LA LA LAND

images-2

LA LA LAND :

“Bu hikaye hayal kuran aptallara gelsin
  Her ne kadar çılgın görünseler de
  Bu hikaye kırılan kalplere gelsin
  Bu hikaye çıkardığımız karışıklığa gelsin.”

Ünlü müzikal tiyatro yönetmeni Bob Fosse, Moulin Rouge’u izleyebilseydi eğer, nihayet iyi bir müzikal izledim, artık huzur içinde ölebilirim diyecekti. Ama öldüğünde yıl 1987 idi. Moulin Rouge ise 2001’de çekildi. Aradan geçen yıllar içinde Chicago, Mamma Mia, Les Miserables dışında çok tatminkar işler çıkmadı bu dalda, benim açımdan, belleğimde kalan. Ta ki gencecik bir yönetmen La La Land diyene kadar. Bob Fosse, Azrail’i bir kerecik olsun daha oyalayıp, 2016’yı da görebilseydi eğer, bu son olmak suretiyle huzur içinde başını önce yastığa, sonra da musalla taşına koymak için yeterli nedene sahip olabilirdi-musalla dedim bir kere dönmeyi de düşünmüyorum. Damien Chazelle, Whiplash’ın üzerinden çok da zaman geçmemişken çok zor bir işin altından kalkabilmiş eline yüzüne bulaştırmadan. Deha böyle bir şey anlaşılan, ikide iki başarı hem de bu genç yaşta… Komedi müzikal dalında Altın Küreler’de aldığı en iyi film ödülünün yanında, yedi ödülle ayrılmış kendisi ve ekibi aynı geceden. Öte yandan Oscar yarışında “muazzam” Moonlight ve henüz izleyemediğim Manchester by the Sea olacaktır tahminim en yakın takipçileri ama iyi müzikal de öyle kolay kolay çıkmıyor ki. Dolayısıyla şaşayı seven Akademi açısından bakacak olursak, en iyi film dalında Oscar alacağına kesin gözüyle bakıyorum kendisine, şimdiden-haydi durma şaşırt beni Moonlight!- Moulin Rouge’dan sonra izlediğim en iyi müzikal La La Land. Üstelik bir yeniden yapım değil ve son derece özgün. Türü sevmeyenlerin bile karşı çıkamayacağı bir film var karşımızda. Can sıkmamak çok mu mühim diyenleriniz çıkacaktır aranızda ya da şöyle toplumsal gerçekçi bir müzikal olsun diyenleriniz. Demiyor musunuz? Yerim sizi. Müzikal bir süre sonra bayabilir, bayarsa iç geçirtir, iç geçiren kişi of’lar. Kimse of’layan bir izleyici görmek istemez sinema salonunda, özellikle de çok milyon dolarlık yatırım yapmış büyük büyük yapımcılar. Chazelle tüm bunlara geçit vermeyerek, dehasını çıkarmış ortaya. Ekip bir yere kadar. Yönetmen iyi olmazsa, ekip ne yapsın, şapkadan tavşan mı çıkarsın ara ara? Ciddi bir eleştiri okuyacağını sanarak bu şimdi ne yazmış diyen okuyucuya sözüm şudur benim de: “LALA” LAND, işte bu kadar. Hayal kuran bir aptal, kalbi kırık bir çılgın var karşınızda karışıklık çıkarma meraklısı olan. Ne sanmıştınız ki?

The Revenant’da yönetmen Inarritu’nun uzuun plan sekans sahnesini hatırladıysanız ve üzerine daha da iyisi gelmedi diyorsanız eğer, La La Land başlar başlamaz köprünün üzerinde yaşanan cümbüşlüsünün izahı yok gerçekten. Görüntü yönetmeni İsveç doğumlu Linus Sandgreen’e dikkat! Emmanuel Lubezki kadar başarılı bir iş çıkarmış 72 doğumlu yetenek. Köprünün üzerinde, trafikte, arabalarının içinde sıkışmış kalmış insanların geçmişte kalmış birkaç güzel anını düşünerek hayıflanmasına, hayallerine, hayal kırıklıklarına, yeni güne dair umutlarına ve salıverseler eğer içlerinde koşuşturup duran coşkun atların neler yapabileceğine tanıklık ediyoruz kısacık zaman zarfında. Konuşmaları bölen iphone melodileri, günümüz filmlerine yapılan atıflar ve geçmişle günümüz arasındaki tezatlıklar da olmasa, kendini kaptırmış izleyiciyi kolaylıkla müzikallerin parlak dönemlerinde geçtiğine inandırabilir kendini La La Land. Bu senenin en nostaljik filmidir kendisi. Kış mevsiminde başlayıp, beş yıl sonra yine bir kış mevsiminde biten, Casablanca başta olmak üzere bir çok filme göndermeler yapan, yıllar sonra karşılaştıklarında bir gülücüğü birbirinden esirgemeyen, severek ayrılanların anlatıldığı bir film olmuş aynı zamanda. Bir sürü acımasızlık, kötülük ve felaketler silsilesi dört bir yandan üzerimize yağarken, romantizmden nasibini almayı unutmuş bünyelere tatlı bir şurup gibi gelecektir La La Land ve evet hiçbir filmin adını bunca sıklıkla tekrarlamamıştım. “La La Land” “La La Land” “Lala Land”

rs-la-la-land-3d3a431a-8329-4539-b953-51e2d61a396c

Sebastian rolündeki Ryan Gosling caz müziğine tutkun bir piyanisti canlandırıyor. Değerinden az ve ufak işlere gidiyor para kazanmak uğruna. Restoranlarda yemek müziği çalıyor çatal bıçak sesleri arasında. Aynı zamanda müzmin, çekingen ve yalnız bir bekar ve tutkusu yüzünden kadınları ikinci plana itmiş; ta ki oyuncu olmak için eleme eleme dolaşan, Warner Stüdyoları’nın içindeki kahve dükkanında çalışan, Hollywood partilerinde ona asılan ya da bilgiçlik taslayan erkeklerden yaka silkmiş Mia’yla karşılaşana dek. İkisi de duyarlı kişiliklere sahipler, Sebastian’sa biraz daha fazla duyarlı. Mia oyuncu olmak için gelmiş Los Angeles’a, O.C. ve Tehlikeli Düşünceler’in elemelerine katılmak için burada ve geride yarım bıraktığı hukuk fakültesi var. Pişmanlığını dile getirse de, oyuncu olabilmek için tırmalıyor bir yandan da deyim yerindeyse. Greg, ona bu ve benzer konularda defalarca yol gösteriyor daha sağduyulu olduğundan. Kendi yazmış olduğu oyunda oynamasına vesile oluyor, “yaz” diyor ona ve Mia ondan ve oyunculuk hayalinden tam vazgeçtiğinde devam etmesini sağlıyor peşinden giderek. Son bir kez elemelere katılmasını sağlıyor. Ve ona caz müziğini sevdiriyor, ilk tanıştıklarında Mia nefret ediyorum dese de. Cazın tarihini, içeriğini, nereden geldiğini anlatıyor. New Orleans’da ucuz bir otelde, beş farklı dil konuşan ama birbirleriyle konuşamayan insanların sırf iletişime geçebilmek için keşfettikleri bir yöntem olarak doğmuş bir tarihte. Sebastian dünyanın bu ölmeye yüz tutmuş müziğini sahipleniyor tutkuyla. Ben varken, buna müsaade etmem diyor. Kendi kulübünü kurarak ne isterse çalması en büyük arzusu genç adamın. Fakat hayat laftan anlamıyor ve bu mutlu beraberliğin çatırdamasına neden olacak ve melodrama yol açacak olaylar silsilesinin tohumları hızla ekiliyor, kader ağlarını örüyor. Sebastian şöhreti yakalıyor ve dolayısıyla parayı da. Kayıt yapmak için müzisyeni olduğu caz hariç her şey çalan grupla diyar diyar geziyor deyim yerindeyse. Mia ise tek başına oyun yazıyor; sergileyebilmek için de bir tiyatro salonu kiralıyor. Bir avuç izleyiciye-ki onlar da arkadaşı-karşı oynuyor ilk gece ve bir fiyasko olarak görüyor sahne performansını. Kaç yaşında olursa olsun, dışarıdan gelen ve kendini kabul ettirmeye çalışan bireyin bir yerde tutunabilmesinin, ismini duyurabilmesinin ne kadar güç olduğunu görüyoruz Mia’nın çırpınışlarını izlerken. Sırf bu yüzden içerliyor Sebastian’a. O çabalayıp dururken, Sebastian’ın ayağına geliyor çoğu şey. Son gittiği seçmelerde filmin başında Sebastian’a anlattığı oyuncu olma hevesinin ilham kaynağı olarak gösterdiği halasının hüzünlü hikayesini anlatıyor: “Biraz delilik bir anahtar gibidir, Bize görmek için yeni renkler verir.” Sanat çok akıllı işi değil diyor Mia alınan riskler de göz önüne alındığında ve haklı da.

