UZUN İNCE BİR YOL : İKİNCİ BÖLÜM, SİİRT’e DOĞRU

20170928_132249-01

UZUN İNCE BİR YOL : İKİNCİ BÖLÜM, SİİRT’e DOĞRU

Çook uzun bir zamandır Siirt’e gitmeyi istiyordum. Sırf bu yüzden Mardin’dense Batman’a uçakla gidecek ve aradaki mesafeyi nispeten kısaltmış olup Siirt’i gördükten sonra da Batman’ı transit geçip, gerisin geri Mardin’e dönecektim. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı ve ben kendimi Mardin’de buluverdim. Şimdiyse burada bulunuşumun ikinci gününün sabahı ve bir kez gitsem, gayri ölsem de gam yemem dediğim Siirt’e gitmek üzere yola çıkıyorum sonsuz bir enerjiyle. Yazımı sonuna dek okuma gayreti gösteren okuyucularım hakkındaki genel kanımsa şöyle; aranızda pek çoğunuz bir gün Rönesans’ın başkenti olan Floransa’yı, Venedik’teki gondolları, New York’taki Özgürlük Heykeli’ni, yedi harikayı, olası sekizincisini, Unesco Dünya Mirası listesindeki yerlerden herhangi birini görmeyi istemiş ama Siirt’i görmeyi dileyeninize rastlamak çok ender görülen bir durumdan öte, bir vaka olacaktır kanaatimce. Bu bilinçle temkinli bir yazı yazmaya çalışacağım yaşadıklarıma ilişkin, sırf sizi ürkütmemek adına. Bu arada Siirt’i göremeden döndüm, zira Baykan’a gittim ve hayatımın en zorlu, en çileli yolculuklarından birine giriştiğimi bilsem gene de gider miydim hiç bilmiyorum. Neden gittiğimi de bilmiyorum aslında ama gitmiş bulundum bir vesileyle. Vesilem kendimdim bu da böyle biline.

Ne diyordum? Uzuun ve çileli bir yolculuktan sonra Baykan’a vardım ki indiğimde toprağı öpecektim nerdeyse. Sonrasındaysa avara kasnak dolaştım durdum ilçede, nihayet döndüm daha da geç olmadan bin şükürle güzeller güzeli Mardin’e. Hayır, hiç de abartmıyorum. Bu yazımı okuyup da peh…burjuva, hatta pis burjuva Türkiye’nin gerçekleri bunlar, insanlar oralara zorunlu ve zorlu(gerçekten zorluymuş) hizmet için gidip gelip durdu yıllarca da gıkları çıkmadı diyenlerinizi duyar gibiyim. Oturduğun yerden sıkmak kolaymış, gelmeden, görmeden, yaşamadan bilemezmişsin. Geldim, gördüm, ama döndüm hemen. Burası Türkiye ama değil sanki. Arabistan’a gelmiş gibiyim. Hatta hatta gidersem bile, yabancılık çekmeyeceğimi anladım bu bana bir çeşit ön alıştırma olan seyahatim sayesinde. Siirtspor hakkında fikrim değişti mesela. Siirtliler hakkında da. Siirtspor’un maçı var dendiğinde, şöyle bir dönüp bakacağım uzaklara doğru dolu dolu gözlerle. Siirtliyim ben diyene de. Şaka bir yana, bundan sonra anlatacaklarımda ne bir yalan ne de abartı var. Bütün karakterler gerçektir, konuşmalar da. Aksini ispat edebileniz olamayacağına göre, bunun için gayret gösterdiğiniz takdirde elime geçen ilk inşaat balyozuyla kıracağım kalplerinizi teker teker. Hani temkinli olacaktım, bu tehditkar hava da nereden çıktı diyenlerinize, buna ek olarak da neden diksin bu kadar diyen bir Avanos’luya cevaben diyeceğim ki son kez; dikim çünkü tek başınayım – dikim çünkü engelli bir annem var – dikim çünkü hayat böyle ve onunla başa çıkamıyorum ve dolayısıyla ben de böyleyim, değişmem de mümkün görünmüyor bundan böyle. Bir de Siirt yolunda başıma gelmeyen kalmadı ondan böyle.

Acısının şiddeti her geçen gün artan yaralı bacağıma rağmen, müthiş bir motivasyonla garaja geliyorum. …gelmesine de, sorduğum her acenta farklı farklı saatler ve ondan da farklı ulaşım planları sunuyor önüme. Sonunda çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun bir görevli Midyat biletimi kesiyor. Oradan Batman’a, oradan da Baykan ve dolayısıyla Siirt’e giden otobüsler varmış. Dışarı çıkıyorum ve beş dakika geçmeden sizin araba geldi diyor çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun genç. Tekli koltuğa oturtuluyorum ve beyaz minibüs kolaycacık doluyor benden sonra. Zayıf, esmer, sakallı bir adam, yanında ise yaşlıca bir adam arkada kalıyor. Minibüsteyse oturacak yer kalmıyor. Bunun üzerine ikiliden daha genç olan, çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun görevliyle önce atışmaya başlıyor, sonra da tehditler savurmaya. Sesler o kadar yükseliyor ki etraftan birer ikişer neler oluyor diye gelmeye başlıyorlar. Bana yalan söyledin, bizi bu arabaya bindireceksin diyor ve üst üste üç beş kere sen benim kim olduğumu biliyor musun diye soruyor. Toplu taşım araçlarını kullandığına göre o da bizim gibi halk olmasına rağmen, dahil olduğu halk’ın hangi aşiretinin mensubu olduğunu anlatmaya çalışıyor sanıyoruz buna ek olarak. Bunu da en ilkel haliyle yapıyor. Malum burada aşiretler konuşuyor. Öyle olunca da kavga iki kişi arasında başlayıp iyice dallanıp budaklanıyor. Kavga uzadıkça uzuyor, çünkü kimse onun kimlerden olduğunu bilmiyor. Kavgası da kuyruklu oluyor buraların. Fakat çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun oğlan da alttan almıyor. Kanımı kessen seni bindirmeyeceğim diyor üst üste. Kanımı kessen, kanımı kessen, kanımı kessen… Bu cümledeki tuhaflığı seziyorum ama kavga odaklı düşündüğümden oralı olmuyorum. Minibüs yolcularının elinde çekirdek eksik kalıyor tek. İzliyoruz keyfe keder. Burada keşfettiğim bir başka şey de, hiçbir erkek çalışanın seni, beni, onu alttan almadığı. Müşterisin, para veriyorsun yok. İşin fenası eğer pısarsan iyice tepene çıkıyorlar. Tek başınayım ve pısarsam yanarım. Bunu anladığım andan itibaren, önüme gelene posta koyuyorum ben de. Kavganın sonunda ne oldu derseniz, kanımı kessen (ısrarla damarımı demedi), seni o araca bindirmem diyen çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun genç, bir türlü nereden, kimlerden olduğunu öğrenemediğimiz öteki genci bindirmedi arabaya ama beraberindeki yaşlı adam derhal bir koltuğa oturtuldu. Minibüs hareket ettiğinde geride kalan iki genç hala daha birbirlerine yer gibi yer gibi bakıyorlardı uzaktaan uzaktaan.

2017-10-13 18.56.38

SİİRT YOLUNDA :

Ömerli’den geçip Midyat garajına uğruyoruz ilk önce. İki tavuğu torbalamışlar yolculuk öncesi. Hayvanlar altlarındaki kırmızı naylon poşetlere o kadar uyuz olmuş haldeler ki, dönüp dönüp ditmekte buluyorlar çareyi. Sinir içinde insanların arasında dolaşıyorlar. Bir çeşit yolculuk travması onlarınki. Kimse fikrini sormuyor acaba bu seyahati onaylıyor musun bu vaziyette, kıçında bir torbayla diye. Sonunda da dertop edilip bir başka otobüse bindiriliyorlar gariban gariban. Bizse minibüsten otobüse aktarılıyoruz. İşin tek sevindirici kısmı, yıllar sonra, uzaktan da olsa Hasankeyf’i görme şansı yakalayacak olmam. Yoksa iki buçuk saatlik yolu beş saatte almış oluyorum bu güzergah sayesinde. Ordan ona bin, burdan buna geç, tüm ilçelerden geç. Teneke kutulardan simyacılar gibi hunilerle ucuz yakıt doldurulmasını bekle. Ama Mardin coğrafyasına hakim ol böylelikle. Hasankeyf’in son halini görünce de kederlen dur oturduğun yerde. Diyecek sözüm kalmadı yetkililere an itibariyle. Baraj çalışmaları tam gaz devam etmekte. Bu güzellik yok olacak yakın bir tarihte.

20170928_101836-01
Ah yavrum yavrum…

Otobüsün içi yirmi yedi derece. Benim hizamdaki ikili koltukta oturan çift, bu sıcakta, yapış yapış, el ele, diz dize. Hani şu birbirine hiç durmadan aşkım denen ve insanı gerzekleştiren karmaşık ve manasız bir sevgililik süreci vardır ya, onu yaşıyorlar ve yaşatıyorlar hepimize. Otobüsün yarıdan fazlası dolu ve bunca insanın nefesi birbirine bulaşıyor, karışıyor, gidecek yeri olmadığından da öylece havada kalıyor. İnsanın dayanıklılığını azaltan, sabrını sınatan önemli faktörlerden biri olan sıcak hava, sıcak bir ortam, buram buram akan ter bacağımdaki sızıyı unutturuyor. Öte yandan mikroplar daha çok ürüyorlar böyle havada. Altımda paçaları daracık bir pantolon var. Nasıl sıkılıyorum anlatamam. Kendimi kaybediyorum. Asabiyetten besleniyorum hunharca. Muavin çocuğa sert çıkıyorum, o da bana. Diyorum ya kimse kimseyi alttan almıyor burada. Klima zaten yok, havalandırma da çalışmıyor. Bir bebek yol boyunca ağlıyor. En sonunda bayılarak uyuyor. Bense ne uyuyabiliyor, ne de bayılabiliyorum. Sadece oturduğum yerden kin güdüyorum otobüs firmasına, şoföre, muavine, tüm dünyaya. Sanki dünya dedi bana, git Siirt tarafına. Olsun ben kızıyorum. Buranın halkına reva görülen şey buymuş, görmüş oldum diyorum kendi kendime. Ben tek seferlik binmiş bulundum, bir kez de ölmez sağ kalırsam eğer, dönüşte bineceğim sadece. Bu insanlarsa burada yaşıyor, mecburen kullanıyorlar otobüsleri, minibüsleri. Yazık değil mi onlara, bu sıcakta? Öğle sıcağı camlardan, otobüsün havasızlığı içerden vuruyor hiç durmadan. Saunaya binmiş gidiyoruz sanki. Muavin çay, kahve servisi yapıyor kaynayan otobüsün içinde. Bakıyorum üfleye üfleye içenler var her şeye rağmen. Yolun kalan kısmının ücretini istiyorlar şimdi de benden. Beş lira keseceğim diyorum. Ara söyle diyorum firma sahibine ya da ben diyeyim ver bana numarasını diyorum muavine. Yok bende diyor. O zaman inince anlatırsın diyorum. Sağa sola bakıyorum. Kimseden tık yok. Herkes cefaya alışık. Çocuk da bayılarak uyudu, kurtuldu sonunda. Bir ben varım direnen. Pencereden dışarıya bakıyorum, şimdi diyorum şoförün kafası atsa, beni sokağa atsa, ne bir benzinlik var etrafta ne bir yerleşim yeri. Onu bırak hayat belirtisi yok. Toz toprak, bomboş bir yoldayım sağlı sollu. Bir tek yol var üzerinde gittiğimiz.

Mardin’den yola çıktığımız andan itibaren beş saat geçmiş. Baykan’a geliyoruz bu süre zarfında. Koşa koşa şoförün yanına gidiyorum. Her şeyi söylüyorum, herkes beş lirayı kesse, firma havalandırmayı yaptırır, klima taktırır diyorum(sanki pencere tipi klima bahsettiğim). Şoför baygın baygın dinliyor beni, yolcular da öyle. Onlar daha Ağrı’ya gidecekler bu halde. Ben pes ettim. Veysel Karani Hazretleri’nin türbesi var burada, onunsa çılgın gibi bir ziyaretçisi. Benim için de sürpriz oldu diyorum içimden. Bakalım nasıl karşılanacağım, Siirt Baykan’da bu haldeyken.

20170928_141040-01

BAYKAN :

Otobüsten inip, kendi kendime konuşarak karşıya geçtiğim ve sağ tarafı dükkanlar, sol tarafı lokantalarla çevrili caddesini geçip, hala daha kendi kendime konuşarak geldiğim Veysel Karani Hazretleri’nin türbesinin olduğu alana giriyorum şimdi. Yeni bir bina olduğundan mimari açıdan göze hitap eden hiçbir tarafı yok. Gelmişken içerisini ziyaret ediyorum. Haremlik bölüme giriyorum ki, çok hoş olmayan bir koku çalınıyor burnuma. Kadınlar plajda gibiler. Uzanmış çene çalıyorlar. Çorapsız olanların ayaklarına takılıyor gözlerim. Kimisinin ayakları kirli. Kokuların kaynağı belli. Onların o ayaklarla bastığı yerlerde seccade sermeden namaz kılanlar var. İçime baygınlık geliyor. Yarabbim ben nereye geldim böyle?

Kaçar mısın bir yerden, kaçıyorum koşa koşa. İnsanlar yüzünden. Hacı Bektaş’a giderdim ben derinleşmek için.  Sınandığımı iyice düşünmeye başladığım anlar bir süre sonra başlıyor. Yemek yemek için oturduğum restorandaki geveze garsonun hiç susmayan çenesine yakalandığım dakikalar oluyor bunlar. İnsan hiç mi susmaz? İki dakika lokmaları ağzıma atıyorum iki dakika sonra başımda bitiyor. Emine Erdoğan Siirt Tillo’lu. Kaç bin peygamber geçmiş oradan, haberim var mı? (Yeryüzüne hiç o kadar peygamber oldu mu?) Sancaklar da buralı, haberim var mı? Amma iyi bakmış Karani Hazretleri annesine, değil mi? Biraz diyorum yukarılardan aşağıya insek de, halk nerelerden çıkıp buralara geliyor öğrensek. Nusaybin diyor, Adana diyor, Arap gelir en çok buraya diyor. Kendisi Kürt’müş ama bir Siirtli olarak Bitlis’ten çektiğimiz diyor(sormadan). Türbe ve her tür bağış Bitlis Vakıflar Müdürlüğü’ne gidiyormuş. Ah bu Bitlis! Ama diyorum esnafa kazanç kapısı buralar diyorum. Yan masaya oturan hanımlarla konuşuyorum. Adana’dan gelmişler. Buralarda elle yemek yeme kültürü var sanırım, sırf o yüzden kebapların yanına pilav koymuyorolabilirler. Koymasınlar da. Tavukları elleye külleye yiyorlar. Ekmek yok, lavaş var. Lavaşı açıp, içine mıncık mıncık etleri, sonra da garnitürü yerleştiriyorlar. Ben çoktan bitlenmiştim bu usülde. Çünkü tuvalet, lavabo için camiye gönderiyorlar insanı ve o tuvalete girenler de az evvel bahsettiğim türbede sere serpe yatan kadınlar. Gözüm kadınların arkasındaki biri çocuk olmak üzere, bir dede ve bir babadan oluşan erkekler masasına takılıyor. İki porsiyon ızgara söylemişler ortaya. Dedesi torunu yesin diye bakıyor, torunuysa dede sen ye diye yırtınıyor. Dedesine duyduğu şefkati kelimelere sığdıramam. Salata da ye, doymadın dede, sen ye dede… Bir zaman sonra haremlik selamlık oturan iki masanın tek bir aileden geldiğini anlıyorum. Torun kadınların masasına gelip ağlıyor ben doymadım diye. Dede ye, dede ye dedi dedi aç kaldı tabii. Garson geliyor gene yanı başıma, ağzı kulaklarında. Çok önemli bir bilgi daha verecek şimdi kesin. Atomun sırlarını verecek gibi bir hali var ya da kendinden başka sadece MİT’in bildiği mühim bir devlet sırrını paylaşacak benimle az sonra. Fakat diyor ki “O iki masa var ya, aynı ailedendi onlar. Bu gelindi arkası dönük olan. Adettir onlarda gelin kayınbabaya sırtını döner de yer. Karşısına geçip de ağzını açıp kapamaz öyle terbiyesinden.” Birileri MİT’e, CIA’ya bu önemli bilgiyi iletsin derhal. Benim uğraşacak halim yok. Beş saatlik, kırk vasıta değiştirmeli, uzuun bir yol var önümde çekmem gereken. Aynı gelin bu ve benzer şartlar altında, bastırıla bastırıla artık nasıl geri kaldıysa, düşmanca bakıyordu az evvel hiç tanımadığı bana.

20170928_132341-01

Yaram ne halde bilmiyorum ama çok acıyor. Burada sağlık ocağı var mı diyorum, var diyorlar. Gidiyorum doktorun yanına. Enfeksiyon kapmışsın diyor. O zamana kadar bunu anlayabilecek durumda olmadığımdan çok acıyor diyorum Mersin’li aile hekimine. O da hiç buraların insanı değil sanki. Hemşire bir kız geliyor pansumanım için. Hepsi de tayinlerine düşmüş gibiler. Eczaneye giriyorum ilaç almak için, buralı mısınız diyorum? Evet diyor eczane sahibi. Klimaya sahip olan tek ve en lüks yerdeyim sanırım. Hiç çıkmak istemiyorum eczaneden. Hep içinde kalmak istiyorum eczanenin. Silverdin ve baticon alıp çıkıyorum yazık ki. Bu arada sabahtan beri tuttuğum çişim içimde yaşayıp gidiyoruz beraber. Sıcaktı ya, terle attım sanırım bir kısmını. Geri kalanıysa çıkar beni çıkar beni diyor artık ısrarla. Tuvaletin yerini soruyorum bineceğim minibüs şoförüne. Restoranı işaret ediyor bana. Bir garsonla daha konuşacak halim yok. Hepsini görmezden geliyorum ve dışarıda bulunan tuvalete doğru ilerliyorum. Daha yaklaşır yaklaşmaz kesif bir koku ve kapısına örtülerini sermiş kadınlar ve çocuklar karşılıyor beni. Aklım almıyor o kokuyu çeke çeke neden orada oturmayı seçtiklerini, Allah’ın yeri tükenmiş gibi! Bile bile giriyorum içeriye. Tuvaletler nasıl pis anlatamam. Sifonumsu bir şeyi çekmeye çalışıyorum umutsuzca. Güya alaturka tuvaletler arasından seçtiğim en temizinin içindeyim. Üstüme başıma tuvaletten sıçrayan sular bulaşıyor. Dizimdeki enfeksiyon geliyor aklıma. Öğürecek gibi oluyorum. Boşver diyorum, et altına bundan iyidir. Tam çıkarken lavabo takılıyor gözüme. Lavaboların tuvaletlerden daha pis olduğunu görüyorum. Abdestlerini alıyorlar, ayaklarını yıkıyorlar, ağızlarını temizliyorlar, bulaşıklarını yıkıyorlar aynı yerde. Delirmemek içten değil. Bir kadın, ayağında terlik yerdeki iki parmak olmuş suya basmamak için parmak uçlarının üzerinde geliyor bana doğru. Çok geç diyorum içimden. Bağışıklık sistemine bakar, nasılsa alışmıştır bünyeniz bunca pisliğin içinde her tür mikroba. Ben düşüneyim orama burama sıçrayan suları. Ben düşüneyim enfeksiyon kapmış zavallı bacağımı. Tuvaletin bulunduğu bölümün dışında yalak gibi bir şey görüyorum. Yalağın başında çömelmiş, az evvel yıkadığı bütün tavuğu olduğu gibi küçük tüpün üzerinde kaynayan tencereye atan kadını görüyorum. Benim burada gördüklerim arasında son kare bu oluyor. Dünyanın sonu gelmiş diyorum. Restoranın bahçe kısmından geçerken, televizyonda ünlü yazar suçunu itiraf etti diyor. Neler olmuş böyle diyorum ekran karşısına geçerek. Yanıma gelen garsona tuvaletler leş gibiydi diyorum. Engel olamıyoruz, burada yatıp kalkıyorlar, acıyoruz diyor. Acımayacaksınız bunca rezilliğe diyorum. Böyle şey olmaz. Pisliğe acınmaz.

Tekrar şoförün yanına gidiyorum. Yol uzun, tuvalet pisti, giremedim diyorum. Ne yapsak diyerek birbirlerine bakıyorlar. Bir tanesi, bir başka bir tanesini çağırıyor yanına. O da ilerideki oteli işaret ediyor, ben şimdi ararım git sen diyor. Gidiyorum. Otel bomboş. Tuvaletler de. Tuvaletimi bıraktığım yere ikinci defa gelmek adetimdir. Düşünceli düşünceli ayrılıyorum Baykan’dan.

20170928_132017-01

DÖNÜŞ :

Tam bir kriz. Hasankeyf’den geçmeyeceğimizi öğrenince, yüzler düşüyor, moraller bozuluyor bende. Tarife göre Batman’da inecek, oradan Diyarbakır’a geçecek, oradan ancak Mardin’e gidebilirsem yetişirmişim evime. Evimde beni bekleyen bir şey yok diyemiyorum onlara. Buralara kıyasla Mardin benim evim, o ayrı tabii. Midyat’ta dolaşmak da hayal oluyor bundan böyle. Ama Baykan’daki tek dileğim de gerçek oluyor. Bir an önce Mardin’e varmayı dilemiştim içimden. Ferah ferah, uçarcasına dönüyorum şimdi karanlıkta gerisin geriye. Gidip Yusuf Usta’da Mardin Kebabı yiyeceğim görgüsüzce. Dün de aynı yerde aynı kebaptan yemiştim, yine aynı şeyleri yiyeceğim gidebilirsem eğer. Hele bir varayım da evime…

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

müverrih ismail - مورخ اسمعيل

IsmailFR'nin kişisel blog web sayfası

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

%d blogcu bunu beğendi: