordu ya…
E-Onu da anlamak mümkün değil ki. Evliliği kötüye gidiyormuş, bir oğlu olmuş, sonra mutsuz olmuş, sonra Bhagwan’ı görmüş, gözlerine vurulmuş. Hatırladım bak şimdi. Ah siz kadınlar, çok tehlikeli bir türsünüz. Unutmuyorsunuz hiçbir söyleneni. Koskoca Osho bile ne çekti Sheela’dan!
K-O kıllı maymun kızcağızı kullandı.
E-O da kendini kullandırtmasaydı. Hem karşılıklıdır bu işler.
K-Klasik erkek söylemi. On altı yaşında babasının teşvikiyle kapısına götürülmüş. Ne yapacaktı oncacık kız?
E-Çoraplı ayağının üzerine tokyo giyen bir adamdan bu kadar etkilenmiş… demek etkileneceği varmış.
K-Safmış çünkü. Safsındır o yaşlarda. Sonra da bir sürü sorumluluk yüklerler sırtına. Tüm cehaletinle ne yapacağını bilmeden saldırırsın oraya buraya.
E-Sakin.
K-…im. Zaten.
E-Dişlerin gıcırdıyor ve Sheela’ya dönüşüyor gibisin azar azar. Lütfen. Kunduz yemek ya da zehirlenmek istemiyorum gece gece.
K-Peki ama beni provoke etmezsen sevinirim.
E-Ya birbirini provoke eden zavallı Oregon halkına ne demeli?
K-Antelope’lular mı? Zavallı bir halleri yoktu bence. Sadece azınlık kaldılar. Statü kaybından korktular. Hem hep Amerikalılar mı işgal edecek her yeri? Sorsan Kızılderili topraklarıdır oralar. Hayatlarının hiç değişmemesini isteyen, bir avuç geleneksel beyaz Amerikalı. Birbirini gazlaya gazlaya Oregon’dan çıkan tüm savcılara ağladılar gel bizi kurtar diye. Babalarının eteğine yapışan sümüklü çocuklar gibiydiler.
E-Ya ne yapacaklardı? Zavallı yaşlı teyzeler gece gece kulaklarına tıpa mı taksalardı sevişme seslerini duymamak için? Ya o FBI görevlisine ne demeli. İki ay ne çekmiş be adam? Bunlar ortalık yerde sevişirken, adam mecbur işini gücünü yapmış.
K-Gerekiyorduysa tıpayı taksalarmış. Gerekmiyorduysa bakmasaymış.
E-Allah Allah. Sen bayağı… İlk iki bölümde bunları iyiniyetli bulmuştum ben de ama adamlar kunduzları blenderdan geçirip şehrin şebeke suyuna filan karıştırdılar yahu.
K-Kunduzlara çok yazık olmuş tabii.
E-… Bence bu tartışma çok gereksiz biliyor musun?. Survivor Adası’na düşmüş ünlüler ve gönüllüler gibiyiz.
K-Bir dahaki sefere İstanbullu Gelin’i izler tartışırız. İster misin?
E-Tartışılacak ne var ki orada?
K-İzleyince söylerim. Ada’ya gelince para için pul için, neyse ne. Ne çok zavallılık var orda da. Bak ne diyeceğim, çok uzun zamandır düşünüyorum da, perdenin arkasında kalan eller dışında insanoğlu çok zavallı aslında. Bize uygun olmayan rolleri oynuyoruz. Çoğumuz beş parasızız. Bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz, sonra tutunduğumuz şeyin bize daha çok muhtaç olduğunu görüyoruz. Herkes bir politikacının peşinde, parti derdinde, olmadı şarkıcı türkücüye erişme derdinde.
E-Herkes aynı ki.
K-Herkesin aynı olması, bunu benim de kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Ben kendim kendimi değersiz ve yetersiz buluyorum. Her konuda.
E-Nedenmiş o? Sen benim için çok değerlisin.
K-Öyle mi dersin? Her ayrıldığımızda birini buldun.
E-Hep sen oldun terk eden.
K-Neden diye sormadın ki hiç!
E-Neden?
K-Çünkü fazla bir arada durmak seni sıkıyordu. Benimle mutluydun ama her zaman değil.
E-Çok incesin, çok naziksin. Çok teşekkür ederim. Bunu düşünerek beni defalarca terk etmene anlam vermeliydim. Belki de bir komün hayatı sana benden daha iyi gelir.
K-Öyle bir komün yok etrafımda. Tarikatlarda da Arapça ibadet, bir sürü itaat filan…bana dayanamaz onlar. Ben de onlara. Gördük bir yaz günü başımıza yağanları. Atatürk’ün yolundan çıkarlarsa olacağı o… Bir de bu usta çırak ilişkisinde hep sakat bir taraf var gibi geliyor. Bir süre sonra fazla müdahale kadı kızını bile usandırır. Hem usta neye göre usta yani? İki çift doğru söz söyleyebiliyor diye mi? Felsefe masterı yaptı diye mi? Senden daha olgun diye mi? Yirmi yaşında gözünde büyütürsün sadece herkesi.
E-Asiliğini bilirim. Söyle bakalım bir dahaki sefere ne zaman terk edeceksin beni?
K-Gözlerinde bana bakarken görmeye alıştığım parıltı ne zaman biterse, o zaman.
E-Sheela da mı senin gibi o parıltıyı görmez olmuştu dersin?
K-Olabilir.

