BECOMING ASTRID : UNGA ASTRID : ASTRID OLMAK

FE8F051A-08D4-43F7-88FB-BC8DF618D983

BECOMING ASTRID : UNGA ASTRID : ASTRID OLMAK

“Kitaplarınızdaki çocuklar nerdeyse her şeyin üstesinden geliyorlar. Pippi annesiz ve babasız yaşayabiliyor. Emil, cezalandırılıp kulübeye kilitlendiğinde bile hiç korkmuyor. Milo, açlıktan öleceğini düşünüyor ama sonunda kötüleri yenmeyi başarıyor. Ben de öyle olmak istiyorum. Hiç pes etmeyen, aç olsa da, tek başına kalsa da mücadeleye devam eden biri gibi.” Astrid Lindgren’e yazmış olan bir çocuk okuyucunun mektubundan

“Sevgili Astrid, benim adım Jenny. Ölüm hakkında çok şey yazıyorsun. Hikayelerinde çok fazla ölü insan var. Pippi’nin annesi öldü, Jonathan öldü, Karl öldü, Mia’nın annesi de öldü. Ama kitaplarında bunları okuduğumda ben sadece yaşamak istiyorum. Sen de sadece yaşamak istiyorsun.” Astrid’e mektup yazmış olan bir başka çocuk okuyucu

“Çocukların sadece sevgiye ihtiyacı vardır. Ve sende bu var.” Marie

”- Gazete?
 – Daktilo.
 – Basıcının mürekkebi?
 – Kağıt.
 – Haberler?
 – Işık.
 – Gelecek?
 – Özgürlük.”

GİRİŞ :

Tüm ve tam açılımıyla ismi Astrid Anna Emilia Lindgren olan ünlü İsveçli çocuk kitapları yazarının hayatının dönüm noktasını teşkil eden olaylar zinciri anlatılıyor iki saat süren film boyunca. İsveç’in güneyinde yer alan Smaland’da bir çiftlikte dünyaya gelmiş olan yazar, dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak, bölgedeki Katolik Kilisesi’nin papazına yardımcı olan bir baba ve dindardan öte çevre ne der’in kurbanı olan bir anneye sahip olmasına rağmen, kardeşler arasında sivri dili, başkaldıran yapısı ve genel olarak her konudaki asiliğiyle öne çıkıyor. Smaland dendiğinde Astrid Lindgren adı geçiyor ilk önce, sonra da IKEA’nın kurucularından birinin de buralı olduğunu ve bölgenin mobilyasıyla ünlü olduğunu öğrenebilirsiniz internette yapacağınız küçük bir araştırma neticesinde.

Filmin ismini aldığı mevzu yani Astrid’in nasıl Astrid olduğuna gelince, tıpkı 2007 yapımı “Becoming Jane”de olduğu gibi, bunun çok da kolay olmadığını, illa ki parasızlık, imkansızlık, reddedilme, hor görülme gibi aşamalardan geçildiğini ve de tüm bunların neticesinde üretim ve akabinde üşenmeden ünlenme mertebesine erişildiğine tanık oluyoruz metanetle. Coşkuyla, neşeyle, çocuksu hayallerle başlanan hayatlarda yaşanan olgunlaştırıcı bir takım deneyimler sonucunda gelinen noktada yaşanan dönüşümle, nasıl vakur ve ağır birer kadına dönüştüklerini görüyoruz kah Jane Austen’in kah Astrid Lindgren’in. Austen evlilik sayfasını kapatıyor ve kendisini kitaplarına veriyordu. Nispeten neşeli ve hep mutlu sonla biten romanlar yazmış olmasına rağmen, ağır ve suskun bir kadına dönüşüyordu Becoming Jane’de. Astrid’se ona kalıcı soyismini veren kocasıyla bir çocuk daha yapabiliyordu nihayetinde. Her ikisi de ağır bedeller ödemişlerdi kendilerince. Toplum kadını cezalandırır bir vesileyle. Yalnız kadınsa akıllı kadındır çoğu zaman. Bir yerdeyse şöyle diyordu; “iyi bir kadın yalnızdır”. Bence zayıf ve beceriksiz değil, sabırlı ve dirayetlidir yalnız bir kadın.

Gelelim filmin üzerinden ve filmdekine benzer temaların işlenip konuşulacağı diyalog bölümümüze. İki karakterimiz var her zaman olduğu üzere. Biri anne, biri de öz kızı bu seferinde. Filmi beraberce izlemişler, şimdi de tatlı tatlı başladıkları konuşmalarını, öyle de sonlandırabilecekler midir göreceğiz birlikte. Anlaşıyor gibi görünseler de, mevzu derinleştikçe silahlar çekiliyor hemencecik. A anne, K ise kızı olarak belirlendi tarafımca. İyi okumalar hepinize.

A – Görüyor musun Astrid’in hayatını…hiç böyle şeyler yaşamış olabileceğini tahmin etmezdim doğrusu. Neler çekmiş neler kadıncağız.
K – Herkes bir yerlerde bir şeyler çekiyor anne. Kendisinden yaşça çok büyük ve evli, aynı zamanda da huysuz bir karısı olan adama abayı yakan her genç kızın başına gelebilecekleri yaşadı işte.
A – Eşek herif, kız dikkatli olalım dediyse de uçkuruna sahip olamadı sübyancı. Gerçi olsun, tatlı Lars’ın dünyaya gelmesi için bir sebepmiş bütün bu yaşananlar.
K – Amma da kadercisin anne. Bir başka adamdan bir başka Lars ya da Lasse yapardı olur biterdi.
A – Öyle tatlı olur muydu bilmiyorum. Sen de evlen de böyle bir torunum olsun benim de.
K – Konuyu bu noktaya getirmiş olmana inanamıyorum. Canın çocuk çekiyorsa, beraber Çocuk Esirgeme’ye gideriz.
A – Ben kendi Lars’ımı istiyorum.
K – O zaman ben de sırf sen istiyorsun diye gayrimeşru bir Lars yapar veririm kucağına.
A – Devlet nikahı ne güne duruyor?
K – Evlenmek, bağlanmak istemiyorum ama ileride bir çocuk isteyebileceğimi düşünerek yapıp sana bırakabilirim. Önce senin için sonra da kendim için.
A – Elalem duymasın sakın, tüm antikalıkların benim kızımda olduğunu. Öyle çocuk istemem ben.
K – Ya nasıl çocuk istersin anne? Söyle ki, ben de sipariş üstüne çalışayım.
A – Analı babalı büyüsün çocuk. Ele güne ne deriz, çocuk bir parka çıkar akranları hemencecik piç derler kuzucuğuma.
K – Anne sen iyi misin? Öte yandan iyi de havalara girdin yani. Filmdeki anneyi hatırlatırım sana. İzlerken cık cık çekip duruyordun. Kınadığın şey sen oldun bak.
A – Orası İsveç.
K – Eeee…burası Norveç mi?
A – Ne bileyim? Bilmiyorum. Daha beter.
K – Nesi beter? Bir kez bir evin bir kızıyım. Bacaklarımı kıracak bir abim yok demek oluyor bu. Muğla’lıyız diğer yandan. Ne babam ne de sen cenaze olmazsa cemaate karışmazsınız. Az kişiyle konuşur, az kişiye özelinizi açarsınız. Bu korkun kime, neye? Yok böyle olmayacak, ben çocuk yapacağım. Vereceğim eline. Ne yaparsan yap.
A – Sakın ha. Sakın. Aldık deriz.
K – Çocuk Esirgeme’den mi? Anne bu toplum seni yer.
A – Sonra etraf ne der?
K – Anne bu toplum seni yer yutar, sonra da tükürür.
A – Ne biçim konuşuyorsun anneyle? Kim tükürecekmiş beni? Salya mıyım ben?
K – O ne der bu ne der, bunlar çok demode şeyler. Çelik gibi durmazsan, üzerine gelirler.
A – Kızım sen üzülmeyesin diye hep…
K – Hayır anne. Senin ve babamın başı eğilmesin, iki dangalak arkanızdan dedikodunuzu etmesin diye. Ama sana söyleyeyim, öyle de dedikodunu ederler, böyle de. Sen de hem kendinize hem de bana kısıtlı bir hayat yaşattığınla kalırsın.
A – Nankör evlat. Neyini kısıtladım bugüne kadar? Ben abilerim yüzünden burnumu dışarı çıkartamazdım. Sendeki rahatlık kimsede yok. İşten sonra arkadaşlarınla geziyorsun gönlünce, bazen leş gibi içki sigara kokuyor üstün başın. Bilmiyor muyuz sanıyorsun? Sesimizi çıkartmıyoruz sadece.
K – Duyan da sabahlara kadar pavyonlarda sabahlıyorum sanır.
A – Ondan da eksik durma. Onu da yap. Birde dansözlerin ayakkabılarından şampanya iç istersen.
K – Ne!
A – Ne bileyim, benim zamanımda öyle yapardı Adana’lı pamuk tüccarları.
K – Anne, sen beni Adana’lı ağalarla mı karıştırıyorsun?
A – Bizim gençliğimizde racon öyleydi. Kordon’da kız kıza bira içilmeye gidilmezdi.
K – Dayımlardan kaçıp kaçıp dansa gidermişsin sen de. Rahmetli anneannem anlatırdı. Abileri höt derdi zöt derdi, bizim fındık kurdu kaçmanın bir yolunu bulur derdi. Nereye kaçardın anne?
A – Bizimki masum danstı canım.
K – Otuzuma geldim, daha beni dansa davet eden olmadı.
A – Nerden olsun? Düğünlere burun kıvırıyorsun. En güzel kısmet düğünde gelir. Bak ben babanı oynaya oynaya buldum.
K – Ne yaptın benim saf babamın karşısında, göbek mi attın yoksa?
A – Bir şeyler attık işte.
K – Burjuva mıyız neyiz biz, aristokrat olamadığımıza, gidecek bir köyümüz de olmadığına göre.
A – Katılamıyorum maalesef sana. Köyümüz var ya bizim, zeytinliklerden gelen para olmasa seni yurtdışında nasıl okuturduk rahat rahat?
K – Hah ben de tam onu söyleyecektim, köyün parasını yeme hadisesini. Ben daha zeytinliklerimizi görmedim bile. Ama payıma düşen parayla pek güzel bir hayat yaşıyorum. Yoksa bu maaşla, şu devirde bırak Kordon’a, karşıdan karşıya geçemezdim.
A – Nasıl bak, aynı fikirdeymişiz işte. Biz de nasıl giderdik babanla el ele, turlarla Avrupa’yı fethetmeye.
K – …

0569BA52-E8C1-49D6-A742-BFE78F341B55

images.jpeg

NASIL ASTRID OLUNUR?

Hayal gücü bolca, sıkıntılar çokça, açlık ve erişememezlik kısmen, tüm bunlara ek olarak süresi belirsiz ama sıkı bir acı çekme olmasa, Astrid Astrid olamayacaktı belki de. Sadece yetenek ve biraz çalışmayla ama hangi hırs ve gayretle Astrid Astrid olurdu, orası meçhul. Tıpkı yukarıda bahsettiğim Jane Austen’in Jane Austen oluşu gibi. Filmin başlangıç noktası çok mühim bu açıdan. Yüzünü görmemizin mümkün olmadığı artık yaşlı bir kadına dönüşmüş olan Astrid, kendisine gelen okuyucu mektuplarını okuyor. Doğum gününü kutluyorlar çok sevdikleri yazarın. Çocuk kitapları yazarı olunca da, çocuklar oluşturuyorlar elbette okuyucu kitlesinin pek çoğunu. Ona çok uzun zamandır çocuk olmadığı halde, çocuk olmak hakkında nasıl bu kadar iyi yazabildiğini soruyorlar mektuplarında. Bu noktadan sonra Astrid’in ilk gençlik yıllarına gidiyoruz. Anne babası ve kardeşleriyle gittiği kilisede zar zor dayanıyor papazın vaazına. İçi içine sığmıyor on altı yaşındaki genç kızın. Hayal gücünün ne kadar kuvvetli olduğuna, papazın yaptığı konuşmayı allem edip kallem ederek ironik bir üslupla hikayeleştirmesi sayesinde şahit oluyoruz. Neşeli bir mizacı var Astrid’in ve de tıpkı en önemli karakteri sayılan Pippi Uzunçorap gibi iki yandan ördüğü saçları. Annesi onu dizginlemeye çalıştıkça, isyankarlaşıyor. Kafa tutuyor tüm aile bireylerine. Belki çok güzel değil ama kafası çalışıyor, çılgın bir aklın var diyor ona bir kız arkadaşı. Dansa kaldırılmayınca, o dansa kaldırıyor bir kız arkadaşını. Sonra da çılgınca dans ediyor tek başına. Akşam olup eve geç kalınca da, paparayı yediği halde anne babasına kafa tutuyor hiddetle, sırf kız erkek ayrımı yapıyorlar diye. Ona göre kız ve erkek eşit olmalı tanrının önünde. Ve bu düşünceleriyle kendisini korkmadan ifade edebilen Astrid’in yaşının üzerinde muhakeme kabiliyetinin ve eleştirel zekasının olduğunu görüyoruz. Bir arkadaşının babasının yayıncısı olduğu yerel gazetedeki staj işine zekasıyla ve aynı dili konuşuyor olabilme testinden başarıyla geçebilmesi sayesinde kabul edilmesi çok zamanını almıyor. Hayatının hem iyi hem de kötü anlamda dönüm noktası olan staj işinde ilan, haber ve makale yazmasını öğreniyor Astrid. Evdeki gümüş takımları isteyen bir eşe sahip olan patronuysa kısa bir süre sonra, aralarındaki yaş farkına rağmen tutuluyor Astrid’e. Ondaki cevheri keşfediyor bir yandan. Örgülerini kestirdiği saçıyla kendini patronuna beğendirmeye çalışan genç kız, ilk önce bu saçlarla annesinin karşısına çıktığında cehenneme gidiş bileti almış olmakla suçlanıyor yine annesi tarafından. Yaşadığı yer olan Vimmerby’de saçlarını kestirme cesareti ve cüreti gösteren ilk kız olarak da geçiyor yaşadığı yerin tarihine. Fakat olanlar oluyor ve Astrid beraber çalıştıkları Magnus Krepper’den(gerçek ismi Reinhold Blomberg) üç yıl sonra yani on dokuz yaşındayken hamile kalıyor. Astrid çaresizlikler içinde yanıp tutuşadursun, bizlerse filmin kurgusal anlamdaki başarısına şahit oluyoruz, çünkü Astrid’in hayatında bir dönüm noktası teşkil eden bu olayla birlikte, iki saatlik filmin ilk çeyreğinden yarısına doğru yol almaya başlıyoruz. Film giriş gelişme sonuçtansa, Astrid’in hayatındaki dört evre olarak tasarlanmış ve son derece başarılı olmuş kanımca.

63D41921-6CE4-4DFD-BDE5-17B5A0177F91

images.jpeg-2

Filmin bundan sonraki yarım saat süren bölümünde mızmız bir orta yaşlı erkeğin tuhaflıklarını seyre koyuluyoruz Astrid’le beraber. Sorumluluğu sözde kabul ediyor ama henüz boşanma işlemlerine başlamamış bile. Niyetim iyi dese de, çılgın bir karısı ve tam yedi tane çocuğu var. Tohumlarını saçmayı marifet sayan ayaklı bir damızlık Magnus Krepper. Bu arada iyi niyetle dönmeyen peynir gemisinde yer alan Astrid’in çekirdek ailesi, kızlarına arka çıkmayınca, Stockholm’deki sekreterlik kursuna gönderiliyor apar topar. Orada stenografi öğreniyor. Birde onun gibi evlilik dışı hamile kalan kızların Kopenhag’ın dışında doğum yaptıklarını. Üstelik geçici bir süre boyunca oradaki bir aileye bebeğini bırakma şansı olduğunu da. O da Marie’nin evinin yolunu tutuyor ürkekçe. Doğumu da burada gerçekleştiriyor. Sonra da memesinde süt, gözünde yaşlarla bırakıyor oğlunu Marie’nin yanına ve önce baba ocağına, oradan da iş bulmak üzere Stockholm’e gidiyor.

6132EA83-DD25-46A6-AF5F-07EE3CD6286A

63E88616-FAFC-4CC9-9B9F-3A250CD62C0A

Filmin üçüncü yarım saatinde Astrid’in biricik Lars’ını ailesinin yanına getirmek üzere ne mücadeleler verdiğine tanıklık ediyoruz. Annesi bu konuda son derece katı bir tutum izlese de, bir yandan da kızının potansiyelini bilip, ona kıyamadığından çocuğunun babası dahi olsa yaşlı başlı bir adamla evlenip, onun yedi çocuğuna üvey annelik yapmak zorunda olmadığını söylüyor ısrarla. Bu esnada Lars altı aylık oluyor ve gel zaman git zaman Marie’yi annesi olarak benimsiyor küçük çocuk. En nihayet Magnus boşanıyor ve kocaman taşlı bir yüzükle geliyor Astrid’in karşısına. Bu defasında Astrid istemez oluyor bu koca, hantal ve heyula gibi adamı. Kendi karnını doyuramazken çocuğuna nasıl bakacaksın diyen Magnus’u geride bırakıp gittiğinde, son yarım saatlik dönemece girmiş bulunuyoruz. Astrid bulduğu bir sekreterlik işiyle tutunuyor hayata. Tuvaleti avluda, hamamı parkın yanında, mutfağı da koridorun sonunda bulunan loş bir daire kiralıyor kendisine. Zamanın şartlarının kıt bir maaşın olduğu takdirde, Avrupa’da yaşıyor olsan dahi çok iç açıcı olmadığını gösteriyor bu bize. Bu arada Lars’ın gözünde bir yabancı konumuna düştüğünü idrak edip tam oğlundan vazgeçmişken, gelen bir telefonla Marie’nin kalp hastalığının nüksettiğini ve artık çocuğuna bakamayacağını öğreniyor. Ana oğul Astrid’in apartman dairesinde, çetin yaşam koşulları içinde, Lars’ın küskünlüğüyle yaşıyorlar bir süre. Çocuk eski hayatını, annesi bildiği Marie’yi ve çocuk aklıyla benimsediği aynı yaşam koşullarına kavuşmayı bekliyor dört gözle. Küçücük de olsa Lars’ın özlemine ve nostaljisine, sonra da yavaş yavaş gelişen adaptasyon sürecine şahit oluyoruz ve neyse ki başarılı oluyor hem Astrid hem de Lars. Bu esnadaysa yine evli olan patronu Sture Lindgren’in ilgisine maruz kalıyor ve okuduğum kadarıyla o zamanlar evli olan Sture, Astrid için eşinden boşanıyor önce, sonra da Astrid’le evleniyorlar. Karin isminde bir kızları oluyor ve Lars’a da kendi soyismini veriyor Sture. Öldüğündeyse sadece 54 yaşında imiş bu iyi kalpli adam. Sture’dan sonra yaklaşık elli yıl daha yaşayan Astrid Lindgren bir daha evlenmiyor. Toplamda doksan beş yıl yaşayacak olan Astrid’in hayatında bir de evlat kaybı var. Oğlu Lars 60 yaşında Stockholm’de ölüyor. Kimsenin hayatının, her kim olursa olsun, çok kolay geçmediğini görmüş oluyoruz bu sayede, Astrid’in yaşadıklarını izledikçe.

SON SÖZ : Bu sene Cuaron’un Roma’sında olduğu üzere, kendi çapında çok güçlü ve bir o kadar da önemli kadın karakterlerin açık ara farkla sıyrılarak öne çıktığı filmler izledik sezon boyunca. Benim için Becoming Astrid ve dolayısıyla Astrid Lindgren de onlardan biriydi. İsveç, Danimarka ortak yapımı olan filmin kadın yönetmeni Pernille Fischer Christensen’in rejisi ve başrol oyuncusu Alba August’un tatlı üslubu sayesinde dünyanın kabul gördüğü ve ödüllere boğduğu, özellikle çocuk okuyucularının kıymetlisi yazarın nasıl Astrid olduğunu izlemekten bir dakika bile sıkılmadığımı kendi adıma belirteyim burada. Bazen bazı filmler daha bir kıymetlenir gözünüzde. Bu da onlardan biriydi ve izlemenizi tavsiye ederim en kısa sürede.

Pernille+Fischer+Christensen+Becoming+Astrid+bpk1Ns7mvTUl

Reklamlar

DESTROYER

images.jpeg

DESTROYER :

“Başarılı insanlar ne yapar biliyor musun Dedektif Bell? Atlatırlar. Hayatlarına devam ederler, bir şeyler inşa ederler.” DiFranco

“-Pis hayatımdan bir tane doğru bir şey çıksın.” Erin Bell
 “-O şey ben olabilirdim.” Ethan

Yorgunum Chris. Bütün hayatımı kavga etmekle, kıskançlıkla, açlıkla ve korkuyla geçirdim. Bir günümüzü bunun dışında yaşamak istiyorum sadece. Erin Bell 

GİRİŞ :

2000 yapımı Girlfight’ın yazar ve yönetmeni Karyn Kusama’nın son filmi “Destroyer”. Hem Kusama’nın hem de Michelle Rodriguez’in ilk sinema deneyimi olan Girlfight, her iki ismin de adını geniş kitlelere duyurmasını sağlamış ve zamanında Rodriguez’i Rodriguez yapan film olarak anılmış, hala daha da anılmaktadır. Nicole Kidman’ınsa buna ihtiyacı olduğu düşünülemez. Karyn Kusama ise arada birkaç büyük bütçeli film ve kimi dizilerin kimi bölümlerini çekerek yoluna devam etmiş, çekmiş olduğu tüm filmlerin başrolüne illa ki erkek gibi dövüşen bir kadın karakter yerleştirmiştir. Destroyer’da Kidman’ın canlandırdığı hayatının son günlerine tanık olduğumuz Erin Bell bile sıska vücuduyla dayak yemekten olduğu kadar kadın erkek karşısına çıkan kim var kim yoksa, kah yumruk kah silahla girişmekten geri durmuyor. Mosmor karnı, azap çeken ruhu, susturamadığı vicdanı, alkolden haşatı çıkmış zar zor sürüyerek taşıdığı bedenine rağmen kanının son damlasına kadar içiyor ve mücadele ediyor düşmanlarıyla. Böyle bir kadın karakterin yine kadın bir yönetmenin eline teslim edildiğini gördüğünüzde içiniz rahat ediyor(benim için öyle oldu en azından ve bunun adı feminizm olmuyor, ben de feminist olmuyorum, değilim de zaten). 

Bir ara Hollywood’da kendilerine uygun rol bulmakta güçlük çeken kadın oyuncular, özellikle son yıllarda erkeklerden hem daha güçlü hem de daha nitelikli rollerle çıkıyorlar karşımıza. Bu sene izlediğim pek çok harika rolün kahramanları hep kadınlardı. The Favourite’in kadın oyuncuları ayrı ayrı göz doldurdular, İskoçya Kraliçesi Mary’de kah Margot Robbie, kah Saoirse Ronan, Sokağın Dili Olsa’nın siyahi ekibi, Widows’un bütün widow’ları, Can You Ever Forgive Me’nin Melissa McCarthy’si, A Private War’un Rosamund Pike’ı, emektar Glenn Close, başka başka Dakota Johnson, Claire Foy, Penelope Cruz, Toni Collette, Cold War’dan Joanna Kulig, Roma’nın Yalitza Aparicio’su ve adını saymayı unutmuş olabileceğim pek çok kadın oyuncudan unutulmaz karekterler ve kareler kaldı geriye. Kimi kurgu karakterini yoktan var etti, kiminin bol bol gözlem şansı oldu. Son olarak izlediğim Nicole Kidman’da The Hours’dakine benzer bir makyaj ve korkunç bir vicdan azabıyla çıkıyor karşımıza. Çok çok acı çeken bir ruhu çok derine inmeden, Rus edebiyatından alıntılamadan, süslü kelimeler kullanmadan, son on altı yılının her dakikasını omuzlarında ağır bir yükle, aşamadığı acı gerçeklerle, bir başkasının üzerine atmasının mümkün olmadığı hatasını üstlenmeye çalışırken alkolden medet umarak geçiren çökmüş, bitmiş bir kadının hayatını nasıl bozuk para gibi harcadığına tanık oluyoruz. Erin Bell için, Erin Bell adına üzülerek filmin sonunu getiriyoruz. İşin tuhafı onu seven ki buna kendisi de dahil, kimsesi yok etrafında. Ne iş arkadaşlarına karşı sevecen, ne de ailesine. Kızı serseri sevgilisiyle olmayı, üvey babasıyla beraber yaşamayı annesiyle bir arada durmaya yeğliyor. Anne kız anlaşamıyorlar, kocası Ethan iyi bir adam olsa da huzursuz Erin onunla da bir arada duramamış. Sakladıkları bir sırları var ve kızları Shelby’nin bile annesinin garipliklerine anlam yükleyebileceği kadar bilgisi yok. 

images.jpeg-2

Bir daha karşılıklı diaylog yazmayacağım desem de, bu sözümü tutmuyorum. Ve bu defa çok çok karanlık bir diyalog hazırladım size, filmin ve Erin’in ruhuna uygun olsun diye. Bu iki karakterden A kişisi kadın, evli ve evde işler yolunda gitmiyor bir süreden beri(belki de ezelden beri) ve bu da onu iyice gergin yapıyor. B kişisiyse onunla ve hayatın pek çok yüküyle baş etmeye  çalışan yalnız bir adam. Kadın içmeye başlamış bile.

A – İster misin sen de?
B – Hayır.
A – İyi.
B – Erken kalkacaksın, unutma!
A – Hatırlattığın iyi oldu.
B – İyiliğin için söylüyorum. Çok içme.
A – Öffff…şu saatten sonra ne iyiliği olabilir ki? Saçma sapan bir evlilik yapan bir çocuk yetiştirdik. Eğitimini, kariyerini pul gibi harcadı. Diğeriyse arkadaşlarıyla yaşamaya başladı. Annem trafik kazasında öldü. Babam kanserden. Seninkiler zaten hiç yoklardı. Başıboş başıboş dolaşıyoruz farknda olmasak da. Başımızda bir büyük kalmadı, küçükler de kaçtı. Kimse bize dayanamıyor. Ölerek ya, ya da kaçarak çıkıyorlar hayatımızdan. 
B – Kader denen bir şey var. Çocuklarımızsa birer birey. Kendi kararlarını kendileri verecek yaştalar ve…
A – Bunu yutabiliyorsan, bravo doğrusu. Kahretsin. Çok boktan gidiyor her şey. Beş para etmez adamlarla çalışmak zorundayım. Ve de dedikoducu salak kadınlarla. 
B – Emeklilik yaşın geldi. Ol kurtul.
A – Ya sonra?
B – Ne bileyim, emeklilerin yaptığı şeyleri yaparsın. Kurslara yazılırsın…
A – Kağıt katlayıp, boncuk mu dizerim? Tabiatıma ters. 
B – Fotoğrafçılık kursuna gidersin. Tüm emekliler ellerinde kamera sokak sokak dolaşıp duruyorlar fotoğraf çekeceğiz diye. Hobisi olan adamdan zarar gelmez kimseye.
A – Kendimi insanlara ispat etmek için çok yaşlıyım. Sosyal medyada paylaşım için yapıyorlar bunu. Benim insan ilişkilerim orada da kötü. Dayanamıyorum.
B – Böyle yaşanmaz ki. Dayandığın bir şey var mı?
A – Yok ama önce insanlara tahammülüm yok. Anlamıyor musun ben insan sevmiyorum.
B – Ben neyim?
A – Seni sevmek zorunda değilim(duraksar)…artık.
B – Bir zamanlar sevmiş olabilirsin demek bu. Bir ihtimal var yani. Kendi hakkındaki önyargını kendin çürüttün bak böyle demiş olmakla.
A – Ben iştekilerden bahsediyorum. Yeni gelen kız tepeden inme. Haftanın her günü mini etek giyiyor. Hiç durmadan böbürleniyor. Kendini dünyanın efendisi sanıyor ama o hokka burnu o kadar az sürtünmüş ki. Zaten etrafımda burnu geçim derdi dışında sürtünmeyen o kadar az insan var ki…gençlere söz geçirilmiyor, bu yüzden onlarla konuşulmuyor, konuşunca saçmalıyor, hadlerini bilmiyorlar. Tek sevdiğim Sevda var. Neden, biliyor musun? Çünkü trafik kazasında ölmüş biricik oğlu. Ve bu durum o bunu bilmese de bizi eşitliyor. Onun tek çocuğu ölerek, bizimkiler kaçarak çıkmışlar hayatımızdan. Kocasıyla birbirlerine bakmaya dayanamayıp boşanmışlar. Fakat onunla da sohbet sorun. Onu kırmamak adına bağlaçları bile seçmek zorunda kalıyorum. Sonra süslü Neriman var ve süslü sıfatını kendine yakıştıran kendisi. Belki on defa sağlık izni aldı, her defasında farklı bir suratla geldi. Estetikten tanınmaz hale geldi. İtiraf da etti. Tüm estetikçilerin sayfalarını takip ediyormuş. En korkuncu da iki kara tombul solucan konmuşa benzeyen kaşları. Otururken burun deliklerini izliyorum. O burun kaç defa kırıldı ben bilmiyorum. Düşmesinden korkuyorum. 
B – Hiç mi kafa dengin yok?
A – O aptalların denkliğinden bana ne?
B – Kimseyi beğenmiyorsun tıpkı bizi de beğenmediğin gibi.
A – Neden duruyorsun madem?
B – Çünkü yirmi beş yıldır evliyiz ve senden ve şu hırgürsüz gün görmediğim hayatımızdan daha iyisini var olsa bile ben düşünemiyorum.
A – Belki de düşünmeliyiz bundan böyle. Hesap vermekten bıktım.
B – Sana ne zaman hesap sordum? Baktım ki lafa söze gelmedin, kendi bildiğini okudun, peşini bıraktım ben de.
A – Hiç yeterince asıldın mı hayatımıza?
B – Hiçbir şey yapmadım öyle mi?
A – Kendin itiraf ettin şimdi. Bıraktım dedin. Her konuda yalnızdım.
B – Başarısızdım, öyle mi?
A – Hep aksi göründün dışardan. İyi adam, müşfik bir baba, sadık koca…öyle olunca benim ne hissettiğimin ne önemi vardı? En kolay yola kaçtın, beni de alet ettin ucuz numarana. Sen hep iyiydin, bense lanet bir cadı.
B – Mutsuzluğunu bana mal ediyorsun. Bu adil değil. Asıl sen adil dövüşmüyorsun.
A – Mutsuzluğumuzu!
B – Benim bir şikayetim yok ki kadın. Anlamıyorsun.
A – Benimse çok, öyle mi?
B – Elinde olanlarla yetinmesini bilmedin hiçbir zaman.
A – Tecavüz bebeğini doğuran bendim. Sen değil ve o da şimdi bana düşman.
B – Sevgini gösterip, çocuğu her fırsatta iğnelemesen, seni de severdi. Bak beni bile sevdi. Kardeşiyle de iyi. Ben ki onun öz babası bile değilim. Babasının kim olduğunu bilmesine gerek var mı?
A – Zaten bilemez. Ben de bilmiyorum. Tek bir kişi değildi(son cümleyi fısıltıyla söyler).
B – Bunu yirmi beş yol sonra itiraf ediyorsun…nasıl yaşadın bu gerçekle bunca yıl?
A – Çünkü bu da benim gerçeğimdi.
B – Neden hiç konuşmadın kadın?
A – Aynı mahalledendik. Beraber büyümüştük ve ben çok korkmuştum. Yetimliğimden utanmıştım. Babasızlıktan olduğunu sanmıştım. O çocukların hepsinin bir babası vardı.
B – Bu yüzden de benimle evlendin. Yaşlıydım senden, hiçbir özelliğim yoktu. Babsız çocuk büyütmen ve kendi ayakların üzerinde durma gayretin bütün o soğuk ve mesafeli duruşuna rağmen aklımı çelmişti. Yalnız kalmana gönlüm razı olmadı.
A – Merhametin için teşekkür ederim.
B – Merhametim sadakam değildi. İçimden öyle geldi, öyle yaptım. Ama sen insanı pişman ettin. Her zaman olduğu gibi. Allah…
A – Allah’ın beni cezalandırmasından bıktım. 
B – Kişisel bir şey olduğunu sanmıyorum.
A – Ben sanıyorum. Trajedileri akşam yemeğine ne yapacağını düşünmek olan bütün o kadınları düşündükçe sinir oluyorum. Turla nereyi gezeceklerini düşünmekten başka bir düşünceleri olmayan tüm o çiftler de bu gruba dahil.
B – Bizim yaşımızdakiler böyle şeyler yapıyor da ondan. Biz de normal olabilirdik. Olmasak da öyle görünebilirdik.
A – Çünkü ben insanlarla geçinemiyorum. Biz de ondan bu haldeyiz. Kendimle geçinemezken, mutlu görünmeye çalışan çiftlerle hiç geçinemiyorum. Kahretsin kendi çocuğumla bile geçinemedim. Onu kendimden uzaklaştırdım. Kaçarak kurtuldu. Oğlum benden kaçtı. Belki de biliyordu. Bir şekilde. Senin oğlun olmadığını. Onu ne sıkıntıyla doğurdumu! Onun için nelere katlanmak zorunda olduğumu! Büyüdüktn sonra yüzüne her baktığımda ne göreceğimi bilememekten duyduğum korkuyu. Oğlum bana hiç benzemiyor. Lanet olsun.
B – Yirmi beş yıl. Fırtına geçti, artık sığındığın limandan çıkabilirsin. Ben de bu geminin miçosu olmaktan bıktım. Piyango neden bana vurdu, onu da  bilmiyorum ama hiçbir zaman senin kadar sorgulamadım hayatı. Yaşadıkların korkunç olabilir ama atlatmalıydın. Hepimizi mutsuz etmekten başka ne geçti eline? Bunun için Allah’ı, iş arkadaşlarını…kısace bütün dünyayı suçlamaktan vazgeç artık. Gerzek olduğunu düşündüğün akrabalarımızı da suçlama. Seninle yaşamak nasıl bir şey hiç düşündün mü? Bir buzdolabıyla yatağa giriyorum her gün. Sevmiyorsan, idare etmek zorunda da değilsin. Hiçbir zaman da değildin. Çıkarına öyle geldi çünkü.
A – Sevmedim evet. Benim yaşadıklarımı yaşayan birine sevgiden bahsetme. Ben sana güvendim. O adamlar evlendi. Karıları doğurdu. Hani nerde adalet?
B – Daha görmedin. Bilmiyorsun ne çektiklerini.
A – Avutmuyor. Avunamıyorum. Tesellisi yok bunun.
B – Ne yapalım silaha mı sarılalım, tetikçi mi tutalım. Şu saatten sonra ne istiyorsun?
A – Çektiklerini bilmek. Hayatın burunlarından fitil fitil getirdiğini görmek. İlahi adalet. Sosyal medya hesapları bile var. Demek ki utanmıyorlar. Bense senin dışında bana bakan bir erkek gördüğümde utandım her zaman. Çocuklarının öldüğünü, karılarının onları en yakın arkadaşlarıyla aldattığını ve insan içine çıkamadıklarını bilmeliyim. En korkuncundan deri hastalıklarına tutulmalılar ve de amansız hastalıklara. Gözleri akmalı, insanlar onlardan tiksinmeli…ama bu hiçbir zaman olmayacak, değil mi? Ben kendimi tükettiğimle kalacağım. Hani adalet? Nerde adalet?

Bu tartışma sabaha dek sürer. İnsanlar aşamadıkları bir geçmişleri, yaşanmış felaketleri, alınamamış intikamları olduğunda gece gündüz onunla didişir, hem kendilerini hem çevrelerindekileri tüketirler. İyisi mi hayatla barışmak(yaşam koçluğu husussunda emin adımlarla ilerliyorum, hayatınızı karartmamı istiyorsanız kapım hepinize açık). Barışmayı başarmaksa zaman, sabır, sükunet, bol bol da tefekkür istiyor. Bence mi, ben pesimistlerdenim. Yaşananların telafisi yok bence.

images.jpeg-4

NICOLE KIDMAN’ın ÇOCUKLARININ İZLEMESİNE İZİN VERMEDİĞİ FİLMDE NE VAR BU KADAR?

Kurumuş gitmiş ve zaten kısa bir süre sonra da ciddi ciddi gidecek olan bir karakteri canlandırıyor Kidman. Fiziksel değişim isteyen, aynı zamanda ruhsal olarak da çok yıpratıcı olabilecek bu rolün altından kolaylıkla kalkmış yetenekli ve zarif oyuncu. Onu yıllar sonra her görenin yaşlanmışsın, çökmüşsün diyeceği bir halde, yarı hortlamışlar gibi geziyor ortalıkta. Öyle hastalıklı görünüyor ki! Ve tüm mücadeleyi veren bu yıpranmış beden. Ruhunun sükunete kavuşmasını bekliyoruz ve bu durum kimi ruhlar için ölmeden mümkün olmuyor. LAPD dedektifi Erin Bell’in bir türlü atlatamadığı geçmişinin hikayesi anlatılmakta. Bir yandan da beklenen son ağır ağır geliyor. Hayatla kavgalı, insanlarla barışık olmayan Erin bir zarfın içinde gelen boyalı parayla, geçmişin hayaletlerini kovalamak üzere mücadele etmeye başlıyor. Bir cinayet vakasının telsiz anonsu geçtiğinde, hiç istenmediği halde vakanın başına geçiyor. Ya katili biliyorsam dedikten sonra, orta parmak işareti yaparak suç mahallini terk ediyor. Meslektaşlarıysa onu görür görmez cin çarpmış gibi oluyorlar. Erin Bell, cinayet mahalli bile olsa, ortamların aranan ismi değil anlaşılan.

MV5BZTk2OGQ2ZTItYmNlZS00M2I0LTk3MjctMmRhZjVhMzY2ZTQ1XkEyXkFqcGdeQXVyMjM5OTAzODc@._V1_

MV5BNzM1ZjgyY2EtZmU4Yy00YWE0LTlhNjYtMGIzOWY5NDMyZGRiXkEyXkFqcGdeQXVyNTE5MTM1Mw@@._V1_

Filmin en akıllıca kotarılmış tarafı, yakın geçmişe gidişin izleyiciye hissettirilmemesi. Erin bundan üç ay önceki halinden farksız çünkü. Aynı sıskalık, makyajsız surat, üzerinden çıkarmadığı siyah deri ceket, kızarmış ve feri gitmiş gözlerle ortalıkta dolaşıp hır çıkardığından ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Erin, ilk önce birkaç ayı kalmış, ölüm döşeğinde yatmakta olan Tony’nin yanına gidiyor. Ölüm döşeğindeki adamdan, göçmenlik bürosunda yasal danışmanlık veren Arturo’nun yerini öğreniyor. Arturo’dan para aklayan avukatı, onun sayesindeyse bağımlı Petra’yı ve nihayet zamanında yapılan soygunun lideri Silas’ın yerini öğreniyor. Flashback’lerle gittiğimiz on altı yıl öncesinde yaşananlardan öğrendiğimiz kadarıyla Silas’ın kolaylıkla psikopatlaşabilen, gözükara bir çete lideri olduğunu görüyoruz. Gizli görevle Chris’in kız arkadaşı olarak çetenin arasına giren Erin’in karakterinin gizli kalmış yanlarını görüp söylediği anlarda, bir çeşit kahin gibi konuşuyor ateşin başında ve diyor ki ona; “Şu surata bak. Ufak köpek aç. Yalancısın. Kullanıcısın. Güçlü olmak, tanınmak, görülmek istiyorsun. Ama istediğini yapamazsın. Çünkü biri seni görecek ve sen istediğin şeyi yaparken cezalandırılacaksın. Bir iyi bir kötü haberim var. Hiç kimsenin izlediği yok.” Erin’in hırsını görüyor Silas ve gerçekten de bu hırs genç kadının dönülemez bir hatanın yükünü son nefesine kadar taşımasına neden oluyor. Erin canlı bir cenaze adeta. Zamanı geriye alabilmesi mümkün olmayan Erin, her yapığının sorumluluğunu taşıyor. Psikoloğa giden kızı Shelby, çocukluğuna dair iyi bir anısı anlatılsın istendiğinde tipi altında bir gün boyunca nasıl kaybolduklarını anlatıyor. Bir yandan güven duyduğu annesi sayesinde korkmazken, diğer yandan ayağında kar suyundan ıslanmış spor ayakkabılarla, dağda tek başına, üstelik çok kötü bir havada neden bulunduklarını çözmeye çalışıyor. Neden, çünkü annesi bilinçaltında kendini cezalandırıyor ve o kadar büyük bir vicdan azabı duyduğu ki, yollara hatta dağlara vuruyor kendisini. Çılgınca şeyler yapıyor ve bu yaptıklarını düşünemeyecek durumda. On altı yılda insan hiç mi aşamaz, unutmasa da set çekip yeni bir düzen kuramaz? Demek ki kuramıyor, kurulmuyor o düzen. Sevdiği adamın ve hiç tanımadığı masum bir banka memurunun ölümüne engel olabileceğin halde olamamışsan, aşılmıyor demek ki bazı şeyler on altı yıl geçse de üzerinden.

SON SÖZ : Yine bir kadın oyuncunun fena halde oynamak isteyeceği bir rolle çıkıyor izleyicinin karşısına Nicole Kidman. Sebastian Stan’le de fena halde uyumlu bir kimyaları var. Genel olarak çok beğendiğim ve önemsediğim bir film oldu. Büyük iddialarla yola çıkmış olmasa da, gören gözlerin gözardı etmeyeceklerinden eminim. İzleyin mutlaka. Asabınızı bozmayı başaracak her halükarda. Pişmanlıklar içinde yanıp tutuşan bir karakterin on altı yıl boyunca nasıl hırpalandığını ve neye dönüştüğünü gördük. O çok istediği paraya kavuştuğu halde, bunca zaman zarfında elini sürmemişti bile. Edebiyatta kadınları en iyi anlatanlar erkeklerdir derler. Sinemada durum farklı bundan böyle. Fırsat verildiği takdirde, kadınlar kadınları en iyi anlatıyor beyazperdede. Hırsın, intikamın ve vicdan meselesinin karakterlerin ağzından düşmediği düşünülürse, söyleyeceği çok şey var bu filmin bize, insan olmak üzerine.

Dm4P_c7VAAA_5uB

MARY QUEEN OF SCOTS : İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

AşıkD8E5633A-11CC-491D-971A-A1DDFB332D58

MARY QUEEN OF SCOTS : İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

“Kadınların gözleri kör, kuvvetleri zayıflık, konseyleri aptallık, muhakemeleri de çılgınlıktır. Hem papacıya(Katolik) hem de bir kadına mı tabiyiz şimdi?” John Knox(isyana teşvik ve olası kadına şiddetin kısaca Abdurrahman Dilipak’ın İngiltere versiyonu)

“Güzellik gelip geçer, akılsa gelişir.” Kraliçe Mary 

“O bir dakika seni adam yapmaz.” Mary

“-Bütün bu gördüklerine hükmetmek nasıl bir şeydir acaba?”
 -Ben onun hizmetkarıyım.”

“Beni ben yapan her şeyden, tüm söz ve hareketlerimi kontrol eden taht için feragat ettim.” İngiltere ve Galler Kraliçesi, İskoçya Derebeyi Hükümdar Elizabeth(her şey ünvan için mi, sanırım)

GİRİŞ :

Gezmekle meşguldüm(gezmekten yoruldum), dertlerimle meşguldüm(bitmeyişlerinden yoruldum), aramakla meşguldüm(en çok da aramaktandır yorgunluğum). Pek çok bahanenin ardına sığınıyorum bu önemli filmi yazmakta geç kalışıma dair. Daha doğrusu önemsemekte geç kalışımın mazeretidir bütün bu laf kalabalığı. Büyük Britanya’nın yüzyıllar öncesinden başlayan ve kolay kolay da bitmeyen taht kavgasından bıkmadık mı diyeceksiniz ama demek ki bıkmamışız. Bıktırtmamışlar. Onlar çekmekten, bizlerse izlemekten. Filmin yönetmeni olan Josie Rourke tiyatro kökenli ve bu da onun ilk sinema filmi. İlk sinema deneyimine, tiyatro geçmişine ve kimi haksız eleştirilere pas vermeyerek başladığım filmi çok da beğendim. İyi ki izlemişim dedim. Didaktik olmayan bir anlatıma sahip filmde yer alan iki kraliçenin zaaflarını olsun, hem de mağrur ve bir o kadar da mağdur yanlarını kamerayı onların yatak odalarına kadar sokarak fakat yüzüne gözüne bulaştırmadan çıkartmasını bilen yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısı da haliyle ortada. Filmden, aklımdan çıkmadan kalmasını başarabilen unutulmaz kareler var. Margot Robbie’nin filmin sonundaki alçı gibi makyajdan gülünç bir hale dönmüş yüzüne  rağmen vicdan azabı çekerek ağladığı anlar mesela ya da Mary’yi canlandıran Saoirse Ronan’ın idamına, düşmanlarının ve genel olarak tüm dünyanın üzerine doğru korkusuzca yürüdüğü anlar. Kız kardeşler olarak adlandırılan ve kraliçelerine aman bir şey olmasın, olursa da eğer acilen müdahale etmek üzere yatak odalarını bile dinleme hakları olan kızların kendi kraliçelerine karşı bağlılıklarını sergiledikleri korumacı tavırlarlara ait anlar hala aklımda. Elizabeth’in makyajsız ve kostümsüz eskrim odasına dalarkenki duygusal halinin gözükmesini engellemek için deli fişek gibi içeri dalıp çıkın çıkın diye bağıra bağıra erkekleri kovalayan kız kardeşlerin olduğu sahneyse benim için filmin en unutulmaz sahnesiydi. 

Tam karar veremesem de bir film hakkında yazacağım son diyaloglu yazım bu olabilir. İki kadın karakter var bu defasında. A(nne) ve E(lizabeth) baş harfleri. Ayşe ve Emel yani. Rekabetleriyse sonsuz tıpkı bu iki kraliçe gibi. Kraliyet ailesine bağlı değiller, nereye bağlı olduklarını kendilerinin de bildiği söylenemez fakat konuşmalarından anlayacağınız üzere kolaylıkla avamlaşabilirler. Sonlarını bilemesek de sözleri zehirli; bir ok gibi saplanıyor ve kanatıyor battığı yerleri. Bu filmi ayrı ayrı izlemiş, şimdi de tesadüfen karşılaştıkları sinema çıkışında hakkında konuşmak mecburiyetinde kalmışlardır kısa bir süre boyunca. Kraliçe diyorsam kardeş çocuklarıdırlar, birbirlerine paralel sokaklarda oturmaktadırlar. E müzmin bekardır, bir kamu kuruluşunda memurdur(memur olduğundan hangi kamu kuruluşu olduğunu belirtemiyorum zaten ben de bilmek istemiyorum). A ise fındık kurdudur. Duldur. İş işte, eş eşte bulunur diyerek her iki açıdan da çok erken yola koyulmuştur. Halkla ilişkilercidir. Ayrıca da insanlarla iyi ilişkiler içindedir. Kuzeni hariç.

95520A9A-E6AF-4A35-8A85-67DB8A69C0E7

BİZDEN İKİ KRALİÇE :

A – Hayret. Sinemadasın.
E – Gelmese miydim?
A – Yok canım dünya herkes için. İkimizin bir arada bulunması sakıncalı olabiliyor sadece.
E – Vukuatlı olan sensin. Malum…
A – Ot gibi yaşamaktansa, vukuatlar kraliçesi olmayı yeğlerim.
E – Kimsenin başını derde sokmadığım düşünülürse, vukuatsızlıklar kraliçesi olmayı tercih ederim.
A – Bana dokunan yanar. 
E – Soba mısın?
A – Şaka mısın?
E – Eski eşini gördüm bu arada, geçen gün, bizim orada. İhanetini affetmeyeceğini söyledi.
A – Spermlerini hareket ettirebilseydi böyle olmazdı.
E – Adam kısır, insafsız!
A – Peki ya benim doğurganlığım?
E – Yatacak yerin yok.
A – Senin çok…
E – Aynı kandan geldiğimize inanamıyorum.
A – Aynı yumurta ikizi değiliz ki!
E – Senin gibi bir ikizim olsun istemezdim.
A – Ben de ne dostum ne arkadaşım…
E – Bekarken yaptıklarını unutmadım hala. Haftasonları beraber çıkardık ve sen etrafımda erkek namına ne varsa baştan çıkarmaya çalışırdın. Bunu da alkole sığınarak yapardın. Hep en çabuk sen sarhoş olurdun ne hikmetse.
A – Saçmalama şimdi. Geçmişi bugüne bağlama.
E – Geçmişte olduğumuz şeyiz biz.
A – Dönüştüğümüz şeydir önemli olan. Hem madem yanındaki erkeklerden beni kıskanıyordun, sen de daha cilveli olsaydın.
E – Yetiştiriliş tarzım, terbiyem ve şimdiki çevre ve iş koşullarım izin vermiyor. Ben sen değilim.
A – Ne yani, sen dadılar eşliğinde saraylarda büyütüldün de, ben batakhanede mi yetiştim? Kardeş çocuklarıyız biz. Ben dişi doğamla barışığım, sense kibrinle.
E – Ben rahmimi sergilemekten hoşlanmıyorum diyelim.
A – Frijit! Pis frijit! İltihaplı frijit!
E – Onu kaptıysan sen kapmışsındır, partnerlerinden. Sahi bebek karında, baba nerede?
A- Evde olsaydık senin boğazına yapışmıştım. Asla bir adam tarafından sevilmeyeceksin, asla kendi çocuğu kucaklayamayacaksın.
E – Bunlar için gözüm arkada gitmeyecek, merak etme. 
A – Seni gören de, bakire Elizabeth sanır. Elinde olsa beni idama gönderirdin.
E – Elimde olsa seni yeryüzünden silerdim. Hiç var olmamışsın gibi. 
A – O kadar mı nefret ediyorsun benden?
E – O kadar…değil aslında ama seninle herhangi bir metrekareyi paylaşmaktan da çok hoşnut değilim. Adımız aynı cümlede geçmesin bundan sonra.
A – Neyse ki kraliçe değiliz. Topraklarımız yok, ülkemiz de. 
E – Hısımlarımızı hasım edip, bana karşı kışkırttığın günleri unutmadım daha.
A – Koynunda yılan beslemişsin desene.
E – Yılan çıktığı deliği biliyor bak. Şimdi hepsi yüzlerini bana döndüler teker teker. Sen kaldın yayan.
A – Bana bir daha seni sorarlarsa, ölmüş diyeceğim. Benim için öldün sen.
E – Üzüldüm desem…

159F66DA-5EE7-412C-8029-3E2E63BA3A68

6E009FF5-8770-4BCF-B14F-C56F6178BEF8

GELENEKSEL KRALİÇELER ARASI UZAKTAN TAHT, GÜZELLİK VE ERK KAYGILI MEYDAN KAVGASI :

Dönem yüzyılının ele alacağımız ilk kraliçesi olan İskoçya kraliçesi Mary, Katolik olarak doğmuş, Protestanlar İskoçya’nın kontrolünü ele almak için savaşırken Katolik Fransa’ya gönderilmiş ve henüz daha on beş yaşındayken de Fransa tahtının varisiyle başgöz edilmiştir. Bildiğimiz görücü usulüyle yapılan evlilik, anlaşıldığı üzere bir çocuk gelin ihtiva etmektedir. O da Mary’dir. Üç yıl sonra dul kalan Mary ülkesi İskoçya’ya geri dönmek zorunda kalır. Bu sırada İskoçya Protestanların kontrolü altında olup, üvey kardeşi tarafından yönetilmektedir. Elizabeth’se İngiltere’nin porselen makyajlı Protestan kraliçesidir. Sekizinci Henry ve Anne Boleyn’in de çocuğudur. Mary doğumundan itibaren İngiltere tahtı için güçlü bir hak sahibiyken, Elizabeth’in de en güçlü rakibiydi. Kısaca Mary’nin varlığı Elizabeth’in tahtı adına bir tehditti. Film, Mary’nin boynunun vurulmadan hemen önceki anlarda yaşadıklarıyla başlar. Yer İngiltere, yıl 1587’dir. Bu tarihten 26 sene önce ayak bastığı İskoçya’daki Holyrood Palace’da kalmakta olan kardeşinin yanına geldiğinde olaylar zincirini başlatmış olur. Elizabeth’e bir mektup gönderir. Filmin en feminist cümlelerine evsahipliği yapar bu mektup. Der ki; “Bizden aşağı duran erkeklerin rızasıyla değil de, iki kraliçe olarak bir anlaşma yapmaktır dileğim”. Elizabeth’se Mary’nin cesaretinden, kendine duyduğu güvenden, güzelliğinden ve kolayca koca bulma becerisinden ürkmektedir. Mary’nin karakteri bana fena halde Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlet O’Hara’sını hatırlatmaktadır. Uzaktan da olsa kendisi gibi kan üstünlüğü olan Mary’e karşı kadınca bir kıskançlık beslemektedir. Etrafındakilerse en çok Katolik bir kraliçenin onlarınkisinden önce doğurması endişesini taşımaktadırlar. Haklıdırlar da. Zira Elizabeth tüm taliplerinin tahtının peşinde olduğundan şüphelenmektedir. Kraliçe de olsa, koskoca İngiltere’nin başında da olsa erkek egemen bir dünyada gittikçe erkeksileşmek mecburiyetinde kalır. Korkusundan evlenemez, gıpta ettiği anneliği de tadamaz. Filmde yobaz, önyargılı, sevimsiz bir hatip kompozisyonuyla karşımıza çıkan John Knox karakterinde yine İskoç asıllı ve de aksanlı David Tennant çıkar karşımıza. Bir Protestan olarak, papa tarafından yönetilen hiçbir krallığın hoşgörülü olamayacığını, köleleştirileceklerini düşünmektedir(Hıristiyanlar arasındaki mezhep kavgasını Sultan Süleyman’ın başlattığı söylenir, yoksa yanmıştık). Halkı ve sarayı güçlü hitabetiyle Mary’e karşı kışkırtadursun, Mary tahttaki yerini sağlamlaştırmak ve Katolik çocuklar yetiştirmek adına çok daha cesur hamlelerde bulunmaktadır ve nitekim evlenir, ne yapar eder bir erkek çocuk dünyaya getirir. Onun olamadığı kadın olmak, onun kısırlığının aksine varisler yetiştirmek gayretiyle yanıp tutuşmaktadır. Sifilis hastalığı olan Elizabeth’inse taht için bir varis dünyaya getiremeyeceği git gide netlik kazanmıştır. Kraliçe ağır makyajı, vakur tavırları, hepsi erkeklerden oluşan konseyinin tenkitleriyle başa çıkabilmek için dişi kimliğinden feragat eder. Dişi bedeniniz ve kadınsı tavırlarla ülke yönetmenin mümkün olmayacağını, her yüzyılda ve her ülkede John Knox gibi halkı ve en yakınlarınızdakileri bile üzerinize kışkırtacak adamların var olacağını, kellenizin, tahtınızın ya da elinizde her ne varsa onu kaybetmenizin yüksek olasılığını kulağınıza küpe etmeden bırakın ülkeyi bir holdingi bile zor yöneteceğinizi unutmamalısınız. Tüm bunlara rağmen Elizabeth de insandır ve içindeki kadınlık parçaları sayesinde çok sevdiği Lord Dudley’in Mary ile evliliğine onay vermez. Çevresindekiler de istemezler. Çünkü iki Stuart’ın evliliği, iki Katoliğin evliliğidir aynı zamanda. 

03E14EEA-273E-47E4-9829-9FBD137AB16A

68758D74-8861-4E45-BB9A-BB23ABBE89C2

Mary’yi idama götüren en büyük sebeplerden birisi hırsı yüzünden çevresindeki erkeklerin birer birer kaybedişinden kaynaklanır. Barış yanlısı abisi James onun tutkularının esiri olduğunu düşünmektedir, bu yüzden de konseyiyle birlikte desteğini çeker. Yine de düşünecek olduğunuzda Mary savaş alanında abisinin ölmesine razı olmaz fakat sonunda kendisi terk edilir. Filmin birkaç yerinde yine erkeklerin Mary’e karşı kinayeli tavırlarına şahit oluruz. Gereken yerde ve zamanda sürekli tavsiye verdikleri halde, Mary tarafından önemsenmiyorlardır. Bilge adamlar kadınların heveslerine hizmet etmektedirler. Knox’a göreyse Mary şeytanın uşağı ve zinacıdır. Çocuğu ise olası bir piçtir. Bir de evliliğin kutsallığını gözardı eden Babil fahişesi ya da tek başına ölüm saçan bir fahişe ama muhakkak bir fahişedir ve bunu söyleyen Abdurrahman Dilipak pardon John Knox’tur. 

Mary ile Elizabeth, sonunda Mary’yi kurtaracak bir çözümle işin içinden çıkamayacak olsalar da, bir araya gelerek içlerini dökerler hiç olmazsa. Mary’nin tacı elinden alınmıştır, tahtının ve çocuğunun başına da dayısı geçmiştir. Mary, Elizabeth’i ikna etmek gayretindedir. İki kadın da doğursun doğurmasın, çocuğu olsun olmasın yalnız kalmışlardır köpekbalıklarının çevrelerinde yüzdüğü kocaman bir havuzda. Hayatını kısmen yaşayabilen Mary olsa da, bu ona ağır bedeller ödetir sonunda. Kendisine verilenler çöküşüne sebep olmuştur. İki kadının arasında geçen duygusal konuşmaya rağmen ölüm fermanını imzalamak zorunda kalan Elizabeth’tir. Mary son mektubunda James’in kendi başaramadıklarını başarması için duacıyım derken, bir gün tacın iki krallığı da birleştireceğinin umudu fakat kendi hayatı için düş kırıklığı içindedir. Öyle de olur. Elizabeth’in ölümüyle İngiltere ve İskoçya’yı aynı anda ve tek nefesten yöneten hükümdar oğlu James olur. Elizabeth’in taht için bırakabileceği bir varis yoktur çünkü.

C3CE3F6C-539D-4073-B0EB-4CD00051FB47

 

589E6C52-E1A9-4D75-8E49-6ABCB2805661

SON SÖZ : Mary rolünde Saoirse Ronan ne kadar iyiyse, Elizabeth rolünde Margot Robbie’yi de o kadar beğendim. Onu sarayın efendisinden çok şaklabanına çeviren makyajının altından Mary’nin idamını onaylamak zorunda kalıp, pişmanlığından gözyaşı döktüğü sahnesiyle, Judi Dench’in on dakika kadar gözüküp Oscar’ı aldığı Aşık Shakespeare’deki kısacık rolü geldi aklıma. İtiraf etmeliyim ki, riskli bir rol ve ondan da riskli bir makyajın altında dahi olsa akılda kalmayı başarabilen Robbie’yi sanırım biraz daha çok beğendim. Aynı filmde iki güçlü kadın karakter bulmak her zaman kolay olmadığı gibi, ikisi de üstelik aynı sene Oscar’a aday olmayı başarabilmiş oyuncuların cesaretine hayran kalmamak mümkün değil. Kostüm tasarımı, makyajı, güçlü uyarlama senaryosu, altından çıkan feminist okuması ve oyunculuklarıyla filmi beğendiğimi bir kez daha belirteyim istedim. Pek çok replik vardı ki inceden, insanı olduğu yere mıhlıyordu derinden. O bir dakika seni adam yapmaz en cüretkarıydı bence.

98544FE3-B1B1-4BB1-A08D-33373EBA67C0

CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

images.jpeg

CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

“Anne ve babamdan şikayetçiyim. Beni dünyaya getirdikleri için.” Zain

“İyi insanlar olacağımızı ve sevileceğimizi düşünmüştüm. Ama Allah bunu bizim için istemedi. Bizim ötekiler için paspas olmamızı tercih ediyor.” Zain

“Çocuğun yoksa adam değilsin dediler bana. Çocukların senin omurgan olacak. Direğimi yıktılar, gönlümü yaktılar. Evlendiğim güne lanet osun. Nasıl bir sefalete atıldım ben?” Zain’in babası

“Kimse ne seni ne bizi umursamıyor. Biz hiçiz oğul, parazitiz.” Zain’in babası

GİRİŞ :

İsim olarak Capernaum ve Kefernaum olarak da çıkacaktır karşınıza. Siz nasıl isterseniz öyle okuyun ve de telaffuz edin. Ben yazımda Kefernahum’u tercih edeceğim. Böyle bir şehrin var olup olmadığı üzerine yaptığım küçük bir araştırma sonucunda öğrendim ki varmış. Günümüz İsrail topraklarında yer alan ve artık Tell Hum olarak anılan şehirden İncil’de de sık sık bahsedilmekle birlikte, bir balıkçı kasabası ve aynı zamanda ticaret merkezi olarak da bilinen şehir, İsa’nın mucizelerinden pek çoğunu gerçekleştirdiği-ölüyü diriltmek, şeytan kovalamak, hastalıkları iyileştirmek, rüzgar ve dalgaların durdurulması gibi, dolayısıyla kendisinden İsa’nın şehri olarak bahsedilen bir yermiş. Fakat büyük de bir hayalkırıklığı olmuş İsa için. Neden mi, çünkü kasaba halkının inanç eksikliğinden duyduğu hayal kırıklığı sonucunda onu lanetleyivermiş bir zaman sonra. Bir peygamberseniz, kendinizi bu şekilde sıfatlandırıyor ve görüyorsanız eğer, dininizi, görüşlerinizi boş vaktinizi ayırarak anlatıyor ve yayamıyorsanız düş kırıklığı yaşarsınız elbette. Hz. İsa marangoz iken, ikinci mesleği peygamberlikti. Böyle düşününce ikinci bir işe gönül vermiş, içinde yatan aslanı ortaya çıkaran günümüz insanı gelecektir aklınıza. Peygamberlerde de durum çok farklı değilmiş. Bir misyon edinerek yaşamına anlam katmaya çalışan pek çok sıradan insanın arasından maharetleri ve seçilmişliğiyle ön plana çıkan İsa peygamber, bir çıkış yolu arıyordu ve nihayet bulmuştu. Kendini peygamber yani seçilmiş kişi olarak ifade ediyordu o genç yaşında. Yunus peygamber balıkçıydı mesela, Hz. Nuh denizciydi, şimdi olsa gemi mühendisliği okumak zorundaydı. Hz. Musa çobandı, tıpkı genç yaşlarındaki Hz. Muhammed gibi. Dağdaki çobanla oyum bir olmamalı derken, o çobanın bir gün peygamber olabileceğini düşünmek gerekiyor inceden. İnsan, doğanın o çok sesli ahengine ve renkliliğine, toprağın mucizesine tanık olmadan sırra vakıf olamıyordur belki de. Hayatı boyunca bir süreliğine çobanlık yapmak gerekiyordur bir şekilde. Öte yandan Hz. İbrahim mimardı, her ne kadar o dönemde mimara mimar denmese de. Hz İdris iğneyi ilk icad eden, ona delik açan kişi olarak terzilerin piri sayılırken, peygamberlerin Yves Saint Laurent’i olarak anabiliriz kendisini. Bunların konumuzla ne ilgisi var diyecekseniz eğer, dinini yaymaya çalışan İsa’nın çevresi ve ihanetler yüzünden yaşadığı hayal kırıklığı ve çilesiyle, küçük Zain’in yaşadığı çile arasında büyük benzerlikler var aslında. İkisi de böyle olsun istemezdi. Ama ikisi de mücadele ettiler içinde bulundukları zor koşullara rağmen. Zain’in isyanı insanoğlunaydı aslında. Onu bu sefaletin içine atmış, kendisi de ailesinden daha iyisini görmemiş olan anne babasınaydı en başta. Filme dağınık diyenler var yabancı basında. Katılmıyorum. Nedenlerinden bahsedeceğim uzun uzun, yavaş yavaş, sabır sabır. Malum peygamberlere özgü bir meziyettir sabretmek. İlk önce adet olduğu üzere diyalog kısmı var. Bu filme özgü olarak yarattığım bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor olacak diyaloglar. Onlar evlilik aşamasındaki iki sevgili, niyetleri ciddi. Bu film onları çeşitli düşüncelere sürükledi. A kişisi Adem, H kişisi Havva olsun bu sefer de. Adem fena halde sığ, Havva’ysa bu filme kadar çözememiş durumu, az sonra ortaya çıkacak aralarındaki uçurum ve çözülecek elleri yavaş yavaş. Bu arada özür dileyerek belirtiyorum ki, diyalogları ben yazmıyorum, sadece karakterleri yarattım, yazıma attım. Ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini ve sorunlarını nasıl dile getirecekleriniyse kendileri bilir. Dediğim gibi ben yalnızca yarattım. 

Çift elele tutuşmuş yolda yürüyerek ayrılmaktadırlar sinemadan. Bir hikaye de böyle başlar. Gerçekteyse bitmesine ramak kalmıştır.

A – Beğendin mi sevgilim?
H – Beğendim. Sen?
A – Çok karışıktı.
H – Nesi karışıktı?
A – Kurgusu.
H – Sonunda bağladığına göre!
A – Ara yollarda çıkmazlar vardı.
H – Ben bir çıkmaz göremedim.
A – Rahil karakteri çok gereksizdi. Uzatmışlar çok fazla.
H – Tam tersi. Onun hikayesi sayesinde filmin parçaları birleşti. Göçmenlik ve sefalet iki çok eski arkadaş gibiler. Birbirlerinden ayrı düşünülemezler. 
A – Ee tamam da, Zain’in hikayesinde zaten yeterince var olan sefalet yetmez miydi? Arada da olsa içlerinden başarı hikayesi çıkmaz mı?
H – Sefaletin miktarı, azı kararı mı olur canım? Üstelik Zain başardı.
A – Olmalı. Seyirciye de yazık çünkü. Zain mapushanelere düşerek neyi başardı, üstelik de beş yıl yiyerek?
H – Sesini duyurabildi.
A – Ne değişecek ki? Ortadoğu’da bir şey değişmez. Hep aynı hikaye. Sen değişirsin, orası değişmez. Kaos, sefalet, savaşlar bitmez. Sınırlar değişir, bir de zalimlerin isimleri.
H – Doğru söylüyorsun, bence de Ortadoğu boşaltılsın ve sıfırdan başlasın orada her şey ama bu arada Zain ve Zain gibiler ne yapsın? El elde baş başta otursa mıydı çocuklarla sübyancılar koğuşunda beş yıl boyunca?
A – Aman diyeyim, ne boşaltması! Bizde alıyorlar soluğu ilk etapta. Yeterince geldiler zaten. Zain o sırığı bıçaklayarak en iyisini yaptı. Hem de intikamını aldı. Eşekler gibi çalıştırıyordu onu ailesi. Adam on beş kilo var yok, on yedi kiloluk suları, tüpleri taşıyıp duruyordu kaç kat boyunca. Düştü de kurtuldu be…
H – Bak ne diyeceğim…sefalet görmek istememek filan…seninle ilk nişanlandığımızda Beyrut’a gitmiştik, bayılmıştın yemeklerine. Bir daha gelelim diyordun. Sefalette yoksun ama. İyisi mi biz bir dahaki sefere Avengers’a filan gidelim seninle. Araplar o tür filmlerde çarşaf giyip fünyeyi çeken, bombayı patlatan saldırganlar olarak varlar sadece. Hani için rahat etsin diye!
A – Gerçekten mi(erkeğin bir an için gözleri parlar)?
H – …
A – Evlenmeden önce böyle şeyler izlemek gerekiyor gerçekten. Bir gün dara düşersek diye az çocuk getirmeliyiz dünyaya.
H – Bu dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğruysa artık!
A – Olur mu? Babası ne güzel dedi mahkemede! Çocuğun yoksa adam değilsin çocuklar senin omurgandır dediler, ondan yaptım diye.
H – Ha sen öyle algıladın vaziyeti? Ben o sefaletin içinde en az yedi çocuk saydım. Tavşanlar gibi üremenin manası ne, hele bir de anam babam, atam dedem öyle dedi diye. Yazık değil mi o çocuklara? 
A – Ben kendimi özdeşleştirdim babayla.
H – Süper kahramanlarla özdeşleştirsen daha iyi olur. Bundan sonra Marvel izleyelim gerçekten. Kaldıramayacak gibisin, daha doğrusu ben seni kaldıramayabilirim gibi geldi(son cümleyi sadece kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle söyler).
A – Ortadoğu böyle bir yer.
H – Ortadoğu öyle bir yer değil. Öyle bir yer haline gelmiş. Getirilmiş. İnsanlar, din savaşları, politikacılar ve politikaları sayesinde. Bu kadar çocuk imal eden ailelerin yaşadıkları yerleri neden ziyaret etmezler? Doğum kontrolü denen bir şey var. Allah var tamam da doğum kontrolü de var. Tavşanlar gibi ürenir mi? Kaldı ki Hıristiyan bunlar. Lübnan’da yaşayan katı Şiilerden de değiller. Maruni olmayabilirler ama Arap Hıristiyanları kısaca.
A – Ne olmuş? Arap işte sonunda. Arap Araptır.
H – Ya evet, Türk Türk’tür. Bizim için de Avrupa’da böyle düşündüklerinden eminim. 
A – Üniversite boyunca dizeleriyle başımın etini yediğin Halil Cibran’da Maruni. Amin Maalouf da.
H – Yani?
A – Arap Araptır işte!
H – Gel bi de slogan atalım beraber. O odur, bu budur diye.
A – Yok hayatım. Film mesaj kaygılı olsa da, acıdır gerçekler.
H – Bir yerde de Ermeni’dir o, sözüne güvenilmez diyordu hani!
A – Ne kadar doğru.
H – Hayat beni de seninle karşı karşıya getirdi ve bu filme getirtti. Ne tuhaf değil mi? Yoksa filmdeki annenin dediği gibi benim yerimde, benim şartlarımda yaşıyor olsaydın sen kendini asardın dedi ya…
A – Yani?
H – Ortada çoluk çocuk yokken daha insanda kendini asma hissi uyandırabiliyorsun kolaylıkla.
A – Bir film yüzünden mi bana karşı bunca önyargın oluştu?
H – Kim olsa aynısını düşünür.
A – Çocuk filminden nereye geldik!
H – İlk defa doğru bir söz ettin. Bu aslında bir çocuğun hikayesi. Çocuklar anlamayacağından ya da izledikleri takdirde çok kederleneceklerinden, büyüklere fakir bir ailede doğmuş karakterli fakat bıkmış bir çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmış Labaki. Çalışıp çalışıp kimselere yaranamamaktan, koşullarını değiştirememekten bıkan ve başka bir hayatın da mümkün olabileceğini düşünen zavallı ama iyi kalpli bir çocuk vardı başrolde. Aç kalmadıkça çalmadı, çaldığı da bir biberon süttü onu da Yonas için çaldı. En sevdiği kız kardeşi için o sübyancıyı bıçakladı, Tanrı’ya kızgındı çünkü hangi baba çocuğu aç yatsın, sokağa düşsün ister, sorumlulukları dururken içer içer kendini kaybeder? Ana baba olarak cehaletlerinin ötesinde o kadar bilinçsizler ki ve de kaygısızlar fakirliklerinin çok çok ötesinde. Kız aybaşı oluyor, onu bile kardeşi olarak zavallı Zain düşünmek zorunda kalıyor. Zavallılar. Çocuk her yerde çocuk, gerzek her yerde, her daim gerzek işte.

Filmden el ele çıkan çiftin arasındaki mesafe bir uçuruma dönüşür adeta. Kızın eli belindedir. Adem’se süklüm püklümdür karşıdında.

A – Çok üzüldüm inan. Bize…yani Ortadoğu’nun bizi de bulmasına. Yani seni beni bile birbirimizden ayıracak kadar etkiliymiş baksana.
H – Zain Türkiye ve İsveç’e gitmenin hayallerini kuruyordu.
A – Aman aman bizde yeterince Suriyeli Arap var…yani demek istediğim Zain gibiler gelsin de ne de olsa Lübnan’lı çünkü, ama daha fazla Suriyeli gelmesin lütfen.
H – Hiç değişmeyeceksin değil mi?
A – Aslına bakarsan hayır. Düşünmüyorum.
H – Yani ben evlenirsem böyle bir kütükle yaşayacağım, öyle mi?
A – …
H – Bir sürü de çocuk istersin sen?
A – …
H – Sanıyorum bir yerlerde hata yapıyorum ben! Zain gibi kaçıp kurtulmam gerek senden.

Gördünüz mü sinemanın gücünü sevgili okuyucu! 

MV5BNTRhZjkwYTMtNGE4YS00ZDBjLThkZDEtZTIwODFjMjgyNmFkXkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1499,1000_AL_

images.jpeg-6

images.jpeg-8

CEHENNEM’E GİRİŞ VE ORTADOĞU’DA ARAPSAÇI OLMAK :

Film, kirli bir erkek çocuğunun üzerinde külot fanilayla biçare vaziyette doktor muayenesine girmiş haliyle açılıyor. Doktorun diş muayenesinden çıkardığı kadarıyla hiç süt dişi kalmamış çocuğun on iki on üç yaşlarında olabileceği varsayımından anlıyoruz ki, bu çocuk tam olarak kaç yaşında olduğunu bilmiyor. Ya annesi babası yok, yahut onlar da bilmiyorlar ya da unuttular. Az evvel Beyrut sokaklarında kendi gibi çocuklarla oyun oynarken gösterilen Zain, bir sonraki sahnede bileklerinden kelepçelenmiş vaziyette mahkemeye çıkartılıyor. Bu noktaya nasıl gelindiğini, mahkeme görüntülerine paralel, kronolojik sırayla anlatıyor yönetmen Nadine Labaki. Bu filmde de küçük Zain’in avukatı rolünde izliyoruz kendisini. Zain, anne ve babası ve Etiyopyalı anne Rahil de dahil olmak üzere mahkemede hazır ve nazır vaziyette bekliyorlar. Davacı tutukludur diyor hakim. Zain hem tutuklu hem davacı. Almış olduğu beş yıllık hapis cezasına rağmen, anne babasından davacı. Kesin doğum tarihinin bilinememesinin nedeniyse, muhtemelen doğum evde gerçekleştikten sonra,  doğumunun yetkililere bildirilmemiş olması. Kısaca Zain’in bu dünyada var olduğuna dair hiçbir kanıt, belge yok ailenin elinde. Ne bir doğum kağıdı, ne bir nüfus belgesi. Tek Zain var. Zain’se bir itoğlunu bıçakladım diye tereddütsüz istikrar gösteriyor mahkeme önünde. Cezaevinden bağlanarak yaptığı konuşma onu ve ailesini mahkeme önüne taşıyor. Anne ve babasından onu dünyaya getirdikleri için şikayetçi oluyor. Bir zamanlar annesiyle beraber görüş gününe gittikleri abisi İbrahim gibi o da bir gün hapse düşüyor. 

images.jpeg-3

images.jpeg-7

Zain ve ailesinin yaşantısına tanık oluyoruz. Bir sürü küçük çocuk yerlerde nefes nefese yatıyorlar. Üstte yok başta yok, ne bulurlarsa yiyorlar, annesi domuz ahırı diyor yaşadıkları eve, ben diyeceğim mezbele. Baba içmeye para buluyor, anne sigaraya bir de süse püse. Kız kardeşi Sahar’ın ilk aybaşısına bile o çare bulmak zorunda kalıyor. Onun kanlı çamaşırını yıkıyor, tshirtünü ped yapıp veriyor. Tüm bunlar  tuvalet demeye bin şahit pislik içinde bir ortamda gerçekleşiyor. İyi bu çocuklar ölmüyor! Sokaklarda pancar şerbeti, domates suyu satarak üç beş kuruş kazanmaya çalışıyorlar. Hiçbiri okul yüzü görmüyor. Zain’in okula gidip gitmemesi hususunda konuşan anne ve babadan baba şiddetle gitmesine karşı çıksa da, annesi ona yiyecek içecek vereceklerini düşünerek okulu ve dolayısıyla oğlunu da bir istifade aracı olarak düşünüyor. Bu insanlar fütursuzca doğurdukları bütün bu çocukları bir istifade aracı olarak kullanıyorlar mahkeme önünde aslını reddetseler de. Anne baba çalışmıyor, çocuklar sokaklara iş icabı salınıyor. Zain abisi de hapse düşünce evin en büyük erkeği olarak her şeyi üstleniyor. Tüp ya da su taşıdığı evlerde onu öpmeye çalışan sübyancıların bile canına okuyor. Sahar’ı istemeye geldiklerinde kıyameti kopartıyor. Esasında tam bir çetin ceviz. Başka türlü bu şartlarda yaşamasıysa mümkün değil. Yine de anne babasına yeniliyor ve aile Sahar’ı kurda teslim ediyor. Babası kızı zengin diye on bir yaşında bakkalın oğluna, aynı zamanda ev sahiplerine satıyor.

images.jpeg-2

MV5BYzkzYjcwOTktNDA5My00NTZmLTliZmYtZTNkNjRiMDU2YzE3XkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1500,1000_AL_

Sahar’ın götürülüşünün ardından Zain’in ikinci hayatı başlıyor. Lunaparkta bir dönme dolabın bölmeleri içinde uyuyor uyanıyor. Aç kalıyor, iş istiyor dükkanlardan ama kimse gözünün yaşına bakmıyor. Rahil ona evini açıyor çünkü o da çaresiz. Ülkede barınmaya çalışan kaçak bir göçmen. Gerekli izinleri yok. Çalıştığı yerde kaçak ve bir de memede çocuğu var. İşteyken çocuğuna baksın diye Zain’i eve getiriyor, aklıyor paklıyor önce ve çocuğunu bir başka çocuğa teslim edip işe gidiyor her sabah çaresizlikten. Zain’in bir türlü bitmeyen çilesine tanıklık ediyoruz kaldığı yerden. Kendi evinde hiç bez görmediği için çocuğun bezini zar zor bağladığı gibi yine zor şartlarda, ışıksız, güneş görmeyen barakadan bozma, yarı prefabrik dört duvarın içinde boğaz tokluğuna dadılık yapıyor küçük Yonas’a. Öylesi mi iyiydi, böylesi mi derken, Rahil polis tarafından yakalanınca kalıyorlar bir başlarına ortada. Gene açlık, gene fukaralık. Şekerli buzlarla besliyor çocuğu, evde o var çünkü. Kendi evinde annesi de onu yapmış çünkü. Bir defasında balık pişiriyor ona. Sıskalaşıyorlar gitgide ama iyi gene ölmüyorlar. Dünyanın kahrını çekmek zorunda mı Zain diye düşünmeden edemiyor insan. Ebeveynler hayata tutunsun diye bencilce çocuk yaparlarken, onların günahını çekiyor bu masumlar. Filmin fragmanında da yer alan tencereler de Zain’in aklından çıkms. Fakirlik türlü çaresizliklerle mücadele ede ede pratik fikirler üretmeyi kolaylaştırdığından, çocukların elinden aldığı kayağın üzerine bağladığı tencerelerin içine koyduğu Yonas’ı kilometrelerce taşımak eziyetinden kurtuluyor. Öyle garibanlar ki…neyse ki Zain çok çocuklu bir aileden çıktığından bu konularda bir hayli idmanlı. Yine de merhametli bir çocuk ve tüm gücüyle, çocuk aklıyla direniyor ve bakabildiği kadar bakıyor ufaklığa. Kardeşi gibi görüyor onu. Çünkü hayatı boyunca kardeşlerinin sorumluluğunu taşımış ve bahsettiğim çocuk sadece on bir yaşında. Bazılarının neden erken büyüdüğünü anlıyoruz. Acı çekmeden, sıkıntı görmeden adam olan yok bu hayatta. Zain’e gelince en nihayet fotoğraf çektirirken gülümsüyor. Çünkü hiç şımartılmamış hayatı boyunca ve nihayet bir kimliği olacak bu hayatta. Bir birey, bir vatandaş, bir insan olarak kabul görecek ve bu yüzden ilk defa çocuk gülüşüyle bakıyor kameraya. Mevcudiyetinin kanıtı olacak fotoğraf için bakıyor kameraya.

İzlemiş olduğum Labaki filmleri arasında en iyisiydi diyebilirim. Çünkü çok zor bir film bu. Zor bir konu ve amatör, üstelik çoğu da çocuklardan oluşan harikulade bir cast’i var. Zor bir coğrafyanın hakkını veren bir senaryo söz konusu. Anlamlı ve değerli, kayda değer ve önemli. Yonas’ın on beş kişilik bir grubun içinde tecrit edilmiş vaziyette bir depoda bulunduğu sahne Kieslowski’ye ait Üç Renk Üçlemesinin sonuncusunda ve son sahnesinde yer alan “Kırmızı”nın finalini hatırlattı. Labaki’ye bir Oscar, bir Altın Küre adaylığı getiren, Cannes’dan da üç ödülle dönmesini sağlayan filmi eller beğenmiş diyelim sonuç olarak. Ama ben de çok beğendim. En çok Zain, Yonas ve Sahar…yine de en çok çocuklar…süt dişlerini sıka sıka hayata katlanmaya çalışan çocuklar.

MV5BMWExOGViZjYtOGMzNy00OWYxLWI5NzMtMWVmZmFjYTAyOTcyXkEyXkFqcGdeQXVyNTU5Mzk0NjE@._V1_

images.jpeg-5

SHOPLIFTERS : ARAKÇILAR

images.jpeg

SHOPLIFTERS : ARAKÇILAR

“Sana kötü biri olduğun için değil de, seni sevdikleri için vurduklarını söylüyorlarsa bu bir yalan.” 

“-Normalde anne babanı kendin seçemezsin.

  -Belki kendin seçtiğin takdirde daha kuvvetli oluyordur.”

“Çocuğu doğurmak sizi otomatik olarak anne mi yapıyor?”

GİRİŞ :

Biri babasının işini devralmış iç mimardır, diğeri hem halen canlı bir babası hem de doğru düzgün bir işi olmayan sosyologtur. İki kız arkadaş filmi izlemiş düşünceli düşünceli yolda yürümektedirler. İç mimar olanın anne babası ayrıdır fakat parası vardır, dolayısıyla huzur kısmını kendi ağzından dinlesek daha iyi olur. Diğerinde hiçbiri olmadığından hayatı iyice boşvermiştir. Ben bundan sonra çekilmek zorundayım, çünkü Bodrum’a gitmek üzere yola çıktım. Demek istediğim o ki, siz kızlarla baş başasınız ve ne yaparsanız yapın onların sesli düşünmelerine mani olamazsınız. Bu kızlar nerede mi yürüyorlar, kafamın içinde pardon İstiklal Caddesi’nde. Az sonra da girip bir kafede oturacaklar. Mimar olan için nerede oturdukları sorun teşkil etmiyor ama parasız sosyolog için bu bir mesele. Son defaya mahsus olmak üzere belirtiyorum; A kişisi mimar, B kişisi sosyologtur. Size iyi okumalar, bana da iyi yolculuklar.

A – Seviyorum Starbucks’ları.
B – Ne demezsin, hiç olmazsa bahşiş derdi yok. Alıyor, kurtuluyorsun. Evde olsa kahvenin fincanını beş yüz kuruştan içerdik.
A – Sen de…ne kuruşu, kuruş mu kaldı? Hem ortaya böyle bir kahve çıkarmak için Delonghi almış olman gerek.
B – Her defasında bir kadeh Johnnie Walker Blue Label’ıma eşlik etsin diye kaz eti yiyebiliyor muyum? Hayır. Bira ve fıstığı yeğlermiş gibi yapıyorum.
A – Tamam, kahveler benden. Senin bu darlığın ne zaman geçecek, sen ondan haber ver.
B – Nasıl geçer bilmiyorum ve bir gelecek de göremiyorum kendim için. Düşünsene ben sosyoloji mezunuyum ve de yüksek lisans yaptım. Bunu en iyi şekilde yansıtmak ve gözlemlemek için aile kurmam gerek. Hatırlarsan ayrıldığım adam da benim gibiydi, hatta benden beterdi maddi anlamda. Evlenemedik, doğru düzgün çıkamadık bile. 
A – Sosyal bölümler mezunlarının ortak dramına senin sayende tanıklık ediyorum. Parasız bir şey yapılamıyor, doğrudur. Öte yandan sırf bölümünü en iyi şekilde temsil edebilesin diye aile kurma fikrin çok garip. En az senin kadar. Deney ya da deneyim değildir ki aile. Seversin evlenirsin, sen ya da partnerin kısır değilseniz bir ya da daha çok çocuk yaparsınız. Tüm bunlar neşeli olmak içindir, çocuklar neşe kaynağı, taze kandır yetişkinler için. En azından ben böyle düşünüyorum.
B – Bana göre daha pratik ve iyimserdin her zaman da ondan. Vesvesen de yok. Hayat sana güzel, ne diyeyim ki ben sana şimdi?
A – Benim hayatım da çok kolay geçmedi ki. Annemle babam çocukluğumdan itibaren  yani ben kendimi bildiğimden beri hatırladığım bitmez bir kavgaya tutuştular. Üniversite ikinci sınıftaydım, annem babama kız yeterince büyüdü, bu iş burada bitti, senden nefret ediyorum dedi. Babam kapıyı çarptı ve gitti. Son defaya mahsus kapıyı çarpmadan önce, eşyalarımı arkamdan gönderirsin dedi. Annemi hatırlıyorum da, babamın her şeyini derledi topladı eskiciye verdi. Bir kuruş da para almadı. Eve doğru gelirken de sevap diye bağırdı. Yani babam her anlamda sıfırdan bir hayat kurdu kendine. Annem, üzerimden yük kalktı dedi durdu. Bense çok genç, çok toydum. Önümde bir hayat vardı ve de aşıktım en önemlisi. Ama çocukken hatırlıyorum da, çok zordu her şey. Bir anda birbirlerine bağırmaya başlarlardı, babam evden gider, günlerce de dönmezdi. Annem evde bunalınca, anneannemlere sığınırdı. Hiç ağladığını görmedim, hep öfkeliydi. Anneannemin yaşantısı fakirdi. İki odalı bir evi vardı. Annemden bir kuruş yardım kabul etmezdi, kocana laf söyletme derdi. Kaldı ki paranın onun hayatını değiştireceğini hiç sanmıyorum. Standartlarıyla barışıktı kısaca. Tek gayesi kendi yağında kavrulmak, kimselere muhtaç olmamaktı. Sobalı evde yıkanmak zor gelirdi, daha da çok geceleri çişe kalkmak. Tek odada otururduk. Annemle her dafasında yağlı saçlarla evimize dönerdik. Fakirliği bilirim yani.
B – Sosyolojik açıdan bakarsak eğer…
A – Nolursun bakma! Anlaşamadılar ve ayrıldılar, ben de ne sosyopat ne de psikopat bir çocuk oldum sonuçta. Ara ara kendime garip gelen huylarım oluyor ama kimin yok ki?
B – Benim de çok. Şu sıralar şeye taktım mesela. Aile dizimi diyorlar adına ve başına gelen her fena şeyde, aslında iyi şeyler de buna dahil ama iyi şeylerin neden iyi gittiğini kendine sorup durmayacağından, dolayısıyla da aksiliklere yoğunlaşman daha makul olacağından, o fena şeylerin aslında aile sistemiyle alakalı olduğunu araştırmış bir bilim adamı var. Benim de hayatımı düzene sokamayışımın nedeni bu bilim adamının ortaya attığı bu düşünce olabilir. Mesela parasızlığımı ele alalım. Küçüklüğümden dayımı hatırlıyorum en çok, ne sana ne de kimselere anlatmadığım eşsiz hikayeli dayımı. Acıklıdır hikayesi. Gidecek yeri olmadığından bize sığınmıştı. Çok kardeştik, ev küçüktü, bir de dayım çıkmıştı. Bizimkiler onun yüzünden birbirleriyle kavga etmeye başladılar. Annem ne yapalım yani sokağa mı atalım diye çıkışırdı babama. Babam da haklıydı çünkü çok çocuk olduğundan adamcağız daha bize harçlık yetiştiremezken, bir boğaz daha çıkıvermişti hiç yoktan. Annem zaten çalışmıyordu ve ek bir masraf kalemiydi dayım rakamlara vurunca.
A – Dayın çalışmaz mıydı?
B – Yani yevmiyeli, o da iş çıkarsa. Saftı da biraz. Ne söylersek tersini yapardı. Dayı akşam eve gelirken ekmek al getir derdik mesela…hatırlıyorum da…yaz mevsiminde dondurma alırdı, kışın da çikolata ama asla söylediğimizi almazdı. Aldığını da çocuk gibi bizimle oturur yerdi.
A – Böyle huyların mı var senin de?
B – Yok ama dışarıdan çok uyanık durduğuma bakma, benim de çok saflıklarım var. Safım ben. 
A – Kız halaya benzer derler gerçi. Dayına ne oldu sonra?
B – Öldü.
A – Aaa…erken mi?
B – Çok erken.
A – Peki ama neden?
B – Boğuldu.
A – Nerde?
B – Küvette.
A – Atıyorsun!
B – Neden atayım ki? Banyoya girmiş, bir daha da ses çıkmamış.
A – Nasıl bulmuşlar peki?
B – Küçük kardeşim sıkışıp kapıyı çalıyor, açmayınca da babamın yanına gidiyor kapı kilitli diye. 
A – Ay eeee…
B – Babam kapıyı zorluyor, yetmeyince de kırıyor. Sonra da manzarayla karşılaşıyor. 
A – Sen gördün mü?
B – Hepimiz evdeydik. O ona dair birkaç şey kaldı aklımda. Ölene kadar da bunamazsam eğer unutmayacağım. Bir; babamın dayımı kollarına alıp bağıra bağıra yüzünü tokatlaması, iki; annemin saçlarını gerçekten yolması ki ellerinde tutam tutam saçları duruyordu, üç; fırsattan istifade küçük erkek kardeşimin ayakta çişini etmeye başladığı esnada çıkardığı “oh” sesi. 
A – Aman Allah’ım.
B – Hayatı sorgulamaya o zaman başladım ben. Biri ölürken, diğerleri acı ve çaresizlikten ne yapacağını bilmezken, biri de işiyorken.
A – Kardeşine ne oldu?
B – Hangisi?
A – Sıkışan.
B – Annem bu tekne kazıntısı derdi. O tekne kazıntısı o şartlarda ne yaptıysa hayatı boyunca da onu yaptı. Dayımdan sonra annem babamı asla affetmedi ama malum fakirlik ve çok çocuklu olmanın getirdiği çaresizlikten ötürü boşanmayı düşünse bile gerçekleştirmenin imkansızlığını bildiğinden başka yollara başvurdu. Yatakları ayırdı. Odanız mı çoktu diyeceksin, salonda yattı bir süre.
A – Ya tekne kazıntısı?
B – Okumayacağım ben dedi. Kestirmeden gitti. İnşaatçi oldu. Kestirmeden de evlendi. Sekreteriyle. Üçüzleri oldu kestirmeden. Hep kestirmeden. Malum Karadenizli’yiz biz. Harçtan, sıvadan anlardı. Severdi de küçükken. Dayımdan çok sonra denize gitmiştik, annem tetikte bekledi durdu. Ama boşuna evham etti. Çünkü bizim ufaklık kumdan kaleler yapmaktan doğru düzgün denize girmedi. Yaptığı kaleler saray gibiydi. Ben dayımdan sonra hiç yüzmedim. Serinlemek için bir girer bir çıkarım sadece.
A – Hangi inşaatları yaptı peki ufaklık?
B – Henüz bir saray yapmadı ama şu genç yaşında girdiği ve söylediğine göre çıkamadığı iki kooperatif var. Kumdan kaleler yapmıyorsa eğer, insanların ahını almadan ömür boyu yaşar. Şimdilik durumu iyi, en azından evlenebildi. 
A – Ya dayın, adı neydi dayının?
B – “Hikmet”.
A – Yazıııkkk…çok yazık olmuş Hikmet’e.
Fakir ama gururlu sosyolog gülmeye başlar.
A – Ne gülüyosun be?
B – Küvette boğularak tarihe geçti benim dayım.
Beraberce gülmeye devam ederler.
A – Her tür antikalıklar da sizde.
B – Fakirliğin gözü kör olsun! Öte yandan insan kendine yaratıcı ölümler bulmakta hiç sıkıntı çekmiyor. Hikmet dayım mesela inşaatten düşseydi ya da bindiği uçak düşseydi bu derece şaşırtıcı olamayacak, ne zamanında bizi, ne şimdi seni gidişiyle şaşkına çeviremeyecekti.
A – Bir ayrıntı var burada dikkatimi çeken. Fakirlerin küvetleri olmaz gibi gelir bana. Acaba yeterince fakir mi değildiniz?
B – Şüphen olmasın. Biz yeterince fakirdik. Zaten o küvette bizi çok uzun süre yasa boğdu. Dayım onu çalıştığı inşaatten getirmişti sırf babama yaranmak için. Zavallı sırtında taşımış bi de. Sonra da bir hafta boyunca bel ağrısından yatmıştı. Az uğraşmamışlardı onu monte etmek için. Bilemezdik ki mezarı olacağını.
A- Hayat çok garip gerçekten.
B – Özellikle de biz fakirler için.
Tekrar gülüşürler.
A – Ne diyeceğim B kişisi!
B – Söyle A kişisi!
A – Sence biz neden yuva kuramadık?
B – Şu an bu yazıyı okumakta olan ve pek de farklı bir şey söylemememize rağmen, hiç olmazsa okunduğunda benzer düşüncelere sahip hayatın şaşkın bıraktıkları da varmış dedirtmek gayesiyle buradayız malum. Tüm bekarları temsilen ahkam kesmemi istiyorsun madem diyeyim sana parasızlık-karşılıklı ya da teker teker, çok çeşitli aşağılık duyguları, ortamına düşememek, güvensizlik, gençliğin kalıcılığına dair anlamsız duygular, çocuk korkusu, bir adamı ve onun ne menem olduğunu bilmediğin ailesini çok yakından tanımanın vereceği sıkıntıdan kaçınma dürtüsü, uyumsuzluklar-siz uyuşursunuz çevreniz, aileniz uymaz, gene parasızlık, hep parasızlık, anne babanın yaptığı ve senin gördüğün pek çok hatayı tekrarlama korkun, kızım belki lezbiyensindir, ne bileyim.
A – Ben olmayabilirim, parasız da değilim, çok kompleksli de-biraz sadece. Ama düşünüyorum da(aynı anda hızlıca on parmağıyla dua okur gibi erkek isimlerini sıralar), hiçbiri bana göre değilmiş. Yerlisi yabancısı, evlisi bekarı, sünnetlisi sünnetsizi…
B – Amma çapkın çıktın ha. Hiç belli etmezsin üstelik.
A – Denemedim demeyeceğim. 
B – Filmdeki gibi bir aile ister miydin peki?
A – Mutlulardı bir noktaya kadar. Yalnız evin direği evin en büyüğü imiş. O gidince dağıldılar, duramadılar bir arada.
B – Tırnak yüzünden. 
A – Evet, tırnak vardı, kötü şans.
B – Ben istemezdim. Sen mesela arkadaşımsın benim. Bacım der boynuma atlarsan bozuşuruz. Bacılık başka, dostluk başka.
A – Sen kalabalık ailede doğmuşsun, bıkmışsın da ondan. Ben isterdim. Çünkü bir başınayım bu hayatta. Düşünsene bizimkilerde para vardı pul vardı, ondan ayrılabildiler. Ya da hır gür sürecekti böyle ölesiye dek. Annem böyle mutluyum diyor da başka bir şey demiyor. Arakçılar’daki herkesse bir yolunu bulmuş gibiydi. Büyükanne başka çocukların nenesiydi, karıkoca karıkoca değillerdi, o çocuklar birbirlerinin kardeşleri, başlarındaki anne babanın çocukları değillerdi, pek fakirdiler ama huzurluydular. Tek huzursuz olan Shota idi, o da küçük kızın hırsızlık yapmasına gönlü razı olmadığındandı.
B – Altın Palmiye’yi aldı. Biliyor muydun? Belki Oscar’ı da alır mı?
A – Yok. O zaman Roma yoktu piyasada. 
B – A kişisi, ne diyeceğim bak, bu bir garip okuyucu bizim hayat hikayelerimizi okumak zorunda mı? Hiç böyle bizim konuşturulduğumuz sinema yazıları yok. Filme puan ya da yıldız veriyorlar, künyesini koyup, şundan ötürü sevdik bundan ötürü sevemedik diyorlar. Herkese ne ki benim Hikmet dayımın dramından, senin annenle babanın anlaşmazlığından. Her kimin kafasının içindeki tilkiler olarak buraya kondurulduysak, yanlış yerde olduğumuz hissine kapılmaya başladım. 
A – Sakın bizi yaratanın kafası karışık olmasın!
B – Bizim günahımız neydi peki?
A – Yanlış kafanın içinde olmak.
B – Duyarsa bozulabilir.
A – Bozulmakta serbesttir. Bizi attı gitti buraya. Ne işimiz var yoksa bizim Arakçılar’ın arasında?

