BİRİ YAZAR, BİRİ ÇİZER VOL – 8:

DARK

B370A26D-BC12-47EF-852A-4F7E381A7DC8

DARK :

“Zamanın doğrusal olduğuna güveniriz. Muntazam şekilde ebediyen ilerlediğini düşünürüz. Sonsuza dek. Ancak geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark bir illüzyondan ibarettir. Dün, bugün ve yarın peş peşe gelmez. Sonsuz bir döngü halinde birbirlerine bağlıdırlar. Her şey birbirine bağlıdır.” Tok bir ses

… ve o aynı tok ses on bölüm boyunca ara ara ve kendini hiç unutturmama gayreti ile çıkıyor karşımıza. Üstelik hep sevecen, hep babacan hoş da bir tınısı var o aynı sesin. Tıpkı gökyüzünden seslenen bir Tanrı gibi.

Albert Einstein’ın “Geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark inatçı bir illüzyondan ibarettir.” sözünü esas alarak zaman makinesi, solucan deliği, ak delik, kara delik ve bilimum ilerleme cihazlarıyla kahramanlarının zoraki de olsa zamanda yolculuk ettiği, geride kalanlarınsa gidenlerin nereye gittiğini sorgulayıp durduğu pek çok karakter, pek çok aile barındıran, takibi güç olsa da zeka ve dikkat gerektiren, dolayısıyla senenin en iyilerinden olmaya aday dizinin kurgusuna geldiğimiz takdirde, on bölüm boyunca olayların tıkır tıkır işlediğini görüyoruz tabir-i caizse. “Unsere Mütter, Unsere Vater”, henüz tamamını izleme şansı bulamadığım “Babylon Berlin” gibi diziler de olmasa Almancayı hepten unutacağız derken(Ataları Nazi kamplarında vakit geçirmek zorunda kalmış Yahudiler’e sorsan Almanca’nın mükemmelliğini, güzel güzel cevaplar alacağımdan eminim), neyse ki Maren Ade harikası Toni Erdmann çıkmıştı yakın bir tarihte. Berlinale de olmasa ya da Fatih Akın ara ara film çekmese, arada bir bizim ülkenin ve onların ülkesinin keçileri de bir köprüde karşılaşmasa, son olarak gezginlerin rotası “Romantik Yol” da olmasa kışın karlarla, bir de disiplinli ve çalışkan insanlarla kaplı ülkeyi hepten unutacağız diyorduk ki Aralık gibi düşüverdi dizimiz malum ortamlara. Gelelim yabancı basında sık sık karşılaştığımız Stranger Things ile arasındaki mukayeseye. Dark, tıpkı adı gibi çok daha karanlık ve grift bir senaryoya sahip, yetişkinlere yönelik, yetişebilirsen anlayabilirsin dizisi. Dizide yer alan dört ailenin bireylerinin birbirleriyle etkileşimleri geçmişlerindeki karanlık ilişkilerin gölgesinde kör topal ilerlerken ortaya çıkan çocuk kayıplarıyla, sırların teker teker deşifre olduğunu görüyoruz inceden. İtiraflar, vicdan muhasebeleri, aldatmalar, çok çok büyük sırlar var işin içinde. Kimin eli kimin cebindeymiş görüyoruz bizler de. İnsanoğlu yasak elmanın ürünü olunca, elinden geleni yapıyor haliyle insanoğlu olmanın hakkını vermek üzere. Öte yandan o yasak elmalar olmasa, o yasak tanımaz zihinler fikir üretmeseler ne o diziler, ne bu filmler, ne de şu kitaplar ortaya çıkardı. Değil mi keçiler ve kendisini keçi hissedenler?

A3304A79-DC26-4D84-B0AC-7DF01F7635A6

304BD63A-2247-40D7-8234-20415A2AE00B

Dünya bir simülasyonsa deja vu, matrix hatası yüzünden olur.” Jonas Kahnwald

Winden şehri, Almanya’nın güneybatısında yer almakta. Etrafı ormanlarla kaplı şehrin ismiyse Winden im Elztal olarak geçiyor gerçek hayatta. İsmi ve karanlık ormanlarla kaplı oluşuysa kurgu değil, gerçek. 21 Haziran 2019’da kendini asmak suretiyle intihar eden Michael Kahnwald, geride bir de mektup bırakıyor 4 Kasım 2019 saat 22.13’den önce açılmaması şartıyla. 4 Kasım 2019 tarihinde, sabah saatlerinde, aynı evde Hannah Kahnwald kendini asmak suretiyle öldüren kocasının yasını tutmaktan vazgeçmiş olacak ki, evli bir adam olan Ulrich Nielsen’ı sabah koşusundan evvel motive etmeye çalışıyor yatak odasında. Bu motivasyon çalışmasıysa aynı evde beraber yaşadığı oğlu Jonas’ın seslenişiyle son buluyor ve yataktan çıkılıyor usulca. Jonas’ın, babasının intiharı ertesi travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını ve akıl hastalıkları kliniğine yatırıldığını öğreniyoruz bir süre sonra. İlaç tedavisi görmesine rağmen karabasanlar ve sanrılar peşini bırakmıyor halen daha. Bu arada on üç gündür kayıp olan Erik’in ailesi polise soruşturmanın akibetini sormak için geldiğinde Ulrich’in polis dedektifi olduğunu öğreniyoruz. Charlotte onun iş arkadaşı ve acılı aile yüzüne tükürdüğünde dahi saygıyla karşılıyor karşı tarafın acısını. Polis muamelesi alttan almaya dayalı çünkü ve karşılarındaki oğulları yok olan bir aile neticede. Kahnwald, Nielsen, Doppler ve Tiedemann ailelerinin üç nesli, üç ayrı zaman diliminde anlatılıyor. Ve yavaş yavaş bu aileleri tanıyoruz. Empati kurmaya kalktığınızdaysa bir kusursuzluk arıyorduysanız yanlış adrese geldiğinizi anlıyorsunuz. Sağır dilsiz bir kız bile son derece acımasız olabiliyor yeri geldiğine kndi akranına karşı. Hepsi arızalı olan aile bireylerinin geçmişin mirasını taşıdıklarını görüyoruz öte yandan. Nerede yanlış yola saptıkları, hayatlarının ne zaman istediklerinin tam zıttı olmaya başladığının cevabını arıyorlar umutsuzca. Oysa ki her şey kendini tekrar ediyor bir şekilde. Tıpkı otuz üç yıl önce olduğu üzere.

694F0917-2285-45E7-9DFE-78863A60B53E

27BABCC0-3A86-4F18-80D1-F50A79FA21B8

8CA4DE44-FA0C-4AB2-B44D-7DAEB208F2FE

Ölsen bile bulunmak istersin.” Mikkel Nielsen

Bunu söyleyen Mikkel de kayboluyor bir başka uğursuz gecede. Mikkel, Nielsen ailesinin üçüncü ve en küçük çocuğu. Onun kayboluşundan dokuz saat sonra bir başka çocuk cesedi bulunuyor ormanda. Yaklaşık on altı saat önce ölmüş on ila on iki yaşlarında bir çocuk bu. Göz bölgesi tamamiyle yanmış, kulak kanalları ve kulak zarı zarar görmüş halde. Otopsi esnasında herhangi bir cinsel taciz bulgusuna rastlanmadığı anlaşılıyor. Bu arada bundan tam otuz üç yıl evvel kaybolan amcasından sonra tüm aile bir kez daha sarsılıyor derinden. Özellikle de baba Ulrich. Çünkü oğlunun kaybolduğu anlarda Hannah’yla kaçamak yapıyor ve ilerleyen bölümlerde öğreneceğimiz üzere, on beş yıl önce kardeşi kaybolduğu esnada bu sefer de babası bir başka kadınla berabermiş.  Ailesi umutsuzca onu arayadursun, ufaklık şaşkın şaşkın Winden’deki evinin yolunu tutuyor. Anahtarlarla kapıyı açamasa da, tarihlerden 5 Kasım 1986 ve burası annesinin ailesinin oturduğu ev o zamanlar. Çernobil Faciası’nın üzerinden altı ay gibi kısa bir süre geçmiş daha. Kayıp Mads’i beklerken Mikkel çıkageliyor aynı zamanlarda. Müstakbel annesi henüz lise çağlarında ve bu hiç tanımadığı çocuğa kimi aradığını sorduğunda annemi arıyorum diyor Mikkel ona şaşkınlıkla. Bu arada gökten ölü kuşlar düşüyor, otuz üç koyun telef oluyor bir gecede. Kalpleri duruvermiş hepsinin aynı anlarda. Dizi boyunca üç çocuk, otuz üç koyun için temsili bir koyun, bir de kuş otopsisi yapılıyor. Mikkel’e Hemşire Ines Kahnwald sahip çıkıyor ve evlatlık ediniyor. Çocuksa kabullenmeye çalıştığı kadar kabul ettirmeye çalışıyor gelecekten geldiğini. Bu özel durumun açıklaması yine aynı tok ses’ten geliyor ve diyor ki : “Kara delikler, evrendeki cehennem ağızları olarak kabul edilirler. İçine düşen kaybolur. Sonsuza dek. Nereye peki? Kara deliğin arkasında ne var? Mikkel nerede ve hangi zamanda? Uzay ve zamanda her şeyle birlikte kaybolur mu? Yoksa orada uzay ve zaman birbirine bağlanıp sonsuz bir döngünün parçası haline mi gelir? Ya geçmişten gelen her şey gelecek tarafından etkileniyorsa.” Yani, kısaca ya başlangıç sonsa?

4F203633-D9D6-4425-A158-58C8F9CCDED4

EDC3F223-4DE9-4B37-91D3-002ED9C1833F

Takvimlerimiz yanlış. Bir yıl aslında 365 gün değil. O yüzden asla tam olarak senkronize olamıyoruz. Ama 33 yılda bir her şey eski haline dönüyor. Yıldızlar, gezegenler, evren aynı konuma geliyor. Ay-güneş döngüsü, Nietzsche’nin bengi dönüşü. Her şeyin tekrar ettiği, her şeyin daha önce yaşandığı hissi, devasa bir deja vu.”

Bahsi geçen ve tekrar eden olayların gerçekleştiği tarihte, Ulrich Nielsen bu sefer de küçük oğlunu kaybediyor kardeşinin kaybından 33 yıl sonra. Arayışındaki çıkış noktasının hatalı olduğunu ise çok sonradan anlıyor. Çünkü mühim olan Mikkel’in nerede değil, hangi zamanda kaybolduğunu bulabilmek. Bu ise mağaradaki kapıyı keşfederek, koridordan bir başka zamana geçmesiyle gerçekleşiyor ancak. Onun öncesinde ise kendisini saplantı haline getiren Hannah ile baş etmeye çalışıyor bir yandan. Hannah’nın onu öylece bırakmak gibi bir niyeti de yok. Yıllar önce aşktan gözü kör olan ve hemen her şeyi yapabilecek potansiyele sahip on dört yaşındaki kız, hala o on dört yaşındaki kız ve yaptığı kötülüğün bir benzerini yapmak üzere şantajla bir maşa buluyor kendine ivedilikle. O tüm bunları planlarken, oğlu en nihayet babasının yazdığı mektubu okuyor. O mektuba göre yakın zamanda kaybolan Mikkel’in zamanda yolculuk yapıp 1986 yılına gittiğini ve orada kaldığını, zaman içinde Mikkel’in nereye ait olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyen Mads’e dönüştüğünü öğreniyoruz. Hayatta kalmak için yalanı gerçeği yapan çocuksa en nihayet intihar ediyor. Hastanede tanıştığı annesi Hannah ile on dört yaşında iken tanışmışlar. Sonra da evlenmişler ve Jonah doğmuş. Bu durumda Jonas’ın bir büyükannesi daha var, o da lisenin müdürü yani Ulrich’in karısı Katharina Tiedemann. Kocası yani bu durumda büyükbaba konumundaki Ulrich de bir yandan annesiyle birlikte oluyor ve kayıp oğlunu arıyor ki o da Jonas’ın babası. Jonah’ın Tiedemann’ların kızıyla yani halasıyla öpüştüğü gerçeği var bir de. Durum böyle olunca da intikamdan gözü dönmüş annesine onun farkna varamadığı bir veda busesi kondurarak zamanda yolculuğa çıkıyor ve burada Noah’dan sonra dizinin en gizemli kişisi olan yabancı ile yüzleşiyor. Bu yabancı ona hiç de o kadar yabancı değil aslında. Ben senim diyor ona. Zamanda kaybolmuş bu adam Jonah’ın büyümüş hali aslında.

FBEDEFE3-8DA3-43CA-BA77-20DFEA8E5CA1

F359A9C8-AED9-41CE-82E1-C0197BE4574C

B870F991-9289-484F-94E0-BFA862098074

İnsan annesiyle babasını tanıyamıyor. Çocukken veya gençken nasıl insanlar olduklarını bilemiyor. Ailesiniz ama birbiriniz hakkında bir şey bilmiyorsunuz.” Martha Nielsen

Zamanda yolculuk yapan karakterler gittikleri tarihte anne babalarının gençlik ve çocukluk halleriyle karşılaşıyorlar. Jonah Mikkel’i geri götürmeyi düşünse de, bu olay geçmişi değiştirdiğinden gelecek yok olacak. Mikkel Hannah ile tanışmayacağından, aşık olup evlenmeyecek ve Jonah doğmayacak. Onu geri götürmesi demek kendi varlığını yeryüzünden silmesi demek olacak. Aynı şekilde zamanda yolculuk yaparak bir otuz üç daha geriye yani 1953 senesine giden Ulrich de, küçük Helge Doppler’i öldürmek suretiyle oğlunu gelecekte yaşatmaya çalışıyor nafile bir çaba içinde.

Solucan deliği sayesinde uzay zaman tipolojisinin değiştiğini, onu büktüğünü, hiçbir şeyin olması gerken yerde kalamadığını görüyoruz. Ulrich babasının 1953 yılındaki halini görüyor. Babası daha küçücük bir çocuk, büyükannesiyse son derece alımlı dul bir kadın. Bu karşılaşma sayesinde: “ Bir karşılaşmayla olacakları değiştirme şansımız olabilir mi yoksa zaman asla yenilmeyen bir canavar mıdır?” sorusuna nedensel determinizmle bir cevap verildiğini görüyoruz. Bu durum mümkün değilmiş yazık ki. Çünkü insanoğlu hayatında bir rolünün olduğuna ve bir şeyleri değiştirebileceğine inanmak istiyor ve insanın doğasında var olan bu hal onu yapabilirim, değiştirebilirim seçeneğine yönlendirse de, istediğin takdirde dağların oynamadığının da altını çiziyor nazikçe. Öte yandan eğer her şeyin bir amacı varsa, bu amaca kim karar veriyor? Tesadüfler mi, Tanrı mı, biz mi? Yoksa hepsi sonsuz bir döngünün içinde yeniden mi yaratılıyor? Ve insanı kim yarattı? Tanrı mı yarattı yoksa evrenin bir ürünü müdür insan? İnsan nedir? Nereden gelir? Neye göre hareket eder? Amacı nedir?

ACE224EC-A959-4A80-9945-68152E67A5C4

İnsanların çoğu satranç tahtasındaki piyondan ibarettir. Bilinmeyen bir el onları yönetiyor. Daha büyük bir hedef için kurban edilmek üzere yaşıyorlar. Jonas, Mikkel, çocuklar… iyi ile kötü arasındaki sonsuz savaşta talihsiz ama gerekli satranç hamlelerinden başka bir şey değiller. Zamanda yolculuğu kontrol etmeye çalışan iki grup var. Işık ve gölge. Biz ışığın tarafındayız. Yaptıklarımızın doğasında kimi zaman karanlık olsa dahiçbir zafer kurbansız kazanılmaz.” Noah

Dizide gizemi çözülmeyen, kim olduğu tam olarak anlaşılamayan tek karakter Noah idi. Kendine müritler edinen, insanın günahlarla dolu olduğunu, saf insan diye bir şey olmadığını, zaman makinesinin gemileri olduğunu düşünen Nuh Peygamber’in gölgesi bile olabilirdi pekala. Ölü bulunan iki çocuğun üzerinden çıkan kıyafetlerde etiket kısmında yazan Made in China yazısı ile komünist Çin tehlikesiyle karşı karşıya olabileceklerini düşünen 1953 Almanya’sının doktorlarının şaşkınlığı, bir de  gelecekten geldim dedikten sonra kendisine geleceğin nasıl bir yer olduğu sorulduğunda, izleyici olarak işte böyle, değişen çok şey var ama aslında yok ve pek de matah değil bize gelmiş olan gelecek cevaplarını kendimize saklamak zorunda kalışımız hoş ayrıntılardı doğrusu. Sonuç olarak izleyici yolunu, cevaplarını kendisi bulsun diyorum ve son bir söz olarak eğer National Geographie, Bilim ve Teknik, H.G.Wells, Einstein, Nietzsche’den bir şeyler bulmak istiyor, aynı zamanda drama yanı kuvvetli bir dizi izlemek istiyorsanız, sakın ve aman Dark’ı es geçmeyin. Pişman olmazsınız. Diyorum. Bilimin hurafelere yenilmemesi için kafaları çalıştırmak gerek. Etrafındakiler değişmiyorsa da, senin kendini değiştirmen gerek.

Reklamlar

LADY BIRD ve TAŞRA SIKINTISI

08B8CD8A-F9CA-4E1B-9878-4BFDB83618AF

LADY BIRD ve TAŞRA SIKINTISI :

“Kaliforniya hedonizminden konuşan hiç kimse Sacramento’da Noel’ini geçirmemiştir.” Joan Didion

… ya da Çorum’da, ya da Yozgat veya Çankırı’da. Sacramento’da geçirilecek olan sakin bir Noel tatili, bir Anadolu şehrinde geçirilecek olan Kurban Bayramı’na eşdeğer olabilir pekala da. Bir paralellik kurmaya çalışıyorum sadece. Çok da zor olmuyor düşününce. Her ülkenin kendine özgü bir taşrası var, onlar adına taşra demeseler de ve şu “Taşra” kelimesi ne hüzünlüdür böyle! Yapabileceklerinin kısıtlı olduğu yerlerdir taşra, kendini kısıtlanmış hissettiğin yerlerindir taşran. Turist olarak kısa bir süreliğine gelmediysen eğer, Çatalhöyük’ten, Alacahöyük’ten ve tüm höyüklerden sanane, sanane her tür ağrıya iyilik veren çamur banyolarından, kaplıcalardan… Birbirine paralel iki çarşısını yürüyerek bitirmenin iki saatini aldığı, internet ve sosyal medyanın olmadığı zamanlarda, bir kitap kurdu da değilsen eğer say bakalım ortaokul, lise çağlarında yapabileceklerini teker teker. Sınırlarını bizzat yaşadığın şehrin çizdiği topraklarda, Çorum’un sınırı Yozgat, Yozgat’ınkiyse Tokat mesela. Bir taşradan bir başka taşraya açılan kapılar bunlar aynı zamanda. Yırtmak, yükselmek, özgür olmak, dünyaya açılmaksa gayen eğer, yanlış yerde doğduğunu, yanlış yerde olduğunu ve yanlış yerlerde yetiştirildiğini düşündürten şehirler bunlar aynı zamanda. Anan belli, baban belli, çapın belli a oğul, ah kızım; biri soğan, öteki sarımsak değil mi be çocuğum! Seni yüreklendirecek cümleler doğduğun evden çıkmayacak, bunu henüz anlamadın mı? İstanbul’da doğmuş olsan hayat ne kadar kolay olacaktı halbuki, değil mi? Acaba? Oysa ki ayağını bastığın çamurlu toprak bile yanlış burada. Şansın varsa bir parça, taşranın da taşrası, taşranın doğusu diyebileceğin, yani kısaca şehrinin yağmur yağdığında pabuçlarını, beraberinde de paçalarını çamurla sınatan bir ilçesinden ya da köyündense merkezinde doğmuş olmanın en büyük lütuf olduğunun da farkındasındır kanımca. Önce sorarlar ya hani nerelisin diye “Nörüyon”un hemen akabinde; dersin sen de ben Çorum’luyum diye. Çorum’un neresinden hemşehrim dediklerinde, “Merkez Abi” demenin dayanılmaz hafifliğiyle birlikte, müthiş bir özgüven çöker omuzlarına birdenbire. Gelsen görsen bir de büyük şehirlerin taşrasını, koşarak kaçarsın köyüne, doğup büyüdüğün, insanına sırtını korkusuzca dönebildiğin, yüzyıl geçse de çiseledi miydi yolları balçıkla kaplanan memleketine. Bizim taşralar böyle, ben yıllardır dolanıp duruyorum o taşraların içinde, ne aradığımı bilmediğim halde. Belki de biliyorumdur içten içe.

DCDACDEB-D9DA-4E43-988F-4F577DFB9363

Gelelim Lady’mize, Kuş’umuza, Minik Kuş’umuza. Amerikan Başkanlarından Lyndon B. Johnson’ın eşine, hemşiresi tarafından takılan “Lady Bird” lakabını kendine kendisinin vermiş olduğunu öğreniyoruz. Karajterin Johnson’a ve eşine duyduğu ilgiden ve bu ilginin kaynağından bahsedilmiyor film boyunca. Kaliforniya eyaletinin başkenti kabul edilen Sacramento’da, ailesinin imkansızlıklar yüzünden bir gün kurtulacağız diye diye yirmi küsur yılı devirdikleri vasat bir evde doğan, ve doksanlarda büyümeye çalışan bir kızın hikayesi anlatılıyor Lady Bird’de. Film, yazılı ve sözlü medyada Juno ile kıyaslandı defalarca. Bir büyüme hikayesinin anlatıldığı iki film arasında çok da benzerlik bulamadım açıkçası iki genç kızın sancılı geçen süreçleri dışında. Bir sınıflandırmaya tabi tuttuğumuzda, bu senenin bir başka “coming of age” filmi idi özellikle de komedi yanı ağır basan. Christine “Lady Bird” McPherson’ın bir senesine tanıklık ediyoruz film boyunca. Film, doksan iki dakikalık süresiyle bir hayli de ekonomik. Kestirmeden fakat dilediği gibi gidiyor sonuca. Sıkmıyor, yıkmıyor, bir çuval inciri berbat etmiyor bu zaman zarfında. Greta Gerwig’in ilk yönetmenlik denemesinde net bir sonuca ulaştığına şahit oluyoruz kısaca. Yönetmenlik kumaşı var bu kadında. Tatlılıkla anlatmış derdini dosta düşmana. Hal böyle olunca da hem eleştirmenler, hem seyirci, hem de ödül verenler açısından kucaklanıyor hararetle. İlk tecrübesinde daha, filmine ruh katabildiğini görüyoruz ve bir soru takılıyor aklıma hemen. Bizim buna benzer filmler çekebilecek yönetmen adaylarımız ve rüştünü ispatlamış yönetmenlerimiz var ve bunun da farkındayız. Kendilerinden tek beklentimizse kasmadan, kasılmadan, öyle bile olsa biz bir garip izleyiciye hissettirmeden bunu başarabilmeleri yönünde; bir sürü imkansızlık dahilinde. Greta Gerwig’in hayran olunası tarafı bu işte. Bu hissi izleyicisine geçirebilen son zaman yönetmenlerinden Kaan Müjdeci vardı Sivas’la, öncesinde Pelin Esmer “Gözetleme Kulesi”yle, Taylan Kardeşler “Vavien”le. Daha da sayabilirim; “İki Dil Bir Bavul” çıktı bu topraklardan, “Dilber’ın Sekiz Günü” bir de. “Yozgat Blues”, “Tepenin Ardı” var öte yandan. Motor diyene kadar geçen süreçte yani giriş ve gelişme bölümünde(kısaca bir fikrim var, çekebilirim, bir el sonrasında bir omuz verin ve nihayet bu yetmez hemşehrim aşamalarında) sektör daha çok statik elektriğe bağlı olduğundan çaresizliklerden ve imkansızlıklardan da iyi şeyler çıkarılabildiğini gördük ara ara. Ona yormak gerek, kısaca hayra yormak gerek bu hal ve gidişatı, yoksa biz boşuna yabancı film bağımlısı olmadık oturduğumuz yerde.

DF7AD4B2-B37D-4BBF-9A83-FD336194CF1B

Artık tam manasıyla filme dönüyor, bu gereksiz kıyaslamayı bırakıyorum bir tarafa. Kendine “Lady Bird” ismini kendisi veren Christine’in evlatlık olduğu belirtilmeyen bir abisi ve de onlarla beraber yaşayan ve bakaa bakaa Miguel’e benzemiş tuhaf görünüşlü Hispanik bir kız arkadaşı var. Babası yıllardır depresyon tedavisi gördüğünü çocuklarına belli etmeyen sevecen bir adam. İşinde istikrarı yakalayamamış bir türlü. Her ne kadar para hayatın karnesi olmasa ve o ailesine bağlı iyi bir baba olsa da başarısızlık hissiyle baş etmek çok kolay bir şey değil gündelik hayatta. İlaçlarla baskılandıkça iyice sakinleşen baba, annesiyle Christine arasında katalizör görevi görmüş çokça. Kadınsa ipotekler, giderler, harcamalar derken, evin maddi yükünün çoğunu da sırtlandığından evde en çok söz söyleme hakkına sahip kişiye dönüşmüş. Parayı veren boruyu… Fakat kızı da kendisi gibi çetin ceviz olunca en büyük tartışmalar bu iki güçlü kadın arasında gerçekleşmekte. Akıl hastanesindeki hastalarla yapılan fazla mesailerin de katkısı olsa gerek bu agresifliğe. Çocuğunu iyi tanıyan bir anne olarak, kızının çok daha iyisini yapabileceğinin farkında olmakla birlikte, potansiyelini ortaya çıkarması için her fırsatta didişiyor kızıyla. Tartışmalar her zaman Lady Bird’ün alttan almasıyla sona eriyor. Ya deliler gibi özür diliyor genç kız, yahut hiç dayanamaz olduğunda kendini arabadan atıveriyor son noktada. Gene de bildiğinden şaşmıyor annesi. Asla alttan almıyor kızını. Filmin ilk dakikalarında yer alan arabadan atlama sahnesinden sonra pembe bir alçıyla yaşamak zorunda kalıyor Christine bir süreliğine. Filmin ekseninde varlığını her daim hissettiren anne kız çekişmesinin ilk sinyallerini şiddetli bir şekilde vermiş oluyor böylelikle Gerwig. Öte yandan on yedi yaşında olan ve üniversite öncesi son sınıfta okuyan genç kızın en büyük amacı Sacramento’dan mesafe olarak en uzak olan fakülte tarafından kabul edilmek. Her fırsatta Kaliforniya’dan nefret ettiğini, Doğu Yakası’na gitmek istediğini söylüyor. Harıl harıl New York’daki üniversiteleri araştırıyor bu yüzden. Kompleks haline getirdiği Sacramento’lu görünüp görünmeme sorununu çok büyüttüğü, özünü reddettiği düşünülse de, filmin sonunda tanıştığı ve kendisine nereli olduğunu sorduğunda Sacramento’yu anlamayan, fakat San Francisco dediğinde çok havalı bulan genç adamın tepkisinden de anlıyoruz ki Çorum ve Sacramento kardeş şehirler bu evrende. Sacramento’lular ve Çorum’lular da ifade edemedikleri bir nevi farklı yarıküre ruh ikizleri olsalar gerek.

DAE38589-2885-4193-A122-610DD235528C

93099E08-163C-4F19-A0F6-41C929DC35F1

Christine ilgi odağı olmayı sevmekle beraber, derslerine pek fazla ilgi göstermiyor. Hem hazırcevap hem de sivri dilli hem de akıllı olsa da, Amerika Irak’a füzeler yağdırırken televizyon karşısında duyarsızlık içinde izliyor olan biteni. Apolitik bir neslin çocuğu çünkü. Daha çok yaşadığı ortamı farklı göstermek telaşında. Kolaylıkla yalan söyleyebiliyor bu uğurda. Aklı hınzırlığa çalıştığından, düşük not aldığı matematik dersi sınav notlarının bulunduğu defteri hoca sınıfta yokken alıp çöpe atıveriyor mesela. Sonra da büyük bir ciddiyetle benim notum daha yüksekti diyebiliyor mesela. Fakat Rahibe Sarah onun konuşma yönünün gelişmiş olduğunu gözlemleyip, müzikal elemelerine girmesini öneriyor. Elemeler esnasında tanışıyor ilk erkek arkadaşı Danny’le. Onunla yaşadığı düş kırıklığından sonra da Kyle’a yöneliyor. Kyle’la da başka türlü bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu arada bir sürü badireler atlattığı arkadaşı Julie’yi deyim yerindeyse daha popüler, daha zengin ve geniş bir çevresi olduğu için Jenna uğruna harcıyor. Aklı başına gelince de kabahatini bilen bir tilki gibi dönüyor Julie’sine. Üniversite başvuru formlarında yer alan denemesini okuyan Rahibe, onun Sacramento’yu büyük bir özenle ve dikkatle yazdığını söylüyor. Dikkatini vermenin sevgiyle eşdeğer olduğunu düşünmüş kendince ve haklı da. Şehrinin kıymetini ondan uzaklaştığında keşfediyor ancak. Üniversite tarafından kabul edildikten sonra gittiği New York’da alkol komasına giriyor. Yalnız ve ailesinden uzakta geçirdiği bu günlerde en çok bir zamanlarki güvenli yaşam alanını arar hale geliyor. Film boyunca ve beraber geçirdikleri zaman zarfında hiç durmadan didiştiği annesine dönüşüyor o da her kız gibi sonunda. Sacramento’da ilk kez araba kullandığında ne kadar duygusallaştığını anımsıyor. On sekiz yaşına basar basmaz bundan böyle yasal bir şekilde temin edebileceği sigara, kazı kazan ve playgirl dergisiyle beraber edindiği özgürlüğün yanında, bir dönemin kapanıp bir başkasının açıldığını idrak etmesi için Sacramento’dan uzaklaşıp kıymetini anlaması gerekiyormuş kısaca. Büyüyor Lady Bird ve Christine McPherson oluyor nihayet.

Oyunculuklara gelecek olduğumuzda, Sorşa olarak telaffuz edilen ve anlamı özgürlük demek olan ismin sahibi Saoirse Ronan’ın çook başarılı performansı yakalıyor bizi ve de sürüklüyor arkasından film boyunca. Sözünü sakınmayan, filmin bir başka sivri dilli karakteri anne rolündeki Laurie Metcalf da öyle. Öte yandan Sister Sarah, depresyon geçirmekte olan mutsuz rahip ve o gittikten sonra beyzbol takımı başından tiyatro takımının başına getirilen taktikçi rahip ve oyuncularını hücum defans taktikleriyle oyuna hazırladığı anlardaki ateşli halleri, oyun öncesi yapılan seçimlerde, sonrasındaki provalarda ve en nihayet sahneye konduğu anlarda yer alan tüm genç oyuncuların performansları son derece başarılıydı. Akıllarda yer eden bir mizah, zekice diyaloglar filmin en büyük başarısıydı kanımca. Greta Gerwig bundan böyle sıklıkla geçmeli yönetmenlik koltuğuna. Bakalım ayni zamanda oyuncu ve senaryo yazarı olan Sacramento’lu Gerwig’in tercihi kamera önü mü yoksa arkası mı olacak bundan böyle. Bunu da göreceğiz hep birlikte. Kendisi Frances Ha(liday)daki performansıysa hala zihinlerde. Noah Baumbach’ın en iyi filmiydi bence.

07F5BD0A-187E-4FF9-8D41-7E726F1DB021

THE SHAPE OF WATER : SUYUN ŞEKLİ

8A0355CF-6B23-42B0-A4A4-19644420E856

THE SHAPE OF WATER : SUYUN ŞEKLİ

“Görmek mümkün değil senin şeklini
Dört bir yanım seninle çevrili
Varlığın doldurur gözlerimi aşkınla
Kalbim aciz kalır her yerdeki varlığınla”  Yıllar yıllar önce bir aşık tarafından fısıldanan o şiir

Filmin sonunda Richard Jenkins’in sesinden duyacağımız bu dörtlükten ilham alınarak filmin doğmuş olabileceğini düşünüyor insan. Başa dönecek olursak eğer, bir fikirle başladığını görüyoruz her şeyin. Tek bir satır, bir paragraf, bir fotoğraf ya da bir tablo, belki bir küçücük taş ya da tek bir bakış esin kaynağına dönüşme potansiyeline sahip aslında. Düşüncenin şekillenmesine ve meyve vermesine aşama aşama tanıklık etsek, nasıl oluştuğunu bilsek de, nereden çıktığını unutuyoruz çoğu kere. Oysa ki insan insanı, olaylar birbirini tetikliyor ve yaratıcı zihinler yaratım sürecine girmiş oluyorlar bir vesileyle, zaman içinde. Guillermo Del Toro’nun fantastik dünyasına alışkın meraklısı içinse çok da şaşırtıcı bir durum olmasa gerek filmin yaratım süreci de, işleyişi de. Pan’ın üzerinden on bir sene geçmiş olsa bile, Del Toro adı Pan’ın Labirenti ile anılıyor halen daha. Beklentiler yüksek, adaylıklar prestijli yerlerden oluncaysa “Suyun Şekli” hissedilir bir merakla beklenmeye başlanmıştı vizyon tarihinden aylar aylar öncesinde. Pan kadar özgün olmasa da, kendi çapında türlerden bir demet sunan ve beklentileri karşılayan bir film çıktı karşıma. Film macera, dram ve fantastik olarak geçen türler arasında müzikale yatkınlığı ile de anılabilir kendi çapında. Bu senenin La La Land’i olabilir bu perspektiften bakıldığında. Edgar Allen Poe’nun da müze evinin bulunduğu Baltimore’da, Soğuk Savaş’a, Kennedy suikastine, sonlarına doğru da MLK suikastine ve siyahların ayaklanmasına zemin oluşturan altmışlı yıllarda aşkın ve kaybın hikayesi anlatılıyor bir peri masalı formatında. Duvar takvimlerinden günün niyetinin okunduğu yıllar bunlar aynı zamanda. Saf’ın daha bir saf, kötünün klasik kötü olduğu zamanlar. Shirley Temple, Bill “Bojangles” Robinson ve ünlü tap dansı, Eski Ahit’te Samson’a Why dedirten Delilah’nın da yer aldığı Cecil B. DeMille klasiği var televizyonlarda. Film, Amerikan hükümetinin finanse ettiği T-4 adı verilen gizli bir araştırma tesisinde temizlikçi olarak çalışan ve bebekken bir nehir kenarına bırakılan dilsiz Elisa’nın siyahi arkadaşı Zelda ile birlikte büyük bir sırra vakıf olmalarıyla başlıyor. Bu sır, suda ve belli bir süre boyunca da karada yaşayabilen bir Varlık; ve onu araştırmak üzere yeni bir ekip T-4’e kabul ediliyor. Güney Amerika’dan bulunup getirilmiş, nehirden çıkarılmış büyük olasılıkla. Amazon yerlileri ona Tanrı diye tapınıyorlarmış bir zamanlar. Ev tuzunun olduğu bir su kütlesinin içinde yaşayabiliyor, kndisi mütevazi de aynı zamanda. Dokunduğu şeyleri iyileştirme gücüyse sonradan çıkıyor ortaya. Aynı zamanda insanlarla iletişim kurabilen, zeki ve duyarlı bir Varlık’la karşı karşıya olsalar da, bu işle haşır neşir olanlar dışında bu özel durumun farkına varanlar filmin iyi huylu karakterleri oluyor yazık ki yalnızca. Varlık, ilk ve en insani etkileşimini, kendi sessizliğinden beslenen Elisa ile yaşıyor. Yumurtalar aracı oluyorlar bu özel duruma. Zamanla imkansızmış gibi  görünen koşullarda aşkın mümkün olabilirliğine şahit oluyoruz. İlahi bir aşk mı anlatılmak istenen, kim bilir! Fakat amacına ulaşıyor bu aşk film müddetince. Sabırla izlemek düşüyor izleyicisine.

THE SHAPE OF WATER

169C2152-7EDF-453E-97D2-F41E1A5FDA17

Film boyunca Sovyetler Birliği korkusu, sarı ırk korkusu-kısaca komünizm korkusu, siyah karşıtlığı, üstü örtülü de olsa eşcinsellere duyulan antipati, sınıf farkı ve ötekine duyulan korku ve toleranssızlık anlatılıyor alttan alta. Varlık’ın cisminden bağımsız olduğunu kendisiyle arasında paralellikler olduğunu düşünen, bu yüzden de ona korkusuzca yaklaşan Elisa da kendi sıradışılığının farkında, kısmen de olsa. Bir sürü insanın arasında ona sempati besleme nedeni olarak ikisinin de ses çıkaramadıkları için konuşarak insanlarla iletişim kuramamaları olduğunu söylüyor. Varlık şekilci değil ve onu olduğu gibi görüyor ve kabul ediyor. Üstelik masallarda yaşayan Kaf Dağı’nın ardındaki Kral’ın kusursuz bir cilde, ipeksi saçlara, bebeksi bir yüze sahip kızı da değil Elisa. Biraz geçgince, temizlik işçisi ve de kimsesiz. Karşı dairesinde yaşayan ressam ve eşcinsel, bir zamanlar alkolik, şimdiyse işsiz komşusu Giles de, işyerindeki Zelda dışında kalan tek dostu. Yalnızlıklarının tesellisi oluyorlar birbirlerine.  Giles hoşlandığı kafe sahibi delikanlıya götürüyor onu, peltemsi yeşil turtalar alıyor ondan kimsenin yiyemediği, atmalara kıyamadığından buzdolabında biriktirdiği. Elisa da bir kez olsun bir şey istiyor ondan: Varlık’ı kaçırmak için yardımını. İlk duyduğunda bunu reddeden Giles, kafe sahibi çocuğun içindeki kötülüğü gördükten sonra hayattaki tek dostu olan sessiz komşusuna yardım etmeye karar veriyor.

48E678F3-2D47-4BEE-AFD4-9956C027B86E

Her zaman yalnız mıydın? Hiç yanında biri oldu mu? Başına neler geldiğini biliyor musun? Çünkü ben bana neler olduğunu bilmiyorum. Aynaya bakıyorum ve anımsadığım tek şey bu yaşlı adamın yüzündeki şu gözler oluyor. Bazen ben de bu dünyaya hem erken hem de geç geldiğimi düşünüyorum. Belki biz birer yadigarız.” Giles

Filmin kötü adam kontenjanını layıkıyla dolduran aktör Michael Shannon, Varlık’ın kopardığı iki parmağını ameliyatla diktiriyor. Ben mağlup olmam, teslim ederim sözlerinden kendisini bir çeşit peygamber olarak gördüğünü düşündürtüyor. Kitap olarak “Pozitif Düşünmenin Gücü”nü okuyor olsa da, pratiğe dökmekte pek de başarılı değil. Zihninde gelişen kötü düşüncelere paralel olarak yama tutmayan parmakları önce morarmaya, sonra kokuşmaya başlıyorlar. Parmaklarını bulan Elisa’ya karşı duyduğu minnetten ötürü belki de-aksi ya da bir başka neden belirtilmiyor çünkü, onu düşünmeden edemiyor. Kendi itiraf ettiği üzere, pek güzel olmadığını bildiği halde ona karşı duyduğu hisler kendisini de şaşırtıyor. Aşık olunan şeyin neye benzediğinin önemsizliği vurgulanmak isteniyor burada ve tüm film boyunca. Varlık neredeyse solungaçlara sahip, Elisa da prenses değil. Öte yandan beyaz atlı prens olmasa bile kim solungaçlı ve acıkınca kedi yiyen bir prens ister, o hiç belli değil. Strickland’e dönecek olursak bakış açısı doğru, aklı iyi çalışsa bile, kalbi kötü olduğundan zarar veriyor dokunduğu şeylere. Elisa bu kötülüğün ona dokunmasına bile tahammül edemezken, filmin dışarıdan kusursuz görünen bir eve, içerisinde bir eş ve iki çocuğa, sonradan da yüz kırk üç adet özelliğe sahip en baba arabasına sahip olan karakteri de yine Strickland sadece. Onun dışında kalan karakterler ya yalnız ya mutsuz ya da iki güzelliğe aynı anda sahip olarak yaşayıp gitmişler, ta ki Varlık Elisa vasıtasıyla hepsinin hayatını değiştirene dek. Her birinin tek tek ev yaşantılarını görme fırsatını bulduğumuz karakterlerden sırasıyla Elisa yalnız, Giles yalnız, Bo”Dimitri” de öyle. Zelda’nın korkak ve duyarsız bir kocası var. O da teoride olmasa da pratikte yalnız neticede. Kocası onu görmüyor ve umursamıyor çünkü. Benimse en hoşuma giden şeydi belki de, her karakterin nerede yaşadığını, evde neler yaparak vakit geçirdiklerini görmek. Film için seçilen renk paleti, pk çok detay ve sinematografisinin Jean Pierre Jeunet’nin Amelie’sini en çok anımsattığı anlar bunlardı. Yönetmen Del Toro’ysa, Jeunet’ye hayranlığını dile getirmekten çekinmemiş meslek yaşantısı boyunca.

BBDB6060-9C52-405B-A2E3-C130635B8F2A

Belden aşağısı düz görünse de, bir erkeğe asla güvenme.” Zelda

Aşkın fiziksel boyutunun nasıl olduğunu anlatan cümle Zelda’dan geliyor. Varlık bir bedene sahip hepsinden öte. Elisa da öyle. Ortada bir aşk var ve bu aşkın bir de fiziksel boyutu var. Filme estetik boyut katan sahne iki farklı bedenin suyun içinde tek vücut oldukları sahneler oluyor. Suyla çepeçevre sarıldıklarında sonsuzluk geliyor akıllara, ilahi bir dokunuş var bu işin içinde, bir de Strickland’in de dediği üzere Tanrı insan gibi görünüyor belki de. Sufi metafiziğine, Vahdet-i Vücud görüşüne yer veren ve anlamlar yükleyerek romantize eden bir bakış açısı var filmde, en çok ziyanıysa duyarlı zihinlere.

AAC662B9-FF1D-4EBC-BEFD-8651C4975C62

 

Hayatın boyunca denemediysen anlamazsın, anlayamazsın.” Zelda

Absürd ve imkansız bir takım girişimler silsilesinin içinde buluyorlar karakterler kendilerini. Nihai amaçları Elisa’ya yardım etmek gibi görünse de, sisteme, düzene, hükümete, kötüye-adı her neyse, bir kez olsun başkaldırmanın gururu var üzerlerinde. Hiç önemsenmemiş hayatlarında bir fark yaratarak imkansızı başarıyorlar böylelikle. Güvenliğin üst boyutlarda olduğu askeri bir tesisten E.T.’dekine benzer bir kaçırma hikayesinin kahramanları olarak çıkmayı başarıyorlar ele ele vererek. Burada bilim insanı rolündeki, aslında Rus ve KGB ajanı olan Bo”Dimitri” bir bilim insanında bulunması gereken etik anlayışını sorgularken, bir vatansever olarak geldiği Amerika’da, bilime katacakları ve onun için neler yapabileceğini sorguluyor bir yandan da. Vicdanına yenik düşen Bo, Varlık’ı öldürmek şöyle dursun, kaçırılmasına yardım ediyor. Ruslar bizim olmazsa toprağın olsun mantığıyla Varlık’ı öldürmesini istiyorlar ondan. Strickland’in amacı ise üzerinde deneyler yapmak, bunu yaparken de her tür işkenceyi uygulamakken, o bu güzel ve grift şeyi yok etmeye karşı geliyor ve Elisa’nın tarafına geçiyor, sonunda en ağır bedelleri ödeyecek olan o olsa da.

Sonuç olarak tüm bu anlatılanlar filmi Oscar’a taşıyacak mıdır, taşıyacaktır şüphesiz. Film izlenesidir şüphesiz, üzerine geçmiş zaman olur ki de denesidir. E.T.’yi, Amelie’yi anmadan geçilmemelidir bu arada, bir de Babalu Aye diye diye her ağacın, her akvaryumun önünden geçerken acaba diye diye bir süre, ara ara keyiflenmeli ya da bir dünya yaratmalı gerçeklerden kaçmak için kendimize bir defasında da La Javanaise eşliğinde.

 

082474C6-881D-42D0-A4C9-8F3AB3148C85

 

 

 

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

7AFFC4B5-57FC-48D0-BA79-38B3440EF4DD

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

“Tüm bunlar Tanrı olmadığı, dünyanın bomboş olduğu ve birbirimize yaptıklarımızın hiçbir önemi olmadığı için mi acaba?” Mildred Hayes

“Başka bir yer varsa orada tekrar görüşürüz belki. Seni tanımak benim cennetimdi zaten. Senin oğlan.” Şef Willoughby

“Bir dedektif olmak için ihtiyacın olan tek şey sevgidir. Çünkü sevgi sakinlik getirir ve sakinlikten de tefekkür doğar. Bir şeyleri ortaya çıkarabilmek için de bazen tefekkür gerekir. Bir silaha bile ihtiyacın yok. Nefrete hiç ihtiyacın olmadığı gibi. Nefretle hiçbir şey çözülmez. Ama sakinlikle çözülür, tefekkürle çözülür. Kimse eşcinsel olduğunu düşünmez. Düşünürse de onları homofobiklikten tutukla. Nasıl şaşarlar izle.” Şef Willoughby

İzlediğimde altı dalda Golden Globe’a aday bir filmdi Three Billboards. Bu yazıyı size Erzincan’dan Kayseri’ye giderken yazıyorum X firmasına ait bir yolcu otobüsünün içinde. Bunca ayrıntıdan bahsetmemin nedeniyse filmin o zamandan bu zamana kazandığı ödüller. Yalnız ismi biraz uzun olunca Three Billboards diyerek geçiştiresi geliyor insanın. Filme ismini veren bu üç reklam panosunun hikmeti ise onlara reklam veren acılı annenin tecavüz edilerek öldürülen, sonra da o billboardların altında yakılan kızının katilini bulmaları için polis departmanını olay kapandıktan ve kızının ölümünden tam yedi ay sonra tekrar harekete geçirmek ve bunun için kışkırtmak gayretinde gizli. Ölen Angela Hayes’in annesi Mildred Hayes üç billboard için ilk ay beş bin dolar ödeyerek olayların pimini çekmiş oluyor. Paskalya’ya kadar hazır edilen billboardlar ve üzerinde yazılanlar Angela’nın kapanmış olan dosyasının tekrar gündeme gelmesine neden oluyor mu, oluyor. Televizyon kanallarından gelen muhabirler panoların önünde canlı yayın yapıyorlar. Haberlere konu oluyor billboardlar ve de üzerinde yazılanlar. Ne mi diyor o panolarda? Sırasıyla; “Ölürken tecavüze uğradı.” “Hala daha kimse tutuklanmadı mı?” ve “Bu nasıl olur Şef Willoughby?” Şimdi gelelim o billboardlarda altı metrelik harflerle bahsi geçen polis şefi Willoughby’nin kim olduğuna. İki küçük kız çocuk babası, evli ve ileri evre pankreas kanserli, amir konumunda, yufka yürekli ve adil bir adam kendisi. Hayatının bu son günlerinde bile kendini hastalığının dehşetengiz girdabına kaptırmadan son derece mantıklı ve vicdanlı hareket edebiliyor, sakin sakin karar verebiliyor. Benden sonra tufan demeyenlerden kısaca. Geride bırakacağı iki kız çocuğu yüzünden belki de, Mildred’ı en çok anlayan kişi  de o oluyor çevresinde. Ölümü bile acısız oluyor böylelikle. Nasıl mı? Bir zahmet o kadarını da izleyin artık.
-E ama öldüğünü söyledin!
-Evet söyledim.
-Neden söyledin?
-Filmi anlatmaya çalışıyorum görme engellilere.
-Bu bir hakaret!
-Evet, ama görme engelliler için bir hakaret.
-Biz anlamıyoruz, biz izlemedik, izlesek bile anlayamayacağımız için sitenizi bir daha açmamak, yazınızı da bir daha okumamak üzere çekip gidelim. En güzeli.
-O kadar da değil canım. Okuyun, edin, beğenin, beğenmeyin ama yine de gelin. Çünkü ben size kafamın içindekileri açıyorum ve burası benim evim, yuvam, her şeyim. Hem engelli olmanın nesi kötü ki? Söyledim de üstelik; Şef ileri evre pankreas kanseri, adam kan kustu dedim.
-Adam kan kustu demedin.
-Tamam demedim.
-Hah şöyle.
-Ne şöyle?
-Hep sen mi uğraşacaksın bir garip okuyucuyla. Gelmiş de yanlış bir tıklamayla konmuş bulunmuşuz sayfana. Pardon kafanın tam orta yerine. Pardon evinin salonuna(yatak odana girmiyoruz terbiyemizden). Yuvan mı demeliydik yoksa? Neyse ne, ama ne büyüttün sayfanı, ne önemsedin kendini ve hayatını!
-Sana söyleyecek kelimelerim çok da… Bir daha gelmezsin diye ürkütmüyorum hassas parmaklarını.
-Hassas parmaklı okuyucu… Sevdim ben bu tabiri. Peki sen bu filmi sevdin mi?
-Sevmesem yazmazdım.
-Tam bir klişesin.
-Evet öyleyim. Öte yandan senaryo ve her biri şahsına münhasır karakterlerin filmden bir adım önde olduğunu, bu durumun filmin yönetmenini auteur’den çok iyi senaryolu iyi bir film çekmiş bir yönetmene dönüştürdüğünün ispatı adeta. Yani yönetmenin işitsel yönü ağır basıyor diyebiliriz.
-İşitselliği güçlü bir insan olması onun iyi bir yönetmen olmasına engel mi yani? Adam Golden Globe’da en iyi yönetmen dalında adaydı. Filmse tam beş dalda adaydı. Bunlardan tam dört tanesini aldı.
-Olabilir. Ben zaten film kötü demedim ki.
-Kesin on beş Oscar adaylığı alır.
-Yuh! Oscar tarihinde o kadar adaylık alabilen bir film görülmedi daha.
-Ben hassas parmaklarıma döneyim derhal.
-Sakııın. Yazımı sonuna dek oku. Sakın beni terk etme.
-Twilight Zone mu burası? Senin sitenin bekçisi miyim ben?
-Yook sitemin bekçisi benimdir. Sen evrenimin değişmez ziyaretçisi ol yeter. Birilerinin okunmaya, birilerinin izlenmeye, birilerinin de dinlenmeye ihtiyacı var bu evrende.
-Duygusala bağladın yine.
-Seçenek bırakmadın.
-Pekala. Devam et o zaman. Ben buradayım. Gitmiyorum bir yere.

3C5C0A4A-4490-4BC8-9827-89B6A4A81A7B

BİZ DÖNELİM TEKRAR ÜÇ BILLBOARD’LU… UZUUN İSİMLİ FİLMİMİZE :

Mildred’a kalsa kasabadaki, yetmedi tüm eyalat ve hatta tüm ülkedeki sekiz yaş üstü her erkekten ve her çocuktan DNA örneği aldıracak, yetmedi bir veritabanı oluşturarak doğan her erkek çocuğunu oraya girecek, o da yetmez ise eğer bir eşleşme olduğu takdirde de yüzde yüz emin olduktan sonra onu öldürecek. Tüm bu akıl tutulmasının korkunç geçerli bir nedeni olsa da, hükmü yok elbette ve film boyunca vatandaşlık haklarına aykırı bir sürü fiili gerçekleştiriyor Mildred. Ama acısından. Çünkü çevresindeki tüm erkekler unutmak istiyorlar olan biteni. Ne oğlu, ne kocası bu halden hoşnut. Oğlu, “ölürken tecavüze uğradı yolu” olarak tanımlıyor billboardlu yolu. Ağlarsa anam ağlar derler ya, o hesap… Mildred dışında herkes yoluna devam edebilmiş çünkü bir şekilde. Kimi unutarak, kimi genç sevgili yapmaya çalışarak. Oysa ki davasının peşinde azap çeken bir anne var ortada yarım akıllı bir sürü insanın arasında. Olive Kitteridge’den sonra altından kalkmakta güçlük çekmediği bir rol olmuş Francis McDormand için. Hatta Olive Kitteridge’ın bir devamı niteliğinde. Bünyesine yakışır, alışık olduğumuz türden akıllı bir kadını oynuyor yine botoxsuz mimikleriyle. Oynadığı her rolün üstesinden gelmesine o kadar alışkın olunca da, kolay kolay kazandığı Globe Globe’daki drama dalında en iyi kadın oyuncu ödülü bir fark değil, aşinalık yaratıyor bünyede(elini sallasa ödülü alır, gibi). Geyikle konuştuğu sahnedeki oyunculuğu insanın tüylerini diken diken ediyor bu arada ve Helen Mirren’ın Queen’deki bir sahnesini getiriyor akıllara izleyen ve hatırlayanlarınız varsa… Filmin parlayan yıldızı ise Jason Dixon(not Nixon) rolüyle çizgi roman, ABBA ve Chiquitita seven Sam Rockwell’di kanımca. Şef’in ölüm haberini aldıktan sonra ne yapacağını şaşırıp, hatırasını onurlandırmak adına panoları yapan reklam şirketindeki gencin ağzını burnunu kırdıktan ve pencereden fırlatıp attıktan sonra büyük iş başarmış komutan edasıyla bir havalarla indiği merdivenlerdeki beden dili Sam Rockwell’i Şef’in deyişiyle özünde iyi bir insan olan iyi bir kötü adam yapıverdi bir anda. Mildred’ın kundaklaması sonucu büroda alev almadan önce o da onun üç panosunu yakmıştı ne de olsa. Şef rolünde Woody Harrelson’ı da anmadan geçmeyelim bu arada akılda kalan iyi oyunculuklardan bir tanesi olması açısından.

615CA1ED-A755-4D73-B9C9-38DC7946861E

Kızı yukarıda bahsi geçen ve şiddet içeren bir takım olaylara maruz kalan anne Mildred bir intikam meleğine dönüşüyor bundan böyle. Doğru düzgün anestezi uygulamayan dişçisinin baş parmağını deliyor, karakolu ateşe veriyor, kısasa kısas bir adalet peşinde koşuyor. Başındaki bantla intikamcı bir ninja sanki. Kızı evden çıkarken arabayı vermediği için yaşanan kavga esnasında Angela’nın dilinin buğusu kalıyor ve umarım yolda tecavüze uğrarım diyor. Annesi de umarım tecavüze uğrarsın diyor. Anne kızın karşılıklı bu temennilerden sonra bir daha bir araya gelmeleri mümkün olmuyor. Bir annenin bunu hazmetmesi çok kolay olmasa gerek. Biri ölü biri diri olmak üzere iki çocuğunun babası eski polis Charlie de ayrı psikopat. Kızınca evlilikleri boyunca yaptığı üzere karısının boğazına yapışıyor, on dokuzluk sevgilisiyle üstü açık arabayla geziyor. Oğlu annesinin öfkesinden bıktığından babasında ve onun genç sevgilisinde teselli arıyor. Neticede reklam panoları da, on dokuz yaşındaki kızlar da ölmüş kızlarını geri getirmiyor. Dixon’a gelirsek o başından rengini belli ediyor, zaten evde tuhaf bir anneyle yaşıyor, kadın oğluna birbirinden korkunç öğütler veriyor. Aralarında geçen konuşmalar şiddet odaklı ve tehditkar. Bastırdığı eşcinselliğinin farkında olan insan da yine Şef oluyor.

Kusursuz Şef rolünde Woody Harrelson hastalıktan ya da başka nedenlerden ötürü bir iyilik meleği olarak filme yerleştirilmiş adeta. Vahiy gibi mektuplar bırakıyor geride. Dixon’ın içindeki iyiliği gören de o, Mildred’ı kanının son damlasına kadar koruyan, billboardların parasını veren de o, elden ayaktan çekilmeden ve evde hastalığının daha da ileri evrelerinde yaşayacakları bir sürü acizliğe şahit olacak karısının tüm bunlara izleyici kalmasına gönlü el vermediğinden kendini ahırda vuran da o.

A94F7469-FC6F-43F8-9D8E-C617207FFBAF

ACBB92B6-0717-4800-AD62-AEF777504D9F

Peter Dinklage bir başka cisme bürünmediği takdirde yine cüce rolünde. Yemeğe çıktığı ve güya aşık olduğu Mildred’a olmadık şeyler söylüyor, o da zaten ona ben seninle olmam diyor. Film boyunca herkes herkesi kırıyor, döküyor. Söz konusu olan yer Missouri olunca, zenciye zenci deniyor. Baş ırkçı Dixon da başta zenciler olmak üzere tüm beyaz olmayanlara, yeri geldiğinde de beyaz olanlara işkence işiyle uğraşıyor. Ve tüm bunlar bir Tarantino filminde olsa doğallıkla karşılanacakken, burada neden diye soruyor insan. Zenciye zenci demenin bir önemi olmadığı gibi, sürekli tekrarların bir amacı olmalı diye düşünüyor insan bu kadar sık tekrarlandığı için. Zenci olmak, eşcinsel olmak, komünist olmak, hayvansever olmak, engelli olmak, cüce olmak, dişçi olmak, kadın olmak, Missouri’de olmak ve daha bir sürü aykırı sayılan ya da hususi durumlar üzerine bir çift sözü olan iddialı senaryosunun azizliğine uğramadan yoluna devam ediyor film.

Hepimiz ikiyüzlüyüz aslında. Birbirimizin yüzüne gülüyor, arkasından neler söylüyoruz. Kapalı kapılar ardındayken o adam ibneye, o kadın fahişeye dönüşüveriyor bir anda. Mildred’sa acısından, kapanmış bir davaya dönüşen kızının hayatının bir manyak tarafından elinden alınışından, bir veda etmek şöyle dursun birbirlerini son görüşlerinde karşılıklı olarak sarf ettikleri kötü sözlerden ötürü ne yapacağını bilemediğinden yapıyor yapacaklarını. Ne kimseyi kırmak umrunda, ne de kimin kim olduğu. Varsın tutuklansın, varsın oğlunun okulundaki veliler tarafından kınansın, varsın kötü bir söz duysun… Umurunda değil, yeter ki kızın katili bulunsun, bir gün olsun başını yastığa rahatça koysun. Öte yandan özünde iyi bir kadın olan Mildred, her ne olursa olsun dik durup mücadelesini veriyor. Mildred’ı yaşadığı talihsizlikler için ağlarken görmüyoruz hiçbir zaman. Şef’in kan kustuğu anda, kendisi için yazılmış mektubunu okurken ve bir anda karşısına çıkıveren geyikle kızıymışçasına konuştuğu anlarda gerçek Mildred çıkıveriyor ortaya. Haksızlıklar karşısında elindeki kozları oynuyor teker teker; direniyor ve mücadelesini veriyor. Hayatında burnu sürtünmüş, ondan öte saf acıyı tatmış herkesin bu filme karşı bir kadın olarak ve bir insan olarak daha bir duyarlı yaklaşacağını umuyorum kısaca.

F9BC18BF-B3D6-4716-A088-6B9F20B5A636

BLADE RUNNER 2049, TÜRKİYE 2017

FDB930A3-2785-43C8-BA72-71BC1D2EBD22

BLADE RUNNER 2049, TÜRKİYE 2017 :

“Yaşamlarımız, yaklaşan fırtınanın yanında hiç kalır. Doğru amaç uğruna ölmek, yapabileceğimiz en insancıl şey olabilir.” Freysa

“Hepimiz gerçek bir şeyler arıyoruz.” Teğmen Joshi

“Bazen birini sevebilmek için yabancılaşman gerekir.” Rick Deckard

Ne olduğumuzu bile bilmeden benliğimizi kaybetmekten korkuyoruz.” Niander Wallace

“Tüm medeniyet sıçramaları feda edilebilir iş gücünün sırtına kurulmuştur.” Niander Wallace

İlk filmin üzerinden dile koy otuz beş yıl geçmiş. Harrison Ford ilk film çevrildiğinde kırk yaşındaymış. 2049’un vizyon tarihinde yetmiş beş yaşına basmış. İlk film çevrildiğinde ben yedi yaşındaymışım, şimdi kaç yaşında olduğumsa beni ilgilendirir. Mühim olan Harrison Ford’un yaşıdır çünki. Seksen iki yılında ülkemizde ve dünyamızda-hepimiz kardeşiz çünki, neler olmuş bitmiş, o günlerle bugünleri kıyaslamak açısından zaman tüneline girip bir daha çıkmamayı umarak ufak çapta bir değerlendirme yapalım istedim, buyurunuz: Bakınız Yılmaz Güney’e, komünizm propagandası yapmaktan gıyabında 7,5 yıllık hapis cezası verilmiş. Yetmemiş Fransa’dan Güney’in iadesi istenmiş. Bir hafta sonra senaryosunu kendisinin yazdığı fakat çekemediği “Yol” filmi Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın “Kayıp” filmiyle Altın Palmiye’yi paylaşınca ortalık durulsa da, bu sefer de aralık ayında yine “gıyabında” bir yazısı nedeniyle 7,5 yıl hapsi istenmiştir. Bir adamdan bir sene boyunca “gıyabında” ne çok şey istenmiştir böyle! Aynı sene Barış Derneği’nin 44 yöneticisi gizli örgüt kurmak, yönetmek, suç sayılan fiili övmek(o fiil neymiş biz de merak ettik), komünizm ve bölücülük(klasik) propagandası yapmakla suçlanmışlardır. Ecevit’in de aynı yıl Nevşehir Emniyet Müdürü’ne “Sen nasıl müdürsün?” diye hakaret etmesinden ötürü hakaret var denmiş, ifadesi alınmış; sonraki yıllarda da sırasıyla tutuklanmış, hapse mahkum olmuş, cezası ertelenmeyince de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nin yani Ulucanlar’ın tadına bakmak üzere yola koyulmuştur. 15 Ekim’e kadar da paşa paşa aynı yastığa baş koymuştur. Aynı sene Asala çıldırmış, Kastelli çıldırtmıştır. TRT aslanlar gibi haftanın iki günü renkli televizyon yayınına başlamıştır. 2 Kasım’da çok daha enteresan bir vaka yaşanmıştır: “MEB, yatılı öğrencilerin yemekten hemen sonra, “Tanrımıza hamd olsun, milletimiz var olsun” demesini uygun görmüş olup, aş olayına uhrevi bir boyut kazandırmıştır. Bütüüün bu anlamlı günler ve geceler sonrasında halkımız, farkına varamadığı toplu cinnet olayından 1982 Anayasa’sını yüzde 91,3 evet oyuyla kabul edip, minnetini ve sağduyusunu göstererek sıyırmış olup, bu anayasa ile hemen ertesi gün Kenan Evren Cumhurbaşkanı ilan edilmiştir ve bir kez daha: “Tanrımız hamd olmuş, milletimiz var olmuştur”. Böylelikle memlekette ne sol kalmıştır ne de solcu. Ümmetimiz delice fedakarlıklar ederek rahat ve feraha erer olmuştur. Seksen iki’nin özeti budur canlar. Bu arada kendisini unuttuk sanmayın; puslu bir sonbahar akşamı Rahmetli Ecevit, hava kararmaya yüz tutmuşken sessiz sedasız mapushane damlarından kurtulmuş, özgürlüğün yolunu tutmuştur. Askerlikte kurulan dostluklar gibi unutulmayan bu günlerden kendisine gardiyanıyla kurduğu sıkı ilişkinin meyvesi olarak, bir gün nikah şahidi olmak düşmüştür. Ümit Besen’in aynı sene “Bayramın Olsun” adlı albümünün içinde yer alan parçası “Nikah Masası” da yine bu sene dinleyiciyle buluşmuştur. Dünyaya dönecek olursak, Sabra ve Şatilla Katliamı yaşanmıştır. Bugüne gelecek olursak kendi adıma Kudüs’ü görmek için İsrail vizesi almaya çalışmanın anlamsızlığını Filistin’in çaresizliğini bildikten sonra bırakmış bulunmaktayım.

Blade Runner 2049’un vizyon tarihi olan 2017’den bugüne dek bir sene boyunca neler olduğuna bakacak olursak, yıla Reina saldırısı ve gittikçe artan ölü sayısıyla girdiğimizi görmekteyiz. Birkaç gün sonra bu sefer de İzmir adliyesi girişinde bir saldırı gerçekleşmiştir. Aynı saldırıda bir de gerçek kahraman ölmüştür. FETÖ’den tutuklamalar gırla giderken, 15 Temmuz 2016 hain darbe girişiminde kahraman olarak haberlere konu olmuş, ödül ve madalya verilmiş Yüzbaşı Burak Akın-ne akla hizmetse, ben de FETÖ’cüyüm diyerek polise teslim olmuştur(vicdan yaptığını düşünmekteyim). Her neyse vatandaşlık dersinde, Hatun Tuğluk sayesinde insanlık onuru konulu kompozisyondan sıfırı çekmişizdir, e bize de bu yakışır. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir adam gitmiş, yerine bir adam gelmiştir. Topbaş da gitmiştir, yerine Uysal bir insan gelmiştir. Ön ismini öğrenmek kısmet değildir. ABD ve Türkiye karşılıklı olarak vize başvurularını süresiz askıya alınca, Samsun Berberler Odası tepkisini ortaya koymuş ve Amerikan traşı saç kesimi modelini il genelinde yasaklamıştır(bu senenin en anlamlı ve en dahiyane çıkışı olmuştur, kendilerini biz bunu neden daha önce düşünemedik diye kutluyoruz). 30 Eylül’de Somali’nin başkenti Mogadişu’da elli milyon dolarlık Türkiye’nin en büyük askeri üssünü açmışızdır(biz zengin bir ülkeyiz), on beş gün sonra Mogadişu’ya bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlenmiştir. Suudi Arabistan vere vere Sophia adlı bir robota vatandaşlık vermiştir. Katalonya nafaka talep etmeksizin evleri ayırmak talebiyle mahkemeye başvurmuştur. Ve Melih Gökçek 8617 günlük bir tarih olmuştur. Diyanet İşleri On Kasım cuma günü Atatürk’ü unutmuştur. Demans alzheimer’a doğru amansızca yol almıştır çünkü. Ama ABD Zarrab’ı unutmamıştır. Halk oyunları yarışması için Macaristan’a giden ekip giderken on altı kişiyken, ekmek kırıntılarına musallat kuşlar yüzünden beş kişi olarak ülkeye dönebilmiştir. On bir firarinin akıbeti ise bilinmemektedir. Onlar kim, o da bilinmemektedir. Trump neden böyle diye soranlar için, genetik olma olasılığı üzerinde duruyoruz denmiştir. Ya Terim deyince, Çeşme eser ondandır cevabını almışızdır. Ve Vikipedi’ye halen daha ulaşılamamaktadır. Unutmadım. Tırlarla koşan Berberoğlu için bir başka oğul  Kılıçdaroğlu hızlı tren yerine hızlı adım yolunu tercih ederek İpek Yolu’nun izinde Angara’dan yollara düşmüş olup Kaygusuz Abdalların, Pir Sultan Abdalların izini sürmüştür. Yüzyılın en sıcak günlerinde attığı toksinlere değmiştir umarız. Herkesi kucaklıyoruz ama herkes tarafından kucaklanmak istemiyoruz. Ya da herkesi kucaklıyoruz ama herkes bizi kucaklamaz olmuş gibi geliyor. Bu da bir başka paradokstur. Karşılıksız aşk da bir paradokstur. Sen seviyorsun, o sevmiyor filan. Ben de bir klişeyim. İzleri takipteyim. Tarihe öyle not düşülsün. Sizi seviyorum, çünkü sizi tanımıyorum. Siz de tanısanız, beni sevmezdiniz. Biliyorum. İyi seneler.

0704A488-F912-4EA1-A537-5AF42C084357

2B04C248-2707-4D0D-9A8C-A09FDD6DC19F

E5ED97AD-A593-4831-BD3E-F36E63E32784

BİRAZ DA BLADE RUNNER 2049 :

Ridley Scott’ın izinde ama çok başka bir üslupla, ilk filmin de senaryo yazarı olan Hampton Fancher’ın melankolik dünyasının merkezinde, Roger Deakins’in olağanüstü görüntü yönetimi, eşsiz set tasarımları eşliğinde sisli puslu bir havada, ot bitmeyen ağaç yetişmeyen kurak diyarlarda bizi kabus gibi bir distopik dünyaya götürüyor yönetmen. Denis Villeneuve’ün tartışmasız şimdiye dek çektiği en iyi filmdir. Melankolinin, bu kadar gerçekçi bir şekilde, yalnızlıktan kurtulamayan ana karakterden tüm filme sirayet ettiği bir başka film izlememiş olabilirsiniz. Böyle bir gelecek düşünmek istemiyor insan. Filizlenen tek bir umudun peşine düşmüş insanların yanında, böyle küçük bir umut ışığıyla teselli bulması mümkün olmuyor izleyicinin de. Yönetmenin provokatif olmayan üslubu, sizi usulca kederlendiriyor.

2049 Kaliforniya’sında geçen filmde uçan arabalar kilometreler boyunca kurak coğrafyalar üzerinde gidiyorlar. Replikantlar yani tasarlanmış biyo-mühendislik ürünü insanlar gelişmiş güçleri sayesinde kusursuz birer köle olsalar da, şiddetli isyanlar çıkarınca üretimleri yasaklanmış bir zaman önce. Tyrell şirketi iflas edince, filmin kötü adamı Niander Wallace, şirketten geri kalanları alarak itaat eden yeni nesil kopyalar yaratmış. Eski model kopyalar olan Nexus 8’ler de avlanarak emekli edilmişler. Bu avcılarsa bilinen isimleriyle Keskin Nişancı yani Blade Runner’lar. Filmin ilk dakikalarında LAPD memuru K’nın davetsiz misafir olarak avlamak üzere evine gittiği Nexus 8’lerin sonuncusu Sapper Morton’ın ağzından dökülen bir cümle içine işleyecek ve filmin sonuna dek şekil verecekti davranışlarına. Sen hiç mucize görmemişsin diyecekti ona Sapper Morton rolünde Batista, ölmeden önceki son dakikalarında. K ise evin yakınında bulunan bir ağacın altına gömülü bir kutu bulacak, içinden çıkan kemikler ve saçlar incelendiğinde 30 sene önce gömülmüş bir kadına ait oldukları ortaya çıkacaktı. Hamile olan kadını duygusal nedenlerden ötürü gömme zahmetine katlanıldığı anlaşılacaktı. Kadın kopya olsa da, hamile kalabilmiş ve bu da şimdi otuz yaşında olan bebeğin doğarak dünyaya geldiğini göstermektedir. Yani bir ruhu olduğunun kanıtıdır. Wallace Şirketi Dünya Genel Merkezi’nin içine gittiğimizde karanlıklar prensi Niander Wallace’la birlikte dişi bir kopyanın jelatinden düşüşüne şahit oluyoruz. Yağlı salçalı(kan ve sıvı) yeni bir model jelatinin içinden kaygan bir zemine düşüveriyor. Tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi hareket ediyor. Bedenini hiç bilmediği bir dünyadaki tehlikelerden korumaya çalışıyor. Fakat Wallace’dan koruması mümkün olmuyor. Wallace tek bıçak darbesiyle rahmini parçalıyor. Böylelikle doğurganlığını alıyor elinden yeni doğanın. Sonra da en sadık elemanı Luv’dan doğmuş olan çocuğu bulup ona getirmesini istiyor. Memur K ise bir kadından doğma çocuğun kendisi olduğundan şüpheleniyor bir yandan, öte yandan bu doğruysa eğer hayatı boyunca kendisi gibi birisi tarafından aranıyor olma gerçeği ile baş etmeye çalışıyor. Zira aynı DNA’ya sahip bir kız bir de erkek çocuk dünyaya gelmiş. Kız, ölmüş ya da ortadan kaybolmuş olmakla beraber, erkek çocuk yetimhaneye verilmiş ve kendi çocukluk anılarından aklında kalan şeyse yetimhanede geçirdiği zamanlar oluyor K’nın. Bu anıların gerçek mi yoksa yapıştırma mı olduğunu öğrenmek üzere de, Galatian Sendromlu ve bir cam fanusun içinde yaşamakta olan anı üreticisi Ana Stelline’ne başvuruyor ve o da onu teyit ediyor anılarının geçek olduğu hususunda.

62CCC713-C884-4DDA-B4E3-A42AB6FC1537

4A7BF23A-042A-47AF-B598-1EB64F20E78F

Tüm zor zamanlarında Memur K’nın yanında olan ve bir yazılımdan ibaret olan Joi de uzaktan kumandanın tek tuşuyla yok olabilecek bir ürün sadece. Tam manasıyla tatmin etmese de, K’ya teselli veriyor bir şekilde. Bir seri numarası ve harften oluşan K’ya gerçek insan ismini veren de o oluyor. “Joe” diyor ona. Filmin son bir saatinde karşımıza çıkan Rick Deckard rolündeki Harrison Ford’la aralarına “Elvis” giriyor. Sinatra ve Marilyn Monroe ile birlikte bir efsane olarak kalacaklarının bir tahmini sadece. Rick, Rachael’dan-ilk filmde Sean Young tarafından canlandırılmıştı- olma çocuğuyla hiç tanışmamış. Onu hiç görmemiş. Bu şekilde ancak çocuğunu koruyabilmiş. Nitekim tüm bu gizemi aralayan kişi olan K yüzünden Wallace doğurulmuş olanın peşine düşüyor.

Çocuk işçi çalıştıran ve koloninin başı olan tek gözlü Freysa bir zamanlar çocuğun saklanmasına yardım etmiş. Çünkü bir mucizeye tanıklık ettiklerinin farkında imiş hepsi. Çünkü o bebek, bir köleden fazlası olduklarının kanıtı imiş aynı zamanda. Ve eğer bir bebeğe hayat verebiliyorlarsa, kendi kendilerinin efendisi olduklarının da bir kanıtıymış bu özel durum aynı zamanda. Ve kim bilir belki de insanlardan daha insan olduklarının. Yaklaşan bir devrimin müjdesi olan bu gelişmeler, insanlarını özgür kılabilmeleri açısından da mühim. Fakat bir başka mühim gerçek daha var ki aranan bebeğin bir erkek değil, bir kız olduğu, şimdiyse otuzlarında bir kadın olduğu ve K’nın beklentilerinin de boşa çıktığı. Onun gibi binlercesi de inanmak istemişler o bebeğin kendileri olabileceğine ve hep bir umut içinde yaşamışlar. Herkes bir mucizenin fakat en çok da kendi mucizesinin peşine düşmüşken, aralarında tek mucize beklemeyen kişi de mucizenin kendisi çıkıyor filmin sonunda. Tüm bu açılardan bakıldığında film senaryo açısından da beklentileri boşa çıkarmamış oluyor. Ryan Gosling, Dave Bautista(kısacık rolüyle akıllarda kalmayı başardı, filmin bir başında vardı, bir de sonunda), naif görüntüsünün aksine güç timsali Niander Wallace’ı başarıyla canlandıran Jared Leto ve tüm aktörler varlıklarıyla göz doldurdular yeterince. Dediğim gibi Villeneuve’ün filmografisini Incendies’den beri takip etmekteyim ve filmlerini bir nedenden ötürü her zaman çok beğendim. Benim için en zayıf halka olan Arrival’la birlikte bilim kurgu ummanına dalan yönetmeni bu son filminden sonra daha çok takdir ettim. Güçlü bir prodüksiyonun, ağır bir konunun ve ağırlaştırılmış ritmin altından kalkabilmeyi, görselliği ön plana koyarak, diyalogdansa duyguları aktarmayı başarabilen atmosfer yaratarak yapabildiği için bu senenin güçlü bir Oscar adayı olduğunu da düşünmekteyim.

242EF444-0480-466A-BA8B-95F2631ABC31

AD4D83B0-1B09-420B-BB90-85BEB6178E27

CALL ME BY YOUR NAME : ADINLA ÇAĞIR BENİ

F8BBE3D6-A6F6-46C8-893C-1CA1D2B8A60B

CALL ME BY YOUR NAME : ADINLA ÇAĞIR BENİ

-“Liszt’in Bach’ın değiştirilmiş versiyonunu çalacağı şekilde çaldım. Busoni’nin Liszt’in değiştirilmiş versiyonunu çalacağı şekilde çaldım.” Elio Perlman
-“Bach’ın Bach versiyonunu Bach gibi çalmanın ne sakıncası var?” Oliver

Genç ve yakışıklı bir şövalye, bir prensese delicesine aşıkmış. Prenses de ona aşıkmış. Ama şövalyenin ona olan aşkından bihabermiş. Aralarında gelişen arkadaşlığa ve dostluğa rağmen ya da belki de bizzat o arkadaşlık yüzünden şövalye kendisini öylesine aciz ve suskun halde bulmuş ki, ona olan aşkını bir türlü dile getirememiş. Ta ki bir gün bir anda şu soruyu sorana dek: Söylemek mi daha iyi yoksa ölmek mi?” 16. yüzyıldan bir aşk hikayesi

“Çok okuyan kimseler biraz gizemli oluyorlar. Gerçek kişiliklerini saklıyorlar.” Marzia

Senenin hacı bekler gibi beklemekten telef olduğum filmi gelmiş ve de konmuş malum ortamlara. Ekşi sözlük beyinleri-beyleri, bayanları uzun uzun paylaşmışlar bu eşsiz deneyimlerini. Dile kolay yüz otuz dakika gibi bir süresi var ve son saniyesine kadar filmini izletmeyi başarıyor yönetmeni. Sonunda arka jenerik akıyor bir yandan, Elio ağlıyor öte yandan. Daha önce izlemiş bir akılla da bizzat konuştum film biter bitmez. Bana birçok soruyla geldi. Duyguları tam geçirememiş, cevaplanmamış sorular, anlaşılmaz yerler var, bunlar ne ara aşık oldular, hem ben eşcinsel terminolojiye hakim değilim ki dedi. Haklı olabilirdi. Ben de değilim ki. O tip bir terminolojiden haberdar bile değilim. Fakat bazen bir filmi sadece beğenirsiniz. Her şeyiyle kabullenirsiniz. Ne bir olumsuzluk ne de bir terslik görünür gözünüze. Var olsalar bile tek görmeyen sizin gözlerinizdir. Aşık olacağınız vardır, karşınıza ilk çıkana aşık olursunuz nitekim. Bu film benim için öyle oldu. Daha ilk dakikasından itibaren sevdim kendisini. Bir bütün olarak bana sunduğu kadarını, hiç sorgulamadan, hiç eleştirmeden kapasitem kadar sevdim, bir an geldi kapasitemden de çok sevdim. Filmin yüz otuz dakikalık süresi bir rakamdan ibaretti.  Dolayısıyla film ne olduğunu anlayamadan bitiverdi. Tıpkı ilk gençlikte yaşanan yaz aşkları gibi. Aşk her mevsimde yaşanır belki ama yazın daha bir ateşli olur sanki. Güneş yakar dışardan, sen yanarsın içerden. Tıpkı bu filme konu olan, seksen üç yazında başlayan ama bitmesi gereken, bittiğinde de acıtan Elio ve Oliver’ın aşkı gibi. Elio 17, Oliver’sa 24 yaşındalar seksen üç yazında. Filmin ağır topları “I am Love” ve “A Bigger Splash”in yönetmeni Luca Guadagnino, en çok “Günden Kalanlar” ve “Manzaralı Oda” ile hatırlanası bol Oscar ödüllü senaryo yazarı ve yönetmen James Ivory ve filmde küçük bir rolle karşımıza çıkan, Sony ve Cher’den birini canlandıran yazar, akademisyen, Proustsever Andre Aciman. Guadagnino fiziksel olarak giderek Stanley Kubrick’e benzese de, filmlerini hep bir Bertolucci filmi izler gibi izledim ve bu filminde de aynı his benimleydi. Biraz da Fransızvari bir Bertolucci galiba kendisi. Ama evrenini her fırsatta takipteyim.

3293C30C-0831-4660-9941-DD859AEFB428

6BDAABA8-6443-422F-A196-76F9BE275E76

Seksenlerin bir parça kitsch ruhunu, kıyafet ve saçlarla ve de türlü detaylarla gayet güzel yansıtan filmin başrolünde ise İtalya var. Kuzey İtalya’da bir yer diyordu filmin geçtiği coğrafya hakkında, ta filmin başında. Seksen üç yazında geçiyor film. Kanları bir hayli karışık ama Yahudi bir ailenin oğlu olan Elio’nun gelmeden kendisine oda gaspçısı dediği, çünkü odasını vermek zorunda kaldığı, ilk bakışta kendinden gayet emin görünen, iki metre boyunda, Yunan heykellerini andıran bedeni, pırıl pırıl dişleri ve tüm yakışıklılığıyla indiği arabadan dosdoğru hayatlarına giren adamın tüm aile fertlerinin kalbini kazanmayı başarıp, Elio’yu da kendine aşık etmesini anlatıyor film. Aynı banyoyu paylaşıyorlar bu zaman zarfında, aynı gölü, aynı denizi ve de havuzu. Zamanla da aynı yatağı. Ev halkını çan çalarak yemeğe çağıran çalışanlarının bile gönlünü almayı başarıyor Oliver. Evin iki kadını hayranlıkla bahsediyorlar ondan tam bir film yıldızı, Ah şu Amerikalılar diye. Pier Paolo Pasolini’nin Teorema’sındaki ziyaretçi gibi şeytan tüylerini dağıtıyor Oliver, teker teker. O da Yahudi kanı taşıyor, tıpkı ev sahipleri gibi. Oliver’daki yüksek özgüveni kendini beğenmişlik olarak algılayan tek kişiyse Elio oluyor ilk başlarda. Babası ise utangaç olarak değerlendiriyor ziyaretçilerini. Ara ara hırlaşıyor iki genç adam. Gizli bir rekabet ve çatışma halindeler. En azından Elio açısından böyle; o çok bilmiş, dünyaya hakim olmak gayretindeki fazla parlak, ziyadesiyle yakışıklı, aniden hayatlarının merkezine oturuveren küstah Amerikalı. Adını koyamadığı bu haller gece uykularını kaçırıyor Elio’nun. Annesinin ağacındaki kayısıları toplamaya giden Oliver’ı iteliyor adeta çekil şöyle der gibi. O benim annemin ağacındaki meyveler, sana ne oluyor der gibi. Önlerinde ise altı uzun hafta var birbirlerine katlanmak zorunda oldukları.

6B036954-9E29-418B-A8B2-098CB77BC0D0

8B7EFCD9-BEBB-4B5B-A95F-774C1176C11B

 

İtalya’nın tarihle iç içe sokaklarındaki sükunet, insan kalabalığının olmayışı ve oldukça durgun akan günler New England’ın küçük bir kasabasından gelen Oliver’ı bile şaşırtıyor. Yazın bitmesini bekleyen, kış gelince de yazın gelmesini bekleyen insanların burada nasıl vakit geçirdiğini sorduktan sonra, kendi yöntemleriyle aralarına giriyor. Elio’dan ayrıldığı zamanlarda kahvelere giderek yaşlı İtalyanlarla kağıt oynuyor. Onlar da doğal bir şekilde kabul ediyorlar onu aralarına. Elio vaktini klasik müzik yaparak, kitap okuyarak, nehirde yüzerek ve kız arkadaşı Marzia ile flörtleşip, geceleri dışarı çıkarak geçirirken, Oliver sayesinde bir başka evrende buluyor kendini. Elio ilk önce metaforlarla dile getirmeye çalışıyor aşkını. Bach’ı sevmediğini ona söylediğinde, tepkisinin neden bu kadar sert olduğunu, Oliver’ın onu sevmediğini düşünmesinde yattığını yazıyor notunda. Dans pistinde onun dikkatini çekmeye çalışıyor. Kız arkadaşım var diye böbürleniyor. Küçük yaşına rağmen her şey hakkında bir fikri ve bilgisi var. Oliver’ın onda en çok şaşırdığı şey de bu oluyor. Felsefe kitapları okuyan Oliver’ın filozof Herakleitos’un Fragmanlar’ından alıntıladığı “Her şey akar” sözünü filmin ruhuna uygun bir şekilde yorumladığını görüyoruz. Ona göre, her şey değiştiği için aynı şeylerle karşılaşmayacağımız değil de, bazı şeylerin ancak değişerek aynı kalacağı yorumunu düşüyor notlarına. Theseus’un gemisi hala Theseus’un gemisidir o halde. Değişen parçalarına rağmen. Bense aksini düşünmüşümdür her zaman. Ben eski ben değilim ki.

Oliver yaşça daha büyük olduğundan, karşı tarafı dizginleyen, kendini belli bir çizgiye çekmeye çalışan taraf oluyor her zaman. Elio ona ilk açıldığında, böyle şeyleri birbirleriyle konuşmanın uygunsuz olduğunu söylüyor. İyi insanlar olduklarını, utanılacak bir şey yapmadıklarını, iyi biri olmaya devam etmeleri gerektiğini düşünüyor. Hiçbir şeyden pişmanlık duymamaları gerekiyor, ne kendisi ne de Elio bir bedel ödememeli yaşadıklarından ötürü. Bu yüzden kendini uzaklaştırmaya çalışsa da en nihayet sevenler kavuşuyor. Romana ismini veren cümleler bir aşk gecesinde çıkıyor Oliver’ın ağzından: “Sen bana adınla seslen, ben de sana adımla sesleneyim.”

DB50E40D-131C-430A-A63C-EE08CE0E41E8

Aşk bacayı sardıktan sonra altı haftadan geriye kalan zaman su gibi akıyor ve Elio’nun hem aydın hem de anlayışlı ailesinin örtülü desteği sayesinde son günlerinde ikisi beraber özgürce bir seyahate çıkıyorlar. Bergamo sokaklarında aşk yaşıyorlar bu defasında. Ayrılık vakti geldiğinde çok zor ayrılıyorlar birbirlerinden. Elio yaşının verdiği coşkudan ve duygularını saklamaktaki güçsüzlüğünden ötürü daha çok üzülen ve bunu belli eden taraf oluyor. Annesinden onu arabayla gelip alması için istasyondan telefon açıyor titrek bir sesle. Enkazdan farksız bir vaziyette dönüyor evine. Yaşananları dillendirmese de bilmekte olan anne babası oğullarını rencide etmeden ve yüzlemeden idare ediyorlar bu durumu. Ta ki babasının yaptığı o efsane konuşmaya kadar. Son zamanların gözde karakter oyuncularından Michael Stuhlbarg anlayışlı ve duyarlı profesör baba rolünde sakin sakin kalpleri kazanıyor. Elio’nun erken bir yaşta kendi kararlarını kendi verebilmesinde, birey olabilmiş bir genç olabilmesinde, kendini cesur ve özgürce ifade edişinin altında hep onu sayan, asla yargılamayan ve kendi olmasına izin veren böyle bir baba var çünkü. Sırrını açıyor o da ona. Sırf çocuğu kendini iyi hissetsin diye. Bunun doğal olduğunu anlatma gayreti içinde istiyor ki, biricik oğulları bundan böyle hayatı kendine ve çevresine zehir etmesin. Keşke tüm anne babalar böyle olsa diye düşünüyor insan. Aciman’a sormak isterdim böyle bir babası mı vardı yoksa hayalindeki babayı mı dillendirdi bu cümleler eşliğinde. Paylaşmasam olmazdı diye düşündüğüm ve bu yüzden alıntıladığım bir babanın oğluna nasihatleri benden size:

Hiç beklemediğimiz bir anda doğa ana bir katakulli çevirip en zayıf noktamızı bulur. Ama yanında olduğumu unutma. Şu an hiçbir şey hissetmek istemiyor olabilirsin. Belki hiçbir zaman bir şey hissetmek istemeyeceksin. Bu konuları benimle konuşmak istemiyor olabilirsin ama önceden açıkça hissettiğin şeyi yine hisset. Güzel bir arkadaşlık kurdunuz. Belki arkadaşlıktan da öteydi. Size imreniyorum. Benim yerimdeki çoğu ebeveyn tüm bunların unutulup gitmesini ister. Oğullarının bu durumdan kurtulmasını ister ama ben o ebeveynlerden değilim. Yaralarımız daha hızlı iyileşsin diye kendimizi hırpalayıp dururuz. Otuz yaşına geldiğimizde de çökmüş oluruz ve yeni biriyle her başlangıcımızda, kendimizden sunacağımız daha az şey kalır. Ama kendini bir şey hissetmemek için zorlamak veya hiçbir şey hissetmemek çok büyük kayıp olur. Bir şey daha söyleyeceğim. Şüpheleri ortadan kaldıracaktır. Yaklaşmış olsam da asla sizin gibi bir şey yaşamadım. Bir şey beni hep tuttu. Ya da engel oldu. Hayatını nasıl yaşayacağın seni ilgilendirir. Sakın bunu unutma. Kalbimiz ve bedenimiz bizlere bir kereye mahsus verilmiştir. Sonra bir de bakarsın kalbin yorgun düşmüş. Bedenin de. Kimsenin bakmayacağı bir hale gelmiş, yanına  yaklaşmak istenilmesi şöyle dursun. Şu an kederlisin. Acı çekiyorsun. Bunu yok etme. Aldığın keyfi de öyle.” Mr. Perlman

Okuma listeme aldığım aynı adlı kitabını elimde olmayan sebeplerden ötürü kaybetmiş(yalan) olduğumdan(kütüphanemde kaybettim demek istedim), bir takım sorularınızın cevabı bende yok henüz. Fakat Guadagnino ile beraber katılmış oldukları bir açık oturumda ben o tip yazarlardan biri değilim, yani film kitaptan bağımsızdır ve yönetmenin eserine dönüşür, o yüzden senaryoda yapılan değişiklikler beni rahatsız etmedi demişti Andre Aciman. Zira filmin bittiği yerden bir on yıl sonrasında tekrar karşılaşan Elio ve Oliver’ın yaşadıkları kitapta varken, biz filmi Oliver’dan gelen telefon sonrası sarsılan ve şöminenin karşısında ailesinden gizlediği gözyaşlarıyla onu anarkenki halini izleyerek noktalamış olduk. Filmde yazarın cinsel kimliğini açık ettiği bir rolle karşımıza çıkması da bu kabulleniştendi belki de. Pek çok yazar arkasında durdukları işlerin, öncelikle de ustalığına güvendikleri yönetmenlerin filmlerinde görünmeyi, ufak bir rolde de olsa o filmde var olmayı(cebren ve hileyle olanını duymadım) kabul ederler. Bertolucci’nin The Sheltering Sky’ındaki Paul Bowles, Ümit Ünal’ın Gölgesizler’indeki Hasan Ali Toptaş ilk aklıma gelen taş(kaya da yakışırdı aslında) örnekler. Guadagnino’nun bir sonraki projesi olan Dario Argento’nun Luca usulü Suspiria’sını şimdiden merakla bekliyorum. Call me by your name’i de uzun bir süre beklemiştim ve beklediğime de değdi doğrusu. Birkaç cümle de filmin başrolünde yer alan ve aktörlüğün muasır medeniyet seviyesine erişmiş topraklarda özgürce icra edildiğinde ortaya çıkan sanat eserinin büyüklüğüne de değinmeden geçemeyeceğim. Yıldız ışığı taşıyan iyi birer oyuncu olmalarının dışında tatlılığıyla ve özgünlüğüyle işi götüren Timothee Chalamet ve ilahtan da öte bir Armie Hammer var başrollerde. İkisi de tüm cesaretleriyle eldiven giyer gibi üstlenmişler rollerini. Psikolojik olarak üstesinden çok kolay gelinebilecek karakterler olmamasına rağmen mevzuyu aşmış gördüm ikisini de izlediğim tüm neşeli röportajlarında. Filmin müziklerine gelince hepsi bir harikaydı ama Sufjan Stevens ‘ın Mystery of Love’ı ve Visions of Gideon’ı hala kulaklarımda. Bir de seksenler partisinde çalan Love My Way ve dans eden iki kabarık saçlı kızın çıldırışları da gülümsetti. Seksenler ve disko ortamları öyle garipti işte. Tuhaf tuhaf danslar ederdik barlarda, diskolarda. Y ve Z kuşağı siz o ortamları bilmezsiniz. Bir de Oliver’ın bir gece vakti sigarasını tuttuğu elini Elio’nun elinin üzerine koyduğu sahne vardı ve bu çook nazik bir detaydı. Söylemesem olmazdı. Şeftali ise filmin en çok konuşulan meyvesi pardon sahnesi oldu sanal ortamlarda. Yazarının da ne gerek var diyerek kitaba koymaktan neredeyse caymak üzere olduğu ama olmasının da kimseleri rahatsız etmediği Elio’nun çocukluğu saklıydı o şeftalide. Üstelik Brokeback Mountain ya da Boys Don’t Cry’daki gibi feci bir son yok bu filmde. Moonlight’daki gibi bastırılmış bir cinsel kimlik de. Sadece Oliver nişanlanmış, evlenecek belki seneye.

Son söz olarak bu filmi izlemek için her tür önyargıdan arınarak geçmeli insan ekran karşısına. Bir de Andrew Solomon okumalı bol bol.

Getty Images x Buzzfeed - 2017 Toronto International Film Festival Portraits

Call Me By Your Name - Cast

0BFDED7B-C90F-46AF-A0B6-FE6DDA7A57EF

THE SAVAGES : SAVAGE AİLESİ

F35CA33E-B1A9-4697-BDD0-03581CBD8231

THE SAVAGES : SAVAGE AİLESİ

“Senin yükselme saplantın ters tepiyor ve bu bencilce. Bu sen ve senin günahlarınla ilgili. Bu tür yerlerin aradığı da bu. Sen, avlamak istedikleri tüketici, suçlu nüfussun. Çevrenin güzelliği orada kalanlar için değil. Gerçekten ne olduğunu itiraf edemeyecek bizim gibi akrabalar için. İnsanlar ölüyor Wendy. Hemen şimdi şu güzel binanın içinde, korku filmlerinde olduğu gibi. Vee tüm sağlık propagandası ile çevre güzelliği insanların öldüğü gerçeğini saklamak için. Ölüm gazlı, dehşetlidir. Kir ve küflenmiş koku doludur.” Jon Savage

“-Evli misin?
Hayır ama erkek arkadaşım evli.”

2007 yılında çekilmiş, üzerinden on yıl geçmiş bir filmi vizyona giren bunca film varken izlemiş olmanın, üzerine de marifetmiş gibi paragraflar dolusu cümleler döşenmeye hazırlanmamın zamanı mıdır sorusuna vereceğim cevapla başlıyorum yazıma: Evet, zamanıdır. Hem de tam zamanı. Hani bazı kitapların bir zamanı vardır derler. Hani öğrenci hazır olmadan öğretmen ortaya çıkmaz da derler. Bu filmler için de geçerli bir kural. En azından benim için öyle oldu çoğu zaman. Zamanı gelmiş bu film de on yıl sonra bir vesileyle çıktı karşıma. Tavsiye sonucu diyeyim size. Bunama belirtileri gösteren babalarına huzurevi arayışındaki iki entelektüel kardeşin çektiklerine ortak, aşama aşama neler yaşadıklarına şahit oldum filmi izledikçe. Ben de çok yakın bir tarihte seksen iki yaşında kaybettiğim halamın hastaneden çıktıktan sonra yaşadıklarına şahit oldum buna benzer bir şekilde. Bir hafta hastane, iki hafta huzurevi, bir hafta kadar da yoğun bakımda kalan, hayata, insanlara karşı öfkeli halam ne kendini ne de bizi daha fazla yıpratmadan sessizce ölüverdi bir anda Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin hasta soğuk yoğun bakım odasında. Doktorları yarın bir gün odaya çıkartacağız deseler de yağmurlu bir pazara denk gelen on aralık gününde morga düşüverdi sessizce. Vasilik için belirlenen on ocak’taki mahkeme gününü göremedi bile. Bekardı, yalnızdı, pencere önü çiçeğiydi. Dolu düşüncelerle gitti. Kalabalık yaşadı her zaman. Bavullar dolusu hiç giyilmemiş kıyafetlerini hiç gidemeyeceği seyahatler için sakladığı arka odasında bulduk. Evine dönemeyeceğini hissettiği anda at demişti hepsini. Öldüğü gün dağıldı eşyaları, giymelere kıyamadıkları. Protez dişlerini aldım getirdim yanımda. Cımbızları vardı bir kutuda, tırnak makası, boncukları, özel eşyaları. Sandığında da küflenmiş havluları, atkıları, şalları, hepsi birbirinden şık masa örtüleri. Bu kadar zevkli olduğunu bilmezdim halamın. Ben onu hiç tanımamışım. Altı yaşına kadar kaldım yanında. Babaannem sağdı o zamanlar. Onun bana baktığı kadar ben ona bakamadım son zamanlarında. Yaklaştırmazdı sağlığında kimseleri yanına. Dikenleri vardı, batardı. Evinin karşısında yer alan aşevinin çalışanlarından huylanmış, camlarını indirmişti bir gün. Çalışan kadını saçından yakaldığı gibi fırlatmıştı duvara. Korkusundan kırılmaz cam taktırıp, en kalınından perde koydurmuştu kaygılı aşevi çalışanları. Kızılay hemşiresi olan halam, gençliğinde kendini Jeanne D’arc’la özdeşleştirirmiş. Dünyayı kurtarmak imiş gayesi. Kendince bir Jean D’arc’lık yapmıştı giderayak karşının camlarını kırarak. Milliyetini karıştırdığı için pis Bulgar dediği, aslen Arnavut olan aşçı Kemal’e tencerelerini verirdi yıkatmak için. İlk duyduğunda bozulduğunu itiraf eden Kemal duya duya alışmış zamanla yeni milliyetine. Sorun yok demişti bir gün, nasılsa komşu coğrafyalardı halamın aklında kalan. Bir defasında da karşı kahveye gelenlere takmış, pis Kürtler demiş onlara da. O pis Kürtler bir gece onun camını indirmişti yalnızca. Bu olaydan sonra misilleme yapıp, yandaki aşevinin camlarını indirdiğini düşünmüşümdür her zaman pis aşevciler diye diye. Kendisine yapılanı yapmıştı bir başkasına. Hastaneye kaldırılma anlarını gören, duyan aynı kahve sakinleri ceketlerinin önünü ilikleyerek gelmişlerdi taziye için kapısına. Yerlere saçılmış paraların orta yerinde yatar halde bulmuşlar onu. Yeni aldığı üç aylığını yatıramamış bile bankaya. Bize tek kuruş para harcatmadan gitti halam. Kefen parası yanındaymış. Tek laf söyletmedi ardından, yük olmadan gitti uzaklara. Bütün hastane masraflarını ordan karşıladık, ambülans ve özel huzurevi aylığını bile ordan verdik. Sanki olacakları bilmiş bir şekilde. Polis camı kırıp girmiş içeriye. Bir kez evine gitmiştim, kısa bir süre için bavulumu bırakmıştım. İki saat sonra döndüğümde bavulum kapıdaydı. Yarım saat oturdum oturmadım içerde. Benim kalacağımı düşünmüş olacak ki, döndüğümde sevinçliydi halam ben gidiyorum dediğimde. Dedim ya bavulumu koridora koymuş, ben demeden tutuşturuvermişti elime. Bekar ve yalnız halam benim, kanım o benim. Hala gözyaşlarım var ona karşı saklamalara kıyamadığım. Onunla beraber bitti gitti, tükendi tüm hırsım. Canım istemiyor bir şey yapmak, canım istemiyor sokağa çıkmak. Sadece yapmak zorundayım, yaşamak zorundayım. Bir film izlemek zorundayım mesela içinde halam olan. The Savages’ın içinde benim de halamdan bir tutam var, meğer ondan çıkmış karşıma on yıl sonra karşıma.

8A92D2ED-4CB6-4A9C-B597-5D21D3650388

Amigo kızların muntazam evlerin ve muntazam traşlı ağaçların olduğu Arizona Sun City’nin sakin, geniş ve düzenli sokaklarından birinde ponponlu ve tonton vaziyette ortaya çıktıkları sahneyle açılıyor film. Etrafta nefes alan herkes de tıpkı bu ponpon kızlar gibi ayrı ayrı tontonlar. Sakin sakin araç kullanıyorlar, öyle de hareket ediyorlar. Sun City insanların şortla, terlikle ortalıkta gezdiği bir çeşit açıkhava huzurevi sanki. Bu evlerden birinde ben hasta bakıcı değil, ev sağlığı bakım uzmanıyım diyen görevli ortalıkta don paça gezen Larry’ye kızıyor sifonu çekmediği için. İlgilenmek zorunda olduğu yaşlı kadınsa boş bakışlarıyla yaşıyor mu yaşamıyor mu belli değil. Tuvaletten çıkmak bilmeyen Larry’yi fark eden görevli, içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında dona kalıyor. Tuvaletin içinde birikmiş pisliklerle aynaya yazı yazmış Larry. Şuuru gitmiş gibi, bir çocuk gibi ağlıyor mu gülüyor mu belli değil. Aynı gün New York City’de bekar yaşayan kızı Wendy’e haber uçuruluyor ilk önce. O da Buffalo’daki erkek kardeşini arıyor. İkisi de bekar olan kardeşleri tanıyoruz böylelikle yavaş yavaş. İki kardeş de “yazmak” işindeler. Jon profesör ve Brecht üzerine bir kitap yazıyor. Mesleğinde hırslı, ödül almak peşinde. Polonyalı kız arkadaşı ile evlenmediğinden, vizesinin süresi dolan kadın sınırdışı edilecek ve o buna bile sessiz kalıyor. Fakat her sabah ona yumurta pişirdiğinde ağlıyor suçluluk duygusundan ve minnetten. Wendy’se tiyatrocu ve piyesler yazıyor. Aynı zamanda da bir ofiste çalışıyor geçici olarak. Evinde kedisiyle yaşıyor. Evli bir adamla ilişkisi var. Adam tipik ne yardan ne serden. Yani hem karısını hem Wendy’i idare ediyor. İki kardeşin hayatlarına bakılacak olursa, her ikisinin de hem kariyer açısından hem de özel yaşantılarında bir şeyleri ıskaladıklarını görüyoruz. Hayatlarını düzene sokamamışlar halen daha.

83AE18E9-50FC-4986-A787-61E56D1AD1F9

AA6B0EA4-CD10-4598-95C7-FCAF754DE789

Babalarının resmi nikahsız beraber yaşadığı kız arkadaşı ölünce, çocukları aileden olmadığı için Larry’e bakamayacaklarını söylüyor. İş başa düşünce de Sun City’de elleri kolları bağlı vaziyette bir hastaneye yatırılmış babalarını almaya gidiyorlar. Babaları üzerlerine kalıyor böylelikle. Fakat modern zamanlar bunlar ve Jon tıpkı anneleri gibi kendilerine pek bakmamış ihtiyar babalarını bir huzurevine yatırmanın en doğru karar olacağını söylüyor. Bakıcıya verecek paraları da olmadığından, altını değiştirip, temizlemek zorunda kalacaklar yoksa. Wendy’se korkunç korkunç insanlar olduklarını tekrarlayıp duruyor bu kararlarından ötürü. İş uygun bir huzurevi bulmaya kalıyor ve Jon takibi kolay olacağı için Buffalo’da bir yer aramak üzere yola çıkıyor. Destekli yaşam merkezleri bunama sorunu olan hastaları kabul etmediğinden daha demode, ilkel ve hastanevari huzurevlerinden birine yatırılmak üzere kutu kutu ilaçları ve yedek bağlama bezleriyle yola düşen baba kızın uçakla Buffalo’ya giderken yaşadıklarıysa tam bir efsane. Geldiklerinde aynı odayı paylaşacağı akranıyla aralarındaki perdeyi çektiklerinde, gözünde gözlükleri, elinde kitabı, evinden taşınmış özel eşyaları, kitapları ve çerçeveler arasında yatağında oturmakta olan adama merhaba diyorlar ezile ezile. Onlar da zamanla kendi taraflarında bir düzen kuruyorlar bundan böyle. Bu süreci yaşamamış olan biri tüm bu ayrıntıları bilemeyeceğinden filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Tamara Jenkins’in çektikleri ve gözlem yeteneği hakkında bir fikir sahibi oluyorsunuz bu sayede. İlk huzurevi günü akşamında hemşire sıkı sıkı tembihliyor Wendy ve Jon’a ilk ayrıldıkları akşam olayı fazla abartmamaları ve sıradan bir şekilde vedalaşmaları hususunda. Larry ise kafa karışıklığı içinde. Odadan çıkarken kıza bahşiş vermeyi unutmayın diyor, çünkü kendini otelde zannediyor. Çoğu yaşlı insan gibi duyma sorunu yaşadığından, kulaklık alıyorlar ona ve nerede olduğunu söylemek mecburiyetinde kalıyorlar bir süre sonra. Prosedür gereği kendisine soruyorlar gömülmek mi yoksa yakılmak mı istediğini ve de komaya girerse eğer solunum cihazına bağlanmak isteyip istemediğini. Aklı başına gelen Larry fişimi çekin, gömün beni idiotlar diyor öfkeyle. Hastalığın cilvesi ve biraz da tabiatından kaynaklı ara ara öfkesi dışına taşıyor yaşlı adamın. Yine de çocukları arabada onun için kavga ederlerken, kulaklığının sesini kapatıp, montunun kapüşonun başına çekiyor ve kendi dünyasına dalıyor. Hastanede kendi film gecesinde ırkçı bir film izletiyor hastalara ve çalışanlara. Çoğunluğu zenci olan hasta bakıcılar tepki gösteriyorlar siyah boyayla zencileşmeye çalışan fakat daha çok maymuna benzeyen Fred Astaire’in haline. Babasının ona attığı tokatlar geliyor aklına bu anlarda. Babasından gördüğü sevgisizliği aktarmış çocuklarına, daha iyisini görmediğinden öyle de devam etmiş aksiliği.

A94F95ED-5ADD-4AF5-9A2D-85EB59C02BE2

Wendy babasının bulunduğu ortamdan rahatsızlık duyuyor ve onu daha iyi bir yere yatırmanın telaşı içine düşüyor. Wendy’nin göremediklerini söylüyor Jon ona nihayet. Benim için filmin anlatmak istediği şeyleri bu birkaç cümle ile özetliyor Jon rolünde Philip Seymour Hoffman. Aktörün hiçbir rolü unutulur gibi değil ki. Kendisinin “kötü” bir tane bile performansını izlemedim ki… Wendy bundan böyle kabullenmeyi öğreniyor. Ara ara çıkışları oluyor yine de. Babasının kırmızı yastığını tekerlekli sandalyedeki kadının elinden çekip alırken içindeki şirret çıkıyor meydana. Çok işler başarmış gibi alıp babasına götürdüğünde adam istemiyor bile. Hasta bakıcı sanıyor onu, tanımıyor. Bundan böyle de terminal aşamaya giriyorlar. Çeşitli nedenlerden ötürü yakınlaştığı Nijeryalı erkek bakıcı babasının daha ölmeyeceğini söylüyor ona. Çünkü havanın bedeni terk etmesinden ötürü, ayak parmakları ölüme birkaç gün kala muhakkak bükülürmüş. Wendy merakla açıp baktığında bükülmediklerini görse de, bir gün geliyor ve bükülüyorlar nihayetinde.

Bütün hastalıklarda geçirilen aşamalar vardır. İlk duyulduğunda yaşanan şok, gerçeklerle yüzleşmekten duyulan sıkıntı, kaçış, reddediş, bahaneler üretme ama sonunda illaki kabulleniş. Bu film bu zaman dilimini hasta yakınları açısından çok gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Nereden mi biliyorum, yirmi dört saat içinde üç huzurevi değiştirdim çünkü. Neden, hiçbirini  beğenmedim çünkü. Neden? Halamı eve alıp bakamayacaktım ve onu lüksün içinde yatırdığım takdirde huzurum olacaktı, başımı yastığa rahatça koyabilecektim çünkü. Ve bunlar da benim günahlarım çünkü. Yaşlılık en kötüsüymüş, yaşlılıkta yalnızlık en fenasıymış. Dört gün boyunca felçten aç susuz kala kaldığı yatağında yatarken bulunup hastaneye getirildiğinde ve ben ona ancak altı saat sonra ulaşabildiğimde yoğun bakımda şuuru yarı açık, ağzı köpükler içinde gördüğüm andaki çaresizliğini, böylelikle onu terk eden dikenlerini şimdi ben aldım batırıyorum her gün yüreğime.

Bir arkadaşımın tavsiyesiydi bu film. Üzerine Meyerowitz Stories’i, onun üzerine de Amour’u izlersen eğer kendi intihar üçlemeni de tamamlamış olursun dedi bana. Henüz bir intihar girişimim olmamakla beraber, insan ara ara da düşünmüyor değil hani, çağımızın kanserden daha büyük bir vebası olan ve kişiyi bir sebzeye dönüştüren Alzheimer öncesinde demansa yakalanırsam diye gizli bir vasiyetle üçüncü şahıslara duyurmadan, Allah(hastalık) aklımı almadan canımı alsın diye ve hem kendime hem de çevremdekilere vereceğim en az hasarla yaşam döngümü tamamlama kaygısıyla bir yakınıma gerekli talimatlarda bulunmak isteğiyle yanıp tutuşmadım da değil bu filmler, en başta da halam sayesinde.

Meyerowitz Stories’de babaları hastalanan üç evlat bir süre sonra ellerinde kağıt kalem doktorun ağzından çıkan her ayrıntıyı not ediyorlardı. Doktorlarının yurtdışına çıkacağını öğrendiklerinde kadına tavır alıyor, gitmemelerini rica ediyorlardı. Doktorsa hastadan daha çılgın hasta yakınlarıyla uğraşmaktan oldukça antrenmanlı ve kontrollü bir şekilde kocam gitmezsem beni öldürür diyordu sakin sakin. Sonra da hemşireye takıyorlardı. O gidince hüzünlenip, tekrar karşılaşınca sarılıyorlardı kimselerin anlayamayacağı bir coşkuyla kızın şaşkın bakışları karşısında. Ne de olsa o da ailelerinden biriydi. Bablarına bakmıştı çünkü. Hastanede kurdukları düzene o kadar alışmışlardı ki, evde yedikleri yemek onlara tat vermiyordu. Çünkü babaları ordaydı. Çünkü babanın olduğu yer yuvalarıydı. Hastane zamanla bir yuvaya dönüşmüştü gözlerinde. Ben bunları o kadar çok yaşadım ki ve bunları yaşamazsan bilemezsin… Ki.

2772B9D1-CD7D-4E66-A332-65C0C5BCFC83

 

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

ED13CACD-830B-4EE8-B598-A927D9D9B433

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

”Mitler toplumsal rüyalardır; rüyalarsa özel mitlerdir.” Joseph Campbell, antropolog

Korkma sakın. Histerik olma. O kadar da trajik değil. Bazen bedenin hareket edememekten ağrıyor ve uyuyamıyorsun. O kadar.” Kim

Filmin yönetmeni Yorgos Lanthimos’un izlediğim üçüncü filmi “Kutsal Geyiğin Ölümü”. Oyuncu olarak yer aldığı Attenberg’i de izlemiştim daha önce, oyunculuğu nasıl acaba diye. Adam yönetmen, aklına esmiş bir filmde rol almış, oyunculuk üzerine kariyer yapmamış neticede. Yönetmenliği altında izlediğim filmlerine gelince de Dogtooth’u şaşkınlıkla karışık bir beğeniyle, Lobster’ı artık yönetmeni bildiğimden ötürü duyduğum aşinalıktan kaynaklı fakat tereddütsüz bir hayranlıkla, son filmi olan Kutsal Geyiğin Ölümü’nü ise Lanthimos’sa izlenir türünden bir farkındalıkla izledim ve yine değişik buldum ve çok beğendim. Sizi hangisini daha çok beğendiğimi sorma ve düşünme sıkıntısına düşürmeden diyeceğim ki: “Dogtooth”. Böyle zekice sinir bozmak bir Haneke’ye mahsus sanırken, yanılttı bizi Atina’lı yönetmen, seneler 2009’u gösterir iken. Tek atımlık kurşunu olmadığını ispatlayansa, arka arkaya çektiği iyi filmleri oldu, öncelikle de Lobster geldi. Amerikalı ve Avrupalı oyuncularla çektiği filmle Cannes’dan eli boş dönmedi. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ise yine Cannes Film Festivali’nden bu sefer en iyi senaryo ödülü ile ayrıldı. Geniş ve ferah alanlarda geçmesine rağmen yanıltıcı ve tekinsiz mizansenler, uzaktan takip halinde hareketli kamera, yer yer iyice ilginçleşen soğuk tonlamalı diyaloglar, tuhaf aile bağları, dış dünyadan gelen bir yabancının var olan düzeni yıkması, mitolojik ve dini göndermeler, enteresan bir intikam ve eden bulur hikayesiyle birleşiyor bu defasında. Eden buluyor mu, evet buluyor ama masumun kurban edilişiyle son buluyor. Filmin adında bahsi geçen kutsal geyik nedir diye sorduğunuzda, Yunan mitolojisi devreye giriyor ve size burada ilk önce bu mitosu özetlemeye çalışacağım internetten aşırdığım bilgiler eşliğinde. Kısaca filme giriş yapıyoruz bu vesileyle. Önemli bir kurban mitine sırtını yaslamış senaryosu. Aslı ve arketipi ise Troya savaşı esnasında yaşanmış. Aka ordusu kral Agamemnon önderliğinde birleşerek Troya’ya karşı sefere hazır halde Yunanistan’ın kıyı kentlerinden Auilis’de toplanmışlar. Donanma tüm hazırlığını tamamlamış ve denize açılmak için uygun rüzgarın çıkmasını beklemeye başlamış. Günler geçmesine rağmen rüzgar bir yana küçük bir esinti bile olmazken, askerler sabırsızlanmaya başlamışlar ve ordunun bilicisi Kalkhas’a danışmışlar. Kalkhas bilicilik yeteneğini konuşturmuş ve kehaneti duyurmuş; rüzgarın çıkmama nedeni Artemis’tir diye. Çünkü tanrıça avlanırken kendisine ait bir geyiği öldürdüğü için kral Agememnon’a öfkelenmiş ve ona kin beslemiş. Artemis eğer Agamemnon’un kızı İphigenia’yı kendisine kurban olarak sunarsa kralı bağışlayacak, rüzgarın esmesini ve donanmanın yola çıkmasını sağlayacakmış. Bu sözler üzerine çılgına dönen Agamemnon önce kızını kurban etmeyi kabul etmese de, Menelaos ve Odysseus’un donanmanın çıkarlarını kendi çıkarı üzerinde tutması gerektiği yönündeki sözleri ve ısrarları üzerine durumu kabullenmiş. Mykene’deki Karısı Klytaimestra ve kızına bir haberciyle gönderdiği mektupta, İphigenia’yı Akhilleus’la evlendireceğini, bu nedenle Aulis’e gelmelerini bildirmiş, bu habere sevinen Klytaimestra ise kızını yanına alarak Aulis’e gelmiş. Agememnon’un yanına geldiklerinde kızının gelin olarak değil, kurban olarak çağrıldığını öğrenen Klytaimestra öfkeden deliye dönmüş. Yalvarmalar ve ağlamalar kararı değiştirememiş ve kurban edilmek için hazırlanan İphigenia sunağa çıkartılmış. Tam bıçak boğazını keseceğinde, merhametli tanrıça Artemis, kızı sunaktan alarak yerine bir geyik bırakmış. İphigenia’yı kurban edileceği sunaktan alarak rahibesi olarak Tauris’e (Kırım) tapınağına götürmüş. Kurban kesildikten sonra rüzgar esmeye başlamış, donanma yola koyulmuş. Tekrar evine dönen Klytaimestra ise kocasının kızını kurban etme isteğini hiç bir zaman unutmamış. Savaş bitip Agamemnon ülkesine döndüğünde, bu yaptığının bedelini krala canıyla ödetmiş. Efsane kısmı burada bitiyor, biz şimdi gelelim filmimize.

113448B3-D08E-483C-9D66-F02187173C46

Yerinde atmakta olan bir kalp var filmin açılış sahnesinde. Kan kırmızısı değil rengi, kalp bildiğin kalp şeklinde de değil. Atıyor ait olduğu yerde. Bir el var dikişleri atmakta olan. O elin sahibi olan karizmatik doktor rolündeki Colin Farrell’ınsa rol aldığı ikinci Lanthimos filmi bu. Üzerindeki kanlı kıyafetleri çıkarır çıkarmaz çöpe atıyor. Kamera cerrahtan kalan öte berinin bulunduğu çöpe bir süreliğine odaklandıktan sonra, anesteziyolojisti Matthew ile beraber uzuun bir koridorda yürürlerken yüzeysel bir şekilde kol saatleri üzerine konuşuyorlar. En yakın tarihte Dunkirk’te izlediğim Barry Keoghan, Martin rolüyle çıkıyor bu sefer karşımıza. Babasını kaybetmiş, annesiyle beraber yaşıyor delikanlı. Filmin başında yetimliğinden kaynaklı Steven’a yakınlık duyduğunu düşündürtüyor. Beraber öğle yemeği yiyorlar, Steven ona bir saat hediye ediyor, evine davet edip ailesiyle tanıştırıyor, karşılığında o da onun evine gidip annesiyle tanışıyor. Steven’ın on altı yıllık evliliğinden bir oğlu bir de kızı var. Göz doktoru olan güzel bir eşe, beraber doktorculuk oynadıkları garip bir cinsel hayata, şık mobilyalarla döşeli iyi bir muhitte yer alan dışardan da şık görünen bir eve sahip. Steven, Martin hakkında iş arkadaşına ve karısına yalan söylüyor. Babasının trafik kazasında öldüğünü söylüyor karısı Anna’ya, arkadaşına da Martin’in yakın bir akrabası olduğunu söylüyor. İki erkek arasındaki gizem ilerleyen dakikalarda çözülüyor. Bu arada Steven’ın üç yıldır içmediğini öğreniyoruz. Martin, Steven’ı o kadar benimsemiş görünüyor ki açıkça söylüyor annesiyle birlikte olmasını onayladığını. Etraflarında dönen bunca gariplikler karşısında iki masum çocuktan Kim ilk gördüğü andan itibaren Martin’den hoşlanıyor. Bu arada bir sabah okula gitmek için yataktan kalkan Bob, bir daha yataktan kalkamaz hale geliyor. Derhal hastanelerine götürüyorlar ve tüm tetkikleri yaptırıyorlar sırasıyla. Tüm tetkiklerin sonucu iyi çıkıyor. Psikosomatik bir vaka olduğunu düşünen karısını paylıyor Steven. Çocuğu zorla yürütmeye çalışıyor. Martin Bob’u hastanede ziyarete geldiğinde ancak bir açıklama getiriyor tüm bu yaşananlara. Steven’ı kafeteryaya çağırıp anlatmaya başlıyor. Zamanında Martin’in yaptığı ameliyatta ölmüş babası. Şimdiyse bu acının telafisini istiyor ve karşılığında Steven’ın kendi ailesinden birisini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Buna karar verecek olan kişi de yine Steven olacak ve eğer Bob, Kim ya da eşinden birini öldürmezse hepsi birden hastalanıp ölecekler. Önce paralize olacaklar, sonra açlıktan ölene dek yemek yemeyi reddedecekler, son olarak gözlerinden kanayacaklar ve tüm bu belirtilerden sonra da nihai son gelecek. Anlatılanları sükunetle dinleyen Steven, az sonra çağırdığı güvenliğin Martin’i hastaneden kapı dışarı edişini de aynı sükunetle izliyor.

Filmin başlarında dışarıdan son derece mükemmel görünen çiftin, en büyük zorbalığı çocuklarına uyguladıklarını öğreniyoruz yavaş yavaş. Anne kız arasındaki çekişme hiç bitmiyor, anne kızını tokatlıyor, anne kızının elindeki telefonu zorla elinden alırken bir yandan da ben babana benzemem diyerek incecik bileğini sıkıyor hiddetle, baba oğluna o çok sevdiği saçlarını kestirmesini söylüyor, yemek yemiyor diye kızıp donut’ı ağzına tıkıştırıyor, yürümüyor diye yerde sürüyüp en nihayet yere atıyor, birbirimize bir sırrımızı verelim dedikten sonra da ergenliğinden kalma saçma sapan bir anısını paylaşıyor onunla. Karşılığında bir sırrını anlatmasını istediğinde, çocuk saf saf benim hiç sırrım yok diyor. Hızını alamadığında Martin’in evine gidip kapısını yumrukluyor. Annesinin fantezilerini gerçekleştireceğini, sevdiklerine bir şey olduğu takdirde hapislerde çürüyeceğini dillendiriyor yüksek sesle. Sonunda da karısına babasının ameliyat masasında kaldığında 46 yaşında olduğunu ve ameliyata alkollü girdiğini itiraf ediyor. Ona kalsa hastayı öldüren ameliyat değil, anesteziyolojistin hatası ve asla bir hastayı öldürecek türde bir hata yaptığını düşünmüyor. Anesteziyolojiste kalsa da her zaman cerrah sorumlu ve Steven ameliyata girmeden iki tek/duble çakmış bile çoktan.

BF9D69E3-5E51-46E0-A093-DA91B866D090

Karısı Steven’ın yapmış olduğu hatanın bedelini neden ben ve çocuklarım ödemek zorunda kalıyoruz diye sormaya Martin’in evine gittiğinde, çocuk zamanında kendi yaşadığı acının ve yetim kalışının tarifsiz ağırlığını anlatıyor ona kibarca. İki çocuğu da yatağa bağımlı vaziyette eve getiriyorlar bundan sonra, tıbben yapılabilecek bir müdahalenin imkansızlığı karşısında. Mamayla besleniyor çocuklar bu zaman zarfında. Hasta yataklarında, monitöre bağlı ölümü bekliyorlar evde. Steven’sa yedisinde neyse yetmişinde de o misali, çocukları yan odada ölürken, patates püresi filan yapmasını istiyor karısından. Steven başarılı bir cerrah, iyi bir aile babası gibi görünse de; bir hastasının ölümüne neden olmuş, öfkeli, yalan söylemekten çekinmeyen, son derece yüzeysel bir adam öte yandan.

Bundan sonra yaşananlarsa kah trajikomik, yer yer de gore. Kim eğer yaşarsa Martin’le beraber olmak istiyor bundan sonraki hayatında. Bob öldüğü takdirde mp3’ünü almak için izin istiyor ondan. Bob zamanında babasının buyurduğu gibi saçlarını kendi elleriyle kesiyor. Babası evlatlarından birini feda edecek ama bir türlü karar veremiyor. Okullarına gidip yetkiliye soruyor siz olsanız hangisini seçerdiniz diye. “Sophie’nin Seçimi”ndeki gibi bir karar vermesi gerekecek çünkü. Tek farkı, seçtiği evladını kendisi öldürmesi gerek bu senaryoda.

6D5D8DC6-4F65-4A0A-A20A-B5A8F12BA8A0

Murphy ailesinin evlerinin bodrum katında Martin var artık. Steven onu bir başka şey için çağırıp, elini kolunu bağlamış. Öfkesinden toparlıyor, dişlerini kırıyor. Martin’se Steven’ı ısırdıktan sonra, kendi kolundan kopardığı bir parçayı tükürüyor kan revan içinde. Kim sürüne sürüne merdivenlerden inerken, Martin son derece umursamaz bir halde kan revan içinde bağlı da olsa sigarasının dumanlarını üflüyor havaya. Olanlardan zevk alıyor gibi, az önce şakağına silah dayanmış olan o değilmiş gibi, sanki ölmekten korkmuyormuş gibi. Eğer Steven onu öldürseydi, bu lanet gereği, olmadı yasalar gereği bir kurşunla dört kişiyi öldürecekti. Anna ise İsa’ymışçasına önünde eğilip ayaklarından öpüyor Martin’in. Kızları kendini feda ediyor. Tanrısı olarak gördüğü babasına bana can verdin, ancak sen alabilirsin diyor. Efendisine itaat eden bir kul gibi konuşuyor. Anne ise tekrar bir çocuk yaparız, daha yaşımız genç, olmadı tüp bebek olur diyor. İnsan doğası diyoruz ya bazen, şöyle kötü böyle fena diye… Steven bir an olsun karısını feda etmeyi düşünmüyor, çünkü bu ağır yükü ve bırakacağı suçluluk duygusunu tek başına taşıyamayacağını ve kimseyle de paylaşamayacağını gayet iyi biliyor. Oğlunu öldürdükten sonra yani Iphigenia yerine geyiği feda ettikten sonra maaile gittikleri restoranda bir şey olmamış gibi oturuyorlar. Martin içeri girip tabureye oturduğunda Kim’in onunla kurduğu gelecek planlarından vazgeçmediğini görüyoruz. Nasılsa bir kurban verildi, kısasa kısas gerçekleşti, herkesin içi rahat etti. Hayat devam edecek bir şekilde, öyle ya da böyle.

Çok enteresan bir oyuncu yönetimi olan Lanthimos, yer yer bir manken gibi kullanmış tüm aktörlerini. Bunun bilincindeki oyuncularsa, askıdaki kıuafetler misali hazır vaziyette podyum sırasını bekliyorlar sanki. Nicole Kidman’a gelince, Cannes’da verilen onur ödülü bile çok az kendisine. Alicia Silverstone’sa filmin sürprizi olmuş, özellikle de benim gibi doksanlarda genç olan bir kuşaktan gelenler için.

A465D3DE-C01B-49D5-815C-6888112828F5

31747418-F200-4009-B318-1B311E022585

THELMA

7C260A3A-D642-4074-87A7-E6E92418F3FD

THELMA :

“Bilgi insanı diğerlerinden üstün kılmaz. Bilgi olmadan hayat nasıl meydana geldi?” Trond

“Tanrım kurtar beni bunlardan
Çıkar bu düşünceleri aklımdan.” Thelma

“Sorduğum soruları düşün, bırak düşünceler seni bulsun.” 

“Louder Than Bombs”un üzerinden iki sene geçmişken karşıma çıkan bir başka Joachim Trier filmi oluyor Norveç’li yönetmenin son filmi olan “Thelma”. Filmden taşan kuzey ışığı Ingmar Bergman’ın filmlerini akla getiriyor ister istemez. Yönetmen kah insan psikolojisi ve kişinin eylemlerinin gerekçelerini ortaya çıkarırken derinlerde yatanları ortaya çıkarmak, kah karakterin olası sapmalarını neden ve sonuçlarıyla irdeleyişiyle fark yaratıyor her defasında. İyi bir gözlemci de aynı zamanda. Bir küçük dipnotum var bu yazıyı okumakta olan Trier hayranlarına; kendisi kendine ayırdığımız film süresi boyunca filmin her şeyi olmayı sever, açık bıraktığı her kapıyı filmin sonlarına gelindiğinde tek tek kapatmasını bilir, karanlıkta bir şey bırakmaz, cevaplar basittir asıl karmaşık olansa ruhtur, pastadan ne çıktığını bildirir, her şey mantık çerçevesinde yerine oturur ve bunu sağlayan elin varlığını da her daim hissettirir seyircisine, tüm cevapların bir sorusu vardır ve tersine indirgemeci bir yöntemle cevaptan soruya ulaşırız nihayet ve bu bize hedefi ıskalamadığımız hissi verir. Bir elin parmaklarını oluşturmasına bir kalmış yönetmenin filmografisine bakıldığında, aynı soyismi taşıdığı Danimarka’lı yönetmen Lars Von Trier gibi kendine has sinemasını usul usul oluşturduğunu görürüz. Sessiz ve derinden gittiğinden çağdaşlarından ayrılır. Takip edilmesi şarttır. Kuzey sineması Nordisk cinai dizilerinden ve filmlerinden ibaret değildir çünkü. Konforun, soğuğun, bilincin, medeniyetin ve bolca Ikea mobilyanın orta yerinde, peki ama ruh diye çırpınan pek çok zeki insan vardır muhakkak ve onların sinemaya katkıları da pek mühimdir dünya sinema tarihine katkı sağlamış Kuzey’in her daim parlayan ışıklarına bakıldığında.

91EDD896-42DC-4ED7-9D51-AA095A9FAE3B

5A25F395-DF67-4675-ACD2-C29334AE08B4

Donmuş bir göl ya da akarsu üzerinde yürümekte olan bir avcı ve küçük kız görüntüsüyle açılıyor film. Balıklar yüzüyor hemen altlarında. Baba deyişinden onun bu küçük sevimli kızın babası olduğunu anlıyoruz. Karlarla kaplı ormanın içinde geyik avlamak için bulunan babası bir anda tüfeğini kızının başına doğrultuyor, fakat tetiği çekemiyor. Kırmızı Başlıklı Kız ve zalim Avcı’nın hikayesi ile başlıyor film. Bu küçük ipucundan yola çıkıyor ve yıllar sonrasına gidiyoruz. Küçük kızı büyümüş ve koleje başlamış olarak görüyoruz. Tek başına yaşadığı ufak dairesinde, annesi ve babası internetten ders programına kadar öğrenip onu takip ediyor, telefon açıyorlar hiç durmadan neler yapıp ettiğine dair. Kızın facebook’una eklediği herkesi büyük bir titizlikle inceliyorlar. Thelma ise büyüme sancıları çekiyor girdiği yeni ortamdaki arkadaş çevresine uyum sağlamaya çalışırken. Sağlık sorunları peşini bırakmıyor. Epileptik olduğu düşünülen bir nöbet geçiriyor kütüphanede arkadaşlarının önünde. Doktoru epilepsi teşhisi için erken olduğunu düşünüyor. Eski kayıtlarına bakmak için doktorunu araması gerektiğini söylediğinde, ailesinin bilmesini istemediğini söylüyor Thelma da. Babasının da hekim olduğunu öğreniyoruz sonradan. Bu film aynı zamanda bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi. Tür olarak “Coming of Age Movies” olarak adlandırılıyor ve hemcinsi Anja ile tanıştıktan sonra yaşadıkları, çektiği aşk acısı, kimi aptalca davranışları, bir yandan yaşadığı karabasanlar, düşle karışık gerçekler, baskıcı ailesinin kuşatması ve baskılanmış geçmiş yaşantısının uzantısının sonucu olan nöbetleriyle baş etmeye çalışarak büyüyor Thelma. Bu kaosun içinde yaşadığı aşk onu hem kurtarıyor, hem de kafasını karıştırıyor. Genç kızın kimi zaman alay konusu olan dindar Hıristiyanlığı da ailesinin katı tutumundan sirayet etmiş. Koskocaman bir haç kolyesi takıyor. Hiç içki içmiyor. Ta ki Anja ile karşılaşana dek. Günahlarından arınmak için duvarın önünde diz çöküp temiz bir kalp için dua ettiğinde en nihayet babasına ve Tanrı’ya olan kızgınlığını dile getirebiliyor yüksek sesle. Doğaüstü güçleri yüzünden ailesine ve kendine yaşattığı trajedi sayesinde cezalandırılışı onun kabahati değil çünkü. Sadece kendisi olmak, istediği gibi davranmak, istediğini sevmek için neden izni olmadığını sorguladığı bir yaşta, aslında kandırılıyor bir nevi. Tanrı’yı öğrendikten sonra bir şeyi kalmayacaktı, hani?

15A45304-1403-40EA-B23F-27A13D50B21B

1A1C4163-53CC-4104-84C1-8E0451FEA95F

Film boyunca Thelma’nın hep en yakınındaki erkekleri cezalandırdığını görüyoruz. Bilinçli yapmıyor belki ama verdiği ikinci ceza ile annesini özgür kılması mümkün oluyor. Babasını kendi içinde yaşadığı arafın bir benzerinin içine düşürmek suretiyle öldürüyor. Ya boğulacak ya yanacak avcı. Yanmak daha acı verdiğinden, o da diğer şıkkı yeğliyor ve kendini suya bıraktığında sessizliği kalıyor geriye. Küçük erkek kardeşinin mezarı da bu suyun içinde, dedesinin de. Thelma’nın doğaüstü güçleri kalıtsal ve büyükannesinden geçmiş ona. Yaşlı kadının bu özel durumunu ise kendi özel doktoru sayesinde öğreniyor yıllar sonra. Thelma’nın epileptik olmayan nöbetleri başka bir şeyin sonucu, belki stres kaynaklı, belki de bir çeşit travma var altında yatan, böylelikle de vücut bastırılmış bir şeye tepki veriyor bu nöbetler sayesinde. Doktoru ailenin genetik sistemine göz atarak ulaşmış büyükannesinin zihinsel sorunlar yaşadığı gerçeğine. Halbuki ailesi ona büyükannesinin öldüğünü söylemiş. Yaşlı kadınsa halen daha bir psikiyatri kliniğinde çok ağır ilaçlarla uyutularak bir sebze gibi yaşatılmakta. Oğlu yani Thelma’nın babası ise bu duruma ses çıkarmamış hiçbir zaman. Kızı da bu ortak kaderi paylaşıyor şimdi. Babası yavaş yavaş kızını da annesine çevirmeye bakıyor. Çok ağır ilaçlarla içindeki gücü baskılamaya çalışıyor. Thelma’daki bir şey, düşündüğü şey, hisleri, içindeki, adı artık her ne ise, onun tarafından neyi çok isterse gerçekleştiriyor. Yönetmenin başarısı ise, filmi süper güçler taşıyan ve intikam hissiyle dolup taşan bir süper kahraman filminden çok, Thelma’dan bir anti kahraman hikayesi çıkarmasından kaynaklı. Brian de Palma’nın ‘76 yılı yapımı “Carrie”sinin aksine soğukkanlı bir şekilde hareket ediyor Thelma, ortalığı kan gölüne çevirmeden intikamını kendine bile hissettirmeden sessiz sessiz alıyor. Günah denen şey kaygan bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla, tatlı tatlı giriyor içine. Filmde yer alan kara yılan ilk günahı temsil ederken, cama vuran serçe Thelma’nın ölümüne sebebiyet verdiği erkek kardeşi Mathias’ı dolayısıyla bastırılmış suçluluk duygusunu, geyikse kurbanı temsil ediyor. Bense bu naçizane benzetmelerimle yazıma son veriyor, hepinizin mecazi bir şekilde ayrı ayrı gözlerinden öpüyorum.

67C56E44-1678-4402-B607-B7AFE30D81C4

DUNKIRK

06170535-20EB-47E6-A611-E52EB6E451A2

DUNKIRK :

“Kakası gelen bir herifi öldüremeyeceğin için sen de vagona, arkadaşlarına, Fransa’ya, adi politikacılara, Bosch’lara, tüm dünyaya lanet okursun. Yeryüzünün paramparça olmasını ve geriye hiçbir şeyin kalmamasını istersin. Yataklarında bok kokusundan uzakta uyuyanları lanetlersin. Gözünü yummayı başaramazsın, o zaman henüz tattığın mağlubiyetini, daha yeni başlayan esaretini ve bu vagonu dolduran ve asla tanışmak istememiş olduğun salaklarla birlikte yemeden içmeden dip dibe yaşamak olduğun salaklarla birlikte yemeden içmeden dip dibe yaşamak zorunda kalışını düşünmeden edemezsin.” Ben Rene Tardi Stalag 2B Kampında Savaş Esiri

Sonbahar yaprakları misali küçük el ilanlarının uçuştuğu şirin mi şirin evlerle bezeli bir sokak arasında yürüyen altı askerden biri olan er Tommy’nin de benzer bir sıkıntısı var tıpkı yukarıda alıntı yaptığım Jacques Tardi’nin İkinci Dünya Savaşı’nda esir düşen babasının anılarından derlediği grafik romanında olduğu gibi. Tek fark esirlerin gitmekte olduğu vagondaki tıkış tıkış ve kapalı ortamın yerini açık havada boş olan herhangi bir köşeye bırakmış olması. Tommy el ilanlarını biriktirip tuvalet kağıdı olarak kullanmak üzere bir kenara çekiliyor. Fakat zor zamanlarda hele de bu bir savaş ortamıysa insanın en temel ihtiyaçlarından birini gerçekleştirmesi bile öyle kolay olmuyor. İki ateş arasında kalan askerlerden beş’i Alman’larca vuruluyor. Fransız bariyerlerinden de kurtulup canını kurtarabilen Tommy bir kez daha fakat bu sefer de sahilde tekrar şansını deneyecekken, şimdi de bir erin bir başka eri sahilde gömerken, diğer yandan da postallarını ayağına geçirdiğini görüyor. İhtiyacı yine yarıda kalıyor. Yine yalnız değil çünkü. Tommy’nin sorunu hepimizin sorunu oluyor. Savaş böyle bir şey işte. Az evvel yanıbaşında ölen askerleri unutup, bu en insanı ihtiyacını karşılama gayretine düşüyorsun tekrar. Çünkü hayat devam ediyor senin için, diğerleri için bitmiş olsa da. Bu dakikalardan sonra finalde birleşecek olan üç ayrı hikaye üzerinden film ilerlemeye başlıyor. Kurgunun mahareti ve başarılı Hans Zimmer müzikleri ise kapana kısılmışlığı, çaresizliği, bilinmezliği ve korkuyu besliyor ve körüklüyor iyiden iyiye. Öyle ki rahat bir nefes almanıza müzik karar veriyor. Sinir bozucu aynı ritim hiç susmayabiliyor ya da siz iyice gerilin diye daha çok şiddetleniyor. Bir hafta önce mendirekte başlayan ilk hikayede Almanlar tarafından hava saldırısına uğrayan sahildeki askerlerin ilk etapta kendilerini attıkları kumların üzerinden, üzerlerine de iyice bir bomba yağdıktan ve bir kısmı havaya uçtuktan sonra, sanki tökezlemişler de düşmüşler gibi kalkıp normal hayatlarına devam edişlerini gösteriyor. Bir asker bağırıyor sadece öfkeyle nerede bu lanet hava kuvvetleri diye. Tommy bu hikayenin kahramanlarından. İkinci hikaye yine bir hafta öncesinde başlıyor. Donanma, sahildeki onlarca can yeleğini içlerine istiflemek suretiyle teknelere el koyma emri veriyor. Dunkirk’te bulunan askerleri tahliye amaçlı kullanılacak olan teknelerden biri bir baba oğul ve kahraman olmak hayali taşıyan on yedi yaşındaki savaş gönüllüsü George tarafından çok daha önceden halatları çözülüp, yol almaya başlıyor bile. Filmin üçüncü hikayesi ise gökyüzünde geçiyor. Telsizlerden gelen emre göre savaş uçaklarının içindeki pilotlardan Dunkirk üzerinde kırk dakika savaşmaya yetecek kadarlık bir yakıt ayırmaları isteniyor. Çetin mücadelenin başlamasına ise bir saat var daha.

58B3B353-D433-4D89-B6F3-F066DD5C6B1A

689A3033-B926-470E-AA2C-6A27F2848512

721B986E-BF82-4321-B5F1-272B0CB8C7CB

Dunkirk, Fransa’nın Belçika sınırında ve Manş Denizi kıyısında yer aldığından mendireğin üzerinden karşı kıyıya özlemle bakan Komutan, eli kolu bağlı, yuvam dediği toprakların, bulundukları yerden neredeyse görülebildiğini söylüyor. Sahilde bulunan asker sayısı 400000’ken kırk, elli bin kadarını Amiral Ramsey, otuz bin kadarını da Churchill istiyor. Tüm bu askerlerin sahilden tahliyesi ise imkansız. Mendirekten yapılacak olası bir tahliye esnasında gemi batacak olursa da tam bir felaket olarak son kaçış yolları da tıkanacak. Sularsa çok sığ ve gemi sahile yanaşsa, bu sefer de karaya oturmuş olacak. Askerleri kısım kısım taşıyacak küçük tekneleri de yok. Tek seçenekleri olan mendireği denediklerinde de hava saldırısının kurbanı oluyorlar. Komutan yine içli içli izliyor uzaktan mürettebatın denizin üstündeki can pazarını. Çokluğun içinde yok olanlar ileride birer sayı olarak hatırlanacaklar sadece ve şimdiden kim ölmüş kim kalmış, bir dolu bireysel trajedi kimsenin umrunda değil. Sahilde bunlar bunlar yaşandıktan sonra, bir asker üzerindekilerle sahilden denize giriyor kararlı bir şekilde. Ya yüzerek kaçacak yahut intihar ediyor çaresizlikten o dakikalarda, spor amaçlı yüzmediğine göre. Sahilde oturan Tommy ve iki arkadaşı sessizce ve hiç tepki göstermeden izliyorlar bu acıklı anı. Her ne olursa olsun hayatta kalmanın savaşı veriliyor öte yandan. Uzaktan bomba yüklü uçakların seslerini işittiklerinde korku içinde büzüşüyorlar oldukları yere. Suların çekilmeye başladığını ise görünmeye başlayan cesetlerden fark ediyorlar. Sahile vuran bir sürü ceset şişmiş kalmış denizin içinde. Ufukta bir ümit bekledikleri gemi ve uçaklar henüz ortada yoklar. Zaten gelse de bir tane gelecek ekonomik önlemler zinciri dahilinde. Ufukta Britanya için yapılacak olan bir sonraki savaş var çünkü. Zaman Hitler’in Avrupa’da terör estirdiği zaman, fakat film boyunca ne bir Alman askeri görüyoruz, ne de kan. Onun yerine endişe verici, sinir bozucu tekinsiz bir müzik var sadece.

F3165D5C-9281-4074-82C3-841DB359FABF

Askerlerin suyun yükselmesini umarak girip saklandıkları teknede yaşananlar yaşama dürtüsüyle kendilerinden olmayanı nasıl harcadıklarını gösteriyor. Hayatlarını kurtarmış olan Fransız askeri ilk önce olmak üzere, kendi alaylarından olmadığı için Tommy’i ikinci olarak hedefe oturtuyorlar ilk fırsatta. Bir başka sefer boğulmakla, yanmak arasında kalıyor askerler. Onların arasında Tommy de var. Havasızlıktan denizin altında boğulmak üzere olan petrole bulanmış askerler yüzeye çıkar çıkmaz tutuşuyorlar acı içinde. Bu ve daha pek çok iki ucu güzel değnek anları barındırıyor film.

Senaryosunu filmin aynı zamanda yönetmeni Christopher Nolan’ın yazdığı metindeki karakterler kurgu olmakla birlikte, araştırmaları esnasında esinlendiği pek çok karakterle benzerlik taşıyor aynı zamanda. Pilot rolünde Tom Hardy’nin canlandırdığı Farrier ya da Kenneth Branagh’nın canlandırdığı Kumandan Bolton gibi. Bu ve bunun gibi isimsiz pek çok kahramanın hikayesini kurgulamış yönetmen. Dayanışma içinde birbirlerini kollayıp, yeri geldiğinde hayat kurtaran askerler, tüm savaşlarda olduğu gibi sessiz birer kahraman olarak kalmışlar tarihin gölgesinde. Churchill’in de kabul ettiği gibi savaşlar her ne kadar tahliyeler ile kazanılmıyorsa da, bunca askerin kurtuluşu müttefik güçler açısından aynı zamanda çok mühim olup, çok büyük bir askeri felaketten kıl payı kurtulmuş oluyor Britanya. Bir ulusun belki de tüm Avrupa’nın kaderini değiştiren bir tahliye burada söz konusu olan. Koskoca bir ordu ve nice oğullar evlerine sağ salim dönebilmiş bu sayede bir sonraki savaş için saklanmak üzere.

304825F9-4ED7-419D-BC21-A358D4A71D11

4D5ACF01-653D-46CD-A9D3-95BAED85AFD0

Filmi beş aylık bir rötarla izlemiş olup, şaşırtıcı derecede beğendiğimi belirtmem gerek. Ama işte yönetmen yönetmen olunca, hiç ilginizi çekmeyecek bir tür ve konu bile sizi çekiyor içine. Mel Gibson’ın kötü eleştirilerden nasibini almış Hacksaw Ridge’ini görmezden gelmiştim mesela ama Dunkirk başka. Savaş karşıtı bir film olmasa da. Kurgusu, müziği ve görüntü yönetimi çok çok iyi olmakla beraber, oyunculuklar da mükemmel. Tek Oscar ve üç Tony ödüllü Mark Rylance, pilot koltuğundan kalkamasa da oturduğu yerden göz dolduran Tom Hardy, benim en çok Ken Loach filmi “The Wind That Shakes the Barley”deki rolüyle hatırladığım Cillian Murphy ve doksan doğumlu pek çok geleceği parlak aktörün yanı sıra Komutan rolünde karşımıza çıkan Kenneth Branagh var kadroda. Filmin sonlarına doğru tam da rahat bir nefes almışken düşman uçaklarının sesini duyduğu anda aktörün mendireğin üzerinde çaresizce kaderini beklerkenki bittik biz Tanrım bakışı unutulmazdı bu arada.

Destan diye diye kendi aramızda yaşattığımız, yerine gidince reklam mahiyetinde barkovizyondan izlediğimiz Çanakkale Savaşı’mız ve Kurtuluş Savaşı’mızın darısı başına diyorum ben de. Daha da ne diyeyim ki oturduğum yerden? Hollywood’u olan, Hollywood’lu olan düdüğü çalar işte böyle. Kültür emperyalizmi böyle olurmuş, gözlerin dolarmış bir başka milletin zaferini izlerken, yazık bizimkiler uyusun(babam gibi konuştum gece gece).

-“Benim yaşımdaki adamlar bu savaşı başlattı. Savaşmaları için neden çocuklarımızı gönderelim?” Mr. Dawson

26C182D9-CBE6-42EE-AF41-A4D61F08DF4F

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON

05FA7E04-7E0C-48C1-B021-28E7AD68E82F

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON :

“Karlis bir keresinde insanların öldürmelerinin tek sebebinin aşk olduğunu söylemişti. Bu sadece sevdiklerini halletmelerinin bir yolu.” Baiba

“Gerçek çoğu zaman suratına bakar.”

Her sezonu üç bölümden oluşan dizinin son sezonunu iki yıllık bir gecikmeyle nihayetlendirmiş bulunmaktayım. Bu bağlılık-dikkat ederseniz bağımlılık demiyorum- nereden geliyor diye soracak olursanız eğer, Henning Mankell’in kalemine, Kenneth Branagh’nın aktörlüğüne, Wallander’ın alkolik ve melankolik içtenliğine ek olarak, 2008’de yayınlanmış olan ilk bölümünün ardından geçen sürenin yaklaşık on yıllık bir zaman dilimini kapsıyor oluşu ve bu zaman dilimi boyunca henüz benim için bile esrarını koruyan ama yaşamış olduğum bazı paralel olaylar. Belirtiyor fakat geçiştiriyorum, vuruyor ama kaçıyorum, farkındayım. İçtenlikli ikiyüzlülüğümü mazur görünüz. Artık bile bile işliyorum bütün kabahatlerimi. Yani bilerek kıracağım kalpleri, bilerek can yakacağım bundan böyle. En güzeli böyle. Wallander’sa olgunlaştıkça naifleşti. Paralellik bunun neresinde diyeceksiniz, dedim ya siz bilmeyeceksiniz. Ölünce öğrenirsiniz belki, belki kıymeti olur ruh ruh gezerken, belki de hoş ama boş bir tını olacağım ben de sizler için. Kim bilir? Dizinin son dakikalarında tıpkı babası gibi Alzheimer’la mücadele eden Wallander birleştiremediği, hatırlayamadığı anılarından ötürü seneler önce ölmüş olan babasına ne yapacağını sorduğunda, baba Wallander bir başkasının onun yerine hatırlayacağını söylemişti. Bir süre sonra belki de bir daha hiç hatırlamayacağı kızı ve torunu yanına yaklaşmıştı. Neyse ki yeryüzünde ondan geriye Wallander’ın bir hatırlayanı, bir ananı kaldığını hatırlatıyor bu anlar. Onun, bu çağın korkunç bir cezası olan illetiyle mücadelesi ise damgasını vuracaktı böylelikle dördüncü sezonuyla final yapan diziye.

889D2884-5D85-4B42-9033-CAE4F47740A8

Sezonun ilk bölümü İsveç’ten çok çok uzakta, Afrika kıtasında geçiyor. Kuzey’in isli puslu soğuk havası, yerini güneşli günlere bırakmış. Teknolojinin eseri olan uzağı yakın etme marifeti sayesinde kızı Linda ile bilgisayar aracılığı ile konuşuyorlar. Rollerin iyice değişmiş olduğunu görüyoruz; kızı ebeveyniymişçesine konuşuyor ve yol gösteriyor ona. Ne yapması, nasıl davranması gerektiği konusunda öğütler veriyor teker teker. Wallander’sa yakın tarihli konuşmasına hazırlanırken, bir yandan da inanç temelli bir program için Cape Town’da bulunan İsveçli karı kocadan, kayıp olan kadını bulması için yerel polisin ricasını kırmayarak davayı üstleniyor ve görevine, basından medet uman kocayı susması hususunda ikna etmekle başlıyor ilk önce. Aynı zamanda şüpheli durumda olan adam burada olmanın inancını zorlayacağını düşündüğünü ama bunun beklemediği bir şekilde meydana gelmesinden ötürü duyduğu umutsuzlukla karışık şaşkınlığı dile getiriyor ona. Kaybın aranması esnasında Cape Town’ın en fazla teneke ev barındıran evlerinin bulunduğu Khayelitsha adlı bölgesine gidiyor Wallander. Suç oranının çok yüksek olduğu bu bölge aynı zamanda Cape Town’da ikamet eden işsizlerin yarısını barındırmakta ve etrafa bir de Kuzeyli pardon BBC bakışı fırlatıyoruz bizler de, sayelerinde. Bu bölümün ana teması siyasal yozlaşma olduğu kadar bireyin içinde bulunduğu zor ve bıktırıcı ve suça meyledici yaşam şartları arasından kendi iradesiyle kurtulup kurtulamayacağı ve zor zamanlarda aklını, vicdanını kullanmak suretiyle kendi tercihini iyiden, doğrudan yana yapıp yapamayacağı. Bölüm ismi olan Beyaz Aslan aynı zamanda umudun simgesi imiş ve Afrika için, tüm bu yoksul insanlar için bir umut olacak mı sorusu ekseninde, aslında savaşın Beyaz Adam’la Siyahlar arasında değil de, güçlüyle güçsüz, zenginle fakir, iyiyle kötü arasında olduğunu göstermek gayretine düşüyor dizi sonsuz bir gayretle. Doğrudur ama özünde ne kadar doğru olduğu tartışılır. Sömürünün yolu acılarla dolu engin tarihine girecek olursak çıkamayacağımız için tekrar diziye odaklanıyoruz biz de. İlk bölümün sonlarına doğru Wallander’ın ufuktaki hastalığına dair ilk ipuçları filizlenmeye başlıyor. Bu bölümün can alıcı yeri bölüm sonunda Wallander’ın en nihayet konuşmasını yapmak üzere çıktığı kürsüde tüm klişelerden kaçınarak kurduğu cümlelerde son zamanlarda tanıştığı Viktor Mabasha ve onun değiştiremediği kaderi üzerine kurduğu cümleler oluyor: “Fark yaratıyor muyuz? Olabilir. Ara sıra. Fazla değil. Tek bildiğim şey, denemeyi asla bırakmamalıyız ve bunu her küçük şeyde hatırlamalıyız.”

0B230E4B-049D-4B26-AEEB-19A6EDBE0607

139EBC29-BC30-4B39-B461-1190AE6F117D

Ystad’a döndüğümüz ikinci bölümün başlangıcında Wallander’ın motosikletli gençler tarafından uğradığı darp, ilk bölümde sağlığına dair yaşadığımız kırılmaları bir ileri noktaya taşıyor. Olaylar onu babasının yedi sene önce öldüğü huzurevine gitmek mecburiyetinde bırakıyor ve hastalığının belirtileri iyice netleşiyor. Bütün sezonlar boyunca en çok darp edildiği, hırpalandığı, kısacası en talihsiz bölüm oluyor Wallander açısından. Beyaz peynir gibi teni, beyazlaşmış saçları, gömleğinin içinden hiç çıkarmadığı bembeyaz fanilalarıyla pek bir savunmasız görünüyor hey gidinin Wallander’ı. Neyse ki yetkin bir kalemin elinden çıkan romanın uyarlaması da akla ve mantığa uygun bir şekilde ekranlara yansıtılıyor. Başından beri şefkatten başka bir şey hissetmiyorsunuz ona karşı. Zorbalık etmiyor, güç gösterisinde bulunmuyor. İkna kabiliyetini kullanıyor yaslandığı yaşam tecrübesine ek olarak, vicdanının sesini dinliyor her zamanki gibi. Kızının en başında ona öğütlediği gibi bu iyi hislerini takip ediyor. Kızının kocasının ailesinin zenginliği karşısında bir polis maaşıyla yapacakları ya da alacakları son derece sınırlıyken, malikanede düzenlenecek olan partiye katılırken giyebileceği uygun bir takım elbisesi bile olmadığını itiraf ediyor kızına. Mutluluğun zenginlikle olan ilişkisine farklı bir perspektiften bakıyoruz, özellikle de üçüncü ve son bölümde. Arkadaşımın bir makalede okuduğu bilgiyi benimle paylaştığı şu son zamanlarda ben de bu konuyla ilgili bir haberi paylaşacağım sizlerle yersiz olduğunu bile bile ama bilgi bilgidir nihayetinde: İngiliz iktisatçı Angus Deaton, ‘Acaba mutluluk gerçekten para ile satın alınabilir mi?’ sorusunun yanıtını arayan isimlerden biri. Nobel ödüllü Daniel Kahneman ile birlikte, ‘Günlük yaşamımız için acaba kaç paralık gelirimizin olması bize en fazla mutluluğu getirir’ diye 2008-2009 yıllarında 450 bin Amerikan vatandaşı ile araştırma yapıyor. Araştırma sonucu 75 bin Amerikan Doları yıllık gelirin en fazla günlük yaşamda mutluluğu getirebildiğini, fazlasında ise artık eskisi gibi günlük hayatta mutluluğu arttırmadığını belgeliyorlar. Wallander’ın dünürü(ne deseydim kızının kocasının babası mı?) olan Hakan von Enke mutlu olmayı başarabilmek nadide bir şeydir derken, günümüz koşullarında, mutluluğun insanların açlık konusunda endişe etmemeye veya başlarının üzerinde bir çatıya sahip olmaya yahut rahatsız edilmeden yaşamalarıyla bir ilgisi olduğunu ve ancak bu koşullara bağlı olmak suretiyle mutlu olup olmadıklarından endişe ettiklerini söylüyor. Mutluluğun parayla bir alakası var ama içselleştirilmiş mutluluğun kaçta kaçının parayla doğrudan bir ilişkisi var, bilinemez.

49B73E17-B51F-4374-91E6-8F9EE01176A5

Wallander’ın iyice nükseden hastalığı ise çekilen MR sonucu ile belgelenmiş oluyor. Nispeten genç ve sağlıklı olduğu için de hastalığın daha hızlı ilerlemesi söz konusu. Bu yüzden doktoru artık ayarlamalar yapma zamanının geldiğini söylüyor. Olası oryantasyon bozuklukları ve kimi akut safhalar için yakınlarına hastalığından bahsetmesi gerekecek. Tam kızına anlatacakken, kızı onun yardımına muhtaç bir halde çalıyor kapısını. Zengin kayınbabası kayıp ve polisler göl kenarındaki malikane çevresinde ölü ya da diri kendisini aramakla meşguller. Kendisinin de dahil olduğu aramalar esnasında, zaman zaman hastalığının akutlaşan anlarıyla karşılaşıyoruz. Bu anlardan birine rast gelen kızı Linda bu süreçte babasının yanında olacağını söylüyor. Bir bebek gibi çimenlerde koşuyor, atlıyor zıplıyor Wallander. Kelimeler ağzında paramparça oluyor, soyunuyor, bağırıyor, hafızasını yitiriyor bir anda. Dünyaya döndüğünde ise gayet aklı başında konuşabiliyor. Hastalığın nasıl bir şey olduğunu ve ona neler hissettirdiğini anlatıyor. Hastalığa özgü kafa karışıklığını ve zihin bulanıklığını en güzel şu kelimelerle özetliyor dili döndüğünce: “Bazen nerede olmam gerektiğini hayal edemiyorum. Duvara çarpmış gibiyim. Denersin ve halletmeye çalışırsın ama olmaz. Dener ve bundan kurtulmaya çalışırsın, etrafında dolanır durursun. Sanırım bir şeyleri kafaya koyarsın. Olmuş olmalılar. Resimler artık yok. Aniden olmayan bir sürü şey gibi.” Bunu yapan bir babanın çocuğu olarak bununla yaşamanın bir yolunu bulmak için atılan ilk adımlardır bunlar Wallander açısından.

“Umutsuzluk onun yolunu bozar
Izdırap yolunu bozar
Akbaba uçuşunu bozar
Hevesli ışık akar
Hayaletler bile bir taslak alır
Ve resimlerimiz günışığını görür
Buz devri stüdyolarındaki kırmızı canavarlarımız
Her şey etrafına bakınmaya başlar
Yüzlerce güneş altında yürürüz
Her insan herkes için bir odaya açılan yarı açık bir kapıdır
Altımızda bitmeyen toprak
Ağaçların arasında su parlıyor
Göl dünyaya açılan bir pencere.”

Son bölümün başında ve sonunda olmak üzere Kenneth Branagh’nın sesinden iki defa dinleme şansına sahip olduğumuz bu nadide şiirin sahibi olan Nobel ödüllü şair, psikolog ve çevirmen Tomas Tranströmer’in insanın içini burkan satırlarını dizinin sonunda ikinci defa dinlediğinizde, yaşanmışlıklardan ötürü daha bir manidar buluyor insan. Bir kez de Gürhan Uçkan çevirisiyle okuyun istedim bu kıymetli şiiri;

YARI HAZIR GÖKYÜZÜ :

Koşuyu yarım bırakıyor cesaretsizlik.
Kaygı koşuyu yarım bırakıyor.
Akbaba bırakıyor kaçmayı.
O istekli ışık akmaya başlıyor
Hayaletler bile bir fırt çekiyor.
Her şey çevresinde bakınmaya başlıyor.
Yüzlercemiz güneşe giriyor.
Her insan yarı açık bir kapıdır
Herkes için bir odaya açılan.
Altımızdaki ölümsüz toprak.
Su parlıyor ağaçların arasından.
Göl dünyaya açılan bir pencere.

 

 

DETROIT

095E0E56-8DD4-405F-915D-8B84BDC03BA9

DETROIT :

”Nefret zamanlarında aşk daha kıymetli oluyor.”

“Birinci Dünya Savaşı öncesinde harekete geçirilen Büyük Göç yaklaşık altı milyon Afro-Amerikalı’yı Güney’deki pamuk tarlalarını terk etmesi için teşvik edecekti. Fabrikalardaki işlerin ve Kuzey’deki sivil haklarının cazibesiyle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra beyaz Amerikalılar, kendi göçlerini banliyölere doğru yaparak, kent mahallelerindeki para ve iş fırsatlarını da yanlarında götürdüler. 60’larda ırksal gerilim kopma noktasına geldi. İsyanlar, Harlem, Philadelphia, Watts ve Newark’ta baş gösterdi. Detroit’teki Afro-Amerikalılar, çoğunluğunu beyaz polislerin oluşturduğu, saldırganlığıyla bilinen devriye ekiplerinin gezdiği sokaklarda sıkışıp kalmıştı. Herkes için sunulan eşitlik fırsatı bir illüzyona dönüşmüştü. Bir illüzyon. Değişim kaçınılmazdı. Geriye kalan tek soru nasıl ve ne zaman olacağıydı.”

Nasıl oldu nasıl bitti diye uzun uzun anlatmadan önce filmin yönetmeni, filmin “kadın” yönetmeni Kathryn Bigelow’dan bahsetmek istiyorum kısaca. Irak saldırısını(sözlüklerde karşımıza çıkan manasının haricinde savaş, bence, kendi ülke sınırlarını korumak ve gözetmek için yapılır, yapılmalıdır, buna dış savaş denilemeyeceğinden sadece savaş denir, iç savaş dış olmayan savaştan farklıdır; ortada sınırlarını koruyup kollamak gibi kimi anlamlı nedenler de olmadığından ötürü Irak’a yapılan şeyin adı ne iç savaştır ne de dış, bir saldırıdır enikonu. Ortadoğu nere, Amerika nere derken, ne olacak canım uçakla on saat, füzeyle daha kısa sürer diyebilen içten pazarlıklı/çı iç sesimi tek yumrukla susturdum canım, merak etmeyin) savunan Cumhuriyetçi yönetmen için muhafazakar bakış açısına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bense halen daha Strange Days ile hatırlarım kendisini. Zor filmlerin ve bolca aksiyondan doğabilecek karmaşanın üstesinden kolaylıkla gelebildiğini düşündürtür her defasında. Setine, kalabalık oyuncu kadrosuna hakim, ne yaptığının ve işin sonunun nereye varacağının bilincinde olduğu izlenimi yaratır. Sevin sevmeyin, kimsenin yüzünü kara çıkartmaz, dört başı mamur bir filmi havada karada çeker, yapar, muktedirdir. Mazisinde üç yıl süren bir evlilik yapmış olduğu kişi mavi yaratıklardan oluşan bir de film çekmiş, büyük gemi ve büyük prodüksiyon seven, derin suların altına kafayı takmış James Cameron’dır. Kaldı ki Cameron’ın da özgüvensiz, sıradan bir kadınla evlendiğini düşünmek ihtimaller dahilinde dahi olamaz. Onlar evlenip ayrılmışlar habire filmler çekip, ara sıra Oscar almışlardır(oturduğum yerden bir anlığına da olsa Hollywood Reporter’a dönüştüğümü hissediyorum, fakat siz iyisi mi sabah kuşağındaki dedikodu kumkumalarını izleyin, sonra da koşarak gelin benim nadide yazılarıma konun).

6AD22681-7371-4254-93EC-962534C2D393

Film Amerika’nın Michigan Eyaleti’nin ülkenin beşinci en büyük şehri olan Detroit’te beş gün boyunca süren zenci ayaklanmalarında(bol bol zenci diyeceğim yazım boyunca çünkü zaman zenciye zenci dendiği zaman, Afro-Amerikalı desem her defasında yazması uzun sürüyor, siyahi hepsinden acayip) yaşananlar çerçevesinde Algiers Motel’deki ırkçı polisin sniper bulma dehşetini anlatıyor. İkisi beyaz kadın olmak üzere toplam dokuz kişinin maruz kaldıkları işkence dolu saatler ve sonrasında gelişen soruşturma, mahkeme süreci ve insan hayatlarının nereden nereye geldiğini gösteren iki buçuk saatlik yapım hareketli kamera kullanılarak çekilmiş olup bu haliyle belgesel bir tat veriyor aynı zamanda ve tüm bu anlatılanlar gerçekten yaşanmış bir zamanlar. Martin Luther King henüz hayatta ‘67 yazında. JFK’den sonraki başkansa Lyndon B. Johnson. Aralarında savaştan dönmüş bir arkadaşlarının da olduğu sırf zencilerden oluşan özel bir parti alkol ruhsatı olmadığı gerekçesiyle basılıyor ve tutuklamalar yapılıyor. İsyanın tetiğini çeken bu olaydan sonra, vitrin camları kırılıyor, dükkanlar yağmalanıyor. Vandalizm batı gettodan altı kilometre ötesine kadar yayılıyor. Haberlerde ateş edildiğine dair bazı raporlar kaydedildiğini, polisin ateş etme izninin olmadığını, zaten sayılarının da az olduğunu, onların da itfaiyeyi koruduğu söyleniyor. Michigan kongre üyesi ve Demokrat Parti adına isyancılara seslenen politikacı John Conyers de bu öfkeli kalabalığı sakinleştiremiyor. Değişimin bir gecede gelmeyeceğini ama yakında geleceğini, kendi mahallelerini mahvetmemeleri gerektiğini, yakıp yıkmanın bir cevap olmadığını söylüyor ama nafile. Ortalık savaş alanına dönmüşken, sözde sniperlar için eyalet polisini desteklesinler diye, ulusal muhafızlar giriyorlar devreye. Buluttan nem kaptıkları için de olası sniper çıkma endişesiyle sağa sola ateş ediyorlar. Filmin en can alıcı sahnesinde zenci bir kız çocuğu sokakta olan biteni öğrenmek için pencerenin önüne gelip merakla panjuru araladığında parlayan kurdelası ya da başka bir şey yüzünden zırhlıdan açılan ateş sonucunda vuruluyor daha ne olduğunu anlayamadan.

A5610AE6-A90C-4F35-B147-12324AC18B56

Detroit Burning: Photos From the 12th Street Riot, 1967

Filmin kötü adamları arz-ı endam ediyorlar devriye arabasının içinde. Burası Amerika olamaz, Afrika gibi, sokaklar yangın yeri diyor içlerinden biri. Ona göre tüm bunların kabahatlileri yine kendileri. Çünkü çok fazla yüz vermişler zenci halka. Sivil halka ateş etmeleri yasak olduğu halde, bir dükkandan elinde poşetlerle çıkan zenciyi sırtından vuruyor aralarında en gaddar olanı. Tehdit oluşturmayan bir hedefi vurmuş oluyor böylelikle. Bunlar şiddete eğilimli polisler ve Krauss ve Flynn, her şeyden önce bana Michael Haneke’nin Funny Games/Ölümcül Oyunlar’ındaki Peter ve Paul’ü anımsatıyor. Bütün dehşet evi andıran motelde yaşanıyor burada da. İsyanın başladığı günlerde tam da sahne almadan önce performansları ertelenen The Dramatics grubunun üyeleri kaldıkları moteldeyken yaşanıyor her şey. Polis ateş açıldığı ve aralarında bir sniper olduğunu varsayarak kızlar da dahil kim var kim yoksa duvarın önüne arkası dönük vaziyette dizdiriyor ve ölümcül oyun başlıyor. Kendi geliştirdikleri ve manyakça büyüttükleri bir çeşit sorgulama taktiği uyguladıkları şey. Aşağılayıp ara ara dövdükleri gençlerin her birini sırayla bir odaya kapatıp vurulmuş süsü veriyorlar. Onlar da can korkusundan çıtını çıkartamıyor. Fakat işler istedikleri gibi gitmiyor çünkü ortada bir sniper yok. Yok olan bir şeye de kimse var demiyor. Dövdükleri zenci gençlerden bir tanesine kızın pezevengi diyorlar, çocuk savaştan yeni dönmüş çıkıyor. Üstelik de Hava kuvvetleri mensubu imiş. Aralarındaki üçüncü kötücül polisse taktikten bihaber, vur dedikleri zenciyi vuruveriyor tereddütsüz. Kızlara fahişe diyorlar, kızlar aile terbiyesi alarak yetişmiş kızlar çıkıyor. Suçu atacakları bir kimse arayıp bulamadıkça batıyorlar. Ek cinayetler işler hale geliyorlar. Üç çocuğu yok yere vuruyorlar. Üstelik bütün bunların olma nedeni haset. İki beyaz kız onları değil, saçlarında afro sprey olan, kokan, derilerinin rengi siyah olan ve hiç durmadan sorun çıkaran bu yaratıkları seçmiş çünkü. Neden bizimle değil, onlarla yapıyorsunuz, bizim neyimiz eksik diye soruyor biri açık açık. O gün o motelde zencilerle beraber olan iki beyaz kız olmasaydı belki de işler bunca rayından çıkmayacaktı. Masum kanı akmayacaktı. Bu esnada dışarıda olaya müdahale etmek için gelen Michigan polisi, içeride Detroit polisinin çıldırmış gibi davrandığını ve terör estirdiğini öğrendiğinde sivil haklarını öne sürerek geri adım atıyor, davayı üstlenmiyor. Bakmadan olay yerini terk ediyorlar. Çocukların selameti bir avuç manyağın hoşgörüsüne terk edilmiş oluyor böylelikle. Öyle olmasa iki ölüm daha gerçekleşmeyecek halbuki.

Bu olayların yaşandığı gecenin ertesinde polis ilk fırsatta Dismukes’u tutuklayarak nezarethaneye koyuyor. Devletin gücü kolluk kuvveti dahi olsa ilk önce bir zencinin hakkından gelerek başlıyor işe. Bir günah keçisi seçilecekse eğer, yine ilk önce ötekinden seçiliyor. Mahkeme sonucu verilen kararsa polislerin lehine çıkıyor. Suçsuz bulunuyorlar. Polis şiddeti yargılanmıyor. Bazı insanlar işlerini yapan polislerin yargılanmasını istemiyor. Kazanan devlet oluyor. Ölen öldüğüyle kalıyor, aileleri hiç geçmeyen bir matemin içinde buluyorlar kendilerini. Müzik grubu ile sahne almak sevdası içerisinde olan Larry, bu yaşananlardan sonra çok başka bir halet-i ruhiyeye bürünüyor. Eski Larry yok artık çünkü. Motown kayıt için grubu çağırdığında, isteksizce söylüyor şarkısını. Grubu terk ediyor, beyaz insanlar için müzik yapmayı reddediyor, ısıtamadığı bir evde battaniyelere sarınıp sarmalanarak yaşıyor. Yaşananları hazmedemiyor bir türlü. En nihayet yakın bir mahalle kilisesinin koro şefi olmak üzere başvuruyor. Belki de bir yıldız olabilecekken, tüm fırsatları elinin tersiyle itiyor. Rahip ona fazla para veremeyeceğini, bu yüzden kulüplerde söylemesi gerektiğini öğütlediğinde, o tip yerlerin güvenli olmadığını ve polis bulunduğunu söylüyor. Korkudan, aşağılanmanın utancından, çaresizlikten kiliseye sığınmış olup The Dramatics yol alırken, kendisinin güvenli bir köşeye çekilmeyi tercih ettiğini görmüş oluyoruz. Larry Cleveland Reed halen daha kilise korosunda söylemekte olup, filmin prömiyerindekendisini canlandıran aktörle ve oyuncularla bir araya gelmiştir.

The_Dramatics_1967
The Dramatics

Yaşananlarla ilgili kesin bir ceza takibatı yapılmadığından, filmin tamamı katılımcıların hatıraları ve mevcut belgeler temel oluşturularak çekilmiştir. Bizler de Hollywood sayesinde ve yıllardır alışık olduğumuz şekilde Amerika’nın karanlık bir sayfasını daha iki buçuk saat süresince öğrenmiş bulunmaktayız. Kendi karanlık taraflarımızsa bir başka baharadır. Hollywood’umuz olmadığından, Hollywood’u olan Amerika’nın karanlık taraflarını izlemek zorundayız maalesef ki. Filme dair eleştiri konusu edilecek birkaç şey vardır elbette. Bunlardan ilki senaryosunu Mark Boal’un yazmış olduğu metnin arasına bir yerine sıkıştırılan ve bu kadar kötünün arasında elbet iyi polisler de vardır sahnesinde geçen diyaloglar olup, ikincisi de ev terörü esnasında kafası karışmış vaziyette sağdan soldan çıkan eli kolu bağlı, geceyi kazasız belasız atlatmak derdindeki Melvin Dismukes karakterinin pasifliğidir. Bunların dışında film başarılıdır, amacı neyse ulaşıp ulaşmayacağını da zaman gösterecektir. Kurgu olmadığını bildiğimiz konusunun etkisiyle motelde yaşanan gerilim bir hayli fazladır. Amerika’dan gelen ve filme karşı duyulan en büyük tepki ise tüm yapım ekibinin beyaz olmasıdır. Doğrudur, alayı beyaz tenlidir.

images

 

LEVIATHAN

9E9DBB9B-1336-4E82-951E-5B1AAF278E81

LEVİATHAN :

“”Devletin toplumun güvenliğini sağlama ve muhafaza etme niyetine rağmen, onun sahip olduğu gücü kötüye kullanmaya eğilimli bir kurum olduğuna tarihin hemen her sayfasında şahit olunabilir.” John C. Calhoun

Ve de her yerinde. Ve bu film o şahitliklerden bir tanesi sadece. Ne ilkti, ne de son olacak. Bir önceki yazım olan Andrey Zvygaintsev’e ait Loveless – Sevgisiz’de bahsini geçirmiştim eğer o yazımı okumuş idiyseniz. Bir şekilde gözümden kaçmış bir filmdi Leviathan. Fırsatsızlıktan ya da başka nedenlerden ötürü. Geçmiş artık çok çabuk geçiveriyor ve neden, nasıl diye kolay kolay hatırlayamaz oldum ben de çoğu şeyi. Bu sebepten ötürü de, ne edimlerimden ne de düşüncelerimden ötürü kimse beni yargılayamaz. Çünkü net olarak hatırlamıyorum. Yargılayamaz derken, yüklemden yükselen katılık ve katilikse beni Thomas Hobbes’un Leviathan’ındaki fikirlerle ters düşürmektedir. O fikirde şöyle diyordu; “Onları(vatandaşları) yabancıların istilasından koruyabilmenin, birbirlerine zarar vermekten engellemenin, kendi sanayilerini ve yeryüzünün meyvelerini güvence altına almanın yolu bütün gücü ve kudreti bir tek insana ya da insanların meclisine veriyorum demesinden geçer. Böylece bütün güç ve kudret tek bir insanda toplanır. Bu, devlet ya da latince civitas olarak adlandırılır. Bu büyük leviathan’ın doğması demektir.” Ya sevgili ve pek kıymetli okuyucum, yıllar yıllar önce yapılmış olan bu toplumsal sözleşme sayesinde biz zaten tüm hakkımızı devretmişiz, belki de sırf yıllar yıllar sonra Rus asıllı bir yönetmen çıksın da aynı isimli bir film yapsın diye. Paul Auster aynı isimli bir kitap yazsın diye. Hobbes da devletçi devletçi sayfalar dolusu döşenmiş bu nedenle. Ben de tüm bunların üzerine biraz tuz biraz da biber ekeyim diye varım bu satırların içinde. Peki bizi bizden kim koruyacak? Şöyle de sorabiliriz, çok acı ama sizi benden kim koruyacak? Kendi vicdanlarımız mı, benim vicdanım mı, varlığı her zaman tartışma konusu olmuş bir Tanrı mı yoksa Birleşmiş Milletler mi, komşu ülkeler mi ya da apartman komşularımız ve yakın akrabalarımız mı? Kim? Hobbes burada da cevabı yapıştırıyor hemen: “İnsan, insanın kurdudur”(Homo homini lupus) ve bizi bu kurttan ya da kurtlardan kurtarması için kendi kuvvet kullanma hakkını bir sözleşme ile bir otoriteye devretmiş ve devletin kurulma zarureti ortaya çıkmıştır diyor. Hobbes bu devlete Leviathan adını vermiş ve fikirlerini de bu adı taşıyan kitabında açıklamıştır. Herkesin en az bir kitabının olduğu, kitabı olmayanların şaşkınlıkla karşılandığı, neyse ki böyle insanların da halen bulunduğu şu yüzyıldan kaç yüzyıl önce bir kitap da Hobbes yazmıştır. Çok değildir. Anılarını anlattığı “Hobbes’un Leviathan Günlükleri” tarzında bir çalışma da yapmış olabilirdi mesela. Neyse ki kendisi meseleyi ciddiye almış, politik gerilim tarzında bir çalışma ile okuyucuyu kendisine çekmeyi başarmıştır on altıncı yüzyıl İngiltere’sinden teee bugünlere gelene dek(teee’nin te’si burada durumdan bihaber okuyucu ile anlaşmaksızın, içler acısı bir vaziyette kendileriyle yakınlık kurmak ve yaranmak gayretiyle kullandığım bir nidadır, bir zahmet hoş karşılayınız).

359A63F1-8685-4FDE-9B4A-99BD96D8799F

F586C277-A7EA-45F6-9467-16BF7B013B2F

Philip Glass’ın müziğiyle bomba gibi başlıyor film. Kayalıklara çarpan dalga sesleri ekleniyor müziğe ahenkle. Müzik fırtınadan sonra gelen sessizliğin filmin kahramanları için iyi mi kötü mü olacağı hususunda ilk ipucunu vermesi için görüntülere tutunuyor ve gemi enkazları bizi nasıl bir sonun beklediğinin habercisi oluyorlar adeta. Burası aynı zamanda Kursk denizaltı faciasının yaşandığı Barents Denizi kıyıları. Film boyunca karşımıza çıkan enkazsa birçok açıdan çok mühim bu yüzden. Bir zamanlar çocuklarını denize gömmeye razı gelindiği düşünüldüğünde özellikle(Rusya’yı eleştirmek de pek güzelmiş oturduğun yerden).

Film bir balıkçı kasabasında geçiyor ve deniz manzaralı, sahil kenarındaki ev, konumu itibariyle evin sahibi Kolya ve arsız ve her türlü pislikte tarağı olan belediye başkanı arasında bir çeşit kan davasına dönüşmüş çoktan. Taraflar birbirlerine diş biliyorlar. Başkan arazi üzerine şehir iletişim merkezi kurmak isterken, Kolya dedelerinden miras toprağını bırakmama gayreti içinde. Taraflar mahkemelik olmuş ve davanın karar aşamasına gelinmiş bile. Mahkemede tekerleme gibi okunan uzun uzun kararnameden çıkan ilk sonuç Kolya aleyhinde oluyor. Bu mücadelesinde destekçisi askerlikten beri arkadaşı, sırf bu dava için Moskova’dan gelmiş olan Dmitriy oluyor. Kolya ilk karısı öldükten sonra ikinci evliliğini yaptığı Lilya ve yine ilk karısından olan Roma ile yaşamakta. Araba tamirciliği ile geçiniyor. Karısı ise fabrikada balık ayıklıyor. Üvey annesinden hoşlanmayan Roma kadına karşı terbiyesizce davranıyor her fırsatta. Kadınsa bastırılmış vaziyette, itile kakıla yaşıyor evin içinde. Evleri elden gideceği zaman nerede yaşayacaklarını düşünmek de ona düşüyor. Yine apartman manzaralı metruk bir apartman dairesi de onu teselli edecek gibi değil. Dmitriy ile yaşadıkları ve onu bu ilişkiye iten de içinde bulunduğu bu halden ötürü rahat bir nefes alabilmek için bir kaçış yolu arayışında yatıyor belki de. Nitekim ilişki ortaya çıktıktan sonra bile, Moskova’dan gelen yakışıklı avukatı geride bırakmak pahasına Kolya’sına geri dönüyor. Kolya da kuzu kuzu kabul ediyor onu. Bir çocuk da kendisinden yapacağına dair bir umudu var bir de kadının. Ornella Muti’yi anımsatan hüzünlü yüzlü, hayattan bıkmış gibi görünen güzel Elena Lyadova ile Dmitriy’i oynayan -feci yakışıklı-aktör Vladimir Vdovichenkov çekimlerin ardından dünyaevine girmişler.

kinopoisk.ru

2DA9A43C-1AA2-4A08-96B3-18431140CAD2

Filmde kimi iyi ve kimi çook kötü karakterlerin altı kalın çizgilerle çizilmiş olmakla beraber gerek Kolya, gerek Dmitriy, gerekse Lilya hatalar yapan ve bundan pişmanlık duyan, vicdan sahibi bireyler olarak resmedilmişler. Lilya hepsi benim suçum dediğinde, Dmitriy bunu kabul etmiyor. Hepimizin suçları ayrı ayrı, her şey herkesin suçu diyor. Tanrı’dan çok bir avukat olarak gerçeğe inanan genç adam, itiraf bile etsek, kanunlar onu kanıt olarak kabul etmez, suçluluğumuz ispatlanana dek masumuzdur ama kim kanıtlayabilir ki diyor. Filmin en rasyonel, en doğrucu karakteri kendisi olmakla beraber, bir tutku suçu işlemekten geri duramıyor. Ondan yardım uman, yakın arkadaşının karısıyla ilişki yaşıyor gizli gizli. Kolya zil zurna olana dek içiyor. Aslında filmde herkes votkayı sek içiyor. Ruslar bayılana dek içiyorlar. Filmde üveyannesinden hiç hoşlanmayan ve kayalıklarda Dmitriy ile ikisini yakalayan Roma sonunda onu arar hale geliyor. Lilya filmin başında “O senin oğlun. Adam mı, maymun mu olacağı sana bağlı” diyordu Kolya’ya. Roma ise ne olur ne olmaz bilemesek de, hayatta yapayalnız kalıyor neticede. Yaşadıkları itibariyle hayatı Eyüp Peygamber’inkiyle paralel bir çizgide ilerleyen Kolya ise maço tavırları, sert çıkışları ve sert vuruşlarıyla bir yandan taşralı Rus erkeği şablonundan şaşmadan vücut bulurken, karşısındaki güçten ve onun yapabileceklerinden bihaber, aslanın karşısında yalnız bir kuzu sadece. Acıyla yoğruluyor hiç durmadan. Kuru iftiraya uğruyor ve tüm hayatı, evi, karısı, oğlu, geçmişi, geleceği ve özgürlüğü elinden alınıyor.

2B860E00-14E6-4B82-AE42-908315664C73

2BADE155-1E02-437E-AC6E-78CE1A3FEA4C

Filmin kötü adamı belediye başkanı ise ellerinden kan damladığı bilinmekle beraber, arkası kuvvetli olduğundan dokunulmazlığıyla yaşayıp gidiyor. Ona kafa tutanları bir bir alt ediyor. Yasa ve hukuk gözetmiyor. Günahlarından ötürü de her yerde düşmanlar görüyor, paranoyak düşünceleri sırtlanmış gidiyor. Filmde devleti temsilen var olan belediye başkanı dışında, dini otoriteyi temsilen gördüğümüz Ortodoks papaz da başkanın sırtını sıvazlamakla meşgul. Aynı amaç için çalıştıklarını düşünüyor, amaçlarından şaştıklarını bile bile. Başkana ayrı konuşuyor, pazar ayininde halka çok başka türlü hitap ediyor. Kuvvet neredeyse güç oradadır, eğer bölgeni kuvvetli tutarsan sorunlarını gücünle çözebilirsin, yardım aranma, yoksa düşman zayıf olduğunu görür diyor. Halka hitabense Tanrı dürüstlüğün içinde yaşar, güç içinde değil diyor. Baş konuşmacıyı dinleyen, baş dinleyici belediye başkanı ve avanesi ayin çıkışında dahi iş bağlıyorlar. Çocukları, süslü püslü karıları kollarında, konvoy halinde siyah arabalarına binip sözde parlak bir geleceğe, bol kazanca doğru ilerliyorlar. Kolya’ya ise on beş yıllık hapis sürecinde Eyüp peygamber sabrı dilemekten başka çaremiz kalmıyor.

Kolya : “Senin şu merhametli yüce Tanrın nerede?”
İyiniyetli Çevre Papazı : “Benimki benimle beraber. Seninki nerede bilemem.”

9DEA7A02-40DF-4B66-B35A-F927CB7B61EE

LOVELESS – SEVGİSİZ

99AF6BA0-25E2-4A51-A7D9-484ED89113C5

LOVELESS – SEVGİSİZ :

“Sevgisiz yaşanmaz.”

SEVGİSİZ’liğe GİRİZGAH :

Bir sürü insan tanıdım, yaptığı işten memnuniyetsiz; yapılan işse yapanın bu memnuniyetsizliğinin sessiz bir tanığı olarak yapılıyor olmaktan buruk, keyifsiz, heyecansız ve de zevksiz. Bir sürü insan tanıdım, bir başka işe olan yatkınlığının değerlendirilemeyip, sevmediği bir iş kolunda sırf geçim için çalışmaktan muzdarip olmasından ötürü söylenip durmakta karşısındakini düşünmeksizin. Daha enteresan insanlar tanımışlığım da olmuştur; mesela, eski mahallemde, Koç Holding’in başında olsa kar marjını yüzde doksan(yüzde yüz dememişti, mütevazı bir hali vardı) arttırabileceğini düşünen bir bakkal gibi. Kendisini halen daha tanımaktayım. Aynı mahallede, aynı bakkal dükkanını işletmekte, en azından bir süpermarketler zinciri bile oluşturmamış halde, gerçi sorsan gerek yok ya da ihtiyacım yok diyecek kadar da gururludur ya… İşletmesine kattığı farklılıklar vardır elbet, yok değildir, dünden güne. Şimdilerde damacana damacana su satıyor mesela, tüp satıyor. O tüplerin bir ismi var, şişman tüp diyor onlara, şu bodur ve yassı olanlara. Kentkart dolduruyor talep oldukça. Patates cipsleri ve poşet içerisinde satılan patlamış mısırlar dükkanının hemen önündeki rafları süslerken, içkiler en kuytu köşelerde tutuluyorlar. İçleri şıngır şıngır siyah poşetler iş çıkışlarında yol alıyorlar onları taşıyan ellerin himayesinde. İnsan gazete, ekmek nereye gidiyor diye merak etmiyor da, otuz beşlik bir rakının nereye gittiğini önemsiyor azıcık da olsa. Biz gelelim hikaye kısmından, bu noktaya hangi niyetle geldiğim gerçeğine. Kısaca, bazı adamların/kadınların yönetmen olmak için yaratıldığı gerçeğine. Andrey Zvyagintsev de onlardan biri. Aktörlük yapmış bir süre ve sektöre girişi böyle olmuş Rus yönetmenin. Oyunculuk eğitimi almış ülkesinde, fakat çok doğru bir kararla geçtiği yönetmenlik koltuğundan ölene kadar kalkmasın diyor insan içten içe. Yönetmeni olduğu beş adet uzun metraj filminden dördünü izlemiş bulunmaktayım bugüne kadar. Leviathan yönetmenin filmografisindeki tek eksiğim ve bir sonraki yazımın konusu olacak kendisi, eğer bir aksilik çıkmazsa, eğer Koç Holding’den çok daha iyi bir teklif almazsam. Mesela. Kulağına gittiği takdirde eski mahallemdeki bakkal bu işe bozulsa da ihtiyacı olmadığından önemsemeyecektir sanırım bendeki pozisyon değişikliğini. Büyük hayalleri oup da gerçekleştiremeyenler böyle şeyleri önemserler gerçi ve asla unutmazlar, aksi gibi göstermeye çalışsalar dahi.

Nasıl ki Romanya sineması dendiğinde ilk akla gelen isim Cristian Mungiu, Avusturya deyince Michael Haneke, Yunan Yorgos Lanthimos, Türkiye sineması için Nuri Bilge Ceylan oluyorsa, Rus sineması deyince de bir sinema dili oluşturmayı başarabilmiş Zvyagintsev geliyor hemen akıllara günümüz sinema dünyasında. Cannes Film Festivali’nin de katkısı tartışılmaz bu arada bu yönetmenlerin bileklerinin hakkıyla elde ettikleri başarıları geniş kitlelere duyurmalarında. Bir de adı Andrey olup da, yönetmen olmayanları Rusya’dan kovuyorlarmış taşla ve sopayla. Bu da işin şakası pek sevgili kıymetli okuyucum. Sevgisiz’se şakadan anlamıyor, dolayısıyla şaka barındırmıyor. İzlenmesi güç filmlerden hiç değil. İki saati aşkın süresine rağmen ara vermeden, büyük bir merakla izliyorsunuz ve sadede geldiğinizde aslında gelmediğinizi ve başa döndüğünüzü görüyorsunuz. Bir tokat var filmde ve bu tokatı atan on iki yaşında bir velet(öz babasının deyişiyle).

A018D0EE-0EAD-4DFD-A1AB-55DAC8D77622.jpeg

5CDAB5E0-2A55-423B-BAF4-B81F9BA898A5

SEVGİSİZ – LOVELESS :

Soğuk bir Rusya manzarası ile açılıyor film. Donmuş ya da donmaya yüz tutmuş bir göl ve çevresi bir çok açıyla seriliyor önümüze. Bizler bu durgunlukla yönetmenin ne demeye çalıştığını anlamaya çalışaduralım, bu pastoral manzaranın ardından bomboş bir okul bahçesini bir anda dolduran gençlerin, sessizliği yırta yırta okuldan çıkışlarına tanık oluyoruz şimdi de bir süre boyunca. Kamera gençlerin arasında yer alan soluk ve hüzünlü bir yüzü olan on ikilik sarışın Alyosha’yı takip ediyor. Evleri satışa çıkarılmış ve az sonra bebek bekleyen bir çift emlakçıyla beraber evlerine bakmaya gelecek. Evin satılma nedeni ise Alyosha’nın anne babasının boşanma arifesinde oluşları. Hem annesi hem de babası sadece kendilerini ve yeni hayatlarını ve hayatlarındaki kişiyi düşünmekten başka bir şey yapmıyorlar görünüşe göre. Öfkeli, sert mizaçlı annesi küçük oğluna karşı, filmin ilerleyen dakikalarında erkek arkadaşına da itiraf edeceği üzere son derece sevgisiz davranıyor. Herkes içinde yaptığı gibi, bire bir ilişkilerinde de sürekli horluyor onu. Kocasıyla ayrılır ayrılmazki tek derdi ve çocuk için en büyük planı, ondan yatılı okula göndermek suretiyle kurtulmak. Babanın korkusu ise Çocuk Esirgeme, Sosyal Hizmetler, çocuk psikiyatristleri ve tüm kamu denetçilerinin başlarına dert açacak olma ihtimalleri. Satış departmanındaki işini kaybetmekten ve Ortodoks şeriatı başlatmış olan sakallı patronundan da deli gibi korkan adamın, oğlunu sonsuza dek kaybetme korkusu aklının ucundan geçmemiş o zamana kadar. Kendisi üzerinden dönen acımasız konuşmaları duyan Alyosha ise ağladığı duyulmasın diye ağzını kapatıyor sımsıkı. Sonra da ben ne olacağım diye giriyor yatağına korku ve umutsuzluk içinde. Çocuk acı çekiyor ve kimse bunu görmüyor, kimse onu istemiyor. Kimse Alyosha’yı sevmiyor.

O oluyor, sabah halsiz bir şekilde kahvaltısını edip, uçarcasına indiği apartmanlarının merdivenlerinden dışarı çıktıktan sonra görünmez olacağını ve anne babasına unutulmaz bir ders vereceğinin kimse farkında değil henüz. Nitekim bir gece ve iki gün boyunca ortalıkta görünmeyen çocuğun yokluğundan haberdar olan ilk isim okuldaki öğretmeni ve okul müdürü oluyor. Annesi çocuğun evde olup olmadığına bakmamış bile. Kadın, paralı ve sağlıklı kırk yedilik sevgilisi için aynı zamanda çalıştığı güzellik salonunda hazırlanmakla meşgul, adamsa hamile bıraktığı yeni sevgilisiyle olmaktan o kadar mesut ve bahtiyar ki, müdür arayıp sormasa bir oğlumuz var ama nerede demeyecekler.

8E7E8687-4CEF-4D16-A4D9-72514687AD16

F69E1F6B-8FFC-424C-BC53-7A56A8632A05

94783698-7DA3-4ACD-B67D-8E6BA0371193

33472FCD-474D-425A-A81D-140D1F4CEC36

Kadının sevgisizliğindeki temel sorun anne faktörü. Hayatta tek sevdiği insan olan annesinden o da bir karşılık görememiş zamanında. Annesi ona nasıl davrandıysa, o da aynı şekilde davranmış Alyosha’ya bir anne ve insan olarak. Kadın, kızını hiç sevmemiş ve sevgi göstermemiş. Hiç nazik bir şey söylememiş. Sadece baskı yapmış, emir vermiş ve ders çalış demiş. Her aradığında rezalet çıkarmış. Nitekim Alyosha belki büyükannesine gitmiştir diye kadının evine gittiklerinde demediğini bırakmıyor ona. Kocasının ona Stalin benzetmesi yapıyor oluşuna ise tepki gösteriyor annesini canavarlaştır diye. Halbuki kadın tam bir canavar. Gerçek sevgisiz o. Tam bir paranoyak. Nefretten başka bir söz yok ağzından çıkan. Tek cümlede hem küfrediyor, hem de dua ediyor. Üstelik o da dindar ve koyu bir Ortodoks. Sırf annesinden kurtulmak için, hiç aşık olmadan, hiç sevmeden, sadece hamile kaldığı için yaptığı evliliğin de sonu hüsranla bitiyor ve bu hüsranın meyvesi olan zavallı Alyosha’ya her baktığında asla affedilemeyecek hatalar yaptığını düşünmesine neden oluyor çocuk. Hem kendisini hem kocasını bu yüzden suçlayıp dururken, aslında faturayı çocuğa kesmiş oluyor. Pısırık baba, hem dominant hem de sevgisiz bir anne, onlardan da kaçık bir anneanne kapanında zavallı Alyosha nefes almaya çalışadursun, film bize herkesin anne baba olamayacağını gösteriyor bir yandan. Bir sıfat ve alt kimlik olarak annelik babalık, kısaca ebeveyn olmak ikisi için de çok ağır gelmiş ve taşıyamaz oldukları bir paltoya dönüşmüş zamanla.

FCCF2B5A-CEB6-478C-8086-8394A552F9BF

Polisle yapılan ilk görüşmede, birçok vakada ergenin bir hafta bilemedin on gün içerisinde eve geri döndüğünü, çünkü aile ne kadar felaket olursa olsun, sokakların yuva olmadığını anladıklarını ve bu düşünceyle geri döndüklerini söylüyor polis memuru. Ve onlara işleri hızlandırması için arama kurtarma ekibine başvurmalarını salık veriyor. Rusya’da bulunan bu ekip devletten bağımsız olarak çalışan gönüllü işçilerden oluşmakta ve bürokrasi olmaksızın yirmi dört saat adanmışlıkla çalışabiliyorlar. Bu ekip sayesinde yol alabiliyorlar ancak. Alyosha yeni bir kimlik kazanıyor bundan böyle: o bir “kaçak” artık. Fakat ilanlar, aramalar fayda etmiyor. Çocuk yer yarılmış da içine girmiş sanki. Ondan geriye son görüldüğünde giydiği ceketten başka da bir şey çıkmıyor. Çocuk kendi kendini yok ediyor adeta ve korkunç bir ceza vermiş oluyor hepsine. Telafisi mümkün olmayan bir gedik açılıyor içlerinde. Yokluğu, kaybı ve bilinmezliği oluyor ondan geriye kalan.

Filmin en etkileyici iki sahnesinden biri ilk başlarda Alyosha’nın gizlendiği kapının ardında ağzından çıkacak hıçkırıkları önlemek ve sesini duyurmamak için ağzına bastıra bastıra ağlayışı ve öyle de yatağa girişi iken, ikinci sahnede olası çocuklarını teşhis etmek için anne babasının gittikleri morgda yaşananlar oluyor. İçi dışına çıkmış, boylu boyunca uzanmış çocuğu teşhis etmeye çalışan çiftten babanın kireç gibi beyaz utanç içindeki yüzüne karşılık, annenin tepkisi ve yaşanan itiş kakış kadının adamdan alamadığı hınç ve adamın çaresizce her tokadı kabullenişi. Şimdi ağlama sırası onlara geçiyor işte ayrı ayrı. Çok üzdükleri çocuk intikam alıyor ikisinden de. Kimsenin kanı yerde kalmaz derler ya… Çocuk onları bir ömür cezalandırmış oluyor. Kendisinden geriye kalanla da bitiyor film. Filmin son dakikalarında, yaşadıkları trajedi sonrası neye dönüştüklerini görüyoruz bu iki insanın. Kalpleri kurumuş, iyice katılaşmış ayrı ayrı hayatlar yaşayan iki insan daha tahammülsüz, daha sevgisiz olmuşlar. Adamın yeni karısıyla yaşadığı evdeki buzdolabının üzerindeki mutluluk pozları ve selfie çekerkenki sahte mutluluk anları birer yalandan ibaret. Filmde üstü kapalı olarak eleştirilen Rusya’daki yozlaşmışlığın yanında teknoloji ve sosyal medya bağımlılığı da her fırsatta önümüze seriliyor. Teşhirciler ve röntgenciler bir kenara ayrılıyor ve hayatlar devam ediyor bir şekilde kaldığı yerden. Hayatlar… tahammülsüz ve de sevgisiz…

E60355F1-5E34-4D23-8725-9E78F85F7846

GOOD TIME – SOYGUN

CB28E4DF-8628-4EB2-8E46-B68917C1D7CD

GOOD TIME – SOYGUN :

“Bence önceki hayatımda bir köpektim. Ayrıca olduğumu biliyorum. O yüzden köpekler beni o kadar seviyorlar.” Connie Nikas

Büyük lafların edilmediği bir film “Good Time”. Süssüz püssüz, son derece gösterişsiz. Onun yerine nerede, ne kadar durmasını bilen şık kamera hareketleriyle fethediyor gönülleri içten içe. Müzik sözlerin yerini alıyor, söyleyeceğini söylüyor bir yandan. Filmin başlangıç sahnesinde, kamera, yüksek yüksek binaların bulunduğu şık bir manzaraya sahip semtin içindeki o yüksek binalardan birinin bilmem kaçıncı katındaki bir çeşit mülakata götürüyor seyircisini. Psikiyatrist ve hastası konumundaki Nick arasında geçen diyaloglar soru cevap şeklinde gelişiyor ve Nick zoru zoruna, bazen sessiz gözyaşları içinde akıllıca cevaplar veriyor karşısındaki doktora. Onu bu halden kurtaran kişi ise kardeşi Connie oluyor ve doktorun odasından çekip alıyor arkadaşım dediği, erkek kardeşini. Kliniğin koridorlarında ilerlerken karşılaşılan manzara uyuşturulmuş bireylerden ibaret olunca, anlıyoruz ki Connie, kardeşinin, toplumun tekleştirdiği, birbirinin aynı bireylerden birine dönüşmesini içine sindiremiyor. Film bize Connie’nin, kardeşini, sürünün dışına çıkartmak uğruna verdiği mücadelede başarılı olup olamayacağını gösteriyor nihayetinde. İlk iş olarak da sonu boka saran bir soygun düzenliyor kardeşini de bu suça ortak ederek. Bu para belki onun ve kardeşinin kurtuluşu olabilecekken Nick’in polisler tarafından yakalanması sonucunda tüm para, Nick’in kefaleti olarak bir kasaya gidiyor. Connie filmin bu noktasından itibaren, bu sefer de, Riker Adası’na gönderilmiş kardeşini kurtarmaya çalışıyor. Onun kardeşine adanmışlığı ve bu uğurda yaşadıkları, kıvrak zekası, kendinden yaşça büyük histerik ve maddi olarak annesine bağlı sevgilisine kefalet parasını tamamlayabilmek için katlanışı, büyükannesine, kanun kuvvetlerine, sisteme, sistemin bir parçası olan tüm birimlere ve temsili olan tüm bireylerine, önüne gelen herkese, hatta hatta seyirciye, kısaca tüm dünyaya meydan okuyuşunun bir destanı bir nevi bütün bu yaşananlar. Bir sürü tuhaf insanla, bir sürü tuhaf ortamda bulunmak zorunda kalıyor bu uğurda. Hastaneden kardeşim diye yanlış adamı kaçırıyor mesela. Filmin en absürd sahnesi de bu belki de. Onun uyuşturucu ve alkol eksenli garip yazgısını dinlemek zorunda kalıyor, umrunda olmazken. Her şey son derece garip olsa da, yaşanan aksiyon içinde ne Connie ne de biz bu garip halleri yadırgıyoruz. Kardeşine iyi zaman geçirtmek için, sonra da onu kurtarmak için çaresizce her yolu deneyen Connie’nin sert esen rüzgarına kapılıp gidiyoruz ve bu rolde hayatının rolünü oynamış olan Robert Pattinson’ı kariyerinin en iyi işinde izliyoruz bu vesileyle. İyi yönetmen, doğru rol ve adanmışlık son kertede, Pattinson’ı bir aktörden iyi bir aktör mertebesine çıkartıyor. Bir başka dikkatleri çeken isimse Nick rolünü oynayan ve yönetmen koltuğunu kardeşiyle paylaşan Benny Safdie. Rain Man’deki Dustin Hoffman’ı, Of Mice and Men’deki John Malkovich’i anımsatıyor ister istemez. Lars Von Trier’nin filmlerindeki tüm iyiniyetli karakterlerden bir parça taşıyor sanki. Ve Safdie Kardeşler’in çektiği ve bundan böyle çekecekleri filmler ister istemez takip edeceklerim listesine giriyor bundan böyle.

30AA5341-30E7-4062-ADC8-D828EC970252

6894E667-DD87-4EF1-98AD-25C0435CF08E

Kolaylıkla vahşileşebilecek bir köpeği bile yola getirmesini bilen Connie, filmin sonunda kıstırıldığı labirentten, elleri kelepçeli halde bindirildiği polis arabasında kameraya attığı son bakışları, hali ve tavrıyla tıpkı bir köpeği anımsatıyor. Çaresiz, fedakar, hayatını heba etmiş bir köpek görüyoruz. Kafka’nın Gregor Samsa’sının böceğe dönüşmesi gibi, o da aslında önceki hayatında olduğunu dönüştüğü bir köpeğe dönüşüyor ve tüm bunlara sırf kardeşini kurtarmak için katlanıyor. Sevginin fedakarlıktan geçtiğini yolu düşenler bilir ancak. Connie bu bilinçle yürüyor, hatta koşuyor tek bildiği yolda. Yöntemleri yanlış olsa da, iyi niyetli oluşu onun tarafını tutmanıza neden oluyor. Filmin sonunda çalan parçanın sözlerinde can buluyor tekrar Connie. Iggy Pop’un seslendirdiği “The Pure and the Damned”le eşlik ediyor adeta Nick’e. Onun yerine hapse giriyor. Kardeşine gelince, hiç tasvip etmediği merkezde karşıdan karşıya geçmesini öğreniyor sütüne havale sürünün çobanının peşinde. İnsanın içi sızlıyor boş yere çabalamış Connie’yi düşündükçe.

Film boyunca sizi şaşkına çevirdiği kadar, gülümseten bir sürü de anla karşılaşıyorsunuz. Bunlar özellikle Connie’nin hiç tanımadığı bir kadının evine izinle girip yerleştikten sonra hem evi, hem eşyalarını, hem de kadının torununu keyfe keder kullanmasıyla zirve yapıyor. Evde bulduğu saç boyasıyla boyuyor saçını. Kadının on altı yaşındaki torununu baştan çıkarıyor ve onu da suça alet ediyor. O şaşkın kız gibi biz de sesimizi çıkartamıyoruz bu durum karşısında. Yanlışlıkla kaçırdığı adam ve kızla beraber kızın anahtarlarını gizlice aldığı büyükannenin arabasına bindiklerinde dünyanın en garip üçlüsünün ne şartlar altında bir araya geldiğini düşünüyor insan. Bir de hayatta her şeyin mümkün olabileceğini. Pembeler içindeki siyahi kız, yara bere içinde ne yapacağını bilmez, ağzı bozuk, kafası kıyak, yeni hapisten çıkmış bir başka genç ve umutsuzca kardeşini arayan sarı saçlı Connie gecenin bir vakti lunaparkın yolunu tutmuşken, oradaki güvenlik görevlisiyle yaşadıkları ve adamın göğüs gerdikleri de içler acısı olsa da, insan katıla katıla gülse mi, kederden ağlasa mı bilemiyor ve filmin en büyük başarısı da bu oluyor kanımca. Şaşkınlık içinde başladığınız film, öyle de bitiyor aslında. Connie belki hapiste huzur bulacak bundan böyle. Nick tehlikeyi atlattı, psikiyatrist amacına ulaştı, büyükanne de. Her şey yerli yerinde, olması gereken yerde. Öyle mi acaba? Sorulması gereken en mühim soru da bu aslında; rahat bir nefes alabilecek miyiz acaba bundan sonra?

AEF5C509-60E2-4F25-9A52-E18FA05F0EBC

4B8743E0-6772-47FD-AD05-AACF1A3FA72B

Diziler alıp başını gitmişken, Netflix bırakılması güç bir bağımlılık yaratmışken ve ortalıkta izlenecek çok nadir kaliteli filmler varken, bir anda karşıma çıkan “Good Time” bu senenin en etkilendiğim bağımsız ruhlu filmlerinden oluyor ister istemez. Hakkında yazılan övgü dolu eleştiriler, çılgın senaryosu, ne yaptığını bilen görüntü yönetimi ve yakaladığı sinema diliyle görülmeyi, bolca görülmeyi, anlaşılmayı ve üzerine bol derin düşünülüp konuşulmayı hak ediyor. Good Time’ı atlamak, biraz Kafka’yı ıskalamak sanki.

ED7E25F1-4492-4D5D-BB32-D131E31826EA

 

 

TURİST

20171121_153020-01-01-02

TURİST :

Bizi böyle attılar bir köşeye
Kimsesiziz diye
Bizi böyle boşladılar işte
Sahipsiziz diye

Sen, ben çok yazık olmuş bir insanım desen de
Bir türlü duyuramadın sesini
Seni sahipsiz bilenlere
Kimsesiz diyenlere

Apartmanların gölgesinde
Sonu bir hastane köşesinde
Bir varmış bir yokmuş diye başladığın şey her ne ise
Bir gün bitecek bir yatağın içinde
Susacaksın elbet sen de tüm suskunlar gibi, istesen de istemesen de

Hiç kimsenin olamayacak kadar güzel bir kıza sahiptin
Zamanın bir köşesinde
Şu resimlerden biri canlansın, biricik kızın dönsün istedin hep
Özlemdi adı, bir hisse dönüştü
Hasret kangren oldu kaldı içinde

Ona olan hasretinden yasa girdin sessizce
Gurbet yeryüzüymüş
İnsan turistmiş bu evrende
Yokluğuna alışmak
Onsuzluğa katlanmak
Yeryüzünde ateşte yanmaktan betermiş
Yıllar dünyayı unuttursa
Kızın çıkagelirmiş bir anda
Yanıbaşına

“Bir zamanlar bir kızım varmış
Bir varmış, şimdi yokmuş
Bir zamanlar umut varmış, gelecek var
Mış
Benim payıma düşense hasretlik
Miş
Ondan geriye kalan ömrümde”
Dedin durdun içten içe
Sessiz geçen kimsesizliğinde
Korkunç da bir yokluğun içinde

THE DEUCE, Birinci Sezon

279A055F-1C19-4630-9DC2-B0D35353C8F0

THE DEUCE, Birinci Sezon :

“Yeni bir yere gittiğinde gerçeği öğrenmek istiyorsan, yükselmemiş, emektar bir zenci polis bul. Kendi halinde takılan, emin bir adam. Bir hahamı olmadığı için yükselememiştir. Hahamı yoksa yüksek ihtimalle güvenilirdir.” Benjamin Ward

“-Eşini döven adamı benzetmişsin ya? Kimin için yaptın?
-Eşim için. Başka kimin için olacak?”

Biraz şundan, biraz bundan. Burası New York. İnsanlar şaşırmak isterler.” Vincent Martino

İlk sezonunun sekizinci bölümüyle final yapan dizi, Amerika’da yayınlanmış olan ilk birkaç bölümünden hemen sonra ikinci sezon onayını almış bile acele acele. The Wire’ın mastermind’ı olarak anılan, yaratıcısı ve yapımcısı David Simon var bir kez daha işin mutfağında, daimi ortağı George Pelecanos’la birlikte. Dizi sağlıklı bir toplum yaratmak ideolojisiyle yanıp tutuşan tüm politikacılar ve optimistler için birden çok tokat barındırıyor içinde. Sokaklar bu haldeyken, bu bir ütopya gerçekten. Bir sektör olarak bakacak olursanız eğer bütün o tokatlar, kurtarıcı ve gerçekçi bir kimliğe bürünüyorlar mazbut ve muhafazakar bir hayatın içinde kendi yağında kavrulanlar cephesinde. Şehrin pisliğini bu bir avuç insan üstlenmiş sanki. Bunun da bir karşılığı var tabii ki. Biz de izleyici olarak bu gerçeklerle yüzleşiyoruz hiç durmadan hoşumuza gitse de, gitmese de. Bir arz var, çünkü talep var ortada. Sadece Deuce’a has değil ayrıca tüm bu yaşananlar. Olayların geçtiği mekan New York City ve senelerden de 1971. Sinemalarda “ The Conformist” oynuyor. Akşamın çökmesiyle beraber müşteri avına çıkan fahişeler ve bir nefes gerisindeki pezevenkleri, torbacılar, iyi-kötü devriye polisleri, federaller, mafya, fuhuş, rüşvet almış başını gidiyor. Arka Sokaklar’da neler neler oluyor! Dizinin arka sokaklarında yaşananlar, bizim yerli dizilerimizdeki muhafazakar Arka Sokaklar’a nazaran çok çok sert. Bu iş de böyle yapılabilir ancak, tüm çıplaklığı ve gerçekçiliğiyle. Neden şimdi durdum durdum da, mazbut bir kanalın asırlardır süren mazbut bir yerli yapımını, bu diziyle karşılaştırma gereği duydum ki? Neden mazbut bir polisiye bana batıyor ki oturduğum yerden? Neden böyleyim ben, soruyorum kendi kendime, hayretler içinde.

02414D3D-3066-4C07-BA5B-156D8AC45833

Aynı zamanda yapımcılığını da üstlendiği dizide hayatı sineye çekmiş, babasını çekmemiş, oğlunun bakımını ve beraberinde oğlunun kendisini annesine bırakmak zorunda kalmış, çok düşük profilli bir aileden gelmediği halinden, tavrından belli Candy takma adıyla kırk dolara pazarladığı sıska bedenini satan Eileen rolünde Maggie Gyllenhaal hayatının en önemli rolünde oynuyor belki de. Dibin dibini gördüğü zamanlar oluyor. İnsanlığın ve erkeklerin en aşağılık taraflarıyla yüzleşiyor. Buna rağmen kanının son damlasına kadar direniyor bir kadın satıcısının malı olmamak için. Bu yüzden de ne kadar temkinli olmaya çalışırsa çalışsın, diğer kızlardan daha çok bir manyağın eline düşme, ölesiye dövülme, belki de öldürülme riski taşıyor. Senede birkaç kez de bu hadise gerçekleşiyor. Dayak yedikten sonra bile geçim için sokaklara çıkıyor. Fondötenle örtüyor yüzündeki morlukları, giyiyor ince topuklu ayakkabılarını, turluyor sokakları. Paralı, havalı, zengin müşterileri de oluyor. Şık bir otelin kapısından girdiğinde, menüden onun için pahalı bir yemek seçiyor adam önce, Martini içiyorlar karşılıklı. Ama onu karşılayan nezaket çok kısa sürüyor. Kendini beğenmiş kibirli pislik önce havasını basıyor, sonra da… Kırk doları zar zor bir araya getirebilmiş bir adam karşısında kendini bu kadar değersiz hissetmiyor çoğu zaman.

F5E732DC-81AE-4AFC-8AED-AFAF24DAB054

9F8E653D-4F4F-4D02-9006-2B2E811F1455

Dizinin ilk bölümünün ilk sahnesi bir barda açılıyor. Boş bir bar, bıkkın bir garson kadın, barın arkasında da bir yandan günlük kazancını hesaplamaya çalışırken, diğer yandan son kalan birkaç müşteriye servis veren bir barmen var. Bar taburesine oturmuş cilveleşmekte olan çiftten erkek, kadından ona evde bulamayacağı bir şeyi vermesini istiyor. Sekiz bölüm boyunca bu ve benzer istekler, beklentiler ve vaatler üzerinden ilerliyor dizi. Sokaklarda bunun savaşı veriliyor. Barmen rolünde ise James Franco var. İkiz kardeşin ikisini de kendisi oynuyor. İki katı ücret alıp almadığını ise bilmiyoruz fakat Vincent Martino barın arkasındaki isim ve sekizinci bölümün son dakikalarında unutulmaz bir mimiği var. Sırf o mimiği izlemek için bile diziyi izlemeye değer kanımca. Sezonun ilk dayağını o yiyor mesela. Eve geldiğinde ise sıkkın karısının, iki çocuğunu annesine bırakıp erkeklerle bilardo oynamaya gitmiş olduğunu öğreniyor. Anlıyoruz ki karısı sadece bilardo oynamıyor. Ama yemiş olduğu kimi nanelerden ötürü kendisinden özür dilemeyi de biliyor açık açık. Burası Deuce derken, çiftin arasındaki bağlılığın sadakat üzerine kurulu olmadığımı görüyoruz. Yine de canına tak ettiği bir anda, pılını pırtını toplayıp, bir daha dönmemek üzere evi terk ediyor. Hayatındaki bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen, özellikle yaptığı işte prensip sahibi, dürüst, çalışkan, üst düzey bir iş ahlakına sahip ve nabza göre şerbet vermesini biliyor. Dale Carnegie’ye benzetiyorlar onu. Tüm bu özellikleri mafya lideri Rudy Pipilo’yu da cezbediyor ve ona iş üstüne iş, fırsat üstüne fırsat sunuyor. Kibarca masaj salonunu olarak adlandırılan ve kızların müşteri beklediği yerin başını beklemek de buna dahil. Bu ve benzeri fırsatları değerlendirmek azmindaki isimlerse haylaz ve kumarbaz ikiz kardeşi Vincent’la eniştesi Bobby oluyor. Kaderin bir cilvesi sonucu tanıştığı, üniversite eğitimini kendi isteğiyle yarıda bırakan zengin kızı Abby ile birlikte olmaya başlıyorlar. Senaryonun ne anlatmak istediğini görsel olarak sunmak konusunda en başarılı bulduğum karakter Abby oluyor benim de. Hiçbir maddi sorun yaşamamış, edebiyat eğitimi alan bir kızın barın arkasında dahi olsa neden böyle bir hayata özenip, bu yolu seçtiğini çok güzel anlatılıyor. Anfi ortamının sıkıcılığını, koridorların ruhsuzluğunu terk ediyor genç kız. Ofis işlerinin ona göre olmadığını anlaması da çok uzun sürmüyor. Bardaysa her gün bir sürü insan tanıyor, onlarla iletişime geçiyor bu şekilde. Kitaplardan ya da okulunda oturmakla öğrenebileceğinden çok daha fazla şey öğreniyor böylelikle, bir çok hayatın tanığı oluyor. Yaşıtlarının ergen esprileri onu açmıyor. Kimi zaman bir kızı kurtarmaya çalışıyor. Başarısız olduğunda ise sorgulamaya başlıyor. Ashley ona teselli oluyor bu hususta ve unutulmaz bir hayat dersi veriyor, babalar, kocalar ve pezevenklerin hepsinin aynı olduğunu söyleyerek. “Seni olduğun kişi için severler. Ta ki başka biri olmaya çalışana dek. En azından pezevenkler dürüst.”

3FC46D62-DF14-4D2F-B19C-B01A2B22109D

B37A7432-4C91-4246-94A0-A07A09033E0D

Yetmişlerin başındaki nihai başkan Richard Nixon ve dizinin öne çıkan iki zenci(zenciye zenci dendiği dönemler bunlar) kadın satıcısı(pezevenk rahatsız edebilir kimi bünyeleri diye, kibara kaçıyorum bazen tabii üşenmezsem) dönemin siyasi ortamında başkanın uluslararası tavrıyla, kendi mesleklerini aynı kefeye koyuyorlar. Onun deli olmadığını, deli gibi davrandığını ve bunu yaparken de her hareketinin planlı olduğunu öne sürüyor bir tanesi. Günümüz gerçekleriyle de örtüşüyor kimi söyledikleri. Dünyada barışçıl söylemler yok artık çünkü: “Vietnam bombalanmalı, Kamboçya işgal edilmeli, ne gerekiyorsa yapılmalı. Savaştan kaçarak oynanmaz. Hayal edebilecekleri her şeyi yapabildiğini herkese göstermeli. Gerektiğinde nükleer silahla korkutmalı.” Abartılı kıyafetler giyen, kocaman saatler takan, Cadillac’a binen, aslında kızların üzerinden para kazanan birer asalak olmaktan öteye geçmeyen çoğu zenci olan pezevenkler de tıpkı Nixon gibi diş gösteriyorlar zaman zaman kendi kızlarına. Nükleer bomba atmıyorlar üzerlerine belki ama Cc mesela, yağmurda çalışmak istemeyen Ashley’nin koltuk altını kesiyor usturayla. Fakat o bile kadrosunu elinden almak isteyenlerden, kıyasıya rekabet havasından bıktığını dile getiriyor. Her mesleğin zor yanları varmış, pezevenkliğin bile, bunu da görmüş olduk biz de. Reggie Love kızlarını en çok pataklayan, hırpalayan ve horlayan zorba, kendi meslek grubu içindeki. O da kendi sonunu kendi hazırlıyor ve onun kızlara karşı tavrından nefret eden iyi bir zenci adam tarafından öldürülüyor. Su testisi su yolunda kırılıyor. O tek bir testi sadece, daha bir sürü testi var bu yolda ilerleyen.

5AB101ED-0413-425C-8F11-214182F8FAD0

7EFF588A-FD6D-4E1F-805C-48C9DBECA2C7

Hayat kadınlarının bir başka korkulu rüyası ise adına “orospu devriyesi” dedikleri ve kayıt merkezinden aldıkları mal belgesini göstermek suretiyle ancak kurtulabildikleri, yoksa polis ekipleri tarafından tıpkı sokak köpekleri gibi bir araca bindirilerek merkeze çekildikleri bir tür tutuklanma şekli. Zenci satıcı bu beyhude uğraş karşısında ironiyle karışık şunları mırıldanıyor: “Orospular giriyor, orospular çıkıyor. Rüzgarlı bir günde yaprak süpürmek gibi.” Tüm bunlar olmakteykn,  porno endüstrisinin de ilk adımları atılıyor. İlk oyuncular da bu kızların arasından çıkıyor. Polis denetimi olduğu ve sık sık baskın düzenlendiği için gizli gizli çoğaltılarak dolaşan birkaç kasetle başlıyorlar bu işe. Aksi yönde çıkan yeni kararla birlikte, New York şehrinde artık hiçbir şeyin ahlaksızca sayılamayacağı hakim huzurunda, yasalarca onaylanmış oluyor. Toplum standartları değişmiş oluyor bu yeni yasa ile. Bundan böyle kızları kaldırımdan çekiyorlar yukarıdan gelen bir kararla. Sokaklar temizleniyor, pornonun önündeki dikenli teller bir bir kesiliyor, +18 filmlerin sinemalarda galası bile yapılır hale geliyor. Emekli bir kadın satıcısı “beleş aşk zamanı” olarak değerlendiriyor bu yeni düzeni. Arabalardan, ucuz motellerden sonra, dışarıda kalan kızlar kovalandıkça, bu nispeten konforlu evlerde kira karşılığında çalışmaya koyuluyorlar. Salonlardan bir sürü paralar akmaya başlıyor. Satıcılar ise kendilerini, konumlarını, düştükleri durumu sorgular hale geliyorlar kızlarını bu evlere geceliği dört yüz dolar karşılığında kiraladıktan sonra. Bir köşede el elde baş başta bekler hale geliyorlar. Hiçbir yaptırım güçleri kalmıyor bundan böyle. Farklı arayışların içine giriyorlar. Biri uyuşturucu işine girip, başını federallerle derde sokuyor ve kızlarından biri hapsi boyluyor ne olduğunu anlayamadan.

EB62DD03-DE3C-4B41-8622-EA82F73FB72C

29DFDC99-13C4-4B12-9D9A-46510848095A

E3A187A2-1039-43C2-B653-E8C02BA3A4D1

521100C3-84AE-4C0F-8193-FB0B9B83CDB0

Dizide her biri kendi çapında çok özel karakterlere hayat vermiş fahişelerin benzersiz performansları son derece başarılı. Hepsine ayrı ayrı üzülüyorsunuz. Candy, Darlene, Lori, Barbara, Ashley, Bernice ve Ruby… Esasında toz pembe hayaller içinde bu işe başlayan yok gibi aralarında. Çok başka işlerde yapabilirlerdi aslında ama bu mesleğin temel sorunu da bu sanırım: Yapabilirlerdi ama yapmadılar ve başladılar ve de sürdürmekteler bir nedenden ötürü. Bir de olmazsa olmazı “baba” sorunları olan kızlar pek çoğu. Eileen eşcinsel erkek kardeşini normalleştirmek için bir akıl hastanesine yatıran babasına karşı öfkesinden bu işi yapmaya başlamış. Ondan intikam alma şekli bu oluyor. Babasının ne onu, ne kardeşini ne de kim olduklarını umursamadığını düşünüyor. Başkalarının düşüncesi onların saadetinden önemli çünkü. Varsa yoksa dünyanın onun hakkında ne düşündüğü. Fakat dünya değişiyor bir taraftan. Eşcinseller fuhuş sektörü dışında görünür oluyorlar yavaş yavaş. Baskılar eskisi kadar yoğun ve ezici değil eskiye nazaran. Kardeşinin elektroşok tedavileri ve ağır psikiyatrik ilaçlarla eşcinselliği bastırılmaya, kendisine unutturulmaya çalışılmış bu zaman zarfında. Ondan geriye kalansa kaderini kabullenmiş, bir bitki gibi yaşatılmaya çalışılan, duygu yoğunluğu yaşadığında elinin kolunun titremesine hakim olamayan bir adam. Eileen’ın kardeşinin bu halini gördükçe, babasına duyduğu öfke katlanıyor iyice. Dünyanın onu ve onun gibileri görmezden gelişine bütün isyanı. Bu yüzden, porno filmlerde oynayan ve ileride çoluk çocuğa karışırsa eğer, bu şekilde para kazandığını görmesinler diye salkım saçak peruklar içine saklanan kızların peruklarını çıkarttırıyor sakince. Dünyaya karşı dik durursan, dünya üzerine gelemeyecek çünkü ve Eileen sekizinci bölüm sonunda porno filmlerin usta yönetmenine, oyuncularının şefkatli birer yaşam koçuna dönüşüyor. Bu kızlar arasından aklını kullananlar sokaklardan kurtulup, güvenli bir yere kapağı atmış oluyorlar en azından. Dünyanın en eski ve en zor mesleğini, ölmeden, onun bunun elinde kalmadan sürdürebilen bu cesur kadınlar kaybedecekleri bir şeyleri olmadığı için korkusuzca ve tek başlarına girdikleri ortamlarda pervasızca dolaşırken, gıpta edilemeyecek yaşantılarının onları nasıl güçlü ve yürekli kıldığını görüyoruz. Dünya yıkılsa umurlarında olmayacak kızların en büyük korkusuysa, az para getirdiklerindeki satıcılarından gelebilecek umutsuz tepkisi sadece. Yoksa umarsız umarsız dolaşıyorlar ortalıkta.

Başta Maggie Gyllenhaal olmak üzere televizyon ödülleri dağıtıldığında es geçilmesinin imkansız olduğunu düşündüğüm, ikinci sezonunu şimdiden iple çektiğim, şu son zamanlarda izlediğim en iyi dizilerden biri olmuştur kendisi. Herkesin herkese pervasızca küfür ettiği, maaile izleyeyimden çok, bir köşede sesini kısa kısa izleyebileceğiniz ama yine de beğeneceğiniz, insanı yakan gerçekleri bir çırpıda söyleme gücüne sahip, nezdinde bütün erkekleri sorgulatan(ne bekliyordunuz yüksek karakterli pezevenkler mi), zekice söylemleri araya sıkıştıran, renklerin şahı New York’un zemin oluşturduğu, kaldırımların, yüksek topukların gücü adına, yer yer Paul Thomas Anderson’ın Boogie Nights’ını hatırlatan aynı zamanda bir dönem dizisi olan The Deuce’u izleyin mutlaka.

F93BD3C9-72E5-43C6-9AFC-91774DC2FF79

KAYMAKAM’ın SİNEKLERİ

20170928_132341-01
SİİRT, Baykan

 

KAYMAKAM’ın SİNEKLERİ :

-Vızzzz…Bızzzz….
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bir ilinde, yerli turist dışında rağbet görmeyen bir ilçesine, daha çok merak için gelmiş bir çift açlıktan gözleri döne döne otururlar rastgele, sıra sıra dizilmiş restoranlardan bir tanesine. Menüyü boş yere ararlar, onun yerine garsonun ezberi vardır tam karşılarında:
-Izgaralardan adana, urfa, tavuk kanat, tavuk şiş ve de köfte, sıcaklardan ise kuru, pilav üstü kuru, patlıcan oturtma kaldı elimizde.
Garson açısından bir bekleyiştir başlar. Kız, erkeğe nazaran daha kararsız görünmektedir.
-Sıcak yemek mi yemeli, ızgara mı?
-Tencere yemeği bozabilir.
-Tavuk mu yesek, et mi?
-Tavuk zehirleyip öldürebilir. der erkek. Sonra da kıza doğru eğilir ve fısır fısır;
-Buralar ters yerler şimdi. Tavuğu nereden buldu, getirdi de kesti, sonra o tavuk kaç günlük, yerken anlamazsın baharata yatırdıklarından da, ya sonra?
-Ya sen ne ters adamsın ya! Tavukla akraba çıkartacaksın adamları.
-Öyleyim. Tersim.
-Gurur duyuyor gibisin.
-Aynen.
-Ne işimiz var o zaman burda?
-Nerde?
-Burda, bu restoranda? Şurdaki marketten iki kraker alır yerdik.
-Açım diyordun.
-Sen demiyor muydun?
-Ben de diyordum.
-Eee…
-Eee…
Diğer masalarda bekleyen sabırsız müşteriler vardır ama garson bu masada fısıltıyla konuşulanları daha heyecan verici bulmakta gibidir. Tekrar menüyü sıralar:
-Izgaralardan adana, urfa, tavuk kanat, tavuk şiş ve de köfte, sıcaklardan ise kuru, pilav üstü kuru, patlıcan oturtma kaldı elimizde. Sadece.
Kız üstüne basa basa;
-Ben tavuk istiyorum.
-Çorba var mı? der erkek.
-Şu sıcakta mı? der kız artık iyice bitkinleşmiş bir sesle.
Garsonsa temkinlidir.
-Kalmadı.
-İyi bari. der kız. Erkekse;
-Izgaranın yanında pilav veriyor musunuz?
-Tabağın içinde mi?
-İçinde.
-Yok vermiyoruz.
-O zaman pilav üstü kuru istiyorum. Kız;
-Bu sıcakta mı?
-Bu sıcakta.
Garson hala temkinlidir.
-Yazayım mı?
-Neyi?
-Kuru üstü pilav… Yani pilav üstü kuru?
-Hayır. Yazma.
-Peki.
Lokanta sahibi garsonun yanına gelir ve kulağına doğru;
-Ooğğlum bir sipariş kaç dakikada alınır? Öteki masalar bekliyor. İbrahim de izinli. Ben kasadayım, ne yapayım aşçıyı mı yollayayım? Yemekleri kim koysun, ızgarayı kim çevirsin? Bir an önce al siparişi gitsin yahu. Tamam anlamında başını sallar garson ama hala daha aynı masanın başında beklemektedir sakin sakin. Onu bu masanın başında tutan gizli bir güç vardır sanki. Kızla erkek arasındaki karşılıklı atışmalarsa devam etmektedir tam gaz.
-Ne yiyeceğime de sen mi karar vereceksin?
-Doymayacaksın sonra. Ağustos sıcağında bir öğle vakti kuru fasulye mi yenirmiş ayrıca?
-Neden olmasın?
-Peki ye o zaman.
-…
-Siparişler lütfen!
Garsona doğru döner genç adam.
-Bir tavuk, bir de kuru üstü pilav… Yani pilav üstü kuru.
-Hangisinden?
-Ne hangisinden?
-Tavuk hangisinden?
-Hangisi hangisi vardı ki?
-Tavuk şiş, tavuk kanat.
-Hepsi bu mu? İki çeşit mi yani?
-Bugün böyle?
-Dün nasıldı peki?
-Dün bir de… biraz düşünür ve ekler;
-Tavuk köfte vardı belki de.
-Tavuk köfte? Siirt usulü mü?
-Evet, Siirt usulü.
-Balkan yöresine özgü Siirt usulü köfte ha?
-Baykan. Balkan değil.
-Ben ne dedim?
-Balkan. Burası ise Baykan. Balkanlar başka. Burada Balkan yemeği bulunmaz.
-Balkanlar’dan gelen soğuk hava yüzünden mi?
-Buralara bu mevsimde öyle havalar uğramaz.
-Nasıl havalar uğrar peki?
-Bunun gibi. Dedikten sonra alnında birikmiş teri siler ve sabırla gülümseyerek erkekten tarafa döner.
Lokanta sahibiyse iş başa düşmüş vaziyette, bir gözü garsonun dikilmekte olduğu masanın üzerinde, diğer masaların siparişlerini almaktadır öfke içinde.
-Bravo doğrusu bir de bana dersin, adamcağız işinin gücünün peşinde, üstelik ter içinde. Düşman mı arıyorsun kendine?
-Konuşuyoruz biz. dedikten sonra garsona döner. Sanki bir problem yaşanmadığına dair onay bekliyor gibidir.
-Sorun yok. der garson.
-Bak sorun yokmuş. Biz tavuk kanat ve pilav üstü kurumuzu istiyoruz.
-Kanat mı? Ben şiş istiyorum.
-Kanat daha iyi.
-Hoppala. Döndük başa. Ben o gezen tavuğun yağlı, kıllı kanadının üzerindeki derilerini kemirmek istemiyorum.
-Haklısınız. der garson.
-Ne anlamda? der kız.
-Bir şey dışında. Gezen tavuk yetmiyor. O yüzden günlük paketli tavuk alıyoruz.
-O zaman o gezmeyen tavuğun beyaz etinden yapılmış şiş parçaları istiyorum ben.
-Bende kuru üstü pilav. Yok pilav üstü kuru.
-Vızzzz…Bızzzz….

—.—

Tezgahın başına gelen garsona laf atar lokanta sahibi:
-Sipariş verebilmiş nihayet prensle prenses?
-Pilav üstü kuru ve tavuk şiş.
-O kadar mı?
-Daha ne olsun?
-Bu kadar uzun sipariş verdiklerine göre, krallara layık bir sofra bekliyor da insan. Ondan yani.
Garson, aşçıya seslenir;
-Pilav üstü kuru çek usta, bir de şiş olsun, tavuk. Bir de tavuk tabağına da pilav koy, müesseseden.
Sonra da gülümser.
-Vızzzz…Bızzzz….

—.—

-Neden beni buraya getirdin Hakan?
-Güneydoğu’ya gelelim diye tutturan sendin Kevser.
-Tamam da bu hiç de popüler olmayan destinasyonda ne işimiz var ki?
-Merak ediyorum diyen sen değil miydin?
-Geleceğimizi tahmin etmemiştim ama.
-Allah Allah. 2000 küsur kilometre yol yaptırdın bana tek tüfek, şu ettiğin lafa bak şimdi? Geleceğimizi tahmin etmemiştim ne ki şimdi yani?
-Tek tüfek mi? Ben ne oluyorum burda? Fino köpeğin mi?
-Araba kullanmayı bilmiyorsun.
-Öğretmiyorsun.
-Geçti ama
-Ne geçti? Daha yirmi sekiz yaşındayım.
-On yıl gecikmişsin işte. Ben on altı yaşında öğrendim.
-Arabamız mı vardı bizim? Yetim büyüdük biz. Hem insanoğlu geç yaşta neler yapmayı öğrenmiyor ki? Alt tarafı gaz fren. Debriyaj da otomatik.
-Siirt’te araba kullanmayı mı öğrenesin geldi anlamadım yani. Durdun durdun da… Hem ben de yetimim.
-İnsanın içindeki hevesi öldür de daha da bir şey yapma sen. Sonradan yetim kalmakla, yetim büyümek başka şeyler.
-Yemekler geldi.
Gelen garsondur.
-Yemekler geldi de hani çatal bıçak?
-Bende de akıl bırakmadınız ki.
-Anlayamadım.
-Hemen geliyor dedim. Buyrun sizin pilav üstü kuru, sizin de tavuk şiş, kanat değil.
-Aaa… Hani ızgaranın yanında pilav yoktu? Ona koymuşsunuz ama.
-Aşk olsun, tabağımda gözün mü var senin?
-Evet.
-Müesseseden ikram. Pilav yani.
-Hep hanımlara torpil var zaten.
-İnanamıyorum sana. Pes yani, al pilavım senin olsun.
-Var tabii. Ben sordum koymuyoruz demişlerdi. Canım pilav çekmişti. Bak sen istemeden geldi.
-İstemiyorum ben pilav milav. Al ye diyorum sana benimkini bu kadar sorunsa.
-Beyefendiye az daha pilav. Müesseseden. dedikten sonra gülümseyerek içeri gider garson.
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

-Şiştim.
-Şişersin tabii. Nasıl kaşıkladın tabağındakileri farkında değilsin.
-Acıkmışım.
-O kadar pilav mı yenir? Adamın getirdiği pilavı da yedin. Bu kadar pirinç pilavı sevdiğini bilmezdim Çinliler gibi.
-Daha bilmediğin çok sır saklıyorum tatlım.
-Öyle mi? Tatlım!
Garson masaya gelir.
-Afiyet olsun. Çay söyleyeyim.
-Olur.
-Memleket neresiydi?
-İstanbul’dan geliyoruz.
-Yerlisi mi?
-Yook. Ben Balkanlar’dan. Malum. Bu hanım kızımız da karışık.
-Nasıl karışık? Ortaya mı?
Kız ters ters bakar.
-Anası bir taraf, babası başka taraf. Ama şu an Kürt damarı tutmuş durumda. İnadı da oradan geliyor.
-Kaç yıllık evlisiniz sorması ayıp?
-Nişanlıyız biz, altı yıldır. Öncesinde flört ettik dört sene. Ondan önce de aynı mahallede otururmuşuz ama ben onu bilmem. Bizim iş uzayınca uzaklaştık biraz. Yaşım büyük olduğu için benim başka ilgi alanlarım vardı o zamanlar. Onun ilgi alanı ise benmişim. Kısaca kendisi küçükten beri bana hayranmış mahallede. Babamın dükkan vardı o zamanlar bir alt sokakta. Uğrardık arkadaşlarla. Benim çıkışımı beklerdi karşı kaldırımda. Öyle hayran hayran bakardı bana. Gururlanırdım ama belli etmezdim. Öyle öyle bağladı bizi.
-Daha nikah yok ama. Bağlamış bağlamasına da.
-Nikahsızken böyleyiz. Aynı evde ne yapacağımızı bilemediğimizden evlenemiyoruz zaten. Ailelerimiz ağzımızdan çıkacak bir kelimeye bakıyor. İki taraf da beklemede. Ha desek nikah, düğün yapacaklar ama işte bizde sorun var.
-Allah tamamına erdirsin.
-Şüpheliyiz. Şu huysuzla bir ömür geçer mi yahu? Baksana ters ters bakıyor yine. Yazık değil mi bana?
-Karşı taraf ne der bilmem ki?
-Ne diyeceğim? Düştüm. Çok pişmanım. Her şeyime mani oldu. Tüm istikbalimi bitirdi. Başkası da olmuyor. Adım da çıktı bir kere, herkes evlenmiyor musunuz diyor. Ne yapacağımızı bilmez halde düştük böyle yollara. Bir de benim taraf Doğulu. Aşiret uzak olsa da dert olacak başımıza. Ben istedim butüraya gelmeyi. Medet umdum galiba burdan.
-Asıl ben aldım başıma belayı. Senin aşiret beni topuğumdan vurdurursa bakarsın artık topal kocana.
-İyi yapmışsınız. En fevkalade yolda tanırmış insan insanı. Tanıyorsunuz birbirinizi işte ne güzel.
-Biz birbirimizi kendimizi bildiğimizden beri tanıyoruz ki!
-Evet. Sorun da bu zaten. Aileler aileleri biliyor, biz aile büyüklerini, küçüklerini herkesin her şeyini biliyoruz. Akrabalarımızın bulunduğu bütün illere, hatta ülkelere bile gittik. Çok da iyi karşılandık. Onlar da sordu düğün zamanını. Dedik yakındır. Ama ne kadar yakın, yoksa giderek uzaklaşıyor muyuz o tarihten hiç bilmiyoruz.
-Bizde işler böyle uzun sürmez. Biz evleniriz hemen. Çocuk olur erken. Bu hayatı yaşarız gider.
-Sorgulamıyorsunuz yani de bizim dışımızda bir sorun yaşayan yok ki bizim ailelerde. Abim evli, benden küçük kardeşim de evli. Bir ben kaldım böyle.
-Nesini sorgulayacaksın ki zaten? Düzen böyle.
-O da doğru. Çocuk kaç taneydi.
-Şimdilik dört etti.
-Yolu kaça kadar ki?
-Bilmem ki. Olursa olur. Geleni göndermek olmaz şimdi.
-Biz zaten bu sorgulamalardan kaybediyoruz. Yaş kemale erdi bende düşüne düşüne.
-Nikahta keramet var derler.
-Hep öyle diyorlar da millet patır patır boşanıyor sonra.
-Milletten size ne?
-Öyle de. Korkuyor insan haliyle. Bak ben otuz yedi yaşına girdim. Öyle genç değilim artık. Nasıl baba olacağım bilemiyorum. Bu yaştan sonra dede olunur ancak.
-Sen yaşlıymışın. Kardeşimiz genç.
-Öyle tabii. Gittim yaşlı adama tutuldum, tutula tutula.
-O kadar da değil, abarttın sende. Yüz yaşında mıyım ben? Zamanında severken düşünmedin de.
-O, o zamandı. Şimdi başka. Benim de aklım başıma geliyor yavaş yavaş.
-Yaşlıyım diye beni istemiyorsun, öyle mi?
-Öyle demek istememiştir.
-Söylesin ne demek istediğini.
-Bilmiyorum.
-Artık dükkanın karşısında tünemek, iş çıkışı yollarımı gözlemek de bitti yani?
-Baban rahmetli oldu, dükkan mı kaldı ki?
-Rahmetli babam bizim düğünümüzü beklemekten fenalık geçirdi, adamın içine bir hoşluk geldi, bir gün felç geçirdi. Ama yine bekledi. O halde düğünümüze gelecekti. Ama ne oldu?
Garsona döner, garson da ona döner. Garson ne oldu dercesine merakla kaşlarını havaya kaldırır.
-Ne olacak? Gene olmadı. Biz karar veresiye babam gitti. Artık anlamı kalmayınca da evlenemedik gitti.
-Allah rahmet eylesin. Sizin işiniz zor değil ama; siz zorsunuz. Bir de ayrılığı deneyin.
-Onu da denedik. O formül de tutmadı. Yıllarca çıktık, gezdik, dolandık, neticede birbirimize alıştık. İnsan heyecan arıyor ama güven duymuyorsun başkalarına. Ayrıldık ayrıldık geri birleştik anlayacağın. Bekliyoruz şimdi.
-Neyi?
-Biz de tam olarak bilmiyoruz ne beklediğimizi aslında. Onunkiler beni vurmazsa, Allah da ömür verirse… Siz de iyi dinlediniz hani bizi, beni. Bu hikaye çok gereksiz uzadı sanki. Şiştim ben ya.
-Fasulyedendir.
-Bir erkeğin böyle gerçekçi bir kız arkadaşa sahip olması da bana nasip oldu bu dünyada. Bu da benim kaderim ne yapayım?
-Üzüm üzüme baka baka kararır Hakan.
-Öyledir. İnna a’taynakel kevser…
-Ne dedin Hakan?
-Hiiç Rabbim bana seni verdi Kevser.
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

İçeride lokanta sahibi ile aşçı sohbeti koyultup, masanın başında dikilmekte olan garsondan yana bakıp bakıp konuşmaktadırlar kendi aralarında.
-Bizimki sevdi ha bunları? Başlarından ayrılmak bilmiyor.
-Akraba neyin çıkmasınlar? Oğlan zor da, kız bizim tarafın insanına benziyor.
-Ondan mı dikiliyor bu böyle başlarında dersin?
-Alıp götürseler, gidecek gibi bakıyor.
-Bak sen!
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

-Vızzzz…Bızzzz….
Hesap ödemek üzere içeri giren çift beraber kasaya doğru gelirler.
-Ne kadar tuttu bizim hesap Usta?
-On beş lira.
-Bir de ne diyeceğim, bu sinekler ne böyle? Bi rahat vermediler yemek yerken.
-Onlar mı? Onlar Kaymakam’ın Sinekleri’dir.
-Kaymakam sinek mi besliyor? O nasıl iş öyle?
-Normalde belediyenin işidir ya ilaçlama. Gel gör ki biz belediye başkansızız. Bizim belediye kayyuma atanınca, işler kaymakama kaldı. İşte ondan bu sinekler Kaymakam’ın Sinekleri’dir.

 

 

 

 

 

 

 

 

AĞIT OKYANUSU

20170930_100815-01

AĞIT OKYANUSU :

Bir kez evlenmiş
Bir kez sevmişsin oğul
Geceyle gelmişsin
Dünyadaki süren dolunca gideceksin, oğul

Dünya böyledir, kimi gider kimi gelir
Sana her sabah inatla direnmeyi öğreten
Zaman nankör ve kahpedir,
Yaşamak, bir an yaşadığını unutunca yaşamak demektir
Unut sen de, be güzel oğul

Uzun bir hayat hiç istemezsin
Geçmişi kim bilir kimlerle yad edersin
Erken göçersem benden en çok sen bahsedersin
Dünyada kalanlarda olsun aklın, oğul

Gökyüzünden bir damla olur yağarım
Senin yerine gökyüzünde bir tek ben ağlarım
Her sıkıntına bir damla teselli olur akarım
Unutursun, hepsi geçer be şanssız oğlum

Ben artık çok yaşlandım, oğul
Gittiğim yerden dönmek mümkün müdür hiç bilmem, oğul
Seven unutur, sevilen de unutulur
Bir tek ben gittiğim yerden seni hatırlarım be, oğul

Ölüm zor, ölmek yamanmış derler
Erken ölürsen efsane olursun diye de söylerler
Mezar taşını okumadan geçerler
Kimin için efsane olduğun önemli be, oğul

 

 

 

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

20171004_173227-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

Ne gün ama! Ne geçmek bildi, ne de gitmek! Şikayetçi değilim ama bilsem daha erken düşerdim yollara ki akşam kalkacak olan otobüsüme sayılı saatler kaldığından bunca endişeyi de taşımazdım beraberimde gittiğim her yere. Bir Aşağı bir de Yukarı olmak üzere Germir’de dolandım durdum sabahtan akşama. Germir kadınları her şekilde bakımımı üstlenip, tıka basa doyurdular beni. Sağ olsunlar. Telefonumun şarjı bitti dedim, bulup buluşturdular, kahve üstüne kahve, peynir ekmek-hayatta en sevdiğim şeydir peynir ekmek-hele bir de davetsiz gidince olanı çıkarıverdiler. Ben zaten bulduğunu yiyenlerdenim. Yemek programlarında çıldırmış gibi yiyorlar ya hani. Karşındaki çıldırmış gibi yaparsa, sen de çıldırmış gibi yersin de… Aklıma yıllar yıllar önce Sivas’ın bir ilçesi olan Ulaş’ın Acıyurt köyünde yaşadıklarım geliyor. Ani bir baskınla Mir Ali Bey Konağını görmek için geldiğim köyde, yer sofrasında ağırlanmıştım bir güzel. Tekrar gitsem yıllar sonra, evin ikizleri olan iki sarı velet büyümüş kocaman olmuşlardır şimdiye. Doğan büyüyor, ne yaparsın? Herkes yerinde güzel bir de. Herkes yerinde kalsın sözünü düşündüm durdum bu insanları gördükçe. Zerre kadar gördüğün iyiliğin gayretini güdücen demişti Yukarı Germirli Elif. O sözünü unutmadım Elif.

Sözde Ağırnas’a gidecektim ama nasıl olduğunu hala daha tam kavrayamadığım bir sebepten ötürü kendimi bindiğim taksinin içinde Tavlusun’a giderken buluyorum. Hiç durmadan gülen ve bana sormadığım halde acıklı yaşam öyküsünü anlatan şoförü dinlemek durumunda kalıyorum. Hafriyat işi yapmışlar İzmir, Bornova’da. İki ortak alacaklarını takip etmemişler, zevküsefaya düşmüşler ve bir trilyonu batırmışlar. Sanıyorum Kordon’da, barda, pavyonda yediler-Kordon deyince birkaç saniye sesi çıkmayı erdi çünkü-. Adanalı pamuk tüccarları gibi karşılandıkları sazlı sözlü mekanlarda ne raconlar kestiler kim bilir zamanında. Tatlı tatlı batırdığımız için tam anlamadık, o yüzden çok koymadı diyor sonra da. Tatlı tatlı yemenin… Şu kilise diyor, şu yerler diyor hep define arayıcılar geliyor buraya diyor. Geçen de jandarmayla geldik ama çektiğim fotoğrafları teek teek sildirdiler bana diyor. Sonra da gülüyor. Zaten hep bir gülme hali var üzerinde. Saflıktan mı, sonradan mı böyle oldu yoksa paraları batırınca dünyayı mı boşladı anlaşılamıyor öyle hemen dışarıdan. Çeek çeek diyor, sağı solu gösterip, hep tarih imiş buralar diyor. Öyle diyor, böyle diyor; sonra da bir selfie çekiyor mutlu mesut. Şu an burada bulunmaktan benden daha mutlu olmuş gibi görünüyor. Çok garip çook.

20171004_160727-01.jpeg
Surp Toros Ermeni Kilisesi

Bizden başka bu bölgeyi gezmek için gelmiş bir otobüs dolusu insan daha var. Onlar Ankara’dan gelmişler. Surp Toros Ermeni Kilisesi’ni geziyoruz beraber. Virane içerisi. Duvarlarına sprey boyayla yazılar yazılmış, devlet burayı çoktan gözden çıkarmış. Eşek bağlasan durmaz ya da hayvan bağlı olduğundan durur, sonra da kahrından ölür şurda. Tekrar arabaya bindiğimizde beni köyün girişinde bırakıver diyorum. Issız buralar, ne yapacaksın diyor. Ben birilerini bulurum nasıl olsa, sen rahat ol diyorum.

20171004_172155-02.jpeg

20171004_161234-01.jpeg

TAVLUSUN :

Taksi şoförü haklı mı ne? Bu köy iyice ıssız. Kimsecikler yok. O yola sapıyorum, bu sokağa giriyorum tek bir Allah’ın kulu yok. Çocuk bile yok. En nihayet bir eşek görüyorum. Onunla konuşacağım nerdeyse bu köy ne böyle diye. Eşek beni hiç umursamıyor öte yandan. Derken bir evin önüne çıkmış oturmuş anne kız oldukları her hallerinden belli iki insan görünce, beni bekleyin biraz fotoğraf çekip geleceğim yanınıza diyorum. Gitme olasılıklarını düşünerek, bir yere gitmezsiniz değil mi diye de soruyorum can havliyle. Nereye gidelim gibisinden omuz silkiyorlar. Ortalıkta bir alternatif göremiyorum zaten. Tekrar eşek sıpasına dönüyorum fakat her zamanki gibi bana hiç yüz vermiyor. Rotamı insanlara çeviriyorum kendisinden yüz bulamayınca. Dilek ve annesi Aysun’un yanına oturuyorum. O kadar alışmışım ki bu oturmalara, hiç garipsemiyorum. Bir şeyler yiyip içer misin diyorlar, çay varsa çay içerim diyorum. Dilek çay demleyip getiriyor hemen. Germir’den verdikleri ekmeği çıkartıyorum. Peynir getirelim diyorlar. Dilek gofret getiriyor bana. Erkek kardeşi çıkıyor içeriden, çantama attığım ama unutmadığım, Harran’da Güneş’in bahçesinden dalından koparıp verdiği iki acı biberi uzatıyorum ona. Daha faydalı bir şeyin aracılığını yapmış olmayı isterdim aslında. Sokaklarda bir Allah’ın kulu yok, sizin ne işiniz vardı dışarıda diyorum. Ev soğuktu, güneşi görmek için çıkmıştık dışarı diyorlar. O esnada iki adam geliyor. Dileklerin oturduğu ev satılıyormuş, bir bakmak niyetindeki alıcıları içeri almıyorlar nazikçe. Beyimi ararsınız diyor Aysun yine nazikçe. Beyi ise direksiyon sallıyormuş şu saatlerde. Yirmi beş bin liraymış evin satış fiyatı. Büyükşehirde bıçak parası bundan çok. Demiyorum. Gerek yok. Buraya bu para çok bile. Dilek güzel bir kız. Boylu poslu, yürürken görsen dönüp bir daha bakarsın endamına. Burada sıkılmıyor musun diyorum. Akşam olup, karanlık çöktü mü etraf çok ürkütücü olur gibi geliyor. Markette çalışıyormuş, çıkmış. Şimdi tekrar başvurmuş sağa sola iş güç için. Ablam evlendi, şehirde yaşıyor diyor. O yırtmış yani. Demiyorum. Atıl vaziyette, şu genç yaşta burada yapılacak hiçbir şey yok ki. Seni ne bir gören çıkar, ne de değerlendiren. Köyün ulaşımı da kısıtlı. İki üç saatte bir kalkacak otobüsü bekle ki gelsin. Vay yandığımın dünyası, hiç adil değilmişsin be! Germir’de kadınlar bir dayanışma içindeydi, belki ondan, çok çaresiz görünmediler gözüme. Ama burası gençler için bir çeşit sürgün yeri. Hadi burada doğmuş olduğunu düşünelim, o zaman doğuştan sürgünsün. Bekle ki kısmetin çıksın seni kurtarsın, ara ki bir iş bulasın sağda solda. İlk defa bir köy yerinde içim sıkılıyor. Dilek sanırım bana tüm bu hisleri yaşatan. Annesi dert değil. O nerde olsa yaşar, ama şurada insanın gençliği çürür gider göz açıp kapayana.

20171004_163125-01.jpeg

20171004_163051-01.jpeg

74937C06-F3D4-4457-9456-09E13F1495CD

Otururken otururken bir kadın ve çocuğunu görüyorum uzaktan gelmekte olan. Vayy insan diyorum. Hani bakayım diyor Aysun, Dilek hemen başını o insan’dan yana çeviriyor. Komşu imiş. Bilmem vaziyeti anlatabildim mi? Sonra bir hareketlenme de tam karşımızdaki boş arazide gerçekleşiyor. Eşek acı acı anırmaya başlıyor. Yaşlıca bir kadın önümüzdeki boş arazideki çalı çırpıyı topluyor. Ona doğru sesleniyor ver bana ver bana dercesine. Hemen bakışlarımız o yöne kayıyor. “Kız Fatma Teyze” diyor Dilek, “Nasıl oldu Ahmet Amca?”. “Yatıyor”diyor kadın, o da merakla beni soruyor. Merak etmeyecek de ne yapacak şu insansızlıkta. Şurada beni tek merak etmeyen şu eşek idi. Onun da derdi gücü sahibinin topladığı çerde çöpte idi. Yeryüzünde her canlı önce aş peşinde, tıpkı şu eşek gibi.

Bu arada akşam kalkacak olan bir otobüsüm var ve Dilek’ten şarja koyduğu telefonumu geri getirmesini istiyorum. Ben seni götürürüm diyor. Önünde yürüyorum, beni arkadan süzüyor biliyorum. Yaşına göre fiziğin iyi imiş, çok yürümüşsün belli, ayakkabılar ayağını yara etmiş, saçlarını doğal kullanıyorsun demek, gür saçların varmış ama fönsüzsün. Çeşmeye giden sokağa sapmadan önce kalabalık bir insan grubu görüyoruz. Aralarında evin satılma durumunu soran iki adam da var. Bir de hastaneden çıkmış ya da elinin üzerindeki kapanmış musluk yerine istinaden ben öyle düşünüyorum. Bir fotoğrafını çeksem diyorum. Dilek rica edince, beni hiç kırmıyor Hasan Amca. Tatlı tatlı da pozlar veriyor bana. Ben en sevecen halini paylaşmayı uygun gördüm sizlerle çeşmenin önünde. Bir nedenden ötürü her Hasan’a sempatim vardır. Sabahattin Ali’nin Ayran adlı kısa öyküsündeki Hasan’a, bir de Avanoslusuna… Bizim yaşayan en değerli ve en saygın yazarımızın da ismi Hasan’dır. Kalabalığa karışmaz, şan şöhrete takılmaz, sanki aklı hep romanlarındadır.

20171004_172508-01-01.jpeg

Tavlusun’a tepeden bakıyoruz otların bürüdüğü genişçe bir alanı geçtikten sonra. Burada da doku bozulmak üzere. Aradaki betonarmeler tüm zevksizlikleriyle sırıtıyor yazık ki. Zamanım tükenmek üzere. Ne niyetle çıkmıştım yola, neler neler buldum, kimlerle tanıştım, nerelere gittim nerelere gidecekken. Hiç gerçekleşmeyecek bir tarihi yazdım buraya gelmeden önce, şimdiyse oturmuş kendi kişisel tarihimden son bir yaprağı daha paylaşıyorum sizlerle. Mardin’de başlayan yolculuğumun son durağı idi Kayseri. Yakın bir tarihte tekrar gelmek üzere ayrılıyorum şimdi. Bu arada dizin iyileşmiş diyenlerinize cevaben hayır diyeceğim. Seyahate çıkmadan önce, artık neyin üzerine düştüysem enfeksiyon kapan dizim Kayseri’de de sızım sızım sızladı bu arada. Eve gelişimin ertesinde tee Gaziantep’ten buralara kadar bir pet şişe içerisinde taşıdığım dört sülükten ikisiyle yaptığım tedavi sonucunda ancak aynı gün iyileşme görüldü. Gel de eski usül şifacı tariflerine inanma. Kanıt olsun diye de dizim üzerinde kullandığım ve etimden sütümden beslenen ve bu sayede iyice tombikleşen, bu yüzden de cılız kardeşlerinden ayırdığım kan kardeşlerimin fotoğrafını sizlerle paylaşıyorum. Depremde ilk kurtaracaklarımdan, benim şifacılarım, doktorlarım, kanım, canım, bundan böyle de “kan kardeşlerimdir” onlar. Bana bu son seyahatimin tek yadigarıdır onlar.

20171029_174945-01.jpeg

 

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

20171004_115643-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

Buzzzz…gibi. Nasıl soğuk anlatamam. Kısa kollu t-shirtlerle düştüm mü ayazın ortasına! Yağmurluğuma sarılıyorum yuvam sandığım. Ertesi sabah öğrendiğime göre gece eksiye düşmüş Kayseri’de. Tevekkeli değil herkesin üzerinde paltolar vardı akşam akşam. Ferah ve işlevsel caddelerindeki her türlü ulaşım imkanına rağmen, merkezi geniş bir alana kurulu olan Kayseri soğuk, karanlık ve kasvetli şimdi. Adres sorduğum herkes Suriyeli çıkıyor. Sonunda Adıyaman’daki rehber gibi ben de Türk müsün deyiveriyorum yolda durdurduğum bir gence kulağındaki kulaklığa aldırış etmeden. Elhamdülillah diyor, sonra da ne sandın der gibi bakıyor. Fazla uzatmadan, iş çığrından çıkmadan gideceğim adresi soruyorum ona. Hava soğuk, üstüm ince, sokaklar karanlık, herkes’ler yabancı bana. Erciyes’in eteklerine kar yağmış bile. Kendi kendime soruyorum, Kayseri’yi aman aman sevmem, insanını bilmem, ama yolum illa ki düşer bu şehre. Soruyorum soruyorum neden acaba diye, yine kendim cevap veriyorum kendime. Söyleyeyim hemen size, tohumlarım Anadolu’da atılmış çünkü. Annem bana hamileyken, babamın Erzurum’a tayini çıkmış. Annemin biraz sıkışık, bir artı bir evinde, içinin derinliklerindeyken Kıbrıs’a tatile götürülmüşüm annemin içinde. Hava değişimi yaramış olsa gerek, dönüşte gökyüzünü görmek üzere, uzatmışım önce başımı, sonra gövdemi Ankara semalarına. Beklenenden daha kolay olmuş doğumum. Hayatıma bakınca doğumumun kolay olması sevindirici olmuş. Annem açısından özellikle. O yüzden de karı, kışı, soğuğu, Anadolu’yu seviyorum. Ama yaşamak için değil, böyle arada bir gezmeye gelmek için. Neşe içinde kar topu oynamak, birkaç köy görmek için. Sonra da ahh biz şehirde çok kirlendik, islendik pislendik diyerek oryantalizmin dibine vurmak için. Bu da bir seçenek tabii ki. Hayat seçeneklerle dolu. Gelecek dışında, ya geçmişi de değiştirebilseydik nasıl olurdu ki acep buralar şimdi?

Odama gelir gelmez, banyo yapıp yatmışım. İlk defa deliksiz bir uyku çektim. O kadar yorgun düşmüşüm ki, sabah uyandığımda başım dönüyordu. Ağırdan alsam iyi olacak diye düşündüm ilk defa günü yani bugünü. Dönüş biletimi almak için kendimi sokağa atabildiğimde saat on’u çeyrek geçiyordu. Bu demek oluyor ki, günün yarısı geçmek üzere. Kayseri’de daha önce hiç gitmediğim Germir’e gitmeye karar veriyorum. Aslında ben bu kararı vereli çok olmuştu da, şimdi söyleme gereği duyuyorum sadece. Germir, Elia Kazan’ın köyü ve oradan da Mimar Sinan’ınkine yani Ağırnas’a geçeceğim. Son olarak da adet olduğu üzere Eski Talas’a gideceğim. Her zamanki gibi. Benim planlarım böyleyken, nerelere gidip, neler yaşadığımsa sürpriz olacak. Aslında bu en planlı başlayıp, tuhaf bir biçimde çığrından çıkan ve beni aşan günlerimden biri oldu. Ne umdum ne buldum, nerelere gidecekken, kendimi nerelerde buldum. Önümde beni bekleyen değişik bir gün, sizi de bekleyen uzuun bir yazı olacak gibi, şimdiden söylemesi.

20171004_133016-02.jpeg

20171004_121147-02.jpeg

GERMİR :

Bir zamanlar Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada yaşadıkları bir köy imiş Germir. Nüfus olarak Rumların baskın olduğu söyleniyor ve köyde hem Rum hem de Ermeni kiliseleri mevcut. Elbette ki Kültür Bakanlığı’nın katkısızlığı ve tüm bakımsızlığıyla(bir taş atacaktım, bula bula bir mercii buldum). Müslüman mezarlığını geçince yüz ya da iki yüz metre sonra köye girmiş bulunuyorsunuz. Ortalık sessiz sakin. Evler bir parça bakımsız olmakla beraber orijinalliğini korumakta. Dönemin mimarlarının ya da evi yapan ustaların zevk sahibi olduğunu anlıyorsunuz hemen. Bir küçük muhtarlık binası var, onun dışında bir fırın ya da bakkal bile göremiyorum. Bir sokak arasında oturmakta olan üç kadından konuşkan olanı, ben sana yolu gösteririm diyor. Şurayı, şurayı ve de şurayı çek diyor. Benim için uygun olabilecek popüler fotoğraf kareleri bunlar. Elmas Gelin, köye gelin gelmiş çok yıllar önce. Bekar gezme seni kaparlar diyor bana. Henüz kapan olmadı diyorum. Olsun olsun diyor ve çok da seri konuşuyor bir yandan. Öyle ki, çoğu kelimesini anlamakta güçlük çekiyorum. Erkekler çıkar karşına, seninle konuşmaya çalışırlar filan, dön sırtını bakma bile geriye diyor. Etrafta hiç erkek yok ki diyorum. Varsa da hep kadın var. Olsun olsun, aniden çıkıverir onlar sokak aralarından diyor. Peki diyorum. Ne yapacaktım Elmas Kadın’a kalsa, bir erkek gördüm mü çığlık atıp, arkama dönüp bakmadan koşarak kaçacaktım derhal. Ama dediğim gibi erkek sinek bile yok ki ortada bana her türlü kötülüğü yapma potansiyeline sahip olup, pusuda bekleyen. Olsa da vızlar vızlarr,

20171004_121049-01.jpeg

Gezerken gezerken nihayet erkek sinekler çıkıyorlar karşıma, hem de toplu halde. Elmas’a kalsa koşarak kaçmam gerekti ama sırtlarında okul çantaları tavuk, horoz, kedi, köpek ne var ne yoksa kovalayan sekiz on yaşındaki erkek çocuklar topluluğundan bana bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorum ve yoluma devam ediyorum. Bak bak kendi kendimi bıktırtacak kadar çok bina fotoğrafı çekiyorum. Şarjımın azalmakta olduğunu ise fark etmiyorum. Bilinçaltında yedek şarjıma güveniyorum aslında ama dün gece yorgunluktan baygın düşerek yattığımı, dolayısıyla da her şeyi unuttuğumu ancak fark ediyorum. Ne oluyorsa oluyor, bir çardağın altına doğru giden kadınları görüyorum. İşte o zaman bu ıssız köy, ilk defaya mahsus cennet görünüyor gözüme. Bu bacılar da birer huri olmalı. Hemen onların olduğu tarafa gidiyorum. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslından sonra gel otur diyorlar. Bir anda etrafımda bir sürü kadın oluveriyor. Ya yakın yörelerden gelin gelmişler, ya da buranın yerlisi tüm bu kadınlar ve ben de bir yerin yerlisi olan kadınların arasında kendimi güvende hissediyorum ister istemez. Hepsi çoluk çocuğa karışmış kadınların, sıradaki meşguliyetleri ise torunları. İsimlerini soruyorum teker teker: Akkadın, Müncübe, Behiye, Nadiye, Mercan ve Ayşe. Kahve içer misin diyorlar. İçmem mi? Yanında çikolatam geliyor, bahçe üzümü, bahçe elması(maden olan değil, yenir olan) derken derken, doyuyorum ki ben. Zaten yolda da bir elma vermişlerdi, onu da yemiştim. Çok ayıp olurdu yoksa, reddetseydim yani, he mi? Gezerken ne öyle kolay yiyecek bir şey bulabiliyorsun ne de demin söylediğim gibi bir bakkal filan bulunuyor etrafta. Dolayısıyla her ikram altın değerinde oluyor. Kahve falıma bile bakılıyor el birliğiyle. Hemen beni evlendiriyorlar. Sağ olsunlar. Çocuk filan yaparsın kocadan diyorlar, yok ben kimseye bakmak istemiyorum, bir çocuk hiç istemiyorum diyorum. Garipsiyorlar. Kafamdaki envai türde garip fikri paylaşacak olsam, benden uzaklaşacaklarını bildiğimden, sesimi kesiyor, kendimi örtüyorum her zamanki gibi. Tam karşıdaki evin sahibi Yozgatlı kadının sesindeki özgüvene takılıyorum. Uzaktan da olsa, nereliyim, neyim, benim hakkımda ilk malümatı alan da o olmuştu zaten. İçeride sarması olduğundan bize katılmıyor ama istersen evi gez diyor bana. Mimarlık öğrencilerinden alışığım ben diyor. Ellerinde metre, mezura girip çıkıp her yeri ölçüyorlar diyor. Ben mimarlık öğrencisi değilim, gerek yok diyorum. Bezirhane varmış burada diyorum masadakilere dönerek. Şimdiye dek hiç gitmedik diyorlar. Yukarı Germir’de imiş. Birinin kocası geliyor o sırada. Bizi Bezirhane’ye götür diyorlar. Hiç gitmediniz mi diyor, hayır deyince haydi o zaman ben arabayı getireyim diyor. Gelen araba Doblo, ama nasıl sığacağımızı bilemiyoruz. Çünkü herkes niyetli gelmeye. Atlıyoruz arabaya sığdığımız kadarımızla. Benim şerefime(ben neleri oluyorsam artık) Yukarı Germir’e doğru yola çıkıyoruz. Beş dakikalık mesafedeki Bezirhane’yi fethetmek üzere kapısının önünde duruyoruz. Büyük bir ciddiyetle geziyoruz içini. Bezir neydi, nereden gelir, içerideki düzenek nasıl işler, buraları kimler bekler diye birbirimize sorup, yine birbirimizden alıyoruz cevapları. Çok çok değişik insanlarla tanıştım seyahatlerim boyunca ama hiç unutamadıklarım arasında Kayserinin köylerindeki kadınları hiç unutmam, unutamam. Hepsi şahsına münhasır, ama iyi niyetli kadınlardı. Bir daha yolum düşerse eğer, tatlımı alıp da geleceğim ziyaretlerine. Kışın bir sobanın karşısında ağırlasınlar beni. Nasılsa ağırlarlar. Köy insanı misafir sever ezelden beri. Ya ben mi? Ben her zaman ağırlanan olmanın dayanılmaz hafifliği ile ve için düşüyorum yollara.

20171004_153540-01.jpeg

YUKARI GERMİR :

İşli güçlü insanlar. He ya, köy yerinde iş güç mü biter? Doğalgazlı evlerinde prenses gibi yaşama şansları yok bu kadınların, ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacak kocaları da. Hayat müşterek çünkü. Kışın soba kurmak gerek, ev işi hep gerek. Başka da çeşit çeşit yemek yapmak gerek, sağ ise beylen ve de çocuklarlan uğraşmak gerek, onları okullara gönderip akşam yemeğinde neyi neyle uyduracaklarının, hatta hatta yarının menüsünü şimdiden düşünmek gerek. Adam yemek seçiyorsa vay hallerine! Soba tütüyorsa, banyoda rutubet varsa ekstra ekstra vay hallerine! Köyde sabah erken başlar, akşam erken gelir. Karanlık çökmeye görsün, herkes yuvasına yerleşir. Bey işten gelir, çocuğun dersleri bitmiştir. Önce yemek yenir. Sonra meyve faslı gelir. En son çekirdek çitlenir, o ara çay demlenir. Günün yorgunluğunu ezmek gerekir. İşte bu meşgul insanlar beni buraya nasıl rüzgar gibi getirdilerse, öyle de dönüyorlar şimdi alelacele. Ne olduğumu anlayamadan arabalarının arkasından bakakalıyorum. Bip sesleri geliyor çantamdan. Telefonumun şarjı bitmek üzere. Ipad beni idare etmeyebilir. Yine sağım solum ıssız. Kalıyorum ortada. Son fotoğraflarımı çekiyorum her şeye rağmen. Sonra da iyice köyün yukarı kısımlarına doğru tırmanıyorum azar azar. Bir kapının önünde bir kadının ağlamakta olduğunu, diğerlerininse onu avuttuğuna şahit oluyorum. Avutanlardan bir tanesi sapsarı kısa saçlara sahip. Uzun boylu, iri yapılı. İsminin Elif olduğunu sonradan öğrendiğim kadına soruyorum şarjı olup olmadığını. Burası benim evim değil diyor. Evsahibi gel içeri bakalım diyor. Kömür taşındığından ayakkabılarını çıkarmana gerek yok, nasılsa temizlik yapacağım arkadan diyor. Fakat şarj aletini oğlu götürmüş olduğundan bir şey yapamıyoruz. Şarjım yüzde iki’ye düşüyor. Dışarı çıkıyoruz beraber. Yok burada diyorum. Elif benimle eve gel diyor. Takılıyorum peşine. Bir kamyon yolu kapatmış. Köy yolları dar olduğundan geçemeyeceğiz eğer kamyon hareket etmezse. Mecbur kımıldıyor ve biraz daha ilerliyoruz. Fakat Elif’in evinde de şarj aleti yok. Bir başka kadın benim evde var diyor, gidip getiriyor. O da hızlı şarj değil. Otur diyorlar, oturuyorum. Ne yapabilirim ki başka?

F76E1CBB-BE2E-40DA-9295-2D08004CBBE1

Günün ikinci kahvesini de içiyorum. Lokumlar, çikolatalar eşliğinde. Aşağı Germir, Yukarı Germir fark etmez oluyor, kaçan keyfim yerine geliyor. İki katlı bir evin alt katında, avluda oturuyoruz şimdi. Bir kadın leğenlerin içindeki domatesleri doğruyor. Şişe domatesi yapacaklarmış. Yüz kilo domates, doğra doğra bitmez. Elif, dışarıda kazanda kaynatacaklarını söylüyor. Kızına gönderecekmiş bir kısmını. Bu arada çok konuşmayan, hep kederli bir kadın var domatesleri doğramakta olan. Sonradan öğreniyorum boşanıp geldiğini, abisinin evine yerleştiğini. Mahzunluğu oradan, hiçbir konu hakkında fikir beyan etmiyor. Sanki bundan sonra başına gelebilecek felaketleri önlemek istiyor gibi. Dulluk zor, köy yerinde daha zor sanki. Daha leğen leğen domates var önünde kabuğundan soyulup doğranacak olan. Salça yaptınız mı diyorum, evet diyorlar. Neyse bari. Yoksa bir yüz kilo da o, doğrayan yandı yani!

83939A04-F67B-4D86-8397-07236B3A12A3

Haydi seni gezdirelim diyorlar. Yakınlardaki fırına gidiyoruz. Ocak başındaki kadınlar ekmek uzatıyorlar hemen bir tane, misafirim diye. Kısmet bu ya, pişmişine denk geliyorum. Sıcacık mübarek. Ekmek ekmek değil de pamuk sanki. Koparıp yemeye başlıyorum bile. Şehirde böyle ekmek yemedim ben daha hiç. Eve uğruyoruz tekrar. Şarjım hala daha az. Bana bir tepsinin içinde peynir ve çemen getirip, önümdeki sehpaya koyuyorlar. Hiç demiyorum ki ayıp. Tazecik ekmekle, çemen hele, nefis oluyor. Bi güzel yiyorum ki… Sonra da Elif’e dönüyorum ve “iki saate yakın bir zamandır beraberiz, bir şarj istedim sizi borçlu çıkardım, gitmek bilmedim. Tamam Tanrı misafiri de, sanki ben bu köyden, bu topraktan, yandaki evdenmişim gibi hissetmeye başladım” diyorum. Kadınlar susuyor, Elif bana dönerek  “Evet, sanki seni tanıyormuş gibiyim. Hiç yabancılık çekmedim, geldin oturdun sanki hep buradaymışsın gibi geldi bana da” diyor. “Bu bana hep olur, gider bir yere otururum, bir süre sonra benim varlığımın tuhaflığını unuturlar, herkes kendi günlük yaşantısına döner, bir zaman sonra benim varlığımı ve bunun anlamsızlığını fark ederek aynı sen gibi tepki verirler” diyorum ve izin istiyorum tuvalete gitmek için. Arkamdan ne konuştular bilmiyorum ama şaşkın göründüler gözümeindiğimde. Ben de lafımı esirgemedim ve onlara “tuvaletimi ettiğim yere-küçük, büyük fark etmez- muhakkak geri gelirim” dedim. Gel dediler geri, bekleyeceklermiş. Sağ olsunlar, taksi çağırmak için dönecektim fakat benim planlarım öyle farklı gelişti ki “şimdilik” bir daha ne Yukarı ne de Aşağı Germir”e uğrayabildim. Ama Elif’e söylediğim gibi çişimi bıraktığım yere ben istesem de istemesem de nasılsa geri geleceğim. Bir gün-gece olmaz-ansızın gelebilirim.

20171004_151302-02.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : SEKİZİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN’DAN ANADOLU’ya – MARAŞ ÜZERİNDEN KAYSERİ’ye

20171003_064257-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : SEKİZİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN’DAN ANADOLU’ya – MARAŞ ÜZERİNDEN KAYSERİ’ye

Nerede kalmıştık? Derhal hatırlayalım: çilelerle dolu bir Nemrut tırmanışı yaşarken bir avuç insandık bu anlarda. O her gidişin nihai dönüşünü yaşıyoruz şimdiyse beraber. Her birimiz sessiz sessiz sindirmeye çalışıyoruz bir yandan bütün yaşadıklarımızı. Büyüleyici, nefes kesici, şok edici bir manzara idi söz konusu olan ve tüm bu heykelleri burada istemişti yeni bir din yaratma gayretindeki bir kral. Krallığının isminin, bir çiğ köfte markasına dönüşeceğini tahmin edebilir miydi aynı kral? Öyle bile olsa, en azından etlisinde yaşamasını arzulardı kanımca. Etsiz çiğ köftelerin kralı büyük imparatorluk Kommagene’nin yarı Pers yarı Helen kanı taşıyan, babasına hürmet göstermesinden çok annesine duyduğu derin sevgi ile anılan hükümdarlarından 1. Antiokhos’un, görkeminden ve ulaşılmazlığından dillere destan olan bu mezar tepesini az evvel debenleye debenleye bitirdik, şimdiyse iniyoruz ağırdan. Önümde ilerleyen ve battaniyelere sarılmış salkım saçak insanlara bakıyorum. Gün çoktan doğdu, alev alev ortalık. Fırat Nehri’ne, Toroslar’a son bir kez bakıyoruz. İniş nispeten daha sakin geçiyor. Minibüsümüze biniyoruz, sessiz. Gideceğimiz yere gidiyoruz, sessiz. Tekrar iniyoruz, sessiz. Şahsi düşüncem ve isteğim her şeyin bir an önce bitmesi doğrultusunda. Bir başka yer daha göresim yok. Bir an önce bavulumu alıp, otelden ayrılıp, Adıyaman’dan kaçmak istiyorum. Ama her zaman söylediğim bir şey var: benim isteklerim doğrultusunda gerçekleşmiyor yaşananlar ve de yaşanacak olanlar. Burada da çoğunluğa uyup tarihin bir başka durağını keşfe çıkıyoruz: adını Kommagene’li atalarının birinden alan “Arsemia Antik Kenti”. Ufak bir tırmanışa mal olması sevindirici olmakla beraber, Krallığın yazlık yönetimini her zamanki atışmalar ve anlaşmazlıklar içerisinde geziyoruz. Alışmış olduğumuzdan, ben dahil kimse hassasiyet göstermiyor bu duruma. Anadolu’nun bilinen en büyük Grekçe yazıtı burada bulunmakta. Antiochos ve Herakles’in tokalaştığı stel de burada. Tanrılar ve İnsanlar el sıkışırken, biz insanlar kendi aramızda anlaşamıyoruz bu arada. Stel yüzünden çıkıyor atışma. Sırada Cendere Köprüsü var deniyor, rehber tersimden kalktım galiba ben bugün diyor, benimse ruhum daralıyor. Bu köprü zamanında taht kavgasına ve kardeş kavgasına sahne olmuş. Nasıl mı, babaları Roma İmparatoru Septimus Severus’un yaptırdığı dört sütunlu köprü, büyük oğul Caracalla’nın babası öldükten sonra beş yaşındaki kardeşi Geta’yı öldürüp, onun adına bir şey kalmasını istemediğinden babasının Geta adına yaptırdığı sütunu yıktırmasıyla sonuçlanıyor. Köprü üç sütunlu kalıyor. Caracalla, Kabil’in izinden yürümüş bir zamanlar. Efsane öyle diyor.

Karakuş Tümülüsü’nü de gördükten sonra otele varıyoruz. Herkesten seri hareket ediyorum açık büfenin önünde. İki tane haşlanmış yumurta alıyorum. Reçeller, ballar derken, ölmüşüm açlıktan meğer. İlk önce Nemrut’ta paparayı yiyen hanımlar şikayet ediyorlar rehberi, otel müdürüne. Ben onunla konuşurum diyor müdür ve gidiyor. Daha önce program yapmak için Güney Doğu’ya gelen ve şimdi münferit gezmekte olan özel bir kanalda program sunuculuğu yapan ve kelimeleri anlaşılır ve vurgulu bir biçimde kullanan Ertuğrul ve öğretmen bir hanımla paylaşıyorum masamı. Herkesten hızlı önümdeki yiyecekleri tükettiğim için, oturmuş hiç acıkmamış gibi sakin sakin kahvaltılarını etmekte olan masa arkadaşlarımı izlemek için çokça vaktim oluyor. O arada gözleri yaşlı rehber çocuğu ve öfkeli müdürü görüyorum arkamı döndüğümde. Müdür, çocuğu dövmüş! Hiçbir şey olmamış gibi önüme dönüyorum. Adam çocuğu dövmüş, inanamıyorum! Müdür kısa boylu, rehber dev gibi. Oturtup da mı dövdü, yoksa zıplayarak mı vurdu çözmeye çalışıyorum. Yüzüne çalıştığı ise çocuğun kıpkırmızı olmuş suratından anlaşılıyordu bu arada. Konuşmak yerine dövmüş! Hala inanamıyorum olanlara. Ertuğrul’la hediyelik eşya almaya gidiyoruz. O bir şeyler satın alıyor arkadaşları için, buradan Diyarbakır’a geçecek. Aklı başında, bilgili, rasyonel hareket edebiliyor. Ezidiler üzerine çektikleri bir belgeselleri varmış. Bense ne yapacağımı bilmiyorum. Diyarbakır geride kaldı. Hatay buradan çok ters, çok sapa, çok uzak. Önümde Maraş var. Ardındaysa Kayısı pardon Kayseri. Ben Kayseri’ye gideceğim diyorum. O andan itibaren rahatlıyorum. 12’de kalkan ve otelin önünden geçen otobüse binip altı saat içinde Kayseri’de olacağım. Ertuğrul’a Lübbey’den bahsediyorum. Benim de tanığı olduğum bir özel durum içeren Ödemiş’in yeşillikler içinde yaşayan, bu az nüfuslu köyünden bahsediyorum. Tahtacılar’ın uzaktan büyüleyici, içine girince esrarlı köyü. Dedim ya köy istemediğini istemiyor ve bunu da açıkça belli ediyor. Orada yaşadıklarım bir başka yazımın konusu olur ancak ve ben daha hala Adıyaman il sınırları içerisindeyim. Evimden de bin küsur kilometre uzaktayım.

20171003_075139-02-01-01.jpeg

En nihayet bir ara müdürle yalnız kalıyoruz. Herkes şikayetçi oldu, çok kötü oldu diyor. Otelden ayrılmadan önce üç memur kız da söyleyeceklerini söyledi ki konuşkan olan da Arsemia’da rehberle atışmıştı. Lideri mutsuz olan’ın ümmeti huzur bulmazmış. O hesap herkes parasını ödüyor ama ağzında kekremsi bir tatla ayrılıyorlar sırayla otelden. Bu durumun insanı ne kadar mutsuz ettiğini anlatamam. Müdür ilk defa böyle bir şey oldu diyor ve ekliyor, iyi bir dövdüm ama diye. Çözüm değil ki diyorum, yok değil ama diyor ve yine ekliyor dövdüğüm iyi oldu ama(kısaca dövdüğü için pişman değil, hatta içi rahat bile diyebiliriz ve bu durumda vah zavallı rehber de diyebiliriz. Çocuk bize karşı duyduğu öfkeyi önce gizliden, sonra alenen belli etse de, biz ona bir şey yapmadık aslında. Kendi hatasıydı. Öte yandan burada yaygın olduğunu düşündüğüm dayakla tedavi, pardon terapi, pardon eğitim en büyük sorun. Zihniyet baştan yanlış, ne denir ki daha da). Kapadokya bölgesiyle ve balon turizmiyle karşılaştırıyorum burad yaşadıklarımı, her ikisine de kör şafakta gittiğin için belki de bu kıyaslamayı yapıyorum kendi kendime. İnsanlar, rehberinden mekan sahibine, sana böyle acayip davranmazlar, çünkü hepsi kaç yılın turizmcisidir. Müşteri memnuniyeti olmazsa, aldığın para hayır etmez bilecek olgunluktaki insanlar vardır karşında. İlk defa bir yerden böyle kaçarak uzaklaşıyorum. Ne diyebilirim ki? Saat on iki’ye gelmekte. Herkesi; çocuğu bir temiz dövdüm ama hak etmişti diyen müdürü, öfkeli rehberi, bir çılgın kralı(o çılgın bir sürü çılgın’ı ayağına getirtmeyi başarmakta halen daha, üzerinden yüzyıllar geçmiş olsa da) geride bırakmak arzusuyla çılgınca uzaklaşıyorum oradan, hiç ardıma bakmadan.

20171003_125519-04

20171003_125451-01-01

Kahta’dan, Adıyaman’a gidiyoruz ilk önce. Adıyaman garajına giriyor otobüs. Bir sürü şeyin-pekmez ağırlıklı olmak şartıyla-kurusunu satan ve tek kelime Türkçe bilmeyen beyaz sakallı amcadan cevizli sucuk alıyorum. Poz verir misin deyince, hiç hayır demiyor. Sokaklarda, hele hele garajda açıkta satılan şeyleri almak adetim olmasa da, Güneydoğu’daki son durağımdan da eli boş dönmek istemiyorum. Herkes’ler kuru patlıcanlar, yemişler, kahveler neler neler götürdüler. Gaziantep’ten aldığım dört sülüğü mü kesip vereceğim insanlara? Hiçbir yerin mutfağını değerlendirememek bana mahsus bir şey. İnsanlar Maraş’tan alıp, vakumlu kaplarla kırk saatte bozulmadan getirdikleri dondurmaları anlatırlar bir efsaneymişçesine. Ben yapabilsem asıl efsane olacak belki de. İki kilo olsun diyorum sucuk için. Otobüs hareket etti edecek nerdeyse. Şoför sabırsızca bana bakıyor, hem Kürtçe hem Türkçe bilen bir adam, satıcıyla aramda aracılık yapıyor. İki kiloyu geçmiş benim cevizli sucuk. Koy diyorum. Anadolu’ya çantamdaki dört sülük ve iki kiloyu aşkın cevizli sucukla girmeyi planlıyorum. Gir mehter’i, ver mehter’i, iki ileri bir geri… Tıpkı şu an yaptığım yolculuk gibi. Yarı dolu otobüste beş defa yer değiştirdmiş bulunmaktayım güneşin yönüne göre. Çünkü her zamanki gibi hem kliması hem de havalandırması bozuk bir otobüsün içindeyim ve önlere doğru bir nebze serinlediğinden otuz beş numaradan dokuz numaraya kadar ilerledim durdum siperden sipere koşuşturan askerler gibi. Bu arada on iki mola yaşadım. Maraş ve köyleri uçsuz bucaksız bir vaha gibiydi ve bitmek bilmedi. İçerisi kaynıyordu ve yolcular konuştukları her dilde çığrındılar fakat o klima bir türlü açılmadı. Havalandırma hiç çalışmadı. Hava sıcaklığı içeride yirmi yedi dereceyi gösterdiğinde saat üç civarıydı ve beklenilenden iki saat daha uzun bir süre sonra Kayseri’ye varabildik ve bu bir İstanbul otobüsü idi. Bu da kalanlar için şu demek oluyor: bu insanların sauna gibi bir yerde nefes darlığı, kalp spazmı gibi sıkıntılarla boğuşmalarına neden olacak ılık saatler ve on iki moladan daha fazlası var önlerinde. Bir ara önümdeki koltuktan Kürtçe yükselen bir kadının isyan, hizasındaki bir adamın yine Kürtçe uyarısıyla son bulmuştu. Burada erkeklerin borusu ötüyor anlaşılan. Ama olsun ben de söyleyeceğimi söylüyorum sırf o adama inat. Güneydoğu’daki yaygın kanı insanların cefa çekmeye alışkım oldukları yönünde. Siirt’e giderken de benzer bir durum yaşamıştım. Bozuk klima, çalışmayan havalandırma. Birileri seni gariban bilmeye görsün, tepene binmeyi bir görev addediyorlar. Nasılsa çeker bu çekmeye alışkın çilekeşler! diyor. Burada en büyük kabahatli yanıp yanıp da susan, laf söylediği için de karısını azarlayan kocadaydı. Eşek seni, senin erkeklik gururun, şoför belki de yakın akraban, eşin dostun olduğu için karını susturuşun yüzünden yandık biz “hep” en çok.

Hayatım boyunca ilk defa Maraş’tan geçiyorum, şöyle de bir görüyorum uzaktan. Garajına indiğimde çevremdeki insanları incelemeye koyuluyorum. Beslenmeden mi, doğal kaynaklarının zenginliğinden midir nedir, halkı çok sağlıklı görünüyor. Kadını da, erkeği de. Ne kof şişmanlar, ne de zayıflar. Kanlı canlılar. Yanakları al al, yüzleri yassı ve geniş, derileri kalın. Gülüyorum kendi kendime doğuştan botox var kadınlarının yüzünde diye. Ne Doğu’nun insanına benziyorlar, ne Anadolu’nun. Tarhananın ve dondurmanın en hasının memleketinde, bu yanaklar ondan böyle al al bence!

Kahramanmaraş bir İç Akdeniz şehri aynı zamanda. Bitki örtüsünün büyük kısmı orman ve makilikten oluşan il’in yeşillikler içindeki ilçe ve köylerinden pardon mahallelerinden geçiyoruz yol boyunca. Minaresiz camilerin olduğu köyler de var, içindeki her şey Tekir olan da. Her şey ama; mesela Tekir alabalık, Tekir ilkokulu, Tekir bakkal, Tekir manav, bu liste böyle uzar. Bir de Yaşar Türkleş Ormanı vardı yol boyunca. Rahmetli zat’ın soyismi bir çağrı niteliğinde galiba. Sağa sola baka ede, Kayseri’ye az kaldı gibi de…

20171003_081124-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : YEDİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN – NEMRUT

20171003_062422-01
Nemrut, ADIYAMAN

UZUN İNCE BİR YOL : YEDİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN – NEMRUT

Toprağın rengi çikolata rengine dönüşüyor Adıyaman’a yaklaştıkça. Ne eksen bin bereket, misliyle fışkıracakmış gibi geliyor. Besi üzümleri geliyor gözümün önüne. Yine bereketli topraklar üzerindeyim bir vesileyle. Bir üçgen çizmiş oluyorum Adıyaman’a gitmekle. Gaziantep’ten önce Urfa’dan buraya geçmeliydim ve bundan sonraki rotam Antep olmalıydı, ama kader denen olgunun gölgesine sığınıyorum ve başıma gelecekleri yaşamak üzere yola koyulmuş bulunuyorum. Arkamda üç bekar kız var. Aynı otelde kalacağız duyduğum kadarıyla ve ben hiç ses etmiyorum çünkü yıldızlarımız uymuyor ve elektrik alamıyoruz birbirimizden en moda tabirle. Yani kısaca sevmiyoruz birbirimizi. Birinin bakışlarında bilgiçlik var, küçümseyerek bakıyor. Üçü de devlet memuru sanırım ve izin günlerini bu şekilde değerlendiriyorlar. İn bin, dur kalk dört buçuk saat sürüyor yol. Son saatleri karanlıkta gidiyoruz. Hiç hoşuma gitmeyen şeydir bir yere akşam çökükten sonra varmak. Çünkü yalnızlık hissin katlanır, dolayısıyla hüzünlenirsin; yabancılaşırsın çünkü etrafı tanıyıp bilmiyorsundur, evine sıcak bir tas çorba içmeye giden bir yörenin yerlileri yanından geçerken, bir başına gariban gariban önündeki belirsizliklerle mücadele etmeye çalışırsın ve herkes hava karardığında potansiyel suçlu, beklenmeyen düşman, sevimsiz bir yabancıya dönüşür. Kars’a ilk gittiğimde aynen böyle olmuştu. Doğu’nun doğusunda bir yerde, şaşkın şaşkın sokaklarda dolaşıyordum. Yine de en çok kışın rahat edebiliyorum gittiğim yerlerde, çünkü paltoların, kalın kıyafetlerin ardına saklanıyorsun ve bu sayede güvende hissediyorsun kendini bir nebze. Kar üzerini örtüyor paltolarla, atkılarla, berelerle. Sen sadece buzda kayıp da düşme.

Önce Adıyaman’a, oradan Kahta’ya ve nihayet otelimize geliyoruz. Yine bütün gün aç kaldığımdan otele en yakın restorana atıyorum kendimi. Pilavı çok koyun diyorum. Çok heyecanlanıyorum pilavımı kaşıklarken. Geldiğimden beri ilk defa yeme şerefine erişiyorum. Haliyle bünyede heyecan oluyor. Güneydoğu’da etin yanına pilavdansa bol lavaş koyuyorlar. Biraz daha pilav verin diyorum arsızca, bana tencerenin dibiydi o diyorlar hayretle. Nereden geldiniz diye soruyor garson; o şaşkınlıkla Antep diyorum. Antep’ten buraya pilav yemeğe geldiğimi düşünüp beni garipsiyor. Sonra da salonun ortasındaki televizyonun sesini sonuna kadar açıp, herkesin herkesi vurduğu bir yerli diziyi izlemeye koyuluyor. Önümdeki masa boşaldığında restorandaki tek müşterinin ben olduğunu görüyorum. Bir aşçı, bir garson, bir ben. Neyse ki kapı açılıyor ve lavaşlı lavaşsız köfte ciğer peşine düşmüş yeni müşteriler geliyor. Kimse ekstra pilav peşinde değil. Garsonun gözü televizyonda, geri geri gidiyor siparişleri iletmeye. Dizide ise herkes herkesi vurmaya devam ediyor hiç durmadan.

Odama çıkmadan önce otel çalışanlarından bilgi almaya çalışıyorum. Uzun zamanların en büyük soğuğu yaşanıyormuş bugün. Şans işte. İncecik yağmurluğum dışında giyecek hiçbir şeyim yok. Hiçbir zaman temkinli olamadım ki şu hayatta. Ölümüm de temkinsizlikten olabilir gibi geliyor. Rasyonel hareket edememekten, hayatıma dair kararları fevri vermekten. Her neyse Nemrut ne kadar yukarıda, kim bilir! Size kalın battaniye vereceğiz başka türlü olmaz diyorlar resepsiyondan. Saat üç buçuk gibi toplanır sonra da yola çıkarız diyorlar. Saate bakıyorum, bir saat sonra yatsam, yarım saate ancak uyusam, dört dört buçuk saat sonra geri kalkmam gerekiyor. Hemen odama çıkıyorum. Sülüklerimi çantamdan çıkartıyorum. Yarın da yaralı dizimle gezeceğim anlaşılan, çünkü başıma bir şey geldiği takdirde, yukarısı Nemrut, aşağısı Kahta… Zor yani. Bir de şarjımı kaybettiğimi sanıyorum, hep bir şeyler aksi gidiyor, ayağıma dolaşıyor, odamda da bildiğin at sineği var. Vızz vızz beynimi tırmalıyor sesi.

Sabahın körü desem değil. Gecenin körü bu daha çok. Kapım çalıyor ve saat üç yirmiyi gösteriyor. Aptallaşmış bir halde kapıyı açıyorum. Benimki gibi bir sürü aptallaşmış, solgun suratlı insan da aynı şekilde açıyorlar kapılarını. Tam altı dakikada aşağıda oluyorum. Sonra da acele ettim deyip odaya geri gidiyorum. Pansuman yapmayı unuttum çünkü telaştan. O arada aynada kendime bakıyorum ve korkunç göründüğümü fark ediyorum. Yaşlı, yorgun, solgun, bitkin, mutsuz; ne oldu, Ayşegül tatilde… Ayşegül her yerde…. Bu hislere neden olan şey bir çeşit öngörü mü yoksa dizimin hiç geçmeyen yarasından ya da yalnızlıktan mı bu haldeyim hiç bilmiyorum. İç huzurumu kaybettim, bulamıyorum, yerini de dolduramıyorum. Pantolon giydiğim için pansuman yapmak öyle zor geliyor ki, ama yapmak zorunda olduğumdan yapıyorum. Aksi takdirde mikrop alıp yürüyecek. Sargı bezleri, merhemler derken on dakika içinde aşağıda buluyorum kendimi. Genç bir kız var ileride. Aynı otelde olduğumuza göre beraber Nemrut’a çıkacağımızı düşünüyorum. Yanıldığımı sonradan anlıyorum. Günaydın diyorum ona. Bana bakıyor ve kafasını öte tarafa çeviriyor. Nasıl bozuluyorum anlatamam. Bir araba dolusu insanla beraberiz ve o an hepsinden nefret ediyorum. Sonra çalışan bir çocuk o kıza ve yanındaki genç erkeğe odanız hazır üst katta diyor. Tabii benim günaydınım Nemrut’aydı, genç çift daha geceyi kovalayacakken. Bu bana mahsus herkesten bir anda nefret etme huyum bitmeli. Ne o çift kötü, ne de aynı oteli ve aynı yolu paylaşacağım bir araba dolusu insan. Sadece kimse kimseyi tanımıyor ve sabahın şu saatinde kimsenin ağzını açacak hali yok herhangi bir türde cana yakın ilişki kurmak için. Dünkü üç kız da beni sevmemiş olsa gerek ki, dolmuşa binince kafalarını çeviriyorlar. Gel de gör hisler nasıl karşılıklı olurmuş diye!

Rehber çocuk çok genç, çok tıfıl, çok tecrübesiz ve çok korkunç hatalar yapıyor yol boyunca. Bizlerse arkada battaniyelerimize sarınmış onun sütüne havale dolaşıyoruz peşinde. Bir hayli de kalabalık bir grup olmakla beraber sürü ve sabah psikolojisiyle ilerliyoruz beraber. Kendimize gelebilelim diye, çay kahve molası veriyoruz uzuun uzuun Nemrut’a tırmanışa geçmeden önce. Rehberle konuşuyorum, daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum, fakat her soruma soruyla karışık veriyor. Konuşma bir yere varmıyor. Ben sabaha yoruyorum gene. Çileli yolcuğumuzsa asıl bundan sonra başlıyor. Koca koca battaniyelere sarınmış bir güruh olarak sanmayın ki “tam bağımsız Türkiye” sloganları attığımızı, berbat bir yolda rakım arttıkça nefes nefese, şiddetli de bir rüzgar ve soğuğun orta yerinde sağımıza solumuza bakamadan ilerliyoruz bok yere ve yok yere(neden bok ve de yok yere olduğunu ileride anlayacaksınız, şimdilik bir parça heyecan katmaya çalışıyorum yazıma sadece). Gaziantep’ten buraya Slovak kız arkadaşı ile beraber arabayla gelmiş ve rehberlik hizmeti almayacak olan, sadece yol parası veren bıyıklı bir gençle konuşuyorum bir süreliğine. Yol bir yerden sonra öyle bozuluyor ki, üzerimdeki battaniyeyi taşıyamaz hale geliyorum. Tam o sırada tam da gerisin geri düşecekken, bir el beni popomdan itiyor. O kişi ya Gaziantepli çocuktu, ya da Slovak kızdı. Utancımdan dönüp soramadım bile. Hangisiydi bilmiyorum ama o el olmasaydı eğer bir metre kadar aşağıya sırt üstü çakılmıştım çoktan. Neden ve nasıl böyle bir çile çektiğimi, ne tuhaf bir girdaba sürüklendiğimi düşünüyorum yolun devamında. Çok afedersiniz ama bir kez göt korkusu yaşayınca insan, hayatını sorgulayıp duruyor işte böyle benim gibi. Çilelerle dolu geçen yolumuzun bir sonraki aşamasında garip garip düşüncelere gark olmuş vaziyette ilerliyorum. Neyse ki kafamdaki korkunç düşünceler yeniliyorlar soğuk ve ayaz karşısında. Çocukluğuma gidiyorum, ilk gençliğime, tüm hatalarıma yanıyorum. Çok çok seri düşünceler bunlar. Yüzler geliyor gözümün önüne. Ben ne yapıyorum burada böyle? Bir patırtı kopuyor geride. İki hanıma bağırıyor rehber genç, sonra da öfke ve yüksek sesli homurtular içinde yanımızdan geçip en öne gidiyor. Küstü bu galiba bize diye düşünüyorum. Ne yapacağımı bilsem liderlik taslayacağım ama burnumu dahi battaniyenin içinde tutmaya çalıştığım anlar bunlar. Nihayet varıyoruz zirveye. Gün doğumunu bekleyeceğiz hep beraber, bu güzide ve yıldızı uyuşan fertler topluluğu olarak. Güneş doğmak istiyor, herkes derdini unuttu fotoğraf çekiyor, ben buraya Tanrı parçacığını bulmaya geldim ne buldum pek anlayamadım derken yine bir gürültü kopuyor. Bu seferki daha şiddetli ve sessizliği yırtıyor, son huzur parçacıklarını da alıp götürüyor beraberinde. Rehber yine bir şeylere hiddetlenmiş olacak ki diyorum kavganın neden ve nereden çıktığını anlamak için sesin olduğu tarafa gittiğimde. Aynı kadınlara çıldırmış gibi bağırıyor oğlan. Bana işimi öğretmeyin diyor. İnsanlarsa o kadar şaşkın ki bakıyorlar anlamaz anlamaz. Öfkeden sıcaklıyor ve üzerindeki battaniyeden kurtuluyor ama hala daha bağırıyor. O kadar öfkeli ki anlatamam. Ne oluyor diyorum, bana kimse bağıramaz ben yirmi sekiz yaşındayım diyor. Gel heleee… Yirmi sekiz yaş yaş mı, senden büyük kadınlara böyle bağrılır mı, bir laf yut bir belayı sav diyorum. Bunları diyebildim çünkü az evvel o kadar çok düşünce vardı ki kafamda, idmanlıydım fena halde. “Bir lafı yut, bir belayı sav”sa literatürüme Mardin’deki rehberim sayesinde girdi ve sıcağı sıcağına Adıyaman’da kullanmış bulundum bir vesileyle. İşte o rehberdi, insandı,  yol göstericiydi, bir çeşit bilgeliği vardı ve işini sakin sakin yapıyordu. Mardin’de, Urfa’da hep doğru düzgün adamlarla gezdim. Bu arada her sözcük plansızca döküldü ağzımdan. Üzerime vazife olmayan işlere neden karışıyorum ki ben, herkes susarken? Fakat rehberimiz gene sinirli, söylene söylene bırakıyor bizi, aslında bizi bu dağ başında(Ya, koskoca Komagene dağ başına dönüşüverdi birdenbire, ama öyle) bırakmak, bir daha da bulmamak gibi bir arzusu var sanırım. Olayları özetlemek gerekirse kadınlar bağırdı, rehber bağırdı, ben bağırdım, sonra arkamı döndüğümde az evvel canımı kurtaran Slovak kızla, Antepli gencin bizim bağrışmalarımız karşısında nasıl bir şaşkınlık ve korkuyla bize baktıklarını gördüm. Dünya paşa paşa dönmesine devam ederken, bazen hiç olmayacak insanların hiç olmayacak yerlerde hiç olmayacak pozisyonlar içerisine girmek zorunda olduğunun canlı kanıtları olarak o gün, o saatte kader bizi birleştiriverdi ve evet kader denen bir şey var. Adamı sık sık oyuncak eder ve bir köşeye atar işte böyle.

20171003_063444-02.jpeg

Kavganın neden çıktığını ise az sonra anlıyorum. Diyorum ya hala herkes kadar sersem gibiyim. Yol boyunca şikayet edip durduğumuz engebelerle dolu yol’un haricinde bir yol daha varmış ve biz o yolu kullanabilirmişiz paşa paşa. Kadınlar meğer onu söylüyorlarmış. Neden canlı canlı bunca işkenceye maruz kaldığımızıysa anlamakta güçlük çekiyorum. Beytüllahim’in daracık yollarında sırtında çarmıh, itile kakıla, aç susuz yürüyen Nazaretli İsa gibi geldik bunca taşın toprağın içinden, öte yanda mis gibi yol dururken. Tertemiz basamaklardan yürüyoruz şimdi, üstelik bu kadıncağızlar Batı tarafı Batı tarafı deyip duruyorlardı yol boyunca. Batı tarafındaysa asıl kalıntıların olduğunu görüyoruz. Burayı göremeden dönecekmişiz rehbere kalsaymışız. Kadınlar bunun haklı mücadelesini vermişler aslında hepimiz için. Teşekkür ediyorum eğer siz olmasaydınız buraya gelemeyecektik ve bunları göremeyecektik diyorum(paparayı hepimiz adına yemiş olsanız da). O andan itibaren bir dost daha kazanıyorum şu hayatta. Tahmin ettiğiniz üzere sağdan soldan gelmiş, bilmiş, kibirli ve onun gözünde çok paralı kadınları gezdirmekten bıkmış ve yirmi sekiz yaş olgunluğunun(!) arkasına saklanmış olan kişi bu bahsettiğim. Film burada bitti sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. Bu bölümde bulunan güvenlik görevlisi kendini maruz kaldığı soğuk yüzünden en kuytu köşeye hapsetmişken, rehber bu defasında ona bağırıyor bir şey sormak için. “Duydun mu beni? Duymuyor musun? Türk müsün?” Bazı anlar vardır, belleklerimizin unutulmuş köşelerine atılmış aidiyetlerimizi hatırlamamıza sebep oluverirler bir anda. Bu o anlardandı işte. Bak Aslanım, bunca işkenceyi, kötü muameleyi, bağırış çağrışı biz bir grup Türk olarak çekeriz ancak.  Ve de misliyle de çektirmişizdir zamanında. Kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Ben dahil. Tarihten bir sürü örnek sayabilirim sana şimdi burada. Ama zamanı değil, yeri değil. Tıpkı benim bundan sonra tüm Adıyaman halkına mal edebileceğim ve bir avuç insan olarak maruz kaldığımız lüzumsuz bir düşmanlıkla kanlı canlı karşılaşmış olmamız gibi. Şuraya geldik, ocağınıza düştük, o nasıl muameleydi öyle? Yaşadığımız işkence dolu dakikaların(tamam abartıyorum, hiç kamçı kullanılmadı mesela) devamı ve azap dolu bir başka otobüs seyahatim Adıyaman yazımın ikinci bölümünde. Okumaya devam, bu bölüm her ne kadar vicdan muhasebesi, acı, korku ve dehşet içinde geçmiş olsa da. Size buranın tarihinden bahsedemedim mesela, inanın benim de tarih ve coğrafya ile uğraşacak pek fazla vaktim olmadı, olamadı öyle fazla fazla. Ama ortama uygun bir türkümüz takıldı dilime, dönüş süresince.

Nemrut’un Kızı :

Nemrutun kızı yandırdı bizi
Çarptı sillesini felek misali
Sil yazımızı kurtar bizi
Çarptı sillesini felek misali
Mevla’m gör bizi
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Kararsın bahtın yıkılsın tahtın
Yalvardım yakardım yol bulamadım
Ah olmasaydın kara yazı
Evirdim çevirdim yaranamadım
Ayandır halim
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan

20171003_062312-01
Nemrut, ADIYAMAN

 

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP

20171002_094153-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP 

ENTEP YOLCUSU KALMASIN :

Param yok. Var ama az. Her zaman olduğu gibi. Bir bankamatik olup olmadığını soruyorum Urfa garajında. Yok diyorlar. Az sonra kalkmak üzere olan otobüse bilet alacağım. İki katını çekiyorlar kredi kartımdan. Sonra da iki katı paranın bir katını bana doğru uzatıyor görevli. Biz sorun çözeriz, çorba parası yaparsınız yolda diyor aynı adam. Zenginsiniz diyorum, hemen bana kasayı açıp gösteriyor. Darphane bak burası diyor banknotları gösterirken. Allah arttırsın diyorum. Yeterince kazanmış olacaklar ki, bu temennim onları pek de etkilemişe benzemiyor. Otobüse doğru gidiyorum. Entep yolcusu kalmasın diye bağırıyorlar firmadan. Muavine yiyecek bir şeyler almam gerek diyorum. Gerek yok, biz seni doyururuz diyor. Mesut ve bahtiyarım, Astor Seyahat’e de hayranım. Nakdim yok diyorum, para bulunuyor. Açım diyorum, doyuracağız diyorlar. Allahtan tuvaletim yok! Yoksa… Bir aksilik olmadığı takdirde, ilk defa her şey kusursuz bir şekilde ilerliyor bir otobüs yolculuğumda. Dilimi ısırıyorum. Bu benim için hiç de olağan bir hadise değil çünkü. Hep bir aksilik çıkar çünkü, bir gariplik olur ve olmayacak işey gelir de beni bulur. Çok da uzak olmayan bir geçmişe gideceğim ve bir seyahat esnasında başımdan geçenleri anlatacağım size. Sabrınıza ve merakınıza güvenerek. Nevşehir’den İzmir’e gitmek için garaja gelmiştik erkek arkadaşımla. Sene… hatırlamıyorum hangi sene! Tek bildiğim ikimizi güleryüzle karşılayan muavin, ben tek başına otobüse bindikten sonra, sanırım o yüzünü sadece bana gösterdiği bir psikopata dönüşmüştü. Tuvalete gidiyorum arkamda bir çift kara göz, bir şeyler alacağım tam çaprazımda bana doğru bakan aynı çift göz. Arayıp soracağım üzerime alınmış olacağım, neyim battı anlayamadığımdan iyisi mi yol boyunca(Nevşehir İzmir arası on iki saatcik) dişimi sıkıp ekonomik hareket etme kararı almıştım kendi kendime. Korku içinde çay kahve aldım, molalarda tuvaletimi edip koşa koşa geri geldim, adama karşı nazik olmaya çalışıp üzerime sıçratmamak için elimden geleni yaptım kısaca. Az nefes aldım hatta, sonra da küçük küçük bıraktım içime çektiğim her nefesi. Şöyle bir oh diyemedim yani. Nihayet İzmir’e vardığımızda uyku sersemi kalkmış bir an önce otobüsten inmek için hamle yapmışken, muavinin hızla önlerden orta kapıya yani bana doğru geldiğini görüp son duamı etmeye koyulmuştum bile. O adamcağızın ismini hiçbir zaman öğrenemedim, öğrenemeyeceğim de ama; Nevşehir seyahatin sayın muavini gülerek(saat sabahın yedisi filan) “emaneti sağ salim getirdik” dediğinde, gülme sırası bendeydi(içimden). Beni muavine emanet eden erkek arkadaşım yüzünden, omuzlarına binen ağır yükü ancak bu şekilde taşıyabilen hemşehri, beni koruyup kollamak uğruna ne yapacağını şaşırmıştı. Hala daha o gece yolculuğumu gülümseyerek hatırlarım. Anadolu böyledir biraz, eziyeti boldur; o kadar kıyağı da olsun. Muavine ne dediğini sorduğumda, “hiiç, yenge sana emanetten başka bir şey” demişti. Bir daha da kimse benim için böyle bir şey demedi. Hep kendi emanetimi taşıdım kendi kendime.

20171002_140921-02-01.jpeg

20171002_093257-02.jpeg
GAZİANTEP
20171002_152933-01
GAZİANTEP

Yol arkadaşım hayatım boyunca görüp görebileceğim en nur yüzlü kadın olabilir. Öyle ki jandarmalar bütün otobüsü arayıp, kimlik istediler de genç bir jandarma eri, kadının yüzüne bakıp gerek yok sizden dedi. Bazısının yüzünden akar derler. Aslen Antepli olup, torununa bakmak için Urfa-Antep arası gidip gelmekte olan bu kadın aynen öyle. Yol boyunca içinden dua etti. Nazikti, ben soru sorduğumda duayı kesip, sorumu cevaplayıp, geri dualarına döndü. Uçarak geldik, belki arşa değecekti başımız. Sayesinde olduğunu düşünmedim değil. Gerçek dindar böyle olurmuş, şeytanlık bilmezmiş. Bana gel kal dedi, ben otele gidiyorum deyince. Evim boş dedi. Annenin fotoğrafını göster dedi. Gösterince, yüzüne merhamet çöktü. Hep mi engelli dedi, öyle kaldı dedim. Bakıcısı varmış, iyi dedi. Daha da bir şey demedi. O da torununun, çocuğunun, gelininin fotoğraflarını gösterdi. Bıcı bıcı yaptım torunlarına ama beni pek ilgilendirmedi. Benim ilgi alanım her zaman en yanımdaki olmuştur. İşte bu yüzden yalnız seyahat etmeyi seviyorum. Muhakkak bir hikaye saklı oluyor yan koltuğumda. Herkes en kendisini oynuyor seyahatlerde. Sınırlı saatlere sığdırdığınız bu özel anların devamı da gelmiyor, en güzeli de bu herhalde. Aslen Antepli olan bu nur yüzlü teyze de üç çocuğunu okutmuş, büyütmüş, evlendirmiş, torun torba sahibi olmuş, fakat hiçbir şeyden de çekmemiş hayatı boyunca nazardan çektiği kadar. Bizi çatlattılar diyor. Bana senden rahatı yok diyorlar diyor. Yine de jandarmanın hali komikti, kimlikleri aldı aldı, teyzenin yüzüne baktı baktı, munisleşti, hiç gerek yok dedi. Muavin, jandarma sizden kimlik almadı mı dediğinde, gerek yok dediler dedik. Anladım dedi gitti. Gerek yok, bu kadın kötülük yapamaz ki! Bu arada üç gelininin bir tanesinden telefon geldi, sonra da bana dönerek akşam yemeğine davetliyim dedi. Bir sevindi pir sevindi. Gelin ne pişirdi acaba dedi. Dualarla birlikte biz Antep’e girdik. Sorsalar ne oldu, ne bitti, kaç saatte geçti; diyeceğim ki anlamadan geçti.

20171002_150459-01.jpeg

20171002_094525-01.jpeg

20171002_100603-01.jpeg

Bakırcılar Çarşısı’na yakın eski bir konakta kalacağım. Olmuş sana otel. Odaları matah değil, kahvaltısı yok, temiz çarşafları var ve de güvenilir ve alt tarafı bir gece uyuyacağım ama önce yemek yemem gerek. Yener Usta’ya gidiyorum. Sarımsak ister misiniz diyorlar. Çorbada sarımsak istemiyorum diyorum. Beyran içiyorum, harikaydı. Bir sürü meze geliyor. Mutluluğumu anlatamam. Yolda olmak uzun süre aç kalıp, sonunda ne yerseniz yiyin layığıyla yemek demek biraz da. İnsan açken her lokma kıymetli. Şimdilik bana lazım olduklarını bile bile parmaklarımı da yiyorum azar azar. Beyaz tenli, renkli gözlü, her halinden belli Karadeniz kızı, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesinde okumuş, gezmeye gelmiş genç kızla yan yana bulunmakta odalarımız. İstanbul’dan babasının işi yüzünden Bursa’ya taşınmışlar. Yakınlarda onu mutsuz eden işinden ayrılmış, ondan önce de nişanlısından ve de fırlamış gelmiş buralara. İyi ailen göndermiş diyorum, ailem bana güvenir diyor. Kendinden küçük kızkardeşi nişanlı imiş, yaptığı işten memnun, nişanlısıyla mutlu imiş. Kardeşi ne istediğini bilenlerden. O ise ailenin huzursuz ruhlusu. Arayışı sürmekte. Sırf bu huzursuz ruhu yüzünden daha önceki sefer hususi olarak Menzil’deki tarikata kadar gitmiş. Ne yaptın orada dedim, bana göre olmadığını anlamam gerekmiş dedi. Tarikat liderini görüp babbaaa diye kendilerini yerden yere atanlar görmüş orada. Çok heyecan yapıyorlar diyor. Kuldan medet umanın vay haline! Yine de insanlara kızamıyorsun çünkü herkes hayatının bir noktasında ya da ömrü boyunca anlam arayışına düşüyor. Tarikatlar da en çok böyle insanların yuvası oluyor. Bu tip ortamlarda ise asiler de, asi hısım akrabası olanlar da pek sevilmezler. Hep biat edeceksin, el pençe divan duracaksın. Üniversite son sınıfta, çaresiz kalıp Fetullah’ın yurduna gitmiş mesela. Ben asi çıktım, kızdan çok erkek arkadaşım vardı, görüşmemi yasakladılar diyor. Evdeki hiyerarşiye göre yemek ve temizlik yapılırmış, anladığım kadarıyla bizimki o konuda da kaytarıkçı çıkmış. Oh çok da iyi yapmış. O ablalar var ya o ablalar, o ablaların hepsini canından bezdirmiş. Aşçılığım kötüydü, ev işlerini de sevmezdim diyor. Kendini biliyor, ne yapacağını bilmiyor. Ben mezun oldum gittim, rahat ettiler diyor. Tahmin ederim diyorum. Herşeye rağmen sağlam karakterli ve cesur. Saçın ne renk hiç bilemeyeceğim diyorum, kapısını çaldığımda benim olduğumu anlayıp rahatlıkla açıyor. Tenine göre çok koyu kahverengi saçları var. Ben sarışın hayal etmiştim halbuki. Beraber Tarihi Tahmis Kahvesine gidiyoruz. Mekan tarihi gerçekten ama kahveleri o kadar da efsane değil. Sıradan bir Türk kahvesi içip kalkıyoruz. Mekanın içiyse Beyoğlu. Güzel yani. Tarihi yani aynı zamand.

KARDEŞLERİM :

Bakırcılar Çarşısı’nın ilk müşterilerindenim pazartesi sabahı itibariyle. Birçok fotoğraf çekiyorum. Esnaf siftah yapmadan daha, başlamış bakırları tıngırdatmaya. Çan çan çan…gelsin cezveler, gitsin tabaklar…dan dana dan dan. Fakat o ne! Aktaroğlu Baharat’ın önünden geçerken camekandaki bir yazı dikkatimi çekiyor. Sülük geldi diyor. Nereye gitmişlerdi ki? Düştüm ve sanırım kanalizasyonun olduğu bir yere düştüm ki dizim mikrop kaptı, günlerdir merhem, dezenfektan sürüyorum, bana mısın demiyor, babaannem sülükle yaralarını tedavi ederdi diyorum. Erkeklerden daha yaşlı olan, iki taneyi yaranın üzerine koy diyor. Diğer ikisini de yedek olarak al götür. Tanesi iki buçuk liradan toplamda on lira verip bir küçük şişe içine konulan sülüklerimi alıyorum, çantama atıyorum. Kendimi kalabalık hissediyorum. Amca sıkı sıkı tembih ediyor. Sakın diyor otel odalarında yapmaya kalkma, sonra kanı durduramazsın bak diyor. Tamam diyorum. Akşam Adıyaman, Kahta’da olacağım. Gene de şansımı denemeyi düşünüyorum. Bu küçük solucanımsıların ısırdığı yerden ne olur ki diyorum bir yandan da. İçim umutla doluyor. Sokağa çıkıyorum. Ben ve dört sülük kardeş aile olacağız bundan böyle. Kan kardeşlerim olacaksınız benim diyorum onlara. Kendi kendime dizim için yapmam gerekenleri tekrarlıyorum unutmamak için: “iki solucanı diğerlerinden ayır. Yaranın üzerine koy. Bırak emsinler iyice. Doyunca şişer ve ters dönerler. O zaman küle at ve sağ, eski formlarına dönsünler.” Nasıl sağacağımı düşünüyorum kara kara. Diğer kısımlar tamam da…

20171002_121937-01.jpeg

20171002_114835-01.jpeg

GAİA :

M.Ö. 300 civarında Büyük İskender’in generali tarafından kurulmuş bir antik şehir olan Zeugma’ya gidiyorum yine. Çoğunluğun Çingene olarak hatırlayıp adlandırdığı, müzenin gözbebeği ve kıymetlisinin yer tanrısı GAİA olduğunu söyleyenler de var. Gaia, mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul ediliyor. Ben yine bakıyorum bakıyorum kadın olduğundan emin olamıyorum. Mozaiklerdeki diğer kadınlara hiç benzemiyor çünkü. Ağız kısmı olsaydı daha çok fikir sahibi olabilecekken, kalanlar baraj yüzünden sular altında kaldığından elimizdeki mozaiklerle idare edeceğiz bundan böyle. Küpesi, başındaki eşarbı, saçlarının büklüm büklüm oluşu, iri iri gözleri ve göz çukuruna bir hayli yakın kaşlarının ne anlama geldiğine bakarak hayal kurabileceğiz hakkında sadece. Biraz ürkek, biraz vahşi, biraz şaşkın bakıyor o gözler; ister bir kadına ister bir erkeğe ait olsunlar, Tanrı ya da çingeneye de.

20171002_135305-01.jpeg

DEVR-İ ALEM PARA MÜZESİ :

Zeugma dışında pazartesi olması itibariyle açık bulabildiğim ikinci ve tek açık müze “Devr-i Alem Para Müzesi” oluyor. Paranın tarihi var burada. Senin paran, onun parası, bilmiyorum kaçıncı Louis’ler, Elizabethler, ülkelerin, devirlerin, saltanatların, yaşanmışlıkların, bir zamanlar senin biriktirdiğin harçlıklarınla aldığın bir gazozun kaç paraya satıldığının, parasını verip aldığın bir çizgi romanın verdiği hazzın saklı olduğu bu kağıt ve madeni paralar arasında dolaşıyorum avlu içerisinde. Bol sıfırlı banknotlar ağaçlarda asılılar, albümlerde saklanmış kimisi. Eskiden yaprak koleksiyonu yapardık, pul koleksiyonu ya da, çizgi romanları fasikül fasikül alır ciltlettirirdik özenle. Bir adam Masumiyet Müzesi’ni kurdu bu vesileyle. Herkes bir şeyler biriktiriyor. Kimi insan biriktiriyor, kimi benim gibi atmayı seviyor. Esat Kaplan’sa para biriktirmiş. Ne paragöz adam demeyin sakın! Sormadım bu tutumluluk hali nereden geliyor diye. Bir gazeteci vardı içeride A.A. muhabiriymiş. Ahmet Ümit’ten başka ünlü olmuş Gaziantepli bir yazar tanımıyoruz diyor. Nedim Gürsel var, en azından Gaziantep doğumlu diyorum. Tanımıyorlarmış. Her neyse. On iki dile çevrilmiş kitapları vardır kendisinin. Sorbonne’da ders vermiş ya da halen daha vermekte tam bilemiyorum. Nereden bileyim kim nerede ne yapıyor? Ben bilmiyor, ben sadece diyor, uzaktan ama diyor, entelektüel ve hoş bir bey olarak tanımlıyor kendisini. Biraz Gürsel okumakta fayda var diyor.

Sokak aralarında dolaşıyorum. Çeşit çeşit yüzler çıkıyor karşıma. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum, hiç reddedilmiyorum. Sevindirici, ölsem onlar kalacak benden geriye, baktıkça anasınız diye. Sinagog’un bulunduğu sokağa getiriliyorum az evvel fotoğrafını çektiğim on bir numaralı evinin kapısının önünde oturmakta olan Firdevs kadının bir tanıdığı sayesinde. İçeride Metin Bey var. Fakat güvenlikten anahtarı bulması kolay olmuyor. Burası üniversiteye devredilmiş. Temiz görünmekle birlikte, rağbet edilmediği çok açık. Uzn zamandır tek ziyaretçisi benim sanki.  Geniş bir bahçesi var. Fakat daha çok bir sürü mezun vermiş bir okuldaymışım gibi hissediyorum. Son Yahudilerin gidişiyle, ıssızlaşmış burası iyice. Çok sesliliği, paletindeki renkleri birbirine bulaştırmadan, bulaştırsan da gökkuşağının renklerini ortaya çıkarabiliyorsan eğer, tek porsiyon Ali Nazik olmaktan kurtulursun(çok didaktik çook). Öte yandan en çok Suriyeli barındıran il olduğu söyleniyor Antep’in. Öyle ya da böyle insanlarını ve insanlıklarını çok sevdiğim bir şehir olmuştur benim için her zaman.

Bir an önce Adıyaman üzerinden Kahta’ya geçmem gerek. Vaktim kalmamış. Yolu ve süresini kestiremiyorum bir türlü, Sülüklerim çantamda, bavulum otelde. Zaten pet şişenin içinde çaresizce dönenip duran(dönenip diyorum evet, oldu ve de uydu da) üç yüz mililitre suyun içinde sıkışmış kalmış bu dört siyah sülüğü yanımda taşımaya karar veriyorum. Yeterince sarsıldılar zaten yavrucaklar. Bir de bavulun içinde karanlıkta gitmelerine müsaade edemem. Yanlışlıkla içmeyeyim de, tam temizlik olur yoksa bu vesileyle. İnsan kardeşini yutar mıymış, nerede görülmüş böyle şey!

UZUN İNCE BİR YOL : BEŞİNCİ BÖLÜM, HARRAN

20171001_111322-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : BEŞİNCİ BÖLÜM, HARRAN

Sağ dizimi sandalyeye uzatmışım, güzel güzel, uslu uslu oturmuş olduğum otelin restoran kısmında sabah kahvaltımı ediyorum. İkinci tabağı da birazcık dolduruyorum açık büfeden aldığım yiyeceklerle ve de silip süpürüyorum hepsini. Babaannem geride kalan tek bir pirinç tanesini kirpiklerinle toplarsın öteki tarafta derdi. Küçüktüm ve bunun imkansızlığının farkında olduğumdan kafamın tabağa yapışık kalacağını düşünürdüm. Çok mücbir sebepler olmazsa(hukuki bir terimi tabağıma uyarladım ve de yakıştı) eğer, tabağımı boş göndermeye çalışırım bu yüzden, diğer hususlarda müsriflikte bir numara olsam da. Hep babaannem yüzünden. İster bugün pazardır, zaman brunch zamanıdır psikolojisine yorun, isterseniz de gün boyu yemek yeme fırsatı bulamayacak olan biçare midemin bir çeşit öngörüsü deyin; göbeğimi çok değil, bir’az şişirerek kalkıyorum sofradan. Bacağımsa feci durumda. Sapsarı görünen katmanda hiç açılma yok. Pansumanlara bana mısın demiyor mikroplarım. İnsanın mikroplarca sevilip, mesken tutulması ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, şimdilik ne olursa olsun Harran’a gitmek gibi daha önemli konular var gündemimde. Yine yeniden “vatan kurtaran Şaban” pozlarına bürünüyorum. Harran’ı kurtaracağım herhalde, Harran kurtarılmayı beklemese de. İçimden de inşallah bacağım bana iş çıkarmaz diyorum. Hava o kadar sıcak ki. Son temiz pantolonlarımın kesimleri o kadar dar ki. Modaya uymak için çabalamak öyle salakça ki. Bu nasıl ekimin biri böyle dışarıdaki! Minibüs konteynır kentin kapısına kadar giriyor müşteri almak için. İnenler, binenler oluyor. Bense kendimi Suriye’de gibi hissediyorum. Herkes Arapça konuşuyor etrafımda. Bir satıcı var ileride tezgahında olgun narlar var. Ben inip fotoğrafını çekeceğim diyorum. Ben çekeyim diyor şoför. Olur mu diyorum, benim fotoğrafım ben çekeceğim. Sabırlı Suriyeli kardeşlerim bu hareketime anlam veremeseler de, ses etmiyorlar. Ne de olsa bir savaş geçirdiler, başlarına bombalar yağdı, ne yapsak diye düşündüler, sınıra kadar yürüdüler, evleri geride kaldı, belki de hiç kalmadı, vatansız vatansız dolanıp durdular, Ege kıyılarımızdan Avrupa’ya patlak can simitleriyle geçerken mağdur oldular, boğuldular, öldüler, onlara kapımızı açtık ama karşılığını da aldık nihayetinde. Bu ve bunun gibi onlarca sebep sayabilirim daha hala bana karşı bile neden nazik davrandıklarına dair. Onun yerine beyazlara bürünmüş pamuk tarlalarına bakıyorum bir süre sonra. Sabahtan beri toplanmakta olan pamuk balyaları tarlaların ortasında beklerken, köylüler ya da işçiler de binbir emekle topluyorlar kalanları. Bu manzara umut veriyor insana. İçim huzurla dolu bir halde varıyorum Harran’a.

20171001_131147-02.jpeg

Harran’ı Urfa’nın merkezinden daha çok sevdim her defasında. Harran Kültür Evi’ne girer girmez Harran’lı kadınlarca karşılanıyorum. İlla bir şeyler alayım istiyorlar. Çul çaput, çoğu da Suriye’den gelme başörtüleri, geleneksel kıyafetler olunca hiç ilgimi çekmiyorlar. Beni dışardaki tezgahlarında bekleyen kiloluk isot poşetleri ve şişelerdeki nar ekşileri ilgilendiriyor. Onlardan alıyorum ama. Bir aile, bir de genç bir çocuk var şu an bulunduğum yerde. Girişken genç, size de etrafı göstereyim diyor aile ile birlikte. Bacağım öyle sızlıyor ki, kabul ediyorum ikiletmeden. İki araba gidiyoruz. Etrafı kapatıldığından temelleri Asur ve Babil dönemlerinde atıldığı olası Harran Üniversitesi’ne gidiyoruz önce. 2013 senesinde geldiğimde Ali Kılıç vardı diyorum. O öldü diyor rehber. Benim amcamdı diyor. Yaklaşık altı ay önce kaybetmişler. Hiçbir şey ve hiç kimse yerinde durmuyor. Alman arkeolog ve Göbeklitepe kazı başkanı Klaus Schmidt de ölmüştü diyorum. Kalp krizinden ölmüş diyor Haldun. Kızdırmışız onu, üzmüşüz filan. Öyle diyordu internette. Bir Türk varmış şimdi kazının başında. Alman ekolü, Alman disiplini denen bir şey vardır, kazı ne halde ki şimdi diye soruyorum. Buradan ayrıldıktan sonra Göbeklitepe’ye ayıracak iki saatim var çünkü. Ziyaretçi alınmıyor diyor Haldun. Ne denir ki şimdi? Tarihin sıfır noktasına, tanımlanmış ilk ve en büyük tapınağına ziyaretçi giremezse, kim girecek peki? Sürüngenler mi?

Bir gün, her gün olduğu gibi, bir çiftçi, karasabanıyla tarlasını sürerken bulduğu bir taş parçasını müzeye götürüyor ve bu hiç de sıradan olmayan taş parçasının bulunuşunun üzerinden yıllar geçtikten sonra arkeolojik bir bulgu olduğu anlaşılıyor. Göbeklitepe ise en doğru tabirle küllerinden doğuyor bu vesileyle. Harran’da bereketli topraklar üzerindeyim. Ayakta durduğum yerde, toprağa bakıyorum. Her an her yerden tarihin çook eski dönemlerine ait yeni yeni terihi eserler çıkacakmış gibi geliyor. Bir de Mardin’den sonra Urfa’ya geldiğinizde yabancılık çekebilirsiniz çünkü kaotik bir trafiği ve o kaosu yaratan, kafasına göre hareket eden birçok otomobil sürücüsü var. Urfa zenginnn galiba… Araç bolluğu var. Yol yoksa ne yapsın bu zengin millet demeyin sakın, geniş geniş de yolları var. Çok şeritli, pek ferah. Sadece yetmiyor. Şehir planlaması bana Konya’yı hatırlatıyor. Her şey daha karmaşık sadece. Mardin’den sonra, kendinizi ait hissetmediğiniz sıkıntılı bir çember varmış gibi geliyor etrafınızda. O an Harran’a kaçabilirsiniz mesela, üzerinizdeki tüm elektriği Taş Devri’ndekine benzer kübik evlerin bulunduğu topraklara bıraktığınızda, bir şeyiniz kalmıyor. Urfa’da yaşamak zorunda kalsam herkesle ters düşerim derken, Harran’ı kabullenmeyi öğreniyorsunuz. Çünkü Harran sizi kabulleniyor her halinizle. Mevlana’nın hoşgörüsü Harran’ın toprağında var.

20171001_111622-01
Harran, ŞANLIURFA
20171001_113821-01
Harran, ŞANLIURFA

İki küçük çocuğuyla İstanbul’dan gelmiş karı koca buradan itibaren bizden ayrılıyorlar. Sırada Haldun’un rehberliğindeki Bazda köyü sakinleri ve de mağaraları var. Ondan önce belirtmeliyim ki, Türkiye çapında Erdoğan’a yüzde 96,8 oy oranı ile en çok destek veren ve evveeetttt diyen ilçe Harran olmuş. O da hem Urfa’ya hem de özel olarak teşekkür etmek için buraya, Harran’a gelmiş. Ben olsam ben de gelirdim. Kalan 3,2’lik azınlığın da elleri titremiş olsa gerek. Harran’daki beş ya da altı aşiret reisi ne istediyse, o olmuş. Sistemle, yerleşik düzenle uyumlu bir ilişki içerisinde olan halk, bu durumdan rahatsızmış gibi de görünmüyor ayrıca. Hepsi canı gönülden oyunu vermiş gibi. Fikir mi, benim fikrim mi? Yok kalmadı benim fikrim mikrim. Alternatifin olmadığı yerde, ne fikri, ne zikri? Benim tek anladığım seçimlerde Güneydoğu’yu alanın Türkiye’yi aldığı. Arapları arkasına alan kazanacaktır. Güç bu topraklardan doğuyor çünkü. Burası Ortadoğu’nun kalbi.

Burada en sık rastlanan isimlerden bir tanesi İbrahim. Her evde en az bir tane İbrahim var. O arada Bazda köyüne varmak üzereyiz Haldun’la beraber. Yol boyunca fotoğrafını çektiğim her çocuk bana poz veriyor. Kameraya poz vermek seçilmişliğin belirtisi olduğundan olsa gerek, çocuk akıllarıyla bunun içten içe bilincindeler. Tek kameraya baktıramadığım çocuksa karpuz çetesindeki sürünün asisi çıkıyor ve tellerin ardında ilgisini çeken şey her neyse, bana dönmüyor bile. İranlı bir fotoğrafçı var sadece yabancı olarak. Onun dışında nispeten akran iki yaşlı adam, bir kadın, üç tane de çocuk karşılıyor bizi. Bunlardan ikisi kız, biri erkek. Erkek çocuğun ismiyse tabii ki İbrahim. Kızlardan özellikle küçük olan paralanıyor. Boyunca plastik sandalyeleri taşıyor içeriden. Kendi aralarında Arapça konuşuyorlar Haldun’la. Tek kelimesini anlamıyorum. Hareketli olan ortancıl(ben öyle diyorum, okumayabilirsin eğer beğenmiyorsan uydurma kelimelerimi, bir tıkla yokum istersen, tdk odaklı yaşanmamalı geniş yazı evreninde) Emine, diğeriyse Hatice. Ablalar hep daha ağırdır ya, onlarda da öyle olmuş. Hatice ağır abla, Emine ise tam bir turizmci. Hatice daha duygusal, Emine’ye bir şirket ver onu zirveye taşımak, kara geçirmek için elinden geleni yapar. Gerekirse sabahlara kadar çalışır. Peki gayretlerin karşılığında hayatın getirdikleri seni tatmin eder mi? Her zaman değil. Çabalarsın çabalarsın sonuç ortadadır. Ama gene de çalışmaktan ve gelecekten umudunu kesmezsin. Her neyse, İbrahim mi? O iki abladan sonra bisiklete biniyor, bisküvisini yiyor, bakıyor, gülüyor, evin rahatı o, şimdilik. Bu üç çocuğun annelerinin ismiyse Güneş, bu kızlar Güneş’in kızları, o oğul Güneş’in oğlu. Kırk yaşında olduğunu öğreniyorum şaşkınlıkla. Benden küçük olduğunu öğreniyor o da şaşkınlıkla. Yüzünde derin çizgiler var, iyice esmerleşmiş teni. Herşeye rağmen çekici bir kadın. Cazibesini örtense analığı, karılığı, yaşam güçlükleri. Her gün her gün, sabahtan akşama elli koruma faktörlü krem sürmeden Harran güneşini yesem, bende benzerim Güneş kadına. Bir de benden yaşlı bir koca varsa başımda, vay bana vay’lar bana. İyi bir adam gibi görünüyor Güneş’in kocası(tam manasıyla erkeklere kefil olmam mümkün olmasa da). Ona dizimdeki enfeksiyon için ellerinde doğal bir krem olup olmadığını soruyorum. Urfa Devlet Hastanesi’ne gidiyoruz biz her şey için diyor. Doktorlar var diyor. Doktorlar Harran’a kadar girmiş yani, şifacılıkla uğraşan yok. Onun yerine turizm işlemiş iliklerine doksanlardan sonra iyice hareketlenen bölgede.

Emine elimden tutuyor, oda oda karış karış gezdiriyor, sahip oldukları her şeyi çocuk saflığıyla sergiliyor. Bu mutfak, bu banyo, bu tuvalet. Her cümlenin sonunda girer misin diyor. Nasıl namaz kılındığını gösteriyor(beni Hıristiyan sandı sanırım), çamaşır makinelerini, kilerlerini ve içindeki soğanlara kadar neleri var neleri yoksa tüm dünya bilsin ister gibi bir hali var. Nasıl coşkulu, nasıl enerjik anlatamam. Hiç yorulmaz mısın kız diyesim geliyor bir an. İbrahim hala daha bıraktığım yerde, teleşsız telaşsız oynuyor. Bu kadar mahreme girmek istemiyorum ben aslında, ama çocuklar turiste alışkın olduklarından fotoğraf çekilecekleri yerleri bile kendileri ayarlamışlar çoktan. Şimdi şu yeşilliklerin arasından çıkarken, şimdi şu duvara dayanmışken, şimdi şu biberleri toplarken, bunlar patlıcanlar… Hatta, Emine, önce benim fotoğrafımı, sonra da Güneş’le ikimizi beraber çekiyor poz poz. Ona da alışkınlar yani. Bana basacağı yeri gösteriyor bildiğinin ispatı olarak ve başlıyor çıldırmış gibi çekmeye. Güneş’le yan yana en az yirmi pozumuz oluyor. Haldun erkeklerle oturuyor, ben Emine rehberliğinde bağ bahçe dolanıyorum habire. Biraz anne duası gibi olacak ama Allah bahtlarını açık etsin, kötülere bulaştırmasın, çocuk gelin de olmasın bu tatlı kızlar. Barza mağarasına ya da mağaralarına giriyoruz şimdi de hep beraber. Hatice ve Emine de bize rehber. Kendimi yıllar sonra ilk defa Petra’da gibi hissediyorum. Anthony Minghella’nın İngiliz Hasta’sı ve Bernardo Bertolucci’nin Çölde Çay’ıdır bendeki yolda olma, çölde olma, çölde ölme hissinin kaynağı-ikisi de kitap uyarlaması. İnşallah bu topraklarda ölürüm bir gün. Mağaranın içinde hep bunları düşünüyorum.

20171001_121927-01.jpeg

Harran’a gelirken hiçbir planım yoktu. O yüzden belki de karşıma çıkan her insanın sözünü dinledim. Gel dediler gittim, ayrıldılar yoluma tek başıma devam ettim. Planda Barza yoktu, bu enteresan aile hiç yoktu. Haldun’la bir ortak yanımızın Bozcaada olduğunu öğrendim bu arada. Çiçek pastanesinde aşçılık yapıyormuş yazları, şimdiyse kadrosuz öğretmenlik yapmak üzere okullardaki mevcudiyetin belirlenmesini bekliyor. Bizi kısa süreliğine hayat bir araya getirdi. Kartını verdi, tekrar gelirsem eğer ben olmasam da Konukevi’nde kal ki iyice gez her tarafı dedi. Ben kaderden bağımsız hareket edemiyorum. Dolayısıyla tekrar yolum buralara düşer mi, onu da hiç bilmiyorum ama gelmek istiyorum ve eğer gelirsem de bu yarı çöl gibi olan Harran’ın kalbinde kalacağım. Uçsuz bucaksız tarlaları izleyeceğim. Kübik evlerde birkaç gece geçireyim, ondan sonra tekrar konuşuruz sizlerle. Pardon ben konuşurum, siz okursunuz eğer siteme yolunuz düşerse. Sırada Gaziantep var, ona göre.

20171001_120109-01.jpeg

 

UZUN İNCE BİR YOL : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN’den URFA’ya

20170930_100815-01

UZUN İNCE BİR YOL : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN’den URFA’ya

DÜNDEN KALANLAR :

Mardin’deki üçüncü akşamımı dışarıda geçirmeye karar veriyorum. İlk iki akşamı menüsündeki yegane yiyecek olan Mardin Kebabını yiyerek geçirdiğim Yusuf Usta’nın bahçesinden gına geliyor. İnsan baklava yese bıkar yahu her gün her gün! Farklı bir şey yapmanın zamanı geldi de geçiyor çoktan. İlk akşamlarımda acaba nereden ne kötülük gelir diye düşünürken, rehberimle geçirdiğim bir tam gün, Nusaybin’den Midyat’a uzanan maceralı mesaimizden sonra yüklendiğim aşırı özgüvenle akşam programı için düşüyorum yollara. Bu programı gerçekleştirmek zorundayım da. Çünkü kaldığım otelde davullu zurnalı tepinmeli bir kına gecesi yaşanmakta ve davullar sanki kulağımın içinde dövülüyorlar. Bağdadi’ye git demişti Fehmi, işletmecisi bayan olduğundan sorun çıkmayacaktır demişti. Bazen söz dinlemek gerekmiş. Tek bayan rahat rahat oturuyorum, bir sürahi Süryani şarabımı da yudumlamaya başlıyorum. Şaka şaka ikinci kadehte uykum geliyor. Bozcaada’nın ve Mardin’in şaraplarını yerinde içmeli insan. Ben gene de çok geçe kalmadan evin pardon otelimin yolunu tutuyorum. Hala davullar çalıyor gümbür gümbür, otel yıkılıyor. Ne çok seviyoruz millet olarak düğünleri, davulları, zurnaları, göbek atmayı, eğlenmeyi. O davullar gecenin köründe çalınıyordu daha, bilmem anlatabiliyor muyum?

20170927_172656-01
MARDİN

UFAK UFAK URFA :

Bugün cumartesi ve sabah sabah ne yapacağımı bilmez haldeyim. Çünkü kaldığım otel dolmuş vaziyette. Benim için aranan başka otellerde de sadece kral daireleri kalmış ve küçük çapta bir servet istiyorlar tek gece için. Urfa’ya geçeceğim ama Mardin’den sonra hareketlerimin kısıtlanacağı bir yer Urfa, bunu bildiğimden canım hiç gitmek istemiyor ama elbet bir gün gideceğim. Sonsuza kadar Mardin’de kalamam ya! Harran’ı tekrar göreceğim üstelik. Odayı son kez kontrol etmek için çıktığımda, birbirine karışmış merhem kokularını duyuyorum. Çarşafım sapsarı olmuş Fucidin’den. Oda temizliğini yapan kız bana yüz kere küfretse ve yüz bir, yüz iki diye de eklese haklı ama böyle olmasını bende istemezdim ki. Üstelik ağrım devam ediyor. Aynı dizi bir başka şehre taşımak için bir an önce yola koyulmam gerek. Ama önce biraz daha Mardin’in ara sokaklarında dolaşıyorum. Her yer tarih. Bu şehri sindirmek gerekiyor ama bunun için vaktim kısıtlı. Sokaklar turistlerle dolmuş. Haftasonu için yurdun dört bir yanından gelmiş konuklar esnafın yüzünü güldürüyor. Herkes mutlu mesut dolaşıyor. Her ara sokakta karşıma yeni yüzler çıkıyor. Bazı ara sokaklarsa, benzerlerine Avrupa’da rastlayacağınız, zamanında üzerinde şövalyelerin dolaştığı Ortaçağ’dan günümüze kadar orijinalliğini korumuş bir çehreye sahip. Yüksek yüksek basamaklardan atlaya zıplaya ilerledikçe her defasında bir başka vaha ile karşılaşıyorsunuz. Yüzyıllık taşlarla örülü duvarları sarmalamış sarmaşıklar, kulağınıza çalınan Arapça, Kürtçe şarkılar, her nereden geldilerse içerisine düştükleri bu çokseslilikten memnun yüzler… Bunun en önemli nedeni de elini kolunu nispeten daha rahat sallayarak yaşama özgürlüğüne sahip olman. Bu coğrafya için çok büyük bir lüks bu tahmin edeceğiniz üzere. Kaldı ki benim görmediğim ve dışarıdan fotoğraf çekmenin bile yasak olduğu, yitmiş gitmiş köylerinden zorunlu göçle ayrılmak zorunda bırakılmış insan hikayeleri barındıran bir coğrafya üzerindeyiz. Baş kaldırdığın anda başının ezilme ihtimaline karşılık, çoluğun çocuğun varsa hele, susuyorsun mecburen. E öyle.

20170927_173151-01
MARDİN

snapseed

Snapseed

Varışımın ilk gününün akşamında ara sokaklarda oynayan çocuklarla karşılaşmıştım. Çocuklar iyi ki varlar. Uzaktan da olsa hepsi birer neşe ve umut kaynağı oluyorlar. Şehirde bu saflıkta kalmak zor, çocuk bile olsan zor. Mardin’in daracık ara sokaklarında kendi uydurdukları oyunları oynuyorlar. Her defasında bir nine bekliyor oluyor başlarını. Yavrularını. Fehmi’nin söylediği gibi geçimi, idareyi, birbirini kollamayı öğreniyorlar daha bu yaşlarda. Bense hayatımda gördüğüm en güzel okul binasıyla karşı karşıya huzur dolu dakikalar geçiriyorum. Mardin Kız Meslek Lisesi’nin bahçesinde, müthiş de bir Mardin manzarası ayaklarımın altında, bir yanda yüzyıllık tarihi bina, rüzgarın uğultusu kulağımda, ilk defa bir okula gıptayla bakıyorum. Burada okumuş olmak da, öğretmenlik yapmak da ayrıcalıkmış gibi geliyor. Hadi buradan mezun oldun diyelim, diplomanın hakkını vermen gerekiyor, yoksa yüzyıllık duvarlar seni döver gibi geliyor. İnsana çok ağır bir sorumluluk yüklüyor okulun endamı(endam yerine koyabileceğim daha iyi bir söz şimdilik aklıma gelmiyor, gelince değiştiririm unutmazsam). Şimdiyse içeride hazırlanmakta olan el sanatları sergisi için hummalı bir çalışma var. Tüm çalışanların erkek olması tuhafıma gidiyor, sonra geçiyor. Benim içinse gitme vakti gelmiştir. Daha garaja gideceğim, yaralı dizimi ilk otobüse atacağım, beraberimde de çek çek bitmez bavulum var içerisinde merhemlerden bir dünya yarattığım. Sabancılar’ın müzesini geziyorum ayrılmadan. Çilekeş eşekler yolcu ediyor beni, çıkardıkları tıkır tıkır nal sesleri çalınıyor kulağıma. Bu kadar güzel bir şehrin böyle bir coğrafyada harcandığını düşünüyorum bir yandan, diğer yandan burada olmasaydı böyle değerli olamayacağını idrak ediyorum. Güneydoğu’nun incisidir Mardin, insan hayatında bir kez burada bulunmalı.

Çocuk gibi bir oğlanın kullandığı taksinin içinde rüzgar gibi giriyorum garaja. Urfa dediğim anda biz gideriz diyen otobüsün içinde beklemeye koyuluyorum. Biraz müşterisi olmakla beraber çok da dolu değil otobüs. Ne zaman ki yola koyuluyoruz ve muavin yanıma geliyor, Urfa bize ters diyor. İnsem de bana ters, otobüs çoktan hareket etti bile. Bakacağız diyor bana manalı manalı. İstanbul’a giden otobüsün içinde bir ben miyim ters? Urfa’ya girmeyeceğiz ki diyor. Beni neden aldınız diyorum, ben almadım ki diyor. Güneydoğu Anadolu’daki otobüs firmalarının seyahat politikalarına, müşteri memnuniyetindeki sorumluluğuna, en çok da konfor yaratma çabasındaki olağanüstü gayretine hayranlığımı dile getirmektense, diken üstünde geçirmeyi tercih ediyorum yolculuğumu. Kızıltepe’ye geldiğimde ise derhal bir başka firmanın otobüsüne sepetleniyorum. Orta kapının hemen arkasındaki çiftli koltuğa geçiyorum her yer boş dedikleri için. Suriyeli zapzayıf bir oğlan otobüsün kapısına yöneldiğinde, ürkerek cep telefonumu saklıyorum. Sonra da kendimden utanıyorum. Çocuk otobüsün içindeki çöp kutusunu boşaltmak için gelmiş sadece. Zapzayıf, çıplak ayaklı bir oğlan çocuğu karşımdaki. Dimdik duruyor aşağıda. Az önce çalma ihtimaline karşılık sakladığım telefonumla aşağıya iniyorum ve muavine “O kim?” diyorum. “Suriyeli” diyor sadece. Fotoğrafını çekeceğini anladığımda sırtını iyice dikleştiriyor oğlan, uzaklara bakıyor. Bana poz verdiğini fark ediyorum. Dönüp de bir şey söylemiyor, rahatsız da görünmüyor. Bir an göz göze geliyoruz, bu kare o an çıkıyor. “Neden onun fotoğrafını çekiyorsun ki?” diyor muavin şaşkınlıkla. Ondan güzel kare mi olur diyorum içimden. Kızıltepe’den yadigar bu Suriyeli çocuk kalacak geriye sadece. Tüm yolculuğum boyunca çektiğim fotoğraflar içinde benim için en değerli ve en özel karedir. Böyle biline.

20170930_141009-01
Kızıltepe, MARDİN

Seyahatimin kalanı nasıl mı geçti? Yerimin sahibi varmış. Beni arkanın arkası bir koltuğa atıverdiler. Alıştım artık. Biraz homurdansam da çok da oralı olmadım. Diyorum ya alıştım. Şirketlerin seyahat politikası olunca daha doğrusu bir politikası olmayınca elden gelen bir şey yok. İki buçuk saati aşkın süren yolculuğum esnasında acıtan bir şey geliyor aklıma. O da bugünün cumartesi oluşu ve elimde sınırlı sayıda pansuman malzemesi kaldığı. Bacağımı neyle kapatacağım, gazete kağıdıyla mı? İnternetten nöbetçi eczane bakıyorum, hepsi de ayrı ayrı bilmediğim yerlerde çıkıyor. Her şeyi boş veriyorum. Otelde bir yolunu bulacağım diye avutuyorum kendimi. Daha önce de kaldığım Harran Otel’ine geliyorum. Resepsiyonda bacağımın durumunu anlatıyorum. Arkadaşımız dışarıda, ona söyleyelim ama siz konuşun isterseniz diyorlar. Minik bir telefon veriyorlar elime, kulağıma dayıyorum ben de can havliyle. Merhaba dedikten sonra, bir şişe baticon, dört tane pomad, dört tane sargı bezi istiyorum, ben ücretini öderim ne tutarsa diyorum. Karşı tarafın sesi gidip geliyor, ben diyor başaramayabilirim, ben sizi götüreyim en iyisi diyor. Üstelemeye gerek yok değil mi böyle bir durumda, gülerek telefonu geri veriyorum. Resepsiyonist çocuk, gelince arkadaş sizi götürsün diyor. Gülerek asansöre doğru gidiyorum, başaramayabilirim dedi diyorum yüksek sesle. Bavulumu bırakıp, gerisin geri iniyorum aşağıya. Arkadaşımız geldi diyorlar, “siyah araba”. Kapının önündeki siyah arabaya doğru ilerleyip kapıyı açıyorum. Kibar bir çocuk, bu nasıl Urfalı diyorum kendi kendime. Değilmiş zaten. Babası Adanalı, annesi ise Antepliymiş. Salih ben babama benzemişim diyor. Beraber açık eczane arıyoruz. Sonra da Arapoğlu’na götürüyor beni. O anlamıyor ama hayatım boyunca gördüğüm garipliklere bir yenisi eklenmiş oluyor. Yanyana dizilmiş bir sürü lokantanın hepsinin önünde ve de arkasında birçok masası ve her bir masanın üzerindeki dikdörtgen sepetlerin içinde iki üç kilo kuru soğanları var. Kendimi yemek yapmak için masaya oturmuş gibi hissediyorum. Yok diyor burada adet böyle, ben şimdi gösteririm öyle yersin sen de diyor ve garsona iki ciğer, iki ayran söylüyor. Ciğerler lavaşların arasında ve kalınca bir tahtanın üzerinde geliyor. Bir tabakta da bol nar ekşili kuru ve de acılı soğan var. Neyse ki o doğranmış. Karşımda titiz titiz kabuklarından ayırdığı soğanı ince ince doğruyor. Lavaşın içine ciğerlerin üzerine serpiştiriyor. O ısırarak yiyor. Ben nar ekşiliden yiyorum. Mecburum, soğan yemek zorundayım. Urfa böyle yapıyor, böyle istiyor. Balıklı Göl’e gidiyoruz. Hayatım boyunca içmediğim kadar çok çay içiyorum arka arkaya. Bir bardak çay Arapoğlu’nda içmiştim. Burada ise bardakları  tazelemeden duramayan garsonların esiri oluyorum. Urfa’da alkol alabileceğin bir yer yok. Sıra gecelerinde bile maşrapada filan geliyordur herhalde. Öyle olunca herkes yemek sonrası çaya kahveye adamış kendini. Kolaylıkla adapte oluyorum ben de vaziyete. Bir yandan Balıklı Göl’ün hikayesini dinliyorum, bir yandan kaçıncı olduğunu saymayı unuttuğum bardağımdaki çayımı yudumluyorum. Şunu anlıyorum, yalnızken ve ortama güvenmiyorsam dizim ağrıyor. Şu an ağrımıyor mesela. Unuttum. Yarın erken kalkıp, Harran’a gitmem gerek. Şu an dizim ağrımaya başlar gibi oluyor mesela. Güven meselesine bağlı diz ağrım bir artıyor, bir unutuluyor. Bir de yarın yanımdaki tek şişe Süryani şarabını Salih’e vereceğim, Harran’dan acı biber almak çok uygun kaçmayabilir. Başka da Harran’dan ne alınır ki?

20170930_215943-01
Balıklı Göl

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

20170927_172531-02
MARDİN

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

Üçüncü günün sabahında Mardin’de açıyorum gözlerimi yine, yeni doğan güne. Dün çok zor geçmişti, dolayısıyla bugün daha zor geçecek gibi görünüyor iki büklüm yattığım yerden. Çünkü bugün dünün atamadığım yorgunluğunu da taşıyorum. Gece ağrıdan rahat uyuyamadım. Aslında hiç uyumadım. Yüzü koyun yatamadım, çünkü dizimin yatağa değdiği hiçbir pozisyonda acıdan duramadım. En kötü ihtimal sağ bacağımı keserler diyorum kendi kendime. Ben zaten kendi kendime konuşa danışa kendimi bitireceğim bir gün… Her neyse, diz kapağından itibaren kesebilirler mesela. İyi ama gezmek için bacak gerek bana.

Sabah sabah bandajını açtığımda diz kapağımın yaralı bölümünde bir parmak kalınlığında sarı bir iltihapla karşılanıyorum. Hiç durmadan zonklayan işte bu tabakadan yayılan sonsuz enerji. Mikropların beni terk etmeye niyetleri yok. Çok dirençliler ve asi sıfatını hak ediyorlar. Belki de beni ve dizimi çok sevdiler. Hiçbir yere gidecekleri yok bu yüzden. Pansumanını yapıp, aksaya aksaya aşağıya iniyorum. Ara ara titrediğimi fark ediyorum. En azından 112 beni ya da cenazemi alır götürür evime diye düşünüyorum şimdi de. En azından evimin en yakınındaki hastanenin morguna bırakırlar artık beni. Ne demiştim, kimselere ihtiyacım yok benim, kendim yeterim kendime, kendimi yok etmek için. Ne yani Yurtiçi Kargo ile mi gönderilceğim? Kargo muyum ben?

Yakın bir tarihte dizi çekimlerine sahne olmuş merkezi otelimde asansör yok. Hasta dizim için tüm Mardin’e yüz katlı asansör yapmaları gerek aslında. Sesimi duyan yetkili de yok. Büyükşehir ve Artuklu Belediyelerine kayyum atanmış. Kaymakama mı çıkayım, ne yapayım? Lobide karşılaştığım güvenlik görevlisi Bilal bana düşük sezon olduğundan ve talep olmadığından, tek kişilik bir tur ayarlayabiliyor ancak. Endişe dolu gözlerle bakıyorum Bilal’e. Ben diyorum, kendi kendime tahammül edemezken, bir yabancıya nasıl katlanacağım diyorum. Sorun olmaz, kardeşim gelecek diyor. Dizim için beni karşı sokaktaki sağlık ocağına götürüyor. Ne yaptınız diyor doktor bana, sadece düştüm diyorum. O da başka merhemler, mikrop öldürücüler veriyor(bendeki mikropların karakterini bilse balta, keser hazır ederdi de). Pansuman yapıp, yaramı kapatıyor. Doktor doktor gezer oldum, bir diz yüzünden. Çok kızıyorum kendime, ama kendi kendime.

Otele geldiğimde kardeşim saat on buçuk gibi burada olur diyor Bilal. Tamam diyorum. Odaya çıkıp pansuman için gerekli şeyleri çantama atıp, diğerlerini odada bırakıyorum. Son kez aynaya baktığımda dizimin acısından unuttuğum kavlamış dudaklarımı görüyorum. Biber gibi kıpkırmızı olmuşlar, acısı da cabası. Birden vazgeçmek istiyorum rehberden, gezmekten, şehirden, her şeyden. Dudağıma Silverdin sürüyorum acısını alsın diye. Dizimde Fucidin var. Her yerim krem, jel, merhem tiksiniyorum kendimden. Şu halde sakin görünmeye çalışıyorum topallaya topallaya aşağıya inerken ki, insanlar halimden ürkmesinler. Bu arada için için  Allahım ne yapacağım bütün bir gün boyunca, hiç tanımadığım bir adamla Mardin’de, aynı arabanın içinde diye düşünmeden de alamıyorum kendimi.

20170929_144536-01

BİR REHBER, BİR TAM TUR :

Rehberim uzun boylu, esmer bir adam. Aynı yaşlardayız, benden daha genç de olabilir. Adını söylüyor, derhal unutuyorum. Kur’an’da geçiyormuş. O da bir aşirete mensup, Arap aşiretine. Soğukkanlı görünüyor, dimdik yürüyor. Sonradan idrak ettiğim bir güven veriyor yanındaki insana. Onun varlığı sayesinde bütün sınırlardan, tüm ıssız ve tekinsiz yollardan hayata aldırış etmeden geçiyorum. Sadece bir kez PKK yok mu buralarda diyorum. Sınır ötesindeler diyor. Yüksek yüksek dağlara bakıyorum Nusaybin yolu üzerindeyken. Diyor ki, “eskiden akşam saat dörtten sonra bu yollar kapanırdı, Jandarma, bulduğunuz ilk köyde misafir olun, biz gideceğiz, PKK inecek, artık sizi koruyamayız derdi”. Bana gelince ben hep Batı’daydım, seksenlerde ise çocuktum, bizim böyle dertlerimiz yoktu ki! Bir dert vardı ama bizden uzaktı. Deyrulzafaran’dan başlayıp Deyrulumur’a uzanan bir güzergahta akşama kadar dolanıp duruyoruz beraber. Binmeden hiç olmadı kendimi arabadan atarım derken, konuşa konuşa akşamı ediyoruz. Asılsız bir bomba ihbarı, bir arama, bir efsunlu köy, bir antik kent, iki Süryani manastırı gezdik beraber. Daha ne olsun? Sınırın az ilerisinde, aralarında kendi köyünün olduğu Suriye’deki yerleşim yerlerini gösterdi bana uzaktan. Ataları Beyrut’tan göçüp gelmişler. Bir kısmının Suriye’de olması bundanmış. Hayatımda sadece iki şehirde, bir zırhlının üzerine çıkmış askerin, gözü silahının namlusunda, şehrin göbeğinde dolaştığını gördüğümü söyledim ben de ona; bu yerlerden ilki Beyrut’tu, ikincisi ise Mardin. O ise hayatla ve sistemle barışık. Yoksa çok acı çekersin diyor. Sen de, ailen de. Hayatında bir kez çocukken su diye rakı içirmişler, kendini kaybetmiş. Bir kadeh içmek zorunda kalsa uykusunun geldiğini söylüyor. Kur’an’a riayet ediyor. Arkadaşlarla otururuz, ben kola içerim diyor. Bilal kardeşim değil, kardeşim gibidir diyor. Aynı mahallenin çocuklarıymışlar. Beraber büyüdük farklı dinlerden, milletlerden insanlar olarak ve geçimi sokak aralarında öğrendik çocuk yaşta iken diyor. Bizde eğitim evde verilir diyor. Normal şartlarda bir arada bulunma ihtimalimin bir hayli düşük olduğu bir adamla(Doğu nire Batı nire?), sıkışık araba koşulları dahilinde epey bir mesai yapıyorum. Ve onun gözleriyle görmeye başlıyorum olayları. Söylediği çoğu şey mantıklı çünkü. Bir de sakin sakin, diretmeden, üste çıkmadan anlatıyor en önemlisi. Sakin kalabilen, susan her zaman kazanıyormuş hayatta. Böyleymiş arkadaş.

İlk durak Deyrulzafaran ya da Süryanilerin deyişiyle Mor Hananyo. Mor, Aziz demek Süryanice de. İçerideki gönüllü rehberimiz Lucas’ı beklerken çok güzel çaylarından içiyoruz bahçesinde. Dört otobüs var dışarıda. Geçen yıllarda yaşanan durgunluktan sonra esnaf da, turizmci de işlerinin açılmasından umutlu. Düşünsene diyor, çarşıda sandalyeleri alıp dışarıya koyan esnaf birbirine bakarmış sabahtan akşama kadar. Mardin’in ruhuna yakışan bir şey turist. Bu çokluk başka bir yerde yok. Hal böyle olunca da eşine az rastlanır bu hali ve tarihi dokuyu koruyup kollamak gerekiyor. Bir çay bardağındaki Süryani çayına sığıyoruz burada. Keyifle içebiliyorsunuz üstelik, benim gibi çay sevmeseniz de.

Rehberlik hizmeti için beklerken karşıdan gelen grubun içindeki adam yanında fotoğraf çekmekte olan kadına ilerideki uzuun sakallı yaşlı rahibi işaret ediyor. Ne yapayım ihtiyarlamış adamı çekip de diyor kadın. Araplar şöyle, Kürtler böyle, Süryaniler en şöyle de, biz Türkler de fırsat bulduk mu böyle dangalak dangalak konuşan bir tür’üz işte.

Sırada neresi var diyorum, Dara Antik Kenti varmış. Eski köy pardon mahalleye girer girmez, karşıdan gelen kızı tanıyorum hemen. Son gelişimde bize konu anlatımında bulunmuştu akranlarıyla beraber. Sarı sarı çocuklardı hepsi. Daha ilkokul çağındaydı bu kız ben geldiğimde, şimdiyse genç kız olmuş. Sarışındı, inceydi, ne anlattığını hatırlamıyorum bile. Şimdiyse akıllı uslu bir genç kız olmuş. Zamanın varlığını hatırlatan anlar çıkıyor insanın karşısına. Bu ise en önemsizmiş gibi görünen ama önemlisinden bir taneydi. Kaya içine oyulmuş evleri, yerin dibindeki akıllara ziyan zindanı, nekropolü, kilisesi ve tiyatrosuyla çok bin yıllık bir tarihe yataklık eden toprakların üzerinde yaşayan bir köy var şimdi. Zaman böyle bir şey işte. Bundan çok bin yıl sonra da belki de bir başka turist yanında bir rehberle geldiği topraklar üzerinde bundan çok bin yıl önce yaşamış köy evlerinden bahsedecek, kim bilir? İşin enteresan yanı aslında tarihi açıdan çok mühim olan yekpare taşların bazısı köylülerce alınıp, köy evlerinin inşasında kullanılmış olup, buradaki her bir ev de kendi çapında tarihi bir öneme sahip olmuş bu sayede. Ben bir apartman dairesinde oturuyorum mesela ve ileride tarihi bir hiçlik olacağından en fazla bir nekropol olarak hatırlanacak bu hiçlik. Hiçliğin sıfır noktasından gelmiş bulunmuş bir kul olarak, Doğu’nun Efes’ine olan hayranlığımı ancak böyle aktarabiliyorum sizlere üzülerek. Hiçlikten geldim, zenginliğin ortasına düştüm, gene hiçliğe döneceğim. Bazısı buna ebediyet diyor.

20170929_112857-01
Dara Antik Kenti

Yine soruyorum rehberime acaba bundan sonra ne var, ne var diye. Şimdi sırada asılsız bir ihbar üzerine araç kuyruğu var diyor. Kapıyoruz kontağı, oturuyoruz sıcakta, arabanın içinde. Tırlar, otobüsler, hususi araçlar olarak el elde baş başta bekliyoruz kuzu kuzu aranmayı ya da ihbarın patlamasını? Olağan bir rutinmiş aslında. Ehliyet ve ruhsatı almaya gelen trafik polisini inceliyoruz uzaktan. Yaşı küçük bir yandan, Egeli bir hali var öte yandan. Gelmiş buralara nerelerden nerelerden, belinde silah, güneş tam tepesinde arama yapıyor. Her an için başına her şey gelebilir de. Yol boyunca geçtiğimiz sayısız zırhlı ve araç arama bariyerlerine baktım durdum sadece. Dirlik yok burada, bir tür huzursuzluk sisi var tam üzerimizde. Batı’da doğmuş olmak istemez miydin diyorum rehberime. Deniz isterdim, bir de nispeten serin bir iklim, bu yaz kavrulduk biz diyor. Bu yaz hepimiz kavrulduk kavrulmasına da, buralar da ayrı kavrulmuştur hani. Bekleyiş uzadıkça garip garip şeylerden bahsediyoruz. Üçharfliler neredeler, buralarda var mı çok, Lübbey diye bir köy pardon mahalle vardır Ödemiş’te, o köy off mahalle-ağız alışkanlığı işte-istemediğini içine almaz haberin var mı, senin aile dizininden o köyün görünmez güçlerinin haberleri vardır gibi konuşmalardan sonra nihayet yol açılıyor, ihbar asılsız çıkmış oluyor ve biz de Nusaybin yolunda ilerliyoruz hızla. Az evvelki yığılmadan sızlanırken, şimdi de ıssızlıkta gidiyoruz. Ne bir araç, ne de bir insan var yolda. Kalecik Köyü aniden çıkıyor karşımıza. Dilim tutuluyor görünce. Uzaktan bir bülbül yuvasını andırıyor. Kale gibi yapmışlar evlerini. Şaşkın şaşkın bakarken, uzaktaki ihtişamlı halini fotoğraflamayı unutuyorum. Gidelim mi diyor, bu köy efsane diyor. Kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz köye doğru. Bir merak bir merak, sus pusuz heyecandan. Öte yandan bizi bekleyen ve karşılayan şeylere karşı da temkinli ve de hazırlıklıyız. Yokuş yol’a doğru rampa yukarı çıkarken iyice pısıyoruz. Dönsek mi diyorum, dönesim olmasa da. Geldik ki diyor. Hah diyorum, köy bizi kabul etti. Aile dizinimiz sağlam diyorum. Kahraman kumandan olarak atlıyorum arabadan. Üçharfliler, beşharfliler ben geldim diyorum. Bu sene o kadar çok Gizli Tarih okudum ki, zaman yolculuğu yapacağımı filan düşünüyorum bir eşik sayesinde. Fakat park ettiğimiz yer, bir evin arka tarafı çıkıyor ve heyecanla içeriden gelen seslere kulak veriyorum. İnsanlar Türkçe konuşuyorlar. Bir kadın ninesinin banyosundan bahsediyor. Şampuan al, bak orada Elidor diyor. ??? Ne bekliyordum ki? Söyleyeyim derhal; daha önce hiç duyulmamış bir lisanda konuşan siyah tüylü varlıklar ya da pabucunu ters giymiş küçük yaratıklar. Ninemin banyosu neyse de, Elidor beni bitiriyor. Tam bir hüsran. Yine de gözü açık hafiyeler gibi ipucu peşine düşüyorum. Muhakkak olmalı, burada bir yerlerde olmalı. Sonunda uzaktan bir kız çocuğu görüyorum, sırtında da çantası. Bana yüzünü dönmesini bekliyorum sabırla. Dönüyor, olanca çocuk suratıyla. Bir başka hayal kırıklığını daha kaldıramayacağımı düşünerek ayrılıyoruz köyden, pardon mahalleden. Gene de yol boyunca tüm paranormal olaylardan konuşuyoruz. Rehberimle bir ortak ilgi noktamız daha çıkıyor Kur’an da da bahsi geçen. Araplar için Kur’an’dan okuyup öğrendikleri ve yaşamları boyunca içselleştirdikleri şeylerin önemini anlıyorum iyice. Bir edebiyatçı için ya da iyi bir okuyucu için çok önemli hayat dersleri barındırmaları açısından Klasikler ne kadar önemliyse, insanı büyütüyor, olgunlaştırıyor, muhakeme gücü sağlıyor, idrakini sağlıyor ise, onlar için de Kur’an-ı Kerim o kadar mühim ve değerli. Onların Karamazov’u da o; ya da Suç ve Ceza’sı bir çeşit. Rusların Peygamberi de diyebiliriz Dostoyevski için. Bu durumda Hz. Muhammed için de Müslümanların Dostoyevskisi diyenler çıkabilir. Biri Allah’ın vergisi, diğeri Allah’ın elçisi. O kadar mühim yani.

20170929_131659-02-01
Kalecik Köyü, Nusaybin
20170929_131134-02
Kalecik Köyü, Nusaybin

Ezidilerin köyünden geçiyoruz şimdi de. Kimse yok, çünkü göç etmişler. Küp gibi küp gibi de evleri varmış. Rehberime, Ezidilerle Yezidilerin arasındaki farkı soruyorum. O ana kadar aralarında bir fark olduğunu da bilmezdim ya. Ezidiler, Irak’ta kabri bulunan Şeyh Adiy’i peygamberleri olarak görüp, Meleki Tavus’u da adı üzerinde insanlara tapınmayı reddeden, en büyük kötülüğün insan kalbinde bulunduğunu söyleyen bir melek olarak benimsemiş, Allah’a inanan kadim bir halk imiş. Kökleri nereye dayanırsa dayansın benim en çok erkeklerini Kürtlere benzettiğim ve burma bıyıklara sahip, her fırsatta ezilmiş, göçe zorlanmış, zulme uğramış, bıraksalar kendi halinde yaşayıp gidecek halkın çektiği cefayı, sürgünü aklı almıyor insanın. Sayıları her geçen gün azalan, azınlığın azınlığı olan bu kadim halk ciddi olarak nüfusu tükenmekte olan tüm varlıklar gibi korunup kollanmalı her fırsatta.

20170929_143414-01.jpeg
Deyrulumur
20170929_142438-01
Deyrulumur

Çay içmiştik Deyrulzafaran’da, su içmiştik yolda. Açlıktan ölüyoruz ama önümüzde Deyrulumur var daha. Süryaniler Mor Hananyo ve Mor Gabriel ismini tercih etseler de, Deyrulumur kulakta öyle bir tını bırakıyor ki ben bu haliyle adlandırıyorum her fırsatta. Yıllar önce burası tadilatta imiş. Fakat ben buraya gelmiştim diyorum onlara. İmkansız tadilat vardı diyorlar, imkansız ben burada bulundum diyorum. Vatikan’ı andırıyor, ondan mı acaba? Hayır. Ben buraya geldim yahu. Deli diyeceksiniz biliyorum ama geldim diyorum size. Ne şekilde olduğunu bilmiyorum ama burayı biliyorum. Bahçesini geçiyoruz bir boydan bir boya. Kilisenin gelirinin bir kısmı da geniş arazisindeki üzüm bağlarından geliyor. Ayrıca çoğu yurtdışında bulunan Süryaniler bağışlarını esirgemiyorlar burası için. Deyrulzafaran’dan daha gösterişli duruyor dışarıdan ve nispeten gözlerden uzak olduğundan kendi çapında ayrıcalığın ayrıcalığına sahip bir konumu var. Uzun bir koridormuşçasına iç bahçeye açılan dış bahçede yürürken üç genç geliyor karşıdan. Biri kız, ikisi erkek. Kız yol boyunca tellendirdiği sigarasını, bize bakıp yere fırlatıyor pervasızca. Deyrulzafaran’da bahsettiğim dangalakça konuşan Türk’e nispet eden kaba saba Kürt kızı da bizi ayrıca deli ediyor. Yerdeki tek çöp, onun az önce fütursuzca yere fırlatıp attığı izmarit oluyor. Bal dök yala yerlerde geride bıraktığı çöpüyle nam salıyor gencimiz. Biz bize benzeriz. Burası Hıristiyanların olsun, bize kalsa çöplüğe benzetiriz çünkü. Şimdiki mihmandarımızın ismiyse Benjamin, Lucas’la aynı yaşta gibiler. O da buranın tarihinden, insanların ayaklarını bastığı yere gömülmesini şart koşan büyük büyük rahiplerinden bahsediyor. İnanılmaz, bir gram toz yok hiçbir yerde. O kadar temiz ki her yer, o kadar temiz ki bu insanlar…

Midyat’a geliyoruz nihayet. Eski ve Yeni diye, o da Mardin gibi ayrılmış ikiye. Eski Midyat’tan önce Estel adı verilen Yeni Midyat’ın Bahar Sofra Solunu’na giriyoruz. Midyat tabağı yiyoruz öncesinde mezeler, arkasından tatlılar eşliğinde. Et yemeğe Güneydoğu’ya gelmeli. Tabağımdakileri silip süpürüyorum açlıktan ama bildiğin öküz doyuran cinsten toplamda. Kaburgası, içli pilavı, kapalı lahmacunu, şu an adı aklıma gelmeyen leziz leziz yemeklerinin tadı ise hala damağımda. Bunca şeyi de öyle ucuza yedik ki üstelik. Arkadaş biz şehirlerde şehir kazığı yiyoruz, sırf havasını solumak için. Şehirde yaşamanın bedelini misliyle ödüyoruz. Ben Estel’e yerleşip, Bahar Sofra Salonu’nun önünde kamp kuracağım diyorum. Dizimin ağrısını filan unuttum burada. Tavacı Recep’inkinden güzeldi kaburgası da, pilavı da. Tavacı’da dünyayı bırakırsın hesap geldiğinde, ne yediğini de anlamazsın üstelik. Bunu söylesen Tavacı’ya; benim giderim çok, kiram fazla diye sızlanır durur. Midyat en çok mideme hitap etmiş oldu, benden söylemesi.

Midyat, Mardin’in kaotik bir ilçesi. Neden mi kaotik? Çünkü çok araba var, çok insan var, ruhunda bir eskimişlik var, az biraz da zorbalık. Çöl mimarisi etkin ve tipik bir Ortadoğu şehrini andırıyor bu haliyle. Akşam çökmeye başladığından, telkari almak istiyorum diye ısrar edemiyorum rehberime. Ama Sahra Süryani Şarap Evi’ndeki şarapları tadınca mutlu oluyorum. Şairin sözlerine ek olaraksa şarabın da, mutlulukla bir ilgisi var sanıyorum. Aho Çinar’ın kartını alıyorum, eğer yerleşik düzene geçebilirsem şarap siparişi vereceğim kendilerine şişe şişe. Tatlısı, ekşisi, likörü hepsi çok lezizdi. Bavulumdaysa sadece bir tanesine yer vardı, daha dünyanın yolu var önümde. Şişe şişe şarap taşıyamam, ben kendimi zor taşıyorum gittiğim her yere. Midyat Konukevi’nin son katına kadar çıkıp, manzaraya bakıyorum. Bir yanda sağlı sollu kiliseler, bir yanda da cami. İşte genel olarak Mardin’in özeti. Çoksesliliğe kulak vermek gerek. Her sesi saygıyla karşılamak gerek yoksa rehberim Fehmi’nin dediği gibi yaşanamaz olur bu memlekette. Dünya böyle, bir yanda zulüm, haksızlık, bağnazlık, çile; diğer yanda sefahat gırla gidiyor sen istesen de istemesen de. Sense kaderinin seni  attığı yerde, yaşıyorsun bir kavganın içinde.

20170929_161814-01
Midyat.

 

 

UZUN İNCE BİR YOL : İKİNCİ BÖLÜM, SİİRT’e DOĞRU

20170928_132249-01

UZUN İNCE BİR YOL : İKİNCİ BÖLÜM, SİİRT’e DOĞRU

Çook uzun bir zamandır Siirt’e gitmeyi istiyordum. Sırf bu yüzden Mardin’dense Batman’a uçakla gidecek ve aradaki mesafeyi nispeten kısaltmış olup Siirt’i gördükten sonra da Batman’ı transit geçip, gerisin geri Mardin’e dönecektim. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı ve ben kendimi Mardin’de buluverdim. Şimdiyse burada bulunuşumun ikinci gününün sabahı ve bir kez gitsem, gayri ölsem de gam yemem dediğim Siirt’e gitmek üzere yola çıkıyorum sonsuz bir enerjiyle. Yazımı sonuna dek okuma gayreti gösteren okuyucularım hakkındaki genel kanımsa şöyle; aranızda pek çoğunuz bir gün Rönesans’ın başkenti olan Floransa’yı, Venedik’teki gondolları, New York’taki Özgürlük Heykeli’ni, yedi harikayı, olası sekizincisini, Unesco Dünya Mirası listesindeki yerlerden herhangi birini görmeyi istemiş ama Siirt’i görmeyi dileyeninize rastlamak çok ender görülen bir durumdan öte, bir vaka olacaktır kanaatimce. Bu bilinçle temkinli bir yazı yazmaya çalışacağım yaşadıklarıma ilişkin, sırf sizi ürkütmemek adına. Bu arada Siirt’i göremeden döndüm, zira Baykan’a gittim ve hayatımın en zorlu, en çileli yolculuklarından birine giriştiğimi bilsem gene de gider miydim hiç bilmiyorum. Neden gittiğimi de bilmiyorum aslında ama gitmiş bulundum bir vesileyle. Vesilem kendimdim bu da böyle biline.

Ne diyordum? Uzuun ve çileli bir yolculuktan sonra Baykan’a vardım ki indiğimde toprağı öpecektim nerdeyse. Sonrasındaysa avara kasnak dolaştım durdum ilçede, nihayet döndüm daha da geç olmadan bin şükürle güzeller güzeli Mardin’e. Hayır, hiç de abartmıyorum. Bu yazımı okuyup da peh…burjuva, hatta pis burjuva Türkiye’nin gerçekleri bunlar, insanlar oralara zorunlu ve zorlu(gerçekten zorluymuş) hizmet için gidip gelip durdu yıllarca da gıkları çıkmadı diyenlerinizi duyar gibiyim. Oturduğun yerden sıkmak kolaymış, gelmeden, görmeden, yaşamadan bilemezmişsin. Geldim, gördüm, ama döndüm hemen. Burası Türkiye ama değil sanki. Arabistan’a gelmiş gibiyim. Hatta hatta gidersem bile, yabancılık çekmeyeceğimi anladım bu bana bir çeşit ön alıştırma olan seyahatim sayesinde. Siirtspor hakkında fikrim değişti mesela. Siirtliler hakkında da. Siirtspor’un maçı var dendiğinde, şöyle bir dönüp bakacağım uzaklara doğru dolu dolu gözlerle. Siirtliyim ben diyene de. Şaka bir yana, bundan sonra anlatacaklarımda ne bir yalan ne de abartı var. Bütün karakterler gerçektir, konuşmalar da. Aksini ispat edebileniz olamayacağına göre, bunun için gayret gösterdiğiniz takdirde elime geçen ilk inşaat balyozuyla kıracağım kalplerinizi teker teker. Hani temkinli olacaktım, bu tehditkar hava da nereden çıktı diyenlerinize, buna ek olarak da neden diksin bu kadar diyen bir Avanos’luya cevaben diyeceğim ki son kez; dikim çünkü tek başınayım – dikim çünkü engelli bir annem var – dikim çünkü hayat böyle ve onunla başa çıkamıyorum ve dolayısıyla ben de böyleyim, değişmem de mümkün görünmüyor bundan böyle. Bir de Siirt yolunda başıma gelmeyen kalmadı ondan böyle.

Acısının şiddeti her geçen gün artan yaralı bacağıma rağmen, müthiş bir motivasyonla garaja geliyorum. …gelmesine de, sorduğum her acenta farklı farklı saatler ve ondan da farklı ulaşım planları sunuyor önüme. Sonunda çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun bir görevli Midyat biletimi kesiyor. Oradan Batman’a, oradan da Baykan ve dolayısıyla Siirt’e giden otobüsler varmış. Dışarı çıkıyorum ve beş dakika geçmeden sizin araba geldi diyor çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun genç. Tekli koltuğa oturtuluyorum ve beyaz minibüs kolaycacık doluyor benden sonra. Zayıf, esmer, sakallı bir adam, yanında ise yaşlıca bir adam arkada kalıyor. Minibüsteyse oturacak yer kalmıyor. Bunun üzerine ikiliden daha genç olan, çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun görevliyle önce atışmaya başlıyor, sonra da tehditler savurmaya. Sesler o kadar yükseliyor ki etraftan birer ikişer neler oluyor diye gelmeye başlıyorlar. Bana yalan söyledin, bizi bu arabaya bindireceksin diyor ve üst üste üç beş kere sen benim kim olduğumu biliyor musun diye soruyor. Toplu taşım araçlarını kullandığına göre o da bizim gibi halk olmasına rağmen, dahil olduğu halk’ın hangi aşiretinin mensubu olduğunu anlatmaya çalışıyor sanıyoruz buna ek olarak. Bunu da en ilkel haliyle yapıyor. Malum burada aşiretler konuşuyor. Öyle olunca da kavga iki kişi arasında başlayıp iyice dallanıp budaklanıyor. Kavga uzadıkça uzuyor, çünkü kimse onun kimlerden olduğunu bilmiyor. Kavgası da kuyruklu oluyor buraların. Fakat çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun oğlan da alttan almıyor. Kanımı kessen seni bindirmeyeceğim diyor üst üste. Kanımı kessen, kanımı kessen, kanımı kessen… Bu cümledeki tuhaflığı seziyorum ama kavga odaklı düşündüğümden oralı olmuyorum. Minibüs yolcularının elinde çekirdek eksik kalıyor tek. İzliyoruz keyfe keder. Burada keşfettiğim bir başka şey de, hiçbir erkek çalışanın seni, beni, onu alttan almadığı. Müşterisin, para veriyorsun yok. İşin fenası eğer pısarsan iyice tepene çıkıyorlar. Tek başınayım ve pısarsam yanarım. Bunu anladığım andan itibaren, önüme gelene posta koyuyorum ben de. Kavganın sonunda ne oldu derseniz, kanımı kessen (ısrarla damarımı demedi), seni o araca bindirmem diyen çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun genç, bir türlü nereden, kimlerden olduğunu öğrenemediğimiz öteki genci bindirmedi arabaya ama beraberindeki yaşlı adam derhal bir koltuğa oturtuldu. Minibüs hareket ettiğinde geride kalan iki genç hala daha birbirlerine yer gibi yer gibi bakıyorlardı uzaktaan uzaktaan.

2017-10-13 18.56.38

SİİRT YOLUNDA :

Ömerli’den geçip Midyat garajına uğruyoruz ilk önce. İki tavuğu torbalamışlar yolculuk öncesi. Hayvanlar altlarındaki kırmızı naylon poşetlere o kadar uyuz olmuş haldeler ki, dönüp dönüp ditmekte buluyorlar çareyi. Sinir içinde insanların arasında dolaşıyorlar. Bir çeşit yolculuk travması onlarınki. Kimse fikrini sormuyor acaba bu seyahati onaylıyor musun bu vaziyette, kıçında bir torbayla diye. Sonunda da dertop edilip bir başka otobüse bindiriliyorlar gariban gariban. Bizse minibüsten otobüse aktarılıyoruz. İşin tek sevindirici kısmı, yıllar sonra, uzaktan da olsa Hasankeyf’i görme şansı yakalayacak olmam. Yoksa iki buçuk saatlik yolu beş saatte almış oluyorum bu güzergah sayesinde. Ordan ona bin, burdan buna geç, tüm ilçelerden geç. Teneke kutulardan simyacılar gibi hunilerle ucuz yakıt doldurulmasını bekle. Ama Mardin coğrafyasına hakim ol böylelikle. Hasankeyf’in son halini görünce de kederlen dur oturduğun yerde. Diyecek sözüm kalmadı yetkililere an itibariyle. Baraj çalışmaları tam gaz devam etmekte. Bu güzellik yok olacak yakın bir tarihte.

20170928_101836-01
Ah yavrum yavrum…

Otobüsün içi yirmi yedi derece. Benim hizamdaki ikili koltukta oturan çift, bu sıcakta, yapış yapış, el ele, diz dize. Hani şu birbirine hiç durmadan aşkım denen ve insanı gerzekleştiren karmaşık ve manasız bir sevgililik süreci vardır ya, onu yaşıyorlar ve yaşatıyorlar hepimize. Otobüsün yarıdan fazlası dolu ve bunca insanın nefesi birbirine bulaşıyor, karışıyor, gidecek yeri olmadığından da öylece havada kalıyor. İnsanın dayanıklılığını azaltan, sabrını sınatan önemli faktörlerden biri olan sıcak hava, sıcak bir ortam, buram buram akan ter bacağımdaki sızıyı unutturuyor. Öte yandan mikroplar daha çok ürüyorlar böyle havada. Altımda paçaları daracık bir pantolon var. Nasıl sıkılıyorum anlatamam. Kendimi kaybediyorum. Asabiyetten besleniyorum hunharca. Muavin çocuğa sert çıkıyorum, o da bana. Diyorum ya kimse kimseyi alttan almıyor burada. Klima zaten yok, havalandırma da çalışmıyor. Bir bebek yol boyunca ağlıyor. En sonunda bayılarak uyuyor. Bense ne uyuyabiliyor, ne de bayılabiliyorum. Sadece oturduğum yerden kin güdüyorum otobüs firmasına, şoföre, muavine, tüm dünyaya. Sanki dünya dedi bana, git Siirt tarafına. Olsun ben kızıyorum. Buranın halkına reva görülen şey buymuş, görmüş oldum diyorum kendi kendime. Ben tek seferlik binmiş bulundum, bir kez de ölmez sağ kalırsam eğer, dönüşte bineceğim sadece. Bu insanlarsa burada yaşıyor, mecburen kullanıyorlar otobüsleri, minibüsleri. Yazık değil mi onlara, bu sıcakta? Öğle sıcağı camlardan, otobüsün havasızlığı içerden vuruyor hiç durmadan. Saunaya binmiş gidiyoruz sanki. Muavin çay, kahve servisi yapıyor kaynayan otobüsün içinde. Bakıyorum üfleye üfleye içenler var her şeye rağmen. Yolun kalan kısmının ücretini istiyorlar şimdi de benden. Beş lira keseceğim diyorum. Ara söyle diyorum firma sahibine ya da ben diyeyim ver bana numarasını diyorum muavine. Yok bende diyor. O zaman inince anlatırsın diyorum. Sağa sola bakıyorum. Kimseden tık yok. Herkes cefaya alışık. Çocuk da bayılarak uyudu, kurtuldu sonunda. Bir ben varım direnen. Pencereden dışarıya bakıyorum, şimdi diyorum şoförün kafası atsa, beni sokağa atsa, ne bir benzinlik var etrafta ne bir yerleşim yeri. Onu bırak hayat belirtisi yok. Toz toprak, bomboş bir yoldayım sağlı sollu. Bir tek yol var üzerinde gittiğimiz.

Mardin’den yola çıktığımız andan itibaren beş saat geçmiş. Baykan’a geliyoruz bu süre zarfında. Koşa koşa şoförün yanına gidiyorum. Her şeyi söylüyorum, herkes beş lirayı kesse, firma havalandırmayı yaptırır, klima taktırır diyorum(sanki pencere tipi klima bahsettiğim). Şoför baygın baygın dinliyor beni, yolcular da öyle. Onlar daha Ağrı’ya gidecekler bu halde. Ben pes ettim. Veysel Karani Hazretleri’nin türbesi var burada, onunsa çılgın gibi bir ziyaretçisi. Benim için de sürpriz oldu diyorum içimden. Bakalım nasıl karşılanacağım, Siirt Baykan’da bu haldeyken.

20170928_141040-01

BAYKAN :

Otobüsten inip, kendi kendime konuşarak karşıya geçtiğim ve sağ tarafı dükkanlar, sol tarafı lokantalarla çevrili caddesini geçip, hala daha kendi kendime konuşarak geldiğim Veysel Karani Hazretleri’nin türbesinin olduğu alana giriyorum şimdi. Yeni bir bina olduğundan mimari açıdan göze hitap eden hiçbir tarafı yok. Gelmişken içerisini ziyaret ediyorum. Haremlik bölüme giriyorum ki, çok hoş olmayan bir koku çalınıyor burnuma. Kadınlar plajda gibiler. Uzanmış çene çalıyorlar. Çorapsız olanların ayaklarına takılıyor gözlerim. Kimisinin ayakları kirli. Kokuların kaynağı belli. Onların o ayaklarla bastığı yerlerde seccade sermeden namaz kılanlar var. İçime baygınlık geliyor. Yarabbim ben nereye geldim böyle?

Kaçar mısın bir yerden, kaçıyorum koşa koşa. İnsanlar yüzünden. Hacı Bektaş’a giderdim ben derinleşmek için.  Sınandığımı iyice düşünmeye başladığım anlar bir süre sonra başlıyor. Yemek yemek için oturduğum restorandaki geveze garsonun hiç susmayan çenesine yakalandığım dakikalar oluyor bunlar. İnsan hiç mi susmaz? İki dakika lokmaları ağzıma atıyorum iki dakika sonra başımda bitiyor. Emine Erdoğan Siirt Tillo’lu. Kaç bin peygamber geçmiş oradan, haberim var mı? (Yeryüzüne hiç o kadar peygamber oldu mu?) Sancaklar da buralı, haberim var mı? Amma iyi bakmış Karani Hazretleri annesine, değil mi? Biraz diyorum yukarılardan aşağıya insek de, halk nerelerden çıkıp buralara geliyor öğrensek. Nusaybin diyor, Adana diyor, Arap gelir en çok buraya diyor. Kendisi Kürt’müş ama bir Siirtli olarak Bitlis’ten çektiğimiz diyor(sormadan). Türbe ve her tür bağış Bitlis Vakıflar Müdürlüğü’ne gidiyormuş. Ah bu Bitlis! Ama diyorum esnafa kazanç kapısı buralar diyorum. Yan masaya oturan hanımlarla konuşuyorum. Adana’dan gelmişler. Buralarda elle yemek yeme kültürü var sanırım, sırf o yüzden kebapların yanına pilav koymuyorolabilirler. Koymasınlar da. Tavukları elleye külleye yiyorlar. Ekmek yok, lavaş var. Lavaşı açıp, içine mıncık mıncık etleri, sonra da garnitürü yerleştiriyorlar. Ben çoktan bitlenmiştim bu usülde. Çünkü tuvalet, lavabo için camiye gönderiyorlar insanı ve o tuvalete girenler de az evvel bahsettiğim türbede sere serpe yatan kadınlar. Gözüm kadınların arkasındaki biri çocuk olmak üzere, bir dede ve bir babadan oluşan erkekler masasına takılıyor. İki porsiyon ızgara söylemişler ortaya. Dedesi torunu yesin diye bakıyor, torunuysa dede sen ye diye yırtınıyor. Dedesine duyduğu şefkati kelimelere sığdıramam. Salata da ye, doymadın dede, sen ye dede… Bir zaman sonra haremlik selamlık oturan iki masanın tek bir aileden geldiğini anlıyorum. Torun kadınların masasına gelip ağlıyor ben doymadım diye. Dede ye, dede ye dedi dedi aç kaldı tabii. Garson geliyor gene yanı başıma, ağzı kulaklarında. Çok önemli bir bilgi daha verecek şimdi kesin. Atomun sırlarını verecek gibi bir hali var ya da kendinden başka sadece MİT’in bildiği mühim bir devlet sırrını paylaşacak benimle az sonra. Fakat diyor ki “O iki masa var ya, aynı ailedendi onlar. Bu gelindi arkası dönük olan. Adettir onlarda gelin kayınbabaya sırtını döner de yer. Karşısına geçip de ağzını açıp kapamaz öyle terbiyesinden.” Birileri MİT’e, CIA’ya bu önemli bilgiyi iletsin derhal. Benim uğraşacak halim yok. Beş saatlik, kırk vasıta değiştirmeli, uzuun bir yol var önümde çekmem gereken. Aynı gelin bu ve benzer şartlar altında, bastırıla bastırıla artık nasıl geri kaldıysa, düşmanca bakıyordu az evvel hiç tanımadığı bana.

20170928_132341-01

Yaram ne halde bilmiyorum ama çok acıyor. Burada sağlık ocağı var mı diyorum, var diyorlar. Gidiyorum doktorun yanına. Enfeksiyon kapmışsın diyor. O zamana kadar bunu anlayabilecek durumda olmadığımdan çok acıyor diyorum Mersin’li aile hekimine. O da hiç buraların insanı değil sanki. Hemşire bir kız geliyor pansumanım için. Hepsi de tayinlerine düşmüş gibiler. Eczaneye giriyorum ilaç almak için, buralı mısınız diyorum? Evet diyor eczane sahibi. Klimaya sahip olan tek ve en lüks yerdeyim sanırım. Hiç çıkmak istemiyorum eczaneden. Hep içinde kalmak istiyorum eczanenin. Silverdin ve baticon alıp çıkıyorum yazık ki. Bu arada sabahtan beri tuttuğum çişim içimde yaşayıp gidiyoruz beraber. Sıcaktı ya, terle attım sanırım bir kısmını. Geri kalanıysa çıkar beni çıkar beni diyor artık ısrarla. Tuvaletin yerini soruyorum bineceğim minibüs şoförüne. Restoranı işaret ediyor bana. Bir garsonla daha konuşacak halim yok. Hepsini görmezden geliyorum ve dışarıda bulunan tuvalete doğru ilerliyorum. Daha yaklaşır yaklaşmaz kesif bir koku ve kapısına örtülerini sermiş kadınlar ve çocuklar karşılıyor beni. Aklım almıyor o kokuyu çeke çeke neden orada oturmayı seçtiklerini, Allah’ın yeri tükenmiş gibi! Bile bile giriyorum içeriye. Tuvaletler nasıl pis anlatamam. Sifonumsu bir şeyi çekmeye çalışıyorum umutsuzca. Güya alaturka tuvaletler arasından seçtiğim en temizinin içindeyim. Üstüme başıma tuvaletten sıçrayan sular bulaşıyor. Dizimdeki enfeksiyon geliyor aklıma. Öğürecek gibi oluyorum. Boşver diyorum, et altına bundan iyidir. Tam çıkarken lavabo takılıyor gözüme. Lavaboların tuvaletlerden daha pis olduğunu görüyorum. Abdestlerini alıyorlar, ayaklarını yıkıyorlar, ağızlarını temizliyorlar, bulaşıklarını yıkıyorlar aynı yerde. Delirmemek içten değil. Bir kadın, ayağında terlik yerdeki iki parmak olmuş suya basmamak için parmak uçlarının üzerinde geliyor bana doğru. Çok geç diyorum içimden. Bağışıklık sistemine bakar, nasılsa alışmıştır bünyeniz bunca pisliğin içinde her tür mikroba. Ben düşüneyim orama burama sıçrayan suları. Ben düşüneyim enfeksiyon kapmış zavallı bacağımı. Tuvaletin bulunduğu bölümün dışında yalak gibi bir şey görüyorum. Yalağın başında çömelmiş, az evvel yıkadığı bütün tavuğu olduğu gibi küçük tüpün üzerinde kaynayan tencereye atan kadını görüyorum. Benim burada gördüklerim arasında son kare bu oluyor. Dünyanın sonu gelmiş diyorum. Restoranın bahçe kısmından geçerken, televizyonda ünlü yazar suçunu itiraf etti diyor. Neler olmuş böyle diyorum ekran karşısına geçerek. Yanıma gelen garsona tuvaletler leş gibiydi diyorum. Engel olamıyoruz, burada yatıp kalkıyorlar, acıyoruz diyor. Acımayacaksınız bunca rezilliğe diyorum. Böyle şey olmaz. Pisliğe acınmaz.

Tekrar şoförün yanına gidiyorum. Yol uzun, tuvalet pisti, giremedim diyorum. Ne yapsak diyerek birbirlerine bakıyorlar. Bir tanesi, bir başka bir tanesini çağırıyor yanına. O da ilerideki oteli işaret ediyor, ben şimdi ararım git sen diyor. Gidiyorum. Otel bomboş. Tuvaletler de. Tuvaletimi bıraktığım yere ikinci defa gelmek adetimdir. Düşünceli düşünceli ayrılıyorum Baykan’dan.

20170928_132017-01

DÖNÜŞ :

Tam bir kriz. Hasankeyf’den geçmeyeceğimizi öğrenince, yüzler düşüyor, moraller bozuluyor bende. Tarife göre Batman’da inecek, oradan Diyarbakır’a geçecek, oradan ancak Mardin’e gidebilirsem yetişirmişim evime. Evimde beni bekleyen bir şey yok diyemiyorum onlara. Buralara kıyasla Mardin benim evim, o ayrı tabii. Midyat’ta dolaşmak da hayal oluyor bundan böyle. Ama Baykan’daki tek dileğim de gerçek oluyor. Bir an önce Mardin’e varmayı dilemiştim içimden. Ferah ferah, uçarcasına dönüyorum şimdi karanlıkta gerisin geriye. Gidip Yusuf Usta’da Mardin Kebabı yiyeceğim görgüsüzce. Dün de aynı yerde aynı kebaptan yemiştim, yine aynı şeyleri yiyeceğim gidebilirsem eğer. Hele bir varayım da evime…

 

 

 

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

 

 

20170927_145611-02
SAVUR

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

2013 yılının ılık bir Eylül ayında çıkmıştım yola, son defasında. Öğleden sonra bindiğim otobüsten yine ertesi gün aynı saatlerde yarı uyuşuk, uykusuz, şaşkın bir vaziyette inmiştim. O defasında Urfa’da inmiştim, nasıl sıcaktı anlatamam. Şimdi uçakla Mardin’e gidiyorum. Ne mi değişti? Aradan geçen dört sene beni yaşlandırdı. Sırt çantası taşımak zor geliyor. Yirmi küsur saatlik yolu çekmek de. Bu yüzden sabah uçağıyla gidiyorum, elimin altında da benimle zıtlaşıp duran tekerlekli valizim var. Bir şeylerin ters gideceğinden haberi varmışçasına geliyor peşimden, sonunda da kırılıyor zaten. Ama bilirim ki çok kahrımı çekmiştir, beraber gittiğimiz her yerde. Benim küçük küheylanım, yanımda nerelere nerelere gelmemişti ki! Dolayısıyla bir ufak ameliyat geçirecek geri döndüğümüz zaman ve eskisi gibi olacak umarım. Sanki çekeceklerinin bilincinde, beni götürme der gibi bir hali vardı bir gün öncesinde. Benim kolay kolay iflah olmayacak bacağım da aynı gün benzer sinyaller vermişti. İlk defa düştüm. Aslında çok düşerim de… yola çıkmadan bir gün önce düştüm bu sefer, bu bir ilk ona göre. Şiş bir dizle sıcağı sıcağına döndüğüm evimde iyi olacağım telkinleriyle hazırlandım durdum, ama neticede yaralı ve mikrop kapmış bir bacak taşıdım durdum beraberimde. Güneydoğu’da doktor doktor gezdim bir yandan. Yaralı bacağım, kırık valizim, plansızlığım ve çeşit çeşit merhemlerimle, tam ben kendime acıyacakken, hayat acımayınca bir anlamı kalmıyor ahlanıp vahlanmanın ne yazık ki. Valizimin içi, oksijenli su, şişe şişe tentürdiyot ve batikon, pomad, sargı bezleri, tamponlar, bir şişe şifalı şurup, en nihayet kavanozun içinde taşıdığım dört sülükle doldu taştı git gide. O kadar çaresizdim yani. Alternatif tıp yerine alternatif sürüngen denedim en nihayet. Gaziantep, Bakırcılar Çarşısı’ndaki bir aktardan tanesi iki buçuk liradan aldğım dört sülük hayatımı kurtardı. Şurubu içmekten korktum, sülükle can buldum. Babaannem yapardı rahmetli, benim de ruhum yaşlanmış besbelli. Her neyse, herkes patlıcan kuruları, fıstıklı baklavalar, çeşit çeşit baharatlarla bavul doldururken, ben dört sülükle döndüm Gaziantep’ten. Valizimin içindeki hal böyleyken, Güneydoğu nasıldı diye soranlara şu cevabı vereceğim fazla uzatmadan; bir zamanlar, bölgede bulunduğum zamanlarda patlak vermiş olan Suriye’deki iç savaş ve bize sirayet eden mülteci sorunu, sonrasında ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar, ablukalar ve de Sur’un çilesi bölgeyi gidilemez hale getirmiş; bizi de, bulunduğumuz yerden, yazılmış senaryoların izleyicisi etmişti. Filmin sonu ise hala belirsiz. Hiç bitmeyecek gibi duruyor. Bir taraftan durulsa, bir taraftan coşuyor. Bir film olsaydı eğer, tür olarak dram, gerilim ve korkuyu barındırıyor olurdu bünyesinde. Yer yer hepsi birbirine karışsa, iç içe geçmiş olsa da, dram yanı ağır basıyor her fırsatta. Ortadoğu mutlu sonların toprağı olmadı hiçbir zaman. Bundan sonra olması da mümkün görünmüyor. Bunun böyle olmasını halklar mı istiyor, politikacılar mı? Masaların üzerinde çok daha büyük masalar var ve onlar ne isterse o oluyor. Hakikat böyle olunca da, diren diren yollar yokuş’a çıkıyor.

20170927_141729-02
Savur

20170927_144221-02.jpeg

UÇUŞ BOYUNCA :

Rötarsız kalkan uçakta, isminin Ayşe olduğunu sonradan öğrendiğim, Mardin’in Ömerli İlçesinin, Çimenlik köyünden, annesi pencere tarafında oturmuş sessizce bulutları izlerken, ben de diğer yanda kızının ağzından aile hikayelerini dinlerken buluyorum kendimi. Güçlü kuvvetli bir kadın Ayşe. Kırklı yaşları aşındırmaya başlayalı biraz zaman geçmiş, konuşkan bir tabiatı, kendinden ve tarihinden bahsetmekten mutluluk duyan bir hali var. Kalp gözü açık, algıları açık. İki çocuğu ve kocasıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Ona kalsa köyünde yaşayacak temelli ama şartlar el vermiyor. Kocasının işi, çocukların okulları, bekarlıkları var önünde. Hem Kürt, hem Arap, hem de Süryani kanı taşıyor. Zor değil mi, diyecek olursanız, çeşit olmuş, değişik olmuş onunkisi de. Bana sen nerelisin diyor, ben tek bir yerli değilim diyorum yani karışığım. O oradan, bu buradan, onun osu oradan, busu buradan… Benim yerlerim dağınık, Ayşe’ninse işler kan kısmında karışıyor. Ben tam olarak nereliyim, hiç bilmiyorum. Üzerindeki yarım kollu t-shirt’ü gösterirken, Kürdün gözü aldadır diyor. Kırmızı en sevdiği renk. Ben de severim acı kırmızıyı. Sadece yaş aldıkça, iyice karalara bürünmek geçiyor içimden. Yaşlandıkça bir ferahlık geleceğine, kararıyorum galiba ben gittikçe. Mevsim itibariyle pekmezli cevizli sucuk yapma zamanı geldi çattı, bağbozumu var şimdi diyor. Ahh…diyorum, Süryani şarapları ne harikadır. Gülüşüyoruz. İçim bir an ferahlıyor sanki. İki saatlik yol konuşa konuşa sona eriyor. Beni havaalanından köylerinin muhtarının minibüsüyle şehre bıraktırıyor. Köye gel diyor ama ben henüz gidip gidemeyeceğimi bilmiyorum. Dizim çok ağrıyor, ne yapacağımı çok bilmiyorum aslında. Bu dizle programımı yavaşlatmam gerek ama vakit kısıtlı olunca durup düşünüyorum ister istemez. Ne yapak, ne yapak?

Mardin havaalanına indiğimde kendimi Akabe’deymiş gibi hissetmiştim. Galiba son defasında Ortadoğu’da Ürdün’de bulunmuştum. Ovanın orta yerine, hatta bir çöle inmiş gibi hissetmem ondandı. Bayıcı bir hava ise dışarıda beni bekliyordu. Yeni Mardin’se yine yeni inşaatların merkezi olma yolunda ilerliyordu daha büyük adımlarla. Alçak alçak ovalara, yüksek yüksek evler kurmuşlar, kuş gibi kuş gibi de içine girmiş oturmuşlar. Ben gidiyorum dedim kendi kendime; asıl, gerçek, değişmez, özünü koruyan Eski Mardin’e. Telkarinin, tatlı şarapların, tarihin dokusunun korunduğu, kadim dinlerin başkenti, Mezopotamya’nın kalbine, ben gidiyorum gerçek Mardin’e.

20170927_142350-01

20170927_135658-01
LÜTFEN PARK ETMEYİNİZ. RİCA EDİYORUM.

İLK DURAK : SAVUUURRRR

Kadim valizim otel odasında, kadim düşünceler başımda, kadim sözcüğünün büyüsüne kapılmış vaziyette takıntılı takıntılı düşüyorum yollara. Savur’a gidebilmek için semt garajına gidiyorum. Biletimi alıyorum, bekliyorum ki minibüs gelsin. Gençten bir oğlan kendi çapında beni sorguya alıyor. Nereliyim, nereden geldim, neden geldim(deli miyim, dudu muyum, ajan mıyım, Lawrence’ın uzaktan hısım akrabası mıyım, neyim), memur muyum, öğretmen mi, doktor mu hemşire mi? Bense tek bir şeyi merak ediyorum, Savur’da bir restoran bulabilecek miyim acaba karnımı doyuracak! Kahvaltı etmedim, öğle yemeği de yemedim, bir süre daha da yiyemeyecek gibiyim. Neyse ki restoran varmış. O sırada dolmuş geldi haydi toparlanın diyorlar. İçtimaya çağrılmışızcasına ilerliyoruz büyük bir ciddiyetle beyaz araca doğru. Gidiyoruz gitmesine de, çoktan dolmuş minibüsün içinde bana bir küçük pembe tabureyi gösteriyorlar oturayım diye. Derhal cırlıyorum ben de. Cırlamam saygıyla karşılanıyor ve derhal eşi ve kızının yanından kalkan bir başka genç adam koltuğunu teslim ediyor bana nezaketle karışık mecburiyetten ötürü. Emanete sahip çıkıyorum ben de. Tüm yolcuların benim cırlamamdan hemen sonra bir başka ortak sorunları daha var önlerinde. O da insani şartlarda yirmi beş kişilik insan kapasitesine sahip minibüsle tek seferde 35 yolcu taşıma gayretleri. Mini mini tabureler, ayakta beyler ve de yine sığmayan yolcular. Şoför bıçkınlıktan ve bitirimlikten ölecek ölürse. O da şunu yapmakta buluyor çareyi: önü beşliyor. Tam beş adam ön tarafa sığıyorlar. Bir tanesi kucağına mı oturacağım diyor. Hayır diyor, şoför koltuğunu paylaşacaklarmış. Paylaşıyorlar da. O halde bizi sağ salim getiriyor ya Savur’a. Pes. Bilmem yöre insanının karakteri hakkında, dayanıklılığı, sabrı ve azmi konusunda bir fikriniz olabildi mi? Burada çok başka kanunlar işliyor. Herkes kafasına göre hareket ediyor, siz de dışarıdan gelen bir yabancı olarak kayıtsız şartsız kabul etmek durumunda kalıyorsunuz bu durumu. Ayakta kalan iki adam bir saati aşkın süren yolu dört büklüm geliyorlar sıcakta. Bir tanesinin ter burnundan damlayacak ama mendil uzatırsam yanlış anlaşılacağımı düşünerek, böyle bir girişime teşebbüs etmiyorum. Beşli koltuktan bir adam kullanılmış, sümüklü mendilini uzatıyor cömertçe. Sarışın, mavi gözlü çocuk fırlatıyor kirli mendili ve damlayan terleriyle yaşamayı yeğliyor çaresizce. Aracın içindeki nüfus git gide azalırken, yanıma oturuyor tutulmuş vaziyette. Savur’a yeni girmişken fotoğrafını çektiğim tek ev anneannesinin evi çıkıyor. O bizim diyor şaşkınlıkla, ben evi fotoğraflarken. Nazik anneannenin evinin önüne park edenlerden sıtkı sıyrılmış olsa gerek ki, evimin önüne park etmeyin, rica ediyorum diye yazmış ya da yazdırmış bir güzel. Nazik anneannenin nazik torununa da soruyorum derhal, çok aç olduğumdan, etrafta bir restoran olup olmadığını. Var diyor ve beni Savur’un galiba tek restoranının önünde indiriyor. Açlık çeke çeke giriyorum kapısından içeriye. Bomboş masalar, boşaltılmakta olan tencerelerle karşılanıyorum. Ne yemek var diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Yanında diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Aşçı ya da garson ya da hem aşçı hem garson hem lokanta sahibi, gençten bir oğlan karşı çaprazımdaki dolabın üzerine oturup bana bakıyor. İnsan, hayatında, garip anlar yaşar ve bu, o garip anlardan biri oluyor benim açımdan. Uzay gemisiyle getirilip, Savur’a bırakılmış bir varlıkmışım gibi izliyor beni. İlk önce bana böyle ağzı açık bakan birinin karşısında yemek yiyemeyecekmişim gibi gelse de, güvece yumulup unutuyorum tüm dünyayı. Karşıma geçip beni izlemesi önemsizleşiyor bir süre sonra. Güveçte etli patlıcan harikaydı bu arada.

20170927_142421-01.jpeg

20170927_154100-02-01
Savur, MARDİN

Savur, Mardin’in en enteresan ilçelerinden biri imiş gerçekten. Sokaklarında sadece “erkek” insan görebiliyorsunuz. Oyun oynayan çocuklar bile “erkek” çocuk. “Kız” çocuklar hep evde. Erkekler hep sokakta. Onlar hep evde. Hacı Abdullah Bey konağına gelin gelmiş teyze ve bir süre sonra eve gelen gelini, burada hiç çarşıya gitmediklerini, bir ihtiyaçları olduğunda evin beyini arayıp ekmek getir, et getir, süt getir diye talimat verdiklerini anlatıyor. Teyze tam dört yıldır hiç çarşıya inmemiş. Gelini ise gezmeye, çarşıya anca şehre indiklerini söylüyor. Hal böyle olunca ve dört bir yanım sırf erkekle dolunca, ne yaptınız kadınlarınıza diye soruyorum çarşıda oturan adamlara. Beni getiren minibüs şoförünü yakalıyorum oturduğu yerden. Kadın yok mu hiç diyorum; vaaarrr diyor, evdelerrr diyor. Amazonlar’ın arasına düşsem de benzer bir tepki verirdim gibime geliyor erkek yok muu, ne yaptınız erkeklerinize diye. Ama en güzeli, en doğrusu kadınla erkeğin bir arada durduğu, birbirine yabancılaşmadığı ortamlar. Bu ülkede sanayileşmenin olduğu ya da turizme açık sahil kentleri dışında bu normalliği yaşamak çok nadir bulunan bir durum benim bütün gezilerimden anladığım kadarıyla. Görmeye görmeye şaşkın şaşkın ya da ne yapacağını bilmez bir halde, şuursuzca bakıyorlar erkekler karşı cins’e. Hatta görünce gözlerine inanmayanlar bile var. Kendisinin farkında olmadığı ama vahşi bakışlar taşıyan birçok erkek görerek tamamladım bu son gezimi de sayelerinde.

20170927_142553-01
SAVUUURRRR, MARDİN

Sokak aralarında fotoğraf çekmek için dolaşıp dururken, evinin önündeki kesilmiş odunları modern sanat adı altında fotoğraflamaya çalıştığım aynı evden yükselen olgun bir erkek sesi ne yapacaksın o odunları çekip çekip de diyor alaylı bir şekilde. Birileri gülüyor bana. Bu iyiye işaret diyorum. Başımı kaldırdığımda sesin sahibinin dev cüssesi ve misafirperverliğiyle karşılanıyorum. Biz onları kışın yakacağız zaten ki diyor. İçimden siz yakmadan son bir kez fotoğraflayayım istedim desem de, hak veriyorum kendisine. Beni ılgıt ılgıt değil de küfür küfür esen bahçesine çağırıyor. Fakat zaten geç kaldığımdan ne çay ne de kahve içecek fırsatım yok diyorum. Bana gidip görmem gereken yerleri tarif ediyor. Söylediği yerlere ben zaten gittim, çok ıssızdı ürktüm diyorum. Burada bir şey olmaz diyor. Doğrudur. Uzaktan kale gibi görünen konaklarına onun sayesinde gidiyorum. İstersen bizim hanım da gelsin seninle diyor ama hanım pek istekli görünmüyor benimle dağ taş dolanmaya. Zaten ben de yanımda insan “erkek” ya da insan “kadın”la gezemiyorum. Alerjim nüksediyor insan’a karşı, duyarlılığım, bazen de duyarsızlığım artıyor birlikte geçirdiğimiz süre uzadıkça. Hal böyle olunca, yollar bana yoldaş, sırdaş. Nasıl ki Hacı Abdullah Bey Konağı’na gelin gelmiş teyzenin meskeni o konak olmuşsa,  benim meskenim de yollar bundan sonra.

20170927_143018-01.jpeg
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150028-01
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150405-01
Hacı Abdullah Bey Konağı

THE BEGUILED – KADIN AFFETMEZ

 

IMG_0697

THE BEGUILED – KADIN AFFETMEZ :

“Askerler, eli silahlı, ürkmüş bir kadından daha korkutucu şey yoktur dediler.” Bayan Farnsworth

“Cesaret yalnızca zamanı geldiğinde gerekeni yapmaktan ibarettir.” Bayan Farnsworth

“Kadın Affetmez” olarak çevrilen ve bu isimle Yeşilçam melodramlarını anımsatan film çok başka kulvarlarda dans etmekte. Bir edebiyat uyarlaması olan “The Beguiled”, aynı isimli kitabın ikinci ve söylendiğine göre çok daha başarılı bir uyarlaması imiş. Thomas P. Cullinan ise kitabının yazarı. Filmini izlemediğim ve kitabını okumadığım için şimdilik karşılaştırma şansım yok. İlk filmin ve içerisinde olduğu her filmin ağır topu olmayı başarabilmiş Clint Eastwood’un yanında, yıllar sonra, ara ara rol çalar gibi olsalar da toplu performans sergileyen oyuncuların genellikle soluk kostümler içerisinde arz-ı endam ettikleri mütevazı sayıda kadından oluşan hanımlar topluluğunun beyazperdedeki dışavurumundan bilinçli şekilde yaratılmış bir mizansen olması dışında, herhangi bir rahatsızlık duymadığımı belirtmeliyim en başta(bu uzuun cümleyi kesemiyorum öyle bir anda). Kulağa çılgınca gelen içerisinde beyazlar giyinen erkeksiz kadınların yaşadığı malikane fikri, savaş koşullarında normalize edilebiliniyor pekala da. Bu şaşırtıcı ve gittikçe acımasızlaşıp ürküten güruh, sergiledikleri çok farklı karakterleriyle aynı zamanda her biri bir başka görevi ifa etmekle görevli bir gövdenin parçası, hatta hatta bir ağacın dallarını andırıyorlar zaman zaman. Sanki bir yap bozun parçası gibiler ve ayrılsalar da yeniden birleşiyorlar bir anda sanki aralarında bir mıknatıs varmışçasına. Tıpkı Edwina’nın söylediği gibi, kaçıp kurtulmaları imkansız gibi görünüyor çoğu zaman bir cehennemi andıran kendi küçük cemaatlerinden. Öyle de oluyor, Edwina’nın kurtuluşa ve erkeksiz geçen yıllarının son bulacağına dair son umut kırıntıları da, Onbaşı’nın hazin sonu ile beraber tükeniyor en sonunda. Eğer isteniyor da olmuyorsa, erkeksiz kadınlar tabiri çok acı verici geliyor hem göze hem de kulağa.

Yönetmen koltuğunda tüm filmografisine hakim olduğum, baba mesleğini sürdüren bir kadın yönetmen olan Sofia Coppola var. Oyunculukla yola koyulan yönetmenin altıncı uzun metraj çalışması olan “The Beguiled”, bu sene Cannes Film Festivali’nde, ona, bir de en iyi yönetmen ödülünü kazandırmış. Kendisinin gözümdeki kredisini baki kılan, aynı zamanda en sevdiğim filmi olan Lost in Translation’dan yıllar yıllar sonra gelen ve kendine has nüansları olan bir film var şimdiyse karşımızda. Tür olarak gerilimi de bünyesinde barındıran Don Siegel uyarlamasından sonra, dram yanı ağır basmış, her yaştan bütün kadın oyuncuların karakterlerini doksan dakika gibi kısa bir süre içerisinde seyirciye göstermeyi başarabilmiş olması açısından bakıldığında, yönetmenin oyuncu yönetiminde son derece başarılı bir tutum sergilemiş olduğunu görüyoruz. Savaş ortamında, genel olarak soluk ve açık renk kıyafetler içinde görmeye alıştığımız hanımlar, bir birey olarak ağırlıklarını koydukları gibi, her biri özgün birer karakter sergileyebilecekleri dar alanlarda göz kamaştırıyorlar adeta. Film bir kadın oyuncu yönetme filmi gibi de öte yandan. Fakat literatürde böyle bir kavram olmamasından ötürü, şimdilik benim ve sizin aranızda kalacak bir terimle baş başayız. Yönetmeni kadın, oyuncuların tamamının bir eksiği de kadınlardan oluşmakta ve hal böyle olunca, feminist bir bakış açısı sergilenebilecek filmde, kadın ruhunun gizli kalmış yönlerini, tutkularını, kıskançlıklarını, ihtiraslarını ve ihtiyaçlarını sergilemeyi uygun görmüş yönetmenimiz. Kadın kadının kurdudur demeden, öyle bile olsa dümeni ivedilikle ters yöne kıran, onun yerine sineye çekmeyi, alttan almayı, talihsizliği kabullenmeyi gösteren filmde tutkulu bir de sahne var, benden söylemesi… Her filmin bir rengi vardır derler, bu filmin rengi ise dışarıdan vakur görünen, saflık ve temizliği temsil eden, ama aslında her tür çılgınlığa zemin oluşturabilecek “beyaz” kanımca.

IMG_0699

IMG_0698

Toplamda dört yıl süren ve eyaletler arası bir savaş olan Amerikan İç Savaşı’nın üzerinden üç sene geçmişken Virginia’nın ormanlık alanında mantar toplamaya gelmiş küçük bir kız bir ağacın altında yatmakta olan ve bacağından yaralı paralı asker Onbaşı McBurney’i pek fazla uzakta olmayan ve kendisinin de ikamet ettiği Bayan Farnsworth’un kız okuluna götürüyor. Genç hanımların bulunduğu okulda, dört öğrenci, bir öğretmen, bir Bayan Farnsworth, yakışıklı Yankee gelesiye kadar da sıfır erkek var. Erkeklerden, dış dünyadan ve kapıdaki savaştan izole bir yaşam süre gidiyor içeride, demir parmaklıkların ardında. Köleler ayrılalı çok olmuş ve bir Kuzeyli olarak gelen yakışıklı askerle ne yapacakları gerçeği filmin ana eksenine oturuyor bundan böyle. Bir sürü kadın, bir tane adamla aksi gibi görünse de güçlükle başa çıkabiliyorlar. Çünkü hepsi adama göz koyuyor. Fakat savaşın karşı tarafından geliyor genç adam herşeyden önce. Yani o bir düşman savaş koşulları altında. Üstelik uzuun zamandır erkeksiz kalan yedi kadının yedisinin de ilgi odağı oluyor bir anda. Genç, yakışıklı ve muhtaç durumdaki genç adamın cazibesine yenik düşüyorlar teker teker. İrlanda asıllı onbaşı bir paralı asker ve ilk zamanlarda yaralı bacağını tedavi eden kadınlara duyduğu minneti belirtmekte zarar görmüyor. Aynı zamanda fena halde ortamcı da kendisi. Nabza göre şerbet veriyor. Gönül almayı, kalpleri kazanmayı iyi biliyor. Onu Güneyli askerlere teslim ettikleri takdirde, başına gelebilecekleri bildiğinden, hanımların suyuna gidiyor usul usul.

IMG_0696

Malikanenin otoriter sahibi ve aynı zamanda yöneticisi olan Bayan Farnsworth gidecek başka yeri olmayan kızlara iyi bakıyor, onları besliyor ve eğitmeye çalışıyor aynı zamanda. Her işlerini kendileri yapmaya çalışıyorlar. Çamaşırlar yıkanıyor, yemekler yapılıyor, bahçe tırmıklanıyor, hayvanlara bakılıyor. Bu sıkıcı ve rutin işlerinin arasında, bir adam hayatlarına dahil olduktan sonra, büyüğünden küçüğüne hepsi onbaşıyla vakit geçirmek için can atar hale geliyorlar. Biri giriyor biri çıkıyor odasına. En nihayet Bayan Farnsworth odaya girmeyi yasaklıyor. Bir an önce iyi olup, yola koyulmasını umdukları genç adamın onlarla kalmasını istiyorlar aslında içten içe. Evde bir askerin olması her birini değiştiriyor bu arada. Giyim kuşamda daha bir özenli hale geliyorlar beklenmeyen ziyaretçilerinin karşısına çıkmadan önce. Odasına dua kitabı götürenler, bir bardak su ister misin diyenler, iyi geceler öpücüğü verenler ve kalbini ona açan hurilerle çevriliyor genç adam. Onbaşı’ya ise sırasıyla reşit olan her genç hanıma kur yapmak düşüyor. Hepsi farklı farklı hisler barındırıyorlar ona karşı. Dünyada derslerden başka şeylerin de var olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorlar onun sayesinde. Bundan iyisi Şam’da kayısı diye düşünenler içinse, bunca arzulu bakışın nesnesi olan adamcağızın yakaladığı şansın nasıl tersine döndüğüne ve işlerin nasıl da bir anda rayından çıktığına şahit oluyoruz. En büyük tehlike olan kıskançlıklar çıkıyor su yüzüne yavaş yavaş. Sürtüşmeler, sataşmalar devam ederken, Güneyli misafirperverliğini göstermekten de kendilerini alamıyorlar bir yandan. Eskiden danslı, müzikli partilerin verildiği evdeki ruhu canlandırmaya çalışıyorlar onu çağırıp, baş köşeye oturttukları akşam yemeği sayesinde.

IMG_0702

Filmin en enteresan sahnesi olan kesik bacağı törenle toprağa verme sahnesinde, yönetmen uzaktan izletmeyi tercih ediyor yaşananları. Bu esnada uyanıp da, bacağının yerinde yeller estiğini gören onbaşı ise sinir krizi geçiriyor. Ev erkanını düşman ilan ediyor. Kendisini teskin etmekse mümkün olmuyor. Bu iyi huylu ve yardımsever genç hanımlar, deli ve kindar kadınlara dönüşüyorlar onun gözünde bir gecede. Ona göre odasına gitmediği için kendisinden intikam alma peşine düşüp, onu yatağa mahkum ediyorlar. Kin güdüyor onlara bu yüzden. Gitse, gidemiyor bacaksız haliyle. O da kırıp döküyor öfkesinden. Potansiyel bir tehlikeye düşmüş Onbaşı’yı birliğe teslim etseler, konuşmasından korkuyorlar. En şeytani fikir, ufaklıkların birinin aklından çıkıyor. Zavallı Onbaşı eve ilk geldiğinde bahçeye yıkılmış, yedi nazik el tarafından verandaya taşınmıştı tedavi edilebilinsin diye. Şimdiyse aynı verandada kefeni dikiliyor ve aynı eller onu bu sefer kapının hemen önüne, demir parmaklıkların gerisine bırakıyor. İzlemeye koyuluyorlar sonra da uzaktan. Sağ çıkmak tabirinin ne anlama geldiğini görüyoruz sayelerinde, aksi şekilde.

IMG_0701

Filmin senaryosunun sıkıntılı olduğu düşünülse de, ders verme gayretinde olmayan, insanı, özellikle de kadın ruhunu, tüm açmazlarına rağmen gözler önüne sermeyi başarmış bir filmden fazla şey beklemek de haksızlık gibi geliyor bir yandan. Oyunculukların hiç aksamadığı, Nicole Kidman’ın altın çağını yaşadığını filmografisine eklediği Bayan Farnsworth karakteriyle iyice pekiştirdiği, Kirsten Dunst’ın tatlılıkla rol çaldığı, Colin Farrell’ın rol arkadaşları açısından en talihli olduğu, çok talihsiz bir karaktere hayat verdiği, biz kadınların yan yana, omuz omuza birbirimize destek olurken, hesapsız gelen bir erkeğin yaşamlarımızı nasıl da kolaylıkla alt edebileceğini, bizi birbirimize düşürebileceğini, öte yandan bunu da bertaraf edebileceğimizi tüm acımasızlığıyla gösteren bir film olmuştur kanımca The Beguiled. Bu taraftan bakınca, Kadın Affetmez ismi çok da yanlış görünmüyor aslında.

70th Cannes Film Festival 2017, Photocall  film "The beguiled".

 

 

 

 

 

 

 

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER

IMG_0690

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER :

Şiiri kimin için yazdığı değil, kimin yazdığı önemli.” Cory

Acın hafiflemeyecek. Eğer insanı rahatlatan bir an varsa, o da acıya alıştığın andır.” Cory

Bir iyi bir de kötü haberim var. Kötü haber bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Kendini hep eksik hissedeceksin, bu hiç değişmeyecek. Kızını kaybettin ve hiçbir şey onun yerini tutmayacak. İyi haber, bu fikirle barıştığın anda kendine acı çektireceksin… Acıdan kaçamazsın. Eğer kaçarsan, kendini esirgersin. Kızına ait bütün anılardan kendini yoksun bırakırsın. Attığı her adımdan, son gülücüğüne kadar. Acıyı kabullen. Kızından kopmamanın tek yolu bu.” Cory

Taylor Sheridan’ı dizilerde ve sinema filmlerinde aktör olarak izlemiş olanlar, “Sicario” ve “Hell or High Water” sayesinde ise senarist olarak rüştünü ispat ettiğini bilenler için, beyaz bir kelebek misali gelmiş ve ekranlarımıza konmuş bir film “Wind River”. Sinema yazısı şiir gibi mi olurmuş, beyaz kelebek de nereden çıktı şimdi diyenlere, filmin ilk sahnesinde kullanılan dizeler birer referans olacaktır kanaatimce. Bu bir film üzerine yazılmış ve paragraflara sığdırılmış düşüncelerimin bir bütünüdür neticede ve onu okuma sabrını gösterdiğiniz sürece bu yazıdaki kanaat önderiniz de ben olacağım bundan böyle. Bir film izleyene, bir kanaat önderliği benden size hediye. Kaç kaçabilirsen yazdıklarımdan ama yakalandın bir kez… Bir parçacık şansın varsa eğer, Jeremy Renner’ın canlandırdığı Cory karakteri gibi bir avcı koruyup kollayacaktır seni ya da bir savaşçıysan eğer teslim olmayacaksındır hain kurtlara. Ciğerin patlayana dek, barometreler eksi yirmi dokuz dereceyi gösterirken, altı mil boyunca koşabileceksindir kangren olmaya yüz tutmuş çıplak ayaklarınla buz gibi karın üzerinde. Çok zor şartlar altında kalmış birinin yaşama arzusunun şiddetini bilemeyeceğin gibi, kendi sınırlarını da bu zor şartlar altında kalmadan tartamazsın. Natalie kadar dayanıp dayanamayacağını düşündüğün anda kendini kurbanın yerine koymakta olduğun gerçeğiyle yüzleşirsin ve okyanusun öte tarafında konumlanmış olan üç tarafı denizlerle çevrili, yedi bölge, cins cins insanla bezeli ülkende benzer korkularla yüzleştiğini ve hele de bir kadınsan eğer kendini daha daha çok kurbanla özdeşleştirmekte olduğunu görürsün için ürpere ürpere. Sen kara kara düşünürken, siyah sana en çok yakışan renk olsa da, bu hal çok başkadır aslında. Hele de kadına karşı her tür şiddetin tavan yaptığı şu zamanlarda, ne yaş, ne baş, ne ırk, ne mezhep mühimdir dönüp de baktığında. Bu ülkede yaşayan bütün kadınlar, erkek egemen toplumun, siyasi hedeflerin, kadına aç gözlerin “şimdilik canlı” hedefleriyiz. Bunun için haddimizi bilip ıssız yerlerde dolaşmamaya, evimize hava kararmadan dönmeye, erkek arkadaş edinmemeye gayret ediyoruz. Batı’ya, sıcak iklimlere, denize yakın yerlere yerleşmeye çalışıyoruz hep bu yüzden. Evimiz, okulumuz Batı’da olsun, sosyalleşme umudumuz bizimle olsun diye. Beyaz bir Amerikalı’nın kaleminden çıkmış olsa da benim zihnimden çıkan haliyle feminist olarak değerlendirilebilinecek ama gittikçe şiddetlenen korkularıma hitap eden bir filme ait düşüncelerim var yazımın her satırının içinde. Kadınlardan nefret eden adamlarla çevrelendik kanaatimce. Kanımı donduran bu düşünce için filmin çekilmiş olduğu buz gibi Wyoming’e ya da Kars’a gitmeye gerek yok bir de. Şimdi dönelim filmimize…

Sektörün çok yönlü işlere imza atan insanı olarak Taylor Sheridan için “çok yönlü” sıfatı doğru bir tabir olsa gerek. Emin adımlarla ilerliyor ve git gide çıtayı yükseltiyor filmografisiyle. Bir filmi tamamiyle sahipleniyor ikinci defaya mahsus olmak üzere. Hem yazmış hem de yönetmiş bu defasında. Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığı bir çok adaylığın yanısıra, ödülle taçlandırılma kısmına gelindiğinde Avrupa’dan hem de en prestijli semalarından kayda değer ödülleri topladığını görüyoruz ve bunu da usulca yapıyor Teksas doğumlu beyaz adam. Avrupalıların, Amerika’nın bu bakir ve nispeten az bilinen coğrafyasından gelen sade insanlarının hikayelerini önemsediklerini ve ondan öte entelektüel kesimin ilgisini fena halde çektiğini düşünüyorum. Kara mizaha yatkınlıklarıyla bilinen Coen Kardeşler’den aşina olduğumuz topraklar, kar, kış, sonsuz da bir beyaz, bu defa dram odaklı bir hikayeye fon oluşturmuş. Şartlar gereği münzevi ve mütevazi hayatlar yaşanıyor burada. Filmin, yaşamları ellerinden alınan iki kayıp kızı da yaşıyor olsalardı eğer, ilk fırsatta gideceklerdi buradan. Onlar da öldüklerinden, şansları da beraberlerinde giriyor mezara yazık ki.

IMG_0691

IMG_0693

Film Kızılderili bir kızın, gecenin bir vakti, çıplak ayakla nefes nefese ve çığlık çığlığa karın üzerinde koştuğu, bir an yere çöktükten sonra tekrar koşmaya devam ettiği sahne ile açılıyor. Pırıl pırıl bir havada bembeyazlığa geçiyoruz bir sonraki sahnede. Bir avcı, kılsız tüysüz koyunları gözleyen aç kurtları tek tek vuruyor pusuya yattığı yerden. Kapısını çaldığı evde onu karşılayan ve aralarının limoni olduğu her halinden belli Kızılderili kadının, onun karısı olduğunu ve yavaş yavaş gizemi çözülen fotoğraftaki kızın, yine gizemli bir şekilde ölen kızları olduğunu öğreniyoruz. Sonuçta bunca acıya dayanamayan bireylerden oluşan aile parçalanmış; kızları umutlarıyla beraber gömülmüş, geriye kalan bir tek oğulları da annesiyle yaşıyor. Olaydan mesuliyet duyan baba da film boyunca gördüğümüz üzere bir yaşam bilgesine dönmüş, felsefe yapıyor acı çeken herkese. Kendini, masumları korumaya adamış bir avcıya dönüşmüş vaziyette kar kıyafetleri, tüfeği ve kar motoruyla mesai yapıyor sağda solda. Oğlunu insancıl yetiştirmeye gayret ediyor öte yandan. Ona ata binmesini, fakat bunun için atın saygısını kazanması ve ona karşı nazik olması gerektiğini anlatıyor. Ona bir kadına ve genel olarak bütün insanalara karşı takınması gereken tavrı anlatıyor gibi. Karısının ailesi Arapaho yerlilerinden ve hem kızı Emily hem de oğlu Casey Kızılderili ırkının belirgin fiziksel özelliklerine sahipler. Belki de tam da sular duruldu derken Natalie’nin cesedini bulan kişi yime Cory oluyor ve mazi gözünde canlanıyor adeta. Üstelik Natalie, Emily’nin en yakın arkadaşı. Babasıyla da Cory çok yakın iki dost. Şimdiyse ortak bir kaderi ve de kederi paylaşıyorlar adına evlat acısı denen. Filme ismini veren Wind River’sa Kızılderili Koruma Bölgesi’ne verilen ad. Cinayet ihtimali üzerine olay yerine gönderilen FBI görevlisi ise bir damlacık bir kadın. Meraklı ve kinayeli bakışlar karşısında “sırf” ben geldim diyor umutsuzca. Üstelik görev yeri olan Las Vegas’tan buraya kadar kiraladığı araçla, üzerinde bir de ince bir paltoyla gelmiş bulunmakta. Bundan böyle, şartlara, ortama yabancı genç bir kadının bu büyük ve güçlü adamlara kendini kabul ettirme çabasına tanık oluyoruz. Cory’nin ölmüş kızının kar kıyafetlerini veriyor ona anneannesi. Önce cinayet mahalline, oradan otopsiye, oradan da kızın ailesinin yanına gidiyor. Olay mahallinde kızın çaresizliğine, otopside kendi yetersizliğine, en nihayet ailenin yanında da onların dramına tanıklık ediyor genç kadın. Kızın nasıl öldüğünü ve ölmeden önce neler çektiğini öğreniyor. Tecavüze uğramış kız koşarak kaçarken, ciğerleri soğuk hava yüzünden buz tutup, içleri kanla dolunca öksürmeye başlamış ve patlamış bir süre sonra. Kız kendi kanında boğulmuş kısaca. Otopsi esnasında adli tabip bunun bir cinayet olarak kayda geçirilemeyeceğini söylüyor. Koşmuş koşmuş yorulmuş ve donmuş gibi duruyor çünkü. Fakat bu durumda FBI bölgeye ekip gönderemeyeceğinden, amiri dosyayı kapatacak, onu da derhal Vegas’a geri çağıracak. Buradaki ekipse şerif dahil altı kişi kadar ve onlar da Rhode Island’a kadar her yerden sorumlular. Pek fazla yardımı dokunmadığını bile bile, ondan başka bu işi üstlenecek kimse çıkmayacağının da bilincinde ve bu rolde Olsen kardeşlerden, Elizabeth olan, rol için son derece uygun düşmüş. Ne eksik ne fazla. Jane ne yapacağını bilmez bir halde olduğundan, yaban hayatı korumada görevli Cory’den yardım istiyor bu yüzden. Ailenin yaşadıklarını gördüğünde ise bayrakları iyice suya indiriyor. Anne kendini doğruyor yatak odasında, babayı avutmaksa aynı sınavdan geçmiş Cory’e düşüyor. İş bu haldeyken elde edilen ipuçlarıyla potansiyel suçluların peşine düşüyor bu bir avuç insan. Başlarında da FBI’dan çaresiz Jane. Destek birim çağırmayı teklif ettiğinde, şartları iyi bilen Şerif, burada kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyor ona. İkinci bir ceset daha bulunuyor, akbabalara yem olmakta olan.

IMG_0689

Filmin en önemli yan karakterlerinden biri olan Chip, Natalie’nin bağımlı erkek kardeşi. Beyaz Adam’a karşı içinde biriktirdiği öfkeyle başa çıkamamış, esas olarak kendisiyle ne yapacağını bilemeyen, hiçbir fırsatı değerlendiremeyen, kısacası kendini harcamış ve harcamakta olan bir genç. Kardeşinin tecavüze uğradığını ve öldüğünü duyduktan sonra da daha çok acı, daha çok çaresizlik ekleniyor bu hislerine. Öyle öfkeliyim ki, bütün dünyayla kavga etmek istiyorum diyor. Cory bunun yerine o hisle mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde her nasılsa sonunda dünyanın onu yeneceğini söylüyor. Yeri gelmişken burada belirtmek gerekiyor; film boyunca, yeni moda tabirle Amerikan Yerlileri dediğimiz Kızılderililer genel olarak iyi, dürüst, mazlum olarak tasvir ediliyorlar, kızları tecavüze uğruyor ya da öldürülüyor, sonunda mutsuz oluyorlar, hayat onlardan çok şey çalıyor. Beyazlarsa o kadar iyi değiller, ama aralarında iyi olanları da var. Filmin bilge karakteri Cory evlat acısıyla sınanmış beyaz bir adam mesela. Ailem dediği Kızılderililer’in bu bölgeye zorla getirilişinin ve bir asır boyunca burada hapsolduklarının bilincinde ama yine de ellerinden alınmayan tek şey olan kar ve sessizlikle iç dünyasında barışık bir adam. Kendini Kızılderililere yakın hissetmesinin nedeni, onlardan bir zarar görmeyeceğinin bilincinde olmasından kaynaklı, kaldı ki Kızılderililer de onu benimsemiş vaziyetteler. Buraya gelen yabancılar huzurlarını kaçırıyor sadece, bir de kızlarını bu kar ve sessizliğin içinde. Geride onlardan kalan izler de siliniyor yeni bir kar yağışının ertesinde. Etraf gene beyaza ve sessizliğe bürünüyor. Kar görünürde örtüyor bütün izleri, geriye her tür çaresizlik hissiyle dünyanın orta yerinde kalmış görünen, dertlerle başa çıkamayan,  zarar görmüş, hep düşünceli, yorgun insanlar bırakıyor.

Jane açısından baktığımızda, film bir yandan, bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi anlatıyor. Sonlara geldiğimizde, canını bir avuç manyağından elinden Cory sayesinde kurtaran Jane, hastane yatağında bozulan sinirleriyle teslim oluyor gözyaşlarına. Karda altı mil boyunca çıplak ayakla koşabilmiş Natalie için, kendi çektikleri için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Onu, masum bir kuzu olarak gören ve kızının yerine koyan Cory avutuyor her zamanki gibi, kurtlar şanssız geyikleri öldürmez, zayıf olanları öldürür diyor. Diğer yandan bu ikilinin arasında yaşanabilecek olası bir mızmız aşk hikayesi yok ve bu da senaryoyu değerlendirirken verilmiş en makul karar gibi görünüyor. Wind River senenin izlenmesi gerekenlerinden. Savaşçı bir kız’ın yaşam mücadelesine ve hayatta kalma güdüsüne tanık oluyorsunuz, sonunda kazanamayacağını bilseniz de. Bu kez Dostoyevski’den bir alıntıyla bitirelim yazımızı: “Bir insana, uçurumun kenarında sadece ayaklarının sığabileceği kadar yer sağlansa ve orda sonsuzluğa mahkum edilse yine de yaşamak isteyecektir.” Bizler de direniyoruz olduğumuz yerde, yaşamaya çalışıyoruz kendi bildiğimizce.

IMG_0694

 

A GHOST STORY – BİR HAYALET HİKAYESİ

IMG_0612

A GHOST STORY – BİR HAYALET HİKAYESİ

“Hangi saatte uyanırsan uyan, kapanan bir kapı vardır.” Virginia Woolf, Perili Ev

Diyor film başlamadan önce siyah ekranın üzerinde beyaz harflerle yazılmış vaziyette. Gerçekten öyle midir? Öyle diyorsa öyledir. Bu lafı eden söz konusu kişi Virginia ise gerçekten de öyledir ve bazı insanların sözleri referanstır. Neymiş peki? Öyle imiş, gerçek imiş, Virginia demiş. Hayaletler, cinler(=üçharfliler), periler gerçek imişler. Peki bu filmde olduğu gibi buruşuk, beyaz bir çarşafın içinde göz diye açılmış iki iri kara delikle, Sprited Away’in Casper’ı gibi mi gezerler? Şekilci ruhlar böyle sorular soraaar dururlar. Vazgeçin bu halden. Çünkü yönetmen ne yapmış etmiş bir parodiye dönüşebilecek Casper’ımızı sükunetle, ciddiyetle, kimi zaman hüzünlenerek, hem de melankolisine ve yalnızlığına ortak ederek kabul ettirmeyi başarabilmiş izleyicisine. Kah hastane koridorlarında, kah yollarda evime gideceğim diye kilometrelerce mesafelik yolu sessiz sessiz yürüyen, kavuştuğunda ise hiç çıkmamacasına evin bir köşesinde bekleyen etekli, gotik şey sizi kahkahalara boğabilecekken, gülücükleriniz dudaklarınızda soluyor ister istemez. Senenin tuhaf biçimde en iyi işlerinden biri olarak çıktı karşıma “Bir Hayalet Hikayesi”. Başrol oyuncusu Casey Affleck birkaç sahnesi dışında Casper olarak boy gösteriyor filmin tamamında. İngiliz Hasta’nın başrolünde oynayan Ralph Fiennes de benzer bir kaderi paylaşmıştı yıllar yıllar evvel, vücudunun yüzde sekseni yanmış Macar Kont Lazslo Almasy rolünde. Sonuç olarak, film, iddiasızlığının arkasında söyleyecek pek çok sözü olan ve çok da iddialı bir yapım aslında. Ben çok beğendim. Birçok nedenden ötürü. Sabrınız el verdiği sürece, beni okumak konusunda bir o kadar istekli olduğunuzu bildiğimden, olsa gerek, ağıır ağıır paylaşacağım sizlerle fikirlerimi.

A Ghost Story - Still 1

IMG_0614

2017’nin en beğenilen ve en özgün filmlerinden kendileri. Şimdilik. Başrol oyuncusunu hayalet olarak yerinden kaldırıp, bembeyazbir çarşafa sokacaksınız ve komik olmayacaksınız. Bir oyuncu için kariyer intiharına neden olabilecek bu rol, kaldı ki hayalet intihar ediyor filmin sonunda, atmosfer yaratılmasındaki başarı sayesinde zafere dönüşüyor. Çok duygusal, ince çizgileri olan ve o ince çizgiler üzerinde nezaketle yürümesini bilen ve hikmeti çarşafında gizli olan film, “I Get Overwhelmed” isminde harika bir şarkı ve genel olarak hepsi de birbirinden harika olan müzikler barındırıyor soundtrack’inde. Bu işin mimarıysa bestecisi Daniel Hart. Film bittikten sonra da aklınızdan çıkmayan sahnelerde bu başarılı müzik seçiminin etkili olduğunu hissediyorsunuz. Başta “müzik” olmak üzere birçok unsur; hayaletin ne hissettiğini, onun ruh halini ve bizim ona karşı ne hissetmemiz gerektiğini söylüyor adeta. Gerilim dolu bir müzikten hemen sonra ritim yumuşuyor bir anda. Önce öfkeyle, sonra çaresizlikle doluyorsunuz onunla birlikte. Seksen doğumlu yönetmen David Lowery’nin bundan sonraki filmlerini merakla beklemeye başladım şimdiden. Yakın tarihli işlerinden biri ise 2018 yılında vizyona girmesi planlanan ve yine Casey Affleck’in kadrosunda olduğu “Old Man and the Gun” var sırada. İnsan merak ediyor, Casey Affleck artık Oscar’lı bir oyuncu ve filmin tamamına yakınında sesini çıkarmadan, beyaz bir örtünün içinde dolanıp durmayı nasıl oldu da kabul etti derken, aynı ekibin 2013 tarihli ” Ain’t Them Bodies Saint”de de beraber çalışmış olduğunu görüyoruz. Yönetmenin filmografisinde ilk önce geriye gitmem gerektiği anlaşılıyor böylelikle.

IMG_0616

Filmimize dönersek eğer, başa dönüp tekrar izlediğinizde parçaların daha bir yerli yerine oturduğunu görüyoruz. Yok benim bir filmi ikinci kere izlemek gibi bir lüksüm yok, vaktim de yok diyorsanız eğer yazımı okuyun yeter. Ben size anlatırım:

Evli ve çocuksuz bir çift olan C(Casey Affleck) ve M(Rooney Mara) kırsal bir bölgede, tek katlı bir evde yaşıyorlar. C müzisyen ve kompozitör aynı zamanda. Sakin bir yaşantıları var dışarıdan görüldüğü kadarıyla. Filmin başında uzandıkları salon koltuğunda küçüklüğünde sık sık taşındıklarından, geride küçük kağıt parçalarına yazdığı notları her evin değişik yerlerine sakladığından bahsediyor M(Rooney Mara). Bunu yapma nedeni ise bir gün geri dönmek istediğinde bir parçasının onu bekliyor olduğunu bilmek. Gerekmediğinden şimdiye kadar hiç dönmemiş olan M’nin yazdığı şeyler, o evde yaşamakla veya o evin sevdiği bir parçasıyla ilgili şeylermiş en fazla ya da bir şiirmiş mesela. Fakat iz bırakma sevdalısı M’nin evliliği kocasının bir trafik kazasında ölmesiyle kesiliyor. Yas dönemindeki M’nin her daim izleyici konumunda bir misafiri bulunuyor evde. O da hayalete dönüşen eski eşi. Hastanede, cesedi, karısı tarafından teşhis edildikten sonra, bırakıldığı sedye üzerinde hayat buluyor bir nevi ve üzerindeki beyaz örtüyle ağır ağır önce hastaneden, sonra kırlardan geçiyor yürüyerek. Evini beklemeye koyuluyor bundan böyle. Zaman akıp gidiyor bu arada. Mevsimler değişiyor. Hayalet olup gelen C ise bekliyor da bekliyor. Sadece karısını değil, evini de bekliyor. Aslında evi bekliyor. Kendi gibi bir bekçi daha var karşı evin camında. Ona ne beklediğini sorduğunda, hatırlayamadığını söylüyor karşı taraf. Kim bilir ne kadardır bekliyor! Filmin en çarpıcı anlarından birinde eve kadar kendisini bırakan ve alkollü olan bir adamla kapıda öpüşen karısını gören C’nin öfkeyle karışık kıskançlığını gösterdiği anlar oluyor. Önce ampuller cızırdıyor, sonra da onun dikkatini çekebilmek ve kendinden uzaklaşmasını önlemek için kütüphanedeki kitapları fırlatıyor yere. Karısının önüne düşen kitaplardan biri yine Woolf’un Perili Ev’i ve içerisinden seçilmiş kelimeler dikkatini çekmek istediği: “hazine sizin.” Tüm bunlar bir gün karısının taşınmasına engel olamıyor. Eskiden anlaşamadıkları konulardan biri olan bu evden taşınma fikri, bir başına kalan M’nin nihai fikri oluyor. Arkasından üzgün üzgün bakmak da C’ye düşüyor. Karısının, geride, bir kolonun arasına sıkıştırdığı not, elleri olmayan hayaletin umutsuzca bu küçük kağıt parçasını çıkarmak için çok yıllar boyunca uğraşmasına neden oluyor. O kağıt parçasında yazılanları öğrenmek, tutkusu haline geliyor. Sonra yeni ev sahipleri geliyorlar sırasıyla. İlki Hispanik bekar bir anne. Biri kız biri oğlan, iki küçük çocuğu var. Fakat bir şekilde varlıklarıyla onu rahatsız ediyorlar. Öfke nöbeti geçiren C, varlığını belli ediyor onlara. Aile bireyleri ölebileceklerini düşünseler de, C’nin tek derdi onları korkutup kaçırmak. Mutfak dolaplarının içindeki bardağı tabağı fırlatıyor duvarlara. Ne var ne yoksa kırıp döktüğünde ancak sakinleşiyor genç adam(pardon hayalet). Çocuklar çığlık çığlığa bağırışırlarken, bir sonraki hamleleri evi boşaltmak oluyor. İstediği zaman kendini gösteren hayaletlerin tercihine saygı duymak gerekiyor. Bir sonraki ev sahipleri ise parti vermeyi seven bohem bekar insan topluluğu oluyor. Gelecek hakkındaki fikrini söyleyen bir adamı dinliyor C can kulağıyla kalabalığın arasında. Adamın Beethoven ve Dokuzuncu Senfoni üzerinden örneklendirerek ölümsüzlük ve iz bırakmak üzerine söyledikleri hayat dersi niteliğinde. Tamamiyle her sözcüğüne kapılarak katılıyorum. Neticede ne yazarsan yaz, ne bestelersen bestele, istersen hayalindeki evi inşa et; bunların hiçbirisi, çit kazığı gömmek için parmağını toprağa sokmaktan daha kıymetli olmadığı gibi, biz faniler parça parça mirasımızı oluşturuyoruz her geçen gün. Belki bütün dünya bizi unutmasın diye ya da birkaç kişi bizi unutmasın diye ama öldükten sonra da hatırlanmak, anılmak için yapıyoruz tüm bunları. Tıpkı benim gibi. Ve bir gün bir mağarada birisi, bir başkasının Dokuzuncu Senfoni’den bir kısmı mırıldandığını duyduğunda, kulaklarında hissettikleri o fizik onlara korkudan veya açlıktan veya nefretten başka bir şey hissettirecek ve insanlık devam edecek ve medeniyet yerine oturacak belki de bir şekilde. Tüm bunlara ek olarak filmin anlatmak istediğini özetleyen cümlelerse daha önce de alıntıladığım Saint-Exupery’nin Citadelle’inden: “Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan bölmemelisin. Sen de böylesin küçüğüm. Tanrı dünyaya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur , sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen. Kendini, iyiden iyiye zeytin ağacına bağlı, sallanan dal olarak görmesini bilirsen, kımıldayışlarında sonrasızlığı tadarsın. Ve çevrende her şey ölümsüzleşir…”

IMG_0617

IMG_0618

IMG_0615

Filmin bundan sonrası çok daha dramatik bir hal alıyor. Yıllar geçiyor, insanlar gelmez olduğundan, evler boş ve virane bir hal alıyor. Bir gün, aniden, buldozerlerle karşılıklı iki evi yıkıyorlar. Bu esnada C halen daha karısının bıraktığı notu yerinden çıkarmakla uğraşıyor. Bir anda mavi göğün altında, harabenin ortasında açıkta kalıveriyor. Fakat benzer kadere sahip karşı evin hayaleti pes ediyor geleceklerini sanmıyorum diyerek. Umudu tükeniyor ve bırakıyor. C içinse işler biraz daha yavaş ilerliyor. Evinin olduğu arsanın üzerine çok katlı bir bina yapılıyor. Önce yapım aşamasında, sonra da bittikten sonra dolaşıyor içinde. Hiç aşinalık hissetmediği yüzlerle karşılaşıyor. Çareyi çatısına çıktığı binadan atlamakta buluyor. Hayalet intihar ediyor. Bundan sonra bu noktaya nasıl gelindiğinin, kısaca öncesinin öncesine gidiyoruz. Evin tarihine tanıklık ediyoruz ölümsüz ruh’umuzla beraber. Çitlerin nasıl ve kimler tarafından çekildiğine, hayatların nasıl birbirine ve birbirinden geçmiş olduğuna, bundan yüzyıllar önce de bir çocuğun ufak bir kağıda yazdığı notu duvar olmadığından irice bir taşın altına gizlediğine şahit oluyoruz. Bunu neden ve neyi düşünerek yaptığını sorduğumuzda anlatamayacak olsa da içgüdüsel bir şekilde yapıyor o da. Bir iz bırakmak için, ben buradaydım demek için muhtemelen, o bunu bilmese de. Ve tüm bunları izliyor hayalet. Ölümleri, nasıl öldüklerini, bedenlerinin çürümesini, toprağa karışmasını ve yerine yenilerinin gelişini… Yüzyıllar boyunca zamana tanıklık ediyor ve de asırlar. Geçmişini takip ediyor. Bir konuşmalarında hayalet olmadan önceki heliyle C, karısına, bu evde bu kadar hoşuna giden şeyin geçmiş olduğunu söylemişti. Karısı ise burada sandığın kadar geçmişimiz yok derken yanılıyordu aslında. Hepimiz gibi. Sahiplenmekle ilgili bazı şeyler. Ve de hissetmekle. Orada kalmak isteyen adam, sonuna kadar, belki de sonsuza kadar orada kalıyordu bir şekilde. İnsan, insanlığı, varoluşu düşündüğünde tüylerinin diken diken olmaması imkansız bence.

Yıllar sonra en nihayet kağıdı yerinden çıkarmayı başarıp okuyan hayaletse sonunda yok oluyor, ruhu huzura kavuşuyor, hala süren anlam arayışı son buluyor, bundan sonra odadan odaya geçmesine, konuşmaları sessizce dinlemesine, bekçi gibi dikilmesine neden olacak bir şey yok ve giderken bir ışık huzmesi kalıyor sadece ondan geriye.

“Çocukların ölecek. Seninkiler de ölecek. Seninkiler de. Benden söylemesi. Ve onların çocukları da ölecek ve bu böyle devam edecek.”

IMG_0611

IMG_0619

ENDLESS POETRY

 

IMG_0603

ENDLESS POETRY :

“Korku hasarı arttırır. Aklın her depremden daha güçlüdür.” Jaime

“Şeytanımı ruhuma sattım.” Alejandro

“Bu, üzüntünün zarif bir hamlesi.” Alejandro

“Beyin soruları sorar, kalp cevapları verir. Hayatın anlamı yoktur, onu yaşamalıyız.” Jodorowsky

“Yetişkin bir kartalın yuvaya ihtiyacı olmaz. Kanatların varsa uç!” Enrique Lihn

“Bir şiir mükemmelliğe ancak tüketilince erişir.” Enrique Lihn

Şili doğumlu, Rus Yahudisi, sürrealist, normal bir vücut içinde yaşayıp, normal bir insan olduğunu ve normal çalışan bir akla sahip olduğunu reddeden yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin otobiyografik içeriğe sahip, rengarenk, capcanlı, bol gözyaşı ve şiirle örülü, kendi büyüme hikayesi ekseninde, Şili tarihi de içerisinde, dönem dönem beraber yürüdüğü şair arkadaşlarıyla etkileşimi doğrultusunda, sorunlu bir ilk gençlik, despot baba, aryalar aracılığıyla konuşan annesinden oluşan çekirdek ailesiyle olan sorunlu ilişkisinden yola çıkarak, hem kendinden hem de çevresinde onu boğan engellerden kaçmak üzere bir limandan kalkan tekneye bindiği ana kadar geçen sürede yaşadıkları anlatılıyor “Endless Poetry”de. Jodorowsky’nin gençliğini canlandıran başroldeki aktör aynı zamanda yönetmenin şarkıcı olan oğlu Adan Jodorowsky. Filmin sonunda “La Barca de Oro”yu seslendiriyor sakince, gitar eşliğinde. Çok hoştu doğrusu hem oğul Jodorowsky hem de şarkıyı seslendirişi. “Adios, para siempre adios!”

IMG_0602

Yönetmen, filmini, aynı zamanda arkadaşı ve yaşarken önceki filmlerinin yapımcısı olan Michael Seydoux’a adamış. Şili’nin kuzeyinde yer alan Tocopilla’dan tekne üzerinde Santiago’ya doğru yola çıkıyor küçük Alejandro, anne ve babasıyla birlikte. Geride bıraktıklarına son kez hüzünlü bir bakış atıyorlar beraber. Jodorowsky iki bin kilometrelik gözyaşı olarak tanımlıyor bu çok da uzak sayılmayacak iç göç durumunu. Yönetmenin fiziksel olarak filme dahil olduğu özel anlardan biriyle karşı karşıyayız daha ilk dakikalarda ve daha pek çok kereler karşımıza çıkıyor kendisi, kendisi olarak. Babasının dükkanının olduğu Natucana Caddesi üzerine, hızla, dönemin dekoru döşeniyor. Burası bundan böyle Alejandro’nun bir zamanlar çevredeki işçi sınıfının kullandığı ve aynı zamanda babasının dükkanının olduğu ana caddeye dönüşüyor. Ailesini geçindirmek için bir mahkum gibi çalıştığını düşünen babası, fazla fazla ailesini düşünmekten ötürü insanlığın vicdan kısmının önemli bir kısmını memleketinde bırakmış olduğundan kalan az bir miktarıyla yaşamaya çalışıyor. Annesiyse bir korseye sıkıştırdığı bedeninin izdüşümü olan hayatındaki talihsizliklerle mücadele edebilmek için belki de her ağzını açışında meramını aryalara sığdırıyor. Kolay değil tabii, bir parça çilekli pasta yerken boğulup ölen bir kardeşe sahipmiş bir zamanlar kendisi. Şimdi de bu yüzden yüzünü iki katlı pastaya gömen bir anneye sahip. Ve yaşayıp yaşamadıklarını bilmesek de, Jodorowsky’nin annesinin akrabalarına karşı çok da sevecen bir tutum içerisinde olmadığı görülüyor.

Alejandro’nun en büyük açmazı ise babası. Her daim ruhunda derin yaralar açmayı başarabilen adam, ona, dükkandaki cüce hırsızı tekmeletiyor, oğlunu Garcia Lorca okurken yakalandığında tüm şairlerin, ressamların ve oyuncuların ibne olduğunu, bu yüzden de şiir yerine tıp fakültesine girmek için biyoloji kitapları okuması gerektiğini söylüyor. Bir de erkekler ağlamaz diyor. Ve de erkekler birbirine sarılmaz, dokunmaz; bu kişi oğlu dahi olsa. Aljandro’nun ergenliği boyunca boğuşmak zorunda olduğu bir mesele de bu oluyor: “İ.n. miyim değil miyim?” Bir gün aniden karşısına çıkan ve şarabın etkisiyle peygambere dönüşmüş bir sarhoş oluyor Alejandro’nun ufkunu aça, hayatını değiştiren ve o sihirli cümleyi sarf eden: “Çıplak bir bakire, ateşten bir kelebekle yolunu aydınlatacak.” Bu cümle, bundan böyle, dünyayı babasının gözünden görmeyi bırakmasını sağlıyor ve daktilonun başına geçip ilk şiirini yazmaya başlıyor. Yine de babası gözünde o kadar güçlü bir figür ki, deprem anında hemen babasına sarılıyor korkusundan baba beni kurtar diye. İsa’nın Tanrı’ya çaresizlikle yakardığı anlar sanki bunlar. Fakat burada olduğu gibi, kimse kimseyi, insan insanı kurtaramıyor. Korkusunu bastırmaya çalışıyor sadece karşı tarafın, tıpkı bu anlarda olduğu gibi.

IMG_0593

IMG_0605

Anne tarafından akraba olarak birbirinden ilginç bireylere sahip bir sülaleye sahip Alejandro. Poker esnasında içinde puro saklı Tora’yı ortaya sürüyor yaşlı bir akrabası. Oyunda el birliğiyle hile yapıp, babasını yeniyorlar. Erkek kuzeni ona aşık oluyor ve aşkına karşılık bekliyor. Yıllar sonra aynı kuzenini kendini ağaca asarak intihar etmiş halde buluyor. Genç adamın hayalleri vardı halbuki bir zamanlar; mimar olacaktı, cesur olacaktı, maskesini çıkarmıştı… Alejandro ise yirmili yaşlarının başında sembiyotik dansçılar, süper tenor, ultra piyanist, poli ressam gibi çılgın bir kümenin içine dahil olup, çok başka kıyılara yelken açıyor. Nicanor Parra ve Pablo Neruda kıyaslaması yapılıyor filmde. Neruda’yı fazla yüce buluyor Alejandro. Parra ise zayıflıkları olan, ama muhteşem zayıflıkları olan bir insan evladı onun gözünde. Stella Diaz sayesinde tanışıyor onunla. Pamela Flores Vargas’ın canlandırdığı Stella için söyleneceklerse aşikar: Böyle bir kadın olabilir mi dedirtiyor adeta insana. İçti mi iki litre bira içen, onu da bir dikişte lıkır lıkır içen, adamları tekme tokat döven, hepiniz bir hiçsiniz diye sağa sola fütursuzca sataşan, fiziksel acıya geçit vermeyen, hem bakire hem öfkeli hem de erkek gibi boyunca kızıl saçları olan bir kadın Stella. Böyle bir kadının yanında, yarattığı kaostan her geçen gün ezilen, onun görüntüsünü yansıtan bir ayna olmaktan öteye geçemeyen Alejandro ise bir türlü kendini bulamıyor. Bir başka şair Enrique Lihn giriyor bir sonraki aşamada hayatına. Farklı düşünmenin onları sürüden ayırdığının bilinciyle hareket ediyorlar beraber. Hayalsiz kalmış bir halk’ın arasında farklılıklarıyla yer açmaya çalışıyorlar kendilerine. Ve hep beraber sema yapıyorlar hiçbir demirin kendi başına keskin kılıç olamayacağını biliyormuşçasına. Jodorowsky ustasını arıyor, ona yol açacak, yol gösterecek bir mürşit…

Alejandro bir gün Nicanor Parra’nın çalıştığı okula giderek, en sevdiği şairin, mühendislik okulunda ders vermekte olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Parra, sonradan olma heyecansız hoca kafasıyla, ona, şiiri bırakmasını, kitap okumasını, bir diploma alıp kendi gibi öğretmen olmasını öğütlüyor. Çünkü artık kimse kitap okumuyor. Çünkü geçim şart, sünnet değil. Jodorowsky’nin geleceğini şekillendiren bir başka güçlü anlardan biri de bu oluyor: “Kelebekler sineğe dönüşmemelidir, şairler de birer öğretmen’e” deyiveriyor. Öte yandan Parra’nın şair yanını ve şiirlerini çok beğenirim, kendi adıma. Bu vesileyle birbirinden önemli olan simgeleşmiş iki güçlü karakterin ne kadar farklı olduğunu görmüş oluyoruz bir yandan da. Biri toplumdaki itibarını ve statüsünü sağlamlaştırırken, Jodorowsky ise… Ne diyeceğim şimdi bakın, şu az önceki cümlemde yer alan kıyaslamam var ya… o kadar sığ ki! Ve o kadar sığ ki, ve de lüzumsuz… Bu adamlardan biri hem Parra olmuş hem de öğretmen/hoca/bizdeki memur vs, diğeriyse bir başka yoldan yürümeyi pardon uçmayı tercih etmiş ve Jodorowsky olmuş. Kıyaslamak kıyaslayanı da değersizleştiriyormuş şimdi anladım.

IMG_0604

IMG_0596

IMG_0594

Seksen yaşına merdiven dayamış yönetmenin yaşlılık, ölüm ve sonrasında olabileceklere dair tüm hayatı ve kendi hayatını sorgulayışına tanık oluyoruz. Akla yatkın kehanetlerde bulunuyor usta sihirbaz. Yaşlanacağız, öleceğiz, çürüyeceğiz ama hafızamız yok olmayacak.  Kelimelerimiz, vicdanımız, kısaca bize ait olan her şey unutmanın olmadığı bir kara kuyuda toplanacak.  Öte yandan sokaklar yok olacak, arkadaşlarımız, şehir, gezegenler, ay güneş, yıldızlar, hepsi  yok olacak. Jodorowsky her ne kadar yüz elli yaşına dek yaşayacağını söylemiş olsa da bu filmi yapmadan önce kendi gündemindeki temalara cevap arıyormuş gibi görünüyor. Hayatta bizi ölüme hazırlayan şeyin yaşam olduğunu görüyoruz onun sayesinde. Yaşamak ama tutkuyla yaşamak. Hayatta var olarak, severek, yaratarak yaşamak. Her geçen günle beraber üzerine yürüdüğümüz ve giderek yaklaştığımız şeyse kendi küçük kıyametimiz oluyor. Her gün bizi ölüme biraz daha yaklaştırıyor.

IMG_0598

IMG_0597

Filme genel olarak son bir bakış attığımızda, sancılı bir büyüme hikayesinin yanında, dönemin ruhunu, süpürgeli diktatöre karşı azınlık oluşunu, karnaval ruhunu çok başarılı yansıtmış yönetmen. Jodorowsky üslubundaki tazelikten bir şey kaybetmediği gibi, sivri köşelerini de doğal haline bırakmış. Ne de olsa yüz elli yaşına kadar yaşamak isteyen bir insan karşımızdaki ve Fellini filmlerini anımsatan karnaval sahnesiyle meydan okuyor yıllara(biliyorum her tür karşılaştırmadan uzak duracaktım ama insan beyni işte). Fransa’ya gitmek üzere limana gelen Alejandro bir daha babasını görüp göremeyeceğini  biliyor muydu bilinmez ama filmi sayesinde vedalaşıyor belki de onunla sonunda. Ona bir şey vermeyerek her şeyi veren, onu sevmeyerek sevginin ne kadar kıymetli olduğunu öğreten, Tanrı’yı reddederek hayatın değerini öğreten babasını affediyor nihayet. Esasında çok acıklı bir baba oğul hikayesini, kendi babasını ve kendi gerçeğini anlatmış Jodorowsky.

“Yaşlılık aşağılanma değildir. Kendini her şeyden uzaklaştırmaktır. Seksten, paradan, şöhretten. Kendinle olan bağını koparırsın. Göz alıcı bir kelebeğe dönüşürsün. Saf ışıktan oluşan bir varlık.”

IMG_0599

TOWER : KULE

IMG_0587

TOWER : KULE

“Sonsuz bir bekleyiş ve sonsuz bir terör.”

Sadece küçük şeyler, büyük değişiklikler yapar.”

Vurulmak istemiyordum. Bu belirleyici bir andı çünkü bir korkak olduğumu fark ettim.”

Gerçek hayatta yaşanmış, basına yansımış, dolayısıyla arşiv görüntülerine ve tanıklıklara yer veren, tekniği ile Richard Linklater’ın A Scanner Darkly’sini akıllara getiren, daha da pek çok öncülünü düşündürten dokümanter bir film “Kule”. Ve filmin ismi “Sadece” Kule. Yapım yılı 2016, İngiltere’deki vizyon tarihi Şubat 2017, ülkemizde internete düşüş tarihi sonbahar 2017. Benim resmi olarak filmi izleyip, yazıyı yayınlamamsa Eylül’ün ortası. Kayıtlara geçilsin lütfen otoritelerce. Otorite değilseniz eğer, okuyun geçin sadece. Bana yeter.

Seksen iki dakikalık süresiyle hayli ekonomik “Kule”. Kimi artık aramızda olmayan tanıkların ağzından anlatılan olaylar ise son derece acı yüklü. Amerikan tarihinde ilk defa keskin bir nişancı bir kampüsü hedef seçerek, rastgele belirlediği kişileri bir bir avlıyor kuş misali. Konumlandığı yer ise Teksas Eyaletinin, Austin şehrinde yer alan Teksas Üniversitesi’ndeki saat kulesi. Yıllardan 1966, Ağustos ayının ilk günü ve bir pazartesi sabahı gerçekleşiyor bütün bunlar. Yaşanan terör doksan üç dakika sürüyor. Katil kurbanlarının kalbini hedef alarak nişan alıyor. Kimi olay yerinde can verirken, kimisi yerde, beton zemin üzerinde otuz sekiz dereceyi bulan Teksas güneşinin altında kaderlerini bekliyorlar, bir yandan yaşama tutunma gayreti içinde.

IMG_0591

Filmin ilk dakikalarında radyodan ilk anonslar geçmeye başlıyor, üniversitenin kulesindeki keskin nişancının rastgele ateş ettiğine dair. Teknoloji henüz ceplerine  sığmadığından, çoğunluk habersiz bir şekilde günlük rutinine devam ediyor uyarılardan bihaber. Dağıtılacak gazeteler, girilecek dersler, yetişilmesi gereken yerler, yetiştirilmesi gereken işler ve daha da bir sürü yapılması gereken şey var. İlk kurban haberlerden habersiz Claire oluyor. Kaderin bir cilvesi, Claire ve erkek arkadaşı Tom, o gün antropoloji dersinden erken çıkıyorlar sınavları olduğu için. Claire sekiz aylık hamile ve arkadaşlarıyla içtikleri kahvenin ardından, parkmetreye gidip hızlıca para atma telaşına düşüyorlar. Aksi takdirde park cezası yiyecekler ve kampüste park edemeyecekler bir daha. Bu kadar küçük bir şey için duydukları endişe, onları kendi trajedilerinin ortasına sürüklüyor. İlk vurulan Claire oluyor. Ona yardım etme gayretine düşen Tom da hemen arkasından. Bir ayakkabısı ayağından fırlayan Tom öylece yere düşüyor bir daha hiç kalkmamacasına. Claire sırtüstü yerde yatarken bebekten ses gelmez oluyor. Keskin nişancının ilk hedefi Claire olsa da, ilk kurbanı kızın tek kurşunla anında ölen sekiz aylık bebeği Baby Boy Wilson oluyor. Bir başka hedef kuzeniyle beraber gazete dağıtan çocuk oluyor. Bisikletin üzerindeyken vuruluyor. Halbuki o gün gazeteyi dağıtacak olan çocuk bir başkası olacakken, gazeteden sabah telefon geliyor ve bir gün daha dağıtım yapması isteniyor ondan. Bereket Claire kadar açık hedef olmadığından, ilk müdahalesi çevredekiler tarafından yapılıp, ivedilikle gelen ambülansla hastaneye yetiştiriliyor. Sıradan ama sıcak bir Austin günü bir cehenneme dönüyor kısa sürede. İnsanlar vurulmamak için kaçışıyorlar. Kimisi ise halen daha 4 Temmuz’dan kalan havai fişeklerin atıldığını düşünmekte.