images-3

Ryan Gosling’in seslendirdiği “City of Stars”, film bittiğinde de dolanacaktır dilinize, tıpkı benimkine dolandığı gibi. La La Land’de ayrıca bizim onu ilk gördüğümüzdeki keşiş hayatına devam eder buluyoruz Sebastian’ı yıllar sonra. Hep hüzünlü, yalnız ve caza tutkusunu kaybetmemiş olarak. Altın Küre ödül töreninde Cecil B. DeMille ödülünü almak üzere sahneye çıkan Meryl Streep’in dediği gibi tüm Kanadalılar kadar kibar olan aktör gösterişten uzak ama içten bir oyunculuk sergiliyor. İçe kapanık bir karakteri süssüz püssüz oynuyor. Emma Stone’a gelince o da hiç tecrübesi olmamasına rağmen seslendirdiği şarkıların hiçbirinin altında ezilmiyor ve duygularını vücut dilini kullanmasına gerek kalmadan, sadece gözleriyle ifade edebiliyor. Yemek masasında Sebastian’la atıştıktan sonraki hayal kırıklığını daha iyi ifade edebilecek bir yol olabileceğini düşünemiyor insan. Ryan Gosling’in performansının, Emma Stone’unkinin yanında ezildiğini düşünenler içinse Hollywood manzarası arkalarında Fred Astaire-Ginger Rogers’a bir saygı duruşu niteliğideki danslarını izlerken birbirlerini ne kadar iyi tamamladıklarını görmek yetiyor. Filmin sonunda Mia’dan Mia Dolan doğarken, Sebastian, Sebastian olarak kalıyor. Bir filmi unutulmaz kılan sahnelerle yaşar filmler ve La La Land’de bunlardan pek çoğu varolmasına rağmen tek kalemde açıklamak gerekirse tamamiyle eksiksiz ve kusursuz bir müzikal olması en büyük artısı. Hayatınızdan çalacak bundan iyi, bundan keyifli bir iki saatiniz daha olmayacaktır inanın. Muhakkak izlenmeli, özellikle de buruk veda sahnesi ve olasılıklar üzerinden dönen dünyanın bir başka seferde nasıl bir hal alabileceğini göstermesi açısından çok çok önemli.

“Louis Armstrong sadece ona verilen parçaları çalabilirdi ama o tarihe geçti.” Sebastian

la_la_land_ryan_gosling

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

Retrospektif

Eskiye Dönüş Yapmadan Yeniyi Yaratamazsın...

%d blogcu bunu beğendi: