CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

images.jpeg

CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

“Anne ve babamdan şikayetçiyim. Beni dünyaya getirdikleri için.” Zain

“İyi insanlar olacağımızı ve sevileceğimizi düşünmüştüm. Ama Allah bunu bizim için istemedi. Bizim ötekiler için paspas olmamızı tercih ediyor.” Zain

“Çocuğun yoksa adam değilsin dediler bana. Çocukların senin omurgan olacak. Direğimi yıktılar, gönlümü yaktılar. Evlendiğim güne lanet osun. Nasıl bir sefalete atıldım ben?” Zain’in babası

“Kimse ne seni ne bizi umursamıyor. Biz hiçiz oğul, parazitiz.” Zain’in babası

GİRİŞ :

İsim olarak Capernaum ve Kefernaum olarak da çıkacaktır karşınıza. Siz nasıl isterseniz öyle okuyun ve de telaffuz edin. Ben yazımda Kefernahum’u tercih edeceğim. Böyle bir şehrin var olup olmadığı üzerine yaptığım küçük bir araştırma sonucunda öğrendim ki varmış. Günümüz İsrail topraklarında yer alan ve artık Tell Hum olarak anılan şehirden İncil’de de sık sık bahsedilmekle birlikte, bir balıkçı kasabası ve aynı zamanda ticaret merkezi olarak da bilinen şehir, İsa’nın mucizelerinden pek çoğunu gerçekleştirdiği-ölüyü diriltmek, şeytan kovalamak, hastalıkları iyileştirmek, rüzgar ve dalgaların durdurulması gibi, dolayısıyla kendisinden İsa’nın şehri olarak bahsedilen bir yermiş. Fakat büyük de bir hayalkırıklığı olmuş İsa için. Neden mi, çünkü kasaba halkının inanç eksikliğinden duyduğu hayal kırıklığı sonucunda onu lanetleyivermiş bir zaman sonra. Bir peygamberseniz, kendinizi bu şekilde sıfatlandırıyor ve görüyorsanız eğer, dininizi, görüşlerinizi boş vaktinizi ayırarak anlatıyor ve yayamıyorsanız düş kırıklığı yaşarsınız elbette. Hz. İsa marangoz iken, ikinci mesleği peygamberlikti. Böyle düşününce ikinci bir işe gönül vermiş, içinde yatan aslanı ortaya çıkaran günümüz insanı gelecektir aklınıza. Peygamberlerde de durum çok farklı değilmiş. Bir misyon edinerek yaşamına anlam katmaya çalışan pek çok sıradan insanın arasından maharetleri ve seçilmişliğiyle ön plana çıkan İsa peygamber, bir çıkış yolu arıyordu ve nihayet bulmuştu. Kendini peygamber yani seçilmiş kişi olarak ifade ediyordu o genç yaşında. Yunus peygamber balıkçıydı mesela, Hz. Nuh denizciydi, şimdi olsa gemi mühendisliği okumak zorundaydı. Hz. Musa çobandı, tıpkı genç yaşlarındaki Hz. Muhammed gibi. Dağdaki çobanla oyum bir olmamalı derken, o çobanın bir gün peygamber olabileceğini düşünmek gerekiyor inceden. İnsan, doğanın o çok sesli ahengine ve renkliliğine, toprağın mucizesine tanık olmadan sırra vakıf olamıyordur belki de. Hayatı boyunca bir süreliğine çobanlık yapmak gerekiyordur bir şekilde. Öte yandan Hz. İbrahim mimardı, her ne kadar o dönemde mimara mimar denmese de. Hz İdris iğneyi ilk icad eden, ona delik açan kişi olarak terzilerin piri sayılırken, peygamberlerin Yves Saint Laurent’i olarak anabiliriz kendisini. Bunların konumuzla ne ilgisi var diyecekseniz eğer, dinini yaymaya çalışan İsa’nın çevresi ve ihanetler yüzünden yaşadığı hayal kırıklığı ve çilesiyle, küçük Zain’in yaşadığı çile arasında büyük benzerlikler var aslında. İkisi de böyle olsun istemezdi. Ama ikisi de mücadele ettiler içinde bulundukları zor koşullara rağmen. Zain’in isyanı insanoğlunaydı aslında. Onu bu sefaletin içine atmış, kendisi de ailesinden daha iyisini görmemiş olan anne babasınaydı en başta. Filme dağınık diyenler var yabancı basında. Katılmıyorum. Nedenlerinden bahsedeceğim uzun uzun, yavaş yavaş, sabır sabır. Malum peygamberlere özgü bir meziyettir sabretmek. İlk önce adet olduğu üzere diyalog kısmı var. Bu filme özgü olarak yarattığım bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor olacak diyaloglar. Onlar evlilik aşamasındaki iki sevgili, niyetleri ciddi. Bu film onları çeşitli düşüncelere sürükledi. A kişisi Adem, H kişisi Havva olsun bu sefer de. Adem fena halde sığ, Havva’ysa bu filme kadar çözememiş durumu, az sonra ortaya çıkacak aralarındaki uçurum ve çözülecek elleri yavaş yavaş. Bu arada özür dileyerek belirtiyorum ki, diyalogları ben yazmıyorum, sadece karakterleri yarattım, yazıma attım. Ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini ve sorunlarını nasıl dile getirecekleriniyse kendileri bilir. Dediğim gibi ben yalnızca yarattım. 

Çift elele tutuşmuş yolda yürüyerek ayrılmaktadırlar sinemadan. Bir hikaye de böyle başlar. Gerçekteyse bitmesine ramak kalmıştır.

A – Beğendin mi sevgilim?
H – Beğendim. Sen?
A – Çok karışıktı.
H – Nesi karışıktı?
A – Kurgusu.
H – Sonunda bağladığına göre!
A – Ara yollarda çıkmazlar vardı.
H – Ben bir çıkmaz göremedim.
A – Rahil karakteri çok gereksizdi. Uzatmışlar çok fazla.
H – Tam tersi. Onun hikayesi sayesinde filmin parçaları birleşti. Göçmenlik ve sefalet iki çok eski arkadaş gibiler. Birbirlerinden ayrı düşünülemezler. 
A – Ee tamam da, Zain’in hikayesinde zaten yeterince var olan sefalet yetmez miydi? Arada da olsa içlerinden başarı hikayesi çıkmaz mı?
H – Sefaletin miktarı, azı kararı mı olur canım? Üstelik Zain başardı.
A – Olmalı. Seyirciye de yazık çünkü. Zain mapushanelere düşerek neyi başardı, üstelik de beş yıl yiyerek?
H – Sesini duyurabildi.
A – Ne değişecek ki? Ortadoğu’da bir şey değişmez. Hep aynı hikaye. Sen değişirsin, orası değişmez. Kaos, sefalet, savaşlar bitmez. Sınırlar değişir, bir de zalimlerin isimleri.
H – Doğru söylüyorsun, bence de Ortadoğu boşaltılsın ve sıfırdan başlasın orada her şey ama bu arada Zain ve Zain gibiler ne yapsın? El elde baş başta otursa mıydı çocuklarla sübyancılar koğuşunda beş yıl boyunca?
A – Aman diyeyim, ne boşaltması! Bizde alıyorlar soluğu ilk etapta. Yeterince geldiler zaten. Zain o sırığı bıçaklayarak en iyisini yaptı. Hem de intikamını aldı. Eşekler gibi çalıştırıyordu onu ailesi. Adam on beş kilo var yok, on yedi kiloluk suları, tüpleri taşıyıp duruyordu kaç kat boyunca. Düştü de kurtuldu be…
H – Bak ne diyeceğim…sefalet görmek istememek filan…seninle ilk nişanlandığımızda Beyrut’a gitmiştik, bayılmıştın yemeklerine. Bir daha gelelim diyordun. Sefalette yoksun ama. İyisi mi biz bir dahaki sefere Avengers’a filan gidelim seninle. Araplar o tür filmlerde çarşaf giyip fünyeyi çeken, bombayı patlatan saldırganlar olarak varlar sadece. Hani için rahat etsin diye!
A – Gerçekten mi(erkeğin bir an için gözleri parlar)?
H – …
A – Evlenmeden önce böyle şeyler izlemek gerekiyor gerçekten. Bir gün dara düşersek diye az çocuk getirmeliyiz dünyaya.
H – Bu dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğruysa artık!
A – Olur mu? Babası ne güzel dedi mahkemede! Çocuğun yoksa adam değilsin çocuklar senin omurgandır dediler, ondan yaptım diye.
H – Ha sen öyle algıladın vaziyeti? Ben o sefaletin içinde en az yedi çocuk saydım. Tavşanlar gibi üremenin manası ne, hele bir de anam babam, atam dedem öyle dedi diye. Yazık değil mi o çocuklara? 
A – Ben kendimi özdeşleştirdim babayla.
H – Süper kahramanlarla özdeşleştirsen daha iyi olur. Bundan sonra Marvel izleyelim gerçekten. Kaldıramayacak gibisin, daha doğrusu ben seni kaldıramayabilirim gibi geldi(son cümleyi sadece kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle söyler).
A – Ortadoğu böyle bir yer.
H – Ortadoğu öyle bir yer değil. Öyle bir yer haline gelmiş. Getirilmiş. İnsanlar, din savaşları, politikacılar ve politikaları sayesinde. Bu kadar çocuk imal eden ailelerin yaşadıkları yerleri neden ziyaret etmezler? Doğum kontrolü denen bir şey var. Allah var tamam da doğum kontrolü de var. Tavşanlar gibi ürenir mi? Kaldı ki Hıristiyan bunlar. Lübnan’da yaşayan katı Şiilerden de değiller. Maruni olmayabilirler ama Arap Hıristiyanları kısaca.
A – Ne olmuş? Arap işte sonunda. Arap Araptır.
H – Ya evet, Türk Türk’tür. Bizim için de Avrupa’da böyle düşündüklerinden eminim. 
A – Üniversite boyunca dizeleriyle başımın etini yediğin Halil Cibran’da Maruni. Amin Maalouf da.
H – Yani?
A – Arap Araptır işte!
H – Gel bi de slogan atalım beraber. O odur, bu budur diye.
A – Yok hayatım. Film mesaj kaygılı olsa da, acıdır gerçekler.
H – Bir yerde de Ermeni’dir o, sözüne güvenilmez diyordu hani!
A – Ne kadar doğru.
H – Hayat beni de seninle karşı karşıya getirdi ve bu filme getirtti. Ne tuhaf değil mi? Yoksa filmdeki annenin dediği gibi benim yerimde, benim şartlarımda yaşıyor olsaydın sen kendini asardın dedi ya…
A – Yani?
H – Ortada çoluk çocuk yokken daha insanda kendini asma hissi uyandırabiliyorsun kolaylıkla.
A – Bir film yüzünden mi bana karşı bunca önyargın oluştu?
H – Kim olsa aynısını düşünür.
A – Çocuk filminden nereye geldik!
H – İlk defa doğru bir söz ettin. Bu aslında bir çocuğun hikayesi. Çocuklar anlamayacağından ya da izledikleri takdirde çok kederleneceklerinden, büyüklere fakir bir ailede doğmuş karakterli fakat bıkmış bir çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmış Labaki. Çalışıp çalışıp kimselere yaranamamaktan, koşullarını değiştirememekten bıkan ve başka bir hayatın da mümkün olabileceğini düşünen zavallı ama iyi kalpli bir çocuk vardı başrolde. Aç kalmadıkça çalmadı, çaldığı da bir biberon süttü onu da Yonas için çaldı. En sevdiği kız kardeşi için o sübyancıyı bıçakladı, Tanrı’ya kızgındı çünkü hangi baba çocuğu aç yatsın, sokağa düşsün ister, sorumlulukları dururken içer içer kendini kaybeder? Ana baba olarak cehaletlerinin ötesinde o kadar bilinçsizler ki ve de kaygısızlar fakirliklerinin çok çok ötesinde. Kız aybaşı oluyor, onu bile kardeşi olarak zavallı Zain düşünmek zorunda kalıyor. Zavallılar. Çocuk her yerde çocuk, gerzek her yerde, her daim gerzek işte.

Filmden el ele çıkan çiftin arasındaki mesafe bir uçuruma dönüşür adeta. Kızın eli belindedir. Adem’se süklüm püklümdür karşıdında.

A – Çok üzüldüm inan. Bize…yani Ortadoğu’nun bizi de bulmasına. Yani seni beni bile birbirimizden ayıracak kadar etkiliymiş baksana.
H – Zain Türkiye ve İsveç’e gitmenin hayallerini kuruyordu.
A – Aman aman bizde yeterince Suriyeli Arap var…yani demek istediğim Zain gibiler gelsin de ne de olsa Lübnan’lı çünkü, ama daha fazla Suriyeli gelmesin lütfen.
H – Hiç değişmeyeceksin değil mi?
A – Aslına bakarsan hayır. Düşünmüyorum.
H – Yani ben evlenirsem böyle bir kütükle yaşayacağım, öyle mi?
A – …
H – Bir sürü de çocuk istersin sen?
A – …
H – Sanıyorum bir yerlerde hata yapıyorum ben! Zain gibi kaçıp kurtulmam gerek senden.

Gördünüz mü sinemanın gücünü sevgili okuyucu! 

MV5BNTRhZjkwYTMtNGE4YS00ZDBjLThkZDEtZTIwODFjMjgyNmFkXkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1499,1000_AL_

images.jpeg-6

images.jpeg-8

CEHENNEM’E GİRİŞ VE ORTADOĞU’DA ARAPSAÇI OLMAK :

Film, kirli bir erkek çocuğunun üzerinde külot fanilayla biçare vaziyette doktor muayenesine girmiş haliyle açılıyor. Doktorun diş muayenesinden çıkardığı kadarıyla hiç süt dişi kalmamış çocuğun on iki on üç yaşlarında olabileceği varsayımından anlıyoruz ki, bu çocuk tam olarak kaç yaşında olduğunu bilmiyor. Ya annesi babası yok, yahut onlar da bilmiyorlar ya da unuttular. Az evvel Beyrut sokaklarında kendi gibi çocuklarla oyun oynarken gösterilen Zain, bir sonraki sahnede bileklerinden kelepçelenmiş vaziyette mahkemeye çıkartılıyor. Bu noktaya nasıl gelindiğini, mahkeme görüntülerine paralel, kronolojik sırayla anlatıyor yönetmen Nadine Labaki. Bu filmde de küçük Zain’in avukatı rolünde izliyoruz kendisini. Zain, anne ve babası ve Etiyopyalı anne Rahil de dahil olmak üzere mahkemede hazır ve nazır vaziyette bekliyorlar. Davacı tutukludur diyor hakim. Zain hem tutuklu hem davacı. Almış olduğu beş yıllık hapis cezasına rağmen, anne babasından davacı. Kesin doğum tarihinin bilinememesinin nedeniyse, muhtemelen doğum evde gerçekleştikten sonra,  doğumunun yetkililere bildirilmemiş olması. Kısaca Zain’in bu dünyada var olduğuna dair hiçbir kanıt, belge yok ailenin elinde. Ne bir doğum kağıdı, ne bir nüfus belgesi. Tek Zain var. Zain’se bir itoğlunu bıçakladım diye tereddütsüz istikrar gösteriyor mahkeme önünde. Cezaevinden bağlanarak yaptığı konuşma onu ve ailesini mahkeme önüne taşıyor. Anne ve babasından onu dünyaya getirdikleri için şikayetçi oluyor. Bir zamanlar annesiyle beraber görüş gününe gittikleri abisi İbrahim gibi o da bir gün hapse düşüyor. 

images.jpeg-3

images.jpeg-7

Zain ve ailesinin yaşantısına tanık oluyoruz. Bir sürü küçük çocuk yerlerde nefes nefese yatıyorlar. Üstte yok başta yok, ne bulurlarsa yiyorlar, annesi domuz ahırı diyor yaşadıkları eve, ben diyeceğim mezbele. Baba içmeye para buluyor, anne sigaraya bir de süse püse. Kız kardeşi Sahar’ın ilk aybaşısına bile o çare bulmak zorunda kalıyor. Onun kanlı çamaşırını yıkıyor, tshirtünü ped yapıp veriyor. Tüm bunlar  tuvalet demeye bin şahit pislik içinde bir ortamda gerçekleşiyor. İyi bu çocuklar ölmüyor! Sokaklarda pancar şerbeti, domates suyu satarak üç beş kuruş kazanmaya çalışıyorlar. Hiçbiri okul yüzü görmüyor. Zain’in okula gidip gitmemesi hususunda konuşan anne ve babadan baba şiddetle gitmesine karşı çıksa da, annesi ona yiyecek içecek vereceklerini düşünerek okulu ve dolayısıyla oğlunu da bir istifade aracı olarak düşünüyor. Bu insanlar fütursuzca doğurdukları bütün bu çocukları bir istifade aracı olarak kullanıyorlar mahkeme önünde aslını reddetseler de. Anne baba çalışmıyor, çocuklar sokaklara iş icabı salınıyor. Zain abisi de hapse düşünce evin en büyük erkeği olarak her şeyi üstleniyor. Tüp ya da su taşıdığı evlerde onu öpmeye çalışan sübyancıların bile canına okuyor. Sahar’ı istemeye geldiklerinde kıyameti kopartıyor. Esasında tam bir çetin ceviz. Başka türlü bu şartlarda yaşamasıysa mümkün değil. Yine de anne babasına yeniliyor ve aile Sahar’ı kurda teslim ediyor. Babası kızı zengin diye on bir yaşında bakkalın oğluna, aynı zamanda ev sahiplerine satıyor.

images.jpeg-2

MV5BYzkzYjcwOTktNDA5My00NTZmLTliZmYtZTNkNjRiMDU2YzE3XkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1500,1000_AL_

Sahar’ın götürülüşünün ardından Zain’in ikinci hayatı başlıyor. Lunaparkta bir dönme dolabın bölmeleri içinde uyuyor uyanıyor. Aç kalıyor, iş istiyor dükkanlardan ama kimse gözünün yaşına bakmıyor. Rahil ona evini açıyor çünkü o da çaresiz. Ülkede barınmaya çalışan kaçak bir göçmen. Gerekli izinleri yok. Çalıştığı yerde kaçak ve bir de memede çocuğu var. İşteyken çocuğuna baksın diye Zain’i eve getiriyor, aklıyor paklıyor önce ve çocuğunu bir başka çocuğa teslim edip işe gidiyor her sabah çaresizlikten. Zain’in bir türlü bitmeyen çilesine tanıklık ediyoruz kaldığı yerden. Kendi evinde hiç bez görmediği için çocuğun bezini zar zor bağladığı gibi yine zor şartlarda, ışıksız, güneş görmeyen barakadan bozma, yarı prefabrik dört duvarın içinde boğaz tokluğuna dadılık yapıyor küçük Yonas’a. Öylesi mi iyiydi, böylesi mi derken, Rahil polis tarafından yakalanınca kalıyorlar bir başlarına ortada. Gene açlık, gene fukaralık. Şekerli buzlarla besliyor çocuğu, evde o var çünkü. Kendi evinde annesi de onu yapmış çünkü. Bir defasında balık pişiriyor ona. Sıskalaşıyorlar gitgide ama iyi gene ölmüyorlar. Dünyanın kahrını çekmek zorunda mı Zain diye düşünmeden edemiyor insan. Ebeveynler hayata tutunsun diye bencilce çocuk yaparlarken, onların günahını çekiyor bu masumlar. Filmin fragmanında da yer alan tencereler de Zain’in aklından çıkms. Fakirlik türlü çaresizliklerle mücadele ede ede pratik fikirler üretmeyi kolaylaştırdığından, çocukların elinden aldığı kayağın üzerine bağladığı tencerelerin içine koyduğu Yonas’ı kilometrelerce taşımak eziyetinden kurtuluyor. Öyle garibanlar ki…neyse ki Zain çok çocuklu bir aileden çıktığından bu konularda bir hayli idmanlı. Yine de merhametli bir çocuk ve tüm gücüyle, çocuk aklıyla direniyor ve bakabildiği kadar bakıyor ufaklığa. Kardeşi gibi görüyor onu. Çünkü hayatı boyunca kardeşlerinin sorumluluğunu taşımış ve bahsettiğim çocuk sadece on bir yaşında. Bazılarının neden erken büyüdüğünü anlıyoruz. Acı çekmeden, sıkıntı görmeden adam olan yok bu hayatta. Zain’e gelince en nihayet fotoğraf çektirirken gülümsüyor. Çünkü hiç şımartılmamış hayatı boyunca ve nihayet bir kimliği olacak bu hayatta. Bir birey, bir vatandaş, bir insan olarak kabul görecek ve bu yüzden ilk defa çocuk gülüşüyle bakıyor kameraya. Mevcudiyetinin kanıtı olacak fotoğraf için bakıyor kameraya.

İzlemiş olduğum Labaki filmleri arasında en iyisiydi diyebilirim. Çünkü çok zor bir film bu. Zor bir konu ve amatör, üstelik çoğu da çocuklardan oluşan harikulade bir cast’i var. Zor bir coğrafyanın hakkını veren bir senaryo söz konusu. Anlamlı ve değerli, kayda değer ve önemli. Yonas’ın on beş kişilik bir grubun içinde tecrit edilmiş vaziyette bir depoda bulunduğu sahne Kieslowski’ye ait Üç Renk Üçlemesinin sonuncusunda ve son sahnesinde yer alan “Kırmızı”nın finalini hatırlattı. Labaki’ye bir Oscar, bir Altın Küre adaylığı getiren, Cannes’dan da üç ödülle dönmesini sağlayan filmi eller beğenmiş diyelim sonuç olarak. Ama ben de çok beğendim. En çok Zain, Yonas ve Sahar…yine de en çok çocuklar…süt dişlerini sıka sıka hayata katlanmaya çalışan çocuklar.

MV5BMWExOGViZjYtOGMzNy00OWYxLWI5NzMtMWVmZmFjYTAyOTcyXkEyXkFqcGdeQXVyNTU5Mzk0NjE@._V1_

images.jpeg-5

SHOPLIFTERS : ARAKÇILAR

images.jpeg

SHOPLIFTERS : ARAKÇILAR

“Sana kötü biri olduğun için değil de, seni sevdikleri için vurduklarını söylüyorlarsa bu bir yalan.” 

“-Normalde anne babanı kendin seçemezsin.

  -Belki kendin seçtiğin takdirde daha kuvvetli oluyordur.”

“Çocuğu doğurmak sizi otomatik olarak anne mi yapıyor?”

GİRİŞ :

Biri babasının işini devralmış iç mimardır, diğeri hem halen canlı bir babası hem de doğru düzgün bir işi olmayan sosyologtur. İki kız arkadaş filmi izlemiş düşünceli düşünceli yolda yürümektedirler. İç mimar olanın anne babası ayrıdır fakat parası vardır, dolayısıyla huzur kısmını kendi ağzından dinlesek daha iyi olur. Diğerinde hiçbiri olmadığından hayatı iyice boşvermiştir. Ben bundan sonra çekilmek zorundayım, çünkü Bodrum’a gitmek üzere yola çıktım. Demek istediğim o ki, siz kızlarla baş başasınız ve ne yaparsanız yapın onların sesli düşünmelerine mani olamazsınız. Bu kızlar nerede mi yürüyorlar, kafamın içinde pardon İstiklal Caddesi’nde. Az sonra da girip bir kafede oturacaklar. Mimar olan için nerede oturdukları sorun teşkil etmiyor ama parasız sosyolog için bu bir mesele. Son defaya mahsus olmak üzere belirtiyorum; A kişisi mimar, B kişisi sosyologtur. Size iyi okumalar, bana da iyi yolculuklar.

A – Seviyorum Starbucks’ları.
B – Ne demezsin, hiç olmazsa bahşiş derdi yok. Alıyor, kurtuluyorsun. Evde olsa kahvenin fincanını beş yüz kuruştan içerdik.
A – Sen de…ne kuruşu, kuruş mu kaldı? Hem ortaya böyle bir kahve çıkarmak için Delonghi almış olman gerek.
B – Her defasında bir kadeh Johnnie Walker Blue Label’ıma eşlik etsin diye kaz eti yiyebiliyor muyum? Hayır. Bira ve fıstığı yeğlermiş gibi yapıyorum.
A – Tamam, kahveler benden. Senin bu darlığın ne zaman geçecek, sen ondan haber ver.
B – Nasıl geçer bilmiyorum ve bir gelecek de göremiyorum kendim için. Düşünsene ben sosyoloji mezunuyum ve de yüksek lisans yaptım. Bunu en iyi şekilde yansıtmak ve gözlemlemek için aile kurmam gerek. Hatırlarsan ayrıldığım adam da benim gibiydi, hatta benden beterdi maddi anlamda. Evlenemedik, doğru düzgün çıkamadık bile. 
A – Sosyal bölümler mezunlarının ortak dramına senin sayende tanıklık ediyorum. Parasız bir şey yapılamıyor, doğrudur. Öte yandan sırf bölümünü en iyi şekilde temsil edebilesin diye aile kurma fikrin çok garip. En az senin kadar. Deney ya da deneyim değildir ki aile. Seversin evlenirsin, sen ya da partnerin kısır değilseniz bir ya da daha çok çocuk yaparsınız. Tüm bunlar neşeli olmak içindir, çocuklar neşe kaynağı, taze kandır yetişkinler için. En azından ben böyle düşünüyorum.
B – Bana göre daha pratik ve iyimserdin her zaman da ondan. Vesvesen de yok. Hayat sana güzel, ne diyeyim ki ben sana şimdi?
A – Benim hayatım da çok kolay geçmedi ki. Annemle babam çocukluğumdan itibaren  yani ben kendimi bildiğimden beri hatırladığım bitmez bir kavgaya tutuştular. Üniversite ikinci sınıftaydım, annem babama kız yeterince büyüdü, bu iş burada bitti, senden nefret ediyorum dedi. Babam kapıyı çarptı ve gitti. Son defaya mahsus kapıyı çarpmadan önce, eşyalarımı arkamdan gönderirsin dedi. Annemi hatırlıyorum da, babamın her şeyini derledi topladı eskiciye verdi. Bir kuruş da para almadı. Eve doğru gelirken de sevap diye bağırdı. Yani babam her anlamda sıfırdan bir hayat kurdu kendine. Annem, üzerimden yük kalktı dedi durdu. Bense çok genç, çok toydum. Önümde bir hayat vardı ve de aşıktım en önemlisi. Ama çocukken hatırlıyorum da, çok zordu her şey. Bir anda birbirlerine bağırmaya başlarlardı, babam evden gider, günlerce de dönmezdi. Annem evde bunalınca, anneannemlere sığınırdı. Hiç ağladığını görmedim, hep öfkeliydi. Anneannemin yaşantısı fakirdi. İki odalı bir evi vardı. Annemden bir kuruş yardım kabul etmezdi, kocana laf söyletme derdi. Kaldı ki paranın onun hayatını değiştireceğini hiç sanmıyorum. Standartlarıyla barışıktı kısaca. Tek gayesi kendi yağında kavrulmak, kimselere muhtaç olmamaktı. Sobalı evde yıkanmak zor gelirdi, daha da çok geceleri çişe kalkmak. Tek odada otururduk. Annemle her dafasında yağlı saçlarla evimize dönerdik. Fakirliği bilirim yani.
B – Sosyolojik açıdan bakarsak eğer…
A – Nolursun bakma! Anlaşamadılar ve ayrıldılar, ben de ne sosyopat ne de psikopat bir çocuk oldum sonuçta. Ara ara kendime garip gelen huylarım oluyor ama kimin yok ki?
B – Benim de çok. Şu sıralar şeye taktım mesela. Aile dizimi diyorlar adına ve başına gelen her fena şeyde, aslında iyi şeyler de buna dahil ama iyi şeylerin neden iyi gittiğini kendine sorup durmayacağından, dolayısıyla da aksiliklere yoğunlaşman daha makul olacağından, o fena şeylerin aslında aile sistemiyle alakalı olduğunu araştırmış bir bilim adamı var. Benim de hayatımı düzene sokamayışımın nedeni bu bilim adamının ortaya attığı bu düşünce olabilir. Mesela parasızlığımı ele alalım. Küçüklüğümden dayımı hatırlıyorum en çok, ne sana ne de kimselere anlatmadığım eşsiz hikayeli dayımı. Acıklıdır hikayesi. Gidecek yeri olmadığından bize sığınmıştı. Çok kardeştik, ev küçüktü, bir de dayım çıkmıştı. Bizimkiler onun yüzünden birbirleriyle kavga etmeye başladılar. Annem ne yapalım yani sokağa mı atalım diye çıkışırdı babama. Babam da haklıydı çünkü çok çocuk olduğundan adamcağız daha bize harçlık yetiştiremezken, bir boğaz daha çıkıvermişti hiç yoktan. Annem zaten çalışmıyordu ve ek bir masraf kalemiydi dayım rakamlara vurunca.
A – Dayın çalışmaz mıydı?
B – Yani yevmiyeli, o da iş çıkarsa. Saftı da biraz. Ne söylersek tersini yapardı. Dayı akşam eve gelirken ekmek al getir derdik mesela…hatırlıyorum da…yaz mevsiminde dondurma alırdı, kışın da çikolata ama asla söylediğimizi almazdı. Aldığını da çocuk gibi bizimle oturur yerdi.
A – Böyle huyların mı var senin de?
B – Yok ama dışarıdan çok uyanık durduğuma bakma, benim de çok saflıklarım var. Safım ben. 
A – Kız halaya benzer derler gerçi. Dayına ne oldu sonra?
B – Öldü.
A – Aaa…erken mi?
B – Çok erken.
A – Peki ama neden?
B – Boğuldu.
A – Nerde?
B – Küvette.
A – Atıyorsun!
B – Neden atayım ki? Banyoya girmiş, bir daha da ses çıkmamış.
A – Nasıl bulmuşlar peki?
B – Küçük kardeşim sıkışıp kapıyı çalıyor, açmayınca da babamın yanına gidiyor kapı kilitli diye. 
A – Ay eeee…
B – Babam kapıyı zorluyor, yetmeyince de kırıyor. Sonra da manzarayla karşılaşıyor. 
A – Sen gördün mü?
B – Hepimiz evdeydik. O ona dair birkaç şey kaldı aklımda. Ölene kadar da bunamazsam eğer unutmayacağım. Bir; babamın dayımı kollarına alıp bağıra bağıra yüzünü tokatlaması, iki; annemin saçlarını gerçekten yolması ki ellerinde tutam tutam saçları duruyordu, üç; fırsattan istifade küçük erkek kardeşimin ayakta çişini etmeye başladığı esnada çıkardığı “oh” sesi. 
A – Aman Allah’ım.
B – Hayatı sorgulamaya o zaman başladım ben. Biri ölürken, diğerleri acı ve çaresizlikten ne yapacağını bilmezken, biri de işiyorken.
A – Kardeşine ne oldu?
B – Hangisi?
A – Sıkışan.
B – Annem bu tekne kazıntısı derdi. O tekne kazıntısı o şartlarda ne yaptıysa hayatı boyunca da onu yaptı. Dayımdan sonra annem babamı asla affetmedi ama malum fakirlik ve çok çocuklu olmanın getirdiği çaresizlikten ötürü boşanmayı düşünse bile gerçekleştirmenin imkansızlığını bildiğinden başka yollara başvurdu. Yatakları ayırdı. Odanız mı çoktu diyeceksin, salonda yattı bir süre.
A – Ya tekne kazıntısı?
B – Okumayacağım ben dedi. Kestirmeden gitti. İnşaatçi oldu. Kestirmeden de evlendi. Sekreteriyle. Üçüzleri oldu kestirmeden. Hep kestirmeden. Malum Karadenizli’yiz biz. Harçtan, sıvadan anlardı. Severdi de küçükken. Dayımdan çok sonra denize gitmiştik, annem tetikte bekledi durdu. Ama boşuna evham etti. Çünkü bizim ufaklık kumdan kaleler yapmaktan doğru düzgün denize girmedi. Yaptığı kaleler saray gibiydi. Ben dayımdan sonra hiç yüzmedim. Serinlemek için bir girer bir çıkarım sadece.
A – Hangi inşaatları yaptı peki ufaklık?
B – Henüz bir saray yapmadı ama şu genç yaşında girdiği ve söylediğine göre çıkamadığı iki kooperatif var. Kumdan kaleler yapmıyorsa eğer, insanların ahını almadan ömür boyu yaşar. Şimdilik durumu iyi, en azından evlenebildi. 
A – Ya dayın, adı neydi dayının?
B – “Hikmet”.
A – Yazıııkkk…çok yazık olmuş Hikmet’e.
Fakir ama gururlu sosyolog gülmeye başlar.
A – Ne gülüyosun be?
B – Küvette boğularak tarihe geçti benim dayım.
Beraberce gülmeye devam ederler.
A – Her tür antikalıklar da sizde.
B – Fakirliğin gözü kör olsun! Öte yandan insan kendine yaratıcı ölümler bulmakta hiç sıkıntı çekmiyor. Hikmet dayım mesela inşaatten düşseydi ya da bindiği uçak düşseydi bu derece şaşırtıcı olamayacak, ne zamanında bizi, ne şimdi seni gidişiyle şaşkına çeviremeyecekti.
A – Bir ayrıntı var burada dikkatimi çeken. Fakirlerin küvetleri olmaz gibi gelir bana. Acaba yeterince fakir mi değildiniz?
B – Şüphen olmasın. Biz yeterince fakirdik. Zaten o küvette bizi çok uzun süre yasa boğdu. Dayım onu çalıştığı inşaatten getirmişti sırf babama yaranmak için. Zavallı sırtında taşımış bi de. Sonra da bir hafta boyunca bel ağrısından yatmıştı. Az uğraşmamışlardı onu monte etmek için. Bilemezdik ki mezarı olacağını.
A- Hayat çok garip gerçekten.
B – Özellikle de biz fakirler için.
Tekrar gülüşürler.
A – Ne diyeceğim B kişisi!
B – Söyle A kişisi!
A – Sence biz neden yuva kuramadık?
B – Şu an bu yazıyı okumakta olan ve pek de farklı bir şey söylemememize rağmen, hiç olmazsa okunduğunda benzer düşüncelere sahip hayatın şaşkın bıraktıkları da varmış dedirtmek gayesiyle buradayız malum. Tüm bekarları temsilen ahkam kesmemi istiyorsun madem diyeyim sana parasızlık-karşılıklı ya da teker teker, çok çeşitli aşağılık duyguları, ortamına düşememek, güvensizlik, gençliğin kalıcılığına dair anlamsız duygular, çocuk korkusu, bir adamı ve onun ne menem olduğunu bilmediğin ailesini çok yakından tanımanın vereceği sıkıntıdan kaçınma dürtüsü, uyumsuzluklar-siz uyuşursunuz çevreniz, aileniz uymaz, gene parasızlık, hep parasızlık, anne babanın yaptığı ve senin gördüğün pek çok hatayı tekrarlama korkun, kızım belki lezbiyensindir, ne bileyim.
A – Ben olmayabilirim, parasız da değilim, çok kompleksli de-biraz sadece. Ama düşünüyorum da(aynı anda hızlıca on parmağıyla dua okur gibi erkek isimlerini sıralar), hiçbiri bana göre değilmiş. Yerlisi yabancısı, evlisi bekarı, sünnetlisi sünnetsizi…
B – Amma çapkın çıktın ha. Hiç belli etmezsin üstelik.
A – Denemedim demeyeceğim. 
B – Filmdeki gibi bir aile ister miydin peki?
A – Mutlulardı bir noktaya kadar. Yalnız evin direği evin en büyüğü imiş. O gidince dağıldılar, duramadılar bir arada.
B – Tırnak yüzünden. 
A – Evet, tırnak vardı, kötü şans.
B – Ben istemezdim. Sen mesela arkadaşımsın benim. Bacım der boynuma atlarsan bozuşuruz. Bacılık başka, dostluk başka.
A – Sen kalabalık ailede doğmuşsun, bıkmışsın da ondan. Ben isterdim. Çünkü bir başınayım bu hayatta. Düşünsene bizimkilerde para vardı pul vardı, ondan ayrılabildiler. Ya da hır gür sürecekti böyle ölesiye dek. Annem böyle mutluyum diyor da başka bir şey demiyor. Arakçılar’daki herkesse bir yolunu bulmuş gibiydi. Büyükanne başka çocukların nenesiydi, karıkoca karıkoca değillerdi, o çocuklar birbirlerinin kardeşleri, başlarındaki anne babanın çocukları değillerdi, pek fakirdiler ama huzurluydular. Tek huzursuz olan Shota idi, o da küçük kızın hırsızlık yapmasına gönlü razı olmadığındandı.
B – Altın Palmiye’yi aldı. Biliyor muydun? Belki Oscar’ı da alır mı?
A – Yok. O zaman Roma yoktu piyasada. 
B – A kişisi, ne diyeceğim bak, bu bir garip okuyucu bizim hayat hikayelerimizi okumak zorunda mı? Hiç böyle bizim konuşturulduğumuz sinema yazıları yok. Filme puan ya da yıldız veriyorlar, künyesini koyup, şundan ötürü sevdik bundan ötürü sevemedik diyorlar. Herkese ne ki benim Hikmet dayımın dramından, senin annenle babanın anlaşmazlığından. Her kimin kafasının içindeki tilkiler olarak buraya kondurulduysak, yanlış yerde olduğumuz hissine kapılmaya başladım. 
A – Sakın bizi yaratanın kafası karışık olmasın!
B – Bizim günahımız neydi peki?
A – Yanlış kafanın içinde olmak.
B – Duyarsa bozulabilir.
A – Bozulmakta serbesttir. Bizi attı gitti buraya. Ne işimiz var yoksa bizim Arakçılar’ın arasında?

shoplifters2

ARAKÇILAR : 

İlk sahneden belli ediyor film kendini. Hırsızlık yaptıklarını düşündüğümüz baba oğul, alışveriş merkezinden aşırdıkları yiyecek ve diğer tüm ihtiyaçlarını, bir de bakımsız vaziyette bir evin balkonunun köşesine sığınmış dört beş yaşlarındaki kızı alıp eve götürüyorlar. Geleneksel Türk…pardon Japon yer sofrasının çevresine toplanmış kalabalık aile bireyleri gürültülü bir şekilde yemek yiyorlar. Son derece doğallar. Ve de iştahlılar. Büyükanneleri bir yandan yemek yerken bir yandan da ayak tırnaklarını kesiyor çıtır çıtır. Sıçrayan tırnaklar yemek masasında yer buluyorlar kendilerine. Bu aşırı rahatlık kimseleri rahatsız etmiyor. Kendi aralarında espriler yapıyorlar. Aralarına yeni katılan küçük kızın çelimsizliğinden ve vücudundaki morluklardan şiddete maruz kaldığını görüyorlar. Yine de onu buldukları yere, yani evine götürüyorlar. Gel gör ki kızın ortamında kavga gürültü eksik olmadığından, götürdükleri gibi geri getiriyorlar acıdıklarından ve o da bu yaşantının daimi bir ferdi şerefine nail oluyor bundan böyle. Evdeki herkes her yol mübah diyerek elinden geleni yapıyor. Baba oğul marketleri boşaltarak, kızlardan biri vücudunu sergileyerek, büyükanne bir zamanlar bir parçası olduğu bir aileden aldığı yardımlar sayesinde, anne ve babaysa aşçılık, işçilik gibi işlerle evin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Marketlerden çaldıkları şeyler temel gıda maddeleri ya da şampuan gibi temel ihtiyaçları oluyor. Yaşantılarında herhangi bir lüks göremiyoruz. Çok iyi ısınamıyorlar, çok güzel giyinmiyorlar, anca yiyorlar. Yemek onları bir araya getiren, hatta bir arada tutan en gürültülü seremonileri. Küçük kız ilk götürüldüğünde yaşadığı şaşkınlığı yavaş yavaş üzerinden atıyor. Neticede ne Shota ne de Juri Oliver Twist gibi bir yetim değiller, çünkü Osamu da bir Fagin gibi değil. Fakat zaten yeterince kalabalık olan aile bireyleri, bir boğaz daha artınca eve daha çok ekmek getirmenin telaşına düşüyorlar. Çocuklara arakçılığı öğreten Osamu’nun bahanesiyse, dükkanda olan şeylerin kimseye ait olmadığı ve onların yüzünden de dükkanın iflas etmeyeceği. Filmin sonunda geçim maksatlı öğretebileceği bundan başka bir şey olmadığı için çocuklara arakçılığı öğrettiğini itiraf ediyor.

images.jpeg-3

Filmdeki ilk soru işareti baba oğul sandığımız Osamu ve Shota’nın arasında geçen diyalog esnasında Shota’nın babasına baba demediğini öğrendiğimizde oluşuyor. Nedeni hakkındaysa ipucu verilmiyor. Esrar filmin sonuna kadar sürüyor. Bu arada televizyonda çıkan bir haberle polisin, iki aydır kayıp olan Juri’yi anne babasının öldürdüğünü düşündüğünü öğrenen aile fertleri kızın saçlarını kesiyorlar derhal tanınmasın diye. Adını da Lin olarak değiştiriyorlar. Yakalandıkları takdirde tutuklanacaklarını bile bile kızı bırakmıyorlar. Filmin en ilginç karakteriyse deneyimli Japon aktrist Kirin Kiki’nin canlandırdığı büyükanne karakteri. Aileden aldığı paraları biriktiriyor ama kumarını da oynuyor, birasını da içiyor ve o da sırrı saklıyor. Onun ölümüyle birlikte parçalanma başlıyor dolaylı yollardan. Anne baba eceliyle ölen yaşlı kadının cesedini alıp götürmesi için yetkilileri çağırmak yerine, onu evin içinde kazdıkları çukura gömüyorlar. Bundan böyle büyükanne hiç yaşamamış gibi hareket ediyorlar. Bir rakama dönüşen büyükanneden sonra beş kişilik bir aile oluyorlar. Başlarını polisle derde sokmamak gayretine düşüyorlar.

İlk pes eden Shota oluyor ve filmin son yarım saatine girdiğimizde bir parça ağır tempodaki seyrim bizi bu kasıtlı sona hazırladığını anlıyoruz. Düğümler bir bir çözülüyor polis soruşturması esnasında ve herkes kendi ağzından hikayesini anlatıyor sakin ve telaşsız. Yetişkin insanların gerçekleştirdiği bu cüretkar davranışlar silsilesinin çocukların kaderiyle oynamak gibi bir sonucu olmasına rağmen naif bir hareket olarak kabul görülüyor çocuklar açısından. Çünkü hiçbirinin kılına zarar gelmemiş o ana dek. Juri’yi bırakmama nedenleri kötü muamele görmesiyken, Shota daha bebekken kaçırılmış. Juri’nin elbette ki sevildiği, hor görülmediği, dayak yemediği bir ortamda yaşamak onun için en doğrusuyken, Shota’nın hiç tanımadığı biyolojik ailesiyle yaşasaydı nasıl bir hayatı olacağını kestirmekse bir hayli güç ve en azından hırsızlık yaptırılmazdı kendisine diye düşünüyorsunuz ister istemez.

Nobuyo çocuk doğurmak bizi otomatik olarak anne mi yapar diye serzenişte bulunuyor itirafında. Bir etiket olarak bir vasıfmışçasına ekleniyor hanenize fakat sonrası annenin anneliğine kalmış. Kısır olduğu için çocuk doğuramayan genç kadın içerisinde çocukların olduğu ailesini hiç yoktan kendi yaratmış Osamu ile beraber. Filmde bize bu soruyu soruyor zaten. Kan bağı her şey demek midir? Eğer işler iyi gidiyorsa her şey demektir kanımca, aksi takdirde hiçbir anlamı yoktur. Kötülük çiçeklerinin sarmaşığa dönüştüğünü görmektense, bir saksıda yetişmelerini yeğlerim her zaman ve ölene dek.

shoplifters.w700.h700

MG_1157

SON SÖZ :

Siz bu yazıyı okuduğunuzda Oscar ödülleri dağıtılmış olacak. Dolayısıyla yabancı dilde en iyi film Oscar’ı tahminler doğrultusunda Roma’ya gitti bile. Olan olduğu için diyecek bir şey olmamasına rağmen, tıpkı filmdeki aileymiş gibi yapan fertlerin sorgulama esnasında yaşadıkları itiraflarla gelen kafa karışıklıklarında olduğu üzere, aile üzerine düşündürten bir sona sahip olan film, Hirokazu Kore-eda’ya has bir üslupla yani nazikçe yaptı yapacağını yine her zaman olduğu üzere. Çok derin konular üzerine insanı hırpalamayan bir yaklaşımı olan ve son dönem Japon sinemasının en merakla takip ettiğim düşündürmeler ustası yönetmenidir kendisi. Aile de onun en baş meselesidir. Cebelleşip duruyor her defasında. Fakat şu da bir gerçek ki, insan her zaman kendini sorgulamaya kendisinden başlamayabilir. Bazen içine doğmuş bulunduğun ortam yani ailen kişiliğinin önüne geçebilir. Sayesinde aile, aile olmak, aileyi kurmak, aile olarak da kalabilmek ve önemlisi kan bağının bir yere kadar önemli olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Bense kısırlığın ve çocuksuzluğun reva mı cefa mı olduğunu düşünüp duruyorum her Kore-eda filminin ardından. Aile iyi niyetlerle kurulmuş da olsa, dünyanın en karmaşık meselesine dönüşüyor zamanla.

img.jpeg

images.jpeg-2

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

7BD6A0E0-8092-44D6-8575-2F276A6C0C37

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

“Sadece sana ait olduğumu hatırla. Sadece bu dünyadaki hiçbir şey için sana zarar vermeyeceğimi hatırla.” Fonny

“Bu ülke zencileri gerçekten sevmiyor. O kadar sevmiyorlar ki, evlerini bir zenciden önce bir cüzzamlıya bile kiralarlar.” Fonny

GİRİŞ :

İki kız arkadaş kahvenin bardağının on beş yirmi lira olduğu şık bir kafede bir yandan kahvelerini yudumlamakta, diğer yandan fazla kalori almamak için tek porsiyon ısmarladıkları limonlu cheesecake’lerini adil bir şekilde paylaşmış, ağır ağır yemektedirler. Aralarında konuşma olmaz bu esnada. Zaten onlar sonradan açılanlardandır. Bir zaman sonra şeker kana karışır, kahve üzerlerindeki uyuşukluğu alır:

A – Bana son buluşmamızda demiştin ya bıkkınlık var üzerimde diye. Hani çok ilgisizdin her şeye ve herkese karşı. Biliyor musun bu aralar bende de aynı hislerden çok yoğun bir şekilde var. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kimseyi görmek de. Bir ara ister gibi oluyorum fakat sonra geçiyor. 
B – Ne hususta?
A – Ne ne hususta?
B – Kafan başka yerde sanırım. Hangi konuda ya da konularda bu bıkkınlığın? Canın ara ara ne yapmak istiyor ya da istemiyor?
A – Offf…yazı yazmak mesela. Canım istiyor ama sonra istemiyor. Bir ses oku diyor sonra aniden susuyor. Zaten ne okursam okuyayım hemencecik dikkatim dağılıyor. Canım bir yerlere gitmek istiyor ama zor geliyor. Bir ara ciddi ciddi kendimi gideceksin de ne olacak diye düşünürken buldum. Her şey, kısaca hayat anlamsız geliyor. İş göremez raporu almayı düşünüyorum.
B – Nereden alacaksın öyle bir raporu?
A – Onu henüz düşünmedim, bilmiyorum da ama her an almak için hamle yapabilirim. 
B – Ben de gerginim. Geldiğim noktada çok zor ve az para kazanıyorum. Herkesin her şeyi parayla ölçtüğü zamanlar bunlar. Ahmak çevrem beni bunlarla değerlendiriyor. Çok sinir oluyorum. Sanırım çok şey bekledim hayattan ve pek çoğu da gerçekleşmedi ya da gerçekleşti de ben anlamadım. Ama ağzımda ekşi bir tat var ve hiç geçmiyor.
A – Cheesecake’e rağmen mi? 
B – Cheesecake’e rağmen.
A – O zaman fazla ciddiye alma. Limonlu söyledik ya ondandır.
B – …sanırım. Bir dahaki sefere vişneli söyleyelim.
A – En azından çilekli söyleyelim. Garanti olsun diyorsan da çikolatalı. Şöyle tatlı tatlı.
B – Menüde dikkatimi çeken bir şey oldu.
A – Neymiş o? 
B – Cheesecake fiyatı. Yirmi sekiz liraydı.
A – Burası Nişantaşı.
B – Mandabatmaz’a gitseydik hiç olmazsa.
A – Ben entel değilim. Enteller beni sevmiyor. Ben de onları.
B – Sırf enteller gitmiyor ki. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ki.
A – Öyle mi dersin? Yemekte olduğun cheesecake vegan bu arada.
B – Ha ondan bu para. Hayvan yoksa kazık marka.
A – Moda. Canım.
B – Bazen Canan Karatay’ı destekleyesim geliyor. O kadar çılgın olmasa.
A- Aşırılıklar kazandırıyor. Ya altı yumurta ya sıfır hayvansal gıda.
B – İçim yeterince deliyken yediklerim normal olsa. Bak mesela geçen birisiyle tanıştım
A – Kadın mı, erkek mi?
B – Kadın ve nasıl deliydi anlatamam.
A – Sen de delisin.
B – Evet. O yüzden sinir oldum ya. Ben delileri çekemiyorum. Ve haklısın sanırım ben deliyim zaten ve yanımda deli deli gezen bir başkasını daha ruhum da, aklım da kaldırmıyor. 
A – Sonuç?
B- Sonuç arkadaş edinme yaşını da geçtiğim gerçeği. Artık kimse kafama göre değil ve ben kimseyle anlaşamıyorum.
A – Senden uzun yaşarsam mezar taşına “insan sevmezdi” yazdıracağım.
B – Hah sonra da uzaktan da olsa Fatiha okuyacak olan ara da bul.
A – Ateisttin hani!
B – O başka, arkamızdan bir Fatiha istemek başka.
A – Yastığa başını koyduğunda, her başı sıkıştığında yurda pardon imana gelen gizli Müslümanlardan olduğunu düşünüyorum.
B – Tarihimde var. Yasin okurdum. Eskiden. Ondan sonrası klişe. Çünkü dünya beni bu noktaya getirdi, bundan isyanım, falan filan. Tıpkı filmde olduğu gibi. Haksız yere girdiği hapiste, cam bölmenin ardındaki on dokuz yaşında ve hamile kız arkadaşına “Yüksek sesle söyle, seni duymuyor” diyordu Fonny yukarıyı işaret ederek.
A – Sağır duymaz uydurur en başta…yoksa biz birer uydurukluğun ürünü müyüz? Çok uyduruk bir tipim var mesela benim, ağzım burnum uyduruk, boyum posum da. Hiç öyle boş vaktine gelmemişim heykeltraşın. Beni günaha sokuyorsun ve işlerim yeterince ters gidiyor zaten. Tövbe tövbe.
B – Şule Çet tecavüz edilip, camdan atılırken de  duymadı ama. Arkası olmayan bir kızdı. Bir sürü manyak bir sürü manyaklığını çocuklar üzerinde gerçekleştirirken de duymuyor. Sakın öldüler de kurtuldular deme!
A – Demem. Ama o saatte orada ne işi varmış diyenlere bir çift sözüm var.
B – Onlar bir boktan anlamazlar. Ahkam keserler. Kızın o anda ne çektiğini düşünmezler. 
A – Fonny işlemediği bir suçtan ötürü cezaevindeydi. Tıpkı Monte Kristo Kontu gibi.
B – James Baldwin siyah hakları savunucusuydu aynı zamanda. Irk ayrımı daha doğru olacak sanırım. Yazar yazar olunca, yönetmen de yönetmen, hislerden yola çıkarak, çevresel koşulların daha hayatının başında iken birbirini seven bir çifti ne noktalara sürüklediğini gördük.
A – Konuyu dağıtmış olacağım ama James Baldwin tıpkı şarkıcı ismi gibi. 
B – Yok haklısın. Ben de filmin müziklerini dinlemeye doyamadım.
A – Çünkü harikaydılar. Yönetmen Moonlight’tan sonra ikinci kez çalışmış Nicholas Britell’le. Ve bu defasında Oscar’larda karşısında bir müzikal de yok La La Land gibi.
B – İn dı şelov şeeelov…
A – O şarkıda götürecek. Birileri Oscar’lara hazırlanadursun, ben de anca film eleştirileri yapabiliyorum. 
B – Bir sürü takipçin oldu ne güzel işte.
A – Bir sürü mü? Ben arkamda bir sürü göremiyorum. O sürüler instagram’dalar. Ama olsun, benim de Ceyda’m var bana daha çok diyalog yaz diyen. 
B – Diyalog mu ?
A – Diyalog ya. Şu an konuştuklarımız mesela. Ben bunları kafama yazıyorum şu an, sonrasında yazıya dökeceğim.
B – Seninle konuşurken her söylediğime dikkat etmem gerek o halde. Afişe mi edeceksin beni?
A – Mecburum. 
B – Mecbur mu?
A – Evet. Ne yazacağım başka? Çocuğum yok üzerinden reklam alacağım. Zengin kocam yok her dakika böbürleneceğim, sayesinde iş kapacağım. Ağır bir edebiyatçı değilim. Benden Proust olmaz. Yoga için gerekli esnekliğe de sahip değilim. Zen budizmi için de sakin duramıyorum. Kadınlar beni ne yapsın? Benden idol olmazmış.
B – Sana acımamı, sonra kendime acımamı, sonra beraberce halimize acımamızı falan mı istiyorsun anlayamadım. Nasılsa babalandık babalanacağımız kadar, gidelim Çiçek Pasajı’na tam olsun. Rakıları devirelim, o zaman daha çok ağlarız halimize.
A – Fena olmazdı aslında ama elimize bir şey geçmeyecek, ceplerimiz boşalacak, içimiz zehirlenecek. Yogaya başlamışken daha fazla ağırlık istemiyorum üzerimde. Çünkü kaldıramıyorum.
B – Sen ve yoga ha?
A – Yakıştıramadın mı? Esnekliğimi ölçmeye çalıştım.
B – Kaçtı?
A – Yerlerde. Bir mekan dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla iki saat geçirdim. Hepsinin konsantrasyonu süperdi. Ben hariç. Bana hep bir gülme geldi. Bu tüm hayatım için geçerli aslında. Tam bir iş başaracakken bir kahkahaya geliyor ve tıkanıyorum. Ben lanetliyim. Kahkaha bile bana ters zamanda geliyor.
B – Öğrenci bol yani.
A – Valla hocaya sordum işler nasıl gidiyor diye. Sen bugün bu hale bakma dedi. İstanbul’daki öğrenci başına düşen yoga hocası sayısı öğrencilerin iki katıymış ve herkes yoga eğitmenliğine merak sarmış, harıl harıl ders alıyorlarmış.
B – Yapma ya. Çok korkunç.
A – Rakamlar mı?
B – Yok bir oda dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla bir arada bulunmak çok korkunç.
A – Daha da korkuncu tüm bu zorlayıcı hareketleri yapan kadınların, yogadan sonra hiçbir şey olmamış gibi makyajlarını yapıp süslenip püslenip eğlenceye gitmeleriydi.
B – Sen de takılsaydın onlara. Sonuçta aynı odada mesai yapmışlığınız var.
A – Bana teklif etmediler. Çok yeteneksizim ama aptal bir gayretim de yok değil hani. Hem ben eve gelip ölü gibi yattım. Ağrıdan bayılmışım. Hala daha her yerim acıyor.
B – Hiç yanlış kulvarlarda gezindiğini düşündün mü?
A – Her zaman düşünüyorum. Ama kendimle ne yapacağımı bilemiyorum. Belki bir gün ben de ayak parmağımı burnuma değdirir, hatta burun deliğime sokarım.
B- İnat olsun diye mi? Değmez. Deliklerine yazık. Bak şimdi evli olduğunu varsayıyorum, kocaydı, çocuktu, dersleriydi, yedikleri içtikleriydi derken, her şeyi unuturdun. Arayış filan olmazdı. Arayışa düşecek fırsatın olmazdı.
A – Gelen kadınların hepsi olmasa bile çoğu evliydi ve de çocuklu.
B – Ve de ayak parmaklarını burunlarına değdirebiliyorlardı, öyle mi? E bravo o zaman. Gönül vermişler, hor görmemek lazım.
A – Benim marifetsizliğimden de cesaret alarak coştuklarını düşünmekteyim. Hepsi birbirini instagramdan takip ediyor. Beni kaale almadılar mesela. Hiç tipleri değilim. Ne bir yoga madalyam var, ne de aktif bir sporcu geçmişim. Burnu akan, hiç durmadan hastalanan bir çocuğum da yok. Onlar saatlerce bunlardan bahsedebiliyorlar mesela. Ne çocuklular çocuksuzları, ne de çocuksuzlar çocukluları anlayabiliyorlar. Açıkçası kimsenin çocuğunun büyüme hikayesi de beni ilgilendirmiyor. Dolu yetim ve öksüz varken ve onlardan bahsedecek başlarında bir büyük yokken.
B – James Baldwin’in zamanında ırk, cinsel ve sınıf ayrımcığına karşı verdiği mücadelede eksik bir şey var: biz sınıfsızlar hakkında eksik kaldığını düşünüyorum. 
A – Mülksüzler gbi.
B – Ursula. Dur bakıyorum ne yazıyor kitabının arkasında…”devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir” diyor. Doğru bak, ruhum da devrim için çok yaşlı benim. Kendi üzerimde bile radikal değişiklikler yapacak kadar yürekli değilim. Kısaca kendi sınıfsızlığımız bir devrime yol açmayacak. Benden söylemesi.
A – Filmde yaşanan aşkı düşünüyorum da, ben o kadar sevmedim hiçbir zaman. Kimseler de beni sevmedi bu kadar. Onun hatırına dayandı Tish onca sıkıntıya. Herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyor bu hayatta. Bir aşka, bir adama, bir kadına, işine, çocuğuna.
B – Ben takıntılarıma tutunuyorum mesela. Onlar beni hayatta tutuyorlar.
A – O nasıl oluyor?
B – Çok basit. Bir şeye takıyorum ve onu iyice takıntı haline getiriyorum. Gecem gündüzüm o oluyor.
A – Sonuç?
B – Korkunç. Taktığım insansa eğer, sonunda onu düşman ilan ediyorum. Nesneyse bıkasıya uğraşıyorum onunla. Sonunda o kadar bıkıyorum ki bir daha onun hakkında bir şey duymak ya da görmek istemiyorum. Tek takıntı yapmadığım şey yoga. Sanırım herkesin yaptığı bir şeyi yapmak çok cazip gelmiyor. Bir de şu ayak parmağını duyunca hiç bana göre olmadığını anlamış oldum.
A – Hiç başörtülü yogacı gördün mü?
B – Yok.
A – Bir fikrim var. Ben diyeceğim kapandım, yoga eğitmeni oldum. Bu sayede depresyonumdan kurtuldum. Al sana iş kapısı.
B – Aman Tanrım. Sende şeytani bir zeka var. 
A – Kesinlikle ama bu beceri de istiyor öncesinde. Ayak parmaklarımı burnuma değdirmeden öğrenci kapamam.
B – Öğrenciyi nereden bulacaksın?
A – Instagram sağ olsun. 
B – Her zamanki gibi kötülük kazanacak desene!
A – Bunu bir nevi halk sağlığı olarak düşün. Son iki takipçimden biri Aksaray çekicisi, diğeriyse “askeri” ücretle yaşamın nasıl bir şey olduğundan bahsedip duruyor. Yani herkes geçim derdinde. 
B – Bu telaşın ne?
A – Son kez Çiçek Pasajı’na gidiyoruz. Böyle mekanlarda son görülmem olsun. Gidince bir başlayacağım, kusana kadar içeceğim. Sonra da yeni hayatıma merhaba diyeceğim. 
B – Veronique’in İkili Yaşamı!!!

SONUÇ : Bu diyaloğa ne gerek vardı ya da bunun filmle ne alakası vardı diye soracak olursanız eğer, ben de size bu hayatta olmanızın ne gereği vardı diye soracağım nazikçe. Ben kendiminkine böyle gerekçeler gösterebiliyorum sadece. Geçelim filmimize:

C6FE1BB3-535F-43F9-B59A-4A552025E1FB

815DAFB9-892D-434D-8C01-DFF75AD1AFA7

BEALE SOKAĞI NEREDEYDİ? 

Bir Beale Sokağı vardır fakat New Orleans’da değil, Memphis’tedir. Fakat filmin başında James Baldwin’den yapılan alıntı doğrultusunda New Orleans’ta siyah ailelerin doğduğu, yaşadığı, öldüğü, sevdiği, sevildiği, Amerika’da doğmuş her siyahın, buna yazarın babası, Louis Armstrong ve caz da dahil, Jackson, Mississippi ya da Harlem’de doğmuş olmalarına rağmen, Beale Sokağında doğmuş olduklarını söylemekle, bir mirasın temsili olarak bu ismi romanının merkezine alıp, ismini de filme verdiğini görmekteyiz. Filmse Harlem’de geçmekte.

DCE3B785-0F43-4160-B99A-FDB4BACCCC23

EDD844F9-3BBE-4643-9888-4601355D11A5

FİLMİ NEDEN SEVDİM ? :

“Bu şey ve ben bir parça sert bir diyaloğa girmeye başlıyorduk. Tekme atardı ve ben yere yumurta düşürürdüm. Tekme atardı ve kahve demliği birden masada ters dönerdi. Tekme atardı ve elimin arkasındaki parfüm damağımda tuz tadı bırakırdı ve boştaki elim onu ikiye ayıracak bir güçle cam tezgaha bastırırdı.” Tish

Filmi, hamileliğin cilvelerini gözlem ve belki de hislerle bu kadar doğal bir şekilde aktaran James Baldwin ve bunu harika bir kurguyla sanki noktasına virgülüne dokunmadan peliküle aktaran yönetmen Barry Jenkins için sevdim en çok. Belki çok daha güçlü sahneleri de vardı ama ben en çok bebeğini ve sevdiği adamı koşulsuz sahiplenen Tish’in küçücük yaşında bir yandan davayla uğraşırken diğer yandan baba evinde kocasız dünyaya getirmeye çalıştığı bebeği doğmadan önce neler çektiğini naif bir şekilde anlatan bu sahne ile hatırlayacağım ister istemez.

Üç uzun metraja sahip yönetmen Barry Jenkins’ın izlediğim üçüncü filmi “If Beale Street Cold Talk”. Moonlight’ta izleyiciyi avucunun içine alan karakterlerin hislerini aktarmaktaki  özelliği bu filmde de son derece yoğun bir şekilde var ve bu yüzden ve daha da pek çok nedenden ötürü ben bu filmini de çok beğendim. Benim için bu senenin “Call Me By Your Name”i idi. Dürtülerin etkisi altındaki iki erkek karakterin ilişkilerindeki yoğun duyguları araya girecek olan mesafeler ve olası toplum baskısı ile ketlenirken, ilişkideki olgun tarafın mantığın zaferiyle verdiği kararla aynı yazın sonunda bitiyordu. Çok az film sizi gençlik günlerinize, ilk aşkı tattığınız keyfekeder, başına buyruk zamanlarınıza taşır. Burada da yönetmenin aşkı ele alış ve ifade şeklini, çiftin birbirini tamamlama ve kollama hallerini, çocukluktan itibaren beraber büyümenin getirdiği alışkanlığın sevgiye dönüşme halini, gençliklerinde beraber geçirebildikleri  sayılı özgür zamanlarını çok sevdim. Ne anlatmak istediğini çok iyi bilen ve hislere çok önem veren bir yönetmendir kendisi. Baş edilmesi en güç durumlarda bile umut verir ve onun filmlerinde sevgi kazanmanın yolunu bulur çok cefalar çekse de. 

Bu sene Oscar’larda orijinal film müzikleri dalında yarışan beş filmden biri ve bence kah dönemin, kah yaşanan romantizmin ruhuyla son derece uyumlu bir çalışma var karşımızda kulaklarımızın pasını silen, sizi bilmem benimse ayaklarımı yerden kesen. Nicholas Britell bu dalda benim de favorim. 

4A77807C-10BF-469D-9E33-AC6983842AEE

1DF172EF-DC18-449A-BC59-660CE6B9968D

84DCB027-C27B-48D5-9B98-DF19FAEE3102

SOKAĞIN DİLİ OLSA NE DERDİ? :

Her ne kadar 1956’da yayınlanan Giovanni’nin Odası kitabı ile beyaz eşcinsel erkeklerin hayatını anlattığı için şimşekleri üzerine çekse de, kitap eşcinsel edebiyat için bir dönüm noktası teşkil etmiş, günümüzde de güncelliğini koruyan anlatımı ve yalın diliyle pek çok edebiyat tutkunu için James Baldwin’in başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Yazarın baskısı tükenen kitabını ancak sarraflarda bulabilirsiniz. İncedir fakat değerlidir. If Beale Street’se yetmişli yılların başında geçiyor. Adaletsizliğin gölgesinde bir aşk hikayesinin kahramanları olan iki siyah gençten Tish 19 ve Fonny ise 22 yaşında. Filmin daha ilk dakikalarında Fonny’nin hapiste olduğunu görüyoruz. Flashbacklerle de nasılını ve nedenlerini görüyoruz. 

Fonny suça meyilli bir kişilik değil. Temiz bir çocuk. Aşırı dindar annesi, işçi babası ve birbirinden tuhaf iki kız kardeşi var. Önceden meslek okuluna gitmiş, dolayısıyla zanaati var. Puf, şifonyer, masa yapıyor. Tüm bunları yapabildiği bir de bodrum katı var. Çocukların ve gençlerin özellikle de siyahların hiçbir kıymetinin olmadığı zamanlar bunlar. Fonny’ninse kendi ağzıyla dile getirdiği üzere tutunduğu zanaati ve Tish’i var. Sayesinde gelecek hayalleri beslediği ve tutkuyla bağlandığı bir kız arkadaşı olmasının önemini kocaman, siyah ve gürültülü Daniel ile karşılaştıktan sonra masa başında birbirlerine içlerini döktükleri sahnede anlıyoruz.  Daniel geçmişinden taşıdığı iki senelik hapishane deneyimini ve orada gördüğü korkunçlukları ona aktarırken, Fonny bir gün gelip de tıpkı Daniel gibi haksız yere hapis yatacağından habersiz dinliyor arkadaşını. Ve tıpkı Giovanni’nin Odası’ndaki gibi Avrupa hayalleri taşıyor. Kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği toprakların özlemini gerçekleştirmesi ise Giovanni’nin Odası’ndaki David’in aksine mümkün olamıyor. Kim bilir karakterin bu özleminin altında yatan baş neden Baldwin’in Paris’te yaşadığı zamanlarda yaptığı kıyaslamalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 

IBSCT_05520_RC

IBSCT_15659_R

Tish ve Fonny’nin aşklarının meyvesi olan bebekse Tish’in karnında büyümektedir ve ailesine durumu anlattığında Tish, üç aylık hamiledir. Tish’in ailesi ne kadar ılımlı ve ileri görüşlüyse Fonny’nin kalbi ve beyni zayıf annesi ve onun yetiştirmesi olan iki kızı da son derece yobaz yani hastalıklı derecede dindardırlar. Kendi torununun bir günah cocuğu olduğunu ve rahminde kurumasını diler Tanrı’dan. Sonra da kendi kocasından tokadı yer afiyetle. İki aile arasındaki uçuruma şahit oluruz bu sahneyle. Siyahtan öte yobaz bir ailenin içine doğmanın çaresizliğini izleriz. Fonny babasının oğluyken, kızlar annelerinin yetiştirmesidir. Bu arada belirtmem lazım yan rollerdeki tüm oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle de iki babanın ikisine de dikkat çekmek lazım. Colman Domingo ve Michael Beach. İsimlerini öğrenmiş oldum bu film sayesinde. Latin rollerde ise Narcos’ta da izlediğimiz Diego Luna ve Pedro Pascal var. Yönetmen Jenkins olunca, parmağını bir şıklatmasıyla oyuncuların çevresinde pervane olduğunu düşündürtüyor bu harika cast. 

Filme dönecek olursak tecavüze uğradıktan sonra Fonny’i tecavüzcüsü olarak teşhir eden olarak kadın ülkesi Porto Riko’ya dönüyor. Tuttukları beyaz avukatın bu dava sayesinde devletin önemli kişileriyle arası bozuluyor. İki baba çocuklarının iyiliği için limandan mal çalmaya başlıyorlar ve getirip Harlem’de satıyorlar. Tish’in annesini oynayan ve bu rolüyle bir Golden Globe kazanmış olup, aynı zamanda Oscar adayı olan Regina King kızın peşinden giderek, ona yalvarıp, geri döndürmeye çalışsa da, başarılı olamıyor. Kız yine kayıpları oynuyor, dolayısıyla da dava erteleniyor. Bu davada doğruyu ortaya çıkarmanın imkanı olmadığını görüyoruz. Bir türlü evlenemeyen Tish ve Fonny için bunun artık önemi kalmamışken, çoktan bebeklikten çıkmış oğullarıyla beraber filmin son karesinde ve yine bir görüş gününde gardiyan eşliğinde bir masa etrafında toplanıp Fonny’nin mahkemeyle yaptığı anlaşma sonucunda belirlenen mahkumiyetinin sona ereceği günle ilgili konuşuyorlar sakin sakin. Mahkemenin bir hak ve aynı zamanda mahkumu suçlu suçsuz ayırt etmeksizin hapse gömen ve hele bir de siyahsan eğer, seni çok daha kolaylıkla gömen bir mekanizmaya dönüşmüş olduğunu, bir de dönem itibariyle yetmişlerin hiç de masum olmadığını, özellikle de arka mahallelerde doğmuşsa eğer o siyah, hayatının çok zor ve tehlikeli ve düşmanlıklarla dolu olduğunu görmüş olduk Baldwin’in kaleminden, Jenkins’in kareleriyle.

83C42974-9418-4CA5-886D-2CE1BDA75C73

2E43D836-F904-4736-9A59-CA2987F35570

34394109-8DE4-4233-8D53-F39B6F6020BE

 

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

6BA0EC79-B406-4AB2-9163-F25A2B99CF73

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

“Sırrımı harcadım.” Lee Israel

“İnsanlara ne dersen inanırlar.” 

Çoğu fani çoğunlukla yok olur. Bu şekilde ise bir çeşit hala yaşıyor sayılırsın. Sen öldüğünde mektuplarının bu şekilde yayınlanmasını istemez misin?” Anna

“Ben Dorothy Parker’dan daha iyi bir Dorothy Parker’ım.” Lee

“Mesafeni koruyabilmek için yapabileceğin her şeyi yaptın. Yalan söyledin, içki içtin, bencildin. Perişan haldeydin. Bana güvenmiyordun.” Elaine

-“Çok iyi bir insan olduğunu düşünmüyorum Lee.” Jack Hock
-“Sana katılıyorum.” Lee Israel

GİRİŞ :

Dikkatimin dağınık, başımın sıkışık, aklımınsa uyuşuk olduğu bir zamanda izlemiştim. Üzerine kafa yoracak fırsatım, filmi önemseyecek halim yoktu. Yine yok. Ama yok olması bahane olmamalıydı ve yok diyenin yok olurdu. Dedim ve filmi tekrar izledim aklımın bir yerinde kalmış olan Melissa McCarthy’nin bu senenin belki de en iyi kadın oyuncu performansına istinaden. İncelikli bir senaryo sayesinde yaratılan derin karakter analizi, bozuk ağzının, sivri dilinin ve alkolün ardına sığınarak kendini yalnızlaştıran başkarakterin başlarda sevimsiz gelebilecek tavırlarına rağmen, ilerleyen dakikalarda insanın bir o kadar da bağrına basasının geldiği Lee Israel’in dünyasına girdikçe dikenlerin nasıl olup da en çok gülün kendisine battığını görmüş oldum ince ince. Gördüklerimden pişman, Lee’nin sahtekarlıklarından rahatsız oldum mu diye soracak olursanız, asla diyeceğim. O kadar parasız, patavatsız, depresif ve pasaklıydı ki…hissettiği değersizlik hissinden kaynaklanan ağır depresyonundan ötürü bile sevmemem mümkün değildi. Külçe gibi bedenini zor taşıyordu sokaklarda. Mutsuz, bakımsız, yalnız ve sevgisiz bir karakterdi.

Diğer yandan filmi tek sırtlanan isim Melissa McCarthy miydi? Yine diyeceğim ki, asla. Richard E. Grant, canlandırdığı evsiz, sorumsuz, avare ve hötöröf Jack Hock rolünde McCarthy’le kolaylıkla başa çıkabildi. Senaryonun en büyük başarısı Lee’nin karakterinin gizli kalmış taraflarının yavaş yavaş ortaya dökülmesinde yatıyor zaten. Film aksiyondan çok, karakter odaklı ilerliyor. Lee, karanlık bir New York akşamında tek başına ilerlerken paltosunun içine sığdırdığı iri gövdesi ve sallapati yürüyüşüyle yürek burkuyor. Neredeyse sahtekarlıkları iyi ki yapmış, yoksa sıradan bir biyografi yazarı olarak kalacaktı ve varlığından kimsenin haberi olmayacaktı diyorsunuz. Elinden içki bardağı düşmeyen, gittiği davetin vestiyerinde gözüne kestirdiği bir başkasının paltosunu kendisininmiş gibi isteyen ve giyen; film boyunca da üzerinden çıkarmayan, bunda da bir sakınca görmeyen, son söyleneceği ilk söyleyen, insanlara karşı nazik olmakla mesai harcamayan, filme konu olan sahtekarlığından duyduğu pişmanlığı çok başka şeylere bağlayan, arkadaşsız da olsa hayatına giren ve girmeye çalışan tüm kadınlarla arasına buzdan duvar ören Lee’yi dünya üzerinde tek seven canlının kedisi olduğunu görüyoruz. O da yaşlı ve hasta. Zaten ölüyor kısa bir süre sonra.

0DCFBF77-54D2-4CB0-9271-1CA80228D825

374BEAC0-B047-4131-B5B0-C672CD58BA4E

BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

Ya sonra? Ama önce affet. Affet beni. Yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan ötürü. Sevgimi gösteremeyişimden ötürü. Seni de diğerleri gibi dolandırmamdan ötürü. Yanıma yaklaşmaya çalışan herkesi etrafımdaki dikenli tellerden geçirmeyişimden ötürü. Söylediklerimden ve söyleyeceklerimden ötürü. Sivri dilimden ötürü. Sözlerimden ötürü. Kırdıklarımdan ve kıracaklarımdan ötürü. Verdiğim rahatsızlıktan, sevgimi sevgisizlikle bastırmamdan ötürü, beni affet. Beni affedebilir misin? Beni bir gün affedebilir misin? Sonra ne olduğu mühim değil. Yine olsa yine kırardım. Ama önce…affet beni.

Bundan daha güzel bir film ismi duymadım henüz. Kitap ismi de. Bu sözün bir filme, öncesinde bir kitaba bu kadar yakışabileceğini düşünemeyeceğim gibi. Sırf bu yüzden ve her zaman olduğu üzere yine kişisel bir yazı var karşınızda. Sinema yazısı olmaktan ve bir filmi anlatmaktan öte. Neden böyle? Çünkü ben böyle. Ben hep böyle.

98813C6B-1091-40F9-9473-F91DB4E5E6D8

AE4D4DCC-CEC2-4159-8FBF-33F59F0E3D02

LEONORE CAROL “LEE” ISRAEL :

Gerçek hikayeye dayandırıldığı belirtildikten sonra olayların başlangıcı olan 1991 yılına gidiyoruz. Olayların geçtiği yer New York. Bardaktaki buzların şıngırdama sesiyle açılıyor film. Bu sesi pek çok kereler duyuyor, içinde olası viski olan bardağı tutan Lee’yi kah bar taburesinde, kah evinde pek çok kereler görüyoruz aynı şekilde. Fakat filmin ilk karelerinde saat henüz üç buçuğu gösterirken işyerinde dahi içmekte aynı pervasızlık içinde. Konumunu ve yaşını yaptığı iş için uygunsuz bulan ofis çalışanlarının fısıltılarına maruz kalan Lee küfredince, hemen arkasında durmakta olan patronu tarafından anında kovuluyor işinden. Her şey çok hızlı gelişiyor ve ilerleyen dakikalarda anlıyoruz ki hem patronu, hem de çalışma arkadaşları ondan zerre hoşlanmadıkları gibi, ebediyen aralarından ayrılacağı günü beklemekteymişler sanki. Evindeyse durumlar farklı. Lee’nin hayatına girmeyi başarabilen tek canlı kedisi Jersey. Sahici(!) kedi besleyen Lee’nin yeryüzünde sevgiyle yaklaştığı tek canlının da kedisi olduğunu görüyoruz. Yayıncısının ev partisine davetsiz olarak gitmeden önce süslenmek adına yaptığı tek şey belli belirsiz sürdüğü ruj oluyor. Partide çevresine toparlanan kadınlara hava atmak için böbürlenip duran yaşı geçkin yazar bir adamın palavralarını dinliyor. Böylesine hiç tahammülü yok ve zerre kaale almadığı adamın gösterişçiliğine de savuracağı nahoş bir çift sözü var. Adamsa nefes aldığı ve çevresinde birkaç kadın olduğu sürece böbürleneceğe benziyor. Lee’nin orada bulunma nedeni ajans sahibinden iş istemek. O kadar parasız ve çaresiz ki. Yaşlı ve hasta kedisinin seksen iki dolarlık veteriner masrafını ve de evinin kirasını ödeyemiyor. Diğer yandan korkunç derecede pasaklı. Yatağa ayakkabılarla giriyor, yastığının üzeri ve evin her yerinde sinek problemi var, aynı şeyleri pek çıkarmadan giyiyor. Tam da bu sırada Jack Hock’la yolları kesişiyor. Yine bir barda. O Jack ki, gittiği partide zil zurna sarhoş olduktan sonra tuvaletle, elbise dolabını karıştırarak yanlışlıkla binlerce dolarlık kürklerin üzerine işemiş bir adam. Kürk sahipleriyse üzerlerinde binlerce dolarlık çiş kokulu kürk, kokunun cazibesine kapılarak onlara eşlik eden sokak köpekleriyle birlikte evlerinin yolunu tutmak zorunda kalmışlar. Kafaları hep biraz uyuşuk olan ikilinin biraz da karmaşık ve sorunlu ama bitmeyen dostluğuna tanık oluyoruz filmin sonuna kadar. Tüm yaptıklarına rağmen Lee onu affediyor.

DDE35DB8-3776-4A64-A849-FDDF8F18CF0D

91F9166A-E9B4-4567-AD12-7277D83B6E23

Lee iki popüler ve çok satanlar listesine girmeyi başarmış biyografi kitabı dışında yazarlığından çok edebiyatta sahtecilikle adını duyurmuş bir yazar. Kariyerine altmışlı yıllarda freelance çalışarak başlamış ve ilk defasında Katherine Hepburn’ün olmak üzere sırasıyla Tallulah Bankhead, Dorothy Kilgallen ve Estee Lauder biyografilerini kaleme almış. Estee Lauder’in yazdığı otobiyografiyle, kendi yazdığı biyografi aynı zamanda piyasa sürüldüğünden son kitabı doğru düzgün satmamış. Sonra da yani doksanlı yıllardan itibaren başlayan çöküş döneminde kendisine gelir olsun diye ünlülerin imzasını ve elyazılarını taklit ettiği mektuplar yazmaya başlamış. Bu işten güzel paralar kazanıldığını gördükçe de mektupların sayısı 400’ü bulmuş. Ta ki FBI tarafından yakayı ele verene dek. Filme ismini veren kitap, kendi anılarından yola çıkarak yazdığı otobiyografisi ve 2008 yılında yayınlanıyor. 2014 yılındaysa Lee kanserden ölüyor. Jack o kadar şanslı olamıyor ve federallerle Lee’nin aleyhine anlaştıktan çok kısa bir süre sonra o da yine kanserden ölüyor. Sene 1994. Fakat beraber pek çok da badireler atlatıyorlar. Örneğin böcek ilaçlamacı adam ve kapıcı, Lee’nin evine dayanılmaz kokunun varlığından girmeyi reddederken, o ben girerim diyor. Jack, yatağın altında kurumuş kalmış kedi pisliklerini topluyor. O kadar çoklar ki. Bu çok can sıkıcı gibi duran anlarda aslında Lee’nin mahremini ve sıkıntılı hatta iğrenç bir hali paylaşıyorlar beraberce. Belki de Lee’nin asla tek başına kalkışamayacağı ve herkesle de paylaşamayacağı bu özel durumda ona bu özel bağı kurmasında yardımcı oluyor(kendisinden ve kedisinden sonra evine girebilen tek canlı yaratık Jack bu arada).

Lee, bir yandan Fanny Brice’ın otobiyografisini yazmaya çalışırken diğer yandan da yayıncısının Tom Clancy kıyaslamasına maruz kalıyor. Çünkü Lee oyunu kuralına göre oynamıyor. Fanny Brice’sa kimsenin umurunda değil. Çünkü Lee ünlü değil. Kimse onu tanımıyor. Clancy gibi Larry King’e çıkmışlığı yok, nazik değil ve hijyen sorunu var. Artık 51 yaşında, seksi değil, güzel değil, bakımlı değil, üstelik de lezbiyen fakat sevgilileriyle de ünlü değil. Bu haliyle kendisine para ödenmesi zor gibi gözüküyor. O da çaresizlikten dökümanları güzelleştirmeyi uygun buluyor. Yakalanıp da yargıç karşısına çıktığı sahnede kendi özeleştirisini yapıyor inceden. Ve altı aylık ev hapsi artı üç yıllık şartlı tahliye ile kurtarıyor paçayı. Savunması da şudur ve de kısaca halinin ve hayatının özeti ve itirafı niteliğindedir: “Aylardır büyük bir anksiyete suçluluk duygusu içinde yaşıyorum. Pek çok diyemem çünkü yaptığım şeyin yanlış olduğunu düşünme nedenim yakalanacak olmamdan korkmamdı. Özellikle herhengi bir hareketimden pişmanlık duyduğum söylenemez. Demek istediğim birçok yönden hayatımın en iyi zamanlarını geçirdim. İşimden gurur duyduğum tek zamandı bu. Ama gerçekten de benim işim değildi değil mi? Eğer işim üzerinde çalışsaydım, o zaman kendimi eleştirilere açmış olacaktım. Ve bunu yapmak için fazla korkağım. Sonra da kedimi kaybettim. Beni gerçekten seven tek canlıydı sanırım. Belki de hep o olacak ve arkadaşımı kaybettim. Gerizekalı olan bana katlandı ve onunla vakit geçirmek güzeldi. Sanırım artık gerçek bir yazar olmadığımı fark ettim. Ve bu yüzden sanırım sonuç olarak buna değmediğini söyleyebilirim.”

Bana kalırsaysa değdi. Şimdiye dek tek bir filmini izlemediğim aynı zamanda aktrist olan Marielle Heller’ın başarısına tanık oldum. Filmografisine üstünkörü göz attığımda en başarılı olduğunu düşündüğüm işine tanıklık ettiğim için son derece de şanslıyım. Ayrıca gerçek hayatında da tombik olan Melissa McCarthy’nin film boyunca gizlediği bebek gibi yüzü dışında, doğru bir projede değerlendirildiğinde ne kadar başarılı işler çıkarabildiğine de tanık oldum. Ve elbette harika senaryosu ve queer sinemaya göz kırpan karakterleriyle, bu senenin bana kendisinden bir şeyler bırakarak ayrılan değerlerindendi. Umuyorum Oscar’larda aradığını bulsun.

933431AE-089B-438A-ADBF-EE8DDAE39A28

EC98D420-8D7D-4437-9A9C-92342532E939

MUDBOUND

Mudbound - Still 4

MUDBOUND :

“Kadından doğan insanın günleri az ve tasalıdır. Çiçek gibi büyür ve gövdesi kesilir. Gölge gibi gelir ve yok olur. Gözlerinle öyle birine mi bakıyorsun yoksa? Beni yargılamaya mı getiriyorsun? Kirli bir şeyden temiz bir şey çıkarabilecek kim vardır? Hiç kimse. Bir ağaç için ümit vardır. Eğer kesilirse, yine filizlenecektir. Ancak insan ölür ve kaybolur. Sular nasıl ki denizden akıp kuruyorsa, insanoğlu da öyle yatacak ve kalkmayacaktır. Cennetler kaybolana kadar uyanmayacaklar ya da o uyukudan uyandırılmayacaklardır. Amen.” Hap Jackson

“Neye yarar ki çalışmak? Büyük babalarım ve büyük teyzelerim, babam ve annem kırptılar, sürdüler, erittiler, ektiler, köklediler, yetiştirdiler, yaktılar ve tekrar kırptılar. Hiçbir zaman onların olmayan bu topraklarda çalıştılar. Terleri dökülene dek çalıştılar. Kanları dökülene dek terlediler. Ölene dek kanları döküldü. Bu aynı dönümlerce toprak tırnaklarının arasında iken öldüler. Asla kendilerinin olmayacak bu sert ve kahverengi sırta tutunurken öldüler. Çalışmaları bir hiç oldu. Yine de bu adam, bu yer, bu yasa tapuya ihtiyacın var der. Çalışmaya değil.” Hap Jackson

“Şiddet kır yaşamının bir parçasıdır. Sürekli ölü şeyler etrafındadır. Ölü fareler, ölü tavşanlar, ölü sıçanlar. Bahçede ölürler. Çürük kokusu evin altından gelir. Bir de yemek için öldürdüğün yaratıklar var tabii. Tavuklar, domuzlar, geyikler, kurbağalar, sincaplar. Tüylerini yol, derisini yüz, içini boşalt, kemiklerini sıyır, yağa at, ye. Tekrar başla, öldür. Kanayan bir yaraya dikiş atmayı, bir tüfeği doldurup ateşlemeyi, inleyen bir domuzun karnını yararak yavrusunu doğurtmayı öğrendim. Bu eller bunların hepsini yaptı ama kafam hiç rahat değildi.” Laura McAllan

“-Çizgileri olan zenciye ne denir?
-Rakun.” Pappy

Jamie’nin orada olmasının nedeni benim. Eğer asker olursa göklere çıkmasını istedim. Savaş orada daha temiz olur derler.” Henry

GİRİŞ :

Netflix neylerse güzel eyler demekten başka çaremiz yok. İyi ki de yok. Senenin Selma’sı, benim içinse Spielberg imzalı The Colour Puple’ı(Mor Yıllar). Yönetmeni Dee Rees siyahi, filmin uyarlandığı kitabın yazarı Hillary Jordan beyaz(i), görüntü yönetmeni olan Rachel Morrison-o da beyaz(i), oyuncularıysa kah siyahi kah beyaz(i). Fakat ortaya çıkan bu melez filmde ara ara karakterlerin iç seslerine kulak verilişine tanık olduğumuzda, “iyi” olan iç sesleri dinliyoruz sadece, ister siyah ister beyaz olsunlar; yeter ki bir bedenden çıkmış olsunlar. Ki bu da filmin bir tarafının olduğunu göstermekte. Dışı ne olursa olsun içi siyah olan sesler bunlar. Aralarında Dee Rees’in de yer aldığı, çevresinde konumlanmış başrol oyuncularla beraber verdikleri aklı başında röportajı dinledikten sonra, oyuncuların sadece karakterlerine uygun bir kimyaya sahip oldukları ya da çok çok yetenekli, hiç olmadı çok çok güzel oldukları için değil de, akıllı olup, mantık çerçevesinde fikir üretebildikleri için orada olabildiklerini anlıyorsunuz(tek akıl yetmez çoğu zaman, mantık esastır). Sınırlı yeteneklere Hollywood’da yer yoktur. Ve de sanatta muhalefettir esas olan, şartlar ne olursa olsun. Yoksa vay o ülkenin halkının haline! Bir de milyon dolarlık ve üstesinden gelmesi böylesi zor bir projenin ha deyince ilk önüne gelene teslim edilmemiş olduğunu anlıyorsunuz Dee Rees’in herhangi bir konuşmasını dinlediğinizde. Belirtmeliyim ki, en az Greta Gerwig kadar başarılı buldum kendisini.

Sanatçıların ortak fikri, ülkelerinde yani Amerika’da kırklı yıllardan bu yana değişen bir şeyin olmadığı, her şeyin göstermelik olduğu ve şeylerin üzerinin örtülmekte olduğu imiş, yani dün nasılsa, bugün de öyle imiş oralar. Belki Mississippi’de(iki se, iki se, iki pe; peş peşe ve yan yana) son yıllarda atına binmiş Ku Klux Klan üyeleri görmek mümkün değil ama asıl mesele zihniyet değişmediği takdirde, insanların sadece gözlerini açıkta bırakan beyaz çarşafları başlarına geçirip geçirmemeleri de değil. Kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye geçtikçe sadece rengi değişen çarşafların her zaman tek bir şeyi kısıtlamaya yönelik olduğunu anlıyorsunuz son olarak: “Özgürlükleri”. Teninin rengi farklıysa ön kapıdan girememek, hep birkaç adım geriden gelmek zorunda olmak, bir beyazla yan yana koltuklarda gidememek, aynı otobüse bile binememek, bir kadın olarak söz sahibi olamamak ve önce hep babanın sonra da hep kocanın sözünü dinlemek mecburiyetinde kalmak. Kahramanın hikayesinin susturulmuş ve mağlup olarak bitmemesiyse biraz da şans işi aslında. Ve bu şans denen şey her zaman yanında yamacında olamayabiliyor insanın. Mudbound bu ve benzer açılardan çok önemli bir film. Irkçılık, savaş yaraları, aile kurumu üzerine diyecek pek çok sözü var ve bunun üstesinden telaşsızca gelebiliyor, üstelik aldığı dört Oscar adaylığını da sonuna kadar hak ediyor. Ne uzun süresine rağmen sarkıyor, ne de hayal kırıklığı yaratan tek bir sahnesi var. Öte yandan ırkçılık, Amerikan İç Savaş’ı (Kuzey Güney) ve dış savaşlar(ülkecek kendilerini topyekün katılmak zorunda hissettikleri bütün savaşlar ve fetih amaçlı gidilen tüm ülkeler) olmasaymış sinema endüstrisi nereden beslenirmiş Amerika’nın, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

MUDBOUND :

Babalarının mezarını kazmakta olan iki erkek kardeşten biri romantik mizaçlı, hem duygusal, hem çapkın hem de yakışıklı, İkinci Dünya Savaşı esnasında bombardıman pilotluğu yapmış alkol ve kadın seven Jamie iken, diğeriyse mühendislik okumuş, kadınların pek fazla cazip bulmayabileceği, aile kurmak için yaratılmış, babasından geçme ırkçılığı nezaketle bastırmayı başarmış, kafasına koyduğunu yapan, kafasında ise pamuk mevsimi geldiğinde toprağı tekrar ekmekten başka bir şey olmayan, toprak aşığı, sert mizaçlı Henry. Filmin başında yağmur sağanak halde yağmaktayken, ellerinde kazma, çamurun içinde beraber kazdıkları mezara babalarını gömmek telaşı içinde sabahı ediyor Jamie ve Henry. Gün ağardığında nihayet, Henry’nin karısı Laura, iki kız çocuğu ile beraber tabutun mezara konmaya çalışılmasını izliyorlar. Aynı anda ailesiyle birlikte at arabalarına binmiş gitmekte olan ve aynı zamanda vaiz olan Hap’tan yardım istiyor Henry. Bizlerse Laura’nın hikayesini dinlemeye koyuluyoruz kendi ağzından. 1939 yılında otuz bir yaşında ve bakire bir kızken tanışıyor Laura, Henry ile. Küçük bir dünyası olan ve üniversitede öğretmenlik eğitimi almış olsa da, marifeti piyano çalmak ve ilahi söylemek olan Laura ailesiyle yaşıyor o tarihlerde daha.  Henry beni boşluktaki yaşamımdan kurtarmıştı derken, bu çok sevmeden evlenecek olduğu sert mizaçlı adama karşı duyduğu minneti ifade etmiş oluyor. Kendisini de evde kalmış bir kız kurusu olarak görüyor. Henry onu Jamie ile tanıştırdığında ise başka türlü bir aşkın var olabileceğini görse de, Henry ile evleniyor kısa süre içinde. İki kızları oluyor ivedilikle. Bir erkeğe bağlı olmak ve ev işleri yapmak onu rahatsız etmişe benzemiyor ilk başlarda. Her şeyi sonsuza dek değiştiren, Amerika’nın Japonya tarafından saldırıya uğradığı gün olan 7.12.1941 olarak bahsedilse de, McAllan’ların kaderi-ailecek hem de, Henry’nin kendi kişisel cenneti olan Missisippi’deki çiftliğe taşınma kararını vermesiyle değişiyor. Düz bir çizgide ilerleyen hayatlarına bir sürü gölge düşüyor bundan böyle. Henry şehirdeki ev sahibi tarafından dolandırıldığı için çiftlikte kalmaya başlıyorlar. Üstelik her daim başlarına bela olacak, ırkçı babaları Pappy’de onlarla beraber geliyor. Jamie ile anlaşamayan, Ku Klux Klan üyesi, zamanında sahip olduğu araziyi bile umursamayan yaşlı adam, zenci ve ırgatlarla beraber çiftlikte kalmayı ve bir zenciyle yan yana oturmak suretiyle kamyonetin ön koltuğunda gitmeyi, son olarak onlarla aynı havayı solumayı dahi gururuna yediremeyen bir mizaca sahip. Her fırsatta söyleyecek ırkçı bir lafı var. Başta Laura, herkesi iğneleyen, sevgisiz bir adamla aynı evi, aynı çiftliği paylaşmanın mağduriyetini yaşıyor. Buraya kadar hep Beyaz Adam’ın derdini dinledik. Madalyonun öteki yüzünde yer alan Siyah Adam Hap ve Jackson ailesine geçiyoruz şimdi de. Bakalım onlar da Beyaz Adam’la aynı havayı solumaktan memnun oluyorlar mı, olmuyorlar mı? Olmuyorlar tabii. Yeni sahip, yeni dert demek. Çiftlik yaşantıları, toprağın yeni sahibi olan McAllan’ların çiftliğe gelişiyle sarsılıyor. Tarihlerinde tapunun bir zencinin işine yaramadığının çok örnekleriyle karşılaşmış olsalar da, Hap’ın en büyük hayali bir parça arazi satın alabilmek eninde sonunda. Yakın zamanda savaşa gönderdikleri ailenin gözdesi olan oğulları Ronsel’in sağ salim ve zamanında dönmesi için her fırsatta ve özellikle de sofrada yemeğe başlamadan önce el ele verip dua ediyorlar. Tank komutanı Ronsel’in erken dönme ihtimali gazi olmadan gerçekleşmeyecek ve bu da onun sakat kalma ihtimalini akıllara getirdiğinden, o ihtimali görmezden geliyorlar kolay kolay dile getiremeseler de. Fakat filmin sonunda Ronsel’in yaşayacaklarını düşündüğünüzde keşke diyorsunuz, keşke… Kendisine Alman bir sevgili yapan Ronsel, Avrupa’da kendini mutlu ve iyi hissetmiş. Oradaki beyazlar, Amerika’daki beyazlar gibi değillermiş çünkü. Ne de olsa onların derdi kanla, tenle değil. Rakun, kürek, siyahi, zenci olarak görülmediği topraklarda, ordu onlara ayrı kışla, ayrı kan rezervi, ayrı tuvalet opsiyonlarını sunsa da, bir kurtarıcı olarak görüldüğü askerlik günlerini özlüyor için için. Hiç değişmediğini gördüğü ve sıla özlemiyle döndüğü vatanında saban süren bir zenci çünkü artık yalnızca. Mary J. Bliege’in canlandırdığı evin annesi Florence Jackson istemeye istemeye çalışmaya başladığı Beyaz Adam’ın evinde, işe yaradığı için ve ev ekonomisine katkıda bulunacağı için gönüllü gider hale geliyor zamanla. Florence, annesinin sadece kendi çocuklarını sevme lüksünün olmadığını ve hep hüzünlü gözlerle dolaştığını, bunun sebebinin de başka kadınların çocuklarını sevip öperek uyandırmak zorunda oluşundan kaynaklandığını düşünse de, o da annesinin kaderini paylaşır hale geliyor bir zaman sonra. Bir akşam aile bir araya gelmiş sofra duası ederlerken çıkageliyor Ronsel. Gelir gelmez de bu tutucu yerde alıştığı onca özgürlükten sonra sıkışıp kalmış vaziyette buluyor kendisini. Annesi gerçekleşmeyen şeyleri sıkıntı içinde bekleyen oğlunu izliyor uzaktan. Ronsel’in derdinden anlayan ve arkadaşlık edebildiği tek kişi Jamie oluyor. Jamie onu hiçbir zaman teninin rengiyle değerlendirmiyor. Çevrelerinde askere gitmiş ve yakın arkadaşlarını aynı tankın ya da aynı uçağın kokpitinde kaybetmiş insanlar olarak başka türlü anlıyorlar. Fakat bu nadide arkadaşlık, tutucu kasaba ileri gelenleri tarafından acımasızca cezalandırılmalarına neden oluyor. Ayrı ayrı bedeller ödemek zorunda kalıyorlar.

A054E1D1-B97B-4D43-BC74-6BF10CB46337

Roots

Tüm bunların dışında filmin başrolünde en çok yer kaplayan isim “toprak”. Üstelik en çamur haliyle. Tüm mücadele onun için veriliyor çünkü. Toprak aidiyet demek çünkü, gelecek için bir miras demek, yaşamak için bir neden, sabah uyanmak için bir amaç demek. Askerler onun için savaşıyor, çiftçiler gün boyu onunla uğraşıyorlar. Çamurun gündelik hayatlarının bir parçası olmasıysa, çiftliğe adım attıkları ilk günden itibaren başlıyor. Kahverengiydi düşlerim diyordu Laura filmin başında. Topraktan gelip toprağa gidiyordu bedenler. Yürürken bile dizlerine, saçlarına bulaşıyordu o aynı çamur. Toprak yaşamın ve umudun olduğu kadar, keder ve hayalkırıklığının da kaynağı ve sembolü olabiliyordu çoğu zaman. Hele bir de o sene olduğu gibi şiddetli yağmur iki gün boyunca hiç durmadan yağdığında tüm ürün heba olunca görün o hayal kırıklığını bir de. Bu durum topraktan başka geçim kaynağı olmayan ortalama bir aile için, felaket ve açlık demekti gelecek günler için.

D184FD38-59AC-4BA3-996A-C5A7D64F6EED

71E2A7E0-5DF5-4BDF-990C-B209F56B828B

Toplu oyunculuklardaki başarının yanı sıra, muhakkak parlayan yıldızlar da olacaktır, tıpkı Mudbound’da olduğu gibi. The One’da Bono’ya eşlik eden Mary J. Bliege’in filmdeki dokunaklı performansı, ayrıca filmin soundtrack’inde yer alan şarkısıyla aldığı çifte adaylığı da ön plana çıkmasına sebep oldu ister istemez. Oğlunun dönüşümünü, çaresizliğini, kıstırılmışlığını ve nihayetinde çilesini izledik durduk onun gözlerinden. Uzaktan, çaresizce ve de kötü bir şeylerin olacağından emin ola ola, bu kötü kaderi değiştiremedi yazık ki ve bu rolde son derece başarılı bir oyunculuk sergiledi şarkıcı oyuncu. Senenin en iyi annesi o oldu, ödülü alsın almasın. İşkence görmüş, dili kesilmiş çırılçıplak vaziyetteki oğlunun üzerini örtmeye çalışıyordu acı içinde. Bu seneki En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayları arasında türlü çeşitte anne performansları izledik ve hepsi de ilk önce anne kimlikleriyle aday oldular şaşırtıcı bir şekilde. Hepsi başarılıydı, hepsi özeldi ama Bliege’inki aralarında en sade olanıydı. Sürpriz bir Oscar hiç de sürpriz olmayacaktır aslında. Carey Mulligan’sa Suffragette’den sonra yine sağlam bir hikayenin tam da orta yerinde, çamur içinde çıkıyor karşımıza. Jack Kerouc’ın aynı adlı romanından uyarlama olan film On The Road’daki Dean Moriarty rolüyle olduğu kadar hisli ve asi serseri Jamie rolüyle de hatırlanacak bir isimse Garrett Hedlund hiç kuşkusuz ki. İki kardeş arasında farklı mizaçlara sahip oluşlarından doğan çekişme Zengin ve Yoksul’daki(Rich Man, Poor Man) Rudy ve Tom’u hatırlattı bana en fazla. Ronsel rolünde Jason Mitchell, yılların oyuncusu(napim böyle de bir terim var) Jonathan Banks, Jason Clarke ve Rob Morgan’ın da tek tek adını anmalı. Kitabı okumamış bir izleyici olarak da çok ilgi çekici bir yan hikayenin bir parça daha üzerinde durulması gerektiğini düşündüm filmin sonunda. Vera’nın çıldırma hikayesi ve Carl ile aralarında geçen kanlı canlı muhasebe. Filmin iki saat on beş dakikalık süresiyse bana yetmemiş gibi görünüyor. Benden söylemesi. İzlenesi.

F3B517E8-759E-41A1-A836-47E7E600216B

I, TONYA : BEN, TONYA

Margot-Robbie-I-Tonya-trailer-920x584

I, TONYA : BEN, TONYA

“Genelde insanlar Tonya’yı severler. Ya da pek hoşlanmazlar. Tıpkı insanların Amerika’yı ya sevip ya da pek hoşlanmaması gibi. Ve Tonya tamamen Amerikalıydı.” Diane Rawlinson

”Amerika’yı biliyorsunuz. Sevecek birini istiyorlar ama nefret edecek birini de istiyorlar ve kolay olsun istiyorlar.” Tonya Harding

“Sana ‘Beyaz Fakirler’ diyenin yüzüne tükür.” LaVona

“Bahçıvan mı yoksa çiçek misin Jeff? Bir ilişkide bahçıvan ve çiçek vardır. Ben çiçek olmak isteyen bir bahçıvanım. Bu(Tonya), kendi hayatını kurtarmak için bahçıvanlık yapamaz. Orada bütün bahçıvanlığı senin yapman gerek.” LaVona

“Kaba bir lezbiyen gibi kaydın.” LaVona

“Güzel olduğunu söyleyen ilk salakla evlenmek… Aptalla sevişirsin, evlenmezsin.” LaVona

GİRİŞ :

Aynı zamanda bir dönem filmi I, Tonya. Bir spor ve sporcu filmi, bir mokümanter. Bu liste daha uzar gider. Türleri daha fazla birbirine karıştırmadan Brechtyen bir üslupla yola çıkan ve çarpıcı/nefes kesen bir ilk yarıdan sonra, bir parça sarkan bir ikinci yarıyla izleyicisinin karşısına çıkan “I, Tonya” en nihayet izlenmek suretiyle girebildi benim en fazla kafes kadarlık aklıma ve bu bir yergi değil, övgü aslında(kafes büyüklüğünde bir kafam bile olmadığına göre). Renkli televizyonların yeni yeni hayatımıza girmeye başladığı yıllarda, zamanın en popüler ve adı üzerinde en artistik sporunun kahramanlarından Tonya Harding’in elem dolu hayatına tanık olmak demek biraz da seksenlerin havasını solumak demekti aynı zamanda. Seksenler ne demekti peki? Kahküllü, permalı kabarık saçlar, vatkalı geniş geniş omuzlar, yırtık pantolonlar, converseler demekti. Dallas, Hanedan, E.T., Ghostbusters, Evil Dead, Laura Branigan, Modern Talking, yazlık kışlık disco, fotoroman, walkmen, TRT 1 ve 2, Beta ve VHS kasetli videolar, tatil dendiği zaman Antalya, Bodrum, Marmaris’den başka yerin bilinmediği, uçağa binmenin lüks olduğu, Samantha Fox’un hayli dikkat çekici memeleri, Big in Japan, Is This Love, Bir Zamanlar Deli Gönlüm(benim için) demekti. Evren, Özal, Thatcher, Reagen, Gorbaçov demekti. AIDS, Çernobil, Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun, gazoza konan ilaçla uyutulmak suretiyle habersiz tecavüze uğradıktan sonra bir sabah beyaz çarşafların arasında çığlık çığlığa uyanan Ahu ve Banu demekti. Sokak ortasında aniden pandik yeme, otobüste minibüste fortçulara denk gelme korkusu demekti. O tarihlerde daha yeni yetme olan Serdar Ortaç’ın gün gelip de Another Brick in the Wall’u söyleyebileceğini tahayyül edememek, Nuh Peygamber’in gemisinde cep telefonuyla konuştuğunu söyleyen akademisyenlerin televizyonlarda zırvalayabileceğini akılların almayacağı zamanlar demekti biraz da. Hannah ve Kızkardeşleri, Radyo Günleri, Teyzem, Rumuz Goncagül, Fahriye Abla, Sürü, Tutunamayanlar(herkesin tutunamadığı bir zaman dilimi vardır) ve Sevgili Arsız Ölüm de demekti. Seksenler her şeye rağmen insanların daha aklı başında olduğu yıllardı kısaca. Tonya mı? O çılgınmış. Anneden kaynaklı, aileden kaynaklı, devamında kocasından kaynaklı tam bir çılgın ve de mecburen savaşçı. Tek bildiği şey bu olmuş çünkü hayatı boyunca.

544639DF-E632-4FEA-BAD2-2961844CA914

I, TONYA :

Film, Tonya Harding ve Jeff Gillooly ile gerçekleştirilen ironisiz, kesinlikle çelişkili ve tamamen doğru röportajlara dayanmaktadır sözleriyle açılıyor. Bizler de “Tamamen doğru” demiş olan yönetmeninin sütüne havale başlıyoruz filmimize. Sonra da Tonya, eski kocası Jeff, annesi LaVona, koçu Diane, Jeff’in şizofren arkadaşı Shawn, bir de erkek muhabirin sorulan sorulara verdikleri cevaplarla devam ediyoruz. LaVona altı defa evlenmiş, beş defa da boşanmış. Şimdiki ve altıncı kocası için en iyisi diyor(şu an elinde o var çünkü). Tonya ise dört numaralı kocasından olma beşinci çocuğu. Kızının küçüklüğü için ele avuca sığmazdı ve tarafımızdan şımartılmıştı diyor. Onu yarışmalara, egzersizlere götürdüğünü, kıyafetlerini kendi elleriyle diktiğini anlatıyor. Yine de kızının gözünde bir canavar olarak kalıyor. Çünkü başına kakıyor hayatı boyunca onun için harcadığı her kuruşu. Çünkü kızına şiddet uyguluyor küçük yaştan itibaren ve bu durum Tonya’nın Jeff’le beraber aynı evi paylaşma kararı verdiği güne kadar ara ara devam ediyor(kızın koluna bıçak fırlatıyor hasta manyak). Çünkü haklı bile olsa kızını hiçbir surette onaylamıyor, verdiği kararlardan ötürü küçümsüyor her fırsatta. Daha küçük bir kızken buz pistinde arkadaş edinmesini engelliyor, çünkü hepsi onun için potansiyel birer rakip, dolayısıyla da düşman. Beyaz ırktan, düşük eğitimliler için kullanılan “Redneck” tabirinden hiç utanmıyor Tonya, olduğundan farklı görünmeye de çalışmıyor. Kendini değiştirmek, geliştirmek hususunda da herhangi bir gayreti yok. Tonya neyse o. Fakir büyüdüğüm veya cahil olduğum için hiç özür dilemedim diyordu filmin başlarında. Bu yüzden daha küçük yaşlardan itibaren yapabildiği üçlü burguya(axel) ve bunu yapabilen ilk Amerikalı kadın olmasına rağmen, jüri hep puanlarını düşük veriyor. Çünkü eğitimli beyazlara yönelik buz pistinin üzerinde belki de ilk defaya mahsus olmak üzere bir Redneck boy gösteriyor bu zamana dek içinde biriktirdiği tüm hırsıyla.

images-3

Film boyunca bir yandan Tonya’nın annesiyle olan ilişkisine değinilirken, diğer yandan bir darılıp bir barıştığı kocası ve onun ruh hastası arkadaşının planladıkları Nancy Kerrigan’ın dizini sakatlama hadisesi ertesi açılan FBI soruşturmasıyla aldıkları ceza ve sonuçları anlatılıyor. Kırk yıl önce Portland, Oregon’da Tonya daha dört yaşındayken, anne kızın el ele verip koçlarını olmasını istedikleri Diane Rawlinson’a kendilerini kabul ettirişlerinin üzerinden altı ay geçtikten sonra Tonya’nın ilk yarışmasını kazanmasıyla profesyonel paten macerası(ları) başlıyor. LaVona bir anne olarak ayaklı bir facia olsa da, iyi de bir koç aslında. Kendi yetiştirdiği ve bu hallere getirdiği kızını çok iyi tanıyor. Onun hırsını, sinirlendiğinde çok daha iyi kaydığını, asla yapamazsın diyen biri olmadıkça “asla” yapamayacağını gayet iyi biliyor. Sırf bu yüzden para karşılığı adam tutup müsabaka öncesi yapamazsın diye bağırtıyor tribünlerden. Tonya inadından yapıyor bu zor hareketi. Çocukluğunda öz babası yani LaVona’nın dördüncü kocasıyla geçirdikleri zamanlar Tonya’nın belki de en mutlu oldukları zamanlar. Büyürken pek eğlenmedik, hiç Disneyland ya da gezilere gitmezdik dese de, kendisine karşı ılımlı olan babası evi terk etmesin diye arabasının önünü kesiyor gözyaşları içinde. Gayet iyi biliyor ki annesine kalacak bundan böyle. Bu arada annesi tekrar evleniyor ve evde üvey erkek kardeşiyle yaşıyorlar. Bir gün memesini sıkıştıran üvey erkek kardeşi Chris’in ağzını burnunu kırdığı gibi, polis çağırıp bir güzel tutuklatıyor. Annesi onu tam bir savşçı olarak yetiştirdiğinden asla hakkını bırakmıyor kimselere, annesinden gördüğünü yapıyor hayatı boyunca. Her zaman kan bulaşıyor işine, evliliğine, tüm hayatına. Jeff’le tatlı tatlı başlayan flörtlerinde de “şiddet” başroldeki yerini buluyor hiç zorlanmadan hem de birkaç ay içinde. Ufak tokatlar yerini kafasını duvarlara vurmalara, yumruklara bırakıyor, elinde ne varsa fırlatan anneden, aynısını yapan bir sevgili ve zamanla da hayatını karartan bir eşe doğru evriliyor Jeff. Tonya, annesinin de onu sevdiğini fakat onu dövmekten vazgeçmediğini, bunun kendi suçu olduğunu, Jeff’in de onu hem sevip hem dövdüğünü düşünüyor bu yüzden. Kendi kendine bahaneler buluyor. Çünkü bildiği tek şey bu. Tonya şiddetten besleniyor. Nancy’nin durumunu kendininkiyle kıyasladığında onun için çok normal ve sürekli olan bu halin, Nancy’e sadece bir kez yapıldığı halde kıyameti koparmasını anlamsız buluyor. Hayatı boyunca şiddet gören bir kadın olarak, bir defaya mahsus dizinin kırılması ve bunun için ortalığı velveleye vermek çok saçma geliyor ına. Neden Jeff peki? Çünkü daha ilk cümlesinde benim ailem fakir diyor. Jeff neyse o. Saklamıyor, gizlemiyor. Bu kızları etkileyen bir durum sanırım genelde. Ama ona vurmadım, ben uysalım, o bana tüfekle ateş etti derken çok da inandırıcı olamıyor yazık ki. Öte yandan Tonya inkar etmiş olsa bile, bizzat tüfekle ateş etmiş midir? Bence etmiş olma ihtimalivardır ilişkinin seyri, geçmişin gölgeleri düşünüldüğünde.

6CBB8348-8B84-4124-8509-5F829662C675

Bundan böyle katıldığı yarışmalarda bir sürü elit aile kızının arasında kah seçtiği müzikler, kah kendi diktiği rüküşan kıyafetler ve mavi ojeleriyle çok ayrıksı bir kompozisyon çiziyor. Astımına rağmen sigara içiyor. Buz dansı balerin zarafetine sahip iyi ailelerden gelen kızların klasik müzik eşliğinde dans ettiği bir kulvarken, geleneksel olmayı reddeden ve özürlü bir diş perisi gibi giyinmek istemeyen Tonya’yla jürinin başa çıkabilme şekliyse puanlarını kırmak şeklinde tezahür ediyor. LaVona yetiştirmesi Redneck Tonya, puanını kıran jürinin yanına gidip çatır çatır hesap soruyor hepsinden. Sunuma da puan verdiklerini belirten jüri üyelerine, (ah çok affedersiniz) “suck my dick” diyor tüm nezaketiyle. Sonra da homur homur terk ediyor buz pistini. Ondan harika atletik yetenek olarak bahsediliyor. Daha çok atletlere benziyor gerçekten de zarif bir kuğudan çok. Aslında jürinin sorunu onun kaymasıyla ilgili değil. Ülkeleri adına çizmek istedikleri imajın o olmadığını düşünüyorlar. Sağlıklı bir Amerikalı aile görmek istiyorlar ama karşılarında uyumsuz, asi, küfürbaz bir kadın buluyorlar. Aile ilişkileri her daim sorunlu. Bunların üzerine hesaplaşmaya gittiği annesine küçük bir çocuk gibi soruyor kendisini bari çocukluğunda olsun biraz sevip sevmediğini. LaVona ise saf bir çocuktan savaşçı bir şampiyon yaratmaktan ötürü duyduğu gururdan ve nefret edilesi bir anne olarak anne fedakarlığı yaptığından bahsediyor övüne övüne.

Tonya, annesinin de söylediği ve onaylamadığı gibi kariyerini mahvedecek olan ilk adımı ileride onu dövmek için hiçbir nedene ihtiyaç duymayan Jeff’le evlenmek suretiyle atıyor. Ara ara şiddetin boyutu artsa da, evli olmaktan hoşnut olan Tonya, ilk ve her fırsatta affediyor Jeff’i. Tek arkadaşı şizofren Shawn’dan başka kimsesi yokmuş gibi görünen Jeff şoförlükle sağlıyor geçimini. Karısını duvarlara çarpa çarpa dövse de, otorite karşısında korkağın teki aslında. Gücünün yettiğine dikleniyor çoğu erkek gibi. İşin enteresan yanı tüm bu badireleri atlatırken çok çok uzun yıllar geçmiyor aradan. Tonya 20 yaşındayken tanışıyor Jeff’le, 23 yaşındayken soruşturma geçiriyorlar Nancy Kerrigan olayından ötürü. Nancy’den halkın huzurunda özür dilemesine rağmen,denetimli tahliye, bir sürü para cezası, psikolojik değerlendirme, Amerika Buz Pateni Derneği’nden istifa ve bir daha Artistik Patinaj Derneği yarışmalarından hiçbirine katılmama cezasına çarptırılıyor hakim tarafından. Her zamanki Tonya itiraz ediyor bu karar karşısında. Hapse girmek için yalvarıyor, yeter ki kayma hakkı elinden alınmasın diye. Eğer kayamazsa hiç kimse olamayacağının farkında çünkü. Eğitimi yok, çok becerikli olmasına rağmen garsonluk dışında başka bir şey yapmamış hayatı boyunca. Araba tamirinde Jeff’den daha iyi mesela, kendi elbiselerini kendisi dikiyordu ayrıca. Zevk sahibi olmasa bile bir düğme bile dikemez lafı onun için geçerli değil ama o, en iyi bildiği şeyde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor sadece. Hakimse ona müebbet vermiş kadar oluyor bu ceza ile. Jeff’se filmin sonunda ilk defa doğru düzgün bir itirafta bulunuyor onun kariyerini tamamen mahvettim diyerek. Mahvediyor gerçekten de. Tonya’nın çevresinde aklı başında bir Allah’ın kulu yok. Çevresinin çevresinde de yok. Birbirlerine yakın otursalar bile, bir daha hiç görüşmedikleri gibi, yan yana da gelmiyorlar hayatları boyunca.

3740BC50-44AA-4021-910B-1D070F2EFBAF

Gelelim erken gelen başarı ve şöhretin ehliyetsiz ve bununla baş etmeyi bilmeyen insanların elinde nasıl tamamiyle son bulduğuna: Tonya annesinden göremediği sevgisizliğin de etkisiyle bir dakikalığına tüm Amerika tarafından sevildikten sonra, nefret edilişinin ardından kendini yine göz önünde bulunacağı ringlere atıyor bu defasında. Kadın boksör oluyor. Bill Clinton’dan sonra hakkında en çok konuşulan insan o oluyor doksanlarda. Geçinmek ve faturalarını ödemek zorunda olduğundan en iyi bildiği şey olan şiddetle sağlıyor geçimini bu sayede. Boksu belli bir yaşa kadar yapılabildiğinden, ileride profesyonel peyzaj, bahçe inşası ve ev boyama gibi daha domestik, daha az efor isteyen işlere yöneliyor. Tekrar tekrar evleniyor ve çocuğu oluyor. Annesiyle görüşmeyi reddetse de(FBI’la aleyhinde delil toplamak için anlaşan ve konuşmalarını kayda almaya çalışan bir anne söz konusu olan), istediği kadar ona benzememek için her fırsatta iyi bir anne olduğunu ispat etmeye çalışsın, annesinin kaderini yaşayan kız çocuklarından birine dönüşüyor zamanla. Onu bu hale getiren, böyle bir şekil veren annesi olsa da, bu gerçekle yaşamak zorunda kalıyor Tonya. Annesi ondan bir savaşçı yaratmış yaratmasına ama son derece de korumasız bırakmış daha işin başında. Sanki bir deney, bir kobaymış kızı onun için. Ne kadar fevri, asi, kaba saba, küfürbaz, hak etmiş, o jüri üyesi doğru söylemiş onun yeri buzların üzeri değil, ringlerin panteri olmakmış deseniz de, bir yanınızla hep üzülüyorsunuz Tonya’nın haline. Vahşi kızın eaha doğrusu hayatta vahşileşmiş kızın hayatı içinizi burkuyor düşündükçe. Keşke babası onu bu kadının zalim ellerine teslim etmeseydi diyorsunuz her fırsatta. Keşke… Keşke’li hayatlardan bir başkası Tonya Harding’inki de. Bu çok eski bir hikaye aslında hayatta haksızlıklar üzerine kurulmuş olan. Doğuştan gelen bir hikaye. I, Tonya ve aile kavramı üzerine düzgün ve anlamlı bir yazı okumak isterseniz de, buyurun size bir adres yine wordpress üzerinden: http://www.birkahvemolasi.co/annelik-ve-babalik/aile-insanin-kaderi-midir/

Oscar’larda sıkça adından söz ettiren filmin aynı zamanda prodüktörlerinden olan Margot Robbie, Suicide Squash’deki mimiklerini tekrarlıyor biraz da. Yine de göz kamaştırıyor güzelliğiyle. LaVona rolüyle Golden Globe En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan aktrist Allison Janney’e Oscar yolu gözüküyor kanımca. Ben en çok Jeff rolündeki Sebastian Stan’i beğendim, bir de hasta manyak Shawn’ın para karşılığı tuttuğu Coen Biraderler’in filmlerinden fırlamış da gelmiş bir Fargo karakterini andıran dünyanın en şaşkın kiralık adamını oynayan Shane Stant’in yaptıklarına katıla katıla güldüm. Sahi neden o bomboş yolda, bir sürü seçenek varken, şaşkın ve yaşlı bir adamın üzerinden atlar da arabaya biner ki insan!!!

Aşağıda yer alan ve filmin soundtrack listesini oluşturan parçalara ve dolayısıyla seksenlerin müziğine bir kulak vermeli ara ara.

1-Mark Batson – Fair To Love Me
2-Cliff Richard – Devil Woman
3-Bad Company – Shooting Star
4-Dire Straits – Romeo And Juliet
5-Peter Nashel – A Fair Shot
6-En Vogue – Free Your Mind
7-Supertramp – Goodbye Strangers
8-Chris Stills – How Can You Mend a Broke Heart
9-Fleetwood Mac – The Chain
10-Peter Nashel – The Incident
11-Heart – Barracuda
12-Laura Branigan – Gloria
13-Violent Femmes – Gone Daddy Gone
14-Doris Day with Paul Weston – Dream a Little Dream of Me
15-Siouxsie And The Bnashees – The Passenger

margot-robbie-i-tonya-cast-at-the-2017-toronto-international-film-festival-2

PHANTOM THREAD

F9E0886A-00E7-4A86-807F-0483993B86A6

PHANTOM THREAD :

“Bence gönül yarasına sebep olan şey başkalarının beklentileri ve varsayımları.” Reynolds Woodcock

“Senin yataklara düşmeni, aciz, hassas, açık olmanı ve sadece benim yardım edebilmemi istiyorum. Sonra tekrar güç bulmanı istiyorum… Ölmeyeceksin. Ölmeyi dileyeceksin ama ölmeyeceksin. Biraz yola gelmen gerekiyor sadece.” Alma

“Ona aşık olmak hayatın muazzam gizemini ortadan kaldırıyor.” Alma

GİRİŞ :

İki kız arkadaş konuşmaktadırlar,  her ikisi de bekardır. Bir de kulak misafirleri vardır:

-Phantom Thread’i izledim ve çok beğendim. Aklıma ne geldi bak bu Selim İleri var ya, Selim İleri…
-Evet?
-O Selim İleri…
-Evettt?
-Doksanlarda benim fakülteden bir arkadaşım vardı, kız mahalle arkadaşımdı da aynı zamanda, Onun ilişkisini sonlandırmıştı?
-Nasıl yani?
-Oğlan kıza Selim İleri’yi nasıl bilmezsin demişti ve ayrılmıştı kızdan. Kız da çok ağlamıştı arkasından.
-Yapma ya.
-Yaa…
-İnsan nasıl bilmez Selim İleri’yi?
-? Sen de mi Brütüs?
-Öyle tabii, yüksek öğrenim görmüş insan hem de o yıllarda, nasıl bilmez Selim İleri’yi?
-Bilmez bilmez. Herkes herkesi bilmek zorunda mı? Onu bırak herkes her şeyi bilmek zorunda mı?
-Onun başka şeyi batmıştır, ondandır belki de.
-Tamam da, sadece entelektüel paylaşım yaptığın biriyle mi mutlu olunur? Bir evde sırf kitaptan, yazardan mı bahsedilir? Yatağa kitapla mı girilir? Kitaplardan kütüphaneler oluşur, evlilikler değil. Hem nerede duyulmuş şey okuyucu kavgasından boşanan yazar karı koca? Aksi söz konusu ama. Biz bu memlekette olmayacak şeyleri çok abartıyoruz galiba. Okur yazar olmak, üniversite okumak da çok büyütülüyor. Artık herkes üniversite mezunu. Herkes olmuş master şampiyonu. Alçağı, yükseği derken gelmiş adam kırkına, hala daha okumanın, bilginin peşinde. Hayatı ıskalıyor bu arada.
-Tamam da cehaletin tavan yaptığı bir ülkede okuyup yazmamayı yüreklendirirsen sonumuz nice olur? Zaten olmuşuz olacağımızı da…
-Ben onu kastetmiyorum ki. O başka bir tartışmanın konusu. Ben diyorum ki mesela bir kız tanımıştım, tek şartı vardı; ilkokul mezunu olmayan kimseyle çıkmazdı. Kendisi de üniversite mezunuydu bu arada. İşinde gücündeydi.
-Neden ki acaba? Ortaokul bile mi olmaz?
-Biz de çözemedik hiçbir zaman. Şimdi düşünüyorum da benim gönlümü yaparsa eğer entelektüel paylaşım filan ben de istemem karşı taraftan.
-Ne konuşacaksınız peki?
-Havdan sudan, konudan komşudan, savaştan barıştan, aşktan arkadaşlıktan.
-Konuşacak ortak konu bulabiliyorsanız mesele yok da…
-Mesele nedir o halde?
-Bilmiyorum. Kadın erkek meseleleri çok karışık ve ben de zaten her akşam kitaplarla giriyorum yatağa.
-Bizler böyleyken erkekler nasıl ki?
-Onların dokunulmazlıkları var. Erkeklikleri var. Ya işte ya evde ya da ikisinde birden ormanın tek kralı aslan gibi hissetme ihtiyaçları var. Aksini de ben yanımda istemem zaten.
-Maço olacak yani.
-Yoksa bir kızla çıkardım.
-Sen de haklısın. Doğru bak, ben bunu düşünememişim. Çok rahatlatıcı bir şey olsa gerek yanında sürekli gerinen ve kükreyen bir şey taşımak.
-…

6E40F651-DD32-4386-9097-0DD2CD94ADF5

6345C77C-1868-43E3-8D82-C34C1C2F628C

PHANTOM THREAD :

En son hem yönetmenliğini, hem senaristliğini ve hem de görüntü yönetmenliğini aynı ismin yaptığı bir filme şahit olduğumda yıllardan 2002 idi. Bu filmin ismi “İtiraf” iken, o filmin her şeyi olan yönetmeni Zeki Demirkubuz idi, tıpkı Phantom Thread”in her şeyi olan Paul Thomas Anderson gibi. Kendisi aynı zamanda filmografisini yakından takip ettiğim ve her yeni filmini merakla beklediğim yönetmenlerdendir. İlk uzun metrajı “Hard Eight” dışında tüm filmlerini izlemişim bu arada. Hiçbir filmiyle hayal kırıklığı yaşamamışım, bir Upton Sinclair uyarlaması “There Will Be Blood”la da benim için zirve yapan yönetmenin son filminin de başrol oyuncusu yine Daniel Day Lewis. Kendisi “There Will Be Blood”daki Daniel Plainview ya da Scorsese’nin “Gangs of New York”undaki Bill “The Butcher” Cutting karakterlerinin üzerine çıkabilecek nüanslı bir oyunculukla mı yoksa “Nine”daki kafası karışık yönetmen Guido’nun bir versiyonu olarak mı çıkacaktı karşımıza diye düşünürken çok daha enteresan bir kişiliğe sahip Reynolds Woodcock ile çıkageliyor Lewis. Film aynı zamanda bu seneki Oscar’ların sürpriz yumurtası olmayı da başardı. Çok beklenen bir filmdi, gecinden vizyona girdi. Yine de Akademi kendisini ıskalamadı ve altı dalda adaylıkla taçlandırdı. Göreceğiz bakalım neler olup biteceğini ama hepsinden öte, yalnızca değil ama; öncelikle kendisi için yazan, dolayısıyla kendi duygu ve düşüncelerini her şeyin üzerinde tutan benim için bu film çok çok iyiydi. Ne açıdan iyiydi, bir ilişki yaşamak gayretinde olan ama bir tarafın illaki de önceden mızıdığı(var öyle bir fiil, sıkma canımı) iki kişi arasındaki o ince bağı hani şu kolay kolay kopmayan ve görünmez olan şeffaf bir ip o bahsettiğim bağ, işte onun taraflarının birer oyuncu gibi o ipe ne zaman asılıp, ne zaman bıraktıklarını, kazanan tarafın erken pes eden taraf mı, ipe asılan taraf mı olduğunu, ya da kati surette bir kazananın olamayacağını itinalı bir çabayla anlatmasını bildi, sonlara doğru da iyice heyecan verici olmaya başladı. Yüz otuz dakikalık iddialı süresi boyunca esnetmedi, gözleri kaçırtmadı, arayışa sokmadı, mukayese nesnesi aratmadı. Durağan bir anlatımdı söz konusu olan, ellilerin Londrasında çok ünlü bir modacı ve hemşirem dediği beş duyusunu teslim ettiği bekar ablası ve sıkıldıkça değiştirdiği kız arkadaşlarıydı bahsi geçen. Gittiği sayfiye otelinde tanıştığı garsonluk yapan Alma’yı hem esin perisi hem de sevgilisi yapan Reynolds’ın bir zaman sonra ondan kurtulmak istemesiyle, çetin ceviz çıkan Alma’nın onu kendisine bağımlı hale getirmesi, evliliğe yanaşmayan ve hayatı boyunca da bir kez olsun denememiş olan kendisinden yaşça büyük adamı nasıl dize getirdiğini, üstelik bunu pek çok kereler yapabilme kapasitesine sahip olduğunu izleyecekseniz, benden söylemesi. Memleketin hali şöyle, herkes böyle diyerek mağdur edebiyatı yapacaksanız da sanattan uzak duracaksınız, dolayısıyla da bu filmden de. Çünkü biz burada nelerle uğraşırken, birileri okyanus ötesinde sanatını icra edebilme özgürlüğüne sahip. Çünkü dünya böyle, çünkü dünya kuralsız, öngörülemez bir çember. Üstelik döndükçe de dönüyor, bir el dur demedikçe. Çünkü film aynı zamanda zanaatini ciddiye alan ve ustalıkla yapan bir adamın öyküsü ve yine derim ki, yönetmeni yönetmen olunca da, filmin de film olduğu bir eser karşımızdaki. Müziği, kostümleri, oyunculukları, incelikli diyalogları, karakterlerin derinlikleri ile beraber nihai sona baktığınızda amacına ulaşmış olduğunu ve bizim ülkemizde yaşanmakta olan sorunları bu filme bulaştırmayı manasız buluyor insan. Derdimiz bini aşmışken, Anderson ya da bir başka auteur yönetmen bizi kurtaramaz, kaldı ki kimse kimseyi kurtaramaz. Sadece kurtardığını sanır, mutlu olur, tatmin olur. Karşı taraf kurtulduysa kendi kendine kurtulmuştur. Minnet dediğin şey nedir ki? Neden rahat rahat böbürlenebilsin diye birine ödün veresin ki?

CB8239A9-4A5E-4BDF-BF94-D7BC59CB5518

Alma çıkıyor karşımıza ilk karede. Loş bir odada, koltuğa oturmuş Reynolds’la olan ilişkisini özetliyor karşı koltukta oturan sarışın adama. Pişmanlık duymayacağı sözler çıkıyor ağzından. Bir sonraki sahnede ise Reynolds’la müşerref oluyoruz. Kendi ayakkabılarını kendi boyayan, traşını olan, burun ve kulak kıllarını da kendisi kesen, en nihayet pudralanan modacı desem de aslında kadın terzisi olan Reynolds takımının altına giydiği ve dizine kadar çektiği mürdüm rengi ipek çoraplarıyla şık ve temiz bir şekilde çıkıyor müşterilerinin karşısına. Zengin kadın müşterileriyse ilerleyen yaşlarında kaybettikleri özgüvenlerini arıyorlar onun marifetli ellerinde. Reynolds’un ağzından çıkacak kelimeyi bekleyen müşterilerin heyecanıyla, provalar birer ritüele dönüşüyor. Filmin ilk dakikalarında film boyunca sık sık karşımıza çıkacak olan aynı kahvaltı sofrasında, Reynolds’un dikkatini tekrar üzerine çekmek için çırpınan kız arkadaşının umutsuz çırpınışlarına seyirci oluyoruz. Gözdeliğini kaybetmiş, Reynolds’un hayalet farz ettiği genç kadının zavallılığı karşısında, ablası Cyril onu postalamanın yollarını öneriyor nezaketle.  Zaten iki kardeş nazik nazik yapıyorlar ne yapıyorlarsa. Reynolds nezaketle fethediyor kalpleri, Cyril nezaketle çekip çeviriyor evlerini, çalışanlarını, abisini ve de sevgililerini.

7D3C9BAF-85EC-4765-BD28-A5B8B436DB07

Alma ve Reynolds ilk görüşte aşık oluyorlar birbirlerine, eğer aşkın varlığına inanıyorsanız. Yolları kesişiyor ve gerek motive olmak için, gerekse kız arkadaşından ayrıldığı ve boşlukta olduğu için Alma dikkatini çekince çıkma teklif ediyor ona. Aradığı böyle bir şey belki de. Alma’nın kusursuz bir güzelliği yok, çok albenisi de. Alt tabakadan gelme, basit bir iş yapıyor, fakat neyse o. Bu sıradanlığı farklı kılmaksa Reynolds’a düşüyor. Varmış gibi göstereceği ve kusurlarını kapatabileceği bir esin perisi buluyor. Ona özel kostümler dikiyor. Filmin başında Reynolds hayallerimi gerçek kıldı derken bu özel durumu kastediyor Alma. Onun zanaatiyle kusursuz hale geldiğini, belki de tüm kadınların onun elbiseleri içinde böyle hissettiğini düşünüyor. Öte yandan Reynolds geçimi kolay bir insan değil. İşine gösterdiği aşırı titizlik onu kırıcı yapıyor. Münakaşada yenilmeye, laf söylenilmesine ve başlı başına münakaşanın kendisine tahammülü yok. Annesinin bir tutam saçını ceketinin kanvasının içine dikmiş, ne zaman huzursuzlansa annesini görüyor rüyalarında ya da rüyasındaki haberci konumundaki annesi önündeki huzursuz günlerin habercisi oluyor. Bir aa kuzusu var karşımızda. Ölülerin, yaşayanları gözlediğini düşünmekse ona rahatlık hissi veriyor. Hele ki bu kişi annesiyse. Evlenmeyişinin nedeni olarak evliliğin kaderinde olmadığını ve elbise dikiyor oluşunu bahane olarak sayıyor Alma’ya. Müzmin bir bekar olarak tanımlıyor kendisini ve evliliğin onu bir düzenbaza çevireceğini düşünüyor. Gönül yarasına sebep olan şey başkalarının beklentileri ve varsayımları derken daha ilişkilerinin başındalar ve bir parça kıl kuyruk oluşunun dışında Reynolds’u tanımıyoruz çok fazla, tıpkı Alma gibi. Oysa ki Reynolds, Reynolds’u gayet iyi biliyor, huylarının evlilik için uygun olmadığını da. Karşı taraf kısa bir süre sonra ve hiç hissettirmeden batmaya başlıyor ona. Kahvaltıda ses çıkardı diye, çok fazla yiyor diye, kendisine karşılık veriyor diye, evin hakimiyetini ele geçirdi diye. Reynolds aşka aşık bir adam sadece, uzun süreli ilişkiler onun harcı değil. Alma ise evin içinde konumu belirsiz bir obje gibi. Önemli müşterilere tanıtılmıyor, bir gölge gibi yaşıyor, çalışanlardan biri olarak kabul ediliyor, geldiği tabaka itibariyle de görgüsüz ve kaba olarak değerlendiriliyor ileriki zamanlarda. Sırf bu yüzden gelinlik provasına gelen ve elini sıkmaya tenezzül etmeyen prensesin yanına bizzat giderek ben burada yaşıyorum diyor, kısaca beni görmezden gelme diyor. İlişkilerde sorun nerede çözülür bilemeyiz dışarıdan bakan üçüncü şahıslar olarak. Çözüme bazen yatakta, bazen ayakta, bazen kalabalıklarla, bazen baş başa kalmışken ulaşılır. Alma ise kendisinden kurtulmak konusunda niyeti bozmuş olan Reynolds’la kendi yöntemleriyle savaşıyor. Yemeklerine kattığı zehirli mantarlarla onu hasta ettikten sonra, kendi elleriyle iyi ediyor. Onu kendisine bağımlı hale getiriyor ve hiçbir zaman evliliği düşünmeyen adam bir sabah uyanır uyanmaz Alma’nın yanıbaşına gelerek ona evlilik teklifinde bulunuyor hop diye. Huysuz, mesafeli ve müşkülpesent Reynolds huyundan vazgeçmese de, hastalıklı da olsa bu şekilde Alma kendisine ve ilişkilerine dikkat çekmeyi başarıyor her defasında, evlendikten sonra bile.

2806A7AB-9B00-464A-93A6-067CBDFE6C99

9306A960-BE4F-4FE1-8382-0483BB890F15

BB0C96FF-B94D-435E-89D8-749574E65BB3

Filmin unutulmaz anlarından bir tanesi Alma’nın sürpriz bir yemek esnasında Reynolds’la yaptığı kuşkonmaz üzerinden çıkan tartışmayla ilişkilerinin geldiği noktayı nihayet açık açık konuşabildikleri andı. Karşılıklı suçlamalara varan kavgalarının nedeni olan kuşkonmaz bir bahaneydi sadece. Bir kronotop olarak kullanılan tüm kahvaltı ve yemek sahnelerinde ilişkinin gidişatına dair önemli ipuçlarını gözlemledik. Her kahvaltıda muhakkak bir tartışma yaşandı taraflar arasında. Kah Alma ve Reynolds arasında, kah Cyril ve Reynolds ya da Alma ve Cyril arasında. Reynolds’un daha önceki kız arkadaşını boş boş oturduğu için göndermenin yollarını ortaya atan Cyril, Alma’yı sevdiğini açıkça belirtiyordu kardeşine. Biraz da onun desteğiyle ilişkileri ayakta kaldı. Kimi zaman çok belli etmeden Cyril’le Alma bir olup bir cephe oluşturdular Reynolds’a karşı. Bu gizli pakt yüzünden ateşler içinde sayıklayan bir çocuk gibi şikayet edip durdu Reynolds, Alma’yı Cyril’e. Ama yine de avcısının kendi elleriyle hazırladığı zehirli yemeği bile bile yedi. Zehirleneceğini, hatta öleceğini bile bile yaptı bunu. Bir çeşit arınma, yeniden aşık olma, hastalıkta ve en zor zamanlarında sahiplenilmenin verdiği güven, belki de bilincini kaybettiğinde gelen annesini görme ümidiyle yaptı tekrar ve daha da yapacak gibi görünüyor ne zaman ilişkileri tıkansa, ne zaman Alma’dan bıksa, sıkılsa ve de nefes alabildiği ve vücudu zehiri kaldırdığı sürece. Zehir ve panzehrin bir metafor olarak bir filmde bu kadar iyi kullanılabileceğine şahit oldum ilk defa. “Kim Korkar Hain Kurttan” ve “Kış Uykusu”nu anımsattı ara ara. Yılbaşı balosunda yaşananlar ve Daniel Day Lewis’in bile bile Alma’nın elleriyle hazırladığı zehirli mantarlı omletinden yediği sahneler hala aklımda. Bir de ruj sahnesi var filmin başlarında, ilk çıktıkları akşam yemeğinde. Başta Daniel Day Lewis olmak üzere, Cyril rolüyle Lesley Manville ve Alma rolünde Vicky Krieps son derece başarılı idiler bulundukları her karede. O, bu, şu derken ne Churchill rolünde Gary Oldman, ne yeniyetme Timothee Chalamet var aklımda Oscarlar’da en iyi aktör dalında ödülü kucaklamasını istediğim. Aklım fikrim bu uzun, ince, nazik ve “Phantom Thread” ile jübilesini yaptığını söyleyen İngiliz aktör de. Yaşayan en iyi aktördür benim açımdan.

F7AD809F-6AA5-4750-8861-34F7DB9DB8ED

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR

images-28

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR :

“Birimizin gelişmesi, hepimiz için gelişmedir.” Dorothy

“İnsan hakları her zaman insani değildir.” Levi Jackson

“Ne zaman öne geçmeye çalışsak, bitiş çizgisini öteliyorsunuz.” Mary Jackson

“İki kişinin yarıştığı bir yarışta nasıl ikinci olduk?” Al Harrington

Gerçek olayların, bir kısmı kurgu olan karakterlerin olay örgüsüne dahil edilmesiyle hareketlendiği(şimdi reklamlar: küçük bir detayla hareketlendirilen objeler, kostümler, mekanlar ve de sıradan hayatlar; doğrudur dünyanın hiçbir şey üzerine bir ton gevezelik edebilen ve bunu da niye yaptığını bilmeyen çok gereksiz sayfasına geldiniz tek tıkla, hemen çıkın o frekanstan yoksa beyin ölümü çok daha erken gerçekleşebilir umduğunuzdan, çözümse…ne çözümü…ne çözüm ne de sözüm…tıpkı doğumun(şaşkın) ve ölümün gibi(bitik ve yenik, yenilmeyen çıkmadı şimdiye kadar hiç)…), altmışlı yılların başında tam da Rusya ile Amerika arasındaki uzay yarışı tam gaz devam ederken, hem ırkçılık hem de önyargıyla baş etmeye çalışan NASA çalışanı üç siyahi kadın karakterin iş hayatında olduğu kadar özel hayatlarında verdikleri mücadeleyi de iki saat gibi kısa bir süreye sıkıştırmayı başarıp, ucunu kaçırmadan, hiç açık kapı bırakmadan ama düz bir anlatımla, bol bol da seyirciye oynayarak ve bunda bile başarılı olmayı başararak tatlı tatlı anlatabilmiş bir hikayeye sahip “Hidden Figures”. Filmin yönetmeni olan Theodore Melfi’yi tanımıyorum, o da muhtemelen beni tanımaz ama fotoğraflarına bakıldığında kendisinin ve filmde de rol verdiği-tersi ise aldığıdır kendi yöntemleriyle-eşinin de beyaz olduklarını görüyoruz. O da ilginç. Filmin başında çok beyaz olan Ruth karakterini canlandıran Kimberly Quinn, filmin ilerleyen dakikalarında Katherine karakterinin sıkışıklığından etkilenerek en çok, azar azar kararıyor oturduğu yerde; belirtmekte fayda var burada gereksiz bir başka bilgiyi de. Bazen muziplikten kendini alamazsın ya. Almaya çalışarak yazmaya çalışacağım bundan böyle. Yoksa ipin ucu kaçmak üzere.

images-31

666109-970x600-1

Dehası öğretmeni tarafından fark edilir edilmez altıncı sınıftan sekizinci sınıfa tam bursla geçirilen küçük, gözlüklü, siyah kız çocuğu büyüdüğünde, kendisi gibi çeşit çeşit zekalara sahip iki samimi arkadaşı ile birlikte siyahların çalıştığı departmanda, sadece siyahlara tanınan alanlarda -ilk başta ve en mühimi WC-çalışıyorlar deyim yerindeyse dirsek dirseğe, edepleriyle. Bağlı bulundukları kurum NASA, yıllardan da 1961. Onlar gibi siyah ve beyaz bir sürü “kadın” personel var uzay programında çalışan. Sovyetler Birliği’nin uzaya fırlattığı ve böylelikle aleni bir gözdağı vermesiyle başlayan ve Sputnik 1, Sputnik 2 şeklinde bir başına ya da öldükten sonra dönüşü zaten hesapta olmayan kaniş cinsi Laika/Layka isminde sonradan Moskova yakınlarında anıtı dikilen bir köpekle başlayan uzay yarışına, NASA, biz daha iyisini içine insan koyar, sonra da sağ salim geri getiririz iddiasıyla dahil olunca çalışanlar açısından zorlu bir süreç başlamış oluyor. Kevin Costner’ın başarıyla canlandırdığı kurgu bir karakter olan Al Harrington her başarısızlıkta çalışanlarını fazla mesai ya da maaş kesintisiyle korkutuyor. Siyahlarsa zaten daha çok çalışıyorlar, daha az maaşa mahkumlar, bir beyaz gördüklerinde ekstra saygılı olmak zorundalar, beyazların el sürmediği ayrı bir kahve makineleri, beyazların girmediği ayrı bir yemekhaneleri ve ortak işeyemedikleri bir de tuvaletleri var. Biz NASA’da aynı renk işeriz diyerek bu ayrımı balyozla kıran Al Harrington’dan sonra ancak gerçeği idrak ediyor çalışanlar. Beklentilerini düşük tutmak nedir’in cevabı, bu insanların yazgısı imiş o dönemlerde.

190117
Octavia Spencer, Dorothy Vaughan rolünde

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren Dorothy Vaughan rolüyle Octavia Spencer, yaş olarak üçlünün en kıdemlisi. Müdürlük için ne kadar başvursa da, üstlerinden ret cevabı alıyor her defasında. İsyanı, on yıldır çalıştığı kurumda işe hiç geç kalmadan, hiç hasta olmadan, hiç şikayet etmeden, kendisine verilen her işi zamanında ve doğru yapıp müdür sorumluluğu alsa da, müdürlüğe terfi edemeyişinden ve düşük maaşa talim etmek zorunda kalmasından. İki erkek çocuğunu yükselen siyah karşıtı eylemlere karşı korumaya çabalarken, diğer yandan da onları bilinçlendirmeye ve haklarını nasıl savunacaklarını öğretmeye çalışıyor. Kütüphanelerde bile siyahlar ve beyazlar için ayrılmış yerler var tıpkı otobüslerde ve mahkemelerde olduğu gibi ve elbette ki hep arka sıralar, arka koltuklar ve kütüphanelerdeki sınırlı sayıdaki kitaplar. Sokaklarda eylemler artarken, alınan tedbirler ve şiddetin dozu da artıyor. Kennedy ve Martin Luther King var alanlarda, duvarlarda ve de zihinlerde.

372156

images-29
Janelle, Mary Jackson rolünde

Moonlight’la birlikte bu sene bir diğer performansıyla izleyici karşısına çıkan Janelle Monae, Mary Jackson rolüyle NASA’nın ve Amerika’nın ilk kadın hava mühendisi olmak için Virginia’da sadece beyazların eğitim aldığı bir okuldan ders alabilmek adına mahkemeye başvurmak zorunda kalıyor. Zira NASA, kadınları mühendislik programına almıyor ve Virginia Eyaleti’ndeki hiçbir siyahi kadın beyazların lisesinde okuma şansına erişememiş şimdiye dek. Kocası, bana ve herkese rağmen diyerek mücadelesinde karısını destekliyor, başlardaki kendi tutumunu eleştirerek. Üstelik o da biri kız, diğeri erkek iki çocuk büyütmeye çalışıyor.

images-33
Taraji P. Henson, Katherine rolünde

Katherine Coleman Goble Johnson, ilki kızlık, ikincisi ilk, üçüncüsü ise ikinci kocasına ait soyisimlerine sahip, tüm bunlar bir yana beyin tümöründen ölen eşinden sonra üç kız çocuğu ve annesiyle birlikte yaşayan, matematik dehası bir kadın. İkinci eşi Albay Johnson’la tanıştıklarında NASA’da çalışmakta ve kendi payına düşen eziyeti çekiyor o da her şekilde. Bir NASA pardon bir oda dolusu önyargılı beyaz adamla ve onlardan daha da erkek, beyaz ve pek de dost canlısı olmayan Rose’la çalışıyor ilk başta. Günde birkaç kez siyahların gidebildiği tuvalette ihtiyacını giderebilmek için, ince topuklu ayakkabıları ve daracık eteğiyle yarım millik mesafeyi koşarak katediyor her dafasında kan ter içinde. Beyazlar onun dokunduğu kahve makinesinden içmemek için şahsına özel ve nispeten küçük bir kahve makinesi koyuyorlar kendilerininkinin yanına. Bilgiler kendisinden saklanıyor, bir Rus ajanı olabileceği şüphesiyle sorguya çekiliyor ve hep aynı sağduyusuz, önyargılı bakışlar karşılıyor onu birazcık ön plana çıkmaya çalıştığında. Çünkü Katherine, değiştiremeyeceği siyah bir tene sahip ve de en önemlisi bir oda dolusu adamdan daha zeki.  Bir rakip olarak görülüyor her fırsatta. Dehası olmasa o odada bir dakika fazla kalması mümkün görünmüyor.

“Senin işin ne biliyor musun Paul? Bu dahiler arasındaki dahiyi bulmak. Hepimizi yukarı çıkarmak. Zirveye ya hep birlikte çıkarız ya da hiçbirimiz çıkamayız.” Al Harrington’dan cinsiyetçi ve ırkçı ama sonradan kahveci güzeli olan Paul Stafford’a cevap

images-37

images-24

Tüm bunlar yaşanırken hesap makineleri ve personel alımı yerine, IBM iş hayatında iyiden iyiye rol çalmaya başlıyor. Bu arada 1.57 cm. boy uzunluğuna sahip Rus kozmonot Yuri Gagarin 1961 yılında Vostok uzay arcıyla uzaya çıkarak, dünya yörüngesinde turunu tamamlıyor. Bundan tam 23 gün sonra da New Hampshire doğumlu deniz kuvvetleri mensubu Alan Shepard’da ikinci insan fakat ilk Amerikalı oluyor yıldızlara değen. Tarihler 20 Şubat 1962’yi gösterdiğinde de John Glenn en nihayet dünya yörüngesindeki ilk Amerikalı olarak uzay ve NASA tarihine geçiyor.

Sonuç olarak NASA’sı tasası derken Amerikan tarihine, Amerikan sivil havacılık tarihine ve Amerika’nın her türden insanlarının haklarının mücadelesinin tarihine hem de tarihler eşliğinde iyice hakim olmaktan mest olmam gerekirken, hüzünleniyorum sadece oturduğum yerde. Alem uzaya gitmiş fi tarihte, aradan geçmiş altmış yetmiş sene, biz daha Sabahattin Ali’nin hayatını bile filme çekememişken, Tübitak onaylı ”nolur bir salavat da sen çek” projesiyle yetinmek zorunda kalmaktan ne duymak ne hissetmek gerektiğini bilemiyor insan. Yüz, yüz elli yıl kadar geriye gittik son on, on beş yıl sayesinde. Sadece üç “Amerikalı” oldukları için, üç siyah kadının adının da tüm dünyada duyulmasını sağlayan Amerikan sinema endüstrisinin gücünün karşısında kendimi pire gibi hissediyorum bir kez daha sadece.

Filmin güçlü bir başka özelliğine gelince, seçilmiş bu üç kadının sonu zaferle biten bireysel mücadeleleri hep başrolde. Mary Jackson gitmeden önce çok iyi hazırlandığı mahkemede, yargıcı tatlı tatlı ikna ederek, akşam derslerine katılmaya hak kazandığında bahçede topuklarının üzerinde sevinçten ve gururdan zıp zıp zıplarken ve içi içine sığmazken aynı duygu size de geçiyor. Önyargılara teslim olmadan ve de pes etmeden ulaştılar hem kendileri hem de dünya için çok önemli hedeflerine. Geçen sene Oscarlar ne kadar da beyaz derken bu sene oyunculuk dallarında ve ana dallarda birçok adaylık alan filmlerdeki hikayelerde seslerini duyurup, ödüllere kavuşabildiler nihayet. Bu arada dünya ya da Amerika daha iyi, daha güzel bir yer olabildi mi? Herkes bildiğini okumakta nihayetinde. Trump, Pentagon’a elli dört milyar dolarlık savunma bütçesi artışı verdi bile. Öte yandan Ashgar Farhadi ikinci defa bir İranlı olarak kendi tercihi olup, gelmemeyi seçmiş olsa bile Oscar’ını aldı bir kez daha ”Satıcı” filmiyle. Şans, kader ya da adı her neyse doğru zarlar önemlidir her seferinde. Özellikle de ucunda adını tarihe yazdıracak önemli bir olay var ise.

Oyunculuklara gelince beyaz kısımlarda görülen rol çalmalar bir adım öne çıktı benim gözümde. Kevin Costner-bu adama altmışlı yıllar hep yaramıştır, bir de Kızılderili halkı-başta olmak üzere, Kirsten Dunst ve Jim Parsons var diğer yan rollerde.

downloadfile-2

 

SATICI – FORUSHANDE

images-26

SATICI – FORUSHANDE :

“-Bir adam nasıl ineğe dönüşür?
-Yavaş yavaş.”

“Hayatın sadece ilk yüz yılı zordur.” Emad

“Küfür eden biri yozlaşmış demektir.” Babak

Kendisine ve mensubu olduğu ülkesine bir Oscar adaylığı, olası da bir Oscar ödülü daha kazandırma şansı yakalayan, son filminin sevincini yaşayamadan ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın da dahil olduğu yedi ülkeye vize kısıtlaması getirmesiyle, vetoya veto ile karşılık verme kararı alan, şahsına özel istisnai vizeyi Oscar törenlerine katılmayacağını açıklayarak reddeden ve yazılı bir basın açıklaması yaparak ABD’nin yeni yönetimini İran’ınkine benzeterek, okyanusun iki tarafındaki muhafazakarların dünyayı benzer şekilde algıladıklarını ve eylemlerini meşrulaştırmak için insanların içine korku saldıklarını ifade etmişti yönetmen Ashgar Farhadi. Neyse ki uzak ülke, diğer kıta; ve sınırı olan bir komşu değil İran, yoksa Meksika sınırına döşenen o anlamsız Çin Seddi’ne ne demeli! Onu da Meksikalı bir yönetmen protesto etsin, Trump’sa sosyal medya hesabından cevap versin, sonra o Sed Meksika Seddi’ne dönüşsün ve üzerine konuşulsun konuşulsun uzuun uzuun, sonra da her şey unutulsun… Zaman geçsin, insanlar yenilensin, yeni muhafazakarlar kalabalık kitlelere kalabalık aileleriyle seslensin.

downloadfile-1

Film bir tiyatro sahnesi içine açılıyor. Dekorlarda geziniyor kamera. Bir sonraki sahnede ise Rana ve Emad Etesami çifti yan taraftaki inşaatın binayı çökme noktasına getirmesiyle zar zor terk ediyorlar yuvalarını apartmanda yaşayan diğer sakinlerle beraber. Duvarlarda çatlaklar oluşuyor camlarla birlikte. Yan binanın zemininde buldozer bir köstebek gibi çalışırken, oturdukları bina da çatır çatır çatlıyor. Akşam suarelerde başrol oynayan çiftten Emad, gündüz erkek öğrencilerden oluşan bir okulda edebiyat dersleri veriyor. Arthur Miller’ın oyunu “Satıcının Ölümü”nü sahneye koyma aşamasında, bir yandan provalar devam ederken, öte yandan çiftin yeni bir mesken arayışı da devam ediyor. Aktör arkadaşlarından Babak onlara bir ev teklifiyle geliyor. Gidip bakıyorlar beraber. Burası bir arkadaşının oturduğu kiralık bir çatı katı ve bir odasında hala daha eşyaları var. Aynı eşyalardan bir kadın ve çocuğunun oturduğunu anlıyoruz. Aslında bir apartmanın en üstüne sonradan yapılmış, eğreti duran ekleme bir bülbül yuvası sanki. Çatıdaki gecekondu. Terastan izliyorlar manzarayı. Bir manzara yok aslında, sadece binalarla önü kapanmış dağlar var. Babak ve Emad betonarmeyi eleştiriyorlar. Yıkıp tekrar yapanların eserleri ise ortada. Zevksiz binalar, düzensiz moloz yığınları. Yine de imkanlar dahilinde ve de çaresizlikten en çok, eve taşınmayı kabul ediyorlar seve seve. Filmde kaderin dönüşüyle ve uğursuz döngüyle ilgili ilk sinyalleri Rana’nın evin banyosunun ışığını açmak istemesiyle, patlayan ampul veriyor. Banyoda yaşanacak olan dehşetin ilk sinyalleri oluyor adeta. Film esnasında çok çeşitli anlarda elektrikle ve şalterle sınav veriyor oyuncular. Şalterin bir vesileyle indirilmesi, yaşam enerjisinin körelmesi, ruhun dolmasını,  çürümeye başlamanın bir tasviri olarak çıkıyor karşımıza. Emad’sa saf saf seviniyor evi gördükten sonra, Tanrı bize merhamet ediyor derken.

images-22

Oyunun gidişatına paralel giden bir kurgusu var çiftin hayatının. Satıcı’nın ölümüyle beraber onların da içinde bir şeyler ölüyor en nihayet. Sansür kurulu altı değişiklikten üçünü onaylamış ve provalar esnasında duştan pardesüyle çıkıp giysilerim olmadan nasıl çıkabilirim diyen kadın oyuncu karşı tarafı kahkahalara boğuyor ister istemez. Taksi dolmuşun içinde ben şimdi başımızı sokacak uygun şartlardaki bir evi nasıl ve nereden bulacağım diye kara kara düşünen Emad’ı biraz bacağınızı toplayın, rahatsız oluyorum, ben ön koltuğa geçiyorum, durdurun arabayı, taciz var diyerek karşı tarafı taciz eden kadının savunmasını, aynı dolmuşta oturan öğrencisine karşı Emad yapıyor yine de, daha önce muhakkak başına gelmiş böyle bir olay olmuştur da ondan böyle davranmıştır diye. İran’da yaşamaya çalışan okumuş yazmış, aydın kesimin gündelik hayatına tanıklık ediyoruz bir yandan da. Çok zor yaşıyorlar aslında. Sansür, baskı, kapanmak, yozlaşma, düşüncelerini ifade edememek, kısıtlanan özgürlükler, güvensizlikten kaynaklı huzursuzluk, baskı ve şiddet.

images-23

Filmin ilk yarım saati bizi gerçekleşecek olan şiddet olayına hazırlıyor. Sonraki süreçte kendi paylarına düşen kederi yaşıyorlar kendi çaplarında. Olayla baş etmeye çalışıyorlar. Polise gitmek istemeyen taraf Rana oluyor. Karakola gidip başına gelenleri bir polis memuruna anlatmak istemiyor.  Emad’sa ne yapacağını bilemiyor. Aralarında git gide artan iletişim bozukluğu en çok adamı sersemletiyor. Günlük yaşantısında agresifleşiyor. Karısı geceleri onu yanında istemezken, gündüz olunca da işe gitmesin istiyor. Onu hiçbir şey yapmamakla suçluyor. Işıklar ve kapılar açıkken uyuyabiliyor ancak. Tek başına evde kalamıyor, saldırıya uğradığı banyoda yıkanamıyor. Ona saldıran adam hakkında belirsiz konuşuyor. Unutmak istiyor aslında yaşanan olayları. Kocası ne biliyorsa, ne kadar biliyorsa, bizler de o kadar biliyoruz. Arkadaşları banyoda kadının ayağının kaydığını sanıyor. Olaya dahil olmuş komşular tek bir sözleriyle adamı intikam almaya sevk ediyorlar. En çok da kadınlar yapıyor bunu. Kendilerinden önceki kadının fahişelik yaptığını komşulardan öğreniyorlar. Üstü örtülü bir linç kültürüdür gidiyor inceden. Fakat ortada zanlı yok, konuşmaktan kaçınan bir mağdur var sadece. Aktör arkadaşı Babak bu dedikoduların asılsız olduğunu söylüyor. Oyun esnasında kendini kaybedip eğer eline geçse karısını darp eden adama söyleyeceklerini söylüyor Babak’a izleyicilerin önünde. İyice kinlenen koca, bireysel intikam peşine düşüyor. Uslu ve geçimli adam intikam planı için ağır ağır hazırlanıyor. Kamyonetin sahibini öğreniyor bir öğrencisinin polis olan babası sayesinde. O fırıncıya gittiğinde önyargısı yüzünden bunu yapanın bir genç olacağını düşünüyor mutlaka. Finalde bunun aksini görmek şaşırtıyor Emad kadar bizi de. Bunu yapanın genç ve güçlü bir erkek olabileceğini düşünüyoruz. Sert bir adam bekliyoruz belki de. Halbuki yaşlı, evli, kalp hastası-hem de, kızını evlendirme arifesinde, karısıyla kardeş gibi olmuş, dışarıdan bakıldığında böyle bir kadınla para karşılığı seks yapmaya gitmesi imkansız gibi duran mazbut bir adam var Emad’ın karşısında ve o da ne yapacağını tam bilmiyor aslında. Adamı karanlık odaya tıkıyor ite kaka. Gidip o arada suaresinde rol alıyor. Satıcı’nın sahne üzerindeki ölümü gerçekleşiyor. Sonra da karısını getiriyor beraberinde intikamını onun gözleri önünde almak üzere. Ailesinin önünde rezil etmek en büyük gayesi. Adam yalvarıyor, af diliyor azledilmek için ve de karısının ve çocuklarının önünde küçük düşürülmemek için. Rana vazgeçiyor adamın çaresizliğini gördükçe. Rana gitsin diyor, Emad otursun istiyor. İntikam alıyorsun diyor kocasına. Kocasını tehdit ediyor adamın ailesine bir şey söylediği takdirde onu terk edeceğine dair. Emad yine de adama yapacağını yapıyor. İntikam almak kimseye mutluluk getirmiyor nihayetinde.

-Ben geldimmm…
-Sevinmem mi gerekiyordu?
-Ne güzel film hakkında konuşacağız işte.
-Sonu kavgayla bitiyor ama.
-Anlaşalım da etmeyelim kavga. Ben sorayım, sen cevapla. Sevdin mi filmi?
-İyiydi.
-O kadar mı?
-Çok daha iyi Farhadi filmleri izlemiştim.
-Yani beğenmedin mi?
-Tüm kalbimle Oscar almasını isterim. Zaten iki Altın Palmiye ödüllü. “Geceleri Sessizdir Tahran”ı okumuştum yakınlarda. Devrimden sonraki üç yıl boyunca kapalıymış üniversiteleri. Çoğu kaçmış ya da idam edilmiş kadrolarının. Bütün dini hareketlerin bir süreç meselesi olduğundan bahsediyordu ama din adamlarıyla halkı elinde tutan bir yönetimi yenilgiye uğratamazsın ki.
-Bu konuların filmle ne ilişkisi var yahu?
-Toplumsal yozlaşma, kadının film boyunca yaşadıklarını bir türlü dile getirememesi, yaşadıklarından utanç duyması, adamın da intikam ikisiyle yola çıkması… Tüm bunlara bir neden gerek. Al sana bir sürü neden.
-Çok katmanlı filmi bir soğan gibi soymak gerek diyorsun. Karakterler hakkındaki düşüncen nedir? Kocayı çok yargılamışlar kişiselliğe döktü, intikam almak peşine düştü diye.
-Merhameti yitirdi ama onun üzerinde hem toplumsal baskı vardı hem de karısının baskısı. Fiziksel şiddete uğramış, travma geçirmekte olan bir insanla yaşamak çok kolay değil. Bir dakika birbirlerine dokunduklarını görmedik. Kadın adamı yanına yaklaştırmadı.
-Adam haklı yani.
-Adam mı haklı? Ben öyle bir şey dedim mi şimdi adam haklı diye?
-Onun tarafından konuşuyorsun ama…
-Kimin?
-Adamın.
-Adamı böyle bir son yazmaya iten ortamdan bahsetmek onu haklı bulmam demek değil ki. Gene başladın.
-Neye?
-Lafı kıçından anlamaya.
-Küfür yozlaşmaydı hani?
-Ben küfür etmedim. Kıç demek kalça demek.
-Bu küfür değil diyerek öne sürdüğün ilk kelime küfürdür.
-Sabır ver. Emad gibi etme beni.
-Duymadım.
-Duyma zaten sen.
-Filmin en hoşuna giden tarafı neydi?
-Farsça.
-!
-Azizem, Ranacan, saket…
-Komşu ülkeler, komşu diller. Peki Oscar alır mı sence bir kez daha?
-Alsa da konuşma yapamayacak. Ama alsa keşke. İran sineması Ranacandır. Ne baskılarla çekiliyor o filmler. Sansüre takılmak için kendi lisanlarını oluşturmuş bir avuç adamı desteklemek gerek dünyanın neresinde olursa olsun.
-Çok duygusal konuştun be.
-Kıç.
-Aaa… Yoz.
-Kavgaya girişmeden bir kez de bwn bir soru yönelteyim; Asghar Farhadi mi Asgar Ferhadi mi doğrusu?
-Zor bir soru ama Bir Ayrılığın yönetmeni en doğrusu.

9076c7fa956a03b043eb3df1716d632c

JACKIE

 

images-7

JACKIE :

“Geleneksel olmak için zaman gerekir.” Jackie

“Hayattan geriye güçlü kalan tek şey gelenektir.” Jackie

“İnsanların geçmişe ihtiyacı vardır. Geçmiş onlara güç verir.” Bill Walton

“Acımızı ellerinde oyuncak etmek istiyorlar.” Jackie

“Onunla yürümeliyiz, bu son şansımız.” Jackie

“Bazen tek başına ıssız bir yere gider ve şeytanın kendisini cezbetmesine müsaade ederdi. Ama hep bize döndü, sevgili ailesine; ve ben sigara içmem.” Jackie

“İnsanlar peri masallarına inanmak isterler. Ben bir sayfada yazılan kelimelerin onu yanımda durmuş o adamdan dahi daha gerçekçi yapacağına inanıyorum.” Jackie

Ortalama puanı ve kimi eleştirmenlerin ve izleyicinin vasat olarak değerlendirdiği filmin yorumlarını bir kenara bırakarak izlediğimde, beni hayli şaşırtan ve de çok beğendiğim bir yapım oldu “Jackie”. Bunun birçok nedeni olabilir; mesela filmi vasat bulanları ben vasat buluyor olabilirim-bu durumda onlar da beni filmi çok beğendiğim için vasat bulabilir, her şey mümkün olabilir- ya da herkes az beğendi, ben neden az beğeneyim, ben daha çok beğenip bir orjinallik yapayım içgüdüsüyle yaklaşmış olabilirim, olabilirim de olabilirim ama kesinlikle net değilim. Pablo Larrain’e olan sempatim de ağır basmış olabilir ama o da mümkün değil. Bir film iyi mi kötü mü diye yönetmeninin kim olduğundan bağımsız olarak değerlendirilmelidir-netliğim bilgiçliğimden geliyor olamaz mı, olabilir, her şey mümkün olabilir; söz konusu duygularsa eğer reaksiyonlar elbette ki kişiden kişiye değişebilir-. Biyografi düşkünlüğüm var mıdır? Özellikle değil ama arka planda tarihin bilmediğiniz ya da unuttuğunuz bir kesitinden ufak çapta da olsa bilgi sahibi olabilirsiniz sayelerinde ve bu da merak duygunuzu körükleyebilir ve sizi araştırmaya itebilir çünkü anlatılanlar kurgu değildir. Peki biyografik olmayan bir filmin dönemin ruhunu anlatan arka planı yok mudur? Vardır elbet ama birebir yansıtmayadabilir, ödevi de değildir. Ödev diye film mi çekilirmiş? Ne için, kim için film çekilir sorusunun cevabını vermem yakışık alabilir, almayadabilir. Biz en iyisi eleştirmenleri ikiye bölen filmimize dönelim yoksa tuhaf düşüncelerle dolu kafamla kafanızı daha beter karıştırabilirim. İyisi mi işte size “Jackie”:

images-5

Her şey bitmişken başlıyor film. Kırk altı yaşındaki JFK hiç afsız başına ve boynuna isabet eden kurşunlarla beyninin bir kısmı parçalanmak suretiyle olay yerinde anında ölmüş ve cenazesi Arlington Ulusal Mezarlığı’na büyük bir seremoniyle gömülmüş bile. Aradan çok uzun zaman geçmeden Billy Crudup’un eşsiz mimiklerle hayat verdiği bir gazetecinin röportaj yapmak üzere Jacqueline Kennedy’nin kapısını çalmasıyla Massachusetts, Hyannis Limanı’ndaki Kennedy’lere ait sayfiye evine misafir oluyoruz beraberinde. Daha kapıyı açar açmaz içine sindiremediklerini sıralıyor teker teker yaslı dul. Konuşmalarının çerçevesi çizilmiş oluyor böylelikle; yani JFK’in nasıl anılmasını istediği üzerine şekillenecek olan konuşmaları. Kocasının, yaptıklarının ve anılarının unutulmaması en büyük gayesi. Zamanında CBS kanalı için Beyaz Saray’a tur düzenlemiş ve bunun bir amacı olduğu düşünülmüş hep. Nesnelerin ve eşyaların insanlardan daha uzun ömürlü olduğunu ve bu şeylerin tarih, kimlik ve güzellik gibi önemli düşünceleri temsil ettiğini düşünen Jackie, bunu televizyonlarının karşısındaki milyonlarca Amerikalı izleyici için yapmış olduğunu söylüyor. İnsanların pek bilmediği huyundan bahsediyor. Kitap okumak ve okudukça da artan merakı. Bir şeyin yazılı olmasının onu gerçek yapıp yapmadığı tartışma konusuyken, televizyon sayesinde artık insanların her şeyi kendi gözleriyle ve tüm çıplaklığıyla gördüğünden bahsediyor. Tarih yazmak, yapmak kadar mühimken; yazan, yapana sadık kalmazsa eğer, değişmeyen hakikatin insanlığı şaşırtacak bir mahiyet kazanması içten bile değil diyen Atatürk’ün sözlerini çağrıştırıyor. Gözlerimizle gördüklerimiz ve ileriki nesillere miras kalan görsellik unutulmaması bir yana, anın değişmezliğini koruyor nesilden nesile aktarılan bir mirasmışçasına. Filmin bir kısmında Natalie Portman’ın canlandırdığı Jackie bize sarayı gezdiriyor uzun uzun. Yayını orijinal haliyle izleyip, Jackie ile Portman’ı karşılaştırdığınızda Portman’ın mimiklerde ve konuşmalarında ne kadar başarılı olduğunu ve üzerinde uzunca bir süre çalışmış olduğunu anlıyorsunuz. Bu kez yapımcı koltuğuna oturan Darren Aronofsky, Portman’ı gene Oscar’a taşır mı bilemeyiz ama kendisi bu filmde Black Swan’dekinden daha da başarılı. Natalie Portman yok, Jackie var sadece.

natalie-portman21

Jackie, Saray’ın gördüğü üçüncü en genç eş olarak suikast esnasındaki şaşkınlığı geçtikten sonra cenazenin nasıl olması gerektiğine dair güvenlik nedeniyle sık sık fikir değiştirmek zorunda kalmış olsa da, son derece mantıklı kararlar verip, aynı zamanda metanetini korumayı başarabilmiş. Kimine göre bir gösteriye dönüşen cenaze alayı ile birlikte hemen yanıbaşında da çok sevdiği Bobby ile beraber sekiz blok yürümüşler sükunet ve siyahlar içinde. Çocukları ise zırhlı arabanın içinden eşlik etmiş onlara. Yıllar yıllar önce, Oliver Stone’un çekmiş olduğu JFK’de ayrıntılarıyla anlatılan suikast, tetiği çektiren el ve derin devlet mevzuları üzerinden olaylar işlenmişti. Bu kez bir başka yönetmen farklı bir bakış açısıyla, kederli eşinin gözünden anlatıyor yaşananları. Kendisinin neler çektiğini görüyoruz. Hareketli kamera bir an olsun peşini bırakmıyor. Geriye kalan iki babasız çocuğun varlığını göstermek suretiyle empati kurmamızı, dolayısıyla işin bir de bu boyutunu görmemizi sağlıyor. Biliyoruz ki bu tip suikastlerde tetiği çeken el de kolaylıkla yok edilir tıpkı masum olduğunu haykırsa da, suikastten iki gün sonra kendisi de bir süre sonra yargılanma aşamasında kanserden ölecek olan bir başka mahkum tarafından öldürülecek olan Lee Harvey Oswald gibi. Bu ve benzeri durumları Sabahattin Ali’den, Uğur Mumcu’ya ve de günümüze dek pek çok defalar görmekte olduğumuz ülkemizde pek de yadırgamaz olduğumuz ve artık yazık ki normal karşıladığımız bir olgu haline gelmiş suikastlerde ölen ölüyor da, bir de geriye kalanlar  ve her şekilde mağdur olanlar var. Bilinçli ailelerin çocukları ve vakur kalmayı başarabilen eşler seviyeli bir öfke içinde yaşamaya çalışıyorlar, en azından ben öyle olduklarını tahmin ediyorum. Yoksa insan nasıl dayanır haksızlığın böylesine? Jackie’de aynı soruyu sorup duruyor kendi kendine ve nihayet bir rahiple paylaşıyor içinden yükselip gelen öfkeyi. Gazeteci, Jackie’ye Kennedy’lerin bir parçası olmak nasıl bir duygu diye sorduğunda, JFK’in durumunu özetliyor kısaca: abisini savaşta kaybeden Kennedy, onun gibi savaşa katılıp bir kahraman olarak dönmüş olsa da, insanlar önyargılar içinde onun refah ve ayrıcalıklarla dolu bir dünyaya doğmuş bir erkek çocuğu olduğunu görmüşler sadece. Kendi düşünceleri uğruna her şeyi feda etmiş adamın düşüncesi ise milletine hizmet etmekmiş. Suikastten beş yıl sonra sivil haklar mücadelesi veren avukat ve senato üyesi, aynı zamanda başkan adayı iken sürdürdüğü kampanyalar esnasında Robert “Bobby” Kennedy de(RFK olarak bilinir) benzer bir suikaste kurban gidince doğruluk ve dürüstlüğün aile bireylerinin şiarı olduğunu ve her birine ayrı ayrı çok yazık olduğunu düşünmeden edemiyor insan. İşte Kennedy olmak böyle bir şey. Bir çeşit uğursuzluk var üzerlerinde nesilden nesile geçen.

images-8
Filmde Kennedy’lerin iki yıl, on ay ve iki gün süren başkanlığı döneminde sanatla ve sanatçılarla olan bağları ve görkemli partiler söz konusu olduğunda, bir sosyete kızı olarak görülen Jackie’nin aynı zamanda entelektüel altyapısı ve mükemmelliyetçiliği de ortaya çıkıyor. Filmde belirtilmese de Jackie, George Washington Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız dilinde okumuş ve medya tecrübesi var. El yazısını beğenmediği gazetecinin aldığı notları teker teker okuyor, beğenmediği yerlerin üzerini çiziyor. Zevk sahibi ve koleksiyoner aynı zamanda. Eskinin değerini bildiğinden bir zamanlar eşiyle beraber açık arttırmayla satın aldığı Lincoln’e ve eşine ait olan özel parçaları yatak odalarında kullanıyorlar. Yine yatak odalarındaki Lincoln ve eşine ait resimlerle bir yandan onlara duydukları hayranlığı dile getirirlerken, diğer yandan da benzer bir kader döngüsünde birleşiyorlar bir zaman sonra. Lincoln’ün dulu olarak adlandırdığı Mary Todd Lincoln’ün kocasını kaybettikten sonra parasız pulsuz kaldığını, sırf başlarının üzerinde bir çatı kalsın diye teker teker eşyalarını satmak zorunda kaldığını hatırlıyor kalabalığın ortasında. Aynı anda Kennedy ailesi kadınları cenazenin aile arsasına gömülmesi için baskı yapmakla meşguller başında. Halbuki son sözü söyleyecek tek kişi var, o da Jackie. Onun da Kennedy’nin duluna dönüşmesi beklenirken, hiç öyle olmuyor. Kendine özgü tarzı, herkesin sözünü dinleyip dinleyip en sonunda kendi kararını verişi, saçıyla, kıyafetleriyle bir moda ikonuna dönüşümünü dolayısıyla birinin dulu değil de “Jackie” oluşuna tanıklık ediyoruz ve tüm bunları çok çaba sarf etmeden yapıyor, zaten kendi de ne yaptığını bilmiyor o anlarda ve her şey öngörülemez bir planın parçasıymışçasına kendiliğinden oluveriyor. Çocuklarının okul masrafını çıkarmak, kendine yeni bir hayat kurmak için hesap yapmak zorunda hissediyor kendini bundan böyle. Travması bir yana bir de bunları düşünmek zorunda kalıyor. Yeni başkan, eski başkan yardımcısı Lyndon Johnson ve eşi daha uçakta başkanlık yemini edip birbirlerini kutlarlarken bir köşede duruyor çaresiz çaresiz tıpkı bakıldığı evden atılan yavru bir kedi gibi. Az evvel kucağında ölen kocasının simsiyah tabutunun başında şaşkın şaşkın oturuyor. Ona üzerini değiştirmesini söylediklerinde şiddetle reddediyor. Herkes görsün istiyor ne çektiğini. Odasında yalnız kaldığı ana dek kocasının kanı üzerinde başında, ipek çoraplarında, pembe takımında onunla beraber yaşıyor. Banyoya girip içlerinde kocasının kanı ve deri parçalarının olduğu tırnaklarını törpülüyor çılgınca. Ağlaya ağlaya çıkartıyor kanlar içindeki ipek çoraplarını. Duşa girdiğinde başından akan kanlar sırtına iniyor. Onlar kocasının kanları. Natalie Portman’ın ayna karşısında gözleri ağlamaktan kanlanmış, yüzündeki kanları silmeye çalıştığı ve bağıra bağıra ağladığı yakın plan sahnede özellikle, kadının neler çektiğini, ne kadar çaresiz kaldığını anlıyoruz. Bu senenin en iyi, en özel, en akıllarda kalıcı sahnelerine imza atmış bir yandan başarılı oyuncu. İnsanın içi parçalanıyor izledikçe. Hepimizin bir şok anında sevdiğini kaybettiğinde ya da kaybetmek üzereyken hıçkıra hıçkıra ağladığı bir an vardır muhakkak-yok demek, duygular alındığında öyle olur bazen ya da insanlığını kaybettiğinde-. Gerçekten mi yok?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşin bir diğer acıklı olan yanı ise ne kocasının ne de kendisinin tüm bunların kendi başlarına geleceğini hiç düşünmemiş olmaları. En azından bu şekilde. Her şey iyi gidiyormuş onlara göre. Böyle bir zamanda ona teselli veren tek isim kayınbiraderi Bobby oluyor ve yemin töreninin Teksas’ta olmasını istediği için hedef gösterilmekten ötürü dertli o da kendince. Jackie, Bobby, ortalarındaki tabutta da JFK, cenaze aracının içinde giderlerken Jackie’nin şoföre yönelttiği soruyla bizler de Lincoln ve JFK haricinde iki Amerikan başkanının daha öldürülmek suretiyle yok edildikleri gerçeğini öğreniyoruz. James Garfield ve William McKinley, her ikisi de suikaste kurban giden iki başkanın isimleri belki kendi ülke vatandaşları tarafından biliniyor olsa da, adını yeni gelen nesillere taşıyacak olan rüzgar kapılarını çalmamış anlaşılan. Her zaman sevgiyle ve hep iyi düşüncelerle hatırlanacak olan Lincoln ve JFK var sadece. Ben size bunlar iyi, diğerleri kötü demiyorum, sadece ananları pek yok diyorum ya da hatırlayanları.

images-13

Bobby’nin tavsiyesi üzerine bir limuzinin içinde başlayan bilge rahiple konuşmalarında, Tanrı’nın zalim olduğundan yakınan Jackie’yi uyarmak zorunda hissediyor yaşlı adam, yoksa kederli başını Tanrı’yla daha çok belaya sokacağına dair. Bizlerse görüyoruz ki, dinler, mezhepler, yüzyıllar, ülkeler, kıtalar ve insanlar değişse de bazı şeylerin asla değişmiyor, değişmeyecek de. Avutan taraf itaatkar olmaya ikna ediyor karşı tarafı, aksi halde ters giden şeylerin daha da ters gideceğine bağlıyor durumu daha da güçleştirmemek için. Peki Tanrı neydi? Tanrı sevgiydi. Tanrı neredeydi? Tanrı her yerdeydi ve sonsuz bilgeliğiyle herkese bir görev vermişti, çekebilecekleri kadar acı ve sonunun ne zaman, ne şekilde geleceği bilinmeyen bir vade. Jackie ise küskün ve öfkeli ona karşı. Tanrı madem her yerdeydi, o zaman Jack’i öldüren merminin de içindeydi ve günlerini gizlenmekle geçiriyordu, ortaya çıkmak yerine. Aynı Tanrı, onun iki küçük çocuğunu, daha da bir sürü küçük çocuğu babalarından mahrum etmekteydi. Daha da ötesi içi boş vaatlerle dolu cennetinin başında beklemekteydi. İnancının yanında hayatını da sorgulayan Jackie, teki ana rahminde, diğeri doğumundan otuz dokuz saat sonra ölen iki çocuğunun kaybını sorguluyor önce. Sıradan hayatlar yaşayan ve öyle de adamlarla evlilik yapan kadınlara gıpta ettiğini, kendininse gözü açık uyuduğunu söylüyor. Saf saf itiraf ediyor en nihayet, cenaze merasimiyle ilgili tüm ihtişamın kocasını onurlandırmaktan çok, kendini avutmak ve meşgul etmek için kendi tasarısı olduğunu, bir sahnede belirttiği gibi bu durumun iş edindiği bir planlama olduğunu ve de her gün her sabah uyandığında ölmek istediğini. Son olaraksa birlikte yaşlanmayı ve çocuklarının büyüdüğünü beraber görmelerini istemenin çok fazla şey olduğunu yeni yeni anladığını. Şimdiye kadar görev almış Abd başkanları arasında Roma Katolik Kilisesi’ne mensup yegane başkanın JFK ve dolayısıyla ailesi olduğu bilgisini de burada belirtmek gerekiyor sanırım. Konuşmalarında sıklıkla Roma ve Yunan tarihinden örnekler veren ve genel olarak tarih okumayı seven JFK, tıpkı Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri gibi dünyayı kurtarmak için idealleri olan ve bunun için mücadele veren, yeri başka başka şekillerde doldurulacak olsa bile bir başka Camelot’un olmayacağını söyleyen Jackie ve beraber yapacakları tüm işlerin yarım kaldığını söyleyen Bobby rolündeki Peter Sarsgaard’ın çaresizliği çıkmıyor akıllardan.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Filmi giriş, gelişme, sonuç diye ayırmak bir yana, çok akılcı bir tercihle kesitlerle anlatımın yeğlenmiş olduğu görülüyor. Başlarda birbirinden bağımsız görünen bu sahnelerin son derece mantıklı bir kurguyla ilerlediğini görüyoruz. Gazeteciyle Jackie’nin evin çeşitli bölümlerinde geçen diyalogları, Jackie’nin ilk defa sarayın kapılarını açıp televizyoncular vasıtasıyla uzuun uzuun bu masa, bu sandalye bu da peçete som altından işleme diye anlattığı, kısaca halka burası sizin de eviniz dercesine gösterdiği sahneler, suikast sonrasında uçakta, Beyaz Saray’da yaşananlar ve cenaze korteji yürüyüşü, Jackie’nin bir başına kaldığında veya Bobby’le bir araya geldiklerinde birbirlerini mutsuz eden itirafları, öfke patlamaları, Jackie’nin rahiple konuşup içini döktüğü, nasihat aldığı ve bu vesileyle aralara serpiştirilen beş çok önemli sahne, suikastin apaçık işlendiği sahne ve Jackie’nin en mutlu günlerimizdi dediği saray günlerinden geriye kalan “küçücük, parlak bir an” olarak bir partideki yanak yanağa dansları. Tüm bu parçalı anlatımsa kurgusal anlamda filmi değerli, olayları ise daha anlamlı kılmış ve güç vermiş. Başına oturup izlemeden önce çok nazlanıp, tıpkı benim gibi bir parça burun büyüklüğü ile yaklaşacağınız, bu sene Larrain’den Neruda varken Jackie de kimmiş, biri şair diğeri JFK’in dulu diyeceğiniz ama sonra sonra fikrinizi değiştirecek çok önemli anlar yakalayacağınız, yakalayamazsanız da eğer bu satırlara kadar okuyup yazık oldu yüz dakikama, lanet olsun sana deyip, şahsıma ve yakınlarıma ettiğiniz küfürleri kabul etmekten başka çarem olmayacaktır şu aşamada, canınız sağ olsun. Daha da ne denir ki?

-Jacqueline Kennedy Onassis’i nasıl bilirdiniz?
-Tayyörlerinin içinde zarif ve narin bir hostesi andırırdı.
-Önceliğim fiziksel özellikleri değildi.
-JFK’den sonra gidip Yunan armatör Onassis’le evlenmesini içime sindirememiştim.
-Annem gibi konuştun. Önceliğim medeni hali de değildi bu arada.
-Bak annen de sindirememiş
-Annem seksen yaşında.
-Allah daha çok versin.
-Konumuza dönebilsek.
-Kişiliği hakkında bir fikrim yoktu ki. JFK’in karısı, iki çocuk annesi, bir de Marilyn kısmı var tabii. Kaldı ki filmde bahsettiği şeytanlardan biri de o olsa gerek.
-Bilmiyorum film Jackie’yi anlatıyor, Monroe’yu değil.
-Ağzımdan duymak istediğin şey Jackie’yi sevip sevmediğimse eğer, sevdiğimdir. Çok da üzüldüm yaşadıklarına. İki çocuğu yaşamamış. Yaşayanlarsa yetim olarak büyüyecekler. Film süresince ne zaman ki şoku bir parça atlatıyor, ben ne olacağım demeye başladığını görüyoruz. Bir günde eski ve dul bir başkan eşine dönüşüvermek kolay değil ki. Kaldı ki kocan bir suikast sonucu mutlak ölüm için özellikle baş ve boyun bölgesi hedef alınmak suretiyle öldürülüyor, otopsi yapılıyor, olay herkesin gözü önünde cereyan ediyor ve sen bir arabanın içinde, kucağında kafası dağılmış kocanla en yakın hastaneye götürülüyorsun. Kafasından koparak üzerine düşen parçanın rengini hatırlıyorsun. Bir gece yatıp, bir sabah uyanamamak yok bu anlattıklarımda. Kısa bir zamanda tüm hayatın alt üst oluyor. Hiç tanımadığın adamlar eşyalarını toplamaya koyuluyorlar evin dediğin ama aslında sana ait olmayan bir yerden. Ne gideceğin yer belli, ne de geleceğin. Bir kocan vardı, artık yok. Sıradan bir adam olmaması da cabası. Başkanla evlenme derken haklıymışsın Jackie. Bir de can havliyle arabanın arkasından gitmeye çalıştığın anlar var, kocanın kafası ikinci gelen kurşunla dağılmışken. Koruma bir kartal gibi aracın arkasına tutunarak, ivedilikle hastaneye gitmeleri emrini veriyor şoföre. Sağduyusuyla senin arabadan çıkıp nereye gittiğini bilmeden sağda solda çığlık çığlığa koşturmanı engelliyor.
-Ne iş yaptığın önemli değil, o işi iyi yapıp, en iyi olman mühim lafına geliyoruz bir kez daha. Koruma mantıklı bir kararla bir arada kalmalarını sağlayıp toparlayabilmiş hepsini, biri ölü, biri yaralı, biri de firardayken.
-Aynen öyle. Bir de bazı kadınlar bir erkekle tamamlanmış hissederler kendilerini. Jackie’nin her defasında şeytana uyup uyup dönen kocasını affettiği anlaşılıyor ama yalnız bir hayat düşünemiyor. Etrafındaki insanlara bana ne olacak, çok korkuyorum derken, ona çok genç olduğunu ve önünde uzun bir yaşam olduğunu söylüyorlar, John Hurt’ün canlandırdığı bilge rahip ve Greta Gerwig’in canlandırdığı Kennedy’lerin özel sekreteri Nancy Tuckerman da dahil olmak üzere.
-Greta Gerwig bana Gülse Birsel’i çağrıştırır nedense.
-Olabilir. Çağrışımlar için neden bulmak zorunda değiliz.
-Değiliz, değil mi?

 

SILENCE : SESSİZLİK

images-6

SILENCE : SESSİZLİK

“Dağlar ve nehirler yerinden oynatılabilir ama insanın doğası değiştirilemez.” Bir Japon atasözü

“Zayıf bir adamın fiyatı ne kadar ki, özellikle böyle bir dünyada?” Kichijiro

“Bataklıkta hiçbir şey büyümez. Japonya büyük bir ülke. Bana değil, Japonya bataklığına mağlup olacaksınız.” Ioume

“Bizim kendi dinimiz var peder. Bunu farketmemiş olmanız çok yazık. Budha’mızın sadece bir insan ve bir kul olduğunu mu düşünüyorsunuz?” Çevirmen

“Senin Tanrı’ya seslenmen gibi, onlar da yardım için sana sesleniyorlar. Sessizsin ama böyle olması gerekmiyor.” Ferreira

Film başladığı gibi bitiyor. Sessizliğin ardından ve içinden doğarak yükselen cırcır böceklerinin sesleri, kuş cıvıltıları, akmakta olan nehrin şırıltısıyla. Doğanın içinde ve içinden doğarak gelen hikaye, yine ona dönüşle son buluyor. Bunun, yetmiş dört yaşındaki yönetmen Martin Scorsese’nin olgunluk eseri olarak hafızalarda kalacak filmi olduğuysa hem senaryosuyla hem de her karesiyle kendini belli ediyor. Tecrübenin yabana atılamayacağını görmüş oluyoruz uzuun uzuun; çünkü filmin süresi tam 161 dakika ve bu süre bir film için bir hayli uzun. Ama açık bir zihinle izlendiği takdirde, kişiye çok şeyler katabilecek, çok çeşitli okumalara gebe, bataklıkta açan çiçeklerin bir bir solduğu uzak bir coğrafyadan ve kayıp bir yüzyıldan seslenen, ehil ellerin hikmetli ellerinden çıkma, tarihi olmakla birlikte aynı zamanda senenin en taze filmlerinden biri var karşımızda. Kitabıyla aynı adlı filmin uyarlandığı romanın yazarı olan Shusaku Endo’nun en çok bilinen ve ses getiren, Tanizaki ödüllü romanı imiş Sessizlik, bu vesileyle tanışıyoruz kendisiyle ve eserleriyle. Güzel Türkçemize çevrilmiş bir romanı ise şimdilik yok -derken bir arkadaşımın “var” sözü üzerine kıvırıyorum bir güzel. Sessizlik güzel Türkçemize çevrilmiş bile ben uyurken-. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan “Üçüncü Jenerasyon” akımı üyelerinden biri olan Endo, on bir yaşında iken annesinin tesiriyle Roma Katolik Kilisesi tarafından vaftiz edilmiş. Bir yandan romancılık kariyerini sürdürürken, diğer yandan tebürküloz dahil türlü hastalıklarla mücadele eden yazarın eserlerinde görülen tek tema Hıristiyanlık inancı olunca, Japon Katolik yazar olarak anılmaya başlanmış. Eserleri Graham Greene ile karşılaştırılan Endo’dan, Greene, yaşayan en iyi yazarlardan biri olarak bahsetmiş zamanında. 1994 Nobel edebiyat ödülünü Kenzaburo Oe’ye kaptıran yazar 1966 yılında hayata gözlerini yummuş yazık ki. Scorsese’nin yayın haklarını satın aldığı romanın büyütülüp hayata geçirilmesi ise yirmi altı yıllık bir süreci kapsıyor ve çekimlerin tamamı Tayvan’da gerçekleştirilmiş. Sektörün en iyi görüntü yönetmenlerinden ve başarılı filmografisiyle tanınan Mexico City doğumlu Rodrigo Prieto harika bir iş çıkarmış öte yandan. Filmin tek Oscar adaylığı bu daldaki adaylığıyla gelmiş, bu da senenin haksızlığı olmuş kanımca.

images-3

images-2
Rahip Garupe ve Rahip Rodrigues

Film; sessizliğin doğanın seslerine, karanlığınsa sislerin ardından görünen kesilmiş başların biblo gibi durduğu bir dağ manzarasına dönüştüğü sahneyle açılıyor. Liam Neeson’ın canlandırdığı Rahip Ferreira 17. yy Japonya’sından sesleniyor yazmış olduğu mektubu aracılığıyla. Ülkede Hıristiyanların barınabilecekleri yerin azlığından şikayet ediyor. Bir zamanlar aydın bir ülke olan Japonya’nın, şimdiki kadar karanlık olabileceğini hiç tahmin etmediğinden yakınıyor ilerleyen satırlarda. Nagasaki hükumeti tarafından yakalanan dört keşiş Tanrı’yı terk edip, müjdelerinden vazgeçsinler diye akıl almaz işkencelere maruz bırakılıyorlar çermiklerde. Dante’nin Cehennem bölümünden bir sahne sanki canlandırılan. Asılmış vaziyetteki keşişlerin yüzlerine ve vücutlarına delikli kutulardan akıtılan kaynar sular hem işkencenin süresini uzatıyor hem de sıçrayan her bir su damlası yanan kömür gibi kızartıp yakıyor bedenlerini. İşte böyle bir ortamdan çıkıp gelen bir mektubun başka başka ellerde dönüp dolaştıktan sonra Portekiz’e ulaşmasının ardından Peder Valignano’ya karşı üstat bildikleri Ferreira’yı savunan genç rahipler, Rodrigues ve Garupe Japonya’ya gidip dininden döndüğü söylenen ve Tanrı’nın varlığını toplum içinde inkar edip inancından vazgeçtiği söylenen, Japonya’da bir Japon olarak yaşamını sürdüren Ferreira’yı bulup aklamak üzere tekneyle Japonya’ya gitmek üzere yola çıkıyorlar. Bu iki kişilik ordunun amacıysa rahibin üzerindeki laneti kaldırmak ve ruhunu kurtarmak. Beraberinde götürdükleri bir bavulları dahi yok. İdealist ruhlar, kalpleri ve niyetleriyle çıkıyorlar yola.

kichijiro
Kichijiro
pdc_silence7
Inoue

Engizisyon başkanı Inoue kadar ilginç bir karakter olan Kichijiro rahiplerin ilk tanıştıkları Japon olması açısından çok büyük öneme sahip ve bu rolde Japon aktör Yosuke Kubozuka, zapzayıf bedenini taşıyan çıtırık bacaklarıyla iki ayağının üzerinde durmaya çalışan yeni doğmuş bir tayı anımsatıyor, yelesi yerinde kuzguni saçları var. Leş gibi kokan, uyuz gibi kaşınan, az bir kumaş parçasının örttüğü bedeninde kemikleri sayılan, sadakatsiz, prensipsiz, gurur ve etikten habersiz, dengesiz, inkardan beslenen, evine dönmek istemeyen, zaten bir evi ve ailesi de kalmamış, “Hıristiyanlar ölüyor ben Hıristiyan değilim” diye işin içinden çıksa da, defalarca dininden dönüp defalarca günah çıkartan, yoklukta rahiplerin hayatlarını havale ettikleri ama hayatına girdi mi çıkmak bilmeyen, biraz yılışık, hayatta hep itilip kakılmış ama acı çekmekten ve ölmekten de çok korkan ve bu korkusundan dinine en kolay yoldan ihanet ederek kurtulan, enteresan bir kompozisyon çiziyor göründüğü her karede. Coğrafyaya yakıştıklarından mıdır nedir, yardımcı rollerdeki bütün Japon oyuncular harikalar yaratıyorlar. Kichijiro karakteri bu film için neyse ve ne kadar önemlise, yönetmenin New York Çeteleri’ndeki Daniel Day Lewis’in canlandırdığı Kasap Bill de o benim gözümde. -Efsaneler ölmez, şekil değiştirirler.- Bir filmin olmazsa olmazlarıdırlar.

Kichijiro tarafından ihanete uğrayacaklarını bildikleri halde çıktıkları yolda onları ilk karşılayıp kucaklayan, ruhlarını besledikleri için akşam yemeklerini onlara veren saf köy halkı oluyor. Saklanarak yaşayan bir halk var karşılarında. İnançlarını, sevgilerini bir yük yapmış taşıyorlar sırtlarında. Yüzlerinde ise bir maske. Andrew Garfield’ın canlandırdığı Rodrigues onların neden bu kadar çok acı çekmek zorunda kaldığını soruyor kendi kendine. Öte yandan gündüz kulübelerinde karanlıkta saklanarak yaşayan rahipler, geceleri yeraltında yaptıkları ayinlerde sessizce ve Latince dualar etmekten, köy halkının ruhlarının açıklarını paylaşmaktan, Hıristiyanlığın getirdiği sevgi ve haysiyeti kazandıklarını görmekten büyük bir haz duyuyorlar. Rodrigues bu yaşadıklarının hayatını anlamlı kıldığını düşünüyor. İlk defa hayvanlar gibi değil de, Tanrı’nın kulu gibi davranılan halka, bu zamana dek çekmiş oldukları acıların hiçlikle değil, kurtuluş ile sonlanacağı sözü verilmil olsa da, filmin ilerleyen dakikalarında bu vaadin gerçekleşmediğini görüyoruz. Bu dünyada mükafatlandırılabilineceğini düşünen ve hep fakir kalmış, ezilmiş köylü için umudun pırıltıları, akabinde yaşanan şiddet dolu dakikalarla siliniveriyor bir anda. Çünkü Hıristiyanlığın yasadışı kabul edildiği bu topraklarda er ya da geç deşifre oluyorlar. Yakalanan ve işkenceye maruz kalan köylüleri gözyaşları içinde uzaktan izleyen rahip için sorgulama aşaması başlıyor yavaş yavaş. Tanrı insanları test etmek için imtihan ederken, imtihanın neden bu kadar zor olduğunu, neden kendi kalbine baktığında onlara verdiği cevapların bu kadar zayıf göründüğünü soruyor. Kichijiro testi geçip işkence çekmeden ölmekten kurtulurken, diğer üç adam dalgalar ve tuzla imtihan oluyorlar. Tüm bu yaşananları uzaktan izleyen köylüler Tanrı’nın sessizliğine benzer bir sessizlik içinde ama saygıyla izliyorlar olan biteni. Rahip Rodrigues’se bunca acıya katlanan bu insanlara Tanrı’nın sessizliğini nasıl açıklayabileceğini düşünüyor keder içinde. Rahip Garupe ise bu insanların kendileri yüzünden ölümünü izlerken, kendi kaçışlarını içine sindiremiyor bir türlü.

downloadfile

images-5

downloadfile-1

Filmin ikinci yarısından itibaren Kichijiro tarafından İsa’nın onu otuz gümüş karşılığında Yahudilere satan havarisi Yahuda’nınkine benzer bir ihanetle Rodrigues’i Nagasaki yönetimine ispiyonluyor. Rodrigues’in kendi imtihanını ve akibetini izliyoruz bundan böyle. Hapsedildiği tahta bir kafesten Japon Hıristiyanlara yapılan işkenceyi dinlemek zorunda bırakılıyor. Bundan önce ara ara gördüğümüz engizisyoncu Inoue önemli bir yer teşkil etmeye başlıyor ve bu yaşananları Japonlar açısından değerlendirmemizi sağlıyor. Dört güzel karısı olan bir adamın hikayesini anlatıyor Inoue. Hepsi birbirini kıskanınca huzuru kaçan adam, dördünü de uzaklaştırıyor kendinden ve kaçırdığı huzuru tekrar yakalıyor. Bu hikayeyi Japonya’ya uyarladığında, dört güzel kadın olarak İspanya, Hollanda, Portekiz ve İngiltere’nin üstün gelmek adına sarayı yıktıklarını söylüyor. Bu yüzden Hıristiyanlığı kabul etmememiz gerekiyor diyor. Bundan sonra filmin en can alıcı ve akılcı diyaloglarına şahit oluyoruz Inoue ve Rodrigues arasında geçen. Neticedeyse dinlerini bir lanet değil, tehlike olarak gördüğünü itiraf ediyor. Bu noktadan bakıldığında iki tarafın da kendince haklı olduğunu görüyoruz. Misyonerler fersah fersah uzaktaki ülkelerinden geldikleri Japonya’da kaleyi içerden, iyilikle fethetmeye çalışırlarken, Japonlar hiç büyüklük taslamadan, özlerini bozup huzurlarını kaçıracak olan dinden öte onun temsilcilerine şüpheyle bakıp, kendi içlerinden Hıristiyanlığı seçen halkı asimile etmek için en ağır ve en yaratıcı işkence metotlarını kullanıyorlar. Sağ kalan misyonerleri de Japonlaştırıyorlar ellerinden geldiğince. Mezara giresiye kadar peşlerini bırakmıyorlar. Ondan sonrasını tek bilense Allah. Her zamanki gibi bu uğurda en çok acı çekenler zaten doğuştan fakir olan halk oluyor. Ölmek daha iyi, cennet buradan çok daha iyi, kimse aç ya da hasta değil orada, vergi ve ağır işler de yok diyen esir bir Japon Hıristiyan kızın sözlerine hak vermemek elde değil, yaşadıkları sefalete tanık oldukça. Öte yandan tüm gerçekliğiyle dönem ve bölge insanlarının ortak yazgısını sinemaya uyarlamayı başarmış, çok başarılı atmosfer, karakter ve kompozisyonlar yaratmalar ustası Scorsese imzalı senenin en iyi filmlerinden biri çıkıp gelmiş bulunuyor karşımıza. Bize düşense izlemekti hiç yorulmadan. Kadim uygarlıkların ve dinlerin gizli kalmış aşamalarını çok bilemesek de, değiştirilemez insan doğası üzerine çok şey söyleyen bir film var karşınızda, inancınızdan öte size sizi sorgulatacak olan.

downloadfile

images-7

 

LA LA LAND

images-2

LA LA LAND :

“Bu hikaye hayal kuran aptallara gelsin
  Her ne kadar çılgın görünseler de
  Bu hikaye kırılan kalplere gelsin
  Bu hikaye çıkardığımız karışıklığa gelsin.”

Ünlü müzikal tiyatro yönetmeni Bob Fosse, Moulin Rouge’u izleyebilseydi eğer, nihayet iyi bir müzikal izledim, artık huzur içinde ölebilirim diyecekti. Ama öldüğünde yıl 1987 idi. Moulin Rouge ise 2001’de çekildi. Aradan geçen yıllar içinde Chicago, Mamma Mia, Les Miserables dışında çok tatminkar işler çıkmadı bu dalda, benim açımdan, belleğimde kalan. Ta ki gencecik bir yönetmen La La Land diyene kadar. Bob Fosse, Azrail’i bir kerecik olsun daha oyalayıp, 2016’yı da görebilseydi eğer, bu son olmak suretiyle huzur içinde başını önce yastığa, sonra da musalla taşına koymak için yeterli nedene sahip olabilirdi-musalla dedim bir kere dönmeyi de düşünmüyorum. Damien Chazelle, Whiplash’ın üzerinden çok da zaman geçmemişken çok zor bir işin altından kalkabilmiş eline yüzüne bulaştırmadan. Deha böyle bir şey anlaşılan, ikide iki başarı hem de bu genç yaşta… Komedi müzikal dalında Altın Küreler’de aldığı en iyi film ödülünün yanında, yedi ödülle ayrılmış kendisi ve ekibi aynı geceden. Öte yandan Oscar yarışında “muazzam” Moonlight ve henüz izleyemediğim Manchester by the Sea olacaktır tahminim en yakın takipçileri ama iyi müzikal de öyle kolay kolay çıkmıyor ki. Dolayısıyla şaşayı seven Akademi açısından bakacak olursak, en iyi film dalında Oscar alacağına kesin gözüyle bakıyorum kendisine, şimdiden-haydi durma şaşırt beni Moonlight!- Moulin Rouge’dan sonra izlediğim en iyi müzikal La La Land. Üstelik bir yeniden yapım değil ve son derece özgün. Türü sevmeyenlerin bile karşı çıkamayacağı bir film var karşımızda. Can sıkmamak çok mu mühim diyenleriniz çıkacaktır aranızda ya da şöyle toplumsal gerçekçi bir müzikal olsun diyenleriniz. Demiyor musunuz? Yerim sizi. Müzikal bir süre sonra bayabilir, bayarsa iç geçirtir, iç geçiren kişi of’lar. Kimse of’layan bir izleyici görmek istemez sinema salonunda, özellikle de çok milyon dolarlık yatırım yapmış büyük büyük yapımcılar. Chazelle tüm bunlara geçit vermeyerek, dehasını çıkarmış ortaya. Ekip bir yere kadar. Yönetmen iyi olmazsa, ekip ne yapsın, şapkadan tavşan mı çıkarsın ara ara? Ciddi bir eleştiri okuyacağını sanarak bu şimdi ne yazmış diyen okuyucuya sözüm şudur benim de: “LALA” LAND, işte bu kadar. Hayal kuran bir aptal, kalbi kırık bir çılgın var karşınızda karışıklık çıkarma meraklısı olan. Ne sanmıştınız ki?

The Revenant’da yönetmen Inarritu’nun uzuun plan sekans sahnesini hatırladıysanız ve üzerine daha da iyisi gelmedi diyorsanız eğer, La La Land başlar başlamaz köprünün üzerinde yaşanan cümbüşlüsünün izahı yok gerçekten. Görüntü yönetmeni İsveç doğumlu Linus Sandgreen’e dikkat! Emmanuel Lubezki kadar başarılı bir iş çıkarmış 72 doğumlu yetenek. Köprünün üzerinde, trafikte, arabalarının içinde sıkışmış kalmış insanların geçmişte kalmış birkaç güzel anını düşünerek hayıflanmasına, hayallerine, hayal kırıklıklarına, yeni güne dair umutlarına ve salıverseler eğer içlerinde koşuşturup duran coşkun atların neler yapabileceğine tanıklık ediyoruz kısacık zaman zarfında. Konuşmaları bölen iphone melodileri, günümüz filmlerine yapılan atıflar ve geçmişle günümüz arasındaki tezatlıklar da olmasa, kendini kaptırmış izleyiciyi kolaylıkla müzikallerin parlak dönemlerinde geçtiğine inandırabilir kendini La La Land. Bu senenin en nostaljik filmidir kendisi. Kış mevsiminde başlayıp, beş yıl sonra yine bir kış mevsiminde biten, Casablanca başta olmak üzere bir çok filme göndermeler yapan, yıllar sonra karşılaştıklarında bir gülücüğü birbirinden esirgemeyen, severek ayrılanların anlatıldığı bir film olmuş aynı zamanda. Bir sürü acımasızlık, kötülük ve felaketler silsilesi dört bir yandan üzerimize yağarken, romantizmden nasibini almayı unutmuş bünyelere tatlı bir şurup gibi gelecektir La La Land ve evet hiçbir filmin adını bunca sıklıkla tekrarlamamıştım. “La La Land” “La La Land” “Lala Land”

rs-la-la-land-3d3a431a-8329-4539-b953-51e2d61a396c

Sebastian rolündeki Ryan Gosling caz müziğine tutkun bir piyanisti canlandırıyor. Değerinden az ve ufak işlere gidiyor para kazanmak uğruna. Restoranlarda yemek müziği çalıyor çatal bıçak sesleri arasında. Aynı zamanda müzmin, çekingen ve yalnız bir bekar ve tutkusu yüzünden kadınları ikinci plana itmiş; ta ki oyuncu olmak için eleme eleme dolaşan, Warner Stüdyoları’nın içindeki kahve dükkanında çalışan, Hollywood partilerinde ona asılan ya da bilgiçlik taslayan erkeklerden yaka silkmiş Mia’yla karşılaşana dek. İkisi de duyarlı kişiliklere sahipler, Sebastian’sa biraz daha fazla duyarlı. Mia oyuncu olmak için gelmiş Los Angeles’a, O.C. ve Tehlikeli Düşünceler’in elemelerine katılmak için burada ve geride yarım bıraktığı hukuk fakültesi var. Pişmanlığını dile getirse de, oyuncu olabilmek için tırmalıyor bir yandan da deyim yerindeyse. Greg, ona bu ve benzer konularda defalarca yol gösteriyor daha sağduyulu olduğundan. Kendi yazmış olduğu oyunda oynamasına vesile oluyor, “yaz” diyor ona ve Mia ondan ve oyunculuk hayalinden tam vazgeçtiğinde devam etmesini sağlıyor peşinden giderek. Son bir kez elemelere katılmasını sağlıyor. Ve ona caz müziğini sevdiriyor, ilk tanıştıklarında Mia nefret ediyorum dese de. Cazın tarihini, içeriğini, nereden geldiğini anlatıyor. New Orleans’da ucuz bir otelde, beş farklı dil konuşan ama birbirleriyle konuşamayan insanların sırf iletişime geçebilmek için keşfettikleri bir yöntem olarak doğmuş bir tarihte. Sebastian dünyanın bu ölmeye yüz tutmuş müziğini sahipleniyor tutkuyla. Ben varken, buna müsaade etmem diyor. Kendi kulübünü kurarak ne isterse çalması en büyük arzusu genç adamın. Fakat hayat laftan anlamıyor ve bu mutlu beraberliğin çatırdamasına neden olacak ve melodrama yol açacak olaylar silsilesinin tohumları hızla ekiliyor, kader ağlarını örüyor. Sebastian şöhreti yakalıyor ve dolayısıyla parayı da. Kayıt yapmak için müzisyeni olduğu caz hariç her şey çalan grupla diyar diyar geziyor deyim yerindeyse. Mia ise tek başına oyun yazıyor; sergileyebilmek için de bir tiyatro salonu kiralıyor. Bir avuç izleyiciye-ki onlar da arkadaşı-karşı oynuyor ilk gece ve bir fiyasko olarak görüyor sahne performansını. Kaç yaşında olursa olsun, dışarıdan gelen ve kendini kabul ettirmeye çalışan bireyin bir yerde tutunabilmesinin, ismini duyurabilmesinin ne kadar güç olduğunu görüyoruz Mia’nın çırpınışlarını izlerken. Sırf bu yüzden içerliyor Sebastian’a. O çabalayıp dururken, Sebastian’ın ayağına geliyor çoğu şey. Son gittiği seçmelerde filmin başında Sebastian’a anlattığı oyuncu olma hevesinin ilham kaynağı olarak gösterdiği halasının hüzünlü hikayesini anlatıyor: “Biraz delilik bir anahtar gibidir, Bize görmek için yeni renkler verir.” Sanat çok akıllı işi değil diyor Mia alınan riskler de göz önüne alındığında ve haklı da.

images-3

Ryan Gosling’in seslendirdiği “City of Stars”, film bittiğinde de dolanacaktır dilinize, tıpkı benimkine dolandığı gibi. La La Land’de ayrıca bizim onu ilk gördüğümüzdeki keşiş hayatına devam eder buluyoruz Sebastian’ı yıllar sonra. Hep hüzünlü, yalnız ve caza tutkusunu kaybetmemiş olarak. Altın Küre ödül töreninde Cecil B. DeMille ödülünü almak üzere sahneye çıkan Meryl Streep’in dediği gibi tüm Kanadalılar kadar kibar olan aktör gösterişten uzak ama içten bir oyunculuk sergiliyor. İçe kapanık bir karakteri süssüz püssüz oynuyor. Emma Stone’a gelince o da hiç tecrübesi olmamasına rağmen seslendirdiği şarkıların hiçbirinin altında ezilmiyor ve duygularını vücut dilini kullanmasına gerek kalmadan, sadece gözleriyle ifade edebiliyor. Yemek masasında Sebastian’la atıştıktan sonraki hayal kırıklığını daha iyi ifade edebilecek bir yol olabileceğini düşünemiyor insan. Ryan Gosling’in performansının, Emma Stone’unkinin yanında ezildiğini düşünenler içinse Hollywood manzarası arkalarında Fred Astaire-Ginger Rogers’a bir saygı duruşu niteliğideki danslarını izlerken birbirlerini ne kadar iyi tamamladıklarını görmek yetiyor. Filmin sonunda Mia’dan Mia Dolan doğarken, Sebastian, Sebastian olarak kalıyor. Bir filmi unutulmaz kılan sahnelerle yaşar filmler ve La La Land’de bunlardan pek çoğu varolmasına rağmen tek kalemde açıklamak gerekirse tamamiyle eksiksiz ve kusursuz bir müzikal olması en büyük artısı. Hayatınızdan çalacak bundan iyi, bundan keyifli bir iki saatiniz daha olmayacaktır inanın. Muhakkak izlenmeli, özellikle de buruk veda sahnesi ve olasılıklar üzerinden dönen dünyanın bir başka seferde nasıl bir hal alabileceğini göstermesi açısından çok çok önemli.

“Louis Armstrong sadece ona verilen parçaları çalabilirdi ama o tarihe geçti.” Sebastian

la_la_land_ryan_gosling

FENCES – ÇİTLER

images-7

FENCES – ÇİTLER :

“Bazı insanlar insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içerde tutmak için.” Bono

“Sen hala bir hiç’i kovalıyorsun. Hayat sana bir şey sunmaz. Sen kendin kazanırsın.” Troy Maxson

“En az ihtiyacı olan hep daha şanslı oluyor.” Rose Maxson

”Bir tohum ektim, izledim ve dua ettim. Çiçeklensin diye bekledim. On sekiz yıl sonra anladım ki toprak kayalık ve kıraç. O tohum hiç çiçek açmayacak.” Rose Maxson

Fences, aynı zamanda Oscar’lı oyuncu Denzel Washington’ın yönetmenliğini yapmış olduğu üçüncü uzun metraj çalışması. Filmin uyarlanmış olduğu Tony ödüllü oyunun senaryo yazarı Tony Kushner’ın adı sadece yürütücü(tamam tamam idari) yapımcı olarak geçmekle beraber, biraz da 2005 yılında aramızdan ayrılmış olan siyahi yazar “August Wilson”ı onurlandırmak adına bu şekilde düşünülmüş anlaşılan. Pittsburgh doğumlu yazar ise daha önce yine beyazperdeye uyarlanmış olan “Piyano Dersleri”nden sonra “Çitler” ile de drama dalında iki defa Pulitzer ödülüne layık görülmüş; başka başka oyunlarıyla kazanmış olduğu daha da birçok ödülün yanında. Ölümü “Siyahi Amerika’nın Tiyatrosunun Şairi 60 yaşında öldü” başlığı altında duyurulmuş yazılı basında. Hayat hikayesine vakıf olduğunuzda oyunlarındaki paralellikler çıkıveriyor karşınıza. Alman asıllı, beyaz, fırıncı, çok içen, sinirli mizaca sahip bir baba ve Afro-Amerikalı bir annenin altı çocuğundan biri olarak gelmiş dünyaya. Irkçı yaklaşımlar yüzünden yarım bıraktığı eğitimini kendi başına kütüphanelerde geçirdiği saatlerle doldurmuş kolaylıkla. Yirmi yaşında şair olmaya karar vererek “Black Power” hareketinden esinlenip 1968 yılında bir grup şair arkadaşıyla birlikte bir tiyatro atölyesi ve sanat galerisi kurmuşlar. Hiç tecrübesi olmamasına rağmen hem reji yapmış hem de aktör olarak rol almış. Wilson 1999 yılında verdiği bir röportajda en çok etkisi altında kaldığı 4B’den bahsediyor. İlki ve en önemlisi olan Blues, Jose Luis Borges, oyun yazarı Amiri Baraka ve dördüncü olarak ressam Romare Bearden. İki B daha ekliyor bu harikulade dörtlüye; her ikisi de Afro-Amerikalı olan yazarlar Ed Bullins ve James Baldwin. Hollywood 1990 yılında Fences’ı filme çekmek istediğinde, yazar, siyahi yönetmen konusunda diretiyor ve proje ancak 26 yıl sonra tıpkı istediği gibi siyahi bir yönetmenin elinde hayata geçiriliyor. Üstelik Broadway’de sergilenen oyunun tüm kadrosu olduğu gibi yer alıyor filmde.  Ve biliyorum ki filmin yönetmenindense, yazarı Wilson’la neden bu kadar uğraştığımı düşünmektesiniz ama neticesinde bu bir oyun uyarlaması ve filmi izlerken, film yönetmenindir ilkesinden uzaklaşıyor insan oyuncuların her zerresiyle oynadığı sahneleri izledikçe. En iyi yardımcı kadın oyuncu dalında almış olduğu Altın Küre ve olası Oscar’ını sonuna kadar hak ediyor Viola Davis. Yüz olarak binlercesini bulabileceğiniz bir rolde, akıl almaz bir performansla çıkıyor izleyicinin karşısına. Bu senenin Isabelle Huppert’le birlikte farklı çizgilerde, eline su dökülemez performanslarını sergilemiş oluyorlar benim gözümde. Gene yönetmeni es geçtiğimi düşünebilirsiniz ama Paul Verhoeven ve Denzel Washington olmasaydı da ne “Elle” ne de “Fences” olacaktı ve ikisi de birbirinden farklı kulvarlarda, apayrı dertleri olan ama çok güçlü filmler olarak kaldılar akıllarda.

downloadfile-1

Bir çöp kamyonunun arkasında bir yandan işlerini yaparken, gevezelik etmekten vazgeçemeyen iki adamdan daha geveze ve daha siyah görüneni çöp arabasının şoförlüğüne terfi olmak peşinde anlatıyor da anlatıyor filmin başladığı ilk anlardan itibaren. Hep beyazların şoför, kendilerininse çöp toplayıcısı olmasından yakınıyor. Beyazların araba sürme yeteneklerinin daha üstün olmadığını söylüyor. Olayların geçtiği yer ve zaman Ellilerin Kuzey Amerika’sında açık açık belirtilmese de Pittsburgh’daki bir evin çitleele çevrili arka bahçesi çoğunlukla. Troy Maxson rolündeki Denzel Washington ellilerinde, on bir kardeşli bir aileden gelen, okuma yazması olmayan, anlamadığı her şeye şeytan diyen, cebindeki son kuruşa, terinin son damlasına kadar ailesi için çalışan, sorumluluk sahibi, hayat dolu, zaman zaman direncini kıran yukarıdakiyle restleşip duran, deyim yerindeyse hodri meydan diyen, elinden geldiğince çapkın, gelmezse de çevresindeki tüm kadınlara karşı ilgili olmakla yetinmesini bilen, çilekeş karısının üzerine Floridalı bir gülü koklamaya başlamasının üzerinden uzunca bir süre geçmiş, şişeden cin içmeyi seven, arka bahçede gevezelik etmeyi seven, bir zamanlar Zenci liginde beyzbol oynamış, uzunca bir süre de hırsızlık suçu işlerken kazara adam öldürmekten girdiği hapishanede devam etmiş olduğu kariyeri dönemin ırksal engellerinden ötürü yüksek lige geçip iyi para yapmasını engellenmiş bir adam rolüyle çıkıyor karşımıza. İsyankar ruhlu Troy’un on sekiz yıllık karısı Rose, iki oğlu, Japonlarla savaşırken aldığı yara sonucunda kafasının bir miktarına yerleştirilmiş metal tabakayla yaşayan savaş gazisi kardeşi Gabe ve tek dostu, kendisi gibi çöpçü arkadaşı Bono’nun yıllara yayılı ilişkilerini izliyoruz film boyunca. Oturdukları evi devletin Gabe’e vermiş olduğu 3000 dolar sayesinde alabilmişler zamanında. Büyük oğlu Lyons babasız bir çocukluk geçirmiş, grubuyla beraber bir barda müzik yapıyor ama babasından on dolar borç isteyişinden anlaşıldığı üzere meteliğe kurşun atıyor, üstelik evli, sabah yataktan kalkma ve dünyanın bir parçası olma nedeni olan müzik dışında başka bir iş yapmaya da niyeti yok. Babası onu çöpçü olarak işe aldırabileceğini söylediğinde kimsenin ayak işini yapmak istemediğini söylüyor. Küçük oğlu Cory ise ergenlik çağında ve kendisiyle zıtlaşan babasıyla miktarınca zıtlaşıp duruyor hemen hemen her konuda. Oğlan beyzbol oynamak istiyor. Babası ise bütün kapıları kapatıyor ona. İstiyor ki oğlu kendi parasını kazansın. Meslek sahibi olsun. Kendisi gibi çöpçü olmasın. Ona kendi hayatından hiçbir şey dilemiyor. Beyazların onun önünü kapatacağını düşünüyor. Kısacası oğlu babası gibi olmak istedikçe, babası kendi gibi olmasın diye paralanıyor-bu ne yaman çelişki ve bu uğurda onu karşısına almayı göze alıyor hiç sakınmadan. Hep bahsettiği babasına dönüşüyor zamanla Troy. Bu cahil ve kaba saba adamın filmin sonunda ancak anlıyoruz oğluna yaptığı büyük iyiliğin boyutunu. Belki hayallerini gerçekleştiremiyor genç oğlan ama dönemin koşullarında bir hayalin kaçta kaçının gerçek olabileceğini bilmeden o hayalin peşinde koşturmanın gereksizliği karşısında bir meslek sahibi olmuş olarak çıkıyor karşımıza Cory. Babasından ve duyduğu sevgisizlikten ötürü orduya yazılmaya karar veriyor bir anda. Babası bilerek ya da değil bir asker olarak yetiştirmiş onu içten içe. ”Yemek var mı, var. Başının üzerinde bir çatı var mı, var. Sırtında giysi var mı, var.” Yıllar sonra baba evine döndüğünde abisinin hayatının daha kötüye gitmiş olduğunu ve üç yıl hapis yattığını öğreniyoruz. Devletin içinde kalıp erken emekli olmasını öğütlüyor ona abisi, burada bir şey yok derken. Hala çalıyor ve hala sabahları yataktan kalkmak için tek ”bir” nedeni var. Orada kalsa nasıl bir hayatı olacağını bilemediğimizden babasının ona büyük iyilik ettiğini görüyoruz. JFK ve Martin Luther King resimlerini görüyor Cory evin duvarlarında. İnsanın içi sızlar ya bazen, konu itibariyle insanın içini sızlatan çok anlar saklıyor içinde “Fences”. Biraz geveze başlayıp, öyle devam etse de izlemezseniz çok şeyler kaçıracağınız bir baba oğul, karı koca ilişkileri ekseninde yaşamın kendisi anlatılıyor tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla. Max’in dediği gibi hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor belki de aynı acımasızlığıyla. İnsanları oldukları gibi kabul eden bir başka isimse Max’in bu hayattaki tek dostu olan Bono. Hapishanede başlayan arkadaşlıkları biri ötekini ölmek suretiyle geride bırakana dek devam edecek türden. Bono onunla tanıştığı ilk andan itibaren, bu adamın yanında kalayım, beni bir yerlere götürür demiş kendince. Çok şey öğrenmiş Max’i izlerken. Hayata karşı durup direnmek, iyiyi kötüden ayırdetmek, aynı hataları yapmamak gibi. İyi bir baba olarak bir şeyleri düzeltme şansı hiç olmamış Bono’nun, on altı yıllık evliliğinden hiç çocuğu olmayınca. Bu yüzden de daha neşeli, daha kalabalık olan Max’lerin evinde uzun saatler geçiriyor gevezelikle her bulduğu fırsatta. Arkadaşının bir başka kadınla olan ilişkisini öğrendiğinde, Rose kırılmasın, yuvaları dağılmasın diye uyarıyor hemen arkadaşını. Max şoförlüğe terfi ettiğinde de, aralarına mesafe giriyor iki arkadaşın. Ama yine de birbirlerinden havadis alabilmişler eşleri sayesinde. İkisi de yalnızlık çekmiş bu dönemde. Ama en çok Max yalnız kalmış şoför koltuğunda, çöp kamyonunun arkasında beraber geçirdiği günler göz önüne alındığında.

maxresdefault

downloadfile

On sekiz yıllık evlilikleri boyunca kocasına sadık kalmış Rose Lee. O yüzden onun ihanetini duyar duymaz dizlerinin bağı çözülüyor. Halbuki asıl yıkımı kocası altı aylık zaman zarfında eve gelmediğinde yaşıyor. Yaşamının merkezine oturttuğu kocasının yokluğuna dayanmak çok daha zor onun için. Her şeyi sineye çekiyor vefakar ve cefakar bir eş olarak. İhaneti ilk duyduğundaki siteminin zerresi kalmıyor yıllar sonra. Kendi tercihlerini yaşadığını biliyor çünkü artık. Kendini biliyor bundan böyle artık. Çevresindeki herkes gibi iyi anıyor o da eşini. Evini hem heybetiyle, hem neşesiyle dolduran, daha ilk gördüğünde çocuk sahibi olabilirim dediği, ona tek isteği olan içinde şarkılar söyleyebileceği bir ev veren Max’in hayatını her şeyiyle sahiplenen Rose Lee yaşamın ona sunduğu seçeneği kendi iradesiyle kabul etmiş. İsteklerini, hayallerini, ihtiyaçlarını bir kenara atıp Max’in içine gömmüş. Max kadar boğulmamış hiçbir zaman. O sorumluluklarından bıkmış, kendisiyle ilgili bir başka seçenek sunan bir kadının kollarında teselli ararken, izleyiciler olarak sizler Rose gibi bir kadına bunlar yapılır mıydı diye homurdanırken, üzerindeki bütün sorumluluklardan ve baskıdan uzaklaşarak farklı bir adam olabilmeyi, çatıyı nasıl tamir edeceğini, faturaları nasıl ödeyeceğini düşünmekten kurtulmak için çırpınan bir adam duruyor orada, bir evin arka bahçesinde, tam da tıpkı bir hapishanenin çevresini sarıyormuşçasına dış dünyayla aralarına yüksek bir duvar ören çitlerin önünde.

25fences-history1-articlelarge
August Wilson

downloadfile-2

A MAN CALLED OVE – OVE ADINDA BİR ADAM

thumbnail_24780

A MAN CALLED OVE :

“Bizim zamanımız daha iyiydi. İnsanlar ilkeleri için mücadele ederdi.” Ove

“Bazı insanlar kaderin kendi aptallığımızın sonucu olduğunu söyler. Ben de benim kaderimi değiştirenin komşularımın aptallığı olduğunu söyleyebilirim.” Ove

“Beni iyi dinle. İki tane çocuğun var. Yakında üçüncüyü çıkaracaksın. Buraya İran’dan gelmişsin, savaştan ya da ne halttan kaçtıysan. Yeni bir dil öğrenmişsin, eğitim almışsın ve geçinebiliyorsun. İşe yaramazın tekiyle evlisin. Lanet arabayı da öğrenebilirsin. Beyin ameliyatı değil ya.”

2015 yılı İsveç yapımı, Fredrick Backman’ın aynı adlı kitabından uyarlama, olası Oscar adayı, aynı zamanda önümüzdeki günlerde dağıtılacak olan Altın Küre’lerde yabancı dilde çekilmiş beş yabancı aday filmin arasında kendine has tarzıyla öne çıkabileceğinden, fakat olası adaylıkların tümünü izleme şansını elde edemediğimden aday olma ihtimali üzerine yorum yapamayacağım, ama tıpkı filmin süresi gibi uzun uzun ve sindire sindire anlatacağım; bir çok sebepten ötürü de çok beğendiğim bir film oldu “Ove Adında Bir Adam”ın filmi. Elli dokuz yaşında, beyaz yakalılara gıcık, kocaman gövdesinin içine hem mecazi hem de gerçek anlamda her geçen gün büyümekte olan bir kalp sığdırmış, çocuksuz dul, hem huysuz, hem asabi, gergin bir yay gibi hareket eden, bir başına yaşayan, detaycı ve kuralcı, markette kuyruk sırasını önemseyen ve yüksek oktav sesiyle her yanlışlığa itiraz eden, elinde kuponu, bir buket çiçeği elli krondan değil, kuponda belirtilen fiyat üzerinden yani otuz beş krondan almak için söylenen ama kasiyer oralı olmayınca, yetkili de bulamayınca en nihayet iki demeti yetmiş krondan almanın daha hesaplı olduğu fikrinden yola çıkarak eşi Sonja’nın mezarı başına bırakan Ove’nin, karısının mezarıyla konuşmasında ona iki bukete alışma sakın, her zaman olmaz deyişine tanıklık ediyoruz filmin ilk saniyelerinde daha. Dakikalar geçtikçe de Ove’nin gündelik hayatının detayları dökülüyor birer birer. Oturduğu siteyi titizlikle denetliyor her sabah, bir bekçi gibi. Asayişi sağlıyor, jandarma gibi. Siteye giren arabaların önünde trafik polisi gibi duruyor, dimdik. Giren geri geri çıkmak mecburiyetinde kalıyor. Park yerine yanlış ya da eğri park edenleri hiç affetmiyor. Geri dönüşüm kutularından içinde yalnızca camların olanını açıp, bir kavanozun kapağını metal kutusuna atıyor işe yaramaz diye. Yolda bulduğu fırlatılıp atılmış izmaritin boyutundan yabancıların kime geldiğinin izini sürüyor, burnu iyi koku alan bir av köpeği gibi. Yürüyüşe çıkan köpekli kadını tehdit ediyor her fırsatta. Bir Chihuahua olan köpeği gözleri olan bir çift kışlık siyah bota benzetiyor. Püsküllüyü paspas yapmakla, püsküllüyü deri yapmakla, son olarak da çitlerine işerse eğer elektrik vermekle tehdit ediyor.

images-4

Diplomalı bir mühendis olan Ove tam kırk üç yıldır babasının çalıştığı iş yerinde çalışmış bugüne kadar. Ne zaman ki işvereni olan yeni nesil iki zibidi kendisini çağırıp, resmi eğitim kursu adı altında her yere yayılan dijital teknoloji yüzünden, onu emekli etmek isteyip de söyleyemediklerinde, Ove ben kendim giderim diyor en kestirme yoldan. Emeklilik hediyesi olarak kendisine sunulan ve al da mezarını kaz derin derin bundan böyle dedirten siyah ve çelikten kazmayı ise kabul etmiyor. Karısı ölen, işi biten, evinde yalnız olan Ove türlü çeşitli yollarla intiharı deniyor sırayla. Kendini asmak, egzoz gazına bulanarak boğulmak ve en nihayet tüfekle kendini çenesinden vurmak suretiyle başvurduğu çareler yetersiz kalıyor ve ölüm meleği henüz ayaklarına dolanmamış olan adam “diğerleri” tarafından engelleniyor her defasında. Bir adamın kendini öldürmesinin öyle kolay olmayışına tanıklık ediyoruz, o bunu çok istese de. Kah konsantresini bozuyor komşuları dışarıdan gürültüleriyle, kah aldığı ip çürük çıkıyor, hiç olmadı kapısını çalıyorlar kendi dertlerine çare olsun diye. İnsan insanı kurtarıyor işte bazen böyle, kimi zaman öldürse de. Zehirlesek ve zehirlensek de karşılıklı, panzehir oluyoruz işte bazen böyle. Hayat işte.

images-5

Filmde, Ove’nin sonradan sonradan kabullendiği İran asıllı Parvaneh, iki kızı, karnındaki bir üçüncüsü ve şapşal kocasıyla giriyor hayatına. Yeni taşındıkları karşı evden bir sürü eksikleri için gelip gidip kapısını çalmak mecburiyetinde kalıyorlar sık sık, çoluk çocuk. Birinin daima ve yakınlarında bir evde olması fikri güven veriyor onlara. Kızlar yavaş yavaş fethediyorlar Ove’yi dede dede diye. Parvaneh ise dostluk anlamında karısının boşluğunu dolduruyor. Yaşama nedeni oluyorlar birbirleri için. Ove karısından kalma kıyafetlerin kokusunu içine çekerek yaşıyor yoksa yalnız kaldığında. Hala daha. Evin her köşesinde onun izi var. Ondan sonra doğru düzgün yemek yapmadığı anlaşılıyor bomboş buzdolabından. O yüzden Parvaneh’in safranlı pilavlarını yiyor afiyetle. Gülümsemesini, pozitif enerisini, iyi niyetini de kabul ediyor memnuniyetle. Ove’yi seven bir kadın bulunuyor her zaman.

Hayatı boyunca edindiği tek arkadaşı olan Rune ise şimdi tekerlekli iskemlede ve felçli olduğundan konuşamıyor. Karısı kaloriferini tamir etmesini istediğinde, çare olarak çift battaniye fikrini öne sürüyor Ove. Rune’nin tombik oğlu, Parvaneh’e babasıyla aralarındaki küslüğün nedenini anlatıyor kısaca: Bir zamanlar Ove yönetim kurulu başkanı iken, herkes Rune’ye oy verince alınıyor Ove, fakat aralarındaki gerginliğin asıl sebebi seçtikleri araba markalarından ve modellerini yarıştırmalarından çıkıyor. Ove milli arabaları olan Saab’ın iflah olmaz bir tutkunu ve bu tutkusu babasından kaynaklı. Rune ise Volvo’cu. Habire modellerini ve renklerini değiştirerek arabalarını yarıştırıyorlar gençliklerinde. Ne zaman ki Rune bir BMW ile çıkıyor karşısına, Ove umudu kesiyor ondan. İhanete uğramış hissediyor bir bakıma. Dayanamayan Rune ise “Bir insan hayatı boyunca Volvo sürebilir mi?” diyor ona. Evet sürebilir diyorum ben de cevap olarak. Ove gibi bir adam sürebilir ama herkes süremeyebilir mesela. Sıkılabilir insan milli arabadan, bıkabilir o insan milli damattan, milli içkiden, milli servetten, milli olan ne varsa her şeyden.

Gençler onun garip bir adam olduğunu düşünüyor ve çekinerek yaklaşıyorlar. Aynı zamanda Sonja’nın bir öğrencisi olan postacı çocuğun arkadaşı Mirsad’ın gözündeki sürmeyi görünce ibne misin sen diyor lafı hiç dolandırmadan. Evet diyor Mirsad tüm cesaretiyle. Çocuğun alınabileceğini düşünen Parvanez’in telaşı boşa çıkıyor. Yıllar sürse aşamayacakları mesafeyi aşmış oluyor bir anda bu vesileyle. Cinsel kimliğini saklayan ve evinde bile sorun yaşayan çocuk, başı ilk sıkıştığında Ove’nin kapısını çalıyor. Bir süre onun evinde kalıyor. Mutfağında yemek pişiriyor Sonja’dan sonra ilk defa. Başta garipsediği bu durumu kabulleniyor Ove bir süre sonra. İnsan insana alışıyor her şekilde. Bizde olsa ibne der döverler bir bahaneyle. Orası İsveç, burası Türkiye. Medeniyet dediğin böyle bir şey herhalde. Homofobiden uzak durmak gerek her şekilde kimin çocuğu ne olur bilinemez ki ileride. Kınadıkların ya bir gün seni bulursa oturduğun yerde? Nasıl bakarsın sonra muhafazakâr çevrenin yüzüne?

Ove’nin nasıl bu kadar rijit, neden bu kadar sinirli olduğunun ipuçları geliyor yavaş yavaş geçmişe döndükçe. Annesini kaybetmiş çocukken. Babası hüznünü göstermeyi sevmeyen bir adammış. Ove de öyle. Zaten babası nasılsa, Ove de öyle. Çocukluğunda babası bir kez ona sarıldığında, Ove yatana kadar sarılıyor babasına bırakmamacasına. Hayatındaki tek dostu olmuş babası. Onun zevkleri kendi zevkleri olmuş, onun çalıştığı yerde sürdürmüş iş hayatını kaldığı yerden. Ev ve araba hobisi, Saab tutkusu da babasından. El becerisi, ev becerisi de öyle. Alışkanlıklarından bu yüzden vazgeçemiyor belki de. Bir şekilde babasının kaderini ve kederini paylaşmış hayatı boyunca. Hep dürüst bir hayat yaşadığından, haksızlığa tahammül edemeyişi. Sesini ilk yükselten, mağdura ilk koşan o oluyor insanlığın bitti dendiği yerde. Rune’nin yaşadıklarının bir başka türlüsünü yaşayan ve ondan çok daha uzun bir süre boyunca tekerlekli iskemleye bağımlı olan Sonja’nın yaşadıklarının kendi hatası olduğunu düşünmüş. Ömrünün son günlerini, kanserle beraber savaşarak geçirmişler. Sonja doğuştan gelen iyimser mizacı ve okuma aşkıyla tutunabilmiş hayata. Ya ölürüz ya yaşarız diyor ona bir gün aniden ve onlar yaşamayı seçiyorlar beraber. Ove ise bir dönem karanlıklara gömülmüş. Herkesi yok etmek isteğiyle yanıp tutuşmuş; otobüs şirketini, şoförü, üzüm bağlarını ve tur firmasının da dahil olduğu kalabalık bir listesi varmış. Bu uğurda mektuplar yazmış durmuş hem İspanyol hem İsveç hükümetine ama kimseler umursamamış onu bir kez olsun bile. Yatağından tekerlekli sandalyesine geçişi tek başına yapamayan engelli bir annenin kızı olarak bu ülkede yaşanabilecek bütün engelleri bizzat yaşamış olmakla beraber, tek bildiğim bir şey bilmediğimdir ve bildiğim tek şey de hepimizin ”potansiyel engelli” olma ihtimali bu kadar yüksek olan bir ülkede kelle koltukta yaşamaya çalıştığımızdır.

images-2

Tekrar Sonja’ya dönecek olursak eğer en nihayet mezun olduğunda başvurduğu işlerden hep olumsuz yanıtlar almış durmuş o dönem zarfında. Çünkü okulların giriş çıkışları o dönemlerde engellilere göre değilmiş. Rune yaşadığı acısını ilk defasında içinden gelen manevi bir güce dönüştürüp, sırf karısı tekerlekli iskemlesiyle rahatça yemek yapabilsin diye mutfak dolaplarını boyuna göre ayarlamıştı-Ikea’nın İsveç’ten çıkıp markalaşmasının altında bu doğuştan yatkınlık olabilir, olmayadabilir-. İkinci büyük güç ise bir gün karanlıkta, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında Sonja için bir rampa yapmak için gelmiş. Böylelikle ancak, Sonja işe başlayabilmiş aynı okuldaki görevine gelecek günlerde. Bir kez kaybettiği ve bir daha da hiç sahip olamayacağı çocuk için hep iyi şeylerin mücadelesini vermiş Sonja. Dünya her zaman kötüye dönmez, bazen ve bir gün gelir, iyilik de kazanır elbet.

 

SAUL’UN OĞLU / SAUL FiA

 

images-161

SAUL’UN OĞLU / SAUL FiA

İkiniz yüzünden öleceğiz.
Saul : (Biz) Zaten ölüyüz.

Yaşayanları bir ölü uğruna terk ettin.

Çok geç kaldığım bir film Saul’un Oğlu. Bu senenin en iyilerinden ve hepsinden öte bir ilk film, Laszlo Nemes’e ait. Belki de yüzlerce kez işlenmiş İkinci Dünya Savaşı merkezli, Nazi zulmünü ve toplama kamplarında yaşanan dehşet ve vahşeti tüm çıplaklığıyla, bu sefer de bir Macar yahudisinin çaresizliğinin yüzü ve omuzları üzerinden anlatıyor yönetmen. Tüm bu yaşananlar 1944 yılında Auschwitz, Birkenau’da geçiyor, Nazi Almanyası’nda kurulmuş olan en büyük toplama, zorunlu çalışma ve imha kampında. 7005 numaralı Saul Auslander, Naziler tarafından kötünün iyisi demeye bin şahit bir durum için seçilmiş bir Sonderkommando yani bir sır taşıyan. Sonderkommandoları diğer Yahudilerden ayırmak için ceketlerinin sırtına kırmızı boyayla birer çarpı işareti koyarak damgalamışlar, tıpkı zamanında evlerine yaptıkları gibi. Toplama kamplarındaki cesetleri toplayıp temizlik yapan bu mahkum işçiler, kampta kalan esirlerden ayrı yerlerde tutulup, güç gerektiren bir iş yaptıkları için bir kap da olsa yemekle besleniyor, birkaç ay sonra da öldürülüyorlar. Mevsimlik işçileri anımsatıyor bu halleri. Hayat sigortaları yok. Yaşamak için daha çok gayret etmek mecburiyetinde kalıp, bir sürü zulmün canlı şahidi olduktan sonra, aynı anda hem suça ortak olup hem de öldürülüyorlar neticesinde. Sessiz birer tanığa dönüştürülmek üzere kamplara getirilen Yahudileri soyup, gaz odalarına kapatıyorlar. Onlar içeride kan kusup bağırırken, üstlerini arıyorlar teker teker altın ve kıymetli eşyalar bulmak için. Sonra da izleri yok ediyorlar, kanları ovuyorlar yerlerdeki ellerinde tahta fırçalarla, çırılçıplak cesetleri taşıyorlar kollarından bacaklarından tutup sürüye sürüye o aynı fırınlara atıp yakmak için ve nihayet kalan külleri yani insanlardan geriye kalan külleri karıyorlar küreklerle, tüm delilleri yok etmek için. İsimsizler ordusu yatıyor boylu boyunca ve küle çamura dönüşüyorlar kısa sürede. İşte Saul’un hikayesi de burada başlıyor. Çevresinde yaşanan trajediden ayırıyor onu bu özel durum. Kendisinin olmayan bir oğlun cesedi için bir rabbi yani Musevi din adamı bulup, Kaddiş okumasını sağlamak ve onbinlercesi gibi yakılarak değil, gömülmesini sağlamak hayatının amacı oluyor. Olmayan sesler duyuyor, onu tanıyanlar senin oğlun yok ki diyorlar. Fıdıltılar bıtakmıyor peşini. Ayaktaki bir ölüye dönmüş Saul’un tutunduğu dal önce peşine düştüğü, sonra beraber koştuğu çuvala sarılı bu ceset oluyor. Sanki o dal koparsa orada o da onunla ölecek. Hem kendinin, hem başkalarının hayatını tehlikeye atmaktan çekinmiyor bu uğurda ve zaten yaşayan birer ölü olduklarını söylüyor. O kamplardan sağ kurtulmak mümkün olsa da, tüm bu yaşananların izleri silinmeyecek elbette.

images-139

Hareketli kamera bir sis perdesini aralıyor ve Saul’un yüzü netleşiyor ve bundan sonra arka planda ne yaşanırsa yaşansın hepsi flu kalıyor. Saul’da bu yaşananları flu görüyor çünkü. Sadece ona verilen görevi yerine getiriyor yoksa dayanamayacak ya da kendini öldürtecek belki de. Bir makineymişçesine hareket ediyor. Bakıyor ama görmüyor. Herşey, herkes bulanık etrafındaki. Ve yüz, aktör Geza Röhrig’in yüzü çok şey anlatıyor. Kimi ifadeleri insanın içine işliyor, anları unutulmaz kılıyor. Çaresizliği, aşağılanmayı, şefkati, umudu ve öfkeyi görebilmeniz mümkün bu yüzde.

images-244

Kanın, ırkın, tarihin, ataların yanıbaşında ölüyorlar ve sen onların ölüm çığlıklarını dinliyorsun kapının arkasından. Aralarından bir tanesi kurtuluyor ve bu bir oğul, senin olmayan ve asla sahip olamayacağın bir oğul bu. Alman doktor kalan cılız nefesini alıyor ciğerlerindeki ve uzaktan çaresizce izliyor Saul. Çaresizliğe bir ağıt bu film. Kelimelere değil, bir adamın hazin çırpınışına bel bağlıyor. Anlayışlı bir doktor buluyor, kendisi gibi tutsak olan. Ondan oğlanı açmamasını istiyor. Cesedin bütünlüğü bozulmasın, tek parça olarak toprağa karışsın istiyor. Sonundaysa nehrin akıntısına kaptırıyor omuzundaki cesedi. Bir türlü gömemiyor oğlunu. Ama o bir oğul buluyor kendine yine en sonunda. Biz görmesek de yüzünde bir gülümsemeyle öldüğünü hayal ediyor insan.

İnsanoğlunun temel güdülerinden biri olan aktarım yani gelecek neslini yaratma, senden bir şeyler bırakmak geride, bunu gerçekleştiremediğinden belki de bu umutsuz çırpınışı Saul’un. Öyle ya da böyle ölüp gideceğinin bilincinde ama ondan geriye bir şey kalsın istiyor belki de. Umut olmadan yaşanmıyor. Nasıl ki kaçıp bir kulübeye saklanan diğer Sonderkommandoların umudu Halk Ordusu üyelerini bulmak, bir başka sonderkommandonunkisiyse (bu kelime sonsuza dek uzayabilir gibi görünüyor) yaşananları fotoğraflamak ve  unutulmamasını sağlamak ya da bir diğerininkisi tüm bunları yazdığı kağıtları gömerek bir gün bulunup okunmasını sağlamaksa, Saul’unki de bir oğul, sadece bir oğul; ölü ya da diri…

images-212

Böyle bir hayat olabilir mi diye soruyor insan kendi kendine. Ama oluyor işte ve olmuş işte. İnsanlar çığrından çıkmış. İnsanlar aklını kaybetmişçesine hareket etmişler. Bir adamın aklına uyup neler yapmışlar böyle. Şafak sökene kadar gelen binlerce Yahudiyi nasıl öldüreceklerinin planını yapıyor SS’ler. Her bölüme iki adam, bir kadın, bir de çocuk koyacaklar, külleriyse her iki seferde bir, on iki dakika boyunca havalandırılacak. Fırınlar yetmez olduğundaysa çukurlara gönderiliyor gelenler. Parlak ışıklar altında yürüyor genci, yaşlısı, kadını, erkeği. Bebeklerin çığlıkları, insanların yakarış dolu dualarına karışıyor gece gece. Birer kurşunla gönderiliyorlar çukurun içine. Tanrı neredeydi o zaman diye sorarım şimdi size usulca…

images-78

Saul oğlunu bulmak için girdiği odada Nazi subayları tarafından yakalanıyor. Bereket öldürülmüyor. Sadece aşağılamakla yetiniyorlar bu seferlik. Onu sırtından bir atmışçasına dans edip sürüyen zalim SS, Schindler’in Listesi’ndeki acımasız Amon Goeth’u akla getiriyor. Karşısındaki bir insandan çok faydasız bir böcek sanki(ve siz değerli okuyucu, bu ve benzeri benzetmeleri bulabileceğiniz bir başka film yazısı olmayabilir).

Saul otopsi odasında ölü bedenler arasında oğlunu arıyor hiç durmadan. Arka plandaysa diğer sonderkommandolar hızla fırına veriyorlar ölüleri. Cehennem gibi bir yerde araftaymış gibi süzülüyor Saul.

Filmdeki tek rahatlama anıysa uzun ve uyanma ihtimalinin olmadığı, kabus gibi geçen günün akşamında kendilerine tahsis edilen yerde sonderkommandoların bir anlığına rahatlamış göründükleri anlardan ibaret. Fakat bu kadar itilip kakılmaktan mı bilinmez kendi aralarında birbirlerine davranışları da son derece kaba saba. Fırsat bulduğu anda yakasına yapışıyor biri diğerinin. Naziler fiziksel olarak güçlü adamları seçmişler bu iş için ve bu güçlü adamlar da gerektiğinde dişlerini birbirlerine göstermekten çekinmiyorlar daha uzun süre hayatta kalmak ve mümkünse ölmemek için.

Brody-Son-of-Saul-1200x630-1451505123

Sonuç olarak aralarında Grand Prix, Altın Küre ve Oscar’ın da bulunduğu kırk küsur ödül alan, çok önemli bir yönetmen olan Bela Tarr’ın da asistanlığını yapmış gelecek vaat eden bir yönetmenden insanı Her saniyesiyle geren ve ulusça şu geldiğimiz noktada gelecek için kara kara düşündürten bir film olmuş “Saul’un Oğlu”. Aldığı bütün ödüllerİ hak eden, değişik bir üslup denemesiyle kırılıp bükülmeden derdini anlatabilmiş seyircisine. Ve de kıssadan hisse, düşünmek gerek bu günleri, geleceğimizi ve bir ders çıkarmak gerek daha da geç olmadan, daha da yok olmadan kendi içimizde.

9-1200x797

 

PRENSES KAGUYA MASALI/ THE TALE OF THE PRINCESS KAGUYA

image

“Ay’dan gelen ay’a gider.”

“Dön dön durma dön
Dön haydi koca zaman
Dön de kalbim de dönsün yerine
Kuşlar, böcekler, hayvanlar
Otlar, ağaçlar, çiçekler
Nasıl hissedeceğimi öğretin bana
Çalınırsa kulağıma beni özlediğin
Dönerim hemen sana.”

Tam iki saat on yedi dakikalık bir film “Prenses Kaguya Masalı”. Çok uzatmış artık yönetmen dediğiniz anlar olabilir elbette ama tek bir şey düşünün diyebilirim sadece. Bu film yönetmenin yirmi beş uzun yıldan sonra ikinci çok ses getiren enn uzun metraj filmi olup, bu zaman zarfında kendisi başka işlerle uğraşmış olsa da; önünüzde her bir karesi özenle çalışılmış bir resim ve peyzaj harikası var. Her karesi özenli bu animasyonun yönetmenin özverili ve sanata adadığı kareleri yaratırkenki içtenliğine paralel olarak, içinize sindirerek seyrettiğiniz takdirde harcanan emek karşısında çaresiz kalacağınızı tahmin ediyorum. Müthiş bir sadelik içerisinde suluboya ile çalışılan karakterlerin arka fonunda gözalıcı bir doğa var. Hiç kış gelmeyen Japonya’ya yağmurlar yağıyor, sonra bahar geliyor tüm gözalıcılığıyla. Kiraz çiçekleri kaplıyor ortalığı. Melankolik havayı ister istemez değiştiriyor bu pastoral güzellik. Ve sadece görsellik değil, aynı zamanda duru bir içtenlik var konunun işlenişinde. Adı üzerinde bir masal uyarlaması Prenses Kaguya. Ormanın derinliklerinde bambu keserek geçimini sağlayan ihtiyar köylü daha film başlar başlamaz buluyor ışıklar içerisinde doğan küçük prensesi bir bambunun içinde üzerinde kimonosuyla. Avucunun içini zar zor kaplayan, gerinirken tatlı tatlı şişinen miniğin önce karşısında eğiliyor şaşkınlıkla ve saygıyla; sonra da kendisi gibi ihtiyar eşine götürüyor telaş içerisinde. Paylaşamıyorlar kendi aralarında bu tatlılığı. Bereket çok çabuk büyüyor Minik, öyle ki kadın eline alır almaz gürbüz bir bebeğe dönüşüveriyor, Minik Prenses. Ve ne kendileri ne de komşu evlerdeki çocuklar gözlerine inanmakta güçlük çekiyorlar her an büyüyen bebeğin gelişimini izlerken. Boy atıp, tombul toraman, koca kafalı bir velet oluyor, sevinç çığlıkları atan. İlk adımlarını atıyor, düşe kalka. Hiç çocuklu bu yaşlı çift torun bakacak yaşlarında kendilerine bir armağanmışçasına gönderilen ufaklığı tüm kalpleriyle benimseyip, seviyorlar. Mutlu bir çocukluk ve hissetmeden geçirdiği ergenliğiyle en nihayet neşeli bir genç kıza dönüşüyor Prenses. Ormanın içinde akranlarıyla ve tüm hayatı boyunca seveceği Ağabey Sutemaru’suyla neşe içinde yaşarken baba bildiği yaşlı ormancının onu, bir prenses olarak layık olduğu hayatı yaşatmak üzere ormanda bulduğu altınlarla şehirde yaptırttığı konakta, seçkin bir hayat yaşatma itkisiyle götürdükten sonraki hayatı ise ruhsal olarak bir çöküntü ve hayal kırıklığı yaşatıyor ona ve dolayısıyla çevresine. Genç kızlıktan, bir küçük kadınlığa geçiş süreci son derece sancılı oluyor. Kimonolar, ipek kumaşlar, özel dersler ve cımbızın acımasızlığıyla tanışıyor ve tüm bunlar onu, bir zamanlar ait olduğu doğa, gülüşler ve neşeden uzaklaştırıp, insanlardan uzak ve mesafeli bir hayatın kollarına atıyor. Her geçen gün daha az kahkaha atıyor prenses. En nihayet eski mutlu çocukluk günlerinin geçtiği ormana kaçtığındaysa, geçmişin aynı naiflikle onu beklemediğini görüyor, hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor, zaman değil, insanlar ve insan manzaraları değişiyor. Başlarda ciddiye almayıp, şakaya vurarak kaçtığı her şeyin bundan sonraki hayatının bir parçası olduğunu anladığı an, makus talihini kabulleniyor çaresizce. Perdelerin arkasına saklanıyor güzelliğiyle ilgili rivayetler alıp yürüdükçe. Çok düşünüp, az konuşuyor, kahkahaları soluyor. Bir duvar örüyor kendisine, adına asalet denen. Talipleri oluyor bir sürü. Prenses imkansızı istiyor her birinden. Taliplerse akıl baştan gittiğinden imkansızı kovalıyor ya da çamura yatıyorlar hiç yüzünü göremedikleri prensesi elde etmek için. Her geçen gün daha az kahkaha atıyor prenses. Bir talibi onun yüzünden ölüyor. Mikado onu kaçırıp götürmek istediğinde ise Ay’dan onu alıp götürmeleri için yalvarıyor ve dileği kabul oluyor. Başka hiçbir filmde göremeyeceğiniz kadar şenlikli bir ölüm alayı geliyor Prenses’i götürmeye. Babasının onu göndermemek için hazır ettiği okçuların havaya yükselen okları birer çiçeğe dönüşüyor ve herkes derin bir uykuya dalıyor. Bir çeşit baygınlık geçiriyorlar. Anne babası gitmemesi için paralanıyor. Fakat gidişi önlemeleri mümkün olmuyor yani kaderin önüne geçemiyorlar bir yerde. Prensesse pelerini giydikten sonra geçmişini unutacağını bildiğinden son kez anne babasına koşuyor ve sarılıyor onlara. Bizi de yanında götür diyen anne babanın kızlarını bu dünyada mutlu edememekten ötürü oluşan pişmanlıkları su yüzüne çıkıyor. Prensesse kendisini bu noktaya getiren şeyin bilincine daha önceden varıyor. Hayatımın bu noktaya geleceğini tahmin etmemiştim derken  mutsuzluğunu ve mutsuzluğundan ötürü sefil ettiğim dediği hayatların sorumluluğunu taşıyor. Kaçıp sığınabileceği köyü, sadece hayallerinde canlı ve başka çıkış yolu bulamıyor kendisi için. Ölümü gelip onu alması için  çağıran Prenses’in bu çağrısını onun intiharı olarak da yorumlayabiliriz. Beklentileri gerçekleşmeyen, şehir hayatında mutluluğu bulamayan, başka da çıkar yol bulamayan Prenses, sahte olarak nitelendirdiği hayattan/hayatından kurtulmak istiyor bir an önce, elindekilerin kıymetini bilmeden. Fakat tüm hüznüne ve onca pisliğine rağmen bildiği bu dünya ona tatlı geliyor giderayak, tıpkı kıymetini ancak kaybettiğimizde anladıklarımız gibi. Ama daha önce randevulaştıklarından, vakti saati gelir gelmez apansız geliyor ekibiyle birlikte bulutların üzerinde düğün alayını çağrıştırır gibi ve unutturuyor her şeyi Prenses’e, beraberinde getirdiği pelerin sayesinde. Prenses susuyor, hafızası gidince. Ölüm de hiç konuşmamıştı geldiğinden beri. Elinin tek hareketiyle engelleri kaldırmakla meşguldü sadece. Aracılar kullanmıştı iletişim ve bir parça teselli için ve her hareketi katiyet içermekteydi.

Prenses son bir kez dünyaya bakıyor, Ay’a doğru ilerlerken yüzünden ne düşündüğü tam olarak belli olmadan. Belli belirsiz bir unutuşa dönüşüyor geçmişi. Hep yarım kalacak bir söz sanki hayat yaşarken; gereksiz uzunlukta ve sıkıcılıkta manalar yüklediğimiz ve hep çok şeyler bekleyip, farklı lisanlarda konuşup anlamakta güçlük çektiğimiz.

image

image

image

image

Kısaca hayatın anlamını ya da anlamsızlığını, mutluluk arayışını, sadakatin önemini, toz pembe hayallerin bir gün gelip sona erdiğini, vakitli-vakitsiz ölümü, son nefeste bile bilinmezliğin ürküntüsünden yaşama sarılmanın aczini, geride kalmanın nahoşluğunu, her şeyin değiştiğini, geliştiğini, hayatta mutlu olmanın ne demek olduğunu asla tam olarak bilemeyeceğimizi, sevdiklerimizin bizi bırakmak istemeyişini ve geride bizden “sadece” verebildiğimiz kadar sevgimizin kalacağını anlatan; hem gözlere, hem de doymak bilmez arayış içindeki dünyevi ruhlara hitap eden ve tüm bunları dünya saatlerine sığdırılmış hayatında, bilinci açık, zeki ama yine de her fani gibi cevapları kovalayan bir genç kızın sancılı büyüme ve olgunlaşma hikayesi çerçevesinde anlatan çok duygusal, çok naif, çok şey anlatan ve anlatırken anlattığı hiçbir şeyi birbirine karıştırmayan ve herşeyden önce hayat ve onun bir parçası olan ölüm üzerine birçok şey söyleyen bir büyük “Usta”dan olgunluk döneminde gelen umarım ki son olmayacak bir başyapıttır “Prenses Kaguya Masalı”. İzlediğim en özel final, en muhteşem soundtrack’a sahiptir. Ve maalesef Oscar’ların en anlamsız kaybedeni olmuştur kendisi. Bir bilgenin aklından, kaleminden, rafine ruhundan çıkmış olgunluk dönemi işidir. Seksen yaşına basmış bu çok özel insan, umarım filmografisine bu derece başarılı birkaç film daha sığdırabilir. Umarım Japonlar bir sürü güzel animasyonlar yaparlar ve bizler de izleriz. Kendi adıma bu senenin en iyilerinden. Belki de en iyisi.

“Kuşlar, böcekler, hayvanlar
Otlar, ağaçlar, çiçekler
Meyveni ver ve öl
Doğ, büyü, öl
Yine de rüzgar esecek, yağmur yağacak
Sudolabı dönecek
Hayatlar gelip geçecek.”

image
Hayao Miyazaki(sol başta), Isao Takahata (sağ başta).

ASABİYİM BEN/WILD TALES/RELATOS SALVAJES

image

Birbirinden bağımsız altı farklı hikayenin dolayısıyla bir tam filmin, sanki aynı hikayeyi devam ettiriyormuşçasına çekilip peliküle aktarıldığı bir toplam film “Vahşi Hikayeler”. Aynı zamanda Arjantin’in 2015 Oscar adayıydı. Yapımcı koltuğundaki isimse bir hayli tanıdık. Pedro Almodovar. Hiçbir oyuncu bir önceki ya da sonraki hikayede yer almıyor. Kimse bir diğerinin hayatından teğet geçmiyor. Herkes kendi bölüm yazgısını yaşıyor. Temalar bir olduğundan, konular ve konseptler çok farklı olsa da bütünlük hiç bozulmuyor. Karakterler sıkıştıkları ortamlardan haykırıyorlar. Bu bir düğün salonu olabileceği gibi, bazen bir arabanın içi, bir restoranın mutfağı yahut geniş bir malikane de olabiliyor. Farklı nedenler yüzünden, bazen dışsal figürler, bazen en yakın bildikleri tarafından, bazen de sistem tarafından aşırı derecede stres yüklenen insanların olaylar karşısında anlık ya da yıllar süren öfke dolu birikimlerinin nihai bir intikam planına dönüşmesi sayesinde; ama her bölümde izleyiciye hayatı boyunca muhakkak bir ya da daha çok kez karşılaştığı benzer sıkıntılı durumları çağrıştırıyor olduğundan bol bol empati kurma fırsatı tanıyarak anlatıyor derdini. Jenerikten önceki ilk hikayede uzun, ince bir adam yaşamı boyunca uyuz olduğu her kim varsa-buna anne babası da dahil- bir uçağın içinde topluyor, kendisi ise pilot kabinine geçerek incelikli planını uyguluyor son aşamada, hayatından mutsuz bir aşçı kadın fırsatını bulduğunda birikmiş öfkesini saçıyor ikinci bölümde, üçüncü hikaye kimin perspektifinden baktığınızla açıklanabilinir ve farklı yorumlara gebe “bence”, dördüncü hikayede bir mühendis önceden iş için patlattığı dinamitleri bu sefer bağımsız iradesiyle ama bağımlı olduğu ve hiç durmadan kendisine ceza kesen bir sistemi bireysel olarak yok etmek üzere patlatıyor uzaktan, beşinci hikayede empati kuracağınız kişi belli ve o, etrafı ahmaklarla ama en çok da bir avuç fırsatçıyla çepeçevre sarılmış bir baba, altıncı hikaye ise aşktan beslenen nefretin genç bir çiftin düğününde nasıl da su yüzüne çıktığına şahit olarak yazıyor bizi ve nefretten daha güçlü bir duygunun varlığı en nihayet filmin tamamını sonlandırıyor.

Yazar kişisi bu pek beğendiği, yer yer sempatik bile bulduğu ve ne zaman ki bir tarafa daha çok empati besler iken kendini bulsa bir diğer tarafı gücendireceği düşüncesiyle henüz çok az kısmını kullanmayı başarabildiği beyninin tüm loblarını, sinir ve sinir uçlarının yanında iş duygulara geldiğinde bağımsız hareket etmeyi seven ve öyle de hareket eden yani kısaca atmayı pek seven kızıl organını da katarak başlıyor bu altı farklı hikayeyi hiçbir bağımlı ya da bağımsız yazardan etkilenmeden yazmaya. Bu filmi neden sevdiği soruluyor kendisine. Neden mi(bu fiille başlayan cümlelerin çokluğunu düşünüp, bir ah çekiyor derinden). Çünkü kendisi de bunu tam olarak açıklayamıyor ama sanıyor ki bu kendine münhasır film kendi içinde de var olan ama hep bastırmaya çalıştığı ve toplum içerisinde sosyalleşme sürecinde açığa çıktığında pek de hoş karşılanmayacak duyguları da ayağa kaldırmış olabileceğinden belki de, hiçbir etki altında kalmaksızın yazmak istiyor kendince. Ve başlıyor altıdan geriye saymaya altı, beş, dört, üç, iki…

1.

“Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler. Ve beni ana babanın yapacağı en büyük dikkatsizlikle karanlık çocukluk deliğine ittiler.” ESKİ USTALAR/THOMAS BERNHARD

Hiç haz etmediğiniz insanların bir daha hiçbir şekilde karşınıza çıkmamaları adına yok olduklarını düşündüğünüzde, o aynı ama tatlı orgazmı kaç kere yaşamışsınızdır kim bilir! Yok ben öyle şeyler düşünmem, sevgi kazansın diyorsunuz öyle mi? O zaman hayatınızın bir sonraki sayfasına geçmemişsiniz henüz kanaatimce ya da öyle bir sayfası yok sizin hayatınızın. Ne mutlu size. Olsa bile ya umurunuzda değil, ya azıcık safsınız yahut erdiniz ya da ermek üzeresiniz, an meselesi(ah o gülme gelmese). Sistemle de pek bir barışıksınız hani, öyle mi? Aferin size. Size dokunan yılan da yok. Hiç olmadı da. Sınıfın parlak çocuğuydunuz. Siz yaşlarda ya da sizden yaşça büyük, fiziksel olarak güçlü hiçbir çocuğun alaylarına, tacizlerine maruz kalmadınız. Anne babanızla kusursuz bir iletişiminiz vardı ve bu kusursuzluk, öğretmenlerinizle olan ilişkilerinize de yansıdı. Harika. Gelişme çağınızda hiçbir fiziksel kompleksiniz yoktu, zaman geçti geliştiniz ve karşı cinsle de gelişmiş ilişkiler kurabildiniz kolaylıkla. Başarılarla dolu öğrenim hayatınızı daha da başarılı iş hayatınız takip etti, elinizi nereye atsanız övgüler sizinle beraber yürüdü. Hiç aldatılmadınız, hiç yenilmediniz, hiç düşmediniz, hiç hayal kırıklıklarınız olmadı, hiç.. hiç.. O zaman bu yazının devamını okumayın çünkü anlamayabilirsiniz, çünkü siz bay ya da bayan kusursuzsunuz. Nereden bileceksiniz intikamın soğuk yenen bir yemek olduğunu? Nereden bileceksiniz bir çıkış yolu bulamadığınızda bir uçak dolusu nefret ettiğiniz insanla, sizi bu dünyaya fırlatıp atan ana babanızın evinin bahçesine dalarak, kendiniz dahil herkesi yok etmenin dayanılmaz cazibesini! Son derece naif bir tarafı var bu fikrin ayrıca. Meselenin menşeine iniyorsunuz böylelikle. Bir parça Freudyen bir tavır var burada yani uçaktaki psikiyatrın dediği üzere kendini ve kendini meydana getiren birincil elemanları da ortadan kaldırarak seni oluşturan ve bugünlere getiren tüm kozmik çarpışmalar da bertaraf oluyor böyle yaptığınız takdirde(size kan kusturan her kim varsa bir uçakta toparlayıp, yere çakılın demiyorum ayrıca). Günümüz Türkiyesinde işlenen kadın cinayetlerine baktığımızda, bir sürü kıskanç adam kalitesiz kafalarınca işledikleri cinayetlerde son derece bencilce düşündüklerinden, nasıl olsa yatar çıkarım mantığıyla kendilerine dokunmuyorlar bile. Bu çok adice ve cinnetle alakası yok. Bu sadece bencillik, ucuzundan intikam hikayeleri bunlar kendi sefil hayatlarını ileriki mapus günlerinde anlattıkça renklendirecek olan.

image

2.

Yıllar yıllar sonra uğruna şehir değiştirdiğin, babanın ölümüne sebebiyet verip, cenazeden iki hafta sonra dul annene asılmış olan adam yağmurlu bir akşam vakti garsonluk yaptığın restorana geliyor. Beklediğin karşılaşma biraz ani olmadı mı? Tüm intikam planlarını gerçekleştirmek içinse can atan bir kadın var samimi mahalle havasıyla anımsadığı cezaevi günlüklerinden bir Lewis Carol kitabı çıkartabilecek olan. Senin yerine her şeyi o yapıyor, kasap gibi saplıyor elindeki kasap bıçağını adamın böbreklerine. İşler kimsenin istediği gibi gitmiyor sanırım yeryüzünde. Dünyanın en çılgın kadınıyla çalışıyor olabilirsin ve onun da son derece karanlık bir mazisi olabilir. Nereden bileceksin? Olsun ama; sen vicdan filan yaparken o çok daha hevesli intikamını üstlenmeye. Adamın oğlunun öleceği düşüncesi rahatsız etmiyor onu. Armut dibine düşecek diyor ve adamın tüm aile ağacını silmek kesin çözüm onun gözünde. Acımasız bir Freud var sanki bu tombul aşçı kadının beyninde soyağacından beslenen. Fare zehrinin son kullanım tarihiyle ilgili yaptığı esprisiyle kara mizahın zirvelerinde geziniyor iki gözlü gotik mutfakta. En ince sistem eleştirisi de bu bölümde, dördüncü bölümde olduğunu düşünenler olabileceğinin aksine. Dünyayı yönetenler piç kurusu derken, sessiz yığınlara da atıfta bulunmaktan çekinmiyor. Bir kötüyü ortadan kaldırmanın dünyayı güzelleştireceğini savunuyor. Bunu insanlık için bir şey yapmak olarak görüyor. Bir sürü soru bırakıyor bu bölüm kafalarda: Kötülerden ebeveyn olur mu, olsa da bu dünyadaki cezasını evlatları mı çeker? Bir adam ya da bir kadın yaptıkları kötülükler yüzünden mazur görülmeli midir sırf bu dünyaya bir çocuk getirdi diye? Politika denen şeyi temsil etmek, savunmak üzere geçmişi bir parça karanlık, toplum için değil kendi yüksek beklentisi için bu tip bir göreve talip olmuş, üst gelir grubuna dahil, kibirli ve alaycı bir adamın seçilebilme ihtimali ve adaylık cüreti dünyada da işlerin benzer şekilde yürüdüğünü mü göstermektedir acaba? Ve son olarak aşçı kadın aradığı huzuru, mutluluğu, güven ortamını ve konken partilerini bulabilecek midir acaba demir parmaklıkların gerisinde tekrar?

image

3.

Geldik en bomba bölüme. Bir aşk cinayeti olarak tahminde bulunuyor Şerif bölüm sonunda. Nefretten her zaman aşk doğmasa da, aşk süsüne bürünmüş özünde kin, nefret ve intikam hislerinin yol açtığı bir cinayet bu nedenle kayıtlara geçebiliyor enteresan bir şekilde. Nitekim cd’de çalan “Lady Lady Lady” şarkısı sayesinde arabanın içinde yaşanan can pazarı, tüm o itiş kakışlar sanki bir aşk dansını anımsatıyor. Benim bile küçük dilimi yutmama neden olabilecek bölüm bu işte. Bir adamın, hiç tanımadığı bir adama neler yapabileceğini görüyoruz. Ölene dek hırslarını alamıyorlar ve birbirlerinin kollarında ölüyorlar istemeyerek de olsa. İki taraf da ayrı ayrı kaşıyor ve kaşınıyor fütursuzca. Diğer bölümlerde kolaylıkla seçerken özdeşleştiğimiz tarafı, bu bölümde kim kimi kışkırtıyor önce, kim haklı, kim haksız muğlak bir yerde. Audi’li zengin burjuva(piç olarak tasvir edenler olabilir, şehirli züppe de, başlarda öyleydi evet) mi, kaba saba, ilkel ve köylü kamyonetli adam mı? Kişisel duygular işin içine girdiğinde ise bir adamın arabasının üzerine çıkıp sırasıyla büyük ve küçük abdestini kolaylıkla yapabilmesine pek akıl sır erdiremiyor insan. Kurşun ve ses geçirmez camları kıramayan adamın hırsından, sanki on gün durmuş durmuş da bir anda yapacağı gelmiş gibi içinde biriktirdiklerini verimli bir şekilde arabanın ön camına bırakıvermesini ve bir parça mahremiyet isteyen bu edimin aracısı uzuvlarını göstere göstere yapmasını akıl karı bulmak da mümkün gözükmüyor.

image

image

4.

Dinamitler döşediğiniz binaları bir çırpıda yıkabilecek bir mühendis ve istikrarlı bir çalışan iken devletin beslensinler diye göz yumduğu çekici firmalarında çalışan kraldan çok kralcı memurlar, bürokratik engeller ve haksızlıklarla baş edemeyip gözaltına alınıp serbest bırakılan, önce işinden sonra eşinden ve çocuğundan olup, bankamatikten özenle çektiği pezoları vergi ve masrafları için bu kurumlara yatırmaktan azar azar çıldırıp, mavi chevrolet’inin bagajına koyduğu dinamitleri insan hayatına zarar vermeden patlatan ve bu sefer bileğinin hakkıyla hapse düşen bir adamın hikayesi anlatılmakta. Sıkıcı bir hayatı olan, sıkıcı şeyler giyinen, sevimsiz de bir freebag takan adam kendi gibi mağdur olmuş halkın desteğini arkasına alıyor ve kahraman ilan ediliyor. Sosyal medyadaki lakabı ise “dinamit” oluyor. Destek mesajları alıyor salıverilmesi için. Çünkü kendi gibi bir sürü canı yanmış, mağdur insanın yapmak istediğini yapıyor nihayetinde.

image

5.

Oğlunuz sorumsuzca davrandı. Alkol akarak çıktığı bardan eve dönerken hamile bir kadını ezdi ve ölümüne sebebiyet verdi. Ölü sayısı bir değil, iki. Basın gözü yaşlı eşi buldu ve halk adalet istiyor, kameralarsa evinizin kapısında. Buna neden olansa iki gözü iki çeşme yeni yirmilerindeki tek evladınız. Hapse girdiği takdirde yaşayacakları gözünüzün önüne geliyor. Kendisi pekala da üstlenebilir bu suçu  ama on beş yıllık emektar bahçıvanına önereceği yüklü meblağ ile kestirme yoldan hem kendisinin, hem oğlunun, hem de ödeyeceği miktar itibariyle bahçıvanının hayatı kurtuluvereceğini düşünüyor tüm samimiyetiyle. Öte yandan fırsatçı bir avukat ve kurnaz bir savcı var onu soyup soğana çevirmek derdinde olan. Sadede gelirsek sonuç tam bir felaket oluyor. Öfkeli ve mağdur eşin çekiç darbelerinin suçlu ilan edilen bahçıvanın defalarca başına inmesiyle son buluyor bu bölüm. Bir ayıbı, bir başka ayıp örtmüyor. Sonuç üç ölü ya da iki ölü bir ağır yaralı kafaya alınan çekiç darbeleri sayesinde.

image

6.

Ve geldik en eğlenceli kısma. Coşkulu bir kalabalık -anneler, babalar, yakın arkadaşlar, tüm akrabalar- ondan da coşkun gelin ve damadımızı karşılıyor çok masraf yapıldığı belli olan bir otelin düğün salonunda. Müzik, mutluluk, dans, şampanya, az sonra kesilecek düğün pastası ve bu özel güne eşlik eden çok özel insanlar. İşler bir yerde bozuluyor, sonra ise bir başka yerde çığrından çıkıyor. İşler bozuluyor çünkü etine dolgun gelin kızımız insanlık için küçük ama kendi düğününü mahvetmek için büyük bir keşifte bulunuyor. Damat bey ilişkisi olduğu iş arkadaşını da düğüne çağırmış ve tüm masa bundan haberdar. Sonrasında bu peri kızının içinden bir yerlerden sürprizlerle ve ağzına kadar intikamla dolu bir cadı çıkıveriyor. Sayılı dakikalarda elinden geleni ardına koymuyor. Başlarda iyi ilişkiler içerisindeki aileler birbirine giriyor. Gelin kaynana saç saça baş başa giriyor. Saçlar başlar dağılıyor. Makyajlar akıyor. Davetliler ortada kurtaracak bir şey kalmadığını düşünüp, şaşkın şaşkın bakmakla yetiniyorlar bu çılgınlığa. Damat gelini aşçıyla yakalıyor. Damat kusuyor. Damat bebek gibi ağlıyor. Gelin çıldırmış gibi dans ediyor. Kaza oluyor. Doktor geliyor. İlkyardım yapılıyor yaralananlara. Ortalık savaş alanına dönüyor. Bunca felaket bir son bulsun, herkes kendi yoluna gitsin derken, gelin ve damat son bir çılgınlık yapıyorlar ve geceyi öyle noktalıyorlar. Konuklar salondan sessizce ayrılırken, gelin ve damat bir ömre sığmayacak kavgalarını birkaç saate sığdırmış olup, davetlilere yıllarca konuş konuş bitiremeyecekleri bir düğün armağan etmiş oluyorlar ve sorunlarını evlerine taşımadan uluorta çözmüş oluyorlar.

image

image

WHIPLASH

image

ANDREW(MİLES TELLER):

Çal çal çal çal.. Hiç durmadan çal. Hiç bıkmadan, hiç usanmadan çal. Ellerin nasır tutuncaya kadar, parmak araların kanayıncaya kadar çal. Yaraların henüz kapanmadan ve sen acı içinde kalana dek çal. Kan ter içinde kala kala, flasterlerden taşan kan damlalarını baterinin üzerinde bıraka bıraka çal. Herkesin ortasında aşağılana aşağılana çal. Babasından azarı yedikten az sonra yanaklarından süzülen gözyaşlarını silmek zorunda kalan beş yaşında bir çocuk gibi görünsen de çal. Ölmeden kurtulduğun  trafik kazasından aldığın darbeye rağmen kan revan içinde oturduğun taburede alnından akan kanlara rağmen çal. Hep çal. Aklını kaybetme noktasına gelsen de, depresyona girsen de, seni seven tatlı kız arkadaşını, kendini ve tüm enerjini müziğe adamak uğruna terk etsen de çal, daha çok çal. En iyisi olmak için çal. Daha büyük bir sahnede, mesela Lincoln Center’da, daha çok alkışı almak için çal. Aradan sıyrılmak için, yırtmak için, babanın ve kendinin annen tarafından terk edilişinin acısını çıkarmak için, seni ve yaptığın şey her neyse senin için anlamını bilmeyen ve anlamak da istemeyen zevzek ağızlı akrabalarına ve belki de tüm dünyaya karşı kendini ispatlamak için, Tanrı’dan içindeki gizli öfkenin acısını çıkarmak için, O’nu kendinle ve başarınla cezalandırmak için çal. Umutsuz pasifist baban için çal. Hayatta yalnız kalışın için çal. Kabiliyetin yoksa bile sonunda bir rock grubunda çalmamak için çal. Bir de tüm sadistliklerine ve manyaklıklarına rağmen küfürlerine ve aşağılanmalarına katlandığın, gizliden acaba babam o olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeden edemediğin ve bir türlü baş edemediğin, yok edemediğin ve asla kurtulamadığın adam için çal. Fletcher için çal!

image

Acı, öfke, hiddet, hırs içinde kal. Yalnızlıkla dol ağzına kadar. Ruhun paramparça olsun. Bir adam üzerinden geçsin zevkle, seni çiğneyerek. On dokuz yaşına özgü yapılacak bir sürü güzel şey varken ve dünya çayırlarda ve ormanlarda güzelken, kapandığın dört duvarın ortasında çalmaya devam et. Önüne hayat denen bir başka seçeneğin varlığını koyan babana rağmen çal. Bir hayalet gibi süzül kapılardan onca kalabalığın içinde. Öpüşen çiftlere bak gıptayla. Tek arkadaşın, kadim dostun baban olsun eski filmleri izlemek için beraber sinemaya gittiğin. Hayatındaki başarısızlıkların ve terk edilişinin acısını çıkarmak yerine giderek hırssızlaşan ve yaşamdan beklentilerini minimize eden babana olan gizli öfkeni, Fletcher’ı bilinçaltında idealize ederek ve gerçek hayattaki babanın o olmasını deli gibi isteyerek bul sonunda kendini. Olmak istediğin şey bu adamda var, babanda yok. Yaşlandığında dönüşmek istediğin bu adam, baban değil. Beraber sinemaya gitmek istediğin, patlamış mısırı bölüşmek istediğin, hayatına dahil olmak istediğin o, baban değil. Buzdolabının üstüne jelibon bırakan baban gitsin, o olmazsa hayatının anlamını yitirdiğin adam gelsin. Babanın kopuşu ayrılık, onun gidişi doldurulamaz, anlamlandırılamaz bir boşluk. Sonunda idealize edebileceğin sıkı bir adam var karşında az manyak da olsa ama sorun değil; sen de çok normal olmayabilirsin ve otoritesinin altında ezilirken bile onda ruhuna iyi gelen bir şey(ler) var itiraf edemediğin, kimselere söyleyemediğin. Hayatı hakkında ipucu yakalamaya çabala. Küçük bir kız çocuğunu tatlı talı severken gördüğünde kalbin yumuşasın hemen. Hazırsın zaten. Tek isteğin olur almak. Ondan. Bir kez bile olsa. Yine olmuyorsa davulları parçala küfürler ede ede. Hiç olmazsa sinirin çıkar. Kız arkadaşını da harcadın nasılsa bir hiç uğruna(pardon senin için anlamı çok büyüktü). Bir başınasın bu hayatta bundan sonra. Ah doğru ya, senin Fletcher’ın vardı, değil mi?

FLETCHER(J.K. SIMMONS):

image

Fletcher(j.k. simmons)=Hemşire Ratched(Louise Fletcher/Guguk Kuşu/güzel hemşire)+Peter(Armin Mueller-Stahl/Shine/cici baba).

Bu muhteşem karmanın üzerine özel hayatında minnoş olma ihtimali yüksek, resmi/tüzel/kurumsal kimliğini sergilerkense “aferin” sözcüğünü kendi gösterişli sözlüğünden çıkarmış, karşıt cinse ve eşcinsellere mal edilmiş, mecazi bir takım lakap, yakıştırma ve benzetmeleri uluorta ortalığa saçıveren bir adamla karşı karşıyayız film boyunca. Ama tam bir yetenek avcısı. Kokuyu alır almaz düşüyor avının peşine. Neler yapmıyor ki? Psikolojik savaşın ilk hamlesi avının açığını öğrenmek oluyor ve başlıyor nazik yerlerinden oklarını saplamaya. Andrew’un yazar olamamış lise öğretmeni babasıyla, onu ve babasını daha bebekken terk eden annesi en güzel malzemeyi veriyor Fletcher’a. Sonra da sırayla yalnızlığını, aşırı hırsının yansıması sevimsizliğini ve sevgisizliğini vuruyor yüzüne. Andrew ne zaman bir parça kendine güvenmeye başlasa derhal kursağında bırakmayı başarıyor. Bir parça övgüyü reva görmüyor ona. Kibirlenmesine, böbürlenmesine hiç izin vermiyor.  Başarısını gölgeliyor ağzına bir parmak bal çaldıktan sonra, onu sinir edecek rakipler çıkartıyor karşısına. Orkestrasındaki kimsenin koroda solo yapmasına izin vermiyor. Solist kendisi çünkü. Çömezlik çok zor olduğundan ve çömezken adı üzerinde çömez olunduğundan(parlak bir cümle sayılmaz ama idare ediverin artık), oltaya düşüveriyor o da ve kıskançlık içini kemirip duruyor. Kabiliyetinin varlığının sınırlarını netleştirmesine izin vermiyor bir türlü karşısındaki adam. Finish çizgisine her yaklaştığında çizgiyi daha uzak bir mesafeye taşıyor Fletcher. Böylelikle Andrew’un ilgisini, azmini her daim canlı tutabiliyor. Deveye diken misali(tamam devamını getirmiyorum ama Fletcher olsa getirirdi) Andrew’a da bir Fletcher gerekiyor ve ne yazık ki çocuğun içinde yanan hırsın ateşini körüklemeye babasının nefesi bile yetmiyor.

Geride bir leşi(biliyorum çok kaba ama cuk oturdu işte) bırakmış, sayısız beddua ve ah almış, ilaç sektörünü her daim canlı tutma potansiyeli yüksek, psikiyatristlerin onunla ve kısmen enkaza dönmüş öğrencileriyle bol bol mesai harcaması gereken, duygulardan duygulara hızla geçebilen, bir dakika önce ağlarken, bir dakika sonra öğrencilerine dünyayı dar eden, film boyunca çevresinde tek bir kadın göremediğimiz, yeteneksizleri ve kendine güveni olmayanları asla affetmeyen ve bu uğurda çok kolay adam harcayan bir de kişiye özel karakteri var Fletcher’ın(karakterdense ruh hali/halleri daha şık olurdu burada sanırım)

image

Andrew’un geçmişi, özel hayatı, ailesi hakkında ne kadar çok şey biliyorsak, Fletcher’ınki bir o kadar kapalı kutu. Evli ve çocuklu mu yoksa dul ve vakur mu, ara ara Mavisakal’ın cisimlenmiş hali mi yoksa aseksüel mi? Hayatının en özel insanını erken yaşta milyonda bir görülen bir hastalıktan mı kaybetti? Aslen çok kalabalık, şenlikli bir aileden mi geliyor? Babası bir gestapo filan mıydı yoksa aralarına erkek sineğin giremediği acımasız kadınlar ordusu tarafından mı yetiştirildi? Burjuva bir aileden mi geliyordu yoksa Arizona’daki çiftliğinde traktörünü süren kendi halinde bir çiftçi mıydı babası? Peki tüm bunları bilmek neyi değiştirecek? Hiç. Olan olmuş çünkü. Karakter kırkından sonra bir yere kımıldamıyor artık. Herkes korkunç pişmanlıklar içinde yatağında kıpırdayamaz ve Tanrı’dan kendisini affetmesi için beklerken pişmanlık kuyularında bir girdaba kapılmışçasına titreyerek ölmüyor. İnsanlar birbirlerine eziyet ede ede ölüp gidiyorlar sadece. Bkz: Orkestradaki işinden kovulduktan sonra da değişen bir şey olmuyor. Fletcher aynı Fletcher; akıllanmış, doğru yolu bulmuş derken bir bakıyoruz intikamın gizli kanatları çıkıveriyorlar aniden ve başlıyor o da onları çırpmaya Andrew’a doğru. Tüm bunlar olurken de oh olsun, gördün mü, al sana dercesine kafasını sallıyor. Bu haliyle beş yaşında bir çocuğa dönüşme sırası Fletcher’a geçmiş oluyor nihayet(en sevdiğim sahneydi).

Sonuç itibariyle azmin elinden Fletcher’ın bile kurtulamadığını, hırsın fazlasının insanın sağlığıyla oynadığını, Jo Jones olarak işe girişip, insan hayatlarını mahvederek bir Charlie Parker yaratmanın ne derece doğru olduğunun film esnasında ve sonrasında uzun uzun tartışıldığını, kapasitenin insandan insana değiştiğini, bebekken terk edilmenin ve bunun bilincinde olmanın hayata bir sıfır mağlup başlamak olarak görülmesinin yanlış olduğunu çünkü hırslanmanın da verdiği ivmeyle hayatta başarılı olma ihtimalini katbekat arttırdığını, duyulursa eğer; bunun evli ve çocuk yetiştirmek için paralanan mutlu/mutsuz çiftlerin kaçarak ya da boşanarak ayrılmaları için bir bahane olacağını; teknik olaraksa henüz otuz yaşından gün almamış bir taze yönetmenin kendi kısa filminden uyarlayarak hem yazıp hem yönettiği filmindeki özellikle oyuncu yönetimindeki başarısının nereden geldiğini asla anlayamadığım ve anlayamayacağımı, filme ayırdığım yüz dakikamın bir dakikasının bile havaya gitmediğini, hem nazik hem şahane kurgulu, deha pırıltıları taşıyan(umarım tek sefere mahsus değildir) yönetmenli, nefis oyunculuklu(zavallı Edward Norton, rakip o kadar büyük ki..) ve benim duygusal yaklaşımlarımı bir kenara koyarsak (Birdman, Wild, vs.), senenin hem sürpriz yumurtası ve hem de “bu senenin en iyi filmi” olabilir Whiplash. Bunca başarılı işlere dahil olmak dileğiyle. Andrew’un hırsı üzerimizde olsun. Bir de Fletcher olsun tepende. Sonuç:Biri garanti(erkek oyuncu) beş oscar(oskar-a’sının üzerinde inceltme işareti olmalıydı) adaylığı ve kazanılmış 60 ödül. Fena değil, hiç fena değil bir bağımsız yapım için.

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: