BİRİ YAZAR, BİRİ ÇİZER VOL – 8:

YOU WERE NEVER REALLY HERE

D5989CF8-AF0B-4137-91A9-F486C3A73D5B

YOU WERE NEVER REALLY HERE :

“Ödlek küçük kızlar böyle kambur durur.”

“Çiçekler boktan şeyler, her türlü ölüyorlar ve etrafı kokuya boğuyorlar.”

“Güçsüzüm ben. Güçsüz ve aciz.” Joe

Film hakkında gevezelik etmeye başlamadan önce 2017 Altın Palmiye adayı olup en iyi aktör ve en iyi senaryo ödülleri ile Cannes’dan eli boş dönmeyen Lynne Ramsay’in son filmi ile bir sene rötarlı da olsa karşılaşmaktan son derece mutluluk duyduğumu belirtmem gerek. İskoç asıllı Glasgow doğumlu yönetmen bu dördüncü uzun metrajında çıtayı, “We need to talk about Kevin – Kevin Hakkında Konuşmalıyız”dan altı yıl sonra ve “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”a rağmen bir hayli yükseltmiş durumda. Bence. Çok daha soğukkanlı bir film karşımızdaki. Nereden mi çıktı bu fikrim, çünkü hatırlamak adına Kevin’ı bir kez daha izledim yönetmenin son filminin üzerine. Her ikisinde de karşımıza çıkan ortak hallerden biri olan tatlı tatlı seçilmiş müzikler esnasında arızalı karakterlerimizin hayatla baş etme gayretlerinin yanında, seyirciye de bu arıza karakterleri sevmek çabası düşüyor en azılısından. Ve evet toz pembe gözlükleriniz ve mevzulara fazla kafa yormadığınız bir beyniniz yoksa da hayat hiç de öyle sanıldığı kadar kolay hazmedilesi bir şey değil, en azından benim açımdan, Ramsay açısından, Joe açısından, Nina açısından, Kevin ya da Eva açısından. Van’a doğru yola çıkmış giderken bitirmeye çalıştığım bir yazıydı bu. Aradan on on beş güne yakın bir zaman geçti ve hala bitirmek gayretim bitmedi, yazım da tabii. Yönetmenin altı yıl aradan sonra fakat bu kadar parlak bir işle karşımıza çıktığını görünce insan düşünmüyor da değil; belki de ara vermek gerek daha büyük başarılar için. Öte yandan, film, iddiasız süresiyle de şaşırtıyor insanı. Doksan dakikalık bir filmle Cannes’dan, şu zamanda, iki ödülle birden dönmek büyük başarıdır. Cidden.

109CB750-08AF-4318-A98A-8665FFA9CA99

Filmin başında yer alan geriye sayımla birlikte Joe’nun çocukluk travmasına şahit oluyoruz. Joe’nun geçmişiyle, şu an’ı çakışıyor ve çarpışıyor adeta. Çünkü gözlerinin önünden gitmeyen çocukluğunda yaşadıkları pek de öyle yenilir yutulur cinsten değil. Mühim yanıysa yönetmenin tüm bu yaşananları bize nasıl gösterdiği. İzleyin de görün kör gözüne parmak sokmadan ve çok da abartmadan yönetmenin böylesi zor bir işin altından nasıl kalkabildiğini. Sadist bir babanın oğlu olarak hem kendisi işkence görmüş hem de annesinin çektiklerine şahit olmuş olan Joe, babasının ona ve annesine yaşattıklarına rağmen, bundan yirmi sene önce hayatında edinebildiği tek kız arkadaşının dayak yemiş yüzüyle karşılaşıyor bir tren istasyonunda. Mevzu derin, çünkü ne gördüyse onu yapmış Joe istemeden de olsa. Ne yaşadıysa onu yaşatmış bir bakıma. Bu yüzden de geçmişte kalmış hayaletler yakasını bırakmıyorlar her fırsatta ve her şekilde. Joe’nun hayatındaki tek dokunulmazıysa zamanında beraber çook çileler çekmiş olduğu annesi. Meslek olarak profesyonel askerliği tercih etmesi, bu çocukluk travmasının eseri. Şimdiyse eski bir savaş gazisi olarak, seks kölesi olarak kullanılan çocukları arayıp bulmakla meşgul olmakta. Zihnini bunlarla meşgul etmediğindeyse, hiç aklından çıkmayan babasının duygusal ve fiziksel tacizleri geliyor ivedilikle gözlerinin önüne. Yani gözlerimizin önüne.

Joe rolünde yine bu rol için olduğu belli, bir hayli kilo almış bir Joaquin Phoenix çıkıyor karşımıza. Buna rağmen izbandut gibi, hımbıl değil ve fiziksel olarak son derece güçlü. Suratından vurulsa da, ölmüyor ve ödemli yüzüyle olayların perde arkasını görmeye çalışıyor. Arka sokaklarda onu gasp etmeye çalışan ve bunun için arkasından saldıran bir adamı sadece tek bir kafa darbesiyle yere seriyor. Birden çok adamı da aynı anda yere serebiliyor aslında. Karakter olaraksa sorunlu bir tip. Arıza denen türden. Her insanın yüreğinde taşıdığı şeytanla da, melekle de tanışıyoruz sayesinde. Çünkü Joe’nun hayatı hep kötü geçmiş. Babası kötü, babasının yaptıkları şeyler kötü. Sonra savaşta kötü şeyler görmüş, insan kaçakçılarıyla karşılaşmış, boğulmuş kızlarla karşılaşmış, her tür kötülük onu bir mıknatıs gibi çekmiş kısaca. Bugüne kadar üstlendiği her rolün altından rahatlıkla kalkabilmiş oyuncu açısındansa, Cannes’dan aldığı en iyi erkek oyuncu ödülünü sonuna kadar hak etmekle beraber bir yandan da bu sene izlediğim en iyi oyunculuğu vermiş bu nevi şahsına münhasır sıradışı kişilik. Phoenix varsa tamamdır denilebilinecek bir filmografiye sahip kendisi. Bu da onu ayrıcalıklılar sınıfına taşıyor her şekilde.

BCD922B0-B8CF-4525-961E-07600541F103

Filme dönecek olursak, Joe en son görevini tamamladıktan sonra Cincinnati’den Brooklyn’e dönüyor. Burada yani evinde bunama belirtileri gösteren annesiyle bir hayatı paylaştığını görüyoruz. Bu durumu normalize ettikleriniyse Hitchcock’un Psycho’sunu espri konusu yapmalarından anlıyoruz. İnci Küpeli Kız’ın tablosu var duvarlarında. Annesiyse beyaz kombinezonu, beyaz saçları, çökük avurtlarıyla bir hortlak gibi dolaşıyor evin içinde. İki gün önce azılı adamlarla uğraşan Joe, şimdiyse kuzu kuzu masaya oturmuş annesiyle beraber gümüşleri parlatıyor. Buzdolabındaki her şeyi çürümüş buluyor döndüğünde. Ve her yeni işinden önce bir çekiç satın alıyor çarşıdan. Patronu John McCleary ona yeni bir iş teklifiyle geliyor kısa bir süre sonra. O da Senatör Albert Votto’nun karısının intiharından sonra evden kaçmayı gelenek haline getirmiş kızını bulup getirmek. Babadan kalma miras olan çekiç alışkanlığıyla bir kez daha insan kurtarma avına çıkan kahramanımızın hayatının, Senatör Votto’nun sözde kızını bulmasının ardından gelişen olaylarla nasıl bir çıkmaza girdiğini görüyoruz bundan böyle. Annesi başta olmak üzere temas ettiği herkes teker teker öldürülüyor. Filmin en enteresan sahnesine tanık oluyoruz bu arada. Ağır yaralı ve aynı zamanda ölmek üzere olan kiralık katilin yanına uzanıyor Joe ve annesinin ölürken korkup korkmadığını soruyor sakince. Uyuyordu diyor adam da ona ve başlıyor radyodan yükselmekte olan “All I need is the air that I breathe”i mırıldanmaya son nefesinde sanki son duasıymışçasına. Joe da eşlik ediyor şimdi ona. Ve elinden tutuyor yalnız olmadığını göstermek için, belki de sadece annesinin ölürken bir şey hissetmediğini, daha doğrusu acı çekmediğini söylediği için. Bunlar benim yorumlarım. Sizler farklı düşünebilirsiniz. Onlar da sizin farklı düşünceleriniz olacaktır.

BE82E0D9-7941-4243-BC82-67226F951DED

9FC71AAA-997F-4822-9E29-238EB35F3E96

Filmin uyarlanmış olduğu aynı adlı kitabın yazarı olan Jonathan Ames’in henüz güzel Türkçe’mize çevrilmiş herhangi bir kitabı bulunmamakla beraber, Goodreads’de kitabı için yapılan yorumlara baktığımda genel olarak başarılı bulunduğunu belirtmem gerekiyor. Kitap tür olarak novella yani kısa romana giriyor. Buradan hareketle abartısız, ekonomik süreli bir filmin karşımıza çıkmasına çok da şaşırmamak gerekiyor. Şaşırtıcı olan vasat olduğunun hükmünü verebileceğiniz bir filmin çok büyük söylemlere girmeden de ne kadar güçlü, derin ve sonuç olarak başarılı olabildiğini idrak etmekte. Filme büyük katkı sağlayan soundtrack’inin mimarı ve Radiohead’in baş gitaristi Johnny Greenwood’u da anmak gerekiyor bu arada. Ramsay ile ikinci, Paul Thomas Anderson ile de saymadım kaçıncı ortaklığının sonuçlarının ayrı ayrı ne kadar başarılı olduğunu görmüş oluyoruz böylelikle.

Özet olaraksa 2017’nin bombalarından birinin daha düşmüş olduğunu görüyor ve kederleniyoruz rüzgar gibi geçip gittiği için.

D9BC58A0-B46C-4E32-A192-3C025CD52F36

Reklamlar

DERT

20171115_170809-01

DERT :

Ayağına toz bulaşmadan gel
Gözlerinden yaşlar düşmeden gel
Dertlerini kör kuyuya dök öylece gel
Sen hele bir dön gel, yeter

Peri bacalarını geride bırakarak gel
Rüzgarı estiği yerde bırak öylece gel
Uzak köyleri mesken etmeden gel
Herkesi kendin bilmeden gel

Dönen dünya sende dursun bu kere
Sevenlerin suçu bunda ne
Saçlarına düşen aktan kime ne
Derdin sana benden hediye

Bir abdalın peşinden gitmişin
Günleri sıraya dizmişin
Gözlerine perdeler çekmişin
Altındaki toprağın suçu bunda ne

Gökyüzü parlar kendinden
Bir kadın hep ağlar derdinden
Akşam çöker hiç istemeden
Karanlığın suçu bunda ne

Hayal edersin bir gün yaşlanınca
Sır tutan dostların yanındaysa
Anlat derdini bir çırpıda onlara
Yaslı başım toprağa girdikten sonra.

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

CFB5CD3B-9A3B-4849-AAF2-328C79884E67

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

“Tanrı uysalları korur.” Aunt Lydia

“Şimdi bir biz olmalı çünkü, şimdi onlar var.” Ofglen

“Artık uyanığım. Daha önce uykudaydım. Bu yüzden izin verdik. Kongreyi katlettiklerinde uyanmadık. Teröristleri suçlayıp, anayasayı değiştirdiklerinde; o zaman da uyanmadık. Geçici olduğunu söylediler. Hiçbir şey aniden değişmez. Sürekli ısınan bir küvette farkına varmadan ölürsünüz.” Offred

“Nolite te bastardes carborundorum.= Piçlerin seni ezmesine izin verme.”

“Her zaman bir başkası vardır. Hiç kimse yokken bile.” Offglen

İkinci sezonu iyice yaklaşmışken ve fakat ben hakkında bir şeyler karalamak için bunca gecikmişken, bir parça suçluluk duygusunun da etkisiyle yazmak için niyetleniyorum bir kez daha Margaret Atwood harikası kırmızı pelerinli Damızlık Kızlar hakkında. İşim vardı, gücüm vardı, dünyanın derdi vardı yoksa da yaratabilme kapasitem vardı. Bu yüzden yaklaşık bir sene sonra, bir kez daha, en başından koyuldum yola on bölümü izledim başındaaan sonuna. Üç, dört ve dokuzuncu bölümler en beğendiklerimdi belirteyim şimdi tam da burada. Dizi Amerika’da geçmekte. Değişik türde bir askeri darbe gerçekleştiriliyor. Diktatörü belli olmayan teokratik bir düzenle kurulan cumhuriyetin adıysa “Gilead”. Geleneksel değerlerin her şeyin üzerinde olduğu bu yeni düzense Orwell’ın 1984’ünü çağrıştırıyor çok fena. Karakterlerin ütopyası ise Kanada. Nasıl olmasın ama? Kanada’nın bu en kalabalık ve ikinci en büyük eyaleti olan Ontario’ya varabilen karakterleri onuncu bölümün sonunda bekleyen bir sürpriz var; o da mülteci kimlik kartı, bir miktar para, bir telefon ve de konuşma paketi hem de bir sene boyunca. Mültecisini böyle bir takım hizmetlerle karşılayan, anlayışlı sınır yetkilisi sahibi olan ülke bilenler bizlere de iletsinler, hem de hemen.

Dizinin ilk bölümünün ilk dakikaları Children of Men’in başındaki gibi bir takip sahnesiyle açılıyor. Buzlu yollarda takip edilen aracımızın içindeki karakterler bir aileden ibaret. Silahlı adamlarca aile darmadağın ediliyor bir anda. Anne kız birbirinden ayrılıyor, baba ise geride kalıyor. Genç kadın gözlerini açtığında geçmiş hayatından eser kalmadığını görüyoruz. Pek çok şeyin yasak olduğu, geleneksel bir hayatın içine düşüveriyor bir anda. Kitap, gazete, dergi okumanın yasak olduğu, televizyonun olmadığı, radyodan gelen müzik sesinin bile duyulmadığı türde bir hayat bu. Damızlıkların tek başlarına dışarıya çıkmaları yasak mesela, sözde güvenlikleri açısından. Asıl amaçsa kızları birbirine izletmek, gözetletmek, yanlışını gördüğünde de gammazlatmak halbuki. Birbirleriyle ve yolda karşılaştıkları yabancılarla konuşmaları gerektiğinde, kullanacakları kelimeler bile sınırlı.  Tanrı bizi izliyor, Tanrı seninle olsun, Tanrı yolumuzu açsın, Tanrı güzel hava bahşetti, Tanrı tohumları kutsasın, Tanrı savaşı iyi götürüyor olduğu yerden çok şükür gibi ipe sapa gelmez cümleler sarf etmek zorundalar karşılıklı olarak. Kırmızı Başlıklı Kız’ların başlıkları dışında giydikleri tek parçalı kırmızı entarileri ve yine kırmızı kapüşonlu pelerinleri var. Yürüyüşe çıktıklarında, hakeza yanlış bir şey olmaya görsün yakınlarında, hemen başlarını önlerine eğmek zorunda bırakılıyorlar. Gökyüzünü görmelerini engelleyen gece lambalarını andıran siperlikli bembeyaz şapkalarıyla burunlarının ucu dışında bir şey görmeleri de pek mümkün görünmüyor zaten. Seçilmiş kızların verildikleri ailelerdeki konumları farklı türde bir çeşit kölelik ya da hizmetçilik. Hizmetkar konumundaki kızların temizlik, yemek gibi sorumlulukları yok. Onların tek ve en mühim marifetleri bunca kısır bir dünyada doğurabiliyor olmaları. Dolayısıyla etinden sütünden yararlanılmak üzere yani yeni ev sahiplerine birer bebek vermeleri için belli ritüellerle kadınların denetiminde eşlerine sunuluyorlar. Son derece duygusuz bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken bu eylemler esnasında amaç karşı tarafı hamile bırakmak. Kız doğurduktan ve belli bir emzirme dönemini atlattıktan sonra ev ve aynı zamanda damızlık sahibi tarafından ivedilikle evden def edilmeye çalışılıyor. Böylelikle bir kez rüştünü ispatlayan damızlık bir başka eve transfer oluyor ve aynı prosedür tekrar tekrar gerçekleştiriliyor yeni ev sahiplerinin nezaretinde. Duygular mı? Onlar da işin içine giriyor bu zaman zarfında. Ama zamanla. Dikkat çekici olansa zamanla iyice sevgisizleşmiş ve düzene ayak uydurmuş, daha doğrusu bu düzenin mimarı ve destekleyicisi olan güçlü ve dindar, yeri geldi mi de kindar ve zalim olan çiftler arasındaki sevgisizlik.

Gerçek adı June Osborne, damızlık ismi Offred olan esas kahramanımız ve aynı zamanda damızlık kızımızın önceki hayatında ne kadar özgür olduğunu flashback’ler sayesinde gördükten sonra, iç sesinin bazen sağduyulu bazen de son derece gerçekçi bir şekilde haykırdığı cümleler sayesinde şimdiki hayatında neler hissettiğini anlıyoruz. Portakala değil çığlık atmaya ve bir makineli tüfeğe ihtiyacım var diyor içinden. Bu isyanını sözlü olarak dile getirdiği takdirde alacağı derslerin ve cezaların da sonuna kadar farkında Offred. Red Center’dalarken yakın arkadaşı Moira’nın kaçışına göz yumduğu için yatırıldığı falakadan sonra baygın vaziyette getirilip bırakılıyor yatağına. Aunt Lydia’nın elektrikli cop tutkusu var. Nehir kıyısından yürüyerek eve dönmeyi tercih ettiklerinde karşılarına çıkan idam edilmiş insanların  üzerlerine asılan yazılarda bir rahip, bir doktor, bir gay adam diye belirtilmiş olması, o kişilerin meslekleriyle ve “eş”cinsel tercihleriyle bir kabahat işlediklerinin kanıtı olarak sergileniyor olmalarının birer kanıtı adeta. Bir çeşit ibret tablosu yani duvar. Totaliter bir devlet rejimi altında isimleriyle anılmıyor bu insanlar ve sınıf farkı tüm acımasızlığıyla ortaya konulurken, kendisinden olmayanın posasını çıkartıyor bir güzel.

 

Kısırlığın Tanrı’nın yaratmış olduğu bir çeşit veba, seçilmiş damızlık kızların da ilahi bir amaç uğruna saf bırakılmış bir tür oldukları görüşü hakim yeni düznde, Bu uğurda damızlıklar iyi Hristiyanlar’ın iyi eşlerine iyi hizmetler sunmakla değerlendiriliyorlar. Kalanlarsa ya kirli kadınlar ya da sürtükler. Kutsal metinlerden yapılan alıntılarla alıştırılıyor kızlar yeni yaşantılarına. Rahel, Yakup ve Bila arasındaki üçlü ilişki normalize ediliyor bu sayede, adı üzerinde “kutsal” metinler kutsal diye. Aunt Lydia bu sürünün dişi çobanı aynı zamanda. Kızlara en ağır dersleri verdiği gibi, yeri geldiğinde insafa da gelebiliyor. Çünkü insani ilişkiler giriyor bir süre sonra devreye. Guguk Kuşu’ndaki Hemşire Ratched’la Yaprak Dökümü’ndeki ara ara duygusala bağlayan anne arasında gidip geliyor Aunt Lydia bu rolüyle. Yine de bence dizinin en Orwellyen karakteri de kendisi oluyor.

858BF8E0-00FD-458F-81B9-6639CFA42B4D

Hannah’nın annesi, Luke’un karısı olan June kitap editörüymüş önceki hayatında. Şimdiyse evlerinde kaldığı komutanla yalnız görüşmesi bile yasak. Çünkü bir cariye olarak bile görülmüyor ne yazık ki iki ayaklı rahimler. Biri bana damızlık dese, tarafımdan gözlerinin oyulması için yeterli nedene sahip olsa da, burada içlerinden ilk doğumu gerçekleştiren disiplinsizliği ve karşı gelişleri yüzünden tek gözü oyulan Janine oluyor. İyi ve sağlıklı bir bebek dünyaya getiriyor bu özünde son derece saf olan kız. Üstelik sadece emzirdiği sürece bu evde kalabilecek ve kızını kucağına alabilecek. Elindeki tek kozu sonuna kadar oynuyor Janine de. Sahibi olan Bayan Putnam’ı ısırıyor. Komutan Putnam’ınsa onu sevdiğini söylüyor. Birlikte kaçıp gerçek bir aile olacaklarını sanıyor. Aslında damızlıklarıyla karılarının korkusundan güya hissiz bir şekilde birlikte olan tüm komutanlar bir süre sonra aynı havayı solumanın, aynı metrekareyi paylaşmanın verdiği ve en önemlisi durumun tuhaflığından oluşan halden ötürü, özel bir ilgi göstermeye başlıyorlar kendi damızlıklarına ve alışıyor insan söyleye söyleye damızlık lafına da, her şeye olduğu kadar.

The Other Side

 

Dizinin en anlamlı sahnesinin mimarlarından bir başka damızlık olan Ofglen’se önceki hayatında üniversite profesörü imiş. Gerçek ismiyse Emily. Martha’lardan biriyle yaşadığı ilişki ortaya çıktığında, cinsiyete ihanet suçu işlemiş olduğuna karar veriliyor bir lezbiyen olarak. Lezbiyen kelimesiyse yasaklı kelimelerden. Ağızları Hannibal gibi sımsıkı kapatılmış, elleri bağlı vaziyette yargılandıktan sonra bindirildikleri kamyonetten indirilen kız arkadaşı oluyor ve kadın Emily’nin gözleri önünde asılarak idam ediliyor. Bizler de tıpkı Ofglen gibi oturduğumuz yerden çaresizlikle bakıyoruz bu manzaraya. Sonra da işlerin bu noktaya gelmeden önce nasıl da masum başlayan bir sokak direnişinin, kana bulandığını hatırlamak için gidiyoruz geçmişe. İşlerinden ilk atılanlar kadınlardı malum. Banka hesapları ve işleri aynı anda alınmıştı ellerinden. Bir kafeteryada bile herkesin içinde aşağılanmayla karşılaşabilen kadınlar sırf kadın oldukları ve dinci radikallerin gözünde potansiyel birer sürtük oldukları için bu muameleye tabi tutulmaktaydılar. Tüm bunlar gelecekte yaşanacakların birer habercisi olmakla beraber, bu örgütlü ilerleyiş karşısında çaresiz kalan halk canını kurtarmak, ailesini korumak adına sindikçe siniyor iyice. Kendisine clitoridectomy uygulanan Emily’se bembeyaz bir odada uyanıyor çaresizlik, şaşkınlık ve korku içinde.

38339159-6349-4BF1-9041-D0B01EA6076D

Dış ülke temsilcilerinin ülkeleri hakkındaki ilk intibası ülkenin ileri gelenleri için son derece mühim olduğundan, Meksika’dan gelecek olan ticaret heyeti için duvarlardaki kanları yıkatıyorlar damızlık kızlara. Offred’e etmediğini bırakmayan, sonradan püriten Serena Joy Waterford’un isyana teşvikten tutuklandığını, bir kitap yazdığını öğreniyoruz heyetteki yetkililer tarafından. İnkar etmese de, unutturmaya çalışıyor geçmişini. Kocası ise karşılıklı ticareti geliştirmedikleri takdirde paralarının dibe vuracağının derdinde. Ticaretin metasıysa kırmızı önlükler içindeki damızlıklar. Misafirlere de damızlıkların önceki marifetleri olan Gilead’ın çocukları takdim ediliyor. Bu manzara karşısında Meksika heyeti yetkililerinin neden büyülendiğini öğreniyoruz. Çünkü onların ülkelerinde de kısırlık var ve son altı yıldır tek bir tane sağlıklı çocuk dünyaya gelmemiş.

Peki bunca yasağa rağmen hiç mi yasaklar delinmiyor? Elbette deliniyor. Ama yalnızca memurların, rütbeli askerlerin ve yabancı misafirlerin görebileceği şekilde. Gayri resmi bir batakhaneye götürüyor Komutan Offred’i. Burada çalışan ve yeni toplum düzenine uyum sağlayamamış kadınlarlarla birlikte olma şansı sadece onların çünkü. Zamanında sosyoloji profesörlüğü yapmış, CEO ya da avukat olan kadınlar var aralarında. Aynı zamanda toplumdaki ikiyüzlülüğe şahit oluyoruz bu yerin varlığı sayesinde. Zina yapmak, eşcinsel olmak, bırak onu sohbet etmek bile yasakken, bir sürü dini zırvalıkların unutulduğu bir yerin varlığına göz yumulduğunu görüyoruz. İçeride herkes her şeyi yapar halde. Çünkü onlar muktedir. Dinse fakirin ekmeği haline getirilmiş zaman içinde. İnancı hiç karıştırma, o sadece senin meselen yaşadığın müddetçe.

Dizi boyunca ahlanacak pek çok şey varken, ileride-kaldı ki bu çok ileri bir tarih olmayabilir, aslında bu dizide yaşanan her şeyin bir gün bizim ve de tüm dünyanın başına gelmeyeceğinin garantisini vermek mümkün değil. Bir sebepten ya da pek çok birikmiş sebepten ötürü kısırlığın, ülkelerin popülasyonu ciddi şekilde etkileyecek boyutlara gelme ihtimalini düşünüyor insan en fazla ve ailelerin daha doğrusu bir çocukla ancak kendilerini tam bir aile hisseden fertlerin bu uğurda nelere katlanabileceğini görmüş oluyoruz bir kez daha. Son zamanlarda benzer bir konuya eğilen(ama tam manasıyla değil) Kanada orijinli bir kadın yönetmen benzer bir konuyu ele alan bir diziyle çıkagelmişti ekranlara. İlk sezonuna hayran olduğum, başrolünde yine Elisabeth Moss’un yer aldığı dizinin “Top of the Lake, China Girl” isimli ikinci sezonunda taşıyıcı anneler yüzüstü bırakıyorlardı aileleri ve ilk uçakla ülkeden kaçıyorlardı. Karınlarının içindeki bebekleri de beraberlerinde götürüyorlardı. Serinin ilk sezonundaki oyunculuğu ve Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki rolleriyle iki defa Golden Globe en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Elisabeth Moss, Jodie Foster’a olan kah fiziksel kah rol benzerlikleriyle kalıyor hatrımda. Kendisi aynı zamanda Damızlık Kızın Öyküsü’nün yapımcılarından bu arada. Margaret Atwood’a gelince önceden hiçbir romanını okumamış olabilirsiniz ama ilk tanışacak olanlarınız için fena halde feminist, bir o kadar hümanist ve de gerçekçi bir kalemle karşılaşacaksınız benden söylemesi. İnsanı afallatan bir tarzı olmuştur her zaman. Kırmızı pelerinlerle böylesi bir dünya yaratmak çok kolay değil. Bu ay sonunda yayınlanacak olan ikinci sezonunuysa merakla beklemekteyim. Trailer’ı yayınlandı yakın bir tarihte.

D7F66E2A-0048-44F2-824F-038B6F831E75
Bunlar geleceğin damızlık oğlanları
1AF684DF-0A58-4349-A2A6-53E2260CD264
Bunlar da işin gurur kaynakları

BENİM VAROŞ HİKAYEM : MY SUBURBAN STORIES

9628F643-1A76-4573-98F5-6FB2B8838D37

BENİM VAROŞ HİKAYEM : MY SUBURBAN STORIES

“Demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım.” Yaşar Kemal

“Pasaklı herifler, başarılı kadınları kıskanır.” Naime(çok doğru bir tespit)

“Yokluk düzene sövdürür.” (bu da öyle)

GİRİŞ :

2016 yılında yapılmış ve yakın tarihlerde sadece ve sadece bir yerde gösterildiği için o gösterildiği platformu online satın almama neden olmuş bir belgeseldir “Benim Güzel Çamaşırhanem” pardon “Benim Varoş Hikayem”. Benim için anlamı büyüktür yani. Filmin yönetmeni olan Yunus Ozan Korkut’sa, sesinden anlaşılacağı üzere genç bir arkadaşımız ve belgeselin geçtiği sokakların çocuğu imiş. Bu özel durumunu filmin başında ve sonunda kendi sesinden de dinlediğimiz gibi, aynı özel durumun adıysa Adana Ceyhan’lı olmakmış. Hepsi o kadar. Neymiş bu Adana’lı ama bir de Ceyhan’lı olmanın insana kattığı anlam ve önem dediğinizde, onun cevabını filmin sonunda Çulluk Yusuf veriyor kısaca: “Adana yetiştirir, Ceyhan bitirir.” Yani insanı bitiren bir tarafı varmış Ceyhan’lı olmanın, o topraklarda doğmuş olmanın. Bir suç batağına doğuyormuşsunuz herşeyden önce, siz masum olsanız da çevre faktörü diyorlar ya hani, işte o bırakmıyormuş yakanızı ya da doğanızda olan suça eğilim ortamını da bulunca palazlanıyormuş iyice. Filmde öyle çok örneği var ki bunun. Yunus Ozan nasıl kurtulmuş peki diyeceksiniz, okuyarak kurtulmuş diyeceğim ben de. Sonra da izleyerek, son olarak da filmler çekerek. Sonra da ilk iş dönüp gelmiş, sokaklarının belgeselini yapmış. Böyle bir filmin, onu, kariyerinde hangi noktalara getireceğini ise zaman gösterecek. Yakın zamanda filmde yer alan karakterlerden bazıları uyuşturucuyu, suçu ve suçluyu özendirdiği gerekçesiyle polis tarafından(en başta narkotik olsa gerek) düzenlenen bir şafak operasyonuyla gözaltına alınmış olup, iki kişinin o esnada zaten cezaevinde yatmakta olduğu tespit edilmiştir. Filmde hayatına özenilecek kimse yoktur. Bu filmi çekmek, hadi çektin yayınlatmak, hadi yayınlattın belaya bulaşmadan yoluna devam edebilmenin öyle kolay bir şey olmadığını anlamış bulunmaktayız bu şekilde. Cesur bir iş yapmış bu açıdan Yunus Ozan kardeşimiz. Cesur bir şey yapmış bütün oyuncu kardeşlerimiz ki, onların tabiatları öyle imiş anlaşıldığı üzere. Öte yandan filmdeki anlatıcı konumundaki karakterlerden çoğunun bir ya da birden çok defa bu tip tecrübeleri olduğu düşünüldüğünde, zahmetinin filmde rol almaktan daha az önemli olduğunu düşünüyorsunuz içten içe. Kaybedenlerdensen eğer, bir kez daha kaybetmenin zararı olmuyor olabilir. Bu karakterlerden pek çoğu zaten doğuştan kaybedenlerden, yine anlaşıldığı üzere. Devran’ın dediği gibi “Acı Hayat” yakıyor tadına bakanı, iyice acıtmadan da bırakmıyor öyle kolay kolay.

874D3BD6-96A8-4E1A-9726-0D6ACF1F18DE

301CE6D6-F499-4E52-B680-2005D79FF80D

D9952BC2-7EB6-406A-9A00-35D83509268C

BENİM VAROŞ HİKAYEM :

Filmin başında yönetmenin mahallesine dönerek geçmişinden bahsedişinde bile trajikomik bir hal var. Yunus Ozan’ın kendi sesinden arkadaşlarının yarısını sulama kanallarında kaybedişini dinliyoruz. İnsanın ilk gözünün önüne gelen şey, Adana’nın yakar yakar kavurur sıcağında üzerlerinde külotlarla, buldukları en yakın su birikintisine atlayan çocukların görüntüsü oluyor. Başıboşluk, kolluk simit gibi koruyucu materyaller takmamış olmak, ayrıca bir yüzme öğretmeni eşliğinde olimpik bir havuzda çalışmamış olmanın eksikliği ve burjuvazinin gizli çekiciliği sarmamış dört bir yanlarını. Sonuç mu, boğularak ölüyorlar saçma sapan şekilde. Boğulup ölmeden kurtulanlarsa başka başka hayatlar yaşıyorlar mahallelerinde. Hayatta kalan için de kolay olmuyor ki hiçbir şey. Bu film işte onların ve onların babalarının, ablalarının, annelerinin ya da komşularının hikayesini anlatıyor. Bu filmi tavsiye eden arkadaşım bir şans verilmemiş çocuklar bunlar diye ağlamıştı. Duygusal bir anındaydı ama son derece haklıydı. Fırsat eşitsizliğini çok net bir şekilde görüyorsunuz filmde. İnsanın ailesini, içine doğduğu çevreyi seçemediği gerçeği var ortada. Şafak operasyonu yapan polislere de çok çok yazık, en başta eğitim şart bu ülkede, gerisi ise önlem sadece. Yapacak başka bir şeyin yoksa eğer, bildiğin en iyi şeyi yaparsın. Buradaki erkek çocuklarından hemen hemen hepsi en yakınlarındaki baba figürlerinin bir taklidi sadece.

Yönetmen kamerasını kendi sokaklarına tutmuş ve o sokakların diline hakim oluyoruz bu gerçek karakterler sayesinde. Yaptığı röportajları da belli bir sıraya göre kurgulamış. Yirmi kadar karakter konuşuyor film boyunca. Her yaştan, kadın erkek, genç yaşlı, emekli, profesyonel hırsız, çete üyesi, mekan sahibi, dükkan sahibi, horoz dövüşçüsü, muhtar, terlikçi, kuşçu, topçu, şikeci, ağır abi… Çulluk Yusuf film boyunca en çok karşımıza çıkan karakter oluyor. Filmin başında var, ortasında var, sonunda da var. En rahat konuşabilen ve gırgır yapan karakter o çünkü. Baskında yaşadıkları da, hastaneden kaçışı esnasında yaşadıkları ta tam bir efsane. Rahat rahat anlatıyor böyle telaşsızca, böyle sindire sindire… Ceyhan’ın karakteri kendi karakteri olmuş çünkü. Kuşları, kolası, cigarası ve övgüler düzdüğü hapishane hayatı var. Çünkü daha iyisini görmemiş, bilmiyor. Çünkü bünyesi özdeşleşmiş artık Ceyhan’la, daha iyi bir hayat düşünemiyor. Alışmadık şeyde derler ya durmazmış o şey, onunki de bundan sonra durmayabileceğinden bildiğini okuyor Çulluk. Şafak operasyonu esnasında o çok sevdiği ve özlemle andığı hapishanesinde imiş. Kuş çalar, kuş yakalar, kuş satar; kafesteymiş.

Müslüm Gürses, “Güz Gülleri” Hakan Taşıyan, Ceza; yani arabesk, rap ya da arabesk rap ruhu var Ceyhan sokaklarına uyarlanmış olan. Sıkılan faça atıyor kendine. Yani isyan var gençlerin içinde ama doğru yerlere kanalize edilemediğinden, kendi kendilerini yiyorlar uyuşturucuyla ve akıttıkları kanlarıyla. Eğitim şart diyordu bir berberin bıçaklanması haberini duyuran bir adam. O nasıl olacaksa olacak ama fırsat eşitliğiyle olacak. Yunus Ozan Korkut’ların sayısı on’u, yüz’ü, bin’i aşacak ve ancak o zaman eğitimden, kadın ve çocuktan sorumlu tüm yetkililer medeniyetin göstergesi olan insani bir başarıya imza atmış olacaklar. Kriter bu olacak, olmalı da. Herkes okuyamaz, herkes zanaat de öğrenemez, arada doğal komikler de çıkacak elbet. Çulluk Yusuf gibi ya da çaldığı koyunun yirmi iki eniştesinden birisinin olduğunu ancak eniştenin müracatıyla öğrenen Kaçakçı lakaplı genç gibi. Kendisi de diyor ya zaten yirmi iki eniştem var, nerden bileyim eniştem olduğunu diye. Ben olsam ben de bilmezdim ki. Yirmi iki enişte yirmi iki abla eder, bir o kadar da abi ve ve yenge, biri öz olmak üzere de en az dört beş üvey anne eder. Kaçakçı da böyle kalabalık ve kim kime dum duma bir ortamda büyüdükten sonra, bu lakapla ve dört dosyasıyla gelmiş bugünlere.

Karakterlerin çoğunun halen daha cezaeviyle bağlantıları var. Kimi özlemle anıyor hayat okulda değil cezaevinde öğrenilir diye, kimine telefonlar geliyor akrabalarından ya da kader mahkumu arkadaşlarından. Kiminin cezaevinin şanından sırtına yaptırdığı dövmeler var, şimdi şimdi sildirmeye çalıştığı. Kimi on iki on üç yıl yatmış ve çıktığında çok zor alışmış yeni hayatına, evlenmiş, çocukları olmuş, hepsini üniversitede okutmuş, kendisi emekli olmuş, yeniden işi olmuş, tek dileği, bir mesajı var kameraya karşı dile getirdiği; o da cezaevinde yatan mahkumlara tahliye.

AFB4463C-BD08-47A9-8F98-9D7F5B8DC9DA

Çete üyelerinin ortak derdi doğup büyüdükleri hızlı mahallelerinde dönüştükleri şey karşısında kendilerine karşı takınılan tavır; ve önyargıyla yaklaşan insanlara karşı aslında ne kadar merhametli, ne kadar iyi kalpli, başı darda olana koşan, yufka yürekli, hem mert hem delikanlı olduklarının ispatı. Yusuf’un dediği gibi, gecenin bir vakti mahalleye girdiği anda insanın kendi kendisinden korkar sözünü hatırladığınızda, bırak geceyi gündüz gözüyle bile karşına çıksalar aklını almayacaklarının garantisini vermek imkansız. Sinemanın büyüsünün payı bunda çok büyük işte. Aranızda bir beyaz cam ve karşınızda ne hayatlar…ne hayatlar… Robin Hood Sherwood Ormanları’nda efsaneyken, Rocco ve Kardeşleri Visconti’nin bir filmiyken, Adana Ceyhan’da yolda yürürken Roko ve Çetesi’nin herhangi bir üyesi elinde jilet karşınıza çıksa, nasıl başa çıkacağını, altına yapmayacağının garantisini vermekse zor. Bu ise başka bir filmin konusu işte. Madalyon’un her zaman iki yüzü var öyle ya da böyle.

Gözdağının farklı tezahürleri mevcut Ceyhan’da. Su deposuna çıkan gençlerin intihar teşebbüsü de bunun bir göstergesi. Fırat Derya adlı karakter, her iki ayda bir gerçekleşen ve birilerinin su deposuna çıkarak yüksek sesle intihar edeceklerini beyan etmelerine karşılık, tankın altında toplanan yüzlerce insanın önce bakıp sonra seslenip nihayet ikna ederek özneyi aşağı indirmek suretiyle biten eylemini sakin sakin anlatıyor kameraya, son derece de kanıksamış vaziyette. Olay bir geleneğe dönüşmüş besbelli mahallelerinde. Neyse ki sonu iyi biten bir geleneğe.

A0BE5C67-0F47-4CFE-B0F6-9AB81752DE8D

89E07CB8-E8F8-4E2B-A8D1-CD1A68E39BF0

Filmde hep erkekler var, hani kadınlar diyecek olursanız, üç farklı hikayenin dört ayrı karakteri de kadın. Adana Ceyhan’ın kadınları onlar. İlki Mangit köyü muhtarlığı yapmış ve bu pozisyonda beş yıl kalmış, eli maşalı, hem feminist hem dört çocuk annesi, dediğim dedik Naime. Diğeri terlikçi Serap. s.k.r.m İstanbul’unu da, Ankara’sını da, biyomedikal mühendisliğini de diyerek geldiği babaevinde terlik ve ayakkabı satarak geçimini sağlayan genç kadın lunaparkta bindiği balerinde atıyor stresini. Ona göre akıllı yok, herkes deli Ceyhan’da. Son olarak da iki kardeşten Nesrin ve ablası müzmin bekarlar olarak arz-ı endam ediyorlar. Nesrin tüm engellenmelerini anlatıyor açık yüreklilikle. Kah ağabeyi tarafından, kah kadersel olarak. Yine de neşesini ve hayattan ümidini kesmemiş, buğday tenli, asla kısa boylu olmayan bir eş adayıyla izdivaç beklentisini de. Bu dört kadını ayrı ayrı tebrik etmek gerekiyor böylesi bir filme, kendi hayatlarından önemli bir kesitle verdikleri katkılarından ötürü. Büyük cesaret doğrusu.

Filmin sonunda çalan, gitarıyla Deniz Bijen Rahimi’nin eşlik ettiği, Mertkan Erkan’ın seslendirdiği, “Lose Yourself” geliyor dediğim “Dünyayı Garipler Yakacak”ın sözlerinde geçen “Yokluk düzene sövdürür” cümlesinin bir başka halini anlatıyor bu belgesel baştan sona. Boşluklar, eksiklikler, hatalar varsa bunu giderecek olan toplum olmalı en başta. Eğitim Şart olmalı, Fırsat Eşitliği sağlanmalı. Olmalı da olmalı. Ben başka çıkar yol bulamıyorum. Düşünüyorum da düşünüyorum. İnsanın aklını kurcalayan şeyde ışık vardır her zaman. Çok başka şartlar altında olsalarmış, Çulluk’tan stand up’çı ve komedyen, Naime’den milletvekili, Keleş’ten aktör, Fırat Derya’dan öğretmen, Sedat’tan TRT’de müzisyen, Yağız’dan Ümit Karan, Kesik’ten psikolog, Drej Hasan’dan da bir folklorcü çıkarmış. Olurmuş yani. Neden olmayacakmış ki?

120 BPM(BATTEMENTS PAR MINUTE) : KALP ATIŞI DAKİKADA 120

63BDA86A-5FE0-4829-A8D3-4DCD90372F1A

120 BPM(BATTEMENTS PAR MINUTE) : KALP ATIŞI DAKİKADA 120

“Katil Mitterand!”

“AIDS bizim için bir savaş. Başkalarına görünmeyen bir savaş. Arkadaşlarımız ölüyor. Ölmek istemiyoruz. Her savaşın dönekleri vardır. AIDS de öyle. Bu salgını tanrının gay, bağımlı, hayat kadını ve hapistekileri öldürmek için gönderdiğini düşünenler duyarsızdır. Bunu kullanıp ayrımcılık ve nefreti uyandıranlar var. 1989’dan beri durmadan, yorulmadan her cephede savaşıyoruz. Birlikte güçlerimizi toplayabilir, bu salgına karşı koyabilir ve sorun olduğu kişisel trajediler ve sosyal problemleri duyurabiliriz. Birlikte bir topluluk kurabilir, birlikte bu hastalığa pozitif ve savaşçı bir ruhla yaklaşabiliriz. ACT UP PARIS AIDS’i bir meydan okuma olarak görüyor. Haydi bize katılın.”

Bazı zamanlar AIDS’in hayatımı nasıl değiştirdiğini görebiliyorum. Hayatı daha yoğun yaşıyorum. Sanki dünya farklı görünüyor. Sanki daha çok renk var gibi. Daha çok ses, daha çok hayat. Özellikle de sabahları.” Sean

“Homoseksüel bilincinin yapmacıklığını gözlemliyoruz. İlişkilerde aldatmayı doğrulayan. Aldırışsızlıktan duygusal yapmacıklığa kadar gidiyor. Bu dürüstlük eksikliği. Homoseksüel ilişkilerin istikrarsızlığını açıklıyor. Çünkü ortada güven yok. Bunu söyleyen Tony Anatrella, bir papaz ve psikoanalistmiş kendisi. Haftalık dergiler ve Le Monde’da iyi yorumlar almış. Aynı boku Baudrillard’dan da duyduk. İşte başlıyoruz: ‘Patalojik olarak kapalı çevrelerde yayılan bir virüs. Metaforik bir ensest ilişki. Nasıl yaşamışsan öyle ölürsün. Bağımlılar ya da homoseksüeller arasındaki AIDS yaygınlığı, bu kapalı dünyaların enseste dayalı doğasını açığa çıkarıyor.’ Biz de böyle çıkarımlar yaptık: ‘Dikkat bu kitapta homofobik ve AIDS hastası ve HIV pozitif olanları lekeleyen fikirler vardır. Bu stickerları itici fikirlerin olduğu sayfalara yapıştıracağız ve sanki arkadaşımız gibi davranan sosyolog ve filozofların kitaplarına da.’”

9B3396CC-A938-4939-A5B9-F2EA410E783C

3162CEDB-E437-4533-B628-C706112120C7

GİRİŞ :

Yirmili yaşlarda Fransa’da ister öğrenci olun ister çalışan ister işsiz olun ya da her ne olursanız olun, hakkınızı savunmanın, özgürce düşüncelerinizi paylaşmanın, aktivist olmanın, ölmek üzere olan bir AIDS hastası bile olsanız, siz farkında olmasanız da bir gün sizin ait olduğunuz bir gerçeklik üzerinden belki hemen ya da böyle yıllar yıllar sonra bir film yapılma ihtimalinizin kuvvetli olacağını ve bunun bile sizi ayrıcalıklı kılmaya yeteceğini sakın unutmayın. Sonuçta anılmak mühimdir üzerinizden yıllar geçmiş olsa bile. Ve Mitterand da anılmış oldu bir şekilde bu filmde binbir vesileyle. Zamanında bunun bir parçası olan yönetmen Robin Campillo’ysa kendisinin de bir parçası olduğu gerçekliğin filmini yapmış cesurca. 2018 Cannes Film Festivali yaklaşmışken, 2017’deki festivalden Grand Prix kazandığına bakılırsa da izlemek için bir parça geç kalındığını gösteren bir film oldu 120. Benim için öyle oldu en azından. 143 dakikalık süresi ise en büyük handikapı olmakla beraber, büyük kısmı bir anfide gerçekleştirilen ve filmden uzuun uzuun dakikalar çalan tartışmaların, daha doğrusu çoğunluğu gençlerden ve hastalıklarının seyri günü gününe tutmayan ve bu yüzden ara ara bir parça tahammülsüz olabilen bireylerden oluşan bir grubun bir konu üzerine kendileri sağlıksız olsalar da nasıl sağlıklı bir şekilde tartışılabildiklerini göstermesi açısından çok çok mühimdi. En azından biz hasretiz böyle şeylere ve de hasetleniyoruz oturduğumuz yerden böyle şeylere. Var olan temel eğitimin yetersizliğini ve ezberin yan etkilerinin bireyi toplum önünde nasıl çırılçıplak bıraktığını fark ediyorsunuz böylelikle. Çok yazık oluyor bize… Olan olmuş Köy Enstitüleri’nin kapatıldığı o günlerden bugünlere… Bir de din baskısı var şimdi Demokles’in Kılıcı gibi tepemizde(kibarcası üzerimizde). Daimi tehdit altında hissediyor insan kendini siyasi, ekonomik ve hukuki olarak; bir de manen yalnız hissediyor insan kendini vatandaşı olduğu ülkesinde yaşamaya çalışırken. Kafanızı karıştırdıysam eğer, konuyu daha fazla dağıtmadan geçiyorum 2017 tarihli Kalp Atışı 120 Dakika’nın bizi saran himayesine, çok pardon hikayesine, ama önce cast and crew’da ne var ne yokmuş bir bakmak gerekiyor IMDB diliyle.

79B6A7E9-3B73-49A5-AA0F-126CBAD0034E

6A95D7F4-AFC7-4139-AFC3-2A8C6A133FA6

Film, Robin Campillo’nun üçüncü uzun metraj yönetmenlik çalışması olmakla birlikte, bundan önceki en büyük başarısı olarak demeyelim de en hatırda kalan işi olarak tamamı amatör oyunculardan oluşan ve yönetmenliğini Laurent Cantet’nin yapmış olduğu Altın Palmiye ödüllü “The Class / Sınıf”ın senaryo çalışması olarak kalmış olmasında, Campillo’nun güçlü kaleminin onu bu noktaya getirdiğini unutmamak gerekiyor. Oyuncular arasında en çok adı duyulmuş olan ve Sophie rolüyle karşımıza çıkan Adele Haenel ise Dardenne Kardeşler’in Meçhul Kız’ında başrolde yer almıştı. Göz aşinalığı olanlar için, kendisini ön plana çıkarmadan, takım oyunculuğunda harikalar yaratan gösterişsiz bir aktrist olarak yine göz dolduruyor göründüğü her karede. Arjantinli oyuncu Mahuel Pere Biscayart’ın da çok farklı bir enerjisi vardı film boyunca. Çok da cüretkardı bana kalırsa. Ama orası Avrupa. Sektördeki yaklaşık on beş yıllık kariyeri göz önüne alındığındaysa, insan şaşırmadan edemiyor minyon fiziğin nelere kadir olduğunu görünce.

DDC81AEF-D962-4321-865A-6EB664D7371C

12D45277-F26B-4D41-B448-1F81C899E65D

KALP ATIŞI DAKİKADA 120 :

Film bir protesto sahnesiyle açılıyor. Sahne arkasından fırlayan eylemci bir grup genç uzuun ve sıkıcı bir konuşma yapan adamın sözlerini balla değil de, kan bombası ve kelepçeyle kesiyorlar. Bunu yapan ACT UP grubu ilk defa New York’da ‘89 yılında, gay topluluğu içinde AIDS hastası olan kişilerin haklarını korumak için kurulmuş olup, bizler film boyunca ACT UP PARIS’in eylemlerine tanıklık ediyoruz. Aralarına katılan dört yeni üyeyi gruba tanıtmadan önce kendilerini tanıtıyorlar, sonra da medya ve toplum karşısında nasıl görünecekleri anlatılıyor kendilerine nazikçe. Yani HIV durumları ne olursa olsun HIV pozitifli bireyler olarak hatırlanacakları gerçeğini. Hastalığı iyice nükseden bir arkadaşlarının uzun zaman önce kendileriyle bağlarını kopardığını ve yakın zamanda aldıkları ölüm haberini duyuruyorlar anfide. Mitterand’a resmi gönderilecekmiş AIDS salgınını hatırlatmak için. Filmin sonunda benzer bir kader bekliyor olacak Sean’u da. İlerleyen hastalığına çare bulunamadığından, bıkkınlıktan, umutsuzluktan o da vazgeçiyor davasından ve kenara çekilip ölmeye koyuluyor sessizce. Kendi derdine düşüyor kısaca. Grup tarafından onun fotoğrafları da Mitterand’a ulaşacak ve belki Mitterand görmeyecek bile, görse de umursamayacak kuvvetle muhtemel. Grubun protestolarının hedefi olan tek kişi Mitterand değil. Melton Pharm adlı dev ilaç firması, resmi tavsiyelere rağmen kondom makinesi koymamakta ısrarcı liseler, bağımlılara enfekte şırınga kullanılmasını önlemeyen iç işleri bakanlığı ve de sağlık bakanlığı. Her ay 6000 yeni hasta aralarına katılırken, bağımlılar arasındaki %4 olan HIV pozitifli sayısı %30’a çıkmış çünkü. Avrupa’nın başkenti sayılabilecek bir ülkede bağımlılara enfekte şırınga kullanılmasıysa akıllara ziyan bir olay tek kelimeyle.

9D234765-5DB7-4796-BACD-144BA75F62F2

Filmin odak noktası olan karakterlerin başında Sean ve Nathan geliyor. Bir süre sonra partner olmaya başlıyorlar. İlişkileri Sean AIDS’ten ölene dek sürüyor. Nathan negatif çıkmış ve partnerinin durumunu bile bile kabullenen taraf oluyor. Sean’un daha fazla acı çekmemesi için de ölmeden önce damar yolundan ilaç veriyor ona. Sean’sa herkes kadar korkuyor ölmekten. Ondan hırçın, ondan pes ediyor, ölüme tek başına gidecek ve verilen tüm bu mücadelenin sonunu göremeyeceği gibi, ona bir fayda sağlamayacağının bilincinde. Yine de ölüm döşeğinde, tüm halsizliğiyle sıkı sıkı tembihliyor şırıngayı eline batırma diye. O zaman üzülüyorsunuz işte Sean’a ve onun gibi verilen bütün kayıplara ve onların sevdiklerine. Film bunu başarıyor ve amacına da ulaşıyor. Son yıllarda koltuğunu en az kendisi kadar haşin hastalıklara bırakmış olduğu düşünülürse, bir dönem terör estirmiş olan AIDS’in, sahiplerine ve onların sevdiklerine neler neler çektirdiğini görüyoruz. Gerekli önlemler alınsa tablonun çok farklı olacağını da biliyoruz. Filmin ortasında yer alan Sean ve Nathan arasında geçen ve cinsellik içeren sahnelerin bu kadar uzun ve açıkça gösterilmesini, homofobiklerin gözlerini devirmelerine rağmen, eğitici olması açısından fena halde önemsemek gerekiyor. Bir de unutmadan belirtmek gerek Leaving Las Vegas’a da yüksek desibelli bir selam çakılıyor inceden. Benim en beğendiğim sahneyse her zamanki anfilerinde Gay Gururu ya da Onur Yürüyüşü(Gay Parade, Gay Pride ya da Gay Pride Parade) günü için slogan bulmaktaki yarışları idi. Ayrıca bir bütün olarak tüm eylemlerine bulaşan iyi niyeti sevdim, kendi aralarındaki dayanışmayı son saniyeye kadar bırakmayışlarını, birbirlerini statü kaygısız kabul edişlerini, tüm kanlı, küllü ve bol sloganlı eylemlerini, Sean’ın rüyasında gördüğü Seine’in kana bulanışını ve Paris’i ikiye ayıran nehri uzaktan izlemeyi, benim de bir zamanlar bir dergide ya da gazetede karşılaştığım, sonrasında rüyalarıma giren ve AIDS’den ölen bir adamın morarmış, şişmiş, canlı cenazeye dönmüş yüzünün ne amaçla topluma servis edildiğini acı bir şekilde hatırlattığı için, tarih okuyan Jeremie’nin tatlı yüzünü, politik cenazesini, hepsinden öte kendisi hasta yatağında ölümle pençeleşirken ACT UP’ın eylemlerini 1848 Fransız Devrimi ile özdeşleştirdiği için, çok uzak sevdim.

SON BİR SÖZ BENDEN SİZE : Hiçbir şey için geç kalınmadığını düşünmekteyim. Üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olsa bile, mevsimler bir bahardan başka bahara geçmiş olsa bile ve bir senede insan hayatında çok şeyler değişmiş olsa bile bu filmi bir kez izleyin derim. Ben her filmi iki kez izleyenlerdenim.

F800B013-D307-491D-9C89-E4EAC9D87422

 

WILD WILD COUNTRY

EA8F2B9D-923F-45EE-8EA6-81021F2D3047

WILD WILD COUNTRY :

“Köprülerinizi yakın, ileri gidin.” Bhagwan / Osho

“Kendimle yaşamak zorundayım. Kendimle yaşarken kendi içime bakmalıyım. Ben kimim? Ben neyim? Neden benim? Bu iyi veya kötü, doğru veya yanlış siyah veya beyaz değil. Tabii ki ölünce cennete mi cehenneme mi gideceğimi bilmiyorum. Ama nereye gidersem gideyim kendi cennetimi yaratacağım.” Ma Anand Sheela

Her taç, giyotinle gelir. Giyotin olmadan tacı takamazsın ve bu benim kaderim. Ama insan neden bir başkasını giyotininin altına yatırır? Gücü yüzünden. Gücünü kırmak isterler ve giyotine rağmen beni henüz öldüremediler. Ruhumu da. Nereye gidersem gideyim bu tacı takacağım. Giyotinin altında olmak beni korkutmuyor.” Ma Anand Sheela

“Gücümü kullanmayı seviyorum. Neden sevmeyeyim? Bhagwan bana gücümü kullanmayı öğretti. Onu boşa harcayacağımı mı sanıyorsunuz?” Ma Anand Sheela

“Biz iyi eğitimli değildik. Güya bize kusursuz toplumun nasıl olacağını göstereceklerdi. Bir şey bilmez kroların yanına taşındıklarını, hiçbir şey anlamayacağımızı düşünüyorlardı. Çok zeki olduklarını sanıyorlardı.” Antelope’un çaresiz ve endişeli halk’ından bir kişi, tıpkı diğerleri gibi

Bazen düşmanlarını yakınında tutmalısın. Onlara iyi davranarak çok şey öğrenebilirsin.” Bir Antelope’lu

“Zührevi hastalık, suç, uyuşturucu ve alkolizm olmayan tek topluluğuz. Bizler cinsellikten tam anlamıyla zevk alan tek topluluğuz.” Çok iddialı bir Sheela söylemi

“Bhagwan bir Zen ustasına dair bir hikaye anlatmıştı. Zen ustası bir müridinin aydınlanmaya hazır olduğunu görünce, sopasıyla vurup onu öldürmüş. Ölümünden hemen önceki anda aydınlanmış olurmuş böylelikle. Kendime tekrar tekrar sordum, ustanın darbesini kaçırdım mı? Bana aydınlanma getirecek darbeyi yemeyi beklemedim mi? Başarısız olduğuma dair bu şüpheden kurtulmam yıllarımı aldı. Bunu söylerken, zihnimde kozadaki bir tırtıl görüntüsü var. Kozasından çıkan güzel bir kelebeği izlediyseniz, bu uzun ve zor bir süreçtir. Sıkışık halde hareket eder. Koza, güvenin bedenine tutunur. Son bir kez çırpınıp, son itişler sayesinde kendisini çıkarana kadar.” Jane Stork/Ma Shanti B

GİRİŞ :

Diziyi izlemiş olan karşı cinsten iki kişinin diyaloglarına şahit olacağız az sonra. Kız kısmını K ile, erkek kısmını E ile adlandırıyorum. Karmaşa olmasın.