78F67482-3718-42E7-8893-D653661A49A4

WILD WILD COUNTRY :

Netflix’in çok yeni tarihli, vizyon yüzü görmüş altı bölümlük bir belgesel dizisi “Wild Wild Country”. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerimizden silindir gibi geçmişken ve geride bıraktığı toplumsal travmayı atlatmaya çalışırken, ne yapıp edip önyargılardan arınarak izlemek gerekiyor bir başka vahşi vahşi ülkede yaşanmış gerçekleri. 15 Temmuz bir silahlı darbe girişimiydi, herhalde Osho Pentagon’u ele geçirmemişti derkenki müstehzi ifadelerinizi görmezden geliyorum. Usta mürit ilişkisine ışık tutması açısından öneminden bahsediyorum burada. Birin binlere, binlerinse ülkenin dört bir yanından akın akın Oregon’daki çiftliğe gelerek, müritliğe evrilişlerini izledik aşama aşama. Kitapları milyonlar satmış ve halen daha satmakta olan bir adamın parlak aurası sayesinde oluşturduğu müritlerle ülkesi Hindistan’dan kilometrelerce uzak olan Anayasası’ndaki özgürlük vaadine güvenerek geldiği bir başka ülkede kendi cumhuriyetini kurup, saklı cennetini kuldan ve gazetecilerden sakınmadan toplum önünde sergileyişini ve de en nihayet iç karışıklık, dış baskı, vs. vs. sonucunda yaşananları gördük bir solukta. Bir döneme tanıklık ediyoruz, bir çatışmaya, çapı ülkeyi aşmış, sınırları Avrupa’ya kadar uzanan bir hayalin, eski ve yeninin, geleneksel ve aykırının bir araya gelemezliğinden, önyargılardan, küstahlıklardan, başkaldırışlardan, insanın içindeki güçten, potansiyelin ortaya çıkarılmasından başka daha da pek çok şeyden bahsediyor Wild Wild Country. İster din deyin, ister tarikat, başındakine ister usta deyin ister şarlatan, sonunda radikalleşmeye mahkum bu tip organizasyonların ve yaşanan komün hayatının ne noktalara geldiğini görüyoruz. İyi niyetli de olsalar, cumhuriyet kurmanın ve o cumhuriyeti yönetmenin pek de kolay bir şey olmadığını da görüyoruz. Dünyanın neresine giderseniz bu böyle, insanlar güç için, para için, adanmışlık için, kollektivizmin gücüyle kendini iyi ve güvende hissetmek için ya da özgür cinsellik için pervane misali mumun etrafına üşüşüyorlar. Dünyanın tüm kaybolmuş ruhları ya bu uğurda yanıyorlar ya da bir köşede dünyanın onları keşfetmesini beklerken ziyan oluyorlar. Bu dizi bu arayışın hikayesi en çok da. Herkes umduğunu bulabiliyor mu peki? Elbette ki sonu hayal kırıklıklarına uzanan hayat yolculuğunda tekamül oluyorlar. Tutundukları kozalardan güzel birer kelebek olarak çıkıp uçmaya başlamaları ise kelebek için sonsuzmuş gibi görünen birkaç gün oluyor sadece ve sadece.

76300432-56AD-4CD9-A8E7-53416A7CDDB9

BCB6494A-0A49-42D4-948A-D637C5729800

Dizi altı bölümden oluşuyor oluşmasına ama hiçbir bölümüne isim verilmemiş. Altı bölümden oluşan bu diziyi bir film gibi izliyorsunuz eğer hiç ara vermezseniz. 1981 yılında etraf karlarla kaplıyken başlıyor dizi. Oregon eyaletinin Wasco Bölgesi’nde yer alan bir şehir olan Antelope’da geçiyor hikayenin tümü. Issızlığın ortasında, sessiz, küçük bir yer burası. Elli kişiden oluşan bir nüfus var Antelope’un içinde yaşayan. Dolayısıyla herkes birbirini tanıyor, anlaşıyor ve yardımlaşma var. Toplu mangal partileri yapan, işçi sınıfından olan, hayatlarında ilk defa, o da Antelope’da ev sahibi olabilmiş, son yıllarını huzur içinde geçirmek isteyen bu mutlu azınlığın saadetinin, bir başka mutlu azınlık tarafından bozulması ise an meselesi. İzole bir hayat yaşayan halkın huzurunu bozansa yakınlardan çiftlik alan zenginlerin Rolls Royce’lu gurusu olarak bilinen ve bu topraklarda bir tarım komünü yaratacağı söylenen Bhagwan. Aradan geçen neredeyse kırk yıla rağmen, bugün bile tripadvisor’a baktığınızda Antelope’a en yakın otelin 27 mil uzaklıkta olduğunu ve iki restorandan ibaret olduğunu, etraftaysa yapacak hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Hobi olarak avlanan bir halkı var içinde. Şimdiyse kırmızı halılar döşeniyor Bhagwan’ın geçeceği ve halkı selamlayacağı yerlere. Prefabrik evleriyle koyuluyorlar yola. Çölün ortasında 50.000 kişilik bir şehir kurulacağı söylentisiyle, çıkacak kargaşaya zemin hazırlanıyor halk arasında. FBI tarafından Amerikan tarihindeki en büyük zehirleme, telekulak ve göç yolsuzluğu olarak nitelendiriliyor sular durulup, olaylar kapandığında. Bhagwan Shree Rajneesh, nam-ı diğer Osho, oluşabilecek bütün önyargıyı karşısına alarak, özel sekreteri, komünü, manikürlü elleri ve milyon dolarlık saatleriyle dört yıl boyunca hiç çıkmadığı Pune’daki Ashram’dan bir gün ansızın uçağa atladığı gibi geliyor Antelope, Oregon’a. O yıllarda Osho ellisinde. Gençken durdurulamayacak bir gücü olan genç adam, Hindistan’dayken, ilk önce küçük gruplara seslenir ve bu topluluklardan mürit edinirmiş. Genç yaşta kendi kitaplarını yazmış ve kısa bir süre içinde de bir rock star gibi karşılanır hale gelmeye başlamış daha büyük kalabalıkların önünde. Öğretileri Batı’da ses getirir olduktan sonra, nükseden alerjik rahatsızlıkları yüzünden Bombay’dan Pune’a taşınmış ve bundan sonraki nihai hedefi uluslararası bir komün kurmakmış. Her gelenin kendini buraya ait hissettiği, sanki eve geldik dedikleri, huzuru buldukları, gecekonduların orta yerindeki Ashram’daki hayatın sosuysa cinselliği reddeden eski guruların aksine, Bhagwan’ın bu konularda son derece esnek olmasıymış. “Açılımlar yapan, yenilikçi Bhagwan.” Vietnam kapıdayken, New Age uyanışının bir parçası oluvermiş bu sayede o tarihlerde. Meditasyonu bir ürün olarak pazarlayıp, finans işinden de anladığından, komüne devamlı surette gelir gelmediği takdirde, masrafların altından kalkamayacaklarının da bilinciyle büyümek için ilk adımları atması uzun bir zamanını almamış zaten.

E5BA2396-31C1-46CA-92FA-4D8CEDB7AE3E

ÜSTAT BHAGWAN ve ÖZEL SEKRETERİ MA ANAND SHEELA :

Sheela on altı yaşındayken tanıştırılıyor Bhagwan’la ve o yıllarda Osho’ya Bhagwan deniyor daha. Babası alıp götürüyor onu Bhagwan’ın huzuruna. Bir apartman dairesi burası ve babası ona uzun yaşadığı takdirde onun ikinci Buda olacağını söylüyor yüksek bir inançla. Görür görmez çok farklı hisler içinde yaklaşıyor ona Sheela. Zihninin eridiğinden, tekamüle ermekten, onun güzel kıllı göğsünden filan bahsediyor röportajında. Öl dese ölecek bir hale getiriyor Bhagwan onu. On altı yaşında babam beni Bhagwan’la ya da herhangi bir guruyla tanıştırmadığından(umarım sizi de) ve kayıtsız şartsız itaat biraz çevre koşullarına, biraz aile durumlarına göre değişen bir şey olduğundan, on altı yaşındaki Sheela kızımızın da babasının tesiriyle, kısacası ailesinin onayı ve desteği sayesinde Bhagwan’a karşı böyle bir teslimiyet içine girdiğini anlıyoruz. Bhagwan’da ondaki kıvrak zekayı ve organizasyon yeteneğini görmüş olacak ki, her işini onun emin ellerine teslim ediyor bir süre sonra. Tüm komünü bir genç kadının yönetimine bırakıyor ve kendisi basınla konuşmayı da reddederek sessiz bir Tanrı gibi suskunluğa bürünüyor. Bundan sonra tek adamın arkasındaki tek kadın Sheela oluyor. Hinduizm ve meditasyonun birleşimi olan ve Bhagwan tarafından icat edilmiş olan(doğru kelimeyi bulamıyorum, yaratılmış mı deseydim) Dinamik Meditasyon’u deneyimlemek ve öğretmek Sheela’nın işi olmuyor hiçbir zaman. Kendi itiraf ettiği üzere, ben çalışmaktan anlardım diyor. Pazarlamaya ve kapitalist yöntemle çalışan bir topluluğu çekip çevirebilecek kabiliyete sahip, kendini dinlemeye değil. Gerekli olan miktarda para, ev ve yeni arazi gereksinimini karşılamak üzere sayıları 3000 ila 4000 arasında değişen Sanyasin’den borç alarak getirdikleri kart sistemi ile banka ve nakit akışını sağlıyorlar ilk önce. Bundan sonraki ilk hedefleri olan Sanyasin şehrini kurmak içinse tüm dini inançları uygulama hakkını veren özgürlükler ülkesi ABD biçilmiş kaftan oluyor. Ülkesinde artık birer tehdit olarak görülemeye başlanan Bhagwan ‘ın Amerika macerası böylelikle başlıyor.

 

Hiçliğin coğrafi bölgesi olarak addedilen Wasco Bölgesi’nde sokakta yan yana yürüyen beş kişiyi bulamazken, 25.000 hektarlık alan üzerine inşa ettikleri ve bir de isim verdikleri Rajneeshpuram’ı bir vahaya çeviriyorlar adeta. Kutsal Kitaplardaki, kutsal ağızlardan çıkma, kutsal metinlerde yazılanlara benzer bir dayanışmayla kuruluyor şehir, tam da çölün ortasında. Bir tür tapınak şehri inşa ediyorlar. Ayrıca bir butik, pizzacı, banka, yaklaşık 10.000 kişiyi barındırma kapasitesine sahip bir meditasyon binası, havaalanı, baraj, alışveriş merkezleri kuruyorlar. Bunu da basına açıyorlar, çünkü yaptıklarıyla gurur duyuyorlar ve bu çalışmalarından ötürü beklentileri bir adet Nobel ödülü. Öte yandan basına yansıyan, farklı yaşam şekilleri olan, sokaklarda sarılan, öpüşen çiftlerin varlığı, Bhagwan’a yakıştırılan seks gurusu lakabı, muhafazakar Hıristiyan halkı delirtiyor. Kültürlerinin yok olacağının, kırsal bir topluluk olarak tarikat tarafından ele geçirileceklerinin endişesi içine düşüyorlar. Hayattan pek fazla beklentisi olmayan, sadece huzur içinde ve sakin bir yaşam bekletisi içindeki emekli insanlar için komün hayatı, çıplak güneşlenme alanları ve özgür seks fikrini bünyeleri kaldırmıyor. Bu arada Antelope tam olarak şehirleşemediğinden arka plan sesi yok. Yani tüm gece onları aynı odada gibi duyabiliyorken ve kimi yaşlılar yatak odasını bu insanlarla paylaşmaktan memnun olmazken, ne yazık ki önlerindeki ilk seçimleri de kaybediyorlar. Seçim ertesinde kaldıkları otelleri bombalanan Rajneeshee’ler ve Antelope sakinleri bu noktadan sonra ciddi ciddi karşı karşıya geliyorlar. Kendilerine silahlı muhafızlardan oluşan bir birlik oluşturuyorlar misilleme olarak. Sheela basın yoluyla hedef haline geliyor ki bunda kendi sert söylemlerinin de payı var. Şoke edici olmayı öğrenirken, doğasının bir parçasının da buna kolayca uyum sağlamaya hazır olduğu söyleniyor ve öyle de oluyor. Odak noktası haline geliyor zamanla. Onu fırını olmayan Hitler’e benzetiyorlar. Tüm bunlar reklamın iyi ya da kötüsünün olmadığı ve getirisinin uluslararası kitap satışlarından elde edilen gelirler olarak döndüğü düşünülecek olursa, başarılı olmuş oluyor. Bok gibi para kazanıyorlar, festivaller sayesinde geçinip büyüyorlar. Antelope yağmur duasına çıkmışken, her tür olumsuz hava koşuluna rağmen 15.000 kişi dolduruyor festival alanını. Antelope sessizliğe bürünmüşken, Bhagwan krallar gibi karşılanıyor. Ama herkes için geçerli olan dünyanın güllük gülistanlık olmadığı ve çıkışlar kadar inişlerin de olacağı gerçeği onlar için de geçerli oluyor bir süre sonra. Federallerin iyice dikkatini çeken komüne karşı ABD’nin kurumları devreye giriyor bu sefer. Komünün yok edilme fikriyse Sheela’yı çılgına çeviriyor. Savaş açıyor tüm Amerika’ya. Henüz Bhagwan’la ters düşmemişler ve tüm bu fikirlerin ata babası da bizzat Bhagwan’ın kendisi iken,  Amerika’nın dört bir yanına gönderdikleri müritleri misyonerler gibi çalıştırarak, hiç olmadı broşür dağıttırarak, 7.000 evsizi çiftliğe getiriyorlar. Daha önce dünyada benzeri görülmemiş bu olay, aslında bir meydan okumaya dönüşüyor. Şimdi yerleşik düzene savaş açma sırası onlara geliyor. Bu işten kısa bir süreliğine de olsa karlı çıkan evsizlerse toplum hissini tadıyor, benimle ilgilenen de varmış diyorlar, hayatlarında böyle bir lüksleri olmamış çünkü hiç. Hepsi teker teker sağlık kontrolünden geçiriliyor.

Amerika kalbini kaybetti. Kalbi artık burada, Rajneeshpuram’da. Dışarıda değil. Rajneeshpuram artık Amerika’ya: “Bize yorgunlarınızı, fakirlerinizi, özgür olmak isteyen evsizlerinizi getirin. Onları Ellis Adası’ndaki gibi aşağılamayacağız. Chicago ve New York’taki gibi fabrikalara koyup köle gibi günde 12 saat çalıştırmayacağız. Onlara saygıyla yaklaşacak, güzel evler vereceğiz. Biz buna sahibiz. eğer Amerikan ve demokratik olan bir şey varsa, o Rajneeshpuram’dır, dış dünya değil. Burası evimiz ve onu çok seviyoruz.” Bir Rajneeshee

“Bir an önce kıçınızı kaldırmazsanız, boynunuzda Bhagwan resmiyle dolaşmak zorunda kalacaksınız.” Kızgın bir Oregon’lu

Öte yandan tüm bu evsizler önlerindeki seçim için birer seçmen demek. Bu şekilde Wasco’yu kolaylıkla ele geçirebilecekler. Fakat seçim kurulu(korkudan) yeni seçmen kayıtlarını kabul etmeyeceklerini bildirince, evsizlerle uğraşmak masraf ve dert olduğundan, bir de Sheela öfke sorunu olan bir evsiz tarafından saldırıya uğrayınca, Rajneeshee’lerin yavaş yavaş fetret dönemine girmiş olduklarını anlıyoruz. Antelope’luların bir sonraki problemi de çiftlikten gönderilen ve başıboş kalan evsizler oluyor bir de. Öte yandan Sheela yine rahat durmuyor. Wasco’da Salmonella salgını başlıyor. 750’den fazla kişi gıda zehirlenmesi teşhisiyle hastaneye kaldırılıyor. Rajneesh tıp merkezi hedef gösterilirken, eşi Godfather’ın yapımcısı olan zengin bir kadın olan Hasya yavaş yavaş komünün içine giriyor ve Sheela’yı ekarte ediyor. Sheela ise geride Bhagwan ve tüm komünün ona karşı beslediği nefrete karşılık, on beş yirmi kişilik grubuyla beraber uçağa binip çiftliği terk ediyor. Almanya’da yepyeni bir hayat var bundan böyle onları bekleyen. Dört yıldır var olan komün iki ay boyunca FBI ajanlarına, savcılara ev sahipliği yapıyor. Sheela ve Bhagwan’sa farklı kıtalardan nefret dolu söylemlerde bulunuyorlar birbirlerinin ardından. Ve Bhagwan uzun zamandan beri ilk defa kırık İngilizcesiyle Sheela’nın gidişinin ardından televizyon programlarına katılarak demeç vermek zorunda hissediyor kendini.

BA4CB86C-6FBF-4A48-A1A3-5E47E056FF77

87DC5CBC-F64F-4A85-9CB8-0ADAE3596A6D

Sürecin başlangıcında Sheela, Antelop’luları kıskançlıkla suçlarken, şimdi kıskançlıkla suçlanma sırası Sheela’ya geçiyor Bhagwan tarafından. Hedefiyse Sheela. Aynı zamanlarda Bhagwan yine bir ilke imza atıyor, Nietzschevari bir tavırla kendi kurduğu din olan Rajneeshizm’i öldürüyor, insanlarını özgür bırakıyor kendince. Bu akılcı karar sayesinde iyice inişe geçen kariyerini, televizyon ekranlarında çizilen karizmasını unutturuyor sevenlerine. Bhagwan ölüyor, yerine Osho doğuyor küllerinden. Tüm bunlar, döneminin en tartışmalı figürlerinden olan Osho elleri kelepçeli vaziyette tutuklanıp uçaktan uçağa, eyaletten eyalete sürülenip, en nihayet Federallerle yaptığı anlaşma sayesinde, Yüksek Mahkeme’ye gitmeden sınırdışı edilerek Amerika’dan gönderildiği zamanlarda ve hemen sonrasında gerçekleşiyor. Hindistan’daki tartışmalı ölümünden sonra mirasının ne olduğu ise bir muamma oluyor. 59 yaşında ölüyor. Geride ona ve öğretilerine adanmış topluluklar bırakıyor. Elli farklı dilde basılan kitapları da bir çok baskı yapıyor dünyanın dört bir yanında.

SON SÖZ : Nerrrde çokluk ordaaa bokluk. Bir sürü insanla…haytalık, ekmek elden su gölden, kolay kız düşürme hayalleri, kocamla yapamıyorum kiminle ne yaparım serüvenleri filan tamam da, bir sürü insan diyorum hani… Herkesin yürüdüğü yoldan yürünemeyeceğini, yoksa kişinin sıradanlaşacağını, herkesin aklının herkese uymayacağını, sonunda muhakkak çatışmalar yaşanacağını, usta usta diye diye uğruna öldüğün adamın da bir gün geldiğinde elleri kelepçeli bir vaziyette tüm zavallılığıyla gazetecilere gülümsemeye çalışarak mahkeme önüne çıkabileceğini ve de ölümlü olduğunu unutmamak gerekiyor. Master master diye sokaklara fırlayacağına, gir bir ustanın yanına öğren zanaatini kolayca. Kimsenin kimseye akıl verecek hali yok bu dünyada. Herkes aynı. Kişisel gelişim saçmalıklarını okuyacağına, roman oku, şiir oku hiç olmazsa. On sıradan kitap okuyarak insanların hayatlarını değiştirebileceğin türde zırvalıklar yazar, ciltletir, böbürlenir durur sosyal kelebekler. O sosyal kelebeklerin de ömrü kaç gün eder? Proust onlarca kere reddedilmişti Kayıp Zamanın İzinde’yi bastırmadan evvel, bir o kadar yıl sürdü seriyi tamamlaması. Beni değil, Proust okuyun. Hiç olmazsa “gerçek” bir yazar tanımış olursunuz. Avucunuzun izindeki zamana hükmedebilirsiniz belki de onun bir cümlesi sayesinde. Bir saniyeliğine olsa bile.

Senin aklına mı kaldık diyenlere diyorum ki; ben demiyorum ustam diyor diyorum, içimdeki usta diyorum, şaka diyorum. Altı buçuk saat boyunca insanların çıldırışlarını izledikten sonra, azıcık da benim çıldırma hakkım olmalı diyorum. Toplu yoga, toplu meditasyon, toplu seks, her şey toplu mu yapılırmış diyorum(tam çıldırdım ama iyi geldi). Öte yandan muhafazakarlığıyla bilinen, FBI’ın taktığını yaktığı Amerika’da bu tip oluşumlara neden tüm dünyadan daha çok bu topraklarda rastlandığı da ayrı bir tartışmanın konusu olsa gerek.

2589C8D8-E8AB-4ED1-9F47-D02FD095A263

 

 

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

0F6B3199-B901-4371-9AAD-B7C968CEACDB

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

“Bir psikolog olarak, bence, intiharı kendine zarar vermekle karıştırıyorsun. Nerdeyse hiçbirimiz intihar etmeyiz. Nerdeyse hepimiz kendimize zarar veririz. Hayatımızın bir döneminde, bir şekilde içki ya da sigara içeriz. İyi giden işimizi bozarız. Ya da mutlu giden bir evliliği. Ama bunlar karar değildir, daha çok dürtüdür. Hatta belki de sen bile daha iyi açıklayacak donanıma sahipsindir. Sen bir biyologsun. Kendine zarar vermeye programlı değil miyiz? Her hücreye kodlanmamış bu?” Dr. Ventress

Üç kitaptan oluşan serinin ilk kitabının uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Alex Garland’ın Ex Machina’dan sonra ikinci defa yönetmen koltuğuna oturuşuna şahit olsak da, öncesinde sektörde senarist olarak çalıştığını, Hollywood öncesinde ya da eş zamanlı olarak da aralarında DiCaprio’nun başrolünde oynadığı ve Danny Boyle’un çektiği The Beach ve Türkçeye Dördüncü Boyut adıyla çevrilen Tesseract adlı kitapların yazarı olarak epey nam saldığını ve benim de nihayetinde bilim kurgudan anlamadığım, pek ilgilenmediğim, bu boşluğu ise Stephen Hawking okuyarak değil de, iyi bilim kurgu filmler izleyerek kapatmaya çalıştığımın canlı kanıtı olarak karşınızda kendisi ve de ikinci yönetmenlik denemesi olan filmi var. İlk filmiyle rüştünü ispatlayan Garland’ın ikinci “denemesi” demekse son derece hatalı, çünkü yine başarılı. Yapmış ve de olmuş. İyi bir film olmuş Annihilation. En kestirme tarafından.

ECEBE90E-20AF-45B5-B67E-4BF91AD2F8F7

Elbette Netflix var yine işin içinde. Paramount ve Skydance ortak yapımı olan film izole edilmiş bir odanın içinde bir sandalyede oturmakta olan Lena(Natalie Portman)’yla aynı havayı bile solumaktan çekinen ve bu yüzden maske takmış özel kıyafetler giymiş üç adamdan oluşan ekibin liderinin sorduğu sorulara verdiği cevapları dinlerken başlıyor. Lena’nın zaman kavramının farklı algılandığı bir yere gittiğini ve sadece kendisinin dönebildiğini, kalan dört ekip arkadaşınınsa öldüğünü anlıyoruz sorulan sorulara verdiği yanıtlardan. Lena, John Hopkins hastanesinde biyoloji profesörü. Araştırma alanı hücrenin genetik olarak programlanmış yaşam döngüsü. Öncesindeyse yedi yıllık askerliye geçmişi var. Tıpkı özel bir görevle giden ve bir daha dönmeyen kocası gibi. Üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen Lena üniversitedeki işini aksatmasa da sosyal hayata katılmayı reddediyor. Örtülü bir şekilde kocasının yasını tuttuğunu görüyoruz. İş arkadaşı Dan’in davetini yatak odasının duvarlarını boyamak uğruna reddettiği gün, kocası Kane çıkageliyor ansızın. Tıpkı bir yabancı gibi hareket ediyor. Nerede olduğundan, nasıl döndüğünden güçlükle bahsedebiliyor. Evin dışındaydım derken, odanın dışında olduğunu ve Lena’yı görüp tanıdığını söylüyor. Gördüğü bir fotoğrafın peşinden gelmiş gibi konuşuyor adeta. Bir anda başlayan iç kanaması yüzünden Lena, Dan’i çağırdığı ambülansla acilen hastaneye kaldırırken, polis escortlarınca önleri kesilip uyuşturulan Lena bir labaratuvar ortamında açıyor gözlerini. Psikolog olan Dr. Ventress kocasının hangi görev üzerinde çalıştığını anlatıyor ona. Bir ulusal parkın içinde üç yıl önce başlayan dünya dışı bir olayda bir fenerin parıltı denen bir şeyle kuşatıldığını, sınırının git gide büyüyüp genişlediğini, o kadar ki bölgelere, şehirlere, eyaletlere yayılmasından duyulan korkudan ötürü ekiplerin olay yerine gönderildiğini, fakat hiç kimsenin geri dönmediğinden bahsediyor. Geriye dönen tek kişiyse Kane. O da ölüm kalım mücadelesi vermekte aynı dakikalarda. Lena önlenemez merakıyla, askeri geçmişini de hesaba katarak Parıltı’ya gitmeye karar veriyor. Dr. Ventress’le beraber beş kişilik ve kadınlardan oluşan bir ekip oluşturuyorlar. Bir psikolog, bir biyolog, bir jeomorfolog, bir fizikçi, bir de sağlık görevlisi olan bu beş kadının trajik bir de geçmişleri var bö