BİRİ YAZAR, BİRİ ÇİZER VOL – 8:

NARCOS : MEXICO – DÖRDÜNCÜ SEZON

B624F69B-F5F9-443D-8D4F-8AC3EC956F46

NARCOS : MEXICO – DÖRDÜNCÜ SEZON

“-Rüşvete neden ısırık deriz Ajan Camarena?
  -Çünkü herkesin yemesi gerekir.”

“Yaşam bizi isteklerimizle sınar en çok.”

“Size şehrinizin büyük bir suç operasyonunun merkezi olduğunu gösteren birkaç işaret: Birdenbire etrafa para saçılmaya başlar; arabalar, uçaklar, gayri menkuller. Herkes bir şeyler alır.” Dış ses

“Bir fille karşılaşan bir grup kör adamın hikayesi: Biri hortumuna dokunur, diğeri yan tarafını okşar, diğeri de kuyruğunu tutar. Hepsi de filin bundan ibaret olduğunu düşünür. Çok yakınında durduklarından resmin tamamını göremezler.
 Bakış açısı her şeyi değiştirir.”

“Madem çölü gördün, sırada yılanlarla tanışmak var.” James Kuykendall

“Bazen yerini bilmek iyidir. Yani olduğun yerde kalmak.”

“-Kurtlarla ayılar aynı takıma girerse ne olur? 
  -Birileri yemek olur.”

“Günahın içinde bile bir aziz olabilirsin.”

Ben işimle ilgilenmiyorum. Bir imparatorluk kurmak için buradayım.” Felix

“Hiçbir şey bulamadılarsa, bulmak istemedikleri içindir.” Kiki

“Birisi D.C.’yi arayıp Guadalajara’yı teslim ettik desin.” Kiki

GİRİŞ :

İlk üç sezonunu onar onar izledikten sonra geldik dizinin dördüncü sezonuna. Bu defa ve ilk defa olmak üzere Kolombiya’dan ayrılıyoruz. Dünya haritasına göre Panama Kanalı’nı geçiyoruz ve Kuzey’e doğru ilerliyoruz. Panama, Kosta Rika, Nikaragua, Honduras, El Salvador, Belize, Guatemala derken Mexico ülke sınırları içerisinde geçecek olan on bölümlük maceraya atılıyoruz. Hiçbir zaman görmeyeceğimiz ve fakat dizi müddetince ismen bizimle yaşayacak olan Mexico City dışında Sinaloa ve Guadalajara’yı mesken ediniyoruz on bölüm boyunca. Kolombiya sınırını geçtikten sonra işler sıkıcı bir hal alıyor mu peki bundan sonra? Malum Escobar öldü, Cali Kartel yandı bitti kül oldu, işler sombrerolu, tekila kafalı adamlara mı kaldı diyecek olursanız, bu adamların öyle yenilir yutulur cinsten olmadığını, ister aydınlık ister karanlık taraftan olsunlar yaşadığınız sürece unutamayacağınız karakterlere imza atmış olduklarını göreceksiniz. Escobar’ın tek adamlık zirvesinden sonra çok ortaklı Cali Kartel’de ne anlatılabilinirdi ki en fazla derken ilk ikisinden çok daha iyi bir sezonla karşılaşmıştım üçüncüsünde. Eleştirileri boşverin, biraz sabırlı olun ve dördüncü sezonu sakın ola es geçmeyin. Çünkü bu hepsinden iyi. Dişinizi sıkın derken bunu her anlamda yapmanız gerektiğini göreceksiniz. Bürokrasinin çarklarına takılmış dönmeyi reddeden, adam kayırma ve rüşvet üzerine kurulu bir düzende fark yaratmaya çalışan dürüst adamların çabaları ve maruz kaldıkları karşısında yüreğiniz burkulacak. Azmin zaferinin kendisine ve sevdiklerine çok büyük bedeller ödettiği bir dava adamı var ayrıca yine bu sezonda; efsane bir adam “Kiki”. Üstelik gerçek hayat hikayesi. Dava adamı olmanın ne demek olduğunu göreceksiniz sayesinde. Kurgusu çok başarılı olan dizinin finali ilk bölümde yer alıyor zaten.  Karanlık adamlara gelince nasıl karanlıkken daha karanlık olunabilineceğini gösterdiler bize. Olunur muymuş, olunurmuş. Uyuşturucunun etkilerinden nefret edecek, onun sayesinde insanın içindeki hayvanı coşturan ve elini kana bulatan şeyin aniden ortaya çıktığını görünce insan denen hayvan, pardon varlığın zarar verme duygusunun yüzeye yakınlığını görecek ve ürpereceksiniz. Zaafları, kompleksleri, sözde kötü kaderleri olan kötü adamları önce seveceksiniz, sonra iyinin tarafında olmanın sarhoşluğu kaplayacak yüreğinizi azar azar. Ortaya karışık mı? Yok, öyle olsa ben olmazdım orada. Bu başka. Saçmasapan soygun dizilerine ayıracağınız vaktinizi Narcos’ta geçirin bu defa. İkisi de İspanyolca nasıl olsa. Artık İngilizce dinlemenin modası geçti, yükselen dil İspanyolca bol bol karşımıza çıkacak bundan sonra.

C6D25B0C-A2D0-43F6-A5A1-A1D90B1E37AB

DC61162F-6CFA-4396-A845-27CE2D2CE8A2

NARCOS : NARKOTİK

Guadalajara’da, 1985 yılındayız. Dış ses erkek sesi ve İngilizce olarak anlatıyor olayları. Dürüst olmak gerekirse mutlu bir son yok, bir son bile yok anlatacaklarımız için diyor. Zira içlerinden bazısına güvenmemiz gereken bir dizi kurumun bir araya gelerek son otuz yılda uğruna Meksika’da yarım milyon insanın öldüğü, tanksız tüfeksiz uyuşturucu savaşlarının ağırlığını anlatıyor bize ağır ağır ve biliyoruz ki toz hafiftir ve böyle hafif bir şey’in sonuçları nasil bu kadar ağır olabiliyor? Bizlerse sadece son beş yılına tanıklık edeceğiz bu sezonda. Lope de Vega 881’de komiser Kiki Camarena’nın eli kolu bağlıyken yüzüne kapanan kapının ardındaki isim olan Miguel Angel Felix Gallardo’nun hikayesine geçiyoruz hızla, yani bundan beş yıl öncesine. Uyuşturucuya geçişte bir eşik olduğu söylenir diyor aynı dış ses, yani ottan esrardan, gerçek beyaz’a geçişte. İşte o geçişin nasıl olduğunu görüyoruz satış aşamasında. İşler büyüyor, hırslar büyüyor, adam aynı adam olsa da pasta büyüdükçe ısırıklar artıyor bir taraftan, birkaç iyi adam çıkıyor diğer taraftan. İnsanları uyudukları uykudan sarsarak uyandıran bir adam filizleniyor yavaş yavaş. Bu hikayede bunu yapan kişi “Kiki” oluyor. Polis Kolejlerinde ders olarak izletilmesi gereken bir karakter olarak damgasını vuruyor tüm diziye.

RAFA ve FELIX :

Yetmişler Meksika’sında otun kaynağı olarak bilinen üç yerden biri Sinaloa ise, diğerleri Chihuahua ve Duranga imiş. Fakat otun asıl doğduğu yer ve bu oyunu oynayan adamların çıktığı yer kısaca haydutlar diyarı Sinaloa imiş. Bizlerse verimli tarlalar, afyon ve Meksika marihuanası dolu tepelerin arasından çamurlu ayakkabılarıyla eski motorunu topuklayarak gelen adamla tanışıyoruz nihayet: İri cüssesi, güldüğünde ortaya çıkan tekmili birden bembeyaz dişleri ve eğik sırıtışıyla Rafael Caro Quintero, kısaca Rafa. Condor operasyonu kapsamında buradaki bir grup çiftçinin kuzeye gönderdikleri otlarla zengin olduklarını öğrenen hükümet, milli ordunun askerlerini afyon tarlalarını yaksın diye gönderedursun, kilisede sıkıştırılan Rafa’yı güvenlik polisi olan Felix kurtarıyor. Buraya kadar aynı yolu yürüyen bundan sonra da yürüyecek olan ikiliden Rafa işin mutfağında yer alıyor. Çiftlikten, hasattan, verimden, su kanallarından, ot yetiştiriciliğinden anlayan artist ruhlu bir çiftçi özünde. Zamanında dersine iyi çalışmış, özünde bir Meksika köylüsü ve köyünden çıkmış olsa da hiçbir zaman içindeki köylü ruhu kaybolmuyor. Ottan, kokaine geçmemekte en çok direten de o oluyor. Ama hep daha fazlasını isteyen Felix’in hırsına yeniliyor. Karanlık tarafın karanlık dava adamı ve beyni o değil asla. Aşık oluyor, hem de bakanın kızına. Noel gecesi kızı kaçırıyor ve ilk belayı başına almış oluyor. Aşk belasını. Bakan baba da cabası. Kız ateşli, ateşli olmasına, gönüllü de amma ailesine teslim ediliyor nihayetinde. Aşk acısıyla tanışan Rafa üstesinden gelmek ve acısını dindirmek için kokaine saplanıyor, olmadık işler yapıyor. Çevresindekilerin kafasını ütülüyor hiç durmadan. Kafasını ütülediği isimlerse Don Nesco, El Chapo filan. Fakat onlar bile bir süre sonra geçer atlatırsın’dan, duymak istemiyoruz’a geçiş yapıyorlar hırsla. Siz hiç aşkı tatmamışsınız, bayramda seyranda daha kötü oluyor herkes mutluyken diye sitem ettiği adamlara ısrarla, şu şarkıda şunu yapıyorduk, beraber  yüzecek, dondurma ya da çikolata yalayacaktık diyen Rafa’yı susturmak için kokain ikram eden koca koca adamlar bu sayede daha az zayiatla atlattıkları Rafa’nın aşk maceralarından uçarak kurtuluyorlar ancak. Romantik prens tarlasındaki afyonla uğraşısı azaldığı andan itibaren içinden çıkan romantik prens’in yörüngesine giriyor. Rahmetli babaannem insanlar boşlukta olmadık işlere sararlar, insana meşguliyet gerek her daim derdi. Ne kadar haklıymış. Rafa’nın da boş zamanlarında canı çok sıkılıyor. Bir anlam yaratmak konusunda da farkındalığı esrardan kokaine geçişle sınırlı kaldığından çılgınlıklar peşinde koşup duruyor. Rafa bir gün bir anda kafası çok ama çok dumanlıyken iki turisti DAE’den diye hunharca öldürüyor. Vücut bütünlüklerini bozuyor. Rafa eşiği geçiyor ve içindeki hayvanın en ilkel duygusuna teslim oluyor.

CED2D38C-A40F-435A-8BBE-68AE1F04549D

Felix’se bir zamanlar güvenlik polisi iken zekası, hırsı, öngörüsüyle ön plana çıkıyor. Bir imparatorluk kurmak ve Meksika’nın en zengini olmak hevesindeki sıska ve ciddi adam yürüdüğü dikenli yollarda defalarca horlanıyor, burnu sürtülüyor, işkence bile görüyor, pek çok ortamda adam yerine konmadığı görülüyor; ama mücadeleci yapısı onu pes etmekten alıkoyuyor. Kardeşlerini katleden Aztek Kralı Huitzilopochtli’ye benzetiliyor. En korktuğu şey panik. En kolay harcadığı şey insan, karısı ve çocukları da dahil. Ve kazanıyor diyeceğim ama dilim varmıyor çünkü hayatta kazanan tarafın olmadığını bildiğim bir yaşa geldim, kaldı ki bir uyuşturucu baronu kazanmaz, başarılı olduğu zamanlar vardır, yükselir yükselir yükselir ama bir gün muhakkak düşer. Başarı göreceli bir kavram, uyuşturucu işinde yapılan kariyerse hayli tartışmalı olduğundan, başarılı ve dolayısıyla zengin işadamı pardon iş insanı olma mertebesine erişen ve bu uğurda bir otel bile alan Sinaloa’lı Felix’in Mariachi müziği ve tekilanın doğduğu topraklar olan Guadalajara’daki hızlı yükselişine tanıklık ediyoruz. Bu da şöyle oluyor, ottan çöpten kazandığı büyük büyük paralarla kendine güveni gelen Felix, Meksika’da karteller öncesinde, uyuşturucu maçının oyuncuları belirli bir şehir ya da bölgede uyuşturucu işi yapmak için  polisten izin satın alan çoğunluğu Sinaloa’lılardan oluşan tek tabanca kaçakçılar iken ve bu sistemin “Plaza Sistemi” diye bir adı varken, Meksikalı kaçakçılar için bir birlik oluşturmak ve bunun için doğru plazalardan yeterli sayıda patronu üye yapmak gayretindeki Felix’in hayali gerçekleşiyordu kısa süre içinde. Böylelikle Meksika’nın korkunç yollardan çok korkunç paralar kazanan feci korkunç adamları bir kez olsun bir arada çalışabiliyorlar ve ister resmi deyin ister gayri resmi, Meksika’nın ilk uyuşturucu birliği altında birleşiyorlardı onun sayesinde. Bu arada dizinin iyi adamları mı ne yapıyorlardı Camelot’ta içmek dışında? Bürokrasi çarkının dönmesini bekliyorlardı dört gözle. Sinaloa’lı bir avuç kovboysa her hafta kazandıkları en az otuz bin doları nerelere sıvayacaklarının telaşına düşmüşlerdi çoktan. Satın alınan gözlerden uzak malikanenin içinde yaptıkları motorsiklet yarışında havuzun dibini boylayan bir motora karşı duyulan vurdumduymazlık bunun sadece bir kanıtıydı.

07D7FA39-EE63-4E61-9AFE-14A55C503113

KIKI CAMARENA :

Uyuşturucu karteli oluşturma yolunda ilerleyen Felix’in karşısına çıkmaya cüret edecek olan dava adamı Kiki’yse hamile eşi ve şimdilik bir oğlu ile California’nın Fresno şehrinde yaşıyor aynı zamanlarda. Miami’den teklif beklerken ve o teklifi hiçbir zaman alamazken, bir anda kendini Guadalajara’da buluyor. Yükselemediği takdirde kariyerinin son bulacağından emin, deniz kuvvetlerinden DEA’ya yani uyuşturucuyla mücadele birimine geçmiş Meksika doğumlu Amerikalı bir ajan. Dürüst ve namuslu. Bu vasıflarıyla ve gerçeklerin üzerine gitmekteki gözüpekliğiyle, yeni tayin bölgesinde de sivrilmeyi başarıyor. Meksika’lı federallerin üçkağıtçısının çok olduğunu anlaması ise çok fazla zamanını almıyor. Bölgeyi gözetlemek, bilgi ve veri toplamak dışında eli kolu bağlı oturan iş arkadaşlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Camelot adında, federaller, polisler, milli zabıta, KGB ve Gestapo karması Federal Güvenlik Ekibi(DFS)’nin hep beraber güle oynaya içki içtiği barda daha ilk akşamından El-Azul’a varlığını hissettirmeyi başarıyor bir yandan. El-Azul rüşvetin, adam kayırmanın, mafya ile kol kola yaşamanın tarihini yazan yozlaşmanın tepe olmasa da sağlam bir noktasında yerini çoktan sağlamlaştırmış bir komutan. Göründüğü sahnelerde ekibinin başında olmaktan çok, mafya ile yan yana durduğu anlarda çıkıyor karşımıza. Hal böyle olunca bir meslektaşı manidar bir soru yöneltiyor Kiki’ye: “Yıllardır süren kurumsallaşmış yozlaşmayı bitirmek için bir planın var mı?” Varsa bile bir misafir olduğu ve fazla gürültü çıkartarak ev sahibini rahatsız etmemesi gerektiği hatırlatılıyor her daim. En nihayet arı kovanına soktuğu çomaklar yukarıdakileri çok fazla rahatsız ettiğinde, Kiki’yi içeri alıyorlar. Yani kaçırılıyor. Her saniye önemliyken ve kaçırılışının üzerinden tam on sekiz saat geçmişken, başta ABD’de James, Meksika’da Jaime olarak çağrılan amiri bir yanda, gözü yaşlı eşi diğer yanda çırpınıyorlar onu kurtarmak adına. Bekledikleri destekse Amerika’daki DAE’de çalışan meslektaşlarından geliyor. Fakat dayanışma hayat kurtarmıyor. Meksika hükümeti işi ağırdan aldıkça, sorgu ve işkence süresi uzayan Kiki’nin konuşmayacağı anlaşıldığında Felix işini bitirtiyor. Bir hafta sonra bulunuyor cesedi. Kiki’nin cansız bedeninin başında beklemekte olan morg görevlisi Kafka’nın Dönüşüm’ünü okurken, zavallı eşi Mika kocasının ne hale geldiğini görmek ve vedalaşmak üzere geliyor başına. Sol kaburgaları ve ön kolu ve kafatası ve çenesinde çoklu kırıklar olan Kiki, sert bir cisimle kafatasının sağ tarafına aldığı darbe sonucunda ölmüş. Bu arada bize gösterilen kadarıyla kendisinden geçtiği anlarda adrenalin verilerek hayata döndürülüp, konuşması için tekrar tekrar işkence edilmiş. Otuz sekiz yaşında dürüst bir adam üç çocuğunu ve karısını geride bırakarak yok olup gidiyor, giderken de çilesini dolduruyor kısaca. Leyenda Operasyonu onun adına düzenleniyor. Bu arada Amerika suçsuz mu? Pek çok iddia var CIA’nın parmağının olduğuna dair ve onu öldürmesi için emir verenin Caro değil, özel kuvvetlerden Kübalı bir asker olan Felix Ismael Rodriguez olduğu. Che Guevara’yı Bolivya’da yakalatıp, sorguya çektiren, işkence yaptıran, bunun üzerine Che’nin(bir başka dava adamı, aynı akibet) suratına tükürdüğü ve bonus olarak Felix’den(yine Felix, yine karanlık taraf) infaz hakkını kazandığı da aynı isimdir. Tüm bunlar ABD vatandaşı olmak, orduya girmek, Amerikan bayrağı altında poz vermek için yapılmışsa cidden değmemiştir. Kübalı bir haindir buradan bakıldığında. Kendisi hala hayattaymış. Tarih bize dizilerde gösterilenler midir? Elbette ki hayır. Bu diziyi izlemeseydim eğer ve üzerine araştırma yapmasaydım tüm bunları öğrenemezdim. Yazamazdım da. Renkli ekranın büyüsü budur. Yaşayamayacağın hayatları göstere göstere izletir sana(göstermek ve izlemek farklı şeylerdir).  Akıllıysan her tür ukteden uzak izlersin. Aptalsan hayat sana zaten güzeldir.

PABLO ESCOBAR ve CALİ KARTEL’in bu sezon burada ne işi var?

Var, çünkü izlediyseniz eğer hatırlayacağınız üzere Medellin ve Cali’nin Centilmenleri seksenlerde büyük gürültü kopartmakla meşgullerdi. Elbette Meksika dışında yani Kolombiya’da ve de mallarını ulaştırdıkları Amerika’da. Bu sezon Medellin’e giden Felix önce Centilmenlerle görüşme sağlıyordu, sonra da Escobar ile. Escobar rolünde Wagner Moura’nın haddinden fazla karizmatik bir kişilik olarak çizdiği Escobar kompozisyonuyla yaptığı görüşmede, ikilinin arasında efsane diyaloglar geçiyordu. Bu açıdan dizinin en yüksek IMDB puanlı bölümü beşinci bölüm oluyor. Kısa süreli nostalji burada yaşananlar. Pablo her ne kadar kendisinin de, su aygırlarının da Meksikalılardan hoşlanmadığını dile getirse de, sıska ve akıllı adam onu ikna etmeyi başarıyor ve ortak iş anlaşması yapıyorlar nihayetinde. Kolombiya’dan gelen daimi kokain sevkiyatını yapmak üzere gerekli rüşveti gerekli yerlere vermeye kalıyor iş bundan böyle.

SON OLARAK :

Son olarak beşinci sezonu bekleyeceğim bundan böyle. Kiki’nin intikamını almak üzere yola çıkan meslektaşlarının neler başardığını, bu arada ne kayıplar verdiklerini göreceğim. Umarım beşinci sezon kaldığı yerden Meksika’da devam eder. Çünkü buna değer. İçimde var olan ve saklanan suçlu tarafım kimbilir belki de beni en sevdiğim tür olan suç türündeki dizi ve filmleri izlemeye ve sevmeye itiyordur en fazla. İçimdeki hayvan öyle kolay kolay susacağa benzemiyor zira.

Gelelim oyunculuklara, hepsi bomba. Nerede o eski Narkosçular derken, Kiki’yi canlandıran Michael Pena’nın oyunculuğuna, kötü adamların tüm garipliklerine alışıyorsunuz zamanla. El Chapo şans eseri yaşadı, affedilmeyebilirdi, Felix de öyle, hiç olmayabilirdi. Bir sahne vardı ki, dizinin en rezil iki karakterinden biri olan Komutan Pavon benimle birlikte tüm federalleri de zıplattı olduğu yerde. “Rafa”yı elini kolunu sallayarak gönderdi ya, o da uçaktan kalaşnikofunu havaya sıkarken bir daha beraberinizde getirdiğiniz oyuncağı ona göre seçin dedi ya…enayi yerine konulmak var bir yandan, suçlu elini sallaya sallaya gidiyor diğer yandan ve her saniyesi kıymetli olan arkadaşınızın azmettiricisi bu insan. Diğer rezil karakter kim diyecekseniz, hepsinden beter bir karakteri olan Vali Leopoldo Celis. Fakat onun üstesinden Felix geldi. Kendisini ihbar etmesinin bedelini biricik oğlunu elinden alarak ödetti. Bir kutu içine konmuş oğlunun başında annesi kadar çığlık bile atamadı şaşkınlıktan. Mea Culpa demişti son bölümde Felix, Yaptıklarından ötürü değil de, yanlış insanlara güvendiğinden bu işlerin başına geldiğini itiraf edebilmişti hiç olmazsa. Aynı Felix sorgu esnasında baş başa kaldığı Kiki’ye son zamanlarda hiç uyuyamadığından, zengin olmadan önce bebekler gibi uyuduğundan, eskiden onun gibi bir polis olduğundan, ailesi olduğundan, ödenecek faturaları olup, günü gününe yaşadığından dem vururken iki adamdan hangisinin daha şanslı olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Dilinin buğusu kalır derler, bir bölümde Ajan Camarena tam da ümidini kesmişken Felix’in onu asla bilmeyeceğinden bahsediyor ve bunu şanssızlık olarak nitelendiriyordu hani. Oysa ki hepsi, herkes, yıllar yıllar sonra okyanusu aşarak gittiğim ülkesinde altı gün geçiren ben bile bu dizi sayesinde daha önce birden çok defalar filme çekilmiş olan ve elinde olmayan nedenlerle kısa kesilen hayatının detaylarını, ne uğruna mücadele ettiğini öğrenmiş oldum: Baja doğumlu Meksika’lı Kiki Camarena. Böyle adamlar var mı hala? Onu bil…

Diego Luna And Michael Peña Host Cocktail Party To Celebrate The Launch Of Their Netflix Show Narcos: Mexico. Mexico, October 30th, 2018.

C25C215E-D6DA-41C7-B1BA-C4A8B11578F0

Öne Çıkarılmış Yazı

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

7BD6A0E0-8092-44D6-8575-2F276A6C0C37

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

“Sadece sana ait olduğumu hatırla. Sadece bu dünyadaki hiçbir şey için sana zarar vermeyeceğimi hatırla.” Fonny

“Bu ülke zencileri gerçekten sevmiyor. O kadar sevmiyorlar ki, evlerini bir zenciden önce bir cüzzamlıya bile kiralarlar.” Fonny

GİRİŞ :

İki kız arkadaş kahvenin bardağının on beş yirmi lira olduğu şık bir kafede bir yandan kahvelerini yudumlamakta, diğer yandan fazla kalori almamak için tek porsiyon ısmarladıkları limonlu cheesecake’lerini adil bir şekilde paylaşmış, ağır ağır yemektedirler. Aralarında konuşma olmaz bu esnada. Zaten onlar sonradan açılanlardandır. Bir zaman sonra şeker kana karışır, kahve üzerlerindeki uyuşukluğu alır:

A – Bana son buluşmamızda demiştin ya bıkkınlık var üzerimde diye. Hani çok ilgisizdin her şeye ve herkese karşı. Biliyor musun bu aralar bende de aynı hislerden çok yoğun bir şekilde var. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kimseyi görmek de. Bir ara ister gibi oluyorum fakat sonra geçiyor. 
B – Ne hususta?
A – Ne ne hususta?
B – Kafan başka yerde sanırım. Hangi konuda ya da konularda bu bıkkınlığın? Canın ara ara ne yapmak istiyor ya da istemiyor?
A – Offf…yazı yazmak mesela. Canım istiyor ama sonra istemiyor. Bir ses oku diyor sonra aniden susuyor. Zaten ne okursam okuyayım hemencecik dikkatim dağılıyor. Canım bir yerlere gitmek istiyor ama zor geliyor. Bir ara ciddi ciddi kendimi gideceksin de ne olacak diye düşünürken buldum. Her şey, kısaca hayat anlamsız geliyor. İş göremez raporu almayı düşünüyorum.
B – Nereden alacaksın öyle bir raporu?
A – Onu henüz düşünmedim, bilmiyorum da ama her an almak için hamle yapabilirim. 
B – Ben de gerginim. Geldiğim noktada çok zor ve az para kazanıyorum. Herkesin her şeyi parayla ölçtüğü zamanlar bunlar. Ahmak çevrem beni bunlarla değerlendiriyor. Çok sinir oluyorum. Sanırım çok şey bekledim hayattan ve pek çoğu da gerçekleşmedi ya da gerçekleşti de ben anlamadım. Ama ağzımda ekşi bir tat var ve hiç geçmiyor.
A – Cheesecake’e rağmen mi? 
B – Cheesecake’e rağmen.
A – O zaman fazla ciddiye alma. Limonlu söyledik ya ondandır.
B – …sanırım. Bir dahaki sefere vişneli söyleyelim.
A – En azından çilekli söyleyelim. Garanti olsun diyorsan da çikolatalı. Şöyle tatlı tatlı.
B – Menüde dikkatimi çeken bir şey oldu.
A – Neymiş o? 
B – Cheesecake fiyatı. Yirmi sekiz liraydı.
A – Burası Nişantaşı.
B – Mandabatmaz’a gitseydik hiç olmazsa.
A – Ben entel değilim. Enteller beni sevmiyor. Ben de onları.
B – Sırf enteller gitmiyor ki. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ki.
A – Öyle mi dersin? Yemekte olduğun cheesecake vegan bu arada.
B – Ha ondan bu para. Hayvan yoksa kazık marka.
A – Moda. Canım.
B – Bazen Canan Karatay’ı destekleyesim geliyor. O kadar çılgın olmasa.
A- Aşırılıklar kazandırıyor. Ya altı yumurta ya sıfır hayvansal gıda.
B – İçim yeterince deliyken yediklerim normal olsa. Bak mesela geçen birisiyle tanıştım
A – Kadın mı, erkek mi?
B – Kadın ve nasıl deliydi anlatamam.
A – Sen de delisin.
B – Evet. O yüzden sinir oldum ya. Ben delileri çekemiyorum. Ve haklısın sanırım ben deliyim zaten ve yanımda deli deli gezen bir başkasını daha ruhum da, aklım da kaldırmıyor. 
A – Sonuç?
B- Sonuç arkadaş edinme yaşını da geçtiğim gerçeği. Artık kimse kafama göre değil ve ben kimseyle anlaşamıyorum.
A – Senden uzun yaşarsam mezar taşına “insan sevmezdi” yazdıracağım.
B – Hah sonra da uzaktan da olsa Fatiha okuyacak olan ara da bul.
A – Ateisttin hani!
B – O başka, arkamızdan bir Fatiha istemek başka.
A – Yastığa başını koyduğunda, her başı sıkıştığında yurda pardon imana gelen gizli Müslümanlardan olduğunu düşünüyorum.
B – Tarihimde var. Yasin okurdum. Eskiden. Ondan sonrası klişe. Çünkü dünya beni bu noktaya getirdi, bundan isyanım, falan filan. Tıpkı filmde olduğu gibi. Haksız yere girdiği hapiste, cam bölmenin ardındaki on dokuz yaşında ve hamile kız arkadaşına “Yüksek sesle söyle, seni duymuyor” diyordu Fonny yukarıyı işaret ederek.
A – Sağır duymaz uydurur en başta…yoksa biz birer uydurukluğun ürünü müyüz? Çok uyduruk bir tipim var mesela benim, ağzım burnum uyduruk, boyum posum da. Hiç öyle boş vaktine gelmemişim heykeltraşın. Beni günaha sokuyorsun ve işlerim yeterince ters gidiyor zaten. Tövbe tövbe.
B – Şule Çet tecavüz edilip, camdan atılırken de  duymadı ama. Arkası olmayan bir kızdı. Bir sürü manyak bir sürü manyaklığını çocuklar üzerinde gerçekleştirirken de duymuyor. Sakın öldüler de kurtuldular deme!
A – Demem. Ama o saatte orada ne işi varmış diyenlere bir çift sözüm var.
B – Onlar bir boktan anlamazlar. Ahkam keserler. Kızın o anda ne çektiğini düşünmezler. 
A – Fonny işlemediği bir suçtan ötürü cezaevindeydi. Tıpkı Monte Kristo Kontu gibi.
B – James Baldwin siyah hakları savunucusuydu aynı zamanda. Irk ayrımı daha doğru olacak sanırım. Yazar yazar olunca, yönetmen de yönetmen, hislerden yola çıkarak, çevresel koşulların daha hayatının başında iken birbirini seven bir çifti ne noktalara sürüklediğini gördük.
A – Konuyu dağıtmış olacağım ama James Baldwin tıpkı şarkıcı ismi gibi. 
B – Yok haklısın. Ben de filmin müziklerini dinlemeye doyamadım.
A – Çünkü harikaydılar. Yönetmen Moonlight’tan sonra ikinci kez çalışmış Nicholas Britell’le. Ve bu defasında Oscar’larda karşısında bir müzikal de yok La La Land gibi.
B – İn dı şelov şeeelov…
A – O şarkıda götürecek. Birileri Oscar’lara hazırlanadursun, ben de anca film eleştirileri yapabiliyorum. 
B – Bir sürü takipçin oldu ne güzel işte.
A – Bir sürü mü? Ben arkamda bir sürü göremiyorum. O sürüler instagram’dalar. Ama olsun, benim de Ceyda’m var bana daha çok diyalog yaz diyen. 
B – Diyalog mu ?
A – Diyalog ya. Şu an konuştuklarımız mesela. Ben bunları kafama yazıyorum şu an, sonrasında yazıya dökeceğim.
B – Seninle konuşurken her söylediğime dikkat etmem gerek o halde. Afişe mi edeceksin beni?
A – Mecburum. 
B – Mecbur mu?
A – Evet. Ne yazacağım başka? Çocuğum yok üzerinden reklam alacağım. Zengin kocam yok her dakika böbürleneceğim, sayesinde iş kapacağım. Ağır bir edebiyatçı değilim. Benden Proust olmaz. Yoga için gerekli esnekliğe de sahip değilim. Zen budizmi için de sakin duramıyorum. Kadınlar beni ne yapsın? Benden idol olmazmış.
B – Sana acımamı, sonra kendime acımamı, sonra beraberce halimize acımamızı falan mı istiyorsun anlayamadım. Nasılsa babalandık babalanacağımız kadar, gidelim Çiçek Pasajı’na tam olsun. Rakıları devirelim, o zaman daha çok ağlarız halimize.
A – Fena olmazdı aslında ama elimize bir şey geçmeyecek, ceplerimiz boşalacak, içimiz zehirlenecek. Yogaya başlamışken daha fazla ağırlık istemiyorum üzerimde. Çünkü kaldıramıyorum.
B – Sen ve yoga ha?
A – Yakıştıramadın mı? Esnekliğimi ölçmeye çalıştım.
B – Kaçtı?
A – Yerlerde. Bir mekan dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla iki saat geçirdim. Hepsinin konsantrasyonu süperdi. Ben hariç. Bana hep bir gülme geldi. Bu tüm hayatım için geçerli aslında. Tam bir iş başaracakken bir kahkahaya geliyor ve tıkanıyorum. Ben lanetliyim. Kahkaha bile bana ters zamanda geliyor.
B – Öğrenci bol yani.
A – Valla hocaya sordum işler nasıl gidiyor diye. Sen bugün bu hale bakma dedi. İstanbul’daki öğrenci başına düşen yoga hocası sayısı öğrencilerin iki katıymış ve herkes yoga eğitmenliğine merak sarmış, harıl harıl ders alıyorlarmış.
B – Yapma ya. Çok korkunç.
A – Rakamlar mı?
B – Yok bir oda dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla bir arada bulunmak çok korkunç.
A – Daha da korkuncu tüm bu zorlayıcı hareketleri yapan kadınların, yogadan sonra hiçbir şey olmamış gibi makyajlarını yapıp süslenip püslenip eğlenceye gitmeleriydi.
B – Sen de takılsaydın onlara. Sonuçta aynı odada mesai yapmışlığınız var.
A – Bana teklif etmediler. Çok yeteneksizim ama aptal bir gayretim de yok değil hani. Hem ben eve gelip ölü gibi yattım. Ağrıdan bayılmışım. Hala daha her yerim acıyor.
B – Hiç yanlış kulvarlarda gezindiğini düşündün mü?
A – Her zaman düşünüyorum. Ama kendimle ne yapacağımı bilemiyorum. Belki bir gün ben de ayak parmağımı burnuma değdirir, hatta burun deliğime sokarım.
B- İnat olsun diye mi? Değmez. Deliklerine yazık. Bak şimdi evli olduğunu varsayıyorum, kocaydı, çocuktu, dersleriydi, yedikleri içtikleriydi derken, her şeyi unuturdun. Arayış filan olmazdı. Arayışa düşecek fırsatın olmazdı.
A – Gelen kadınların hepsi olmasa bile çoğu evliydi ve de çocuklu.
B – Ve de ayak parmaklarını burunlarına değdirebiliyorlardı, öyle mi? E bravo o zaman. Gönül vermişler, hor görmemek lazım.
A – Benim marifetsizliğimden de cesaret alarak coştuklarını düşünmekteyim. Hepsi birbirini instagramdan takip ediyor. Beni kaale almadılar mesela. Hiç tipleri değilim. Ne bir yoga madalyam var, ne de aktif bir sporcu geçmişim. Burnu akan, hiç durmadan hastalanan bir çocuğum da yok. Onlar saatlerce bunlardan bahsedebiliyorlar mesela. Ne çocuklular çocuksuzları, ne de çocuksuzlar çocukluları anlayabiliyorlar. Açıkçası kimsenin çocuğunun büyüme hikayesi de beni ilgilendirmiyor. Dolu yetim ve öksüz varken ve onlardan bahsedecek başlarında bir büyük yokken.
B – James Baldwin’in zamanında ırk, cinsel ve sınıf ayrımcığına karşı verdiği mücadelede eksik bir şey var: biz sınıfsızlar hakkında eksik kaldığını düşünüyorum. 
A – Mülksüzler gbi.
B – Ursula. Dur bakıyorum ne yazıyor kitabının arkasında…”devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir” diyor. Doğru bak, ruhum da devrim için çok yaşlı benim. Kendi üzerimde bile radikal değişiklikler yapacak kadar yürekli değilim. Kısaca kendi sınıfsızlığımız bir devrime yol açmayacak. Benden söylemesi.
A – Filmde yaşanan aşkı düşünüyorum da, ben o kadar sevmedim hiçbir zaman. Kimseler de beni sevmedi bu kadar. Onun hatırına dayandı Tish onca sıkıntıya. Herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyor bu hayatta. Bir aşka, bir adama, bir kadına, işine, çocuğuna.
B – Ben takıntılarıma tutunuyorum mesela. Onlar beni hayatta tutuyorlar.
A – O nasıl oluyor?
B – Çok basit. Bir şeye takıyorum ve onu iyice takıntı haline getiriyorum. Gecem gündüzüm o oluyor.
A – Sonuç?
B – Korkunç. Taktığım insansa eğer, sonunda onu düşman ilan ediyorum. Nesneyse bıkasıya uğraşıyorum onunla. Sonunda o kadar bıkıyorum ki bir daha onun hakkında bir şey duymak ya da görmek istemiyorum. Tek takıntı yapmadığım şey yoga. Sanırım herkesin yaptığı bir şeyi yapmak çok cazip gelmiyor. Bir de şu ayak parmağını duyunca hiç bana göre olmadığını anlamış oldum.
A – Hiç başörtülü yogacı gördün mü?
B – Yok.
A – Bir fikrim var. Ben diyeceğim kapandım, yoga eğitmeni oldum. Bu sayede depresyonumdan kurtuldum. Al sana iş kapısı.
B – Aman Tanrım. Sende şeytani bir zeka var. 
A – Kesinlikle ama bu beceri de istiyor öncesinde. Ayak parmaklarımı burnuma değdirmeden öğrenci kapamam.
B – Öğrenciyi nereden bulacaksın?
A – Instagram sağ olsun. 
B – Her zamanki gibi kötülük kazanacak desene!
A – Bunu bir nevi halk sağlığı olarak düşün. Son iki takipçimden biri Aksaray çekicisi, diğeriyse “askeri” ücretle yaşamın nasıl bir şey olduğundan bahsedip duruyor. Yani herkes geçim derdinde. 
B – Bu telaşın ne?
A – Son kez Çiçek Pasajı’na gidiyoruz. Böyle mekanlarda son görülmem olsun. Gidince bir başlayacağım, kusana kadar içeceğim. Sonra da yeni hayatıma merhaba diyeceğim. 
B – Veronique’in İkili Yaşamı!!!

SONUÇ : Bu diyaloğa ne gerek vardı ya da bunun filmle ne alakası vardı diye soracak olursanız eğer, ben de size bu hayatta olmanızın ne gereği vardı diye soracağım nazikçe. Ben kendiminkine böyle gerekçeler gösterebiliyorum sadece. Geçelim filmimize:

C6FE1BB3-535F-43F9-B59A-4A552025E1FB

815DAFB9-892D-434D-8C01-DFF75AD1AFA7

BEALE SOKAĞI NEREDEYDİ? 

Bir Beale Sokağı vardır fakat New Orleans’da değil, Memphis’tedir. Fakat filmin başında James Baldwin’den yapılan alıntı doğrultusunda New Orleans’ta siyah ailelerin doğduğu, yaşadığı, öldüğü, sevdiği, sevildiği, Amerika’da doğmuş her siyahın, buna yazarın babası, Louis Armstrong ve caz da dahil, Jackson, Mississippi ya da Harlem’de doğmuş olmalarına rağmen, Beale Sokağında doğmuş olduklarını söylemekle, bir mirasın temsili olarak bu ismi romanının merkezine alıp, ismini de filme verdiğini görmekteyiz. Filmse Harlem’de geçmekte.

DCE3B785-0F43-4160-B99A-FDB4BACCCC23

EDD844F9-3BBE-4643-9888-4601355D11A5

FİLMİ NEDEN SEVDİM ? :

“Bu şey ve ben bir parça sert bir diyaloğa girmeye başlıyorduk. Tekme atardı ve ben yere yumurta düşürürdüm. Tekme atardı ve kahve demliği birden masada ters dönerdi. Tekme atardı ve elimin arkasındaki parfüm damağımda tuz tadı bırakırdı ve boştaki elim onu ikiye ayıracak bir güçle cam tezgaha bastırırdı.” Tish

Filmi, hamileliğin cilvelerini gözlem ve belki de hislerle bu kadar doğal bir şekilde aktaran James Baldwin ve bunu harika bir kurguyla sanki noktasına virgülüne dokunmadan peliküle aktaran yönetmen Barry Jenkins için sevdim en çok. Belki çok daha güçlü sahneleri de vardı ama ben en çok bebeğini ve sevdiği adamı koşulsuz sahiplenen Tish’in küçücük yaşında bir yandan davayla uğraşırken diğer yandan baba evinde kocasız dünyaya getirmeye çalıştığı bebeği doğmadan önce neler çektiğini naif bir şekilde anlatan bu sahne ile hatırlayacağım ister istemez.

Üç uzun metraja sahip yönetmen Barry Jenkins’ın izlediğim üçüncü filmi “If Beale Street Cold Talk”. Moonlight’ta izleyiciyi avucunun içine alan karakterlerin hislerini aktarmaktaki  özelliği bu filmde de son derece yoğun bir şekilde var ve bu yüzden ve daha da pek çok nedenden ötürü ben bu filmini de çok beğendim. Benim için bu senenin “Call Me By Your Name”i idi. Dürtülerin etkisi altındaki iki erkek karakterin ilişkilerindeki yoğun duyguları araya girecek olan mesafeler ve olası toplum baskısı ile ketlenirken, ilişkideki olgun tarafın mantığın zaferiyle verdiği kararla aynı yazın sonunda bitiyordu. Çok az film sizi gençlik günlerinize, ilk aşkı tattığınız keyfekeder, başına buyruk zamanlarınıza taşır. Burada da yönetmenin aşkı ele alış ve ifade şeklini, çiftin birbirini tamamlama ve kollama hallerini, çocukluktan itibaren beraber büyümenin getirdiği alışkanlığın sevgiye dönüşme halini, gençliklerinde beraber geçirebildikleri  sayılı özgür zamanlarını çok sevdim. Ne anlatmak istediğini çok iyi bilen ve hislere çok önem veren bir yönetmendir kendisi. Baş edilmesi en güç durumlarda bile umut verir ve onun filmlerinde sevgi kazanmanın yolunu bulur çok cefalar çekse de. 

Bu sene Oscar’larda orijinal film müzikleri dalında yarışan beş filmden biri ve bence kah dönemin, kah yaşanan romantizmin ruhuyla son derece uyumlu bir çalışma var karşımızda kulaklarımızın pasını silen, sizi bilmem benimse ayaklarımı yerden kesen. Nicholas Britell bu dalda benim de favorim. 

4A77807C-10BF-469D-9E33-AC6983842AEE

1DF172EF-DC18-449A-BC59-660CE6B9968D

84DCB027-C27B-48D5-9B98-DF19FAEE3102

SOKAĞIN DİLİ OLSA NE DERDİ? :

Her ne kadar 1956’da yayınlanan Giovanni’nin Odası kitabı ile beyaz eşcinsel erkeklerin hayatını anlattığı için şimşekleri üzerine çekse de, kitap eşcinsel edebiyat için bir dönüm noktası teşkil etmiş, günümüzde de güncelliğini koruyan anlatımı ve yalın diliyle pek çok edebiyat tutkunu için James Baldwin’in başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Yazarın baskısı tükenen kitabını ancak sarraflarda bulabilirsiniz. İncedir fakat değerlidir. If Beale Street’se yetmişli yılların başında geçiyor. Adaletsizliğin gölgesinde bir aşk hikayesinin kahramanları olan iki siyah gençten Tish 19 ve Fonny ise 22 yaşında. Filmin daha ilk dakikalarında Fonny’nin hapiste olduğunu görüyoruz. Flashbacklerle de nasılını ve nedenlerini görüyoruz. 

Fonny suça meyilli bir kişilik değil. Temiz bir çocuk. Aşırı dindar annesi, işçi babası ve birbirinden tuhaf iki kız kardeşi var. Önceden meslek okuluna gitmiş, dolayısıyla zanaati var. Puf, şifonyer, masa yapıyor. Tüm bunları yapabildiği bir de bodrum katı var. Çocukların ve gençlerin özellikle de siyahların hiçbir kıymetinin olmadığı zamanlar bunlar. Fonny’ninse kendi ağzıyla dile getirdiği üzere tutunduğu zanaati ve Tish’i var. Sayesinde gelecek hayalleri beslediği ve tutkuyla bağlandığı bir kız arkadaşı olmasının önemini kocaman, siyah ve gürültülü Daniel ile karşılaştıktan sonra masa başında birbirlerine içlerini döktükleri sahnede anlıyoruz.  Daniel geçmişinden taşıdığı iki senelik hapishane deneyimini ve orada gördüğü korkunçlukları ona aktarırken, Fonny bir gün gelip de tıpkı Daniel gibi haksız yere hapis yatacağından habersiz dinliyor arkadaşını. Ve tıpkı Giovanni’nin Odası’ndaki gibi Avrupa hayalleri taşıyor. Kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği toprakların özlemini gerçekleştirmesi ise Giovanni’nin Odası’ndaki David’in aksine mümkün olamıyor. Kim bilir karakterin bu özleminin altında yatan baş neden Baldwin’in Paris’te yaşadığı zamanlarda yaptığı kıyaslamalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 

IBSCT_05520_RC

IBSCT_15659_R

Tish ve Fonny’nin aşklarının meyvesi olan bebekse Tish’in karnında büyümektedir ve ailesine durumu anlattığında Tish, üç aylık hamiledir. Tish’in ailesi ne kadar ılımlı ve ileri görüşlüyse Fonny’nin kalbi ve beyni zayıf annesi ve onun yetiştirmesi olan iki kızı da son derece yobaz yani hastalıklı derecede dindardırlar. Kendi torununun bir günah cocuğu olduğunu ve rahminde kurumasını diler Tanrı’dan. Sonra da kendi kocasından tokadı yer afiyetle. İki aile arasındaki uçuruma şahit oluruz bu sahneyle. Siyahtan öte yobaz bir ailenin içine doğmanın çaresizliğini izleriz. Fonny babasının oğluyken, kızlar annelerinin yetiştirmesidir. Bu arada belirtmem lazım yan rollerdeki tüm oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle de iki babanın ikisine de dikkat çekmek lazım. Colman Domingo ve Michael Beach. İsimlerini öğrenmiş oldum bu film sayesinde. Latin rollerde ise Narcos’ta da izlediğimiz Diego Luna ve Pedro Pascal var. Yönetmen Jenkins olunca, parmağını bir şıklatmasıyla oyuncuların çevresinde pervane olduğunu düşündürtüyor bu harika cast. 

Filme dönecek olursak tecavüze uğradıktan sonra Fonny’i tecavüzcüsü olarak teşhir eden olarak kadın ülkesi Porto Riko’ya dönüyor. Tuttukları beyaz avukatın bu dava sayesinde devletin önemli kişileriyle arası bozuluyor. İki baba çocuklarının iyiliği için limandan mal çalmaya başlıyorlar ve getirip Harlem’de satıyorlar. Tish’in annesini oynayan ve bu rolüyle bir Golden Globe kazanmış olup, aynı zamanda Oscar adayı olan Regina King kızın peşinden giderek, ona yalvarıp, geri döndürmeye çalışsa da, başarılı olamıyor. Kız yine kayıpları oynuyor, dolayısıyla da dava erteleniyor. Bu davada doğruyu ortaya çıkarmanın imkanı olmadığını görüyoruz. Bir türlü evlenemeyen Tish ve Fonny için bunun artık önemi kalmamışken, çoktan bebeklikten çıkmış oğullarıyla beraber filmin son karesinde ve yine bir görüş gününde gardiyan eşliğinde bir masa etrafında toplanıp Fonny’nin mahkemeyle yaptığı anlaşma sonucunda belirlenen mahkumiyetinin sona ereceği günle ilgili konuşuyorlar sakin sakin. Mahkemenin bir hak ve aynı zamanda mahkumu suçlu suçsuz ayırt etmeksizin hapse gömen ve hele bir de siyahsan eğer, seni çok daha kolaylıkla gömen bir mekanizmaya dönüşmüş olduğunu, bir de dönem itibariyle yetmişlerin hiç de masum olmadığını, özellikle de arka mahallelerde doğmuşsa eğer o siyah, hayatının çok zor ve tehlikeli ve düşmanlıklarla dolu olduğunu görmüş olduk Baldwin’in kaleminden, Jenkins’in kareleriyle.

83C42974-9418-4CA5-886D-2CE1BDA75C73

2E43D836-F904-4736-9A59-CA2987F35570

34394109-8DE4-4233-8D53-F39B6F6020BE

 

Reklamlar

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

6BA0EC79-B406-4AB2-9163-F25A2B99CF73

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

“Sırrımı harcadım.” Lee Israel

“İnsanlara ne dersen inanırlar.” 

Çoğu fani çoğunlukla yok olur. Bu şekilde ise bir çeşit hala yaşıyor sayılırsın. Sen öldüğünde mektuplarının bu şekilde yayınlanmasını istemez misin?” Anna

“Ben Dorothy Parker’dan daha iyi bir Dorothy Parker’ım.” Lee

“Mesafeni koruyabilmek için yapabileceğin her şeyi yaptın. Yalan söyledin, içki içtin, bencildin. Perişan haldeydin. Bana güvenmiyordun.” Elaine

-“Çok iyi bir insan olduğunu düşünmüyorum Lee.” Jack Hock
-“Sana katılıyorum.” Lee Israel

GİRİŞ :

Dikkatimin dağınık, başımın sıkışık, aklımınsa uyuşuk olduğu bir zamanda izlemiştim. Üzerine kafa yoracak fırsatım, filmi önemseyecek halim yoktu. Yine yok. Ama yok olması bahane olmamalıydı ve yok diyenin yok olurdu. Dedim ve filmi tekrar izledim aklımın bir yerinde kalmış olan Melissa McCarthy’nin bu senenin belki de en iyi kadın oyuncu performansına istinaden. İncelikli bir senaryo sayesinde yaratılan derin karakter analizi, bozuk ağzının, sivri dilinin ve alkolün ardına sığınarak kendini yalnızlaştıran başkarakterin başlarda sevimsiz gelebilecek tavırlarına rağmen, ilerleyen dakikalarda insanın bir o kadar da bağrına basasının geldiği Lee Israel’in dünyasına girdikçe dikenlerin nasıl olup da en çok gülün kendisine battığını görmüş oldum ince ince. Gördüklerimden pişman, Lee’nin sahtekarlıklarından rahatsız oldum mu diye soracak olursanız, asla diyeceğim. O kadar parasız, patavatsız, depresif ve pasaklıydı ki…hissettiği değersizlik hissinden kaynaklanan ağır depresyonundan ötürü bile sevmemem mümkün değildi. Külçe gibi bedenini zor taşıyordu sokaklarda. Mutsuz, bakımsız, yalnız ve sevgisiz bir karakterdi.

Diğer yandan filmi tek sırtlanan isim Melissa McCarthy miydi? Yine diyeceğim ki, asla. Richard E. Grant, canlandırdığı evsiz, sorumsuz, avare ve hötöröf Jack Hock rolünde McCarthy’le kolaylıkla başa çıkabildi. Senaryonun en büyük başarısı Lee’nin karakterinin gizli kalmış taraflarının yavaş yavaş ortaya dökülmesinde yatıyor zaten. Film aksiyondan çok, karakter odaklı ilerliyor. Lee, karanlık bir New York akşamında tek başına ilerlerken paltosunun içine sığdırdığı iri gövdesi ve sallapati yürüyüşüyle yürek burkuyor. Neredeyse sahtekarlıkları iyi ki yapmış, yoksa sıradan bir biyografi yazarı olarak kalacaktı ve varlığından kimsenin haberi olmayacaktı diyorsunuz. Elinden içki bardağı düşmeyen, gittiği davetin vestiyerinde gözüne kestirdiği bir başkasının paltosunu kendisininmiş gibi isteyen ve giyen; film boyunca da üzerinden çıkarmayan, bunda da bir sakınca görmeyen, son söyleneceği ilk söyleyen, insanlara karşı nazik olmakla mesai harcamayan, filme konu olan sahtekarlığından duyduğu pişmanlığı çok başka şeylere bağlayan, arkadaşsız da olsa hayatına giren ve girmeye çalışan tüm kadınlarla arasına buzdan duvar ören Lee’yi dünya üzerinde tek seven canlının kedisi olduğunu görüyoruz. O da yaşlı ve hasta. Zaten ölüyor kısa bir süre sonra.

0DCFBF77-54D2-4CB0-9271-1CA80228D825

374BEAC0-B047-4131-B5B0-C672CD58BA4E

BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

Ya sonra? Ama önce affet. Affet beni. Yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan ötürü. Sevgimi gösteremeyişimden ötürü. Seni de diğerleri gibi dolandırmamdan ötürü. Yanıma yaklaşmaya çalışan herkesi etrafımdaki dikenli tellerden geçirmeyişimden ötürü. Söylediklerimden ve söyleyeceklerimden ötürü. Sivri dilimden ötürü. Sözlerimden ötürü. Kırdıklarımdan ve kıracaklarımdan ötürü. Verdiğim rahatsızlıktan, sevgimi sevgisizlikle bastırmamdan ötürü, beni affet. Beni affedebilir misin? Beni bir gün affedebilir misin? Sonra ne olduğu mühim değil. Yine olsa yine kırardım. Ama önce…affet beni.

Bundan daha güzel bir film ismi duymadım henüz. Kitap ismi de. Bu sözün bir filme, öncesinde bir kitaba bu kadar yakışabileceğini düşünemeyeceğim gibi. Sırf bu yüzden ve her zaman olduğu üzere yine kişisel bir yazı var karşınızda. Sinema yazısı olmaktan ve bir filmi anlatmaktan öte. Neden böyle? Çünkü ben böyle. Ben hep böyle.

98813C6B-1091-40F9-9473-F91DB4E5E6D8

AE4D4DCC-CEC2-4159-8FBF-33F59F0E3D02

LEONORE CAROL “LEE” ISRAEL :

Gerçek hikayeye dayandırıldığı belirtildikten sonra olayların başlangıcı olan 1991 yılına gidiyoruz. Olayların geçtiği yer New York. Bardaktaki buzların şıngırdama sesiyle açılıyor film. Bu sesi pek çok kereler duyuyor, içinde olası viski olan bardağı tutan Lee’yi kah bar taburesinde, kah evinde pek çok kereler görüyoruz aynı şekilde. Fakat filmin ilk karelerinde saat henüz üç buçuğu gösterirken işyerinde dahi içmekte aynı pervasızlık içinde. Konumunu ve yaşını yaptığı iş için uygunsuz bulan ofis çalışanlarının fısıltılarına maruz kalan Lee küfredince, hemen arkasında durmakta olan patronu tarafından anında kovuluyor işinden. Her şey çok hızlı gelişiyor ve ilerleyen dakikalarda anlıyoruz ki hem patronu, hem de çalışma arkadaşları ondan zerre hoşlanmadıkları gibi, ebediyen aralarından ayrılacağı günü beklemekteymişler sanki. Evindeyse durumlar farklı. Lee’nin hayatına girmeyi başarabilen tek canlı kedisi Jersey. Sahici(!) kedi besleyen Lee’nin yeryüzünde sevgiyle yaklaştığı tek canlının da kedisi olduğunu görüyoruz. Yayıncısının ev partisine davetsiz olarak gitmeden önce süslenmek adına yaptığı tek şey belli belirsiz sürdüğü ruj oluyor. Partide çevresine toparlanan kadınlara hava atmak için böbürlenip duran yaşı geçkin yazar bir adamın palavralarını dinliyor. Böylesine hiç tahammülü yok ve zerre kaale almadığı adamın gösterişçiliğine de savuracağı nahoş bir çift sözü var. Adamsa nefes aldığı ve çevresinde birkaç kadın olduğu sürece böbürleneceğe benziyor. Lee’nin orada bulunma nedeni ajans sahibinden iş istemek. O kadar parasız ve çaresiz ki. Yaşlı ve hasta kedisinin seksen iki dolarlık veteriner masrafını ve de evinin kirasını ödeyemiyor. Diğer yandan korkunç derecede pasaklı. Yatağa ayakkabılarla giriyor, yastığının üzeri ve evin her yerinde sinek problemi var, aynı şeyleri pek çıkarmadan giyiyor. Tam da bu sırada Jack Hock’la yolları kesişiyor. Yine bir barda. O Jack ki, gittiği partide zil zurna sarhoş olduktan sonra tuvaletle, elbise dolabını karıştırarak yanlışlıkla binlerce dolarlık kürklerin üzerine işemiş bir adam. Kürk sahipleriyse üzerlerinde binlerce dolarlık çiş kokulu kürk, kokunun cazibesine kapılarak onlara eşlik eden sokak köpekleriyle birlikte evlerinin yolunu tutmak zorunda kalmışlar. Kafaları hep biraz uyuşuk olan ikilinin biraz da karmaşık ve sorunlu ama bitmeyen dostluğuna tanık oluyoruz filmin sonuna kadar. Tüm yaptıklarına rağmen Lee onu affediyor.

DDE35DB8-3776-4A64-A849-FDDF8F18CF0D

91F9166A-E9B4-4567-AD12-7277D83B6E23

Lee iki popüler ve çok satanlar listesine girmeyi başarmış biyografi kitabı dışında yazarlığından çok edebiyatta sahtecilikle adını duyurmuş bir yazar. Kariyerine altmışlı yıllarda freelance çalışarak başlamış ve ilk defasında Katherine Hepburn’ün olmak üzere sırasıyla Tallulah Bankhead, Dorothy Kilgallen ve Estee Lauder biyografilerini kaleme almış. Estee Lauder’in yazdığı otobiyografiyle, kendi yazdığı biyografi aynı zamanda piyasa sürüldüğünden son kitabı doğru düzgün satmamış. Sonra da yani doksanlı yıllardan itibaren başlayan çöküş döneminde kendisine gelir olsun diye ünlülerin imzasını ve elyazılarını taklit ettiği mektuplar yazmaya başlamış. Bu işten güzel paralar kazanıldığını gördükçe de mektupların sayısı 400’ü bulmuş. Ta ki FBI tarafından yakayı ele verene dek. Filme ismini veren kitap, kendi anılarından yola çıkarak yazdığı otobiyografisi ve 2008 yılında yayınlanıyor. 2014 yılındaysa Lee kanserden ölüyor. Jack o kadar şanslı olamıyor ve federallerle Lee’nin aleyhine anlaştıktan çok kısa bir süre sonra o da yine kanserden ölüyor. Sene 1994. Fakat beraber pek çok da badireler atlatıyorlar. Örneğin böcek ilaçlamacı adam ve kapıcı, Lee’nin evine dayanılmaz kokunun varlığından girmeyi reddederken, o ben girerim diyor. Jack, yatağın altında kurumuş kalmış kedi pisliklerini topluyor. O kadar çoklar ki. Bu çok can sıkıcı gibi duran anlarda aslında Lee’nin mahremini ve sıkıntılı hatta iğrenç bir hali paylaşıyorlar beraberce. Belki de Lee’nin asla tek başına kalkışamayacağı ve herkesle de paylaşamayacağı bu özel durumda ona bu özel bağı kurmasında yardımcı oluyor(kendisinden ve kedisinden sonra evine girebilen tek canlı yaratık Jack bu arada).

Lee, bir yandan Fanny Brice’ın otobiyografisini yazmaya çalışırken diğer yandan da yayıncısının Tom Clancy kıyaslamasına maruz kalıyor. Çünkü Lee oyunu kuralına göre oynamıyor. Fanny Brice’sa kimsenin umurunda değil. Çünkü Lee ünlü değil. Kimse onu tanımıyor. Clancy gibi Larry King’e çıkmışlığı yok, nazik değil ve hijyen sorunu var. Artık 51 yaşında, seksi değil, güzel değil, bakımlı değil, üstelik de lezbiyen fakat sevgilileriyle de ünlü değil. Bu haliyle kendisine para ödenmesi zor gibi gözüküyor. O da çaresizlikten dökümanları güzelleştirmeyi uygun buluyor. Yakalanıp da yargıç karşısına çıktığı sahnede kendi özeleştirisini yapıyor inceden. Ve altı aylık ev hapsi artı üç yıllık şartlı tahliye ile kurtarıyor paçayı. Savunması da şudur ve de kısaca halinin ve hayatının özeti ve itirafı niteliğindedir: “Aylardır büyük bir anksiyete suçluluk duygusu içinde yaşıyorum. Pek çok diyemem çünkü yaptığım şeyin yanlış olduğunu düşünme nedenim yakalanacak olmamdan korkmamdı. Özellikle herhengi bir hareketimden pişmanlık duyduğum söylenemez. Demek istediğim birçok yönden hayatımın en iyi zamanlarını geçirdim. İşimden gurur duyduğum tek zamandı bu. Ama gerçekten de benim işim değildi değil mi? Eğer işim üzerinde çalışsaydım, o zaman kendimi eleştirilere açmış olacaktım. Ve bunu yapmak için fazla korkağım. Sonra da kedimi kaybettim. Beni gerçekten seven tek canlıydı sanırım. Belki de hep o olacak ve arkadaşımı kaybettim. Gerizekalı olan bana katlandı ve onunla vakit geçirmek güzeldi. Sanırım artık gerçek bir yazar olmadığımı fark ettim. Ve bu yüzden sanırım sonuç olarak buna değmediğini söyleyebilirim.”

Bana kalırsaysa değdi. Şimdiye dek tek bir filmini izlemediğim aynı zamanda aktrist olan Marielle Heller’ın başarısına tanık oldum. Filmografisine üstünkörü göz attığımda en başarılı olduğunu düşündüğüm işine tanıklık ettiğim için son derece de şanslıyım. Ayrıca gerçek hayatında da tombik olan Melissa McCarthy’nin film boyunca gizlediği bebek gibi yüzü dışında, doğru bir projede değerlendirildiğinde ne kadar başarılı işler çıkarabildiğine de tanık oldum. Ve elbette harika senaryosu ve queer sinemaya göz kırpan karakterleriyle, bu senenin bana kendisinden bir şeyler bırakarak ayrılan değerlerindendi. Umuyorum Oscar’larda aradığını bulsun.

933431AE-089B-438A-ADBF-EE8DDAE39A28

EC98D420-8D7D-4437-9A9C-92342532E939

AT ETERNITY’S GATE

88CE0972-1023-4D1B-8492-61129F0BE64F

AT ETERNITY’S GATE :

“Sadece onlardan biri olmak istedim. Onlarla oturup bir şeyler içmek ve sohbet etmek istedim. Bana biraz tütün vermelerini istedim, biraz şarap ya da sadece “Bugün nasılsın?” diye sorsunlar. Ben de cevap verirdim, sonra sohbet ederdik. Arada sırada, hediye olarak içlerinden birinin resmini çizerdim. Belki kabul edip, bir yerde saklarlardı ve bir kadın bana gülümseyip sorardı, “Aç mısın? Bir şeyler yemek ister misin? Biraz jambon, biraz peynir, belki biraz meyve?” Vincent Van Gogh

“Varoluş nedensiz olamaz.” Vincent

“Düz bir manzaraya bakarken tek gördüğüm sonsuzluk olur. Bunu tek gören ben miyim?” Vincent

“Çizdiğin şey sensin.” Paul Gauguin

Tanrı’nın doğa, doğanın harika olduğuna inanıyorum.” Vincent

Yetenek ve hatalarımla çiziyorum.” Vincent

GİRİŞ :

İzlerken çok üzülüyor insan. Vincent Van Gogh’un hayatının son yıllarına tanıklık ediyoruz sakin sakin. Ressamın ruhunda kopan fırtınalarsa dinmek bilmiyor bir türlü. Filmin başında sarf ettiği “sadece onlardan biri olmak istedim” sözü özetliyor aslında ne çektiğini, çünkü mümkün olmuyor bir türlü onlardan biri olabilmesi ve o insanların da onun neler çektiğini anlayabilmesi. Bir türlü anlaşılamıyor, sanatçı dehasıyla baş edemiyor, insanlarla iletişim kuramıyor. Sanrılarıyla ve insanlarla baş edemeyeceğini anlayınca da, huzuru doğada arıyor. Buluyor da, bıraksalar…O kadar yalnız ki aslında. Hayatının özeti olan kelimeler üzüntü ve keder. Sevdiği, anlaşabildiği ve güvendiği insanlar kendi hayatlarını kurmak üzere ondan uzaklaştıklarında yaşadığı münzevilik iç burkuyor. Çevresini saran taşra insanları ona uzaylı muamelesi yapıyorlar. Ne dilinden, ne resimlerinden anlıyorlar. İnsanlarla iletişimi bozuldukça kendini daha çok resme veriyor ki bu da onun hayatta var olma şekli bir nevi. Geriye kendisinden bir şeyler bırakma gayretine düşüyor. En önemli ve beraber anılacağı eserlerini hayatının son yıllarında üretiyor. Gece yarıları çocuklar tarafından taşlanıyor, ebeveynleri ona tacizci olabileceği ihtimaliyle yaklaşıyorlar. Hep parasızlık çekiyor, kardeşi dahil kimse resimlerine alıcı bulamıyor. Akıl hastanesinde yatmak zorunda kalıyor. Ölmüyor, öldürülüyor(en azından filmde öyle gösteriliyor). Bunu da sır gibi saklıyor. Sanki dünyanın kahrını çekmek için dünyaya gelmiş gibi, sanki bunun için tek suçlu kendisiymiş gibi. İçerisine sevinçten çok kederi, pek çok da çileyi sığdıran yaşamıysa yalnızca otuz yedi yıl sürüyor. Sargılı Kulaklı Otoportre’si de dahil olmak üzere tüm otoportrelerinde dünyanın ağrısını çekmekten yorgun çok yaşlı bir adam görüntüsü var. Tüm zamanların en iyi ressamı olup olmadığı tartışıladursun, yaşamı ve en çok da dramı bir hayli önüne geçiyor eserlerinin. Bence dünyanın en zor anlaşılan ve en çok çeken sanatçısı. Ayçiçeklerinin, otoportrelerin, yıldızlı gecelerin ressamı, mecburen münzevi, bildiğim en eski kulağı kesiklerden, ressamlardan Gauguin, yazarlardan Shakespeare sever. Benim için erken gitti denmeyecek nadide kişiliklerden. Erken kurtulmuş çektiği acılardan ve de çekeceklerinden. Daha fazla yalnızlık, sinir krizleri, anlaşılamamazlık, yoksulluk, yoksunluk ve mağduriyet yaşayacaktı, iyi ki ölmüş ve de kurtulmuş hayatın girdabından ve kendi büyük yalnızlığından muteber insan.

Çizdiğin yüzler bile senindir ve senin sayende seninle kalırlar. İnsanlar onu sen çizdiğin için bilecek, nasıl çizdiğini, kim olduğun için çizdiğini değil. İnsanlar müzelere tablo görmek için gidecek, çizilen insanları görmek için değil.” Paul Gauguin

17BEDF22-45CB-49DB-B82E-460BFA7DADA5

SCHNABEL’in VINCENT’i :

Yönetmen Julian Schnabel’in yönettiği altı uzun metrajdan beş tanesini izlemiş ve sanılanın eksine Before Night Falls’u başyapıtı olarak görmekteyim, The Diving Bell and the Butterfly’dansa. Çünkü Mar Adentro’nun ressam dokunuşlusuydu ve belirtmem gerekir son filmine en çok benzeyendir aynı zamanda. Gerçekçilikten ziyade duygular, iç hesaplaşmalar girer devreye tıpkı Vincent’te olduğu üzere. Karakterin doğayı, insanları algılayışı esnasında karşısındakini nasıl gördüğüne hizmet eder kamera. Kamera onun gözüdür aynı zamanda. Empatiyle yola çıkmış olduğunu düşünürsünüz kendisi de ressam olan yönetmenin. Vincent ne hissederdi acaba? Vincent nasıl bakardı o manzaraya, ne derdi ya da ne tepki verirdi kaşısındaki insana, onu taşlayan çocuklara, akıl hastanesindeki mevkidaşına, nasıl sarılırdı kardeşi Theo’ya bir çocuk gibi mi ya da onun çocuğu olmak istermiş gibi mi? Kim bilir belki de bu yüzden çok az film sığdırmıştır Schnabel filmografisine, yapacak daha iyi işleri olduğundan(şakaydı şaka). Ve hepsi de biyografidir; tek izlemediğim filmi Miral dışında. Yani olmazsa olmazlarındandır gerçek hayat hikayeleri.

Willem Dafoe’dan önce bu rol için düşünülen isim Mads Mikkelsen olsa da insan izledikçe anlıyor ki, 64 yaşındaki oyuncu bu rol için yaratılmış sanki. Son yıllarına tanıklık ettiğimiz Van Gogh’un yaşlı halet-i ruhiyesinin izdüşümü olan ifadesi pek de güzel vücut buluyor Dafoe’nun çok anlamlar yüklü suratında. Dafoe’nun en büyük şansıysa makyajla gençleştirilmeye çalışılmasına çok da gerek görülmemesi. Zira Van Gogh zihinsel olarak çektiği acıların ve ruhsal sıkıntıların izlerini yüzünde taşımış. Dafoe’ysa İngiliz Hasta’daki Caravaggio kompozisyonu ve de daha pek çok filme anlam katan rolleriyle, belki verdiği tüm emekler ve değerler için ödüllendirilir bu kez. Bu arada ressamın hayatı pek çok defalar beyazperdeye aktarılmış. Bir de “Loving Vincent” var geçen sene vizyona girip, animasyon dalında Oscar adayı olmayı başarabilen. Vincente Minelli uyarlaması olan Lust for Life’daki Gauguin rolüyle Anthony Quinn’in kazandığı en iyi yardımcı erkek oyuncu rolü de yabana atılır gibi değildi hiç kuşkusuz. Bu sene Willem Dafoe alır mı…umarım alır.

4EDF634F-6E5D-4F94-BA3A-B73D532AD11E

DELİLİK Mİ YOKSA ÇAĞINDAN ERKEN DÜNYAYA GELMİŞ OLMAK VE DE DERDİNİ ANLATAMAMAKTAN MI OLDU OLANLAR? :

Elbette sanatçı yalnızlığı denen bir şey de var tüm kalıtsal faktörleri bir kenara koyarsak. Yalnızlık ve yalnızlığa alışmanın ertesinde insanlarla mecburen bir araya gelmek durumunda yaşanıyor ne yaşanıyorsa. İnsan insanın zehrini aldığı gibi, zehirleyebiliyor da bir taraftan. Normal bir insan olmak için çırpınsa da başaramayan Vincent’ın yukarıda yer alan o çok basit isteklerinin onu nereye taşıyacağını bilemesek de, sürüden biri gibi sıradan isteklerde bulunan tırnak içinde normal görünen biri gibi olabilmek, yavan dedikodular yapmak, toplumsallaşmanın getirdiği ikiyüzlülük ve küçük sahtekarlıklar, küçük zahmetlere mal olabilecek taleplerde bulunmaktan ibaretti istekleri. Kırsalda karşılaştığı koyunlarını otlatmakta olan kadından kendisine poz vermesini istediğinde, şaşkınlığa düşen kadın ölümsüzleştirileceğinden habersiz, neden diye soruyordu ona. Verecek bir cevap bulamıyordu Vincent da. Tek istediği yakaladığı güzel bir anı resmetmekti oysa ki. Günümüz koşullarında gerçek bir sanatçıyla karşılaşma olasılığı o kadar düşükken…

Amsterdam’da adını ve ailesinin soyadını ilelebet yaşatacak olan ve günümüzde girebilmek için önünde uzun kuyruklar oluşan, havalı bir müzesi ve içerisindeki eserleri paha biçilemez olan Vincent’ın ne değerini bilen var o dönemlerde ne de kendisini beğeneni. En başta da kadınlar. Odasını temizleyen, yatağını yapan hizmetçi kız bile onun kötü koktuğunu, haftada en az bir kez yıkanması gerektiğini, aslında yakışıklı bir adam olduğunu yüzüne söyleyecek kadar cüretkar. Vincent köy köy diye ölürken, köylüler kadınsız, ailesiz ve paletleriyle bütünleşmiş münzevi adamı anlayamıyorlar doğal olarak. Köy çocukları tarafından taşlanıp, babaları tarafından suçlanıp tartaklanıyor ve en nihayet akıl hastanesini boyluyor. Kardeşi Theo Paris’ten ne halde olduğunu gözleriyle görmek için geliyor apar topar. Vincent kendinden küçük olan kardeşine bir bebek gibi sarılıyor. Ona sanrılarından bahsediyor, gördüklerinden ve onunla konuşmaya çalışan nesnelerden ve bu dünyadan olmayan şeylerden. Vincent’ın bünyesinde delilik ve dahilik bir arada anılması gereken birer meziyet adeta.

95E75C54-F3EA-4958-851C-A6BB9C672C58

Gauguin’le tanıştığında da resimleri beğenilmeyen bir ressam her zamanki gibi. Şöhret basamaklarını daha hızlı tırmanan isim girişken ve anarşist ruhlu Gauguin oluyor. Vincent diğer sanatçıların sergisine destek vermediğini söylediğinde, onların bürokrat gibi davranan birer tiran olduğunu söylüyen Gauguin ne kadar korkusuzsa, Vincent’ın vücut dili, duruşu, konuşmaları da o kadar ürkek ve güvnsiz. Onun bu başına buyruk, kendinden emin tavrı, kendi ailesini kuramamış olan ve bu yüzden de hep aile sıcaklığını arayan Vincent’ı derinden etkiliyor. Çırak ustasını bulmuş oluyor bir nevi. Oysa ki bir gün gelecek, ustası ustalığını taçlandırmak, sistem ve teorilerden uzak yeni bir görüş yaratmak için Madagaskar ya da Tahiti’ye gidecek. Gauguin gidiyor gitmesine, fakat ona da güneye gitmesini tavsiye ediyor. Aradığı ışığı ancak orada bulacağını düşünüyor. Ustasının sözünü dinleyen Vincent Fransa’nın güneyine gidiyor. Melon hasırdan şapkası, sırtlandığı tuval, palet ve boyalarıyla arıcıları andırıyor. Günümüzdeyse doğaya çıkmış ressam bulmak güç olsa da, pek çok gezgin ruhlu fotoğrafçı ile karşılaşmak mümkün dağların, ovaların, kuş uçmaz kervan geçmez vadilerin arasında. Dijital dünyadan, dijital fotoğraf makineleriyle kaçan 21. yüzyıl insanları onlar, aralarına kısmen benim de dahil olduğum. Vincent’sa doğada kendi halinde takılıyor. Doğa onun hem esin kaynağı hem de kendini rahat, mutlu, özgür ve bir parçası olarak hissettiği tek yer. Kendini doğaya ait hissediyor sadece. Arles’de tekrar yolları birleşen Gauguin’le birlikte resim sanatı üzerine uzun uzun konuşacakları doğa yürüyüşlerine çıkıyorlar. Bir devrim yaratmak telaşınaki Gauguin, meslektaşını sık sık eleştiriyor. Vincent arkasından atlı kovalarcasına resimlerini çizerken, Gauguin, onu, resimlerini yavaş planlaması hususunda uyarıyor. Daha çok kilden heykellere benzetiyor tablolarını. İtibarı resmileştiğinde yani dönem şartları çerçevesinde şöhreti yakaladığındaysa, Arles’ten sıkıldığını, Paris’e gideceğini çünkü buradaki insanların salak, garip ve cahil olduğunu düşündüğünü söylüyor. Bunu duyan Vincent da bir jilet yardımıyla sol kulağını kesmek suretiyle paketleyip Gauguin’e versin diye bardaki kız Gaby’e uzatıyor. Kız kulağı görünce Gauguin yerine polise gidiyor, Vincent da huzur bulmak üzere doğrudan Saint-Remy’deki akıl hastanesine…

-“Sen ressam mısın?” Akıl hastanesindeki bir hasta
-“Evet.” Akıl hastanesindeki Vincent
-“Tüm ressamlar deli midir?” Akıl hastanesindeki aynı hasta
-“Belki sadece iyi olanlar.” Akıl hastanesindeki aynı Vincent

RAHİP :

Mads Mikkelsen çıkıyor rahip rolüyle karşımıza. Akıl hastanesinde kalmakta olan Vincent’i getiriyorlar ona konuşmak ve bir nevi günah çıkartmak üzere. Ellerinden zincirlenmiş Vincent’i bağlarından kurtaran rahiple başlıyorlar konuşmaya. Sanılanın aksine bir çeşit günah çıkarma şeklinde geçmiyor aralarındaki diyalog. Rahip bir davayı çözmeye uğraşan bir dedektif gibi sorular soruyor ona. Biraz da yargıç rolünü üstleniyor. Arles halkının onun bir daha geri dönmesini istemediğini söylüyor. Neden kulağını kestiğini, resimlerinden para kazanıp kazanamadığını soruyor. Yani fakirsin diyor açıkça. Vincent’ın, Tanrı’nın ona bahşettiği tek hediye olarak gördüğü resim kabiliyetine burun kıvırıyor rahip. Ona göre Tanrı böylesi bir hediyeyi ona ancak acı vermek üzere bahşetmiş dediğinde filmin ve ressamın hayatının en önemli varoluş nedenine olan cevabını veriyor Vincent, yine kendi kendine: “Belki Tanrı beni doğmamış olan insanlar içim ressam yaptı. Belki yanlış zamanı seçti.” Tanrı’nın hata yaptığını hissetsek de ifade ederken korkuyla karışık çekiniyoruz sevgili okuyucu ve bu bir kez daha ve son kez olmamak kaydıyla gerçekleşiyor yine yeniden. Acı içinde, açlık içinde, ruhsal ve duygusal boşluk içinde yaşasın diye yetenek bahşedilmiş bir adamın çektikleri karşısında Tanrı’nın zamanlamasına kızmadan(içerlemeden diyelim ki, kızdırmayalım ve mükafat olarak da birer Vincent’e dönüşmeyelim) edemiyor insan. Kim bilir belki de sıradan bir deli bile olsa bundan iyiydi diye geçiriyor insan içinden. Sonraki kuşaklar müzesine ziyarete gelecek, ülkesi sanat dendiğinde onun ismi ilk sırada olacak diye, en önemlisi eserleri yüzünden bırak para kazanmayı, resimden başka şey yapamadığından açlık çektiğine, itibarsızlaştırıldığına şahit oldukça neden neden neden diye sormadan geçemiyor insan.

C5FCB760-1E56-42FF-BD7D-61500FC89D86

Senaryo ise, benim kendi kendime çektiğim tüm ahlanmalarıma karşılık olarak bir boşluğu daha dolduruyor ve diyor ki bir papazın oğlu olan Vincent kendi ağzıyla hm de İncil’den yaptığı bir alıntıyla: “Hayat ekmek içindir ama biçmek burası için değil.” Bir teselli arıyoruz bu sözlerde. Rahibe karşı İsa’nın sözlerinden yaptığı alıntılarla yanıt vermiş oluyor Vincent. Kendini sürgün bir yolcu olarak göreek, doğru ile yanlışın ve onları birbirinden ayıran ince çizginin son derece farkında olduğunu anlıyoruz İsa’dan yaptığı alıntı sayesinde “Kalbini görünür şeylerden, kendini de görünmez şeylerden koru.” Kısaca Vincent gerçeğin farkında ama gördüklerinden de emin diğer yandan. Kendi sanatıyla, İsa’nın amacını birbirine  benzetiyor. Hem İncil, hem de İsa ölümünden 30-40 yıl sonra fark edilebilmiş ancak. Roma’daki karısına Joshua isminde bir suçlunun Kudüs’te çarmıha gerildiğini yazan bir mektup bile gönderilmemiş. Tıpkı Vincent gibi ve belki o da ressamların İsa’sıydı. Kim bilir!

Kederde haz bulurum. Ve keder, kahkahadan daha iyidir. Bilirsin, melekler üzgün olanlara yakındır ve hastalık bazen bizi iyileştirebilir.” Vincent

Ben de bazen senaryonun sözlerden ibaret olduğundan yola çıkarak, “At Eternity’s Gate”deki her cümlenin bir anlam ifade ettiğini düşündüğümden. çok takılmaması gereken ama takılan Oscar ödüllerinde neden senaryo dalında aday olmadığını çözmeye çalışıyorum. Kendi kendime. Tıpkı Vincent gibi.

1E077930-140B-4A24-A357-99465AE9F7EC

33AC6EDB-874E-41A8-9309-BD14BB5AA68C

3BE4B3EC-9B87-4865-B0A9-04FD3F8DBEF0

A PRIVATE WAR

e06d646b-de7d-4882-8d84-2276bb6d24f8

A PRIVATE WAR :

“Savaş bölgelerinde, ebeveynler, yataklarına sabaha çocuklarını görüp görmeyeceklerini bilmeyerek giriyorlar. Bu benim asla hissedemediğim büyüklükte bir korku. Ama bir savaş haberi yaptığında öldürülebileceğin yerlere gitmen gerekiyor ya da diğerlerinin öldürüldüğü. Ne kadar korkuyor olsan da, adımını atmak zorundasın ve de o acıların kayda alındığından emin olmalısın.” Marie Colvin

“Savaş hükümetler için o kadar da kötü bir şey değil. Onlar sıradan insanlar gibi yaralanmıyor ya da öldürülmüyorlar.” Marie Colvin

-“Şişmanlamamak için diyete başladım ama dünyada bir sürü insanı aç görünce yemeğe başladım. Anne olmak istiyorum kız kardeşim gibi ama iki kere düşük yaptım ve asla olamayacağım gerçeğini kabul etmem gerekiyor. Yaşlanmaktan korkuyorum ama sonrasında genç ölmekten de korkuyorum. En mutlu olduğum an elimde votka martini olduğu an ama ben kafamdaki seslerin midemde votkanın dörtte biri olmadığı sürece susmayacakları gerçeğine de katlanamıyorum. Savaş bölgesinde olmaktan nefret ediyorum. Ama aynı zamanda kendimi mecbur gibi de hissediyorum gidip de kendim görmek için.” Marie
 -“Çünkü bağımlısın.” Paul

“Savaş kapsamında gerçekten de bir farklılık yaratabilir miyiz? Gerçekten zorlayan şey insanlığa karşı inancını korumak. Hikaye onlara ulaştığında yeteri kadar insanın önemseyeceğine güvenebilmek.” Marie

GİRİŞ :

Ben daha geç kaldığımı düşünüp hayıflanadurayım, herkes üzerine her şeyi söylemiş, yazmış ve tüketmişken, yine de azmedip ve en çok da Freddie’nin güzel hatırına Bohemian Rhapsody’i izledikten hemen sonra ve tam da hakkında yazacakken senenin merakla ve şaşkınlıkla beklediğim filmi çıkıverdi karşıma. Şaşkın olmamın pek çok nedeninden biri de, aslında beyazperdede görmeyi en çok istediğim karakterin filminin varlığından haberdar olmakla birlikte, içimdeki o çok kötü olabileceğine dair hissin susmamasından kaynaklanıyordu. Marie kimlerin eline teslim edilmişti? Rosamund Pike doğru bir tercih miydi? Yönetmeni kimdi? Tom Hollander izlediğim her filmde ve bu kez de bu filmde yine yönetici pozisyonunda olmak zorunda mıydı? Ya grinin onca tonunda görmekten bıktığımız Jamie Dornan’ın bu filmde ne işi vardı? Tüm bu soru işaretlerinin yanında, Ortadoğu’da sular henüz durulmazken(ne zaman duruldu ki o sular, acaba durulacak mı o sular!) üstelik söyleyecek pek çok sözü olan ve bunu da layıkiyle söylemeyi başaran bir filmin hem yönetmeni, hem oyuncuları, hem görüntüleri hem de senaryosu ve de akılcı kurgusunun başarısı çarptı beni. En önemlisi de, filmin yönetmeni Matthew Heineman’ın filmografisine baktığımda çektiği belgesellerin konu itibariyle beni kalbimden vurmasına rağmen, bütün o okları çıkartmak için “zamanında” herhangi bir girişimde bulunmamış olmamdan kaynaklı duyduğum vicdan azabı ortaya çıktı. “Cartel Land” Meksika – ABD sınırındaki uyuşturucu ticaretini, “City of Ghosts” yine hayatlarını riske atan ve şehirlerini kuşatan ISIS’e karşı mücadele veren ve kendilerine Raqqa dedirten bir grup gazetecinin her anlamda çektiklerini anlatıyorken, Heineman Sundance Film Festivalince dünyanın yaşayan en yetenekli ve heyecan verici belgesel film yönetmeni olarak ilan edilmiş’miş bile…ben uyurken. Marie rolündeyse bu senenin ve daha pek çok senenin “bence” en önemli şahsiyetlerinden birini canlandırma şerefine erişmiş olan şanslı bir aktrist Rosamund Pike var. Oscar’larda göz ardı edilmesi ise inanılır gibi değil. Oyunculuktan da geçtim, insan Marie Colvin’i nasıl görmezden gelir? Oscar vermeyebilirsin tamam ama bari bir adaylık ver.

afee5ed2-c6fb-4891-a08b-721bf3e32713

Colvin hakkında ufak bir fikrim olduğu ilk andan itibaren, yapmış olduğum ve yapmakta olduğum ve ileride de muhtemelen yapmaya devam edeceğim pek çok şeyin aslında ne kadar aptalca olduğunu hissetmiştim ve de bu filmi izledikten sonra bir kez daha şahit oldum varlığımın anlamsızlığına. Bir filme ve bir karaktere bu kadar çok anlam yüklememin doğru olmadığını düşünenleriniz varsa eğer, öncelikle filmi izlemeli ve her anlamda çırılçıplak kalmış Marie ile tanışmalısınız. Hayatının belli zamanlarında yaşadığı travmaların şiddetine, alkol problemine, çok içmekten ara ara kendiliğinden dökülüveren sapsarı olmuş dişlerine, tüm çektiklerine ve en önemlisi de tüm bunları neden çektiğine şahit olacaksınız şiddetle. Belki ilk kocası gibi düşüneceksiniz, ne gerek vardı bütün bunlara, güzel bir kadınken tek gözlü bir korsana dönüştü diyeceksiniz siz de. Bir insanın, hele ki söz konusu ortam savaş bölgeleri olunca bir kadının nasıl bu kadar cesur hareket edip, ani kararlar verebildiğine inanamayacaksınız. Iron Lady lakabı Thatcher’dan çok Marie için söylenmeliymiş. O kadar yakışıyor ki. 12 Ocak doğumlu, 12 Şubat ölümlü, 56 yıl yaşamış, Yale mezunu başarılı bir kadını savaşın en ağır hasarlar bırakabileceği ön cephelerde, iyinin yanında durmak için gösterdiği gayretkeşliğinin yanında, bunca gözüpekliğinin ancak kaybedecek bir şeyi olmayan bir insanda vücut bulabileceğini, bununsa bir çeşit akıl hastalığı olabileceğini düşünen insanların yanında tıpkı zamanında meslektaşı ve onun gibi saha adamı Robert Fisk’in de söylediği ve filmde de geçtiği üzere, savaş bölgelerinde bulunmanın da nikotin gibi bir tür bağımlılık yarattığını düşündüm durdum film boyunca bir kez daha. Film üzerine, Marie üzerine söylenecek o kadar şey var ki! Yıllar önce hikayesini ilk duyduğumda yaşıyordu ve tek gözünü kaybetmişti. Kaddafi ile röpartaj yapabilmiş ve karşısında eğilmemişti. Tembel tembel oturduğum köşemde bir kadın olarak savaş muhabiri olmanın nasıl bir şey olacağını düşünmüş, savaş mağduru olanların çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğunu düşünerek, gerçekten cesur bir kalbin erkeklerden çok daha iyi röportajlar alabileceğini düşünmüştüm. Ya da hiçbir şey düşünmemiştim de, bir kadının bu kadar cesur olabilmesi beni büyülemişti sadece. Sonra ölüm haberi geldi. Benim bildiğim savaş bölgesinde ölen tek kadın gazeteciydi. Halen de öyle bilirim kendisini.

Marie Colvin insana(en azından bana) ne yaptığımı ve neden yapmakta olduğumu, yaşam şeklimi, bu dünyadaki var oluşumun ve gereksiz yer işgaliyetimin nedenini sorgulattı durdu film müddetince. Halen daha düşünmekteyim. Neden? Bilmiyorum neden. Kudüs’e gitmeyi düşünüyorum ve bu düşünce yıllardır benimle gelmekte. Fakat özelliksiz pasaportumla, olmayan basın kartım ve beni beklemeyen akrabalarımı görmeye elimi kolumu sallayarak giremeyeceğim ülkeye ancak tur satın alarak gidebiliyorum(Homs’ta yerde oturmuş Paul’le şakalaştıkları bölümde, bombalanmadan önce tur satın alarak görmeliydim Şam’ı diyerek dalga geçtikleri sahne bana çok koydu, elimde değil). Turla gittiğim takdirde seveyim sevmeyeyim, bir otobüs dolusu insanla turistik yerleri gördükten sonra geceleri içerek teselli bulacağımı da biliyorum. Hayat bazen düşünürken bile çok saçma geliyor insana. Her şey çok anlamsız dedikten sonraki zoraki ilk eylemime kadar kendimi böcek gibi hissedip duruyorum sadece. Kafka’yı da en çok bu zamanlarda anıyorum. Hayatından, rutininden çok çok sıkılan, hatta boğulan biri ancak yazabilirmiş “Dönüşüm”ü. Uzun pardösüsünü çekmiş Lizbon sokaklarında iç sıkıntılarını huzursuzluğa dönüştürerek kitabını yazan Pessoa’nın çektiklerinin bir benzeri sıkıntılarla attı kendini belki Marie de savaşın en kızgın olduğu dönemlerde, en tehlikeli ortamlara. Bir başka kadın hepi topu dört köşe bir yatakta kırıklarından kımıldayamazken başladı resim yapmaya Meksika’nın kalbinde. Bedel ödemeye razı olan tüm yaralı ruhlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar cesaretle yürüyorlar sonuna kadar. 

191fe9e3-cc5b-4597-aace-0d5533ef281d

SAVAŞLAR İKİ’YE AYRILIRLAR : KİŞİSEL OLANLAR VE DAHA DA KİŞİSEL OLANLAR

“İnsanların hikayeni bilmesini istiyorum.” Marie Colvin

1986 yılında, henüz daha 30 yaşında olan Marie Irak, Afganistan ve Suriye’deki her çatışma cephesi hattında dış ülke muhabirliği yazarlığı yapmış bulunmakta. Film, onun Suriye’nin Homs şehrinde biten hayatından dönüm noktalarına yapılan sıçramalarla anlatılmakta. Daha ilk saniyelerde duyduğumuz kendisiyle yapılan bir röportajda, ona gazeteci adayı bir gence dış ülke muhabirliği hakkında ne öğüt vereceği sorulduğunda, savaş alanlarını buralara gidecek kadar önemsediğini ve bu sayede başkalarının da umursamasını sağladığını, bunu yaparken de korkuyu kabullenmediğini, yoksa asla gitmek istediği yere ulaşamayacağını söylüyor. Korku bütün bunların hepsi bittiğinde geliyor diye de ekliyor. İşte o anda hiç durmadan bombalanmaktan hayalet bir şehre dönüşmüş Homs şehrine bakıyoruz yukarıdan. Bomba yüzü görmemiş bir bina görmenin imkansızlığıyla bakıyoruz ekrana umutsuzca. Sonra da 2012 senesinden 11 yıl öncesine gidiyoruz ilk sıçrayışta. Kurgusal bir karakter olan Profesör David Irens’ın Colvin’in eski eşi Patrick Bishop’dan etkilenilerek çizilmiş bir kompozisyon olduğu söylenmekte. O tarihte kırk beş yaşında olan Colvin tekrar bebek yapmak istediğinden bahsediyor. David’se artık otuz beş yaşında olmadığını söylüyor ona. İki düşük ve bilmediğimiz sayısız girişimde bulunmuş olma ihtimali olan kadının annelik dürtüsüne yenildiğini görüyoruz. Süngüsü düşüveriyor bir anda. Kendini tehlikenin ortasına atmasının bir nedeni de bu belki de. Çocuksuzluğu. Bir türlü rahminde durmak istemeyen bebekleri. Travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip yatırıldığı psikiyatri kliliniğinde onu ziyarete gelen Paul’e de bahsediyor aslında ne kadar çok bir çocuk sahibi olmak istediğinden. Çocukları için kendilerini parçalayan ve harcayan anneleri çok anladığım söylenemez çocuksuz kadınları anladığım kadar. Burada tarafını seçmek mühim. Ben Mariegillerdenim kısaca.

13dd0e3c-26b7-4a80-9391-1c97a0293de9

Aynı tarihlerde Sunday Times onu Filistin’e göndermek isterken, başının dikine giden Marie altı yıldır hiçbir gazetecinin giremediği Sri Lanka’nın yolunu tutuyor. Ülkenin kuzeyinde yer alan Vanni’deki Tamil hakları için savaşan Tamil Kaplanları’nın başındaki isim olan Thamilselvan ile görüşüyor. Bir sürü yaralı ve hasta insan var çadırlarda ve hükümet Birleşik Milletler’in bölgeye girmesine izin vermediğinden ne sağlık ne de yiyecek yardımı alabiliyorlar. Bölgede çıkan bir çatışmada tek gözünden oluyor Marie. Ben gazeteciyim dese de, patlatılan dinamitle savrulan bedeninin yanında tek gözü de akıyor o anda. Yatırıldığı hastaneden evine gönderiliyor helikopterle. Tedavisini tamamladıktan sonra verdiği bir akşam yemeğinde arkadaşları esprilerle hafifletmeye çalışıyorlar tek gözünü kaybedişini. Thom Yorke, Sammy Davis Jr., James Joyce ve Moshe Dayan’ın da tek gözlü olduğunu hatırlıyoruz ya da bilmesek de öğreniyoruz sayelerinde. İşin enteresan tarafıysa burada sayılan tüm isimlerin ve de Marie’nin de hep sol gözünü ya da öncelikli olarak sol gözlerinin görme yetisini kaybetmiş olmaları. Marie’nin bir nevi simgesi olacak olan siyah göz bandı takma fikri bu masada ortaya çıkıyor. İngiliz Basın Birliğince prestijli bir ödüle layık görülüyor aynı sene. Yıl 2001.

2003’de Irak sınırında görev alıyor. Kendini gazetecilere eğitim verilen Amerikan üssünde görüyoruz. Televizyon medyası şu yana, yazılı medya bu yana gibi direktifler veriliyor gazetecilere. O ve onun gibi bir avuç asi insan var sadece kendilerini çoğunluktan uzak tutan. İşte biz bu bir avuç asi insana “gazeteci”, “savaş fotoğrafçısı” filan diyoruz. ‘91 yılında Saddam’ın toprağa gömdürttüğü 600 insanın cesedinin çıkarılacağı Felluce’ye geçiyor. Yol arkadaşlarıysa ilk defa burada tanıştığı Paul Conroy ve öğlene kadar hayatta kalabildiği takdirde günün kalanını mutlu geçiren, hamd eden ve şükran duymasını bilen genç bir Arap şoför. Yollarını kesen askerlere sağlıkçıyız yalanını söylüyorlar. Halbuki yasak olan kazı bölgesine gidiyorlar. Vinçler toprağa gömülmüş ve zamanla kurumuş kalmış bedenlerin parçalarını çıkarırken, toprak altından çıkacak olan yakınlarının cesetleri karşısındaki sessiz bekleyişlerin yerini kara çarşaflar içindeki kadınların ağıtlarına bırakıyor bir anda. Onların tanıklığından rahatsız olan erkeklerin de dikkati başka yöne çekiliyor böylelikle. Marie 2009’da Afganistan’da bulunuyor, 2011’deyse Libya’ya geçiyor. Arap Baharı Orta Doğu ve Afrika’da eserken, Libya ve özellikle de Kaddafi üzerinde duruyorlar. Binlerce Libyalı Muammer Kaddafi’den duyduğu memnuniyetsizliği dile getirmek için sokaklara dökülürken, o binlerce sivil onun askerlerinin silahlarından çıkan kurşunlarla öldürülüyorlar. Kaddafi direnişçilere ceza olsun diye, binden fazla kıza tecavüz edin emrini veriyor. Marie, Kaddafi ile yaptığı röportaj esnasında bir önceki röportajından önce kendisinden kan alındığını sıkıştırıyor araya. Garantici Kaddafi ise Marie’yle birlikte olmanın planlarını yaparken, önce AIDS olup olmadığını öğrenmek istemiş. Marie onu başta kadınlar olmak üzere sivil halkı hedef almakla suçladığında hiç durmadan El Kaide yaptı, ben yapmadım diyor. Çocuk gibi. Ama zalim bir diktatör aslında. Ve de köşeye sıkıştığında yine aynı çocuk dökülüyor ortalığa. Kendisine verilen emirle genç bir kıza tecavüz eden asker, genç kızın direnmediğini, yalnızca “yukarıda Allah var seni izliyor” dediğini, onunsa karşılık olarak “Kaddafi Allah’tır” diye karşılık verdiğini duyunca önce Marie, yıllar sonra da ben susuyoruz. Haremiyle ünlü bir diktatörün sivil halka verebileceği en büyük ceza askerlerini kadınlara tecavüzle ödüllendirmek olacaktır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Diğer yandan ya cehaletin önünü kesmek ya da cehaletin olduğu bölgeleri teker teker boşaltmak gerekiyor. Ortadoğu gibi kangrenleşmiş bölgelerde doğum kontrolünün etkinleştirilmesi gerekiyor. Daha da ne yapılabilinir ben düşünerek bulamıyorum. Eğitimle filan bir nesli toparlamak öyle göründüğü kadar kolay değil. Cehalet olduğu sürece sadece bu işten para kazananların ekmeğine reçelli tereyağlar sürersiniz. Ambargolarla geçen süredeyse çocuklar raşitik olur, kadınlar toplu tecavüzlerin mağduru olur, erkekler ya işkencede ya cephede yok olur. Sonuç olarak topla tüfekle bastırılmış gibi duran toplumlardan çıkan öfke dalgası gelir başka bir yerdeki masumları bulur. Toplu göçler olur, insanlar yollarda telef olur, gittikleri yeni ülkelerde uyumsuz olur, vatansız kalır, bir avuç toprağa kurban olur. Hayatta en kötü şey cehalet, fakirlik, adam yerine konmamak ve dışlanmak. Böyle toplumlarda başta rehavet olur, sonra da zaten hiç bitmemiş olan huzursuzluk hiç geçmez durur.

84d4743c-d65a-4dfa-a4cd-f1fa25dc2563

5af981c8-698a-47a9-a4b4-e1a28f07cb43

HOMS, SURİYE :

Filmin sadece ilk dakikalarında gördüğümüz Suriye’nin bir kenti olan Homs’un bombalanmış görüntüsünden sonra Marie’nin kritik savaş bölgelerinde yaşadıklarına şahit oluyoruz. Ara ara da özel hayatında nasıl bir insan olduğunu görüyoruz. Alkol problemi olsa da, çalışırken içmiyor. İçtiği zaman da dünyaları içiyor. Nikotin bağımlılığı da var. Dişleri nikotinden sararıyor, alkolden de teker teker düşüyor. Erkekleri ürkütecek bir tip aslında. Çünkü çok güçlü, kendi kararlarını kendisi veriyor, gözükara, bağımsız ruhlu ve asi. Yapma denilen ne var ne yoksa, hepsini bir bir yapıyor. Buna rağmen pek çok hayranı ve aşığı oluyor. Çünkü kendine has, esprili, dertten anlıyor ve de mesai arkadaşları daha çok erkekler oluyor. Böyle bir etken olur mu diyeceksiniz, olur.

a7c365ac-1af5-4104-972c-da0bf46ccbb9

487b25c1-bc1a-42cd-983e-058cd1a98d13

de01f23e-81d8-4e99-ad0b-5687c78b5f39

Ters kronolojiyle yapılan anlatım bir yandan filme gerçekçi bir belgesel havası katıyor ki, bundaki en önemli etken üç Oscar’lı görüntü yönetmeni Robert Richardson’ın başarılı kadrajlarından kaynaklanıyor. Kıyamet ertesi bir Homs’un ötesinde kendi küçük kıyametine hazırlanan bir Marie var. Tüm savaş bölgelerinde ve Marie ile baş başa kaldığımız her an ortamdaki insanların olası psikolojilerine göre dans ediyoruz kamera eşliğinde. Richardson, yaşayan ve üç defa Oscar ödülü alabilmiş olan üç kişiden biri. Diğerleri Vittorio Storaro ve Emmanuel Lubezki.

Londra: Homs’tan on bir yıl önce. Irak sınırı: Homs’dan dokuz yıl öce. Marjah, Afganistan: Homs’tan üç yıl önce, Misrata, Libya: Homs’dan bir yıl önce ve en nihayet Homs, Suriye 2012 senesinde. Yıkık dökük binaların içine sığınmış halk dakikada düşen füze ya da bombaları sayıyor korku içinde. Pek çok erkeksiz kadın ve çocuk gün yüzü görmeden ambargo yüzünden aç susuz, bombalar yüzünden yiyecek bulmak için sokağa dahi çıkamadan yaşamanın kavgasındalar, eğer buna yaşamak denirse. Hayatta kalmak belki daha doğru olacak. Ve Esad hiç durmadan bombalıyor şehrini ve içindeki insanlarını. Bir günde iki çocuğun cansız bedeniyle karşılaşan Marie canlı yayınla CNN’e bağlanıyor ve ne durumda olduklarını anlatıyor. Batılı televizyoncular arasında orada olan tek onlar var. Askeri hedefleri vurduğunu iddia eden Esad rejiminin sözlerini çürütüyor tarihi tanıklığıyla. Hayatı boyunca pek çok çatışma bölgesinde bulunan Colvin’den, canlı yayın esnasında bir karşılaştırma yapmasını istendiğinde gördüklerim arasında en kötüsü buydu diyor. Çünkü barışçıl bir direniş şiddet ile yok ediliyor diyor. Sonra da Esad’a her zamanki zarif fakat bu sefer daha bir umutsuz tavrıyla söylenecek her şeyi söylüyor: “Esad Şam’daki sarayında panik içinde oturuyor. Babasının onun için inşaa ettiği tüm güvenlik techizatı etrafında yıkılıyor ve o da nasıl cevap vermesi gerektiği öğretilmişse öyle cevap veriyor. O daha küçükken, babasının, muhalifi olan Hama şehrini enkaza çevirerek, 10000 masum sivili öldürerek yok ettiğini gördü. Bizim gibi o da gördü. Bir diktatörün göz göre göre cezasız kaldığını gördük. Herkesin dilinin ucuna gelen sözler: “Neden terk edildik? Neden? Nedenini bilmiyorum.”

-“Gözünü o hale nerede getirdin Marie?
 -Define Adası’nda.”

-“Gösterişli sütyen ne alaka?” Paul
-“ Bu bir sütyen değil. Bu La Perla. Yani eğer biri benim cesedimi hendekten çıkartacaksa etkilenmesini isterim.” Marie

e2164d16-1c5c-489c-b332-fca7edd20526

ec1bc5dc-2855-4899-96fd-a1be831f74d2

9b4ac072-8661-4709-895e-928861c4e425

THE WIFE

bdd307ec-cb30-47e2-919e-aed716019e39

THE WIFE :

“Yazar neden yazar? Çünkü söylemesi gereken önemli şeyleri vardır. Gerçek yazar yayınlamak için yazmaz. Yazar, çünkü söylemesi gereken kişisel ve önemli bir şeyi vardır. Bir yazar nefes almak zorunda olduğu gibi yazmak zorundadır ve bunu yapmaya devam eder. Yalnızlığa rağmen, yoksulluğa rağmen, bir sürü reddedilme mektuplarına rağmen, seni aptal neden bir işe girmiyorsun diyen karısına ve ailesine rağmen yazar yazmalıdır yoksa ruhu açlıktan ölür.” Genç Joseph Castleman

“-Seninim.           Joe Castleman
-Ne kadar iyi!”   Joan Castleman

“-Bir mesleğiniz var mı?    İsveç Kralı
  -Kral yaratıcısıyım.”         Joan Castleman

GİRİŞ :

Aşağıdaki karşılıklı diyaloğun taraflarından A kişisi adamı, K kişisiyse kadını temsilen kullanılmıştır. Evde, ekran karşısına kurularak ve de ara ara oynaşarak filmi izlemiş, filmin sonundaysa uzun bir sohbete girmeye çalışmış fakat film üzerinden birbirlerini suçlayarak kavga edip ayrılma noktasına gelen çiftimizin şahit olacağınız rezil anları bizi kendi ilişkilerinizi kurcalamaya götürür mü bilemesem de, olayların son derece gerçekçi bir şekilde tasvir edilmiş olduğu, bu uğurda yazar kişisinin Kur’an’a el bile basarım dediği görülmese de duyulmuştur.

K – Beğendin mi hayatım filmimizi(derken kadın yan yana oturdukları üçlü kanepede kaykıldığı yerden doğrulmuş, adamın boynuna sarılmıştır)?
A – Filmimizi derken beraber izlediğimiz için mi böyle diyorsun?
K – Aşk olsun(derken de gürültülü bir şekilde adamı sol yanağından öper)! Bugün günlerden nedir?
A – Ne?
K – …
A – Yirmi beş ocak! Daha çok da var 14 Şubat’a(konuşurken son derece düşüncelidir, sanki konuşmanın nereye gideceğini bilmese de, hissetmiştir).
K – …
A – Annemin yaşgünü Mart’ta.
K – …
A – Benimki Nisan’da.
K – Benimki ne zamandı?
A – Yoksa bugün müydü? 
K – Ağustos doğumluyum. Nasıl unutursun? Maldivler, Bali, Yunan Adaları derken beni annenlerin yazlığına götürmüştün(genç kadın önce duraksar, sonra iç çeker). Kumla’ya.
A – Doğru ya. Güzel eğlenmiştik(genç adam tereddütsüz bir iç çekişten sonra konuşur).
K – Bornova Özkanlar’ı hatırlarsın?
A – Bir görüşme için beni de yanında götürmüştün hani, sonra da Giritliler Derneği’ne uğramıştık, çıkışta da kahvede oturmuş çay içmiştik, poğaça yemiştik.
K – Bak sen, bu kadar ayrıntıyı nasıl da aklında tutmuşsun, hayret doğrusu!
A – Mevsimlerden yazdı. Çeşme’ye gidelim diye tutturduğun zamanlardı. Her şey kazıktı, iki şezlonga servet ödemiştik. İki hamburger, iki kola ve iki şişe suya da öyle. Dönüşte Özkanlar’a geldiğimizde, kendimi güvende hissetmiştim. Her şey ucuz ucuzdu.
K – Kalite ucuza olmuyor yazık ki. Özkanlar bile beni götürdüğün Kumla’dan kaliteliydi.
A – Gittiğimizde öyle demiyordun ama aşkım. Her şey harikaydı.
K – Çünkü o zamanlar sana aşıktım.
A – Şimdi değil misin? 
K – Artık gözüm dönmüyor.
A – Sanki cinayet işleyecekmiş gibi konuşuyorsun üzerimden!
K – Saçmalama. Kimse kimseyi yaz tatilinde Kumla’ya götürdü diye öldürmez. Kumla’da turizmciler, inşaat firmaları ve yazlıkçıların o kadar çok leşi varken, bize iş düşmez.
A – Resmen abartıyorsun. İç rahatlığıyla balık yiyebildiğim tek beldeydi.
K – Kimle yemiştin? Benimle herhangi bir restoranda yemediğin aşikar da. Hatırlarsan aspiratör çalışmadığından küçük tüpte balık kızartmıştık balkonda.
A – Bak sen de unutmuyorsun ayrıntıları.
K – Nasıl unuturum, üstüm başım balık kokmuştu? Baba evinde görmediğim şeylerdi bunlar. Kumla, küçük tüpte pişen kızartma balık! Bunlar ilklerimdi, bilesin.
A – Biz maaşlı insanız kızım. Ayın sonunu zor getiriyoruz.
K – Yabancı firmada çalışıyorsun, dolar üzerinden maaş alıyorsun. Gören duyan da, seni asgari ücrete talim ediyor sanır. Yazık, bilmesem üzüleceğim.
A – Hem aşık değilsin, hem de beni beğenmiyorsun.
K – Sen de tek bir yıldönümümüz var, onu bile hatırlamıyorsun!
A – Aaaa…unutmuşum işte. Sen de amma büyüttün meseleyi. Evlilik yıldönümümüz olsa tamam da. 
K – Bir şey diyeceğim o halde. Filmdeki Joseph Castleman’dan nefret ettim. Neden biliyor musun? 
A – …
K – Çünkü aynı sen.
A – Gudubet yaşlı bunağın nesini bana benzettin, sorabilir miyim?
K – İşte sen busun. Sığlık denizinde boğuluyorsun ama kurtulmak için kulaç atmaya mecalin yok. Şekilcisin. Adam yaşlıydı ama bencil bir yaşlıydı, kadının yazılarının üzerine konup isim yaptı, eve gelen bakıcılarla bile onu aldattı, dişi sineklerle flört edecek kadar zavallı, üstelik kaypak, patavatsız- özetle dangalakça konuşuyor, hayatta olmamış, olamamış bir türlü, sığ esprileri var-İsveç Kralı’na bile yapabildi, yabancılara karşı aşırı hassas ve nazik gösteriyor kendini, James Joyce’dan alıntılarla kızları tuzağına düşürüyor, kendine gelince her yol mübah, çevresindekilere gelince kontrol manyağı kesiliyor. Şımarık bir çocuğu andırıyor. Karısı onun ceketini tutup, ilaçlarını ayarlamak, sakalından kırıntıları temizlemek için var. Oğlu ise bir ürün olmaktan öteye gidemiyor, onu silikleştirip, kişiliğini hiçe sayıyor. Ailesi olmazsa bir hiç ve karısını kaybetmekten ölesiye korktuğu halde, her fırsatta onu aldatıyor. Bu da derinlerdeki yetersizlik hissinden kaynaklanıyor. Çünkü gerçek deha karısı. 
A – Ben seni hiç aldatmadım ki! Üstelik filmde dadılarla aldattığı dediğin Joan da, o tarihlerde evli bir adamken vurulmuştu kocasına. İlk karısından olan kızına dadılık yapıyordu o da.
K – Olabilir. O filmdi. Sense o potansiyele sahipsin ama.
A – Nasıl olur? Başarını çalmadım, altına da imzamı atmadım. Esprilerime de güldüğünü hatırlıyorum.
K – Başka çarem yoktu. Bozulacağını biliyordum.
A – Kumla’nın nesi fenaydı hem! Kalbimi kırdın, şimdi kendimi yetersiz hissettim işte. Ben de isterdim seni Bali’ye götürebilmek. Ama isterdim ki ben götüreyim. Herkesin kendi parasını ödediği tatiller bana ters.
K – Kalbin kırılsın istemezdim. 
A – Havalı İzmir kızısın sen. Dedemler kaçıp da gelmişler Sivas’tan İstanbul’a. Bizimkiler az sürünmemişler o ara. Ümraniye çocuğuyum ben kızım. İstemez miydik el bebek gül bebek dadılarla büyütülmeyi, kahvaltıyı kuş sütü eşliğinde yapmayı? Dedemler tezek yakarmış köyde, babamlar odun sobası yakmışlar şehirde. Benim de götüm yeni rahat yüzü gördü. Geçmişim para savurmaya olanak vermiyor. Senin Kumla diyerek hor gördüğün yeri bizimkiler alasıya dek memeleketten getirdikleri tarhana çorbasıyla sabahı etmişler. Sen açlık nedir nerden bileceksin? Biz de isterdik rahat yaşamayı. Sen kendine bir züppe bul bence. Hiç sıkıntı çekmemiş olsun, parası çok olsun. Ailesi varlıklı olsun. Benden bu kadar gidiyorum.
K – Züppe olmaz.
A – Zengin bul o zaman.
K – Zenginler züppedir çoğu zaman. Kalbini kırdıysam özür dilerim.
A – Çok geç. Beni Kumla’ya rağmen sevecek biri olsun bundan sonra.
K – Ben seni Kumla’ya rağmen sevdim zaten. Kumla bu.
A – Bütün bu söylediklerini hazmetmem zaman alacak. Belki de seni asla affetmeyeceğim ve sözlerini senin bana yaptığın gibi başına kakacağım.
K – Kak.
A – Bu kadar yani: “kak”! 
K – Senin yanında kendimi rahat hissediyorum. O yüzden Kumla’ya rağmen sen. Gene götürür, balkonda küçük tüp üzerinde balık kızarttırırsın bana. 
A – Unutamayacağını biliyordum.
Çiftimiz yüzlerini okuyucuya dönerler ve son sözlerini söylerler:
K – Bu yazıyı The Wife’ı izlemeden okuyanlarınız varsa, şunu söyleyebilirim sadece…her erkek bir parçasıyla Joseph Castleman’dır.
A – Ve erkeklik biraz da böyle bir şeydir. Biraz Castleman olmayı gerektirir. Her erkek pohpohlanmayı ister, dünya üzerindeki tek erkeğin o olduğunun bilinmesi ister, ormanın kralı olmasalar da öyleymiş gibi davranmazsanız bir süre sonra ilgilerini üzerinizden çeker, başka sularda yüzmeye giderler. 
K – En çok da her koşulda güdülmeyi isterler. Arkalarını toplayan bir kadın isterler, bazen sırf bunun için bile evlenirler. Bize göre ilkel ve basittirler. Kahramanlık destanları yazdıklarını hayal ederler. Her çiçekten bal almak da isterler. Erkekler o yüzyıl bu yüzyıl, o ülke bu şehirdenmiş de fark etmez, çok okumuş okumamış da öyle, zengin fakir hiç fark etmez, çünkü doğaları itibariyle yoktur birbirlerinden farkı. Üstün ırka ait olduklarını düşünürler.
A – Beni soykırım yapan Nazi, Kumla’yı da etrafı dikenli tellerle kaplı Auschwitz ilan ettin ya, okuyucu ne yapsın!
K – Okusun. Onun da işi o.

b82ab4aa-dc35-414c-b0b2-002c7a26b18b

BİRAZ KURMACAYDI BURAYA KADARKİ KISMI, BUNDAN SONRASIYSA FİLMİN KURMACASI; JOSEPH CASTLEMAN VE DE KARISI :

“Widows”, “Have You Ever Forgive Me?”’dense ilk bu filmi yazmayı uygun gördüm. Film olarak en başarılı bulduğum değildi belki ama bir şekilde en çok aklımı çelmeyi başaran oldu. Madem artık aramızda bir yakınlık doğdu, rahat rahat konuşmakta fayda var diyerek Castleman’ın bir parça o. çocuğu ve en çok da anasının gözü bir piç olduğundan yola çıkarak başlamak istiyorum filmi anlatmaya. Herkes Glenn Close’un oyunculuğunu överken, Tehlikeli İlişkiler’deki hayatının rolünde görmezden gelinen aktristin bu geç de olsa gelme olasılığı yüksek olan Oscar’la Nobel misali tüm meslek hayatındaki başarılardan yola çıkılarak ödüllendirileceğinin beklentisi içinde olanların yanında, Jonathan Pryce’ın çizdiği sevimsiz ve kimi zaman şeytani Castleman kompozisyonunu da es geçmemek gerektiği düşüncesindeyim. İnsanın sabrını taşırma potansiyeline sahip, bencil, egosu yüksek, flörtöz ve geveze edebiyatçı rolünde hiç de yabana atılır gibi değildi. Sevimli olmaya çalışmadan sevimsiz bir karaktere bürünmenin ihtişamını gizemli bir şekilde taşıdı üzerinde asaletle. 

6c99e9e6-1217-4517-9aaa-118a56421f04

Film bir kitap uyarlaması. Mad Men ve benim için tüm zamanların en iyi mini dizisi diyebileceğim Olive Kitteridge’in de senaryo yazarı olan Jane Anderson var perde arkasında. Filmin yönetmeni olan Björn Runge’a gelirsek, adından da anlaşılacağı üzere İsveç’li olmasına rağmen Amerikalı oyunculardan gayet iyi performanslar alıyor. Olaylar 1992 yılında Connecticut’ta başlıyor. Gece gece yatak odasına gelen Joe Castleman bir yandan da tatlı bir şeyler atıştırıyor, sonra da karısını baştan çıkarmaya çalışıyor. Aklı fikri oynaşmakta olan adamın karakteri hakkında ufak bir ipucuyla yola çıkıyoruz. Aynı gece Nobel vakfınca uyandırılıyorlar, pardon aranıyorlar. Karısını paralel telefona aldırıyor ve onun da bu muhteşem başarıya tanıklık etmesini istiyor. Tüm zaferlerinde olmazsa olmazının neden karısının olduğunuysa yavaş yavaş çözüyoruz. Aile ve arkadaş çevrelerinin katıldığı bir davetten sonra, istikamet Stockholm olarak görünüyor. Aralık ayında, tam da kara kışta katılacakları Nobel ödül törenine gitmek üzere yola çıkıyorlar bir süre sonra. Uçak yolculuğunda ve tüm tören boyunca peşlerini bırakmayan gazeteci Nathaniel Bone rolündeyse Christian Slater çıkıyor karşımıza. Ailenin üzerine bir kabus gibi çökmeyi de başarıyor. Nobel kazanmış yazarın hayatını kaleme almak isteğiyle yaklaşıyor yanlarına. Patavatsız olmasa gayet sağlam bir iz sürücü bu arada. Kokuyu alıyor, başarının asıl sahibinin kim olduğunu da biliyor. Çiftin iki çocuğu var ve kızları hamile olduğundan okyanus ötesi seyahate çıkamıyor. Oğulları David gidiyor onlarla. David yolunu çizmeye çalışan ve daha o yolun çok başında olan bir genç. Yazar olmak istiyor fakat gereken cesareti taşımıyor hnüz. Yüreklendirilmwye ihtiyacı var çokça. İnsanlarla göz kontağı kurmakta ve iletişime girmekte yetersiz kalıyor. Her ünlü ve başarılı anne babanın çocuğunun kaderini yaşıyor biraz da. Babasını geçmesi imkansız gibi görünüyor. Onaylanmak için çırpınan bir evlat var karşımızda. Bunu beklediği tek insansa babası. Babası ise kendi dalgasında, üstelik de kendinin bile olmayan fakat feci halde sahiplendiği başarısının meyvelerini toplamakla o kadar meşgul ki, başını kaldırıp güç bla bakıyor oğluna. Bir başlangıçmış gibi duran ve olaylar zincirini tetikleyen Nobel ödülü ile bir sona, daha doğrusu yeni bir başlangıca doğru sürükleniyoruz açıkçası. Kapalı kapılar ardında saklanan sırlar yüze vurmaya başlandığında ancak kurtuluşa eriyor kahramanlar.

96ff4903-2e40-4797-9470-653be4c910c3

Filmin en hoş tarafı çiftin geçmişine gittiğimiz anlardı hiç kuşkusuz. Kolej hocasıyken tanışıyor Joan ve Joe. Burada bizi bekleyen hoş sürprizse Joan’un gençliğini canlandıran aktristin gerçek hayatta Glenn Close’un kızı Annie Starke tarafından canlandırılıyor olması. Sene 1958. Yer, Smith Koleji. Dersleri esnasında başlayan ve birbirlerine karşı bitmeyen ilgileri, genç kadının dadı olarak evli ve bir kızı olan Castleman’ın evine gitmesiyle devam ediyor. Bir daire kiralayıp birlikte yaşamaya başlıyorlar. Başlayış o başlayış otuz küsur yıl boyunca aynı yastığa baş koyarak bugünlere geliyorlar. Sonra da el birliğiyle Nobel’i alıyorlar. Joan’ın şevkini kıran en önemli etkense hemcinsi ve aynı zamanda bir yazar olan Elaine Mozell oluyor o tarihlerde. Halkın bir kadının cesurca yazmasını kaldıramayacağını, röportajları yazanların, yayınevi sahiplerinin ve magazincilerin hep erkek olduğunu, kimin ciddiye alınacağına, kimin hayallerinin sonuna kadar duyulmayacağına hep bu bir avuç erkeğin karar verdiğinden bahsediyor ona acımasızca. Bir kadın yazar olarak beklentileri bu sözlerle iyice düşen Joan, ikinci adam, pardon kadın olmayı baştan kabul ediyor. Bunun için kişiliğim uygun değildi diyerek gölge yazar olmayı kabulleniyor. Yıllar sonra Joe’nun eski eşinin psikiyatr, kızınınsa başarılı bir diş hekimi olduğunu öğreniyor. Bu açıdan bakıldığında narsist kocasının göreceli başarısının ardına saklanan kendi benliğinin yanında, oğlunun da ezildiğini görüyoruz. Joe’dan kaçanın kendini kurtardığını da görmüş oluyoruz. Bazı adamlar hep kendileri için vardırlar bu dünyada.

Joan geri planda kalmayı kabullenen eş olarak, iş Nobel’e geldiğinde bu aynı zamanda çocuklarının babası olan kocası dahi olsa bir başkasının kendi başarısına sahip çıkmasına artık daha fazla dayanamaz hale geliyor. Joe’ya gelirsek eğer, karısına yalnız yaşayacak kadar cesur olup olmadığını sorduğunda, kendisinin bunu başaramayacağını gayet iyi biliyor aslında. Bu yüzden de ölerek terk ediyor maçı.

The Wife’ın ilgi çekici bir başka tarafı daha var. O da gitmeden ya da almadan diyelim, asla bilemeyeceğimiz Nobel ortamlarının nasıl olduğunu gösteriyor olması. Bir kez saat farkını önemsemeksizin, ödül alan kişiyi gecenin bir vaktinde arayabilme cüretini gösteriyorlar. Aynı şekilde Stockholm’de kaldıkları otel odasında yine gecenin bir vakti ya da sabahın köründe bir yandan Santa Lucia’yı söyleyen kızların getirmiş oldukları pastayı üfletme çabaları ve o esnada uyumakta olan çiftin şaşkın hallerinin fotoğraflanması, ödül töreninin provası esnasında ödül sahiplerine yaptırılmaya çalışılan reveransın gereksizliği, kısaca kendi koydukları kuralları sırf ödül veriyoruz diyerek zoraki yaptırdıklarını görmek son derece enteresandı. İşler gerçekten böyle mi yürüyor, bunu Orhan Pamuk ya da Aziz Sancar’a sormalı! En çok da Bob Dylan’ı böyle bir tablonun içinde düşünemediğimden, neden ödül almaya gitmediğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Akademinin  geçtiğimiz sene mızıkçılık yaparak, sudan sebeplerle edebiyat ödülünü vermeyi reddetmesi skandaldan öte tuhaftı bence. Filmden aklımda kalan bir sahnedeyse, farklı branşlarda dahi olsalar, fizik dalında Nobel ödülü alan bilim adamının, bir çeşit deneyin parçası olarak gördüğü çocuklarını ve eşini takdim edişi ve ondan aşağı kalmamak için ailesiyle ispata girişen Joe’nun haliydi. Hırs olmadan, yalnız dehayla, yetenekle ve tesadüfen bir yere gelinemeyeceğini görmüş olduk sayelerinde.

09520b79-c734-4955-97df-607d7ca642fa

KISKANIRIM

img_2990-02

KISKANIRIM :

Kulağıma değer diye korkarım
Yanağıma ayaz değer diye kaçarım
Seni en yakınından sorarım
Rüzgardan bile kıskanırım

Seni ben nefesinden kıskanırım
Kırılsan da, eğilsen de toparlarım
Ben sana bir can fısıldarım
Adını esen rüzgara fısıldarım

THE GIRL IN THE SPIDER’S WEB : ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ

2354444d-b8ee-41b7-be99-605d62a7d1e0

THE GIRL IN THE SPIDER’S WEB : ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ

“-Sevdiklerimiz öldüğü zaman, arkadaşlarımıza söyleriz.
  -Bu ifadede yanlış bir varsayım var.” 

“Zaman, içinde yandığımız bir ateş derler. Ben de kaçmaya çalışıyorum.”

“Ağaçlar siste görünmezler.”

GİRİŞ :

Milenyum Serisi’nin ilk üç kitabının yazarı olan Stieg Larsson’un 2004’deki erken ölümünün ardından, David Lagercrantz’ın yazdığı ve seriyi “şimdilik” tamamladığı iki kitaptan ilkiydi “Örümcek Ağındaki Kız”. Filmin yönetmeni olan Uruguay doğumlu Fede Alvarez’in filmografisine baktığımdaysa izlediğim hiçbir filmi olmadığını görerek, yoluma pek çok aday adayı varken neden Claire Foy’un eleştirmenlerce pek değil hiç sevilmemiş bir filmde seve seve oynamış olduğuyla devam edeceğim. Elbette her film, her başrol bir çeşit kumardır, fakat Stieg Larsson’ın yaratmış olduğu tipleme efsanedir ve film nasıl olacak olursa olsun ve yönetmeni kim olursa olsun Lisbeth Salander’ı oynamak bir oyuncu için ayrıcalıklı bir durumdur. Noomi Rapace ve Rooney Mara’dan sonra Claire Foy da bu kervana katılmıştır. Şaşırtıcı olan adında iki oo olmadan bu rolü alabilmiş olmasında yatar. Kimler düşünülmemiştir ki bu rol için? Natalie Portman başta olmak üzere, boyu yüzünden kaybeden Jennifer Lawrence, seksiğinden kaybeden Scarlett Johansen, Carey Mulligan, Kristen Stewart, Ellen Page, Emma Watson, Anne Hathaway, Evan Rachel Wood, Kiera Knightley, Mia Wasikowska, Eva Green, Lea Seydoux, Emily Browning gibi isimlerin adı geçse de, David Fincher’ın İngiliz versiyonu yapımı için, ilk üç kitabın toplamı olarak tasarlanan İngiliz versiyonu için başrolü Rooney Mara almıştır. Bu son film içinse, yeni bir yüz arayışına giren Sony yüzünden Rooney Mara rol için istekli olmasına rağmen, yukarıda saydığım isimlere Alicia Vikander ve Feliticy Jones’da eklenmiş, The Crown’un asi ve kiliseye başkaldıran ve sonunda da dize getiren kraliçesi Claire Foy’da karar kılınmıştır. Bilinçaltımda bir yere, oldukça da hassas bir yerine dokunduğunu düşündüğüm Lisbeth Salander karakteri, kafamda edebiyatta ya da sinemada bir karakter nasıl yaratılır sorusunu düşünenleriniz varsa eğer, özellikle de ilk yayınlandığı tarihte, başvurulması gereken bir kaynaktı. O zamandan bu zamana ne değişmiş olabilir? Benim edebiyat zevkim mi? Hiç sanmıyorum. Hala Lisbeth’e sempati beslerim ki kendisi sempatik olmak ya da görünmek kaygısı taşımaz. En vurucu tarafı da budur. Suç(polisiye de derler, bir suç varsa illa bir polis olmalıdır diye de düşünürler) türünde yazılmış romanlar ve çekilmiş filmler, benim hala en sevdiğim türdür. Hem edebiyatta, hem de beyazperdede. Seven, Primal Fear, KuSuların Sessizliği, Sicario, Gözlerindeki Sır, L.A. Confidential, 36 Quai des Orfevres, I Saw The Devil, Leon, Usual Suspects, Pulp Fiction, Fargo ve Copland ilk aklıma gelenlerdi yakın tarihli olarak. Polisiye yanı ağır bastığından suçluları suçlayan ve bastıran bir yanı olan filmler dışında, işi sadece kahramanın tarafına göre ele alanlar da vardı ve kahramanımız karnı burnunda bir polis memuru olabileceği gibi, mafyayla anlaşmış, bir nevi mafyalaşmış, yolsuzluğa bulaşmış olan meslektaşlarına karşı tek başına meydan okuyan sağır bir polis memuru ya da burada olduğu gibi sorunlu bir çocukluk yaşayan(kim yaşamıyor ki), dolayısıyla da sorunlu bir aileden gelen, kanunlara aykırı işler yapan, en doğrusu kendi kanununu kendisi yazan kişi olarak tanımlayabieceğimiz, yalnız ve biseksüel bir karakter olan Lisbeth Salander da olabilirdi. Bir de edebi anlamda romantik akımın etkilerini taşıyan, film olarak bakıldığındaysa tarihi, dram gibi türlere sokabileceğiniz Sefiller’i de bir nevi polisiye olarak kabul edebiliriz. Neden mi? Bir somun yüzünden hapislerde çürümeye yüz tutmuşken, Monte Cristo Kontu misali küllerinden bir başka isimle doğan zamanın kürek mahkumu, şimdinin varlıklı iş insanı Jean Valjen’e takık Müfettiş Javert arasında yaşanan rekabet soslu kedi fare oyunundan ala(Hugo’nun kemikleri sızlar mıydı acaba Fransız edebiyatının belki de en önemli romanına ithafen yazdıklarımı okusa, neyse ki Fethi Naci ya da Berna Moran ol(a)madığımdan ciddiye almayacaktır) polisiye mi olurdu?

6c8612f1-2eb5-4f66-9db8-cb59309dd22d

Elbette ki macera sosuyla süslenmiş bir roman dizisidir Milenyum Serisi ama içinden bir antikahraman yükselir. Bizi kendi yolculuğuna sürükler, çünkü bu dram yönü ağır basan bir polisiye romandır aynı zamanda. Her türlü karanlığa gireriz onunla beraber; ejderha dövmemizi yaptırır, derilere bürünür, motorsikletimize atladığımız gibi kah ateşe atlar, kah arı kovanına çomak sokarız yeri geldiğinde. Çok kötü adamlardır bazen etrafımızı saranlar, tecavüzcüler, pedofiller, sadistler. Çok nadiren de olsa iyiler. Hem kızları öpmeyi sever Lisbeth hem de iyi bir adam bulduğunda miktarınca ilgilenmekten çekinmez. Bu kişi de Mikael Blomkvist’tir ve Örümcek Ağındaki Kız’da da Lisbeth’in yardım çağrısına kulak verir ve koşar gelir hemen yanına. Mesafeli bir tavırla yaklaştığı çünkü bir gazeteci olarak kendisini ve üzerine basa basa söylediği psikopat ailesini kaleme alan Blomkvist, Larsson’ın alterego’sudur bir nevi. Serinin ilk üç kitabını, özet geçmek istiyorsanız Fincher’ın filmini, bence en iyisi olan İsveç versiyonundaki Noomi Rapace yorumuyla Lisbeth’i izlemenizi tavsiye ederim. Bu arada tüm kadın oyuncuların role katkıları çok çok özeldir. Buradan bir tartışma doğar pekala oyunculuk anlamında, oyuncu rolün karakterine mi bürünmelidir, yoksa kendi yorumunu mu katmalıdır diye. İlk varsayımı onaylayanlar açısından Noomi Rapace başarılıdır, Mara ve Foy’sa kendilerinden katmışlardır role. İlki içgüdüsel, diğer iki yorumsa daha kişiseldir kanımca.

b7e3011d-94e2-46e2-9032-de91106d3414

91cb510b-4b01-4f25-bc37-ba8e7fe1b658

LISBETH’le KALDIĞIMIZ YERDEN :

Hak eden erkeklerin hak ettiği şekillerde canına okuyan kadın karakterimiz, kürsüsü olmasa da ders vermek amaçlı, bir nevi esans pardon seans esnasında çıkar karşımıza. Canı sıkkın olduğundan belki de, az evvel karısını bir temiz dövmüş bir CEO’nun evine gizlice girer, önceden kurduğu düzenek sayesinde ayaklarından tavana baş aşağı asmayı başardığı adamın banka hesabındaki parayı adaletli bir şekilde karısının ve dövdüğü iki kadının hesabına geçirir. Son olarak da erkeklik organına elektrik verir ki baş aşağı duran adam yüzüne akan idrarını rahatlıkla yudumlayabilsin ki ben de nacizane bu yaratıcı sahneyi en ince detaylarına kadar  sizlere “zevkle” aktarabileyim. Lisbeth değişmemiştir, pek çok adam da. İntikam amaçlı mağdurlara yönelebileceğini düşündüğü için de, başaşağı ipe çektiği CEO’muza gösterdiği özçekim videodaysa iş ortağı bir adamın karısına benzer bir şefkat gösterdiğini görürüz tehdit amaçlı olarak. Adam bir pisliktir kısaca. Lisbeth’se intikam meleği, “hala”. Blomkvist’se evlidir ve Lisbeth’i kıskanan bir eşe sahiptir. Üç yıldır haber alamadığı, kendi imkanlarıyla da ulaşamadığı Lisbeth onunla bağlantı kurduğunda ancak görüşebilir onunla. Lisbeth’se her zamanki gibi açık ve nettir. “Her şeyi berbat ettim, yardımına ihtiyacım var” der. Çünkü imkansızı isteyen bir müşteri çıkmıştır. Büyük dünya güçlerinin nükleer cephanelere zahmetsizce erişmek için ulaşmak istediği bir tür araç hakkındadır bu görüşme talebi ve buna sahip olan bir kullanıcının kendi bilgisayarında, bir tık uzağında  sahip olduğu güç çok büyük olacaktır. Bu güce ulaşabilmek için programın şifresini elinde bulunduran bilim adamı yaptıklarından duyduğu pişmanlıkla çıkar Lisbeth’in karşısına. Sonra da öldürülür. Deha oğluysa Lisbeth’e emanettir bundan sonra. Blomkvist örümcek dövmesinden tespit ettiği bir adamın dahil olduğu Rus yeraltı örgütünün bir ucunun Lisbeth’in babasına kadar uzandığını keşfeder ve iş Lisbeth’in aile fertlerinden olan kız kardeşinde biter. Herkese öldü dediği kız kardeşi ölmemiştir. Camilla Salander babasının ağını devam ettirmektedir. Onlara örümcekler demektedir. Tüm bu yaşananların altından bir aile dramı çıkar. Camilla babası Alexander Zalachenko tarafından on altı yıl boyunca tacize uğramıştır. Lisbeth kaçmış, Camilla’ysa onunla gitmek yerine babasıyla kalmayı yeğlemiştir. Bundan ötürü de hayatı boyunca babasının ona yaptıkları için Lisbeth’i suçlamıştır. Onun gözünde yanlışların doğrusu, kadınları inciten adamların kabusu olan kız kardeşi tüm o şanslı kadınlara, eşlere, annelere ve başkalarının kız kardeşlerine yardım etmiş fakat ona yardım etmemiştir. On altı yıl boyunca her gün onu kurtarmamayı seçmiştir. Onun için geri dönmemiştir. Hesaplaşma sahnesinde neden diye sorduğunda, aldığımız cevap tatminkar olmadığı gibi yokluktan yazılmış birkaç satırdan ibaret gibi havada kalır adeta: “Geriye dönemedim, çünkü onu seçtin”. Dünyanın cevabı mı bitti diye düşündürtür insana. Çünkü öz baban tarafından tecavüze uğramayı seçtin, beni seçmedin. Seni, beni seçmediğin için sakıncalılar listesine aldım. İlk arayan sen olmadın, ben de gurur meselesi yaptım, seni kendi haline bıraktım. Bu cevabı alan ve zaten yaralı olan Camilla uçurumdan kendini bırakmayı yeğler, haklıdır da. Öyle cevaba, böyle karşılık verilir kısaca. Filmdeki şekilcilik, sağlam aksiyon sahneleri ve yer yer kostümlü dramaya kaçan kostümlü karakterlerle stilize olmaya çalışacağına, yönetmen olarak biraz da senaryoya eğilebilseydi eğer, bu film, ardındaki kitap ve Elisabeth karakteri ve tüm oyunculuklar harcanmamış olurdu kanımca. Senaryoda parmağı olan Steven Knight’a gelince filmografisine özellikle de senarist olarak çok iyi işler sığdırmayı başarmıştı zamanında. Fakat sadede gelindiğine, yani olan bitenin zaten olup bittiğine ve geriye dönmenin mümkün olmadığına göre, Lisbeth ve Stieg Larsson hatırına izlediğim, serinin bu şimdilik son filmini dertsiz tasasız izlemenizi tavsiye ederim.

c0822cd3-bc35-4e51-a80e-b5af422e606d

5eb0d018-37f5-403f-bc31-eb57624159b8

Son olarak Claire Foy dışında kalan oyunculuklardan bahsetmek isterim. Erika Berger rolünde Vicky Krieps kaç saniye göründü, merak ederim. Mikael Blomkvist rolünde Sverrir Gudnason kendisini göstermemek için akla karayı seçti adeta, Blomkvist’likten geçmiş bir kompozisyonla çıktı karşımıza. Filmde uzun bacaklı sarışın ve güzel kadınlar vardı. Camilla rolünde sarartılmış kaşlarıyla Sylvia Hoeks daha önce Blade Runner 2049’da çıkmıştı karşımıza. Bir de Ed rolünde Lakeith Stanfield vardı ki, ses tonuyla Idris Elba’yı anımsatmıştır. Bir şekilde diğerlerinin arasında “benim gözümde” bir varlık göstererek sıyrılmayı başarmış tek adamdır. Psikopat CEO rolünde Volker Bruch ve bir başka psikopat ve baba Zalachenko rolünde Mikael Persbrandt bir görünüp bir kaybolmuşlardır ve ikisi de iyi oyunculardır. İşin aksiyon ve takip kısımlarında yönetmen gerçekten çok iyi iş çıkarmıştır. Serinin yayınlanmış ama henüz filme çekilmemiş bir kitabı daha vardır. Senaryoya gerekli önem verildiği takdirde, Fede Alvarez seri için biçilmiş kaftandır. Şimdilik benden bu kadardır.

50eabb06-f90b-4b9b-89a5-ed9c88f4ed5c

a1fe1e11-dacd-4707-b757-fae94de9304c

SUSPIRIA

ece753d9-222a-4084-8149-41632c837813

SUSPIRIA : 

“Anne olan bir kadın herkesin yerine geçebilir ama kimse bir annenin yerini dolduramaz.” 

“Cadılara inanmıyorum ama insanların suç işlemek için organize olduğuna, adına da büyü dediklerine inanıyorum.”

“Bazen tek ihtiyacım olan birinin bana iki kelime söylemesi” Susie Bannion

“Birilerine sanrılarını aktarabilirsin Sara. Din böyledir. Nazi Almanya’sı da böyleydi.” Doktor Klemperer

“O benim günahım, o benim bu dünyadaki lekem.” Susie’nin Annesi

GİRİŞ :

Filmi izlerken geliştirdiğim, film bittiğinde de düşünmekten vazgeçemediğim bir takım soruların önce soru, sonra da cevap kısmını paylaşacağım sizlerle ki, filmi açıklamaya başladığımda bir takım gölgeler düşmesin üzerine. Ha bir de yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Luca Guadagnino’yu sever miyim, severim. Altı adet uzun metraj film çekmiş yönetmenin gözde(bazısı fetiş der) oyuncusunun Tilda Swinton olduğunu dört filminde kendisine rol verişinden çıkartmak güç müdür, güç değildir. Kafalar, ruhlar uyuşmuştur besbelli. Yönetmenin altı filminden ilki, pek fazla ses getirmemiş olan “The Protagonists” iken, ikincisi altı yıl sonra gelen ve izlerken nereden çıktı bu saçmalık, çekse çekse işsiz kalmış bir yönetmenin işidir bu sığlık diye düşündüğüm Melissa P. idi. Beğenmedim desem de, izlemiş olduğuma göre ikinci filminin ilkine nazaran daha çok ses getirdiğini kabul etmek gerekir. “I am Love” ortaya çıktığındaysa ben bu yönetmenin o yönetmen olduğunu çoktan unutmuştum bile. Sonra bir yeniden yapım olan “A Bigger Splash” geldi ki, yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısına tanık oldum. Sonra taptaze bir nefes olarak “Call Me by Your Name” geldi. Neden taze, çünkü merkezindeki eşcinsel hikayeden ziyade ilk gençlik aşkının yaşattıklarını ve o çağın verdiği masumiyet ve mahcubiyeti hissedebildik sayesinde. Bu hissi belki Proust yaşatabilirdi o çok uzun cümleleriyle sayfalar süresince. Edebiyat sayesinde karakterin iç dünyasına girebilirdik kolaylıkla, oysa ki iş, canlandırması çok daha zor olan dış dünyaya ve dolayısıyla peliküle aktarmak kısmına geldiğinde kelimelerin gücü bir kenara, görüntülerle o karakterin iç dünyasını başarıyla anlatmak vardı diğer yanda. Bir şarkıyla belki, kendi gençlik günlerinizi yad eder, sonra da buna nostalji dersiniz. Luca ise bana ait olmayan bir hikayenin kahramanlarıyla, bu hissi iliklerime kadar hissettirebildi bana ve benim gibi düşünen insanlara. Artık hemen hemen izlediğim her filmin her sahnesini sorgular hale gelmişken, kendimi bir filme teslim ettiğim yegane anların kahramanı idi kendisi. Hal böyle olunca da, bir sonraki projesi ne olacak derken, Suspiria’yı duyduğumda hem yadırgadım önce, sonra da dedim ki kendi kendime Luca yeniden çevrimleri(bazısı remake der) sever. Uyarlama konusunda komplekssizdir. Kıyaslanmaktan korkmaz, kendi imzasını atmayı sever. Yine böyle olacaktır dedim ben de. Bir filmde yer alan en sevmediğim şey neydi? Gore unsurlardı, bir kez daha belirteyim burada. Ama onların mevcudiyetini bile görmezden geldim. Bunlar neler miydi? Patlayan bedenler, patlayan bedenlerden fışkıran kanlar, oluk gibi akan kanlar, daha daha yamulan bedenler, doksan derece açıyla dönen hem korku hem de şaşkınlık ve acıyla açık kalmış bir çift göze evsahipliği yapan kafalıktan çıkmış kafalar, falan filan. İğrenç bulduğum bunca şeyi, kitsch de bulurum, bu tarz filmler hep ikinci sınıf filmlerdir gözümde. Fakat kendimi filmin akışına bırakınca, onları da boş verdim. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Thom Yorke’un melankolik tınılı Suspirium’unun ritmine uygun yumuşak geçişlere fakat ince detaylara sahip açılış jeneriği benim izlediğim en iyi açılışlardan biriydi, belki de en iyisi. Yönetmenin, Tayland doğumlu ve telaffuzu oldukça zor isimli görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’la beraber Call Me by Your Name’den sonraki ikinci ortak çalışmalarında yetmişlerin optik zoom’larına ve benim tavşan hamlesi dediğim ani kamera hareketlerine gönderme yapmadan bırakmadılar izleyicilerini. Meraklı kulakların ancak ihtimal verebildiği, makyajın altında tanınması son derece güç olan Tilda Swinton’ınsa Madame Blanc dışında canlandırdığı Doktor Klemperer rolüyle ücretini ikiye katladığını düşünmekteyim. Helena Markos ile de üçe. Bir filmde karşıma çıkmasa adını anmayı her defasında unuttuğum, 21. yy.’ın en iyi karakter oyuncularındandır kendisi. Guadagnino için de ilham perisi. Belirtmekte fayda vardır her fırsatta. Fakat diğer oyuncular da göz doldurdular kısaca. Dakota Johnson ve Mia Goth dışında, Patricia rolündeki Chloe Grace Moretz dar alanda tatlı tatlı paslaştı durdu Tilda Swinton’la.

d36fb85e-23f6-4bb6-826a-0dbb17a0a171

Kısaca Luca Guadagnino’nun Suspiria’sı, Dario Argentino’nunkinden çok başka olabilir. Zaten amaç da budur. Film bize görsel bir şölen ve dönem atmosferini hatırlatmış ve yaşatmıştır. Fantazi, korku ve gizem; hiç sevmediğim üç tür olmalarına rağmen, biraz da yönetmeninin hatırına izlediğim, pişman olmadığım, çünkü filmin orjinalini yıllar önce izlemiş ve unutmuş biri olarak karşılaştırma şansı bulamamış bir izleyici konumunda ekran karşısına geçtiğimi belirteyim. Kareografisi son derece başarılı olan mahzendeki ayin sahnesi, yemeklerin hareketli ve gürültülü bir şekilde toplu halde yendiği tüm yemek masası sahneleri, açılış ve kapanıştaki hüzünlü anları ve ince detaylarıyla, iyi bir yönetmenden gövde gösterisi olarak algılanıp izlenmelidir bence en kısa zamanda. Bir psikiyatrist saklanmakta olduğu muayenehanesinde vicdan azabı çeke çeke geçmişin hayaletlerini kovalamaktadır, bir genç kız çocukluğunun en büyük hayalini Berlin’e gelerek gerçekleştirmektedir, Nazizim’den sıtkı sıyrılan Almanya’da Baader-Meinhof fenomeni yaşanmakta, cadılarsa kurdukları dans okulunda bir yandan liderlik hususunda iç çekişme yaşarlarken, diğer yandan kendilerinden olmayanı yok eden, gençlerin kanına giren belki de yüzlerce yıllık bir cadılık geleneğini yeraltından sürdürmektedirler. Korkunç ölümler yaşanır, bedenler dansın kareografisiyle eşzamanlı olarak yamulduktan sonra, kasap çengelleriyle asılmadan kurtulamazlar. Görünen ve içine girilmediği takdirde görülmez olanın savaşı yeraltından sinsice ilerler. Filmin sonundaki ayin sahnesinin kareografisi Nazi Almanyası askerlerinin alanlardaki gösterilerini anımsatır. Filmin unutulmaz anları vardır, bu da onlardandır. Sonuç olarak “giallo” türünün belki de en önemli temsilcisi olan Dario Argentino’nun bu türü en iyi tanımlayan özellikler barındıran filminin yeniden yapımı yabana atılacak gibi değildir. 

Son bir sorum ve de cevabım var: Filmin orijinal hali ya da yeniden yapımı ilk on’uma girer mi? Asla. Tür olarak fantastik, korku ve gizem; sevmem, sevmem, sevmem. Hele bir de bu film sayesinde haberdar olduğum giallo denen tür’ün özelliklerini okuyunca bir kez daha tescillendi neden. İzleyin, giallo neymiş araştırın, sonuçlarına katlanın. 

75a5b1b1-4b44-4d61-844d-8bf0a93bd0c1

bed3f9e5-d497-450a-8766-12b8ca9537c0

BÖLÜNMÜŞ BERLİN’de GEÇEN ALTI SAHNE VE BİR KAPANIŞ :

Berlin bir duvarla bölünmüştür ve birleşmesine yani duvarın yıkılmasına daha on dört yıl vardır. Yıllardan 1977’dir. Yığınlar toplanmış, Baader’e özgürlük, Meinhof’a özgürlük diye sloganlar atmaktadır. Patricia, Dr. Josef Klemperer’in muayenehanesine girer rüzgar gibi. Doktor onu sakinleştirebilmek için, seansını erteler. Hikayesinin ve seans detaylarının yer aldığı dosyası bir hayli kabarık olan hastasıyla ilgili notlar almaktadır Jung’cu doktor. Daha önceki seanslarda her ne anlattıysa, doktor onun için kurguladığı mitolojinin doğrulandığını hissediyor notunu alır. Patricia, Olga’yı  uyarmak gereksinimi duyduğunu, binada gözükenden çok fazla şey olduğunu ve cadılar tarafından yönetilmekte olduğunu, Markos’unsa ruhuna girmek suretiyle onu ele geçirmek istediğinden bahseder. Paranoyak bir hali vardır. Jenerik akmaya başladığındaysa, bize ayrıntılardaki gizli güzellikleri izlemek düşer. Susie Bannion’un geldiği Ohio’da yer alan bir Amish kasabasında geçen çocukluğunda annesi kanserden iplik gibi olmuş, halsizlikten konuşamazken, babasının eve çağırdığı doktor, çiftçilikle uğraşan ailenin tarlası, evin içinde yer alan yürek burkan detaylar insanı üzmekle başlar önce.

fe3e57d6-9fcf-489e-a0cb-18a084969393

12c1ae2d-c12c-49e3-94e1-f9a381c7dd59

Soğuk Savaş süredursun, Patricia’nın radikal militan gruplara katılmak üzere Doğu Berlin’e geçtiği, dolayısıyla da ortadan yok olduğu bir zamanda, Susie tam da Berlin Duvarı’nın karşısında yer alan dans topluluğuna katılmak üzere başvuracaktır. Resmi bir eğitim ya da referansı olmayan Susie’nin ilk performansını duvarların ardından hisseden Lady Blanc ve diğer eğitmenler tarafından okula kabul edilmesi çok uzun sürmez. Kayıp Patricia’nın odasına yerleştirilir, en yakın arkadaşı Sara olur. Radyodan eşzamanlı olarak Kızıl Ordu Fraksiyonu’na dair bilgiler gelmekte, topluluk içinde Marcos ve Blanc arasında sogukkanlı bir liderlik çatışması yaşanmaktadır. Susie’nin kendinden geçerek sergilediği dans esnasında, zavallı Olga kıstırıldığı aynalarla çevrildiği odanın içinde oradan oraya savrulur. Sanki Susie içine girmiş ve onu duvardan duvara atıp, eklem yerlerinden bükmektedir. Bir çeşit voodoo izleriz. Düğüm olan kızın başına toplanan eğitmenler onu kasaplardaki bir et parçasıymışçasına kancalar takarak kaldırırlar olduğu yerden. Blanc ve Markos başta olmak üzere tüm eğitmenler birer cadıdır. Madame Blanc’ın ismini verdiği Volk dansıysa ismini bir Nazi kalıbı olan “tek ırk, tek devlet, tek lider”de geçen ırkın karşılığından alır. Almancası da şöyledir: “Ein volk, ein reich, ein führer”. Nazi Almanyası’yla, cadıların yaşantıları benzeşmektedir. Kutlama amaçlı gittikleri restoranda yemek yerken bile kadın kadınadırlar. Zaten film boyunca iki detektif dışındaki tek erkek Doktor’dur, onu da yine bir kadın oyuncu canlandırmaktadır. Yönetmeni, görüntü yönetmeni, senaristi ve neredeyse tüm set ekibi erkekken, bir kadın oyuncu şöleni vardır ekran karşısında. Kadın kadına yaşarlar, dans ederler, yerler, içerler, ritüeller yaparlar. Ve birbirlerini esir ederler.

Grinin bilmem kaç tonu serisi ile kariyerini baltaladığını düşünen başta annesi Melanie Griffith’e inat, Guadagnino ile “A Bigger Splash”den sonraki bu ikinci çalışmasında da, güzel bakan yeşil gözlerinden bağımsız olarak iyi bir oyunculuk veren Dakota Johnson’ın, Carrie filmindeki Sissy Spacek’i andıran, kısık sesle konuşan, beline kadar uzanan saçlarıyla taşralı havasından sıyrılıp lider anne pozisyonuna evrilişini izlemek oldukça keyifliydi. Hoş bir sürpriz olarak ilk filmde Susie Bannion’ı canlandıran Jessica Harper’ın Anke rolünde karşımıza çıkması da ayrıca hoş bir detaydı doğrusu. Bir de Luca’nin filmin prömiyerinde giydiği kırmızı takım elbise var ki, evlere şenlik. Sanki filme hakim renklere bir gönderme yapıyordu bu sayede, kim bilir? Vebnedik prömiyerine katılan oyuncuların pek çoğunun tercihiydi kırmızı ve tonları.

images.jpeg

8388188a-4e62-4d5c-a7ef-8d1c96bbb9e5

7e11ed29-dca7-43d2-bb43-5fc3c863d302

THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

28781800-67ca-4201-ac8b-1c0d28e3526a

THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

“Sevginin de bir sınırı olmalı.” Sarah Churchill

“-Toprak leş gibi kokuyor.
  -Sokaklara sıçıyorlar da ondan. Bunu da politik eleştiri olarak adlandırıyorlar.”

“Güçsüz insanlara karşı zaafım var.” Sarah Churchill

“Konumum pek onurlu olmasa da, ben onurlu bir insanım.” Abigail

“Bir adamın onuru onun çıldırmasını sağlayan tek şeydir.”

“Babanı korumak için rahmini feda etmedin mi?” Sarah Churchill

GİRİŞ :

Bir kez daha Yorgos Lanthimos sinemasıyla karşı karşıyayız. Ne yapacağı belli olmayan bir yönetmendir kendileri. Bizi şaşırtmak için kostümlü dramaya bulaştığını düşünmekteyim. Ne yalan söyleyeyim onun distopik dünyalarına alışmışken 18. yüzyıl İngiltere’si de nereden çıktı demiştim projeyi ilk duyduğumda. Ama yapmış yapacağını, olmuş da. Dogtooth’u izlerken ve izledikten sonra Avrupa’nın ikiletmeden bağrına basabileceği, biraz Michael Haneke, daha çok Lars Von Trier ayarında bir yönetmen çıkageldi demiştim. Hala daha aynı fikirdeyim. O da bir şekilde Avrupa’lı otoriteleri avucunun içine almayı başardı ve bu başarısını sürdürebildi. İstikrarlı ve hırslı çıktı. Filmlerinde çok ulustan aktörlerin(şirket demiyorum, dikkatinizi çekerim) rol aldığı, evrensel temaların soğukkanlılıkla alt üst edildiği, hem cüretkar hem de zamandan ve bulunduğu ortamdan ayrı bir yere taşınmış gibi duran bir grup insanın tuhaf ilişkilerini gözler önüne seren Lanthimos, Gaspar Noe kadar çılgın olmasa da, yenilikçi ve iyi bir yönetmen olduğunu çoktan ispat etti. İstediği takdirde çok çok iyi bir yazar olabileceğini düşündüğüm işitsel yanı da güçlü bir adamın sinemasını merakla takip ediyorum ben de ister istemez. Cannes’daki başarısıyla Amerikan film endüstrisinde de kendine yer edinebilmiş, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı bir yönetmen oldu kısa zamanda. Dogtooth’un vizyon tarihi olan 2009’dan bu yana geçen dokuz yıllık zaman zarfında boş durmadığı da anlaşılıyor filmografisine bakıldığında. Neden izliyorum ben şimdi bunu diyerek pişmanlık duyduğum sahnesine rastlamadığım filmlerinde çok ciddi kumar oynadığını düşünmüşümdür her zaman. Son filmi The Favourite ile bu hal misliyle artmışken, görüyoruz ki çıtasını da bir hayli yükseltmiş yönetmen. Başrolündeki üç kadın oyuncusuna sırtını yaslayan kostümlü bir dramaya el atıyor bu defa. Dahası başrol oyuncularından ikisi Oscar ödüllü. Daha önce Lobster’da da beraber çalıştığı Olivia Colman ve Rachel Weisz’a, Emma Stone eşlik ediyor bu defasında. İşaretlere göre Oscar alması muhtemel olan Colman’ın oyunculuğunun dışında, beni ondan da çok etkileyen isim Emma Stone oldu. 18. yüzyıl başlarının İngiltere’sinde yaşamış olan Kraliçe Anne ile onu ülke idaresinde parmağında oynatan Lady Sarah’nın arasına girmek suretiyle bozan, hizmetçilikten yükselerek Kraliçe’nin yeni gözdesi olan Abigail rolünde bir alemdi doğrusu. Sokaklarda frengili askerlere g.t.m.(noktaların üzerine ve yerine sırasıyla ö, ü ve ü harflerini koymanız tavsiye olunur) satmak istemiyorum derkenki ciddiyeti, kocasıyla geçirdiği ilk düğün gecesi, fuck fuck fuck diye arşınladığı saray koridorlarındaki hali, Anne ve Sarah’yı yakaladığında yaşadığı şok, filmin ilk dakikalarında daha at arabasında gördüklerine olan tepkisiyle bizim Kezban olarak nitelendireceğimiz tatlı ve temiz yüzlü Abigail yukarıda bahsi geçen duruma karşılık, önlem olarak çevirdiği entrikalar sonucunda geldiği noktada neler hissettiğini filmin son sahnesiyle pek güzel özetleyiverdi. Dilerseniz bu muzip ve sıradışı filmi izlemiş kadar olalım, tabii henüz izlememişseniz eğer.

19173d23-b731-4ccc-96c6-74d516c0108c

aca87a69-3be2-4c89-a42b-f974acd4bb04

KRALİÇE ANNE, KUZEN SARAH VE KUZEN ABIGAIL :

İngiltere için Fransa ile savaş kapıdadır. Yıllardan pardon yollardan çok pardon yüzyıllardan 18. yüzyılın başlarıdır. Kraliçe Anne tahttadır. Yeterli özgüveni, entelektüel birikimi ve olaylara hakimiyeti mevcut değilken, bir yandan kendisini elde olmayan sebeplerden ötürü tahtta bulmuş izlenimi yaratmakta, başta gut olmak üzere kronik hastalıklarından muzdarip, sağlıksız ve mutsuz bir kadın olarak on yedi tavşanıyla beraber sarayında yaşamaktadır. Hikayesiyse acıklıdır. On yedi yılda on yedi kez hamile kalmış, bebeklerinden sadece beş tanesi canlı doğmuş, bu beş tanesinden de tek oğlunun bebekliğini görebilmiştir ancak ve onu da kaybeder tıpkı diğerleri gibi. Böylelikle de kronikleşmiş olan çocuk sahibi olma isteği defterini kapatır. O on yedi tavşan, o on yedi çocuktur işte Kraliçe’nin gözünde. Kırk dokuz yaşında hayata gözlerini yumar. Aynı zamanda bir İskoç hanedanı olan Stuart’ların son temsilcisi Anne’in ölümüyle saltanat Alman asıllı yeni hanedana geçer. Döneminde Cebelitarık ele geçirilir, İngiltere donanması bir hayli güçlenir, denizaşırı imparatorluğun temelleri bu dönemde atılır.

7e1d85d3-a058-45fa-aa48-703cc16926ce

Kendisini sadece bir kez yan atta yatağını ve devlet politikalarıyla ilgili kararlarını paylaştığı Lady Sarah ile birlikte ata binmiş giderken görürüz. Bunun dışında kapalı kapılar ardında sağlıksız sağlıksız yaşar Büyük Britanya Kraliçesi. Kendine rahatlıkla şişko ve çirkin diyebilmektedir. Biraz da öyledir. İlerleyen hastalığının neden olduğu aksayan bacağı, zamanla görme kabiliyetini yitiren gözleri ve dizginleyemediği iştahı yüzünden yiyip yiyip kustuklarının dışında, kusamadan içine attıkları vardır biriktirmek maksadıyla. Öfkesine hakim olmakta güçlük çeken, tutkulu ama tutarsız ve kolaylıkla zıvanadan çıkabilen Kraliçe Anne kompozisyonunda Olivia Colman çok başarılıydı. Ben de elimde olmayan sebeplerden ötürü Judi Dench’in Shakespeare in Love’daki sekiz dakikalık performansıyla kazandığı en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü hatırladım onun sayesinde. Buradaysa Colman başrolde olduğundan, çok daha uzun dakikalar var kendisiyle geçireceğimiz. Azametli bir kraliçeyi oynamak her oyuncunun hayali olsa gerek bir yandan.

c596a3d6-0872-466b-8c52-cedc3de30b84

Filmin ikinci adamı değil de ikinci kadını rolünde Marlborough dükü Tory’nin karısı Sarah Churchill’i canlandıran isim Rachel Weisz oluyor. Yönetmenle Lobster’dan sonra ikinci biraraya gelişleri bu filmle gerçekleşmiş. Kraliçeyle aralarındaki ilişkiden kaynaklı mesafesizlik sebebiyle yüzüne istediğini söyleyebilme lüksüne sahip. Porsuğa benzemişsin bile diyebiliyor makyajını beğenmediğinde. Zarafeti ve entelektüel birikimiyle dışişlerini ve içişlerini hallediyor istediği gibi. Kovulduğu zamanlar oluyor ya da bizzat kraliçenin kendisi tarafından tokat yediği zamanlar da, fakat çocukluk arkadaşı olmalarının getirdiği ortak geçmişe sahip olmanın verdiği bağlılık Kraliçe’yi Sarah’ya bağlıyor  tüm bunlara rağmen. Ayrı düştükleri zamanlarda Sarah’nın adını sayıklıyor Kraliçe, o meşhur aşk mektuplarının bir tarafı oluyor böyle zamanlarda. Onsuz bir hiç olduğunu çünkü pek çok şeye aklının ermediğini, verdiği kararlar sayesinde Sarah’nın onu kurtardığını sayıklıyor en çok da. Sarah ise kocasına rağmen Kraliçe ile yaşadığı ilişkide en az kocası kadar pervasız. Zehirlendiğinde ve gözlerini bir genelevde açmış olduğunda bile ilk sorduğu soru krallıkta işlerin nasıl gittiği oluyor. Hırslı, zarif ve güzel, kendinden emin, diplomatik ve gözükara bir kişilik olarak tasvir edilen Sarah, tüm bu saray entrikalarına hiç bulaşmadan, kocasıyla sakin bir hayatı tercih edebilecekken, muktedir olmak tutkusuyla tarafını belli ederek, tarihe yön veren bir karakter olarak kalıyor belleklerde. İktidar hırsı en çok onun karakterinde vücut buluyor.

8ACD7609-DA1F-4E36-B2EA-95C2B5CF1554.gif

497059d8-755e-4a31-b6cf-b3e695a7e2cc

Emma Stone’un canlandırdığı Abigail Hill’in arkasından saray dedikoducusu erkekler tarafından kraliçenin yeni fahişesi olarak fısıldansa da, bedenini satmamak için uğraş veriyor aslına bakılırsa. Gelecek korkusu var çünkü, tekrar eski hayatına dönmek istemiyor. Ondaki hırsın çok daha geçerli nedenleri var bu yüzden. Hizmetçi olduğu yüzüne vurulsa da, ne yapıp edip yükseldiği sarayın sınırları içinde yaptığı evlilikle Barones unvanı kazanıyor. “Barones Masham” oluyor bundan sonra. Kuzeni olan Sarah sayesinde, bir elinde tavsiye akraba mektubu ile düşmüş gelmişti halbuki saray kapılarına. Babası onu on beş yaşındayken bir kart oyununda kaybetmiş ve sonra da bahsi geçen Alman’a satıvermiş anlattığı kadarıyla. Bakıyor ki saray adamları da nezaketmiş gibi duran tehditlerle onu kullanmaya çalışıyorlar, erkeklerden fayda yok diyerek kuzenini çiğnemek pahasına kraliçenin yeni gözdesi olmanın gayreti içine giriyor. İlk geldiğinde mutfakta çalışıyor bu iyi eğitimli genç kız. Latince ve Fransızca biliyor. Bu haliyle de oldukça sıradışı bir hizmetçi. Güzelliğiyle çalışanların kıskançlıklarına maruz kalıyor hemen. Huyuna gittiği kraliçeyi de tatlılık ve uysallıkla baştan çıkartıyor. Atış talimi yaptıkları esnada, Sarah kuzenine seni bir katile dönüştüreceğiz derken, kendisini zehirleyeceğini hiç düşünmemiş olsa da, memleket işleri yüzünden saraydan uzak kalışını fırsat bilen Abigail, Kraliçe ile yakınlaşıyor ilk fırsatta. Karakter olarak üzerinde en derinlemesine durulan kişi de Abigail oluyor. Kendi kendine konuşurken ahlakının sınırlarını zorlaması gerektiğini, hayatının sonunda çıkabileceğini düşündüğü bir labirente benzediğini ve de sapabileceği bir köşenin mutlak var olduğunu düşünüyor ki bu da onun iyimser olduğunu düşündürtüyor. Fakat o da yozlaşıyor sonunda. Tuhaf eğlence anlayışı var saray sakinlerinin ve soyluların. Ördek yarışları yapılıyor antika mobilyaların arasında ya da bir adamı çırılçıplak soyup hedef tahtası haline getiriyorlar. Adam çaresizliğinden utanmak yerine kahkahalarla karşılık veriyor onlara. Filmin sonunda saraydaki yerini sağlamlaştırıp Kraliçe’nin gözdesi olmaya devem eden ve artık Barones Masham olan Abigail, kocasıyla aynı masayı paylaşıp içerken, başka adamların kucağına oturmaktan çekinmiyor aynı masada oturan kocasını hiçe sayarak.

Bir hizmetçi kızın yükselişinden çok, onurunu ayaklar altına alarak ne kadar yozlaşabildiğini, bir yandan kraliçe onun saçlarına yapışmışken ağrıyan bacaklarını ovmak zorunda olduğu sahnede iliklerimize kadar hissediyoruz. Ne yaparsa yapsın o hala bir hizmetçi aslında. Geldiği noktada verdiği ödünler karşılığında dönüştüğü şeyden hoşlanmadığını hissediyoruz bu son sahnede. Kazanan yok, mutluluk da. Kimse mutlu değil. Ne Anne ne de Abigail. İkisinin görüntülerinin üzerinden tavşanlar geçiyor jenerikten hemen önce. Burada bir nokta koyuyorum ve Lanthimos oradaydı diyorum. Bir de bunun feminist bir film olmadığını, yönetmen ya da senaristlerinin de bu tip bir kaygı taşımadıklarını filmin hal ve gidişatından anladığımı belirtmek istiyorum. İçinde öpüşen iki kadın gördüğünde bunun altından illaki de politik bir söylem çıkacağını hayal ededurun, filmde sadece ve sadece hayatta kalmaya, kendini kurtarmaya, kuyruğu dik tutmaya çalışan ve bunun bilinciyle yaşayan kadınlar var özet olarak. Kulaklarını tıkamış, rüzgarın yönünü belirlemeye çalışan ona göre de dümeni kıran, ne yapacaklarını çok iyi bildikleri halde, bu hareketlerinin sonuçlarının onlara ne getireceğini ya da onlardan ne götüreceğini bilmeyen kadınlar var. Senenin gözdelerindendi “Sarayın Gözdesi”, kısaca tavsiye ederim. Aklına estiği gibi film çekebilme özgürlüğüne sahip, mesaj kaygısız, Avrupalı bir yönetmenin dehasına şahit olduk bir kez daha, son olmamak kaydıyla.

160851b3-a5ed-4cdf-bad1-db7a048cee1a

 

GREEN BOOK

591882f4-9613-4870-b422-aff911ac3064

GREEN BOOK :

“Yeterince beyaz değilsem, yeterince zenci değilsem, yeterince erkek değilsem, söylesene Tony, neyim ben?” Dr. Don Shirley

“Dünya ilk adımı karşıdan bekleyen yalnız insanlarla dolu.” Tony Lip Vallelonga

“Annem olsa, senin gibi aptallara hep şunu söylerdi… Şiddet ile kazanamazsın Tony. Sadece asaletini koruduğun zaman kazanırsın. Asalet ise her zaman üstün gelir. Ve bu akşam sayende üstün gelemedik.” Dr. Don Shirley

“Babamın söylediği gibi, ne yapıyorsan tam yap. Çalışıyorsan cidden çok çalış. Gülüyorsan sahiden gül. Yemek yediğin zaman ise son yemeğinmiş gibi ye.” Tony Lip Vallelonga

GİRİŞ :

A – Biraz geç kalmadın mı bu film hakkında ahkam kesmek için? Vizyona gireli haftalar belki aylar oldu. Eleştirmenler de üzerine ne varsa yazmıştır. Sırası mıydı şimdi?
B – Ben hayata geç kaldım, bırak filmi.
A – Abarttığını düşünmekteyim.
B – Belki biraz. Bu arada Green Book’u ilk duyduğunda Kur’an-ı Kerim’i anlattığını düşünen insanlar gördüm.
A – Yeşil demek dolar demek bir yandan.
B – O da doğru ama tıpkı filme ismini veren kitabın içeriğinden de anlaşıldığı gibi, inanç boyutunda da, maddesel anlamda kurtuluş açısından da yol gösterici bir özelliği var bak bu yeşilin. Sinema dilinde yeşil bilgi demek. 
A – Fazlası zarar ama. Dinde saplantı yapar, imkanlardaki sınırsızlık duygusuyla gelen  bir kaybediş(yani sapıtma, ileri boyutta kudurma ya da sınırları zorlama kibarca) yaratabilir bünyelerde, filmde olduğu üzere de ırkçılık zamanlarında renkli insanları tek tipleştiren bir durum oluşabilir. Öte yandan bil bil nereye kadar?
B- Yeşile rağmen zaaflarına yenilmemeli insan. Kısaca böyle mi söylemeliyiz yani?
A – Aynen. Dünyevi şeyler bunlar. Ruhlar Müslüman, Hristiyan, Budist diye dolaşmıyorlardır herhalde öteki tarafta. Parayla da işi olmayabilir ruhların. Hamburger yemek isteyen, Versace’den giyinmek isteyen bir ruh duymadım daha. Güçlü olmak, bilmek, bulmak, hatırlamak isteyen bir ruh da. Ruhun ruh olduğunu da duymadım ya… 
B – Alengirli konular bunlar. Socrates’a göre filozofların tüm yaşamı ölüm üzerine düşünmeyle geçermiş. 
A – Ölümü ölmeden bilmek mümkün değil ki!
B – Yaşamdan yaşarken ne anlıyoruz ki?
A – Filozoflar gibi konuştun. Bak çok etkilendim şimdi.
B – Cicero okudum da yakın zamanda(Ey sevgili okuyucu sana sesleniyorum bu arada, bu yazıda Cicero’dan birkaç alıntı yapmış olmakla beraber, neticede akademik bir çalışma olmadığından hangileri olduğunu belirtmeyeceğim, sadece söylüyorum).
A – Aferin sana(Ah bu okuyucu ile karşındaymış gibi aç parantez, kapa parantez konuşmaların da yok mu…iç sesse buyur buradaki daha mütevazi bir yandan).
B – Eğitimsizlerin anlayamayacağı, eğitimlilerin de okurken sıkıntı çekeceği yazılar yazmak istemedim(Palavra. Cicero’ya inat tam tersini yapmak istedim, uzun cümleler kurarak karmaşık olmak, oturduğum yerden sıktığım palavraların ilk kez düşünülmüş olduğu havasını yaratmak istedim. Kibrimden boğulduğum günde beni alkışlayın istedim. Son olarak diyorum ki, iç ses olunmaz iç ses doğulur ve benim iç sesim pek çok iç sesi parçalar, böler ve de döööver. Çünkü çok beter).
A – Bravo doğrusu(Bir çeşit ruh hastalığın olduğunun çevrendekiler farkında olsa gerek. Olmayanlar da okuduktan sonra şıp diye kavrayacaklardır. Şu çok kibar ve sözde nazik Doktor Don Shirley’nin de seninki gibi bir iç sese sahip olduğunu düşünüyorum. Bak benim içimdekine, o tam bir Tony. Sürekli ne yemek yesek diye düşünmekten keyif alan, menüyü beğenmeyince yüzü düşen, morali bozulan, natürel gurme ve de eve ekmek götürmek telaşında kaba saba bir iç sesim ben. Romantizmden anlamam, mangallık bir kilo etle eve dönmenin sevgimin bir göstergesi olduğunu bildim ve takdir edilmeyi bekledim hep. Çoluk çocuk et yedikten sonra önce ben çocuklarla, sonra yine ben hanımla güreşiriz. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur çünkü aynı zamanda. Bunun için iyi beslenmeliyiz, ben ne yersem oyum mesela. Et, süt, dana. Benim lakabım da “dana” bu arada. Ama sen içinde korkunç bir parça taşıyorsun. Gizli kalmış, karanlık bir yan bu. Ürkütüyor beni, sevdiklerini, en çok da kendin korkmuyor musun acaba içindeki bu ne zaman ne yapacağı belli olmayan hayvandan? Hiç sanmıyorum, kurtulamadığın alışkanlığın olmuş, görmez işitmez hissetmez olmuşsun. Buna rağmen bununla yaşamayı kabul eder olmuşsun, içindeki hayvanla barışmış bulunmuşsun, yazık değil mi sana?)
B – Hayırdır bir şey mi var ters giden, bakışların değişti de. Her neyse üzerine daha çok konuşuruz ama belirteyim ki bu senenin en iyi filmi Green Book değil, benim en beğendiğim film olmayı da başaramadı ama bir şekilde kendini sevdirmeyi başarıyor, kaldı ki senaryo da bu maksatla yazılmış zaten. Golden Globe’dan da eli boş dönmediği düşünülürse şayet, sonuç yapımcılarını sevindirmiş olsa gerek. Adeta beni sevin diye haykıran bir film var ortada. Bizler de hem birer izleyiciyiz hem de birer insanız sonuçta. Sev beni diyen bir filmin bu bir parça hazin çağrısına aynı şevkle olmasa da benzer hissiyatla karşılık veriyorum ben de bu sayede. Ben de seni Green Book’cuğum. Ben de seni. İlk yarınsa kesinlikle daha iyiydi finalden ve bizi finale götüren süreçten. Yine de ağızlarda bıraktığı tat ballıydı, unutulmaz olmasıysa belki de bundandı. Tatlı bir film kısaca karşınızdaki. Olmazsa olsa da Viggo Mortensen ve Mahershala Ali’nin oyunculuğu için bile değer, benden hatırlatması(Siz hiç size karşı tam olarak ne hissettiğini bilemediğiniz bir adamın ruh çözümlemesini yapmak zorunda kaldınız mı? Ben şu an bu durumla karşı karşıyayım ve bu adam bendeki bir şeyi sevmiyor, kendince belli etmemeye çalışsa da. Benimse kendimle ilgili bildiğim tek şey şu sıradan, sıkıntılı, bomboş hayatım. Yoksa siz hayatını dolu dolu yaşadığını sanan gerzek adamlardan mısınız? Obama bile ne dolu bir hayat benimkisi diye düşünmemiştir kanımca: Siyah doğdum, okudum avukat oldum, saray’ın başkanı oldum, ünlülerle arkadaş oldum, şimdiyse emekli oldum, standart bir emeklinin hayali turlarla yurtdışı gezilerine çıkmakken ben onları Airforce’la herşey dahil sistemiyle hale yola koydum. Bedavaya kondum. Cibuti’de bile bulundum. Obama bu kadar sığ değildir herhalde!)

 

556b94f6-6358-4aa5-a436-f58b6a9122a6

GREEN BOOK :

Inspired by a true story yazısıyla açılıyor film yani gerçek bir hikayeden esinlenilmiş olduğunu ve bir parça araştırma yaptığınızda her iki karakterin de gerçekten yaşamış olduklarını görüyorsunuz. Sonrasındaysa senaryoya ve dolayısıyla filme ateş püsküren bir taraf var. O da Doktor’un tarafı. Yaşanmışlıkların gerçekten yaşanmış olup olmadıkları bir yana, biz bakalım filmimizin genel gidişatına. Yani filmin bütününe. 60’lar gençliğinin idolü Bobby Rydell sahnededir. New York City’de yer alan ünlü Copacabana gece kulübünün sahibi Jules Podell’in yanında çalışan gösterişli ve boğazlak Tony ve arkadaşları çıkan kavgadan sonra kulüp kapatılınca işsiz kalırlar. Dediğim gibi feci boğazlak ve aynı zamanda pasaklı, göbekli ama iyi kalpli aile babası İtalyan Tony iki küçük oğluna ve karısına bakmak zorundadır. Dişli rakibine rağmen en fazla hotdog’u yemek suretiyle kazandığı 260 doların üzerinden henüz çok da vakit geçmemişken, saatini rehinciye bırakmak noktasına gelmesi çok zamanını almaz. İyi referansları sayesinde çağrıldığı şoförlük işi için Carnegie Hall’ün üst katında ikamet eden titiz mi titiz ama yetenekli mi yetenekli siyahi bir piyanistin şoförü olarak çağrılması ve akabinde karşılıklı inatlaşarak geçirilen görüşmeden sonra Güney’e yani New York’dan Alabama’ya dek uzanan yolculuklarında yaşadıklarına tanık oluruz bu ikilinin. Bu bir yol filmidir aynı zamanda.

0aa4ed25-4b02-469a-bc53-6fe728af8204

Sadece şoför olarak değil, hem vale, hem kişisel asistan, gerektiğinde çamaşırlarını yıkayacak, ayakkabılarını boyayacak, otomobilinin kapısını açacak bir çeşit yardımcıdır Doktor’un aradığı. Tony ise uşaklığı, kısaca ütüyü, ayakkabı cilalamayı şiddetle reddeder. Tek yapabileceğinin bela ile başa çıkmak ve emniyetlerini sağlamak olduğunu söyler. Bahsi geçen yıllar 60’lardır ve zenciye zenci denen zamanlardır. Amerika’nın güneyine seyahat eden bir siyah, özel şoförü olarak da bir beyazın, ırkçı bölgelerde nasıl karşılanacağını aşağı yukarı tahmin eden Doktor, gecenin bir vakti sekiz hafta yanından uzak tutacağı için ve Noel’de eve dönme şanslarının olmayacağından ötürü Tony’nin eşinden izin almak için evi arar. Dolores’den onay aldıktan sonraysa da bu gece ve gündüz kadar zıt ikili yollara düşerler. İlk durakları Pittsburgh’dur. Sonrasındaysa Indiana, kızarmış tavuğuyla ünlü Kentucky, Raleigh North Carolina, Macon Georgia, Memphis Tennesse, Louisiana, Mississipi ve nihayet Birmingham Alabama’da sonlandıracakları turlarının ardından, bu sefer de aynı yolları eve dönebilmek için aynı otomobilin içinde katedeceklerdir. Zorlu seyahat şartları ve yaşadıkları onca şeyden sonra iki adam kendilerini merhametin ve günlerin alışkanlığından kalan dayanışmanın görünmez ipleriyle bağlı halde bulurlar.

ac561092-bd73-4eb0-9a76-b60a6c76e2d5

Yolculukları esnasında Tony hiç durmadan tıkınır, Doktor’sa bu hödük ve kaba saba adamı hiç durmadan ezikler. Üç yaşından itibaren psikoloji, müzik ve litürji dallarında uzmanlaşan, Leningrad Üniversitesi’ne kabul edilen ilk siyah olup 14 ayda iki defa Beyaz Saray’da sahne alan bir deha ve virtüözdür ne de olsa. Kırılgan ama kibirli, yol gösterici ama aynı yollara karşı mesafeli, yalnız ve bunun yüzünden içkiye karşı mesafesiz biri. Diksiyonunu düzeltmesi konusunda ona yardımcı olabileceğini söyler. Şivesi bozuk, kelime seçimleri yanlış ve ağzı da bozuktur. Tony ise Dolores’e yazdığı mektuplarda onun Liberace gibi bir yetenek olduğundan bahsetmektedir. Aynı Tony onun Aretha Franklin’i bilmediğini öğrendiğinde de çok şaşırır. Ona göre kendisinden olan yani siyahi bir şarkıcıyı bilmemek affedilmezdir. Bu arada herkes en çok kendinden olanı mı bilmelidir, tartışılır. Filmin en büyük handikapı da budur. Tony, Doktor’dan daha siyahtır, Bronx sakinidir, gecelerin bekçisidir, aile birliğini koruma gayretindedir, halk adamıdır, cesurdur, serttir kaba saba filandır ama yumuşacık kalpli adam gibi de adamdır. Orpheus’u Orphans’la karıştırsa da, karısına yazdığı mektuplar içerik olarak sabahtan akşama ne yediği üzerine kurulu bir menü gibi olsa da yolculukları boyunca hem Doktor ve saz arkadaşlarına hem de bize kendini iyice sevdirtmeyi başarır. Bunu o kadar çok başarır ki, kendisi dışında Doktor’u da başta Doktor’un kendisine, sonra Hintli emektarına, tüm aile dostlarına ve siyah halkına yürekten sevdirtmeyi başarır. Sonuç olarak bunu başarı sayanlar için bu da bir başarıdır. 

8f9b8f98-6436-49cc-ab92-e7a596c3e32b

3a8819d7-e9ce-4ac8-ba01-92b81567337d

Filmin ismini aldığı Green Book’sa bir çeşit seyahat rehberi aslında. İçerisinde seyahat edebilen siyah insanların kalabilecekleri otelleri gösteriyor. Üzerinde de gücenmeden seyahat edin diyor. Bir yanlışlığa mahal vermemek adına oluşturulmuş bir rehber kitap Tony’nin elinin altındaki. Altmışlı yıllar siyah insanının Booking.com’u bir nevi. Trivago’su ya da. Bizim iki kafadarsa kaldıkları yerlerden ziyade, beyaz insanların ırkçılığı ve bağnazlığıyla boğuşuyorlar en fazla. Neyse ki Ku Klux Klan çıkmıyor karşılarına. Onun yerine kan ter içinde tarlada çalışan kadınlı erkekli siyah işçilerle yüzleşiyor Doktor. Arabanın arkasına kurulmuş siyah adamın şoför koltuğundaki beyaz bir adam tarafından kapısının açılması onlara son derece fantastik geliyor. İki taraf da karşılıklı birbirini süzüyor bu kısacık anda. Doktor’un o an tarlada çalışan ırkdaşlarına üzülmektense, eğer dehası olmasa ve o da zamanında bir Güney kasabasında doğmuş olsa kendisinin de şu an o tarlanın içinde çalışıyor olacağını düşündüğünü hissediyorsunuz. Gelelim Güney’in beyaz halkına. Müziksever ve sanatsever ama yine de alışkanlıklarından vazgeçmeyen, işine de öyle gelerek hareket eden tipler çoğu. Kah çiftliklerinde, kah evlerinde kullandıkları siyahları müzikal anlamda da ruhsal tatminleri için kullandıktan sonra yolun sonunda yer alan renkli insanların kullandığı tuvalete doğru yönlendirebiliyorlar kolaylıkla. Veba bulaşabilir aynı salonda yemek yiyip, aynı tuvaleti kullandıkları takdirde. Cicero’nun dediği gibi alışkanlığın büyük bir gücü var, buna ek olarak da insan insanı çıkarları doğrultusunda kullanır pek çok zaman. Kadın kocasını kullanır, çocuk annesini, yeri gelir ebeveynler çocuklarını, dostlar dostları, yığınlar yığınları, kısaca herkes herkesi küçük, orta ya da büyük ölçekli menfaatleri için kullanır. Bu menfaatlerden bazen sevgi doğar, bazen de hiçlik.

Son bir söz olarak filmin en unutulmaz sahnesinin tarlada çalışan siyah işçilerle Doktor’un sessizce bakıştığı sahne olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Bazen bir filmi tek bir sahnesi unutulmaz kılar. O sahne bu sahneydi benim için. Viggo Mortensen’a gelince sadece bu filmdeki rolüyle değil, meslek hayatı boyunca canlandırdığı pek çok role istinaden bir Oscar ödülünü öyle hak ediyor ki. Restoranda Doktor’la karşılıklı yemek yedikleri sahnede, tuz üzerine başlayan konuşma esnasındaki vücut dili unutulmazdı.

1b7437bc-d726-4dd3-8967-897e33fece68

'Green Book' film screening, Arrivals, AFI Fest, Los Angeles, USA - 09 Nov 2018

ESCAPE AT DANNEMORA

images.jpeg-3

ESCAPE AT DANNEMORA :

“Kocalar daima öğrenir. Öyle ya da böyle.” Richard Matt

“Evli olmayanlar evlilikten anlamaz. Bazen evli olanlar da evlilikten bir halt anlamaz.” Tilly Mitchell

“Terzihane amiri ile doktorculuk oynamak iyi bir fikir mi?” Richard Matt

GİRİŞ: 

“Netflix var, Showtime var, HBO var; her gün reklamı yapılan onlarca dizi var. Oyuncusuna göre mi, yönetmenine göre mi, türüne göre mi seçiyorum izleyeceğim dizileri” sorusuna yanıt olarak diyeceğim ki, her sene devamını beklediğim seriler VAR, daha piyasaya çıkmadan projenin oyuncu oyuncu dolaştığı, ihalenin beklediğim isimlerde kaldığı diziler VAR, çok iyi yönetmenlerin çektiği diziler VAR ki kimisi sinemadan geçme, kimisi televizyon dünyasında hem de çok genç yaşta sağlam isim yapmış isimler bunlar, sonra erenler ve evliyalar VAR(şakaydı, onlar Hollywood’da ne arar), Coen Kardeşler gibi prodüksiyonu üstlenmiş çok sıkı adamlar VAR, ülkesine göre farklı karakterleri olan diziler VAR-Nordisk’ler mesela tüm soğukkanlılıklarıyla, gençlerin yeni tutkusu olan Kore dizileri, Dark ve Perfume gibi Alman suç dizileri, Generation War ve Babylon Berlin gibi dönem dizileri, La Casa de Papel gibi İspanholalar arz-ı endam etmekteler ekranlarda şu son yıllarda. Bunca güzellik arasında seçim yapmak güç olsa da, kaşına kaşıya geldik buraya kadar. Biraz da ıkına sıkına. Sinek ısırığı gibiydi bazen etkileri, bazen de zona. Olive Kitteridge, Patrick Melrose, Sharp Objects, Seven Seconds, Wallander ve tüm arıza karakterlerin yer aldığı dramalar arasında Olive birinci sırada yer aldı, daha da uzun bir zaman öyle kalacağa benziyor, elbette Frances McDormand farkıyla.

2011 yılıydı, Todd Haynes’in yönettiği, görüntüleri Ed Lachman, müzikleriyse Carter Burwell’a ait, Kate Winslet’ın Mildred Pierce’ı canlandırdığı aynı isimli beş bölümlük bir yeniden yapımı da aynı heyecanla beklemiştim. Sizce neye ya da kime göre beklemiş de izlemiş olabilirim bu diziyi, elbette ki ekibin tamamı önemliydi benim için. Harika bir ilk sezon yaşanmıştı True Detective’de 2014 yılında, sonra beklentilerin nispeten altında kaldığı söylenen ikinci bir sezon çıkıverdi 2015’de ve o da hiç de öyle yabana atılacak cinsten değildi. Aradan geçen yıllar getirir mi götürür mü bilmesem de, 2019 senesinin ocak ayının on üç’ünde yayınlanacak olan üçüncü sezonunun ilk bölümünü izlemeyi iple çekmekteyim(uzattım farkındayım). Nic Pizzolatto neler yazdı, diziyi nasıl kurguladı ve nasıl sonlandıracak merakla beklemekteyim. Sinema ve büyüsünün yanında bu kadar heyecanla dizi beklemek bir parça sinemaya ihanet gibi algınsa da, şu saydığım kadarıyla da olsa, bunca başarılı yazar, oyuncu, yönetmen bir araya gelse, ortaya neler çıkmaz ki? Sinemanın ani ve vurucu etkisinden kaynaklanan ve bir anda filizlenen aşklar bir yana, her hafta iple çekilen dizilerle yaşanan uzun süreli açık ilişkiler diğer yana. İkisinin de tadı başka-olsa-gerek. Her neyse gelelim neden Dannemora’yı bu kadar önemsediğime ya da üzerine yazmak için seçtiğime. Prison Break, Orange is the New Black’lerde hapishanelerde geçmekteydi, ama yazmadım çünkü izlemedim. Bu bir Green Mile da değil, Shawshank Redemption hiç değil. Bir dizi iyiyse ve bu iyiliği sezonlar boyunca sürdürebilmişse eğer izlenir elbette bıkmadan. Bakınız GOT(Game of Thrones)’un fantastik realitesine. George R. R. Martin’in ağarttığı sakalların boşuna olmadığının ispatı olarak, sekizinci ve son sezon için Nisan ayını beklemek zorundayız mecburen. Dannemora’ya gelecek olursak eğer 2015’de yaşanmış gerçek karakterlerden uyarlanmış bir diziydi ve Medium’dan sonra yıllardır görmediğim Patricia Arquette’in nasıl bir Tilly olacağını merak etmiştim ki süperdi; cehennemi kafasında taşımış, sonra Che’yi sırtlanmış, Traffic’in Javier’i, Sicario’nun Alejandro’su Benicio vardı bir yanda, iddiasız gibi duran ama hep iddialı projelerde yerini iyice sağlamlaştıran sakin mizaçlı ve de endamlı Paul Dano’nun neler yapabileceğini görmek istedim öte yandan. Yönetmen koltuğundaki sürpriz isim Ben Stiller beni en çok şaşırtan kişi oldu. İyi kurgulanmış bölümlerin baş mimarı olarak son derece başarılıydı. Bir de Fargo’dan beri ortalama zekaya ve yaşam standardına sahip Amerikan insanının trajik ve trajikomik hallerini izlemekten çok keyif aldığımdan mıdır nedir, hakkında çıkan yazıları da gördükten sonra dizi hakkında kendi beğenilerimi en iyi ben bildiğimden çok yüksek beklentilerle oturdum dizinin başına. Oldukça sıradan gibi görünen hayatların ne gibi tutkular barındırdığını görmüş olduk ki aslında düşününce tutku deyince başka partnerlere yönelen bir kadın var önümüzde. Kendi zaafindan çok, kafesteki adamların zaaflarından yararlanıyor, aslında onları kullanıyor. İki mahkum ve evli bir kadının gözlerinin dönmesi sonucunda gözleri tamamen kapalı vaziyette neleri göze almış olduklarını gördük ki burada kaybedecekleri en fazla olan kişi Tilly idi. Çünkü özgürdü, çünkü evliydi, çünkü bir oğlu, kocası ve çevresi vardı. Amerikalı bir dehanın nasıl ve neden deha olduğu, gen haritası filan benim çok da ilgimi çekmezken, aptallar daha çok aptallık yapabilsinler diye mıknatısla çekiliyorlar sanki aptallıklar silsilesinin içine. İşte bu ve pek çok nedenden ötürü Dannemora’yı izledim, bazen çok eğlendim, açıkçası Tilly’nin yüksek libidosu karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Biraz alaycı bir üslupla ele alacağım dizimize geçmekte fayda olduğunu düşünmekteyim.

escaped_prisoners-accomplice

998aafe8-ac5b-4a10-9a46-f470cc93a5a8

db23c107-b8fc-4940-b83b-5793cdea395e

ESCAPE AT DANNEMORA :

El Condor Pasa ile açılmasının uygun olacağını düşündürten ama bir başka parçayla açılan dizinin ilk dakikalarında gökyüzünde uçan kuşun görüntüsünü, yeldeğirmenleri ve resmi plakalı bir aracın asfaltın üzerinde ilerleyişi takip ediyor. Karların ardından karşımıza çıkan manzarada Dannemora’da yer alan Clinton Islahevi’ni ve gittikçe yaklaştığımızda kapısında bekleyen polis ve haber alma araçlarını, bir yandan da K-9’ları ortalıkta cirit atarken görüyoruz, tarihler Haziran 2015’i gösteriyor. New York eyaletine bağlı bir genel müfettiş olan hemcinsi Catherine Scott tarafından sorguya çekilmeye başlanan sarışın, gözlüklü, tombik, Dalton kostümlü, pasif tonlamayla konuşan, şaşkaloz görünümlü kadının isminin Joyce Mitchell olduğunu, herkesin ona Tilly dediğini öğreniyoruz. Yirmi bir yıldır aynı adamla evli olan Tilly 51 yaşında imiş ve hapisten kaçmış olan iki mahkumla mercimeği fırına verip vermediği soruluyor kendisine. Tilly inkar etse de, bizler 7 Ocak 2015’de yani Charlie Hebdo’nun öldürüldüğü haberini alan ve o esnada arabaya binmiş, işyerlerine gitmekte olan Tilly ve Lyle Mitchell çiftiyle Clinton Hapishanesine geldiğimizde herkesin kardan ve soğuktan bıkkınlık geçirdiğini görüyoruz önce. Kanada, Montreal’e 65 kilometre uzaklıktaki bölgenin soğuk olması ise çok normalken, hiç durmadan kar küremenin, bunun için karanlıklarda uyanmanın, kalın kalın paltoların içine sığınmanın, aksi halde eksi yirmi yedi derecelik soğuğa katlanmanın mümkün olamayacağının yarattığı bıkkınlığı da hesaba katmak gerekiyor. Aklınıza gelebilecek her yere sadece arabayla ulaşımın mümkün olduğu tipik Amerikan manzarası var karşımızda ve Tilly hapishanenin terzihanesinde amir olarak çalışmakta, üstelik o tarihlerde Paul Dano’nun canlandırdığı  David Sweat ile mercimeği bir hayli fırına vermiş olduğunu da görüyoruz bize anlatılanlar çerçevesinde. Tüm bunlara şahit, hummalı bir şekilde kendini dikiş nakışa vermiş kaslı dövmeli kollarıyla dikiş makineleriyle haşır neşir olan ve uzun zamandır kadınsız kalmış mahkumlar ilişkinin kokusunu çoktan almışlar bile. Hal böyle olunca da gizliden bu olaya şahit yüzlerdeki imalar, kaş gözler yapmalar, bıyık altından gülmeler, manidar sessizlikler arasında gidip geliyorlar kendi aralarında. Bu yaşananların bir başka yakın takipçisiyse Meksika kökenli Richard Matt oluyor. Kıdemden, yaştan ya da başka nedenlerden ötürü Latin kökenli ahalinin ve de gardiyan Gene Palmer’ın saygısını kazanmış olan ve resim kabiliyeti olan Richard’ın resim yapmasına yardımcı olduğu kişi de David oluyor. Hapishane ortamında kolayca malzeme buluyorlar sayesinde. David terzihaneden uzaklaştırıldığında, Richard’ın Tilly’nin aktivite partneri olarak onun yerini alması çok uzun zamanını almıyor. Tilly’i kolaylıkla tavlıyor deyim yerindeyse. Kısaca aktör değişse de, makine odası bir şekilde canlı kalıyor sayelerinde. 

Peki Allah’ın bildiğini kuldan saklamak mümkün değilken, nasıl oluyor da Tilly’nin kocasının kulağına gelmiyor bütün bu yaşananlar? Elbette ki geliyor, adamın yüzüne söylüyor çalışma arkadaşları, fakat Lyle’ın kendisine ve karısına duyduğu sonsuz güven sayesinde sonuna kadar reddediyor Tilly’nin böylesi bir ilişki içerisinde olabileceği gerçeğini. Altıncı bölümde sırasıyla David ve Richard’ın ne sebepten hapse düştüklerini izledikten sonra, 1993 yılında, o zamanlar daha da gamsız olan Tilly’nin ilk kocasından ve benzer şekilde yeknesak giden hayatından sıtkı sıyrılmışken bu sefer de Lyle’la ilk kocasını aldattığını öğreniyoruz. Yani Tilly bizim bildiğimiz kadarıyla canı sıkıldığında, bunalıma girdiğinde, en mühimi de iyi huylu da olsalar kocalarından sıkıldığı anda bir fırsatını bulup onları aldatıyor kolaylıkla. Kendisi ne genç ve taze iken, üstelik vasatın bir hayli altı ve tombul toraman bakımsız bir kadınken bile öyle cüretkarca hareket ediyor ki, edimlerinin bir süre sonra onun yaşam şekli olduğunu düşünür halde buluyorsunuz kendinizi. Hapishanede onca adamın arasında açık saçık giyinebiliyor ki en nihayet amirinden uyarı alıyor. Cinsel açıdan kural tanımaz ve menopozla birlikte bile akıllanmıyor. İşler ciddiye binip David ve Richard kaçış planlarını gerçekleştireceklerini, dolayısıyla hep beraber Meksika sınırına gideceklerini öğrendiğinde ancak bunu yapamayacağını anlıyor. İyi bir kocası, iki köpeği ve yerleşik bir düzeni varken, iki kanun kaçağıyla kaçamayacağına kanaat getiriyor. Neyse ki. Bir hayal olarak gördüğü şeyin gerçekleşmesine ramak kala geliyor kendine. Bu şekilde bir kaçışın mümkün olmayacağını düşündüğünden olsa gerek, temin ettiği malzemeler sayesinde özgürlüğüne kavuşacak olan iki adamın yanında kendine bir yer olmadığını anlıyor ve son dakikada deyim yerindeyse satıyor iki göz ağısını birden. Çünkü can güvenliği ile ilgili endişeler duyuyor ilk defa. Bu mahkumlar içerdeyken denetim altındalar, oysa ki hayatın içine karışmış, özgür ama denetimsizken, üstelik de birer kaçakken onlarla nasıl baş edeceği sorunu var ilk başta. Kafesin içindekine her şeyi yapabilecekken ve sana bağımlı iken, kuş/lar kafesten kaçtığında ne yapacak/lar işte onu bilmiyor/uz.

6233c9e3-5203-4443-9c18-6db41b0c5ccb

Altıncı bölüm itibariyle David ve Richard’ın hikayesi bir anda çıkıyor karşımıza. Dannemora’da yaşananlara anbean tanıklık etmekten mahkumların neden ve nasıl içeriye düşmüş olabileceklerini düşünmüyoruz. Çünkü bizler de ister istemez Tilly’ninkine benzer bir rüzgara kapılmışız gidiyoruz. Tilly’nin rüzgarına en çok da. Hapishane odasında Jack London okuyabilen, kaçarken onu hız olarak yavaşlatan Richard’ı geride bırakmayı hiç düşünmemiş olan David zamanında bir parçası olduğu polis cinayetinin tanığı imiş daha çok, arabayla üzerinden geçmiş olsa da, adamcağızı defalarca silahla vuran bir başkası oluyor ve anlıyoruz ki David’in kabilesi korkunç. Cinayetin işlendiği tarihse 4 Temmuz 2002. Richard’a gelince bir zamanlarki patronunu öldürdüğü yetmiyormuş gibi, bir de parçalayarak nehre atmış. Testereyle güç bela parçalıyor yaşlı adamı. Bu cinayetin işlendiği tarihse 3 Aralık 1997. David cinayeti üstlenmiyor olsa da, bastırmaya çalıştığı vahşi tarafı ilk fırsatta açığa çıkıyor özgür kaldıklarında. Çok daha gözükara ve öldürmek için  ateş açabilecek durumda. Her ne olursa olsun cinayete karışmış ya da bulaşmış bir hele birden çok mahkumla bırak kaçmayı, ilişki yaşamak bile çok büyük cesaret istiyor. Bu yaşananları yaşanmadı diyerek Ben Stiller’a ateş püsküren gerçek Tilly’e, bir noktaya kadar hak vermemek elde değil. Olay çok taze ve zaten zamanında çok fazla kıyamet koparmış olayın geride kalan kahramanları olarak kocası, oğlu ve sanki hepsi kocaman birer aptalmış gibi gösterilen Dannemora halkının düştüğü durumu gayet güzel anlayabiliyorum ve bu iddialı projede yer alan isimler için bu durumun ne kadar riskli olduğunu düşünmeden edemiyorum ve de soruyorum: Kim ister? Hayatının mahrem anlarının ortalama izleyicinin beğenisine sunulmasını kim ister? Üstelik de Tilly altıncı bölümde ve devamında, tıpkı ilk bölümde olduğu gibi, yeryüzüne kocalarını aldatmak üzere indirilmiş bir dişi şeytan olarak karikatürize edilmişse. Ve dizinin izleyicisi olan pek çok insan, en çok da yöre halkı onu tanısınlar tanımasınlar bu dizide yer alan Tilly her nasılsa öyle anımsayacaklar.

Son olarak;

“Aptal o.o.p. yalnızsa ben ne yapayım?” David Sweat

benicio-del-toro-patricia-arquette-paul-dano

 

HERKES BİLİYOR : EVERYBODY KNOWS : TODO LO SABEN

997B6181-292D-4BAA-B5C2-418E15BD1EA2

HERKES BİLİYOR : EVERYBODY KNOWS : TODO LO SABEN

“Şaraba karakterini veren zamandır.” Paco

“Hiçbir şey demediğimizde, aslında her şeyin iyi olduğu yok.” Bea

“O topraklar onu işleyenin.” Bea

“Benden intikam almak istiyorsan, kızıma zarar verme. O senin kızın.” Laura

“Yani biliyorlar. Herkes biliyor.” Alejandro

“Gurur mu kaldı? Ne gururu?” Alejandro

GİRİŞ :

İki arkadaş, pardon iki kardeş, çok pardon iki çok uzaktan, o da değil sandıkları kadar çok yakın olmayan iki erkek akraba konuşmaktadırlar. Mevzu az önce izledikleri filmdir. Bir tanesi ayılmış bayılmıştır, diğer tanesi filmden pek de hoşlanmışa benzememektedir. Yakından bakalım dilerseniz neler konuştuklarına :

A: Filme bayıldım.
B: Sen zaten her filme bayılırsın.
A: Hiç değil. Bir sürü filme başlıyor ve bitirmeden kapatıyorum. Çünkü dayanamıyorum. O yüzden de üzerine yazı yazacak film bulamıyorum. Bir filme sırf kötü demek için bir şey yazılır mı, onu da bilmiyorum.  Ne yazacaksın ki zaten düşünsene…çok kötüydü, olağanüstü kötüydü filan mı diyeceksin hiç durmadan! 
B: İnsanlar kötüyü de bilsinler canım. Herkes her zaman iyi film mi çekermiş?
A: Yooo…çeker tabii. Bak Asghar Farhadi’ye. Ne kadar iyi bir film çekmiş gene. Yapım ekibine bakıyorsun, herhalde kurgucusuydu galiba jenerikte ismi geçen sayılı İranlı’dan biri olarak. Diğerleri ya İspanyol ya da İspanyolca konuşulan ülkelerden hep. Farhadi dil sorununu aşmış olsa gerek ki sete dolayısıyla sahnelere olan hakimiyeti, oyuncu yönetimindeki başarısından da anlaşılıyordu. Demek ki İspanyolca’yı öğrenmiş bu zaman zarfında. Senaryoyu hangi dilde yazmış bilmesem de, İranlı bir sinemacı olarak tamamı İspanyol olan, İspanyolca konuşan insanlarla, onların kültürlerini yansıtan evrensel hikayeli bir senaryo yazmak çok kolay değil, hele çekmek hiç değil. Bu Recep İvedik değil.
B: Yok değil. Ama senin her gördüğün sahnede adamsın, kralsın, büyüksün, efesin, reis reis, ne iyi kalpli adam dediğin Paco yani Javier Bardem onların İvediği. İlk dakikalarda maskülen maskülen dolaştı durdu, zaten bi bildiği şarap, sonunda ne bağ kaldı elinde, ne kadın, ne de para.
A: Sana inanamıyorum. Javier Bardem’le Recep İvedik karşılaştırılır mı? 
B: Zeytin çekirdeklerini tükürüp, balkondaki sarışınla fingirdeşen, hala daha gençlik aşkını unutamamış, bunu da yedi yıllık evliliğinin sözde arzu nesnesi olan eşini hiçe sayarak ispatlayan kırsalın delikanlısını tabii kıyaslarım. Kadın dayanamadı gitti.
A: Adamın dertten saçları beyazladı, ince hastalık sahibi oldu. Ben en çok nüzul inmesinden korktum.
B: O ne?
A: Ne ne?
B: Büzul?
A: Ha nüzul. İnme demek.
B: Felç desen şuna. Nerden buluyorsun bu Nuh Nebi’den kalma terimleri?
A: Nuh Nebi zamanlarından. Tıpkı senin gibi. Hatırlarsan rahmetli halam da çok kullanırdı. 
B: Kötü bir hafızam var benim. Ama filmlerden anladığım kesin ve bu filmi hiç beğenmedim.
A: Belli oluyor. Senin gibi çömezlerin bir boktan anladıkları yok zaten. Anca bunu beğenmedim, şunu beğenmedim. Sonra da bak ben tek bunu beğendim ve sen de benim beğendiğimi beğenmek zorundasın diye baskı yapıyorsunuz. Siz gençler çok biliyorsunuz.
B: Pardon ama aramızda sadece iki yaş var ve büyük olan benim. Ben otuz…neyse sana neden laf anlatayım ki?
A: Ben neden sevdiğin bir filmi sana sevdirmeye çalışayım ki?
B: Beğendirme o zaman, sevdirme o zaman. Ne işi var İranlı yönetmenin Madrid’in dağında, pardon bağında?
A: Gitmiştir, görmüştür, sevmiştir, beğenmiştir, ben bir film yapayım bu coğrafyanın insanlarını anlatan demiştir. Kim bilir belki de bir hikaye çalınmıştır kulağına civarda yaşanmış olan ve onu uyarlamıştır kendine göre. Hem ne olmuş yani adam İran’da doğmuşsa? İspanya’da film çekemez mi? Woody Allen yıllar sonra Avrupa’yı fethetti adeta. Match Point’le Londra’da giriştiği Avrupa’nın fethinde, Barselona, otuzlar Paris’i ve Roma ile devam etti. Bunlar Woody için büyük adımlardı.
B: Muhteşem Woody Woodpecker. Tuhaf adam. Üvey kızına baksın o önce.
A: Bakıyordur sen merak etme. İnsanların dehasını özel hayatlarıyla karalamak da ne demek oluyor hem?
B: Woody’e gelince akan sular duruyor öyle mi? 
A: Aynen öyle. Suçlar ve Kabahatler çünkü. Radio Days çünkü. Annie Hall çünkü. Ve daha çok çünkü.
B: Ensar çünkü.
A: Ya ne alakası var?
B: Sanatçı değiller çünkü.
A: Onlar rızasız erkek çocuklardı ve korunmasızdılar.
B: Kız erkek fark eder mi?
A: Eder tabii. Birinde fiili livata var. Rıza yok. 
B: Her zaman çok bilmiştin. Zaten senin babanın taraf da bir manyaktı.
A: Ne biçim konuşuyorsun sen?
B: Hatırlarsan büyük büyük deden köyde benim büyük büyük amcamın eşini kaçırmıştı. Geride de biri memede üç erkek çocuk bırakmıştı.
A: Hatırlarsan buna sebep olan senin büyük büyük bir şeyinin bizim taraftan kız kaçırmasıydı. İlk o başlatmıştı.
B: Bari o kız kaçırmıştı. Döllü döşlü kadın değil.
A: Böyle bir tarihim değil, bu vesileyle senin gibi bir akrabam olduğu için o büyük büyük dedeme her saniye müteşekkirim zaten.
B: Hadi ordan her fırsatta yok benim köyüm der, köyünü, özünü reddedersin sen.
A: İnsan kendini gitmediği bir köye ve köylüsüne yakın hissetmiyor işte. Sanki sen her yaz köydesin de!
B: Kütüğümün farkındayım en azından.
A: Hah Kayı boyu, zırtgiller bucağı, ne budunuydu?
B: Sen geç dalganı. Aile dizinine baktır da gör bakalım sen kimsin?
A: Kim büyük büyük dedem mi?
B: Aynen. Aynı. Sizin apartmanda üstelik uzaktan akraban evli kadınla ne haltlar karıştırdığını bilmiyorum mu sanıyorsun?
A: O benim gençlik aşkımdı. Gitti de bir kerizle evlendi. Üstelik kocası bilmiyor.
B: Kocalar her zaman bir şekilde öğrenirler sonunda. Seni vuracak sonunda, yedibela sülalesi var, vurmazsa da vurduracak. Amcalarından hapse girmiş çıkmış adamlar var. Yakında kokusu çıkar, görürsün o zaman. Önce kahvede başlar lakırdılar, sonra akrabalarına ulaşır, sonunda da bir içki masasında kulağına çalınır adamın. O da olmasa bir gün biri kenara çeker ve der.
A: Ben de inkar ederim.
B: Nereye kadar?
A: Sonuna kadar. Olmadı para yediririm.
B: Ne yazar. Üstelik çulsuzsun.
A: Ne yapayım. Kız aklımdan çıkmıyor.
B: Kız dediğin koskocaman bir kadın. Bohçasıyla pencereden atlayacak cinsten değil yani. Ben hatırlatayım da. Camına taş atıp, hışt pıştla camdan atlatamazsın yani.
A: Tabii atlayamaz. Zemin katta oturuyorlar, demir kafeslerle çevrili dört bir yanı.
B: Neyse bari. Bana bak adam yokken seni eve almasına izin verme sakın. 
A: Napim? Kaçayım mı?
B: Kaç tabii. Hem sen fedakar bir adam da değilsin ki. Diyelim kadın kaçalım dedi. İlk sen kaçarsın. Arkana bil bakmazsın. Aşk fedakarlık ister koçum. Javier’in hakkını yememek gerek. Laura kısık sesle o senin kızın dediğinde, üstlendi davasını süratle. Tam bir dava adamı işte.
A: Pes. Duyan memleket meselesi var ortada sanacak.
B: Herkes kendi üzerine düşen vecibeleri yerine getirmezse, ortada ne memleket kalır ne de toprak. Paco’nun da kalmadı ya.
A: Bak kendinle çeliştin, benimle uğraşırken. Ve benim nüzulümle uğraşırken, vecibe de nerden çıktı şimdi? Her neyse, sen de sevdin Paco’yu kabul et. Adam hayatından, toprağından ödün verdi kızı için. Üstelik o da ortada karısı Bea’nın dediği gibi DNA testi filan yokken yaptığı fedakarlıktı. Laura senin diyor kısık sesle ama, onun mu bakalım gerçekten? Gençliklerindeki ortak özelliklerinin çılgınlık olması dışında, nerden belli baba kız oldukları?
B: …sevmişim valla. Laura deyince inandı, ona güvendi. Koca desen Allah aldı, Allah verdi icraat sıfır. İşimiz Allah’a kaldıysa hepimiz yandık. Gerçi…alınır, gücenir şimdi göklerden, boku yerim. Zaten işler kesat, kriz var…Ben yapmayabilirdim demek istiyorum kısaca. Neticede aile geldiği gibi gitti. Bu dımdızlak kaldı ortada. Ne bağ kaldı elinde, ne de bostan. Bir de sağlığından ve güzel karısından oldu pisi pisine. 
A: Senin en büyük sorunun nedir, biliyor musun? İnanç konusunda kesin bir fikrin, net bir tavrın olamıyor bir türlü. Üstelik bu yıllardır böyle. Bir ara ateisttin. Sonra baktın gördün herkes ya ülser ya kanser, döner gibi oldun ama tam da dönemedin. Tepkini ve Müslümanlığa duyduğun öfkeni yobazlardan çıkarmaya çalıştın. Sonra baktın bazı yobazlar yobazlıktan bağımsız sağlam birer dindar çıktı. Din din gezdin, kitap kitap dolaştın, baktın en sevdiğin yazarlar ya ateist çıktı ya da deist. Yine kafan karıştı. Hep bir kafa karışıklığın var senin. Alzheimerlılar gibisin.
B: Herkesin kafası her zaman karışıktır. Ben hala aradığımı bulamadım. Ne bu dünyayla ilgili ne de öteki dünyayla. Burada mutsuzum çünkü geçimsizim, orayı bilmiyorum, bilmediğim şeye de güvenemiyorum.
A: İstikrar yok sende.
B: Sende çok! Gençlik aşkına yanmak mıdır istikrar?
A: O da bir şekli. 
B: Film hariç her şeyden konuşmayı başardık.
A: Sen anlamadın. Biz filmde ve bizim hayatımızda olan her şeyden konuştuk aslında. İnançtan konuştuk, insan sevgisinden, fedakarlıktan, arayıştan…kendimizi sorguladık, Paco’nun yerinde olsak aynısını yapar mıydık dedik, sen yapmayacağını düşündüğünü söyledin.
B: Sen?
A: Yapardım. Başka türlü vicdanımın sesini bastıramazdım çünkü. 
B: Paco iki.
A: Napim, ben böyleyim.
B: Bu arada yeri gelmişken, şu babandan kalma ticari taksiyi elden çıkarmanın tam zamanı. Madem fedakarlığı seviyor, vicdanlı olmaktan hoşlanıyorsun. Al sana dev gibi bir fırsat. Benim işler kesat zaten.
A: Nasıl yani?
B: Eee bizim de hakkımız var plakasında. Malum baban alırken parası yetmemiş, borç almıştı bizden. Başka türlü taksi sahibi olamazdınız.
A: Nasıl yani?

1C62C6B0-B54F-4AAF-86FB-F8D1BC7DEB14

D2D09D96-2B3F-4FF5-A78E-C628CFE0C658

HENÜZ KİMSE BİLMEZ…BİLSE DE BİLMEZ :

Tik tok
Tik tok
Tik tok

Kilisenin çan kulesinde yer alan saatin dişlilerinin hareketi sonucunda duyarız çıkan sesleri: tik tok, tik tok. Aksi bile olsa yani ses duymasak da, ben öyle hayal ediyorum ister istemez: tik tok, tik tok. Bir kuş kanatlarını çırpmaktadır çılgınca. Yavru kuşlar sığabildikleri ufak bir delikten uçup özgürlüğe kanat çırparken, delikten çıkmakta zorlanacağını düşündüğümüz kuş, tek başına kaldığında kanat çırpmayı bırakıp sakinleşir ancak. Kulenin duvarına kazınmış yazıları görürüz sonra da. Teresa, 1982 LP… Bu yazıdan ne hikayeler çıkar, öyle değil mi? Bir aşk hikayesi mesela 1982 yazında başlamış olan. Mesela. Belki de filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan Farhadi de öyle düşünmüştür, kim bilir! Her şey bir mesela ile başlar zaten çoğu zaman. Mesela bir zamanlar birbirine çok aşık, isimlerini duvara kazımış bir çift varmış ve bu çift yıllar sonra bir başka kadın ve bir başka erkekle evlenmiş olarak çıkmak zorunda kalmışlardır birbirlerinin karşısına. Çocuklar, eşler, eski yaralar, derin mevzular falan filan.

3697C2E5-3F9C-4B0B-8889-4FD2E2F3FB15
Before
829F5826-88CE-4C06-93C8-6161E2583FAB
After

Aynı günün sabahı belediye araçları sokakları temizleyedursun, ameliyat eldivenli bir çift el kayıp bir kız çocuğunun fotoğraf ve haberlerinin olduğu gazete küpürlerini kesmektedir. Bu bir çift el bir erkeğe aittir ve ot tüttürmektedir bir yandan. Arjantin’den gelen Laura(Penelope Cruz) ve iki çocuğunu düğün sahibi kız kardeşi Ana karşılamış, mutlu mesut arabanın içinde düğünevine doğru yola koyulmuşlardır. Bir yandan da düğüne iştirak edememiş olan babaları Alejandro ile görüntülü konuşma yaparlar. Irene kabına sığmayan bir genç kızken, Diego sevimli bir yumurcaktır Herkes coşkulu, heyecanlı ve neşelidir. Aynı anlarda bu kez de üzüm bağlarındaki hummalı çalışmaya şahit oluruz. Kasa kasa üzümler traktörün arkasına yerleştirilmektedir. Düğün kıyafetinin içine girmeye çalışan zarif Bea’nın eşi Paco(Javier Bardem) indiği traktörden eve doğru yürürken yaydığı maskülen ve vahşi enerjisiyle olayların baş aktörü olacağının sinyallerini verir adeta. Karı koca arasındaki ateşin sönmediğine şahit oluruz. Sonra da teker teker Laura’yı karşılayan aile bireyleriyle tanışırız. İçkici dul baba, kardeşler, kuzenler uzun zamandır bir araya gelmemiş gibidirler. Asi tabiatlı Irene, Paco’nun yeğeni Felipe’yle motosiklete biner, düğün günü zamansız çalan çanlar da onun eseridir. Genç kız adeta kabına sığmaz. Felipe’den beraber çıktıkları çan kulesinde yer alan LP harflerinin kahramanlarının annesi Laura ve Paco olduğunu öğrenir. Kilise düğününün ardından verilen düğün yemeği ve eğlence esnasındaysa genç kız fenalaşarak erkenden girdiği yataktan kaçırılmak suretiyle çıkabilir ancak. Fidyeciler devreye girer. Genç kızın yatağının üzerine bıraktıkları küpürler filmin başında yer alan ellerin eseridir ve kızı kaçıran eller de ona aittir. Laura anne olarak heder eder kendini. Irene’nin astımı vardır ve ilaçları yanında değildir muhtemelen. Başı her sıkıştığında Paco’ya başvuran Laura’ya kocası Alejandro’yu araması gerektiğini söyleyen de odur. Polise başvurdukları takdirde kızlarının öldürüleceğini söyleyen fidyecilere baş eğmekten başka çıkar yol bulamazlar. Son derece yüksek olan rakamı Laura’nın bulmasının imkansız olduğunu öğreniriz, çünkü kocası iki yıldır işsizdir. Dolayısıyla gözler aynı mesajı Paco’nun karısına da gönderdikleri için Paco’ya çevrilir. Soru işaretleri yavaş yavaş ünleme dönüşür. Toprak kavgası başlar. Irene’nin Paco’ya sattığı toprakların peşine düşer aile bireyleri. Laura’yı buna zorladığını düşünmektedirler. Paco’nunsa bu yüklü miktarı ödeyecek parası değil ama gözlü bağları var. Irene’nin akibetinden daha gizemli olan şeyse bir türlü ortaya çıkmayan Alejandro’dur. Bu rolde Ricardo Darin Arjantin’den çıkıp geldiğinde, suçlamalar ona yöneltilir. Polise gidemeyen enişte Fernando’ysa emekli bir polisten yardım alır. Paco’nun kendi payını satmak için çabaladığını yaymalarını ister ondan, fidyecilere karşı zaman kazanmak için. Çünkü Laura ve Alejandro da ne para vardır ne de bir B planı. Adam her daim Tanrı’ya sığınır. Hiç kimsenin parasına ihtiyacım yok der, kızı geri dönecektir, çünkü Tanrı yardım edecektir. On altı yıldır ağzına içki koymamış eski alkolik, şimdiyse iki senedir işsiz ve de iflas etmiştir. Çaresizlikten kaynaklı teslimiyetçi tavırları etrafındakileri başta da Laura ve Paco’yu çıldırtır en çok.

YANİ BİLİYORLAR…HERKES BİLİYOR :

Emekli polis olan Jorge sakin sakin soruşturmasını sürdürmektedir. Kızın hedef olmasında bir amaç olduğunu keşfeder nihayet. Aynı odada yatmakta olan küçük Diego çok daha kolay bir hedef olabilecekken, Irene’yi seçmelerinin altında yatan nedeni öğrenmeye çalışır. Bunu yapanın profesyonel olmadığını ve yakın akrabalardan birinin yapmış olabileceğini düşünür. İşin ucunun Paco’ya kadar uzanmasının özel nedeniyse ortaya çıkar nihayet. Ve biz de tahmin ettiğimiz şeyi öğreniriz: Paco ve Bea dışında herkesin bildiği şeyi. Herkesin. Ve bunu yapan her kimse uzakta değildir.

EVERYBODY_KNOW__5

images.jpeg

AKRABANIN AKRABAYA ETTİĞİNİ, AKREP ETMEZ ETTİĞİNİ :

Katılmamak mümkün değildir. Kazığı yemeden hafif atlatanların niceliği değil niteliği mühimdir. Tıpkı burada olduğu gibi. Fidye parası almak için teyzesinin kızının kaçırılmasına yardım eden bir yeğen vardır ortada. Üstelik kendisi de bir kız çocuğu annesidir. Kocasını onaylamayan ve evliliğini bitirmesine sebep olan anne babasını cezalandırmaktadır içten içe. Öte yandan böyle manyakça bir planla düğün gecesi evden fidye uğruna astımlı bir kızı kaçıran adamdan koca ve babanın nasıl olacağı da tartışma götürür.

Filmin başında yer alan kavuşma, hasret giderme, uzaklarda ve gurbette geçen yılları ezme, en nihayet düğün dernek mutlu mesut şarap şampanya sahnelerinden sonra, iş çıkarları kaşımayı gerektirdiğinde ve eski defterler üstünkörü dahi olsa tatlı tatlı karıştırılsa, tırnaklar ve vampir dişler çıkarlar ortaya hiç umulmadık anlarda. Kim kime ne yapmış, kim kimin toprağını kapmış, kim daha çok para kazanmış, kim kimin kızıyla bilmem ne yapmış…Farhadi bir röportajında İspanyol ve İran kültüründeki pek çok ortak güzelliklerin mevcudiyetinden bahsederken, bizi de rahatlıkla aralarına katabileceklerini düşünmekteyim. Çılgın konseptli düğünlerimiz(alkollü-alkolsüz), damada düğün gecesi uygulanan işkence dolu anlar, zıvanadan çıkmış gibi edilen danslar, bir nedenden ötürü akrabaların birbirini yediği bütün o anlar, toprak kavgası, mal paylaşımı kavgası, kazıklandığını düşünen akrabaların topyekün saldırısı, hiç unutulmayan ilk aşkların kırsalda çok daha ateşli olması ve unutulmaması…mevzular da tanıdık, kadını da tanıdık, adamı da. 

Gerçek hayatta evli ve iki çocuk sahibi olan Cruz ve Bardem’e gelince filmdeki partnerleriyle karı kocayı oynarken, kapanmamış bir davanın tarafları olduklarını bir araya geldikleri her karede hissediyorsunuz ki bu oyuncuların olduğu kadar yönetmenin de başarısı. Düğün sahnesinden hemen önce tanıştığımız karakterlerin düğünde kah dansları kah tavırlarıyla artık iyice kafamıza yerleşmesini sağlıyor Farhadi ve bu da en çok düğünde geçen sahneleri unutulmaz kılıyor. Nella’nın Se Muere por Volver’iniyse kulaklıklarımı kulağıma takmaya her fırsat buluşumda hiç bıkmadan dinliyorum. İnsana yaşama sevinci aşılıyor bir şekilde. Tutkulu, ateşli, eğlenceli, ezber bozan, insanın bazen de ayaklarının yerden kesilmesinin gerektiğini hatırlatan…kısacası İspanyolca ne olağanüstü bir dildir öyle. Ve Farhadi yavaş yavaş açtığı senaryosunun yapraklarını, her zamanki aile kavramının üzerine bir de akrabalar sayfasını ekleyerek sunuyor önümüze. Kendisi iyi bir yönetmen olduğu kadar iyi de bir hikaye anlatıcı aslında. Kan bağının önemini vurguluyor ister istemez. İnsanın ancak öz çocuğu için yapabileceği bir fedakarlık var ortada. Ve bir kez daha Laura, üstelik bu kez işinden, karısından, parasından etmek suretiyle geride bırakıyor Paco’yu. Kendisiyse ailesiyle uçarcasına ayrılıyor Madrid’den. Fakat bununla bitmeyeceğinin sinyallerini veriyor yönetmen. Mariana, kocası Fernando’yu oturttuğu sandalyede şüphelerini anlatmaya başladığı anda bitiyor film. Farhadi aralık kapıları sever ve bu duruma önceki filmlerinden de son derece aşikarızdır. Eğer somut bir şeyler istiyorsak, bize Paco’nun kurtulabileceğine dair bir nebze olsun ümit vererek bitiriyor filmini. Ya da en azından gerçeklerin ortaya çıkabileceğine dair umut doluyor içimize. Son olarak Lea rolündeki Barbara Lennie’nin Bardem’le kavgası esnasındaki oyunculuğu çok başarılıyken, tüm ikili diyaloglar arasında geçen duygu aktarımı, işte onu Farhadi’ye sormalı.

MORENA films -casting-

8B740D26-5CA1-462F-804A-9BB810FCE2FB

C26D43D0-5EF5-4AD1-9C51-F032011013EE

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

A1D6C492-77E7-4072-B58B-C95B4DE0BC44

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

“Aşk aşktır. “ Wiktor

“Daima ve her yerde seninle olacağım. Dünyanın sonuna kadar.” Zula

“Aşık olduğunda zaman önemli değildir.” Juliette

“Seni seviyorum ama şimdi kusmam gerekecek.” Zula

“Seni tüm gücümle seveceğim.” Zula

GİRİŞ :

Benzer temalar barındıran, aynı minvalde ilerleyen bir başka romantik film daha izlemiştik bu sene. Öyle ki her iki film de romantik, müzik ve dram türleri altında kategorize edilmişti IMDB’de. Karşılaştırmaları sevmesem de(aslında sevmem derim ama ruhumun ayazda kalmış basit yanı çok sever), A Star is Born’la mukayese edildiğinde Soğuk Savaş’ın nerede durması gerektiğinden bahsedeceğim sadece. Yakışıklı oyuncudan yönetmen de oluyormuş bak Bradley’e, ne söyledi ama Gaga, In The Shallow’u başa sar sar dinle, yetmezse satır satır ezberle ki karaoke’de eşlik edesin, ee ses var hatunda, oyna demişler oynamış, söyle demişler söylemiş, bir adam var seni adam etti, tımar etti, vefanı göster, arkasını topla, bunalımlarını çek, kendini geri çek, alkolünü, kokainini eksik etme, eli daha çok ekmek tutan sensin bundan böyle, ödül törenine zil zurna çıkıp şakır şakır altına ettiğinde bile tolere et seviyorsun çünkü, muhtemelen ailesinden birileri ağır bir Kızılderili büyüsü yaptı, biricik aşkın kompleksle karışık gururdan intihar ettiğinde ise yık ortalığı, bir şarkı patlat sahnelerde namı yürüsün biricik kovboyunun, falan filan. Sonunda da film bitsin nihayet. Böylesi bir cefa da iki saat on altı dakika sürsün. Elin Polonyalısı seksen sekiz dakikada tertemiz karelerle, tablo gibi sahnelerle-siyah beyaz hem de, işini gücünü bitirebilmişken, neden bu kadar uzuyor da uzuyor bir film? İnsan kendini bu kadar ciddiye almalı mıdır? Yeryüzüne gönderilmiş tek baygın aşkın onlarınki olduğunu mu sanıyordu yapımcıları, üstelik bu bir yeniden yapımken? Sorun da burada başlıyor zaten. Kris Kristofferson ve Barbra Streisand ilk filmde yeterince iç baymışken, ilk otuz dakikası dışında bir cazibesi kalmayan filmi benzer uzunlukta çekmenin manası neydi? Streisand The Way We Were’ün Katie’si ve de Yentl’di en çok. Bir yıldız olarak doğmasa da olurdu burun vurgusuyla. Aynı şekilde Lady Gaga da. 

1FE4ED3C-E4A4-4DAC-BAB9-49DC0DB89914

Soğuk Savaş’ı izlerkense hem isminden, hem de uzun bir zaman dilimine yayılan aşkın benzerliğinden Pınar Kür’ün Bitmeyen Aşk’ı geldi ilk önce aklıma, sonra da en sevdiğim kitaptır Boris Vian’ın sürreal öğelerle çok az günde tamamladığı naif aşk hikayesi Günlerin Köpüğü ve de biraz vahşi kaçsa da Betty Blue ve atmosfer itibariyle de Godard’ın Serseri Aşıklar’ı. Üstelik tüm bunlar Ingmar Bergman estetiğiyle, siyah beyaz çerçevelerin asaletiyle çıktılar karşıma. Ben sadece beğendim oturduğum yerden. Alfonso Cuaron’un Roma’sından sonra olmak kaydıyla şimdilik bu senenin ikinci favori filmi Cold War’dur benim için. Yönetmen Pawel Pawlikowski’nin Oscar ödüllü filmi Ida’yı da beğenmiştim pek çok nedenden ötürü. Çünkü yönetmen yarattığı evrenin orta yerine yerleştirdiği karakterlerin içlerine çektikleri her nefesi hissetmenizi istiyor. Bu konuda da son derece iddialı. Ida yaşayacağını yaşamış, göreceğini görmüştü ve de vazgeçmek zorunda olduklarının çok da vazgeçilmeyecek olmadığını da. Soğuk Savaş’ta da karakterlerimiz yaşadılar, yozlaştılar, başka duraklarda dinlendiler ve de gördüler ki birbirlerininkinden daha uygun bir kalp bulamayacaklar ve bu noktaya gelene kadar yaşadıklarını paylaşabilecekleri ortak bir akıl ve hafızanın bulunamayacağını da. O dönem bu dönem, sıcak ya da soğuk-savaş dahilinde, savaşta ve barışta kadın erkek ilişkilerinde değişen bir şey olmadığını da bir kez daha gördük. Bir adam seni beğeniyor, sen de ona karşılık veriyorsun, tanıdıkça daha çok seviyorsun, o zaman işte bu diyorsun, sonra bir arada yaşamaya çalışıyorsun ki bu kısım her zaman kolay olamıyor, onun çevresi, senin çevren derken kalın duvarlar örülüyor etrafına ve sen öte taraftaki güzellikleri göremez oluyorsun, yavaş yavaş bıkıyorsun ve sıkıştığını anlıyorsun. Bir bakıyorsun fare gibi kapana kısılmışsın, fırsat bulursan başka kapanlara kaçıyorsun. O kapanlardan da sıkılıyorsun çünkü onları o kadar az tanıyorsun ki, bir şeyler hep eksik kalıyor. Bu film eksiklikleri, başarısızlk korkusunu ve aşkın evrelerini anlatıyor. Böylesi bir filme de seksen küsur dakikanın sonundaki gibi bir son yakışıyor en çok. Bazen bırakmalısındır tadında.

Duyguları izleyiciye geçirmek hadisesinin açıklamasına gelirsek eğer filmde yer alan birkaç sahne var ki, ünlü görüntü yönetmeni Ed Lachman’ın düşüncelerinin birer izdüşümü oluyorlar adeta. Diyor ki Lachman: “Edebiyat karakterin iç dünyasına girebilir ama dış dünyayı canlandırması çok daha zordur -yazarlar bir mekanı anlatmak için paragraflar ve sayfalar harcarlar. Filmde ise tek bir planla dış dünyayı gösterebilirsiniz, ama kamerayla bir karakterin iç dünyasına girmek çok  daha zordur. Yönetmenlerle hep bunu keşfetmeye çalışırım; karakterlerin ve duyguların iç dünyasına nasıl girersiniz? Görüntüler, karakterleriniz ve hikayeniz için duygusal bir manzara yaratan şeyi açığa çıkarmak için kullanılan metaforlardır.” O sahne/lerden yeri gelirse eğer bahsedeceğim. Öte yandan bir şey daha var ki ekleyeceğim, beğeniler kişiseldir. Yaşanmışlıklar etkili olabilir çoğu zaman, cinsiyet bile fark ettirebilir. Malum biz kadınlar daha duygusal yaratıklarız, kimi zaman da işler yolunda gitmediğinde kolaylıkla vahşileşebiliriz de. Nesilleri aktaran da bizleriz ufak bir dokunuşla. Dolayısıyla bu filmi beğenmemde, diğer filmi beğenmememde aklınıza gelmeyecek ve ben olmadığınız için bilemeyeceğiniz pek çok dürtüyü, duyguyu da içimde barındırmaktayım. Ben ben olduğum için beğeniyorum pek çok şeyi, siz ben olmadığınız için beğenmeyebilirsiniz aynı ya da benzer pek çok şeyi.

Bu arada Lean on Pete var ve de Private Life bu senenin en beğendiklerim listesinde. Şimdi gelelim hem karşı cinsler arasında, hem de fonda yaşanan Soğuk Savaş’larımıza. Filmde de bahsi geçen metafor filmin ismiyle başlıyor daha ilk etapta.

1997C03F-F924-4ECE-8188-2F41FDE53DF4

NEDEN “SOĞUK” SIFATIYLA ANILMAKTA OLAN BİR SAVAŞ VARDI BİR ZAMANLAR? :

Savaşın bir tarafının insanları zır zır donuyorlar da ondan. Doğu Almanya soğuk, Avrupa’nın en doğusunda yer alan müttefik ülkeler Polonya, Çekya, Rusya ondan da soğuk. Şaka bir yana sıcak pardon normal savaştan farkı sinsice örgütlenmesinde yatmakta. Taraflar birbirinin içine Yuri’ler gönderir. Casuslar birer köstebek gizliliğinde çalışırlar. Deşifre olan öteki tarafı boylar, olmayan içine sızdığı ülkenin sırlarını ele geçirip ülkesine yollar. CIA ve KGB soylu elemanlar yetiştirirler bu doğrultuda. İç işler meselesini yazıya, edebiyata ve neticesinde de paraya dönüştürmesini bilen John Le Carre romanlarında kendisinin de içinden geldiği bu köklü ve çılgın niyetli kurumları anlatır durur. Heyecan verici bir hayatları olduğunu düşündürtürler okuyucularına ve de izleyiciye. No Way Out’ta bir cinayetin ortasında kalakalan Tom Farrell rolünde Kevin Costner’ın en büyük gayretinin deşifre olmamak olduğunu öğreniriz. O da bir ajandır çünkü. Şanslıdır çünkü akibeti Kaşıkçı’yla karşılaştırıldığında yedi dakikada yedi ayrı parçaya ayrılıp dilimlenmeden paçayı kurtarır.

2CDF3AA0-2C5A-4857-B360-0CE139E9DB10

92C59704-BD51-4364-80A9-07E5C20A0C2E

5CBBC05B-3D83-4EE1-9178-69F469A57F7F

Filmin açılır açılmaz karşımıza çıkan simalar amatör müzisyen sıfatıyla karşımıza çıkan Polonya köylüleridir. Aç bakire kız, Tanrı’dan kork sözlerine sahip halk türkülerini dinleriz üstlerinden başlarından fakirlik akan köylülerin. Filmin pastoral manzaralı başlangıç sahneleri de çok başarılıdır. 1949 yılında soğuk bir kış gününde, biri kadın üç kişi, bir küçük kamyonetin içinde Lemko insanlarının yaşadığı köyleri ziyaret ederek hem özgün ve anonimleşmiş şarkı kayıtları yaparlar hem de gizli cevherleri keşfederler bir yandan. Nota bilmelerine gerek yoktur, mümkün olduğunca köylü yani doğal bir şekilde dağlılar gibi okumaları istenmektedir. Gençlere belki de bir daha ellerine geçmeyecek bir fırsat yaratmak üzere olan kahramanların bulundukları ortamda bir aşk hikayesinin de başlangıcına tanıklık ederiz. Wiktor bir sürü kızın arasında kendine has tarzından ötürü Slav cazibesi taşıyan Zula’dan ilk görüşte hoşlanır. Saf bir sesi, içinde barındırdığı enerjisi, sevecenliği ve kendine özgülüğü dışında içinde başka şeyler var diyerek ona olan ani hayranlığını dile getiren Wiktor, Podhale’den bile olmayan Tomaszow’lu Zula’nın babasını öldürmekten iki yıl hapis yattığını öğrenir sonra da. Sorduğundaysa babasının annesine yanlış yaptığını ve onun da bu yanlışını ona bıçakla gösterdiği cevabını alır. Olgun erkek ve genç kız arasındaki ilişkiye ateşli olduğunu anlayabildiğimiz bir cinsellik bulaşır ve ilişkilerini gizli saklı yürütürler. Gösterileri büyük bir coşkuyla karşılanır, çünkü o yıllar için bile son derece özgündür yaptıkları iş. Devlet büyükleri araya girdiğindeyse işler tüm dünyadaki proleterya liderlerinin büyüğü olan Stalin’in propagandasına dönüşür. Derlemelere toprak reformu, küresel barış ve onun tehditleri gibi temalar eklenmesi önerilir nazikçe. Böylelikle müteşekkir olacaklar ve bunu en kısa zamanda ödüllendireceklerini inceden belirtirler karşı taraf olarak. Sadece Yoldaş Irena kırsal nüfusun reform, barış ve liderlik üzerine şarkı söylemeyeceği konusunda diretse de, bir takım kapıların açılabilmesi için Kaczmarek yönetim yanlısı hareket eder. Wiktor susarak tarafını belli etmiştir zaten. Kısa sürede Stalin propagandasına dönüşen gösteriyi izlemeye tahammül edemeyen Irena’yı bir daha görmeyiz. Müttefikleri olan Almanya, Berlin’deki gençlik festivalinden ilk davetiyeyi almaları çok uzun sürmez böylelikle. Kaczmarek’se Zula’dan hoşlandığı gibi, her hafta itirafta bulunması için genç kızı yanına çağırmaktadır. Bunu öğrenen Wiktor kaçmaya karar verir. Elbette ki Zula’yla. Kızınsa şüpheleri vardır gittiğinde kim olacağına ve ne yapacağına dair. Özünde basit bir köylü kızıdır, çok büyük bir eğitimi, en önemlisi Fransızcası yoktur. Bir fırsat yakalamış nerdeyse baş dansçı olmuştur. Wiktor onu sınır kapısında bekleyedursun, bir barda Kaczmarek ve Almanlarla oturup Baltıklar’dan çıkan balığı yer sessizlik içinde. İki sene sonra Paris’te bir araya geldiklerinde Wiktor gelmeyişinin nedenini sorar, o da başarısız olacaklarını hissettiğini söyler. Tekrar bir araya geldiklerini gören Kaczmarek’se onu sivil polisler eşliğinde Doğu’nun Paris’i dedikleri Varşova’ya giden bir trene bindirir. Bu bir veda değildir elbette. Sonrasında pek çok defalar bir araya gelip gelip ayrılırlar. Ne bir arada yapabilmektedirler, ne de ayrı. Geçen yıllar içinde iki taraf da yozlaşır istemeden. Bunun farkına vardıklarında ise geri dönülemez bir yola girdiklerini anlamaları çok da uzun sürmez. Paris’teyken sürgündeki Polonyalı sanatçıya dönüşen Wiktor, tekrar anavatanı Polonya’ya dönmek istediğinde kimliği belirsiz biri olarak karşılanır. Fransız değildir, Polonyalı da. İki yönden de yasadışı yollarla sınırı geçmiş, İngilizler için casusluk etmiş, Polonya’ya ihanet etmiştir. Tutuklu kamplarında geçireceği on beş yıl onu vatan sahibi yapacaktır. Daima ve her yerde seninle olacağım diyen Zula, onu yine bulur ve kurtaracağına dair söz verir. Başarır da. Bitmeyen Aşk bir türlü bitmez. Tutuklu kampında, Paris’te Zula’nın kendini hiçbir zaman ait hissetmediği, dağlı kaçtığı entelektüel çevrelerde, Polonya’da…en nihayet 1949 yılında Polonya’da Zula’nın köyünde başlayan hikayeleri, 1964 yılında yine Polonya’da Zula’nın köyünde son bulur. Sonsuza dek beraberlik yemini eden çift bu yemini Zula’nın bildiği iyi manzaralı bir yerde edeceklerdir.

B0B90254-B08B-4E67-8D29-A33E45190F61

568BEE50-32C8-4957-B4AB-9EC971FEF921

Yukarıda bahsetmiş olduğum duyguların en incelikli olarak aktarıldığı sahneye gelecek olursak dakika 62’ye bakın derim. Oy oy oy… Bir dakikayı bile bulmayacak kadar kısa süren bu anlarda Zula’nın bıkkınlığını, hayat yorgunluğunu ve her iki karakterin yozlaşarak geldikleri bu noktada en nihayet Zula’nın plağını kutlamaktan öte az sonra yaşanacak fırtınadan önceki sessizliği göreceksiniz derim o son bakışta.

CAAF56BE-7F09-4550-BC6C-5B4E2849095D

4870DAFC-2857-48D7-BBDE-5BC86E4F59A2

28787722-4E81-4723-A250-D0A4F2938E1C

BIRD BOX

CD099E29-4827-4C32-BE9D-71392D78B932

BIRD BOX :

“Yalnızlık tesadüften ibaret. Asıl konu, insanların iletişim kuramamaları.” Malorie

“İnsanlık yargılandı ve suçlu bulundu.” Charlie

“İlk eşim boşanma dilekçesinde bana şerefsiz demenin diğer şerefsizlere hakaret olacağını yazmıştı. İkinci eşimse cehenneme gitmekten artık korkmadığını, çünkü bunun benimle evli olmaktan kötü olamayacağını söylemişti.” Douglas

“Hayatta kalmak yaşamak demek değildir.” Tom

GİRİŞ :

Son izlediğim film Roma olunca, beklentilerimi yüksek tutmadan başına geçtiğim, öyle olunca da beni hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu yine bir Netflix yapımı olan Bird Box. Pek çok filmini en baştan beğenmeyeceğimi düşünerek izlemediğim fakat önyargılı da olmadığım Danimarkalı kadın yönetmen Susanne Bier’se In a Better World ile bana göre zirvesini yapmış, en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da aynı filmle almıştı. Bu film bana tuhaf bir şekilde Denis Villeneuve’ün İçimdeki Yangın olarak bilinen Incendies’sini anımsatır. Belki de her iki film aynı sene yani 2010’da aynı ödül için yarıştığındandır benim bu benzeşleştirmem(tdk tarafından kabul görülen benzerleştirme değil, benzeşleştirme’yi cümle içinde ve yüklem olarak kullanmamın benim yaratım sürecime katkısı olduğunu düşünmekteyim, mesele benimle tdk arasındadır, böyle bir kelime yoktur ama bence olmalıdır: “ben-zeş-leş-tir-me”.  “Benzerleştirme”yse çok sıradan göründü gözüme, öyle de kulağıma gelmekte). Bird Box’a gelince, film bir roman uyarlaması imiş. Josh Malerman’ın güzel Türkçemize “Kafes” olarak çevrilmiş romanı bir hayli beğeniyle okunanlardanmış yayınlandığı yıl olan 2014’de. Okumadığım için yorum yapmamın imkansızlığı söz konusuyken, film, Saramago’nun “Körlük” romanına saygı duruşu ve bir eve hapsolmuş bir avuç insanın ne idiği belirsiz güçler tarafından teker teker harcanmaları ve nihayetinde selamete kimin ereceğinin anlaşılmasıyla(tabii ki Sandra) son bulur. Ben kendi adıma ne oyunculuklara çok takıldım, ne kurgu ne de senaryoya. Sadece belli bir çizgide ya da suyun üzerinde ilerleyen filmin son sahnesinde kurtulanların nereye ulaştığını gördüğümde duygulandım. Kısaca annelik filan derken, asıl metafor en sonunda bekliyor bizi, iki saati aşkın ama taşkın olmayan süresiyle film sizi bu anlar için hazırlıyor en çok. Nehrin üzerinde geçen iki gün ve bu hikayeye paralel olarak anlatılan beş yıl öncesinde başlayan olaylar zincirinin son derece geçerli bir nedeni var anlayacağınız. Sırf bu son için bile izlenmeye değer film. Sarah Paulson ve Moonlight’ın tatlı gülüşlü Trevante Rhodes’u ve uzun zamandır bir filmde yakalayamadığım John Malkovich için de değerdi ayırdığım iki saati aşkın süresine. Kimse olağanüstü bir şey yapmıyordu açıkçası ama yine de aynı kare içinde görmek bile güzeldi bu çok beğendiğim oyuncuları. Gelelim filmimize:

Bird Box

766D553E-993A-48A1-BE05-ADD8863F5AFB

Bird Box

31D1207C-EC24-4678-81E2-D3FE47F9487B

KAFES : HERKESİN BİR KAFES’i OLMALI mı?

Telsizle yapılan görüşmeden gelen cızırtlılı seslerle açılıyor film. Bir yerimiz, bir yerleşkemiz var, burada bir topluluğuz ve de güvendeyiz diyor aynı ses. Filmin bu ilk cümlelerinden anlıyoruz ki, karakterlerimiz film müddetince bulundukları ortamda güven sorunu yaşayacaklar ve her nerede iseler yalnızlar ya da tüm sorunlarını kendileri çözmek  zorundalar. Bir kadın ve biri kız diğeri erkek iki çocuk yol hazırlığı yapıyorlar. Fakat bildiğiniz anlamda, bavulların içine konacak kıyafetlerin uzun uzun tasarlandığı bir seyahat değil bu. Tetikte olmaları, sessiz olmaları ve göz bağlarını çıkarmamaları gerekiyor. Malorie rolünde Sandra Bullock çocukların anlayacağı şekilde, her bir kelimenin üzerine basa basa anlatıyor yolculuk planlarını. Zorlu bir nehir seyahatinde nasıl davranmaları gerektiğini ültimatomlarla anlatıyor ki çocukların iyice kafalarına girsin. Hemen akabinde de üç kuşu kafesinden çıkartarak, bir kutuya yerleştiriyor. Sonra da göz bağlarını bağlayıp yola koyuluyorlar. Bu zamandan beş yıl öncesine geldiğimizde Malorie’nin ressam olduğunu, bir kız kardeşi olduğunu, hamile olduğunu, doğacak çocuğunun cinsiyetini öğrenmek istemediğini, doktoru önerdiğinde evlatlık vermeyi düşünecek hisler içinde olduğunu, tuvallerle arkadaş olduğunu, gerçek dünyadan ve insanlardan uzak durduğunu, dikenlerinin olduğunu ve her fırsatta batırdığını öğreniyoruz yavaş yavaş. Kendi kafesinde yaşayan, kafesinden çıktığındaysa hamile kalan, bu yüzden de yalnız bir anne adayı olarak biraz atarlı bir neşriyat(kullandım bile) kendisi. Bu arada Rusya’da başlayan bir çeşit salgının çok yakınlarına geldiğini öğreniyor kahramanlarımız. Psikotik davranışlar içindeki insanlar olabilecek her şekilde kendilerini öldürüyorlar. Sevdiklerinin sesini duyarak intihar edenler var, dünyanın en mutsuz insanıymışçasına kendilerini ateşe atan, tırın önüne atan, bıçaklayan, vuran, hatta yanmakta olan bir otomobilin içine girip alev alev yananlar bile var. Üstelik ne yaparlarsa yapsınlar, gönüllüler, bile isteye gidiyorlar ölüme. Her ne gördüyse aynı kervana katılan Malorie’nin kardeşi Isabel’de kendini öldürüyor. Malorie o şaşkınlıkla sığındığı evde kendisi gibi ürkmüş insanlarla yeni bir hayata başlıyor. Dışarıdaysa bildiğin kıyamet gerçekleşmekte. Bu kıyametin müsebbibi olan şey her ne ise, kendisine bakıldığında ya da kalabalıklar içinde dahi görüldüğünde insanın kendisini öldürmesine neden olacak türden ve o şeyi görmemek için pencereleri sımsıkı kapatıyorlar, perdeleri çekiyorlar. O ise bir gölge gibi geçiyor çevrelerinden. Ülkede olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Sosyal medyadan uzak durun denilirken, televizyon yayını kesiliveriyor bir anda. Farklı etnisite, değişik değişik huylara ve görüşlere sahip bir grup insan hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Bu esnada normal hayatta bir arada durması imkansız görünen karakterler  sıkışıp kaldıkları evin içinde bir yandan birbirleriyle didişirken, diğer yandan da dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı birlik olmaya çalışıyorlar. Bir kafesin içine tıkılıyorlar kısaca.  Aralarında yine normalde imkansız ama koşullar gerektirince imkanlıya dönüşen aşklar başlıyor, bazen de ayrılıklar oluyor. Kitabını yazımın başında belirttiğim gibi okumadığımı söylemiştim. Geniş zamana yayılı okuma eyleminde bu farklı karakterlerin çok daha derinlikli ve ayrıntılı tasvir edildiğini düşünmekteyim. Neden mi? Aynı zamanda ev sahibi olan ve kendini ilk önce feda eden Greg, Asyalı ve gay. Fakat partnerini görmemiz mümkün olmuyor. Kitabın içinde kendisine yer verilmiş olabilir de. Douglas beyaz, lanet ve alkolik. “Ben demiştim”den başka laf bilmiyor, fakat her dediği de çıkıyor(bu role de Malkovich yakışıyor). Tom siyah ve iyi kalpli. Cheryl beyaz ve grubun en yaşlı kadın üyesi. Olympia üç gün sonra aniden kapıda beliriveren hem çaresiz hem de hamileliğinden bağımsız obezitesi olan iyimser ve yumuşak bir anne adayı. Charlie kitap yazmak isteyen, fakat akademik bir kariyeri olmadığı ve küçük bir iş yaptığı için topluluk içinde küçümsenen siyahi bir başka karakter. O da kendini feda ediyor. Tıpkı Greg ve Tom gibi. Lucy ve Felix evde tanışan maçı erken bırakıp kendi yoluna gitmeyi tercih eden sonradan olma sevgililer. Yine sonradan eve alınan Gary’se tam bir kaçık, akıl hastanesinden çıkmış ya da kaçmış ve kuşları dondurucuya koyan bir tür manyak(buradaki kuş türünün papağan olmadığını belirtmek gerekiyor, papağanlarla haşır neşir olan bir başka kaçıksa bizim coğrafyamızdan çıkmış olup işkence edeceği kuş türünü papağandan yana seçmesinin bile delice akılcı bir seçim olduğunu düşünmekteyim ve Allah hepimizi, herkesi, her canlıyı iyi delilerle karşılaştırsın derim, kurdu kuşu bile). 

Bird Box

Bird Box

Öle, öldürüle azalan topluluktan geriye iki çocuk-biri Malorie diğeri Olympia’dan olma, yetişkinlerden de Tom ve Malorie kalıyor. Her tür tehlikeye ve kötü olasılıklara karşı çocukları katı olmaları için sert bir tutumla yetiştiren, gerçekleşmeyecek hayaller peşinde hayatlarını tehlikeye sokmamaları için elinden geleni yapan Malorie’nin karşısında duran Tom’sa çocuklara umut vermeye çalışıyor elinden geldiğince. Hikayeler anlatıyor onlara içinde meşe ağacına tırmanan akranlarının olduğu. Ağaçlarından kuş seslerinin yükseldiği bahçelerde oynuyor aynı çocuklar. Çocuklar için en önemli şey kendi gibi çocukların da bu hikayelerde var olmaları. Tom belki de asla gerçekleşmeyecek hayaller vaat ediyor onlara. Malorie’yse sert görüntüsünün ardında kaybetme korkusuyla yaşıyor her an. Bu duygu yüzünden çocuklara sert çıkışları var. Kız ve oğlan olarak çağırıyor onları. Bir isimleri bile yok çocukların, onlar da ona anne demiyorlar. Diyemiyorlar. Malorie ne zaman mı onlara isim veriyor, en nihayet kendilerini güvende ve bir topluluğun parçası olarak hissettiğinde. Sorumluluklarını bir parça olsun üzerinden atabildiğinde. Kısacası rahat bir nefes alabildiğinde. Kendi anneliğiyle de barışıyor böylelikle nihayet.

Filmin handikapı Amerikalı bir yazarın kitap uyarlamasının, Avrupalı bir yönetmen tarafından İngilizce olarak çekilmesi olduğunu düşünüyorum. Avrupalı yönetmenlerin bu kadar Amerikanlaşması bazen çok iyi sonuçlar doğurmayabiliyor. Daha özgün olabilecek film klişeleşiyor yer yer. Sandra Bullock yüksek perdeden ayar çekiyor önüne gelen herkese; özellikle de gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen Douglas’a, sonra Tom’a, filmin başlarında da Isabel’e. Pek çok iyi oyuncu karedeki yerlerini tam kavrayamamış gibi görünseler de, bir şekilde tam zamanında kareden çıkmayı başarıyorlar. Bu işten tatlılıkla sıyrılanlarsa en nihayet isimlenen minik oyuncular Olivia ve Tom oluyor. Filmde dikkat çeken bir başka unsursa kayıkla nehri geçmeye çalışan Malorie ve çocukların görüntülerinin ve elbette kitaptaki olası tasvirlerinin Yunan mitolojisinde yer alan Charon’u ve üzerinde kalarak sağ salim geçmeye çalıştıkları Styx nehrini çağrıştırıyor olması. Kahraman çıktığı yolculukta, karnındaki çocuğu evlatlık verme noktasından, ikinci bir çocuğun daha sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalışına doğru evrilirken, bir yandan korkularıyla ve depresyonuyla mücadele ederken, diğer yandan da sıyrılmak zorunda kaldığı tuvallerden ve yaşamakta olduğu münzevi hayattan uzaklaşarak hayatta istemeyerek de olsa ona sunulan misyonu yerine getirmenin mücadelesini veriyor durmadan. Bu işte tek başına ve sığınacak ya da ona destek olacak kimsesi yok çevresinde. Gerçek bir yaşama nedeni var bundan böyle. Bir birey olarak kendisiyle başa çıkma noktasından uzaklaşıp, aldığı sorumluluklarla büyüyor adeta. Karakterin gelişimi açısından son derece makul ve mantıklı bir sonla bitiyor film. Bu açıdan bakıldığında da hikayenin tıkır tıkır işlediğini görüyoruz. Görebildiğimiz takdirde pek çok açılımı olan, üzerine düşündürten bir filmi de ben kendi adıma izlemeye değer bulduğumu belirtmek istiyorum, son kez. Ve de kendi adıma itiraf etmem gerekirse, pek çoğunuz gibi kapatıldığım ama daha çok kendimi kapattığım kafesimde yaşamaya çalışıyorum bir şekilde. Şakıyorum bazen, bazen de içime kapanıyorum. Bu kafeste mi yoksa başka bir kafeste mi nasıl ve ne şekilde öleceğimiyse şimdilik bilmiyorum. Korkularım, pişmanlıklarım, çok az iyimser tarafımla yaşamaya çalışıyorum sadece.

AFI FEST 2018 - Gala Screening Of "Bird Box"

ROMA

DAEF4BAD-262C-4B6D-B51D-55ED1F7C2C2E

ROMA :

“Yalnızız. Ne derlerse desinler, biz kadınlar hep yalnızız.” Sofia

“S.ktiğimin hizmetçisi.” Fermin

”-Ne yapıyorsun?
 -Öldüm ben.
 -Baksana ölü olmayı sevdim ben.”

GİRİŞ :

Filmi izlemiş iki kişiden ilki, yazıda A kişisi olarak tanımlanmakta olup, film hakkında kendi yorumlarına güvenemediği için konuşma ve sinema heveslisi, burada da B kişisi olarak tanımlanan ve arkadaşım dediği kimseden fikrini almak ve çalmak maksadıyla çeşitli sorular sorar durur kendisine hiç durmadan. Taraflar gençtir ki gençlik geçicidir, kısmen kurnaz ki isteyerek ya da istemeden yıpratıcı olabilmektedirler zaman zaman. Bir de erkektirler. Haklarında verilen bunca bilgi şimdilik yeterlidir. Konuşma başka yerlere kayar, ama neticede kazanan Roma olur. Nasıl mı?:

A-Nasıl buldun? Her yol Roma’ya çıkıyor muymuş? Herkes bir gün Roma’yı yakmalı mıdır öte yandan?
B-Yol bilmem, kundakçı da değilim ama izleri görür, ipuçlarını takip ederim. Her sinema yazısı Roma’ya çıkmalı en azından. Üzerine neler yazılmaz ki?
A-Neler mesela?
B-2019 kararları aldım. Fikirlerimi ücretsiz paylaşmıyorum. Çünkü çalınıyorlar.
A-2019’a girmedik henüz. Daha çok var. Ne olur fikrini söylesen! Hem biralar da benden.
B-Buradaki B kişisi olduğum için mi bira?
A-Filmin ruhuna uygun bir şeyler olsun madem. Mesela mezcal ya da pulque! Cleo’ya ilk seferinde kısmet olmayan pulque.
B-Filmin ruhuna tamamiyle uygun olsun madem, Meksika’ya gidiş dönüş uçak bileti de olsun içinde. Bu içkileri burada bulman zor olur. seni düşünerek söylüyorum yani.
A-Corona’da anlaşalım o halde.
B-Şimdilik o da olur. Hızlı bir giriş yapıyorum ben de. Filmi beğendim. Hem de çok. Bu sene izlediğim en iyi şeydi ya da son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi diyelim. Cuaron’un filmografisinde ise kesinlikle zirve, tartışmasız bir başyapıt.
A-Fellini’nin Roma’sından daha başarılı buldun mu peki?
B-Ben bu Roma’yı, o Roma’dan daha çok beğendim. En çok da insana ayaklarını yere bastığını hatırlata hatırlata izletmeyi başarıp, sonuçta kendisine hayran bırakmasından ve gerçekçi bakış açısından ötürü sevdim. Siyah beyaz çekilmiş bir film ve bazen fotoğrafta da olur bu, renkte ayrıntılar gizlidir ve o ayrıntıları meydana çıkartamazsan eğer o fotoğraf güçlü olmaz. Ama başarırsan da daha güçlü imgeyi renkle verebilen çıkmaz. Ve burada renksizlik olmuş. Film bittikten sonra renksiz yani siyah beyaz diyecektim, bir film izlediğimi unuttum bile. Deniz dalgalıydı ya, köpükleri beyaz rengi koyu maviydi mesela. Gökyüzü, dağlar, eşyalar, kostümler olmaları gereken renklerde kaldılar aklımda. Meksika’ya gitsem, ailenin kaldığı evi dış cephe boyasından bulabilecek gibiyim. Sence bu mümkün müdür(dedikten sonra ilk defa gülümser B kişisi)?
A-Biz ona tam kıvamında diyoruz.
B-Aynen öyle ve yönetmen terazinin topuzunu kaçırmamayı başarıyor onca hengamenin arasında. Dile kolay evi gördük iki kat ve oda oda. Cleo’nun ve ailenin atlattıkları bir deprem, bir yangın, bir kürtaj, bütün o nankör adamlar ve sürecin politik altyapısı ve siyah beyaz Meksika. Cuaron’un anılarından yola çıkarak yola çıktığı ve öyle de devam ettiği, yarı otobiyografik izler taşıyan, bana kalırsa hiç kolaya kaçmadan seçtiği yolda, genelde çoğu yönetmenin yaptığı üzere bir çocuğun gözünden değil de, dışarıdan bir gözlemci gibi anlatmış olayları. Kamera yetmişler Meksika’sının kendisine dönüşüverdi bir süre sonra. Bu az belki de hiç rastlamadığım bir şeydi. Belgesel bir kameramanın maharetli ellerinden çıkmış gibiydi film.
A-Süresi de bir hayli uzun. İki saat on beş dakikalık bir film bu ve giriş kısmı bir sanatsever değilse eğer ortalama bir seyirciyi ekran karşısından kaçırtacak cinsten.
B-Yani evet, ortalama sinema izleyicisine sorsan hizmetçi kızın güncesini izlemeye mi geldik biz buraya diyebilir mesela. Filmin ilk dakikalarında Cleo’yu takip ediyoruz ve en büyük aksiyonunun yerleri yıkamak, köpek kakalarını süpürmek, aksi halde tekerleklerin altında ezilme tehlikesiyle karşı karşıya geldiklerini görmek, çocuk odalarını toparlamak, çamaşırları yıkamak ve asmak, sonra da çocukları okuldan toplayarak, günde posta posta yedirip içirip giydirmek, aynı zamanda sabahları uyandırma servisleri gece olunca da ninnilerle Adile Teyze gibi masal okumak olduğunu görüyoruz. Sabah uyandığı andan. yatasıya kadar hiç durmadan çalışıyor genç kadın.
A-Cuaron telaşsız o halde gişe konusunda.
B-En az Netflix kadar ve elbette telaşsız. Children of Men, Great Expectations, Gravity derken çoğu profesyonel olmayan oyuncularla, starsız ve İspanyolca, zaman zaman da altyazısız bir film yapmış. Bu cüreti gösterecek kıvama gelmiş çünkü. Ama iddiası var, o da şöyle; filmin her şeyi olmuş bir taraftan. Yönetmen Cuaron, senarist Cuaron, görüntü yönetmeni Cuaron, kurgu ve yapımda da kendi ismi var. Daha ne olsun? Onu ustalık dönemi işine hazırlamış bir sürecin ertesinde hayat ona tartışmasız başyapıtını bahşetmiş. Artık dilediği kadar Harry Potter çekebilir. Çeksin de, hakkıdır.
A-Meksika tarihini çok bilmiyoruz.
B-Ama öğreniyoruz sayelerinde. Böyle bir işi ne yalan söyleyeyim ben Inarritu’dan beklerdim. Fakat bir başka Meksikalı çıktı ve hem bir dönem filmi yapmış oldu hem de kendi çocukluk tarihini, büyüme sancılarını anlattı bize. Nostaljikti, orijinaldi, merak uyandırıcıydı, çok ama çok güçlüydü.
A-Başrolde kadın oyuncular vardı.
B-Film bir kadın filmiydi zaten. Feminist bir bakış açısı vardı ve bu baskındı son derecede. Erkekler hep bıraktı gitti hatırlasana.
A-Bu bir özeleştiri mi?
B-Elbette. Hatırlarsan sadece Cleo durabildi konsantre olmuş, gözleri kapalı tek ayağının üzerinde. Bu film onun mucizesiydi, belki de mucize oydu. Bebeği istemedi çünkü babasının genlerinden geçebilecek sorumsuzluk duygusunu biliyordu. Sorumsuzluk artı başıboşluk, adilik…Cleo, o adamdan çocuğu olsun istemedi, çocuk istemedi değil. Bebeği ölü doğdu çünkü tereddütleri vardı ve bebek onu duydu. Çünkü mucize Cleo’da saklıydı. Bir aile babası mesela yani Sofia’nın kocası buzdolabındaki boş kutulardan ve yerlerdeki köpek kakalarından sıkıldı. Sonra da bıraktı ve gitti dört çocuğunu ve de karısını. Bunu aklın alıyor mu, almalı çünkü bu oluyor. Biz erkekler sıkılıveriyoruz kolaylıkla. Bir başka adam Sofia’ya aklın dağılır belki bahanesiyle birlikte olmayı teklif etti, reddedilince de o kadar da güzel değilsin dedi. Sözde erkeklik gururunu kurtardı akşam akşam. Hepsi bir manyak, hepimiz bir/biraz manyağız aslında.
A-…
B-???
A-Oluyor bazen. Bende de müthiş bir bırakıp gitme hisse var şu sıralar.
B-Tamam da geride bırakacağın dört çocuğun yok. Onlarla ve tüm hayatla nasıl başa çıkabileceğini düşünerek kahrolmayacağın bir karın da yok. Doktorluğu bırakıp Acapulco’da sevgilinle balık tutmak da neyin nesi?
A-Allah’tan evlilik ve çocuklar bana uzak.
B-O zaman da hiç büyüyemiyorsun, bencil oluyorsun. Benden söylemesi.
A-Yaşlanmadan yaşamak istiyor olamaz mıyım?
B-Bu söz var ya Cuaron şurada olsa seni alnından öperdi nazikçe.
A-Nedenmiş o?
B-Çünkü şimdiye dek senden duyduğum en yaratıcı ama aynı zamanda dahiyane cümleydi. Varsın sende büyüme.
A-Yani. Hadi gidelim sana bira ısmarlayacağım. Dahiyane filan dedin kalbimi fethettin.
B-Sonra da sabaha kadar Roma’dan konuşuruz.

CBB2DFF8-AB3A-4E4F-9331-C61DEEEF766E

Bu ROMA başka ROMA :

Yukarıda konuşulanlar ışığında hatırlayacağınız üzere bir hizmetçi kızın güncesi’nin filmi olabileceğine dair kafada şüpheler oluşturan anlatının ilk dakikalarına gelmeden, jeneriğin aktığı ilk sahne insanı Yunan düşünürlerin yaşadığı çağlara götürecek cinsten. Herakleitos’un yaşasaydı eğer işte beni anlamış bir adam çıkageldi nihayet diye rahat rahat haykırabileceği bir sahne bu aynı zamanda. Tüm hayatın, bir filmin de özeti, anafikri bu sahnede aktı gitti sanki. Tıpkı hayat gibi akan, yerlerden süpürülen ve en nihayet gidere ulaşan suları görüyoruz burada. Hiçbir şey aynı kalmayacak, her şey akacak, değişecek, kimse ve hiçbir şey aynı olmayacak, hayat başlayacak başlamasına ve de bitecek bir günde der gibi yolunu buluyor sular. Bize uzun gelen ömrümüzse bu kadarlık bir şey aslında. Kısa, sonlu ve gideceğimiz yer belli. Roma da hayli uzun süresiyle size uzun gelebilir ilk başta ama sonlu nihayetinde. Her şey olup bitiveriyor yaklaşık bir sene içinde.

Filme ismini veren Roma, Mexico City’de bulunan bir semtin ismi. Mexico City’nin göbeğinde, kolonyal tarzda, rengarenk evleriyle ünlü. Fakat inanın siyah beyaz da güzel Roma. Dönem itibariyle ‘68 yılında yaşanan ve tarihe Tlatelolco Katliamı olarak geçen, 26 kişinin de ölümüyle sonuçlanan, 27 Ağustos 1968’de Zocalo Meydanı’nda yaşanan öğrenci protestolarının devamında gelişen olaylara bir başka ayaklanma ile gönderme yapılan 1970-1971 yıllarında geçiyor film. Meksika, Dünya Kupası’na ev sahipliği yapıyor aynı tarihlerde. Ve sözde 26 ama insan hakları eylemcilerine göre 350 kişinin hayatını kaybettiği(çoğu da üniversite öğrencisidir), binlerce yaralı ve gözaltı, pek çok da kaybın olduğu çok ağır bir bilanço var ortada. Nerede oldukları asla bulunamış kayıplar bir yanda,  attığı dört golle rüzgar gibi esen on numara adam Brezilyalı Pele var diğer tarafta. Zafer her zaman dar alanda, top peşinde ordan oraya koşuşturup duran adamlardan yana bir şekilde.

714E2924-FCBF-46CC-B381-3A46F89892AD

50D35503-E42B-495B-AC6D-2E1D96FA989A

Cleo biri kız olmak üzere dört çocuklu bir ailenin yanında çalışıyor. Mesoamerican kökenleriyle geldiği orta sınıfa dahil, beyaz tenli ailenin yanında yerini her daim bilmek zorunda olmanın sükunetiyle yaşıyor. Fazla konuşmuyor, konuştuğunda da sesi kısık kısık çıkıyor. Her zaman haddini bilmek zorunda. Evin hanımı hayatında ters giden şeylerin acısını ondan çıkartıyor kimi zaman. Bunu istemeyerek yapsa da, ilk kurban keçisi hep Cleo oluyor. Cleo’ysa zamanla ailesi yerine koyduğu ailenin yanında zaman zaman horlansa da, ağır sözler de işitse, bir başka işe alışmanın belki de, belki de kapının önüne konmanın verdiği korkuyla karşılık vermiyor, veremiyor hiçbir zaman. Filmin ilk dakikalarındaki pervasızlığı, kısıtlı hayatında küçük şeylerden mutlu olarak yaşadığı anlar Fermin’in onun kendisinden  hamile kaldığını öğrenir öğrenmez toz olmasıyla azar azar sonlanıyor. Ölü bir bebek dünyaya getirmesinin ardından da yüzü gülmez oluyor Cleo’nun. Bazen adamlar, kadınların yüzündeki pırıltıyı solduruyorlar. Cleo’nun yüzündeki gülümsemesi de böyle soluyor, kara sarı, mutsuz bir suratla derin düşünceler içinde dolaşıyor bundan böyle evin içinde. Ve kendini suçladığını görüyoruz sonunda, deniz kenarında bebeğinin doğmasını istemediğini itiraf ediyor ağlayarak. Doğumhanede bir kız çocuk dünyaya getirdiğini Cleo ile aynı anda öğreniyoruz. Bebeğinin cinsiyetini zerre önemsemediğini, sadece bir bebekle üstelik bir yandan onu ve bebeğini istemeyen babasızlığıyla bir yandan da hayatla nasıl başa çıkacağının düşünceleri içindeyken, en nihayet kararı bebek veriyor ve doğamadan ölüyor. Sosyal medya hesaplarında kocalarıyla el ele doğumhane pozları veren kadınlar, utanın. Bazen bazı kadınlar doğuma yalnız gitmek zorunda kalırlar. Üstelik bunun için Meksika ya da Almanya’da doğmuş olmanıza gerek yoktur. Tıpkı hepimizin ayrı ayrı tabutlarımıza yalnız girdiğimiz gibi. 

Fermin, Cleo’nun aynı evde hizmetçi olarak çalışan meslektaşının erkek arkadaşının kuzenidir. Daha ilk dakikada adamın aç olduğunu görürüz. La Casa del Pavo’da Cleo’nun yarım bıraktığı kolasını başına diker hızlıca. Gizli gizli çalışan paramiliter bir örgütün bünyesinde sözde dövüş sporları adı altında faşist de bir ideolojinin etkisi altında, anasız babasız geçen çocukluğunun acısını çıkartmaktadır aslında. Meteliksizin tekidir, hor görülmüştür her zaman, sevmek nedir bilmemektedir. Aslında şanssız ve zavallı ama öte yandan acımasızlığına ve aptal aptal hareketlerine tanık olduktan sonra siz de en az Cleo kadar nefret edersiniz ondan. Belki Cleo benim kadar nefret etmemiştir fakat bu cahil, kaba saba adamdan ben kendi adıma nefret ettim. S.ktiğimin hizmetçisi’ne ithafen sen kim oluyorsun dallama diyecekken doğumhanede bile pek fazla sesi çıkmayan Cleo öylece bakakalır bu canlı saçmalığın ardından. Yine halk ayaklandığında Fermin elinde silahla çıkagelip mağazada bulunan Cleo ve çocukların anneannesine silahını doğrulttuğunda, korku ve telaştan suyu gelen genç kadın bir kez daha düşünmüş olsa gerek meziyetlerine tetikçi ve yarı profesyonel katil sıfatlarını da ekleyen baba adayından gelen genlerle doğacak çocuğunun nasıl bir şey olacağını.

3CAA1791-0CB6-4865-9B71-A8C74AF6F1B7

13619F5E-D743-4D99-BB6B-ACB7A828F741

Yarı otobiyografik olduğunu belirttiğimiz filmde Cuaron yüksek ihtimal evin hayal gücü en yüksek oğlu iken, doktor olan babalarının bir başka kadını annesine ve tüm kardeşlerine tercih etmesiyle, aileye yaşattığı travmayı ve huzursuzluğu anlatırken bir yıl içinde değişen hayatlarının tıpkı filmin jeneriğinde akan ve yolunu bulan su gibi, önce alt üst olduğunu, sonra da toparlandığını görürüz inceden. Her şey her zaman dört dörtlük olamıyor yazık ki. 1970 yılını 71’e bağlayan günlerin önce ve sonrasında evin tüm fertleri büyürler farkına varmadan. Tek değişmeyen şeyse Calle de Tepeji’de yaşadıkları 21 numaralı evdir. Bir de evlerinin garajına zar zor sığdırdıkları arabalarının yerine gelen daha mütevazi boyutlardaki Renault marka arabaları.

Babaları çocuklarına görünmeden kendi özel eşyalarını ve kitaplıklarını götürür beraberinde. Sofia yaşayacakları olası maceralarla avutur çocuklarını. Oaxaca’ya gideceklerdir beraber, Disneyland pahalıdır çünkü. Çocuklar Cleo’nun bir sahnede özlemle andıkları köyüne gitmek isteriz derler. Kadınlar ve çocuklar erkeksizlikten kenetlenirler. Başka da çareleri yoktur. Dönem çalkantılı, Meksika politik olarak huzursuz, kadınlar erkeksiz, çocuklar babasız yaşamak zorundadırlar bundan böyle.

Erkeklere mi ne oldu, dedim ya biri sopa eşliğinde öğrendiği figürlerle hayatında amaç edindiği dövüş sporunu bir üst mertebeye çıkartarak eli silahlı bir paramiliter ya da kontrgerilla oldu, diğeri de balıkçı oldu Acapulco’da. Ellerinden gelenin ancak bu kadar olduğu bir dünyanın erkekleriyle karşı karşıyayız tüm on yıllık süreçlerde. Değişen bir şey yok aslında. Meksika, Türkiye, o kıta, bu kıta, her şey dünyanın her yerinde benzer ya da benzerlikler taşıyan pek çok ülke ve ülke insanı var bu dünyada. 

Filmin en enteresan sahnesi çocuğunun babasını bulmak üzere yola çıkmış olan Cleo’nin bindiği otobüsten indiğinde Fermin’in nasıl bir ortamda yaşadığını görmemiz oldu. Yol desen çamur deryası, her yer su birikintisi, öte yandan mikrofondan bir ses gecekondu ahalisine sesleniyor altyapının iyileştirileceğine, artan su talebine cevap vereceklerine dair. Birlik olmalıyız diyor aynı ses, sefaletten doğan birlik bir süre sonra kendisini gösteriyor. Düz bir alanda idman yapmak üzere toplanmış civar gençleri gerçekte bir karakter olan Profesör Zovak dedikleri bir şahsiyetin eğitmenliğinde antrenman yapıyorlar. Televizyona çıkan, biraz sihirbaz, biraz antrenör, biraz showman, biraz yogacı, biraz her şeyden ama neticede dişleriyle bir arabayı çeken, gözleri bağlıyken tek ayağının üzerinde dengede durabilen, yine zincirlenmişken ve kapatıldığı tabut ateşe verilmişken zincirlerini kırarak hoplaya zıplaya dışarı çıkabilen, kısaca zincirlere takık, en çok da televizyon karşısındaki yığınları bu anlamsız deneyleri ve deneyimleriyle kendisine hayran bırakan dönemin fenomenlerinden biri. Sadece lamaların, dövüş sanatı ustalarının ve bazı müthiş sporcuların yapabildiği hareketi gösterip mucizenin bunda gizli olduğunu söylerken, izleyiciler arasından hareketi yapmaya çalışanlar çuvallarken, sadece Cleo yapabiliyor sanki bu hareketle doğmuşçasına. Cleo kara bahtım kör talihim diye depresyona giredursun, aslında bu mucize filmin baş aktörü olarak ve yönetmen Cuaron’un belleğinde unutulmaz bir yer edinerek belki de elli yıl sonra bizi sade hayatı, mütevazı tavırlarıyla kendisine hayran bırakan Cleo rolündeki Yalitza Aparacio aslında. Kamerayı umursamaz bir şekilde hareket ederken, rol yaptığını kendisi de unutmuşa benziyor ve ortaya senenin en doğal oyunculuğu çıkıveriyor. Dönemin kırsal kesimindeki adaletsizliklerden, beklenen toprak reformunun yerli halkı perişan etmesinden ötürü, köyünü bırakmış, hizmetçilik yapmak üzere burjuva ailelerin yanına sığınan nice Cleo’lerin neler çektiğini de görüyoruz bir yandan. Geldikleri evin sahiplerini kendi ailelerini unutarak aile biliyorlar, ta ki an gelip de onlardan olmadıkları kibarca hatırlatılana kadar. Ama düşünüyorum da karaktersiz Fermin’in oyuncağı olacağına, zengin evin hizmetçisi olur, kendi paranı kazanırsın bir yandan. Fermin’in yaşadığı mahalleyi gördükten sonra, Roma’nın Mexico City’nin cennetlerinden biri olduğunu görüyoruz. 

3AF8DC3B-AB03-448B-8D58-24A5254C34F8

920F1B04-7B6B-49E1-86D9-67ABD03CB748

Neden ROMA?

Bir başyapıta yakışacak bir isim ROMA. Bazı adamların pek çok konuda daha yetenekli olduğunu gösteren bir film ROMA, canlı örneğiyse Alfonso Cuaron. Başroldeki deneyimsiz oyuncusunun Hollywood starlarına taş çıkardığı bir film ROMA, onun canlı örneği de Yalitza Aparacio. Zaten sempatiyle yaklaştığım Meksika halkına, zengin tarihlerine ve benzer acılarını hatırlatan dönemlerine tanıklık etmek açısından, öğretici de bir film ROMA. Ang Lee’ninkine benzer suçlamaları en az Ang Lee kadar hak etmeyen ve büyük bütçeli stüdyo filmlerine evet dediği için filmografisindeki benzersiz filmlerden yola çıkılarak eleştirilen ve sinemacı olmasaydı kozmonot olmak isteyen Cuaron’un bir önceki filmi Gravity’e Roma’da yer alan bir başka bilim kurgu filminin sahnesiyle selam çakan, kısaca eleştirmenlere ve seyircilerine tatlı tatlı havasını atan bir film aynı zamanda ROMA. Politik zemini çok doğru bir şekilde kendisine fon oluşturan, sınıf farkını, ırk ayrımını, sosyal eşitsizliği, eğitimsizliğin farkını, karaktersizliğin farkını, sancılarla ergenliğe geçişi, ailenin dağılabilirliğini, iki karşıt cins arasındaki sonsuz uçurumu, acılarla büyüyüp acılara tutunmadan yaşamanın imkansızlığını gösteren bir film ROMA. Aynı zamanda tezatlıkları, olacakları gösteren evrenin kimi işaretlerine engel olamayışımızı ve bunun sadece bir his olarak kalışını anlatan ender filmlerden olduğu için ROMA. Bir yanda düğün varken, diğer yanda dağılmış ve toparlanmaya çalışan bir aile, evdeki huzursuzluk yüzünden kardeşlerin neredeyse ölümle sonuçlanabilecek kavgaları, kendi aralarında silahlanmaya pek meraklı beyaz ve yerli ırk, doldurulmuş hayvanlarla bezeli bir evde geçen anlamsız yeni yıl kutlamalarında yaşanan gariplikler, Cleo’nun tam da pulque içecekken kırılan bardağı ki bu filmde yer alan en önemli metafordu bence, işte en çok bu ve benzer anlar yüzünden ROMA. Son olarak bu sene, şimdiye dek izlediğim en iyi film olduğu için ROMA. 

Ölüm döşeğinde olsanız bile izleyin. Nasıl olsa ölecekseniz, bari iyi bir şeyler izlemiş olarak gidin gideceğiniz yere. Nasıl olsa aynı giderde buluşacağız bir şekilde. Ben mi, ölüm döşeğinde olsam mı, muhtemelen yapacak daha iyi bir şey bulamayacağımdan iyi bir film izlerdim gitmeden önce. Sinemanın büyüsüne ve gücüne tanıklık etmekten daha yüce bir duygu yok benim için. Libo’ya ve tüm Libo’lara.

Libo’ya.” Alfonso Cuaron

8912DD7D-63E2-46AD-8A30-A421B29118AE

7AC2BF7F-872D-4AFF-A6F2-9F4615BDB4E7

ŞÖYLE

20181112_160854-01

ŞÖYLE :

Sana göre çiçek, bana göre ağaç
Sana göre tohum, bana göre hayat
Bir an dursan, tam karşındayım bak
Derdini derdime, katranını mavime kat

Sana göre coşku, bana göre yavan
Sana göre kalabalık, bana göre bayat
Sana göre güldür, bana dikenleridir batan
Açsam kapılarımı, kaldırsam perdeleri, gör bak nasıl dünyamız aydınlanacak

Sana göre küçük şeylerdir, bana göre ayrıntılar
Sana göre buluttur, bana kalsa üzerimize ha yağdı ha yağacak
Sana göre huzurdur, bana göre vefadır bu dünyada aranan
Nefsin ateşini gözyaşıyla boğmalı zevkleri bir kenara koyarak

Sana göre bir maceradır, bana göre ciddi bir meseledir yaşamak
Sana göre ölüm yaşamın sonudur, bana göre bu dünyanın sonudur kara toprak
Sana göre sonbahar masumdur, bana göre kuruyan yaprakların sorumlusudur
Bir elimizde süpürge, bir elimizde faraş süpürelim ölen binlerce yaprağı gözlerden uzağa yavaş yavaş

Son olarak,
Sen dersin tuzun kurudur, ben derim benim derdim benim yolumdur
Sorar durursun senin yolun yol mudur
Zor kışların sonunda ilk baharla beraber tomurcuklanan mutluluk mudur
Ne yapalım bu yol da benim yolumdur
Virajlıdır, bozuktur, dikenlidir, engellerle, engebelerle, ihanetle doludur
İstersen yürürüz beraber
İstemezsen gidersin şöyle
Sen nasıl istersen öyle.

FIRST MAN : İLK ADAM

Bu E49FAFA5-C12C-4975-A868-99815E5DE471

FIRST MAN : İLK ADAM

“Uzay keşfinin ne olduğunu bilmiyorum ama bunun sadece uzay keşfiyle ilgili bir inceleme olacağını düşünmüyorum. Bence bu bir şeyleri görmemize yardımcı olacak. Çok daha önceden görmemiz gerekenleri. Ama bunu şimdi yapabiliyoruz.” Neil Armstrong

“Aşağıda başarısız olalım ki yukarıda başarılı olalım.” Neil Armstrong

“Bir insan için küçük, insanlık için dev bir adımdır.” Neil Armstrong

GİRİŞ :

First Man, kısa ama etkileyici filmografisiyle rüştünü ispatlamış seksen üç doğumlu yönetmen Damien Chazelle’in dördüncü uzun metraj filmi. İlk filmi “Guy and Madeline on a Park Bench”i almış olduğu iyi övgülere rağmen pek bilmesek de, bir müzikal yönetmeniyle karşı karşıya olduğumuzu düşündürten Whiplash ve La La  Land’in ardından çıkagelen First Man, ağırlıklı olarak dram türüne yakın çehresiyle Chazelle’in tür sıçrayışının altından da başarıyla kalktığının resmi temsili oluyor. Film malum sitelere düştüğünde yurtdışında olduğumdan ve benim de ilgi gösterecek halim ve vaktim olmadığından üzerinde durmamıştım pek fazla. Gel zaman git zaman, geldim kondum ve film yine çıktı karşıma. Pek çoğunuz gibi Ay’a ayak bastığı şüpheli, bir nevi halk kahramanına dönüşmüş marka gibi bir ismi olan Amerikalı beyaz adam’ın ev halini, kabin halini, aydaki halini görmek çok çok umurumda olmadığından ertelemiştim araya birkaç film ve başka başka yazılar koymak suretiyle. En nihayet birkaç gün önce metanetle geçtiğim ekran karşısından, buruk bir şekilde de kalktım. Filmi beğendim beğenmesine de, uyarlanmış olduğu kitabını okumamış olmakla beraber, Armstrong’un her yerde karşımıza çıkan fotoğrafındaki buruk gülümseyişinin altında yatan trajedisini tahmin etmeyeceğim gibi yönetmenin bunu hissettirişindeki ustalığını beğendim en fazla. Bu yüzden Ay’da yürüsün yürümesin, bizim milli destanımız olmuş olsun olmasın bu senenin ağır toplarından saydığım bir film hakkında birkaç kelam etmeden duramadım. Filmin atmosferini(hem dünyadaki, hem kabindeki, hem de malum Ay’daki), senaryosunu, Linus Sandberg’in görüntü yönetmenliğini, oyunculukları, filmin geneline yansıyan hüzünlü havasını ve buna eşlik eden müziğini ayrıca çok beğendim. 

Filmin hikayesi sekiz yıllık bir zaman dilimine sığdırılmış. 1961 yılında başlıyor her şey, malum 1969 yılının temmuz ayında da sona eriyor. Bu zaman zarfında yaşananları izliyoruz ağır ağır; ağır çünkü Soğuk Savaş döneminde Ruslar ‘a karşı bir zafer olarak nitelendirilen, sonunda uluslararası bir müsabakada kazanılan en büyük başarıyla eşdeğer olarak görülen, milli ve manevi duyguları coşturan, Ay’da Amerikan bayrağını dalgalandıran, pek çok insanın bu uğurda canından olduğunu unutturmayan, adanmışlığın faturasının ağır olduğunu, bir de Armstrong ailesinin evlat acısı da hesaba katıldığında, filmin üzerine bir sis gibi çöken ağırlığın ve genel melankolik yapısının filmin olmazsa olmazı olduğunu düşündürtüyor. Bu duygu filmi sıradan bir Apollo filminden ve kahramanlık destanı yazmak gayretinden uzak tutuyor. Amerikan Başkanı Trump’ın içerik olarak Amerikan bayrağının çok az sallandırıldığını düşünerek filmi boykot ettiği düşünülürse, tersi orantılı olarak filmin başarısını hesaba katın diyeceğim. Bu duygularla başlayan film, benzer hislerle de son buluyor. İzlemesi güç, iki saat yirmi bir dakikalık süresiyle bir hayli uzun olan İlk Adam’ı başlıyoruz incelemeye.

EEE98B3B-7367-4BAA-B1FA-9E8403A991E0

NASIL İLK ADAM OLUNUR? :

1930 doğumlu Neil Armstrong otuz bir yaşında imiş filmdeki olayların anlatılmaya başlandığı tarihte. California’daki Movaje Çölü’nde yapılan bir deneyde atmosferden çıkan Armstrong çok da parlak bir başarı göstermiyor söylenenlere göre. Atmosferden çıktığında evine dönüp dönemeyeceğinden endişeli bir insan var neticede bir tenekenin içinde. Kendisi unutsa, sarsıntının ortasındaki tek adamın neler çektiğini izleyiciler olarak bizim hissetmememiz mümkün olmuyor. Gemini projesinde arka planda çalışacak bir mühendis arandığını öğreniyor aynı zamanlarda. Fakat kızı Karen’ın hastalığı taşınmasına mani oluyor. Teşhisin konduğu 1961 haziran’ından, yirmi sekiz ocak 1962 yılına dek topyekün sürdürdükleri hastalıkla mücadele süreçleri acı bir şekide sona eriyor. Karen, anne babasının evlilik yıldönümlerinin olduğu gün ölüyor ve çift bu günü tahmin edeceğiniz üzere kutlayamaz hale geliyorlar. İkinci çocukları olan Karen beyninin orta bölümünde yer alan kötücül tümör yüzünden hayatını kaybediyor. Dünyalar tatlısı biricik kızı için aynı zamanda mühendis olan baba Armstrong bizzat çalışıyor. Çeşitli çizimler görüyoruz masasının üzerinde, araştırmalar yapıyor, Kanada’daki hekimlerden ve onların çalışmalarından medet umuyor. Tüm bu çabaları Karen’ın ölümüyle son buluyor nihayet. Yas süreci 1963 yılında sonlanıyor ve Nasa’ya Gemini projesi için başvuruyor. Bir mülakat ki, düşman başına. Sert bakışlı, ciddi duruşlu bir sürü adam onu mülakata alıyorlar. Son derece aklı başında konuşarak, işi alıyor. Houston’ a taşınıyorlar. Eşi bir kez daha hamile kalıyor ve ikinci bir erkek çocukları oluyor Karen’dan sonra.

0DA13E55-A642-41CD-9D0B-20EE330B3351

İlk adamlık doğuştan, kadersel gibi faktörlerle gelişse de, astronot olmanın tüm bunlardan bağımsız çok ama çok çalışarak olabildiğini görüyoruz. Fiziksel dayanıklılık, zehir gibi bir zeka, irade ve çalışmak çalışmak çalışmak. Kendi aralarında konuşurlarken gitmekten çok, dönmenin güçlüğünden bahsediyorlar. En nihayet Gemini 8 dört mürettebatla uzaya fırlatılıyor. Fırlatma öncesi pilot kabinine girmiş olan davetsiz bir kara sineği öldürüyor Armstrong. Fırlatma başarılı oluyor olmasına, Houston’da gitar çalanlar, birbirlerini tebrikleyenler derken, korkunç bir sarsıntı içinde kalan astronotların kontrolü tekrar ele geçirmeleri bir hayli zamanlarını alıyor. Kendimi burada öldürmeyeceğim diyen Armstrong ve ekibi paşa paşa dönüyorlar dünyalarına. O kara sinek bir şeylerin habercisi oluyor aslında. Bunun benzeri pek çok an yaşanıyor film boyunca. Ölüm bir şekilde haber veriyor ben geliyorum diye. Bir şeyler ters gidiyor ve anlamamazlığa geliyorsunuz ya da canınız anlamak istemiyor bir şekilde. Her kayıptan önce tıpkı öncü rüyalar gibi kızı Karen’ı ya da onu çağrıştıran bir şeyleri görüyor Neil.

Başarısız Gemini 8 fırlatışından sonra düzenlenen basın konferansında kimi saçma sapan sorulara da maruz kalabiliyor astronotlar. Döndüğünüzde Tamrı’nın varlığını daha çok hissettiniz mi gibi kesin argümanlı sorular bunlar. Gazeteler “Uzaydaki Vahşi Gezintimiz” türünde başlıklar atıyorlar. Vazgeçmek nedir bilmeyen Nasa bu sefer de Apollo 1’i göndermek üzere çalışmalara başlıyor. Fakat henüz daha test aşamasında, dünyadayken, kapsülde çıkan yangın sonucunda oksijenin tükenmesi ile 3 astronot birden güle oynaya girdikleri kapsülde tutuşarak ölüyorlar. Aynı saatlerde Beyaz Saray’daki bir kokteyle katılan Armstrong gelen telefonla acı haberi alıyor. Başta kızı olmak üzere pek çok sevdiği insanın kaybından sonra bu bardağı taşıran son damla oluyor ve Neil çılgına dönüyor. Nasa’nın yaptığı en iyi simülasyondan bile canını zor kurtarırken, yaralı yüzüyle çılgınlar gibi eve geldiğinde ne yaptığını ne kendisi biliyor, ne de eşi. 

Apollo 11 kadrosunun oluşumu da bir başka tesadüf. Buzz örneğinde olduğu gibi. Astronotlar teker teker öteki dünyayı boyladıktan sonra, Neil ekibin lideri oluyor. Buzz’a, ay’a sen gidebilirsin dediğinde Buzz sesini çıkartamıyor. Böyle bir ihtimal aklında olsa bile, ilk defa söze döküldüğünden olasılığın bir ismi oluyor bundan böyle. Bunlar hırslı adamlar ve aslında hepsi başarı odaklılar. Birbirlerini kırmadan, centilmence yarışma gayretinde, korkunun ecele faydası olmadığını kulaklarına küpe yaparak ama bunca cefa karşısında yüzde yüz başarıyla isimlerini yazdırmak istiyorlar tarihin sayfalarına. Diğer yandan Buzz Aldrin ve Michael Collins var ay’a gidecek olan en son ekipte. Astronot, uzay, ay derken, kısmet de neyin nesi diyeceksiniz, ben de bilmiyorum öylesine içimden geldi söylemek. Kader kısmet diyerek ben burada bir melodrama imza atadurayım, ellerin ay’a ya da mars’a gittiklerini, Amerikan bayraklarını bir zirve bulamadıklarından tümseklere sapladıkları gerçeğini değiştirmiyor tüm bunlar. Armstrong en büyük acı derler, evlat acısını tattıktan sonra, tüm fırlatmalardan eve tek parça halinde dönmeyi başarabiliyor mesela, İşte tam da burada devreye giriyor kader faktörü.

7E43269A-28F1-4739-A1F8-FF10A9D11D2B

Filmdeki bir başka buruk ayrıntı, Armstrong’un en kritik anlarında kızıyla yaşadığı güçlü sevgi dolu anlarına tutunarak ayakta kalmasıydı. Her gittiği yere götürdü iki yaşında kaybettiği kızını. Ay’da yürürken bile kızının yaşadığı zamanlardan kalma, acıyla sınanıp yoğrulmadan önceki anıları geldi gözünün önüne. Peki ay’da yürümüş olmak ne derece mutlu etti onu? Kendisine verilen görevi tüm zorluklarına rağmen yerine getirmiş olmanın verdiği haklı gururun dışında, iki yaşındaki kızının ölümüne şahit olmuş bir baba olarak baktığınızda çok da mutlu olduğunu görmüyorsunuz aslında. Apollo 11 öncesi yapılan basın toplantısında Buzz seyirciye oynarken, son derece keskin cevaplarla yaklaşıyordu basına karşı. Ay’a giderken yanınızda ne götürürdünüz sorusuna karşılık olarak bir seçeneğim olsaydı yakıt alırdım cevabını verdi net bir şekilde. Halbuki kızı Karen’ın üzerinde isminin yazıldığı harflerden oluşan boncuklu bileziğini bıraktı ay’da yürürken. Yönetmen bu ve benzer sahnelerde yönetmenliğini konuştururken, evlat sahibi olmadan çocuğunu kaybetmenin ne demek olduğunu hissedebildik sayesinde.

Armstrong rolünde La La Land’den sonra yönetmen Chazelle’le ikinci defa aynı projede yer alan Ryan Gosling, Armstrong’a hayat verirken her zaman kontrollü bulduğum oyunculuğunda çıtayı yine kontrollü olmak kaydıyla bir adım daha yukarı taşıyor. Hüngür hüngür ağlıyor kızını toprağa verip, tek başına masasının başına geçtiğinde. Bir daha da kendisini kaybettiğine tanık olmuyoruz. Zaten en büyük acıyı yaşamış olduğundan hayattaki duruşu daha ciddi, insanlarla ilişkilerinde mesafesi bir hayli açık olan, duvarlarını örmüş bir adama dönüşüyor. Eşi Janet rolündeyse bir Golden Globe ödülü sahibi Claire Foy çıkıyor karşımıza iri mavi gözleriyle. O da payına düşen rolün hakkını veriyor vermesine de, geleneksel aile yapısının içinde kalan ve anne ve eş rolünden başka bir fonksiyonu olmayan eski yüzücü Janet’ın aslında evin yükünü çekerken ve çocuklarını yetiştirirken ne kadar da yalnız olduğunu görüyoruz. Kendisi gibi bir astronot eşi olan Pat ile konuşurlarken, Neil ile normal bir hayat yaşamak istediği için evlendiğini itiraf ediyor. Hayattan istikrar beklerken, istikrarlı bir adam tercih etmesine rağmen hayatın  genel istikrarı hususunda insanoğlunun öngörüsüzlüğüne şahit oluyoruz. Pat, normal bir hayatı olan kız kardeşinin kocasının dişçi olduğunu söylüyor. Her sabah muayenehanesine gitmek üzere eşini öptükten sonra ayrılan bir kocanın yanında, “Mission Mars” diyerek Ay’a gitmek üzere yola koyulan bir koca. İnsan her sabah Ay’a gidemez belki ama yaptığı iş uğruna aldığı risk, ülkesine, yöneticilerine ve tüm dünyaya karşı duyduğu sorumluluğun bir adamın özel hayatına ve sevdiklerine ilgi gösteremeyeceğinin bir kanıtı aslında. Nitekim onunla oyun oynamak isteyen büyük oğlu dışarıda oyun oynamakla yetiniyor. Babası ya hep meşgul ya da kederli. Ay’a fırlatılması gerekiyor, kendi gibi kozmonot arkadaşlarıyla uzay mekiğinin aerodinamiğini hesap etmesi gerekiyor, fırlatılma anında, öncesinde ve sonrasında yaptığı hesapların tutması gerekiyor, yoksa eve dönüş zor gözükebiliyor. Tüm bu zor şartlar altında evlilik nasıl devam edebilmiş diyeceksiniz, etmiş ama bir yere kadar. Filmde karı koca arasındaki ilişki çok da romantize edilmemiş. Ay’a gitmeden önce üzerindeki baskıdan ve aşırı stresten kendisini ailesine kapatıyor. Oğullarına söylemeden kaçıp gitme telaşına düşüyor. Janet onu uyarıyor geri dönmeme riskine karşılık. On gün gidiş ve bir aylık bir karartma yaşayacak eğer dönmesi mümkün olursa. Gitmek var, dönememek de var hesapta. Neil ve eşi Janet tüm tantana bitip de, sterilizasyon yüzünden bulundukları ayrı odalara rağmen ilk defa karşılaştıklarında filmde bahsedilmeyen ileride yaşayacakları ayrılığın ve aralarındaki mesafenin varlığına tanık oluyoruz bir nevi. Bir süre gözlerden uzak bir hayat yaşıyorlar Ohio’da taşındıkları bir çiftlik evinde. Kırk yıl süren evlilikleri 1994 yılında bitiyor. Boşanıyorlar. Neil 2012, Janet Shearon’sa 2018’in haziran ayında ölüyor. Onlardan geriye pek çok filme, romana ve tarihin sayfalarına konu olacak anılar, fotoğraflar ve iki de erkek evlat kalıyor: Eric ve Marc Armstrong.

SON SÖZ :

Ay’a iniyorsun, bir an sürüyor sadece. Seni bu ana taşıyan bir hayat bırakmışsın geride. Bütün bir hayatın boyunca buna hazırlanmışsın belki de. Yeri gelmiş, hayatındaki pek çok şeyi ihmal etmişsin bu uğurda. Ailen de sensizliğe katlanmış ve karın olası dönmeyişin ihtimaline karşılık kendini hazırlamış. Çocuklarının oynayabileceği bir babaları yokmuş etrafta, tam da oyun çağlarında. Pek çok Amerikalı, başta yazar Kurt Vonnegut olmak üzere Nasa’yı eleştirse de, bunca parayla ülkedeki açlar doyurulurdu, Rusya’ya inat, süper gücüz diye vergi mükelleflerine dayatılan faturaya değer miydi, ülke Vietnam Savaşı’nın içindeyken, Ay’a gitmek elzem miydi diye sorup dursanız bile, bir merak içinde başarmış olanın hayatını izlemeye, Ohio’lu Armstrong’un hayatına ait hiç bilmediğimiz detayları görmeye gidiyoruz sinemaya merak içinde. Olamayacağımızın yaşantısının nasıl bir şey olduğunu görmek telaşı var her daim olduğu üzere üzerimizde. Elbette iyi bir takım lideri var bu işin tepesinde. Bir yönetmen sineması izleyeceğiz First Man sayesinde. Çok da etkileyici müzikler eşliğinde. “The Landing” benim favorim oldu bile.

17699394-7970-4639-A9F7-912B7E507474

SPACE-US-HISTORY OF MANNED SPACE FLIGHT-APOLLO XI

D7897B71-CF60-48E9-B21B-581B7DFEE50B

7E255C77-81CC-4CBC-B016-65809D4BD162

D72F79E7-6275-4152-A5E6-B36C66C2626D

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

0BC3B313-28FC-4B57-8996-F0F300DA31DC

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS :

“Merhamet zorla gösterilmez, gökten yavaşça inen yağmur gibi düşer.”

“Bir başıma ağlarım dışlanmışlığıma, faydasız feryatlarımla rahatsız ederim sağır Tanrı’yı düşünce gözünden.” 

“Tereddüt bu dünyadaki meseleler için uygundur. Emin olmak kolaya kaçmaktır.”

“Birbirimizi bir yere kadar tanıyabiliriz. Tamamiyle tanımamız imkansızdır.”

“Hayat değişimdir.”

GİRİŞ :

Coen Kardeşler’in adı üzerinde kardeş kardeş çektikleri tüm filmleri bir defa ve kimi zaman birden fazla defa izlediğim için filmografilerine fena halde hakim olduğumu belirterek başlıyorum yazıma. Çok da beğenirim filmlerini. Ne mi vardır Kardeşler’in filmlerinin içinde; akıl başta olmak üzere zeka, sağduyulu ama güçlü bir reji, bir dertten anlama hali ki sormayın gitsin, sağlam bir kurgu, en ustasından çıkma görüntü yönetimleri, filmin yapısıyla özdeşleşen müzikler, yaratılan kaos içinde kaybolan çılgın karakterler ya da aşırı soğukkanlı, belki biraz pasaklı, bazen Diyojen kılıklı, hayata dair anlamlı bir takım sözleri en olmadık anlarda söyleyen ama ille de söyleyen, hayatı ya çok ciddiye alan ya da savsaklayan ve hangi özelliğiyle olursa olsun akıllarda yer eden karakterler. Inside Llewyn Davis’in Llewyn’i, Burn After Reading’in Chad’i, No Country for Old Men’in Chigurh’u, genel olarak tüm Fargo karakterleri, unutulmaz Dude, tabii ki Barton Fink…Hepsi bu mudur Kardeşler’i Kardeşler yapan, sivrilen ve akıllarda yer eden karakterler yeter midir bir filmi ölümsüzleştirmeye? Yetmez elbette, tüm bu saydıklarıma ek olarak, filmin senaryosuna hakimiyet diyeceğim o halde. Zekice diyaloglar, hiç bitmeyen ve hikayenin gelişimine katkı sağlayan ironi, hayatın tekdüzeliği içinde aniden gelişen olaylar, ölümler ve kayıpların ardından düşünen izleyicide oluşan hayatın ne olduğunu ve ne kadar(zamanla, miktarla değil) kaldığını sorgulatan dolayısıyla amacına ulaşan ve hedefini kalbinden vuran tatminkar ama kesin bir nokta konmamış sonlar. Peki Kardeşler ya da Diyojen, tüm Kinikler ya da Socrates ya da Foucault ne biliyorlardı ölümden sonra ne olduğuna dair? Hiç. Gittiklerine göre artık öğrenmiş olsalar bile, insanoğlunun tuhaf evhamları ve salaklıkları karşısında ses etmiyorlardır orada ne var ne yok diye. Kimse bir şey bilmiyor, sadece akıl yürütebiliyor, olabilir, olmayadabilir, bir simülasyon evreni içinde olabilir olmayadabiliriz diye. Bu hayattan sonra yeni bir hayat mı var yoksa ölüm kara ve karanlık bir kuyu, içine girildi mi çıkılmaz bir girdap mı ya da hayattaki tüm uğraşlarımız boşa mı gidecek, cennet mi cehnnnem mi, sen gidince namın kalsın diye pek çok şeye katlanmak için hayat çok mu kısa ya da gereksiz derecede mi uzun? Tüm bunların cevabını veren çıkmadı, doğrudur ama bu son filmlerinde ölüme kafayı takmış, belki ölüme çelme takmış Kardeşler-kim bilir belki de yaş kemale erdiğinden, bedenleri yok olduktan sonra bile filmleriyle anılmaya devam edecekler. O halde taraftarı değil aleyhtarı olarak diyeceğim ki durmak yok yola devam. Beraber yürüdük biz bu yollarda diyemeyeceğim sadece, çünkü ben kimseyle beraber yürümeyi başaramadım herhangi bir yolda. Görünüşe göre yürüyen de pişman, yürümeyen de. Filmin son hikayesinde yer alan insanlar ikiye ayrılır diyaloğuna nacizane bir şeyler ekleyeceğim ben de, insanlar kazanan kaybeden diye değil de, üreten üret(e)meyen diye ayrılıyorlar iki’ye. Biraderler üretenler sınıfına dahiller her halleriyle. İlk sıradan hem de. Şanslı ve ayrıcalıklılar bu nedenle. Filmlerini kovaladığım adamların filmleri hakkında iki satır geveleyeceğim, bulacağınız yanlışlarımı, yazımda beğenmediğiniz tarafları unutun gitsin, atın çabuk denize. Anadolu çocuğu musun, su birikintisi mi yok çevrende, tamam o halde tuvalete at ve sifonu çek üzerine. Beni unut, yazdıklarımı unut, söylediklerimi de, adım kalsın dilinde. Ah o göndermeler olmasa, yaşanmaz bu evrende. İlk giden olurum Diyojen’in gittiği yere.

FİLMİMİZE GELMEDEN :

Filmi hikaye hikaye yani bölüm bölüm mü anlatmam yoksa bir bütün halinde mi ele almam gerektiği hakkında bir fikrim olmasına az sonra karar vereceğimden, daha önce film üzerine yazılmış hiçbir eleştiri yazısını okumadığımı belirterek başlıyorum yazıma. Neden mi okumuyorum, çok bildiğimden değil, herkesten çok bildiğimden de değil, sadece etki altında kalmamak için. Biraz IMDB puanı etkiliyor beni o kadar. MUBI puanlamasına da bakıyorum. Ama ben sevmişsem, oralı olmuyorum. İzleyip de beğenmediğim hiçbir film hakında da kalem oynatmıyorum. Filmlerle ilişkim çıkarsız bu anlamda. Hep söylediğim gibi kim ne derse desin, hep olduğu üzere kafama göre hareket ettiğimden ne hissettiysem onu yazıyorum buraya. Bunun yanısıra fikirlerimin sadece bana ait olması fikri bile beni son derece memnun edebiliyor çoğu zaman. Bu ara sıkça sorulan sinema yazılarınıza ara verdiniz mesajlarınıza istinaden de şunu söyleyeceğim, bir başka yerde yazmıyorum, istemiyorum da. Çünkü bu siteyi ben kurdum, her satırında ve pek çok fotoğrafında emeğim var. Sırf kendimi ait hissedeceğim, daha çok okunacağım ve adım kalsın diye yazılarımın oraya buraya gitmelerini istemiyorum, ben yuvamı bir şey uğruna dağıtmıyorum anlayacağınız. Hepsini sonuna kadar ve hastalıklı bir şekilde sahipleniyorum tabiatımdan kaynaklı. Bu şekilde de her yazımı kendimce bir tutkuyla kaleme alıyorum. Mütevazı bir okur kitleme kalbimi açmış oluyorum böylelikle. Az bir bedelle kurtuluyorum anlayacağınız. Bir başkasının bunu kullanmasına izin vermeye gönlüm razı olmuyor. Kalp benim, hayat benim, site benim. Ben böyleyim. Başka türlü yazdıklarım, ben olamaz ki! Demişti bir song writer(bu ünvan daha çok yakışır, bakınız Bob Dylan bu ünvanla bir adet Nobel sahibi olmuştur) bir dizesinde. Dolayısıyla sonuna kadar ben, ben olarak kalmaya çalışacağım, başka türlü beni okumazsınız, merak etmezsiniz, önemsemezsiniz ve küçümsersiniz. Size ve tüm dünyaya çalım atmadan, beni gözünüzde büyütemezsiniz. Bu ne biçim sinema yazısı, kendini anlatmış sadece deseniz de, ben böyleyim işte. Benden nefret etseniz bile, başladınız mı sonuna kadar okuyorsunuz bir türlü. Sağ olun, var olun, dünya dursun siz sağlam durun. Ama her fani bir gün ölümü tadacaktır, tıpkı altı Vahşi Batı hikayesinden oluşan Coen Kardeşler’in her bölümünde gerçekleşen ve hiç beklenmeyen bir veya birden çok ölümün gerçekleştiği filminde olduğu üzere. İlk bölümünden başlayalım anlatmaya o halde.

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

İLK HİKAYE : The Ballad of Buster Scruggs

Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin fiziksel olarak Stan’ini andırıyor filme ismini veren karakter Buster Scruggs rolündeki Tim Blake Nelson. Şarkılar söyleyen, bir müzik aleti çalan, temiz, özenli, beyaz kovboy kostümleri içinde kendine güvenli, her attığını vurduğundan bir gün vurulacağını hesaba katmayan, sonsuza dek rakipsiz kalacağını sanan, bu gerçekleştiğindeyse şaşkınlık yaşayan, öyle de göklere yükselen bir karakter karşımızdaki. Güzel bariton sesiyle şakıyan ölüm habercisi San Saba Bülbülü(Teksas’ta bir şehir) Scruggs, yaşlı atı Dan’in yoldaşlığında aşıyor uzun ve tekdüze manzaralı yolları. Silahsız kaldığı zamanlardaysa Arşimetçi bir takım taktikler kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan iyimser yanıyla gidiyor diğer tarafa. Yani cennet kısmına. Geçmişte kalan bütün alçaklıkları kırmak umuduyla. Genel olarak beğendiğim, sevdiğim ama en sevdiğim bölüm değildi. Tim Blake Nelson başta olmak üzere, yan karakterler de bir o kadar başarılı idiler. İlk girdiği bardaki saçı sakalı birbirine karışmış adamlar, poker masasındaki rakipleri, düello yaptığı kovboylar ve manidar sözlü şarkıların icra edilişindeki doğallık ister istemez gülümsetse de, barın tepesine çıkmış şarkı söylerken, yarattığı coşkuyla bir pop ikonuna benzer Scrubbs. Surly Joe’yu seslendirirken, benzeri şarkıların olası doğumuna tanıklık ederiz. Bir adam öldürürsün ve hakkında şen şakrak bir parça yaparsın. Herkesin arkasından ağlanacak diye bir şey yok.

27444293-B4C0-47F4-BC2F-7C06A9EC4207

MV5BNTJlOTllZTYtNjcxOC00ZGM1LWE5ZWItNGFjYzI3MjI3NjhjXkEyXkFqcGdeQXVyNDI5MDQzNzM@._V1_

İKİNCİ HİKAYE : Algodones Yakınları

Yuma, Arizona’yla sınırdan komşu bir Meksika kasabası imiş Algodones. Bir sahnesiyle kahkahalara boğulduğum, herkese de anlattığım, tuhaf karakterle bezeli, James Franco’nun harikalar yarattığı, Western türünde cool kovboyluk nezdine nasıl erişildiğinin tarihini yazdığı, bahtsızlık bu kadar mı olur dedirten, bir de ölmeye saniyeler kala bile erkeğin güzel bir kız gördüğündeki hislerini bizlerle paylaşan en tatlı bölümdü. Tavaya geldi diyerek tavaları giyip elinde tüfekle kovboyu delik deşme gayretine girişen banka memuru deli ihtiyar ve ilk seferinde salya sümük ağlayan asılacak adam. Daha da pek çok absürtlük barındıran, çekirgenin gerçekten de ancak birkaç kez sıçrayabileceğinin kanıtı ve şerbetlenen ruhların ölüme karşı bile kayıtsız kalabileceğinin anlatıldığı benim de en sevdiğim bölümdü.

98668BB3-993C-4904-8B84-7CAA942843E3

ÜÇÜNCÜ HİKAYE : Ekmek Teknesi

“Yol kenarındaki kavak ve çamlar insanın geçişine kayıtsızdı” diyen satırlarla başlıyor bu bölüm. Malum haber alma araçlarından duman hariç pek çoğunun bulunmadığı, insanların at arabalarıyla seyahat edebildiği bu zamanlarda meşhur oyuncu, konuşmacı ve gösterici olarak lanse edilen hem iki kolsuz hem de iki bacaksız bir sanatçı olan gencin performansını ateş başında izlemek için toplanmış seyirciden para toplayarak geçinmeye çalışan tek kişilik kumpanyanın yöneticisi rolünde ise Liam Neeson var. Ekmek teknesi rolündeyse bir at arabası. Kaba saba, konuşmayı sevmeyen, konuştu mu sığlaşan, ihtiyaçlarını genelevde karşılayan, amacı para kazanmak olan bir müessesenin sahibini canlandırıyor Neeson. Bir filozofmuşçasına konuşan artistse içinde var olan bilgeliği paylaşıyor üzerine bir şey koymadan. Yine de tesirli sözler bunlar ve nereden geldiği bilinmese de aslında uzuvları eksik bir delikanlının feryatlarını dinliyoruz onun etkileyici sesinden. Havalar soğuyup, seyirci sayısı azaldığında kumpanya sahibi başka bir çıkar yolu arıyor ve gösterisi için hesapçı bir horoz satın alıyor. Gagalayan geometriciyi besliyor yemlerle bundan böyle, sanatçısını besleyeceğine. Bir gün geliyor, gözden düşmüş, artık ona para kazandırmayan sanatçısını yüksekçe bir yerden atıveriyor aşağıya. Merhametsiz bir Hollywood  prodüktörünü anımsatıyor müessese sahibi. Ha kafesteki horoz, ha gösteri dışında konuşmayan ve bırakıldığı  yerde kalakalan artist,  ikisi de aynı değerde müessese sahibinin gözünde. Gözden düştüğü takdirde horozun akibeti de benzer olacak. Suyundan çorba, etinden akşam yemeği yapılacak. Ölüm ilk defa nankör bir işverenin elinden gelmiş oluyor böylelikle.

DÖRDÜNCÜ HİKAYE : Altın Dolu Kanyon

Sadece iki karakterin var olduğu nefis bahar manzaralı bu bölümde, maden arayıcısı rolünde Tom Waits’in yer aldığı, Jack London’dan uyarlanan tek hikaye olan “Altın Dolu Kanyon”, hayatını bu işe adamış, yalnızlıktan kendi kendine konuşan ve her cümlesinde kutsal sayılan Mother Machree’ye teşekkürü borç bilen, ne yaparsa yapsın doğanın düzenini sarsmadan yapmaya çalışan(baykuş yumurtalarının dördünü yuvasından çalmaya çalışırken anne ya da baba baykuşa yakalandığında itinayla pazarlık yapmaya çalışır, dört yumurtanın üçünü yerine koyar, tekiniyse kendisine yumurta kırmak için saklar), tek derdi altına dolayısıyla madene kavuşmak olan adam, onu sırtından vuran genci vurduktan sonra kurda kuşa yem etmeden gömer kendi elleriyle. Vicdanı bundan sonra onu sırtından vuracak olan başka hainlere de aynı merhametle yaklaşabilecek midir, görmemiz mümkün olmaz.

9DBDD1DE-5E5F-433C-BF36-CD7E0193E9E9

BEŞİNCİ HİKAYE : Endişeli Kız 

Sıkıcı bir ailenin yanında kiracı olarak yapılan konaklamanın ardından, ağabeyinin iş ortağıyla evlendirilmek üzere yeryüzündeki belki de tek akrabası ile Oklahoma’ya doğru kafilelerle birlikte yola çıkan Alice Longabaugh’un(tatlı Zoe Kazan) abisinin koleradan hayatını kaybetmesi sonrasında nereye gideceğini bilemediğinden kafileyle beraber yola devam edişini ve bu esnada kafilenin başındaki ikinci adam olan Billy Knapp(bir başka tatlı Bill Heck)’le yakınlaşmasını ve kız tam da aşkı bulmuş derken saçma sapan bir şekilde gelen intihar gibi ölümüne şahit oluruz. Filmin en romantik hikayesinde de bir ölüm vardır ve çok rahatsız edici bir şekilde gelir. Senaryo bize seven de ölüyor, sevmeyen de, sevilen de ölüyor sevilmeyen de, genç de yaşlı da, iyi de kötü de, Tanrı’ya inanan da inanmayan da diye avutur ya da silkeler, orası size kalmış. Herkes ölecek ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimizden şaşırıyoruz sadece ani gelenle. On beş yıldır yollarda kafile güden, ailesiz ve yerde uyuyan bir adam tam da ona göre olan, rahatlıkla iletişim kurabildiği, birlikte rahat edebileceğini umduğu bir kız bulmuşken, onu kaybediyor. Bu işten tek karlı çıkansa yaverini kaybetmeyecek olan Bay Arthur oluyor. Belki de beraber hiç rahat edemeyeceklerdi, iyi ki kız öldü de demek vicdansızlık olacağından ilk defa bu bölümde ölümün karşı tarafın tepkisini göremeden de yaratacağı hayal kırıklığı üzerinde duruluyor. Ve hepsi o köpek yüzünden. Bir köpek havlar, bir kız ölür tam da evlilik teklifini kabul etmişken.

ALTINCI BÖLÜM : Ölü Bedenler

Siyah at arabasının içinde, şoförünün sütüne havale, önce sakin sakin sonra dört nala vaziyette seyahat etmekte olan beş kişiden ikisinin ölüm meleği ya da ruh toplayıcı olarak nitelendirildiği, üstelik birinin İngiliz birinin İrlandalı olduğu ve Kardeşler’in Ingmar Bergman’ın Yedinci Mührü’ne alenen bir gönderme yaptıkları bölümle bitiyor film. Dilinin buğusuna kapılan ve bir süre sonra yaşamlarındaki son itiraflarını bile birbirlerini iğnelemeden ve küçümsemeden yapamayan, hayatının sonlarına geldikleri anlaşılan üç yolcunun hikayelerine tanıklık ediyoruz sırayla. Üçü de birbirinden zor olan kişilikler bir bir çözülüyorlar konuştukça, kibirlerinden soyundukları anda da o dar kapıdan geçmek zorunda olduklarını kabulleniyorlar. İlk çözülen, çenesi en düşük fakat konuşmaya en çok ihtiyacı olan tuzakçı oluyor. Bir yerli kadın ile aynı kulübeyi paylaşan tuzakçının hayatı Kırmızı Başlıklı Kız’ı esir almış Avcı kurdun arasındaki ilişkinin bir benzeri sanki. Kulübesindeki Kız’ı esir alarak nefretini kazandığı gibi, o olmasa sadece rüzgarın sesini dinleyeceğinin bilincinde, fakat Kız bir şekilde kaçıp kurtulana dek yalnızlığını onunla doldurabilmiş bir şekilde. Üstelik bunu birbirlerinin dillerini konuşmadan yapmışlar yıllar boyunca. İkinci itirafçı ise ahlaki hijyen kaygısı taşıyan bir Lady. Ruhsal ıslah konusunda uzman olan kocasının varlığıyla övünse de, geçinemedikleri kadının son üç yılını kızı ve damadının yanında geçirmesinden anlaşılıyor. Şimdiyse dörtnala gidiyor kocasının yanına. Üçüncü kişiyse ketum ve kumarbaz bir Fransız. Nuh’un Gemisi’nin içinde arabacının kırbacıyla coşan atların dörtnala yol alışıyla, politikamız böyledir diyen arabacının göstermediği yüzüyle varıyorlar varacakları yere. Kapı kapanıyor ve film başladığı gibi iyi bir jenerikle son buluyor. 

Ölüm her şekilde, her yerden bir şekilde çıkacak karşımıza. Sakince gelmesini umut ediyoruz sadece.

7F6730D3-D5BB-4707-965E-EEAF9B332B2A

5D2A612C-5E62-4628-9EE6-96A3F815F481

DÜNYANIN UZAK UCU, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : CANCUN, CHICHEN ITZA ve ALFREDO

20181105_181315-01

DÜNYANIN UZAK UCU, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : CANCUN, CHICHEN ITZA ve ALFREDO

GİRİŞ :

Çok uzun sürmeyeceğini düşündüğüm bir uçak yolculuğu sonrası Mexico City’den mecazi olmayan anlamda yükselerek Yucatan Yarım Adası’nın kuzeydoğusunda yer alan Cancun’a varacağımı umuyorum. Havaalanında vakit geçirmeye çalışıyorum. Geçirebiliyorum da. Karayipler’e kıyısı olan Cancun’u ise aşağı yukarı hayal edebiliyorum. Lüks otellerin sahillerini süslediği deniz kum güneş cenneti bir sahil şeridiyle karşılaşmayı umuyorum. Bir nevi Antalya, Kemer. Nihayet Karayipler’de denize girebileceğim. Palmiyeler, yüksek ağaçlar, zenginler ve hem zenginlerden hem zenginliklerden beslenenler. Havaalanına indiğiniz anda yalnız gelir düzeyinin değil, eğitim seviyesinin de yükseldiğini anlıyorsunuz. Mis gibi bir havaalanınca sarılıp sarmalanıyorsunuz. Akvaryumun içinde yürüyorsunuz hissi veriyor ortam, tuvaletleri de pırıl pırıl. İngilizce konuşabilecek birilerini kolaylıkla buluyorsunuz. Genel olarak her yer turist. Geniş bulvarlarında karşıdan karşıya geçerken aynı yüksek gelire sahip araç sahiplerinin hızlı giden araçlarının altında kalmamak içinse özel bir çaba sarf etmeniz gerekiyor. Hiç durmadan çalışan ring otobüsleri hiç durmadan müşteri kovalıyorlar. Size korna çalmalarının nedeni ise para kazanmak. Başlarda alınsam da bir süre sonra umursamaz oluyorum. Öyle ki gittiğimin ilk akşamı neşeli otobüs şoförleriyle sohbet etmek eğlenceli bile oluyor. Herkes sarhoş diye işaret ediyor bir tanesi. Gerçekten de öyle. Hava güzel, ortam nezih, Florida’dan gelen Amerikalı turistlerle durakta hiç durmadan gülüyoruz. Kimse neye güldüğünü bilmiyor. Kadınlar bayılacaklar gülmekten. Ben az evvel yine yemeklerini sevmediğimden aç karnına içtiğim şaraplardan çok güzelim. Şoförler ayık ve onlar da gülenle gülüyorlar. Keşke bir otobüse binseydim diyorum içimden. Daha çok gülerdim. Kalabalığız da. Kimsenin neden olduğunu bilmeden gülmesi güzel. Tek derdim bindiğim takdirde nereye gideceğimi bilemiyor olmak. Sırıta sırıta beş dakika mesafedeki otelime varıyorum. 

Baştan söyleyeyim ikinci gün aldığım Chichen Itza turu, Cancun’da kaldığım otel ve plajı dışında bir yer göremedim. Çarşısına bile inemedim. Çünkü vaktim yoktu, çünkü canım çarşı pazarında dolaşmak istemedi. Ne mi yaptım, bavuluma bir bikini bile koyamadığımdan otelin içindeki butikten kan kırmızısı bir bikini satın almak zorunda kaldım. Sonra da bir bira aldım ve sahilde içtim. Dev dalgalarının bikinilerin altını ve üstünü sevmeyen kollarınca bir saat boyunca sarıldım. Tabir-i caizse donumu toplamaktan sıkıldığım anda da deniz sefamı sonlandırdım. Sonra da bir kez olsun downtown’una inmeliydim diye kendi kendime hayıflandım durdum. Fakat söyledim ya, inmedim.

20181105_210143-01

20181105_233359-01

Chichen Itza turunu nasıl satın aldığımla başlayalım önce. Sahilde satış yapan bir Meksikalı’dan aldım. Bir miktar kapora karşılığında sabahın köründe buluşmak üzere randevulaştık. Önümde bir akşam var sadece. 1984 yılı yapımı Against All Odds burada Cancun’da ve Chichen Itza’da çekilmişti. Düşük imdb puanlı bir filmle vakit geçirmek istemiyorum diyorsanız eğer, fimle aynı adı taşıyan ve Phil Collins’in seslendirdiği şarkının klibinde de var Cancun ve Chicken Itza. Filmin çekilmiş olduğu tarihten 33 yıl, benim filmi izlediğim tarihten aşağı yukarı otuz yıl, burada bulunma isteğimden de 15 yıl sonra, yani yarın Chichen Itza’da olacağım. Heyecandan öte şeyler hissediyorum yarına dair. Tur satın aldığım için nasıl gideceğim derdim de olmadığından Cancun’da bile derin derin düşünmeme neden olacak şeylerin içinde boğulmak üzere başlıyorum kendimi sorgulamaya. Ne derler hani, geçmişin de gelir seninle ve sen nereye o oraya. Taşıyorum onu sırtımda gücüm yettiği kadar. Yetmediğinde de içiyorum bolca.

GELİŞME ya da GELİŞEMEME :

Hiç uyumadım. Hiç ama. Bu yüzden de kolay oluyor sabahın köründe kalkıp duş almak. Duş almazsam günü bitiremeyecekmişim gibi geliyor. Ya da hiç başlayamayacakmış gibi. Kahvaltı edecek fırsatım yok. Otelin önüne çıktığımda bir minivan var beni bekleyen. İsmimi telaffuz edemeyen görevli ile maceramız başlıyor. Otel otel gezdirildikten sonra, en nihayet koca bir otobüsün içinde buluyorum kendimi. Gelenler Meksikalı ya da İspanyolca konuşan ülkelerden gelmişler. Bizi bizimki gibi onlarca otobüsün bulunduğu toplama kampı gibi bir yere getiriyorlar. Burada sıraya girin, sıra size gelince kalan ücretlerinizi ödeyin ve on dakika sonra da otobüslerinize binin diyorlar. Nasıl yaptığımı anlamadan yapmayı başarıyorum. Kalan 450 pezoyu ödüyorum. Bir kız yaklaşıyor yanıma ve gideceğiniz yerde içecekler çok pahalı, bu yüzden size teklifimiz olan sınırsız içecek için para ödemeniz gerek diyor. Kabul dediğimde bir bileklik geçiriyorlar bileğime. Cüzdanımı açıyorum ve acı gerçekle yüzleşiyorum. Cüzdanımı kasaya bırakmış ve de yanıma çok az para almışım. Aaaa diyorum kıza, no money, I mean very very less money, take this diyorum. Noo diyor, yeeesss diyorum. Ne yapıp edip bileklikten kurtuluyorum. Görevliler edepsizliğim karşısında(napim çok çaresizdim), nereli olduğumu soruyorlar. Bulgaria diyorum. Ooooo diyorlar birbirlerine manidar bir bakış attıktan sonra. Ülkemi yalan atmak suretiyle en iyi şekilde temsil ettiğimi düşünüyorum. Bir an düşündüm ve Türkiye diyemedim. Sen onca yol gel, bileklikleri yırttır parasızlıktan. Öte yandan kartlarımı da bıraktığımı hatırlıyorum güvenli olsun diye ve de kredi kartlarımı da. Tanrım yanımda pasaportum bile yok. Dünyanın orta yerinde parasız pulsuz ne yapacağım ben gün boyunca? O kadar az param var ki cebimde. Dönsem, çıktım bir kez yola, dönemiyorum da.

20181106_193413-01

20181106_182626-01

Beni içecek almayan daha doğrusu alamayanların bindirildiği fakir otobüsüne layık görüyorlar. Rehber burada bekle diyor, sonra da nereli olduğumu soruyor. Az evvelki içecekçilerin duymayacağından emin olduğum anda Turkey diye fısıldıyorum. Uzakmış diyerek yanımdan ayrılıyor. Tuvalete gidiyorum fakat leş gibi. Yolda altıma yaptığım takdirde bile kendim için daha hayırlı olacağını düşünüyorum. Zaten fakir otobüsüne bindirilen toplama kampı sakinleriyiz. Sorun olmayacakmış gibi geliyor. Geçiyorum sırama. İnsanların Chichen Itza’ya giderken beraberlerinde götürdüklerine bakıyorum. Eli kolu dolu adamların poşetlerinin içinde neler yok k! Paket paket cipsler, kolalar, termoslar…bunlar daha çok piknik havasındalar diyorum. Sonra da mütevazı boyutlardaki sırt çantamın yani çıkınımın içinde olanları düşünüyorum. Bir küçük şişe yarılanmış su ve leblebi. Napim yani konserve filan mı taşısaydım yanımda? İşin kötüsü yiyecek ve su alacak param da yok. Bunları düşünmemeye çalışıyorum. Rehber beni öne oturtuyor. Nedenini sonradan anlıyorum. Bir Japon turist var genç bir çocuk Tokyo’dan gelmiş, bir Rus kız ve onun Kanada’dan geldiğini söyleyen ama Ermeni asıllı erkek arkadaşı, bir de ben varız İspanyolca’nın İ’sinden anlamayanlar olarak. Bizi önlere serpiştiriyor Alfredo Alfredo. Alfredo rehberimiz bu arada. Size ondan uzun uzun bahsedeceğim merak etmeyin. Çünkü buna değiyor her anlamda. 

Otobüsün ön sırası rehbere ait olduğundan ikinci sırada sağ tarafta bulunan ikili koltuğu kaplıyorum tek başıma. Benim hizamdaki tekli koltukta da bir hemcinsim var. O da yayıla yayıla oturuyor tek başına. Arjantinli. Alfredo başlıyor anlatmaya, önce İspanyolca, sonra İngilizce. O konuşurken ninni etkisi yapıyor sözleri ve göz kapaklarım kapanıyor. Uyuyacaksan arka tarafa geç diyor. Despotluğu da var yani. Yok mok diyorum, mok kısmından anlamıyor. Birkaç yudum su içiyorum. Malum suyum da az. Bir tuvalet molası veriyor ve Yucatan bölgesine doğru yola koyuluyoruz. Alfredo yol boyunca Mayalar’ı anlatıyor, takvimleri, gelmişleri, geçmişleri derken bana bakıyor ve ben de anlatarak para kazanıyorum diyor. Başarılı buluyorum onu. Sınır gibi bir yere geliyoruz, bir an aklıma Doğu ve Güneydoğu seyahatlerinde bolca yaşadığım jandarmanın yaptığı kimlik kontrolleri geliyor. Derhal panikliyor ve Alfredo’ya yanımda kimliğimin olmadığını söylüyorum can havliyle. O zaman diyor buradan direk ya Honduras ya Guatemala’ya gönderiyoruz sizi diyor. Sonra da kahkaha atıyor. Dünyanın en çok cinayet işlenen yerleri hep Kuzey Amerika’daymış, suç işleme oranının en yüksek olduğu yerleri anımsamaya çalışıyorum, sanıyorum buralardı. Konum olarak yakın, maddi olarak parasız da olunca insanın aklına kötü kötü şeyler geliyor. Kimseler yüzüme bakmayacaktır diye iç geçiriyorum. Lisan da bilmiyorum. Alfredo’nun işi başından aşkın, benimle mi uğraşsın? Kumruluktur çöküyor üzerime. Macera isteyen bana takılabilir rahatlıkla, yalnız başı boktan kurtulmayabilir bu arada. Sıradan bir hayattansa bir de bunu denemelerini tavsiye edeceğim buradan. Şartlarımsa şunlar olacaktır; beraberinizde getireceğiniz kısıtlı miktarda yiyecek ve su ve en önemlisi de daha fazlasını almanıza imkan vermeyecek miktarda çok az bir para, sizi tanımlayacak bir kimlik kartınız ya da pasaportunuzu kesinlikle yanınızda bulundurmamanız ve benim çıkartacağım hır sonrasında küsüp yollarımızı ayırıp benim uzaktan kıs kıs gülerek sizi takip etmem. Sonra barışırız gene. Ne olacak ki? Yıllarca anlatırsınız beni. Herkese. Unutulmayanınız olarak kalırım her şekilde. İnsanlar üzerinde yarattığım bir başka yıkıcı etki de bu olsa gerek.

20181106_174746-01

20181106_173546-01

20181106_172343-01

20181106_173414-01

Fakat bu durum benim parasız olduğum gerçeğini değiştirmiyor tabii. Nihayet karaya ayak basıyoruz. Leblebilerim de azalmış görünüyor. Valladolid’de ufak bir şehir turu atıyoruz. Kilisesi, parkı ve genel olarak tüm civarı sokak satıcılarıyla dolu. Turistik gezi amaçlı gelen çoğunluğun internette paylaştığı fotoğraflardaki satıcı kadını ve sakat arabası içindeki adamı görüyorum. Ya zaman durdu ya da benim kafam karıştı burada. Buradaki herkesi tanıyor gibiyim ya da daha önce izlediğim bir filmin tekrarı oynuyor karşımda. Benden bir şeyler satın almamı istiyorlar, diyorum ki benim durum daha feci. Alfredo ilerideki bir dükkanda satılan lezzetli çikolatalardan bahsediyor. Milliyetçi bir tavırla çikolata bizden çıkmıştır, sanılanın aksine İsveç’ten değil, biz kakao ve kahve diyarıyız diyor. Biz o inadı baklavada sürdürüyoruz hala demiyorum ama ara ara benim yanıma gelip tip tip laflar etmesi hoşuma gidiyor. O bilmiyor ama ben onun her sözünü aklıma yazıyorum. Fakat çikolata alacak param olmadığından kös kös geri dönüyorum. Kiliseyi geziyorum serbest zamanda, parkın içinde dolanıyor ve biraz fotoğraf çektikten sonra da hep beraber çılgınlar gibi otobüse doluşuyoruz. 

Yemek molası veriyoruz nihayet. Güneşin alnında ve hediyelik eşya dükkanının önünde tuhaf bir takım deneylere tabi tutuluyoruz. Tütsüler, kokular, kutsamalar filan derken mağazaya buyrun diyorlar. Allah’tan fakir tur, kimse bir şey almak istemiyor. Açız diyoruz Alfredo’ya. Daha Maya takvimine göre doğum haritanızı çıkartacağız diyor. Yanımda para yok, sonra veririm diyorum. Tamam diyor. Doğum haritama göre ne çıktığını sizinle sonra paylaşacağım ama şimdiden 300 pezo borç yapıyorum. Alfredo bizi restorana gönderiyor. Uzun uzun masalarda illa garsonun dediği yerlere oturtuluyoruz. Baş köşeye geç diyor, nasılsa yanıma kimse gelmeyeceğinden. Zirvede yalnızım. Herkes birbiriyle konuşurken, ben senfonilerini dinliyorum. Anlamıyorum ama yine de kendimi mutlu hissediyorum bilmediğim bir nedenden ötürü. Yanıma Hintli sandığım iki kız, diğer yanıma da karı koca sandığım bir çift oturuyor. Ben bu kutsal dörtlüyü açlık, susuzluk ve beynime işlemiş parasızlığımdan bir aile olarak hayal ededurayım, çiftlerin birbirinden bağımsız olduğunu öğreniyorum. Ama illa çift olduklarını. Bu işe en çok sevinen kişi anne figürüne yakıştırdığım kız oluyor. Sevgilisiyle aralarında bir hayli yaş farkı olduğunu tacoları yedikten sonra kavrıyorum. Diğer yanımda oturan kızlara nerelisiniz dediğimde Acapulco’luyuz diyorlar ve benim kardeş sandığım bu iki kızın da gay couple olduklarını anladığım anda yani dudaktan öpüştükleri ana denk geldiğimde Alfredo da bize şahitlik ediyor. Şaşırıyor ama umursamaz davranıyor.

Gelelim Maya yemeklerine. Domuz eti mi tavuk mu diye sorduklarında tereddütsüz tavuk desem de kokusu domuz etinden farksız olduğundan yiyemiyorum. Tatsız pirinç pilavı ve yeşil soslu makarnaları da yenmiyor. O korkunç fasulye sosları da ve de soğanlı sosları ki o en fecisiydi. Lahana salatası yenilebilinir ve haşlanmış karnabaharları da. Ama ben sonunda taco yiyerek kalkıyorum masadan. İçecek istiyorum, bir kola ve onunla yiyorum tacolarımı kös kös. Sofradakiler beni inceliyor. Ben de onlara tuhaf geliyorum. Sen okyanusu aş gel, hep aç kal. Bir şey yiyeme. Yanımdaki kızlar bir kolayı beraber içiyorlar, birkaç kişi daha var içecek isteyen. Onun dışında söylediğim gibi biz fakir bir turuz ve bahşiş filan bırakmadan masadan kalkılıyor. Kendimize göre bir şeyler bulunca yiyen, pahalı olduğu için bira söylemekten kaçınan bir cumhuriyet kurmuşuz kendimize. Fakat bu durum beni rahatsız etmiyor, bilakis memnun oluyorum. Natürel bir tablo çiziyoruz dışardan. Hem merak var işin içinde, hem de parasızlık. Gelmişiz buralara kadar. Tatlı da mı yoktu diyeceksiniz, vardı diyeceğim. Adı gibi “pelte”. Çantamda kayısı var mıydı diye düşünmeye başlıyorum. Malum leblebi, taco ve pepsi kola yedim içtim şu saate kadar. Alfredo’ysa karnı şiş ve bir Osmanlı mutfağından kalkmışçasına mutlu bir vaziyette biniyor otobüse. Ne yemiş olabilir ki diye düşünüyorum bu kadar. Bulamıyorum. Ne vardı ki? Siz var ya siz ördekli topik yemediniz daha Mürver’de. Parmaklarınızı da beraberinde yemiştiniz kesinlikle.

Otobüse binen bir Maya bize yerel içkilerinin tanıtımını yapıyor. Hazım için bire bir hem de lezzetli olduğunu söylüyor. Allah’a şükür yediğim tacolar ve ona eşlik eden kolam hazımsızlık yaratmadığından bir şikayetim yok. Şişelerin üzerine Valladolid’de otobüsten inerken çekilen fotoğraflarımızı koyup satmaya çalışıyor. Fakir olduğumuzdan alamıyoruz. Alfredo’ya bunu da sana borçalansam, otelde veririm diyorum. Hangi oteldi diyor, adı aklıma gelmiyor. Ama otelde var değil mi diyor, var ama pezo olarak değil diyorum. Dolar da olur diyor. Dolarım da yok, sadece euro’m var diyorum. Tuhaf tuhaf bakıyor bana. Bir Meksikalı’nın Türk’le imtihanı ağır olabilir bazen. 

Nihayet araç mezarlığını andıran Chichen Itza’dayız. Alfredo gerekli talimatları veriyor. 30 numaralı otobüs diyor, buradan hareket edeceğiz geri diyor. Diyorum ki ”Alfredo, no money, no credit card, no identity, no passport, no language, no family, no friend, please don’t forget me here”. Öylece bakakalıyor Alfredo Alfredo. Tek bir laf etmiyor. Aslında söyleyeceği çok şey olsa da, susmayı yeğliyor. Öpüşen kızlara da aynı şaşkınlıkla baktığını anımsıyorum. Ve susmuştu. Erkeklerin kadınlarla baş etmesi öyle güç ki. Birisi okyanusu aşar elinde küçük bir cüzdanla başına dert olur param otelde diye, bazısı da kızları öpmeyi yeğler. Alfredo ne yapsın! Kanının son damlasına kadar hepimizi idare ediyor.

Otobüsten iner inmez otobüsün kıymetini anlıyorum. Dışarıda küçük çapta bir cehennem havası var. Kasım ayı böyleyse, yazları ne yapıyor bunlar diye düşünüyor insan. Şapkam bile olmadığımdan elimdeki kıt imkanlarla en ucuz şapkayı sıkı bir pazarlıkla alıyorum. Hasırlarda gözüm var ama çocuk asla olmaz bu paraya diyor. Bana kalan madeni pezolara bakıyorum ağlamaklı. Sanırım bir su alabileceğim bunlarla. Alfredo İspanyolca bilmeyen dördümüzü bir başka rehbere devrediyor. Bize dönüp Mayalar hakkında ne bildiğimizi soruyor. Mel Gibson’ın filminden örnek veriyorum: ”Apocalypto”. Mel Gibson’ın kafası güzelmiş o filmi çekerken diyor. Ben de espri yapıyorum onu dinledikten sonra. Dönünce Mel’e söyleyeceğim diyorum. Ciddileşiyor, düşünceli bir hale bürünüyor ve onu gerçekten tanıdığımı düşünüyor. Bize tüm tarihi dokuyu özetliyor. Akustik, yılan görünümü, vs. Bu tip bilgilere her yerden ulaşabileceğinizden anlatmıyorum. Zaten ben de İspanyolca aksanlı İngilizcesinden bir şey anlamıyorum. Yalnız kaldığımızda Ermeni çocuk çok tarihi bilgi verdi diyor, sıkılmışa benziyor. Japon çocukla birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz. Öyle garip bir dörtlüyüz ki. Anlatım biter bitmez dağılıyoruz zaten. Sağlı sollu dükkan açmış satıcıların tezgahlarına yaklaşıyor ve onlardan minik cüzdanımda kalan son paralarla neler alabileceğime bakıyorum. İlk tezgah sahibi asla olmaz diyor. Bana en kötü magnetini satmaya çalışıyor. Ben onunla su alırım diyorum. Bir başkasına yaklaşıyorum ve çok az param var diyorum. “Money is money” diyor. Ne kadar olduğunu soruyor. Beraber sayıyoruz. Ver diyor, veriyorum. Al diyor, alıyorum. Bundan sonra parasızım. Leblebiler bitti ve ancak üç parmaklık suyum kaldı. Ne yapacağımı bilemiyor ve wifi buluyorum bir yerlerden. Saati umursamadan Türkiye’yi arıyorum. Karşı taraf suyuna mukayyet ol, sakın musluk suyu içme diyor. Söz dinliyorum. Başka çarem yok.

Çıkışta Alfredo’yu yakalıyorum. Oturuyor bir köşede. Diğer yanındaysa Mel Gibson’a takık Maya rehber var. Ortalarına oturuyorum. Alfredo tam manasıyla Meksikalılara benzemiyor aslında. Nereli olduğunu soruyorum. Uzun hikaye diyor. Afrika kökeni, Hintli bir tarafı, Meksikalılığı bir de şu an unuttuğum bir yerden daha olma karışık bir genetik hikayesi var. Diğeri sadece Maya diyor. Bir tam Maya, bir orta seviyede karışık Türk, bir de çok karışık Meksikalı aynı bankı paylaşıyoruz kısa bir süreliğine.

20181106_221701-01

20181106_221306-01

O kadar yorgunum ki eve gitmek istiyorum. Fakat şimdi de yüzmek vaktidir diyor Alfredo. Bir yer daha varmış götürüleceğimiz. Yemyeşil bir alandan geçiyor ve içeri giriyoruz. Çok kahve içesim var fakat imkanım yok. Arjantinli kız pratik davranıyor, bir yerlerde bikinisini ve parmak aralarını geçiriyor ayağına. O kadar zor geliyor ki yüzmek. Sessizce yanından uzaklaşıp ağaçların ve çiçeklerin bulunduğu kuytu bir köşede kalan yere boylu boyunca uzanıyorum. Burada uyuduğum takdirde Alfredo beni bulamaz. Yolum uzak, kimseler beni alıp otelime bırakmaz, göz kapaklarıma mukayyet olmaya çalışıyorum. Beni orada uyumaktan kurtaran yerli kıyafetleri içinde kabile dansları yapan göstericiler oluyor. Kimi turistler onlarla fotoğraf çektirmeye çalışıyor. Kimisiyse özgür iradeleriyle istemiyor. İşte kıyamet bundan sonra kopuyor. Ellerinde mızrak zorla turist çekmeye çalışan vahşi adam turistlerin yolunu kesiyor. Cebinden para çıkmasın diye telaşa düşen beyaz adam tavuk gibi kaçmaya çalışıyor. Tüm bu hengamenin ortasında kalan ve yerleri süpürmekte olan görevliyse sükunetini korumaya çalışıyor. Düşünüyorum bizim tur fakirlerden oluşuyor mesela. Onlardan para istesen, seni kazığa onlar çakabilir mesela. Ben mesela, baş aşağı sallasan bi liram yok yanımda. Kapitalizm ve salakça bir turizm anlayışı dönüyor aslında burada da. Dökülmüş yaprakları toplayan görevli yanıma geliyor ve gülerek bir şeyler söylüyor bana. Vızzzz diyor. Ben de farkındayım vızzz’ın ama halim yok dönüp bakmaya. O yüzden hiç kımıltısız yatıyorum burada. Ne dediğini sonradan anlıyorum. Arkamda yuvalanmış arıların kıçımı sokmasına ramak kalmış. Zor kurtarıyorum kendimi. Alfredo bekle beni.

20181106_222322-01

SONUÇ :

Hangi sonuç? Günün sonucu olmaz. Günü bitirmek üzereyim sadece. Aslında bitirmek için daha saatlerim var. Çünkü en az iki saatlik bir yolumuz var önümüzde. Arjantinli kıza dönüyorum. Islak bikinilerini torbaya koymuş, sütyensiz ama umursamıyor. Alfredo kendi derdinde zaten. Başka da görecek kimse yok. Su nasıldı diyorum, güzeldi diyor. Nasıl uykum var anlatamam. Çantamdaki son parmak suyu da içiyor ve kendimden geçiyorum. Bir el beni sarsıyor. Alfredo geldik senin otele diyor. Uyumuşum. En önce beni indirip kurtulma derdinde besbelli. Borcum aklıma geliyor. Derken ıslık sesleri ve alkışlar duyuyorum. Sanki uzun bir süre almış kendime gelmem. Şimdiye kadarki en tatlı uykum bu oluyor. Huzur buluyorum hiç tanımadığım insanlar arasında. Arjantili’ye bakıyorum. Bana gülüyor, arkadaki İspanyol, Japon, Rus ve Ermeni, hepsi. Yalnız ne dediklerini anlamıyorum. Bir telaş iniyoruz. Gel benimle diyorum, yasak diyor. Cüzdanımı alıp iniyorum. Güvenlikteki çocukla üçümüzüz. Pezo yok, dolar yok, kafadan euro bozduruyorum. Resepsiyon da da para yokmuş. Güvenlikçi Alfredo’nun arkasından bakıyor, bana siz kâr ettiniz diyor. Bense daha uyuyorum aslında. Bir şeyler yemem gerek, sonra da uyumam. Karşıdaki Oxxo marketten sebzeli hazır noddle alıyorum. Elma, muz filan. Şimdiye dek yediğim ve mideme en iyi gelen şeyler bunlar oluyor. 

Gezinin Meksika ayağı burada bitiyor. Nasılsa uyuduğumdan, bir şeyler yazmaya çalışıyorum.  Maya takvimine göre doğum haritamdan çıkan sonuçta bana en uygun mesleğin ebelik olduğunu öğreniyorum. Arkadaşıma söylüyorum telefonda, şu saatten sonra ebe filan olmaz senden, ancak Sokrates’ın annesi ebeymiş ve Sokrates’ın kullandığı bir yöntem olan Sokratik yöntemi yani doğurtma yöntemini senin durumuna uyarlayabiliriz mesela diyor. Kim bilir!

20181107_135031-01

DÜNYANIN UZAK UCU, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM :MEXICO CITY ve TEOTIHUACAN

20181104_173729-01

DÜNYANIN UZAK UCU, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : MEXICO CITY ve TEOTIHUACAN

YOK OLMUŞ BİR UYGARLIĞIN İZİNDE :

Jetlag, nam-ı diğer jetlek olunuyormuş ve de uyunamıyormuş gerçekten. Hiç durmadan Türkiye’deki saati düşünüyor, bulamıyor, tuhaf saatlerde insanları uykularından uyandırıyorum. Karşıma sorun değil diyen uykulu sesler çıkıyor ya da günaydın dediğimde, biz günü bitirdik diyorlar. Durun, ben daha başlamadım bile. Bugün Mexico City’nin kuzeydoğusunda yer alan Teotihuacan’a gideceğim ama uyumadan sabahı bulduğumdan, tuhaf bir sersemlik var üzerimde. Uykusuzluğum sayesinde geceden sabaha dört tane film izleyebildim. Film festivaline gelmiş gibiyim, gün boyu koşturmuş olmaktan ötürü erkenden odama çıkıp, sonra da uyuyamamaktan ötürü film festivalini odama getiriyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor ara ara ama asla kapanmıyorlar. Tam manasıyla dinlenemediğim için de yataktan sürünerek çıkıyorum. Yine de hiç uykum yok. Gece boyunca her saati saydığımı hatırlıyorum. Üç oldu, dört oldu, beş bu, daha aydınlanmadı filan derken çareyi yedi gibi yataktan çıkmakta buluyorum. Bugünkü rotamla ilgili bilmediğim tek şeyse nasıl gideceğim. Bir şekilde giderim gibi geliyor. Metroya binebilirim mesela, ama bunun için öncelikle otogara gitmem gerekecek. Kahvaltıdan sonra dişlerimi fırçalamak üzere odama gidiyorum. Yağmurluk fazla geliyor ve daha ince bir şeyler giyip yola çıkıyorum. Şemsiyeyi de gereksiz buluyorum. Otelin kapısının önüne çıktığımda her zaman olduğu üzere saçma sapan bir karar verdiğimi anlıyorum. Yağmur atıştırmaya başlamış bile. Kendime o an o kadar kızıyorum ki. Bir bak dışarı çıkmadan! İlla kafama göre hareket edeceğim. Ve kafama göre hareket ettiğinde sevilmenin de, başka şeylerin de ne kadar güçleştiğini bile bile, hayatı kendime zorlaştıracağım bir güne daha başlamış oluyorum böylelikle. Çalışanlardan taksi istiyorum, beni kapının önünde arabasını silmekte olan adama doğru yönlendiriyorlar. Bir yerlerde okumuştum, bindiğiniz taksilere dikkat edin, sizi kaçırırlar, elinizi ayağınızı bağlayıp bagajda yuvanızı kurarlar, siz orada aç susuz altınıza yaparken kredi kartınızın günlük limitini doldurur, bu işten memnun kaldıkları takdirde da sizin her şey dahil bagaj içindeki şehir turunuzu en az iki üç gün daha uzatırlar. Benim öyle olmuyor Allah’tan. Garaja bırakılıyorum. Paramı ödüyorum ve iniyorum telaşla. Saatime bakıyorum, sekiz’e beş var diyor. Beş dakika sonra kalkabileceğini düşündüğüm otobüs için tüm otogarda seferberlik ilan ediyorum. Donde yani nerede! Orası orası derken bir uçtan bir uca koşturuyorum. En nihayet İtalyan bir çift biz de diyorlar. O biz de beni rahatlatıyor ve kuyruğa girerek gidiş dönüş  biletimi alıyorum. Tam da bu başarımdan gurur duyacağım esnada otobüslerin olduğu tarafa gidip uzuun kuyruğu gördükten sonraki Türk’ün alt kimliği ile ilgili duruşuna vurgu yapıyor ve bu otobüs dolu dedikleri için ve benim de o uzuun kuyruk için sabrım olmadığından en öne geçiyorum. Meksikalıların direncini ölçüyorum. Yazık o kadar iyiler ki, seslerini çıkarmıyorlar. Akıllarında bu tip bir hinlik yok çünkü. Biz de diyen İtalyan çifti kuyruğun gerisinde görüyorum, biz buradayız sen nasıl oradasın der gibi bakıyorlar benden tarafa doğru. Ve beklenen oluyor. İkinci bir kuyruk yaratmış oluyorum, gelen arkamda sıra oluşturuyor. Diğer kuyruktan bize doğru bakıyorlar ama kimse de ne yapıyorsun hemşehrim demiyor. Küçük şeytanlıklarımla barışıklık beni bu noktalara getirmiştir her zaman. Paçamı kurtardığımı düşünerek sağla solla haşır neşir olmaya başlıyorum. Burada Meksika’nın bir başka yüzüyle karşılaşıyorum. İnsanlar çok fakirler. Kendi kendime İtalyan çift ve benim dışımda kalan bunca Meksikalı’nın türlü imkansızlıklara rağmen, nasıl da tarihlerine sahip çıktıklarını görünce merhamet duygum iyice artıyor. Helal olsun size diyorum. Ben dünyanın uzak ucundan gelmiş olabilirim ama bu hikayenin asıl kahramanları sizlersiniz diyorum. Nihayet otobüse biniyorum. Önden ikinci sıradayım. Yanıma tatlı bir kadın oturuyor halktan. Bana torununun fotoğrafını gösteriyor, kendimi Türkiye’de şehirlerarası otobüste uzun bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum. Bu arada İtalyan çift biniyorlar nihayet otobüse. Yine bana bakıyorlar manidar manidar ya da ben alınganlık ediyorum inceden inceden, bilemiyorum. Dışarıyı izlemeye koyuluyorum. Otogardan çıkış çok kolay olmuyor her şeyden önce. Nasıl mı? Yağan yağmur bozuk olan asfaltın içini doldurduğundan, küçük çaptaki gölleri geçmeye çalışıyor şoförümüz temkinli bir şekilde. Altyapı bu bölgede öyle zayıf ki, ortalığı sel götürüyor. Az ilerde gördüğüm ve akarsu sandığım şeyin yağmur sularından ibaret olduğunu anlamam çok zamanımı almıyor. Otobüslerin çıktığı alan çok dar olduğundan, şoför türlü manevralarla güç bela çıkabiliyor ve yola koyuluyoruz nihayet. Bir saatlik bir yol var önümde ve kötü mahallelerden geçiyoruz cidden. Yoksulluk, yokluk bu noktadan sonra hissediliyor. Üst üste binmiş yapıları geçiyoruz. Dağlar evlerle dolmuş. Hatta dağların tepesi dahi dolmuş. Hani Ankara’ya doğu tarafından, Sivas’tan girersiniz ve Doğu’dan daha Doğu’dur ya Ankara’nın bu yüzü, işte o hesap. Yollarda insan görmek mümkün olmuyor. Evler uyumsuz ve alakasız renklere boyanmış, bazısıysa hiç boyanmamış. Derken koskocaman bir billboard’la karşılaşıyorum. ”Three Billboards Outside Ebbing, Missouri” geliyor aklıma. Fakat bu billboard’da yazılan daha doğrusu aranan şey çok farklı. Adrian Leon Ramirez başına konulan bir buçuk milyon pezoluk ödülle aranıyor. Wanted Dead or Alive diyorsa da bilemiyorum. Ne için arandığınıysa anlamıyorum. Kaçırılmış mı, yoksa sabıkalı mı ya da her ikisi birden mi?  Youtube’a videosunu koymuşlar, kazınmış saçlarıyla bir mahkumu da andırıyor pekala. Eğer öyleyse birileri tarafından çamaşırhaneden kaçırıldığını düşünüyorum ya da kaşıkla duvar kazdığını ve tünelden geçip özgürlüğüne kavuştuğunu. Videoyu izlediğim zaman da emin oluyorum sabıkasından, başına ödül koyan devlet çünkü. Önce kaçırmış, şimdi de arıyor yana yakıla. Vahşi Batı filmlerini andırıyor bu durum. Leon’a gelecek olursak Jamaika ya da Bahamalar’da fink attığını hayal ediyorum. Acapulco da olur. Ya da sınırdan geçip Amerika’ya kaçtı bile. Los Angeles’daki bir malikanede ayakkabısının tekiyle un ufak ettiği kokaini burnuna çekip çekip, kızlarla parti veriyordur öyleyse. Akıl almaz işkence yöntemleriyle katlettiği masum kanları içinse yapacak bir şey yok artık. Ben kendi Sicario’mu, Narcos’umu yazadurayım, otobüs bir durakta duruyor. Polisler araca biniyor ve teker teker fotoğraflarımızı çekiyorlar. Otobüse binenlerin de fotoğraflarını çekiyorlar teker teker. Şoförün bile. Böyle bir uygulamayı dünyanın bir başka yerinde görmediğimi düşünürken, yüzümde aptal bir sırıtışla kameraya poz veriyorum. İsteseniz bir selfie yapardım, beni gafil avladınız.

Nihayet Teotihuacan’a varıyoruz. Yanımdaki kadın burada ineceğimi söylüyor ve benimle beraber iniyor. Bir anda tüm otobüs boşalıyor. Neden sonra anlıyorum ki, İtalyan çift ve benim dışımda kalan tüm Meksikalılar sokak satıcılarıymış. Herkes ekmek parasının peşindeymiş. Sırasını aldığım tüm emekçilere karşı mahçup oluyorum. Sepetlerini aldıkları gibi satış yapmak üzere yola koyuluyorlar. 

20181104_160705-01

20181104_173819-01

YOK OLMUŞ BİR UYGARLIĞIN ORTASINDA :

Giriş ücretini ödedikten sonra yaklaşık bir kilometrelik bir yolu satıcı kardeşlerimle beraber yürüyerek aşıyoruz. Pek çok araba ve tur otobüsü geçiyor yanımızdan. Sol tarafa doğru sapıyorum. Uzun bir direğin tepesine tünemiş adamları görüyorum. Dört kişiler, üzerlerinde kostümler var, çıkınları aşağıdaki ağacın altında ve onca yükseklikte atlayıp zıplayıp duruyorlar. Sirk gibi. Bunlar da emekçi diyorum kendi kendime, bir nevi de performans sanatçıları. Beni tanımış olan ve yanımdan gülümseyerek geçen satıcılara bakıyorum önce, sonra da çubuğun üzerindekilere. Yerdekiler daha güvendeymiş gibi geliyor. Bağlasalar durmam derler ya hani…onca yükseklikte…bırak bir takım akrobatik numaraları…

20181104_160046-01

20181104_160313-01

Gelelim az bilinen kentin tarihi bilgilerine. Aztekler sadece kurulmuşlar bu kente. Teotihuacan’ın ne kim tarafından kurulduğu biliniyor, ne de bu uygarlığın nasıl ortadan kalktığı. Yer yarılmış yerin dibine girmişler sanki. Fakat geriye de muhteşem bir şehir ve iki büyük piramit bırakmışlar. Zalim Kolomb öncesi burada neler olmuş Kolomb dahil kimseler bilmiyor. El yapımı bu nadide şehrin üzerine konan halktan bahsetmeye gerek görmüyorum bu yüzden. Gerçek müteahhitlerinin bilinmediği, arkeologların Toltek’ler olduğunu varsaydığı bu Tanrıkent’te ki gerçekten Tanrısal, zaman duruyor adeta. Nasıl mı, onu zirveye çıkmadan anlayamazsınız işte. Binlerce basamak çıkıyorsunuz ve nefes nefese kalıyorsunuz. Her adımınızda geri dönme şansınız varken, arkanızdan bir güç sizi itiyor adeta. Önce hangisine tırmanmalı derken, güç olanla başlıyorum. Güneş tapınağı cidden zorluyor insanı. İplere tutuna tutuna başlıyorum tırmanışa. Obezitesi olanlar gelmişler, kan ter içinde çıkıyoruz beraber. Her milletten, her dilden ve dinden insan buralara gelmişken zirve telaşındayız hep beraber. Çıktık diyeceğiz, başardık diyeceğiz. Asılıyoruz iplere, heyamola, bir grup çıkıyor acı içinde, bir grup iniyor rahatlamış biçimde. Bilmem kaç bininci basamakta kendi kendimi sorguluyorum, sonra yine asılıyorum dümene. Türkçe saya söve çıkıyorum zirveye. Ay Tapınağı ise tırmanış açısından zayıf kalsa da, en güzel manzara onda.

Fakat değiyor. Her anına. Çığlık atıyorum. Yalnız diyaframımın oturması, nefesimin normalleşmesi zamanımı alıyor. Her köşesini adımlıyorum Güneş Piramidi’nin. Herkesi izliyorum. Küçücük bebeğiyle çıkanları görüyorum. Kim bilir nerelerden geldiniz, ama geldiniz, birlikte buradayız ya. Ne siz beni tanıyorsunuz, ne ben sizi. Öncesiz ve sonrasızız ve muhtemelen hiçbir zaman diliminde birbirimizi bilerek bir araya gelmeyeceğiz. Mühim değil. Buradayız. Hepsi bu. C’est tout.

20181104_165433-02-01

MEXICO CITY’e DÖNÜŞ :

Güvenlik görevlisiyle Fransızca konuşarak otobüsümü nerede bekleyeceğimi öğreniyorum. Türkiye mi diyor, ben de ona Fransızca mı diyorum. Ama dediğini de yapıyorum. Söylediği gibi beş dakika içinde kendimi otobüsün içinde buluyorum. Ortalarda bir yer buluyorum kendime ve pencere tarafına geçiyorum sessizce. O kadar açım ki. Yine aynı prosedür gerçekleşiyor ve bu defasında yolcuların teker teker fotoğrafını çeken polis kamerasına yine hem gülümsüyor hem de peace işareti yapıyorum. Dönüş yolu da kalabalık. Hiç bilmediğim bir duraktan binen yolcular arasından en iri olan adam gelip benim yanıma oturuyor. İyice sıkışıyorum cam kenarına. Üstelik konuşkan da. Başımdan atmak için no espagnol, only inglese diyorum. Dirseğiyle beni dürtüklerken kahkahalar atıyor. Adamın yüzüne ve ağzının içine bakıyorum dehşet içinde. Alt dişlerinin yerinde yeller eserken, gümüşi amalgam dolgularına bakıyorum korkuyla. Alt çenesi pırıl pırıl parlıyor. Bu kadar diyorum boş koltuk varken, beni buldu diyorum içimden. İnip taksiye bindiğimi hayal ediyorum. Nerede olduğumu bir bilsem! O ise konuşuyor ve gülüyor. Nereye diyor, Zokalo diyorum. Bana takıl diyor işaret diliyle. Basiret bağlanması bu olsa gerek. Bu dev gibi adamın yanında yamacında gel dediği yere gidiyorum kuzu gibi. Beni metro istasyonuna götürüyor. Bilet almam için gereken süreyi veriyor. Peşi sıra sürükleniyorum yeniden. Dev gibi olduğundan yollar açıyor önümde. Cidden en devinden bir Meksikalı ile yürüyorum yollarda. Nihayet canımızı içeri atıyoruz ve metro hareket ediyor. Bana durakları gösteriyor teker teker. Durduğumuz noktalarda ve metronun genelinde tek bir İngilizce sözcükle karşılaşmıyorum. İspanyolca bilmediğin takdirde, burada hayat öyle güç ki. Bense yanımda tırstığım bir devle yaşıyorum.

20181104_191012-01

İçerisi çok kalabalık ve biz de ayaktayız. Size Meksikalı kadınların ilginç bir özelliğinden bahsedeceğim bu arada. Yaşları kaç olursa olsun çok makyaj yapıyorlar, rengarenk boyanıyorlar ve nerede olduklarını umursamadan çantalarından çıkardıkları aynalarını ellerine alıp kat kat rimel, bolca allığa bulanıveriyorlar. Bense yanımdaki dev Meksikalı ile makyaj seven bir kızın tam önünde bekleşiyorum. Kız rimeli sürüyor, kurumasını bekliyor, bir daha sürüyor, rujunu iyice yediriyor dudaklarına. Aynı anda cilveleşerek içeriye gelen genç bir çift dikkatimizi kendilerinden yana çekiyorlar. Oğlan, kızı kapıya dayayıp, arkasından kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kız o kadar kıkırdıyor ki, içerideki sesler kesiliyor. Duraklarda oğlan kızı içeri çekiyor, sonra yine kapıya yaslıyor. Çifte rağmen duraklarında inmeyi başaranlar kendilerini kurtarmış hissettikleri gibi dönüp çifte doğru gülüyorlar. Bu böyle devam ediyor. Biz dev Meksikalıyla bu dur kalklar nihayetlenene kadar izlemeye devam ediyoruz onları. Neden sonra makyajını bir türlü bitiremeyen Meksikalı kızın makyaj çantasının içindeki tatlı kaşığını görüyorum. O kaşık onun belki de öğle molasında yemeğini yediği ve en kıymetlileri olan rujunun, rimelinin yanında taşıdığı kaşık. Belki bir çorba içiyor o kaşıkla, pilavını kaşıklıyor üstüne. O an bir şey oluyor yanımdaki dev bana insan gözüküyor. Bu kız kadar. Hiç korkmuyorum ondan. Gözlerim doluyor. Ağlayacağım. Lanet olası bir tatlı kaşığı yüzünden. Bu dev gözyaşlarımı görürse yer beni. Hem de çiğ çiğ. Derken bir el beni kolumdan tuttuğu gibi apar topar metrodan dışarı sürüklüyor. Sonra nasılsa ağlarım diyorum. Şimdilik önceliğim bu devden kurtulmak. Koşa koşa merdivenleri çıkıyoruz ya da iniyoruz ya da hiç merdiven yoktu tam hatırlayamasam da, bir başka yöne giden metroya bindiriliyorum. Parmaklarıyla Zocalo’ya kaç durak kaldığını gösteriyor. Üzerimdeki şaşkınlığı atıp, çevreme bakabilecek kıvama geldiğimde etrafımdakilerin giyim kuşamlarını inceliyorum. O kadar fakirler ki. Kim bilir kaç defa yıkanmaktan pürçüklenmiş kazaklar var üstlerinde. Ayakkabıları, paltoları hep eski. Fakirlik zor olsa da, kıymet verirsin malına, ne yiyeceğinin ne içeceğinin bir damlasını akıtmaz, harcamazsın boşa. Aylarca giyeceğini de bilsen, yeni bir kazak aldığında çocuklar gibi sevinirsin. Offf…gene ağlayacağım. Fakat bu dev var ya bu dev izin vermiyor. Yine sürükleniyorum sayesinde. Hey dev, kaderimsin anladık. Teslim oldum artık sana.

Gün ışığına çıkıyoruz. Önümden koşturuyor ve bir anda gerisin geriye dönüp kollarını açıyor iki yana doğru. Zoo-kaaa-looo diyor heyecanla. Ben nereye gittiğimi unutmuştum dev. Yüzümdeki çarpık gülümsemeden doğru yere getirip getirmediğini çözmeye çalışıyor. Mesleğini soruyorum can havliyle. Soldato diyor. Askermiş. Nerede diyorum, müzede diyor. Kimliğini göster diyorum. Juan De La Paz Jimenez’miş devin adı. Adam iyi adam çıkıyor, ben kuruntulu bir manyağım sadece. Elini sıkıyorum Juan’ın. Ayrılıyoruz.

Bir daha Meksika’ya geldiğimde belki karşılaşırız yine. Benim en sevdiğim şeyi yapmış oldun bana. Kısa vadeli yol göstericilik. Dert olmadan, bana çok bulaşmadan, beni bana sormadan, beni zıvanadan çıkartmadan yol arkadaşlığımız bitiverdi göz açıp kapayıncaya kadar ve ben ömrümün sonuna dek seni iyi anacağım, seni adınla çağıracağım: “Juan De La Paz Jimenez”.

 

 

MERCADO SONORA :

Juan sayesinde çarşıya gidiyorum. Belirtmediysem belirteyim tekrar. Bugün günlerden pazar. Ve ben daha maceraya doymadım. Yalnız açlıktan da bayılmak üzereyim. İçine karıştığım insan selinden kurtulmaya bakıyorum. Kurtulamıyorum. Nüfusun üç milyonu burada sanıyorum. İnsanlar akın akın geliyorlar. Metrolardan, köşelerden pek çok insan hızlı adımlarla çarşıya geliyor. Gezi zamanlarını anımsıyorum. Slogan atmayan Meksikalılar, kilise ziyareti yapıyor, atıştırmalık bir şeyler almış hem yiyor hem yürüyorlar, türlü çeşitli gösterileri izliyor, konuşuyor, gülüyorlar. Bir başka dilin ortasında kalıyorum. Hiç bilmediğim. Sesler uğultuya dönüşüyor bu yüzden. Ve ben kendimi bir kez daha hengameye teslim ediyorum. Önce Juan’a, şimdi de tüm Meksikalılar’a teslim oluyorum. Anlamadan dinliyorum konuşmalarını. Rahatlıyorum. Burada olmaktan memnun olduğumu hissediyorum. Kelimelerinin anlaşılmazlığından duyduğum heyecanımdan ve endişelerimden sıyrılıyorum. Sadece yürüyorum.

20181104_194427-01

Her yer işportacı dolu ve de zabıta. Bir duyum alır almaz, ekmek teknelerini sırtladıkları gibi, olmadı çekiştire çekiştire kaçışıyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin, insan her yerde insan. Vips adında bir restorana giriyorum açlığımı doyurmak için. Tüm masalar dolu. Yalnız olmanın avantajı sanırım, bana kuytu bir köşe buluyorlar herkes masa beklerken. Herkes en güzel masayı beklerken, ben bulduğum ilk masaya nimetmişçesine çöküyorum. Bana İngilizce bilen tek garsonu yönlendiriyorlar. Menüden yerel tatları öğrenip, biftek söylüyorum korkudan. Gerçekten yenmeyebiliyor pek çok şey. Risk almadan karnımı doyurmaya bakıyorum. Ve restorandaki wifi sayesinde çıldırmış gibi telefonla konuşuyorum. Garsonlar garipser oluyor. Monte Cristo Kontu gibiyim. Yıllardır konuşmamış gibi konuşuyorum. Rastgele numaraları arıyorum. Çok konuşma ihtiyacım var. Ana dilimde. Bu bir ihtiyaçmış ama garsonlar da herhalde deli demişlerdir ki o onların sorunu. İhtiyaçlarımı gidermeye çalışıyorum.

Turizm danışma bürosunu keşfediyorum meydandaki. Bir kadın bir erkek çalışıyor içinde. Erkek olan pek de anlaşılamaz İngilizcesiyle bana yardımcı olmaya çalışıyor, başarıyor da. Mercado Sonora’yı tarif ediyor bana. Burası cadı pazarı imiş aynı zamanda. Ticari bir taksiye biniyor ve kapısının önünde iniyorum. Gelir seviyesi iyice düşüyor. Her tür hediyelik eşyayı bulmanız mümkün burada, kafeslerinin içinde sıkışmış kalmış yavru köpek ve kuş bile satılıyor. Bir de büyücü malzemeleri var bolca. Benim derdimse hediyelik eşya almak filan değil. Ben bir cadı bulmak gayretindeyim. Daha çok bir Vanga Nine. Ne zaman öleceğimi söylesin, bileyim, ona göre hareket edeyim istiyorum. Bilmek istediğim tek şey bu: ölüm günümü gününe, yılına dek bilmek. O umutla başlıyorum araştırmaya. O ona, o ona derken beni beyazlar giymiş bir adamın yanına götürüyorlar. İngilizcesi yok ama şansıma az ileride oturmakta olan bir kadın tercümanlık yapmayı kabul ediyor. Kadınla konuşuyoruz ayak üstü. Neden bu kadar kederlisin diyor. Elli üç yaşında olup, doğduğundan beri bu sefaletin içinde mücadele veren dul bir kadın olduğundan, oğlunun Venezuela’ya gittiğinde ancak dünya varmış, sonunda Tanrı’ya inandım dediğinden bahsediyor. Dünyanın uzak ucundan buraya gelebilmişsin, çok şanslısın diyor. Bir bilse benim kendimi mahvetmekten ve sonra her yaşadığımı bir film karesi gibi izlemekten ne çok zevk aldığımı…

 

 

Öte yandan şanssızlığım bugün buranın ikinci kuruluş yıldönümünün olması nedeniyle(özetle doksan yaşında kör bir kahin ararken, iki yıllık bir büyücü bulmuşum), müzisyenlerin bekleniyor olması ve de bir anda çevremin büyücüye şükranlarını sunmak üzere sağdan soldan gelmiş pek çok kadınla dolmuş olması. Türkiye’den geliyorum, fal baktırmak istiyorum diye tutturuyorum. Beni içeri alıyorlar. Her yer ıvır kıvır dolu, tütsüler, kokular, İsa heykelleri, kuru çiçekler ve hatta ısmarladıkları öğle yemekleri ile tam bir keşmekeşin içine düşüyorum. Beni öldürmek isteyen erkeklerin var olduğundan, biraz aptal gibi davranmam gerektiğinden(ciddi ciddi) bahsediyor. Ahh diyor teatral bir şekilde karnını yardırmışsın(bildiğim kadarıyla ve ben ayıkken herhangi bir yerimi yaran çıkmadı, yarılsaydım bilmez miydim diye düşünmeye başlıyorum). Beni kim öldürmek istesin ki diyorum. Ben mühim bir şahıs değilim ki! Aptal gibi davranmamsa mümkün gözükmüyor şu saatten sonra. Çünkü dayanamadığım bir şey akıllı olabilecekken aptalı oynayanlar. Tercümanımızın çevirisine tabi olmakla beraber, başıma gelen ve gelecek olan tüm felaketlerden bana yapacağı büyü ile kurtulabileceğimi söylüyor. Altı yüz pezo beni olası katil ya da katillerimden kurtaracakmış kısaca. Görmek istiyorum diyorum. Madem buradayım, sonuna kadar gideceğim. Yumurtalı, tütsülü bir şova tabi tutuluyorum. Yumurtayı her yerimde gezdiriyor. Koltuk altlarında, kafamda… Bir demet ota içimi ferahlatan bir şeyler sıkıp, kırbaçtan hallice muamele ettiği tutamla orama burama vurup duruyor. Kafama kafama vurdukça aydınlanıyorum. Yaptığım hiçbir saçmalıktan utanma diyor bir ses. Adı üzerinde saçmalık çünkü. Ve ben bunu biliyorum. Giden 600 pezomaysa yanmıyorum. En azından yanmamaya çalışıyorum. İşimiz bittiğinde sarılıp ayrılıyoruz. Bir rahatlık çöküyor üzerime, bülbül yuvası saçlarımın içinden az evvel çarptığı otlar düşüyor ara ara. Kahkahalarla gülüyorum. Müzisyenler geldi bile. Bildiğiniz Sulukule. Kendilerini iyileştirdiği için ağlayarak teşekkür eden kadınlara olan şükranını belirtmek üzere yerlere uzanıp akrobatik hareketler yapıyor benimki. Bu Meksika’daki son akşamım olacak ve neşe içinde ayrılacağım buradan. Kendime bile açıklayamadığım pek çok nedenden ötürü en sevdiğim şehir olarak kalacak aklımda.

THE LAST MAN ON MEXICO CITY : MEXICO CITY’DEKİ SON ADAM

Kimdi diye soracak olduğunuzda, beni o son adama götüren yolda karşıma çıkan adamlardan bahsederek devam edeceğim yazıma. En son büyücüye kaptırmış olduğum 600 pezom için ağlıyordum, pardon gülüyordum malum. Pazarın arka sokaklarına girip fotoğraflar çekiyorum şimdiyse. Kars Sarıkamış’ın arka mahallelerine benzetiyorum bu muhiti. Pazarın son saatleri bunlar ve çöpler dağ olmuş çoktan. İnsanlar hiç durmadan tüketmekte. Güzel satış yapanlar yan yana bulunan yarı açık restoranlarda karınlarını doyuruyorlar. Yediklerine bakıyorum, iç açıcı görünmüyor. Fasulye göresim yok bir süre. Birkaç fotoğraf çekiyorum arka sokaklarında, bana poz veren Meksikalı bir bey var. Bir nevi bakkal dükkanının önünde oturmakta. Koltuk değneğini ve bacağındaki sakatlığı saklamak için dimdik ayağa kalkıyor. Ben ondan bir şey talep etmiyorum halbuki.

20181104_231454-01

Hava kararmaya başlayınca eve pardon otelime dönüş telaşım başlıyor. Trafik polislerine yol soruyorum. Bir tanesi nereden geldiğimi soruyor, sonra trafiği durduruyor ve peşisıra düşüyorum yola, yoluna. Bana şoföre vereceğim parayı gösteriyor, nerede indirileceğimi de şoföre söylüyor. Otelime yakın bir yerlerde inebilecekmişim bu sayede. Teşekkür ediyorum ki yapabileceğim tek şey bu. On beş dakikalık bir yol gidiyoruz. Şoför beni karga tulumba indiriyor. Karşıya geçiyor, hiç durmadan insan arıyorum yol sormak için. Fakat pazar gününün rehavetinden midir nedir, bir kapıcı bulabiliyorum ancak. Reforma’daki otelimi tarif ediyor işaret diliyle. Metroya geliyorum. İleride üç keş var. Biri kadın ve ağzında diş yok, diğer ikisi de öyle. Üzerime doğru geliyorlar, birden ilk gün çevreyi gezerken gördüğüm bir kadınla karşılaşıyorum. Şaka gibi. O beni hatırlamıyor ama fotoğraflarımda var. Kadını tanır tanımaz gülümsüyorum. Bana bakıyor korkuyla. Ortak lisana gerek yok bazen. Korku anında verdiğin tepkiler evrensel. Birini beğendiğinde ya da nefret ettiğinde karşındakine verdiğin tepki de evrensel. Elimle çabuk yapıyorum. Üç ayyaşın dikkati dağılıyor. Solumda ve nispeten bana doğru solda bulunan kadından tarafa doğru yürüyorum hızlı adımlarla. Kolundan tutuyorum çabuk diye. Hızlanıyoruz. İlerdeki güvenliğe doğru koştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra da garip bir şekilde hiçbir şey olmamış gibi ayrılıyoruz. Az önce yaşadıklarımı yaşamamışçasına otelimi ve Reforma’yı soruyorum görevlilere. Meydan az ileride diyorlar, telefonları sayesinde otelin yerini bulup tarif ediyorlar.

Yürüyüşüm devam ediyor. Ona sor buna sor derken kimsenin bu lanet otelden haberdar olmadığını anlıyorum. Reforma’da ama iç sokaklarda olduğundan karıştırıyorlar. En nihayet siyah eşofmanlar giymiş bir adam çıkıyor karşıma. O kadar düzgün ki, yol sorarken nispeten iyi bir İngilizceyle konuşma gereği duyuyorum. Siz diyorum, iyi eğitimlisiniz. Nerden çıkardınız diyor, Mercado Sonora’dan geliyorum ve belli oluyor diyorum. Gülümsüyor. Meksika doğumluyum ve ailem de Meksikalı diyor. İmkanlar diyor. Avukatmış. Eğitim insanı öyle değiştiriyor ki(bazen ama). Perulu olabileceğini düşünmüştüm oysa ki. Nereden geldiğimi ve şimdiye dek burada duyduğum en anlamlı cümleyi soru şeklinde yöneltiyor bana: “Yaşamak için ne ne yapıyorsun ve burada ne arıyorsun?” Ben burada ne arıyorum? Kader denen bir şey var. Bazen biz sürükleniyoruz peşinde, bazen o bizi rüzgarına almış sürüklüyor. Buradayım çünkü Frida burada, hala. Güvercinle filin aşkına şahit oldum burada. Bıkkınlık onlarda da varmış ve ben de çok bıkmıştım hayatımdan ve gelmiştim buralara. En sevdiğim filmlerden birinin yazar ve yönetmeninin nereden geldiğini görmek istedim bu arada. Buradayım çünkü burada olmam gerekiyormuş. Pek çok ülke ve şehir gördüm şimdiye dek. Beni en çok etkileyenler sıralamasında Mexico City’e kaptırdı yerini Marakeş. En kıymetlim, en değerlim oldu. Yarın ayrılacağım için o kadar üzgünüm ki. Gün boyunca yaşadığım pek çok şey, geçmişimdeki pek çok şeyi çağrıştırıyor olduğundan, bir bira alıp odama gidip bebekler gibi ağlıyorum. Biramsa yarım kalıyor. Yorgunluktan bayılıyorum daha çok.

 

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

20181103_233922-01

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

“Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki. : Who needs feet, when I’ve got wings to fly.” Frida Kahlo

Pişmanlıklarımı boğmak için içiyorum ama lanet olası şeyler yüzmeyi öğrendiler.” Frida Kahlo

İçimde kırk kadın, Kırkı da yabancı. Kırkı da öteki ” Frida Kahlo

Bütün iyi ressamlar kendisi neyse onu resmeder.” Jackson Pollock

GİRİŞ :

A-Dünya sınırlarla bölünmüş koskocaman bir ülke ve bizler onun üzerinde ellerimizde vizelenmek için sabırsızlanan pasaportlarımızla dolaşıp duruyoruz damgalı inekler gibi. Babil Kulesi asla yıkılmamalıydı.
B-Bazen her şey salakça geliyor biliyorum, tıpkı turizm gibi ama sonradan kabulleniyorsun. İnsan çok da aklıyla düşmüyor ki yollara. Bunu anlıyorsun. Bir şeylerin peşindesin, en azından bunu bilenler sınıfındansın(kendini ayrıcalıklı addedip bu şekilde sınıflandırıldığın için utanmıyor musun!). Avunabileceğin bir şey var elinde: Ben ne istediğimi biliyorum diyorsun. Bir ülke ve ona ait kültürü yerinde görmek istemek gibi mesela. 
A-Bravo sana. Gördün, ya sonra? Yemeklerinden tattın, içkilerinden içtin, şarkılarından söyledin, danslarından ettin, kadın ve erkekleriyle sohbet ettin. Dinledin onları anlayabildiğin kadarıyla, gözlemledin uzaktan da olsa. 
B-Ooofff…sıkma beni. Veni vidi vici. Her şeyin bir sonu var elbet. Şimdi sırada başka danslar, sözler olacak belki.
A-Onu kastetmiyorum ben. Eline ne geçti?
B-Pek çok fotoğraf çektim, insan hikayeleri biriktirdim. 
A-Tamam da ne arıyordun? Aradığın şeyi buldun mu?
B-Elbette bulamadım. Hangi arayan bulabilmiş ki? Tek bildiğim…
A-Tek bildiğin…?
B-Voltaire bu hususta en sert çizgiyi çekmiş ve kimse bulamadı ve kimse de bulamayacak demiş. Ben de bulamayacağım, tek bildiğim bu, ama arayıştan da vazgeçmeyeceğim.

—-.—-

Bu konuşmanın üzerinden çok da zaman geçmemiştir:
A-Hayatımdan bıktım.
B-Ben de senin bıkmalarından bıktım.
A-Neden hep bir sorun çıkıyor?
B-Sorunlarını kendin yaratıyorsun da ondan.
A-Emin misin?
B-Çok.

—-.—-

Dönüşte İstanbul’a iner inmez sağ salim indiğimi belirtmek üzere babamı aradığımda aramızda geçen konuşmadan bir parça:
Kızı:İndim baba.
Ba-ba:Nasıl geçti yolculuğun?
Kızı:Paris üzerinden yol uzadı.
Ba-ba:Ara sokaklara mı saptı?
Kızı:Baba uçakla gittim. Havaalanında çok bekledik.
Ba-ba:Mola verdi mi?
Kızı:Nerde? Okyanusta mı? Vermiş olsaydı zaten şu an seninle bir başka boyuttan konuşuyor olurdum. Sende gazetecilere keşke karayolunu tercih etseydi diyor olurdun ya da az mola verdiği için şoförün uyuyakalmış olabileceğinden filan yakınıyor olurdun.
Ba-ba:Değişen pek fazla bir şey olmayacaktı yani.
Kızı:Boyutlar dışında.

—-.—-

İstanbul’a gitmeden önce aradığım kuzenimle yaptığımız mezarlık tartışması:
Ben:Bugün yola çıkıyorum. Ölürsem filan, uçak düşer ise falan cesedime de ulaşılamazsa kitaplarımı bağışlayın, kıyafetlerimi giyin, bankadaki paramı da yiyin. 
Kuzen:Ölmezsin sen. 
Ben:Nerden bilebilirsin?
Kuzen:Doğu’ya gittin ölmedin, Güneydoğu’ya gittin geldin defalarca, yine ölmedin. Karda kışta ne idüğü belirsiz otobüs firmalarının tek şoförlü otobüsleriyle yaptın hem de bu mütevazi gezilerini. Ülkede bombalar patlarken yanlış ihbarla başını hedef almış tıfıl bir asker aranan terörist diye verilen emir doğrultusunda eli tetikte bekledi başında ama tetiğe basmadı. Basması ise olasılıklar arasındaydı. Kendini imha etmek için pek çok şey yaptın ama başaramadın. Şimdi öleceğini hiç sanmıyorum.
Ben:Şarap içiyordum.
Kuzen:Şimdi mi?
Ben:Yok canım silah başıma dayanmışken. Oturmuş şarap içiyordum. An esnasında tam kavrayamamış olabilirim. Ama sonra hiddetlendim ve jandarmanın üzerine yürüdüğümü hatırlıyorum.
Kuzen:Bravo doğrusu. Çocuk silah çekmiş yetmemiş, vurulamayınca kendini kaybedip beni vur der gibi üzerine yürümüşsün. 
Ben:Alkol bütün kötülüklerin anası.
Kuzen:Bu paylaşımını o an yapacaktın. Ya da bırakacaktın.
Ben:Üzerine yürüdüm dedim ya.
Kuzen:Meriç, akıllanmıyorsun.
Ben:Çünkü istemiyorum.
Kuzen:Bırak şimdi bu ölüm düşüncelerini de, bavulunu hazırla. Bak ben Bodrum’dayım. Nilüfer annesiyle beraber babasının son günlerini bekliyor burada. Doktorlar terminal aşamada olduğunu söylemişler. İstanbul’da aile mezarlıkları yokmuş. Buraya, Akyarlar’a gömmeye karar vermişler. Ben söyledim bazen plansız ölümler(ölümler hep plansızdırlar biraz) çıkabiliyor çokça ve yer sorun olabiliyor. Eğer çok yakın gömülürlerse mezar yaptırmak güçleşebilir, git ön hazırlığını yap dedim.
Ben:O zaman sen de bil, diyelim Meksika’da ölmedim. Geldim buralarda öldüm. Beni Beykoz’daki mezarlığa gömün. Dedemin yanına. Hiç görmediğim. Bahaneyle tanışırız. Hani şu Koru’da olan mezarlık. Abraham Paşa Mezarlığı, Şahinkaya olmaz. Orası çok yüksek. 
Kuzen:Hiçbir formül bulamazsak ve sen de çürümek için uygun bir mezarlık beğenemezsen eğer, Beykoz’daki evin arka bahçesinde yer alan kuyunun içine atalım seni istersen. 
Ben:Kefensiz mi?
Kuzen:Nasıl istersen. İstersen gelinlik giydiririz, öyle atarız. Söylerim ben mahalleden çocuklara, bırakırlar kuyudan aşağıya.
Ben:Dalga geçiyorsun. 
Kuzen:Geçilmeyecek gibi mi? Senden on altı yaş büyüğüm. Asıl ben ölürsem Şahinkaya’ya aile mezarlığımıza gömülmek istiyorum. Anneannem, babam, teyzem ve ablam orada yatıyorlar. Beni sakın Bodrum’a gömmeyin. Beş yıldan önce ölürsem sorun çıkabilir. Malum teyzemi yeni gömdük yanlarına. Üst üste olmuyormuş.
Ben:Beş yıl sık dişini madem. Yoksa kuyuya gidersin benden önce, ona göre. 

20181103_161635-01

MEXICO CITY :

Dünkü garip ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ve kıtalararası süren uzuun ve bıktırıcı uçak yolculuğunun ardından kendi kendime neden geldim ben buralara diye sorgulayadurayım, sabah olup hava aydınlandığında şehrin aydınlık yüzünü görmeye başlıyorum. Hayata karışmayınca olmuyormuş. Sicario filmine konu olan, akılalmaz işkence yöntemleri kullanan uyuşturucu mafyasının cirit attığı, dolayısıyla suç oranının yüksekliğinden insanların sokaklara çıksam acaba geri dönebilir miyim tedirginliğiyle yaşadığı, her köşe başında bir torbacıya rastlayacağınız bir şehir değil burası. Onun için Amerika’ya komşu sınır bölgelerini ziyaret etmeniz gerekiyor. Bir film çekmeyecekseniz ya da bir kitap yazmayacaksanız da bu son derece manasız olacağından, sizleri başkent Mexico City’i gezmeye davet ediyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Rehberiniz benim çünkü. Şehrin arka sokaklarından da bahsedeceğim, ama sonra. Şimdilik en güzel yerlerini gezerek başlıyoruz güne. Her şey turistik. Her yer de yerli yabancı turist dolu. Belediye işçileri yerleri süpürüyor. Burası Zocalo Meydanı. Ana meydan. Resmi ya da dini, her türlü şenlik ve tören  bu alanda yapılmakta. Cadılar Bayramı ertesi gelmiş olsak da sokakta hayat var, havada ise festival havasının tortusu. Bense bir devrim çocuğu olan ve Meksika’yla büyüyen Frida Kahlo’nun genç kızlığında arşınladığı yollarda yürüyor olmanın verdiği hazla dolaşıyorum sersem sepelek. Kelime dağarcığını Zocalo işportacılarının argosuyla zenginleştiren Frida, dahil olduğu topluluktaki erkek arkadaşlarından hayatı boyunca yitirmeyeceği sadakat duygusunu ve erkeksi dostluk anlayışını bu yollarda edinmiş. Bugün günlerden cuma. Aslında siz cumayı bitiriyorsunuz, bizlerse güne yeni başlıyoruz. Bense gece hiç uyumadım. Melatonin almalısın diyen Banuhan Güvenir’i dinlemediğim içinse bezgin bir fino kadar pişmanım. Olamaz bugün günlerden cumartesi. Her şey birbirine girdi bile.

20181103_174455-01

20181104_193800-01
Sister Act in Mexico City

20181103_181444-01

20181103_162404-01

20181103_181736-01

Bayılana kadar yollarda yürüme isteğiyle doluyum. Bir benzeri sevecen hislerle yaklaşıyorum Meksikalılara. Fakat Babil Kulesi’nin yıkılışının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olduğundan ve bu zaman zarfında ikinci bir lisan öğrenme gayretinden çok daha büyük meşguliyetleri olduğu anlaşılan Meksikalılarla İngilizce konuşarak anlaşmanın imkansızlığını kavramam çok fazla vaktimi almıyor. Yine de gayretkeşler ve bana en evrensel dili kullanarak yol tarifinde bulunuyorlar: İşaret dilinin sonsuz kıvrımlarıyla yolumu çiziyorlar. İyi kalpli Meksika halkı. Hiç bu kadar net konuşmamıştım bir ülkenin halkı hakkında. Elbette kötüleri de vardır ama genel olarak iyiler ve bu çok şaşırtıcı geliyor. Bunun şaşırtıcı gelmesi ise başka türlü şaşırtıcı bu arada. Azılı bir katil olmasa da, bizde Şark kurnazı(bir Doğulu iseniz ve bu tabirden rahatsızsanız, olmayınız çünkü bu bir tabir sadece) olarak tabir edilen bir Meksikalı arayışı içine giriyorum ama bulamıyorum. Şark kurnazının nasıl bir canlı türüne denk geldiğini tarif etmeme yetecek miktarda İspanyolcam olsaydı bile ortalama bir Meksikalı’nın bunu anlayabileceğini sanmıyorum. Hayatları boyunca da karşılarına çıkmadığını düşünmekteyim. Bu arada yakın zamanlarda bilim adamları tarafından ispatlanan bir insanlık gerçeğini paylaşacağım burada sizlerle. Yalakalık genlerle geçiyormuş. Yani ne yalaka dediğin adam bunu güdüsel olarak gerçekleştirmekteymiş, sonradan olma, sonradan görme bir hal değilmiş bu. Adamın genlerinde var bu huy ve genlerinde şark kurnazlığı bulunmayan Meksikalılar içinse bu durumu anlamak cidden imkansız.

20181103_170139-01

20181103_163232-01

20181103_181103-01

20181103_195021-01

Can boğazdan her türlü gidebileceğinden, Meksika mutfağından da bahsetmek gerekiyor bir parça. Amerikalılar’ın ayıla bayıla yedikleri ahım şahım bir mutfakları yok mesela, çünkü fast food diyarında yeşil fasulye sosu ya da kaktüs salatası kıymetli olsa da, ne mantının, ne enginarın, ne de dolmaların yerini tutamıyorlar maalesef. Zeytinyağı yok. Aslında hayatım boyunca bu kadar korkunç yemekleri hiç bir arada yiyememiştim. Yemiş bulundum. Otel kahvaltısındaki domuz etleri çok ağır kokuyordu. Ne olduğunu anlayamadan yemeye çalıştığım pek çok şey oldu. Haşlanabilir mısırın yapraklarının içine tıkıştırılan lapanın ne olduğunu çözemedim mesela. Yedim ama. En azından kokmuyordu. Kundağa sarılmış bir bebek gibiydi. Sokaklarda bir bütün halinde satılan domuz etinden yapılan sucuklar, yanında omlet ve fasulye ana yemekleriydi ve sanki bizim dönerler gibiydi. Bu ve benzeri gıdalarla beslenen Meksikalılarınsa ciddi obezite sorunları var gibi görünüyor. Yağlı ballı adamlar ve kadınlar daracık blüzlerle ordan burdan taşan yağlarını bir gram umursamadan dolaşıyorlar serbest serbest. Katolik Kilisesi’nin baskın duruşunun yanında cinselliğin baskı altına alınmadığını görüyorsunuz. Çiftler yollarda özgürce öpüşüyorlar. Anadolu’yu düşünüyorum da, tek gidersin nerden gelmiş, kesin bizim için gelmiş derler(tabii ya durduk durduk, bulamadık bulamadık, siz gıymetli ve az bilmiş çok yanılmış Anadolu erkeklerini bulmak için düştük yollara), Ankara’nın göbeğinde taciz ederler, turiste kuytuda tecavüz ederler. Burada nüfus çok, halkının da fakir olduğu düşünüldüğünde gitmeden önce yapılan tüm uyarılara rağmen ve fakir bölgelerine de gitmiş olmama rağmen suça meyilli kimseyi görmem mümkün olmadı. Binmiş olduğum tüm ticari taksilerdeki şoförler nazikti. Yazımı okumakta olan az sayıdaki okuyucumu yanlış yönlendirmek istemem ama dediğim gibi gönül rahatlığıyla dolaştım sokaklarında, çarşı ve pazarlarında. Çok yoksulluklar gördüm ama dilenmeyi bilmeyen bir halkla karşılaştım. Öte yandan Frida’nın, Diego’nun, Inarritu’nun, Lubezki’nin, Cuaron’un, Arriega’nın doğduğu topraklardayım. Saygı duyarım. Hepsi teker teker düş dünyamı aydınlatmış, ufkumu açmışlardır. Inarritu’nun benim hayatıma ışık tutan, nerdeyse bir pencere açmış olan filmi Babel’le çıktığım Meksika yolculuğuma Frida’yla devam ettim bir zaman sonra. Onlarla olduğum her anın kıymetini bildim. İyi ki sanat ve sanatçılar var. Kim icat etmişse etmiş ama pek çok insanın yavan ve döngüsel olarak kısır olan hayatlarında bir nefes almalarını sağlamak için seçilmiş olmanın ayrıcalığını bilmem, sadece tahmin edebilirim. 

20181103_234234-01

20181103_234953-01

FRIDA :

Sene 2002, bir kadın yönetmen çekiyor Frida’nın filmini: Julie Taymor. Filmin yapımcılarından biri de aynı zamanda başrolünde oynayan Selma Hayek. Meksika’nın “ulusal hazineler”inden birini beyazperdeye yansıtan aktrist bu rolüyle Oscar alamasa da, hayatının filminde hayatının rolünü veriyor. Ödülü kime mi kaptırıyor? “The Hours” filmindeki Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’a. Oyunculuklardan geçtim, ben Woolf’u da başka severim çünkü. O yüzden filmden geçiyor ve Coyoacan’da bulunan Frida Kahlo Müzesi’ni gezmeye koyuluyorum. Başımı kaldırdığım anda duvarda gördüğüm Frida’nın tüylerimi diken diken eden sözüyle karşılaşıyorum: “Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki : Who needs feet when I’ve got wings to fly.” Aylarca yatağa bağlı yaşamış Frida’nın ölüme attığı çalımın, başkaldırışın ifadesidir bu sözler. Hem de bir komünistin dudaklarından dökülen.

Frida’nın yazgısını değiştirecek olan kazaya gelecek olursak, Meksika’nın Bağımsızlık Günü’ne denk gelmesiyle başlayabiliriz. Hiçbir başarı savaşsız olmaz. Kendisi “Kılıç boğayı nasıl delip geçerse tutunduğumuz demir vücudumu öyle delip geçti.” diye anlatır kaza anını. Tramvay, Frida ve erkek arkadaşının içinde bulunduğu otobüsü parçalar, böler. Tıpkı Frida’ya yaptığı gibi. Henüz daha on sekiz yaşında bir genç kızdır. Bekaretini kaybetmiştir, böbreği işlevini yitirir, çişini yapamaz, omurgası hasar görür. Omurgada üç kırık, köprücük kemiğinde kırık, üçüncü ve dördüncü kaburgada kırık, sol omuzda çıkık, kalçada üç kırık, karında ve vajinada delinme, sağ bacakta on bir kırık, sağ ayakta çıkık. Götürüldüğü Mexico Kızılhaçı’nın hastanesindeki doktorlar parçaları bir araya getirirken, iyileşemeyeceğinden emindirler. Kendisine adanmış olan bir ifadeyi paylaşacağım burada. “Olağandışı bir yaşam gücünün beslediği, görülmemiş bir acıya dayanıklılık kapasitesini iyi tanıyamamaktan ileri geliyordu bu inanmazlık.” Doktorların ölür dediği bu bir damlacık kızın, bu çetin cevizinse bırakmaya niyeti yoktur. Kaza esnasında aynı otobüste olan erkek arkadaşına yazdığı mektuplardan birindeki dirayeti ve kaybetmediği mizahıysa inanılmazdır gerçekten. Üç ay bir yatakta sargılar ve alçılar içinde yatmak zorunda kalan Frida kendisine callejera der yani sokak süpürgesi, ölümeyse Pelona yani Kel Kafa. Bir callejera bir pelona’yı süpürür. Ölüme kafa tutmuş bir güvercindir Frida. Kara tavuğun kanatlarını andıran kaşları, kat kat çoraplarla kapatmaya çalıştığı aksak bacağı ve sıska bedeninin yanında kendisinden yirmi yaş büyük, yirmi santim uzun, yüz kilo da ağır olan yetenekli ressam Diego Rivera ile evliliğine olumsuz yaklaşan babası bir fille güvercinin evliliği olarak tanımlar bu hali. O güvercin ve fil tüm fırtınalara, sert esen tüm rüzgarlara rağmen Frida ölene dek birbirlerini bir şekilde tamamlarlar. Dışardan bakıldığında görülen uyumsuzluk yüzünden ideal bir çift gibi görünmeseler de, evlilikte ideal çift diye bir şey’in kimbilir kimler tarafından atılmış olan koskoca bir palavradan ibaret olduğunun bilincinde olduğum yaşlardayım en azından. Hiçbir evlilik ideal değildir, olamaz da. Sevgi de sonradan kazanılamaz. Asla.

Müze kalabalık mıydı diye soracak olursanız, kuyruk bekleyerek girildiğini söyleyeceğim. Dünyanın dört bir yanından her gün yüz binler ağırlanıyor burada. İnsanlar akın akın geliyorlar Frida’yı görmek için. Müzenin bir diğer ismiyse “La Casa Azul”. Mavi Ev demek. Troçki’de burada misafir edilmiş. Bahçesi Marakeş’teki Yves Saint Laurent’in Majorelle’ini anımsatıyor. Patti Smith de buradaymış. Noguchi’nin Kelebekleri şiiriyle karşılaştığımda ustanın ustaya saygısına tanık oldum. Bahçede ve evin içinde çiftin birbirleri ve evlilikleri için sarf ettikleri pek çok içli söze rastlamak da mümkün. Frida’nın kendi gökyüzünü çizdiği aynalı yatağı, bastonu, eserleri canlıymış gibi bekliyorlar sizi. Ömrü boyunca 22 cerrahi müdahale geçiren Frida 47 yaşında burada ölmüş. Benden sadece dört yaş büyükmüş. Günlüğüne yazdığı şu son sözlerle veda etmiş hayata: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umuyorum”. Umuyorum ben de.

20181104_000830-01

BENDEN SİZE SON SÖZLER :

Gezi yazılarını okurken otel fiyatları, ulaşım türleri ve benzeri bir takım açıklamalar bekleyen şanssız okuyucular için diyebilirim ki, yanlış kapıyı tıklattınız. Meksika’yı bir tablo olarak düşündüğünüzde, o tablonun ressamı benim bu defasında. Her fırça darbesinde ben varım, Meksika değil. Her satırına gömüyorum kendimi. Kendi algıladığım şekilde bir Frida var karşınızda. Bu yazımı nasıl şekillendireceğim hususundaki bir başka rehberimse hiç geçmeyen melankolisiyle hayata direnen Patti Smith ve onun M Train’i oldu. Ve burada da karşıma çıktı bir şekilde. Umuyorum bu hayatta ve bir başka hayatta yazımda adı geçen her bir sanatçıyla tanışma fırsatım olur. Bir gün olacağını biliyorum, sadece süre veremiyorum.

Benden bu kadar. Şimdilik. Meksika yazılarımsa henüz bitmedi.

Donde no puedas amar, no te demores.” Frida

”Sevgi basitti. Karmaşık olan bizlerdik.” Frida

20181103_235432-01

TAHTAKURUSU

 

20181109_100107-01

TAHTAKURUSU :

Beni ısırıyorsun
Ama artık hissetmiyorum
Beni gömüyorsun
Ama artık ölmüyorum

Bana dizeler yazıyorsun
Hayır
Yazdırtıyorsun
Sevgilim seni seviyorum

Güzel konuşuyorsun
Öyle de sövüyorsun
Ben yine de seni
Övüyorum

Kar çalıyorsun
Dudaklarıma
Buz kesiyor her yerim
Yine de üşümüyorum

İlerliyorum inatla
Bedenim yavaşlıyor sonra sonra
Düşünüyorum tüm aklımla
Kalbim köreliyor aynı hızla

Dışarıdakilere sesleniyorum sonra sonra
Ruhumu versem
Yetmiyor onlara
Öldürmeden
Rahat etmeyecek olan
Tahtakurularına.

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

20181102_072231-01

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

GİRİŞ :

İçinden kaçmak, uzaklaşmak geliyor. Bu sebeple başka bir ülkeye, yeni insanlar görmeye, bir yerin yerlisini yerinde görmek üzere düşüyorsun yollara. Bir filmin rüzgarına kapılıyorsun bazen, bazen de bir kitabın vuruculuğuna. Kimi kaderinde varmış görmek diyor, eğer gidip görebilmişsen. Bizler mi yaratıyoruz kaderlerimizi, kaderlerimiz mi bizi biz yapıyor bilemeden de sürükleniyoruz çoğu zaman sert esen rüzgarların etkisiyle. Halide Edip Adıvar’ın Hindistan’a Dair’i, mutsuz bir çiftin hikayesinin anlatıldığı Rossellini’nin Journey to Italy’si, yine bir başka mutsuz çiftin hikayesinin içinden geçtiği bir Paul Bowles uyarlaması olan Esirgeyen Gökyüzü, yazarlarının, yönetmen ve senaristlerinin yaptığı ziyaretler esnasında yaptıkları gözlemler ve esinlenmeler olmasa olmayacaklardı muhakkak. Öte yandan hiç mi neşeli, mutlu çift yok seyahate çıkan? Kitaplar, filmler neden mutlu çiftleri tatile göndermiyorlar diye soracak olursanız, hayatından sıkılmış olmasan, arayış içinde olmasan neden yollara düşesin ki? Önemli olan ne aradığını, ne istediğini bilmekte. Tek kriteri bu olmalı insanın, hayatındaki anlam arayışında ne istediğini bilirsen hayat bir parça daha kolay atlatılıyor sanki. Arayışının bir noktada sonlanacağını içten içe biliyor oluyorsun en azından. Neden buraya geldiniz diye sorduğunuz pek çok insan size o kitap, bu belgesel, şu filmden etkilenerek meraktan buradayım cevabını verecektir. Merak geçerli bir neden olmakla beraber, çok da tatminkar olduğu söylenemez. Bana soracak olursanız ben bıkkınlıktan düştüm yollara. Gidebileceğim en uzak noktaya gidiyorum, çünkü hayatımdan, kendimden, etrafımdaki vazgeçilmez gibi görünen herkesten kaçasım var. Herkesten uzaklaşasım. Bıkkınlık en tatminkar cevap bence seyahate çıkmak için geçerli bir neden olarak. 

D91E0082-A666-46C0-9037-EF9CAAB98980

Gelelim o filme, şu filme derken, Babel filmini rehber ediniyorum kendime. Filmde anlatılan kelebek etkisinin ve hem de kendi evlilik krizlerinin ortasındaki çiftimizden Cate Blanchett’ın canlandırdığı Susan’ın turistik bir gezi esnasında vurulmasının bir evliliği nasıl kurtardığına tanıklık ettik Fas çöllerinde. Japonya’dan gelen ve Bedevi ailenin oğullarından birinin eline geçen silahtan çıkan merminin etkisiyle bir başka çölde-işe bakın burası Meksika, emanet çocuklarla kaybolan yetenekli Adriana Barraza’nın canlandırdığı Amelia’nın çilesiyle ilerledik aç susuz Meksika çöllerinde. En ağır bedeliyse Habil ve Kabil mitini canlandıran kardeşlerden Habil ödedi kuşkusuz. Bizler o öyle bu böyle derken, Mexico City doğumlu yazar ve senarist Guillermo Arriega’nın filmin yönetmeni bir başka Meksikalı ve Oscarlı yönetmen Inarritu ile beraber dehalarını konuşturuşlarına şahit olduk bir yandan, bir yandan da hayal gücünün dumanlı perdesinin ardından çıkıveren ve başrolde oynayan realizmle beraber bizlere 143 dakikalık görsel bir şölen sunan kalemlerin gücünü izledik. Kendi hikayelerimizin kahramanı olan bizlerse çıktığımız seyahatlerde Babil kulesinden arta kalan farklı lisanların günümüzdeki kurbanları olarak iletişim kurmaya çalışıyoruz birbirimizle. Hiç İspanyolca bilmediğim ve Meksikalılar da İspanyolca dışında bir dil bilmedikleri halde bir şekilde yolumu buldum bu koca şehirde. Rehberimin Babel filmi olacağı hiç aklıma gelmezdi bu anlamda. Ama oldu işte. Bir de kulağımda onun sesi Tanrı Türkçe biliyor diyen. Hiç yalnızlık çekmedim bu yüzden. Kendimi onca koşturmacanın içinde en çok dinlediğim seyahat bu oldu herhalde. Çünkü çoğu zaman içimdeki sesle konuştum, kimselerle diyalog kurmam mümkün olmadığı için. Kendim çaldım, kendim söyledim kısaca.

20181102_082748-01

20181102_080942-01

20181102_072525-01

GİDİŞ :

Önüme çıkan herkese söyledim. Gitmek istemiyorum. Herkese de teklif ettim. Biletim biletindir, yolum da yolun, kısaca “sen git”! Biri ben Almanya’ya gidiyorum dedi, diğeri güldü geçti. Seyahat kısmı bana kaldı kısaca. Kaderimle uzlaşmazsam, bana oynayacağı oyunları biliyorum. Benden daha acımasız olduğunu biliyorum çünkü. Sabaha doğru beş gibi kalkacak olan uçak için iki buçuk gibi havaalanında olmam gerekiyor, ağırdan alıyorum, çantamın fermuarı bozuluyor, her şey ters gidiyor. İşaretler beni delirtiyor. Alelacele çağırdığım taksinin şoförüne de sen git diyorum. Olur mu öyle şey, ne güzel git gez gel diyor. Tamam da istemiyorum. Canım istemiyor, kimselere anlatamıyorum. İsteksizlik korkunç bir şey imiş. Tek istediğim yok olmakken. Bunlar hep ama hep bıkkınlıktan.

Air France’la Paris üzerinden aktarmalı olarak uçacağım. Charles de Gaulle’de saatlerce sürecek bir bekleyişin ardından, yine uzuun saatler boyunca Meksika’ya gidiş sürecek. İlk kısım fena geçmiyor. Fakat havalimanında geçmeyen saatler yaşıyorum.  Saçma sapan şeyler yiyip içiyorum. Mağazaların dergi ve kitap reyonlarını geziyorum. National Geographie’de konu yine mültecilik. Venezuela’dan çıkmış daha iyi bir hayat için Güney’e yani Brezilya’ya doğru yola koyulmuş binlerce mülteci arasından bir aile ile yapılan röportajda yemek için yola çıktıklarını anlatıyor evin reisi. Fakat Brezilya’da da durum pek parlak değil. Hikayeler hangi kıta, hangi ülke, hangi komşular arasında olursa olsun o kadar benzer ki. Brezilya elbette ki bu davetsiz misafirlerden dolayı mutsuz ve isteksiz; biz müsait değiliz dese de, 2017’den beri 58000 Venezuela’lı akın akın gelerek yerleşmişler bile. Hamakta yatıyorlar, bir aile bir nefeslik bir çadırı paylaşıyor, gün boyu kahve satan bir kadın bir öğünlük yemeğini çıkartabiliyor ancak. Mecburi ya da değil, ben veya o, o diyar bu kıta hiç durmadan hareket halindeyiz. Umut daha iyi bir yaşam için. Amerika sınırına yürüyen Meksikalılar, Brezilya yolundaki Venezuelalılar, Türkiye’den Avrupa’ya her şeyi göze alarak deniz yoluyla geçmeye çalışan Suriyeliler, Afganlılar, İranlı ya da Kürt mülteciler. Hepsi benzer kaderleri yaşıyorlar. Herkes daha iyi bir hayatın peşinde, herkes ekmeğinin derdinde. Bunların arasında en güç olanını söyleyeyim, bir aile babasıysan ve yanında namusundan, boğazından sorumlu olduğun bir karın ve çocukların varsa ve onların yanında, onlara rağmen kötü muamele görüyorsan, işte o an insanlığın bittiği ana şahit olmuşsun demektir. Yıllar yıllar evvel Kars Sarıkamış’tan bindiğim otobüsteki Afgan adama karısının ve iki çocuğunun önünde anasının gözü bir muavin tarafından yapılan aşağılamayı hiç unutmadım. Karısının kolunu uzun süre tuttuğunda gıkını çıkartamamıştı zavallı adam. Dünya böyle aşağılık, böyle namussuz adamlarla dolu işte. Bir başka aşağılık adam da beni buluyor seyahatimde. Yanımda oturan Cezayirli olduğunu söyleyen ve hiç durmadan bana bakan, ne yiyip ne içtiğimi kontrol eden bir yağ tulumu. Ayakkabılarını çıkartıyor, okuduğum kitaba göz gezdirip hangi dilde olduğunu soruyor. Meksika’ya kadar beraber uçmak zorundayız ve kaçabileceğim bir başka boş koltuk yok. Hostese kolçağın içindeki televizyon ekranını çıkartamadığımı söylediğimde, üzerine vazifeymiş gibi göğsümü ezerek ekranı çıkartıyor. Sadece sarışın ve yaşça benden büyük hostesin yüzünü hatırlıyorum ana dair. Ben yaparım diye adama doğru müdahale ediyor can havliyle. İki kadın bakışıyoruz. Rezil olduğumu düşünüyorum. Bir de şahidim var artık. Bu adamı normal şartlarda öldürebilirim. Yüzüne yumruk atabilirim, birkaç dişini indirebilirim, dişlerini yutturtabilirim, onu boğabilirim ama sesssiz kalıyorum. Artık hiç konuşmuyorum, dönmüyorum da ondan tarafa doğru. Fakat hiç durmadan beni izliyor. Ekranda sorun yaşadığımda müdahale ediyor. Ekranı kapatıyorum, okuduğum kitabı kapatıyorum, kendimi kapatıyorum. Hiç durmadan of çekiyorum. O kadar sıkılıyorum ki, damarlarım yırtılacak sanıyorum. Kımıldayamıyorum. Bir anda yerimden fırlıyorum, hostes endişeyle bana bakıyor şimdi cıngar çıkacak diye. Arkaya geçiyor ve bir viski söylüyorum. Sek. Gelip aynı koltuğa oturuyor ve viskimi içiyorum. Cezayirli şaşkınlıkla beni izliyor. Sonra yine aniden yerimden fırlıyor ve bir viski daha alıyorum. Onu da Cezayirli’nin yanında içiyorum. Sonra sakinleşiyorum. Biraz. Sarsıldığımı hissediyorum. İki el kollarımdan tutuyor. Az evvelki hostes. Uyan, az kaldı diyor İngilizce. Benim için İngilizce konuşuyor. Sızmışım ve gelmişiz. Ağlamak istiyorum. Ama bir bebek gibi ağlamak için çok yaşlıyım. Yanımda iğrenç bir adamla seyahat ettiğimi hatırlıyorum ve mecburen ayılıyorum. Koltuk değiştirmeyi bile akıl edemediğime yanıyorum. Aşağıya inebilirdim. Uçak iki katlı çünkü. Pilot kabinine bile gidebilirdim. Kahretsin. Dilim tutulmuş, aklım durmuş, irademi kaybetmişim. Sağduyumu en çok. Ama adamı dövmedim. Bu da bir şey, Daha önce yaptığım oldu çünkü.

20181102_184117-01

SONUÇ :

Uçak sakince konuyor. Kemerlerimizi çözdüğümüzde ilk iş hostesi arıyor gözlerim. Artık gülebiliyorum. Duyguları gözlerinden okunan kadınla sessizce selamlaşıp, yanımdaki domuzun yanından uçarcasına ayrılıyorum. Bagajları beklerken görüyorum onu, bana bakıyor umutsuzca. Gözlerinde umutsuzluk olan bir pislikmiş yalnızca. Gözüme o kadar zavallı görünüyor ki. Ben seni normal şartlarda, kendi ülkemde olsam durmaz yumruklardım. İçimden yükselen tek his öfke ve şiddete şiddetle karşılık vermek. Şimdi anlıyorum. Bana ısrarla neden nereli olduğumu sorduğunu. Fransız olsaydım beni taciz edemezdi. Haddini bilmek zorunda hissederdi. Beni az gördü. Yalnız gördü. Diş geçirebileceğini düşündü kendince. 

Meksika akşamları soğuk bu arada ama ben sıcak hissediyorum. Hem viskiden, hem de bir pislik yüzünden. Sıla’yı gayet iyi anlayabiliyorum. Yediremezsin. Bazen. Her şeyi göze alırsın. Hepimiz bir şekilde, bir yerlerde tacize uğruyoruz. Bundan kaçmak için çarşafa girmemize gerek yok. Hayattan kaçamazsın. Ama susmayacağız da. 

Meksika’ya bu duygularla indikten sonra kapalı ve yağdı yağacak havanın etkisiyle iyice kapanıyorum. İnsanlar gözüme kötü görünüyorlar. Eve dönmek istiyorum ama o kadar uzağım ki. Hava o kadar karanlık ki. Odaya gidip duş alıp uyumaya çalışıyorum. Başaramıyorum çünkü jet lag olmuşum. Bir de Cezayirli fobim var artık.

Hiç mi güzel bir şey yaşamadın, mülteci krizi, üçüncü dünya ülkesinden bir vatandaşın tacizi, bunlar biraz ağır olmadı mı diye soracak olursanız, evet yaşadım. Bir tanesi ben Paris havaalanında uçağımı beklerken yan masama gelen bir vejetaryen erkeğin tabağındaki yemeklere olan minnetini gösterişindeki zerafete tanıklık etmemdi. Ellerini birleştirerek şükretti nazikçe. İkincisi havaalanında gezdiğim sergiydi. Üçüncüsüyse bizde henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış Amelie Nothomb’ın son kitabının arka kapağında yazan sözün harikalığıyla çarpılmam oldu: “ La personne qui aime est toujours la plus forte.” Google translate s’il vous plait!

20181102_073417-01

SÖZ

20180829_133141-01

SÖZ :

Belki de ahkam kesmek hoşuma gidiyordur,
Sana
Sense gıcık oluyorsundur tavrıma
Ve bana

Yüzlerce gün, binlerce saat vardı aramızda
Halbuki tek bir yaş yaşlıydım senden
Neden ki bu tantana

Böbürlenmek yakışıyordu 
Sana
Karaları bağlamaksa 
Bana

Sevildiğini biliyordun
Yetiyordu canına
Atıyordun caka
Tevazun yine ayaklar altında

Çok kilometreler yaptım senden sonra
Çok hayatlar geçti yanıbaşımdan
Sahtekarlar, yalnızlar, ipe sapa gelmezler…sorma
Sen daha iyiydin bir nedenden
Sahtekarlığın,
Issızlığın
Tek banaydı
Bu ortada

Bir söz veriyorum
Sana
Bundan sonra
Bildiğin sözlerden çok başka
Bir şarkı sözü, bir yemin, bir sır
Anlaşıldı ki kalmayacak aramızda
Dolaşsın benden sonra kimin umrunda
Sana mı kalmış sözüm, yeminim, dinim
Sözüm düşmanımın olsun
Yeminim köpeklerin
Dinim musallat olsun sana
Adımı andığın her anda
Ölsem dönmem,
Bağım yok benim o topraklarda
Sen kal layık olduklarınla.

AFTER THE STORM : FIRTINADAN SONRA

DC7973FB-6DA7-4115-A21D-FBD7631B4263

AFTER THE STORM :

“Bu yaşa kadar gelmeme rağmen hiç kimseyi denizden daha derin sevemedim.”

“Bir şeyleri serbest bırakmadan mutluluğu bulamazsın.”

“Benim yaşımda yeni arkadaş demek, daha fazla cenaze demek.”

“Olmak istediğin gibi bir adam olmak öyle düşündüğün kadar kolay değil.”

“İstediğim kişi olmak istemem sorun değil. Önemli olan, hayatımı olmak istediğim kişi olmaya çalışarak yaşamam.”

“Üstün zekalar geç filizlenir.”

“Bu zamanlara, içinde yaşadığımız bu önemsiz çağa teşekkür etmeliyiz.”

“Erkekler birine aşık olduğunu ancak onu kaybettiğinde anlıyor.”

GİRİŞ :

2016 yapımı bir filmle karşınızdayım. Neden şimdi? Vardır pek çok nedeni bildiğim ya da bilmediğim. Fakat filmin yönetmeni aynı zamanda yazan ve düzenleyen kişisi olan Hirokazu Koreeda’nın bildiği, hissettiği ve de neticesinde izleyicisine(bu tip yönetmenlerin kendi izleyicisi vardır evet, tek tek herkes için değil de anlayan, hisseden, düşünen bir kesim için yapar filmlerini. Adına sanat denen şey tüm insanlık için yapılıyor zannedilse de belli bir zümre ve ileride o zümreye dahil olmak aşkıyla yeri gelecek kendinden geçebilecek olan insanların beğenisi içindir, bu bahsettiğim gerçek sanattır ve sanat toplum için değildir, aksini iddia eden tırışkadan düşünendir “bence”, sanat burjuva icadıdır demişti bir arkadaşım, ortada bir icat varsa mucitinin kumaşını da tartışmak gerekir ama düşünün bakalım herkes sanattan anlasa nice olurdu sanatçının hali, elbette birileri fabrikada çalışacak, memur olacak ki sanatçının böbürlenmesine vesile olacak-nasıl aklıma eseni yazmak havasındayım anlatamam)… nerede kalmıştım? Koreeda’nın izleyicisine aktardığı şeylerin niteliği, niceliği ve derinliği karşısında böylesi bir yönetmenle bu kadar geç karşılaşmış olmaktan ötürü hissettiğim mahcubiyeti paylaşmak istedim kısaca. 

‘62 doğumlu yönetmenin zengin filmografisine hakim olmadığımdan sizi burada aydınlatmam mümkün olmayacaktır. Fakat son filmi Shoplifters ile Cannes’dan Altın Palmiye ile döndüğünü belirtmek ve aile üzerinden, sakin bir tonda çok şey söyleyen yönetmeni sıkı bir takip altına almak gerektiğinin öncelikle kendim için altını çizmem gerekiyor. Dünyanın en karmaşık şeyi olan aile olmak, ailenin bir bireyi olarak kalmak, kan yoluyla bu kuruma bağlı olmak, işin içinde genler, soya çekim filan da var olduğundan bir girdin mi çıkmanın mümkün olmadığı-kaldı ki içine doğduğun, boyunduruk altında yaşadığın bu mahkumiyetin ardından alışkanlıktan olsa gerek kendi rızanla bir başka boyunduruk altına hiç düşünmeden girdiğin ve bunun toplum önünde yarattığı mahcubiyet altında ne desen boşken, Koreeda’nın bir nedenden ötürü bu gayriresmi mevzuyla biraz fazla yoğun haşır neşir olduğunu görüyoruz. Baba oğul, ana oğul, karı koca, kardeşler bir yumak olmuş, çözdükçe dolaşan bir şarkı sözünü andırıyorlar adeta. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Burada da aynı şey söz konusu. Sanki gerçek hayattan bir kesit izliyoruz iki saat boyunca. Büyük büyük adamların başrolde olduğu, kahramanlık destanlarının yazıldığı, tarihe yön verenlerin hikayeleri yok karşımızda. Onun yerine fakirlik çeken, hayatta dikiş tutturamamış, hayatı oturmamış, istikrarsız bir ana karakter var mesela filmin başrolünde. Diğerleriyse Japonya’da toplu konutlarda yaşayan ve para sıkıntısı çeken ortalama eğitimli insanlar. Yönetmenin bir diğer başarısıysa yaşlıları çok doğru bir açıdan gözlemlemiş olması ve yaptığı çok doğru tespitler. Bir büyükanne karakteri var ki Kirin Kiki’nin canlandırdığı filmin her anlamda ağır topudur kendileri. Hayata farklı gözle bakmanızı sağlayacak, filmin en önemli cümlelerini sarf etmek ona düşüyor çoğu zaman. Karakterlerin ve yaklaşan bilmem kaç numaralı fırtınanın kasvetine rağmen, sert ünsüzlerin ve kalın ünlülerin lisanı olan Japonca’yı keyifle dinledim sayelerinde. Az sonra başlayacağım ve durmak bilmeden anlatacağım filmi kısa kesmeye çalışacağım ki bu daha fırtına öncesi sessizlik, bir de sonrrası ve hatta benden sonra tufan bölümleri var. Az sayıdaki okuruma şimdiden sabırlar dilerim, özellikle bana dayandığınız, cümlelerimin sonunu getirdiğiniz için.

9DF3F6C6-4865-4979-85DA-14DA7E8B8A1E

685F44E2-1A63-4408-B3B8-4B16A8FE9AA2

BEFORE THE STORM : FIRTINADAN ÖNCE

23 numaralı fırtına yoldadır. Bu bir yıl içinde çok fazla diye konuşmaktadır anne kız mutfakta. Filmde sıkça karşımıza çıkacak olan ve iki kişi arasında geçen çok özel diyaloglardan ilki ile karşı karşıyayızdır filmin daha ilk sahhnesinde. Buzun üzerine çatır çatır düşen sporcuları gördüğünden midir bilinmez, büyükanne artistik patinajın mantıklı bir spor olmadığını düşünmektedir. Kocasını yeni kaybetmiş olan annesinin evde oturmaktan bunayacağını düşünen kızı ona dışarı çıkmasını ve kendisine arkadaş edinmesini salık verir. Bu yaştan sonra bir gözü toprağa bakan kadın yeni arkadaşların, yeni cenazeler demek olduğunun bilincinde olmakla beraber, bir yandan da akranlarıyla klasik müzik hocasının verdiği derslere gitmekte, lise talebeleri gibi hevesli sorular sormaktadırlar kibar hocalarına. Anne kız konuyu bu dünyadaki standart insan kalıplarına girmeyen, mesleği, işi, özel hayatı ve de kazancı sıkıntılı evin tek oğlu Ryota’ya getirirler. Zekasından emin olamasalar da, boy olarak gerçekten üstün olduğunu düşündükleri Ryota ile tanışırız. Gerçekten uzun, biraz sarsak, randevularına geç kalan, bundan on beş yıl önce ödül kazanan bir roman yazıp daha da tek satır yazamayan, geçimini dedektiflik bürosunda yarı zamanlı çalışarak sağlamaya çalışan, kira parasını dahi çıkarmakta zorlanan, kitabında aile sırlarını ifşa eden, bu ve pek çok nedenden ötürü ablasıyla geçinemeyen, eşinden boşanmış, bir oğul sahibi yakışıklı adamın göynünün halen daha eski karısında olduğunu öğreniriz zamanla. Babasının cenazesinden sonra, biraz da para edebileceğini düşündüğü için ona ait kıymetli bir papirüsün varlığının hevesiyle gelmiştir annesinin bundan böyle tek başına oturduğu eve. Babası gibi kumar oynar, babası gibi nesi var nesi yoksa rehinciye verir Ryota da. Sözde ona dönüşmek istemez ama dönüşüm gerçekleşmiştir çok önceden. Dönüşmekten en çok korktuğu şey olan babasıdır. Her şeye rağmen evlilikleri elli yıl sürmüş olan anne babasının tam tersi kendi evliliği on yıl sürmüş sürmemiştir. Elli yıllık evliliğin ardındansa annesi özgür kaldığı için huzurlu, eskisi kadar para sıkıntısı çekmediği için mutlu, kocasının tüm eşyalarını cenazesinin ardından sokağa atmakla meşgul olmuştur. Ana oğul yolda yürürken, daha önce de annesinin karşısına çıkan mavi kelebeğin babasının ruhu olduğunu düşünerek, sensiz gayet mutluyum, o yüzden uzun süre benim için buralara gelme diyerek resmen kovaladığını söylediğinde kadının gerçekten de kocasından sıtkının sıyrıldığını anlarız. Ryoto daha iyi bir son bekleyedursun, sonların en iyisi bu olmuştur annesi için, çünkü son olmuştur, geç de olsa kurtulmuştur kadın.

61A5FC16-757C-462A-A517-BA535A6288A1

Annesi ayakları yere daha sağlam basan ve sakin tabiatlı geliniyle daha iyi anlaşmaktadır. Emlakçılık yapan Kyoko da içten içe kocasını sevmekle beraber, evlilik için bunun yetmediğinin farkındadır. Bu sefer Ryota’nın tam zıttı bir adamla çıkmaktadır. İçine sindiği tartışılır bu ilişkide karşı tarafın duyarsızlığına, görgüsüzlüğüne ve böbürlenmesine katlanmak durumunda kalır. Fakir, başarısız ama iyiniyetli kocasından sonra, bu adama nasıl katlanacağını düşündürtür çıktıkları akşam yemeğinde konuşulanlar. Ryota ise dedektiflikten gelen alışkanlıktan ötürü gizli gizli eski karısını takip etmektedir. Geçmişle hesabını kapatmakta güçlük çekmektedir besbelli. Diğer yandan oğlunu görebilmek için gerekli olan yüz bin yen’i bir araya getirme gayreti içindedir. On beş yıldır bir icraati olmadığını düşünen ve ona olan inancını yitiren yayıncısı tarafından manga hikayesi yazma teklifi alır. Gururunu kurtarmak adına üzerinde çalıştığı yeni romanından bahseder. Dedektifliği de roman yazmak için yapmaktadır güya. Küçük notlar alsa da, bunların sayfalara dönüştüğünü görmemiz mümkün olmaz. 

Mevzu Japonya’da geçiyor olsa da, aslında kıtalar arasında değişen bir şey olmadığını görürüz. Mesela devlet memuru olmanın Japonya’da da en az Türkiye’deki kadar önemli olduğunu görürüz. Ryota çocukluğunda, oğlu Shingo da şimdi devlet memuru olmak istemektedir. Nüfusun orta ve dar gelirli grubunun kendini kurtarmak ve bir güvencem olsun diye memur olmak istediği aşikardır. Fakat Ryota geldiği noktada kendine iki uç meslek seçmiş olup, annesi abisine tam olarak onun ne iş yaptığını anlatamamaktan duyduğu aczi söyler. Dedektif ama nelerin peşinde, yazar ama on beş yol önce yazdı, daha da yazamadı. Koreeda’nın da yola yazar olmak için çıktığı varsayıldığında bu mevzuları ironik bir şekilde anlatabilmesi ondan olsa gerek.

1A07801E-E5B8-40B4-A2C6-E2917949FC59

FIRTINA SIRASINDA neler oldu anlat :

Fırtına bastırınca eski karı koca, oğullarıyla birlikte büyükannenin mütevazi evlerine sığınmak zorunda kalırlar. Hep beraber bir gece geçirirler. En çok da Kyoko’nun nostaljik bir hevesle gönüllü olarak kaldığı gecede karı koca arasında ortamın doğallığından doğan duygular, realitede bu ilişkinin yürümeyeceğinin karar verilmesiyle son bulur. Son sözü söyler Kyoko. Ryota için sorumluluk almak için çok geçtir. Daha önce iyi bir baba olmak için gayret göstermemiştir. Geç kalmıştır azı şeyler için. Bu arada rüzgar dışarıda kim bilir kaç kilometre hızla eserken, evin içinde hiçbir şey olamamış gibi oturan aile fertleri kendi gerçekleriyle yüzleşirler. Kyoko annesini otuz yıldır oturduğu evden kurtaramamanın verdiği vicdan azabını paylaşır. Hiçbir işe yaramayan bir evlat olduğunu düşündüğü için bedbahttır. Filmin en önemli kısmıdır ana oğul arasında yapılan konuşma. Annedeki bilge taraf, keskin zeka oğlunun meslek yaşamını şekillendirmiştir aslında. Kadının tek çözemediği şeyse kocası olmuştur. Kendi ağzıyla itiraf eder öldüğü güne kadar onu çözemediğini. Oğluna ise anı yaşamasını, kaybettiği şeyleri kovalayıp duracağına ya da erişemeyeceği şeyleri isteyeceğine, bir şeyleri serbest bırakarak mutlu olmasını öğütler.

Hayat basit fakat biz zorlaştırıyoruz ve bunu bile bile de,  zorlaştırmaya devam edeceğiz. Çünkü biz insanlar böyleyiz. Beynimiz bir sorun ya da problem varsa sorun çözücü olabilirken, işin içine duygular girdiğinde, her şey arapsaçına dönüyor. Kendine ve çevresine korkunç şeyler yapabilen ve bunu da iradesiyle yapabilen doğadaki, artık daha çok şehirlerdeki tek canlı türüyüz. Kelimeler, şiirler, öğütler ve özlü sözler bunu değiştirmiyor, çok yazık. Çığrından çıkan dünya değil, insanlar, hepimiz. Bizzat bana dokunursanız, sizi sevmezsem mesela ya da sevip sevip de sevmez olursam, neler yapabileceğim hakkında en ufak bir fikriniz yok. Büyükannenin söylediği gibi bu yaşa kadar geldim, ben de hiç kimseyi denizden daha derin sevemedim çünkü. Siz sevebildiniz mi? Derinden sevmek, hadi onu bırak hayat telaşı içinde böyle şeyler düşünmeye fırsat bulabildiniz mi? Ben derinden sevecek birini arıyorum ya da aramıyorum, belki de umrumda değil insan sevmek. Kim bilir!

AFTER THE STORM : FIRTINADAN SONRA

Yaşantılarından bir kesit izlediğimiz aile bireylerinin genel durumunda çok büyük bir değişiklik olmaz. Bir araya gelip konuşmalarına imkan tanımıştır kötü hava koşulları. Fırtına esnasında çok büyük bir felaket yaşanmaz, kahramanlarımız boylarından büyük maceralara gark olmaz, ayrılanlar birleşmez, ölüler geri gelmez. Ryota “Kurbanı Beslemek” ayarında bir roman yazacak gibi de değildir. Piyangodan da büyük ikramiye çıkmadığına göre yaşam standartları değişmez. Bizler de bu zaman zarfında aile bireylerinin değişmez hayatlarını izleriz, biter, gider. Geriye iyi bir şeyler izlemenin tadı kalır sadece. Bir de böbürlenmek için bir neden daha.

Hoşçakalınız.

C300FFA5-D2E0-4F68-BAD4-F66816C04C89

141229C1-9F3A-4C29-B158-DA07F7389C7D

HEREDITARY : AYİN


C1C499C6-CB96-4575-943A-63128FA2E486

HEREDITARY : AYİN

“Tüm bu yaşananlar kaçınılmazsa, tüm bu karakterlerin hiçbir umudu yok demektir. Hepsi bu korkunç, umutsuz çarkın içinde birer piyon.”

GİRİŞ :

Film vizyona girdiği günlerde, mevsimlerden yaz idi. Güneş etkili yüzünü göstermiş ve kapalı ortamlarda bulunma isteği giderek azalmıştı. Bu yüzden de fazla dikkat çekmeyeceğini düşünerek, hakkında çıkan tüm övgü dolu eleştirilmemelere rağmen, filmin üzerine yazı yazmayı bırak, izleme girişiminde bile bulunmadım. Çünkü korku filmlerini sevmiyorum. Çünkü bir filmi izlerken ekstra korku hissetmek istemiyorum. Hayatta pek çok korkunç şey varken ve ben de yüreğimde garip garip korkular besleyip büyütürken, oturduğum yerde gerim gerim gerilmenin manası var mıdır hiç bilmem. Hereditary ile ilgili ben ne yaptım peki? Boşverdim.Toni Collette’e rağmen bunu yaptım. Sonra mı? Eylül geldi, herkes evlere dağıldı, şimdi bir parça korkabilirim dedim. Oturdum, izledim ve tırstım. Sonra ne gerek vardı şimdi dedim. Yazan yazmış zaten dedim. Sonra sonbahar iyice çöktü. Üzerimden atamadığım miskinlikle karışık bıkkınlıktan, eski defterleri karıştırmaya başladım. Oturup bir kez daha izledim filmi. İki sahnesinde, belki de üç; kahkaha attım. Korku filmi sevmem, çünkü korkarım, çünkü hayatta yüzleşmeye korktuğum korkularımın varlığını hatırlatırlar, ben hayattan kaçtığım ölçüde gelip beni bir film vasıtasıyla bulurlar, o yüzden de gülmem, dediğim gibi tırsarım, güvensizlik hissim artar, hayattan buz gibi soğurum. Peki ben neden kahkaha attım? Beni gıdıklayan şey neydi? Yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısıydı. Ari Aster bu ilk uzun metraj filmiyle, Shyamalan’ınkine benzer bir çıkış yakalamış görünüyor. Öte yandan Toni her zamanki başarılı Toni, siz bir de Peter rolünde Alex Wolff’a bakın derim. Bu genç oyuncu ileride anlatacağım sahnelerde tüm o korkunçluğa rağmen nasıl bu kadar komik olabildiyse, bir süre sonra genç adamın yüzündeki şaşkın, bezgin, ne umdum ne buldumla karışık ifadesini her gördüğümde daha uzun kahkahalar atmak istedim. Peter’ı yönetmen Ari Aster’in bir çeşit alter ego’su olarak hayal ettim (dediğim gibi tuhaf hisler hep beni takip ederler).  Bu karanlığın içinde bir çeşit kara komedi hissini yakaladım. Sanırım bana mahsus bir şeydi.

“Hereditary”nin anlamı kalıtsal demek. Siz bakmayın ayin diye çevrildiğine. Filmde var olan bir ayin sahnesine rağmen, kalıtsal bir mevzu anlatılmakta en şiddetlisinden. Bana kalsaydı eğer, Peter ‘ın çektiklerini göz önüne aldığımda-böyle bir çile, sıkıntı, dram, acı, pişmanlık, korku, güvensizlik, huzursuzluk, vicdan azabı az görülür cinsten olduğundan-Peter’ın Çilesi bu filmle mükemmel uyum sağlayabilirdi cidden. Ne diyelim o halde, biraz şu Peter’ın çilesini, bu çileleri neden çektiğini, çektiğine değip değmediğini inceleyelim birlikte(sen inceliyorsun, biz okuyoruz demeyiniz, varlığınızdan güç almaktayım, yoksa bu benim ilk korku filmi yazım, sanıyorum en en son Rosemary’nin Bebeği…yok biraz daha yakın tarihli Shyamalan belki izlemişimdir. Split de değil, onu yarıda bıraktım, çoklu kişilk bozukluğu, kaçırılan, kapatılan kızlar filan, fazla dayanamadım. Bir kahin duyarlılığına sahip Engin Geçtan değilim ya da sabah sabah cinayet ve kayıp vakalarını canlı canlı çözmeye çalışan Arif Verimli de. Tek bildiğim korku filmlerinin bana uygun olmadığı. Beni bunlarla korkutamazsınız demiyorum, bana bunlarla gelmeyin yeter. Bir sabah sabır çekerek izlediğim Müge Anlı programı karşısında çektiğim panik, dehşet, üzüntü, kızgınlık da buna benzer bu arada. Orada memleketimin insanlarının geldiği noktayı görmekten, içinde bulundukları şartlardan duyduğum üzüntü ve kederden ötürü hissettiklerim, Hereditary’nin çektirdikleriyle eşdeğer. Bu arada konuk olarak katılan ve kendilerine mikrofon tutulan o kadar insanın(genelde katil aralarından biri çıkabiliyor, sus pus da oturabiliyor arada kaynar mıyım acaba diye) yaygarasına katlanmak için çok iyi paralar almak gerekiyor. Yoksa valla çekilmez, billa çekilmez.

2ABABF4E-497E-4D2F-BC1C-B528D563BACA

78B3AF78-F6AB-4265-8474-08F0BE3E297B

PETER’ın ÇİLESİ :

Uzun zamandır hasta olan Ellen/Queen Leigh, 78 yaşında, kızı Annie’nin evinde, 3 Nisan 1978’de ölmüştür. Bu ölüm ilanıyla başlar film. Ağaç ev manzaralı dağınık çalışma odasının içerisinde yer alan dioramalardan birinin içinde yaşayan ailenin hayatına ve ilk önce Peter’ın yatak odasına gireriz. Babası oğlunu cenaze törenine gitmek üzere uyandırmaktadır. Bir köpekleri vardır. Bir de fındık alerjili, doğduğundan beri hatta doğduğunda bile hiç ağlamamış ve böyle bir ailenin içinde doğduğu için en az Peter kadar şanssız Charlie’leri. Cenaze töreninde konuşan Annie, anma konuşması esnasında annesinin tuhaflıklarından bahsederken, bir yandan da hiç tanımadığı konuklara seslenmektedir. Ketum ve kendi halindeki Ellen için özel ritüelleri, özel arkadaşları, özel kaygıları olan, anlaşılması güç, inatçı tabiatta bir kadın diye bahseder kızı. Ayrıca onun hakkında bir şeyler bilenlerin yanıldığını ve kendisiyle yüzleşenlerin Tanrı yardımcısı olmuştur inşallah şeklinde bir de bilgi verir. Buradan aralarındaki ilişkinin pek de sevgi dolu olmadığını çıkartırız. Cenazenin başında, uzaktan Charlie’ye gülümseyen sevimsiz sarışın adamın varlığıyla ilk tedirginliğimiz baş gösterir. Döndüklerinde annesinin eşyaları arasında bulduğu not ve kadının kanlı canlı karşısına çıkmasıyla, ilk soru işareti oluşmuştur. Acaba Ellen gerçekten ölmüş müdür? Bu arada bir kadın uzaktan Charlie’yi izlemektedir. Filmin benim de en beğendiğim tarafı film hakkında önemli ipuçlarının verildiği Peter’ın sınıfında yaşanan diyaloglardı. Yunan trajedyalarından yapılan alıntılar tartışılır ki, ailenin amansız kötü gidişatına bir göndermedir tüm bu konuşmalar.

5B642AB5-8DC6-44FA-98EB-54179A830538

Annie katıldığı grup terapisinde yine tüm içtenliğiyle ve içinden geldiği gibi, daha çok kelimeler ağzından çıkmıyor da dökülüyormuşçasına nasıl bir aileden gelmekte olduğunu özetleyiverir. Annesinin çoklu kişilik bozukluğu ve son zamanlarında bunaması varmış. Babası o daha çok küçükken açlıktan ölmüş. Çünkü psikozlu depresyonu varmış, kendisi kendisini aç bırakmış. Abisi ise şizofrenmiş ve 16 yaşında kendini annesinin yatak odasında astığında, geride bıraktığı intihar notunda annesini suçlamaktaymış içine insanlar koyduğu için. Annie ise uyurgezermiş. Annesiyle bir küs bir barışık yaşamış. Kocası onunla konuşmasını yasaklamış. Bazen her şeyin mahvolduğunu hissediyorum ve suçlunun da kendimin olduğunu hissediyorum derken, kabahatli değil de, kabahatin bizzat kendisi olduğunu düşündürtüyor içten içe. Üstelik nedenini de biliyor ama bilmiyor. Bu arada kendi oğluyla olan ilişkileri de vahim. Birkaç yıl önce oğlunu yakma girişiminde bulunmuş. Oğlu da bunu hep ona karşı kullanmış. Doğmasını hiç istememiş. Düşürmeye çalıştıysa da başaramamış. Oğlunun hem doğmadan önce hem doğduktan sonra defalarca ölmesini istemiş kısaca. Bunun altında yatan neden de filmin sonundaki sürprizi.

D7DE89F4-CE8A-47BF-B63C-99B394B8BAEC

681DEEC5-035D-42F5-9475-D489707A12C5

 

47C2035B-5724-495A-9A4E-D34C748E816D

Parti esnasında ve sonrasında iki kardeşin yaşadıkları ile başlıyor tüm fenalıklar. Charlie’nin başını hangi ağaca çarparak kaybedeceği bile işaretlenmiş. Onun ölümüyle ortaya çıkan kesik baş motifi pek çok defa daha çıkıyor karşımıza. Charlie cama vurarak ölen kuşun kafasını kesip cebinde saklıyor. Zaten akabinde Charlie’nin kafası kopuyor, anneannenin de başının yerinde yeller esiyor. Kesik başlar ruhun geri döneceğinin işaretini verircesine çıkıyorlar karşımıza. Peter’sa deli divane oluyor, ruh gibi dolaşıyor ortalıkta. İntikam arayan bir ruhun onu takip ettiğine ikna oluyor kendince. Annie acısını, öfkesini her fırsatta dışa vururken, pasif eşi ya görmezden geliyor ya da avutan rolünü üstleniyor çoğu zaman. Çaresizlikten bir kez direksiyon başında ağlıyor. Fakat bir baba olarak ne oğlunu ne de kendisini bu bataklıktan kurtarması mümkün olmuyor. Tıpkı başka çaresi olmayan Agamennon gibi, elinden bir şey gelmiyor. Peter Charlie’ye, Annie ise tavanlara tırmanan, içine iblis kaçmışçasına kapılara kafa atan ve kendini bıçaklayan manyak bir cadıya dönüşüyor. Tüm bu sahnelerde Toni Collette’in olağanüstü mimiklerine şahit oluyoruz. Yüzü gözü renkten renge bürünüyor, şekilden şekile giriyor. Söz konusu film korku türünde olmasa, Oscar almaması içten değil. Fakat malum akademi ciddi rolleri, dramları, rolü için otuz kilo alıp verenleri önemsediğinden satanik güçlerin esiri bir anneyi ödül için uygun görmeyebilir.

Eskilerden hatırladığım kadarıyla film esnasında kafaların koptuğu, ağaçların kadınların ırzına geçtiği, testereli manyakların ordan oraya koşuştuğu, gözlerin açık vaziyette bakakaldığı kafaların yerlerde yuvarlandığı korkunç sonlu korku filmlerini izleyip gerim gerim gerildikten sonra, tatlı bir müzikle bitiverirdi her şey. Yıllar sonra aynı tadı aldım Joni Mitchell’in seslendirdiği “Both Sides Now”ı dinlerken. Gerildim ama değdi diyebildim bir anlığına. Sonra yine sinirim bozuktu. Olasılıklardan ötürü. Aslında bu ve benzer kötü güçlerin varlığını bilmekten öte hissetmekten duyduğum kaygılardan kaynaklı bir durumdu sadece. Geçecektir unuttuğum takdirde. Bir de filmde bahsi geçen amansız kader düşüncesi rahatsız etti beni, yaşamak beyhude bir uğraş gerçekten.

5444BA3C-4E19-4C37-A782-F0FF2CE6DB80

364B2180-7C58-4C75-B82E-1557ED39DC7E.

“ÖPERİM GÖZLERİNDEN”

ÖPERİM GÖZLERİNDEN :

“İnsan çapı kadar sever,
Yaşı kadar,
İzni kadar,
Bazen kalbi
Bazen kapasitesi kadar,
Elinden geldiğince,
İnsanlığı kadar sever.
İnsan bazen sevildiği kadar sever.
Ama arsızca,
Ama fütursuzca,
Bazen ölesiye,
Bazen bitesiye kadar,
Sever.”

Arka kapak yazısından.

Ve benim son şiir kitabımdan.

Öpüldünüz😘😘gözlerinizden teker teker.

20181010_150720-01

PRIVATE LIFE

621542CA-6E6E-482A-9557-DCAC8CFB3502

PRIVATE LIFE : 

“Bazen aile yapmak için üç kişi gerekir(burada bahsi geçen üçüncü kişi genç bir donör ve onun pek kıymetli, taze yumurtasıdır).”

“Bir başkasına ait beden parçalarını uterusuma koydurtmam.” Rachel

Şimdiye kadar hiçbir şey doğal olmadı, şimdi niye öyle olsun ki?” Richard

“Neden hayatın hep seni kandırdığını düşünüyorsun?” Sadie

GİRİŞ :

Tamara Jenkins’in The Savages’dan sonra izlediğim ikinci filmi. İşin içinde yine aile var. Gerçi çekirdeğinden bir aile. Bir karı ve bir kocadan oluşan. Bir kadın ve adamdan diyemiyorum çünkü resmi bir kuruma dönüşen birliktelik evlilik denen görünmez ama resmi kurumlarca onaylanmış bir çatı altına girdiği andan itibaren ne kadın kalıyor geriye ne de adam. Bir kadının kocasına ve bir adamın karısına dönüşüveriyor taraflar. Becerebildikleri takdirde de anne ve babaya. Filmde yer alan tarafların görünüşe göre tek eksikleriyse çekirdek aileyi Voltron’a dönüştürecek bir bebek. Film bu beyhude uğraşı anlatmakta. İki saati aşkın süresi sıkmıyor. Konusuysa etrafımızda bu sıkıcı süreci yaşayan çiftlerden geçilmez olduğundan ve kısırlık çiftlerin üzerine vebanın taşıdığı kara bulutların benzerleri misali dolup dolup hiddetle boşaldığından Rachel ve Robert bizim için de son derece tanıdık karakterler olarak çıkıyorlar karşımıza. Film ilk dakikalarından itibaren, tıpkı adı gibi bir çiftin özel hayatını mercek altına alarak başlıyor. Bir yatakta sere serpe yatmakta olan Rachel’ın poposuna iğneyi saplıyor Robert. Belli ki ilk tecrübesi, bu yüzden hart diye saplıyor iğneyi. Sonra da film boyunca aşama aşama tek bir çocuk yapabilmek uğruna pek çok cefaya katlanan çiftimizin serüvenlerine ortak oluyoruz. Doktor doktor geziyorlar. Randevu saatlerinde bekleme odası koltuklarını boş bırakmayan onlarca çift oluyor etraflarında. Suratlarda bezginlik var. Değişen bir şey oluyor mu sonunda, onu izlemeden bilemeyecek olan siz potansiyel seyirci için fazla spoiler vermeden filmi anlatmaya çalışacağım burada kısaca(uzun zamandır isteksizdim, canım tek satır yazmak istemedi, bu ve hatırlayamadığım milyon tane sebepten ötürü durdum durdum da bu filmi mi buldum diye de sormuyor değilim kendime ama bir tarafım da kaderci olduğundan kaderde bu yazıyla merhaba demek varmış ekim ayının on’unda diyorum. Napacaksın kader işte).

46450F2B-E1A2-4CB8-BE91-A92AF1C3E80E

RACHEL ve ROBERT’ın ÖZEL HAYATI NASILDIR?

Rachel 41, Robert’sa 47 yaşındadır. Zamanında kariyer odaklı olan yaşamlarındaki beraberlikleri ne kadar zamandır sürmekte, bilinmemekle beraber, New York’ta bir dairede iki kocaman köpekle yaşayan Yahudi çiftimizden Rachel son kitabını yayınlamaya çalışan bir yazar, Robert’sa sahne aktörüdür. Bu çok da genç sayılmayan çiftimiz anlaşıldığı üzere entelektüeldir ve böyle bir çifti merkeze alan filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Tamara Jenkins bol bol kitaplara, yazarlarına, pek çok filme göndermeler yapmakta ve bunu da kulakları tırmalamadan yapmayı başarmaktadır bu sayede. Çiftimizinse tek gayesi tek iyi yumurtanın döllenmesini sağlamak uğrunda gayret eden doktorlarının başarısıdır. Bu uğurda her yola başvurulur. Bazen gafil avlanırlar. Karşılaştıkları duygusal sahtekarlıktır. Donör olabilecek yirmi yaşındaki kız onları aylarca parmağında oynatır, sonra da yok olur. Operasyon geçirmek zorunda kalırlar karşılıklı. Rachel’a defalarca enjeksiyon yapılır. Fiziksel tıkanma yaşayan tek testisli Robert’a uygulanacak TESE(testiste sperm için kazıma) işleminin maliyeti 10.000 dolar iken, orta üst gelir grubuna giren fakat mütevazı şartlarda yaşamakta olan çiftimiz ne yapar eder bu parayı bulur. Bu ve bundan sonraki topladığında küçük bir servete tekabül eden masraflarını vargüçleriyle karşılar doğurganlık bağımlısı çiftimiz. Embriyo transferi işe yaramadığında, doktor yeni bir fikirle çıkar karşılarına. Bir donör yumurtası gerekmektedir. Rachel yaşlı yumurtalarının işe yaramadığı gerçeği ile yüz yüze kalmasının yanı sıra, bebekle arasındaki genetik bağı yok edecek olan bu fikre sıcak bakmaz ilk başlarda. Kısaca kıskanır. Oyunun dışında kaldığı hissi uyanır. Fakat doktorunun verdiği ve üzerinde gülümseyen genç bir kızın fotoğrafının bulunduğu broşürde yazıldığı gibi bazen aile yapmak için üç kişi gerekir diyerek yumurtalarını 10.000 dolara satışa sunan kızların bulunduğu internet sitesinden kendilerine uygun donör arayışı başlar. Tam da Rachel bir kız kardeşim yahut kuzenim olsaydı dediği anda, filmin başlarında gördüğümüz, annesiyle çatışma halinde olan, çiçeği burnunda fakat tıkanmış yazar adayı, aynı zamanda Robert’ın abisinin ikinci eşinden olma Sadie girer hayatlarına. Rol model olarak gördüğü çiftin teklifini kabul etmesiyse fazla sürmez. Çoktandır aradığı yaşama nedeni ve amacını bulmuştur. Döllenen yumurtası Rachel’ın rahmine yerleştirilecektir. Aralarında açıklık kararı verirler. Sadie ailesini bu kararından haberdar edecektir. Öyle de yapar. Aile büyükleriyle toplandıkları yemek masasının etrafında bu nihai fikrini söyleyiverir Sadie. Annesi çılgına döner. Kızının genetik malzemesini patlamış mısır gibi etrafa saçtığını düşünür. Sonrası vardır bir de bu işin. Çocuk dünyaya geldiği takdirde, onun nesi olacaktır? Gece kavgayla ve annesinin hiddetiyle son bulur. Sadie yine de fikrinden caymaz. Menopur adında, teknik olarak menopoza neden olan, fakat buradaki asıl amacı üreme sistemini durdurarak adet dönemlerini Rachel’ınkiyle uyumlu hale getirecek olan iğneleri olmaya başlar. En nihayet on beş yumurtadan altı tanesi döllenir ve bekleyiş başlar. Sonuç yine hüsrandır. Tüp bebek de işe yaramamıştır. İki taraf da üzgün ve kederlidir. Hem Rachel hem Robert. Robert tüm bunların bittiğine sevindiğini itiraf eder. Çocuk istemekten vazgeçmiştir. Tek istediği eski hayatına kavuşmak, bu saplantıdan kurtulmaktır. Peki vazgeçmişler midir ya da vazgeçecekler midir eninde sonunda? Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali tekrar başlarlar kaldıkları yerden. Gelen bir telefonla rotalarını bu defasında Virginia’ya çevirirler. Film çiftin bu son savaştan daha güçlenerek çıktığını gösterir. Daha bilinçli, daha güçlü olarak çıkacaklardır yeni donör yumurtlayıcısının karşısına. Son sahnede yer alan bekleyiş filmin en önemli sahnesi olmakla beraber, bir yandan jenerik akmaktadır üzerlerinden. Vazgeçmeyeceklerdir. Hayat böyle devam edecektir onlar için. Film bitmek zorunda olduğu için biter, onların Kavga’sı ise sürer gider.

Spoiler vermek istemeyen ben, filmi en ince ayrıntılarına kadar anlatıp, Sadie’nin yumurtasının akibetini de söyleyerek sanıyorum içinizde var olan son merak kırıntısını da süpürmüş bulunmaktayım. Farkındayım, ki farkında olarak kendine engel olamamak da bir şeydir. Bir de kuldan saklamaya ne gerek vardır.

paul-giamatti-kathryn-hahn

SEN OLSAYDIN, BÖYLE DE ÇARESİZ OLSAYDIN NE YAPARDIN?

Bir, hiç böyle bir durumla karşı karşıya gelmedim. İki, gelenlerden dinledim. Gözlerinin dönmüş olduğunu, her yolun mübah olduğunu düşünenleri gördüm. Çocuk uğruna bu yola baş koyuyorlar. Bütün o iğneler, alınan hormonlar, doktor muayenehanesinin mesken tutulduğu saatler, tüm o sabırsız ve ümitle beklenen günler ve sonu hüsranla bitip, biraz zaman geçince tekrar, tekrar tekrar ve tekrar başlanan tedaviler. Rachel ve Robert’ın yaşadıkları her şey gerçek ve gerçekçiydi. Üstelik tatlı bir mizah eşlik etti bize, çiftin yaşadığı dramın orta yerinde. Bu sayede hafakanlar basmadan o yumurta bu hormon, o taşıyıcı bu toplayıcı demeden sonuna geliverdik filmin. Aslına bakacak olursanız benim en uzak olduğum konulardı bunlar, belki bir Nazi kampında da geçmiyor film ya da yine çocuksuzluktan ve anne olamamaktan muzdarip Gemma’nın savaşın orta yerinde kaldığı Sarajevo’da geçen Twice Born atmosferi de yok ama prog rock eşliğinde karşısında bacaklarını ayırdığın doktorun elindeki uzuun bir boruyu “hadi hamile kalalım, ne dersin?” diyerek neşeyle(!) içine sokmaya hazırlanırken, anlaşılacağı üzere atmosfer pek de parlak değilken, ne yapardım ben de tamam mı devam mı diye, yaşama nedeni olurdu sanırım benim için de. Ve devam derdim sonuna dek. Ama o boruyu düşündükçe… Ve hayır, açık kalp ameliyatı ile aynı prosedür işlemiyor. Göğüs kemiğim yarılmayacak ama hormonlar, vs. derken, bunlar bir kadın için son derece hassas dengeler. 

SON SÖZ :

Gelelim tüm o göndermelere. Bir filmin temposuna daha doğrusu senaryosuna çok şey katar o göndermeler. Bir referanstırlar çoğu zaman. Göndermeleri anlayanlar havalara girerler(ben), bilemeyenler öğrenmek için not ederler(yine ben, herkes her şeyi bilmez, -mek zorunda da değil). Her neyse Karl Ove’un Kavga’sı vardı işin içinde, Serpico’nun geçtiği sokaklara yapılan göndermeler vardı, Clinton’ın Little Rock’ı, Atwood’un Handmaid’s Tale’i, Drugstore Cowboy, Sam Shepard oyunlarına yapılan atıf, Rosemary’nin Bebeği ve firmasını en büyük tavuk üreten şirket haline getiren ve ne hikmetse kendi de bir tavuğa benzeyen Frank Perdue’ye(diyelim ki bütün hayvanlar öldü acaba artık hayvanlara bakamayan insanlar giderek birbirine benzer mi diye soran Elias Canetti’yi anmasam olmazdı) uzanan bu hoş anımsamalar dilm renk kattılar zaman zaman. Bir de işinden içi bayılmış, kızının da babasının yaptığı işin dünyanın en sıkıcı işi olduğunu düşünen dertli anestezi uzmanı vardı. Ve sonunda da benim de hep çok gitmek, görmek ve kalmak istediğim YADDO vardı. Daha ne olsun?

7F25F021-FDF7-4470-A00F-B2F4225CCAE8

LEAVE NO TRACE : İZ BIRAKMA

527B49E3-FE3B-4625-B55B-CC7BBDEB76EC

LEAVE NO TRACE: İZ BIRAKMA

“İstek mi yoksa ihtiyaç mı?”

“Olmamam gereken bir yerdeymişim ve beni aldılar. Olmam gereken yerde olmalıymışım.” Tom

“Acı henüz ölmediğini gösterir.”

GİRİŞ :

Film, konusu itibariyle gidenleri anlatıyor. Bir ya da pek çok nedenden ötürü gidenleri. Başka türlü bir hayatı seçenleri. Başka türlü bir hayatın da mümkün olabileceğini düşünenleri. Peki ama gidenler nereye ve nasıl giderler? Gittikleri yerde ne yapar ne ederler? Bu gitmelerin bir gelmesi de var mıdır ve eğer var ise, geldikleri yerde bu insanlar için mutluluk söz konusu mudur? Winter’s Bone’dan hatırlayacağınız kadın(neden belirtiyorum, çünkü öyle azlar ki) yönetmen Debra Granik bu sorulara cevap arıyor. Aslında aramıyor. Bir seçimden bahsediyor bize. Ne pahasına olursa olsun seçilen yolda başa gelenler ve gelebilecek olanları gösteriyor. Bunu da kötü bir karakter yaratmaksızın anlatıyor. Bir baba ve kızı var başrollerde, bir de dönem dönem hayatlarına giren yan karakterler evsahipliği yapıyorlar onlara. Kah evlerini açıyorlar, kah destek olmaya çalışıyorlar kendilerince. Baba kız arasında geçen tüm diyaloglar, kaldı ki filmde yer alan tüm diyaloglar az ve öz ve filmin ruhuna son derece uygun olarak yazılmış. Çok gizemli oldum farkındayım, derhal konuyu sizler için açayım:

İZ BIRAKMA’dan hangi yöne gidilir gidilse gidilse? :

Baba kız bir ormanın dolayısıyla yeşilin içinde bir takım yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlarken açılır film. Yaprak çiğner babası, yakacakları ateş için çıra hazırlarlar el birliğiyle, kız soyduğu yumurtanın kabuklarıyla küçük serasına sınır çizer adeta, babası damıttığı yağmur suyunu fincanına boşaltır. Kaotik bir şehirde yaşayan her şehirlinin hayali organik hayatı yaşamaktadırlar kısaca bir başlarına. Uyku tulumunda uyurlar, televizyon yoktur, radyo bile. Telefon, internet, elektrik; kısaca medeniyete dair pek az şey vardır ellerinde. Peki ama neden? Babanın kabuslarla uyandığı sabahların baş sorumlusu olan savaş anıları fiziksel olarak geride kalmış olsa da, ruhsal olarak derin izler bırakmıştır üzerinde. Neler yaşamışsa yaşamıştır. Neden karısının olmadığını ya da nerede olduğunu bilmeyiz. Ormandan sağlayamadıkları kimi ihtiyaçlarını süpermarketten karşılarlar. Düzenlerini bozan şeyler arasında şerif ve ekibinin çok yakınlarında çalışma yapıyor olmasıdır ve en nihayet tüm kamuflaj alıştırmalarına rağmen bir suçlu gibi yakalanmalarına neden olur ormanda yürüyüş yapan bir adamın Tom’u görmesi. Biz suçlu değiliz, işbirliği yap der babası kızına kıskıvrak yakalanmışken. Ortada bir suçlu yoktur gerçekten de, ağaçları kendilerine siper edinmiş bir baba kız vardır sadece.

9FF6D65B-B0D0-49F0-A57C-40FD690EB27A

35869DE0-77D3-4936-B622-71D6EF2BC99B

Yakayı ilk ele veren baba, kızını da ihbar eder aynı anda. Kızın ormanın içinde tek başına kalmasını güvenli bulmadığını çıkartırız buradan. Burada bulunmak bir tercihtir ve kız babaya yani küçük büyüğe emanet olduğuna göre, tek taraflı bir tercihin söz konusu olduğunu görürüz. Nitekim baba soruşturma geçirirken, Tom geçici olarak yerleştirildiği kız yurdunda derdini anlatmaya çalışmaktadır akranlarına. Babasıyla ormanda yaşıyor olmalarını evsizliğine yorar kızlar. Tom’sa evinin orası yani orman olduğunu düşünmektedir. Babasıysa 435 soruluk tuhaf bir teste tabi tutulur. Polis baba kızı görür görmez seçenekler arasında yer alan cinsel istismarı dahi düşünür. En nihayet uygun koşullarda bir evin anahtarı sunulur kendilerine. Zamanla Tom bisiklete binmeyi öğrenir. Kiliseye giderler. Sosyalleşmeye başlamışlardır bile. Tom yumuşak kulaklı tavşanı olan, yaşamak istediği evi inşa eden ve çiftçi olmak isteyen bir gençle arkadaşlık kurar. Kızın ortama ayak uydurduğunu, işi babasından telefon istemeye kadar götürdüğünü görürüz. Tek endişesi okuldaki çocukların onu geçmiş yaşantısıyla yargılama ihtimalidir. Babaya gelince onların kıyafetlerini giymekten, onların evinde yaşayıp, yemeğini yiyip, işini görmekten son derece muzdariptir. Esasında düzene karşı olan adam komünist düzenden, komün hayatından da farklı bir seçeneğin peşindedir. Bu yüzden konutu filan gözü görmez. Bir gece kızının gönülsüzlüğüne rağmen yola koyulurlar sırt çantalarıyla. Yuva bildikleri yerlerine geri dönerler önce, daha sonra alışveriş yaptıkları diğer orman sakinlerinin yerlerine giderler ki, Tom ve babası yakalanınca ekipler tarafınca iş makineleriyle evlerinin dümdüz edildiğine şahit olurlar. Kuzeye gitme kararı alırlar. Portland’dan Oregon’a gitmek üzere otobüs minibüs(şakaydı), tren vagonu, tır gibi her buldukları aracı kullanırlar yol boyunca. En nihayet tabana kuvvet ormanın içinde ilerlerken buluruz onları soğuk günler ve geceler boyunca. Tom’un ayakları donma noktasına gelir. Sahipsiz buldukları bir kulübeye sığınıp şöminede ateş yakıp ıslanmış ayakkabılarını kuruturlar. Çorba pişirir babası. Kız başlarını sokabilecekleri basit ahşap bir evin peşindeyken, babası ısrarla onun olmayan şeyleri reddetmekten bahsetmektedir. Adam kızını hiç dinlemez ya da kafası bunun için müsait değildir. Sağlıkta sonsuz değildir bu arada. Bir gece Will eve dönmeyince, sabah onu dere kenarında bulur Tom. Başından yaralanmış ve yarı donmuş vaziyettedir. Önüne çıkan insanlardan yardım ister, hastaneye götürülmemeleri için de rica eder. Kulübelerde yaşayan insanlar el birliğiyle yardım ederler bu eksantrik baba kıza. Kız bir kez daha  yerleşik düzene geçmek istediğinin sinyallerini verir babasına. Sırf bu yüzden evin kirasını ödemeye çalışır elinden geldiğince. Ev sahibesiyse parayı kendi aralarında ortadan kaldırmış olduklarından kabul etmez öyle kolay kolay. Aradaki jenerasyon farkı ve yaşanmışlıklardan ötürü baba kızın farklı hayatların peşinde gitmeleri kaçınılmazdır artık. Baba kızını geride bırakmak pahasına, benim meskenim dağlar ormanlardır diyerek sırt çantasını yüklendiği gibi düşer tekrar yollara. Bu defasında gözü arkada değildir. Asfalt yoldan ormana sapışını izleriz uzaktan. Bu bir tercih meselesi olduğundan saygıyla karşılarız kendisini. Filmin en unutulmaz sahnesi de bu noktadan sonra gelir. Bence. O kadarını da izleyin görün. Kesinlikle. Bu kadar anlattım filmi size ama o sahneyi ve o noktaya nasıl gelindiğini bilemeyeceksiniz izlemezseniz eğer.

EAC90A8E-8B88-42DE-B1D7-8196EEE7F707

7122A15A-4C10-402C-9FF4-1ABFCFAF5764

Filmde neler olup bittiğini son saniyesine kadar anlatarak ne heyecan ne de heves bıraktın bizde diyen sevgili okur; haklısın. Ama zorundaydım. Çünkü benim de çok önemsediğim bir mevzu olmuştur teknolojiyi, medeniyeti reddediş ve terk ediş. Üstelik böyle bir yaşam şeklinin zorunluluk dışında olabileceği. Yine yakın tarihli  Into the Forest’ın aksine. Mormonlar bunun canlı örneğiyken, onlar başlarını sokabilecekleri bir ev ve dayanışma içerisinde yarattıkları kendi kasabalarında hayatlarını geçirmektedirler. Burada söz konusu olansa orman hayatıdır. Zorlu, bir başına geçirilen günler ve geceler vardır işin içinde. Hep kendi başının çaresine bakmak durumunda kalmak, doktorsuzluk, hastanesizlik, bilinmezin tehlikesi öte yandan. Fakat bu bir dürtüyken de karşı konulmazlığı, bilinmezin büyüleyiciliği, uyaranlar olmaksızın bir hayatın da mümkün olabileceğini  gösterir bize hikaye anlatıcı. Bu hikayenin asıl anlatıcısı ise filmin uyarlandığı 2009 yılında yayınlanmış kitabın yazarı Peter Rock’tır. Film kitapla aynı adı taşımamaktadır, belirteyim.  Hell or High Water’la yıldızı parlayan aktör Ben Foster’un temiz oyunculuğunun yanında Thomasin McKenzie eşlik ediyor ona aynı sadelikle. Senenin kaçırılmaması gerekenlerinden. Bence. Uymayanlar’ın hikayesi başrolde.