K-İzledin mi?
E-Şimdi bitti. Neymiş bu Osho böyle?
K-Biz kızken fakülteye giderdik, kendisini çok severdik. Aslında ben sevmezdim. Aslında ben hiç Osho okumadım bile ama dedim ya arkadaşlar severdi ve ondan çok çok ve sık sık bahsederlerdi. Öyle ki insanı sıkacak ve okumadığı için dışlanacak kadar.
E-Anasının gözüymüş. Sizi bile etkilemiş bak, kaldı ki müritleri ölüyordu bunun için. Başta da Sheela. Kıllı göğsü filan deyip durdu…herifi yakışıklı sanırsın bir de. Halbuki tipsizmiş be.
K-Bambi gözleriyle yaptı herhalde!
E-Neyi pardon?
K-Etkileme işini!
E-Öyle olsa bambi gözler derdi Sheela, kıllı göğsü değil.
K-Jane Stork gözlerinde kaybolmaktan filan bahsediyordu ya…
E-Onu da anlamak mümkün değil ki. Evliliği kötüye gidiyormuş, bir oğlu olmuş, sonra mutsuz olmuş, sonra Bhagwan’ı görmüş, gözlerine vurulmuş. Hatırladım bak şimdi. Ah siz kadınlar, çok tehlikeli bir türsünüz. Unutmuyorsunuz hiçbir söyleneni. Koskoca Osho bile ne çekti Sheela’dan!
K-O kıllı maymun kızcağızı kullandı.
E-O da kendini kullandırtmasaydı. Hem karşılıklıdır bu işler.
K-Klasik erkek söylemi. On altı yaşında babasının teşvikiyle kapısına götürülmüş. Ne yapacaktı oncacık kız?
E-Çoraplı ayağının üzerine tokyo giyen bir adamdan bu kadar etkilenmiş… demek etkileneceği varmış.
K-Safmış çünkü. Safsındır o yaşlarda. Sonra da bir sürü sorumluluk yüklerler sırtına. Tüm cehaletinle ne yapacağını bilmeden saldırırsın oraya buraya.
E-Sakin.
K-…im. Zaten.
E-Dişlerin gıcırdıyor ve Sheela’ya dönüşüyor gibisin azar azar. Lütfen. Kunduz yemek ya da zehirlenmek istemiyorum gece gece.
K-Peki ama beni provoke etmezsen sevinirim.
E-Ya birbirini provoke eden zavallı Oregon halkına ne demeli?
K-Antelope’lular mı? Zavallı bir halleri yoktu bence. Sadece azınlık kaldılar. Statü kaybından korktular. Hem hep Amerikalılar mı işgal edecek her yeri? Sorsan Kızılderili topraklarıdır oralar. Hayatlarının hiç değişmemesini isteyen, bir avuç geleneksel beyaz Amerikalı. Birbirini gazlaya gazlaya Oregon’dan çıkan tüm savcılara ağladılar gel bizi kurtar diye. Babalarının eteğine yapışan sümüklü çocuklar gibiydiler.
E-Ya ne yapacaklardı? Zavallı yaşlı teyzeler gece gece kulaklarına tıpa mı taksalardı sevişme seslerini duymamak için? Ya o FBI görevlisine ne demeli. İki ay ne çekmiş be adam? Bunlar ortalık yerde sevişirken, adam mecbur işini gücünü yapmış.
K-Gerekiyorduysa tıpayı taksalarmış. Gerekmiyorduysa bakmasaymış.
E-Allah Allah. Sen bayağı… İlk iki bölümde bunları iyiniyetli bulmuştum ben de ama adamlar kunduzları blenderdan geçirip şehrin şebeke suyuna filan karıştırdılar yahu.
K-Kunduzlara çok yazık olmuş tabii.
E-… Bence bu tartışma çok gereksiz biliyor musun?. Survivor Adası’na düşmüş ünlüler ve gönüllüler gibiyiz.
K-Bir dahaki sefere İstanbullu Gelin’i izler tartışırız. İster misin?
E-Tartışılacak ne var ki orada?
K-İzleyince söylerim. Ada’ya gelince para için pul için, neyse ne. Ne çok zavallılık var orda da. Bak ne diyeceğim, çok uzun zamandır düşünüyorum da, perdenin arkasında kalan eller dışında insanoğlu çok zavallı aslında. Bize uygun olmayan rolleri oynuyoruz. Çoğumuz beş parasızız. Bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz, sonra tutunduğumuz şeyin bize daha çok muhtaç olduğunu görüyoruz. Herkes bir politikacının peşinde, parti derdinde, olmadı şarkıcı türkücüye erişme derdinde.
E-Herkes aynı ki.
K-Herkesin aynı olması, bunu benim de kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Ben kendim kendimi değersiz ve yetersiz buluyorum. Her konuda.
E-Nedenmiş o? Sen benim için çok değerlisin.
K-Öyle mi dersin? Her ayrıldığımızda birini buldun.
E-Hep sen oldun terk eden.
K-Neden diye sormadın ki hiç!
E-Neden?
K-Çünkü fazla bir arada durmak seni sıkıyordu. Benimle mutluydun ama her zaman değil.
E-Çok incesin, çok naziksin. Çok teşekkür ederim. Bunu düşünerek beni defalarca terk etmene anlam vermeliydim. Belki de bir komün hayatı sana benden daha iyi gelir.
K-Öyle bir komün yok etrafımda. Tarikatlarda da Arapça ibadet, bir sürü itaat filan…bana dayanamaz onlar. Ben de onlara. Gördük bir yaz günü başımıza yağanları. Atatürk’ün yolundan çıkarlarsa olacağı o… Bir de bu usta çırak ilişkisinde hep sakat bir taraf var gibi geliyor. Bir süre sonra fazla müdahale kadı kızını bile usandırır. Hem usta neye göre usta yani? İki çift doğru söz söyleyebiliyor diye mi? Felsefe masterı yaptı diye mi? Senden daha olgun diye mi? Yirmi yaşında gözünde büyütürsün sadece herkesi.
E-Asiliğini bilirim. Söyle bakalım bir dahaki sefere ne zaman terk edeceksin beni?
K-Gözlerinde bana bakarken görmeye alıştığım parıltı ne zaman biterse, o zaman.
E-Sheela da mı senin gibi o parıltıyı görmez olmuştu dersin?
K-Olabilir.

78F67482-3718-42E7-8893-D653661A49A4

WILD WILD COUNTRY :

Netflix’in çok yeni tarihli, vizyon yüzü görmüş altı bölümlük bir belgesel dizisi “Wild Wild Country”. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerimizden silindir gibi geçmişken ve geride bıraktığı toplumsal travmayı atlatmaya çalışırken, ne yapıp edip önyargılardan arınarak izlemek gerekiyor bir başka vahşi vahşi ülkede yaşanmış gerçekleri. 15 Temmuz bir silahlı darbe girişimiydi, herhalde Osho Pentagon’u ele geçirmemişti derkenki müstehzi ifadelerinizi görmezden geliyorum. Usta mürit ilişkisine ışık tutması açısından öneminden bahsediyorum burada. Birin binlere, binlerinse ülkenin dört bir yanından akın akın Oregon’daki çiftliğe gelerek, müritliğe evrilişlerini izledik aşama aşama. Kitapları milyonlar satmış ve halen daha satmakta olan bir adamın parlak aurası sayesinde oluşturduğu müritlerle ülkesi Hindistan’dan kilometrelerce uzak olan Anayasası’ndaki özgürlük vaadine güvenerek geldiği bir başka ülkede kendi cumhuriyetini kurup, saklı cennetini kuldan ve gazetecilerden sakınmadan toplum önünde sergileyişini ve de en nihayet iç karışıklık, dış baskı, vs. vs. sonucunda yaşananları gördük bir solukta. Bir döneme tanıklık ediyoruz, bir çatışmaya, çapı ülkeyi aşmış, sınırları Avrupa’ya kadar uzanan bir hayalin, eski ve yeninin, geleneksel ve aykırının bir araya gelemezliğinden, önyargılardan, küstahlıklardan, başkaldırışlardan, insanın içindeki güçten, potansiyelin ortaya çıkarılmasından başka daha da pek çok şeyden bahsediyor Wild Wild Country. İster din deyin, ister tarikat, başındakine ister usta deyin ister şarlatan, sonunda radikalleşmeye mahkum bu tip organizasyonların ve yaşanan komün hayatının ne noktalara geldiğini görüyoruz. İyi niyetli de olsalar, cumhuriyet kurmanın ve o cumhuriyeti yönetmenin pek de kolay bir şey olmadığını da görüyoruz. Dünyanın neresine giderseniz bu böyle, insanlar güç için, para için, adanmışlık için, kollektivizmin gücüyle kendini iyi ve güvende hissetmek için ya da özgür cinsellik için pervane misali mumun etrafına üşüşüyorlar. Dünyanın tüm kaybolmuş ruhları ya bu uğurda yanıyorlar ya da bir köşede dünyanın onları keşfetmesini beklerken ziyan oluyorlar. Bu dizi bu arayışın hikayesi en çok da. Herkes umduğunu bulabiliyor mu peki? Elbette ki sonu hayal kırıklıklarına uzanan hayat yolculuğunda tekamül oluyorlar. Tutundukları kozalardan güzel birer kelebek olarak çıkıp uçmaya başlamaları ise kelebek için sonsuzmuş gibi görünen birkaç gün oluyor sadece ve sadece.

76300432-56AD-4CD9-A8E7-53416A7CDDB9

BCB6494A-0A49-42D4-948A-D637C5729800

Dizi altı bölümden oluşuyor oluşmasına ama hiçbir bölümüne isim verilmemiş. Altı bölümden oluşan bu diziyi bir film gibi izliyorsunuz eğer hiç ara vermezseniz. 1981 yılında etraf karlarla kaplıyken başlıyor dizi. Oregon eyaletinin Wasco Bölgesi’nde yer alan bir şehir olan Antelope’da geçiyor hikayenin tümü. Issızlığın ortasında, sessiz, küçük bir yer burası. Elli kişiden oluşan bir nüfus var Antelope’un içinde yaşayan. Dolayısıyla herkes birbirini tanıyor, anlaşıyor ve yardımlaşma var. Toplu mangal partileri yapan, işçi sınıfından olan, hayatlarında ilk defa, o da Antelope’da ev sahibi olabilmiş, son yıllarını huzur içinde geçirmek isteyen bu mutlu azınlığın saadetinin, bir başka mutlu azınlık tarafından bozulması ise an meselesi. İzole bir hayat yaşayan halkın huzurunu bozansa yakınlardan çiftlik alan zenginlerin Rolls Royce’lu gurusu olarak bilinen ve bu topraklarda bir tarım komünü yaratacağı söylenen Bhagwan. Aradan geçen neredeyse kırk yıla rağmen, bugün bile tripadvisor’a baktığınızda Antelope’a en yakın otelin 27 mil uzaklıkta olduğunu ve iki restorandan ibaret olduğunu, etraftaysa yapacak hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Hobi olarak avlanan bir halkı var içinde. Şimdiyse kırmızı halılar döşeniyor Bhagwan’ın geçeceği ve halkı selamlayacağı yerlere. Prefabrik evleriyle koyuluyorlar yola. Çölün ortasında 50.000 kişilik bir şehir kurulacağı söylentisiyle, çıkacak kargaşaya zemin hazırlanıyor halk arasında. FBI tarafından Amerikan tarihindeki en büyük zehirleme, telekulak ve göç yolsuzluğu olarak nitelendiriliyor sular durulup, olaylar kapandığında. Bhagwan Shree Rajneesh, nam-ı diğer Osho, oluşabilecek bütün önyargıyı karşısına alarak, özel sekreteri, komünü, manikürlü elleri ve milyon dolarlık saatleriyle dört yıl boyunca hiç çıkmadığı Pune’daki Ashram’dan bir gün ansızın uçağa atladığı gibi geliyor Antelope, Oregon’a. O yıllarda Osho ellisinde. Gençken durdurulamayacak bir gücü olan genç adam, Hindistan’dayken, ilk önce küçük gruplara seslenir ve bu topluluklardan mürit edinirmiş. Genç yaşta kendi kitaplarını yazmış ve kısa bir süre içinde de bir rock star gibi karşılanır hale gelmeye başlamış daha büyük kalabalıkların önünde. Öğretileri Batı’da ses getirir olduktan sonra, nükseden alerjik rahatsızlıkları yüzünden Bombay’dan Pune’a taşınmış ve bundan sonraki nihai hedefi uluslararası bir komün kurmakmış. Her gelenin kendini buraya ait hissettiği, sanki eve geldik dedikleri, huzuru buldukları, gecekonduların orta yerindeki Ashram’daki hayatın sosuysa cinselliği reddeden eski guruların aksine, Bhagwan’ın bu konularda son derece esnek olmasıymış. “Açılımlar yapan, yenilikçi Bhagwan.” Vietnam kapıdayken, New Age uyanışının bir parçası oluvermiş bu sayede o tarihlerde. Meditasyonu bir ürün olarak pazarlayıp, finans işinden de anladığından, komüne devamlı surette gelir gelmediği takdirde, masrafların altından kalkamayacaklarının da bilinciyle büyümek için ilk adımları atması uzun bir zamanını almamış zaten.

E5BA2396-31C1-46CA-92FA-4D8CEDB7AE3E

ÜSTAT BHAGWAN ve ÖZEL SEKRETERİ MA ANAND SHEELA :

Sheela on altı yaşındayken tanıştırılıyor Bhagwan’la ve o yıllarda Osho’ya Bhagwan deniyor daha. Babası alıp götürüyor onu Bhagwan’ın huzuruna. Bir apartman dairesi burası ve babası ona uzun yaşadığı takdirde onun ikinci Buda olacağını söylüyor yüksek bir inançla. Görür görmez çok farklı hisler içinde yaklaşıyor ona Sheela. Zihninin eridiğinden, tekamüle ermekten, onun güzel kıllı göğsünden filan bahsediyor röportajında. Öl dese ölecek bir hale getiriyor Bhagwan onu. On altı yaşında babam beni Bhagwan’la ya da herhangi bir guruyla tanıştırmadığından(umarım sizi de) ve kayıtsız şartsız itaat biraz çevre koşullarına, biraz aile durumlarına göre değişen bir şey olduğundan, on altı yaşındaki Sheela kızımızın da babasının tesiriyle, kısacası ailesinin onayı ve desteği sayesinde Bhagwan’a karşı böyle bir teslimiyet içine girdiğini anlıyoruz. Bhagwan’da ondaki kıvrak zekayı ve organizasyon yeteneğini görmüş olacak ki, her işini onun emin ellerine teslim ediyor bir süre sonra. Tüm komünü bir genç kadının yönetimine bırakıyor ve kendisi basınla konuşmayı da reddederek sessiz bir Tanrı gibi suskunluğa bürünüyor. Bundan sonra tek adamın arkasındaki tek kadın Sheela oluyor. Hinduizm ve meditasyonun birleşimi olan ve Bhagwan tarafından icat edilmiş olan(doğru kelimeyi bulamıyorum, yaratılmış mı deseydim) Dinamik Meditasyon’u deneyimlemek ve öğretmek Sheela’nın işi olmuyor hiçbir zaman. Kendi itiraf ettiği üzere, ben çalışmaktan anlardım diyor. Pazarlamaya ve kapitalist yöntemle çalışan bir topluluğu çekip çevirebilecek kabiliyete sahip, kendini dinlemeye değil. Gerekli olan miktarda para, ev ve yeni arazi gereksinimini karşılamak üzere sayıları 3000 ila 4000 arasında değişen Sanyasin’den borç alarak getirdikleri kart sistemi ile banka ve nakit akışını sağlıyorlar ilk önce. Bundan sonraki ilk hedefleri olan Sanyasin şehrini kurmak içinse tüm dini inançları uygulama hakkını veren özgürlükler ülkesi ABD biçilmiş kaftan oluyor. Ülkesinde artık birer tehdit olarak görülemeye başlanan Bhagwan ‘ın Amerika macerası böylelikle başlıyor.

 

Hiçliğin coğrafi bölgesi olarak addedilen Wasco Bölgesi’nde sokakta yan yana yürüyen beş kişiyi bulamazken, 25.000 hektarlık alan üzerine inşa ettikleri ve bir de isim verdikleri Rajneeshpuram’ı bir vahaya çeviriyorlar adeta. Kutsal Kitaplardaki, kutsal ağızlardan çıkma, kutsal metinlerde yazılanlara benzer bir dayanışmayla kuruluyor şehir, tam da çölün ortasında. Bir tür tapınak şehri inşa ediyorlar. Ayrıca bir butik, pizzacı, banka, yaklaşık 10.000 kişiyi barındırma kapasitesine sahip bir meditasyon binası, havaalanı, baraj, alışveriş merkezleri kuruyorlar. Bunu da basına açıyorlar, çünkü yaptıklarıyla gurur duyuyorlar ve bu çalışmalarından ötürü beklentileri bir adet Nobel ödülü. Öte yandan basına yansıyan, farklı yaşam şekilleri olan, sokaklarda sarılan, öpüşen çiftlerin varlığı, Bhagwan’a yakıştırılan seks gurusu lakabı, muhafazakar Hıristiyan halkı delirtiyor. Kültürlerinin yok olacağının, kırsal bir topluluk olarak tarikat tarafından ele geçirileceklerinin endişesi içine düşüyorlar. Hayattan pek fazla beklentisi olmayan, sadece huzur içinde ve sakin bir yaşam bekletisi içindeki emekli insanlar için komün hayatı, çıplak güneşlenme alanları ve özgür seks fikrini bünyeleri kaldırmıyor. Bu arada Antelope tam olarak şehirleşemediğinden arka plan sesi yok. Yani tüm gece onları aynı odada gibi duyabiliyorken ve kimi yaşlılar yatak odasını bu insanlarla paylaşmaktan memnun olmazken, ne yazık ki önlerindeki ilk seçimleri de kaybediyorlar. Seçim ertesinde kaldıkları otelleri bombalanan Rajneeshee’ler ve Antelope sakinleri bu noktadan sonra ciddi ciddi karşı karşıya geliyorlar. Kendilerine silahlı muhafızlardan oluşan bir birlik oluşturuyorlar misilleme olarak. Sheela basın yoluyla hedef haline geliyor ki bunda kendi sert söylemlerinin de payı var. Şoke edici olmayı öğrenirken, doğasının bir parçasının da buna kolayca uyum sağlamaya hazır olduğu söyleniyor ve öyle de oluyor. Odak noktası haline geliyor zamanla. Onu fırını olmayan Hitler’e benzetiyorlar. Tüm bunlar reklamın iyi ya da kötüsünün olmadığı ve getirisinin uluslararası kitap satışlarından elde edilen gelirler olarak döndüğü düşünülecek olursa, başarılı olmuş oluyor. Bok gibi para kazanıyorlar, festivaller sayesinde geçinip büyüyorlar. Antelope yağmur duasına çıkmışken, her tür olumsuz hava koşuluna rağmen 15.000 kişi dolduruyor festival alanını. Antelope sessizliğe bürünmüşken, Bhagwan krallar gibi karşılanıyor. Ama herkes için geçerli olan dünyanın güllük gülistanlık olmadığı ve çıkışlar kadar inişlerin de olacağı gerçeği onlar için de geçerli oluyor bir süre sonra. Federallerin iyice dikkatini çeken komüne karşı ABD’nin kurumları devreye giriyor bu sefer. Komünün yok edilme fikriyse Sheela’yı çılgına çeviriyor. Savaş açıyor tüm Amerika’ya. Henüz Bhagwan’la ters düşmemişler ve tüm bu fikirlerin ata babası da bizzat Bhagwan’ın kendisi iken,  Amerika’nın dört bir yanına gönderdikleri müritleri misyonerler gibi çalıştırarak, hiç olmadı broşür dağıttırarak, 7.000 evsizi çiftliğe getiriyorlar. Daha önce dünyada benzeri görülmemiş bu olay, aslında bir meydan okumaya dönüşüyor. Şimdi yerleşik düzene savaş açma sırası onlara geliyor. Bu işten kısa bir süreliğine de olsa karlı çıkan evsizlerse toplum hissini tadıyor, benimle ilgilenen de varmış diyorlar, hayatlarında böyle bir lüksleri olmamış çünkü hiç. Hepsi teker teker sağlık kontrolünden geçiriliyor.

Amerika kalbini kaybetti. Kalbi artık burada, Rajneeshpuram’da. Dışarıda değil. Rajneeshpuram artık Amerika’ya: “Bize yorgunlarınızı, fakirlerinizi, özgür olmak isteyen evsizlerinizi getirin. Onları Ellis Adası’ndaki gibi aşağılamayacağız. Chicago ve New York’taki gibi fabrikalara koyup köle gibi günde 12 saat çalıştırmayacağız. Onlara saygıyla yaklaşacak, güzel evler vereceğiz. Biz buna sahibiz. eğer Amerikan ve demokratik olan bir şey varsa, o Rajneeshpuram’dır, dış dünya değil. Burası evimiz ve onu çok seviyoruz.” Bir Rajneeshee

“Bir an önce kıçınızı kaldırmazsanız, boynunuzda Bhagwan resmiyle dolaşmak zorunda kalacaksınız.” Kızgın bir Oregon’lu

Öte yandan tüm bu evsizler önlerindeki seçim için birer seçmen demek. Bu şekilde Wasco’yu kolaylıkla ele geçirebilecekler. Fakat seçim kurulu(korkudan) yeni seçmen kayıtlarını kabul etmeyeceklerini bildirince, evsizlerle uğraşmak masraf ve dert olduğundan, bir de Sheela öfke sorunu olan bir evsiz tarafından saldırıya uğrayınca, Rajneeshee’lerin yavaş yavaş fetret dönemine girmiş olduklarını anlıyoruz. Antelope’luların bir sonraki problemi de çiftlikten gönderilen ve başıboş kalan evsizler oluyor bir de. Öte yandan Sheela yine rahat durmuyor. Wasco’da Salmonella salgını başlıyor. 750’den fazla kişi gıda zehirlenmesi teşhisiyle hastaneye kaldırılıyor. Rajneesh tıp merkezi hedef gösterilirken, eşi Godfather’ın yapımcısı olan zengin bir kadın olan Hasya yavaş yavaş komünün içine giriyor ve Sheela’yı ekarte ediyor. Sheela ise geride Bhagwan ve tüm komünün ona karşı beslediği nefrete karşılık, on beş yirmi kişilik grubuyla beraber uçağa binip çiftliği terk ediyor. Almanya’da yepyeni bir hayat var bundan böyle onları bekleyen. Dört yıldır var olan komün iki ay boyunca FBI ajanlarına, savcılara ev sahipliği yapıyor. Sheela ve Bhagwan’sa farklı kıtalardan nefret dolu söylemlerde bulunuyorlar birbirlerinin ardından. Ve Bhagwan uzun zamandan beri ilk defa kırık İngilizcesiyle Sheela’nın gidişinin ardından televizyon programlarına katılarak demeç vermek zorunda hissediyor kendini.

BA4CB86C-6FBF-4A48-A1A3-5E47E056FF77

87DC5CBC-F64F-4A85-9CB8-0ADAE3596A6D

Sürecin başlangıcında Sheela, Antelop’luları kıskançlıkla suçlarken, şimdi kıskançlıkla suçlanma sırası Sheela’ya geçiyor Bhagwan tarafından. Hedefiyse Sheela. Aynı zamanlarda Bhagwan yine bir ilke imza atıyor, Nietzschevari bir tavırla kendi kurduğu din olan Rajneeshizm’i öldürüyor, insanlarını özgür bırakıyor kendince. Bu akılcı karar sayesinde iyice inişe geçen kariyerini, televizyon ekranlarında çizilen karizmasını unutturuyor sevenlerine. Bhagwan ölüyor, yerine Osho doğuyor küllerinden. Tüm bunlar, döneminin en tartışmalı figürlerinden olan Osho elleri kelepçeli vaziyette tutuklanıp uçaktan uçağa, eyaletten eyalete sürülenip, en nihayet Federallerle yaptığı anlaşma sayesinde, Yüksek Mahkeme’ye gitmeden sınırdışı edilerek Amerika’dan gönderildiği zamanlarda ve hemen sonrasında gerçekleşiyor. Hindistan’daki tartışmalı ölümünden sonra mirasının ne olduğu ise bir muamma oluyor. 59 yaşında ölüyor. Geride ona ve öğretilerine adanmış topluluklar bırakıyor. Elli farklı dilde basılan kitapları da bir çok baskı yapıyor dünyanın dört bir yanında.

SON SÖZ : Nerrrde çokluk ordaaa bokluk. Bir sürü insanla…haytalık, ekmek elden su gölden, kolay kız düşürme hayalleri, kocamla yapamıyorum kiminle ne yaparım serüvenleri filan tamam da, bir sürü insan diyorum hani… Herkesin yürüdüğü yoldan yürünemeyeceğini, yoksa kişinin sıradanlaşacağını, herkesin aklının herkese uymayacağını, sonunda muhakkak çatışmalar yaşanacağını, usta usta diye diye uğruna öldüğün adamın da bir gün geldiğinde elleri kelepçeli bir vaziyette tüm zavallılığıyla gazetecilere gülümsemeye çalışarak mahkeme önüne çıkabileceğini ve de ölümlü olduğunu unutmamak gerekiyor. Master master diye sokaklara fırlayacağına, gir bir ustanın yanına öğren zanaatini kolayca. Kimsenin kimseye akıl verecek hali yok bu dünyada. Herkes aynı. Kişisel gelişim saçmalıklarını okuyacağına, roman oku, şiir oku hiç olmazsa. On sıradan kitap okuyarak insanların hayatlarını değiştirebileceğin türde zırvalıklar yazar, ciltletir, böbürlenir durur sosyal kelebekler. O sosyal kelebeklerin de ömrü kaç gün eder? Proust onlarca kere reddedilmişti Kayıp Zamanın İzinde’yi bastırmadan evvel, bir o kadar yıl sürdü seriyi tamamlaması. Beni değil, Proust okuyun. Hiç olmazsa “gerçek” bir yazar tanımış olursunuz. Avucunuzun izindeki zamana hükmedebilirsiniz belki de onun bir cümlesi sayesinde. Bir saniyeliğine olsa bile.

Senin aklına mı kaldık diyenlere diyorum ki; ben demiyorum ustam diyor diyorum, içimdeki usta diyorum, şaka diyorum. Altı buçuk saat boyunca insanların çıldırışlarını izledikten sonra, azıcık da benim çıldırma hakkım olmalı diyorum. Toplu yoga, toplu meditasyon, toplu seks, her şey toplu mu yapılırmış diyorum(tam çıldırdım ama iyi geldi). Öte yandan muhafazakarlığıyla bilinen, FBI’ın taktığını yaktığı Amerika’da bu tip oluşumlara neden tüm dünyadan daha çok bu topraklarda rastlandığı da ayrı bir tartışmanın konusu olsa gerek.

2589C8D8-E8AB-4ED1-9F47-D02FD095A263

 

 

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

0F6B3199-B901-4371-9AAD-B7C968CEACDB

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

“Bir psikolog olarak, bence, intiharı kendine zarar vermekle karıştırıyorsun. Nerdeyse hiçbirimiz intihar etmeyiz. Nerdeyse hepimiz kendimize zarar veririz. Hayatımızın bir döneminde, bir şekilde içki ya da sigara içeriz. İyi giden işimizi bozarız. Ya da mutlu giden bir evliliği. Ama bunlar karar değildir, daha çok dürtüdür. Hatta belki de sen bile daha iyi açıklayacak donanıma sahipsindir. Sen bir biyologsun. Kendine zarar vermeye programlı değil miyiz? Her hücreye kodlanmamış bu?” Dr. Ventress

Üç kitaptan oluşan serinin ilk kitabının uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Alex Garland’ın Ex Machina’dan sonra ikinci defa yönetmen koltuğuna oturuşuna şahit olsak da, öncesinde sektörde senarist olarak çalıştığını, Hollywood öncesinde ya da eş zamanlı olarak da aralarında DiCaprio’nun başrolünde oynadığı ve Danny Boyle’un çektiği The Beach ve Türkçeye Dördüncü Boyut adıyla çevrilen Tesseract adlı kitapların yazarı olarak epey nam saldığını ve benim de nihayetinde bilim kurgudan anlamadığım, pek ilgilenmediğim, bu boşluğu ise Stephen Hawking okuyarak değil de, iyi bilim kurgu filmler izleyerek kapatmaya çalıştığımın canlı kanıtı olarak karşınızda kendisi ve de ikinci yönetmenlik denemesi olan filmi var. İlk filmiyle rüştünü ispatlayan Garland’ın ikinci “denemesi” demekse son derece hatalı, çünkü yine başarılı. Yapmış ve de olmuş. İyi bir film olmuş Annihilation. En kestirme tarafından.

ECEBE90E-20AF-45B5-B67E-4BF91AD2F8F7

Elbette Netflix var yine işin içinde. Paramount ve Skydance ortak yapımı olan film izole edilmiş bir odanın içinde bir sandalyede oturmakta olan Lena(Natalie Portman)’yla aynı havayı bile solumaktan çekinen ve bu yüzden maske takmış özel kıyafetler giymiş üç adamdan oluşan ekibin liderinin sorduğu sorulara verdiği cevapları dinlerken başlıyor. Lena’nın zaman kavramının farklı algılandığı bir yere gittiğini ve sadece kendisinin dönebildiğini, kalan dört ekip arkadaşınınsa öldüğünü anlıyoruz sorulan sorulara verdiği yanıtlardan. Lena, John Hopkins hastanesinde biyoloji profesörü. Araştırma alanı hücrenin genetik olarak programlanmış yaşam döngüsü. Öncesindeyse yedi yıllık askerliye geçmişi var. Tıpkı özel bir görevle giden ve bir daha dönmeyen kocası gibi. Üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen Lena üniversitedeki işini aksatmasa da sosyal hayata katılmayı reddediyor. Örtülü bir şekilde kocasının yasını tuttuğunu görüyoruz. İş arkadaşı Dan’in davetini yatak odasının duvarlarını boyamak uğruna reddettiği gün, kocası Kane çıkageliyor ansızın. Tıpkı bir yabancı gibi hareket ediyor. Nerede olduğundan, nasıl döndüğünden güçlükle bahsedebiliyor. Evin dışındaydım derken, odanın dışında olduğunu ve Lena’yı görüp tanıdığını söylüyor. Gördüğü bir fotoğrafın peşinden gelmiş gibi konuşuyor adeta. Bir anda başlayan iç kanaması yüzünden Lena, Dan’i çağırdığı ambülansla acilen hastaneye kaldırırken, polis escortlarınca önleri kesilip uyuşturulan Lena bir labaratuvar ortamında açıyor gözlerini. Psikolog olan Dr. Ventress kocasının hangi görev üzerinde çalıştığını anlatıyor ona. Bir ulusal parkın içinde üç yıl önce başlayan dünya dışı bir olayda bir fenerin parıltı denen bir şeyle kuşatıldığını, sınırının git gide büyüyüp genişlediğini, o kadar ki bölgelere, şehirlere, eyaletlere yayılmasından duyulan korkudan ötürü ekiplerin olay yerine gönderildiğini, fakat hiç kimsenin geri dönmediğinden bahsediyor. Geriye dönen tek kişiyse Kane. O da ölüm kalım mücadelesi vermekte aynı dakikalarda. Lena önlenemez merakıyla, askeri geçmişini de hesaba katarak Parıltı’ya gitmeye karar veriyor. Dr. Ventress’le beraber beş kişilik ve kadınlardan oluşan bir ekip oluşturuyorlar. Bir psikolog, bir biyolog, bir jeomorfolog, bir fizikçi, bir de sağlık görevlisi olan bu beş kadının trajik bir de geçmişleri var böylesi ölümcül ve belirsiz bir görev için gönüllü olmalarının altında yatan neden olarak. Bu beşliden biri olan Sheppard mükemmel bir hayatı olan birinin böyle bir görevi asla kabul etmeyeceğini, ekipteki herkesin sorunlu tipler olduğunu söylüyor. Kendisi lösemiden kızını kaybetmiş. Hem güzel kızımı hem de eski halimi kaybettim diyor. Anya bir bağımlı imiş. Josie ise yaşadığını hissetmek için hunharca kollarını doğramış, o yüzden de hep uzun kollu giyiyor. Dr. Ventress’inse ödün verecek kimsesi yokmuş. Ne aile, ne çocuk, ne de arkadaş. Aynı zamanda ileri evre kanser olan kadının zaten ölmeden dönemeyeceğini öğreniyoruz sonradan. Bu beşli silahlarını kuşanıp Parıltı’ya giriyorlar. Sonrası bir Alien ya da Predator hikayesine dönüşür mü derken, olaylar hiç de ve de iyi ki de öyle gelişmiyor ve Annihilation benzersiz bir noktaya doğru ilerliyor. Ekibin ispat etmesi gereken şeye gelirsek, Parıltı’da neyin ters gittiğine dair var olan 2 teoriyi çürütmek ya da birinden birini elemek olacak. Bir şey var onları delirten orada ya da o şey onları delirtip birbirini öldürtüyor. Filmin sonunda sizi tatmin edecek bir cevap alıyorsunuz ve siz o yolda adım adım ilerledikçe, taşlar yavaş yavaş yerli yerine oturuyor nezaketle. Yakınlarda izlemiş olduğum için yine bir kitap uyarlaması olan Altered Carbon’la karşılaştırıyorum Annihilation’ı ve diğerinde bulamadığım nezaketi, inceliği, bu filmde buluyorum. Mortal Combat vari uzuun dövüş sahneleri yok mesela bu filmde ve ben de kim oluyorum da bir filmi bir diziyle mukayese ediyorum sırf türdeş oldukları için! Altered Carbon’dan da bir film yapılabilinirdi pekala. Tercih yapımcıların meselesi olabilir bu aşamada.

En sevdiğim tür olan suç filmlerinde her zaman var olan bir suç’un faili olan suçlu/lar kadar, bir de olmazsa olmazı vicdan girer devreye hem de kısa bir süre içinde. Filmde kimyası çok tutmuş ve karı kocayı oynayan Nathalie Portman ve Oscar Isaac’in yolunda giden evlilikleri de taraflardan birinin günaha bulaşmasıyla çatırdamaya başlamış çoktan. Lena’nın hiç geçmeyen vicdan azabının sebebi yine kendisi. Kocasını aldatmış çünkü. Belki sıkılmış, her şey fazla rutinmiş çünkü, her şey fazla iyiymiş, normalmiş, sıradanmış. Belki de çavuş olan kocası ona az gelir olmuş, yetmez olmuş çünkü yeterli entelektüel paylaşımlar içinde değillermiş. Tıpkı üniversiteden meslekdaşı ve kaçamak yaptığı kişi olan Dan’in söylediği gibi. Ve aynı Dan’in karımı seviyorum, onun bir suçu yok sözüne karşılık, Kane’in de bir suçu olmadığını biliyoruz. Lena’nın duyduğu suçluluk duygusundan ötürü, Kane onun ilişkisini öğrenip yüzüne vurmasa da, böylesi belirsiz ve tehlikeli bir göreve gönüllü gitmesinin altında yatan neden çıkıyor ortaya. Dediğim gibi taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor ve  Kane’in yürüdüğü yollardan yürümek sırasıysa Lena’ya geliyor şimdi. Adım adım takip ediyor kocasının izlerini. Bir bilim kurgu olmasından öte vicdan azabını en sade ama şiddetli bir dille anlatan bir alt metni vardı filmin ve yavaş yavaş ilerledi çözülene dek. Lena, Kane’in bir insan olarak neler çektiğini anladı bu yolculuk sayesinde. Diğer gönüllülerin yaptığı gibi içe yapılan bir yolculuktu onunkisi de ve özellikle bu nedenden ötürü ben filmi çok çok beğendim. Sessizce terk etti Kane Lena’yı. Öyle de dönüverdi bir anda. Bir başka Kane olarak. Başkalaşmış, unutmuş, bir başka bedende yeniden doğmuş gibi. Bu halinse her iki taraf için de en kolay hazmedilir yol olduğunu hissediyorsunuz içten içe. Mutlu bir son var yani taraflar için en olmadık şekilde. Filmin devamının geleceğini ise Lena’nın kendi kanını kontrol ettiği üzere şey’in içine girmiş olduğunu söyleyişinden anlıyoruz.

Yan karakterlerden biri olan fizikçi Josie beş kadının arasında en ürkek mizaca sahip. Fakat mantığıyla kendisi için en doğru kararı veren de o oluyor sonunda. Hissetmek için kollarını doğrayan genç kadın ne geride bıraktığı eski hayatına geri dönme gayretinde, ne Ventress gibi yüzleşme isteği var önündeki her neyse, ne de Lena gibi savaşmak tek gayesi. Hiçbir gayesi yok gibi. O yüzden bırakıyor kendini. Ventress yüzleşiyor, Lena ise kendini geri dönmeye mecbur hissettiğinden ne olursa olsun hayatta kalarak geri dönmeye bakıyor. Çünkü tecritte ve kendini bilmez halde olsa bile Kane ve akibeti var geride bıraktığı ve de sorumluluk hissettiği. Parıltı’ya yaklaştıkçaysa şiddetli bir mutasyon yaşanmakta olduğunu görüyoruz. Bitki ağaçlar tıpkı insan gibi büyüyorlar. Bedenler ve zihinler git gide dağılmaya başlıyor. Bir çeşit bunama yaşıyorlar, hafızaları siliniyor sanki. En çok da zaman algıları değişiyor. Çünkü Parıltı bir prizma ve her şeyi kırıyor. Sadece ışığı ve radyo dalgalarını değil, hayvan DNA’sını, bitki DNA’sını ve insan DNA’sını da kırma özelliğine sahip. İlk kayıpları olan Sheppard ölürken, zihninin bir parçası onu öldüren yaratıkla bütünleşiyor. Korku, acı ve bilinmezlikle mücadele ederek ölürken, geride hayatta kalan tek parçası olan acı çığlıkları geçiyor yaratığa.

5E5B53B8-6B9B-442E-B642-9E5B03D61B03

Lena’nın suskun tavırlarının altında yatan nedeni bilen ve Lena üstü kapalı olarak sorduğunda da onu kırmadan cevap veren Dr. Ventress’in aksine, bir ilişki içinde olduğu Dan ona karşı çok daha acımasız davranıyor. Lena ilişkilerinin bir hata olduğunu söylerken, meselenin altında yatanın kocasının ilişkilerini öğrenmiş olmasından ötürü duyduğu vicdan azabı olduğunu öğreniyoruz. Çünkü iyi giden bir ilişkiyi, bir evliliği harcıyor durduk yere. Şimdiyse nefret ediyor kendinden. Suskunluğunun nedeni bunu paylaşamayışından ve kocasının olası Yok Oluş’una sebebiyet vermekten kaynaklı. Video çekiminde gördüklerinden sonra Kane’in neler çektiğini anlıyor. Genç adam kendini, hayatını sorgulamış durmuş görevdeyken. Şimdiyse aksi, tıpatıp aynısı var karşısında. Kendimi insan sanıyordum diyor, bir hayatı varmış bir zamanlar, şimdiyse bundan emin olmadığı gibi içinde dolaşan şey’e ve zihnine hakim olamıyor. Beyaz fosfor bombasının pimini çekiyor ve ondan var olan bir başka Kane’e, Lena’yı bulmasını öğütlüyor. Lena fenerin içinde Kane’den kalanlarla karşı karşıya iken beyaz fosfor bombasının giysileri yok etmeden beyaz bir ışık içinde havayla temas eder etmez tutuşup deride derin yanıklar oluşturan iç organları etkileyen bir askeri silah olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kane’in intihar ya da kendini yok etmek için ne kadar zorlu bir yöntemi tercih ettiğini anlıyoruz bu şekilde. Filmin sonunda Lena’nın bir damlacık kanından çoğalan ve onu yansıtan dünya dışı varlığın iyi niyetli oluşundan, ondan öte bir niyetinin bile olmamış olabileceğinden, yok edici değil, bilakis kapsayıcı ve her şeyin niteliğini değiştirerek yeni bir şey yaptığını itiraf ediyor sakince karşısındakilere. Öyle ki bombanın pimini çekip, varlığın eline verdiğinde hiç tepki vermiyor varlık ona. Yanıyor usul usul olduğu yerde. Yakıp yıkan yok eden ve ne olursa olsun hayatta kalmak için her şeyi göze alabilecek olan tür insan yine de.

827D8648-E227-415E-A2CC-8608382AA7EB

D61F0A52-8626-4023-9446-0CD5BE0023EC

3DFD2B08-1054-4D30-8FAA-DDD3014679F5

Çook uzun zamandan beri ilk defa, kendimi, izlediğim bir filmdeki başrol oyuncusuyla özdeşleştirdim. Eylemlerimizin bir amacı vardır, nedensiz bir şey olmayacağından ötürü. Bizi o noktaya taşıyan kilit anlar vardır, bundan sonraki hayatımızı şekillendiren. Bizi yıkıma ya da bir nevi yeniden doğuşa, bir çeşit arınmaya götüren. Hatalar yaparız, bedeller öderiz. Tıpkı burada olduğu gibi kaybının izlerini takip edersin adım adım, anıların canlı bir şekilde seninle gelir. Kıymet vermediğin anlar mühim olur, kaybettiğinse aşk olur. Neyse ki Lena çoğumuzdan çok daha şanslı, çünkü ikinci bir şansa sahip. Sonunda ikisinin de ortak kaderi olan içlerinde gezen şey onları birleştiriyor tecritte olmalarına rağmen. Bir filmi özdeşlik kurduğunuzda daha çok sevebilirsiniz. Benim öyle oluyor genellikle. Kane rolünde Oscar Isaac’i her izleyişimde içim burkuldu. Lena gibi milyonlarca defa sormuşluğum var kendime neden neden diye. Jeff Vandermeer’in Yok Oluş’unun uyarlandığı aynı isimli kitap dışında Henrietta Lacks’ın Ölümsüz Hayatı’nın güzel Türkçe’mize çevrilmesini ümitle beklemekteyim en çok da. John Hopkins hastanesinde çalışan Lena ile, izinsiz ve habersiz bir şekilde kendisinden doku örneği alınan ve bu hücrelere Hela adı verilen aynı hastanede tedavi olan siyahi bir genç kadın olan Henrietta Lacks’ın isim benzerliği bana 2017 yılı yapımlı televizyon için çekilmiş kitapla aynı ismi taşıyan Primetime Emmy ödüllü filmi izlemek için de bir uyarıydı en azından. Okumaktansa bazen izlemek en kestirme yoldur ve herkesin bir yolu vardır, olmalı da. Başınızı ağrıttım burada gereksiz yere çok fazla.

C8E513BE-656B-433F-BE13-D23031790408

ÖPERİM GÖZLERİNDEN

20180209_160036-01

ÖPERİM GÖZLERİNDEN :

Öptüm yüzlerinden
Öptüm gözlerinden
Öptüm sözlerinden
En çok bir’inizin

Sen beni affet
Hayat beni affet
Hatalarım beni affet
Affet affet affet…

Yukarısı yaramaz
Aşağısı çıkmaz
Ortası hiç anlamaz
Kahreden derdimden

Tenimdeki tuzun
Dilimdeki ahın
İki hecedir adın
Silinmez ki anıların
Öperim gözlerinden.

 

 

 

 

SEVEN SECONDS : YEDİ SANİYE

4F0C5360-B426-4557-967B-D84AEFD7745E

SEVEN SECONDS : YEDİ SANİYE

“Yurt dışında ölsem kahraman olurum, kendi sokağımda mermi yesem serseri olurum.” Seth Butler

Tek başınaysan, eli pantolonunun içindeyken basılan salağın tekisindir. Birlikte polis olursunuz. Birlikteyseniz, tüm emniyet teşkilatı yargılanıyor demektir çünkü, ve hiçbir jüri asla tüm emniyeti suçlu bulmaz.” Savunma avukatı Sam Hennessy

“Tanrı bana vaaz vermemi söyleyene dek, ne berbat bir hayat yaşadığımı bilemezsin. Bu yolda bir şeyi çok iyi anladım. Hiçbir günah diğerinden daha büyük değildir.” Peder

İnsanın bağışlanmayı istemesi nedir iyi bilirim. Yaptığımız şeylerin affedilmesini istemeyi de iyi bilirim.” K.J. Harper

“Ölüsünü gördüğün bir çocuğun olmadığı takdirde, hiçbir şey bilmeyeceksin.” Acılı anne Latrice Butler

İcraata dökülmeyen vizyon, sadece bir halüsinasyondur.” Thomas Edison

Yine Netflix, yine Netflix, her yer Netflix. Kaçış yok anladık ki. Pedro Almadovar da anlamış ve kabullenmiştir belki şimdi şimdi. Jüri başkanlığını yapmış olduğu 70. Cannes Film Festivali’nde desturu çekmişti çünkü Netflix’e. Fakat gel gör ki kazın ayağı öyle değilmiş. Dört bir yanımızın Netflix’le çevrilmesi çok da uzun bir zamanımızı almadı; hepi topu birkaç yıl sadece. İzlerken hayli hoşumuza giden, eli yüzü düzgün yapımların karşımıza çıktığı düşünüldüğündeyse, tatlı bir teslimiyet içine düşüveriyor insan ister istemez. Bu seneki Cannes Film Festivali jüri başkanı ise Cate Blanchett, göreceğiz bakalım Mayıs ayında zarftan çıkanları teker teker.

DCF3ED6C-8CC9-416D-97D2-47AFF6A96EC4

Seven Seconds günümüz Amerika’sında, New Jersey’de geçiyor. Siyahların ve Caucasion(Beyazlar) nüfusun kendi mahallelerinde yaşadığı, Siyahi gençlerin sokaklarda uyuşturucu sattığı, başlarının hep dertte olduğu(burunlarının boktan kurtulmadığı da diyebiliriz kibarca), uzaktan Bartholdi yapımı, hem özgürlüğün hem Amerika’nın simgesi olan Müslümanlar dışında kalan göçmenler için dikilmiş olan Özgürlük Heykeli manzaralı, kışı kış gibi geçen New Jersey Eyaleti’nde Liberty State Parkı içinde, tarihler 15 Şubat’ı gösterirken, sabahın erken saatlerinde bir yandan telefonla konuşan, diğer yandan araba sürmeye çalışan beyaz bir polis Peter Jablonski çarptığı sert bir cismin ne olduğunu anlamak üzere arabasını durdurduğu anda gördüğü manzara karşısında dona kalıyor ister istemez. Tekerleğinde bir martı figürü olan BMX marka çocuk bisikletinin selesinde ise yeller esmekte. Çarpmanın şiddetiyle savrulanın kim olduğuna bakıp bakmadığını göremesek de, Jablonski’nin derhal telefona sarılıp Jersey Polis Karakolu’ndaki ekip arkadaşlarını çağırdığına şahit oluyoruz. Üç beyaz adam iniyor aynı arabanın içinden. Şoför koltuğunda oturan aynı zamanda takımın lideri Mike DiAngelo bir Hispanik, çukura savrulmuş bedene uzaktan şöyle bir baktıktan sonra, olayı örtbas etmeye karar veriyor. Ekip arkadaşlarını da cesede yaklaştırmıyor. Olay yerinde bir çift Timberland kalmış sadece çocuktan geriye. Arabanın önündeki kanlı ızgarayı çıkartıp kendi arabalarına alıyorlar. Böylelikle de davayı kapatıyorlar kendi aralarında. Sağlık ekibi çağırmadıkları gibi, çukura inip çocuğa bakmak dahi gelmiyor hem akıllarına hem de işlerine. Peter’ın araba kullanırkenki telaşının nedenini öğreniyoruz olay yerini terk ettikten sonra. Karısı ikinci defa hamile ve ilk bebeklerini doğum esnasında kaybettiklerinden, beklenmeyen bir kanama hepsini telaşa düşürüyor. Kocasını hastanede gördüğünde içimde iyi bir his var deyişinden, kadının hislerine güvenilmeyeceğini anlıyoruz bir çırpıda. O iyi hisler sonucu kocası bir çocuk ölümüne sebebiyet vermiş az önce, daha da başına iş üstüne iş açıyor sorumluluktan kaça göçe. Saatler sonra ise geçilen bir telsiz anonsuyla, Peter, köpeklerin sayesinde bulunan 15 yaşındaki siyahi erkek çocuğun halen daha yaşadığını öğreniyor ürpererek. Aradan geçen yaklaşık yarım gün içinde eğer hastaneye götürülseydi çocuğun yaşama şansı olacağını idrak ediyor o anda. Kan gölünün ortasında, karın buzun içinde yatan çocuk onca saat dayanabilmiş ölmeden. Olay yerine gelenler Kızıldeniz benzetmesi yapıyorlar. Hakikaten de öyle. Bir çocuk bedeninden bu kadar çok kan akabileceğini hayal dahi edemiyor insan.

577A8A12-9B82-4B4A-8F88-6D0D2B6D0C22

Tüm bu olaylar cereyan ederken, henüz daha maktül seviyesine erememiş ama beyin ölümü olası gerçekleşmiş Brenton Butler’ın öğretmen olan annesi okulundaki beyaz iki kardeşi güvenle evine bıraktıktan sonra, aralarında piyano çalan eşinin de olduğu kiliseye gidiyor koşa koşa. Coşkulu ilahilere eşlik ediyor elinde tefiyle. Sonra da yeni taşındıkları evlerine dönüyor karı koca. Tam yerleşemedikleriyse henüz açılmamış kolilerden belli olan ailenin biricik oğulları Brenton’ın evde olmadığını fark etmeleri ve telesekretere bırakılan mesajı duymaları aynı zamana denk geliyor. Polisin yönlendirmesiyle gittikleri devlet hastenesinde solunum cihazına bağlanmış, beyninde oluşan ödem sebebiyle ameliyata alınmış oğullarının koma halindeki kesilip biçilmiş bedeniyle karşılaşıyorlar. Yaşasa bile kendi başına yaşama yetisini kaybedebilirmiş doktorunun söylediğine göre.

7FE3A76F-9472-40B3-8826-80ACFE74B582

FF3C87ED-D4AC-4A57-9649-528DBD50B8B0

K.J. Harper New Jersey eyalet savcı yardımcılığı pozisyonunda kariyerine devam ederken, yarı zamanlı olarak da bildiği tüm barlarda hiç durmadan içmekte buluyor teselliyi. Özel hayatı tek gecelik ilişkilerden ibaret olsa da, bir zamanlar halen evli ve halen amiri konumundaki savcı ile ilişki yaşamış. Sonradan anlaşılacağı üzere üstlendiği bir vakada yaşamış oldukları yüzünden hep bu kaçışları ve kendini alkole teslim edişleri. Zamanında içeri tıktığı bir çete üyesi kefaletini ödeyemeyince evine gidemiyor. Kendisi de suçlunun evini kontrol ettirmeyi ihmal ettikten bir hafta sonra ortaya çıkıyor acı gerçekler. Erkek ve kız kardeşleri bu bir hafta boyunca evde tek başlarına kalıyorlar. Küçük olan ve bebek olan açlıktan ölüyor. Olay yeri fotoğraflarında kapıdaki tırnak izlerini görüyor K.J. Kızın kapı koluna ulaşmaya çalışırken çıkardığı izler ve kardeşini kurtarmak için ağzıyla açmaya çalıştığı konserveler üzerindeki ısırıkları da. Suçluluk duygusu K.J.’in peşini bırakmıyor o günden beri. Şimdiyse kör kütük sarhoşken üstlendiği davayı anlamaya çalışırken ayılıyor adeta. Olayı örtbas etmeye çalışan polislerin bulduğu sanığın inandırıcı olmaktan uzak hikayesine kanmayan K.J. yaşlı keşin yargılanacağı kamu davasına gitmeyerek davanın düşmesini sağlıyor. Olaya bakan Rinaldi ile şüphelilerin peşine düşüyorlar. Kaza cinayete evriliyor bu dakikadan sonra. Kullandığı bisikletin semtlerinde fırtına estiren Beş Kral Çetesi mensuplarına ait olduğu bilindiğinden, Brenton çete üyesi olmakla suçlanıyor. Çevresinde kopan onca fırtınadan habersiz hastane odasında yatan Brenton’sa, kimseye daha fazla yük olmadan usulca ayrılıyor aralarından. Annesi gözyaşları içinde uğurluyor onu. Geçti artık derken, hayatın büyüklüğünü görmüş olan oğlunun bir nevi kurtuluşuna seviniyor onun adına. Brenton ani ölümüyle, çevresindeki herkesin hayatını değiştiriyor ve bir dönüşüm yaşıyorlar kendi içlerinde. Oğlu bir çukurda can çekişirken, kilisede ilahiler söyleyerek Tanrı’ya dua eden annesi oluyor kendini en çok sorgulayan. Ağlarsa anam ağlar sözlerini doğruluyor adeta. Nitekim kocası eve pederi getiriyor. Pederin onu teselli etmek üzere sarf ettiği kelimeler daha çok asabını bozuyor. Olayı bir gün gelip atlatacaklarını söylediklerinde, kabullenmiyor bir türlü. Tanrısı bir annenin değil, bir katilin dualarını kabul etmiş çünkü. Mezbahada işçi olarak çalışan babaysa çok çalışarak aldıkları evlerinde keyif süremeden daha, yaşadığı şokla sarsılıyor. Karı kocanın harcı imiş meğerse Brenton. Aralarındaki görüş farklılıkları arttığında ve baba toplumdan beslenirken, anne kalabalığa ve insanlara katlanamaz hale gelince arabasında yaşamaya başlıyor gözü yaşlı anne. Çünkü yeni aldıkları evlerinden daha fazla zaman geçirmişler o aracın içinde. Oğlunu orada buluyor bu yüzden. Suçluların kimlikleri belirlendikten sonra da, oğluna vuran aracın şoförü olan Peter’ı öldürmek için planlar yapmaya başlıyor hararetle. Aklını kaçırmış gibi davranıyor ilk başlarda acısından.

74E7613F-EE32-4893-982F-9B7402774F7E

DB6893AE-249E-4940-B00F-245A173609AA

Olay mahallinde buldukları her detayı inceleme fırsatı bulan K.J. ve Joe”Fish” Rinaldi kayıp Timberland botları satan, bunun karşılığında da eroin alan Nadine’e ulaşıyorlar nihayet. Brenton’la benzer yaşlarda olan ve yanlış zamanda yanlış yerde olan zengin bir ailenin eroin bağımlısı kızları Nadine ikinci bir arabanın varlığından ve içindeki üç adamdan bahsediyor onlara. Nadine polis karakolunda gördüğü polislerin olay yerindeki adamlar olduğunu söylediğinde davanın da boyutu değişiyor bundan böyle. Siyah adama karşı güçlü beyaz adam var, üstelik uyuşturucu ve çetelerle mücadelede şehrin yıldız görev gücünü oluşturan birer kamu yetkilisi polis hepsi de. Jersey emniyeti ve savcılık bürosunun yakın ilişki içinde olmasının vakayı olumsuz şekilde etkileyip etkilemediğini görüyoruz aşama aşama. Bu arada özellikle K.J. var gücüyle savaşıyor karşısına çıkan herkesle, en büyük destekçisi ise karısının emniyetin yarısıyla yattığı dedikoduları bir dedikodu olmaktan çıkmış, artık düşmanları tarafından acımasızca yüzüne vurulurken bile Brenton’ın kanını yerde bırakmamak gayretindeki Fish oluyor sadece. Bir sürü badireler atlatıyorlar beraber. İkisinin ortak özellikleri ise adalete susamış olmaları. Fakat tutuklamaların ardından gelen mahkeme için gün alırlarken bile, beklentilerle gerçekler çarpışıyorlar ortalık yerde. Savcılığın kefaletsiz tutukluluk önerdiği sanıklar, çok az bir kefaletle serbest bırakılıyorlar ilk mahkeme gününe kadar. Tıpkı savcılık ve savunma gibi, kıyasıya bir mücadele başlıyor kimin kimin önüne geçtiğini bilmediği. Hakimse Caucasion yani Beyaz, belirtmekte fayda var.

E5FA62B4-9582-4D69-8A0F-A6B560B3C6C6

C3DC1915-FB0B-4D34-BEE3-AFD56617B478

Dizinin yaratıcısı ve kimi bölümlerinin de yazarı olan Kanada doğumlu Amerikalı Veena Sud, The Killing adlı efsane diziyi Amerikan televizyonlarına uyarlayan isimdi hatırlarsanız, ya da meraklı olanlarınız vardıysa eğer… Dizinin senaryosunda hiç durmadan aklımı kurcalayan bir açık vardı olay yeri ile ilgili, izlemeyenler olabileceği için anlatmıyorum, anlatamıyorum burada. Fakat dizinin sonundaki bu çelişki hala daha aklımı kurcalıyor. Bu küçük ama önemli detayın dışında karakterlere bakacak olduğumuzda hayal kırıklığı yaşatan tek bir isim yok. Oyunculuklar son derece başarılıydı. Her şey sonunda yerli yerine oturdu. Gönlünüze göre bir son olmayabilir, masumlar arka kapıyı kullanmak zorunda kalabilir ve terazinin kefeleri dengesiz, adaletin gözü bağlı ya da kör, hatta size arkası dönük de olabilir ama hayat işte biraz da böyledir. Fakat şu çok aşikar ki herkes bir bedel ödeyecek ama en çok bedel ödeyen görünüşte aksi olsa da, kaybeden değil, bedel ödeten taraf olacaktır. Ve vicdana gelecektir eninde sonunda, onunla baş etmeye çalışarak geçirecektir ömrünü bundan sonra. Bunu bilmezsek eğer, buna inanmazsak eğer ne Jersey’de, ne İstanbul’da başımızı yastığa koyup rahat bir uyku çekmek mümkün olmayabilir kanımca.

Dizinin yedinci bölümünde polis ve göstericiler arasında çıkan gerginlikten doğan yarı iç savaşı andıran anlarda, siyahlar bayrak yakıp, polis arabalarını sallarken ve ileride ateşe verecekken, polis göz yaşartıcı bomba ve cop kullanıyordu göstericileri pataklar iken. Tam bu esnada yeğeninin katilini öldürmek için gelen Seth, Fish’in telkinleri karşısında ne hissettiğini anlatıyordu o ve ırkının her gün maruz kaldığı önyargı karşısında. Kendi sokaklarında mahkum olmanın nasıl bir şey olduğunu karşı tarafın anlamasını istiyordu en çok da. Bir zamanlar aksini düşündüğü halde, ne bu sokağın ne de bu ülkenin ona ait olmadığını düşünüyordu artık. Paralı asker olarak gittiği yurtdışından döndüğünde Gazi iş yerleştirme adresinde sıranın kendisine gelmeyeceğini düşündüğünden düşüyordu yollara ve uyuşturucu satışı işine. Şimdiyse yeğenini öldüren polisin alacağı en fazla beş yıllık bir ceza var sadece polis himayesi sayesinde. Sonuç mu? 30 gün sonra şartlı tahliye Peter’ın temiz sicili sayesinde. Hep beyazlar mı suçlu peki? Ya da buradaki gibi hep mi Latinler suça yatkın ve kötü? Emniyette hiç mi siyah yok? Nefret suçu işleyen beyaz var da, hiç mi siyah yok, Asyalı da mı yok? Suçlu olup da şöyle elini kolunu sallaya sallaya gezen suçlu siyah hiç mi yok şu koskoca Amerika’da? Vardır, var elbette. Ama o bu dizinin mevzusu değil işte. Canım.

Bu diziyi neden bu kadar beğendiğime ve üzerine kafa yorduğuma gelince, harmanladığı pek çok konudan ve suç mevzusunu taraflar açısından ele aldığından ötürü diyeceğim en kestirme cevap olarak. Çünkü içlerinde sağlam bir kötülük taşıyan adam yoktu aslında. Kimse işlerin bu noktaya geleceğini tahmin etmiyordu en başında. En kötüleri olan DiAngelo’dan çok daha kötülerini gördük biz ekranlarda. Kadeuce’a tecavüz eden ve aynı sokağın çocukları olan ırkından daha kötü değildi sonuçta, olamazdı da. Suça, suçluya bu kadar meraklıydın madem, neden gidip avukat olmadın sorusuna da var bir cevabım. İki nokta üst üste daha o kadar kafayı yemedim nokta. Suçun doğasıyla uğraşmakla, hukukçu olmak çok farklı şeyler. Suç ve Ceza ile başlamak gerek, sonra da vicdanla uğraşan tüm yazarların, filozofların eserlerini okumak gerek. Böylelikle her an için ve bir anda ortaya çıkabilecek suçlu potansiyelimi(zi) bastırmak, susturmak, en azından ehlileştirmek gerek.

Bir de daha ilk bölümünün ilk dakikalarından itibaren deşifre edilmeye gerek duyulmayan çünkü zaten aşikar olan  suçlunun kimliğine rağmen bu dizi nasıl on bölüm gider deseniz de, on bölüm akıp gidiyor bir şekilde. Gerçekten çok iyi planlanmış bölümler var önünüzde.

Oyunculuklara gelince anne rolünde Regina King, savcı yardımcısı rolüyle Children Of Men’den hatırladığım köfte dudaklı(alaycı olmasan diyorum. Ben de ırkçı olmadığım sürece sorun yok diyorum) Clare-Hope Ashitey, Nadine rolünde Nadia Alexander ve Fish rolüyle yedinci bölümde özellikle ağzında sakız iki kadının arasında kalmış şaşkın erkeği oynayan Michael Mosley öne çıkan isimlerdi benim gözümde. İzleyiniz, izlettiriniz. Bence.

9239B1DB-646B-4407-82F8-16FDBC57C5F8

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

24FA1E59-AE69-4120-909B-5F7471C78D25

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

“Bir çocuk alevlere baktığında ne görür ki? Evrenin sonsuz gücünü mü? Yığının enerjiye dönüşümünü mü? Öfke mi?”

“Sen sürekli insanların trajedilerinin kendi hataları olduğunu mu düşünüyorsun? Kader büyük rol oynar. İtiraf etmek istediğimizden fazlası bizim dışımızda gelişir.”

İlk kocamdan aşkın nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Humpty’den de nasıl bir şey olmadığını. Aşk, minnettarlık ya da arkadaşlık değildi. Harcayacak çok şeyin olduğunda sevişmek pek de büyüleyici bir şey olmuyor. Ve gerçekten kimseye harcamak istemiyorum.” Ginny

“Kadın bir kez evlendi mi, yasak av olmaktan çıkar.” Amerikalı taşralı kafası

GİRİŞ :

1935 doğumlu yönetmen Woody Allen’ın-IMDB’nin yalancısıyım, tek tek saydım, kısalarını almadım-49. uzun metraj filmini izlemiş bulunmaktayım. Nihayet. Dünyanın en güzel filmi değildi, bir Woody Allen şaheseri de değildi; fakat yine de vasatın üzerindeydi. Filme en büyük katkısı olan isimse görüntü yönetmeni Vittorio Storaro idi. O nasıl bir açılış idi öyle! Son İmparator’dan Paris’te Son Tango’ya, Coppola’nın Apocalypse Now’ından Esirgeyen Gökyüzü’ne, Konformist de dahil pek çok filmin yanında pek çok da Bertolucci filminin kamera arkasında çalışan Storaro üç Oscar ve sayısız ödülün de sahibi olmuş hayatı boyunca. Cafe Society’den sonra Woody Allen’la birlikte çektikleri ikinci filmleri imiş. Üçüncü ortak çalışmaları olan A Rainy Day in New York’sa kapıda. Hallelujah(ne deseydim Elhamdülillah mı, Şalom’u da sıkıştırayım bir de buraya, tam şuraya)! Takip edilmesi zor olabilirim ama neticede ben bir film eleştirmeni değilim, bu site benim ve ben de kafama göre hareket etmekteyim. Kafama göre hareket ettiğim için de çok sevilmeyeceğimin bilincindeyim ama pozisyonumu koruyup, telaşa ve hüzne kapılmadan inatla yazmaktayım). Özgürlükler ülkesindeyiz, istediğimi söylerim(şakaydı, komik olmayanından). Küçük adamların cüretinden, büyük adamların şerrinden korusun Tanrı(Allah) bizi, hepimizi. Amin(Amen)!

8FD06AD3-7F8C-4482-BDEE-02DE4AAA1B77

5B4D239D-AB63-4720-9EBD-19DFDFC613AF

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

Pırıl pırıl bir gökyüzünün altında 50’ler Amerika’sında, Coney Island’da, Wonder Wheel’in çevresinde denize girmekte ya da yüzmekte olan yüzlerce insanın yerleştirildiği çizilmiş bir tabloyu andıran açılış sahnesi filmin tamamını gölgeliyor olağanüstülüğü ile. Son yıllarda izlediğim en iyi tablo, çok pardon açılış sahnesiydi. Coney Island’sa bildiğin Kuşadası Kadınlar Plajı imiş, Wonder Wheel’siz. Bir zamanların ışık saçan mücevheri olarak tanımlıyor burayı cankurtaranlık yapan Mickey Ruben. Aynı zamanda New York Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisi, öte yandan şair ve oyun yazarı olmak hayalleri taşıyan, meraklı, hevesli, araştırmacı ve yeniliklere açık bir genç kendisi. Bir genç kız geliyor Coney Island’a aynı zamanlarda. Dosdoğru üvey annesi olduğunu öğreneceğimiz bir restoranda garsonluk yapan Ginny’nin yanına gidiyor ve babasını soruyor ona. Ginny onu alıp Wonder Wheel manzaralı evlerine götürüyor. Carolina ile babası Humpty nihayet bir araya geldiklerinde bir tiyatro sahnesini andıran evlerinde, teatral bir şekilde hareket etmeye başlıyorlar. Bir film karesinden çok tiyatro sahnesini andıran bu anlarda genç kız, mafya olan kocasını terk ettiğini, fakat sırlarını da polise anlattığını söylüyor. Olanlara kafan basmazsa, bu tip adamlarla evlenemeyeceğini söylüyor onlara. Bir gangsterle evli olan Carolina’nın sakin duruşuna rağmen başının belada olduğunu anlıyoruz. Babası kızının koca seçiminde son derece yanlış yaptığını dile getiriyor. Kızı da ona uygun gördüğü adamların donuk, sıkıcı ve renksizliğinden dem vuruyor. Bu anlarda Ginny’nin yegane endişesi gangsterlerin başlarına bela olması. Humpty’e gelince, kendisi eski alkoliklerden. İçtiği zaman ya bela çıkartıyor ya da karısını dövdüğünden alkol şişelerini kocasından uzak tutmaya gayret ediyor Ginny. Kendisi de içmemeye çalışıyor, şartlar onu delirtmezse tabii. Ginny’nin ilk kocasından olan bir oğlu var, adı “Ricky”. Her fırsatta yangın çıkartıyor. Sahilde, sokakta, okulda, götürüldüğü muayenehanede, kısaca her yerde. Humpty’nin cebinden para çalıyor, bunu da annesine söylüyor. Annesine öz babasının nerede ve nasıl olduğunu soruyor ve beraber yaşamakta olduğu Humpty’den de nefret ediyor. Humpty’nin de onu pek sevdiği söylenemez. Çocuğun psikiyatriste gönderilme fikrine şiddetle karşı çıkıyor. Ona kalsa temiz bir dayakla üstesinden gelinemeyecek bir şey yok. Ya da beynini önüne akıtmakla. Üstelik paraları da ceplerinde kalmış olacak ve ellilerde halk arasında bir psikiyatriste gitmek çok da akıl karı bir şey değil, Humpty için hiç değil. Deli doktoruna para “kaptırmayı” çağımızın dolandırıcılığı olarak görüyor ve Humpty hayatında hiç Freud okumamışa benziyor. Özellikle de beyaz atleti, kocaman göbeği, balığa gittiği, beraber evde parti düzenledikleri arkadaşlarının seviyesiz esprileri önemli birer referans oluyor film boyunca. Tek isteği kızının ileride garson olmaması. Bunu da her fırsatta dile getiriyor zaten. Hem de Ginny’e rağmen ve ona aldırış etmeden yapıyor bunu. Ginny bu duruma hayli bozulsa da, kocasını değiştirmesi mümkün olmuyor. Kimse kimseyi değiştiremiyor, dönüştürüyor sadece.

WA16_D12_0335.RAF

2D9F8B78-7058-46D3-A30C-AA3F9215E2A2

Zamanında umut veren genç bir aktristmiş Ginny. Şimdiyse kırkına merdiven dayamış, hafif tombullaşmış bir garson. İlk eşi ve oğlunun babası caz müziği yapan bir davulcu imiş. Aynı sahneyi paylaştığı yakışıklı ve genç aktörün cazibesine kapılıp kocasını onunla aldatmış. Bu durumu öğrenen kocasıysa aktörü bir iyice benzettikten sonra kendini aşağılanmış hissederek, kırık kalbini de almış ve de kayıplara karışmış. Ginny için zor günler bundan sonra başlamış. Kaybettiğinde ancak aşkın ne olduğunu anlayan, sahnede rol yapamaz olan, repliklerini, sözlerini unutan Ginny kendini iyiden iyiye içkiye vermiş ve sonunda işinden olmuş. Restoranda tanıştığı ve ayaklarının üzerinde durabilmeleri için birbirlerine sığınan bu ikilinin mazisi beş yıl öncesine dayanmakta bunarada. Humpty’nin erken biten cazibesi, evlilik yılgınlığı, hayat bıkkınlığı, parasızlık, artık ne derseniz diyin, Ginny’nin bir kez daha sadakatsiz eş rolüne bürünmesine sebebiyet vermiş. Kendini kapana kısılmış hissettiği her dafasında aldatmış Ginny. Bir gün sahilde tanıştığı Mickey mutlu bir evliliği olmayan, aşka aç Ginny’i doyurmaya giriştiğinde bir başka yasak aşka yelken açmış bulunmaktaymış kırk yaşına girmesine günler kalmış olan kadın. Olaylara Ginny açısından baktığımızdaysa kendisinin az biraz fingirdek olduğunu, hep aldatan taraf olduğunu, sıkılgan kimliği yüzünden bir türlü geçmişten ders almadığını ve her kocasını aldattığını, hatalarından ders almak istese de aşka karşı güçsüz iradesinin marifetiyle başaramadığını görüyoruz. Ginny’e kızıyor muyuz? Hayır. Çünkü filmin sonunda da anlaşılacağı üzere bir kaçık gibi davrandığından ve zaten film boyunca sinir krizinin eşiğinde, deli tavuklar gibi ortalıkta dönenip(TDK var öyle bir kelime dedi, memurlarının yalancısıyım) durduğundan, Carolina’ya çıldırmış gibi hesap soruşundan kızgınlığınızın sonuçsuz kalacağını anlıyorsunuz. Filmin sonunda onca şey olmuşken, seninkisi takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş hem gelin hem güvey olmuş, ya murat demekte kendi kendine. Bu arada bu rolüyle ve o korkunç takılarıyla Kate Winslet çok daha değişik bir Blanche DuBois halet-i ruhiyesiyle arz-ı endam etmekte Coney Island yöresinde. Wonder Wheel manzaralı evlerinde, sıcak bir renk paletinin içinde, o sıcaklığa inat sıkıntıdan boğulurken, siz de boğuluyorsunuz onunla birlikte. Winslet bu hissi geçiriyor size, evin içinde yer aldığı her sahnede. Humpty ve onun kendisi gibi arkadaşları, her gün yeni bir kundak işine karışan Richie, son olarak katlanamadığı ve kıskandığı üvey kızı Carolina sayesinde.

Mickey rolündeki Justin Timberlake ileride başrolündeki karakterlerin zayıflıklarından ezildiği harika oyunlar yazmak gayretinde bir parça megalomanlık taşıyor bünyesinde. Kusurunu trajik, kendisiniyse çok romantik buluyor. Öte yandan aşık olmak ya da birlikte olmak için seçtiği kadınları seçmesindeki en büyük etken yaşanmışlıklar. Ginny’de görür görmez var olduğunu düşündüğü trajik kusur sadakatsizliği. Carolina ise saf ve düşünceli, biraz da maceraperest bir gangsterle evlenebildiğine göre. Evliliklerinde mutsuz olmuş olmalarıysa iki kafının ortak yanları. Öte yandan Mickey trajedilerinin insanların kendi hataları olduğunu düşünüyor, kader faktörüne pek fazla yer vermeden. Woody’se yaşı kemale erdiğinden bazı gerçeklerin görmezden gelinemeyeceğinin bilinci ve bilgeliğiyle senaryosunu yazmış uslu uslu. Ben de katılıyorum kendisine uslu uslu. Karakterlerin ağzından dökülen kimi çok önemli sözler hep en olmadık yerde, bir tarafa sıkışmış da bulunmasını bekler gibi nadide ve sonradan işliyor insanın içine. Filmin en beğendiğim tarafı da bu oldu. Woody Woody’liğini yapmış gene. Hesperus’un Enkazı, Eugene O’Neill, Tenesse Williams, Ernest Jones, say say birmez. Ama dediğim gibi, daha iyilerini de görmüştük kendisinden.

3863309E-5005-43AB-B51A-08C33676A5BC

KISKANMAK :

Ne zaman ki Carolina ve Mickey, Ginny sayesinde tanışıp birbirlerinden hoşlanıyorlar, güçlü bir insan olmadığını itiraf eden Ginny genç kıza karşı düşmanlık beslemeye başlıyor ve bastıramadığı bu duygusunu her fırsatta gözler önüne seriyor. Humpty kızıyla sebepsiz yere kavga çıkardığını söylüyor ama sebebini bilmiyor. Bir dakika mutlu olan karısının neden bir dakika sonra çıldırdığını düşünemiyor. Ginny her fırsatta ilk kocasını aldatmasından ötürü duyduğu pişmanlığı dile getirdiğinden, aynı hatayı bir kez daha işleyebileceğini düşünemiyor Humpty. Oysa ki yasak aşkına duyduğu kıskançlıktan tükenmiş bir Carolina var karşısında hiç görmediği ya da görmek istemediği.

Özellikle de filmin sonunda, bitmez gevezeliğinden sonra, Mickey’nin Carolina için sarf ettiği “Onu sevdim” sözleri terk edilmenin de ötesinde, mutsuzluklarla geçecek geleceğin habercisi olarak sarıp sarmalıyor onu. Mecbur olduğu evliliği, beni bırakma diyen Humpty’si, sevmediği işinde çalışarak taşralı cahil müşterilerinden gelecek üç kuruşluk bahşişleri bekleyecek olması ve her fırsatta her yerde yangın çıkartan kundakçı oğluyla, aşksız bir yakın gelecek önündeki. Bunu bildiğinden, fakat yaşamak mecburiyetinde olduğundan önündeki küçük şeylerle meşgul etmeye çalışıyor aklını. Richie’nin yakında sinemadan dönecek olması, çocuğun aç olma ihtimali ve kendi kirli üniformasını yıkamak gibi işler oluyor bundan böyle hayat gailesi. Henüz taşımaya hazır olmadığı bir başka vicdan azabı daha var halbuki, Hesperus’un Enkazı’ndakinin bir benzeri.

AE4CE4BA-EA15-4FDD-810F-E393654BCBD2

 

MUDBOUND

Mudbound - Still 4

MUDBOUND :

“Kadından doğan insanın günleri az ve tasalıdır. Çiçek gibi büyür ve gövdesi kesilir. Gölge gibi gelir ve yok olur. Gözlerinle öyle birine mi bakıyorsun yoksa? Beni yargılamaya mı getiriyorsun? Kirli bir şeyden temiz bir şey çıkarabilecek kim vardır? Hiç kimse. Bir ağaç için ümit vardır. Eğer kesilirse, yine filizlenecektir. Ancak insan ölür ve kaybolur. Sular nasıl ki denizden akıp kuruyorsa, insanoğlu da öyle yatacak ve kalkmayacaktır. Cennetler kaybolana kadar uyanmayacaklar ya da o uyukudan uyandırılmayacaklardır. Amen.” Hap Jackson

“Neye yarar ki çalışmak? Büyük babalarım ve büyük teyzelerim, babam ve annem kırptılar, sürdüler, erittiler, ektiler, köklediler, yetiştirdiler, yaktılar ve tekrar kırptılar. Hiçbir zaman onların olmayan bu topraklarda çalıştılar. Terleri dökülene dek çalıştılar. Kanları dökülene dek terlediler. Ölene dek kanları döküldü. Bu aynı dönümlerce toprak tırnaklarının arasında iken öldüler. Asla kendilerinin olmayacak bu sert ve kahverengi sırta tutunurken öldüler. Çalışmaları bir hiç oldu. Yine de bu adam, bu yer, bu yasa tapuya ihtiyacın var der. Çalışmaya değil.” Hap Jackson

“Şiddet kır yaşamının bir parçasıdır. Sürekli ölü şeyler etrafındadır. Ölü fareler, ölü tavşanlar, ölü sıçanlar. Bahçede ölürler. Çürük kokusu evin altından gelir. Bir de yemek için öldürdüğün yaratıklar var tabii. Tavuklar, domuzlar, geyikler, kurbağalar, sincaplar. Tüylerini yol, derisini yüz, içini boşalt, kemiklerini sıyır, yağa at, ye. Tekrar başla, öldür. Kanayan bir yaraya dikiş atmayı, bir tüfeği doldurup ateşlemeyi, inleyen bir domuzun karnını yararak yavrusunu doğurtmayı öğrendim. Bu eller bunların hepsini yaptı ama kafam hiç rahat değildi.” Laura McAllan

“-Çizgileri olan zenciye ne denir?
-Rakun.” Pappy

Jamie’nin orada olmasının nedeni benim. Eğer asker olursa göklere çıkmasını istedim. Savaş orada daha temiz olur derler.” Henry

GİRİŞ :

Netflix neylerse güzel eyler demekten başka çaremiz yok. İyi ki de yok. Senenin Selma’sı, benim içinse Spielberg imzalı The Colour Puple’ı(Mor Yıllar). Yönetmeni Dee Rees siyahi, filmin uyarlandığı kitabın yazarı Hillary Jordan beyaz(i), görüntü yönetmeni olan Rachel Morrison-o da beyaz(i), oyuncularıysa kah siyahi kah beyaz(i). Fakat ortaya çıkan bu melez filmde ara ara karakterlerin iç seslerine kulak verilişine tanık olduğumuzda, “iyi” olan iç sesleri dinliyoruz sadece, ister siyah ister beyaz olsunlar; yeter ki bir bedenden çıkmış olsunlar. Ki bu da filmin bir tarafının olduğunu göstermekte. Dışı ne olursa olsun içi siyah olan sesler bunlar. Aralarında Dee Rees’in de yer aldığı, çevresinde konumlanmış başrol oyuncularla beraber verdikleri aklı başında röportajı dinledikten sonra, oyuncuların sadece karakterlerine uygun bir kimyaya sahip oldukları ya da çok çok yetenekli, hiç olmadı çok çok güzel oldukları için değil de, akıllı olup, mantık çerçevesinde fikir üretebildikleri için orada olabildiklerini anlıyorsunuz(tek akıl yetmez çoğu zaman, mantık esastır). Sınırlı yeteneklere Hollywood’da yer yoktur. Ve de sanatta muhalefettir esas olan, şartlar ne olursa olsun. Yoksa vay o ülkenin halkının haline! Bir de milyon dolarlık ve üstesinden gelmesi böylesi zor bir projenin ha deyince ilk önüne gelene teslim edilmemiş olduğunu anlıyorsunuz Dee Rees’in herhangi bir konuşmasını dinlediğinizde. Belirtmeliyim ki, en az Greta Gerwig kadar başarılı buldum kendisini.

Sanatçıların ortak fikri, ülkelerinde yani Amerika’da kırklı yıllardan bu yana değişen bir şeyin olmadığı, her şeyin göstermelik olduğu ve şeylerin üzerinin örtülmekte olduğu imiş, yani dün nasılsa, bugün de öyle imiş oralar. Belki Mississippi’de(iki se, iki se, iki pe; peş peşe ve yan yana) son yıllarda atına binmiş Ku Klux Klan üyeleri görmek mümkün değil ama asıl mesele zihniyet değişmediği takdirde, insanların sadece gözlerini açıkta bırakan beyaz çarşafları başlarına geçirip geçirmemeleri de değil. Kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye geçtikçe sadece rengi değişen çarşafların her zaman tek bir şeyi kısıtlamaya yönelik olduğunu anlıyorsunuz son olarak: “Özgürlükleri”. Teninin rengi farklıysa ön kapıdan girememek, hep birkaç adım geriden gelmek zorunda olmak, bir beyazla yan yana koltuklarda gidememek, aynı otobüse bile binememek, bir kadın olarak söz sahibi olamamak ve önce hep babanın sonra da hep kocanın sözünü dinlemek mecburiyetinde kalmak. Kahramanın hikayesinin susturulmuş ve mağlup olarak bitmemesiyse biraz da şans işi aslında. Ve bu şans denen şey her zaman yanında yamacında olamayabiliyor insanın. Mudbound bu ve benzer açılardan çok önemli bir film. Irkçılık, savaş yaraları, aile kurumu üzerine diyecek pek çok sözü var ve bunun üstesinden telaşsızca gelebiliyor, üstelik aldığı dört Oscar adaylığını da sonuna kadar hak ediyor. Ne uzun süresine rağmen sarkıyor, ne de hayal kırıklığı yaratan tek bir sahnesi var. Öte yandan ırkçılık, Amerikan İç Savaş’ı (Kuzey Güney) ve dış savaşlar(ülkecek kendilerini topyekün katılmak zorunda hissettikleri bütün savaşlar ve fetih amaçlı gidilen tüm ülkeler) olmasaymış sinema endüstrisi nereden beslenirmiş Amerika’nın, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

MUDBOUND :

Babalarının mezarını kazmakta olan iki erkek kardeşten biri romantik mizaçlı, hem duygusal, hem çapkın hem de yakışıklı, İkinci Dünya Savaşı esnasında bombardıman pilotluğu yapmış alkol ve kadın seven Jamie iken, diğeriyse mühendislik okumuş, kadınların pek fazla cazip bulmayabileceği, aile kurmak için yaratılmış, babasından geçme ırkçılığı nezaketle bastırmayı başarmış, kafasına koyduğunu yapan, kafasında ise pamuk mevsimi geldiğinde toprağı tekrar ekmekten başka bir şey olmayan, toprak aşığı, sert mizaçlı Henry. Filmin başında yağmur sağanak halde yağmaktayken, ellerinde kazma, çamurun içinde beraber kazdıkları mezara babalarını gömmek telaşı içinde sabahı ediyor Jamie ve Henry. Gün ağardığında nihayet, Henry’nin karısı Laura, iki kız çocuğu ile beraber tabutun mezara konmaya çalışılmasını izliyorlar. Aynı anda ailesiyle birlikte at arabalarına binmiş gitmekte olan ve aynı zamanda vaiz olan Hap’tan yardım istiyor Henry. Bizlerse Laura’nın hikayesini dinlemeye koyuluyoruz kendi ağzından. 1939 yılında otuz bir yaşında ve bakire bir kızken tanışıyor Laura, Henry ile. Küçük bir dünyası olan ve üniversitede öğretmenlik eğitimi almış olsa da, marifeti piyano çalmak ve ilahi söylemek olan Laura ailesiyle yaşıyor o tarihlerde daha.  Henry beni boşluktaki yaşamımdan kurtarmıştı derken, bu çok sevmeden evlenecek olduğu sert mizaçlı adama karşı duyduğu minneti ifade etmiş oluyor. Kendisini de evde kalmış bir kız kurusu olarak görüyor. Henry onu Jamie ile tanıştırdığında ise başka türlü bir aşkın var olabileceğini görse de, Henry ile evleniyor kısa süre içinde. İki kızları oluyor ivedilikle. Bir erkeğe bağlı olmak ve ev işleri yapmak onu rahatsız etmişe benzemiyor ilk başlarda. Her şeyi sonsuza dek değiştiren, Amerika’nın Japonya tarafından saldırıya uğradığı gün olan 7.12.1941 olarak bahsedilse de, McAllan’ların kaderi-ailecek hem de, Henry’nin kendi kişisel cenneti olan Missisippi’deki çiftliğe taşınma kararını vermesiyle değişiyor. Düz bir çizgide ilerleyen hayatlarına bir sürü gölge düşüyor bundan böyle. Henry şehirdeki ev sahibi tarafından dolandırıldığı için çiftlikte kalmaya başlıyorlar. Üstelik her daim başlarına bela olacak, ırkçı babaları Pappy’de onlarla beraber geliyor. Jamie ile anlaşamayan, Ku Klux Klan üyesi, zamanında sahip olduğu araziyi bile umursamayan yaşlı adam, zenci ve ırgatlarla beraber çiftlikte kalmayı ve bir zenciyle yan yana oturmak suretiyle kamyonetin ön koltuğunda gitmeyi, son olarak onlarla aynı havayı solumayı dahi gururuna yediremeyen bir mizaca sahip. Her fırsatta söyleyecek ırkçı bir lafı var. Başta Laura, herkesi iğneleyen, sevgisiz bir adamla aynı evi, aynı çiftliği paylaşmanın mağduriyetini yaşıyor. Buraya kadar hep Beyaz Adam’ın derdini dinledik. Madalyonun öteki yüzünde yer alan Siyah Adam Hap ve Jackson ailesine geçiyoruz şimdi de. Bakalım onlar da Beyaz Adam’la aynı havayı solumaktan memnun oluyorlar mı, olmuyorlar mı? Olmuyorlar tabii. Yeni sahip, yeni dert demek. Çiftlik yaşantıları, toprağın yeni sahibi olan McAllan’ların çiftliğe gelişiyle sarsılıyor. Tarihlerinde tapunun bir zencinin işine yaramadığının çok örnekleriyle karşılaşmış olsalar da, Hap’ın en büyük hayali bir parça arazi satın alabilmek eninde sonunda. Yakın zamanda savaşa gönderdikleri ailenin gözdesi olan oğulları Ronsel’in sağ salim ve zamanında dönmesi için her fırsatta ve özellikle de sofrada yemeğe başlamadan önce el ele verip dua ediyorlar. Tank komutanı Ronsel’in erken dönme ihtimali gazi olmadan gerçekleşmeyecek ve bu da onun sakat kalma ihtimalini akıllara getirdiğinden, o ihtimali görmezden geliyorlar kolay kolay dile getiremeseler de. Fakat filmin sonunda Ronsel’in yaşayacaklarını düşündüğünüzde keşke diyorsunuz, keşke… Kendisine Alman bir sevgili yapan Ronsel, Avrupa’da kendini mutlu ve iyi hissetmiş. Oradaki beyazlar, Amerika’daki beyazlar gibi değillermiş çünkü. Ne de olsa onların derdi kanla, tenle değil. Rakun, kürek, siyahi, zenci olarak görülmediği topraklarda, ordu onlara ayrı kışla, ayrı kan rezervi, ayrı tuvalet opsiyonlarını sunsa da, bir kurtarıcı olarak görüldüğü askerlik günlerini özlüyor için için. Hiç değişmediğini gördüğü ve sıla özlemiyle döndüğü vatanında saban süren bir zenci çünkü artık yalnızca. Mary J. Bliege’in canlandırdığı evin annesi Florence Jackson istemeye istemeye çalışmaya başladığı Beyaz Adam’ın evinde, işe yaradığı için ve ev ekonomisine katkıda bulunacağı için gönüllü gider hale geliyor zamanla. Florence, annesinin sadece kendi çocuklarını sevme lüksünün olmadığını ve hep hüzünlü gözlerle dolaştığını, bunun sebebinin de başka kadınların çocuklarını sevip öperek uyandırmak zorunda oluşundan kaynaklandığını düşünse de, o da annesinin kaderini paylaşır hale geliyor bir zaman sonra. Bir akşam aile bir araya gelmiş sofra duası ederlerken çıkageliyor Ronsel. Gelir gelmez de bu tutucu yerde alıştığı onca özgürlükten sonra sıkışıp kalmış vaziyette buluyor kendisini. Annesi gerçekleşmeyen şeyleri sıkıntı içinde bekleyen oğlunu izliyor uzaktan. Ronsel’in derdinden anlayan ve arkadaşlık edebildiği tek kişi Jamie oluyor. Jamie onu hiçbir zaman teninin rengiyle değerlendirmiyor. Çevrelerinde askere gitmiş ve yakın arkadaşlarını aynı tankın ya da aynı uçağın kokpitinde kaybetmiş insanlar olarak başka türlü anlıyorlar. Fakat bu nadide arkadaşlık, tutucu kasaba ileri gelenleri tarafından acımasızca cezalandırılmalarına neden oluyor. Ayrı ayrı bedeller ödemek zorunda kalıyorlar.

A054E1D1-B97B-4D43-BC74-6BF10CB46337

Roots

Tüm bunların dışında filmin başrolünde en çok yer kaplayan isim “toprak”. Üstelik en çamur haliyle. Tüm mücadele onun için veriliyor çünkü. Toprak aidiyet demek çünkü, gelecek için bir miras demek, yaşamak için bir neden, sabah uyanmak için bir amaç demek. Askerler onun için savaşıyor, çiftçiler gün boyu onunla uğraşıyorlar. Çamurun gündelik hayatlarının bir parçası olmasıysa, çiftliğe adım attıkları ilk günden itibaren başlıyor. Kahverengiydi düşlerim diyordu Laura filmin başında. Topraktan gelip toprağa gidiyordu bedenler. Yürürken bile dizlerine, saçlarına bulaşıyordu o aynı çamur. Toprak yaşamın ve umudun olduğu kadar, keder ve hayalkırıklığının da kaynağı ve sembolü olabiliyordu çoğu zaman. Hele bir de o sene olduğu gibi şiddetli yağmur iki gün boyunca hiç durmadan yağdığında tüm ürün heba olunca görün o hayal kırıklığını bir de. Bu durum topraktan başka geçim kaynağı olmayan ortalama bir aile için, felaket ve açlık demekti gelecek günler için.

D184FD38-59AC-4BA3-996A-C5A7D64F6EED

71E2A7E0-5DF5-4BDF-990C-B209F56B828B

Toplu oyunculuklardaki başarının yanı sıra, muhakkak parlayan yıldızlar da olacaktır, tıpkı Mudbound’da olduğu gibi. The One’da Bono’ya eşlik eden Mary J. Bliege’in filmdeki dokunaklı performansı, ayrıca filmin soundtrack’inde yer alan şarkısıyla aldığı çifte adaylığı da ön plana çıkmasına sebep oldu ister istemez. Oğlunun dönüşümünü, çaresizliğini, kıstırılmışlığını ve nihayetinde çilesini izledik durduk onun gözlerinden. Uzaktan, çaresizce ve de kötü bir şeylerin olacağından emin ola ola, bu kötü kaderi değiştiremedi yazık ki ve bu rolde son derece başarılı bir oyunculuk sergiledi şarkıcı oyuncu. Senenin en iyi annesi o oldu, ödülü alsın almasın. İşkence görmüş, dili kesilmiş çırılçıplak vaziyetteki oğlunun üzerini örtmeye çalışıyordu acı içinde. Bu seneki En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayları arasında türlü çeşitte anne performansları izledik ve hepsi de ilk önce anne kimlikleriyle aday oldular şaşırtıcı bir şekilde. Hepsi başarılıydı, hepsi özeldi ama Bliege’inki aralarında en sade olanıydı. Sürpriz bir Oscar hiç de sürpriz olmayacaktır aslında. Carey Mulligan’sa Suffragette’den sonra yine sağlam bir hikayenin tam da orta yerinde, çamur içinde çıkıyor karşımıza. Jack Kerouc’ın aynı adlı romanından uyarlama olan film On The Road’daki Dean Moriarty rolüyle olduğu kadar hisli ve asi serseri Jamie rolüyle de hatırlanacak bir isimse Garrett Hedlund hiç kuşkusuz ki. İki kardeş arasında farklı mizaçlara sahip oluşlarından doğan çekişme Zengin ve Yoksul’daki(Rich Man, Poor Man) Rudy ve Tom’u hatırlattı bana en fazla. Ronsel rolünde Jason Mitchell, yılların oyuncusu(napim böyle de bir terim var) Jonathan Banks, Jason Clarke ve Rob Morgan’ın da tek tek adını anmalı. Kitabı okumamış bir izleyici olarak da çok ilgi çekici bir yan hikayenin bir parça daha üzerinde durulması gerektiğini düşündüm filmin sonunda. Vera’nın çıldırma hikayesi ve Carl ile aralarında geçen kanlı canlı muhasebe. Filmin iki saat on beş dakikalık süresiyse bana yetmemiş gibi görünüyor. Benden söylemesi. İzlenesi.

F3B517E8-759E-41A1-A836-47E7E600216B

I, TONYA : BEN, TONYA

Margot-Robbie-I-Tonya-trailer-920x584

I, TONYA : BEN, TONYA

“Genelde insanlar Tonya’yı severler. Ya da pek hoşlanmazlar. Tıpkı insanların Amerika’yı ya sevip ya da pek hoşlanmaması gibi. Ve Tonya tamamen Amerikalıydı.” Diane Rawlinson

”Amerika’yı biliyorsunuz. Sevecek birini istiyorlar ama nefret edecek birini de istiyorlar ve kolay olsun istiyorlar.” Tonya Harding

“Sana ‘Beyaz Fakirler’ diyenin yüzüne tükür.” LaVona

“Bahçıvan mı yoksa çiçek misin Jeff? Bir ilişkide bahçıvan ve çiçek vardır. Ben çiçek olmak isteyen bir bahçıvanım. Bu(Tonya), kendi hayatını kurtarmak için bahçıvanlık yapamaz. Orada bütün bahçıvanlığı senin yapman gerek.” LaVona

“Kaba bir lezbiyen gibi kaydın.” LaVona

“Güzel olduğunu söyleyen ilk salakla evlenmek… Aptalla sevişirsin, evlenmezsin.” LaVona

GİRİŞ :

Aynı zamanda bir dönem filmi I, Tonya. Bir spor ve sporcu filmi, bir mokümanter. Bu liste daha uzar gider. Türleri daha fazla birbirine karıştırmadan Brechtyen bir üslupla yola çıkan ve çarpıcı/nefes kesen bir ilk yarıdan sonra, bir parça sarkan bir ikinci yarıyla izleyicisinin karşısına çıkan “I, Tonya” en nihayet izlenmek suretiyle girebildi benim en fazla kafes kadarlık aklıma ve bu bir yergi değil, övgü aslında(kafes büyüklüğünde bir kafam bile olmadığına göre). Renkli televizyonların yeni yeni hayatımıza girmeye başladığı yıllarda, zamanın en popüler ve adı üzerinde en artistik sporunun kahramanlarından Tonya Harding’in elem dolu hayatına tanık olmak demek biraz da seksenlerin havasını solumak demekti aynı zamanda. Seksenler ne demekti peki? Kahküllü, permalı kabarık saçlar, vatkalı geniş geniş omuzlar, yırtık pantolonlar, converseler demekti. Dallas, Hanedan, E.T., Ghostbusters, Evil Dead, Laura Branigan, Modern Talking, yazlık kışlık disco, fotoroman, walkmen, TRT 1 ve 2, Beta ve VHS kasetli videolar, tatil dendiği zaman Antalya, Bodrum, Marmaris’den başka yerin bilinmediği, uçağa binmenin lüks olduğu, Samantha Fox’un hayli dikkat çekici memeleri, Big in Japan, Is This Love, Bir Zamanlar Deli Gönlüm(benim için) demekti. Evren, Özal, Thatcher, Reagen, Gorbaçov demekti. AIDS, Çernobil, Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun, gazoza konan ilaçla uyutulmak suretiyle habersiz tecavüze uğradıktan sonra bir sabah beyaz çarşafların arasında çığlık çığlığa uyanan Ahu ve Banu demekti. Sokak ortasında aniden pandik yeme, otobüste minibüste fortçulara denk gelme korkusu demekti. O tarihlerde daha yeni yetme olan Serdar Ortaç’ın gün gelip de Another Brick in the Wall’u söyleyebileceğini tahayyül edememek, Nuh Peygamber’in gemisinde cep telefonuyla konuştuğunu söyleyen akademisyenlerin televizyonlarda zırvalayabileceğini akılların almayacağı zamanlar demekti biraz da. Hannah ve Kızkardeşleri, Radyo Günleri, Teyzem, Rumuz Goncagül, Fahriye Abla, Sürü, Tutunamayanlar(herkesin tutunamadığı bir zaman dilimi vardır) ve Sevgili Arsız Ölüm de demekti. Seksenler her şeye rağmen insanların daha aklı başında olduğu yıllardı kısaca. Tonya mı? O çılgınmış. Anneden kaynaklı, aileden kaynaklı, devamında kocasından kaynaklı tam bir çılgın ve de mecburen savaşçı. Tek bildiği şey bu olmuş çünkü hayatı boyunca.

544639DF-E632-4FEA-BAD2-2961844CA914

I, TONYA :

Film, Tonya Harding ve Jeff Gillooly ile gerçekleştirilen ironisiz, kesinlikle çelişkili ve tamamen doğru röportajlara dayanmaktadır sözleriyle açılıyor. Bizler de “Tamamen doğru” demiş olan yönetmeninin sütüne havale başlıyoruz filmimize. Sonra da Tonya, eski kocası Jeff, annesi LaVona, koçu Diane, Jeff’in şizofren arkadaşı Shawn, bir de erkek muhabirin sorulan sorulara verdikleri cevaplarla devam ediyoruz. LaVona altı defa evlenmiş, beş defa da boşanmış. Şimdiki ve altıncı kocası için en iyisi diyor(şu an elinde o var çünkü). Tonya ise dört numaralı kocasından olma beşinci çocuğu. Kızının küçüklüğü için ele avuca sığmazdı ve tarafımızdan şımartılmıştı diyor. Onu yarışmalara, egzersizlere götürdüğünü, kıyafetlerini kendi elleriyle diktiğini anlatıyor. Yine de kızının gözünde bir canavar olarak kalıyor. Çünkü başına kakıyor hayatı boyunca onun için harcadığı her kuruşu. Çünkü kızına şiddet uyguluyor küçük yaştan itibaren ve bu durum Tonya’nın Jeff’le beraber aynı evi paylaşma kararı verdiği güne kadar ara ara devam ediyor(kızın koluna bıçak fırlatıyor hasta manyak). Çünkü haklı bile olsa kızını hiçbir surette onaylamıyor, verdiği kararlardan ötürü küçümsüyor her fırsatta. Daha küçük bir kızken buz pistinde arkadaş edinmesini engelliyor, çünkü hepsi onun için potansiyel birer rakip, dolayısıyla da düşman. Beyaz ırktan, düşük eğitimliler için kullanılan “Redneck” tabirinden hiç utanmıyor Tonya, olduğundan farklı görünmeye de çalışmıyor. Kendini değiştirmek, geliştirmek hususunda da herhangi bir gayreti yok. Tonya neyse o. Fakir büyüdüğüm veya cahil olduğum için hiç özür dilemedim diyordu filmin başlarında. Bu yüzden daha küçük yaşlardan itibaren yapabildiği üçlü burguya(axel) ve bunu yapabilen ilk Amerikalı kadın olmasına rağmen, jüri hep puanlarını düşük veriyor. Çünkü eğitimli beyazlara yönelik buz pistinin üzerinde belki de ilk defaya mahsus olmak üzere bir Redneck boy gösteriyor bu zamana dek içinde biriktirdiği tüm hırsıyla.

images-3

Film boyunca bir yandan Tonya’nın annesiyle olan ilişkisine değinilirken, diğer yandan bir darılıp bir barıştığı kocası ve onun ruh hastası arkadaşının planladıkları Nancy Kerrigan’ın dizini sakatlama hadisesi ertesi açılan FBI soruşturmasıyla aldıkları ceza ve sonuçları anlatılıyor. Kırk yıl önce Portland, Oregon’da Tonya daha dört yaşındayken, anne kızın el ele verip koçlarını olmasını istedikleri Diane Rawlinson’a kendilerini kabul ettirişlerinin üzerinden altı ay geçtikten sonra Tonya’nın ilk yarışmasını kazanmasıyla profesyonel paten macerası(ları) başlıyor. LaVona bir anne olarak ayaklı bir facia olsa da, iyi de bir koç aslında. Kendi yetiştirdiği ve bu hallere getirdiği kızını çok iyi tanıyor. Onun hırsını, sinirlendiğinde çok daha iyi kaydığını, asla yapamazsın diyen biri olmadıkça “asla” yapamayacağını gayet iyi biliyor. Sırf bu yüzden para karşılığı adam tutup müsabaka öncesi yapamazsın diye bağırtıyor tribünlerden. Tonya inadından yapıyor bu zor hareketi. Çocukluğunda öz babası yani LaVona’nın dördüncü kocasıyla geçirdikleri zamanlar Tonya’nın belki de en mutlu oldukları zamanlar. Büyürken pek eğlenmedik, hiç Disneyland ya da gezilere gitmezdik dese de, kendisine karşı ılımlı olan babası evi terk etmesin diye arabasının önünü kesiyor gözyaşları içinde. Gayet iyi biliyor ki annesine kalacak bundan böyle. Bu arada annesi tekrar evleniyor ve evde üvey erkek kardeşiyle yaşıyorlar. Bir gün memesini sıkıştıran üvey erkek kardeşi Chris’in ağzını burnunu kırdığı gibi, polis çağırıp bir güzel tutuklatıyor. Annesi onu tam bir savşçı olarak yetiştirdiğinden asla hakkını bırakmıyor kimselere, annesinden gördüğünü yapıyor hayatı boyunca. Her zaman kan bulaşıyor işine, evliliğine, tüm hayatına. Jeff’le tatlı tatlı başlayan flörtlerinde de “şiddet” başroldeki yerini buluyor hiç zorlanmadan hem de birkaç ay içinde. Ufak tokatlar yerini kafasını duvarlara vurmalara, yumruklara bırakıyor, elinde ne varsa fırlatan anneden, aynısını yapan bir sevgili ve zamanla da hayatını karartan bir eşe doğru evriliyor Jeff. Tonya, annesinin de onu sevdiğini fakat onu dövmekten vazgeçmediğini, bunun kendi suçu olduğunu, Jeff’in de onu hem sevip hem dövdüğünü düşünüyor bu yüzden. Kendi kendine bahaneler buluyor. Çünkü bildiği tek şey bu. Tonya şiddetten besleniyor. Nancy’nin durumunu kendininkiyle kıyasladığında onun için çok normal ve sürekli olan bu halin, Nancy’e sadece bir kez yapıldığı halde kıyameti koparmasını anlamsız buluyor. Hayatı boyunca şiddet gören bir kadın olarak, bir defaya mahsus dizinin kırılması ve bunun için ortalığı velveleye vermek çok saçma geliyor ına. Neden Jeff peki? Çünkü daha ilk cümlesinde benim ailem fakir diyor. Jeff neyse o. Saklamıyor, gizlemiyor. Bu kızları etkileyen bir durum sanırım genelde. Ama ona vurmadım, ben uysalım, o bana tüfekle ateş etti derken çok da inandırıcı olamıyor yazık ki. Öte yandan Tonya inkar etmiş olsa bile, bizzat tüfekle ateş etmiş midir? Bence etmiş olma ihtimalivardır ilişkinin seyri, geçmişin gölgeleri düşünüldüğünde.

6CBB8348-8B84-4124-8509-5F829662C675

Bundan böyle katıldığı yarışmalarda bir sürü elit aile kızının arasında kah seçtiği müzikler, kah kendi diktiği rüküşan kıyafetler ve mavi ojeleriyle çok ayrıksı bir kompozisyon çiziyor. Astımına rağmen sigara içiyor. Buz dansı balerin zarafetine sahip iyi ailelerden gelen kızların klasik müzik eşliğinde dans ettiği bir kulvarken, geleneksel olmayı reddeden ve özürlü bir diş perisi gibi giyinmek istemeyen Tonya’yla jürinin başa çıkabilme şekliyse puanlarını kırmak şeklinde tezahür ediyor. LaVona yetiştirmesi Redneck Tonya, puanını kıran jürinin yanına gidip çatır çatır hesap soruyor hepsinden. Sunuma da puan verdiklerini belirten jüri üyelerine, (ah çok affedersiniz) “suck my dick” diyor tüm nezaketiyle. Sonra da homur homur terk ediyor buz pistini. Ondan harika atletik yetenek olarak bahsediliyor. Daha çok atletlere benziyor gerçekten de zarif bir kuğudan çok. Aslında jürinin sorunu onun kaymasıyla ilgili değil. Ülkeleri adına çizmek istedikleri imajın o olmadığını düşünüyorlar. Sağlıklı bir Amerikalı aile görmek istiyorlar ama karşılarında uyumsuz, asi, küfürbaz bir kadın buluyorlar. Aile ilişkileri her daim sorunlu. Bunların üzerine hesaplaşmaya gittiği annesine küçük bir çocuk gibi soruyor kendisini bari çocukluğunda olsun biraz sevip sevmediğini. LaVona ise saf bir çocuktan savaşçı bir şampiyon yaratmaktan ötürü duyduğu gururdan ve nefret edilesi bir anne olarak anne fedakarlığı yaptığından bahsediyor övüne övüne.

Tonya, annesinin de söylediği ve onaylamadığı gibi kariyerini mahvedecek olan ilk adımı ileride onu dövmek için hiçbir nedene ihtiyaç duymayan Jeff’le evlenmek suretiyle atıyor. Ara ara şiddetin boyutu artsa da, evli olmaktan hoşnut olan Tonya, ilk ve her fırsatta affediyor Jeff’i. Tek arkadaşı şizofren Shawn’dan başka kimsesi yokmuş gibi görünen Jeff şoförlükle sağlıyor geçimini. Karısını duvarlara çarpa çarpa dövse de, otorite karşısında korkağın teki aslında. Gücünün yettiğine dikleniyor çoğu erkek gibi. İşin enteresan yanı tüm bu badireleri atlatırken çok çok uzun yıllar geçmiyor aradan. Tonya 20 yaşındayken tanışıyor Jeff’le, 23 yaşındayken soruşturma geçiriyorlar Nancy Kerrigan olayından ötürü. Nancy’den halkın huzurunda özür dilemesine rağmen,denetimli tahliye, bir sürü para cezası, psikolojik değerlendirme, Amerika Buz Pateni Derneği’nden istifa ve bir daha Artistik Patinaj Derneği yarışmalarından hiçbirine katılmama cezasına çarptırılıyor hakim tarafından. Her zamanki Tonya itiraz ediyor bu karar karşısında. Hapse girmek için yalvarıyor, yeter ki kayma hakkı elinden alınmasın diye. Eğer kayamazsa hiç kimse olamayacağının farkında çünkü. Eğitimi yok, çok becerikli olmasına rağmen garsonluk dışında başka bir şey yapmamış hayatı boyunca. Araba tamirinde Jeff’den daha iyi mesela, kendi elbiselerini kendisi dikiyordu ayrıca. Zevk sahibi olmasa bile bir düğme bile dikemez lafı onun için geçerli değil ama o, en iyi bildiği şeyde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor sadece. Hakimse ona müebbet vermiş kadar oluyor bu ceza ile. Jeff’se filmin sonunda ilk defa doğru düzgün bir itirafta bulunuyor onun kariyerini tamamen mahvettim diyerek. Mahvediyor gerçekten de. Tonya’nın çevresinde aklı başında bir Allah’ın kulu yok. Çevresinin çevresinde de yok. Birbirlerine yakın otursalar bile, bir daha hiç görüşmedikleri gibi, yan yana da gelmiyorlar hayatları boyunca.

3740BC50-44AA-4021-910B-1D070F2EFBAF

Gelelim erken gelen başarı ve şöhretin ehliyetsiz ve bununla baş etmeyi bilmeyen insanların elinde nasıl tamamiyle son bulduğuna: Tonya annesinden göremediği sevgisizliğin de etkisiyle bir dakikalığına tüm Amerika tarafından sevildikten sonra, nefret edilişinin ardından kendini yine göz önünde bulunacağı ringlere atıyor bu defasında. Kadın boksör oluyor. Bill Clinton’dan sonra hakkında en çok konuşulan insan o oluyor doksanlarda. Geçinmek ve faturalarını ödemek zorunda olduğundan en iyi bildiği şey olan şiddetle sağlıyor geçimini bu sayede. Boksu belli bir yaşa kadar yapılabildiğinden, ileride profesyonel peyzaj, bahçe inşası ve ev boyama gibi daha domestik, daha az efor isteyen işlere yöneliyor. Tekrar tekrar evleniyor ve çocuğu oluyor. Annesiyle görüşmeyi reddetse de(FBI’la aleyhinde delil toplamak için anlaşan ve konuşmalarını kayda almaya çalışan bir anne söz konusu olan), istediği kadar ona benzememek için her fırsatta iyi bir anne olduğunu ispat etmeye çalışsın, annesinin kaderini yaşayan kız çocuklarından birine dönüşüyor zamanla. Onu bu hale getiren, böyle bir şekil veren annesi olsa da, bu gerçekle yaşamak zorunda kalıyor Tonya. Annesi ondan bir savaşçı yaratmış yaratmasına ama son derece de korumasız bırakmış daha işin başında. Sanki bir deney, bir kobaymış kızı onun için. Ne kadar fevri, asi, kaba saba, küfürbaz, hak etmiş, o jüri üyesi doğru söylemiş onun yeri buzların üzeri değil, ringlerin panteri olmakmış deseniz de, bir yanınızla hep üzülüyorsunuz Tonya’nın haline. Vahşi kızın eaha doğrusu hayatta vahşileşmiş kızın hayatı içinizi burkuyor düşündükçe. Keşke babası onu bu kadının zalim ellerine teslim etmeseydi diyorsunuz her fırsatta. Keşke… Keşke’li hayatlardan bir başkası Tonya Harding’inki de. Bu çok eski bir hikaye aslında hayatta haksızlıklar üzerine kurulmuş olan. Doğuştan gelen bir hikaye. I, Tonya ve aile kavramı üzerine düzgün ve anlamlı bir yazı okumak isterseniz de, buyurun size bir adres yine wordpress üzerinden: http://www.birkahvemolasi.co/annelik-ve-babalik/aile-insanin-kaderi-midir/

Oscar’larda sıkça adından söz ettiren filmin aynı zamanda prodüktörlerinden olan Margot Robbie, Suicide Squash’deki mimiklerini tekrarlıyor biraz da. Yine de göz kamaştırıyor güzelliğiyle. LaVona rolüyle Golden Globe En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan aktrist Allison Janney’e Oscar yolu gözüküyor kanımca. Ben en çok Jeff rolündeki Sebastian Stan’i beğendim, bir de hasta manyak Shawn’ın para karşılığı tuttuğu Coen Biraderler’in filmlerinden fırlamış da gelmiş bir Fargo karakterini andıran dünyanın en şaşkın kiralık adamını oynayan Shane Stant’in yaptıklarına katıla katıla güldüm. Sahi neden o bomboş yolda, bir sürü seçenek varken, şaşkın ve yaşlı bir adamın üzerinden atlar da arabaya biner ki insan!!!

Aşağıda yer alan ve filmin soundtrack listesini oluşturan parçalara ve dolayısıyla seksenlerin müziğine bir kulak vermeli ara ara.

1-Mark Batson – Fair To Love Me
2-Cliff Richard – Devil Woman
3-Bad Company – Shooting Star
4-Dire Straits – Romeo And Juliet
5-Peter Nashel – A Fair Shot
6-En Vogue – Free Your Mind
7-Supertramp – Goodbye Strangers
8-Chris Stills – How Can You Mend a Broke Heart
9-Fleetwood Mac – The Chain
10-Peter Nashel – The Incident
11-Heart – Barracuda
12-Laura Branigan – Gloria
13-Violent Femmes – Gone Daddy Gone
14-Doris Day with Paul Weston – Dream a Little Dream of Me
15-Siouxsie And The Bnashees – The Passenger

margot-robbie-i-tonya-cast-at-the-2017-toronto-international-film-festival-2

DARKEST HOUR

7B2DFA89-795B-4376-94F3-31E27FEEBF47

DARKEST HOUR :

“Başarı son, başarısızlık ölüm değildir. Önemli olan devam etme cesareti gösterebilmektir.” Winston Churchill

“Başınız kaplanın ağzındayken onu ikna edemezsiniz.” Winston Churchill

Ruhsal savaşlar seni bu an için eğitti. Kusurlu olduğun için güçlüsün. Şüphen olduğu için bilgesin.” Clemmie Churchill

“İnsanın eline böyle bir güç gençken verilmeliydi. Kanı hızlı akarken. Kuvveti yerindeyken. Giden gençliğin yerini bilgeliğin doldurması dileğiyle.” Winston Churchill

“Hiç otobüse binmedim. Hiç ekmek için sırada beklemedim. Yumurta kaynatabilirim çünkü bir kez kaynatılışını gördüm. İlk defa metroya genel grev zamanı binmiştim.”

“Halifax bir kontun dördüncü oğlu. Dördüncü çocuklar hiçbir şeyi geri çevirmezler.” Winston Churchill

“Bütün bebekler bana benzerler.” Winston Churchill

“Fikrini hiç değiştirmeyenler, hiçbir şeyi değiştiremezler.” Winston Churchill

Savaşan uluslar tekrar yükselirler. Uysalca teslim olanlarsa yok olur giderler.” Winston Churchill

“Sizin hayatta kalmanız önemli. Başbakanlar gelip geçici.” Churchill’den Kral Altıncı George’a methiye(desem de Churchill methiyeler adamı değildir, olsa olsa gerçekçi bir yaklaşım diyebiliriz)

GİRİŞ :

Sinema çıkışı izledikleri filmi tartışmakta olan iki üniversiteli delikanlının konuşmalarına kulak misafiri oluruz:
-Ben beğendim Abi.
-Ben de.
-…

Bu iki üniversiteli delikanlının memnuniyetleri geveze olmadıklarından sizi tatmin etmeyeceğinden iki alımlı genç kızın konuşmalarına kulak vermeyi deneriz bu kez de:
-Gary Oldman iyi oynamış ama ben en çok Call Me By Your Name’deki Timothee’yi beğendim.
-Asıl Armie Hammer neydi o öyle?
-Di mi?
-Oscar adaylarını merak edip geliyoruz da bu filmlerin başrolündekiler ya canavar ya gay ya da böyle ağır makyaj altında tanınmayacak haldeki aktörler oluyor hep. Hiç şöyle gönlüme göre bir aktör bulamıyorum.
-Adam başbakan nasıl yakışıklı olsun ki zavallıcık? Aktörüne göre gelelim bir dahaki sefere, öyle de filmlere gelelim. Olmuyor böyle.
-Aynen ya uffff. Kesmedi bu film beni.
-Ama Armie evet yaa… Şeftali yaa…
-…

Kazandıkları bedava sinema biletiyle ne akla hizmet girdikleri Darkest Hour’dan memnuniyetsiz çıkan iki liseli kız da sizi tatmin etmemiş olacak ki, farklı mizaçlara ve hayattan farklı beklentilere sahip olan iki delikanlının konuşmalarına kulak misafiri oluyoruz şimdi de:
-İyi filmmiş Abi.
-Aynen. Nasıl es geçtik biz bunu yahu?
-Gary Oldman ağır makyaj altında tüm ödülleri topluyor dediler. Halbuki adam beden dilini layıkıyla kullanmış, tombul toraman bir Churchill olmuş. Eve gittiğimde Churchill’in sesini dinleyeceğim. Gary Oldman’ın bu rol için çok çalışıp, çok araştırma yaptığı söyleniyordu çünkü.
-Gerçekten de çok iyiydi adam.
-Bu sene ne çok Dunkirk’ün konusu geçti.
-Aynen. Ne mühimmiş yahu meğerse. Dunkirk’te Dunkirk, burada Dunkirk, bir dizide bile Dunkirk’ün son gazilerinden diyordu. Algım Dunkirk’e açık olduğundan nerede olsam hemen bu Dunkirk o Dunkirk diyorum.
-Ona kültür emperyalizmi de deniyor. Endüstriler konuşuyor. Sen izliyorsun ancak. Bizim Gelibolu’nun da birkaç yerde adı geçti. Gelibolu hezimetinden çok dertliymişler meğerse.
-Öyle. Ne dikkatimi çekti bir de bak, Churchill’in portresi hiç o kadar kusursuz çizilmemişti. Hem alkolik, hem obur, hem de sözünü sakınmıyordu ve aklına geleni söylüyordu ulu orta. Kral bile zamanla alışabildi, başlarda tiksiniyordu bundan. Başbakan olduktan sonra haftada bir kez görüşecek olmaları bile zul geliyordu ona. Usülden elini öptürdükten sonra, sırtına siliyordu göstermeden.
-Kraliyet ailesi Churchill’den de garip. Aristokrat olmalarına aristokratlar da, çok da sinamekiler. Kral gönlüne göre başbakan istiyor mesela. Kral ya. Churchill güne domuz pastırmasıyla başlıyor skotch eşliğinde. Öğle yemeğinde bir şişe şampanya, akşam yemeğinde bir başka şişe şampanya, geceden sabaha kadar da şarapla takviye ediyordu hiç durmadan. Frengiden aklını yitirmiş bir babanın oğlu olarak bir günde yüz tane fikir üretebilme kapasitesine sahip bir adam üstelik. Uyku saatleri düzensiz, çok baskı altına girdiğinde kimsenin anlamayacağı şekilde mırıldanmaya başlıyor. Ne yapıp, ne edeceği, ortamlarda ne söyleyeceği de belli olmuyor. Ben istenmiyorum diyordu bir yerde. İstenmiyor ve sevilmiyor gerçekten de, son şans olarak görülüyor. Güçlü karakteri sayesinde ezik görünmüyor sadece.
-Öyle dedin de…dur bakayım…oh oh oh…obeziteye ve alkolizme rağmen doksan bir yaşına dek yaşamış. Biz boşuna tıp okuyoruz biliyor musun? Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte.
-Ne yapalım yani mesleği mi bırakalım? İyi bakılmıştır başbakan diye, genetik de mühim malum. Biz müdahale kısmında varız sadece.
-Bugün nöbet yok. Gel gidip birer tek atalım Kordon’da Churchill’in şerefine.
-Olurdu ama ben Asya’yla buluşacağım.
-Yaa!
-Aynen.
-Ne bal var Abi sende!
-Soyadım Ballı unutma.
-Churchill ne demek acaba?
-Bilmem ki. Kilise ve tepe’nin birleşimi sanki. Church ve Hill. Lordlar Kamarası’ndaki tarihi konuşmasında Tanrı’nın da yardımıyla Hitler’e karşı tepelerde, denizlerde, okyanuslarda savaşacağız diyordu ya…
-Ne bağ kurdun abi sen de… Ama filmin en etkileyici sahnesiydi. Pofuduk adam Tanrılaştı bir anda. We shall fight in seas, we shall fight in oceans, we shall fight in hills…”
Başlamak üzere olan yeni seans için bekleşen izleyiciler genç adamın heyecanlı heyecanlı yaptığı el hareketlerine bakarlar. Sözlerine devam eder umursamadan:
-“Dünyayı değiştirecek bir işi olmalı insanın. Dünyaya “iyi anlamda” şekil verme yetisine, insan hayatını değiştirebilme gücüne sahip olmalı insan. Tarih beni nasıl hatırlayacak  bilmiyorum mesela. Hatırlayacak mı, onu da bilmiyorum mesela. Operatör doktor olmak isterdi, ameliyatlara girerdi, hırslıydı, yapardı. Bu mu? Bu kadar mı? Bu kadar mıyım ben? Tarih yapraklarının ilk sayfalarında yerim olabilecek mi acaba? Büyük oynamalı insan, sonuna kadar gitmeli. Ne yapıp edip bu uğurda yaşamalı ve yaşlanmalı insan.”
-“Benim o kadar büyük hırslarım yok. Ben doktor olmak istedim, yani memur olayım istedim. Oldum. Uzman doktor olmak istedim. Onu da oldum. İyi bir teklif gelirse de, ileride özele geçerim. Sanırım geçebilirim.”
“Ben bilim adamı olmak istiyorum. İnsanlığa faydası dokunacak bir araştırmanın başında olmak istiyorum. Aziz Sancar gibi olmak istiyorum.”
-“O isteklerini bu ülkede gerçekleştiremeyebilirsin. Yurtdışına gitmen ve hatta orada kalman gerekebilir çok uzun bir süre. Hatta hatta o ülkenin vatandaşı olman bile gerekebilir.”
-“Olsun kalırım.”
-“O zaman bir başka ülke adına çalışmış oluyorsun ama.”
-“Hiç değil. Düşünsene İngiltere’de yaşayan Nobel ödüllü Türk. Kulağa havalı geliyor. Ben sevdim bu fikri.”
-…

Dünyayı değiştirecek ve de yön verecek haliniz de yok, ufkunuz da bu genç doktorumuz kadar geniş değil, öyle mi? Mühim değil, bir yapan çıkıyor nasıl olsa, üstelik bunu en sıkışık, en karanlık saatlerde gerçekleştirebiliyor. Biraz öngörü, biraz bilgelik, biraz empati yeteneği, biraz şans, hata yapmaktan korkmama cesareti ve en çok da seçilmişlik. Darkest Hour’da bütün bu yönlerine teker teker değiniliyor Churchill’in. Yoksa çok başka türlü çizilmiş bir Avrupa haritası ile gelecektik bugünlere. Churchill o dönem İngiltere’sinin ve tüm Avrupa’nın şansı   olmuş, onun da misyonu bu karanlık saatlerde Dunkirk’teki askerlerin tahliyesini sağlayacak olan fikrin sahibi olmak imiş. Bu sayede bir savaşın gidilatını ve insanların kaderleri değiştirmiş. Tüm bunları başarabilecek derecede yüksek iradesi, karşı durma cesareti ve çalışan bir aklı varmış.

F2B928B2-8FDB-400A-B858-E813853AB0B0

DARKEST HOUR :

İkinci Dünya Savaşı’na ait siyah beyaz görüntülerle açılıyor film. Önce Nazi Almanyası askerlerini, sonra da koca koca haritaların başındaki Hitler’i yüksek rütbeli askerlerle yan yana görüyoruz. Tarihler 9 Mayıs 1940’ı gösteriyor. Üçüncü Reich İmparatorluğu Çekoslovakya, Polonya, Danimarka ve Norveç’i işgal etmiş durumda. Üç milyon Alman askeri Belçika sınırında Avrupa’nın kalanını fethetmeye hazır vaziyetteler. Britanya’da ise Lordlar Kamarası’nda kıran kırana bir mücadele verilmekte. Meclis, liderleri ve başbakan Neville Chamberlain’e inancını kaybetmiş durumda ve buldukları ilk fırsatta var güçleriyle üzerine gidiyorlar acımasızca. Yeni bir lider arayışı varken, başbakan Nazi saldırısına karşı hazırlıksız olmakla ve tembellikle suçlanıyor. Açıkça istifası isteniyor ki kendilerine yeni bir lider seçebilsinler. Winston nerede diyor birisi, silah üzerinde parmak izi kalsın istemiyor diyor bir başkası. Kral’ın, Lordlar’ın ve herkesin ve hatta Halifax’ın da tercihi Halifax iken, Viscount Halifax, Chamberlain’in istifasından sonra gelen başbakanlık teklifini reddediyor. Bir yerde kendini hemen ateşe atmıyor. Bu ülkenin bağrında yetişmiş, Avrupa’da barışı sağlayacak ve de en önemlisi muhalefetin kabul ettiği ve desteğini alabildiği bir isim olmalı yeni gelen diyor. Alternatifsiz bu tek isimse Churchill oluyor. Fakat daha ismi dahi geçmeden olumsuz sesler yükselmeye başlıyor masada. Ona mı kaldık diyebilecek kadar cüretkarca oluyor bu çıkışlar. Böyle mühim günlerde ülkenin başına bir ayyaşın getirildiğini düşünüyorlar en çok da.

Churchill hakkındaki kararlar yuvarlak bir masanın etrafında toplanmış büyük büyük adamlarca verilirken, Churchill cephesine geçtiğimizde onun da kimi mühim kararları yatağında verdiğine tanık oluyoruz. Üstelik skotch, puro ve domuz pastırmalı kahvaltı eşliğinde. İstediğinde atom karınca olabilen Churchill’in, bir parçasını Oblomov’dan aldığını görüyoruz bu sayede. Hayatında çok önemli iki yere sahip kadınlardan biri olan sekreteri Elizabeth Layton’da bu en kritik zamanlarda giriyor hayatına. Bir diğer isimse karısı Clemmie. Başbakan olmasına ramak kala kocasını kibar ve esprili olması hususunda uyarıyor. Kristin Scott Thomas her daim ikinci planda kalan ama en az kocası kadar sivri dilli eş rolüyle çıkıyor karşımıza. Churchill’se bu görevin tam da bu zamanlarda ona verilmesinin nedeni olarak açıkça geminin batmakta olduğunu ve de bu pozisyonun ona hediye olsun diye değil de, intikam olsun diye önerildiğini düşünmekte. Geçmişi felaketler yığını olarak görülen Churchill Gelibolu’daki 25000 ölümden, yanlış Hint politikasından, Rusya İç Savaşı’ndaki genel tutumundan, Altın sisteminden, Norveç olayından ve daha da bir sürü kararından ötürü suçlanıyor. Muhakemesinin yetersiz olduğu düşünülse de, Hitler konusunda haklı çıkıyor. Öngöremediği bir başka şeyse önümüzde aylarca sürecek bir mücadele var derken aile arasında şampanya patlatarak kutladıkları Başbakanlığının ilan edildiği tarih olan 10 Mayıs 1940’ın üzerinden tam beş sene geçmesi gerekiyor savaşın sonunu görebilmek için. Bu arada yersiz yurtsuz yedi milyon mülteci yürüyüş halinde olup, Avrupa korkunç bir çöküşün eşiğinde korku içinde bekliyor. Churchill’in politikasıysa bir başka diktatör Mussolini’nin aracılığı ile yapılacak olan barış antlaşması değil, savaşa devam etmek oluyor. Deniz, kara ve havadan yapılan saldırılarla insanlık suçlarının karanlık ve acı kategorilerinde hep birinci sırada yer alacak olan ve tarihin görüp göreceği en büyük canavar zorbaya karşı zafer kazanana dek savaşmaktan yana davranıyor. Radyodan canlı yayınlanan “Özgürlük Davası” isimli konuşmasında son on yıldır dokuz köyden kovuluşuna yönelik saldırıların nedeni olan doğruculuğunu bir yana bırakıp halka moral olsun diye yaptığı konuşmasının aksi bir tablonun varlığını, berbat bir durumda olduklarını ve de en korkuncu kıyımın kapıda olduğunu eve geldiğine karısına itiraf etmek zorunda kalıyor.

A241A526-F506-427F-926E-409DDF6BBCFB

F21620FC-0F1F-43B3-8879-434F22A033EE

Fransa kıyısında yer alan Dunkirk’te sıkışıp kalan 300.000 İngiliz askerinin akibeti oluyor savaşın gidişatını belirleyen en mühim olay olarak. Calais’deki 4000 asker Almanlar’ın ilgisini çekmek üzere yem olarak kullanılıyor 300.000’in selameti için. Ve eğer birkaç gün içinde bu tahliye gerçekleştirilemezse tüm ordu yok olabilecekken günde 100 fikir üretebilen Churchill, Eisenhover’ın desteğini alamasa da onun kafasında çaktığı ışıkla, savaşın kaderini değiştiren fikri üretiyor. Bu şekilde on metreden büyük tam 840 tekne Fransa’ya doğru yola çıkıyor. Umutsuz durumdaki sesin sahibi olan Amiral Ramsey, Churchill’in talebiyle ama son derece isteksiz bir şekilde isimlendirdiği “Dynamo” operasyonunun ismini yanıbaşındaki vantilatörün markasından alıyor rastgele ve dediğim gibi zerre heyecan ve umut beklentisi içine girmeden.

FFF187AD-638A-4B13-A9CF-A2EDEC7029E1

Kral cephesinden bakıldığında, eğer Hitler ülkelerini işgal edecek olursa, ailesiyle birlikte bir an önce Kanada’ya nakledilmesi gerekecek ve buna da gönlü el vermiyor. Bu noktada Hitler’e kafa tuttuğu için belki de en çok desteğini veriyor bir zamanlar mesafeyle ve şüpheyle yaklaştığı Churchill’e. Bir şekilde memleket meselesinde uzlaşıyorlar nihayet. Arada azarını, arada iğnelerini yediği Altıncı Kral George’un kimi öğütlerini kulağına küpe yapan Churchill’se halkın öngörüsüne kulak vermek için gittiği metrodan tereddütlerini ortadan kaldıran bir kararla çıkıyor son anda. Lordlar Kamarası’ndaki tarihi konuşmasını gerçekleştirmesine yönelik kritik karara giden yollar metronun kompartımanında alınıyor halkın icazeti ve sağduyusuyla. Aksi takdirde Orta Avrupa’ya derebeyi olmak isteyen ve Alman Sömürge İmparatorluğu’nu geri getirmek isteyen Hitler’in razı geleceği olası barış antlaşmasıyla ne İngiltere’yi bağımsız bırakacağı var ne de mevcut sıkıntılarından kurtaracağı. Aralarında yer alan tüm şehirleri düşürmüş, tüm ülkeler teslim bayrağını çekmiş, Dunkirk ve Calais hariç tüm limanları Almanya kontrol ederken, yani başları kaplanın ağzındayken, Hitler’i ikna etmenin mümkün olamayacağının farkında olan Churchill halk desteğini de alarak tek bir umuda sığınıyor bundan böyle. O da “zafer”. Bir başka seçenekleri yok çünkü. Chamberlain de dahil olmak üzere büyük çoğunluk Churchill’e destek veriyor. İngilizceyi silahlandıran Churchill, savaşa gönderiyor böylelikle, Halifax’ın tabiriyle. Zaferse ancak beş yıl sonra sekiz mayıs tarihinde geliyor. Britanya ve müttefikleri zaferlerini ilan ediyorlar. Winston’a gelince hemen ertesi sene seçimleri kaybedip meclis dışı kalıyor. Böyle de vefasız bu insanlar!

459E87A5-0F9F-48E7-B41F-2E49554C2F9F

Joe Wright’ın yakın takipçisi olarak ailevi sorunlar ve bir takım hastalıklar yüzünden geri plana ittiğim bir film olmuştu “Darkest Hour”. En nihayet izleyebildim ve de marifetmiş gibi hakkında bir şeyler yazarak böbürlenmek fırsatı buldum kendimce. Her zamanki gibi yönetmen yönetmen olunca film de film oluyor demekten ve de inşallah bir gün bizim de tarihimizi ve tarihi kişiliklerimizi karikatürize etmeden başarıyla peliküle aktarabilecek yönetmenlerimizin çıkmasını dilemekten başka da bir temennim kalmıyor son söz olarak. Gary Oldman’a gelince, serçe parmağını oynatsa da Oscar alsa dediğim Daniel Day Lewis çok başarılı olsa da, Winston Churchill’i böyle başarılı bir filmde tüm kusurlarıyla oynamak şansı da Oldman’ın kaderinde varmış demek düşüyor sadece. Osacarlarda bu senenin en güçlü ve ödülü almaye en yakın adayı gibi görünüyor en iyi aktör dalında. Oldman dışındaki tüm oyuncular da benzerlikleriyle tam bir casting harikası olarak çıkıyorlar karşımıza. Halifax’dan Chamberlain’e, özellikle de bire bir benzerliğiyle Kral Altıncı George çok başarılı bir arayışın sonucu olarak, filmin gerçekçiliğine zemin hazırlayan karakterler olarak çıktılar karşımıza yan rollerde. Bu filmin literatürüme kattığı en derin bilgiyse Churchill’in zafer işaretini tersten yaptığında yoksul mahallelerde ne anlama geldiğini öğrenmek oldu. Ara ara bu hareketi yapmayı istediğim o kadar çok insan var ki… Eminim bana karşı aynı hareketi yapmayı isteyen de bir o kadar çok insan vardır. Neyse ki sorun etmiyor insan hislerin karşılıklı olduğunu bildiği sürece. Her neyse, o işaretin anlamı için bile izlenmeye değer bir film var karşınızda neticede.

BD8D7F01-7B6C-4CAE-B098-3D5DC4498D32

E0C23077-768F-467E-8878-619F18870B70

I’M NOT A WITCH : BEN CADI DEĞİLİM

02C6A242-28C8-41ED-840E-C741E551665B

I’M NOT A WITCH : BEN CADI DEĞİLİM

“Öldüğüm zaman öldüreceğim seni. Ruhum uyandığında bütün aileni öldüreceğim.” Yaşlı bir Cadı

“-O sıradan değil. Bir cadı o. Bir cadının mutlu olması söz konusu değildir.
-Ya o sadece küçücük bir kız çocuğu ise?”

GİRİŞ :

İki kız arkadaşın arasında geçen şu anlamsız diyaloğa şahit olacaksınız sayılı dakikalar sonra. Benden söylemesi, yol yakınken dönmek sizin tercihiniz, tercih yapmaktan aciz misiniz? O halde kaderiniz. Yani tek seçeneğiniz. Aşağıdaki konuşmayı yapmakta olan iki hanım kızımızdan bir tanesi az sosyeti(seviyorum kelimelerle oynamayı), macerayı “fikren” seven icraata gelince ne edeceğini bilmeyen ama hep dillendiren, hayatta kaybolduğunu hayatta kabul etmeyen, ne aradığını da bilmeyen, elbette bekar, bir o kadar kindar bir bayan iken, diğeri daha oturaklı görünüp, göründüğünden daha yargılayıcı olabilen ama eleştiriye gelemeyen bu iki kadının yaşları otuz artı, vücut ölçüleri orantılı, arkadaşlıklarının geçmişi göz önüne alındığında tutarlı ve istikrarlı bir tablo çizmektedirler. İşte filmi izlemiş olan bu hanım kızlarımızın film ertesi “meşum” diyalogları :

-Afrika’ya gideceğim.
-Ne şekilde?
-Turla.
-Hımm. Neden Afrika peki?
-Çok izledim sağda solda. Masai Mara, yerli kabileler, siyah bedenler, çitalar filan.
-Siyah beden ve çita ha?
-Özkalitemi dışa vuracağım, başarılı fotoğraflara imza atacağım, kendimi ispatlayacağım bir tatil pardon tur pardon bir iç yolculuk olacağını hissediyorum şimdiden. Bol bol da yerli insan fotoğrafı çekmek istiyorum. Zimbabve, Zambiya, Kenya, Uganda, Tanzanya en çok merak ettiklerim. Oradan da ver elini Madagaskar.
-Tüm bunlara tur var mıymış peki?
-Bulunur elbet.
-Ben kapitalistim. İşçi Bayramı’nda Küba’ya gideceğim.
-Küba kapitalist bir ülke değil ki! Sosyalist Cumhuriyet.
-Olsun. Gider sosyalist görürüm ben de.
-Burada da onlardan var ki.
-Buradakiler çok mutlu görünmüyorlar ama.
-İyi ama bunun için Küba’ya gidilmez ki. Hem sosyalist cumhuriyetçi bir yapısı olan bir devlet diye halkı da tüm kalbiyle bunu yaşıyor denemz ki.
-Tamam işte ben de onu gözlemlemeye giderim. Anlamıyor musun gitmek istiyorum ve de bahaneler üretiyorum. Bir kapitalist olarak gideceğim Küba’da yaşayan mutlu insanları gözlemleyeceğim. Nokta.
-Bir şey diyeyim mi? Bence sen kapitalist değilsin.
-Ben neymişim peki?
-Elitistsin.
-Elit kulağa çok hoş geliyor doğrusu. Olabilirim bu anlamda.
-Kulağına hoş geldiği için mi?
-Aynı zamanda insana kendini klas hissettirdiği için ve de zengin bir aileden geldiğim için.
-… Ne düşünüyorum sürekli biliyor musun? Biz galiba yeterince derin düşünemiyoruz.
-Kendi adına konuşursan sevinirim. Her konuda.
-Öyle olsun. Ben yani yeterli duygusal yoğunluğa sahip değilim mesela. Çabalıyorum ama olmuyor. Bir yerden sonra sığlaşıyorum ama herhangi bir yere de sığamıyorum. Bir an geliyor kendim kendimden hoşlanmaz oluyor mesela. Kendi kendimi irkilten bir yanım var ve insanlar bunu görüyorlar. Bu yüzden de ister istemez insanlarla arama mesafe koymak zorunda kalıyorum. Geldiğim o noktadan sonra ayağımın altındaki çakal pardon çakıl taşları yüzünden kayarak düşüyorum aşağıya. İşin enteresan yanı düşerken hiçbir şey hissetmiyorum. Sonra kendimi yerde buluyorum. Yara bere olmuş yüzüm gözüm vücudum. Morarmış her yerim. Kendime kızıyorum sadece. Sonra fikrim değişiyor ve onları kabahatli görüyorum. Onlar suçlu, onlar kötü, onlar pislik.
-Bu düşünceler ne kadardır var sende?
-Kendimi bildim bileli. Hep aynı şeyler oluyor. O yüzden Afrika’ya gideceğim. Orada bu düşüncelerden sıyrılacağımı düşünüyorum. Eminim bundan.
-Siyah bedenler ve çitalar…
-Evet. Siyah bedenler ve çitalar.
-Bafta’da da ödül almış “Ben Cadı Değilim”.
-Evet en çok da adını beğendim. “Ben Cadı Değilim”.
-Aynen.
-Ben cadıyım.
-Hadi ordan! Gerçi bazen ben de…neyse.
-O anlamda demiyorum. Cadı halleri var bende. Yıkıcı bir tarafım var. İksirden, büyüden anlamam ama bu uyumsuzluk hallerini başka türlü açıklayamıyorum.
-Her uyumsuz cadı olacak diye bir şey yok ki.
-Her uyumlu da insan olacak diye bir şey yok ki.
-…

5A3529FD-8505-42A1-ADA9-9FF5E04468C9

 

BEN RUNGANO NYONI :

Film biçare siyahi bir kızın sesli sessiz haykırışlarıyla geçiyor “Ben Cadı Değilim” diye diye. Sonunda bir cadı olmadığına inandırabiliyor mu peki etrafındakileri? Nasıl bir son bekliyor peki izleyicileri? Dünyanın yükünü uzuun zamandır omuzlarında taşıyormuş gibi görünen kederli yüzlü Shula bir parça huzur bulabiliyor mu doğduğu topraklarda? Zaman mekan baki kalsın, yediğiniz içtiğiniz sizde kalsın, bilgisizlikten doğan fırsatçılık değişir mi bir kıtadan bir kıtaya, bir ülkeden bir ülkeye, komşu köyden komşu köye, bir tenden bir tene? Bu filmi yapan o toprakların insanıysa nasıl bir kısım çıkabiliyorken aydınlığa, diğeri kalıyor kör karanlıkların ortasında? Ve tüm bunların cevabını verebiliyor mu yönetmen? Evet. İlk önce de kendi hayatıyla. Zambiya’nın başkenti Lusaka doğumlu yönetmen Rungano Nyoni, üniversitede öğrenci olan annesiyle beraber Cardiff’e taşınmış sekiz yaşındayken. Kendileri gibi birçok göçmen ailesinin yer aldığı Riverside’da annesi tekrar evlenmiş, bu defa beyaz bir İngilizle. Annesi, babası, erkek kardeşi ve kendisinin aynı odayı paylaştığı stüdyo tipi bir dairede yaşarken hissedemediği fakirliklerinin farkına büyüyünce varabilmiş ancak. Röportajında, farklı yerlerin farklı kuralları vardır diyor genç yönetmen. Örneğin Zambiya’da kendisinin hala daha evli olmaması ve bir çocuğunun olmamasıyla ilgili bir takıntılı bir hal varmış ve her gittiği yerde aksan problemi yaşamış. Aktrist olmak isterken, kamera arkasının kendisine daha yakın olduğunu düşünmeye başlayan Nyoni çektiği kısa filmlerle adından söz ettirmeyi başarmış. Son ama ilk uzun metraj filmini izleyenlerden beklentisiyse gülerken, yaşanan trajediyi de hissetmeleri imiş. Nitekim hissediyorsunuz da bu satirik filmde. Pek çok anlarda ve en çok da Lars Von Trier’nin “Dalgaları Aşmak” filminin sonunda çalan çanların bir benzeri olan ve bir süredir beklenen yağmurun en nihayet bardaktan boşanırcasına yağdığı anlarda en çok da. Büyülü gerçekçilik dalgalanıyor sanki rüzgarda uçuşan beyaz kurdelelerin yerine. Bir ilk film içinse bundan iyisi Şam’da kayısı olur olsa olsa. Ve de 1000 çocuk arasından Shula rolü için seçilen Maggie Mulubwa’nın kederli ve içli yüzü damgasını vuruyor içinde olduğu her kareye.

5DC1211C-C898-44E7-8461-A1B058C39076

89F73C2E-47DF-469E-927A-3A1CAF04D309

BEN CADI DEĞİLİM :

İçinde siyah ve beyaz turistlerin bulunduğu kırık dökük yolcu otobüsünden inen yolcular, hayvanat bahçesinde yer alan ve kendilerine ayrılmış yerlerde müşteri beklemekten sakinleşmiş hayvanlar ya da halllerde sergilen meyve sebzeler, bir benzetmem daha var ama Manukyan’a kadar gider… Her neyse konuyu fazla saptırmadan bu yaşlı, boyalı yüzlü ve bir örnek giydirilmiş, sırtlarında yer alan düzenekle metrelerce kurdeleyle belli bir mesafeye mahkum olmuş siyahi kadınların kendilerini turistlere sunuşlarına tanık oluyoruz filmin ilk dakikalarında. Aralarında beyaz bacaklı tombik beyaz bir kızın bulunduğu absürd kafilenin insanları, bir yandan bu manzaranın fotoğrafını çekerken, o kurdelelerin ne için olduğunu sorup öğreniyorlar merak içerisinde. Uçmalarını engelleyen kurdeleler sayesinde insan öldürmeye gidemeyecekleri söylenen cadılar bu sayede zararsızmışlar. Bundan böyleki varlık nedenleriyse turistlere toplu halde gösteri yapmakmış. Kahramanımız olan filmin başlarında bir ismi bile olmayan dokuz yaşındaki Shula, başının üzerinde su dolu bir kovayı taşırken takılıp düşen kadının arkasından kuyudan su çekerek tekrar doldurduğu kovayı binbir zahmetle taşıyarak kadının kapısının önüne bırakır çocuk aklıyla, sırf iyilik olsun diye. Kadınsa onun uğursuzluğuna inanmıştır bir kere. Onu polisin ve köy halkının önünde cadılıkla itham eder. Ona göre Shula’nın ilk geldiği günden beri köyde daha önce hiç yaşanmamış tuhaf şeyler yaşanmaktadır. Kızın ne bir akrabası ne de arkadaşı vardır. Artık kimseler o kuyudan su çekmez, içmez ve suyuyla yıkanmaz olmuştur. Bir yandan portakal soyan kadın polis, diğer yandan köylü bir tanığın rüyasında gördüğü safsatalarla kızı cadılıkla itham edişini dinleyip, bu boş ithamların sahibini karşısından kovalarken, kızın bir cadı olduğunu ne inkar ettiğini ne de kabul ettiğini anlatır telefonda hükümet yetkilisi olan Mr. Banda’ya. Bulduğu cadı doktoruyla kızın bir cadı olup olmadığını en ilkelinden yötemlerle test eder Mr. banda da. Komik yerli kıyafetleri içerisindeki güya cadı uzmanı ve doktoru olan adam önce donuna kadar soyunur sonra da beyaz bir boyayla ufak bir daire çizer yere. Elindeki beyaz tavuğu boğazından keser ve dairenin orta yerine koyar. Eğer tavuk o küçücük dairenin içinde ölürse cadı değildir. Boğazı kesilen kanatlı hayvan elbette ki can havliyle sağa sola sıçrayacaktır ve nihayetinde dairenin dışında ölür. Hükümet yetkilisi cadı ilan edeceği kızı kaptığı gibi köye gider. Kendisine yüz vermeyen prensesin huzurunda hükümetin bu köy için getirdiği büyük hizmeti anlatır önce: turuncu yeni bir kamyon. Ne çok seviyordur hükümet bu köyü! Sonra da yeni cadı kızı takdim eder. Şapkadan çıkan tavşan gibi köyün ileri gelenlerine sunulan Shula’nın ilk yaptığı şey var gücüyle kaçmak olur. Tabii bağlı bulunduğu kurdelesinin miktarı el verdiğince. Yaşlı cadıların arasına konan Shula’ya ismini veren de onu ileride koruyup kollayacak olan cadılardan biri olcaktır ve Shula da bundan böyle diğer cadılar gibi bir devlet cadısıdır. Shula bizim bildiğimiz memur olmuştur. O gün bir teste tabii tutulur cadılığı mı yoksa keçiliği mi seçeceği hususunda. Eğer keçi olmayı seçerse kurdelesini kesecektir, cadı olmayı seçerse de kurdelesini ellemeyecektir. İkinci seçeneği kabullenen Shula takdirle karşılanır. Yaşlı cadılar yaşı küçük olduğu için, onun tarlada çalışmasını protesto ederler. Okul yaşında olan kıza plastik bir huni verirler ki, yakınlardaki bir okuldan rüzgarın getirdiği sesleri dinleyebilsin. Bu şekilde okula gitmiş kadar olsun. Bütün gün ninesi yaşında kadınlarla bir arada bulunmak zorunda bırakılan Shula’dan, kurulan mahkemede hırsızın kim olduğuna dair öngörüde bulunması istenir. Ne yapacağını bilmeyen Shula yaşlı cadıların telefondaki tavsiyelerini dinler içi sıkıla sıkıla. Karşılarındakinin dokuz yaşında bir çocuk olduğunu görmeyen aptallar sürüsü karşısında Shula yaşadıklarıyla baş etmekte son derece güçlük çeker. Canlı yayın yapan bir televizyon programı için getirildiği stüdyoda gözyaşları içindedir. Hiç arkadaşı olmadığı gibi tam okula gittiğinde yine cadılık yeteneklerini kullansın ve kuraklığa çare bulsun diye kurdelesinden çekiştirile çekiştirile getirilir gerisin geriye. Bu yetmezmiş gibi ağzı açık, boyalı dev bir istiridyeyi andıran yerde turistlere teşhir edilir fotoğrafı çekilsin diye. Devlet, malını dilediğince kullanmaktadır ve tüm bunlar da yetmezmiş gibi halk onun uğursuz olduğunu düşünüp cadıyı öldürün diye slogan atar onu gördükleri her yerde. Bir tanesi akrabalarını yediğini düşünüp otobüste kıstırır onu. Bir taşlanmadığı kalmıştır. Kaçınılmaz sona doğru ilerleriz bu şekilde. En acıklı sahnesiydi belki de küçük kız’ın tıpkı cadı doktoru gibi dans ederek yağmur yağdırmaya çalıştığı sahne. Tıpkı kesilen bir tavuk gibi can çekişmektedir Shula. Cadılık, istenmemek, bir maymun gibi sergilenmek, yaşından büyük kararlar vermek zorunda olması ve her zaman kendinden büyük insanlarla birlikte oluşundan ötürü ona ağır gelen yükü daha fazla taşıyamaz hale gelir küçük kızı. Mutsuzluğunun nedenini keçi olmayı reddedişine bağlar küçük kız dili döndüğünce. Çünkü bir keçi özgürce gezebilir ve de canı isteyince yer. Shula ise mutsuzluktan ölür sonunda. Onu tek önemseyenlerse kendi gibi cadı olarak fişlenen yaşlı cadılardır. Tek onlar vardır arkasından ağlayan, cenazesini kaldıran.

“Bu son kutlama.
Herkes gelsin Shula için söyleyelim.
Bir doğum günü kutlaması,
Bir düğün günü kutlaması
Ama bu o kızın son kutlaması.” Yaşlı ve gözü yaşlı cadılar korosu

MEZARLIK BEKÇİSİ

20171119_122903-01

MEZARLIK BEKÇİSİ :

-Paramı ver, vermezsen şimdi istifa eder giderim.
-Nereye?
-Eve, evime. Yatağımda uyumaya. Günlerdir uykusuzum.
-…
-Ne sanmıştın ki? Her gece uykusuzluk kolay mı sanırsın? Gece bekçiliği kolay mı sanırsın? Sabahı beklerken dakikaları sayarsın, gene de gelmez mübarek. Zaten hava geç aydınlanıyor, beş’ten sonra o gözleri gel de sen açık tut kolaysa. Ne çektiğimi bir ben, bir Allah, bir de şu dilsiz mezarlar bilir. Ben gidiyorum arkadaş, sen git benden iyisini bul.
Genç adam kapıyı güüm diye çeker ve gider. Diğer adamın arkada kalmaya niyeti yoktur. Peşinden giderek güüm diye kapanan kapıyı açar ve arkasından seslenir “Pişman olacaksın” diye.
Hasan mezarlıkların arasından bayır aşağıya doğru hızlı adımlarla ilerleyerek gözden kaybolmuştur bile, kısa bir süre içinde.

—.—

-Hasan!
-Ne olmuş? İnsan evine gelemez mi? İlla kahveye mi gideyim yani?
-İşe gitmedin mi sen?
-İstifa ettim. Doğru düzgün para yok pul yok. Aybaşı geldi geçti çoktan. Paraları yokmuş bekçi maaşı ödeyecek kadar.
-Ee… ne yapacağız şimdi?
-Ne bileyim ben.
-Ara söyle ben pişmanım de. İki çocuğum var, zar zor geçiniyoruz zaten de.
-Ben o işe gitmem artık.
-Peki nereye gideceksin?
-Bilmiyorum.
-Kız okula başladı, oğlan gelecek sene gider, ev kira dünya para, tek annemin getirdiği parayla mı geçineceğiz?
-Gidip başka iş bakarım.
-İş mi var anasını satayım?
-Gelme üstüme.
Kapı çalar, gelen anneleridir.
-A oğul işe gitmedin mi sen?
Gelin kocasının lafını ağzından alır.
-Hasan istifa etmiş.
-Ne diyosun? Öyle mi yaptın oğul?
-Para vermiyorlar pul vermiyorlar doğru düzgün. Ben ekmeğimi taştan çıkartırım.
-Boş taş mı var oğul?
-Olmadı günlüklü işe giderim. Alırım yüz yüz elli…
-Yevmiyesi o kadar olan iş bul, öp de başına koy. Bu kışta kıyamette kim kaybetmiş de sen iş bulacaksın? Doğalgaz gelmiş yüz seksen lira, elektrik var yolda, kız gelin oldu borcu üstümde, aç kalırız aç gurbet ellerde.
-Napim anne?
Hasan’ın telefonu çalmaktadır. Arayan az önce münakaşa ettiği patronudur.
-Açmam ben bunu.
-Aç da bir bak hele. Ne diyecekmiş bilelim.
-Kendine başka enayi eşek bulsun. Ben kendimi yedirtmem gayrı.
-Adamdan kalan üç aydan üç aya aldığım para kızın çeyiz parasına, sizin sıkılıp da değiştirdiğiniz salon takımına gidiyor. Çalışıp kazandığım para daha iyi daha iyi diye taşıttığınız evin kirasına gidiyor. Bin yüz liralık ev bizim neyimize? Hastam ölüp gitse o para da yok. O zaman ne yaparız Allah kerim. Aç telefonu, dön işine.
-Dönmemmm.
Dedikten sonra Hasan lavaboya gider. Masanın üzerinde bıraktığı telefonu tekrar çaldığında, annesi salonun kapısını usulca kapatıp gelinine telefonu açmasını işaret eder.
-Efendim.
-Alo!
-Ben Hasan’ın annesiyim, buyrun!
-Ablacım kusuruma bakma rahatsız ettim. Hasan’la aramızda ufak bir yanlış anlaşma oldu. Senin oğlan işi bırakıyorum dedi gitti. Ben küçük patronum bir de emir kuluyum. Hemen yeni eleman buldum yerine. Yalan yok bende. Oğlan baktı baktı ben bütün gece mezarlık bekleyemem, hayalet kovalayamam, çarparlar beni dedi, kaçtı gitti. Senin oğlun cesur, öteki korkak çıktı sıkıntıya gelemedi. Önümüz bahar bundan sonra serindir hep buralar. Gelsin oğlun tekrar işinin başına.
-Siz de parasını vermiyormuşsunuz çocuğumun. İki çocuğu var, ev kira.
-Şirket işleri böyle abla. Kışın işler durgun, para yok. Az dayansın hele. Şirketin bin tane çalışanı var. Gün geliyor ödeyemiyor. Para oldumuydu veriyorum, neden vermeyeyim abla durumlar fena olmasa? Sen söyle Hasan’a, gelsin işinin başına.
Hasan lavabodan çıkar, salonun kapalı olan kapısını açar, annesinin uzattığı telefona bakar.
-İşten bekliyorlar oğlum.
Ana oğul sessizce bakışırlar. Gelin, oturmakta olduğu kanepeden süzmektedir ikisini de ayrı ayrı. Hasan’ın bir sonraki hamlesi beklenmektedir merak içinde. Annesi hadi dercesine uzatır elindeki telefonu. Eli havada kalmıştır. Hasan bir telefona, bir de annesinin yüzüne bakar son kez.
-Söyle gelip alsın beni, çıkamam bir daha tepelere.

—.—

İki kadın kuşlar gibi tünedikleri pencereden, Hasan’ın bindiği kamyonetin olduğu tarafa doğru bakarlar hülyalı hülyalı.
-Gitti oğlan.
-Gitsin anne. Yoksa ben gideceğim temelli. Sabah geliyor uykusuz duraksız, çıt çıkartamıyoruz çocuklarla. O gitmeden ben gidemiyorum bir yere. Üçten dörtten önce ayılıp kahveye gitmiyor, ondan sonra da akşam oluyor, hava kararıyor ben nereye gideyim o saatten sonra çoluk çocuklan?
-Doğru ya senin de gezmen kalıyor.
-…
Gelin çareyi konuyu değiştirmekte bulur.
-Sabah olay olmuş çarşıda, bir ölü bir de yaralı varmış. Sen de tanırsın tefecilik yaparlardı hani?
-Kimlerden ki? Yetmiş bir ilden insan var çarşıda geçim peşinde.
-Seksen bir. Alacağı varmış Bekir’in. Suculuk yaparlardı eskiden bizim eski mahallede. Elinde tespih dolanırdı çarşıda, tombul toraman bir şeydi. Oğlunu da almış yanına, gitmişler adamın kapısına, ya paranı verirsin ya da karını alırım demiş karşı tarafa.
-Bak bak! Tanıdım ya. O da vurmuş, he mi?
-He ya. Karşı taraf da çekmiş vurmuş valla. Bunu da, oğlunu da.
-Oğlunu ne diye almış yanına?
-Meslek öğretiyordur oğlana.
-Tefecilik meslek miymiş de? Başka meslek bulamamış mı kendisine? Bak gördün mü, ölen işte ölen. Şu dil var ya şu dil, tutup kes o dilleri her seferinde. Ya paranı ya karını diyeni vurmak yerine dilini kesip eline vereydi, mahpusa girmezdi hiç olmazsa.
-Gene girerdi de, daha az yatardı belki. İki taraf da belalıymış baksana. Bekir’ler dokuz kardeş. Biri vay benim kardeşimin dili der onu vururdu elbet bir dahaki tura. Mahpusa düştü de kurtuldu belki adamcağız.
-Kurtulmak buysa… Vurduğu oğlan yoğun bakımda, babası öte yanda.
-Sen ne yazıyorsun anne o kağıda?
Elinde kağıt kalem, az evvel oğlunu götüren kamyonetin plakasını yazıyordur gazetenin ucundan kopardığı bir parça kağıdın üzerine. Ne olur ne olmaz diye.

—.—

-Abim, hoş gelmişsin.
-Sağ ol sağ ol. İşler nasıl Hasanım?
-Nasıl olsun? Masa verdiler bana. Burası senindir dediler geceleri. Burası dediğim mezarlıktan, inşaatındaki demirden, mermerden sorumluyum. Hırsızlık çokmuş benden önce. Kesildi ben geldim geleli. Babamın tabancasını alıyorum yanıma gece yarısında. Bir şey gördüm mü, duydum mu mermileri boşaltıyorum havaya.
-Zor olmuyor mu Hasan? Bizimkilerin mezarını ziyarete çıkayım, hem de seni göreyim istedim. Bir yandan da ürperdim kendi kendime. Ne bileyim işte. Onlar orada yatay, biz burada dikey vaziyette. İnsanın garibine gidiyor.
-Ne yapacaksın, iş yok abi. Burayı da abim buldu zoru zoruna. İlk başladığımda garipsedim çok. Bir çıkıyorum dışarıya babamın mezarı tam karşımda. Konuşuyor ediyordum ilk başlarda sen orada, ben burada diye. Korkuyordum da. İnsan ne de olsa insan. İnsanla uğraşmak ayrı zor, ölüleri beklemek çok başka. İlk gün sesler duydum, bir parıltı, bir çift göz. Silahı sıkacakken o panikle, önümdeki mezarı görmeyivermiştim de bir yandan düşerken neredeyse kendi kendimi vuracaktım.
-Hırsız mıymış gördüğün, yoksa üçharfliler mi çıkmışlar acaba?
-Yok abi ne üçharflisi, ne ini ne cini! Alt tarafı kediymiş kedi.
-Yapma ya, ben de sanmıştım ki… Neyse neyse…
-Onlar herkese gözükmez güzel abicim. Güler ve sözlerine devam eder Hasan.
-Bizim kahveye gelen Memed Amca var ya…o dediydi geçenlerde, daha derin düşüncelerin olacak bundan böyle diye. Yaptığım iş beni büyütecekmiş. Zoru başarıyormuşum ben. Bir yandan korkularla, diğer yandan yalnızlıkla sınavımı veriyormuşum burada, bu odada, bu dünyada.
-Derviş Memed mi dedi tüm bunları sana?
-He ya. Tahtacıların Memed.
-Onun için az kaçık da derler. Karısı terk etmiş gitmiş bunu diyorlar.
-Nereye?
-Memlekete. Çocukları da almış beraberinde. Bi daha da dönmemiş geriye.
-Hee ondan yalnızlıkla sınavımız var deyip durur gençlere.
-Gençler ne derler peki bu böyle deyince?
-Bilmem ki. Hep söyledikleri evli barklı, çoluklu çocuklu, ben gibi yani. Dinleyip dururlar, ses etmezler fazla. Malum Memed Abi elinde baston dolanıp durur.
-Topallıktan öyledir o.
-Yok ya düz yürür o.
-Mahsus muymuş?
-He ya, geçen dediydi bana, yalnızlıkta şu baston iyi geliyor, arkadaş oluyor bana diye.
-Evlendirsek ya. Köyden möyden getiririz uygun bir kadın. Maksat bunun arkası toplansın.
-İstemez o. Çekilmem ben diyor.
-Tövbekar olmuş içmezmiş hem.
-Ne tövbesi abi? Şarap yetiştiremiyoruz biz ona.
-Yapma ya. Nasıl dönüyor sonra eve?
-Bilmem ki. Yalnız bir keresinde kaldıramamışlar yerinden. O gün kahvede koymuş kollarını masaya, öylece kalmış uyuya. Kapıyı kilitlemişler üstüne. Sabah bir gelmişler ki hala bıraktıkları şekilde. Kollarım uyuşmuş demiş sadece. Ama çok iyi adamdır. Çook severim ben Memed Abi’yi.
-Yapma ya! Tuh! Olmaz o zaman. Alkoliğe karı dayandırmak zor.
-Aşık olsa düzelmez mi Memed Abi?
-Güldürme adamı. Bu yaştan sonra ne aşkı ne meşki?
-Ne bileyim abi. Yaşın kaç mesela senin?
-Elli yedi. Memed de benledir herhal.
-Çok mu?
-Az mı?
-Abi senin hanım da memlekette miydi?
-Öyle. Herkes çocuğu büyükşehirde, daha iyi üniversitelerde okusun diye bu tarafa gelmeye bakar, bizim kızın ilk tercihi memleketiydi. Gidiş o gidiş, bir daha da dönmediler geri. Okul tatil olduğunda tatilde bir iki geldiler, sonra stajdı, kurstu derken temelli kaldılar. Derken kız orada işe girdi, nişanlandı, evlendi.
-E gelse ya artık geriye!
-Yok şimdi de kız hamile. Oğlan işte. Doğum yakın. Hiç gelmez artık torun yüzü görünce bizimki de.
-Sen git abi oraya?
-Ben ne gideceğim bu yaştan sonra? Eş yok dost yok orada.
-Eşin var ya abi!
-O lafın gelişi. Burada iyi oluyor, akşam oldu muydu takılıyorum kahveye. Sohbet muhabbet. Sonra bakıyorum kaç kuruş var cebimde diye. Yeterse arkadaşlarla meyhane yapıyoruz.
-Ya yoksa?
-Yoksa da borç yapıyoruz Kaptan’ın Yeri’nde.
-Yani…her gece?
-Her gece Hasan, her gece. Bir gece atlasam mutsuz oluyorum, ertesi sabah canım yataktan çıkmak istemiyor. Yüreğimin içi bomboşmuş gibi hissediyorum.
-Abi sen de fena kaptırmışın merete.
-Napim Hasanım onsuz dünyanın tadı tuzu yok. Öleceğiz nasılsa, öyle değil mi ya?
-Bırak abi…sen öleceğine düşmanın ölsün.
-Düşmanım yok ama karım ilk ben öleyim diye istemiştir her zaman. Bunu da sık sık dile getirmişti bir zamanlar. Çocuklarla mutlu mesut yaşarmış ben olmasam.
-Sen yoksun ki yanlarında abi!
-Ben de öyle söylemiştim ama bu dünyadaki varlığın bile huzursuz ediyor, öl istiyorum derdi bana. Bir başka dünya bulsam gideceğim de…öte taraftan başka alternatifim yok aileme huzur vermek için. İşte ben de bunu çabuklaştırıyorum içerek. Bir nevi hanım sözü dinliyorum anlayacağın.
-…

—.—

-Duydun mu abi?
-Şeyi mi? derken eliyle arkayı yani günün erken saatlerinde gerçekleşen cinayeti kastetmektedir.
-Oğlu yoğun bakımdaymış daha.
-Yapma ya. Bir uğrayayım bakalım, ayıp olmasın şimdi. Gençtir, günahtır, yazıktır. Haydi kal Sağlıcakla.
Mezarlığa giderek aynı zamanda uzaktan akrabasının en sevdiği oğluna yaptığı ziyaretten sonra çiçekçiden aldığı haber sonrası kendisini hastanenin acil servisinde bulan Hikmet, çoğu efkardan içli içli sigara tellendirmekte olan erkeklerin yanına gider. Hoş geldin, geçmiş olsun, başın sağ olsun, nasıl oldu’lara müteakip, nihayet kendine bulduğu kuytu bir köşeye çekilir. Bir süre sonra Hasan’ın anası da çıkagelir hastaneye.
-Gel bu yandan Sevim Abla. Nasılsın?
-Nasıl olsun Hikmet kardeş? Bizim büyük oğlanın iş arkadaşıydı rahmetlinin bir kardeşi. Duyunca geldik biz de. Hasan işte bu saatlerde. Herkes bir yerde anlayacağın.
-Sorma sorma gel otur, ben bir çay alayım geleyim bize. Aç mısın?
-Yook değilim. Çay da istemem. Şimdi yeni içtim işyerimde. Çıktım geldim sonra buraya böyle.
-Kahve?
-Sütlü olsun madem.
Hikmet çay kahve almak için uzaklaştığında Acil’den çıkmak üzere olan bir kızın itmekte olduğu tekerlekli iskemlenin içinde bir köşeye büzüşmüş, ayakları enfeksiyon kapmış, yaraları dışarıya akmakta olan yaşlı kadına takılır gözü. Tam yanında dururlar. Az sonra gelini olduğunu öğreneceği kadınsa oflaya puflaya gelir yanlarına.
-Trafikte sıkışmışlar.
-Yapma.
-Yarım saate ancak gelirlermiş. Benim belim kırıldı valla. Onlar gelesiye geçip oturacağım bir yana.
Sevim lafa karışır o anda.
-Neyin olur kızım bu?
-Nenem. Nenem benim.
-Nerelidir nenen?
-Bitlis’li.
Yanına oturan kadın lafa karışır hemen.
-Benim de kaynanam olur.
-Çıkardı mı doktorlar sizi bu bacakla?
-Yook…nerdee… Enfeksiyon’a gönderdiler. Sabaha kaldı bizim işimiz. Benim adam gelip götürecek, yarın bir daha gelecekmişiz bu halde. Biz bilmiyoruz ki bu hastaneyi. Ben tee karşı yakada oturuyorum.
-Siz sıra alırsınız da, teyzenin ayak bacak enfeksiyon içinde. Öyle ağızdan ilaç ona fayda vermez. Damar yollu antibiyotik verecekler öyle kurtulacak. Benim baktığım bir teyzede de aynısından oldu. Tam on gün yattık hastanede.
-On gün?
-On gün ya.
-Tuba ara kızını gelsin alsın anasını. Gelmeyecekse de bakıcı tutsunlar gecelik.
-Gecesi yüz elli lira, verebilecek misiniz? der Sevim şaşkınlıkla.
-Tuba söyle, gecesi yüz elli liraymış. Hazırlasınlar paraları.
Tuba numarayı çevirir, durumu izah etmektedir. Karşı tarafı sessizlikle dinler. Yüzü değişir ve telefonu kapatır.
-Ne dedi kız?
-Ben bakamam da, gelemem de, ölürse ölsün dedi.
-Dedi ha?
-Dedi valla.
Sevim Tuba’ya döner.
-Sen mi kalırsın bu gece nenenle?
-Benim yeni bebeğim oldu. Gece bırakacak kimsem yok.
Sevim bu sefer de diğer yanındaki gelinden yana döner.
-Tuba’nın mazereti varmış, kızı da gelmiyor. Sen kalacaksın gayri.
-Zaten hep bizimle ki. Yıllardır yığdılar başıma. Kızları oralı değil. Öteki gelinler de istemiyor. Ben gecekondu mahallesinde kapıcı dairesinde kalıyorum. Evde çocuklar da var. İki göz odada mahpus hayatı anlayacağın. Bugün işten zar zor izin aldım da getirdik buralara. Sağ olsun iyi ki Tuba’nın kocasının taksisi var da getirdi bizi bıraktı buraya. Bak adam gelemiyor bile trafikten bu yana.
-Çıplak ayakla basmış, dışarıdan getirmiş bu mikrobu teyze.
-Öyle ya. Sen bakma bunun sessiz göründüğüne. Kıyameti koparır bir anda istediği olmayınca. Şimdi şaşkınlıktan böyle. Terlik giydiremiyoruz ayağına. Otuz yıldır buradayız, otuz yıldır kendisin köyünde zannediyor. Gençliğinde hele göreydin, ne çektiydim elinden. Genç kız idim, gelin geldim ellerine, ne gençlik bıraktı geriye ne de gelinlik nedir bildim sayesinde. Hep çalıştım eşek gibi, hala daha çalışıyorum sayesinde. Borcumuz var bir dolu. Kız evlendi gitti, borcu kaldı geri. Sokakta çalış, evde çalış… Sırtlarım, bellerim kopuyor geceleri ağrıdan.
-Al benden de o kadar. Ben de hala çalışıyorum. Oğlan bir doğru düzgün iş bulamadı gitti. İki çocuk, gelin, ev kira.
-Ne iş yapardı senin oğlan?
-Bekçilik yapıyor şimdi. Yukarı mezarlıkta. Başka mesleği var da iş yok çocuğuma göre.
-Allah büyüktür.
-Büyüktür büyük olmasına da, bazen bakıyorum da Allah fakirin kapısına pek fazla uğramıyor galiba.
-Tövbe de bacım. Uğrar elbet günü geldiğinde.
-Tövbe ama…ama’sı var işte.

—.—

-Hoş gelmişsin Memed Abi.
-Hoş bulduk oğul. Kahveye gidecektim aklıma düştün bir anda. Bak sana kabak çekirdeği ve mandalina getirdim. Vakit geçirirsin hem yiye içe. Zaman kolay geçer derler de, geçtikten sonra öyle derler. Geçmek bilmeyen zamanı eritmek kolay değil öyle.
-Bir uyku bastırıyor abi…böyle dört buçuk, beş gibi. Göz kapaklarım kapanıyor. Bazen dalıyorum da. Sonra hemen dışarı fırlıyorum mezarlığı kontrole. Geçen bir olay oldu anlatayım bak. İşçilerin kaldığı yer var ileride. Baraka yapmışlar, hepsi bir kalıyorlar. Hepsi gurbetten gelmiş adamların, aldıkları beş kuruş’un üç’ünü içkiye veriyorlar. Bir geliyorlar gece zil zurna sarhoş hepsi. Basıyorlar küfrü, işiyorlar sağa sola, kafalar bir dünya olunca. Beni de çağırır oldular ara ara. Dedim ben gelmem, gelemem çünkü mesai başındayım. Gelsem de içemem. Ordan bi gıcıklandı bunlar bana. Sonra bir gün çok bağırdılar, aralarında kavga ettiler, sonunda dayanamadım artık ölülere saygı gösterin, bak civarda evler var hem dedim. İkinci kez bana düşman oldular. O evler kaç para senin haberin var mı, cebinde kaç kuruşun var ki onları koruyorsun dediler. Ölüler çoktan gitmişler deyip bana bir iyi sert çıktılar. Baktım ki üzerime geliyorlar sarhoş sarhoş, çektim silahımı yüzlerine, dağıldılar neyse de…
-Eee…
-O arada kabak çekirdeklerini koyayım. Şurada bir yerlerde plastik tabaklar vardı.
-Ben istemem çekirdek filan.
-Olur mu , çayı sen gelmeye koymuştum, demlenmiştir iyice.
Dolabın içinden arayıp bulduğu plastik tabakların içine koyduğu kabak çekirdeklerinin yanına anasının koyduğu kuru kayısılardan da ekler ikişer üçer tane.
-Ne gerek vardı oğul?
-Olsun abi yeriz işte ne güzel. Annem koymuştu.
-Annen nasıl, çalışıyor mu?
-Çalışıyor ya. Altmış yaşında kadın bizi geçindirmek için çalışıyor hala. Bu adamlar doğru düzgün para verse tamam da, o da yok. Kira vermezsen ev sahibi tutmaz, borcunu vermezsen, bakkal hayrına dağıtmaz, elektriği ödemezsen yandın, doğalgazı yakmazsan dondun. Nasıl yetiyor, nasıl ay sonunu ediyoruz ben de bilmiyorum. Çocukların okul da başladı artık. Kız seneye birinci sınıf, oğlan anaokuluna gidecek. Nasıl olacak bilsem…
-Zor hayat zor.
-Demli mi olsun abi?
-Olsun nasıl olursa olsun. İşçileri anlat sen hele.
-Nerede kalmıştım? Hah…silahı çekince kaçışmışlardı, değil mi?
-Evet.
-Bir ben değilmişim meğer rahatsız olan. Çevre binalardan bunları şikayet etmişler tabii küfür kıyamet nereye kadar çeker insanlar? Milletin çoluğu var çocuğu var. Küçük patron bunların işine son vermiş hemen. Beni de yanına çağırdı derhal dedi neden bana anlatmadın diye. Dedim ben de ben ne yapayım burada tek başınayım her  gece her gece. Gafil avlasalar, çökerler ümüğüme, bir de Allah korusun ot çöp vardıysa bunlarda, ırzıma geçerlerse işte o zaman ya katil olsunlar ya ben olurum onların sayesinde.
-Ağzından yel alsın oğul. Sen öleceğine düşmanın ölsün boş versene.
-Şimdilik ses seda yok ama benden bilirlerse ki öyle bilmişlerdir bir gün bir yerde düşerler peşime.
-O zaman sen de uyanık olacaksın. Gaflet uykusuna düşmeyeceksin. İş yoksa ne yapacaksın. Çaresiz olmak senin kabahatin değil ki. İki çocuk olmasa neyse de… Büyük insan aç girebilir yatağa ama çocuklar aç yatmamalı. Güven lazım, barınacak ev lazım, ihtiyaçlarını karşılamak lazım. Zor hayat zor Hasanım, biz elimizden geleni yapalım da, Allah mahçup etmesin, kula muhtaç etmesin en zayıf noktamızdan.
-Geleceği göremez oldum. Ben günü geçiriyorum abi. Ne bir plan ne de program… Aysonu gelsin hepsi o düşünebildiğim. Ama şu hayatta her şey aklıma gelirdi de bir gün hem de tam babamın mezarına karşı bir mezarlık bekçisi olarak işe gireceğim hiç aklıma gelmezdi. Dünya ne tuhafmış meğerse… İnsanın aklına gelmeyen, başına geliyormuş meğerse…

PHANTOM THREAD

F9E0886A-00E7-4A86-807F-0483993B86A6

PHANTOM THREAD :

“Bence gönül yarasına sebep olan şey başkalarının beklentileri ve varsayımları.” Reynolds Woodcock

“Senin yataklara düşmeni, aciz, hassas, açık olmanı ve sadece benim yardım edebilmemi istiyorum. Sonra tekrar güç bulmanı istiyorum… Ölmeyeceksin. Ölmeyi dileyeceksin ama ölmeyeceksin. Biraz yola gelmen gerekiyor sadece.” Alma

“Ona aşık olmak hayatın muazzam gizemini ortadan kaldırıyor.” Alma

GİRİŞ :

İki kız arkadaş konuşmaktadırlar,  her ikisi de bekardır. Bir de kulak misafirleri vardır:

-Phantom Thread’i izledim ve çok beğendim. Aklıma ne geldi bak bu Selim İleri var ya, Selim İleri…
-Evet?
-O Selim İleri…
-Evettt?
-Doksanlarda benim fakülteden bir arkadaşım vardı, kız mahalle arkadaşımdı da aynı zamanda, Onun ilişkisini sonlandırmıştı?
-Nasıl yani?
-Oğlan kıza Selim İleri’yi nasıl bilmezsin demişti ve ayrılmıştı kızdan. Kız da çok ağlamıştı arkasından.
-Yapma ya.
-Yaa…
-İnsan nasıl bilmez Selim İleri’yi?
-? Sen de mi Brütüs?
-Öyle tabii, yüksek öğrenim görmüş insan hem de o yıllarda, nasıl bilmez Selim İleri’yi?
-Bilmez bilmez. Herkes herkesi bilmek zorunda mı? Onu bırak herkes her şeyi bilmek zorunda mı?
-Onun başka şeyi batmıştır, ondandır belki de.
-Tamam da, sadece entelektüel paylaşım yaptığın biriyle mi mutlu olunur? Bir evde sırf kitaptan, yazardan mı bahsedilir? Yatağa kitapla mı girilir? Kitaplardan kütüphaneler oluşur, evlilikler değil. Hem nerede duyulmuş şey okuyucu kavgasından boşanan yazar karı koca? Aksi söz konusu ama. Biz bu memlekette olmayacak şeyleri çok abartıyoruz galiba. Okur yazar olmak, üniversite okumak da çok büyütülüyor. Artık herkes üniversite mezunu. Herkes olmuş master şampiyonu. Alçağı, yükseği derken gelmiş adam kırkına, hala daha okumanın, bilginin peşinde. Hayatı ıskalıyor bu arada.
-Tamam da cehaletin tavan yaptığı bir ülkede okuyup yazmamayı yüreklendirirsen sonumuz nice olur? Zaten olmuşuz olacağımızı da…
-Ben onu kastetmiyorum ki. O başka bir tartışmanın konusu. Ben diyorum ki mesela bir kız tanımıştım, tek şartı vardı; ilkokul mezunu olmayan kimseyle çıkmazdı. Kendisi de üniversite mezunuydu bu arada. İşinde gücündeydi.
-Neden ki acaba? Ortaokul bile mi olmaz?
-Biz de çözemedik hiçbir zaman. Şimdi düşünüyorum da benim gönlümü yaparsa eğer entelektüel paylaşım filan ben de istemem karşı taraftan.
-Ne konuşacaksınız peki?
-Havdan sudan, konudan komşudan, savaştan barıştan, aşktan arkadaşlıktan.
-Konuşacak ortak konu bulabiliyorsanız mesele yok da…
-Mesele nedir o halde?
-Bilmiyorum. Kadın erkek meseleleri çok karışık ve ben de zaten her akşam kitaplarla giriyorum yatağa.
-Bizler böyleyken erkekler nasıl ki?
-Onların dokunulmazlıkları var. Erkeklikleri var. Ya işte ya evde ya da ikisinde birden ormanın tek kralı aslan gibi hissetme ihtiyaçları var. Aksini de ben yanımda istemem zaten.
-Maço olacak yani.
-Yoksa bir kızla çıkardım.
-Sen de haklısın. Doğru bak, ben bunu düşünememişim. Çok rahatlatıcı bir şey olsa gerek yanında sürekli gerinen ve kükreyen bir şey taşımak.
-…

6E40F651-DD32-4386-9097-0DD2CD94ADF5

6345C77C-1868-43E3-8D82-C34C1C2F628C

PHANTOM THREAD :

En son hem yönetmenliğini, hem senaristliğini ve hem de görüntü yönetmenliğini aynı ismin yaptığı bir filme şahit olduğumda yıllardan 2002 idi. Bu filmin ismi “İtiraf” iken, o filmin her şeyi olan yönetmeni Zeki Demirkubuz idi, tıpkı Phantom Thread”in her şeyi olan Paul Thomas Anderson gibi. Kendisi aynı zamanda filmografisini yakından takip ettiğim ve her yeni filmini merakla beklediğim yönetmenlerdendir. İlk uzun metrajı “Hard Eight” dışında tüm filmlerini izlemişim bu arada. Hiçbir filmiyle hayal kırıklığı yaşamamışım, bir Upton Sinclair uyarlaması “There Will Be Blood”la da benim için zirve yapan yönetmenin son filminin de başrol oyuncusu yine Daniel Day Lewis. Kendisi “There Will Be Blood”daki Daniel Plainview ya da Scorsese’nin “Gangs of New York”undaki Bill “The Butcher” Cutting karakterlerinin üzerine çıkabilecek nüanslı bir oyunculukla mı yoksa “Nine”daki kafası karışık yönetmen Guido’nun bir versiyonu olarak mı çıkacaktı karşımıza diye düşünürken çok daha enteresan bir kişiliğe sahip Reynolds Woodcock ile çıkageliyor Lewis. Film aynı zamanda bu seneki Oscar’ların sürpriz yumurtası olmayı da başardı. Çok beklenen bir filmdi, gecinden vizyona girdi. Yine de Akademi kendisini ıskalamadı ve altı dalda adaylıkla taçlandırdı. Göreceğiz bakalım neler olup biteceğini ama hepsinden öte, yalnızca değil ama; öncelikle kendisi için yazan, dolayısıyla kendi duygu ve düşüncelerini her şeyin üzerinde tutan benim için bu film çok çok iyiydi. Ne açıdan iyiydi, bir ilişki yaşamak gayretinde olan ama bir tarafın illaki de önceden mızıdığı(var öyle bir fiil, sıkma canımı) iki kişi arasındaki o ince bağı hani şu kolay kolay kopmayan ve görünmez olan şeffaf bir ip o bahsettiğim bağ, işte onun taraflarının birer oyuncu gibi o ipe ne zaman asılıp, ne zaman bıraktıklarını, kazanan tarafın erken pes eden taraf mı, ipe asılan taraf mı olduğunu, ya da kati surette bir kazananın olamayacağını itinalı bir çabayla anlatmasını bildi, sonlara doğru da iyice heyecan verici olmaya başladı. Yüz otuz dakikalık iddialı süresi boyunca esnetmedi, gözleri kaçırtmadı, arayışa sokmadı, mukayese nesnesi aratmadı. Durağan bir anlatımdı söz konusu olan, ellilerin Londrasında çok ünlü bir modacı ve hemşirem dediği beş duyusunu teslim ettiği bekar ablası ve sıkıldıkça değiştirdiği kız arkadaşlarıydı bahsi geçen. Gittiği sayfiye otelinde tanıştığı garsonluk yapan Alma’yı hem esin perisi hem de sevgilisi yapan Reynolds’ın bir zaman sonra ondan kurtulmak istemesiyle, çetin ceviz çıkan Alma’nın onu kendisine bağımlı hale getirmesi, evliliğe yanaşmayan ve hayatı boyunca da bir kez olsun denememiş olan kendisinden yaşça büyük adamı nasıl dize getirdiğini, üstelik bunu pek çok kereler yapabilme kapasitesine sahip olduğunu izleyecekseniz, benden söylemesi. Memleketin hali şöyle, herkes böyle diyerek mağdur edebiyatı yapacaksanız da sanattan uzak duracaksınız, dolayısıyla da bu filmden de. Çünkü biz burada nelerle uğraşırken, birileri okyanus ötesinde sanatını icra edebilme özgürlüğüne sahip. Çünkü dünya böyle, çünkü dünya kuralsız, öngörülemez bir çember. Üstelik döndükçe de dönüyor, bir el dur demedikçe. Çünkü film aynı zamanda zanaatini ciddiye alan ve ustalıkla yapan bir adamın öyküsü ve yine derim ki, yönetmeni yönetmen olunca da, filmin de film olduğu bir eser karşımızdaki. Müziği, kostümleri, oyunculukları, incelikli diyalogları, karakterlerin derinlikleri ile beraber nihai sona baktığınızda amacına ulaşmış olduğunu ve bizim ülkemizde yaşanmakta olan sorunları bu filme bulaştırmayı manasız buluyor insan. Derdimiz bini aşmışken, Anderson ya da bir başka auteur yönetmen bizi kurtaramaz, kaldı ki kimse kimseyi kurtaramaz. Sadece kurtardığını sanır, mutlu olur, tatmin olur. Karşı taraf kurtulduysa kendi kendine kurtulmuştur. Minnet dediğin şey nedir ki? Neden rahat rahat böbürlenebilsin diye birine ödün veresin ki?

CB8239A9-4A5E-4BDF-BF94-D7BC59CB5518

Alma çıkıyor karşımıza ilk karede. Loş bir odada, koltuğa oturmuş Reynolds’la olan ilişkisini özetliyor karşı koltukta oturan sarışın adama. Pişmanlık duymayacağı sözler çıkıyor ağzından. Bir sonraki sahnede ise Reynolds’la müşerref oluyoruz. Kendi ayakkabılarını kendi boyayan, traşını olan, burun ve kulak kıllarını da kendisi kesen, en nihayet pudralanan modacı desem de aslında kadın terzisi olan Reynolds takımının altına giydiği ve dizine kadar çektiği mürdüm rengi ipek çoraplarıyla şık ve temiz bir şekilde çıkıyor müşterilerinin karşısına. Zengin kadın müşterileriyse ilerleyen yaşlarında kaybettikleri özgüvenlerini arıyorlar onun marifetli ellerinde. Reynolds’un ağzından çıkacak kelimeyi bekleyen müşterilerin heyecanıyla, provalar birer ritüele dönüşüyor. Filmin ilk dakikalarında film boyunca sık sık karşımıza çıkacak olan aynı kahvaltı sofrasında, Reynolds’un dikkatini tekrar üzerine çekmek için çırpınan kız arkadaşının umutsuz çırpınışlarına seyirci oluyoruz. Gözdeliğini kaybetmiş, Reynolds’un hayalet farz ettiği genç kadının zavallılığı karşısında, ablası Cyril onu postalamanın yollarını öneriyor nezaketle.  Zaten iki kardeş nazik nazik yapıyorlar ne yapıyorlarsa. Reynolds nezaketle fethediyor kalpleri, Cyril nezaketle çekip çeviriyor evlerini, çalışanlarını, abisini ve de sevgililerini.

7D3C9BAF-85EC-4765-BD28-A5B8B436DB07

Alma ve Reynolds ilk görüşte aşık oluyorlar birbirlerine, eğer aşkın varlığına inanıyorsanız. Yolları kesişiyor ve gerek motive olmak için, gerekse kız arkadaşından ayrıldığı ve boşlukta olduğu için Alma dikkatini çekince çıkma teklif ediyor ona. Aradığı böyle bir şey belki de. Alma’nın kusursuz bir güzelliği yok, çok albenisi de. Alt tabakadan gelme, basit bir iş yapıyor, fakat neyse o. Bu sıradanlığı farklı kılmaksa Reynolds’a düşüyor. Varmış gibi göstereceği ve kusurlarını kapatabileceği bir esin perisi buluyor. Ona özel kostümler dikiyor. Filmin başında Reynolds hayallerimi gerçek kıldı derken bu özel durumu kastediyor Alma. Onun zanaatiyle kusursuz hale geldiğini, belki de tüm kadınların onun elbiseleri içinde böyle hissettiğini düşünüyor. Öte yandan Reynolds geçimi kolay bir insan değil. İşine gösterdiği aşırı titizlik onu kırıcı yapıyor. Münakaşada yenilmeye, laf söylenilmesine ve başlı başına münakaşanın kendisine tahammülü yok. Annesinin bir tutam saçını ceketinin kanvasının içine dikmiş, ne zaman huzursuzlansa annesini görüyor rüyalarında ya da rüyasındaki haberci konumundaki annesi önündeki huzursuz günlerin habercisi oluyor. Bir aa kuzusu var karşımızda. Ölülerin, yaşayanları gözlediğini düşünmekse ona rahatlık hissi veriyor. Hele ki bu kişi annesiyse. Evlenmeyişinin nedeni olarak evliliğin kaderinde olmadığını ve elbise dikiyor oluşunu bahane olarak sayıyor Alma’ya. Müzmin bir bekar olarak tanımlıyor kendisini ve evliliğin onu bir düzenbaza çevireceğini düşünüyor. Gönül yarasına sebep olan şey başkalarının beklentileri ve varsayımları derken daha ilişkilerinin başındalar ve bir parça kıl kuyruk oluşunun dışında Reynolds’u tanımıyoruz çok fazla, tıpkı Alma gibi. Oysa ki Reynolds, Reynolds’u gayet iyi biliyor, huylarının evlilik için uygun olmadığını da. Karşı taraf kısa bir süre sonra ve hiç hissettirmeden batmaya başlıyor ona. Kahvaltıda ses çıkardı diye, çok fazla yiyor diye, kendisine karşılık veriyor diye, evin hakimiyetini ele geçirdi diye. Reynolds aşka aşık bir adam sadece, uzun süreli ilişkiler onun harcı değil. Alma ise evin içinde konumu belirsiz bir obje gibi. Önemli müşterilere tanıtılmıyor, bir gölge gibi yaşıyor, çalışanlardan biri olarak kabul ediliyor, geldiği tabaka itibariyle de görgüsüz ve kaba olarak değerlendiriliyor ileriki zamanlarda. Sırf bu yüzden gelinlik provasına gelen ve elini sıkmaya tenezzül etmeyen prensesin yanına bizzat giderek ben burada yaşıyorum diyor, kısaca beni görmezden gelme diyor. İlişkilerde sorun nerede çözülür bilemeyiz dışarıdan bakan üçüncü şahıslar olarak. Çözüme bazen yatakta, bazen ayakta, bazen kalabalıklarla, bazen baş başa kalmışken ulaşılır. Alma ise kendisinden kurtulmak konusunda niyeti bozmuş olan Reynolds’la kendi yöntemleriyle savaşıyor. Yemeklerine kattığı zehirli mantarlarla onu hasta ettikten sonra, kendi elleriyle iyi ediyor. Onu kendisine bağımlı hale getiriyor ve hiçbir zaman evliliği düşünmeyen adam bir sabah uyanır uyanmaz Alma’nın yanıbaşına gelerek ona evlilik teklifinde bulunuyor hop diye. Huysuz, mesafeli ve müşkülpesent Reynolds huyundan vazgeçmese de, hastalıklı da olsa bu şekilde Alma kendisine ve ilişkilerine dikkat çekmeyi başarıyor her defasında, evlendikten sonra bile.

2806A7AB-9B00-464A-93A6-067CBDFE6C99

9306A960-BE4F-4FE1-8382-0483BB890F15

BB0C96FF-B94D-435E-89D8-749574E65BB3

Filmin unutulmaz anlarından bir tanesi Alma’nın sürpriz bir yemek esnasında Reynolds’la yaptığı kuşkonmaz üzerinden çıkan tartışmayla ilişkilerinin geldiği noktayı nihayet açık açık konuşabildikleri andı. Karşılıklı suçlamalara varan kavgalarının nedeni olan kuşkonmaz bir bahaneydi sadece. Bir kronotop olarak kullanılan tüm kahvaltı ve yemek sahnelerinde ilişkinin gidişatına dair önemli ipuçlarını gözlemledik. Her kahvaltıda muhakkak bir tartışma yaşandı taraflar arasında. Kah Alma ve Reynolds arasında, kah Cyril ve Reynolds ya da Alma ve Cyril arasında. Reynolds’un daha önceki kız arkadaşını boş boş oturduğu için göndermenin yollarını ortaya atan Cyril, Alma’yı sevdiğini açıkça belirtiyordu kardeşine. Biraz da onun desteğiyle ilişkileri ayakta kaldı. Kimi zaman çok belli etmeden Cyril’le Alma bir olup bir cephe oluşturdular Reynolds’a karşı. Bu gizli pakt yüzünden ateşler içinde sayıklayan bir çocuk gibi şikayet edip durdu Reynolds, Alma’yı Cyril’e. Ama yine de avcısının kendi elleriyle hazırladığı zehirli yemeği bile bile yedi. Zehirleneceğini, hatta öleceğini bile bile yaptı bunu. Bir çeşit arınma, yeniden aşık olma, hastalıkta ve en zor zamanlarında sahiplenilmenin verdiği güven, belki de bilincini kaybettiğinde gelen annesini görme ümidiyle yaptı tekrar ve daha da yapacak gibi görünüyor ne zaman ilişkileri tıkansa, ne zaman Alma’dan bıksa, sıkılsa ve de nefes alabildiği ve vücudu zehiri kaldırdığı sürece. Zehir ve panzehrin bir metafor olarak bir filmde bu kadar iyi kullanılabileceğine şahit oldum ilk defa. “Kim Korkar Hain Kurttan” ve “Kış Uykusu”nu anımsattı ara ara. Yılbaşı balosunda yaşananlar ve Daniel Day Lewis’in bile bile Alma’nın elleriyle hazırladığı zehirli mantarlı omletinden yediği sahneler hala aklımda. Bir de ruj sahnesi var filmin başlarında, ilk çıktıkları akşam yemeğinde. Başta Daniel Day Lewis olmak üzere, Cyril rolüyle Lesley Manville ve Alma rolünde Vicky Krieps son derece başarılı idiler bulundukları her karede. O, bu, şu derken ne Churchill rolünde Gary Oldman, ne yeniyetme Timothee Chalamet var aklımda Oscarlar’da en iyi aktör dalında ödülü kucaklamasını istediğim. Aklım fikrim bu uzun, ince, nazik ve “Phantom Thread” ile jübilesini yaptığını söyleyen İngiliz aktör de. Yaşayan en iyi aktördür benim açımdan.

F7AD809F-6AA5-4750-8861-34F7DB9DB8ED

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

20180110_172413-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

“Yapıt veren, hedef olur.” Mimar Sinan

“Bilirsin ey deli gönül, deniz sığmaz testiye.” Mimar Sinan

GİRİŞ :

Erzincan geride kalalı çok saatler geçti üzerinden. Gecenin bir vakti Kayseri’ye iniyorum. Sivas’ı bir uçtan bir uca geçmişiz. Kolay mı? Yarım Erzincan, yarım Kayseri derken salıyı etmeden, pazartesi gecesinde seyahatimi noktalamayı diliyorum. Neyse ki başarıyorum. Ben ne çok defa gelmişim Kayseri’ye? Doğu’dan, Güneydoğu’dan dönerken orta noktam burası olmuş her zaman. Her defasında uğramadan geçmez oldum biraz ayak alışkanlığından, en çok da görülmesi gereken yerlerini bitirememekten. Pastırma, mantı aşkının beni buralara sürüklediğini sanmayın sakın. Damak zevkim sıfırın çok altında olunca mantıdansa kıymalı makarna(bolonez evet) yerim ya da ne varsa. Benim takıntım ne etiyle ne sütüyle, Kayseri’nin sakladığı cevherlerinde sadece. Say say bitmez. Eski Talas, Tavlusun, Germir, Ağırnas… Benim için Kayseri tüm bunlar ve fazlası demek. Pastırma yemesem de olur ama hayatımda ilk defa pöç yedim mesela, merkeze yakın Sivas Caddesindeki Hacı Baba Restoran’da. Yanında ayranla fiyatı yirmi beş lira. Dananın kuyruk sokumundan yapılan ve çorbası da olan fakat benim kebabını tercih ettiğim pöç’ten önce gelen ve ikram olan “saf” et suyuysa ondan da lezzetliydi. Bir kısmını içip, bir kısmını etinizin üzerinde gezdirdiğiniz takdirde, pöç’te pöç’leniyordu hani. Tabağın sağ yanında bademli, üzümlü pilav, öte yanında dövme ayran, mis gibi pide. Gelsin Milor, gitsin Yaşin. Bu yazıyı yemek saatinde okuyanlarınız varsa eğer, sizin için kayıp mıdır, kazanç mıdır bilmesem de, benim şimdi pöç olsa da yesem dediğim anlar demediğim anlardan fazla ve yoğun olmuştu bir süre. Kayseri gezim esnasında iştahımdan ötürü endişeli ve tedirgin olduğum anlar yaşadım. Burada insanı yemeğe içmeye teşvik eden dürtüsel ve ilkel bir şey var. Teslim oluyorsunuz kolaylıkla mutfağına, yemeklerine.

Kayseri… Kayseri… Erkeklerinin sokaklarını lavabo sanıp, aklına estiğinde tükürük, balgam, sü..(pöç’ten sonra çekilmiyor, değil mi?)lerini yerlere atma gereği duyduğu da bir şehir aynı zamanda. İnsan her gördüğünde kimin olduğunu düşünmek istemediği, içerisinde barındırdığı bir mikrop’tan çıkan bol miktarda mikrop için kahrolsun dediği, ıslak ve türlü renkler barındıran bu şekilsiz kaldırım lekeleyicilerine basmamak için akla karayı seçiyor. O kadar çoklar ki. Kayseri Belediyesi, Kayseri Belediye Başkanı, Kayseri İl Genel Meclisi encümen üyelerinin de ortak kararıyla büyük puntolarla şehrin muhtelif yerlerine billboardlar döşetilmeli ivedilikle. Zabıta ve polise bu eylemi gerçekleştirenleri olay esnasında derhal tevkif edebilme yetkisi verilmeli. İşportacı kovalar gibi sokak sokak peşinden koşmalılar bu uğurda. İmamlar cuma hutbelerinde bu konuya geniş yer vermeli, söz konusu eylemin muadili olan günahları sayıp dökmeliler bir bir. Ki bu sayede caydırıcı olabilsinler. Kimse hiç tanımadığı bir adamın balgamını sırf o sokaktan geçtiği için ayakkabısının altında evcil bir hayvan gibi beraberinde eve kadar götürmeyi arzu etmez sonuçta. O billboardlarda da şöyle yazmalı: “Sokaklara tükürenler güvenlik kuvvetleri tarafından tevkif edileceklerdir. Cezası bulaşıcı hastalığı olan en az on kişinin, en az on defa ve hiç durmadan suratına tükürmesi olarak kesilecek, bu ceza asla paraya çevrilmeyecektir. Tüm bunlara ek olarak belediye tarafından mahallesinde gerçekleştirilen çöp toplama, yerleri süpürme, kanalizasyona kaçan keçiyi pardon kediyi yarı beline kadar boka bata çıka çekip çıkarma gibi görevlerde de bir yıl süreyle it gibi kullanma, dolayısıyla da bugüne kadarki tüm tükürdüklerini yalatmak olmalıdır.” O kadar mı diyeceksiniz, o kadar. Sıtkım sıyrıldı bu aynı manzaradan. Geliyorum gidiyorum, karşı yönden gelmekte olan fakat farklı istikamete gitmekte olan kelli felli(kerli ferli) bir adam alışmış aynı faaliyetleri gerçekleştirip durmakta. Buna bir çare buluna.

20180109_140642-01

20180109_135405-02

MİMAR SİNAN’ın KÖYÜ AĞIRNAS :

Sabah olur olmazki gezimin ilk durağı olacak kendileri. Yarım saat sürüyor sürmüyor, Gesi’yi ve bağlarını mevsimsel sebeplerle ıskalıyor ve Ağırnas’ın meydanında iniyorum otobüsten. Durağın hemen gerisindeki kahveye giriyorum, yanımda ise Ahmet Amca var. Ahmet Amca’nın da bıyıkları var. Kahvenin tüm erkeklerinde de bıyık var. Hemen bir çay ısmarlıyorlar bana. Tam içerken gözüm masadaki şeffaf ve şekilsiz şeye takılıyor. Bir an haykırasım geliyor, sonra susuyorum. Biri bu masada tırnak kesmiş benden önce ya da tükürüp atmış tırnağını, o da kalmış masanın üzerinde, tam da benim önümde. Derin bir iç çekiyorum, öyle hemen bırakmıyorum. Tırnaktan da bahsetmiyorum. Ara ara gözüm takılıyor yalnızca. Üflesem gider mi acaba? Ahmet’i çağıralım sana, anlatsın köyümüzü, tarihimizi diyorlar. Kendisi gönüllü müze sorumlusu imiş. Ahmet aranıyor, Ahmet bulunuyor, Ahmet geliyor ve oturuyor masamıza. Benden daha meraklı dinleyen kulaklarla yarıştığımı hissediyorum. Tam evine girmişken çağrılan ve gerisingeri gelen Ahmet Bektaş ancak bitiririz diyor şimdi çıkarsak. Kulakları geride bırakıyorum, tırnağı da, çıkıyoruz beraber Ağırnas’ın gizemini çözmeye. O gizem çözülür mü öyle kolay kolay, hiç sanmıyorum ama ipuçlarını takip ediyoruz tali yollardan giderek. İlk önce Mimar Sinan’ın doğduğu eve gidiyoruz. İçerisi yani üç katlı evin giriş katı Mimar’ın yaşam öyküsü ve eserlerinin fotoğraflarıyla döşenmiş. Evin içini gezdikten, dışına ve çevresine şöyle bir göz attıktan ve tüm köyün genelinin mimarisini, taş ustalarının marifetlerini düşündükten sonra Mimar Sinan’ın bu köyden çıkmış olmasının çok da sürpriz olmadığını düşünüyorum. Erciyes’in milyonlarca yıl önce püskürttüğü lavlardan oluşan volkanik tüf kayalar rengini vermiş evlere, işyerlerine. Gül kurusuna kaçıyor ara ara, bu yönüyle Petra’yı anımsatıyor en çok. Neticede Anadolu’nun az turist çeken bir köyü olmasından ötürü boş sokaklarındaki ıssızlıktan ve sakinlerinin kışın merkezde yaşamayı tercih etmelerinden dolayı havaya sinmiş terk edilmişlik hissi bir yandan büyüleyici, öte yandan hüzünlü. Anadolu’nun köylerinin değişmez kaderi böyle. Göç vere vere, kalan yaşlı nüfusla yenilenmeden yaşayıp gidiyorlar. Evlere, sokaklara sinen hüzün bundan belki de. Terk edilmek, istenmemek çok fena bir şey. Mimar Sinan da 22 yaşında terk etmiş köyünü, dönüşüyse üç çeşme ile olmuş. O dönem köylerde su ihtiyacı nasıl karşılanıyormuş, sakalar’a yani şehrin çeşmelerinden, deriden yapılmış “kırba”lara doldurdukları suyu atla ya da sırtında taşıyarak şehre getiren ve satan kimselere ihtiyaç var mı bilinemese de Evliya Çelebi anılarında İstanbul’un sakalarının şehrin 9999 çeşmesinden su taşıdığından bahseder. Köyün o zamanki yiğit delikanlıları, vefakar ve cefakar kadınları dururken köyde saka abesle iştigal olsa da az önceki bilgiye bu yazımı yazmadan önce okuduğum “Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye”den yani Yapılar Kitabı”ndan ulaştığımı ve bu alıntıyı da oradan yapmış olduğumu belirtmemde fayda var, zarar yok kanımca. Doksan yıllık yaşamına sırasıyla Birinci Selim(Yavuz), Birinci Süleyman(Kanuni), İkinci Selim ve Üçüncü Murat’ı yani dört padişahı sığdırabilmiş asıl adı Yusuf olan Koca Sinan. Mütevazilikte önde gelen bir isim olarak her anlamda seçilmiş, devşirilmiş, işlenmiş ustalarınca. Kendisi de adanmış, çalışmış ama çok çalışmış bir çırak olarak. Dehasının sırrınıysa çözmek mümkün olmamıştır. Dünyada da böyle bir mimar yetişmemiştir. İleri akıllı, yetenekli, hem mühendis hem mimar, amiri konumundaki insanların çeşit çeşit mizaçlara sahip Osmanlı padişahları olduğu düşünüldüğündeyse uyumlu ve geçinmeye gönlü olan çook mütevazi bir adam olduğu aşikardır. Meslek yaşamı boyunca onca saray, han, hamam, cami ve daha da bir sürü şey yapmış, en enteresanıysa kitapta da bahsi geçtiği gibi, gemi bile yapmıştır. Fırsat bulsaymış, ömrü yetseymiş, şartlar dahilinde uçak bile yapabilirmiş gibi geliyor insana. Kendisi şu anlarda çok önceden çıkmış olduğu yokluk aleminden göçtüğü sonsuzluk aleminde yapıyordur belki de ne uçaklar ne füzeler ne jetler…

Bir sonraki durağımız Agias Prokopis Kilisesi. Mübadele sonrası bu topraklardan giden Rumlar’ın yıllar sonra bir zamanlar yaşadıkları toprakları ziyaret etmek için geldiklerinde görmek istedikleri kilisenin kapıları onlara ve tüm ziyaretçilerine açılıyormuş, anahtarı ise Ahmet Bektaş’ın elinde. Rumların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir kasaba imiş bir zamanlar Ağırnas. Öncesindeyse, tarıma elverişli olmayan bölgede başka başka yollardan gelir elde etmek için halk, dokuma ve inşaat işçiliğine yönelmiş, en çok da duvar ustalığına. Germir kasaplarıyla, Ağırnas’sa marifetli duvar ustalarıyla ünlüymüş. Mimar Sinan’ın buradan çıkmış olmasının psikolojik etkisi ve baskısı muhakkak olmuştur yöre delikanlılarının üzerinde. Yöre delikanlılarını görmekse mümkün olmuyor, hatta genç görmek mümkün olmuyor. Çünkü o delikanlılar sağda solda ekmek parası peşinde, okumak peşinde ya Kayseri’de ya da başka şehirlerde bulunmaktalarmış. Gidenlerin yüzünüyse anca bayramdan bayrama görebiliyormuş Ağırnas’ın büyükleri.

Bizim bir sonraki durağımızsa Aşağı Pınar mevkiinde bulunan Yeraltı Şehri olacak. Konuşa konuşa yürürken, karşıdan gelmekte olan bir köylüsüne selam veriyor Ahmet Bektaş. Onun da ismi aynı imiş. Ahmet Amca taş ustası imiş zamanında. Buradaki pek çok evde de emeği varmış. Kısacık boyu, fakat sağlam bir gövdesi olan Ahmet Amca’nın mesleğini yaparken sıkıntı çekmediğini, o koca taşları kah sırtında kah kucağında rahatlıkla taşıyabildiğini düşünüyor insan. Dimdik duruyor karşımda, onca ağırlık ezmemiş bedenini, bilakis diri tutmuş, yıllara karşı durma kudreti vermiş. Bir fotoğrafla hatırlamak istiyorum onu. İzin veriyor eğer kötü yerlerde kullanmayacaksan diyor. Önce izin veriyor, sonra poz veriyor, sonra da beni kötü emellerine alet etme diyor. Elimdesin Ahmet Amca bundan sonra, deliliyse baş köşemde ona göre. Buradan ayrılırken aynı otobüste yolculuk ettiğim, buraya dışardan gelip yerleşmiş bir Ahmet daha vardı. Adını sormadan önce tereddüt etsem de, ister buralı ister değil bugün karşıma çıkan herkesin adının Ahmet olacağını biliyordum ve bu tesadüf olmayan bir ayrıntıydı. Ve onun da bıyıkları vardı. Bir tek o adımı sordu. Ben de söyledim.

20180109_131641-01
Ahmet Amca
20180109_145309-02
O da Ahmet

Tarihi milattan öncesine dayanan Yeraltı Şehrini dışarıdan fark etmek pek kolay olmasa da, içindeki dehlizlere girince ancak mağaralara oyulmuş ellerin sahibi olan hayatların nasıl olabileceğini az buçuk hayal etmeye çalışıyorsunuz. Başka bir dilde, başka başka kıyafetler içinde, değişik adetler peşinde, daha kısa belki dev gibi insanlarmış ama insan’mışlar neticede. İhtirasları, korkuları, acemilikleri, güvensizlikleri olan insanlar. Barınma, güvenlik, karnını doyurma, suyunu çıkarma, üreme, kadını biraz süs peşinde, erkeği bir parça Tarzan’lık peşinde ama hepsi birbiriyle mecburen geçim derdinde yaşayıp gitmişler, gömülmüş bitmişler. Bir medeniyet gitmiş, yerine yenisi gelmiş. Ağırnas bugünlere gelmiş. Bir misafirini ebediyete yollayıp, yerine gelen yeni misafirleriyle meşgul olmuş. Ben bile geldim, geçiyorum bu topraklardan. Hiç bıkmadan dayanmış her birine, bana bile.

İnsan hayatına anlam katmaya çalışıyor bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Bazen bunu kendisinin ve yakınlarının hayatını güvence altına almak için verdiği mücadele ile yapıyor, ama hiç farkında değil. Bir kahramanlık yapıyor bir anda, yaparken bilinçli değil. Atıyor kendini ateşe öylece, yaptığının farkında değil. Kimisi bir çocuğu kurtarmaya çalışıyor, kimisi hastasını. Kimi hatıralarının peşine düşüyor, kimi başkalarınınkinin.  Bir doktor hayat veriyor bir bebeğe, bir adam mezarını kazıyor bir kimsesizin. Hepimiz bir sarmalın içinde yuvarlanıp duruyoruz yıllar içinde. Bir vesileyle buraya geldim. Bilinç olarak köyünün üstünde bir adam olan Ahmet Bektaş’ı dinledim. Aç karnına rağmen, kızaran burnuyla, soğukta benim için fazladan mesai yaptı. Üç kız babası, varoluş nedenini Mimar Sinan’ı tanıtmakta bulmuş Bektaş’tan bahsetmesem olmazdı. Bunları yazmasam sadece ben bilecektim. Okuyanlarınızın bu bilgi sayesinde eline ne geçti? O da tartışılır. Fakat dünya dönüyor tartışmalı bir şekilde, milyonlarca yıldır döndüğü üzere.

20180109_130036-01
Agias Prokopis Kilisesi
20180109_130258-02
O da Ahmet

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

20180108_095645-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

GİRİŞ :

Akşamın erken çöktüğü Gümüşhane’den Kral marka köme ve pestil alarak ayrılıyorum en son. Bu da benim bu ildeki son eylemim oluyor. Bir de köy köy, dağ bayır, dere tepe dolaştıktan sonra şehre iner inmez otogarının tuvaletine bıraktıklarım var. O da bir eylem idi sonuçta. Bir de aklımda bir kız arkadaşımın itirafı var. Demişti ki; ben senin gibi Anadolularda(iller açısından bakıldığında çoğuldur Anadolu) gezemem çünkü tuvaletim gelir ve tutmam gerekir. Ve eğer o tuvaleti beğenmezsem de giremem, girsem de yapamam, garipliklerim var benim. Ben de garibim, garipliklerim çeşit çeşit, türlü türlü tuhaf düşünceler oluşuyor kafamda, sonra siliniyorlar mesela. O yüzden sorun yok diyebiliriz. Çünkü hepimiz bir ya da birden çok yönümüzle biraz garibiz.

Gümüşhane’den çıkıp Erzincan istikametine gitmekte olan tıklm tıklım dolu otobüsün içinde benim için ayrılan on bir numaralı koltuğuma geçiyorum. Pencere kenarındaki kızcağız hiç uyanmadan uyuyabiliyor yol boyunca. Bense Gümüşhane’deki Lale Lokantası’nda paket yaptırdığım yarım dünür dönerimi çıkartıp yiyorum afiyetle. Sonra da başlıyorum düşünmeye, ben neden bu kadar acele bu şehirden ayrıldım diye. O an bilemediğim gibi, sonrasında da çok pişman oluyorum. Çünkü akıllı insan en az bir gece geçirmeli gittiği şehirde. O şehrin gecesine şahit olmalı, sabahına da uyanmalı sonra. Gümüşhane’de kalsaydım eğer bir pazartesi sabahının erken saatlerinde mesai uğruna, vazife uğruna, ekmek parası uğruna, geçim uğruna yollara düşmüş insanlarını uzaktan da olsa izlemek bana pek çok fikir verebilirdi ama kısmet bir Erzincan sabahına. Gümüşhane’de pazartesi sendromu nasıl yaşanıyormuş, bunun işe gidenlerin yüzlerine nasıl yansıdığını görmek, dükkanların kepenklerinin açılış seslerini dinlemek bir başka bahara. Fırından simidini alan soluğu yürüme mesafesindeki işyerinde mi almakta, dükkanlar kaçta açılmakta, bir bankaya girip çalışanlarına bakmak da hakeza. Tüm bunları kaçıran bense, bir pazar akşamı sağımı solumu göremeden gidiyorum şimdi, şoförün sütüne havale karanlık bir kutunun içinde. Yine fevrilik var üzerimde.

20180108_143056-01

ERZİNCAN :

Şehrin epey dışında yer alan otogarında indikten sonra, şehir merkezine geçiyorum seri bir şekilde. Gece oldu sanıyorum Erzincan’a geldiğimde. Halbuki saat daha sekiz buçuk yok bile. Trabzon’un çarşısındaki hareketlilikten sonra Doğu’nun gerçekliği ile yüzleşiyorum. Soğukta kestanelerini satmaya çalışan satıcıya yol soruyorum. Ateşinin sıcağıyla ısınıyorum. Yollarda kar var mıydı, buzlanma var mıydı görmemiş olsam da, diyebilirim ki şehirde hiç yok. Zaten bu sene kar beklemiyoruz diyorlar. Bavulumu çekiştire çekiştire ıssız sokaklarında yürüyorum Erzincan’ın. Karşıdan gelen üç erkek soğuktan kapüşonlarını çekmişler, bana doğru yaklaşıyorlar saniye saniye. Öyle ürkütücü görünüyorlar ki bu halleriyle. Aramızdaki mesafe azalıp karşılıklı birbirimize iyice yaklaştığımızda çocukların kendi halinde olduklarını görüyorum. Konuşa konuşa geçiyorlar yanımdan. Şimdiyse sadece ben yürüyorum aynı sokakta. Hele bir otelime, odama varayım da, sabah ola hayrola.

Erzincan görmüş olduğu depremler sayesinde tabir-i caizse cıscıbıl bir şehir olarak gelmiş günümüze. Yüksek katlı olmayan, tarihleri çok eskiye dayanmayan binalar var şehir merkezinde. Bodur apartmanlar, en çok iki katlı kamu binaları ve mağazalar, valilik, saat kulesi, bakırcılar çarşısı var ilk etapta dikkat çeken ya da çekmek isteyen. Canım kahvaltı etmek istemiyor bu sabah, keyifsiz keyifsiz düşüyorum yollara. Valiliğe gidiyorum ne yapacağım diye sormak için. Valilikse kollarını açmış beni bekliyor. Kemaliye’ye ulaşım turistler için uygun değilmiş. Akşam dörtte kalkan minibüs, ertesi sabah altı buçuk’ta geri getiriyor sizi. Kısacası hastanede, postanede işi olanlar ve çalışanlar için bu tek minibüs. Yani Kemaliye halkı için düzenlenmiş bir sistem var, Kemaliye’ye ziyaret maksadıyla gitmek isteyen bir garip turistler için değil. Benimse iki günümü Kemaliye’de harcayacak kadar çok vaktim yok. Bir başına araba kiralamak iyi bir fikir gibi gelmiyor. Taksiyle gitmeye kalksam, iki buçuk saat gidiş, bir o kadar da dönüşü var. Erzincan’da kış mevsimi arabasız gezginlerin bir yerden bir yere gitmesi için pek de uygun değil anlayacağınız. Coğrafya dağınık, ulaşım karışık. Bir de benim canım istemiyor sanırım. Nedenini bilmediğim bir isteksizlik taşıyorum içimde. Yine de buranın insanı açık tenli, göçmene benziyorlar tıpkı sizin gibi dediğim Valilik üst düzey personeli, ismi sanırım “Osman ıdı”, bana uzun uzun Selçuklular zamanında farklı boyların yerleştirildiği Anadolu’da, hani şu Kayı, Kıyı boyları vardır ya, amacın birleşerek merkezi yönetime baş kaldırmalarını önlemek olduğunu söylemişti ve fiziki farklılıkların da bundan kaynaklandığını belirtmişti(umarım toparlayabildim bana anlatılanları). Bana da en kolay ve en çabuk şekilde gidebileceğim Girlevik Şelalesi’nin bulunduğu Çağlayan beldesine gitmemi salık vermişti. Anadolu’dan öte gittiğinizde, size her türlü salık verme görevini üstlenen bir kişi her koşulda çıkar karşınıza. Ve o kişi de hep erkektir ne hikmetse. Fakat Osman Bey son derece mantıklı bir seçim yapmış benim için. Asla öğrenemeyecek olsa bile.

GİRLEVİK ŞELALESİ, ÇAĞLAYAN BELDESİ :

Fırat Nehri’ni, Munzur Dağlarını, Apçağa Köyü’nü görmek kısmet değilmiş. Bu sefer o sefer değilmiş. Kader takıntısının ardına sığınalım o halde ki sindirebilelim bizim için yazılmış olan farklı farklı kaderleri. Ne yaparsın kaderdenmiş bu aksilik, bu talihsizlik, Hz. Ali’nin duası çıksın ki feraha çıkalım kendimizce: “Allah’ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olanı da gönlüme razı eyle”. Valilik çıkışında çektiğim bir iki fotoğraftan sonra Çağlayan dolmuşlarının kalktığı yere doğru yürüyorum. 13 Şubat minibüs durağına geldiğimde minibüs saatlerini beklemekte olan erkeklerin uslu uslu çay içtikleri masaya doğru ilerliyor ve soruyorum zaman ne zaman diye. Biraz var, neredensin diyorlar. Ezik ezik anlatıyorum şuradan şuradan diye. Gel otur sana çay ısmarlayacağız diyorlar. Babacan adamlar. Oturuyorum karşılarına uslu uslu. Çayımı içiyorum şekersiz. Dinliyorum büyüklerimi sessiz. Hepsi bıyık takmış büyüklerimin bu arada. Onlar da buralı değillermiş. Komşu ve çok da uzak olmayan bir ilden buraya taşınmışlar 1982 senesinde. Başbakan Çiller imiş o zamanlar. Tunceli/Dersim’in Ovacık İlçesi’nin bir köyünden yaptıkları zorunlu hicretin nedeniyse yüz elli haneli köyden yakılmadan kalan tek eve, evsiz kalan 149 hanenin nüfusunun sığmaması imiş. Bu arada duyduğum üzere Fetö’ye yüz vermeyen tek il imiş Dersim. Kanmamış, kandırılmamış, hem okumuş hem yazmış, hem aydınmış hem aydınlık. Biz uyurken, onlar hep uyanıkmış.

Bu arada ayakkabı boyacısının fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi soruyorum. Sorsana diyorlar. Sonra da sesleniyorlar Haydar diye. Haydar beni napacaksın diyor. Fotoğraflayacağım diyorum. Tamam o zaman diyor. Bana çatır çatır poz veriyor. Sayesinde kendimi bir anlığına Sebastiao Salgado gibi hissediyorum. Neyse ki geçiyor bu hal hemen ve anın şartlarına dönüveriyorum bir çırpıda. Herkesin birbirini tanıdığı dolmuşta bir ben varım yabancı. Dayanışma içinde hareket ediyorlar, nasıl mı? Ağır yükü olanların eşyalarına bir omuz veriyor kalan. Son durakta iniyorum nihayet. Zaten bir tek ben kalmış oluyorum geriye. Şoför geliyor yanıma ve diyor ki ne zaman istersen dönebilirsin, nasıl olsa her yarım saatte bir araç var diyor. Sağıma bakıyorum, sonra soluma, sonra da önümdeki yamaca. Yamacın tepesindeki Kırklar ziyeretimi nasıl gerçekleştireceğimi düşünürken, şoför bana yolu gösteriyor. Etrafta kimse yok diyorum. Olsun diyor. Burada bir şeycik olmaz, kimse yolunda durmaz, dursa da kötülüğüne durmaz diyor. Bu cümleleri öyle bir söyleyişi var ki, kaybettiğim güvenimi kazanıyor, cesaretimi topluyorum bir anda. Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin de mühimmiş bu dünyada. Ne olduğun değil, kim olduğun mühimmiş aynı semanın altında.

20180108_124905-01

20180108_095442-01

Keçiler gibi tırmanıyorum Kırklar’a doğru. Hiçbir şey beni engelleyemez, uçuyorum, sekiyorum ve nihayet zirveye ulaşıyorum. Manzaraya bakıyorum ve artık umrumda olmasa da bir Allah’ın kulunun olmadığını görüyorum. Birkaç ev var sadece, bir de sapsarı bir alan. Biri tatlı biri tuzlu olmak üzere iki paket bisküvi bırakılmış bir kenara. Kimsecikler yok gerçekten de. Burada dua etmeye çalışıyorum, ediyorum ama bir an birisi aklıma geliyor. Onun hakkında hiç hoş olmayan bir düşünce geçiyor aklımdan. Sevmiyorum çünkü onu. Bana bir kötülüğü de dokunmadı halbuki. O an duayı bırakıyorum.

Yine kolay kolay iniyorum aşağıya. Elinde balta, odun kurmakta olan bir kadın var. Normalde ürkütücü olabilecek baltasına sevgiyle bakıyorum, onu tutan eller sayesinde. Bir kedi, horozlar filan da var bahçesinde. Fotoğrafınızı çeksem diyorum, çek diyor çekiyorum. Gel kahvemi iç diyor. Oluur diyorum. Sobası yanıyormuş sıcacık, dışarıda sokak kedileri, içeride ben kedi. Sobanın markası Meriç, bu demek oluyor ki ben de yanacağım içten içe bu soba gibi. Eşyanın dili yol göstericidir.

İki çekyat, duvarda da geniş ekran televizyon var. Şöyle bir göz gezdiriyorum odaya yalnız kaldığımda. Mahallenin muhtarının hanımının evindeymişim bu arada. Üç çocuğum var demişti yanlış hatırlamıyorsam. İngiltere’de yaşıyorlarmış. İngiliz hanımları varmış, arada geliyorlarmış, ama arada. Onlar da Ovacıklı imiş. İsmiyse Hüsniye’ymiş. Bir ara İzmir’de yaşamışlar. Sonra dönmüşler sonradan olma memleketlerine. Ayrılırken bir kez daha fotoğraflarını çekiyorum. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olsun diyorum. Atasözleri köyde, kırsalda, küçük şehirlerde geçerli galiba. Şehirde kırk yıl değil, kırk gün o kahvenin hatrının süresi.

20180108_131032-01

Gitmem, dönmem, kahvem, muhabbetim filan akşamı buluyor. Şaka şaka öğleni etmiş bulunmaktayım ve açım yahu ben artık hissetmesem de. Vedat Milor’un programına aldığı ve bir kadın işletmecisi olduğu için cazip gelen Er Merkez’deki “Ayla’nın Mutfağı” ne yazık ki kapanmış bir zaman önce. Çarşıda önüme çıkan ilk dükkana soruyorum rastgele ben şimdi nerede, ne yiyeceğim diye. Hemen karşı sırasındaki, dışardan küçük, içine girince hangar gibi olduğu anlaşılan restorana gidin diyorlar. Girer girmez ne yiyeyim diyorum, görür görmez nerelisiniz diyorlar. Egeliyim diyorum, hemen döner diyorlar. Ufak tefek ikramların ardından, dönerim geliyor hemen. Milor havasıyla oturduğum sofradan, parmaklarımı yiyerek kalkıyorum. İncecik kağıt gibiydi dönerim, ne lezzetli ne lezzetti. Hesap da ayranla birlikte on altı lira gelince, mutluluğum misliyle arttı. Doğu’da et yenir arkadaş. Olmayanların kursağına da girsin inşallah.

Bakırcılar Çarşısı’nı dolaşıyorum avare avare. Sonra da ani bir kararla pılımı pırtımı toplayıp, ilk otobüsle Kayseri’ye gitmek üzere yola çıkıyorum. Koskoca Sivas’ı küstürüyorum yol boyunca. Gecenin bir vakti iniyorum Kayseri’ye.

20180108_134459-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, ÜÇÜNCÜ DURAK : GÜMÜŞHANE

20180107_120254-02

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, ÜÇÜNCÜ DURAK : GÜMÜŞHANE

GİRİŞ :

Gümüş madenleri mi vardı acep zamanında buralarda? Adı üzerinde Gümüş’hane ya. Gökyüzü mü gümüşi yoksa. Havası mı öyle ki, soğuk ve sert bir maden gibi ama yine de zevk sahibi, şekil verdiğin takdirde dünyanın en güzel süsü olacakmış gibi. Elmas kadar kıymetli değil belki, o kadar gözde de değil ama hiç olmazsa kan dökülmüyor uğruna. Çok can yakmadan canayakın olmanın gümüş kuralı belki onda gizli. Gidip görelim bakalım Gümüşhane’nin hikmetini. Yetişiyor imdadıma google hazretleri. Seksen bir il içerisinde adını madenlerden alan tek şehirmiş kendisi. Antik çağdaki ismi Yunanca’da gümüş anlamına gelen Argis’ten doğma Argiropolis iken, Osmanlıların eline geçtiğinde Canca olarak anılmış olsa da, zamanla madenlerinin zenginliğinden dolayı Gümüşhane adını almış gerçekten de. Evliya Çelebi geçmiş bu topraklardan zamanında. Gümüş madenlerinin bolluğuna şahit olmuş. Sayısız kez akınlar düzenlenmiş, defalarca işgal edilmiş. Sancakmış bir zamanlar, vilayet oluvermiş bir günde. Şehir merkezi su ve elektriğe kavuştuğunda yıllardan 1948 ve 1949 imiş. Anlaşıldığı üzere kalkınmada öncelikli bir il değişmiş. Hala da değil.  Öte yandan İkinci Dünya Savaşı’ndan köşe bucak kaçtığımız yılların ertesiymiş. Elde de yokmuş, avuçta da. Cep delikmiş, cepken de. 1989 yılında biricik ilçelerinden Bayburt’u da kaptırmış elinden. Bayburt şehirliğe terfi etmiş, kuş misali uçmuş gitmiş elinden. Pestil ve kömesi meşhurmuş en çok. Ekşi Sözlük’te kendisi hakkında yazılmış olan şu bilgileri okuduktan sonraysa merakımı iyiden iyiye çeken bir şehir olmuştur aniden. Severim ben küçük şehirleri, büyük şehirlerdense. Tek şartla ama, içerisinde yaşamadığım sürece. Bu bir Bayburt’lunun tanımlamasıymış ha, ona göre:

İki tene tükan, bi aşhana,
Ahan sehen Gümüşhana.”

20180107_113633-01

20180107_113642-01

TRABZON’dan ÇIKMIŞEM, DÜŞMÜŞEM GÜMÜŞHANA YOLLARINA :

Sabahın köründe uykusuz bir gecenin ardından bindiğim taksinin şoförüne, Trabzon’un bu korkunç mimarisine dur diyecek insan evladı yok mu derken buluyorum kendimi. Bir yandan garaja gitmek istiyorum ivedilikle, öte yandan Gümüşhane’de ATM bulamazsam diye para çekmek gayretindeyim. Küçük şehir derler, ne olur bilinmez Gümüşhane illerinde. Başarıyorum nihayet, içim huzurla doluyor cebim biraz para gördüğünde. Huysuzluğumun nedeniyse uykusuzluk, uykusuzluğumun nedeniyse, yan odadaki çiftin cumartesi gecesi ateşinden ve tükenmez enerjilerinden kaynaklı. Kendi adıma söylemeliyim ki, kabus gibiydi tek kelimeyle. Duvarlarsa kağıt. Sabaha doğru sakinleştiklerinde nihayet uyuyabildik. Yani onlar uyudu, ben yollara düştüm erken saatlerde.

Dokuz buçukta kalkacak olan mini büs’te yer buluyorum kendime zar zor. Bir pazar gününün sabahında Trabzon’dan Gümüşhane’ye gitmek üzere yola çıkmış erkek güruhunun arasından sıyrılıp ön koltuğa geçiyorum. Buraya geçtim ama diyorum şoföre, sizin yeriniz zaten orasıydı diyor. Benim için düşünmüş taşınmış ön koltuğu rezerve etmişler. İyi de etmişler. Bense pek sevinçliyim en nihayet Zigana geçidinden geçeceğim için. Bana göre kağnı hızında, şoföre göre Ferrari kıvamında gitmekte olan mini’büs’ün içinde dikkatimi kaybettiğimden biz Zigana’dan çok olmuş geçeli(bu cümlem düşük gibi). “Bir kaç defa loşluk oldu ama ne oldu, hangisi Zigana, hangisi Kop Geçidi anlayamadım, insan bir haber vermez mi, bakın şimdi Zigana ‘dan geçiyoruz diye?” sitem ettiğim şoför “Kop mu?” diyor bana. “Kop” diyorum hırsla. “Kop ya”. İlk, orta ve lise çağlarımda ikiz olarak bildiğim geçitler meğerse uzakmış birbirinden, Hanya ve Konya misali. Kop Karadeniz ve Doğu Anadolu’yu birbirinden ayırmaktaymış. Diğer taraftan bakacak olursak birleştirmekteymiş. Bayburt – Erzurum arasında yer alan ve Kop Dağı üzerinde yer alan, tünelsiz bir yol şeklinde imiş görüntüsü. Görmek için çok yakın zamanda Erzurum’a gidip, Bayburt’a geçeceğim. Ya da Bayburt’tan Erzurum’a da geçebilirim. Doğu, Güneydoğu, Kuzeydoğu, Ortadoğu, Uzakdoğu ve hep bir yerlerin doğusunda bulunarak sanırım ben de bana ayrılan süremi tamamlayacağım yeryüzündeki. Beni Los Angeles’a götürseniz çok sıkılabilirim. Orada bir köy var mı diye sorabilirim. Ben böyleyim. Değildim de aslen, sonradan sonradan bu hallere geldim.

20180107_111450-01

20180107_111557-01

GÜMÜŞHANE : İKİZEVLER KENT MÜZESİ ve SÜLEYMANİYE MAHALLESİ

Bir sürü adamı geride bırakarak, küçük şehrin küçük garajında iniyorum. Saat on bir buçuğa gelmek üzere. Acele etmezsem gitmek istediğim yerlere bir günde ve de kısıtlı saatler içinde yetişemem. Garajın içinde beklemekte olan ilk ve tek taksiye biniyorum hemen. Valilikten broşür alalım diyor, bilgi de alırız hem diyor şoförüm. Kendisi doğma büyüme Gümüşhaneli imiş fakat pek Gümüşhane’yi bilmiyor. Daha doğrusu benim istediğim kuş uçmaz kervan geçmez yerlerden bihaber. Daha önce uzun yol şoförlüğü yapmış. Akşam oldu mu evimde uyumak, çoluk çocuğu görmek istedim diyor. Pazar günü valilik açık olmaz diyorum kendisine. Olur diyor sakin bir inatla. Gidiyoruz ki, kapalı. Hemen yanında yer alan Gümüşhane İkizevler Kent Müzesi’ni geziyorum bir çırpıda. Güvenlikte Osman Bey vardı ismini yanlış hatırlamıyorsam, bana içinde bulunduğumuz pazar gününü de içine alan uzuun bir zaman dilimi boyunca gelen tek ziyaretçiymişim gibi baktı durdu. Hele ki kış mevsiminde, öğrencilerin okul tarafından organize edilen toplu ziyaretleri dışında kim gelir de burayı ziyaret eder diye düşünmeden edemiyor insan. Akıl tutulması yaşıyorum ve sormuyorum haftalık ziyaretçi sayısını. Telefonla öğrenip bilgilendireceğim sizleri de en kısa süre içinde(aradım öğrendim ki kış mevsiminde, mesai saatlerinde, okullar da kapalıyken, yeterli tanıtım da yapılmaz iken, yaklaşık üç ya da dört kişi gelmekteymiş sadece gün içerisinde ama yeni projelerle Mart ayı içerisinde hizmetinizdeyiz dedi müzenin yetkili kişisi).

20180107_114415-01
“Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdur, Olmaya baht ü saadet dünyede vahdet gibi.” K.S.S.

Necdet ya da j ile Nejdet Bey’le yaklaşık beş altı saatlik mesai yapacağımızı ne o ne de ben biliyoruz o ana kadar. Kürtün’e gitmek istediğimi söylüyorum, altmış üç kilometre diyor haritada. O halde diyorum en iyisi Krom Vadisi’ne gitmek. Mesafeyi otuz dokuz kilometre olarak gösteriyor üstelik. Öncelikle Gümüşhane’nin ilk yerleşim yeri olan Eski Gümüşhane’ye, şimdiki adıyla Süleymaniye’ye doğru yola çıkıyoruz. Merkezle arası yalnızca dört kilometre ve burası Türk, Rum ve Ermeni kökenli Müslüman ve Hıristiyanların bir ve beraber yaşadığı, cami ve kiliselerin yanyana yapıldığı bir hoşgörü kenti imiş. Aynı zamanda Kültür ve Turizm Bakanlığı Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından düşük yerleşim yoğunluğu, bozulmamış dokusu, korunması gerekli taşınmazların bir arada oluşturduğu bütünlük ve kent dokusunun arazinin doğal karakterine uyumu nedeniyle “Kentsel ve Doğal Sit Alanı” olarak tescil edilmiştir de diyor okuduğum broşürde. Süleymaniye Mahallesi gerçekten de bu tanımlamaya müthiş uyuyor. Gözlerinizle görmeniz lazım bu tabiatı, evlerin dilini, zamana meydan okuyuşlarını, gizemli ve kederli hallerini. Öte yandan kimse yok ortalıkta. Hiç kimse hem de. Tamam pazar, tamam kış, tamam soğuk, yer yer kar var daha ama insanın gözü insan arıyor gittiği yerlerde. Nereye gitsek şoför Nejdet ve benden başka kimseyi bulmak mümkün olmuyor. En nihayet cami imamını yakalıyorum kaldığı lojmanda. Sizin burada işler kesat galiba demiyor ama demeye getiriyorum. Yook diyor bu cami bürokrat camisidir, devlet erkanı gelir, vali gelir, başbakan gelir, gelen gelir diyor. İyiymiş diyorum ben de. Çevre düzenlemesi harika gerçekten. Her şey yerli yerinde, mis gibi yerler, duvarlar, öteler. Gümüşhane Merkez de öyleydi. İnsanlar saygılı davranıyorlar birbirlerine, çevrelerine. Hor kullanılmamış bir şehir Gümüşhane, sahibinden az kullanılmış desek yeri ve de zamanı kanımca.

20180107_155002-01

Saat bir’e gelmek üzere. Ücretin buraya kadar olan kısmını ödüyorum takside. Biraz araştırma yapmak, biraz da karnımda çalan zilin sesini bastırmak için iniyorum arabadan. Lale Lokantası’na giriyorum. Çeşit o kadar çok ki. Ne yesem diyorum, döner ye diyorlar. Lavaşın içinde istiyorum. Ayranımı cacıkla değiştiriyorum. Cacık efsane, döner şahane. Bu hayvan ne yediyse, aynısından istiyorum diyorum. Garson boş gözlerle bakıyor bana, duymadı ya da. Umarım duymamıştır yoksa önüme bir tabak küspe getirse yeri. Müşteri velinimetleri. Mercimek çorbası içen erkekler ayrı ve tek olarak oturdukları masalardan bana bakıyorlar. Birinde hafif düşmanlık seziyorum. Öfkeyle içiyor çorbasını. Garsona soru sormam onu rahatsız ediyor sanırım. Tuvalete girip kasaya geliyorum. Dürümümün yarısını paketletiyorum, çünkü vaktim dar. Krom vadisine gitmek istediğimi söylüyorum. Bu havada tek başına derdin ne dercesine bakıyorlar. Üsteleyince lokanta sahibi köyün muhtarını tanıdığını söylüyor. Akrabasıymış ya da arkadaşı. Hem kendisi arıyor, hem de telefonunu veriyor, kaydediyorum derhal. Burada olsaydı götürürdü ama köydeymiş diyor. Taksi işini bir de onlara soruyorum. Telefon açıyorlar. Kaderimde Nejdet Bey var. Güvenilirdir diyorlar. Kapıya geliyor dakikasında. Atlıyorum arabaya. Sür diyorum Düldül’ü Yağlıdere’ye.

20180107_161139-01

YAĞLIDERE KÖYÜ, KROM VADİSİ ve İMERA MANASTIRI :

Gidiyoruz ama yollar nasıl anlatamam. Yol öyle güzel olunca da, otuz dokuz kilometre oluyor sana yüz dokuz kilometre. Ağır ağır geçiyoruz bozuk yollardan. Cehennem Vadisi Kanyonu’na varıyoruz nihayet. Yerlerde irili ufaklı taşların dağlardan parça parça düştüğünü gördüğümüzde taksinin içi daha bir sessizleşiyor. Şurayı geçsek hele diyorum, ön koltuktan cevap alamıyorum. Nihayet geçiyoruz ama bu sefer de yollar daha beter oluyor. Bu arada Lale Lokanta’sından edindiğim telefonu defalarca arıyorum. O köy mü, bu köy mü derken, en az üç köy geçerek varıyoruz Yağlıdere’ye. Köyün girişinde “Yağlıdere Köyüne Hoşgeldiniz” diyor. Ben ve ekibim hoş bulduk diyeceğiz fakat arabanın içinde yeterli coşkuyu sağlayacak kadar eleman bulunmuyor. Üç erkeğin kapısında beklediği muhtarlığın önünde duruyoruz. Taksiyi görünce içinde ne var diye şaşkınlıkla bakıyorlar. Üzgünüm ben varım. Aynı zamanda köyün muhtarı olan İdris genç bir muhtar. Beni görünce yüzü düşüyor. Kafasından geçenleri tahmin ettiğimden, ses etmiyorum. Bir süre kendine gelemiyor düşüncelerden. Ağzını açıp da tek kelime etmiyor bana. Kısık sesle ön koltukta şoförle konuşuyor sadece. Ama bu yolculuk böyle geçmez. Elbet alışacak bana. Soru bombardımanım başlayınca çaresiz kalıyor zaten. Bir ara sadece ikimizin duyabileceği şekilde diyorum ki, babam şurada bir başına hiç tanımadığım adamlarla hem de Cehennem Vadisi Kanyonu’nu geçerek gelip, şu uçsuz bucaksız manzaraya baktığımı görse “A kızım sen deli misin tepeli misin?” derdi diyorum. Hiç sesini çıkarmıyor ama babama da hak veriyor bir baba olarak. Sonra da tam tahmin ettiğim gibi, bir vahiy gibi gelen bu ilahi cümlemden sonra açılıyor yavaş yavaş, ille de temkini elden bırakmadan. Beştepe’ye çıkmış iki defa. Muhtar ya. İlahiler eşliğinde yemek yedik diyor. Parti götürüyormuş zaten. Giyinip gitmesi kalıyor bize diyor. Yan masamızda en kıdemli(yani ihtiyar) muhtarlarla oturdu Cumhurbaşkanı diyor. Çok uzundu, çok inceydi, şahane de hatipti diyor. Özetle dışarıdan kapalı kutu gibi görünen, gitmesi dert, dönmesi masraf olan köylere kolay kolay ulaşıyor hükümet bu vesileyle. Ne oluyor ne bitiyor öğreniyor bir yemekle. Sosyal medya ve muhtar organizasyonları sayesinde MİT otursun yerinde. Bütüün gün sosyal medyadan baksın dursun giren çıkana, o ne dedi bu ne dedi diye. Akıllı telefonlar sayesinde mahremiyet de kalmadı, her yerde var gizli bir kamera. Big Brother teknolojik ilerlemeler sayesinde kesiyor cezalarımızı birer birer. Durum vaziyet bizde böyledir. Sizde nasıldır, bilemem.

20180107_135157-01

20180107_134959-01

20180107_134350-01

Krom Vadisi’nde tescillenmiş on yedi kilise ve şapel olduğu söylenmekte. Hem Krom Vadisi hem de İmera Köyü(Olucak) 1. ve 3. derece sit alanı olarak ilan edilmişler. Imera Köyü’ne bana ve Nejdet şoförümün şerefine muhtarlıkta verilen yemekten sonra gidiyoruz ve görüyorum ki buranın yolu çok daha feci. İmera Manastırı’nı gördüğüme değiyor mu, değiyor neyse ki. Hiç asfalt görmemiş, muhtemelen de yıllarca göremeyecek olan çamur çamur yolları geçerek varıyoruz buraya da. Çoğu fotoğrafı taksiden inmemeye gayret ederek çekiyorum. Bizim de altımızda jip değil, alt tarafı kar lastikli bir sarı taksi var alt tarafı. Yine de canımızı dişimize takmışız gidiyoruz gündüz gece. Anadolu ve ötesini geçtiğinde, hele bir de köylerine geldiğinde dilinde hep acılı ve acıklı türküler dolaşır, mırıldanır durursun olmadık yerlerde. Ben de bilmiyorum ne haldayım, gidiyorum sadece.

Duyan gelmiş yahu. Burası Yağlıdere Köy Kahvesi. Şu an iki muhtarımız var içerde. Biri Yağlıdere’nin diğeri de Olucak Köyü’nün Muhtarı. İdris Kazancı ve Reşit Ayaz ve onların uzak yakın ama muhtemelen yakın akrabalarıyla dolu kahvede kendimi anlatmaya çalışıyorum. Muhtarlarıma ve Yağlıdere Halkına sesleniyorum siyasetten uzak bir dille. Arıcılık varsa bal satın, az sonra yiyeceğim peyniri zeytini pazarda satın gibi. Size sofra hazırladık diyorlar. Vaktimiz var mı dercesine bakıyorum Nejdet’e. Var var diyor. Canımı yesin Yağlıdere Köy sakinleri. Hemen menüyü sıralıyorum size bunun üzerine; bal, tereyağı, peynir, tatlı erişte, köy patatesi. Patates tatlı tatlı, terayağları halis muhlis ev yapımı, peynir zaten kaymak gibi, erişteyiyse şekerli yapmışlar o da mis gibi. Tuz ekmeye çalışıyorum üzerine alışkanlıktan. Çay döküyorlar. İçiyoruz bardak bardak. Nejdet ve ben nasıl mutluyuz anlatamam. Lale Lokantası’nda zamansızlıktan yiyemediğim dürüm için, iyi ki de öyle yapmışım diyorum şimdi. Hava da soğuk olunca iştahlı iştahlı yiyorum. Hayat bazen bana (da) güzel. Valla. Bazen ama, her zaman değil.

20180107_143649-01
Dediğim kadar varmış sofrası

İdris’in çocuklar okul çağında olduğundan merkezdelermiş. Ben gidip geliyorum kışın diyor. Bende sizden bir şey istiyorum diyorum. Annem için biraz peynir almak istiyorum diyorum. Ücretini de ödemek istiyorum diye de ekliyorum. Bakarız diyor. Biraz konuşuyor, biraz fotoğraf çekiyorum. Çocuklar girip çıkıyorlar içeriye. Nihayet sofranın mimarı olduğunu düşündüğüm bir hanım giriyor içeriye. Yüzünde bir tebessümle geliyor yanıma. Biraz mahçup, biraz merak içerisinde. ”Hoş gelmişen, nerelisin” diyor. Karışık durumumu ona da açıklıyorum derhal. Annem şurdan, babam şurdan, dedem ve babaannem de şurdan, diğer dedemle ninem Allah tarafından aynı köyden. “Hee, karışıkmış” diyor. “Neden geldin, gezmeye mi?” diyor. “Evet” diyorum. İdris Kazancı’nın yani Yağlıdere köy muhtarının annesi imiş kendisi. Elinize sağlık sofra için diyorum. Önemsemiyor bile, günde kim bilir kaç kez böyle sofralar kuruyordur jet hızıyla. Sonra yok oluyor. Hayal gibi bir şey gördüğümü düşünüyorum İdris Kazancı’nın annesinin suretinde. Dışardaki soğuğa inat nasıl güzel yanıyor o soba anlatamam. Karnım da doydu nasılsa. Sofranın fotoğrafını çekmiştim zaten biz silip süpürmeden önce. Bu fotoğraflar ben buradaydım demenin en naif ispatları. Ve ben buradaydım, Gümüşhane ilinin Yağlıdere köyünün kahvesinde. İki muhtar, bir anne, birkaç çocuk, bir sürü de adamın içinde.

 

İmera Köyü’ne giderkendi ya da Krom Vadisi dönüşünde, malum yollardan ötürü ağır ağır ilerlerken bir kartalın soğuk bakışlarıyla karşılaştık bir anda. Elimi fotoğraf makinesine atmak yerine, onun bana yaptığı gibi bakışlarımı diktim üzerine. Kartal bakışı neymiş görmüş oldum bu vesileyle. Arabanın yaklaştığını ve aradaki mesafenin azaldığını gördüğü andaysa bir anda kanatlarını açıp, kendini boşluğa bırakıverdi usulca. Bu an için özellikle iyi ki buraya gelmişim diyorum ve bunu bir kez daha takside yüksek sesle söylüyorum, bir de şimdi sizinle paylaşıyorum. Kalan yolu şehre kadar bizimle gelen İdris, şoför Nejdet ve bir kilo kadar da Yağlıdere peyniri ile tamamlıyorum. Mutluyum ve de gururluyum. Olucak Köyü muhtarı Reşit Ayaz’a sormak aklıma gelmemişti o an köyün ismi nereden geliyordu diye, ama adı gibi Olucak işte ve Ayaz’ın bana söylediği üzere bizim kapımız açıktır her gelene, dostlar bizi hatırlasın.

20180107_151622-02

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

20180106_124432-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

GİRİŞ :

Yol arkadaşı bulmak, edinmek, anlaşmak, geçinmek, geçimin yol boyunca daim olmasını sağlamak, ayrılırken iyi ayrılmak, kafalarda tereddüt varsa en başından yan çizmek filan öyle kolay, öyle yenilir yutulur cinsten hadiseler olmadığından, benim gibi seçilmiş münzevilik yaşayanlar için, yani kısaca geçimsiz, aklına estiği gibi hareket eden, tur sevmeyen, katılsa da hır çıkartan, lanet, dengesiz, patavatsız, sorunlu, kibirli, egolu, hem kibirli hem egolu, bir anda parlayan bir anda sönen(daha sayayım mı?), yığınlarla uyumsuz, yığınlar kendisinden umutsuz, bencil, başına buyruk, tuhaf davranışlar sergileyen, bazen ne istediğini bilmeyen ya da hep çok şey isteyen, empati kurmaktan aciz, bazen zil zurna sarhoş olmak isteyen, bazen sabaha kadar ışıklar açık kalsın ya da yatağında aniden dikilip şimdi okumak zamanıdır diyen tipler için tek alternatif olan bir başına da gezerim konseptini yaşayan ben ve benim gibiler aslında son derece yumoşuzdur da ama sadece münzevilik başımızdayken, insanlardan uzaktayken. Kalpleri fethetmek, kendini ispat etmek, kim yılışık kim değil, kim aciz ya da korkak, kim değil gibi insanın en zayıf noktalarını görme şansına vakıf olamayacağımızdan ötürü kendimize dönük ve dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı duyarlı hareket ederiz sadece. Tehlike geçtiğindeyse bizden iyisi yoktur. Çünkü insan insanı delirtir ya bazen… Şöyle de söyleyebiliriz mesela,  insanı insan delirtir ya yüzde doksan… Dünyaya karşı bir başına olmanın verdiği özgünlükse seni ayrıcalıklı kıldığı gibi, geçime de zorlar ister istemez. Benim gezilerimdeki yol arkadaşlarım günlük tur aldığım takdirde dişe dokunur birkaç kişi çıkarsa ama en çok da şoförler, bazen de bire bir gezilerimdeki rehberim, götürüldüğüm yerlerdeki halk oluyor genellikle. Yer hakkında, yöre hakkında pratik bir takım fikirler alıyorum kendilerinden kolaylıkla. Bunlar da o yörenin şaşmaz gerçekleri oluyor haliyle. Beraber geçirdiğimiz saatlerden sonra odamda kafamı dinliyorum, ki bu da bir çeşit meditasyon oluyor benim için. Bu seyahatimdeki yol arkadaşımsa turun şoförü oluyor. Bana o kadar çok şey anlatıyor ki, yerel bir rehberden bunca bilgiyi edinmem mümkün olmayacaktı kanımca. Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir’in çok gezeni kendisi ve yaşı da bir hayli olunca, dinliyorum sözlerini sabırla. Hayat böyle, arada kulak veriyorum ben de önüme çıkan seslere, tüm bunlar bir tesadüf olamaz diye. Çıkalım şimdi bakalım Ayder’e. “Yüksek Dağlara Doğru”, Koliva’nın eşliğinde.

20180106_124331-01

20180106_124624-02

AYDER’e DOĞRU :

Kış mevsiminde olmamıza rağmen yeşil’in elli tonunu görebileceğimizin söylendiği Uzungöl’de gördüğüm tonları unutmam mümkün olmazken, bu sefer daha uzakta olan Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin bir yaylası olan Ayder’e çıkıyoruz yavaş yavaş. Düne nazaran kalabalık bir grupla yol alıyoruz bu defasında. Arap kızlar, genç bir çift, iki kız arkadaş ve ben. Ön koltuğa geçiyorum, şoförün yanına. Dinleye dinleye gidiyorum ve türlü bilgiler alıyorum ondan. Uzungöl’e beraber gittiğimiz Fatma Şahin gibi, o da bir parça konuşkan. Anlatmayı ve kendini dinletmeyi seviyor. Aslen Bayburtlu imiş ama Trabzon’da doğup büyümüş. Meslek şoförlük olunca çok gezmiş. Gürcistan’ı avucunun içi gibi biliyor mesela. Az sonra aramızda geçen diyalog sonucu benim Gürcistan planımın nasıl bozulduğunu ve bundan sonraki kararımın beni hangi illere taşıdığını göreceksiniz. Bir Bayburtlu sayesinde ne umdum ne buldum demeyeceğim size. O kadar nankör değilim elbette. Çünkü hiç pişman olmayacağım bir rotayı takip ediyorum bu sefer de.

-Buradan sonra Artvin Borçka’ya, oradan da Macahel’e(ç ile de söyleyen çok) gitmek istiyorum.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün değil. Bu mevsimde oraya çıkan araba bulamazsınız. Çıkanın da aklı yoktur. Yolda kalma ihtimaliniz var. Kalacak yerler de açık olmaz. Zaten ısınmaz. Isıtamazlar ki. Aşağıda orta alanda bir soba yakarlar. Isın ısınabilirsen. Açık kapıda yatılır mı? Yatılır ama sen yalnızsın güzel kardşim. Olmaazzz. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar. Ama sen sen ol kapın açık yatma.
-Yaa aaa tamam o zaman. Ben de direk Gürcistan’a geçerim. Atrvin’i görmüştüm nasılsa. Hopa’yı da. Bir gece Batum ki onu da görmüştüm, bir iki gece Tiflis, oradan da Ermenistan’a geçerim. Erivan’ı görmek gerek.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün ama gerek yok. Bana sorarsan tabii. Orada yollar böyle değil bak. Otobüs bulamazsın, Nuh Nebi’den kalma trenleri var. O da tıngır mıngır öldürür adamı. Hava muhalefeti bir yandan, dört saatlik yol olur sana on dört saat. Çünkü yol yok. Çok fakir onlar. Fakirlikten yol yapamamışlar. Bir de Tiflis iyice kuzeyde kalıyor. Sibirya soğuğu vardır oralarda. Otobüsleri de eskidir onların. Bir yandan mal taşırlar, bir yandan insan. Mal dediğim bazen hayvan bazen mal. Yerlerde yatarak gidersin. Kimseciklerde yoktur şimdi karda kışta. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar.
-… C planına geçmeye çalışacağım o halde. Düşünüyorum…
-Evet.
-… Ben buradan Kars’a gideyim o zaman.
-O olur bak.
-Nasıl olur? Kars’ın Sibirya’dan, dolayısıyla Tiflis’ten, Erivan’dan farkı ne? Soğuktur Kars’ta.
-Olmaz olur mu? Orası memleket.
-Sırf bu yüzden mi?
-Karayolları faktörü de var tabii.
-D planımı söylüyorum hemen, iyisi mi ben sizin memlekete gideyim Bayburt’a.
-Git ama orada da pek bir şey yok. Baksı Müzesi kapalıdır şimdi. Ama Kars Sarıkamış’ta Şehitlerimizi anma etkinlikleri vardır şimdi.
-Sarıkamış’a gitmiştim. Şimdi arkadaş yazdı. Bak bak Sarıkamış ve Kars otelleri doluymuş, tüm misafirhaneler de dahil olmak üzere.
-Ne olacak şimdi? Neden bu kadar popüler ki bu Kars?
-Ee biz gezginler yaptık bunu böyle. Gezginler, fotoğrafçılar… Kamerasını kapan giderse, olacağı böyle. Söyleye söyleye Ani’yi Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldılar. Çıldır Gölü, kaz eti, Kars kaşarı derken patladı resmen.
-Rota ne tarafa o zaman?
-Bilemiyorum artık. Siz karar verin. Borçka olmuyor, Tiflis Sibirya ve zaten memleket değil, Ermenistan da memleket değil. Bayburt’ta aradığım şey yok o şey her ne ise. Kars’ta ise boş oda yok. Erzurum çok afedersiniz ama aşırı yobaz olabilir ve ben dayanamayabilirim. Gerçi Erzurum’u da görmüşlüğüm var ama halkın bana sakıncalıymışım gibi davranmasını kaldıramayabilirim. Ben bir harita açayım en iyisi.
-Aç aç.
-Gümüşhane.
-Komşumuzdur.
-Nasıl bilirsiniz?
-Tarihi yerleri çoktur ama…
-Ama’sı yok. Gümüşhane.
-Peki Gümüşhane. Memleket hem.

20180106_132148-01

20180106_131703-01

AYDER :

Yağmurlarla yok aldık. Karın ortasına düşüverdik Çamlıhemşin’den itibaren. Nasıl güzel anlatamam. Buz gibi de bir hava var. Dün yanıma aldığım atkı, bere, eldiven üçlüsünü pek kullanmadığımdan, boşu boşuna yanıma almayayım dediğime yanıyorum şimdi. Kimi yerlerde diz boyu kara batıyorum. Öyle ki şelaleden akan suya bakmak daha da üşütüyor insanı olduğu yerde. Buralar öyle soğuk öyle soğuk ki ablası.

Serbest zamanda herkes yoluna gidiyor. Biraz acıkmışım diyorum kendi kendime. Aklıma bir soru takılıyor. Gelmişim Trabzon’a, gelmişim Rize’ye, insan bir kara lahana çorbası içmeden döner mi evine? Döner mi döner. Sap da döner, saman da. O yüzden karşıma çıkan her restorana soruyorum kara lahana çorbası var mı diye. Bugün cumartesi belki yapmışlardır diye. Nispeten turist yoğunluğu fazla olmalı ve açık olan restoranlarda da bir kara lahana çorbası olmalı. Ara tara, en nihayet bende var diyen bir ses beni işletmenin içine çekiyor. Nasıl güzel yapmış anlatamam. Dana eti, Meksika fasulyesi(buralarda yaygın demek ki), bol kekik, bol tuz, bol biber, insan daha ne ister? Kara lahana rengi itibariyle çorbadaydı, daha çok bir karmaşayı kaşıkladım gerçi ama olsun içtim ya. Sonra da televizyonda Başbakan’ın Nev’i şahsına münhasır şehir Nevşehir konuşmalarını dinledim. Yaşgünü pastası kesmekte olan gençler ilgiyle, ayakta ve bravo sesleri eşliğinde dinlediler kendisini. Karadeniz’in hemen hemen hepsi iktidar partili olabilir. Olmama ihtimali pek yok gibi. Aklıma Mardin’deki Arap rehberin sözleri geliyor. Sistemle ters düşersen, acı çekersin demişti. Ben gittiğim yerlerde herkesle ters düştüğümden, susmayı yeğler oldum. Çorbam güzeldi ama. Kaşıkladığıma değdi. Kazıklandığıma da.

20180106_134717-01
No filter. Kara Lahana Çorbamın üzerine ay doğar, ışık saçılır.

Üç buçuğa kadar toplanmamız gerekiyor kararlaştığımız yerde. Çorbayla aradaki vakti karın içinde dolaşarak geçiriyorum. Biraz yukarıya çıktığımda manzara beni şaşırtıyor. Her taraf otel olmuş. Yazın yer bulunmaz buralarda demişlerdi. Özellikle de Arap turistlerden. Uzungöl’de de aynısını duymuştum. Buralarda insandan yürüyemezsin, lokantalarda masa bulamazsın diye. Bir ses bölüyor düşüncelerimi o anda. Kızlar kol kola vermişler horon tepiyorlar. Atkılar bereler eldivenler, kar yağıyor bir yandan; kızlar horon tepiyor bir yandan. Tepmeleri bittiğinde yanakları al al oluyor hepsinin. Sonra da dağılıyorlar. Etrafıma bakıyorum, dükkanlardan çıkanlar, yolda yürüyenler bir an tebessümle izledikleri manzarayı, sona erdiğinde unutmuşçasına yollarına devam ediyorlar. Benim de onlardan bir farkım yok. Bir an durup bakıyorum, sonra yoluma devam ediyorum sessizce. Ooohhh boş bira şişeleri var kimi otellerin arkasında. Bu soğukta bira değil de kanyak olsa insan içer içi ısınsın diye. Tuvaletim geliyor karın içinde bata çıka ilerlerken. Vakit de yaklaşıyor iyiden iyiye. Buluşacağımız yere gidiyorum. Tuvalete gidiyorum ve muazzam bir kuyrukla karşılaşıyorum. Soğuk ve çaydan diyor önümdeki hanım. Gülüşüyor sonra da arkadaşıyla. Dönüşte Çamlıhemşin’de bir tur atsa mıydık demiştim ama yağmurdan göz gözü görmediğinden yolumuza devam ediyoruz. Zilkale’ye de çıkamıyoruz. Fırtına Deresi’nden geçiyoruz tekrar. Gelirken mola vermiş Zıpline’a binmişti kızlar. Arap kızlar’ın bilhassa, yaptığı akrobatik hareketler inanılmazdı. Hala Köprüsü’nde mola vermiştik bir de. Çamlıhemşin’e yaklaşık altı kilometre mesafede. Saat altı gibi de Trabzon merkeze inmiş bulunuyoruz nihayet. Uzungöl mü, Ayder mi diye soracak olursanız, mukayese edilemeyecek kadar güzeldi ikisi de diyeceğim sizlere.

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İLK DURAK : TRABZON, UZUNGÖL

20180105_140243-01-02

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İLK DURAK : TRABZON, UZUNGÖL

GİRİŞ :

Evliya Çelebi Trabzon için bu şehre küçük İstanbul denilse yeri demiş, sonra da hayranlığını dile getirmiş uzuun uzuun. Kendisinin 17. yüzyıl gezgini olduğu düşünüldüğünde, bu sözleri sarf etmesinin üzerinden geçen yüzyıllar da hesaba katıldığında güzelliğine pek güzel şehrin merkezinin bir müteahhitler güzellemesine dönüştüğünü görse yüreği sızlardı. Eğri büğrü, saçma sapan, zevksiz, kalitesiz apartmanlardan oluşan bir çehre sahibi olmuş ilin bu kadar savrukça harcanmış olması insanın içini acıtıyor ister istemez. İçinde yaşarken anlamıyor, bakmıyor olabilirsiniz Trabzonlular ama dışardan manzara pek öyle görünmüyor. Bahanesi de başınızı sokacak bir ev, öyle mi? Bir Ordu’ya bakın, bir de Trabzon’a. Mayamda müteahhitlik var, tuğlaları döşer, harcı kararım nasılsa, dışını da allar pullar pembelere, morlara boyarım dersin, şehri de böyle sirke çevirirsin işte. Önün deniz, içi hamsi, her yer KATÜ, havaalanın denize sıfır, hala kapalı da olsa Sümela senin, Ayasofyan var, Atatürk Köşkün hakeza, Sultan Murat Yaylan, Hamsiköy’ün, Uzungöl’ün daha da dolu yayla senin ama, ama’sı var işte.

-Trabzonluların Trabzonla ilgili sorunları yok ki.
-Kesin vardır ama söylemeye cesaret edemiyorlardır.
-Trabzonluların korktuğunu mu düşünüyorsun?
-Bilemiyorum.
-Ne biliyorsun?
-Benimle uğraşma.
-Ayrıcalığın nedir ki senin?
-Ayrıcalığım filan yok benim. Ayrıcalık tanıdım Trabzon’a gelmeyi tercih ettim. Üstelik ilk seferim değil.
-Bunu Trabzon için yaptığından emin misin? Hem sefer biraz iddialı olmadı mı?
-Ya ne için yapacaktım? O sefer o sefer değil yahu.
-Şehirle ilgili başka sıkıntıların varsa madem söyle, atma içine.
-Valla mı? Kimse bilmeyecek, he mi?
-He he.
-Halkı bi tip.
-Tip, he mi?
-He he.
-Nasıl tip?
-Şöyle ki; yolun sonunda uçurum var, azıcık fren yap, yoksa her fani gibi ama biraz erken tadarsın şahadet şerbetini diyorsun diyelim, sen olsan ne yaparsın?
-Fren.
-Ben de. Ama bunlar öyle yapmıyorlar işte. O uçurumdan uçana dek gaza basıyorlar.
-Gözleri kara, he mi?
-Artık gözleri kara mı, yeşil mi… Bir de hiç susmama durumları var. Az evvel uçurumdan uçanlar var ya, işte onlar mesela çakılana kadar kendi bildikleri doğruları söylemeye ve kabul ettirmeye devam edeceklerdir mesela. Çünkü sonuna kadar kendilerini haklı görüyorlar. Sen ne dersen de, onlar hep bildiklerini okuyorlar kısaca. Artvin’de başıma gelen bir olayı anlatayım sana. Manifaturacıydı galiba, yol yorgunu girdiğim bir dükkanda, tezgahın arkasındaki adam bana nerelisin dedi. Ben de değilim ama İzmir’den geliyorum Ankara üzerinden dedim. Sonra bana şimdi unutmuş olduğum tuhaf tuhaf laflar etmeye başladı. Ben bir şey demedim ama. O böyle saçma sapan konuştu konuştu, bir de beni suçladı dükkanına girdim diye. Zaten yol yorgunuydum, açtım, kalacak yerim tam kesinleşmemişti, akım derken bokum dedim, bir anda seni öldürürüm deyiverdim adama.
-Aaa…eee… O nedi peki?
-Baktı bana, gözlerinde şeytani bir parıltı oldu. O kadar da değul da dedi.
-Bu iyiymiş. Ama Artvin orası, Trabzon değil ki.
-Sence değişen ne ola ki? Bende korku oluştu mesela. Rize’ye gidemem ben. Ürküyorum çünkü.
-Rize’den he mi?
-He ya, Rize’den.
-Güneydoğu’ya gitmeyeceksin ki.
-Yok yok. Karşılaştırma imkanım çok oldu ve her zaman beni zıvanadan çıkartanlar Doğu Karadeniz’den çıktı. Yoksa bilirsin az değilimdir ve kendi geliştirdiğim ve bana mahsus kimi manevralarımla karşı tarafı ben de kolaylıkla çıldırtırım ama Karadenizlilere gelince süngüm düşüyor.
-Alt ediyorlar yani seni.
-Deli edebiliyorlar beni. Pratik bir şekilde. Coğrafyaları onları, onlar da bulduklarını.
-Sen de bulunmaya gidiyorsun, kaşınıyorsun demek ki?
-Ben hep kaşınırım. Sorun yok.
-Sosyal medya lincine uğramayasın sonra. Şimdi çok moda biliyorsun. Hesabı olan, gıcığı olan orda biliyorsun. Seni vatan haini ilan etmesinler sonra?
-Etseler etseler Karadeniz’in haini ilan ederler, Karadenizli bile değilim, olsam ne olmasam ne, etseler ne etmeseler ne?

— . —

Büyük şehirlerin havaalanlarına indiğinde uçağa binmek için araca bindirilirsin, hava trafiğinin nispeten az olduğu daha az büyük şehirlerde bu sefer de, uçaktan çıkıp asfaltı göremeden hoop kendini havaalanının içinde bulursun. Günde on tane uçağın indiği yerlerde ise havaalanının içine kadar kendin gidersin yürüyerek. İlk defa geldiğin bir şehir hakkında ilk dakikaların dolayısıyla ilk izlenimlerinin oluştuğu anlardır bunlar. İklimi, coğrafyası, insanları gözler önüne serilir. Kaç il, kaç bölge aşarsın bir anda. Belki denizler, göller, dağlar, dereler. Yirmi ili geçiverirsin bir iki saat içinde. Yazdan sonra kışta bulursun kendini bir anda. Güneşli bir şehri bırakırsın, karlarla kaplı bir şehir karşılar seni. İşte böyledir uçak seyahatleri.

Atlas Havayollarıyla uçtum bir akşam vakti. Özellikli koltuk satın almadığım için koridor tarafıydı yerim. Şansıma uçak boştu ve üçlü koltuğun ortası da boştu. Hava yağmurlu olduğundan beşik gibi sallana sallana geldik. Aramızdaki boşluğun diğer tarafında oturan adamcağız her defasında bana bakıp ellerini havaya kaldırdı, bu normal mi diye sordu durdu bana. Bilemediğimden normal normal dedim. Kendisine ikram edilen keki almayıp, kıza verin dedi. Kız ben oluyorum bu arada buradaki. İnişe geçtiğimizde denizin dibine havayolu mu yapılırmış dedi. Ne desem bilemedim ki. Denize sıfır havayolu fena mı, ama söz konusu manzaralı daire değil ki.

Beni nereden bulduklarını anlamadığım tur şirketinin ısrarlı mesajlarına dayanamayan zihnim Uzungöl ve Ayder turlarına katılmaya karar vermişti gelmeden önce. Merkezden bineceğim araca sabah saatinde ve ineceğim akşam saatinde. Tek bildiğim bu ve hava karardı bile. Bavulumu bırakıp şehri keşfe koyuluyorum ivedilikle. Üç sene önce geldiğim merkez lokantasında oturuyorum, değişimi anlayabilmek için. Çok aç olmasam da Akçaabat köftesi söylüyorum. Ekmek ağırlıklı hamur olmuş köfteyi yiyorum. Tatlar bozulmuş şehirde, değişim bu işte. Paralel iki caddesini, onları kesen sokaklarında dolaşıyorum yemekten sonra bir süre. Merkezde İş Bankası Kültür Yayınları var. Görüp görebileceğiniz tek kitapçı da o. Çok şeker doğrusu. Onun dışında pek fazla özel bir şey yok. Bol bol peynirci var çarşısında. Kilo kilo tereyağları ile beraber vitrinleri süslüyorlar. Muhlama için uygun olan çektikçe uzayan, uzadıkça uzayan peynirleri en revaçta olanlar.

20180105_121556-01

UZUNGÖL :

Dört kişiymişiz tur için. İnsan yalnız da sıkılıyor rehberle. Halkımla bütünleşmek için bulunmaz bir fırsat diye geçiriyorum aklımdan. Sorun şu ki nerenin halkıyla bütünleşip kaynaşacağımı bilemiyorum. Köprünün önünde beklemekte olan iki kadın bir adamla bütünleşecekmişim. Biner binmez nerelisiniz diye soruyorum usülden. Biliyorum ki buralılar. Turla kolay kolay gezmek istemişler. Fatma Şahin yanıma oturuyor. Diğer hanım tekli koltukta kulağında kulaklık müzik dinliyor, bazen kendini kaptırıp eşlik ediyor müziğe. Onu dinliyoruz ara ara. Eşi şoför koltuğunun yanına geçiyor ve fazla konuşmuyor. Fatma Şahin herkesin ve hepimizin yerine konuşuyor. Tüm soyağacını çıkartıyor tek tek. Üç çocuğu, tek torunu, askere giden oğlu, kızkardeşinin hastalığını, onun çocuklarını, nerede oturduklarını, kendi işyerini, işyerinde ne pişirdiğini, muhlama için en doğru peyniri ve daha da bir dolu pratik bilgiyi ediniyorum kendisinden. İlk durağımız olan bıçakçı, gümüşçü ve akabindeki çay fabrikasında da mekan sahiplerinin bile bilmediği değişik bilgiler veriyor hiç durmadan. Her evde bir Fatma Şahin vardır buralarda diyor. Kızlarından birine Fatma ismini koymazlarsa rahat uyuyamaz buranın insanı diyor. Bizim bir bakan da Fatma Şahin’di diyorum. Yüzü geliyor gözümün önüne. Buralıdır kesin diyoruz kendi kendimize. Baktım da Gaziantep’liymiş. Demek Antep’de de yaygın imiş aynı isim.

20180105_143144-01

20180105_144706-01

20180105_144825-01

Şoförümüz konuşmayı sevmeyen, biraz utangaç bir genç olduğundan çevre hakkında filan fikir almak çok mümkün olmuyor. Neyse ki Fatma Şahin var bizi aydınlatan. Hepimiz açız, kahvaltı etmeden çıkmışız. İlk işimiz Uzungöl’de yemek yemek diyoruz. Beraber aynı masaya oturuyoruz, yemek seçimlerini de evsahiplerine bırakıyorum. Alabalık ye diyorlar, tamam diyorum. Muhlama söylüyorlar falan filan. Garsonla öyle bir konuşuyor ki Fatma Şahin, ben böyle konuşsam herhalde adam beni döver diye geçiriyorum içimden. Haklı olmasına haklı çünkü getirilen yiyeceklerde lezzet namına bir şey yok. Balığa daha çok tereyağ gerekmiş mesela. Muhlama olmamıştı mesela. Mısır ekmeği bile yoktu masada. Dünya için küçük, biz bir avuç aç ve lezzet arayan insan için bütün bu istekler çok büyük o an için. Sonunda para vereceğiz ya. Sorun yok bir gün bir bilim adamı bir labaratuvarda bir atomu bin parçaya bölmüş, Nobel almış… Bizler de oturmuş bu mezeler olmamış diye diye ne var ne yoksa yiyoruz aslında.

20180105_142056-01

20180105_143817-01

20180105_140754-01

Yemek faslından sonra aileyi bırakıp Uzungöl’ü keşfe çıkıyorum. Uzungöl Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı bir köy. İsmini de içerisinde yer alan gölden almış. Göl kıyısında yer alan bembeyaz cami fotoğrafların olmazsa olmazı olmuş kısa zamanda. Gözlerimle gördükten sonra da diyebilirim ki, çok yakışmış bu cami bu göle, şu kıyıya. Gölgesinin gölün yüzeyinde nazlı nazlı aksedişini düşletiyor insana. Öte yandan Uzungöl Salonunda gördüğüm bir beyden bana poz vermesini rica ediyorum. Kabul ediyor. Dönüşte çektiklerimi beğenmiyor, bir kez daha poz vermesini rica ediyorum. Yine kırmıyor beni. Az ilerde evinin balkonuna çıkmış emekli matematik öğretmeni ile konuşuyorum. Zorla. Adamcağız ayağında terliklerle çıktığı merdivende dengede kalmaya çalışıp işini görmeye çabalarken, bir yandan da bana laf yetiştirmek zorunda kalıyor. İnsanları zor durumlara düşürmekte üstüme yok. Aybediyorum ama az sonra ayıbımı unutacağımı da biliyorum. Kendi adımı taşıyan bir otel karşıma çıkıyor. Derhal unutuyorum emekli matematik öğretmenini. Trakyalılar basmış buraları galiba diyorum. Ya da bir gelin getirdiler galiba Edirne’den ya da bir gelini sevdiler Meriç isminde.

Mevsim itibariyle belki de, insan ister istemez romantik hislerle bakıyor etrafına. Fakat aynı romantik hisleri buraya karşı mı hissetmekteyim yoksa geçmiş mi hatırlatıyor kendini anlamam zamanımı alıyor. Tam gözlerim dolacak gibi oluyor, tam geçmiş iyice üşüşüyor savruk başıma, bir ses duyuyorum tanıdık. Bunlar benimkiler olmalı. Alışveriş yapmak üzere açık mağazaları geziyorlar. Ya ağlayacağım ya boşverip benimkilere takılacağım. Ağlamak için bolca vaktim olur bir gün elbet diyerek yanlarına gidiyorum. Kardeşi tatlı ısmarlattı zorla kendine diyor. O da kötüydü, ne yediysem olmadı şurda diyor Fatma da. Beraber ilk açık dükkanla başlıyoruz alışveriş turumuza. Kasam nerde diyor kardeşine kocasını kastederek. Hediyelik eşyalar, çin malı terlikler, buzdolabı süsleri, bakır tepsiler, cezveler, kısaca ne ararsan bulabileceğin dükkanda, tek eşi yok kasada ödeme yapacak. Cezve derdine düşüyor Fatma Şahin’in kardeşi, bir de Uzungöl manzaralı ahşap tepsiler ve de kemençe şeklinde duvar saatlerine bakıyoruz dikkatle. Fatma’nın kızkardeşi aynı sebepten erkek kardeşini kaybettiği bir tür akciğer hastalığına yakalandığını öğrenmiş yakın zamanda. Bir kızını da yangında kaybetmiş. Sonra tedavi olmuş uzunca bir süre boyunca hem ruhsal hem de bedensel olarak. Az önce karşımda sakin sakin yemek yiyen kadının bu kadar acıyı hangi köşesine sığdırdığını bulmaya çalışıyorum. Nafile çabam. Şimdiyse oy birliğiyle en güzel desenli tabak, kemençe şeklinde saat ve birkaç hediyelik eşya üzerinde mutabakata varıyoruz aynı dükkanda. Bakır cezveden vazgeçiyoruz.

Çakır gözlü, kar gibi beyaz saçlı ve gerekmedikçe-hiç ama konuşmayan kocası yangında kaybettikleri kızlarının yemek masasında bahsi geçtiğinde sıkıntıyla kalkmıştı ayağa, burası sıcak oldu diyerek ceketini giymişti, sonra da önünü ilikleyip, otururken iliğini çözmüştü. Paltosuyla yemek yedi sofrada. Biz muhlama, salata, turşu kavurma yerken sofraya sırtını dönmüş, uzaktaki televizyondan haberleri izlemeye koyulmuştu. Hiç yemez demişti karısı onun için. Et, ekmek, patates olmazsa yemezmiş. Izgara biberine bile elini sürmedi, ne de domatesine. Köftesini yedi sadece uslu uslu, sessizce. Birkaç dilim de ekmek eşliğinde. Onun dışında kalanları tatmadı bile. Kız yesin dedi. O kadar. O kız benim bu arada.

NOT : Çok çok önemli sözümü sona sakladığımı düşünüyor olabilirsiniz. Yanıldınız. Muhlama muhlama dedim durdum yazımda. Aslında mıhlama diyen de var, muhlama diyen de. Her ne kadar kulağa mıhlama daha hoş gelse de, yazımın içinde pek çok kereler kullandığım muhlamayı mıhlamayla değiştirmek zor geldi sadece. Son bir kez gevezelik etme şansı buldum bu vesileyle.

20180105_155216-01

THE POST

081A3A5C-4FC8-46C7-A9CE-859FD386670C

THE POST :

“Kurucu babalarımız özgür basına hak ettiği korumayı vermiştir. Basının demokrasimizdeki temel görevi yönetilenlere hizmet etmektir, yönetenlere değil.” 

“Amerika Birleşik Devletleri başkanına hayır demek çok kolay değil.” Kay Graham

“Sen de haftada bir Kennedy için Beyaz Saray’a yemeğe giderdin. Sen de tarafsız değilsin. Bütün o geziler, gemi yolculuklarında kutlanan yaşgünleri… Sözünü sakınmayıp bu davetlere katılmak çok kolay değil.” Kay Graham

“Biri, kaybederken neden hala savaştığımızla ilgili şöyle demişti; % 10 yardım için, % 20 Komünistlere karşı savaştığımızı söylemiş. % 70’se Amerika’nın yenilgisinin getireceği utançtan kaçınmak için demişti. O çocukların % 70’i utançtan kaçınmak için… Beni çıldırtan şey bu.” Ben Bagdikian 

GİRİŞ :

İki Oscar adaylığı kazanan, fakat bunu ödüle çevirip çeviremeyeceği  şüpheli olan The Post senenin en tartışmalı filmlerinden oldu hem eleştirmenler hem de izleyiciler açısından. Bir kesimin çok sıkıcı nasıl dayandık anlayamadık dediği, bir diğer kesimin biz de başlarda çok zor dayandık ve anlamadık ama film çok önemli şeyler anlatıyordu ve ders niteliğinde halihazırda büyük bir tecrübe oldu bizim için dediği, sona kalanların bir kısmınınsa ya izler izlemez çok beğendikleriydi ya da ne düşündüklerini anlamak mümkün değildi. Son derece kararsız ve fikirsiz gibiydiler. Bir parça da korkmuş sanki. Bugüne kadar böyle şeyler yaşamadıysak, bir gün yaşamayacağımız anlamına gelmez ki tüm bunlar dediler. Bu bizi aşar dediler. İzledikleri bir şeyler onların da canını sıkmış olacak ki sessiz kalmayı tercih ettiler. Besbelli azınlık idiler ve bu yüzden de çekimser kaldılar. Kim bilir. Ben ikinci gruba girmeyi bileğinin hakkıyla elde edenlerden oldum. Çünkü bir parça canım sıkkındı ilk seferinde izlemeye çalıştığımda, izledim izledim anlamadım, sabaha kadar filmle mücadele ettim durdum, dolayısıyla hem uykusuz kaldım hem de bir şey(bok) anlamadım(yaşasın basın özgürlüğü). Fakat sakin kafayla son bir şans daha verdiğimde filmin önemini keşfettim. Amerikan tarihine, Amerikan anayasasına, Amerikan gazetelerine ve de etik anlayışlarına aşina olmayan bünyelerin ilk yarıda zorlanabileceğini, ikinci yarıya ulaşabilenlerinse olaylara hakim olmasıyla ancak filmi toplayabilecekleri, Spielberg eylerse pek güzel eyler güzellemesi idi bu film kısaca. Neden mi? Çünkü Lincoln, çünkü Bridge of Spies, çünkü Munich, çünkü War Horse, çünkü Schindler’s List; arada da sırf içindeki çocuk bahtiyar olsun diye The BFG, The Adventures of (Rin)Tintin ve The E.T., The… Benimse tüm zamanların favori Spielberg filmi Munich’tir(sormadığınızın ve merak etmediğinizin farkındayım).

7CFAA3F9-B716-48AE-8A41-AD921AB33EC0

NOR_D01_053017_9465.cr2

THE POST :

Güney Vietnam’ın Hau Nghia şehrinin ormanlık alanında kamp kurmuş olan bir grup asker hava karardığında yapacakları müdahale için kamuflaj yapmaktadır ilk sahnede. Senelerden 1966’dır. Helikopter sesleri, müzik seslerine karışır. Karanlık çöktüğündeyse Er Ryan’ı aratmayan bir savaş sahnesi izlenir. Görünmeyen hedefler Amerikan askerlerini yaylım ateşine tutmaktadır. Saniyeler süren bu anlarda Vietnam’da olmanın ya da herhangi bir savaşın içinde olmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu görürüz. Hava aydınlandığındaysa gerçekler tüm çıplaklığıyla serilir önümüze. Birçok ölü, bir sürü de helikopterlere taşınmakta olan yaralı vardır. Tüm bu deneyimleri daktilosuyla yazmakta olan kişinin adıysa Daniel Ellsberg’dir. Filmdeki karakterlerin hiçbiri kurgu değildir, belirtmekte fayda vardır. Dan, takım elbiseli adamlarla Air Force’la yaptığı yolculuk esnasında dönemin savunma bakanı Robert McNamara’nın yanına çağrılır sahadaki insan olarak Vietnam’da yaşananların Amerika’nın lehine mi aleyhine mi olduğu konusundaki fikrini belirtmesi için. Vietnam bataklığına battıklarının bilincindeki bu büyük adamlar ne yazık ki kameralar karşısına geçtiklerinde askeri beklentilerimiz yükseğe çıktı, ilerleme var gibi yalanların ardına saklanırlar. Ellsberg’se kendisine hazırlatılan 7000 sayfalık rapor dosyasının fotokopisini çocuklarıyla birlikte gizlice girdiği binadan çalar ve 1971 yılında önce New York Times, sonra da Ben Bagdikian’ın aracılığıyla henüz daha ulusal bir gazete olmayan The Washington Post’a gönderir. 1945-1967 yılları aralığını kapsayan raporlarda Vietnam ilişkileri, savaş gerekçeleri, herşeyden önce kazanamayacaklarını bile bile hükümetin askerlerini feda edişlerinin deşifre edildiği sırlar vardır bu belgelerde. İleride bu olaylar Nixon’ın istifasına dek giden sürecin başlangıcı niteliğinde olacaktır. Başkan Truman on milyon dolarlık bütçe oluşturur savaş harcamaları için. Eisenhover, Johnson ve Kennedy’de dahil tüm başkanlar savaşı onaylamışlardır görev süreleri esnasında. Görünen odur ki, kimse masum değildir. Aralarında en masum görünüp suikaste kurban giden Kennedy bile.

The Post

 

1BB46DF8-2CCF-4A84-8D7B-9914ED56EFFC

Filmin iki ana karakteriyse ne Ben Bagdikian ne de Daniel Ellsberg. Hikayelerine dahil olduğumuz iki ana karakterden ilki Meryl Streep’in oynadığı, babasının ölümünden sonra damadına bıraktığı, onun da intihar etmesiyle iki çocuğuyla dul kalan biraz şaşkın biraz ürkek Kay Graham karakterinin kırkından sonra oturduğu The Washington Post’un patron koltuğunda, her zaman bir oda ya da masa dolusu adamın ortasında, onlar kendi aralarında horozlanıp dururken ve onu da hiç adam yerine koymazken, kendisine bu çok aykırı gelen dünyada, bıçak kemiğe dayanana dek patronluk taslayamayışını izleriz. Filmin ilerleyen dakikalarında Kay’in, kocaaa bir kapının önünde bekleşmekte olan kadınların arasından sıyrılarak, bir kadın olarak sadece kendisine açılan kapıdan erkeklerle dolu odaya girişiyse filmin en unutulmazdı karesiydi. O yıllarda böyle bir şey çok sık rastlanan bir durum değilmiş anlaşılan. Kızına itiraf ettiği üzere zamanında babası şirketi damadına bıraktığında, ne alınmış ne de gücenmiş. Sadece kabullenmiş. Annelik filan derken, kırk beş yaşında dul kaldığında çalışmaya başlamış ancak. Zamanla da gazeteyi sevmiş. İşini sevmiş. Kennedy eşinin yakın arkadaşı iken, McNamara ile de kendisi son derece samimi halen daha. Eşi Bay Graham’se avukatmış aynı zamanda ve çiftliklerinde silahla intihar etmesinden birkaç gün önce çıkmışmış yatmakta olduğu psikiyatri kliniğinden. Sonradan geldiğin bir yerde tutunmak ne güçtür bilen bilir. Kay’de o yaştan sonra patron koltuğunda oturduğundan, patronluk taslaması kolay olmamış hemen. Ne zaman gazete için çok kritik bir karar vermek zorunda kalıyor, insiyatifi eline alıyor, işte o zaman onu her daim küçümseyen adamlara kapıyı gösterebilecek cesareti bulabiliyor kendinde.

2A3E1E8F-1C75-4578-93F6-8E10B38808B4

3FC1F615-36B9-4123-BDB4-0A163BD13EC3

Filmin bir diğer ana karakteriyse The Washington Post’un icra editörlüğünü yapan gazeteci Ben Bradlee. Bu rolde Spielberg’in favori oyunculardan olan Tom Hanks çıkıyor karşımıza. Haberin yayınlanması hususunda şaşırtıcı bir destek alıyor Kay’den. Onu kafa kola alarak bu kararından caydırmaya çalışan bir sürü adama kulak asmayarak son derece sağduyulu davranan Kay’in bu tavrının altında yatan nedenleri en doğru şekilde çözümleyen kişi Ben’in eşi Tony oluyor. Bu rolde de Sarah Paulson oynuyor. Kay’in uzun zamandır fakat biraz geç oturduğu kurtlar sofrasındaki “tok” kurtların yüzüne tekrar tekrar yeterli olmadığını söylemelerinden, fikirlerinin diğerlerininki kadar umursanmayışından, çoğu kez görmezden gelinmesinden kaynaklanıyor bu başkaldırış diyor kocasına. Kendisi de evlerinin salonunda kamp kurmuş adamlara yiyecek içecek servisi yapmaya çalışırken, işkolik kocasına ve takım arkadaşlarına karşı beslediği hisler de bir benzeri olsa gerek.

New York Times’ın haberinden sonra sokak protestoları başlıyor. Halk McNamara’nın yaptırdığı araştırmayla Vietnam’da devam eden savaşın bir çıkmaza sürüklendiğini ve Eisenhover, Truman ve Kennedy’nin ülkeyi şaşırttığını öğreniyor. Başkan da Nixon olunca derhal yasak geliyor Beyaz Saray’dan ve Pentagon’dan. New York Times’ın editöryel ekibi savcılığa veriliyor. Nixon NY Times’ı bizzat mahkemeye veriyor. Mağduriyetin sebebiyse Times’ın son iki sayısının ulusal birliğe karşı tehdit oluşturması. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir gazete yasaklanacak bu gidişle. Ak koyun kara koyun The Washington Post’un aynı haberin daha da geniş kapsamlısını manşetten verip vermeyeceğine bağlı. Fakat bu durum yönetim kurulunda ikilik yaratıyor ister istemez. Özgürlükçüler ve muhafazakarlar, cesurlar ve olamayanlar, gazeteciler ve tüccarlar olarak. Bir kısım sistemle ters düşmeyi göze alamazken, iki Ben’de haber yapmak konusunda diretiyorlar. Bradlee’nin dediği üzere haber yapma hakkı elde etmenin tek yolu haber yapmaktır ve eğer haberi basmazlarsa, gazetenin itibarının düşeceğini, korkak görüneceklerini biliyor. NY Times kaybettiği takdirde, kendileri de kaybedecek çünkü. Ve Nixon kazanacak. Ve de ilerde Nixon’la aynı zihniyette olanlar kazanacak.

Film bize gazeteciliğin ne olduğunu değil nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Kimsenin çok bağımsız, çok masum olmadığını görüyoruz. İlişkiler ağıyla yönetilen bir gazetede tarafsız olmak çok da kolay değil aslında. Üst düzey yönetim, editörler, haberciler bir dönem başkanlarla, bakanlarla ilişkileri iyi tutmuşlar. Mesafesizlikten doğan bu yakınlaşmalar yüzünden tarafsızlıklarını koruyamazken, aynı samimi ilişkiler bağımsız gazeteci kimliklerinin önüne geçmiş. Örneğin zamanında Kennedy ile sıkı fıkı olan Ben, Kay’in McNamara’nın karşısındaki dik duruşunu, yaşıyor olsaydı Kennedy’e karşı sergileyebilir miydi bilinmez ama görevi halkı bilinçlendirmek olan gazetenin görevi dikkat çekici haber toplamak ve yapmak ve bunun için de özgür basın ilkelerine bağlı kalmaktır kesinkes. Hükümetlerin eteğine değil. Davanın sağduyulu ve adil yargıcının sayesinde ABD Anayasası’nın birinci ek maddesinde yer alan basın özgürlüğü korunmuş.

Spotlight’la benzer temalar üzerinden ilerleyen The Post, Ursula K. Le Guin’i kaybettiğimiz şu günlerde özellikle Meryl Streep’in canlandırdığı ilham veren ve yüreklendiren Kay Graham karakteri üzerinden okunduğunda çok çok önemli bir film olmuştur. Abartısız, telaşsız, son anda çıkagelen, bu açıdan Oscar’larda çok daha fazla adaylığı hak eden, feminist bir alt metne sahip, Spielberg’in kadim görüntü yönetmeni Janusz Kaminski’nin maharetli ellerine teslim, gazetecilik mesleğinde etiğin, tarafsızlığın ve insanların haber alma özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunun altını çizen bu senenin en özel filmidir benim için. Üniversitelerin gazetecilik bölümünde izlenmesi şart koşulur belki bir gün Başkanın Bütün Adamları ve Spotlight’la beraber.

C601A3D8-228E-4D21-96B0-880AA09A6B6B

C896BEB4-E065-4EA3-BC04-F4D06317128E

DARK

B370A26D-BC12-47EF-852A-4F7E381A7DC8

DARK :

“Zamanın doğrusal olduğuna güveniriz. Muntazam şekilde ebediyen ilerlediğini düşünürüz. Sonsuza dek. Ancak geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark bir illüzyondan ibarettir. Dün, bugün ve yarın peş peşe gelmez. Sonsuz bir döngü halinde birbirlerine bağlıdırlar. Her şey birbirine bağlıdır.” Tok bir ses

… ve o aynı tok ses on bölüm boyunca ara ara ve kendini hiç unutturmama gayreti ile çıkıyor karşımıza. Üstelik hep sevecen, hep babacan hoş da bir tınısı var o aynı sesin. Tıpkı gökyüzünden seslenen bir Tanrı gibi.

Albert Einstein’ın “Geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark inatçı bir illüzyondan ibarettir.” sözünü esas alarak zaman makinesi, solucan deliği, ak delik, kara delik ve bilimum ilerleme cihazlarıyla kahramanlarının zoraki de olsa zamanda yolculuk ettiği, geride kalanlarınsa gidenlerin nereye gittiğini sorgulayıp durduğu pek çok karakter, pek çok aile barındıran, takibi güç olsa da zeka ve dikkat gerektiren, dolayısıyla senenin en iyilerinden olmaya aday dizinin kurgusuna geldiğimiz takdirde, on bölüm boyunca olayların tıkır tıkır işlediğini görüyoruz tabir-i caizse. “Unsere Mütter, Unsere Vater”, henüz tamamını izleme şansı bulamadığım “Babylon Berlin” gibi diziler de olmasa Almancayı hepten unutacağız derken(Ataları Nazi kamplarında vakit geçirmek zorunda kalmış Yahudiler’e sorsan Almanca’nın mükemmelliğini, güzel güzel cevaplar alacağımdan eminim), neyse ki Maren Ade harikası Toni Erdmann çıkmıştı yakın bir tarihte. Berlinale de olmasa ya da Fatih Akın ara ara film çekmese, arada bir bizim ülkenin ve onların ülkesinin keçileri de bir köprüde karşılaşmasa, son olarak gezginlerin rotası “Romantik Yol” da olmasa kışın karlarla, bir de disiplinli ve çalışkan insanlarla kaplı ülkeyi hepten unutacağız diyorduk ki Aralık gibi düşüverdi dizimiz malum ortamlara. Gelelim yabancı basında sık sık karşılaştığımız Stranger Things ile arasındaki mukayeseye. Dark, tıpkı adı gibi çok daha karanlık ve grift bir senaryoya sahip, yetişkinlere yönelik, yetişebilirsen anlayabilirsin dizisi. Dizide yer alan dört ailenin bireylerinin birbirleriyle etkileşimleri geçmişlerindeki karanlık ilişkilerin gölgesinde kör topal ilerlerken ortaya çıkan çocuk kayıplarıyla, sırların teker teker deşifre olduğunu görüyoruz inceden. İtiraflar, vicdan muhasebeleri, aldatmalar, çok çok büyük sırlar var işin içinde. Kimin eli kimin cebindeymiş görüyoruz bizler de. İnsanoğlu yasak elmanın ürünü olunca, elinden geleni yapıyor haliyle insanoğlu olmanın hakkını vermek üzere. Öte yandan o yasak elmalar olmasa, o yasak tanımaz zihinler fikir üretmeseler ne o diziler, ne bu filmler, ne de şu kitaplar ortaya çıkardı. Değil mi keçiler ve kendisini keçi hissedenler?

A3304A79-DC26-4D84-B0AC-7DF01F7635A6

304BD63A-2247-40D7-8234-20415A2AE00B

Dünya bir simülasyonsa deja vu, matrix hatası yüzünden olur.” Jonas Kahnwald

Winden şehri, Almanya’nın güneybatısında yer almakta. Etrafı ormanlarla kaplı şehrin ismiyse Winden im Elztal olarak geçiyor gerçek hayatta. İsmi ve karanlık ormanlarla kaplı oluşuysa kurgu değil, gerçek. 21 Haziran 2019’da kendini asmak suretiyle intihar eden Michael Kahnwald, geride bir de mektup bırakıyor 4 Kasım 2019 saat 22.13’den önce açılmaması şartıyla. 4 Kasım 2019 tarihinde, sabah saatlerinde, aynı evde Hannah Kahnwald kendini asmak suretiyle öldüren kocasının yasını tutmaktan vazgeçmiş olacak ki, evli bir adam olan Ulrich Nielsen’ı sabah koşusundan evvel motive etmeye çalışıyor yatak odasında. Bu motivasyon çalışmasıysa aynı evde beraber yaşadığı oğlu Jonas’ın seslenişiyle son buluyor ve yataktan çıkılıyor usulca. Jonas’ın, babasının intiharı ertesi travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını ve akıl hastalıkları kliniğine yatırıldığını öğreniyoruz bir süre sonra. İlaç tedavisi görmesine rağmen karabasanlar ve sanrılar peşini bırakmıyor halen daha. Bu arada on üç gündür kayıp olan Erik’in ailesi polise soruşturmanın akibetini sormak için geldiğinde Ulrich’in polis dedektifi olduğunu öğreniyoruz. Charlotte onun iş arkadaşı ve acılı aile yüzüne tükürdüğünde dahi saygıyla karşılıyor karşı tarafın acısını. Polis muamelesi alttan almaya dayalı çünkü ve karşılarındaki oğulları yok olan bir aile neticede. Kahnwald, Nielsen, Doppler ve Tiedemann ailelerinin üç nesli, üç ayrı zaman diliminde anlatılıyor. Ve yavaş yavaş bu aileleri tanıyoruz. Empati kurmaya kalktığınızdaysa bir kusursuzluk arıyorduysanız yanlış adrese geldiğinizi anlıyorsunuz. Sağır dilsiz bir kız bile son derece acımasız olabiliyor yeri geldiğine kndi akranına karşı. Hepsi arızalı olan aile bireylerinin geçmişin mirasını taşıdıklarını görüyoruz öte yandan. Nerede yanlış yola saptıkları, hayatlarının ne zaman istediklerinin tam zıttı olmaya başladığının cevabını arıyorlar umutsuzca. Oysa ki her şey kendini tekrar ediyor bir şekilde. Tıpkı otuz üç yıl önce olduğu üzere.

694F0917-2285-45E7-9DFE-78863A60B53E

27BABCC0-3A86-4F18-80D1-F50A79FA21B8

8CA4DE44-FA0C-4AB2-B44D-7DAEB208F2FE

Ölsen bile bulunmak istersin.” Mikkel Nielsen

Bunu söyleyen Mikkel de kayboluyor bir başka uğursuz gecede. Mikkel, Nielsen ailesinin üçüncü ve en küçük çocuğu. Onun kayboluşundan dokuz saat sonra bir başka çocuk cesedi bulunuyor ormanda. Yaklaşık on altı saat önce ölmüş on ila on iki yaşlarında bir çocuk bu. Göz bölgesi tamamiyle yanmış, kulak kanalları ve kulak zarı zarar görmüş halde. Otopsi esnasında herhangi bir cinsel taciz bulgusuna rastlanmadığı anlaşılıyor. Bu arada bundan tam otuz üç yıl evvel kaybolan amcasından sonra tüm aile bir kez daha sarsılıyor derinden. Özellikle de baba Ulrich. Çünkü oğlunun kaybolduğu anlarda Hannah’yla kaçamak yapıyor ve ilerleyen bölümlerde öğreneceğimiz üzere, on beş yıl önce kardeşi kaybolduğu esnada bu sefer de babası bir başka kadınla berabermiş.  Ailesi umutsuzca onu arayadursun, ufaklık şaşkın şaşkın Winden’deki evinin yolunu tutuyor. Anahtarlarla kapıyı açamasa da, tarihlerden 5 Kasım 1986 ve burası annesinin ailesinin oturduğu ev o zamanlar. Çernobil Faciası’nın üzerinden altı ay gibi kısa bir süre geçmiş daha. Kayıp Mads’i beklerken Mikkel çıkageliyor aynı zamanlarda. Müstakbel annesi henüz lise çağlarında ve bu hiç tanımadığı çocuğa kimi aradığını sorduğunda annemi arıyorum diyor Mikkel ona şaşkınlıkla. Bu arada gökten ölü kuşlar düşüyor, otuz üç koyun telef oluyor bir gecede. Kalpleri duruvermiş hepsinin aynı anlarda. Dizi boyunca üç çocuk, otuz üç koyun için temsili bir koyun, bir de kuş otopsisi yapılıyor. Mikkel’e Hemşire Ines Kahnwald sahip çıkıyor ve evlatlık ediniyor. Çocuksa kabullenmeye çalıştığı kadar kabul ettirmeye çalışıyor gelecekten geldiğini. Bu özel durumun açıklaması yine aynı tok ses’ten geliyor ve diyor ki : “Kara delikler, evrendeki cehennem ağızları olarak kabul edilirler. İçine düşen kaybolur. Sonsuza dek. Nereye peki? Kara deliğin arkasında ne var? Mikkel nerede ve hangi zamanda? Uzay ve zamanda her şeyle birlikte kaybolur mu? Yoksa orada uzay ve zaman birbirine bağlanıp sonsuz bir döngünün parçası haline mi gelir? Ya geçmişten gelen her şey gelecek tarafından etkileniyorsa.” Yani, kısaca ya başlangıç sonsa?

4F203633-D9D6-4425-A158-58C8F9CCDED4

EDC3F223-4DE9-4B37-91D3-002ED9C1833F

Takvimlerimiz yanlış. Bir yıl aslında 365 gün değil. O yüzden asla tam olarak senkronize olamıyoruz. Ama 33 yılda bir her şey eski haline dönüyor. Yıldızlar, gezegenler, evren aynı konuma geliyor. Ay-güneş döngüsü, Nietzsche’nin bengi dönüşü. Her şeyin tekrar ettiği, her şeyin daha önce yaşandığı hissi, devasa bir deja vu.”

Bahsi geçen ve tekrar eden olayların gerçekleştiği tarihte, Ulrich Nielsen bu sefer de küçük oğlunu kaybediyor kardeşinin kaybından 33 yıl sonra. Arayışındaki çıkış noktasının hatalı olduğunu ise çok sonradan anlıyor. Çünkü mühim olan Mikkel’in nerede değil, hangi zamanda kaybolduğunu bulabilmek. Bu ise mağaradaki kapıyı keşfederek, koridordan bir başka zamana geçmesiyle gerçekleşiyor ancak. Onun öncesinde ise kendisini saplantı haline getiren Hannah ile baş etmeye çalışıyor bir yandan. Hannah’nın onu öylece bırakmak gibi bir niyeti de yok. Yıllar önce aşktan gözü kör olan ve hemen her şeyi yapabilecek potansiyele sahip on dört yaşındaki kız, hala o on dört yaşındaki kız ve yaptığı kötülüğün bir benzerini yapmak üzere şantajla bir maşa buluyor kendine ivedilikle. O tüm bunları planlarken, oğlu en nihayet babasının yazdığı mektubu okuyor. O mektuba göre yakın zamanda kaybolan Mikkel’in zamanda yolculuk yapıp 1986 yılına gittiğini ve orada kaldığını, zaman içinde Mikkel’in nereye ait olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyen Mads’e dönüştüğünü öğreniyoruz. Hayatta kalmak için yalanı gerçeği yapan çocuksa en nihayet intihar ediyor. Hastanede tanıştığı annesi Hannah ile on dört yaşında iken tanışmışlar. Sonra da evlenmişler ve Jonah doğmuş. Bu durumda Jonas’ın bir büyükannesi daha var, o da lisenin müdürü yani Ulrich’in karısı Katharina Tiedemann. Kocası yani bu durumda büyükbaba konumundaki Ulrich de bir yandan annesiyle birlikte oluyor ve kayıp oğlunu arıyor ki o da Jonas’ın babası. Jonah’ın Tiedemann’ların kızıyla yani halasıyla öpüştüğü gerçeği var bir de. Durum böyle olunca da intikamdan gözü dönmüş annesine onun farkna varamadığı bir veda busesi kondurarak zamanda yolculuğa çıkıyor ve burada Noah’dan sonra dizinin en gizemli kişisi olan yabancı ile yüzleşiyor. Bu yabancı ona hiç de o kadar yabancı değil aslında. Ben senim diyor ona. Zamanda kaybolmuş bu adam Jonah’ın büyümüş hali aslında.

FBEDEFE3-8DA3-43CA-BA77-20DFEA8E5CA1

F359A9C8-AED9-41CE-82E1-C0197BE4574C

B870F991-9289-484F-94E0-BFA862098074

İnsan annesiyle babasını tanıyamıyor. Çocukken veya gençken nasıl insanlar olduklarını bilemiyor. Ailesiniz ama birbiriniz hakkında bir şey bilmiyorsunuz.” Martha Nielsen

Zamanda yolculuk yapan karakterler gittikleri tarihte anne babalarının gençlik ve çocukluk halleriyle karşılaşıyorlar. Jonah Mikkel’i geri götürmeyi düşünse de, bu olay geçmişi değiştirdiğinden gelecek yok olacak. Mikkel Hannah ile tanışmayacağından, aşık olup evlenmeyecek ve Jonah doğmayacak. Onu geri götürmesi demek kendi varlığını yeryüzünden silmesi demek olacak. Aynı şekilde zamanda yolculuk yaparak bir otuz üç daha geriye yani 1953 senesine giden Ulrich de, küçük Helge Doppler’i öldürmek suretiyle oğlunu gelecekte yaşatmaya çalışıyor nafile bir çaba içinde.

Solucan deliği sayesinde uzay zaman tipolojisinin değiştiğini, onu büktüğünü, hiçbir şeyin olması gerken yerde kalamadığını görüyoruz. Ulrich babasının 1953 yılındaki halini görüyor. Babası daha küçücük bir çocuk, büyükannesiyse son derece alımlı dul bir kadın. Bu karşılaşma sayesinde: “ Bir karşılaşmayla olacakları değiştirme şansımız olabilir mi yoksa zaman asla yenilmeyen bir canavar mıdır?” sorusuna nedensel determinizmle bir cevap verildiğini görüyoruz. Bu durum mümkün değilmiş yazık ki. Çünkü insanoğlu hayatında bir rolünün olduğuna ve bir şeyleri değiştirebileceğine inanmak istiyor ve insanın doğasında var olan bu hal onu yapabilirim, değiştirebilirim seçeneğine yönlendirse de, istediğin takdirde dağların oynamadığının da altını çiziyor nazikçe. Öte yandan eğer her şeyin bir amacı varsa, bu amaca kim karar veriyor? Tesadüfler mi, Tanrı mı, biz mi? Yoksa hepsi sonsuz bir döngünün içinde yeniden mi yaratılıyor? Ve insanı kim yarattı? Tanrı mı yarattı yoksa evrenin bir ürünü müdür insan? İnsan nedir? Nereden gelir? Neye göre hareket eder? Amacı nedir?

ACE224EC-A959-4A80-9945-68152E67A5C4

İnsanların çoğu satranç tahtasındaki piyondan ibarettir. Bilinmeyen bir el onları yönetiyor. Daha büyük bir hedef için kurban edilmek üzere yaşıyorlar. Jonas, Mikkel, çocuklar… iyi ile kötü arasındaki sonsuz savaşta talihsiz ama gerekli satranç hamlelerinden başka bir şey değiller. Zamanda yolculuğu kontrol etmeye çalışan iki grup var. Işık ve gölge. Biz ışığın tarafındayız. Yaptıklarımızın doğasında kimi zaman karanlık olsa dahiçbir zafer kurbansız kazanılmaz.” Noah

Dizide gizemi çözülmeyen, kim olduğu tam olarak anlaşılamayan tek karakter Noah idi. Kendine müritler edinen, insanın günahlarla dolu olduğunu, saf insan diye bir şey olmadığını, zaman makinesinin gemileri olduğunu düşünen Nuh Peygamber’in gölgesi bile olabilirdi pekala. Ölü bulunan iki çocuğun üzerinden çıkan kıyafetlerde etiket kısmında yazan Made in China yazısı ile komünist Çin tehlikesiyle karşı karşıya olabileceklerini düşünen 1953 Almanya’sının doktorlarının şaşkınlığı, bir de  gelecekten geldim dedikten sonra kendisine geleceğin nasıl bir yer olduğu sorulduğunda, izleyici olarak işte böyle, değişen çok şey var ama aslında yok ve pek de matah değil bize gelmiş olan gelecek cevaplarını kendimize saklamak zorunda kalışımız hoş ayrıntılardı doğrusu. Sonuç olarak izleyici yolunu, cevaplarını kendisi bulsun diyorum ve son bir söz olarak eğer National Geographie, Bilim ve Teknik, H.G.Wells, Einstein, Nietzsche’den bir şeyler bulmak istiyor, aynı zamanda drama yanı kuvvetli bir dizi izlemek istiyorsanız, sakın ve aman Dark’ı es geçmeyin. Pişman olmazsınız. Diyorum. Bilimin hurafelere yenilmemesi için kafaları çalıştırmak gerek. Etrafındakiler değişmiyorsa da, senin kendini değiştirmen gerek.

LADY BIRD ve TAŞRA SIKINTISI

08B8CD8A-F9CA-4E1B-9878-4BFDB83618AF

LADY BIRD ve TAŞRA SIKINTISI :

“Kaliforniya hedonizminden konuşan hiç kimse Sacramento’da Noel’ini geçirmemiştir.” Joan Didion

… ya da Çorum’da, ya da Yozgat veya Çankırı’da. Sacramento’da geçirilecek olan sakin bir Noel tatili, bir Anadolu şehrinde geçirilecek olan Kurban Bayramı’na eşdeğer olabilir pekala da. Bir paralellik kurmaya çalışıyorum sadece. Çok da zor olmuyor düşününce. Her ülkenin kendine özgü bir taşrası var, onlar adına taşra demeseler de ve şu “Taşra” kelimesi ne hüzünlü bir kelimedir öyle! Çocukluğun saklıdır içinde, yeniyetmeliğin, utançların, keşiflerin, özlemlerin ilk aşkın bir de. Yapabileceklerinin kısıtlı olduğu yerlerdir taşra, kendini kısıtlanmış hissettiğin yerlerindir taşran. Turist olarak kısa bir süreliğine gelmediysen eğer, Çatalhöyük’ten, Alacahöyük’ten ve tüm höyüklerden sanane, sanane her tür ağrıya iyilik veren çamur banyolarından, kaplıcalardan… Birbirine paralel iki çarşısını yürüyerek bitirmenin iki saatini aldığı, internet ve sosyal medyanın olmadığı zamanlarda, bir kitap kurdu da değilsen eğer say bakalım ortaokul, lise çağlarında yapabileceklerini teker teker. Sınırlarını bizzat yaşadığın şehrin çizdiği topraklarda, Çorum’un sınırı Yozgat, Yozgat’ınkiyse Tokat mesela. Bir taşradan bir başka taşraya açılan kapılar bunlar aynı zamanda. Yırtmak, yükselmek, özgür olmak, dünyaya açılmaksa gayen, yanlış yerde doğduğunu, yanlış yerde olduğunu ve yanlış yerlerde yetiştirildiğini düşündürten şehirlerdir bunlar aynı zamanda. Anan belli, baban belli, çapın belli a oğul, ah kızım; biri soğan, öteki sarımsak değil mi be çocuğum! Seni yüreklendirecek cümleler doğduğun evden çıkmayacak, bunu henüz anlamadın mı? İstanbul’da doğmuş olsan hayat ne kadar kolay olacaktı halbuki, değil mi? Acaba mı? Oysa ki ayağını bastığın çamurlu toprak bile yanlış burada. Şansın varsa bir parça, taşranın da taşrası, taşranın doğusu diyebileceğin, yani kısaca şehrinin yağmur yağdığında pabuçlarını, beraberinde de paçalarını çamurla sınatan bir ilçesinden ya da köyündense merkezinde doğmuş olmanın en büyük lütuf olduğunun da farkındasındır kanımca. Önce sorarlar ya hani nerelisin diye “Nörüyon”un yerine; dersin sen de ben Çorum’luyum diye. Çorum’un neresinden hemşehrim dediklerinde, “Merkez Abi” demenin dayanılmaz hafifliğiyle birlikte, müthiş bir özgüven çöker omuzlarına birdenbire. Gelsen görsen bir de büyük şehirlerin taşrasını, koşarak kaçarsın köyüne, doğup büyüdüğün, insanına sırtını korkusuzca dönebildiğin, yüzyıl geçse de çiseledi miydi yolları balçıkla kaplanan memleketine. Bizim taşralar böyle, ben yıllardır dolanıp duruyorum o taşraların içinde, ne aradığımı bilmediğim halde. Belki de biliyorumdur içten içe.

DCDACDEB-D9DA-4E43-988F-4F577DFB9363

Gelelim Lady’mize, Kuş’umuza, Minik Kuş’umuza. Amerikan Başkanlarından Lyndon B. Johnson’ın eşine, hemşiresi tarafından takılan “Lady Bird” lakabını kendine kendisinin vermiş olduğunu öğreniyoruz. Karakterin Johnson’a ve eşine duyduğu ilgiden ve bu ilginin kaynağından bahsedilmiyor film boyunca. Kaliforniya eyaletinin başkenti kabul edilen Sacramento’da, ailesinin imkansızlıklar yüzünden bir gün kurtulacağız diye diye yirmi küsur yılı devirdikleri vasat bir evde doğan, ve doksanlarda büyümeye çalışan bir kızın hikayesi anlatılıyor Lady Bird’de. Film, yazılı ve sözlü medyada Juno ile kıyaslandı defalarca. Bir büyüme hikayesinin anlatıldığı iki film arasında çok da benzerlik bulamadım açıkçası iki genç kızın sancılı geçen süreçleri dışında. Bir sınıflandırmaya tabi tuttuğumuzda, bu senenin bir başka “coming of age” filmi idi özellikle de komedi yanı ağır basan. Christine “Lady Bird” McPherson’ın bir senesine tanıklık ediyoruz film boyunca. Film, doksan iki dakikalık süresiyle bir hayli de ekonomik. Kestirmeden fakat dilediği gibi gidiyor sonuca. Sıkmıyor, yıkmıyor, bir çuval inciri berbat etmiyor bu zaman zarfında. Greta Gerwig’in ilk yönetmenlik denemesinde net bir sonuca ulaştığına şahit oluyoruz kısaca. Yönetmenlik kumaşı var bu kadında. Tatlılıkla anlatmış derdini dosta düşmana. Hal böyle olunca da hem eleştirmenler, hem seyirci, hem de ödül verenler açısından kucaklanıyor hararetle. İlk tecrübesinde daha, filmine ruh katabildiğini görüyoruz ve bir soru takılıyor aklıma hemen. Bizim buna benzer filmler çekebilecek yönetmen adaylarımız ve rüştünü ispatlamış yönetmenlerimiz var ve bunun da farkındayız. Kendilerinden tek beklentimizse kasmadan, kasılmadan, öyle bile olsa biz bir garip izleyiciye hissettirmeden bunu başarabilmeleri yönünde; bir sürü imkansızlık dahilinde. Greta Gerwig’in hayran olunası tarafı bu işte. Bu hissi izleyicisine geçirebilen son zaman yönetmenlerinden Kaan Müjdeci vardı Sivas’la, öncesinde Pelin Esmer “Gözetleme Kulesi”yle, Taylan Kardeşler “Vavien”le. Daha da sayabilirim; “İki Dil Bir Bavul” çıktı bu topraklardan, “Dilber’ın Sekiz Günü” bir de. “Yozgat Blues”, “Tepenin Ardı” var öte yandan. Motor diyene kadar geçen süreçte yani giriş ve gelişme bölümünde(kısaca bir fikrim var, çekebilirim, bir el sonrasında bir omuz verin ve nihayet bu yetmez hemşehrim aşamalarında) sektör daha çok statik elektriğe bağlı olduğundan çaresizliklerden ve imkansızlıklardan da iyi şeyler çıkarılabildiğini gördük ara ara. Ona yormak gerek, kısaca hayra yormak gerek bu hal ve gidişatı, yoksa biz boşuna yabancı film bağımlısı olmadık oturduğumuz yerde.

DF7AD4B2-B37D-4BBF-9A83-FD336194CF1B

Artık tam manasıyla filme dönüyor, bu gereksiz kıyaslamayı bırakıyorum bir tarafa. Kendine “Lady Bird” ismini kendisi veren Christine’in evlatlık olduğu belirtilmeyen bir abisi ve de onlarla beraber yaşayan ve bakaa bakaa Miguel’e benzemiş tuhaf görünüşlü Hispanik bir kız arkadaşı var. Babası yıllardır depresyon tedavisi gördüğünü çocuklarına belli etmeyen sevecen bir adam. İşinde istikrarı yakalayamamış bir türlü. Her ne kadar para hayatın karnesi olmasa ve o ailesine bağlı iyi bir baba olsa da başarısızlık hissiyle baş etmek çok kolay bir şey değil gündelik hayatta. İlaçlarla baskılandıkça iyice sakinleşen baba, annesiyle Christine arasında katalizör görevi görmüş çokça. Kadınsa ipotekler, giderler, harcamalar derken, evin maddi yükünün çoğunu da sırtlandığından evde en çok söz söyleme hakkına sahip kişiye dönüşmüş. Parayı veren düdüğü… Fakat kızı da kendisi gibi çetin ceviz olunca en büyük tartışmalar bu iki güçlü kadın arasında gerçekleşmekte. Akıl hastanesindeki hastalarla yapılan fazla mesailerin de katkısı olsa gerek bu agresifliğe. Çocuğunu iyi tanıyan bir anne olarak, kızının çok daha iyisini yapabileceğinin farkında olmakla birlikte, potansiyelini ortaya çıkarması için her fırsatta didişiyor kızıyla. Tartışmalar her zaman Lady Bird’ün alttan almasıyla sona eriyor. Ya deliler gibi özür diliyor genç kız, yahut hiç dayanamaz olduğunda kendini arabadan atıveriyor son noktada. Gene de bildiğinden şaşmıyor annesi. Asla alttan almıyor kızını. Filmin ilk dakikalarında yer alan arabadan atlama sahnesinden sonra pembe bir alçıyla yaşamak zorunda kalıyor Christine bir süreliğine. Filmin ekseninde varlığını her daim hissettiren anne kız çekişmesinin ilk sinyallerini şiddetli bir şekilde vermiş oluyor böylelikle Gerwig. Öte yandan on yedi yaşında olan ve üniversite öncesi son sınıfta okuyan genç kızın en büyük amacı Sacramento’dan mesafe olarak en uzak olan fakülte tarafından kabul edilmek. Her fırsatta Kaliforniya’dan nefret ettiğini, Doğu Yakası’na gitmek istediğini söylüyor. Harıl harıl New York’daki üniversiteleri araştırıyor bu yüzden. Kompleks haline getirdiği Sacramento’lu görünüp görünmeme sorununu çok büyüttüğü, özünü reddettiği düşünülse de, filmin sonunda tanıştığı ve kendisine nereli olduğunu sorduğunda Sacramento’yu anlamayan, fakat San Francisco dediğinde çok havalı bulan genç adamın tepkisinden de anlıyoruz ki Çorum ve Sacramento kardeş şehirler bu evrende. Sacramento’lular ve Çorum’lular da ifade edemedikleri bir nevi farklı yarıküre ruh ikizleri olsalar gerek.

DAE38589-2885-4193-A122-610DD235528C

93099E08-163C-4F19-A0F6-41C929DC35F1

Christine ilgi odağı olmayı sevmekle beraber, derslerine pek fazla ilgi göstermiyor. Hem hazırcevap hem de sivri dilli hem de akıllı olsa da, Amerika Irak’a füzeler yağdırırken televizyon karşısında duyarsızlık içinde izliyor olan biteni. Apolitik bir neslin çocuğu çünkü. Daha çok yaşadığı ortamı farklı göstermek telaşında. Kolaylıkla yalan söyleyebiliyor bu uğurda. Aklı hınzırlığa çalıştığından, düşük not aldığı matematik dersi sınav notlarının bulunduğu defteri hoca sınıfta yokken alıp çöpe atıveriyor mesela. Sonra da büyük bir ciddiyetle benim notum daha yüksekti diyebiliyor mesela. Fakat Rahibe Sarah onun konuşma yönünün gelişmiş olduğunu gözlemleyip, müzikal elemelerine girmesini öneriyor. Elemeler esnasında tanışıyor ilk erkek arkadaşı Danny’le. Onunla yaşadığı düş kırıklığından sonra da Kyle’a yöneliyor. Kyle’la da başka türlü bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu arada bir sürü badireler atlattığı arkadaşı Julie’yi deyim yerindeyse daha popüler, daha zengin ve geniş bir çevresi olduğu için Jenna uğruna harcıyor. Aklı başına gelince de kabahatini bilen bir tilki gibi dönüyor Julie’sine. Üniversite başvuru formlarında yer alan denemesini okuyan Rahibe, onun Sacramento’yu büyük bir özenle ve dikkatle yazdığını söylüyor. Dikkatini vermenin sevgiyle eşdeğer olduğunu düşünmüş kendince ve haklı da. Şehrinin kıymetini ondan uzaklaştığında keşfediyor ancak. Üniversite tarafından kabul edildikten sonra gittiği New York’da alkol komasına giriyor. Yalnız ve ailesinden uzakta geçirdiği bu günlerde en çok bir zamanlarki güvenli yaşam alanını arar hale geliyor. Film boyunca ve beraber geçirdikleri zaman zarfında hiç durmadan didiştiği annesine dönüşüyor o da her kız gibi sonunda. Sacramento’da ilk kez araba kullandığında ne kadar duygusallaştığını anımsıyor. On sekiz yaşına basar basmaz bundan böyle yasal bir şekilde temin edebileceği sigara, kazı kazan ve playgirl dergisiyle beraber edindiği özgürlüğün yanında, bir dönemin kapanıp bir başkasının açıldığını idrak etmesi için Sacramento’dan uzaklaşıp kıymetini anlaması gerekiyormuş kısaca. Büyüyor Lady Bird ve Christine McPherson oluyor nihayet.

Oyunculuklara gelecek olduğumuzda, Sorşa olarak telaffuz edilen ve anlamı özgürlük demek olan ismin sahibi Saoirse Ronan’ın çook başarılı performansı yakalıyor bizi ve de sürüklüyor arkasından film boyunca. Sözünü sakınmayan, filmin bir başka sivri dilli karakteri anne rolündeki Laurie Metcalf da öyle. Öte yandan Sister Sarah, depresyon geçirmekte olan mutsuz rahip ve o gittikten sonra beyzbol takımı başından tiyatro takımının başına getirilen taktikçi rahip ve oyuncularını hücum defans taktikleriyle oyuna hazırladığı anlardaki ateşli halleri, oyun öncesi yapılan seçimlerde, sonrasındaki provalarda ve en nihayet sahneye konduğu anlarda yer alan tüm genç oyuncuların performansları son derece başarılıydı. Akıllarda yer eden bir mizah, zekice diyaloglar filmin en büyük başarısıydı kanımca. Greta Gerwig bundan böyle sıklıkla geçmeli yönetmenlik koltuğuna. Bakalım ayni zamanda oyuncu ve senaryo yazarı olan Sacramento’lu Gerwig’in tercihi kamera önü mü yoksa arkası mı olacak bundan böyle. Bunu da göreceğiz hep birlikte. Kendisi Frances Ha(liday)daki performansıysa hala zihinlerde. O da Noah Baumbach’ın en iyi filmiydi bence.

07F5BD0A-187E-4FF9-8D41-7E726F1DB021

THE SHAPE OF WATER : SUYUN ŞEKLİ

8A0355CF-6B23-42B0-A4A4-19644420E856

THE SHAPE OF WATER : SUYUN ŞEKLİ

“Görmek mümkün değil senin şeklini
Dört bir yanım seninle çevrili
Varlığın doldurur gözlerimi aşkınla
Kalbim aciz kalır her yerdeki varlığınla”  Yıllar yıllar önce bir aşık tarafından fısıldanan o şiir

Filmin sonunda Richard Jenkins’in sesinden duyacağımız bu dörtlükten ilham alınarak filmin doğmuş olabileceğini düşünüyor insan. Başa dönecek olursak eğer, bir fikirle başladığını görüyoruz her şeyin. Tek bir satır, bir paragraf, bir fotoğraf ya da bir tablo, belki bir küçücük taş ya da tek bir bakış esin kaynağına dönüşme potansiyeline sahip aslında. Düşüncenin şekillenmesine ve meyve vermesine aşama aşama tanıklık etsek, nasıl oluştuğunu bilsek de, nereden çıktığını unutuyoruz çok defasında. Oysa ki insan insanı, olaylar birbirini tetikliyor ve yaratıcı zihinler yaratım sürecine girmiş oluyorlar bir vesileyle, zaman içinde. Guillermo Del Toro’nun fantastik dünyasına alışkın meraklısı içinse çok da şaşırtıcı bir durum olmasa gerek filmin yaratım süreci de, işleyişi de. Pan’ın üzerinden on bir sene geçmiş olsa bile, Del Toro adı Pan’ın Labirenti ile anılıyor halen daha. Beklentiler yüksek, adaylıklar prestijli yerlerden oluncaysa “Suyun Şekli” hissedilir bir merakla beklenmeye başlanmıştı vizyon tarihinden aylar aylar öncesinde. Pan kadar özgün olmasa da, kendi çapında, türlerden bir demet sunan ve beklentileri karşılayan bir film çıktı karşıma. Film macera, dram ve fantastik olarak geçen türler arasında müzikale yatkınlığı ile de anılabilir pekala da. Bu senenin La La Land’i olabilir bu perspektiften bakıldığında. Edgar Allen Poe’nun da müze evinin bulunduğu Baltimore’da, Soğuk Savaş’a, Kennedy suikastine, sonlarına doğru da MLK suikastine ve siyahların ayaklanmasına zemin oluşturan altmışlı yıllarda aşkın ve kaybın hikayesi anlatılıyor bir peri masalı formatında. Duvar takvimlerinden günün niyetinin okunduğu yıllar bunlar aynı zamanda. Saf’ın daha bir saf, kötünün klasik kötü olduğu zamanlar. Shirley Temple, Bill “Bojangles” Robinson ve ünlü tap dansı, Eski Ahit’te Samson’a Why dedirten Delilah’nın da yer aldığı Cecil B. DeMille klasiği var televizyonlarda. Günümüzdeyse, film, Amerikan hükümetinin finanse ettiği T-4 adı verilen gizli bir araştırma tesisinde temizlikçi olarak çalışan ve bebekken bir nehir kenarına bırakılan dilsiz Elisa’nın siyahi arkadaşı Zelda ile birlikte büyük bir sırra vakıf olmalarıyla başlıyor. Bu sır, suda ve belli bir süre boyunca da karada yaşayabilen bir Varlık; ve onu araştırmak üzere yeni bir ekip T-4’e kabul ediliyor. Güney Amerika’dan bulunup getirilmiş, nehirden çıkartılmış büyük olasılıkla. Amazon yerlileri ona Tanrı diye tapınıyorlarmış bir zamanlar. Ev tuzunun olduğu bir su kütlesinin içinde yaşayabiliyor, son derece mütevazi bu açıdan bakıldığında. Dokunduğu şeyleri iyileştirme gücüyse sonradan çıkıyor ortaya. Aynı zamanda insanlarla iletişim kurabilen, zeki ve duyarlı bir Varlık’la karşı karşıya olsalar da, bu işle haşır neşir olanlar dışında bu özel durumun farkına varanlar filmin iyi huylu karakterleri oluyor yazık ki yalnızca. Varlık, ilk ve en insani etkileşimini, kendi sessizliğinden beslenen Elisa ile yaşıyor. Yumurtalar aracı oluyorlar bu özel duruma. Zamanla imkansızmış gibi  görünen koşullarda aşkın mümkün olabilirliğine şahit oluyoruz. İlahi bir aşk mı anlatılmak istenen, kim bilir! Fakat amacına ulaşıyor mu bu aşk sorusuna gelirsek eğer, sabırla izlemek düşüyor izleyicisine derim sadece.

THE SHAPE OF WATER

169C2152-7EDF-453E-97D2-F41E1A5FDA17

Film boyunca Sovyetler Birliği korkusu, sarı ırk korkusu-kısaca komünizm korkusu, siyah karşıtlığı, üstü örtülü de olsa eşcinsellere duyulan antipati, sınıf farkı, ötekine karşı duyulan korku ve toleranssızlık anlatılıyor alttan alta. Varlık’ın cisminden bağımsız olduğunu kendisiyle arasında paralellikler olduğunu düşünen, bu yüzden de ona korkusuzca yaklaşan Elisa da kendi sıradışılığının farkında, kısmen de olsa. Varlık’ın bir sürü insanın arasında ona sempati besleme nedeni olarak ikisinin de ses çıkaramadıkları için konuşarak insanlarla iletişim kuramamaları olduğunu söylüyor. Varlık şekilci değil ve onu olduğu gibi görüyor ve de kabul ediyor. Üstelik masallarda yaşayan Kaf Dağı’nın ardındaki Kral’ın kusursuz bir cilde, ipeksi saçlara, bebeksi bir yüze sahip kızı da değil Elisa. Biraz geçgince, temizlik işçisi ve de kimsesiz. Karşı dairesinde yaşayan ressam ve eşcinsel, bir zamanlar alkolik, şimdiyse işsiz komşusu Giles, işyerindeki Zelda dışında hayattaki tek dostu. Yalnızlıklarının tesellisi oluyorlar birbirlerine.  Giles hoşlandığı kafe sahibi delikanlıya götürüyor onu, peltemsi yeşil turtalar alıyor ondan kimsenin yiyemediği. Atmalara kıyamadığından buzdolabında biriktiriyor hepsini. Elisa da bir kez olsun bir şey istiyor ondan: Varlık’ı kaçırmak için yardımını. İlk duyduğunda bunu reddeden Giles, kafe sahibi çocuğun içindeki kötülüğü gördükten sonra hayattaki tek dostu olan sessiz komşusuna yardım etmeye karar veriyor.

48E678F3-2D47-4BEE-AFD4-9956C027B86E

Her zaman yalnız mıydın? Hiç yanında biri oldu mu? Başına neler geldiğini biliyor musun? Çünkü ben bana neler olduğunu bilmiyorum. Aynaya bakıyorum ve anımsadığım tek şey bu yaşlı adamın yüzündeki şu gözler oluyor. Bazen ben de bu dünyaya hem erken hem de geç geldiğimi düşünüyorum. Belki biz birer yadigarız.” Giles

Filmin kötü adam kontenjanını layıkıyla dolduran aktör Michael Shannon, Varlık’ın kopardığı iki parmağını ameliyatla diktiriyor. Ben mağlup olmam, teslim ederim sözlerinden kendisini bir çeşit peygamber olarak gördüğünü düşündürtüyor. Kitap olarak “Pozitif Düşünmenin Gücü”nü okuyor olsa da, pratiğe dökmekte pek de başarılı değil. Zihninde gelişen kötü düşüncelere paralel olarak yama tutmayan parmakları önce morarmaya, sonra kokuşmaya başlıyorlar. Parmaklarını bulan Elisa’ya karşı duyduğu minnetten ötürü belki de-aksi ya da bir başka neden belirtilmiyor çünkü, onu düşünmeden edemiyor. Kendi itiraf ettiği üzere, pek güzel olmadığını bildiği halde ona karşı duyduğu hisler kendisini de şaşırtıyor. Aşık olunan şeyin neye benzediğinin önemsizliği vurgulanmak isteniyor burada ve tüm film boyunca. Varlık neredeyse solungaçlara sahip, Elisa da prenses değil. Öte yandan beyaz atlı prens olmasa bile kim solungaçlı ve acıkınca kedi yiyen bir prens ister, o hiç belli değil. Strickland’e dönecek olursak bakış açısı doğru, aklı iyi çalışsa bile, kalbi kötü olduğundan zarar veriyor dokunduğu şeylere. Elisa bu kötülüğün ona dokunmasına bile tahammül edemezken, filmin dışarıdan kusursuz görünen bir eve, içerisinde bir eş ve iki çocuğa, sonradan da yüz kırk üç adet özelliğe sahip en baba arabasına sahip olan karakteri de yine Strickland sadece. Onun dışında kalan karakterler ya yalnız ya mutsuz ya da iki güzelliğe aynı anda sahip olarak yaşayıp gitmişler, ta ki Varlık Elisa vasıtasıyla hepsinin hayatını değiştirene dek. Her birinin tek tek ev yaşantılarını görme fırsatını bulduğumuz karakterlerden sırasıyla Elisa yalnız, Giles yalnız, Bo”Dimitri” de öyle. Zelda’nın korkak ve duyarsız bir kocası var. O da teoride olmasa da pratikte yalnız neticede. Kocası onu görmüyor ve umursamıyor çünkü. Benimse en hoşuma giden şeydi belki de, her karakterin nerede yaşadığını, evde neler yaparak vakit geçirdiklerini görmek. Film için seçilen renk paleti, ev içi pek çok detay ve özellikle de sinematografisinin Jean Pierre Jeunet’nin Amelie’sini en çok anımsattığı anlar bunlardı. Yönetmen Del Toro’ysa, Jeunet’ye hayranlığını dile getirmekten hiç çekinmemiş meslek hayatı boyunca.

BBDB6060-9C52-405B-A2E3-C130635B8F2A

Belden aşağısı düz görünse de, bir erkeğe asla güvenme.” Zelda

Aşkın fiziksel boyutunun nasıl olduğunu anlatan cümle Zelda’dan geliyor. Varlık bir bedene sahip hepsinden öte. Elisa da öyle. Ortada bir aşk var ve bu aşkın bir de fiziksel boyutu var. Filme estetik boyut katan sahne iki farklı bedenin suyun içinde tek vücut oldukları sahneler oluyor. Suyla çepeçevre sarıldıklarında sonsuzluk geliyor akıllara, ilahi bir dokunuş var bu işin içinde, bir de Strickland’in de dediği üzere Tanrı insan gibi görünüyor belki de. Sufi metafiziğine, Vahdet-i Vücud görüşüne yer veren ve anlamlar yükleyerek romantize eden bir bakış açısı var filmde, en çok ziyanıysa duyarlı zihinlere.

AAC662B9-FF1D-4EBC-BEFD-8651C4975C62

“Hayatın boyunca denemediysen anlamazsın, anlayamazsın.” Zelda

Absürd ve imkansız bir takım girişimler silsilesinin içinde buluyorlar karakterler kendilerini. Nihai amaçları Elisa’ya yardım etmek gibi görünse de, sisteme, düzene, hükümete, kötüye-adı her neyse, bir kez olsun başkaldırmanın gururu var üzerlerinde. Hiç önemsenmemiş hayatlarında bir fark yaratarak imkansızı başarıyorlar böylelikle. Güvenliğin üst boyutlarda olduğu askeri bir tesisten E.T.’dekine benzer bir kaçırma hikayesinin kahramanları olarak çıkmayı başarıyorlar ele ele vererek. Burada bilim insanı rolündeki, aslında Rus ve KGB ajanı olan Bo”Dimitri” bir bilim insanında bulunması gereken etik anlayışını sorgularken, bir vatansever olarak geldiği Amerika’da, bilime katacakları ve onun için neler yapabileceğini sorguluyor bir yandan da. Vicdanına yenik düşen Bo, Varlık’ı öldürmek şöyle dursun, kaçırılmasına yardım ediyor. Ruslar bizim olmazsa toprağın olsun mantığıyla Varlık’ı öldürmesini istiyorlar ondan. Strickland’in amacı ise Varlık’ın üzerinde deneyler yapmak. Bunu yaparken  her tür işkenceyi uyguladığından, Bo Dimitri, bu güzel ve grift şeyi yok etmeye karşı çıkıyor ve Elisa’nın tarafına geçiyor. Sonunda en ağır bedeli ödeyecek olan yine kendisi olsa da.

Sonuç olarak tüm bu anlatılanlar filmi Oscar’a taşıyacak mıdır, taşıyacaktır şüphesiz. Film izlenesidir şüphesiz, üzerine geçmiş zaman olur ki de denesidir. E.T.’yi, Amelie’yi anmadan geçilmemelidir bu arada, bir de Babalu Aye diye diye her ağacın, her akvaryumun önünden geçerken acaba mı diye bir süre, ara ara keyiflenmeli ya da belki de bir dünya yaratmalıyızdır kendimize içinde huzuru bulabileceğimiz ve de acılardan kaçabileceğimiz. En az bir defaya mahsus olmak üzere de La Javanaise eşliğinde gerçekleştirmeliyiz bu düşümüzü…

082474C6-881D-42D0-A4C9-8F3AB3148C85

 

 

 

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

7AFFC4B5-57FC-48D0-BA79-38B3440EF4DD

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

“Tüm bunlar Tanrı olmadığı, dünyanın bomboş olduğu ve birbirimize yaptıklarımızın hiçbir önemi olmadığı için mi acaba?” Mildred Hayes

“Başka bir yer varsa orada tekrar görüşürüz belki. Seni tanımak benim cennetimdi zaten. Senin oğlan.” Şef Willoughby

“Bir dedektif olmak için ihtiyacın olan tek şey sevgidir. Çünkü sevgi sakinlik getirir ve sakinlikten de tefekkür doğar. Bir şeyleri ortaya çıkarabilmek için de bazen tefekkür gerekir. Bir silaha bile ihtiyacın yok. Nefrete hiç ihtiyacın olmadığı gibi. Nefretle hiçbir şey çözülmez. Ama sakinlikle çözülür, tefekkürle çözülür. Kimse eşcinsel olduğunu düşünmez. Düşünürse de onları homofobiklikten tutukla. Nasıl şaşarlar izle.” Şef Willoughby

İzlediğimde altı dalda Golden Globe’a aday bir filmdi Three Billboards. Bu yazıyı size Erzincan’dan Kayseri’ye giderken yazıyorum X firmasına ait bir yolcu otobüsünün içinden. Bunca ayrıntıdan bahsetmemin nedeniyse filmin o zamandan bu zamana kazandığı ödüller. Yalnız ismi biraz uzun olunca Three Billboards diyerek geçiştiresi geliyor insanın. Filme ismini veren bu üç reklam panosunun hikmeti ise onlara reklam veren acılı annenin tecavüz edilerek öldürülen, sonra da o billboardların altında yakılan kızının katilini bulmaları için polis departmanını olay kapandıktan ve kızının ölümünden tam yedi ay sonra tekrar harekete geçirmek ve bunun için kışkırtmak gayretinde gizli. Ölen Angela Hayes’in annesi Mildred Hayes üç billboard için ilk ay beş bin dolar ödeyerek olayların pimini çekmiş oluyor. Paskalya’ya kadar hazır edilen billboardlar ve üzerinde yazılanlar Angela’nın kapanmış olan dosyasının tekrar gündeme gelmesine neden oluyor mu, oluyor. Televizyon kanallarından gelen muhabirler panoların önünde canlı yayın yapıyorlar. Haberlere konu oluyor billboardlar ve de üzerinde yazılanlar. Ne mi diyor o panolarda? Sırasıyla; “Ölürken tecavüze uğradı.” “Hala daha kimse tutuklanmadı mı?” ve “Bu nasıl olur Şef Willoughby?” Şimdi gelelim o billboardlarda altı metrelik harflerle bahsi geçen polis şefi Willoughby’nin kim olduğuna. İki küçük kız çocuk babası, evli ve ileri evre pankreas kanserli, amir konumunda, yufka yürekli ve adil bir adam kendisi. Hayatının bu son günlerinde bile kendini hastalığının dehşetengiz girdabına kaptırmadan son derece mantıklı ve vicdanlı hareket edebiliyor, sakin sakin karar verebiliyor. Benden sonra tufan demeyenlerden kısaca. Geride bırakacağı iki kız çocuğu yüzünden belki de, Mildred’ı en çok anlayan kişi  de o oluyor çevresinde. Ölümü bile acısız oluyor böylelikle. Nasıl mı? Bir zahmet o kadarını da izleyin artık.
-E ama öldüğünü söyledin!
-Evet söyledim.
-Neden söyledin?
-Filmi anlatmaya çalışıyorum görme engellilere.
-Bu bir hakaret!
-Evet, ama görme engelliler için bir hakaret.
-Biz anlamıyoruz, biz izlemedik, izlesek bile anlayamayacağımız için sitenizi bir daha açmamak, yazınızı da bir daha okumamak üzere çekip gidelim. En güzeli.
-O kadar da değil canım. Okuyun, edin, beğenin, beğenmeyin ama yine de gelin. Çünkü ben size kafamın içindekileri açıyorum ve burası benim evim, yuvam, her şeyim. Hem engelli olmanın nesi kötü ki? Söyledim de üstelik; Şef ileri evre pankreas kanseri, adam kan kustu dedim.
-Adam kan kustu demedin.
-Tamam demedim.
-Hah şöyle.
-Ne şöyle?
-Hep sen mi uğraşacaksın bir garip okuyucuyla. Gelmiş de yanlış bir tıklamayla konmuş bulunmuşuz sayfana. Pardon kafanın tam orta yerine. Pardon evinin salonuna(yatak odana girmiyoruz terbiyemizden). Yuvan mı demeliydik yoksa? Neyse ne, ama ne büyüttün sayfanı, ne önemsedin kendini ve hayatını!
-Sana söyleyecek kelimelerim çok da… Bir daha gelmezsin diye ürkütmüyorum hassas parmaklarını.
-Hassas parmaklı okuyucu… Sevdim ben bu tabiri. Peki sen bu filmi sevdin mi?
-Sevmesem yazmazdım.
-Tam bir klişesin.
-Evet öyleyim. Öte yandan senaryo ve her biri şahsına münhasır karakterlerin filmden bir adım önde olduğunu, bu durumun filmin yönetmenini auteur’den çok iyi senaryolu iyi bir film çekmiş bir yönetmene dönüştürdüğünün ispatı adeta. Yani yönetmenin işitsel yönü ağır basıyor diyebiliriz.
-İşitselliği güçlü bir insan olması onun iyi bir yönetmen olmasına engel mi yani? Adam Golden Globe’da en iyi yönetmen dalında adaydı. Filmse tam beş dalda adaydı. Bunlardan tam dört tanesini aldı.
-Olabilir. Ben zaten film kötü demedim ki.
-Kesin on beş Oscar adaylığı alır.
-Yuh! Oscar tarihinde o kadar adaylık alabilen bir film görülmedi daha.
-Ben hassas parmaklarıma döneyim derhal.
-Sakııın. Yazımı sonuna dek oku. Sakın beni terk etme.
-Twilight Zone mu burası? Senin sitenin bekçisi miyim ben?
-Yook sitemin bekçisi benimdir. Sen evrenimin değişmez ziyaretçisi ol yeter. Birilerinin okunmaya, birilerinin izlenmeye, birilerinin de dinlenmeye ihtiyacı var bu evrende.
-Duygusala bağladın yine.
-Seçenek bırakmadın.
-Pekala. Devam et o zaman. Ben buradayım. Gitmiyorum bir yere.

3C5C0A4A-4490-4BC8-9827-89B6A4A81A7B

BİZ DÖNELİM TEKRAR ÜÇ BILLBOARD’LU… UZUUN İSİMLİ FİLMİMİZE :

Mildred’a kalsa kasabadaki, yetmedi tüm eyalat ve hatta tüm ülkedeki sekiz yaş üstü her erkekten ve her çocuktan DNA örneği aldıracak, yetmedi bir veritabanı oluşturarak doğan her erkek çocuğunu oraya girecek, o da yetmez ise eğer bir eşleşme olduğu takdirde de yüzde yüz emin olduktan sonra onu öldürecek. Tüm bu akıl tutulmasının korkunç geçerli bir nedeni olsa da, hükmü yok elbette ve film boyunca vatandaşlık haklarına aykırı bir sürü fiili gerçekleştiriyor Mildred. Ama acısından. Çünkü çevresindeki tüm erkekler unutmak istiyorlar olan biteni. Ne oğlu, ne kocası bu halden hoşnut. Oğlu, “ölürken tecavüze uğradı yolu” olarak tanımlıyor billboardlu yolu. Ağlarsa anam ağlar derler ya, o hesap… Mildred dışında herkes yoluna devam edebilmiş çünkü bir şekilde. Kimi unutarak, kimi genç sevgili yapmaya çalışarak. Oysa ki davasının peşinde azap çeken bir anne var ortada yarım akıllı bir sürü insanın arasında. Olive Kitteridge’den sonra altından kalkmakta güçlük çekmediği bir rol olmuş Francis McDormand için. Hatta Olive Kitteridge’ın bir devamı niteliğinde. Bünyesine yakışır, alışık olduğumuz türden akıllı bir kadını oynuyor yine botoxsuz mimikleriyle. Oynadığı her rolün üstesinden gelmesine o kadar alışkın olunca da, kolay kolay kazandığı Globe Globe’daki drama dalında en iyi kadın oyuncu ödülü bir fark değil, aşinalık yaratıyor bünyede(elini sallasa ödülü alır, gibi). Geyikle konuştuğu sahnedeki oyunculuğu insanın tüylerini diken diken ediyor bu arada ve Helen Mirren’ın Queen’deki bir sahnesini getiriyor akıllara izleyen ve hatırlayanlarınız varsa… Filmin parlayan yıldızı ise Jason Dixon(not Nixon) rolüyle çizgi roman, ABBA ve Chiquitita seven Sam Rockwell’di kanımca. Şef’in ölüm haberini aldıktan sonra ne yapacağını şaşırıp, hatırasını onurlandırmak adına panoları yapan reklam şirketindeki gencin ağzını burnunu kırdıktan ve pencereden fırlatıp attıktan sonra büyük iş başarmış komutan edasıyla bir havalarla indiği merdivenlerdeki beden dili Sam Rockwell’i Şef’in deyişiyle özünde iyi bir insan olan iyi bir kötü adam yapıverdi bir anda. Mildred’ın kundaklaması sonucu büroda alev almadan önce o da onun üç panosunu yakmıştı ne de olsa. Şef rolünde Woody Harrelson’ı da anmadan geçmeyelim bu arada akılda kalan iyi oyunculuklardan bir tanesi olması açısından.

615CA1ED-A755-4D73-B9C9-38DC7946861E

Kızı yukarıda bahsi geçen ve şiddet içeren bir takım olaylara maruz kalan anne Mildred bir intikam meleğine dönüşüyor bundan böyle. Doğru düzgün anestezi uygulamayan dişçisinin baş parmağını deliyor, karakolu ateşe veriyor, kısasa kısas bir adalet peşinde koşuyor. Başındaki bantla intikamcı bir ninja sanki. Kızı evden çıkarken arabayı vermediği için yaşanan kavga esnasında Angela’nın dilinin buğusu kalıyor ve umarım yolda tecavüze uğrarım diyor. Annesi de umarım tecavüze uğrarsın diyor. Anne kızın karşılıklı bu temennilerden sonra bir daha bir araya gelmeleri mümkün olmuyor. Bir annenin bunu hazmetmesi çok kolay olmasa gerek. Biri ölü biri diri olmak üzere iki çocuğunun babası eski polis Charlie de ayrı psikopat. Kızınca evlilikleri boyunca yaptığı üzere karısının boğazına yapışıyor, on dokuzluk sevgilisiyle üstü açık arabayla geziyor. Oğlu annesinin öfkesinden bıktığından babasında ve onun genç sevgilisinde teselli arıyor. Neticede reklam panoları da, on dokuz yaşındaki kızlar da ölmüş kızlarını geri getirmiyor. Dixon’a gelirsek o başından rengini belli ediyor, zaten evde tuhaf bir anneyle yaşıyor, kadın oğluna birbirinden korkunç öğütler veriyor. Aralarında geçen konuşmalar şiddet odaklı ve tehditkar. Bastırdığı eşcinselliğinin farkında olan insan da yine Şef oluyor.

Kusursuz Şef rolünde Woody Harrelson hastalıktan ya da başka nedenlerden ötürü bir iyilik meleği olarak filme yerleştirilmiş adeta. Vahiy gibi mektuplar bırakıyor geride. Dixon’ın içindeki iyiliği gören de o, Mildred’ı kanının son damlasına kadar koruyan, billboardların parasını veren de o, elden ayaktan çekilmeden ve evde hastalığının daha da ileri evrelerinde yaşayacakları bir sürü acizliğe şahit olacak karısının tüm bunlara izleyici kalmasına gönlü el vermediğinden kendini ahırda vuran da o.

A94F7469-FC6F-43F8-9D8E-C617207FFBAF

ACBB92B6-0717-4800-AD62-AEF777504D9F

Peter Dinklage bir başka cisme bürünmediği takdirde yine cüce rolünde. Yemeğe çıktığı ve güya aşık olduğu Mildred’a olmadık şeyler söylüyor, o da zaten ona ben seninle olmam diyor. Film boyunca herkes herkesi kırıyor, döküyor. Söz konusu olan yer Missouri olunca, zenciye zenci deniyor. Baş ırkçı Dixon da başta zenciler olmak üzere tüm beyaz olmayanlara, yeri geldiğinde de beyaz olanlara işkence işiyle uğraşıyor. Ve tüm bunlar bir Tarantino filminde olsa doğallıkla karşılanacakken, burada neden diye soruyor insan. Zenciye zenci demenin bir önemi olmadığı gibi, sürekli tekrarların bir amacı olmalı diye düşünüyor insan bu kadar sık tekrarlandığı için. Zenci olmak, eşcinsel olmak, komünist olmak, hayvansever olmak, engelli olmak, cüce olmak, dişçi olmak, kadın olmak, Missouri’de olmak ve daha bir sürü aykırı sayılan ya da hususi durumlar üzerine bir çift sözü olan iddialı senaryosunun azizliğine uğramadan yoluna devam ediyor film.

Hepimiz ikiyüzlüyüz aslında. Birbirimizin yüzüne gülüyor, arkasından neler söylüyoruz. Kapalı kapılar ardındayken o adam ibneye, o kadın fahişeye dönüşüveriyor bir anda. Mildred’sa acısından, kapanmış bir davaya dönüşen kızının hayatının bir manyak tarafından elinden alınışından, bir veda etmek şöyle dursun birbirlerini son görüşlerinde karşılıklı olarak sarf ettikleri kötü sözlerden ötürü ne yapacağını bilemediğinden yapıyor yapacaklarını. Ne kimseyi kırmak umrunda, ne de kimin kim olduğu. Varsın tutuklansın, varsın oğlunun okulundaki veliler tarafından kınansın, varsın kötü bir söz duysun… Umurunda değil, yeter ki kızın katili bulunsun, bir gün olsun başını yastığa rahatça koysun. Öte yandan özünde iyi bir kadın olan Mildred, her ne olursa olsun dik durup mücadelesini veriyor. Mildred’ı yaşadığı talihsizlikler için ağlarken görmüyoruz hiçbir zaman. Şef’in kan kustuğu anda, kendisi için yazılmış mektubunu okurken ve bir anda karşısına çıkıveren geyikle kızıymışçasına konuştuğu anlarda gerçek Mildred çıkıveriyor ortaya. Haksızlıklar karşısında elindeki kozları oynuyor teker teker; direniyor ve mücadelesini veriyor. Hayatı boyunca burnu sürtünmüş, ondan öte saf acıyı tatmış herkesin bu filme karşı çok daha duyarlı yaklaşacağını umuyorum. Bunun için bir evlat kaybetmeye gerek olduğunuysa hiç sanmıyorum.

F9BC18BF-B3D6-4716-A088-6B9F20B5A636

BLADE RUNNER 2049, TÜRKİYE 2017

FDB930A3-2785-43C8-BA72-71BC1D2EBD22

BLADE RUNNER 2049, TÜRKİYE 2017 :

“Yaşamlarımız, yaklaşan fırtınanın yanında hiç kalır. Doğru amaç uğruna ölmek, yapabileceğimiz en insancıl şey olabilir.” Freysa

“Hepimiz gerçek bir şeyler arıyoruz.” Teğmen Joshi

“Bazen birini sevebilmek için yabancılaşman gerekir.” Rick Deckard

Ne olduğumuzu bile bilmeden benliğimizi kaybetmekten korkuyoruz.” Niander Wallace

“Tüm medeniyet sıçramaları feda edilebilir iş gücünün sırtına kurulmuştur.” Niander Wallace

İlk filmin üzerinden dile koy otuz beş yıl geçmiş. Harrison Ford ilk film çevrildiğinde kırk yaşındaymış. 2049’un vizyon tarihinde yetmiş beş yaşına basmış. İlk film çevrildiğinde ben yedi yaşındaymışım, şimdi kaç yaşında olduğumsa beni ilgilendirir. Mühim olan Harrison Ford’un yaşıdır çünki. Seksen iki yılında ülkemizde ve dünyamızda-hepimiz kardeşiz çünki, neler olmuş bitmiş, o günlerle bugünleri kıyaslamak açısından zaman tüneline girip bir daha çıkmamayı umarak ufak çapta bir değerlendirme yapalım istedim, buyurunuz: Bakınız Yılmaz Güney’e, komünizm propagandası yapmaktan gıyabında 7,5 yıllık hapis cezası verilmiş. Yetmemiş Fransa’dan Güney’in iadesi istenmiş. Bir hafta sonra senaryosunu kendisinin yazdığı fakat çekemediği “Yol” filmi Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın “Kayıp” filmiyle Altın Palmiye’yi paylaşınca ortalık durulsa da, bu sefer de aralık ayında yine “gıyabında” bir yazısı nedeniyle 7,5 yıl hapsi istenmiştir. Bir adamdan bir sene boyunca “gıyabında” ne çok şey istenmiştir böyle! Aynı sene Barış Derneği’nin 44 yöneticisi gizli örgüt kurmak, yönetmek, suç sayılan fiili övmek(o fiil neymiş biz de merak ettik), komünizm ve bölücülük(klasik) propagandası yapmakla suçlanmışlardır. Ecevit’in de aynı yıl Nevşehir Emniyet Müdürü’ne “Sen nasıl müdürsün?” diye hakaret etmesinden ötürü hakaret var denmiş, ifadesi alınmış; sonraki yıllarda da sırasıyla tutuklanmış, hapse mahkum olmuş, cezası ertelenmeyince de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nin yani Ulucanlar’ın tadına bakmak üzere yola koyulmuştur. 15 Ekim’e kadar da paşa paşa aynı yastığa baş koymuştur. Aynı sene Asala çıldırmış, Kastelli çıldırtmıştır. TRT aslanlar gibi haftanın iki günü renkli televizyon yayınına başlamıştır. 2 Kasım’da çok daha enteresan bir vaka yaşanmıştır: “MEB, yatılı öğrencilerin yemekten hemen sonra, “Tanrımıza hamd olsun, milletimiz var olsun” demesini uygun görmüş olup, aş olayına uhrevi bir boyut kazandırmıştır. Bütüüün bu anlamlı günler ve geceler sonrasında halkımız, farkına varamadığı toplu cinnet olayından 1982 Anayasa’sını yüzde 91,3 evet oyuyla kabul edip, minnetini ve sağduyusunu göstererek sıyırmış olup, bu anayasa ile hemen ertesi gün Kenan Evren Cumhurbaşkanı ilan edilmiştir ve bir kez daha: “Tanrımız hamd olmuş, milletimiz var olmuştur”. Böylelikle memlekette ne sol kalmıştır ne de solcu. Ümmetimiz delice fedakarlıklar ederek rahat ve feraha erer olmuştur. Seksen iki’nin özeti budur canlar. Bu arada kendisini unuttuk sanmayın; puslu bir sonbahar akşamı Rahmetli Ecevit, hava kararmaya yüz tutmuşken sessiz sedasız mapushane damlarından kurtulmuş, özgürlüğün yolunu tutmuştur. Askerlikte kurulan dostluklar gibi unutulmayan bu günlerden kendisine gardiyanıyla kurduğu sıkı ilişkinin meyvesi olarak, bir gün nikah şahidi olmak düşmüştür. Ümit Besen’in aynı sene “Bayramın Olsun” adlı albümünün içinde yer alan parçası “Nikah Masası” da yine bu sene dinleyiciyle buluşmuştur. Dünyaya dönecek olursak, Sabra ve Şatilla Katliamı yaşanmıştır. Bugüne gelecek olursak kendi adıma Kudüs’ü görmek için İsrail vizesi almaya çalışmanın anlamsızlığını Filistin’in çaresizliğini bildikten sonra bırakmış bulunmaktayım.

Blade Runner 2049’un vizyon tarihi olan 2017’den bugüne dek bir sene boyunca neler olduğuna bakacak olursak, yıla Reina saldırısı ve gittikçe artan ölü sayısıyla girdiğimizi görmekteyiz. Birkaç gün sonra bu sefer de İzmir adliyesi girişinde bir saldırı gerçekleşmiştir. Aynı saldırıda bir de gerçek kahraman ölmüştür. FETÖ’den tutuklamalar gırla giderken, 15 Temmuz 2016 hain darbe girişiminde kahraman olarak haberlere konu olmuş, ödül ve madalya verilmiş Yüzbaşı Burak Akın-ne akla hizmetse, ben de FETÖ’cüyüm diyerek polise teslim olmuştur(vicdan yaptığını düşünmekteyim). Her neyse vatandaşlık dersinde, Hatun Tuğluk sayesinde insanlık onuru konulu kompozisyondan sıfırı çekmişizdir, e bize de bu yakışır. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir adam gitmiş, yerine bir adam gelmiştir. Topbaş da gitmiştir, yerine Uysal bir insan gelmiştir. Ön ismini öğrenmek kısmet değildir. ABD ve Türkiye karşılıklı olarak vize başvurularını süresiz askıya alınca, Samsun Berberler Odası tepkisini ortaya koymuş ve Amerikan traşı saç kesimi modelini il genelinde yasaklamıştır(bu senenin en anlamlı ve en dahiyane çıkışı olmuştur, kendilerini biz bunu neden daha önce düşünemedik diye kutluyoruz). 30 Eylül’de Somali’nin başkenti Mogadişu’da elli milyon dolarlık Türkiye’nin en büyük askeri üssünü açmışızdır(biz zengin bir ülkeyiz), on beş gün sonra Mogadişu’ya bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlenmiştir. Suudi Arabistan vere vere Sophia adlı bir robota vatandaşlık vermiştir. Katalonya nafaka talep etmeksizin evleri ayırmak talebiyle mahkemeye başvurmuştur. Ve Melih Gökçek 8617 günlük bir tarih olmuştur. Diyanet İşleri On Kasım cuma günü Atatürk’ü unutmuştur. Demans alzheimer’a doğru amansızca yol almıştır çünkü. Ama ABD Zarrab’ı unutmamıştır. Halk oyunları yarışması için Macaristan’a giden ekip giderken on altı kişiyken, ekmek kırıntılarına musallat kuşlar yüzünden beş kişi olarak ülkeye dönebilmiştir. On bir firarinin akıbeti ise bilinmemektedir. Onlar kim, o da bilinmemektedir. Trump neden böyle diye soranlar için, genetik olma olasılığı üzerinde duruyoruz denmiştir. Ya Terim deyince, Çeşme eser ondandır cevabını almışızdır. Ve Vikipedi’ye halen daha ulaşılamamaktadır. Unutmadım. Tırlarla koşan Berberoğlu için bir başka oğul  Kılıçdaroğlu hızlı tren yerine hızlı adım yolunu tercih ederek İpek Yolu’nun izinde Angara’dan yollara düşmüş olup Kaygusuz Abdalların, Pir Sultan Abdalların izini sürmüştür. Yüzyılın en sıcak günlerinde attığı toksinlere değmiştir umarız. Herkesi kucaklıyoruz ama herkes tarafından kucaklanmak istemiyoruz. Ya da herkesi kucaklıyoruz ama herkes bizi kucaklamaz olmuş gibi geliyor. Bu da bir başka paradokstur. Karşılıksız aşk da bir paradokstur. Sen seviyorsun, o sevmiyor filan. Ben de bir klişeyim. İzleri takipteyim. Tarihe öyle not düşülsün. Sizi seviyorum, çünkü sizi tanımıyorum. Siz de tanısanız, beni sevmezdiniz. Biliyorum. İyi seneler.

0704A488-F912-4EA1-A537-5AF42C084357

2B04C248-2707-4D0D-9A8C-A09FDD6DC19F

E5ED97AD-A593-4831-BD3E-F36E63E32784

BİRAZ DA BLADE RUNNER 2049 :

Ridley Scott’ın izinde ama çok başka bir üslupla, ilk filmin de senaryo yazarı olan Hampton Fancher’ın melankolik dünyasının merkezinde, Roger Deakins’in olağanüstü görüntü yönetimi, eşsiz set tasarımları eşliğinde sisli puslu bir havada, ot bitmeyen ağaç yetişmeyen kurak diyarlarda bizi kabus gibi bir distopik dünyaya götürüyor yönetmen. Denis Villeneuve’ün tartışmasız şimdiye dek çektiği en iyi filmdir. Melankolinin, bu kadar gerçekçi bir şekilde, yalnızlıktan kurtulamayan ana karakterden tüm filme sirayet ettiği bir başka film izlememiş olabilirsiniz. Böyle bir gelecek düşünmek istemiyor insan. Filizlenen tek bir umudun peşine düşmüş insanların yanında, böyle küçük bir umut ışığıyla teselli bulması mümkün olmuyor izleyicinin de. Yönetmenin provokatif olmayan üslubu, sizi usulca kederlendiriyor.

2049 Kaliforniya’sında geçen filmde uçan arabalar kilometreler boyunca kurak coğrafyalar üzerinde gidiyorlar. Replikantlar yani tasarlanmış biyo-mühendislik ürünü insanlar gelişmiş güçleri sayesinde kusursuz birer köle olsalar da, şiddetli isyanlar çıkarınca üretimleri yasaklanmış bir zaman önce. Tyrell şirketi iflas edince, filmin kötü adamı Niander Wallace, şirketten geri kalanları alarak itaat eden yeni nesil kopyalar yaratmış. Eski model kopyalar olan Nexus 8’ler de avlanarak emekli edilmişler. Bu avcılarsa bilinen isimleriyle Keskin Nişancı yani Blade Runner’lar. Filmin ilk dakikalarında LAPD memuru K’nın davetsiz misafir olarak avlamak üzere evine gittiği Nexus 8’lerin sonuncusu Sapper Morton’ın ağzından dökülen bir cümle içine işleyecek ve filmin sonuna dek şekil verecekti davranışlarına. Sen hiç mucize görmemişsin diyecekti ona Sapper Morton rolünde Batista, ölmeden önceki son dakikalarında. K ise evin yakınında bulunan bir ağacın altına gömülü bir kutu bulacak, içinden çıkan kemikler ve saçlar incelendiğinde 30 sene önce gömülmüş bir kadına ait oldukları ortaya çıkacaktı. Hamile olan kadını duygusal nedenlerden ötürü gömme zahmetine katlanıldığı anlaşılacaktı. Kadın kopya olsa da, hamile kalabilmiş ve bu da şimdi otuz yaşında olan bebeğin doğarak dünyaya geldiğini göstermektedir. Yani bir ruhu olduğunun kanıtıdır. Wallace Şirketi Dünya Genel Merkezi’nin içine gittiğimizde karanlıklar prensi Niander Wallace’la birlikte dişi bir kopyanın jelatinden düşüşüne şahit oluyoruz. Yağlı salçalı(kan ve sıvı) yeni bir model jelatinin içinden kaygan bir zemine düşüveriyor. Tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi hareket ediyor. Bedenini hiç bilmediği bir dünyadaki tehlikelerden korumaya çalışıyor. Fakat Wallace’dan koruması mümkün olmuyor. Wallace tek bıçak darbesiyle rahmini parçalıyor. Böylelikle doğurganlığını alıyor elinden yeni doğanın. Sonra da en sadık elemanı Luv’dan doğmuş olan çocuğu bulup ona getirmesini istiyor. Memur K ise bir kadından doğma çocuğun kendisi olduğundan şüpheleniyor bir yandan, öte yandan bu doğruysa eğer hayatı boyunca kendisi gibi birisi tarafından aranıyor olma gerçeği ile baş etmeye çalışıyor. Zira aynı DNA’ya sahip bir kız bir de erkek çocuk dünyaya gelmiş. Kız, ölmüş ya da ortadan kaybolmuş olmakla beraber, erkek çocuk yetimhaneye verilmiş ve kendi çocukluk anılarından aklında kalan şeyse yetimhanede geçirdiği zamanlar oluyor K’nın. Bu anıların gerçek mi yoksa yapıştırma mı olduğunu öğrenmek üzere de, Galatian Sendromlu ve bir cam fanusun içinde yaşamakta olan anı üreticisi Ana Stelline’ne başvuruyor ve o da onu teyit ediyor anılarının geçek olduğu hususunda.

62CCC713-C884-4DDA-B4E3-A42AB6FC1537

4A7BF23A-042A-47AF-B598-1EB64F20E78F

Tüm zor zamanlarında Memur K’nın yanında olan ve bir yazılımdan ibaret olan Joi de uzaktan kumandanın tek tuşuyla yok olabilecek bir ürün sadece. Tam manasıyla tatmin etmese de, K’ya teselli veriyor bir şekilde. Bir seri numarası ve harften oluşan K’ya gerçek insan ismini veren de o oluyor. “Joe” diyor ona. Filmin son bir saatinde karşımıza çıkan Rick Deckard rolündeki Harrison Ford’la aralarına “Elvis” giriyor. Sinatra ve Marilyn Monroe ile birlikte bir efsane olarak kalacaklarının bir tahmini sadece. Rick, Rachael’dan-ilk filmde Sean Young tarafından canlandırılmıştı- olma çocuğuyla hiç tanışmamış. Onu hiç görmemiş. Bu şekilde ancak çocuğunu koruyabilmiş. Nitekim tüm bu gizemi aralayan kişi olan K yüzünden Wallace doğurulmuş olanın peşine düşüyor.

Çocuk işçi çalıştıran ve koloninin başı olan tek gözlü Freysa bir zamanlar çocuğun saklanmasına yardım etmiş. Çünkü bir mucizeye tanıklık ettiklerinin farkında imiş hepsi. Çünkü o bebek, bir köleden fazlası olduklarının kanıtı imiş aynı zamanda. Ve eğer bir bebeğe hayat verebiliyorlarsa, kendi kendilerinin efendisi olduklarının da bir kanıtıymış bu özel durum aynı zamanda. Ve kim bilir belki de insanlardan daha insan olduklarının. Yaklaşan bir devrimin müjdesi olan bu gelişmeler, insanlarını özgür kılabilmeleri açısından da mühim. Fakat bir başka mühim gerçek daha var ki aranan bebeğin bir erkek değil, bir kız olduğu, şimdiyse otuzlarında bir kadın olduğu ve K’nın beklentilerinin de boşa çıktığı. Onun gibi binlercesi de inanmak istemişler o bebeğin kendileri olabileceğine ve hep bir umut içinde yaşamışlar. Herkes bir mucizenin fakat en çok da kendi mucizesinin peşine düşmüşken, aralarında tek mucize beklemeyen kişi de mucizenin kendisi çıkıyor filmin sonunda. Tüm bu açılardan bakıldığında film senaryo açısından da beklentileri boşa çıkarmamış oluyor. Ryan Gosling, Dave Bautista(kısacık rolüyle akıllarda kalmayı başardı, filmin bir başında vardı, bir de sonunda), naif görüntüsünün aksine güç timsali Niander Wallace’ı başarıyla canlandıran Jared Leto ve tüm aktörler varlıklarıyla göz doldurdular yeterince. Dediğim gibi Villeneuve’ün filmografisini Incendies’den beri takip etmekteyim ve filmlerini bir nedenden ötürü her zaman çok beğendim. Benim için en zayıf halka olan Arrival’la birlikte bilim kurgu ummanına dalan yönetmeni bu son filminden sonra daha çok takdir ettim. Güçlü bir prodüksiyonun, ağır bir konunun ve ağırlaştırılmış ritmin altından kalkabilmeyi, görselliği ön plana koyarak, diyalogdansa duyguları aktarmayı başarabilen atmosfer yaratarak yapabildiği için bu senenin güçlü bir Oscar adayı olduğunu da düşünmekteyim.

242EF444-0480-466A-BA8B-95F2631ABC31

AD4D83B0-1B09-420B-BB90-85BEB6178E27

CALL ME BY YOUR NAME : ADINLA ÇAĞIR BENİ

F8BBE3D6-A6F6-46C8-893C-1CA1D2B8A60B

CALL ME BY YOUR NAME : ADINLA ÇAĞIR BENİ

-“Liszt’in Bach’ın değiştirilmiş versiyonunu çalacağı şekilde çaldım. Busoni’nin Liszt’in değiştirilmiş versiyonunu çalacağı şekilde çaldım.” Elio Perlman
-“Bach’ın Bach versiyonunu Bach gibi çalmanın ne sakıncası var?” Oliver

Genç ve yakışıklı bir şövalye, bir prensese delicesine aşıkmış. Prenses de ona aşıkmış. Ama şövalyenin ona olan aşkından bihabermiş. Aralarında gelişen arkadaşlığa ve dostluğa rağmen ya da belki de bizzat o arkadaşlık yüzünden şövalye kendisini öylesine aciz ve suskun halde bulmuş ki, ona olan aşkını bir türlü dile getirememiş. Ta ki bir gün bir anda şu soruyu sorana dek: Söylemek mi daha iyi yoksa ölmek mi?” 16. yüzyıldan bir aşk hikayesi

“Çok okuyan kimseler biraz gizemli oluyorlar. Gerçek kişiliklerini saklıyorlar.” Marzia

Senenin hacı bekler gibi beklemekten telef olduğum filmi gelmiş ve de konmuş malum ortamlara. Ekşi sözlük beyinleri-beyleri, bayanları uzun uzun paylaşmışlar bu eşsiz deneyimlerini. Dile kolay yüz otuz dakika gibi bir süresi var ve son saniyesine kadar filmini izletmeyi başarıyor yönetmeni. Sonunda arka jenerik akıyor bir yandan, Elio ağlıyor öte yandan. Daha önce izlemiş bir akılla da bizzat konuştum film biter bitmez. Bana birçok soruyla geldi. Duyguları tam geçirememiş, cevaplanmamış sorular, anlaşılmaz yerler var, bunlar ne ara aşık oldular, hem ben eşcinsel terminolojiye hakim değilim ki dedi. Haklı olabilirdi. Ben de değilim ki. O tip bir terminolojiden haberdar bile değilim. Fakat bazen bir filmi sadece beğenirsiniz. Her şeyiyle kabullenirsiniz. Ne bir olumsuzluk ne de bir terslik görünür gözünüze. Var olsalar bile tek görmeyen sizin gözlerinizdir. Aşık olacağınız vardır, karşınıza ilk çıkana aşık olursunuz nitekim. Bu film benim için öyle oldu. Daha ilk dakikasından itibaren sevdim kendisini. Bir bütün olarak bana sunduğu kadarını, hiç sorgulamadan, hiç eleştirmeden kapasitem kadar sevdim, bir an geldi kapasitemden de çok sevdim. Filmin yüz otuz dakikalık süresi bir rakamdan ibaretti.  Dolayısıyla film ne olduğunu anlayamadan bitiverdi. Tıpkı ilk gençlikte yaşanan yaz aşkları gibi. Aşk her mevsimde yaşanır belki ama yazın daha bir ateşli olur sanki. Güneş yakar dışardan, sen yanarsın içerden. Tıpkı bu filme konu olan, seksen üç yazında başlayan ama bitmesi gereken, bittiğinde de acıtan Elio ve Oliver’ın aşkı gibi. Elio 17, Oliver’sa 24 yaşındalar seksen üç yazında. Filmin ağır topları “I am Love” ve “A Bigger Splash”in yönetmeni Luca Guadagnino, en çok “Günden Kalanlar” ve “Manzaralı Oda” ile hatırlanası bol Oscar ödüllü senaryo yazarı ve yönetmen James Ivory ve filmde küçük bir rolle karşımıza çıkan, Sony ve Cher’den birini canlandıran yazar, akademisyen, Proustsever Andre Aciman. Guadagnino fiziksel olarak giderek Stanley Kubrick’e benzese de, filmlerini hep bir Bertolucci filmi izler gibi izledim ve bu filminde de aynı his benimleydi. Biraz da Fransızvari bir Bertolucci galiba kendisi. Ama evrenini her fırsatta takipteyim.

3293C30C-0831-4660-9941-DD859AEFB428

6BDAABA8-6443-422F-A196-76F9BE275E76

Seksenlerin bir parça kitsch ruhunu, kıyafet ve saçlarla ve de türlü detaylarla gayet güzel yansıtan filmin başrolünde ise İtalya var. Kuzey İtalya’da bir yer diyordu filmin geçtiği coğrafya hakkında, ta filmin başında. Seksen üç yazında geçiyor film. Kanları bir hayli karışık ama Yahudi bir ailenin oğlu olan Elio’nun gelmeden kendisine oda gaspçısı dediği, çünkü odasını vermek zorunda kaldığı, ilk bakışta kendinden gayet emin görünen, iki metre boyunda, Yunan heykellerini andıran bedeni, pırıl pırıl dişleri ve tüm yakışıklılığıyla indiği arabadan dosdoğru hayatlarına giren adamın tüm aile fertlerinin kalbini kazanmayı başarıp, Elio’yu da kendine aşık etmesini anlatıyor film. Aynı banyoyu paylaşıyorlar bu zaman zarfında, aynı gölü, aynı denizi ve de havuzu. Zamanla da aynı yatağı. Ev halkını çan çalarak yemeğe çağıran çalışanlarının bile gönlünü almayı başarıyor Oliver. Evin iki kadını hayranlıkla bahsediyorlar ondan tam bir film yıldızı, Ah şu Amerikalılar diye. Pier Paolo Pasolini’nin Teorema’sındaki ziyaretçi gibi şeytan tüylerini dağıtıyor Oliver, teker teker. O da Yahudi kanı taşıyor, tıpkı ev sahipleri gibi. Oliver’daki yüksek özgüveni kendini beğenmişlik olarak algılayan tek kişiyse Elio oluyor ilk başlarda. Babası ise utangaç olarak değerlendiriyor ziyaretçilerini. Ara ara hırlaşıyor iki genç adam. Gizli bir rekabet ve çatışma halindeler. En azından Elio açısından böyle; o çok bilmiş, dünyaya hakim olmak gayretindeki fazla parlak, ziyadesiyle yakışıklı, aniden hayatlarının merkezine oturuveren küstah Amerikalı. Adını koyamadığı bu haller gece uykularını kaçırıyor Elio’nun. Annesinin ağacındaki kayısıları toplamaya giden Oliver’ı iteliyor adeta çekil şöyle der gibi. O benim annemin ağacındaki meyveler, sana ne oluyor der gibi. Önlerinde ise altı uzun hafta var birbirlerine katlanmak zorunda oldukları.

6B036954-9E29-418B-A8B2-098CB77BC0D0

8B7EFCD9-BEBB-4B5B-A95F-774C1176C11B

 

İtalya’nın tarihle iç içe sokaklarındaki sükunet, insan kalabalığının olmayışı ve oldukça durgun akan günler New England’ın küçük bir kasabasından gelen Oliver’ı bile şaşırtıyor. Yazın bitmesini bekleyen, kış gelince de yazın gelmesini bekleyen insanların burada nasıl vakit geçirdiğini sorduktan sonra, kendi yöntemleriyle aralarına giriyor. Elio’dan ayrıldığı zamanlarda kahvelere giderek yaşlı İtalyanlarla kağıt oynuyor. Onlar da doğal bir şekilde kabul ediyorlar onu aralarına. Elio vaktini klasik müzik yaparak, kitap okuyarak, nehirde yüzerek ve kız arkadaşı Marzia ile flörtleşip, geceleri dışarı çıkarak geçirirken, Oliver sayesinde bir başka evrende buluyor kendini. Elio ilk önce metaforlarla dile getirmeye çalışıyor aşkını. Bach’ı sevmediğini ona söylediğinde, tepkisinin neden bu kadar sert olduğunu, Oliver’ın onu sevmediğini düşünmesinde yattığını yazıyor notunda. Dans pistinde onun dikkatini çekmeye çalışıyor. Kız arkadaşım var diye böbürleniyor. Küçük yaşına rağmen her şey hakkında bir fikri ve bilgisi var. Oliver’ın onda en çok şaşırdığı şey de bu oluyor. Felsefe kitapları okuyan Oliver’ın filozof Herakleitos’un Fragmanlar’ından alıntıladığı “Her şey akar” sözünü filmin ruhuna uygun bir şekilde yorumladığını görüyoruz. Ona göre, her şey değiştiği için aynı şeylerle karşılaşmayacağımız değil de, bazı şeylerin ancak değişerek aynı kalacağı yorumunu düşüyor notlarına. Theseus’un gemisi hala Theseus’un gemisidir o halde. Değişen parçalarına rağmen. Bense aksini düşünmüşümdür her zaman. Ben eski ben değilim ki.

Oliver yaşça daha büyük olduğundan, karşı tarafı dizginleyen, kendini belli bir çizgiye çekmeye çalışan taraf oluyor her zaman. Elio ona ilk açıldığında, böyle şeyleri birbirleriyle konuşmanın uygunsuz olduğunu söylüyor. İyi insanlar olduklarını, utanılacak bir şey yapmadıklarını, iyi biri olmaya devam etmeleri gerektiğini düşünüyor. Hiçbir şeyden pişmanlık duymamaları gerekiyor, ne kendisi ne de Elio bir bedel ödememeli yaşadıklarından ötürü. Bu yüzden kendini uzaklaştırmaya çalışsa da en nihayet sevenler kavuşuyor. Romana ismini veren cümleler bir aşk gecesinde çıkıyor Oliver’ın ağzından: “Sen bana adınla seslen, ben de sana adımla sesleneyim.”

DB50E40D-131C-430A-A63C-EE08CE0E41E8

Aşk bacayı sardıktan sonra altı haftadan geriye kalan zaman su gibi akıyor ve Elio’nun hem aydın hem de anlayışlı ailesinin örtülü desteği sayesinde son günlerinde ikisi beraber özgürce bir seyahate çıkıyorlar. Bergamo sokaklarında aşk yaşıyorlar bu defasında. Ayrılık vakti geldiğinde çok zor ayrılıyorlar birbirlerinden. Elio yaşının verdiği coşkudan ve duygularını saklamaktaki güçsüzlüğünden ötürü daha çok üzülen ve bunu belli eden taraf oluyor. Annesinden onu arabayla gelip alması için istasyondan telefon açıyor titrek bir sesle. Enkazdan farksız bir vaziyette dönüyor evine. Yaşananları dillendirmese de bilmekte olan anne babası oğullarını rencide etmeden ve yüzlemeden idare ediyorlar bu durumu. Ta ki babasının yaptığı o efsane konuşmaya kadar. Son zamanların gözde karakter oyuncularından Michael Stuhlbarg anlayışlı ve duyarlı profesör baba rolünde sakin sakin kalpleri kazanıyor. Elio’nun erken bir yaşta kendi kararlarını kendi verebilmesinde, birey olabilmiş bir genç olabilmesinde, kendini cesur ve özgürce ifade edişinin altında hep onu sayan, asla yargılamayan ve kendi olmasına izin veren böyle bir baba var çünkü. Sırrını açıyor o da ona. Sırf çocuğu kendini iyi hissetsin diye. Bunun doğal olduğunu anlatma gayreti içinde istiyor ki, biricik oğulları bundan böyle hayatı kendine ve çevresine zehir etmesin. Keşke tüm anne babalar böyle olsa diye düşünüyor insan. Aciman’a sormak isterdim böyle bir babası mı vardı yoksa hayalindeki babayı mı dillendirdi bu cümleler eşliğinde. Paylaşmasam olmazdı diye düşündüğüm ve bu yüzden alıntıladığım bir babanın oğluna nasihatleri benden size:

Hiç beklemediğimiz bir anda doğa ana bir katakulli çevirip en zayıf noktamızı bulur. Ama yanında olduğumu unutma. Şu an hiçbir şey hissetmek istemiyor olabilirsin. Belki hiçbir zaman bir şey hissetmek istemeyeceksin. Bu konuları benimle konuşmak istemiyor olabilirsin ama önceden açıkça hissettiğin şeyi yine hisset. Güzel bir arkadaşlık kurdunuz. Belki arkadaşlıktan da öteydi. Size imreniyorum. Benim yerimdeki çoğu ebeveyn tüm bunların unutulup gitmesini ister. Oğullarının bu durumdan kurtulmasını ister ama ben o ebeveynlerden değilim. Yaralarımız daha hızlı iyileşsin diye kendimizi hırpalayıp dururuz. Otuz yaşına geldiğimizde de çökmüş oluruz ve yeni biriyle her başlangıcımızda, kendimizden sunacağımız daha az şey kalır. Ama kendini bir şey hissetmemek için zorlamak veya hiçbir şey hissetmemek çok büyük kayıp olur. Bir şey daha söyleyeceğim. Şüpheleri ortadan kaldıracaktır. Yaklaşmış olsam da asla sizin gibi bir şey yaşamadım. Bir şey beni hep tuttu. Ya da engel oldu. Hayatını nasıl yaşayacağın seni ilgilendirir. Sakın bunu unutma. Kalbimiz ve bedenimiz bizlere bir kereye mahsus verilmiştir. Sonra bir de bakarsın kalbin yorgun düşmüş. Bedenin de. Kimsenin bakmayacağı bir hale gelmiş, yanına  yaklaşmak istenilmesi şöyle dursun. Şu an kederlisin. Acı çekiyorsun. Bunu yok etme. Aldığın keyfi de öyle.” Mr. Perlman

Okuma listeme aldığım aynı adlı kitabını elimde olmayan sebeplerden ötürü kaybetmiş(yalan) olduğumdan(kütüphanemde kaybettim demek istedim), bir takım sorularınızın cevabı bende yok henüz. Fakat Guadagnino ile beraber katılmış oldukları bir açık oturumda ben o tip yazarlardan biri değilim, yani film kitaptan bağımsızdır ve yönetmenin eserine dönüşür, o yüzden senaryoda yapılan değişiklikler beni rahatsız etmedi demişti Andre Aciman. Zira filmin bittiği yerden bir on yıl sonrasında tekrar karşılaşan Elio ve Oliver’ın yaşadıkları kitapta varken, biz filmi Oliver’dan gelen telefon sonrası sarsılan ve şöminenin karşısında ailesinden gizlediği gözyaşlarıyla onu anarkenki halini izleyerek noktalamış olduk. Filmde yazarın cinsel kimliğini açık ettiği bir rolle karşımıza çıkması da bu kabulleniştendi belki de. Pek çok yazar arkasında durdukları işlerin, öncelikle de ustalığına güvendikleri yönetmenlerin filmlerinde görünmeyi, ufak bir rolde de olsa o filmde var olmayı(cebren ve hileyle olanını duymadım) kabul ederler. Bertolucci’nin The Sheltering Sky’ındaki Paul Bowles, Ümit Ünal’ın Gölgesizler’indeki Hasan Ali Toptaş ilk aklıma gelen taş(kaya da yakışırdı aslında) örnekler. Guadagnino’nun bir sonraki projesi olan Dario Argento’nun Luca usulü Suspiria’sını şimdiden merakla bekliyorum. Call me by your name’i de uzun bir süre beklemiştim ve beklediğime de değdi doğrusu. Birkaç cümle de filmin başrolünde yer alan ve aktörlüğün muasır medeniyet seviyesine erişmiş topraklarda özgürce icra edildiğinde ortaya çıkan sanat eserinin büyüklüğüne de değinmeden geçemeyeceğim. Yıldız ışığı taşıyan iyi birer oyuncu olmalarının dışında tatlılığıyla ve özgünlüğüyle işi götüren Timothee Chalamet ve ilahtan da öte bir Armie Hammer var başrollerde. İkisi de tüm cesaretleriyle eldiven giyer gibi üstlenmişler rollerini. Psikolojik olarak üstesinden çok kolay gelinebilecek karakterler olmamasına rağmen mevzuyu aşmış gördüm ikisini de izlediğim tüm neşeli röportajlarında. Filmin müziklerine gelince hepsi bir harikaydı ama Sufjan Stevens ‘ın Mystery of Love’ı ve Visions of Gideon’ı hala kulaklarımda. Bir de seksenler partisinde çalan Love My Way ve dans eden iki kabarık saçlı kızın çıldırışları da gülümsetti. Seksenler ve disko ortamları öyle garipti işte. Tuhaf tuhaf danslar ederdik barlarda, diskolarda. Y ve Z kuşağı siz o ortamları bilmezsiniz. Bir de Oliver’ın bir gece vakti sigarasını tuttuğu elini Elio’nun elinin üzerine koyduğu sahne vardı ve bu çook nazik bir detaydı. Söylemesem olmazdı. Şeftali ise filmin en çok konuşulan meyvesi pardon sahnesi oldu sanal ortamlarda. Yazarının da ne gerek var diyerek kitaba koymaktan neredeyse caymak üzere olduğu ama olmasının da kimseleri rahatsız etmediği Elio’nun çocukluğu saklıydı o şeftalide. Üstelik Brokeback Mountain ya da Boys Don’t Cry’daki gibi feci bir son yok bu filmde. Moonlight’daki gibi bastırılmış bir cinsel kimlik de. Sadece Oliver nişanlanmış, evlenecek belki seneye.

Son söz olarak bu filmi izlemek için her tür önyargıdan arınarak geçmeli insan ekran karşısına. Bir de Andrew Solomon okumalı bol bol.

Getty Images x Buzzfeed - 2017 Toronto International Film Festival Portraits

Call Me By Your Name - Cast

0BFDED7B-C90F-46AF-A0B6-FE6DDA7A57EF

THE SAVAGES : SAVAGE AİLESİ

F35CA33E-B1A9-4697-BDD0-03581CBD8231

THE SAVAGES : SAVAGE AİLESİ

“Senin yükselme saplantın ters tepiyor ve bu bencilce. Bu sen ve senin günahlarınla ilgili. Bu tür yerlerin aradığı da bu. Sen, avlamak istedikleri tüketici, suçlu nüfussun. Çevrenin güzelliği orada kalanlar için değil. Gerçekten ne olduğunu itiraf edemeyecek bizim gibi akrabalar için. İnsanlar ölüyor Wendy. Hemen şimdi şu güzel binanın içinde, korku filmlerinde olduğu gibi. Vee tüm sağlık propagandası ile çevre güzelliği insanların öldüğü gerçeğini saklamak için. Ölüm gazlı, dehşetlidir. Kir ve küflenmiş koku doludur.” Jon Savage

“-Evli misin?
Hayır ama erkek arkadaşım evli.”

2007 yılında çekilmiş, üzerinden on yıl geçmiş bir filmi vizyona giren bunca film varken izlemiş olmanın, üzerine de marifetmiş gibi paragraflar dolusu cümleler döşenmeye hazırlanmamın zamanı mıdır sorusuna vereceğim cevapla başlıyorum yazıma: Evet, zamanıdır. Hem de tam zamanı. Hani bazı kitapların bir zamanı vardır derler. Hani öğrenci hazır olmadan öğretmen ortaya çıkmaz da derler. Bu filmler için de geçerli bir kural. En azından benim için öyle oldu çoğu zaman. Zamanı gelmiş bu film de on yıl sonra bir vesileyle çıktı karşıma. Tavsiye sonucu diyeyim size. Bunama belirtileri gösteren babalarına huzurevi arayışındaki iki entelektüel kardeşin çektiklerine ortak, aşama aşama neler yaşadıklarına şahit oldum filmi izledikçe. Ben de çok yakın bir tarihte seksen iki yaşında kaybettiğim halamın hastaneden çıktıktan sonra yaşadıklarına şahit oldum buna benzer bir şekilde. Bir hafta hastane, iki hafta huzurevi, bir hafta kadar da yoğun bakımda kalan, hayata, insanlara karşı öfkeli halam ne kendini ne de bizi daha fazla yıpratmadan sessizce ölüverdi bir anda Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin hasta soğuk yoğun bakım odasında. Doktorları yarın bir gün odaya çıkartacağız deseler de yağmurlu bir pazara denk gelen on aralık gününde morga düşüverdi sessizce. Vasilik için belirlenen on ocak’taki mahkeme gününü göremedi bile. Bekardı, yalnızdı, pencere önü çiçeğiydi. Dolu düşüncelerle gitti. Kalabalık yaşadı her zaman. Bavullar dolusu hiç giyilmemiş kıyafetlerini hiç gidemeyeceği seyahatler için sakladığı arka odasında bulduk. Evine dönemeyeceğini hissettiği anda at demişti hepsini. Öldüğü gün dağıldı eşyaları, giymelere kıyamadıkları. Protez dişlerini aldım getirdim yanımda. Cımbızları vardı bir kutuda, tırnak makası, boncukları, özel eşyaları. Sandığında da küflenmiş havluları, atkıları, şalları, hepsi birbirinden şık masa örtüleri. Bu kadar zevkli olduğunu bilmezdim halamın. Ben onu hiç tanımamışım. Altı yaşına kadar kaldım yanında. Babaannem sağdı o zamanlar. Onun bana baktığı kadar ben ona bakamadım son zamanlarında. Yaklaştırmazdı sağlığında kimseleri yanına. Dikenleri vardı, batardı. Evinin karşısında yer alan aşevinin çalışanlarından huylanmış, camlarını indirmişti bir gün. Çalışan kadını saçından yakaldığı gibi fırlatmıştı duvara. Korkusundan kırılmaz cam taktırıp, en kalınından perde koydurmuştu kaygılı aşevi çalışanları. Kızılay hemşiresi olan halam, gençliğinde kendini Jeanne D’arc’la özdeşleştirirmiş. Dünyayı kurtarmak imiş gayesi. Kendince bir Jean D’arc’lık yapmıştı giderayak karşının camlarını kırarak. Milliyetini karıştırdığı için pis Bulgar dediği, aslen Arnavut olan aşçı Kemal’e tencerelerini verirdi yıkatmak için. İlk duyduğunda bozulduğunu itiraf eden Kemal duya duya alışmış zamanla yeni milliyetine. Sorun yok demişti bir gün, nasılsa komşu coğrafyalardı halamın aklında kalan. Bir defasında da karşı kahveye gelenlere takmış, pis Kürtler demiş onlara da. O pis Kürtler bir gece onun camını indirmişti yalnızca. Bu olaydan sonra misilleme yapıp, yandaki aşevinin camlarını indirdiğini düşünmüşümdür her zaman pis aşevciler diye diye. Kendisine yapılanı yapmıştı bir başkasına. Hastaneye kaldırılma anlarını gören, duyan aynı kahve sakinleri ceketlerinin önünü ilikleyerek gelmişlerdi taziye için kapısına. Yerlere saçılmış paraların orta yerinde yatar halde bulmuşlar onu. Yeni aldığı üç aylığını yatıramamış bile bankaya. Bize tek kuruş para harcatmadan gitti halam. Kefen parası yanındaymış. Tek laf söyletmedi ardından, yük olmadan gitti uzaklara. Bütün hastane masraflarını ordan karşıladık, ambülans ve özel huzurevi aylığını bile ordan verdik. Sanki olacakları bilmiş bir şekilde. Polis camı kırıp girmiş içeriye. Bir kez evine gitmiştim, kısa bir süre için bavulumu bırakmıştım. İki saat sonra döndüğümde bavulum kapıdaydı. Yarım saat oturdum oturmadım içerde. Benim kalacağımı düşünmüş olacak ki, döndüğümde sevinçliydi halam ben gidiyorum dediğimde. Dedim ya bavulumu koridora koymuş, ben demeden tutuşturuvermişti elime. Bekar ve yalnız halam benim, kanım o benim. Hala gözyaşlarım var ona karşı saklamalara kıyamadığım. Onunla beraber bitti gitti, tükendi tüm hırsım. Canım istemiyor bir şey yapmak, canım istemiyor sokağa çıkmak. Sadece yapmak zorundayım, yaşamak zorundayım. Bir film izlemek zorundayım mesela içinde halam olan. The Savages’ın içinde benim de halamdan bir tutam var, meğer ondan çıkmış karşıma on yıl sonra karşıma.

8A92D2ED-4CB6-4A9C-B597-5D21D3650388

Amigo kızların muntazam evlerin ve muntazam traşlı ağaçların olduğu Arizona Sun City’nin sakin, geniş ve düzenli sokaklarından birinde ponponlu ve tonton vaziyette ortaya çıktıkları sahneyle açılıyor film. Etrafta nefes alan herkes de tıpkı bu ponpon kızlar gibi ayrı ayrı tontonlar. Sakin sakin araç kullanıyorlar, öyle de hareket ediyorlar. Sun City insanların şortla, terlikle ortalıkta gezdiği bir çeşit açıkhava huzurevi sanki. Bu evlerden birinde ben hasta bakıcı değil, ev sağlığı bakım uzmanıyım diyen görevli ortalıkta don paça gezen Larry’ye kızıyor sifonu çekmediği için. İlgilenmek zorunda olduğu yaşlı kadınsa boş bakışlarıyla yaşıyor mu yaşamıyor mu belli değil. Tuvaletten çıkmak bilmeyen Larry’yi fark eden görevli, içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında dona kalıyor. Tuvaletin içinde birikmiş pisliklerle aynaya yazı yazmış Larry. Şuuru gitmiş gibi, bir çocuk gibi ağlıyor mu gülüyor mu belli değil. Aynı gün New York City’de bekar yaşayan kızı Wendy’e haber uçuruluyor ilk önce. O da Buffalo’daki erkek kardeşini arıyor. İkisi de bekar olan kardeşleri tanıyoruz böylelikle yavaş yavaş. İki kardeş de “yazmak” işindeler. Jon profesör ve Brecht üzerine bir kitap yazıyor. Mesleğinde hırslı, ödül almak peşinde. Polonyalı kız arkadaşı ile evlenmediğinden, vizesinin süresi dolan kadın sınırdışı edilecek ve o buna bile sessiz kalıyor. Fakat her sabah ona yumurta pişirdiğinde ağlıyor suçluluk duygusundan ve minnetten. Wendy’se tiyatrocu ve piyesler yazıyor. Aynı zamanda da bir ofiste çalışıyor geçici olarak. Evinde kedisiyle yaşıyor. Evli bir adamla ilişkisi var. Adam tipik ne yardan ne serden. Yani hem karısını hem Wendy’i idare ediyor. İki kardeşin hayatlarına bakılacak olursa, her ikisinin de hem kariyer açısından hem de özel yaşantılarında bir şeyleri ıskaladıklarını görüyoruz. Hayatlarını düzene sokamamışlar halen daha.

83AE18E9-50FC-4986-A787-61E56D1AD1F9

AA6B0EA4-CD10-4598-95C7-FCAF754DE789

Babalarının resmi nikahsız beraber yaşadığı kız arkadaşı ölünce, çocukları aileden olmadığı için Larry’e bakamayacaklarını söylüyor. İş başa düşünce de Sun City’de elleri kolları bağlı vaziyette bir hastaneye yatırılmış babalarını almaya gidiyorlar. Babaları üzerlerine kalıyor böylelikle. Fakat modern zamanlar bunlar ve Jon tıpkı anneleri gibi kendilerine pek bakmamış ihtiyar babalarını bir huzurevine yatırmanın en doğru karar olacağını söylüyor. Bakıcıya verecek paraları da olmadığından, altını değiştirip, temizlemek zorunda kalacaklar yoksa. Wendy’se korkunç korkunç insanlar olduklarını tekrarlayıp duruyor bu kararlarından ötürü. İş uygun bir huzurevi bulmaya kalıyor ve Jon takibi kolay olacağı için Buffalo’da bir yer aramak üzere yola çıkıyor. Destekli yaşam merkezleri bunama sorunu olan hastaları kabul etmediğinden daha demode, ilkel ve hastanevari huzurevlerinden birine yatırılmak üzere kutu kutu ilaçları ve yedek bağlama bezleriyle yola düşen baba kızın uçakla Buffalo’ya giderken yaşadıklarıysa tam bir efsane. Geldiklerinde aynı odayı paylaşacağı akranıyla aralarındaki perdeyi çektiklerinde, gözünde gözlükleri, elinde kitabı, evinden taşınmış özel eşyaları, kitapları ve çerçeveler arasında yatağında oturmakta olan adama merhaba diyorlar ezile ezile. Onlar da zamanla kendi taraflarında bir düzen kuruyorlar bundan böyle. Bu süreci yaşamamış olan biri tüm bu ayrıntıları bilemeyeceğinden filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Tamara Jenkins’in çektikleri ve gözlem yeteneği hakkında bir fikir sahibi oluyorsunuz bu sayede. İlk huzurevi günü akşamında hemşire sıkı sıkı tembihliyor Wendy ve Jon’a ilk ayrıldıkları akşam olayı fazla abartmamaları ve sıradan bir şekilde vedalaşmaları hususunda. Larry ise kafa karışıklığı içinde. Odadan çıkarken kıza bahşiş vermeyi unutmayın diyor, çünkü kendini otelde zannediyor. Çoğu yaşlı insan gibi duyma sorunu yaşadığından, kulaklık alıyorlar ona ve nerede olduğunu söylemek mecburiyetinde kalıyorlar bir süre sonra. Prosedür gereği kendisine soruyorlar gömülmek mi yoksa yakılmak mı istediğini ve de komaya girerse eğer solunum cihazına bağlanmak isteyip istemediğini. Aklı başına gelen Larry fişimi çekin, gömün beni idiotlar diyor öfkeyle. Hastalığın cilvesi ve biraz da tabiatından kaynaklı ara ara öfkesi dışına taşıyor yaşlı adamın. Yine de çocukları arabada onun için kavga ederlerken, kulaklığının sesini kapatıp, montunun kapüşonun başına çekiyor ve kendi dünyasına dalıyor. Hastanede kendi film gecesinde ırkçı bir film izletiyor hastalara ve çalışanlara. Çoğunluğu zenci olan hasta bakıcılar tepki gösteriyorlar siyah boyayla zencileşmeye çalışan fakat daha çok maymuna benzeyen Fred Astaire’in haline. Babasının ona attığı tokatlar geliyor aklına bu anlarda. Babasından gördüğü sevgisizliği aktarmış çocuklarına, daha iyisini görmediğinden öyle de devam etmiş aksiliği.

A94F95ED-5ADD-4AF5-9A2D-85EB59C02BE2

Wendy babasının bulunduğu ortamdan rahatsızlık duyuyor ve onu daha iyi bir yere yatırmanın telaşı içine düşüyor. Wendy’nin göremediklerini söylüyor Jon ona nihayet. Benim için filmin anlatmak istediği şeyleri bu birkaç cümle ile özetliyor Jon rolünde Philip Seymour Hoffman. Aktörün hiçbir rolü unutulur gibi değil ki. Kendisinin “kötü” bir tane bile performansını izlemedim ki… Wendy bundan böyle kabullenmeyi öğreniyor. Ara ara çıkışları oluyor yine de. Babasının kırmızı yastığını tekerlekli sandalyedeki kadının elinden çekip alırken içindeki şirret çıkıyor meydana. Çok işler başarmış gibi alıp babasına götürdüğünde adam istemiyor bile. Hasta bakıcı sanıyor onu, tanımıyor. Bundan böyle de terminal aşamaya giriyorlar. Çeşitli nedenlerden ötürü yakınlaştığı Nijeryalı erkek bakıcı babasının daha ölmeyeceğini söylüyor ona. Çünkü havanın bedeni terk etmesinden ötürü, ayak parmakları ölüme birkaç gün kala muhakkak bükülürmüş. Wendy merakla açıp baktığında bükülmediklerini görse de, bir gün geliyor ve bükülüyorlar nihayetinde.

Bütün hastalıklarda geçirilen aşamalar vardır. İlk duyulduğunda yaşanan şok, gerçeklerle yüzleşmekten duyulan sıkıntı, kaçış, reddediş, bahaneler üretme ama sonunda illaki kabulleniş. Bu film bu zaman dilimini hasta yakınları açısından çok gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Nereden mi biliyorum, yirmi dört saat içinde üç huzurevi değiştirdim çünkü. Neden, hiçbirini  beğenmedim çünkü. Neden? Halamı eve alıp bakamayacaktım ve onu lüksün içinde yatırdığım takdirde huzurum olacaktı, başımı yastığa rahatça koyabilecektim çünkü. Ve bunlar da benim günahlarım çünkü. Yaşlılık en kötüsüymüş, yaşlılıkta yalnızlık en fenasıymış. Dört gün boyunca felçten aç susuz kala kaldığı yatağında yatarken bulunup hastaneye getirildiğinde ve ben ona ancak altı saat sonra ulaşabildiğimde yoğun bakımda şuuru yarı açık, ağzı köpükler içinde gördüğüm andaki çaresizliğini, böylelikle onu terk eden dikenlerini şimdi ben aldım batırıyorum her gün yüreğime.

Bir arkadaşımın tavsiyesiydi bu film. Üzerine Meyerowitz Stories’i, onun üzerine de Amour’u izlersen eğer kendi intihar üçlemeni de tamamlamış olursun dedi bana. Henüz bir intihar girişimim olmamakla beraber, insan ara ara da düşünmüyor değil hani, çağımızın kanserden daha büyük bir vebası olan ve kişiyi bir sebzeye dönüştüren Alzheimer öncesinde demansa yakalanırsam diye gizli bir vasiyetle üçüncü şahıslara duyurmadan, Allah(hastalık) aklımı almadan canımı alsın diye ve hem kendime hem de çevremdekilere vereceğim en az hasarla yaşam döngümü tamamlama kaygısıyla bir yakınıma gerekli talimatlarda bulunmak isteğiyle yanıp tutuşmadım da değil bu filmler, en başta da halam sayesinde.

Meyerowitz Stories’de babaları hastalanan üç evlat bir süre sonra ellerinde kağıt kalem doktorun ağzından çıkan her ayrıntıyı not ediyorlardı. Doktorlarının yurtdışına çıkacağını öğrendiklerinde kadına tavır alıyor, gitmemelerini rica ediyorlardı. Doktorsa hastadan daha çılgın hasta yakınlarıyla uğraşmaktan oldukça antrenmanlı ve kontrollü bir şekilde kocam gitmezsem beni öldürür diyordu sakin sakin. Sonra da hemşireye takıyorlardı. O gidince hüzünlenip, tekrar karşılaşınca sarılıyorlardı kimselerin anlayamayacağı bir coşkuyla kızın şaşkın bakışları karşısında. Ne de olsa o da ailelerinden biriydi. Bablarına bakmıştı çünkü. Hastanede kurdukları düzene o kadar alışmışlardı ki, evde yedikleri yemek onlara tat vermiyordu. Çünkü babaları ordaydı. Çünkü babanın olduğu yer yuvalarıydı. Hastane zamanla bir yuvaya dönüşmüştü gözlerinde. Ben bunları o kadar çok yaşadım ki ve bunları yaşamazsan bilemezsin… Ki.

2772B9D1-CD7D-4E66-A332-65C0C5BCFC83

 

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

ED13CACD-830B-4EE8-B598-A927D9D9B433

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

”Mitler toplumsal rüyalardır; rüyalarsa özel mitlerdir.” Joseph Campbell, antropolog

Korkma sakın. Histerik olma. O kadar da trajik değil. Bazen bedenin hareket edememekten ağrıyor ve uyuyamıyorsun. O kadar.” Kim

Filmin yönetmeni Yorgos Lanthimos’un izlediğim üçüncü filmi “Kutsal Geyiğin Ölümü”. Oyuncu olarak yer aldığı Attenberg’i de izlemiştim daha önce, oyunculuğu nasıl acaba diye. Adam yönetmen, aklına esmiş bir filmde rol almış, oyunculuk üzerine kariyer yapmamış neticede. Yönetmenliği altında izlediğim filmlerine gelince de Dogtooth’u şaşkınlıkla karışık bir beğeniyle, Lobster’ı artık yönetmeni bildiğimden ötürü duyduğum aşinalıktan kaynaklı fakat tereddütsüz bir hayranlıkla, son filmi olan Kutsal Geyiğin Ölümü’nü ise Lanthimos’sa izlenir türünden bir farkındalıkla izledim ve yine değişik buldum ve çok beğendim. Sizi hangisini daha çok beğendiğimi sorma ve düşünme sıkıntısına düşürmeden diyeceğim ki: “Dogtooth”. Böyle zekice sinir bozmak bir Haneke’ye mahsus sanırken, yanılttı bizi Atina’lı yönetmen, seneler 2009’u gösterir iken. Tek atımlık kurşunu olmadığını ispatlayansa, arka arkaya çektiği iyi filmleri oldu, öncelikle de Lobster geldi. Amerikalı ve Avrupalı oyuncularla çektiği filmle Cannes’dan eli boş dönmedi. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ise yine Cannes Film Festivali’nden bu sefer en iyi senaryo ödülü ile ayrıldı. Geniş ve ferah alanlarda geçmesine rağmen yanıltıcı ve tekinsiz mizansenler, uzaktan takip halinde hareketli kamera, yer yer iyice ilginçleşen soğuk tonlamalı diyaloglar, tuhaf aile bağları, dış dünyadan gelen bir yabancının var olan düzeni yıkması, mitolojik ve dini göndermeler, enteresan bir intikam ve eden bulur hikayesiyle birleşiyor bu defasında. Eden buluyor mu, evet buluyor ama masumun kurban edilişiyle son buluyor. Filmin adında bahsi geçen kutsal geyik nedir diye sorduğunuzda, Yunan mitolojisi devreye giriyor ve size burada ilk önce bu mitosu özetlemeye çalışacağım internetten aşırdığım bilgiler eşliğinde. Kısaca filme giriş yapıyoruz bu vesileyle. Önemli bir kurban mitine sırtını yaslamış senaryosu. Aslı ve arketipi ise Troya savaşı esnasında yaşanmış. Aka ordusu kral Agamemnon önderliğinde birleşerek Troya’ya karşı sefere hazır halde Yunanistan’ın kıyı kentlerinden Auilis’de toplanmışlar. Donanma tüm hazırlığını tamamlamış ve denize açılmak için uygun rüzgarın çıkmasını beklemeye başlamış. Günler geçmesine rağmen rüzgar bir yana küçük bir esinti bile olmazken, askerler sabırsızlanmaya başlamışlar ve ordunun bilicisi Kalkhas’a danışmışlar. Kalkhas bilicilik yeteneğini konuşturmuş ve kehaneti duyurmuş; rüzgarın çıkmama nedeni Artemis’tir diye. Çünkü tanrıça avlanırken kendisine ait bir geyiği öldürdüğü için kral Agememnon’a öfkelenmiş ve ona kin beslemiş. Artemis eğer Agamemnon’un kızı İphigenia’yı kendisine kurban olarak sunarsa kralı bağışlayacak, rüzgarın esmesini ve donanmanın yola çıkmasını sağlayacakmış. Bu sözler üzerine çılgına dönen Agamemnon önce kızını kurban etmeyi kabul etmese de, Menelaos ve Odysseus’un donanmanın çıkarlarını kendi çıkarı üzerinde tutması gerektiği yönündeki sözleri ve ısrarları üzerine durumu kabullenmiş. Mykene’deki Karısı Klytaimestra ve kızına bir haberciyle gönderdiği mektupta, İphigenia’yı Akhilleus’la evlendireceğini, bu nedenle Aulis’e gelmelerini bildirmiş, bu habere sevinen Klytaimestra ise kızını yanına alarak Aulis’e gelmiş. Agememnon’un yanına geldiklerinde kızının gelin olarak değil, kurban olarak çağrıldığını öğrenen Klytaimestra öfkeden deliye dönmüş. Yalvarmalar ve ağlamalar kararı değiştirememiş ve kurban edilmek için hazırlanan İphigenia sunağa çıkartılmış. Tam bıçak boğazını keseceğinde, merhametli tanrıça Artemis, kızı sunaktan alarak yerine bir geyik bırakmış. İphigenia’yı kurban edileceği sunaktan alarak rahibesi olarak Tauris’e (Kırım) tapınağına götürmüş. Kurban kesildikten sonra rüzgar esmeye başlamış, donanma yola koyulmuş. Tekrar evine dönen Klytaimestra ise kocasının kızını kurban etme isteğini hiç bir zaman unutmamış. Savaş bitip Agamemnon ülkesine döndüğünde, bu yaptığının bedelini krala canıyla ödetmiş. Efsane kısmı burada bitiyor, biz şimdi gelelim filmimize.

113448B3-D08E-483C-9D66-F02187173C46

Yerinde atmakta olan bir kalp var filmin açılış sahnesinde. Kan kırmızısı değil rengi, kalp bildiğin kalp şeklinde de değil. Atıyor ait olduğu yerde. Bir el var dikişleri atmakta olan. O elin sahibi olan karizmatik doktor rolündeki Colin Farrell’ınsa rol aldığı ikinci Lanthimos filmi bu. Üzerindeki kanlı kıyafetleri çıkarır çıkarmaz çöpe atıyor. Kamera cerrahtan kalan öte berinin bulunduğu çöpe bir süreliğine odaklandıktan sonra, anesteziyolojisti Matthew ile beraber uzuun bir koridorda yürürlerken yüzeysel bir şekilde kol saatleri üzerine konuşuyorlar. En yakın tarihte Dunkirk’te izlediğim Barry Keoghan, Martin rolüyle çıkıyor bu sefer karşımıza. Babasını kaybetmiş, annesiyle beraber yaşıyor delikanlı. Filmin başında yetimliğinden kaynaklı Steven’a yakınlık duyduğunu düşündürtüyor. Beraber öğle yemeği yiyorlar, Steven ona bir saat hediye ediyor, evine davet edip ailesiyle tanıştırıyor, karşılığında o da onun evine gidip annesiyle tanışıyor. Steven’ın on altı yıllık evliliğinden bir oğlu bir de kızı var. Göz doktoru olan güzel bir eşe, beraber doktorculuk oynadıkları garip bir cinsel hayata, şık mobilyalarla döşeli iyi bir muhitte yer alan dışardan da şık görünen bir eve sahip. Steven, Martin hakkında iş arkadaşına ve karısına yalan söylüyor. Babasının trafik kazasında öldüğünü söylüyor karısı Anna’ya, arkadaşına da Martin’in yakın bir akrabası olduğunu söylüyor. İki erkek arasındaki gizem ilerleyen dakikalarda çözülüyor. Bu arada Steven’ın üç yıldır içmediğini öğreniyoruz. Martin, Steven’ı o kadar benimsemiş görünüyor ki açıkça söylüyor annesiyle birlikte olmasını onayladığını. Etraflarında dönen bunca gariplikler karşısında iki masum çocuktan Kim ilk gördüğü andan itibaren Martin’den hoşlanıyor. Bu arada bir sabah okula gitmek için yataktan kalkan Bob, bir daha yataktan kalkamaz hale geliyor. Derhal hastanelerine götürüyorlar ve tüm tetkikleri yaptırıyorlar sırasıyla. Tüm tetkiklerin sonucu iyi çıkıyor. Psikosomatik bir vaka olduğunu düşünen karısını paylıyor Steven. Çocuğu zorla yürütmeye çalışıyor. Martin Bob’u hastanede ziyarete geldiğinde ancak bir açıklama getiriyor tüm bu yaşananlara. Steven’ı kafeteryaya çağırıp anlatmaya başlıyor. Zamanında Martin’in yaptığı ameliyatta ölmüş babası. Şimdiyse bu acının telafisini istiyor ve karşılığında Steven’ın kendi ailesinden birisini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Buna karar verecek olan kişi de yine Steven olacak ve eğer Bob, Kim ya da eşinden birini öldürmezse hepsi birden hastalanıp ölecekler. Önce paralize olacaklar, sonra açlıktan ölene dek yemek yemeyi reddedecekler, son olarak gözlerinden kanayacaklar ve tüm bu belirtilerden sonra da nihai son gelecek. Anlatılanları sükunetle dinleyen Steven, az sonra çağırdığı güvenliğin Martin’i hastaneden kapı dışarı edişini de aynı sükunetle izliyor.

Filmin başlarında dışarıdan son derece mükemmel görünen çiftin, en büyük zorbalığı çocuklarına uyguladıklarını öğreniyoruz yavaş yavaş. Anne kız arasındaki çekişme hiç bitmiyor, anne kızını tokatlıyor, anne kızının elindeki telefonu zorla elinden alırken bir yandan da ben babana benzemem diyerek incecik bileğini sıkıyor hiddetle, baba oğluna o çok sevdiği saçlarını kestirmesini söylüyor, yemek yemiyor diye kızıp donut’ı ağzına tıkıştırıyor, yürümüyor diye yerde sürüyüp en nihayet yere atıyor, birbirimize bir sırrımızı verelim dedikten sonra da ergenliğinden kalma saçma sapan bir anısını paylaşıyor onunla. Karşılığında bir sırrını anlatmasını istediğinde, çocuk saf saf benim hiç sırrım yok diyor. Hızını alamadığında Martin’in evine gidip kapısını yumrukluyor. Annesinin fantezilerini gerçekleştireceğini, sevdiklerine bir şey olduğu takdirde hapislerde çürüyeceğini dillendiriyor yüksek sesle. Sonunda da karısına babasının ameliyat masasında kaldığında 46 yaşında olduğunu ve ameliyata alkollü girdiğini itiraf ediyor. Ona kalsa hastayı öldüren ameliyat değil, anesteziyolojistin hatası ve asla bir hastayı öldürecek türde bir hata yaptığını düşünmüyor. Anesteziyolojiste kalsa da her zaman cerrah sorumlu ve Steven ameliyata girmeden iki tek/duble çakmış bile çoktan.

BF9D69E3-5E51-46E0-A093-DA91B866D090

Karısı Steven’ın yapmış olduğu hatanın bedelini neden ben ve çocuklarım ödemek zorunda kalıyoruz diye sormaya Martin’in evine gittiğinde, çocuk zamanında kendi yaşadığı acının ve yetim kalışının tarifsiz ağırlığını anlatıyor ona kibarca. İki çocuğu da yatağa bağımlı vaziyette eve getiriyorlar bundan sonra, tıbben yapılabilecek bir müdahalenin imkansızlığı karşısında. Mamayla besleniyor çocuklar bu zaman zarfında. Hasta yataklarında, monitöre bağlı ölümü bekliyorlar evde. Steven’sa yedisinde neyse yetmişinde de o misali, çocukları yan odada ölürken, patates püresi filan yapmasını istiyor karısından. Steven başarılı bir cerrah, iyi bir aile babası gibi görünse de; bir hastasının ölümüne neden olmuş, öfkeli, yalan söylemekten çekinmeyen, son derece yüzeysel bir adam öte yandan.

Bundan sonra yaşananlarsa kah trajikomik, yer yer de gore. Kim eğer yaşarsa Martin’le beraber olmak istiyor bundan sonraki hayatında. Bob öldüğü takdirde mp3’ünü almak için izin istiyor ondan. Bob zamanında babasının buyurduğu gibi saçlarını kendi elleriyle kesiyor. Babası evlatlarından birini feda edecek ama bir türlü karar veremiyor. Okullarına gidip yetkiliye soruyor siz olsanız hangisini seçerdiniz diye. “Sophie’nin Seçimi”ndeki gibi bir karar vermesi gerekecek çünkü. Tek farkı, seçtiği evladını kendisi öldürmesi gerek bu senaryoda.

6D5D8DC6-4F65-4A0A-A20A-B5A8F12BA8A0

Murphy ailesinin evlerinin bodrum katında Martin var artık. Steven onu bir başka şey için çağırıp, elini kolunu bağlamış. Öfkesinden toparlıyor, dişlerini kırıyor. Martin’se Steven’ı ısırdıktan sonra, kendi kolundan kopardığı bir parçayı tükürüyor kan revan içinde. Kim sürüne sürüne merdivenlerden inerken, Martin son derece umursamaz bir halde kan revan içinde bağlı da olsa sigarasının dumanlarını üflüyor havaya. Olanlardan zevk alıyor gibi, az önce şakağına silah dayanmış olan o değilmiş gibi, sanki ölmekten korkmuyormuş gibi. Eğer Steven onu öldürseydi, bu lanet gereği, olmadı yasalar gereği bir kurşunla dört kişiyi öldürecekti. Anna ise İsa’ymışçasına önünde eğilip ayaklarından öpüyor Martin’in. Kızları kendini feda ediyor. Tanrısı olarak gördüğü babasına bana can verdin, ancak sen alabilirsin diyor. Efendisine itaat eden bir kul gibi konuşuyor. Anne ise tekrar bir çocuk yaparız, daha yaşımız genç, olmadı tüp bebek olur diyor. İnsan doğası diyoruz ya bazen, şöyle kötü böyle fena diye… Steven bir an olsun karısını feda etmeyi düşünmüyor, çünkü bu ağır yükü ve bırakacağı suçluluk duygusunu tek başına taşıyamayacağını ve kimseyle de paylaşamayacağını gayet iyi biliyor. Oğlunu öldürdükten sonra yani Iphigenia yerine geyiği feda ettikten sonra maaile gittikleri restoranda bir şey olmamış gibi oturuyorlar. Martin içeri girip tabureye oturduğunda Kim’in onunla kurduğu gelecek planlarından vazgeçmediğini görüyoruz. Nasılsa bir kurban verildi, kısasa kısas gerçekleşti, herkesin içi rahat etti. Hayat devam edecek bir şekilde, öyle ya da böyle.

Çok enteresan bir oyuncu yönetimi olan Lanthimos, yer yer bir manken gibi kullanmış tüm aktörlerini. Bunun bilincindeki oyuncularsa, askıdaki kıuafetler misali hazır vaziyette podyum sırasını bekliyorlar sanki. Nicole Kidman’a gelince, Cannes’da verilen onur ödülü bile çok az kendisine. Alicia Silverstone’sa filmin sürprizi olmuş, özellikle de benim gibi doksanlarda genç olan bir kuşaktan gelenler için.

A465D3DE-C01B-49D5-815C-6888112828F5

31747418-F200-4009-B318-1B311E022585

THELMA

7C260A3A-D642-4074-87A7-E6E92418F3FD

THELMA :

“Bilgi insanı diğerlerinden üstün kılmaz. Bilgi olmadan hayat nasıl meydana geldi?” Trond

“Tanrım kurtar beni bunlardan
Çıkar bu düşünceleri aklımdan.” Thelma

<