shoplifters2

ARAKÇILAR : 

İlk sahneden belli ediyor film kendini. Hırsızlık yaptıklarını düşündüğümüz baba oğul, alışveriş merkezinden aşırdıkları yiyecek ve diğer tüm ihtiyaçlarını, bir de bakımsız vaziyette bir evin balkonunun köşesine sığınmış dört beş yaşlarındaki kızı alıp eve götürüyorlar. Geleneksel Türk…pardon Japon yer sofrasının çevresine toplanmış kalabalık aile bireyleri gürültülü bir şekilde yemek yiyorlar. Son derece doğallar. Ve de iştahlılar. Büyükanneleri bir yandan yemek yerken bir yandan da ayak tırnaklarını kesiyor çıtır çıtır. Sıçrayan tırnaklar yemek masasında yer buluyorlar kendilerine. Bu aşırı rahatlık kimseleri rahatsız etmiyor. Kendi aralarında espriler yapıyorlar. Aralarına yeni katılan küçük kızın çelimsizliğinden ve vücudundaki morluklardan şiddete maruz kaldığını görüyorlar. Yine de onu buldukları yere, yani evine götürüyorlar. Gel gör ki kızın ortamında kavga gürültü eksik olmadığından, götürdükleri gibi geri getiriyorlar acıdıklarından ve o da bu yaşantının daimi bir ferdi şerefine nail oluyor bundan böyle. Evdeki herkes her yol mübah diyerek elinden geleni yapıyor. Baba oğul marketleri boşaltarak, kızlardan biri vücudunu sergileyerek, büyükanne bir zamanlar bir parçası olduğu bir aileden aldığı yardımlar sayesinde, anne ve babaysa aşçılık, işçilik gibi işlerle evin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Marketlerden çaldıkları şeyler temel gıda maddeleri ya da şampuan gibi temel ihtiyaçları oluyor. Yaşantılarında herhangi bir lüks göremiyoruz. Çok iyi ısınamıyorlar, çok güzel giyinmiyorlar, anca yiyorlar. Yemek onları bir araya getiren, hatta bir arada tutan en gürültülü seremonileri. Küçük kız ilk götürüldüğünde yaşadığı şaşkınlığı yavaş yavaş üzerinden atıyor. Neticede ne Shota ne de Juri Oliver Twist gibi bir yetim değiller, çünkü Osamu da bir Fagin gibi değil. Fakat zaten yeterince kalabalık olan aile bireyleri, bir boğaz daha artınca eve daha çok ekmek getirmenin telaşına düşüyorlar. Çocuklara arakçılığı öğreten Osamu’nun bahanesiyse, dükkanda olan şeylerin kimseye ait olmadığı ve onların yüzünden de dükkanın iflas etmeyeceği. Filmin sonunda geçim maksatlı öğretebileceği bundan başka bir şey olmadığı için çocuklara arakçılığı öğrettiğini itiraf ediyor.

images.jpeg-3

Filmdeki ilk soru işareti baba oğul sandığımız Osamu ve Shota’nın arasında geçen diyalog esnasında Shota’nın babasına baba demediğini öğrendiğimizde oluşuyor. Nedeni hakkındaysa ipucu verilmiyor. Esrar filmin sonuna kadar sürüyor. Bu arada televizyonda çıkan bir haberle polisin, iki aydır kayıp olan Juri’yi anne babasının öldürdüğünü düşündüğünü öğrenen aile fertleri kızın saçlarını kesiyorlar derhal tanınmasın diye. Adını da Lin olarak değiştiriyorlar. Yakalandıkları takdirde tutuklanacaklarını bile bile kızı bırakmıyorlar. Filmin en ilginç karakteriyse deneyimli Japon aktrist Kirin Kiki’nin canlandırdığı büyükanne karakteri. Aileden aldığı paraları biriktiriyor ama kumarını da oynuyor, birasını da içiyor ve o da sırrı saklıyor. Onun ölümüyle birlikte parçalanma başlıyor dolaylı yollardan. Anne baba eceliyle ölen yaşlı kadının cesedini alıp götürmesi için yetkilileri çağırmak yerine, onu evin içinde kazdıkları çukura gömüyorlar. Bundan böyle büyükanne hiç yaşamamış gibi hareket ediyorlar. Bir rakama dönüşen büyükanneden sonra beş kişilik bir aile oluyorlar. Başlarını polisle derde sokmamak gayretine düşüyorlar.

İlk pes eden Shota oluyor ve filmin son yarım saatine girdiğimizde bir parça ağır tempodaki seyrim bizi bu kasıtlı sona hazırladığını anlıyoruz. Düğümler bir bir çözülüyor polis soruşturması esnasında ve herkes kendi ağzından hikayesini anlatıyor sakin ve telaşsız. Yetişkin insanların gerçekleştirdiği bu cüretkar davranışlar silsilesinin çocukların kaderiyle oynamak gibi bir sonucu olmasına rağmen naif bir hareket olarak kabul görülüyor çocuklar açısından. Çünkü hiçbirinin kılına zarar gelmemiş o ana dek. Juri’yi bırakmama nedenleri kötü muamele görmesiyken, Shota daha bebekken kaçırılmış. Juri’nin elbette ki sevildiği, hor görülmediği, dayak yemediği bir ortamda yaşamak onun için en doğrusuyken, Shota’nın hiç tanımadığı biyolojik ailesiyle yaşasaydı nasıl bir hayatı olacağını kestirmekse bir hayli güç ve en azından hırsızlık yaptırılmazdı kendisine diye düşünüyorsunuz ister istemez.

Nobuyo çocuk doğurmak bizi otomatik olarak anne mi yapar diye serzenişte bulunuyor itirafında. Bir etiket olarak bir vasıfmışçasına ekleniyor hanenize fakat sonrası annenin anneliğine kalmış. Kısır olduğu için çocuk doğuramayan genç kadın içerisinde çocukların olduğu ailesini hiç yoktan kendi yaratmış Osamu ile beraber. Filmde bize bu soruyu soruyor zaten. Kan bağı her şey demek midir? Eğer işler iyi gidiyorsa her şey demektir kanımca, aksi takdirde hiçbir anlamı yoktur. Kötülük çiçeklerinin sarmaşığa dönüştüğünü görmektense, bir saksıda yetişmelerini yeğlerim her zaman ve ölene dek.

shoplifters.w700.h700

MG_1157

SON SÖZ :

Siz bu yazıyı okuduğunuzda Oscar ödülleri dağıtılmış olacak. Dolayısıyla yabancı dilde en iyi film Oscar’ı tahminler doğrultusunda Roma’ya gitti bile. Olan olduğu için diyecek bir şey olmamasına rağmen, tıpkı filmdeki aileymiş gibi yapan fertlerin sorgulama esnasında yaşadıkları itiraflarla gelen kafa karışıklıklarında olduğu üzere, aile üzerine düşündürten bir sona sahip olan film, Hirokazu Kore-eda’ya has bir üslupla yani nazikçe yaptı yapacağını yine her zaman olduğu üzere. Çok derin konular üzerine insanı hırpalamayan bir yaklaşımı olan ve son dönem Japon sinemasının en merakla takip ettiğim düşündürmeler ustası yönetmenidir kendisi. Aile de onun en baş meselesidir. Cebelleşip duruyor her defasında. Fakat şu da bir gerçek ki, insan her zaman kendini sorgulamaya kendisinden başlamayabilir. Bazen içine doğmuş bulunduğun ortam yani ailen kişiliğinin önüne geçebilir. Sayesinde aile, aile olmak, aileyi kurmak, aile olarak da kalabilmek ve önemlisi kan bağının bir yere kadar önemli olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Bense kısırlığın ve çocuksuzluğun reva mı cefa mı olduğunu düşünüp duruyorum her Kore-eda filminin ardından. Aile iyi niyetlerle kurulmuş da olsa, dünyanın en karmaşık meselesine dönüşüyor zamanla.

img.jpeg

images.jpeg-2

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

7BD6A0E0-8092-44D6-8575-2F276A6C0C37

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

“Sadece sana ait olduğumu hatırla. Sadece bu dünyadaki hiçbir şey için sana zarar vermeyeceğimi hatırla.” Fonny

“Bu ülke zencileri gerçekten sevmiyor. O kadar sevmiyorlar ki, evlerini bir zenciden önce bir cüzzamlıya bile kiralarlar.” Fonny

GİRİŞ :

İki kız arkadaş kahvenin bardağının on beş yirmi lira olduğu şık bir kafede bir yandan kahvelerini yudumlamakta, diğer yandan fazla kalori almamak için tek porsiyon ısmarladıkları limonlu cheesecake’lerini adil bir şekilde paylaşmış, ağır ağır yemektedirler. Aralarında konuşma olmaz bu esnada. Zaten onlar sonradan açılanlardandır. Bir zaman sonra şeker kana karışır, kahve üzerlerindeki uyuşukluğu alır:

A – Bana son buluşmamızda demiştin ya bıkkınlık var üzerimde diye. Hani çok ilgisizdin her şeye ve herkese karşı. Biliyor musun bu aralar bende de aynı hislerden çok yoğun bir şekilde var. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kimseyi görmek de. Bir ara ister gibi oluyorum fakat sonra geçiyor. 
B – Ne hususta?
A – Ne ne hususta?
B – Kafan başka yerde sanırım. Hangi konuda ya da konularda bu bıkkınlığın? Canın ara ara ne yapmak istiyor ya da istemiyor?
A – Offf…yazı yazmak mesela. Canım istiyor ama sonra istemiyor. Bir ses oku diyor sonra aniden susuyor. Zaten ne okursam okuyayım hemencecik dikkatim dağılıyor. Canım bir yerlere gitmek istiyor ama zor geliyor. Bir ara ciddi ciddi kendimi gideceksin de ne olacak diye düşünürken buldum. Her şey, kısaca hayat anlamsız geliyor. İş göremez raporu almayı düşünüyorum.
B – Nereden alacaksın öyle bir raporu?
A – Onu henüz düşünmedim, bilmiyorum da ama her an almak için hamle yapabilirim. 
B – Ben de gerginim. Geldiğim noktada çok zor ve az para kazanıyorum. Herkesin her şeyi parayla ölçtüğü zamanlar bunlar. Ahmak çevrem beni bunlarla değerlendiriyor. Çok sinir oluyorum. Sanırım çok şey bekledim hayattan ve pek çoğu da gerçekleşmedi ya da gerçekleşti de ben anlamadım. Ama ağzımda ekşi bir tat var ve hiç geçmiyor.
A – Cheesecake’e rağmen mi? 
B – Cheesecake’e rağmen.
A – O zaman fazla ciddiye alma. Limonlu söyledik ya ondandır.
B – …sanırım. Bir dahaki sefere vişneli söyleyelim.
A – En azından çilekli söyleyelim. Garanti olsun diyorsan da çikolatalı. Şöyle tatlı tatlı.
B – Menüde dikkatimi çeken bir şey oldu.
A – Neymiş o? 
B – Cheesecake fiyatı. Yirmi sekiz liraydı.
A – Burası Nişantaşı.
B – Mandabatmaz’a gitseydik hiç olmazsa.
A – Ben entel değilim. Enteller beni sevmiyor. Ben de onları.
B – Sırf enteller gitmiyor ki. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ki.
A – Öyle mi dersin? Yemekte olduğun cheesecake vegan bu arada.
B – Ha ondan bu para. Hayvan yoksa kazık marka.
A – Moda. Canım.
B – Bazen Canan Karatay’ı destekleyesim geliyor. O kadar çılgın olmasa.
A- Aşırılıklar kazandırıyor. Ya altı yumurta ya sıfır hayvansal gıda.
B – İçim yeterince deliyken yediklerim normal olsa. Bak mesela geçen birisiyle tanıştım
A – Kadın mı, erkek mi?
B – Kadın ve nasıl deliydi anlatamam.
A – Sen de delisin.
B – Evet. O yüzden sinir oldum ya. Ben delileri çekemiyorum. Ve haklısın sanırım ben deliyim zaten ve yanımda deli deli gezen bir başkasını daha ruhum da, aklım da kaldırmıyor. 
A – Sonuç?
B- Sonuç arkadaş edinme yaşını da geçtiğim gerçeği. Artık kimse kafama göre değil ve ben kimseyle anlaşamıyorum.
A – Senden uzun yaşarsam mezar taşına “insan sevmezdi” yazdıracağım.
B – Hah sonra da uzaktan da olsa Fatiha okuyacak olan ara da bul.
A – Ateisttin hani!
B – O başka, arkamızdan bir Fatiha istemek başka.
A – Yastığa başını koyduğunda, her başı sıkıştığında yurda pardon imana gelen gizli Müslümanlardan olduğunu düşünüyorum.
B – Tarihimde var. Yasin okurdum. Eskiden. Ondan sonrası klişe. Çünkü dünya beni bu noktaya getirdi, bundan isyanım, falan filan. Tıpkı filmde olduğu gibi. Haksız yere girdiği hapiste, cam bölmenin ardındaki on dokuz yaşında ve hamile kız arkadaşına “Yüksek sesle söyle, seni duymuyor” diyordu Fonny yukarıyı işaret ederek.
A – Sağır duymaz uydurur en başta…yoksa biz birer uydurukluğun ürünü müyüz? Çok uyduruk bir tipim var mesela benim, ağzım burnum uyduruk, boyum posum da. Hiç öyle boş vaktine gelmemişim heykeltraşın. Beni günaha sokuyorsun ve işlerim yeterince ters gidiyor zaten. Tövbe tövbe.
B – Şule Çet tecavüz edilip, camdan atılırken de  duymadı ama. Arkası olmayan bir kızdı. Bir sürü manyak bir sürü manyaklığını çocuklar üzerinde gerçekleştirirken de duymuyor. Sakın öldüler de kurtuldular deme!
A – Demem. Ama o saatte orada ne işi varmış diyenlere bir çift sözüm var.
B – Onlar bir boktan anlamazlar. Ahkam keserler. Kızın o anda ne çektiğini düşünmezler. 
A – Fonny işlemediği bir suçtan ötürü cezaevindeydi. Tıpkı Monte Kristo Kontu gibi.
B – James Baldwin siyah hakları savunucusuydu aynı zamanda. Irk ayrımı daha doğru olacak sanırım. Yazar yazar olunca, yönetmen de yönetmen, hislerden yola çıkarak, çevresel koşulların daha hayatının başında iken birbirini seven bir çifti ne noktalara sürüklediğini gördük.
A – Konuyu dağıtmış olacağım ama James Baldwin tıpkı şarkıcı ismi gibi. 
B – Yok haklısın. Ben de filmin müziklerini dinlemeye doyamadım.
A – Çünkü harikaydılar. Yönetmen Moonlight’tan sonra ikinci kez çalışmış Nicholas Britell’le. Ve bu defasında Oscar’larda karşısında bir müzikal de yok La La Land gibi.
B – İn dı şelov şeeelov…
A – O şarkıda götürecek. Birileri Oscar’lara hazırlanadursun, ben de anca film eleştirileri yapabiliyorum. 
B – Bir sürü takipçin oldu ne güzel işte.
A – Bir sürü mü? Ben arkamda bir sürü göremiyorum. O sürüler instagram’dalar. Ama olsun, benim de Ceyda’m var bana daha çok diyalog yaz diyen. 
B – Diyalog mu ?
A – Diyalog ya. Şu an konuştuklarımız mesela. Ben bunları kafama yazıyorum şu an, sonrasında yazıya dökeceğim.
B – Seninle konuşurken her söylediğime dikkat etmem gerek o halde. Afişe mi edeceksin beni?
A – Mecburum. 
B – Mecbur mu?
A – Evet. Ne yazacağım başka? Çocuğum yok üzerinden reklam alacağım. Zengin kocam yok her dakika böbürleneceğim, sayesinde iş kapacağım. Ağır bir edebiyatçı değilim. Benden Proust olmaz. Yoga için gerekli esnekliğe de sahip değilim. Zen budizmi için de sakin duramıyorum. Kadınlar beni ne yapsın? Benden idol olmazmış.
B – Sana acımamı, sonra kendime acımamı, sonra beraberce halimize acımamızı falan mı istiyorsun anlayamadım. Nasılsa babalandık babalanacağımız kadar, gidelim Çiçek Pasajı’na tam olsun. Rakıları devirelim, o zaman daha çok ağlarız halimize.
A – Fena olmazdı aslında ama elimize bir şey geçmeyecek, ceplerimiz boşalacak, içimiz zehirlenecek. Yogaya başlamışken daha fazla ağırlık istemiyorum üzerimde. Çünkü kaldıramıyorum.
B – Sen ve yoga ha?
A – Yakıştıramadın mı? Esnekliğimi ölçmeye çalıştım.
B – Kaçtı?
A – Yerlerde. Bir mekan dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla iki saat geçirdim. Hepsinin konsantrasyonu süperdi. Ben hariç. Bana hep bir gülme geldi. Bu tüm hayatım için geçerli aslında. Tam bir iş başaracakken bir kahkahaya geliyor ve tıkanıyorum. Ben lanetliyim. Kahkaha bile bana ters zamanda geliyor.
B – Öğrenci bol yani.
A – Valla hocaya sordum işler nasıl gidiyor diye. Sen bugün bu hale bakma dedi. İstanbul’daki öğrenci başına düşen yoga hocası sayısı öğrencilerin iki katıymış ve herkes yoga eğitmenliğine merak sarmış, harıl harıl ders alıyorlarmış.
B – Yapma ya. Çok korkunç.
A – Rakamlar mı?
B – Yok bir oda dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla bir arada bulunmak çok korkunç.
A – Daha da korkuncu tüm bu zorlayıcı hareketleri yapan kadınların, yogadan sonra hiçbir şey olmamış gibi makyajlarını yapıp süslenip püslenip eğlenceye gitmeleriydi.
B – Sen de takılsaydın onlara. Sonuçta aynı odada mesai yapmışlığınız var.
A – Bana teklif etmediler. Çok yeteneksizim ama aptal bir gayretim de yok değil hani. Hem ben eve gelip ölü gibi yattım. Ağrıdan bayılmışım. Hala daha her yerim acıyor.
B – Hiç yanlış kulvarlarda gezindiğini düşündün mü?
A – Her zaman düşünüyorum. Ama kendimle ne yapacağımı bilemiyorum. Belki bir gün ben de ayak parmağımı burnuma değdirir, hatta burun deliğime sokarım.
B- İnat olsun diye mi? Değmez. Deliklerine yazık. Bak şimdi evli olduğunu varsayıyorum, kocaydı, çocuktu, dersleriydi, yedikleri içtikleriydi derken, her şeyi unuturdun. Arayış filan olmazdı. Arayışa düşecek fırsatın olmazdı.
A – Gelen kadınların hepsi olmasa bile çoğu evliydi ve de çocuklu.
B – Ve de ayak parmaklarını burunlarına değdirebiliyorlardı, öyle mi? E bravo o zaman. Gönül vermişler, hor görmemek lazım.
A – Benim marifetsizliğimden de cesaret alarak coştuklarını düşünmekteyim. Hepsi birbirini instagramdan takip ediyor. Beni kaale almadılar mesela. Hiç tipleri değilim. Ne bir yoga madalyam var, ne de aktif bir sporcu geçmişim. Burnu akan, hiç durmadan hastalanan bir çocuğum da yok. Onlar saatlerce bunlardan bahsedebiliyorlar mesela. Ne çocuklular çocuksuzları, ne de çocuksuzlar çocukluları anlayabiliyorlar. Açıkçası kimsenin çocuğunun büyüme hikayesi de beni ilgilendirmiyor. Dolu yetim ve öksüz varken ve onlardan bahsedecek başlarında bir büyük yokken.
B – James Baldwin’in zamanında ırk, cinsel ve sınıf ayrımcığına karşı verdiği mücadelede eksik bir şey var: biz sınıfsızlar hakkında eksik kaldığını düşünüyorum. 
A – Mülksüzler gbi.
B – Ursula. Dur bakıyorum ne yazıyor kitabının arkasında…”devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir” diyor. Doğru bak, ruhum da devrim için çok yaşlı benim. Kendi üzerimde bile radikal değişiklikler yapacak kadar yürekli değilim. Kısaca kendi sınıfsızlığımız bir devrime yol açmayacak. Benden söylemesi.
A – Filmde yaşanan aşkı düşünüyorum da, ben o kadar sevmedim hiçbir zaman. Kimseler de beni sevmedi bu kadar. Onun hatırına dayandı Tish onca sıkıntıya. Herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyor bu hayatta. Bir aşka, bir adama, bir kadına, işine, çocuğuna.
B – Ben takıntılarıma tutunuyorum mesela. Onlar beni hayatta tutuyorlar.
A – O nasıl oluyor?
B – Çok basit. Bir şeye takıyorum ve onu iyice takıntı haline getiriyorum. Gecem gündüzüm o oluyor.
A – Sonuç?
B – Korkunç. Taktığım insansa eğer, sonunda onu düşman ilan ediyorum. Nesneyse bıkasıya uğraşıyorum onunla. Sonunda o kadar bıkıyorum ki bir daha onun hakkında bir şey duymak ya da görmek istemiyorum. Tek takıntı yapmadığım şey yoga. Sanırım herkesin yaptığı bir şeyi yapmak çok cazip gelmiyor. Bir de şu ayak parmağını duyunca hiç bana göre olmadığını anlamış oldum.
A – Hiç başörtülü yogacı gördün mü?
B – Yok.
A – Bir fikrim var. Ben diyeceğim kapandım, yoga eğitmeni oldum. Bu sayede depresyonumdan kurtuldum. Al sana iş kapısı.
B – Aman Tanrım. Sende şeytani bir zeka var. 
A – Kesinlikle ama bu beceri de istiyor öncesinde. Ayak parmaklarımı burnuma değdirmeden öğrenci kapamam.
B – Öğrenciyi nereden bulacaksın?
A – Instagram sağ olsun. 
B – Her zamanki gibi kötülük kazanacak desene!
A – Bunu bir nevi halk sağlığı olarak düşün. Son iki takipçimden biri Aksaray çekicisi, diğeriyse “askeri” ücretle yaşamın nasıl bir şey olduğundan bahsedip duruyor. Yani herkes geçim derdinde. 
B – Bu telaşın ne?
A – Son kez Çiçek Pasajı’na gidiyoruz. Böyle mekanlarda son görülmem olsun. Gidince bir başlayacağım, kusana kadar içeceğim. Sonra da yeni hayatıma merhaba diyeceğim. 
B – Veronique’in İkili Yaşamı!!!

SONUÇ : Bu diyaloğa ne gerek vardı ya da bunun filmle ne alakası vardı diye soracak olursanız eğer, ben de size bu hayatta olmanızın ne gereği vardı diye soracağım nazikçe. Ben kendiminkine böyle gerekçeler gösterebiliyorum sadece. Geçelim filmimize:

C6FE1BB3-535F-43F9-B59A-4A552025E1FB

815DAFB9-892D-434D-8C01-DFF75AD1AFA7

BEALE SOKAĞI NEREDEYDİ? 

Bir Beale Sokağı vardır fakat New Orleans’da değil, Memphis’tedir. Fakat filmin başında James Baldwin’den yapılan alıntı doğrultusunda New Orleans’ta siyah ailelerin doğduğu, yaşadığı, öldüğü, sevdiği, sevildiği, Amerika’da doğmuş her siyahın, buna yazarın babası, Louis Armstrong ve caz da dahil, Jackson, Mississippi ya da Harlem’de doğmuş olmalarına rağmen, Beale Sokağında doğmuş olduklarını söylemekle, bir mirasın temsili olarak bu ismi romanının merkezine alıp, ismini de filme verdiğini görmekteyiz. Filmse Harlem’de geçmekte.

DCE3B785-0F43-4160-B99A-FDB4BACCCC23

EDD844F9-3BBE-4643-9888-4601355D11A5

FİLMİ NEDEN SEVDİM ? :

“Bu şey ve ben bir parça sert bir diyaloğa girmeye başlıyorduk. Tekme atardı ve ben yere yumurta düşürürdüm. Tekme atardı ve kahve demliği birden masada ters dönerdi. Tekme atardı ve elimin arkasındaki parfüm damağımda tuz tadı bırakırdı ve boştaki elim onu ikiye ayıracak bir güçle cam tezgaha bastırırdı.” Tish

Filmi, hamileliğin cilvelerini gözlem ve belki de hislerle bu kadar doğal bir şekilde aktaran James Baldwin ve bunu harika bir kurguyla sanki noktasına virgülüne dokunmadan peliküle aktaran yönetmen Barry Jenkins için sevdim en çok. Belki çok daha güçlü sahneleri de vardı ama ben en çok bebeğini ve sevdiği adamı koşulsuz sahiplenen Tish’in küçücük yaşında bir yandan davayla uğraşırken diğer yandan baba evinde kocasız dünyaya getirmeye çalıştığı bebeği doğmadan önce neler çektiğini naif bir şekilde anlatan bu sahne ile hatırlayacağım ister istemez.

Üç uzun metraja sahip yönetmen Barry Jenkins’ın izlediğim üçüncü filmi “If Beale Street Cold Talk”. Moonlight’ta izleyiciyi avucunun içine alan karakterlerin hislerini aktarmaktaki  özelliği bu filmde de son derece yoğun bir şekilde var ve bu yüzden ve daha da pek çok nedenden ötürü ben bu filmini de çok beğendim. Benim için bu senenin “Call Me By Your Name”i idi. Dürtülerin etkisi altındaki iki erkek karakterin ilişkilerindeki yoğun duyguları araya girecek olan mesafeler ve olası toplum baskısı ile ketlenirken, ilişkideki olgun tarafın mantığın zaferiyle verdiği kararla aynı yazın sonunda bitiyordu. Çok az film sizi gençlik günlerinize, ilk aşkı tattığınız keyfekeder, başına buyruk zamanlarınıza taşır. Burada da yönetmenin aşkı ele alış ve ifade şeklini, çiftin birbirini tamamlama ve kollama hallerini, çocukluktan itibaren beraber büyümenin getirdiği alışkanlığın sevgiye dönüşme halini, gençliklerinde beraber geçirebildikleri  sayılı özgür zamanlarını çok sevdim. Ne anlatmak istediğini çok iyi bilen ve hislere çok önem veren bir yönetmendir kendisi. Baş edilmesi en güç durumlarda bile umut verir ve onun filmlerinde sevgi kazanmanın yolunu bulur çok cefalar çekse de. 

Bu sene Oscar’larda orijinal film müzikleri dalında yarışan beş filmden biri ve bence kah dönemin, kah yaşanan romantizmin ruhuyla son derece uyumlu bir çalışma var karşımızda kulaklarımızın pasını silen, sizi bilmem benimse ayaklarımı yerden kesen. Nicholas Britell bu dalda benim de favorim. 

4A77807C-10BF-469D-9E33-AC6983842AEE

1DF172EF-DC18-449A-BC59-660CE6B9968D

84DCB027-C27B-48D5-9B98-DF19FAEE3102

SOKAĞIN DİLİ OLSA NE DERDİ? :

Her ne kadar 1956’da yayınlanan Giovanni’nin Odası kitabı ile beyaz eşcinsel erkeklerin hayatını anlattığı için şimşekleri üzerine çekse de, kitap eşcinsel edebiyat için bir dönüm noktası teşkil etmiş, günümüzde de güncelliğini koruyan anlatımı ve yalın diliyle pek çok edebiyat tutkunu için James Baldwin’in başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Yazarın baskısı tükenen kitabını ancak sarraflarda bulabilirsiniz. İncedir fakat değerlidir. If Beale Street’se yetmişli yılların başında geçiyor. Adaletsizliğin gölgesinde bir aşk hikayesinin kahramanları olan iki siyah gençten Tish 19 ve Fonny ise 22 yaşında. Filmin daha ilk dakikalarında Fonny’nin hapiste olduğunu görüyoruz. Flashbacklerle de nasılını ve nedenlerini görüyoruz. 

Fonny suça meyilli bir kişilik değil. Temiz bir çocuk. Aşırı dindar annesi, işçi babası ve birbirinden tuhaf iki kız kardeşi var. Önceden meslek okuluna gitmiş, dolayısıyla zanaati var. Puf, şifonyer, masa yapıyor. Tüm bunları yapabildiği bir de bodrum katı var. Çocukların ve gençlerin özellikle de siyahların hiçbir kıymetinin olmadığı zamanlar bunlar. Fonny’ninse kendi ağzıyla dile getirdiği üzere tutunduğu zanaati ve Tish’i var. Sayesinde gelecek hayalleri beslediği ve tutkuyla bağlandığı bir kız arkadaşı olmasının önemini kocaman, siyah ve gürültülü Daniel ile karşılaştıktan sonra masa başında birbirlerine içlerini döktükleri sahnede anlıyoruz.  Daniel geçmişinden taşıdığı iki senelik hapishane deneyimini ve orada gördüğü korkunçlukları ona aktarırken, Fonny bir gün gelip de tıpkı Daniel gibi haksız yere hapis yatacağından habersiz dinliyor arkadaşını. Ve tıpkı Giovanni’nin Odası’ndaki gibi Avrupa hayalleri taşıyor. Kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği toprakların özlemini gerçekleştirmesi ise Giovanni’nin Odası’ndaki David’in aksine mümkün olamıyor. Kim bilir karakterin bu özleminin altında yatan baş neden Baldwin’in Paris’te yaşadığı zamanlarda yaptığı kıyaslamalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 

IBSCT_05520_RC

IBSCT_15659_R

Tish ve Fonny’nin aşklarının meyvesi olan bebekse Tish’in karnında büyümektedir ve ailesine durumu anlattığında Tish, üç aylık hamiledir. Tish’in ailesi ne kadar ılımlı ve ileri görüşlüyse Fonny’nin kalbi ve beyni zayıf annesi ve onun yetiştirmesi olan iki kızı da son derece yobaz yani hastalıklı derecede dindardırlar. Kendi torununun bir günah cocuğu olduğunu ve rahminde kurumasını diler Tanrı’dan. Sonra da kendi kocasından tokadı yer afiyetle. İki aile arasındaki uçuruma şahit oluruz bu sahneyle. Siyahtan öte yobaz bir ailenin içine doğmanın çaresizliğini izleriz. Fonny babasının oğluyken, kızlar annelerinin yetiştirmesidir. Bu arada belirtmem lazım yan rollerdeki tüm oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle de iki babanın ikisine de dikkat çekmek lazım. Colman Domingo ve Michael Beach. İsimlerini öğrenmiş oldum bu film sayesinde. Latin rollerde ise Narcos’ta da izlediğimiz Diego Luna ve Pedro Pascal var. Yönetmen Jenkins olunca, parmağını bir şıklatmasıyla oyuncuların çevresinde pervane olduğunu düşündürtüyor bu harika cast. 

Filme dönecek olursak tecavüze uğradıktan sonra Fonny’i tecavüzcüsü olarak teşhir eden olarak kadın ülkesi Porto Riko’ya dönüyor. Tuttukları beyaz avukatın bu dava sayesinde devletin önemli kişileriyle arası bozuluyor. İki baba çocuklarının iyiliği için limandan mal çalmaya başlıyorlar ve getirip Harlem’de satıyorlar. Tish’in annesini oynayan ve bu rolüyle bir Golden Globe kazanmış olup, aynı zamanda Oscar adayı olan Regina King kızın peşinden giderek, ona yalvarıp, geri döndürmeye çalışsa da, başarılı olamıyor. Kız yine kayıpları oynuyor, dolayısıyla da dava erteleniyor. Bu davada doğruyu ortaya çıkarmanın imkanı olmadığını görüyoruz. Bir türlü evlenemeyen Tish ve Fonny için bunun artık önemi kalmamışken, çoktan bebeklikten çıkmış oğullarıyla beraber filmin son karesinde ve yine bir görüş gününde gardiyan eşliğinde bir masa etrafında toplanıp Fonny’nin mahkemeyle yaptığı anlaşma sonucunda belirlenen mahkumiyetinin sona ereceği günle ilgili konuşuyorlar sakin sakin. Mahkemenin bir hak ve aynı zamanda mahkumu suçlu suçsuz ayırt etmeksizin hapse gömen ve hele bir de siyahsan eğer, seni çok daha kolaylıkla gömen bir mekanizmaya dönüşmüş olduğunu, bir de dönem itibariyle yetmişlerin hiç de masum olmadığını, özellikle de arka mahallelerde doğmuşsa eğer o siyah, hayatının çok zor ve tehlikeli ve düşmanlıklarla dolu olduğunu görmüş olduk Baldwin’in kaleminden, Jenkins’in kareleriyle.

83C42974-9418-4CA5-886D-2CE1BDA75C73

2E43D836-F904-4736-9A59-CA2987F35570

34394109-8DE4-4233-8D53-F39B6F6020BE

 

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

6BA0EC79-B406-4AB2-9163-F25A2B99CF73

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

“Sırrımı harcadım.” Lee Israel

“İnsanlara ne dersen inanırlar.” 

Çoğu fani çoğunlukla yok olur. Bu şekilde ise bir çeşit hala yaşıyor sayılırsın. Sen öldüğünde mektuplarının bu şekilde yayınlanmasını istemez misin?” Anna

“Ben Dorothy Parker’dan daha iyi bir Dorothy Parker’ım.” Lee

“Mesafeni koruyabilmek için yapabileceğin her şeyi yaptın. Yalan söyledin, içki içtin, bencildin. Perişan haldeydin. Bana güvenmiyordun.” Elaine

-“Çok iyi bir insan olduğunu düşünmüyorum Lee.” Jack Hock
-“Sana katılıyorum.” Lee Israel

GİRİŞ :

Dikkatimin dağınık, başımın sıkışık, aklımınsa uyuşuk olduğu bir zamanda izlemiştim. Üzerine kafa yoracak fırsatım, filmi önemseyecek halim yoktu. Yine yok. Ama yok olması bahane olmamalıydı ve yok diyenin yok olurdu. Dedim ve filmi tekrar izledim aklımın bir yerinde kalmış olan Melissa McCarthy’nin bu senenin belki de en iyi kadın oyuncu performansına istinaden. İncelikli bir senaryo sayesinde yaratılan derin karakter analizi, bozuk ağzının, sivri dilinin ve alkolün ardına sığınarak kendini yalnızlaştıran başkarakterin başlarda sevimsiz gelebilecek tavırlarına rağmen, ilerleyen dakikalarda insanın bir o kadar da bağrına basasının geldiği Lee Israel’in dünyasına girdikçe dikenlerin nasıl olup da en çok gülün kendisine battığını görmüş oldum ince ince. Gördüklerimden pişman, Lee’nin sahtekarlıklarından rahatsız oldum mu diye soracak olursanız, asla diyeceğim. O kadar parasız, patavatsız, depresif ve pasaklıydı ki…hissettiği değersizlik hissinden kaynaklanan ağır depresyonundan ötürü bile sevmemem mümkün değildi. Külçe gibi bedenini zor taşıyordu sokaklarda. Mutsuz, bakımsız, yalnız ve sevgisiz bir karakterdi.

Diğer yandan filmi tek sırtlanan isim Melissa McCarthy miydi? Yine diyeceğim ki, asla. Richard E. Grant, canlandırdığı evsiz, sorumsuz, avare ve hötöröf Jack Hock rolünde McCarthy’le kolaylıkla başa çıkabildi. Senaryonun en büyük başarısı Lee’nin karakterinin gizli kalmış taraflarının yavaş yavaş ortaya dökülmesinde yatıyor zaten. Film aksiyondan çok, karakter odaklı ilerliyor. Lee, karanlık bir New York akşamında tek başına ilerlerken paltosunun içine sığdırdığı iri gövdesi ve sallapati yürüyüşüyle yürek burkuyor. Neredeyse sahtekarlıkları iyi ki yapmış, yoksa sıradan bir biyografi yazarı olarak kalacaktı ve varlığından kimsenin haberi olmayacaktı diyorsunuz. Elinden içki bardağı düşmeyen, gittiği davetin vestiyerinde gözüne kestirdiği bir başkasının paltosunu kendisininmiş gibi isteyen ve giyen; film boyunca da üzerinden çıkarmayan, bunda da bir sakınca görmeyen, son söyleneceği ilk söyleyen, insanlara karşı nazik olmakla mesai harcamayan, filme konu olan sahtekarlığından duyduğu pişmanlığı çok başka şeylere bağlayan, arkadaşsız da olsa hayatına giren ve girmeye çalışan tüm kadınlarla arasına buzdan duvar ören Lee’yi dünya üzerinde tek seven canlının kedisi olduğunu görüyoruz. O da yaşlı ve hasta. Zaten ölüyor kısa bir süre sonra.

0DCFBF77-54D2-4CB0-9271-1CA80228D825

374BEAC0-B047-4131-B5B0-C672CD58BA4E

BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

Ya sonra? Ama önce affet. Affet beni. Yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan ötürü. Sevgimi gösteremeyişimden ötürü. Seni de diğerleri gibi dolandırmamdan ötürü. Yanıma yaklaşmaya çalışan herkesi etrafımdaki dikenli tellerden geçirmeyişimden ötürü. Söylediklerimden ve söyleyeceklerimden ötürü. Sivri dilimden ötürü. Sözlerimden ötürü. Kırdıklarımdan ve kıracaklarımdan ötürü. Verdiğim rahatsızlıktan, sevgimi sevgisizlikle bastırmamdan ötürü, beni affet. Beni affedebilir misin? Beni bir gün affedebilir misin? Sonra ne olduğu mühim değil. Yine olsa yine kırardım. Ama önce…affet beni.

Bundan daha güzel bir film ismi duymadım henüz. Kitap ismi de. Bu sözün bir filme, öncesinde bir kitaba bu kadar yakışabileceğini düşünemeyeceğim gibi. Sırf bu yüzden ve her zaman olduğu üzere yine kişisel bir yazı var karşınızda. Sinema yazısı olmaktan ve bir filmi anlatmaktan öte. Neden böyle? Çünkü ben böyle. Ben hep böyle.

98813C6B-1091-40F9-9473-F91DB4E5E6D8

AE4D4DCC-CEC2-4159-8FBF-33F59F0E3D02

LEONORE CAROL “LEE” ISRAEL :

Gerçek hikayeye dayandırıldığı belirtildikten sonra olayların başlangıcı olan 1991 yılına gidiyoruz. Olayların geçtiği yer New York. Bardaktaki buzların şıngırdama sesiyle açılıyor film. Bu sesi pek çok kereler duyuyor, içinde olası viski olan bardağı tutan Lee’yi kah bar taburesinde, kah evinde pek çok kereler görüyoruz aynı şekilde. Fakat filmin ilk karelerinde saat henüz üç buçuğu gösterirken işyerinde dahi içmekte aynı pervasızlık içinde. Konumunu ve yaşını yaptığı iş için uygunsuz bulan ofis çalışanlarının fısıltılarına maruz kalan Lee küfredince, hemen arkasında durmakta olan patronu tarafından anında kovuluyor işinden. Her şey çok hızlı gelişiyor ve ilerleyen dakikalarda anlıyoruz ki hem patronu, hem de çalışma arkadaşları ondan zerre hoşlanmadıkları gibi, ebediyen aralarından ayrılacağı günü beklemekteymişler sanki. Evindeyse durumlar farklı. Lee’nin hayatına girmeyi başarabilen tek canlı kedisi Jersey. Sahici(!) kedi besleyen Lee’nin yeryüzünde sevgiyle yaklaştığı tek canlının da kedisi olduğunu görüyoruz. Yayıncısının ev partisine davetsiz olarak gitmeden önce süslenmek adına yaptığı tek şey belli belirsiz sürdüğü ruj oluyor. Partide çevresine toparlanan kadınlara hava atmak için böbürlenip duran yaşı geçkin yazar bir adamın palavralarını dinliyor. Böylesine hiç tahammülü yok ve zerre kaale almadığı adamın gösterişçiliğine de savuracağı nahoş bir çift sözü var. Adamsa nefes aldığı ve çevresinde birkaç kadın olduğu sürece böbürleneceğe benziyor. Lee’nin orada bulunma nedeni ajans sahibinden iş istemek. O kadar parasız ve çaresiz ki. Yaşlı ve hasta kedisinin seksen iki dolarlık veteriner masrafını ve de evinin kirasını ödeyemiyor. Diğer yandan korkunç derecede pasaklı. Yatağa ayakkabılarla giriyor, yastığının üzeri ve evin her yerinde sinek problemi var, aynı şeyleri pek çıkarmadan giyiyor. Tam da bu sırada Jack Hock’la yolları kesişiyor. Yine bir barda. O Jack ki, gittiği partide zil zurna sarhoş olduktan sonra tuvaletle, elbise dolabını karıştırarak yanlışlıkla binlerce dolarlık kürklerin üzerine işemiş bir adam. Kürk sahipleriyse üzerlerinde binlerce dolarlık çiş kokulu kürk, kokunun cazibesine kapılarak onlara eşlik eden sokak köpekleriyle birlikte evlerinin yolunu tutmak zorunda kalmışlar. Kafaları hep biraz uyuşuk olan ikilinin biraz da karmaşık ve sorunlu ama bitmeyen dostluğuna tanık oluyoruz filmin sonuna kadar. Tüm yaptıklarına rağmen Lee onu affediyor.

DDE35DB8-3776-4A64-A849-FDDF8F18CF0D

91F9166A-E9B4-4567-AD12-7277D83B6E23

Lee iki popüler ve çok satanlar listesine girmeyi başarmış biyografi kitabı dışında yazarlığından çok edebiyatta sahtecilikle adını duyurmuş bir yazar. Kariyerine altmışlı yıllarda freelance çalışarak başlamış ve ilk defasında Katherine Hepburn’ün olmak üzere sırasıyla Tallulah Bankhead, Dorothy Kilgallen ve Estee Lauder biyografilerini kaleme almış. Estee Lauder’in yazdığı otobiyografiyle, kendi yazdığı biyografi aynı zamanda piyasa sürüldüğünden son kitabı doğru düzgün satmamış. Sonra da yani doksanlı yıllardan itibaren başlayan çöküş döneminde kendisine gelir olsun diye ünlülerin imzasını ve elyazılarını taklit ettiği mektuplar yazmaya başlamış. Bu işten güzel paralar kazanıldığını gördükçe de mektupların sayısı 400’ü bulmuş. Ta ki FBI tarafından yakayı ele verene dek. Filme ismini veren kitap, kendi anılarından yola çıkarak yazdığı otobiyografisi ve 2008 yılında yayınlanıyor. 2014 yılındaysa Lee kanserden ölüyor. Jack o kadar şanslı olamıyor ve federallerle Lee’nin aleyhine anlaştıktan çok kısa bir süre sonra o da yine kanserden ölüyor. Sene 1994. Fakat beraber pek çok da badireler atlatıyorlar. Örneğin böcek ilaçlamacı adam ve kapıcı, Lee’nin evine dayanılmaz kokunun varlığından girmeyi reddederken, o ben girerim diyor. Jack, yatağın altında kurumuş kalmış kedi pisliklerini topluyor. O kadar çoklar ki. Bu çok can sıkıcı gibi duran anlarda aslında Lee’nin mahremini ve sıkıntılı hatta iğrenç bir hali paylaşıyorlar beraberce. Belki de Lee’nin asla tek başına kalkışamayacağı ve herkesle de paylaşamayacağı bu özel durumda ona bu özel bağı kurmasında yardımcı oluyor(kendisinden ve kedisinden sonra evine girebilen tek canlı yaratık Jack bu arada).

Lee, bir yandan Fanny Brice’ın otobiyografisini yazmaya çalışırken diğer yandan da yayıncısının Tom Clancy kıyaslamasına maruz kalıyor. Çünkü Lee oyunu kuralına göre oynamıyor. Fanny Brice’sa kimsenin umurunda değil. Çünkü Lee ünlü değil. Kimse onu tanımıyor. Clancy gibi Larry King’e çıkmışlığı yok, nazik değil ve hijyen sorunu var. Artık 51 yaşında, seksi değil, güzel değil, bakımlı değil, üstelik de lezbiyen fakat sevgilileriyle de ünlü değil. Bu haliyle kendisine para ödenmesi zor gibi gözüküyor. O da çaresizlikten dökümanları güzelleştirmeyi uygun buluyor. Yakalanıp da yargıç karşısına çıktığı sahnede kendi özeleştirisini yapıyor inceden. Ve altı aylık ev hapsi artı üç yıllık şartlı tahliye ile kurtarıyor paçayı. Savunması da şudur ve de kısaca halinin ve hayatının özeti ve itirafı niteliğindedir: “Aylardır büyük bir anksiyete suçluluk duygusu içinde yaşıyorum. Pek çok diyemem çünkü yaptığım şeyin yanlış olduğunu düşünme nedenim yakalanacak olmamdan korkmamdı. Özellikle herhengi bir hareketimden pişmanlık duyduğum söylenemez. Demek istediğim birçok yönden hayatımın en iyi zamanlarını geçirdim. İşimden gurur duyduğum tek zamandı bu. Ama gerçekten de benim işim değildi değil mi? Eğer işim üzerinde çalışsaydım, o zaman kendimi eleştirilere açmış olacaktım. Ve bunu yapmak için fazla korkağım. Sonra da kedimi kaybettim. Beni gerçekten seven tek canlıydı sanırım. Belki de hep o olacak ve arkadaşımı kaybettim. Gerizekalı olan bana katlandı ve onunla vakit geçirmek güzeldi. Sanırım artık gerçek bir yazar olmadığımı fark ettim. Ve bu yüzden sanırım sonuç olarak buna değmediğini söyleyebilirim.”

Bana kalırsaysa değdi. Şimdiye dek tek bir filmini izlemediğim aynı zamanda aktrist olan Marielle Heller’ın başarısına tanık oldum. Filmografisine üstünkörü göz attığımda en başarılı olduğunu düşündüğüm işine tanıklık ettiğim için son derece de şanslıyım. Ayrıca gerçek hayatında da tombik olan Melissa McCarthy’nin film boyunca gizlediği bebek gibi yüzü dışında, doğru bir projede değerlendirildiğinde ne kadar başarılı işler çıkarabildiğine de tanık oldum. Ve elbette harika senaryosu ve queer sinemaya göz kırpan karakterleriyle, bu senenin bana kendisinden bir şeyler bırakarak ayrılan değerlerindendi. Umuyorum Oscar’larda aradığını bulsun.

933431AE-089B-438A-ADBF-EE8DDAE39A28

EC98D420-8D7D-4437-9A9C-92342532E939

AT ETERNITY’S GATE

88CE0972-1023-4D1B-8492-61129F0BE64F

AT ETERNITY’S GATE :

“Sadece onlardan biri olmak istedim. Onlarla oturup bir şeyler içmek ve sohbet etmek istedim. Bana biraz tütün vermelerini istedim, biraz şarap ya da sadece “Bugün nasılsın?” diye sorsunlar. Ben de cevap verirdim, sonra sohbet ederdik. Arada sırada, hediye olarak içlerinden birinin resmini çizerdim. Belki kabul edip, bir yerde saklarlardı ve bir kadın bana gülümseyip sorardı, “Aç mısın? Bir şeyler yemek ister misin? Biraz jambon, biraz peynir, belki biraz meyve?” Vincent Van Gogh

“Varoluş nedensiz olamaz.” Vincent

“Düz bir manzaraya bakarken tek gördüğüm sonsuzluk olur. Bunu tek gören ben miyim?” Vincent

“Çizdiğin şey sensin.” Paul Gauguin

Tanrı’nın doğa, doğanın harika olduğuna inanıyorum.” Vincent

Yetenek ve hatalarımla çiziyorum.” Vincent

GİRİŞ :

İzlerken çok üzülüyor insan. Vincent Van Gogh’un hayatının son yıllarına tanıklık ediyoruz sakin sakin. Ressamın ruhunda kopan fırtınalarsa dinmek bilmiyor bir türlü. Filmin başında sarf ettiği “sadece onlardan biri olmak istedim” sözü özetliyor aslında ne çektiğini, çünkü mümkün olmuyor bir türlü onlardan biri olabilmesi ve o insanların da onun neler çektiğini anlayabilmesi. Bir türlü anlaşılamıyor, sanatçı dehasıyla baş edemiyor, insanlarla iletişim kuramıyor. Sanrılarıyla ve insanlarla baş edemeyeceğini anlayınca da, huzuru doğada arıyor. Buluyor da, bıraksalar…O kadar yalnız ki aslında. Hayatının özeti olan kelimeler üzüntü ve keder. Sevdiği, anlaşabildiği ve güvendiği insanlar kendi hayatlarını kurmak üzere ondan uzaklaştıklarında yaşadığı münzevilik iç burkuyor. Çevresini saran taşra insanları ona uzaylı muamelesi yapıyorlar. Ne dilinden, ne resimlerinden anlıyorlar. İnsanlarla iletişimi bozuldukça kendini daha çok resme veriyor ki bu da onun hayatta var olma şekli bir nevi. Geriye kendisinden bir şeyler bırakma gayretine düşüyor. En önemli ve beraber anılacağı eserlerini hayatının son yıllarında üretiyor. Gece yarıları çocuklar tarafından taşlanıyor, ebeveynleri ona tacizci olabileceği ihtimaliyle yaklaşıyorlar. Hep parasızlık çekiyor, kardeşi dahil kimse resimlerine alıcı bulamıyor. Akıl hastanesinde yatmak zorunda kalıyor. Ölmüyor, öldürülüyor(en azından filmde öyle gösteriliyor). Bunu da sır gibi saklıyor. Sanki dünyanın kahrını çekmek için dünyaya gelmiş gibi, sanki bunun için tek suçlu kendisiymiş gibi. İçerisine sevinçten çok kederi, pek çok da çileyi sığdıran yaşamıysa yalnızca otuz yedi yıl sürüyor. Sargılı Kulaklı Otoportre’si de dahil olmak üzere tüm otoportrelerinde dünyanın ağrısını çekmekten yorgun çok yaşlı bir adam görüntüsü var. Tüm zamanların en iyi ressamı olup olmadığı tartışıladursun, yaşamı ve en çok da dramı bir hayli önüne geçiyor eserlerinin. Bence dünyanın en zor anlaşılan ve en çok çeken sanatçısı. Ayçiçeklerinin, otoportrelerin, yıldızlı gecelerin ressamı, mecburen münzevi, bildiğim en eski kulağı kesiklerden, ressamlardan Gauguin, yazarlardan Shakespeare sever. Benim için erken gitti denmeyecek nadide kişiliklerden. Erken kurtulmuş çektiği acılardan ve de çekeceklerinden. Daha fazla yalnızlık, sinir krizleri, anlaşılamamazlık, yoksulluk, yoksunluk ve mağduriyet yaşayacaktı, iyi ki ölmüş ve de kurtulmuş hayatın girdabından ve kendi büyük yalnızlığından muteber insan.

Çizdiğin yüzler bile senindir ve senin sayende seninle kalırlar. İnsanlar onu sen çizdiğin için bilecek, nasıl çizdiğini, kim olduğun için çizdiğini değil. İnsanlar müzelere tablo görmek için gidecek, çizilen insanları görmek için değil.” Paul Gauguin

17BEDF22-45CB-49DB-B82E-460BFA7DADA5

SCHNABEL’in VINCENT’i :

Yönetmen Julian Schnabel’in yönettiği altı uzun metrajdan beş tanesini izlemiş ve sanılanın eksine Before Night Falls’u başyapıtı olarak görmekteyim, The Diving Bell and the Butterfly’dansa. Çünkü Mar Adentro’nun ressam dokunuşlusuydu ve belirtmem gerekir son filmine en çok benzeyendir aynı zamanda. Gerçekçilikten ziyade duygular, iç hesaplaşmalar girer devreye tıpkı Vincent’te olduğu üzere. Karakterin doğayı, insanları algılayışı esnasında karşısındakini nasıl gördüğüne hizmet eder kamera. Kamera onun gözüdür aynı zamanda. Empatiyle yola çıkmış olduğunu düşünürsünüz kendisi de ressam olan yönetmenin. Vincent ne hissederdi acaba? Vincent nasıl bakardı o manzaraya, ne derdi ya da ne tepki verirdi kaşısındaki insana, onu taşlayan çocuklara, akıl hastanesindeki mevkidaşına, nasıl sarılırdı kardeşi Theo’ya bir çocuk gibi mi ya da onun çocuğu olmak istermiş gibi mi? Kim bilir belki de bu yüzden çok az film sığdırmıştır Schnabel filmografisine, yapacak daha iyi işleri olduğundan(şakaydı şaka). Ve hepsi de biyografidir; tek izlemediğim filmi Miral dışında. Yani olmazsa olmazlarındandır gerçek hayat hikayeleri.

Willem Dafoe’dan önce bu rol için düşünülen isim Mads Mikkelsen olsa da insan izledikçe anlıyor ki, 64 yaşındaki oyuncu bu rol için yaratılmış sanki. Son yıllarına tanıklık ettiğimiz Van Gogh’un yaşlı halet-i ruhiyesinin izdüşümü olan ifadesi pek de güzel vücut buluyor Dafoe’nun çok anlamlar yüklü suratında. Dafoe’nun en büyük şansıysa makyajla gençleştirilmeye çalışılmasına çok da gerek görülmemesi. Zira Van Gogh zihinsel olarak çektiği acıların ve ruhsal sıkıntıların izlerini yüzünde taşımış. Dafoe’ysa İngiliz Hasta’daki Caravaggio kompozisyonu ve de daha pek çok filme anlam katan rolleriyle, belki verdiği tüm emekler ve değerler için ödüllendirilir bu kez. Bu arada ressamın hayatı pek çok defalar beyazperdeye aktarılmış. Bir de “Loving Vincent” var geçen sene vizyona girip, animasyon dalında Oscar adayı olmayı başarabilen. Vincente Minelli uyarlaması olan Lust for Life’daki Gauguin rolüyle Anthony Quinn’in kazandığı en iyi yardımcı erkek oyuncu rolü de yabana atılır gibi değildi hiç kuşkusuz. Bu sene Willem Dafoe alır mı…umarım alır.

4EDF634F-6E5D-4F94-BA3A-B73D532AD11E

DELİLİK Mİ YOKSA ÇAĞINDAN ERKEN DÜNYAYA GELMİŞ OLMAK VE DE DERDİNİ ANLATAMAMAKTAN MI OLDU OLANLAR? :

Elbette sanatçı yalnızlığı denen bir şey de var tüm kalıtsal faktörleri bir kenara koyarsak. Yalnızlık ve yalnızlığa alışmanın ertesinde insanlarla mecburen bir araya gelmek durumunda yaşanıyor ne yaşanıyorsa. İnsan insanın zehrini aldığı gibi, zehirleyebiliyor da bir taraftan. Normal bir insan olmak için çırpınsa da başaramayan Vincent’ın yukarıda yer alan o çok basit isteklerinin onu nereye taşıyacağını bilemesek de, sürüden biri gibi sıradan isteklerde bulunan tırnak içinde normal görünen biri gibi olabilmek, yavan dedikodular yapmak, toplumsallaşmanın getirdiği ikiyüzlülük ve küçük sahtekarlıklar, küçük zahmetlere mal olabilecek taleplerde bulunmaktan ibaretti istekleri. Kırsalda karşılaştığı koyunlarını otlatmakta olan kadından kendisine poz vermesini istediğinde, şaşkınlığa düşen kadın ölümsüzleştirileceğinden habersiz, neden diye soruyordu ona. Verecek bir cevap bulamıyordu Vincent da. Tek istediği yakaladığı güzel bir anı resmetmekti oysa ki. Günümüz koşullarında gerçek bir sanatçıyla karşılaşma olasılığı o kadar düşükken…

Amsterdam’da adını ve ailesinin soyadını ilelebet yaşatacak olan ve günümüzde girebilmek için önünde uzun kuyruklar oluşan, havalı bir müzesi ve içerisindeki eserleri paha biçilemez olan Vincent’ın ne değerini bilen var o dönemlerde ne de kendisini beğeneni. En başta da kadınlar. Odasını temizleyen, yatağını yapan hizmetçi kız bile onun kötü koktuğunu, haftada en az bir kez yıkanması gerektiğini, aslında yakışıklı bir adam olduğunu yüzüne söyleyecek kadar cüretkar. Vincent köy köy diye ölürken, köylüler kadınsız, ailesiz ve paletleriyle bütünleşmiş münzevi adamı anlayamıyorlar doğal olarak. Köy çocukları tarafından taşlanıp, babaları tarafından suçlanıp tartaklanıyor ve en nihayet akıl hastanesini boyluyor. Kardeşi Theo Paris’ten ne halde olduğunu gözleriyle görmek için geliyor apar topar. Vincent kendinden küçük olan kardeşine bir bebek gibi sarılıyor. Ona sanrılarından bahsediyor, gördüklerinden ve onunla konuşmaya çalışan nesnelerden ve bu dünyadan olmayan şeylerden. Vincent’ın bünyesinde delilik ve dahilik bir arada anılması gereken birer meziyet adeta.

95E75C54-F3EA-4958-851C-A6BB9C672C58

Gauguin’le tanıştığında da resimleri beğenilmeyen bir ressam her zamanki gibi. Şöhret basamaklarını daha hızlı tırmanan isim girişken ve anarşist ruhlu Gauguin oluyor. Vincent diğer sanatçıların sergisine destek vermediğini söylediğinde, onların bürokrat gibi davranan birer tiran olduğunu söylüyen Gauguin ne kadar korkusuzsa, Vincent’ın vücut dili, duruşu, konuşmaları da o kadar ürkek ve güvnsiz. Onun bu başına buyruk, kendinden emin tavrı, kendi ailesini kuramamış olan ve bu yüzden de hep aile sıcaklığını arayan Vincent’ı derinden etkiliyor. Çırak ustasını bulmuş oluyor bir nevi. Oysa ki bir gün gelecek, ustası ustalığını taçlandırmak, sistem ve teorilerden uzak yeni bir görüş yaratmak için Madagaskar ya da Tahiti’ye gidecek. Gauguin gidiyor gitmesine, fakat ona da güneye gitmesini tavsiye ediyor. Aradığı ışığı ancak orada bulacağını düşünüyor. Ustasının sözünü dinleyen Vincent Fransa’nın güneyine gidiyor. Melon hasırdan şapkası, sırtlandığı tuval, palet ve boyalarıyla arıcıları andırıyor. Günümüzdeyse doğaya çıkmış ressam bulmak güç olsa da, pek çok gezgin ruhlu fotoğrafçı ile karşılaşmak mümkün dağların, ovaların, kuş uçmaz kervan geçmez vadilerin arasında. Dijital dünyadan, dijital fotoğraf makineleriyle kaçan 21. yüzyıl insanları onlar, aralarına kısmen benim de dahil olduğum. Vincent’sa doğada kendi halinde takılıyor. Doğa onun hem esin kaynağı hem de kendini rahat, mutlu, özgür ve bir parçası olarak hissettiği tek yer. Kendini doğaya ait hissediyor sadece. Arles’de tekrar yolları birleşen Gauguin’le birlikte resim sanatı üzerine uzun uzun konuşacakları doğa yürüyüşlerine çıkıyorlar. Bir devrim yaratmak telaşınaki Gauguin, meslektaşını sık sık eleştiriyor. Vincent arkasından atlı kovalarcasına resimlerini çizerken, Gauguin, onu, resimlerini yavaş planlaması hususunda uyarıyor. Daha çok kilden heykellere benzetiyor tablolarını. İtibarı resmileştiğinde yani dönem şartları çerçevesinde şöhreti yakaladığındaysa, Arles’ten sıkıldığını, Paris’e gideceğini çünkü buradaki insanların salak, garip ve cahil olduğunu düşündüğünü söylüyor. Bunu duyan Vincent da bir jilet yardımıyla sol kulağını kesmek suretiyle paketleyip Gauguin’e versin diye bardaki kız Gaby’e uzatıyor. Kız kulağı görünce Gauguin yerine polise gidiyor, Vincent da huzur bulmak üzere doğrudan Saint-Remy’deki akıl hastanesine…

-“Sen ressam mısın?” Akıl hastanesindeki bir hasta
-“Evet.” Akıl hastanesindeki Vincent
-“Tüm ressamlar deli midir?” Akıl hastanesindeki aynı hasta
-“Belki sadece iyi olanlar.” Akıl hastanesindeki aynı Vincent

RAHİP :

Mads Mikkelsen çıkıyor rahip rolüyle karşımıza. Akıl hastanesinde kalmakta olan Vincent’i getiriyorlar ona konuşmak ve bir nevi günah çıkartmak üzere. Ellerinden zincirlenmiş Vincent’i bağlarından kurtaran rahiple başlıyorlar konuşmaya. Sanılanın aksine bir çeşit günah çıkarma şeklinde geçmiyor aralarındaki diyalog. Rahip bir davayı çözmeye uğraşan bir dedektif gibi sorular soruyor ona. Biraz da yargıç rolünü üstleniyor. Arles halkının onun bir daha geri dönmesini istemediğini söylüyor. Neden kulağını kestiğini, resimlerinden para kazanıp kazanamadığını soruyor. Yani fakirsin diyor açıkça. Vincent’ın, Tanrı’nın ona bahşettiği tek hediye olarak gördüğü resim kabiliyetine burun kıvırıyor rahip. Ona göre Tanrı böylesi bir hediyeyi ona ancak acı vermek üzere bahşetmiş dediğinde filmin ve ressamın hayatının en önemli varoluş nedenine olan cevabını veriyor Vincent, yine kendi kendine: “Belki Tanrı beni doğmamış olan insanlar içim ressam yaptı. Belki yanlış zamanı seçti.” Tanrı’nın hata yaptığını hissetsek de ifade ederken korkuyla karışık çekiniyoruz sevgili okuyucu ve bu bir kez daha ve son kez olmamak kaydıyla gerçekleşiyor yine yeniden. Acı içinde, açlık içinde, ruhsal ve duygusal boşluk içinde yaşasın diye yetenek bahşedilmiş bir adamın çektikleri karşısında Tanrı’nın zamanlamasına kızmadan(içerlemeden diyelim ki, kızdırmayalım ve mükafat olarak da birer Vincent’e dönüşmeyelim) edemiyor insan. Kim bilir belki de sıradan bir deli bile olsa bundan iyiydi diye geçiriyor insan içinden. Sonraki kuşaklar müzesine ziyarete gelecek, ülkesi sanat dendiğinde onun ismi ilk sırada olacak diye, en önemlisi eserleri yüzünden bırak para kazanmayı, resimden başka şey yapamadığından açlık çektiğine, itibarsızlaştırıldığına şahit oldukça neden neden neden diye sormadan geçemiyor insan.

C5FCB760-1E56-42FF-BD7D-61500FC89D86

Senaryo ise, benim kendi kendime çektiğim tüm ahlanmalarıma karşılık olarak bir boşluğu daha dolduruyor ve diyor ki bir papazın oğlu olan Vincent kendi ağzıyla hm de İncil’den yaptığı bir alıntıyla: “Hayat ekmek içindir ama biçmek burası için değil.” Bir teselli arıyoruz bu sözlerde. Rahibe karşı İsa’nın sözlerinden yaptığı alıntılarla yanıt vermiş oluyor Vincent. Kendini sürgün bir yolcu olarak göreek, doğru ile yanlışın ve onları birbirinden ayıran ince çizginin son derece farkında olduğunu anlıyoruz İsa’dan yaptığı alıntı sayesinde “Kalbini görünür şeylerden, kendini de görünmez şeylerden koru.” Kısaca Vincent gerçeğin farkında ama gördüklerinden de emin diğer yandan. Kendi sanatıyla, İsa’nın amacını birbirine  benzetiyor. Hem İncil, hem de İsa ölümünden 30-40 yıl sonra fark edilebilmiş ancak. Roma’daki karısına Joshua isminde bir suçlunun Kudüs’te çarmıha gerildiğini yazan bir mektup bile gönderilmemiş. Tıpkı Vincent gibi ve belki o da ressamların İsa’sıydı. Kim bilir!

Kederde haz bulurum. Ve keder, kahkahadan daha iyidir. Bilirsin, melekler üzgün olanlara yakındır ve hastalık bazen bizi iyileştirebilir.” Vincent

Ben de bazen senaryonun sözlerden ibaret olduğundan yola çıkarak, “At Eternity’s Gate”deki her cümlenin bir anlam ifade ettiğini düşündüğümden. çok takılmaması gereken ama takılan Oscar ödüllerinde neden senaryo dalında aday olmadığını çözmeye çalışıyorum. Kendi kendime. Tıpkı Vincent gibi.

1E077930-140B-4A24-A357-99465AE9F7EC

33AC6EDB-874E-41A8-9309-BD14BB5AA68C

3BE4B3EC-9B87-4865-B0A9-04FD3F8DBEF0

A PRIVATE WAR

e06d646b-de7d-4882-8d84-2276bb6d24f8

A PRIVATE WAR :

“Savaş bölgelerinde, ebeveynler, yataklarına sabaha çocuklarını görüp görmeyeceklerini bilmeyerek giriyorlar. Bu benim asla hissedemediğim büyüklükte bir korku. Ama bir savaş haberi yaptığında öldürülebileceğin yerlere gitmen gerekiyor ya da diğerlerinin öldürüldüğü. Ne kadar korkuyor olsan da, adımını atmak zorundasın ve de o acıların kayda alındığından emin olmalısın.” Marie Colvin

“Savaş hükümetler için o kadar da kötü bir şey değil. Onlar sıradan insanlar gibi yaralanmıyor ya da öldürülmüyorlar.” Marie Colvin

-“Şişmanlamamak için diyete başladım ama dünyada bir sürü insanı aç görünce yemeğe başladım. Anne olmak istiyorum kız kardeşim gibi ama iki kere düşük yaptım ve asla olamayacağım gerçeğini kabul etmem gerekiyor. Yaşlanmaktan korkuyorum ama sonrasında genç ölmekten de korkuyorum. En mutlu olduğum an elimde votka martini olduğu an ama ben kafamdaki seslerin midemde votkanın dörtte biri olmadığı sürece susmayacakları gerçeğine de katlanamıyorum. Savaş bölgesinde olmaktan nefret ediyorum. Ama aynı zamanda kendimi mecbur gibi de hissediyorum gidip de kendim görmek için.” Marie
 -“Çünkü bağımlısın.” Paul

“Savaş kapsamında gerçekten de bir farklılık yaratabilir miyiz? Gerçekten zorlayan şey insanlığa karşı inancını korumak. Hikaye onlara ulaştığında yeteri kadar insanın önemseyeceğine güvenebilmek.” Marie

GİRİŞ :

Ben daha geç kaldığımı düşünüp hayıflanadurayım, herkes üzerine her şeyi söylemiş, yazmış ve tüketmişken, yine de azmedip ve en çok da Freddie’nin güzel hatırına Bohemian Rhapsody’i izledikten hemen sonra ve tam da hakkında yazacakken senenin merakla ve şaşkınlıkla beklediğim filmi çıkıverdi karşıma. Şaşkın olmamın pek çok nedeninden biri de, aslında beyazperdede görmeyi en çok istediğim karakterin filminin varlığından haberdar olmakla birlikte, içimdeki o çok kötü olabileceğine dair hissin susmamasından kaynaklanıyordu. Marie kimlerin eline teslim edilmişti? Rosamund Pike doğru bir tercih miydi? Yönetmeni kimdi? Tom Hollander izlediğim her filmde ve bu kez de bu filmde yine yönetici pozisyonunda olmak zorunda mıydı? Ya grinin onca tonunda görmekten bıktığımız Jamie Dornan’ın bu filmde ne işi vardı? Tüm bu soru işaretlerinin yanında, Ortadoğu’da sular henüz durulmazken(ne zaman duruldu ki o sular, acaba durulacak mı o sular!) üstelik söyleyecek pek çok sözü olan ve bunu da layıkiyle söylemeyi başaran bir filmin hem yönetmeni, hem oyuncuları, hem görüntüleri hem de senaryosu ve de akılcı kurgusunun başarısı çarptı beni. En önemlisi de, filmin yönetmeni Matthew Heineman’ın filmografisine baktığımda çektiği belgesellerin konu itibariyle beni kalbimden vurmasına rağmen, bütün o okları çıkartmak için “zamanında” herhangi bir girişimde bulunmamış olmamdan kaynaklı duyduğum vicdan azabı ortaya çıktı. “Cartel Land” Meksika – ABD sınırındaki uyuşturucu ticaretini, “City of Ghosts” yine hayatlarını riske atan ve şehirlerini kuşatan ISIS’e karşı mücadele veren ve kendilerine Raqqa dedirten bir grup gazetecinin her anlamda çektiklerini anlatıyorken, Heineman Sundance Film Festivalince dünyanın yaşayan en yetenekli ve heyecan verici belgesel film yönetmeni olarak ilan edilmiş’miş bile…ben uyurken. Marie rolündeyse bu senenin ve daha pek çok senenin “bence” en önemli şahsiyetlerinden birini canlandırma şerefine erişmiş olan şanslı bir aktrist Rosamund Pike var. Oscar’larda göz ardı edilmesi ise inanılır gibi değil. Oyunculuktan da geçtim, insan Marie Colvin’i nasıl görmezden gelir? Oscar vermeyebilirsin tamam ama bari bir adaylık ver.

afee5ed2-c6fb-4891-a08b-721bf3e32713

Colvin hakkında ufak bir fikrim olduğu ilk andan itibaren, yapmış olduğum ve yapmakta olduğum ve ileride de muhtemelen yapmaya devam edeceğim pek çok şeyin aslında ne kadar aptalca olduğunu hissetmiştim ve de bu filmi izledikten sonra bir kez daha şahit oldum varlığımın anlamsızlığına. Bir filme ve bir karaktere bu kadar çok anlam yüklememin doğru olmadığını düşünenleriniz varsa eğer, öncelikle filmi izlemeli ve her anlamda çırılçıplak kalmış Marie ile tanışmalısınız. Hayatının belli zamanlarında yaşadığı travmaların şiddetine, alkol problemine, çok içmekten ara ara kendiliğinden dökülüveren sapsarı olmuş dişlerine, tüm çektiklerine ve en önemlisi de tüm bunları neden çektiğine şahit olacaksınız şiddetle. Belki ilk kocası gibi düşüneceksiniz, ne gerek vardı bütün bunlara, güzel bir kadınken tek gözlü bir korsana dönüştü diyeceksiniz siz de. Bir insanın, hele ki söz konusu ortam savaş bölgeleri olunca bir kadının nasıl bu kadar cesur hareket edip, ani kararlar verebildiğine inanamayacaksınız. Iron Lady lakabı Thatcher’dan çok Marie için söylenmeliymiş. O kadar yakışıyor ki. 12 Ocak doğumlu, 12 Şubat ölümlü, 56 yıl yaşamış, Yale mezunu başarılı bir kadını savaşın en ağır hasarlar bırakabileceği ön cephelerde, iyinin yanında durmak için gösterdiği gayretkeşliğinin yanında, bunca gözüpekliğinin ancak kaybedecek bir şeyi olmayan bir insanda vücut bulabileceğini, bununsa bir çeşit akıl hastalığı olabileceğini düşünen insanların yanında tıpkı zamanında meslektaşı ve onun gibi saha adamı Robert Fisk’in de söylediği ve filmde de geçtiği üzere, savaş bölgelerinde bulunmanın da nikotin gibi bir tür bağımlılık yarattığını düşündüm durdum film boyunca bir kez daha. Film üzerine, Marie üzerine söylenecek o kadar şey var ki! Yıllar önce hikayesini ilk duyduğumda yaşıyordu ve tek gözünü kaybetmişti. Kaddafi ile röpartaj yapabilmiş ve karşısında eğilmemişti. Tembel tembel oturduğum köşemde bir kadın olarak savaş muhabiri olmanın nasıl bir şey olacağını düşünmüş, savaş mağduru olanların çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğunu düşünerek, gerçekten cesur bir kalbin erkeklerden çok daha iyi röportajlar alabileceğini düşünmüştüm. Ya da hiçbir şey düşünmemiştim de, bir kadının bu kadar cesur olabilmesi beni büyülemişti sadece. Sonra ölüm haberi geldi. Benim bildiğim savaş bölgesinde ölen tek kadın gazeteciydi. Halen de öyle bilirim kendisini.

Marie Colvin insana(en azından bana) ne yaptığımı ve neden yapmakta olduğumu, yaşam şeklimi, bu dünyadaki var oluşumun ve gereksiz yer işgaliyetimin nedenini sorgulattı durdu film müddetince. Halen daha düşünmekteyim. Neden? Bilmiyorum neden. Kudüs’e gitmeyi düşünüyorum ve bu düşünce yıllardır benimle gelmekte. Fakat özelliksiz pasaportumla, olmayan basın kartım ve beni beklemeyen akrabalarımı görmeye elimi kolumu sallayarak giremeyeceğim ülkeye ancak tur satın alarak gidebiliyorum(Homs’ta yerde oturmuş Paul’le şakalaştıkları bölümde, bombalanmadan önce tur satın alarak görmeliydim Şam’ı diyerek dalga geçtikleri sahne bana çok koydu, elimde değil). Turla gittiğim takdirde seveyim sevmeyeyim, bir otobüs dolusu insanla turistik yerleri gördükten sonra geceleri içerek teselli bulacağımı da biliyorum. Hayat bazen düşünürken bile çok saçma geliyor insana. Her şey çok anlamsız dedikten sonraki zoraki ilk eylemime kadar kendimi böcek gibi hissedip duruyorum sadece. Kafka’yı da en çok bu zamanlarda anıyorum. Hayatından, rutininden çok çok sıkılan, hatta boğulan biri ancak yazabilirmiş “Dönüşüm”ü. Uzun pardösüsünü çekmiş Lizbon sokaklarında iç sıkıntılarını huzursuzluğa dönüştürerek kitabını yazan Pessoa’nın çektiklerinin bir benzeri sıkıntılarla attı kendini belki Marie de savaşın en kızgın olduğu dönemlerde, en tehlikeli ortamlara. Bir başka kadın hepi topu dört köşe bir yatakta kırıklarından kımıldayamazken başladı resim yapmaya Meksika’nın kalbinde. Bedel ödemeye razı olan tüm yaralı ruhlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar cesaretle yürüyorlar sonuna kadar. 

191fe9e3-cc5b-4597-aace-0d5533ef281d

SAVAŞLAR İKİ’YE AYRILIRLAR : KİŞİSEL OLANLAR VE DAHA DA KİŞİSEL OLANLAR

“İnsanların hikayeni bilmesini istiyorum.” Marie Colvin

1986 yılında, henüz daha 30 yaşında olan Marie Irak, Afganistan ve Suriye’deki her çatışma cephesi hattında dış ülke muhabirliği yazarlığı yapmış bulunmakta. Film, onun Suriye’nin Homs şehrinde biten hayatından dönüm noktalarına yapılan sıçramalarla anlatılmakta. Daha ilk saniyelerde duyduğumuz kendisiyle yapılan bir röportajda, ona gazeteci adayı bir gence dış ülke muhabirliği hakkında ne öğüt vereceği sorulduğunda, savaş alanlarını buralara gidecek kadar önemsediğini ve bu sayede başkalarının da umursamasını sağladığını, bunu yaparken de korkuyu kabullenmediğini, yoksa asla gitmek istediği yere ulaşamayacağını söylüyor. Korku bütün bunların hepsi bittiğinde geliyor diye de ekliyor. İşte o anda hiç durmadan bombalanmaktan hayalet bir şehre dönüşmüş Homs şehrine bakıyoruz yukarıdan. Bomba yüzü görmemiş bir bina görmenin imkansızlığıyla bakıyoruz ekrana umutsuzca. Sonra da 2012 senesinden 11 yıl öncesine gidiyoruz ilk sıçrayışta. Kurgusal bir karakter olan Profesör David Irens’ın Colvin’in eski eşi Patrick Bishop’dan etkilenilerek çizilmiş bir kompozisyon olduğu söylenmekte. O tarihte kırk beş yaşında olan Colvin tekrar bebek yapmak istediğinden bahsediyor. David’se artık otuz beş yaşında olmadığını söylüyor ona. İki düşük ve bilmediğimiz sayısız girişimde bulunmuş olma ihtimali olan kadının annelik dürtüsüne yenildiğini görüyoruz. Süngüsü düşüveriyor bir anda. Kendini tehlikenin ortasına atmasının bir nedeni de bu belki de. Çocuksuzluğu. Bir türlü rahminde durmak istemeyen bebekleri. Travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip yatırıldığı psikiyatri kliliniğinde onu ziyarete gelen Paul’e de bahsediyor aslında ne kadar çok bir çocuk sahibi olmak istediğinden. Çocukları için kendilerini parçalayan ve harcayan anneleri çok anladığım söylenemez çocuksuz kadınları anladığım kadar. Burada tarafını seçmek mühim. Ben Mariegillerdenim kısaca.

13dd0e3c-26b7-4a80-9391-1c97a0293de9

Aynı tarihlerde Sunday Times onu Filistin’e göndermek isterken, başının dikine giden Marie altı yıldır hiçbir gazetecinin giremediği Sri Lanka’nın yolunu tutuyor. Ülkenin kuzeyinde yer alan Vanni’deki Tamil hakları için savaşan Tamil Kaplanları’nın başındaki isim olan Thamilselvan ile görüşüyor. Bir sürü yaralı ve hasta insan var çadırlarda ve hükümet Birleşik Milletler’in bölgeye girmesine izin vermediğinden ne sağlık ne de yiyecek yardımı alabiliyorlar. Bölgede çıkan bir çatışmada tek gözünden oluyor Marie. Ben gazeteciyim dese de, patlatılan dinamitle savrulan bedeninin yanında tek gözü de akıyor o anda. Yatırıldığı hastaneden evine gönderiliyor helikopterle. Tedavisini tamamladıktan sonra verdiği bir akşam yemeğinde arkadaşları esprilerle hafifletmeye çalışıyorlar tek gözünü kaybedişini. Thom Yorke, Sammy Davis Jr., James Joyce ve Moshe Dayan’ın da tek gözlü olduğunu hatırlıyoruz ya da bilmesek de öğreniyoruz sayelerinde. İşin enteresan tarafıysa burada sayılan tüm isimlerin ve de Marie’nin de hep sol gözünü ya da öncelikli olarak sol gözlerinin görme yetisini kaybetmiş olmaları. Marie’nin bir nevi simgesi olacak olan siyah göz bandı takma fikri bu masada ortaya çıkıyor. İngiliz Basın Birliğince prestijli bir ödüle layık görülüyor aynı sene. Yıl 2001.

2003’de Irak sınırında görev alıyor. Kendini gazetecilere eğitim verilen Amerikan üssünde görüyoruz. Televizyon medyası şu yana, yazılı medya bu yana gibi direktifler veriliyor gazetecilere. O ve onun gibi bir avuç asi insan var sadece kendilerini çoğunluktan uzak tutan. İşte biz bu bir avuç asi insana “gazeteci”, “savaş fotoğrafçısı” filan diyoruz. ‘91 yılında Saddam’ın toprağa gömdürttüğü 600 insanın cesedinin çıkarılacağı Felluce’ye geçiyor. Yol arkadaşlarıysa ilk defa burada tanıştığı Paul Conroy ve öğlene kadar hayatta kalabildiği takdirde günün kalanını mutlu geçiren, hamd eden ve şükran duymasını bilen genç bir Arap şoför. Yollarını kesen askerlere sağlıkçıyız yalanını söylüyorlar. Halbuki yasak olan kazı bölgesine gidiyorlar. Vinçler toprağa gömülmüş ve zamanla kurumuş kalmış bedenlerin parçalarını çıkarırken, toprak altından çıkacak olan yakınlarının cesetleri karşısındaki sessiz bekleyişlerin yerini kara çarşaflar içindeki kadınların ağıtlarına bırakıyor bir anda. Onların tanıklığından rahatsız olan erkeklerin de dikkati başka yöne çekiliyor böylelikle. Marie 2009’da Afganistan’da bulunuyor, 2011’deyse Libya’ya geçiyor. Arap Baharı Orta Doğu ve Afrika’da eserken, Libya ve özellikle de Kaddafi üzerinde duruyorlar. Binlerce Libyalı Muammer Kaddafi’den duyduğu memnuniyetsizliği dile getirmek için sokaklara dökülürken, o binlerce sivil onun askerlerinin silahlarından çıkan kurşunlarla öldürülüyorlar. Kaddafi direnişçilere ceza olsun diye, binden fazla kıza tecavüz edin emrini veriyor. Marie, Kaddafi ile yaptığı röportaj esnasında bir önceki röportajından önce kendisinden kan alındığını sıkıştırıyor araya. Garantici Kaddafi ise Marie’yle birlikte olmanın planlarını yaparken, önce AIDS olup olmadığını öğrenmek istemiş. Marie onu başta kadınlar olmak üzere sivil halkı hedef almakla suçladığında hiç durmadan El Kaide yaptı, ben yapmadım diyor. Çocuk gibi. Ama zalim bir diktatör aslında. Ve de köşeye sıkıştığında yine aynı çocuk dökülüyor ortalığa. Kendisine verilen emirle genç bir kıza tecavüz eden asker, genç kızın direnmediğini, yalnızca “yukarıda Allah var seni izliyor” dediğini, onunsa karşılık olarak “Kaddafi Allah’tır” diye karşılık verdiğini duyunca önce Marie, yıllar sonra da ben susuyoruz. Haremiyle ünlü bir diktatörün sivil halka verebileceği en büyük ceza askerlerini kadınlara tecavüzle ödüllendirmek olacaktır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Diğer yandan ya cehaletin önünü kesmek ya da cehaletin olduğu bölgeleri teker teker boşaltmak gerekiyor. Ortadoğu gibi kangrenleşmiş bölgelerde doğum kontrolünün etkinleştirilmesi gerekiyor. Daha da ne yapılabilinir ben düşünerek bulamıyorum. Eğitimle filan bir nesli toparlamak öyle göründüğü kadar kolay değil. Cehalet olduğu sürece sadece bu işten para kazananların ekmeğine reçelli tereyağlar sürersiniz. Ambargolarla geçen süredeyse çocuklar raşitik olur, kadınlar toplu tecavüzlerin mağduru olur, erkekler ya işkencede ya cephede yok olur. Sonuç olarak topla tüfekle bastırılmış gibi duran toplumlardan çıkan öfke dalgası gelir başka bir yerdeki masumları bulur. Toplu göçler olur, insanlar yollarda telef olur, gittikleri yeni ülkelerde uyumsuz olur, vatansız kalır, bir avuç toprağa kurban olur. Hayatta en kötü şey cehalet, fakirlik, adam yerine konmamak ve dışlanmak. Böyle toplumlarda başta rehavet olur, sonra da zaten hiç bitmemiş olan huzursuzluk hiç geçmez durur.

84d4743c-d65a-4dfa-a4cd-f1fa25dc2563

5af981c8-698a-47a9-a4b4-e1a28f07cb43

HOMS, SURİYE :

Filmin sadece ilk dakikalarında gördüğümüz Suriye’nin bir kenti olan Homs’un bombalanmış görüntüsünden sonra Marie’nin kritik savaş bölgelerinde yaşadıklarına şahit oluyoruz. Ara ara da özel hayatında nasıl bir insan olduğunu görüyoruz. Alkol problemi olsa da, çalışırken içmiyor. İçtiği zaman da dünyaları içiyor. Nikotin bağımlılığı da var. Dişleri nikotinden sararıyor, alkolden de teker teker düşüyor. Erkekleri ürkütecek bir tip aslında. Çünkü çok güçlü, kendi kararlarını kendisi veriyor, gözükara, bağımsız ruhlu ve asi. Yapma denilen ne var ne yoksa, hepsini bir bir yapıyor. Buna rağmen pek çok hayranı ve aşığı oluyor. Çünkü kendine has, esprili, dertten anlıyor ve de mesai arkadaşları daha çok erkekler oluyor. Böyle bir etken olur mu diyeceksiniz, olur.

a7c365ac-1af5-4104-972c-da0bf46ccbb9

487b25c1-bc1a-42cd-983e-058cd1a98d13

de01f23e-81d8-4e99-ad0b-5687c78b5f39

Ters kronolojiyle yapılan anlatım bir yandan filme gerçekçi bir belgesel havası katıyor ki, bundaki en önemli etken üç Oscar’lı görüntü yönetmeni Robert Richardson’ın başarılı kadrajlarından kaynaklanıyor. Kıyamet ertesi bir Homs’un ötesinde kendi küçük kıyametine hazırlanan bir Marie var. Tüm savaş bölgelerinde ve Marie ile baş başa kaldığımız her an ortamdaki insanların olası psikolojilerine göre dans ediyoruz kamera eşliğinde. Richardson, yaşayan ve üç defa Oscar ödülü alabilmiş olan üç kişiden biri. Diğerleri Vittorio Storaro ve Emmanuel Lubezki.

Londra: Homs’tan on bir yıl önce. Irak sınırı: Homs’dan dokuz yıl öce. Marjah, Afganistan: Homs’tan üç yıl önce, Misrata, Libya: Homs’dan bir yıl önce ve en nihayet Homs, Suriye 2012 senesinde. Yıkık dökük binaların içine sığınmış halk dakikada düşen füze ya da bombaları sayıyor korku içinde. Pek çok erkeksiz kadın ve çocuk gün yüzü görmeden ambargo yüzünden aç susuz, bombalar yüzünden yiyecek bulmak için sokağa dahi çıkamadan yaşamanın kavgasındalar, eğer buna yaşamak denirse. Hayatta kalmak belki daha doğru olacak. Ve Esad hiç durmadan bombalıyor şehrini ve içindeki insanlarını. Bir günde iki çocuğun cansız bedeniyle karşılaşan Marie canlı yayınla CNN’e bağlanıyor ve ne durumda olduklarını anlatıyor. Batılı televizyoncular arasında orada olan tek onlar var. Askeri hedefleri vurduğunu iddia eden Esad rejiminin sözlerini çürütüyor tarihi tanıklığıyla. Hayatı boyunca pek çok çatışma bölgesinde bulunan Colvin’den, canlı yayın esnasında bir karşılaştırma yapmasını istendiğinde gördüklerim arasında en kötüsü buydu diyor. Çünkü barışçıl bir direniş şiddet ile yok ediliyor diyor. Sonra da Esad’a her zamanki zarif fakat bu sefer daha bir umutsuz tavrıyla söylenecek her şeyi söylüyor: “Esad Şam’daki sarayında panik içinde oturuyor. Babasının onun için inşaa ettiği tüm güvenlik techizatı etrafında yıkılıyor ve o da nasıl cevap vermesi gerektiği öğretilmişse öyle cevap veriyor. O daha küçükken, babasının, muhalifi olan Hama şehrini enkaza çevirerek, 10000 masum sivili öldürerek yok ettiğini gördü. Bizim gibi o da gördü. Bir diktatörün göz göre göre cezasız kaldığını gördük. Herkesin dilinin ucuna gelen sözler: “Neden terk edildik? Neden? Nedenini bilmiyorum.”

-“Gözünü o hale nerede getirdin Marie?
 -Define Adası’nda.”

-“Gösterişli sütyen ne alaka?” Paul
-“ Bu bir sütyen değil. Bu La Perla. Yani eğer biri benim cesedimi hendekten çıkartacaksa etkilenmesini isterim.” Marie

e2164d16-1c5c-489c-b332-fca7edd20526

ec1bc5dc-2855-4899-96fd-a1be831f74d2

9b4ac072-8661-4709-895e-928861c4e425

THE WIFE

bdd307ec-cb30-47e2-919e-aed716019e39

THE WIFE :

“Yazar neden yazar? Çünkü söylemesi gereken önemli şeyleri vardır. Gerçek yazar yayınlamak için yazmaz. Yazar, çünkü söylemesi gereken kişisel ve önemli bir şeyi vardır. Bir yazar nefes almak zorunda olduğu gibi yazmak zorundadır ve bunu yapmaya devam eder. Yalnızlığa rağmen, yoksulluğa rağmen, bir sürü reddedilme mektuplarına rağmen, seni aptal neden bir işe girmiyorsun diyen karısına ve ailesine rağmen yazar yazmalıdır yoksa ruhu açlıktan ölür.” Genç Joseph Castleman

“-Seninim.           Joe Castleman
-Ne kadar iyi!”   Joan Castleman

“-Bir mesleğiniz var mı?    İsveç Kralı
  -Kral yaratıcısıyım.”         Joan Castleman

GİRİŞ :

Aşağıdaki karşılıklı diyaloğun taraflarından A kişisi adamı, K kişisiyse kadını temsilen kullanılmıştır. Evde, ekran karşısına kurularak ve de ara ara oynaşarak filmi izlemiş, filmin sonundaysa uzun bir sohbete girmeye çalışmış fakat film üzerinden birbirlerini suçlayarak kavga edip ayrılma noktasına gelen çiftimizin şahit olacağınız rezil anları bizi kendi ilişkilerinizi kurcalamaya götürür mü bilemesem de, olayların son derece gerçekçi bir şekilde tasvir edilmiş olduğu, bu uğurda yazar kişisinin Kur’an’a el bile basarım dediği görülmese de duyulmuştur.

K – Beğendin mi hayatım filmimizi(derken kadın yan yana oturdukları üçlü kanepede kaykıldığı yerden doğrulmuş, adamın boynuna sarılmıştır)?
A – Filmimizi derken beraber izlediğimiz için mi böyle diyorsun?
K – Aşk olsun(derken de gürültülü bir şekilde adamı sol yanağından öper)! Bugün günlerden nedir?
A – Ne?
K – …
A – Yirmi beş ocak! Daha çok da var 14 Şubat’a(konuşurken son derece düşüncelidir, sanki konuşmanın nereye gideceğini bilmese de, hissetmiştir).
K – …
A – Annemin yaşgünü Mart’ta.
K – …
A – Benimki Nisan’da.
K – Benimki ne zamandı?
A – Yoksa bugün müydü? 
K – Ağustos doğumluyum. Nasıl unutursun? Maldivler, Bali, Yunan Adaları derken beni annenlerin yazlığına götürmüştün(genç kadın önce duraksar, sonra iç çeker). Kumla’ya.
A – Doğru ya. Güzel eğlenmiştik(genç adam tereddütsüz bir iç çekişten sonra konuşur).
K – Bornova Özkanlar’ı hatırlarsın?
A – Bir görüşme için beni de yanında götürmüştün hani, sonra da Giritliler Derneği’ne uğramıştık, çıkışta da kahvede oturmuş çay içmiştik, poğaça yemiştik.
K – Bak sen, bu kadar ayrıntıyı nasıl da aklında tutmuşsun, hayret doğrusu!
A – Mevsimlerden yazdı. Çeşme’ye gidelim diye tutturduğun zamanlardı. Her şey kazıktı, iki şezlonga servet ödemiştik. İki hamburger, iki kola ve iki şişe suya da öyle. Dönüşte Özkanlar’a geldiğimizde, kendimi güvende hissetmiştim. Her şey ucuz ucuzdu.
K – Kalite ucuza olmuyor yazık ki. Özkanlar bile beni götürdüğün Kumla’dan kaliteliydi.
A – Gittiğimizde öyle demiyordun ama aşkım. Her şey harikaydı.
K – Çünkü o zamanlar sana aşıktım.
A – Şimdi değil misin? 
K – Artık gözüm dönmüyor.
A – Sanki cinayet işleyecekmiş gibi konuşuyorsun üzerimden!
K – Saçmalama. Kimse kimseyi yaz tatilinde Kumla’ya götürdü diye öldürmez. Kumla’da turizmciler, inşaat firmaları ve yazlıkçıların o kadar çok leşi varken, bize iş düşmez.
A – Resmen abartıyorsun. İç rahatlığıyla balık yiyebildiğim tek beldeydi.
K – Kimle yemiştin? Benimle herhangi bir restoranda yemediğin aşikar da. Hatırlarsan aspiratör çalışmadığından küçük tüpte balık kızartmıştık balkonda.
A – Bak sen de unutmuyorsun ayrıntıları.
K – Nasıl unuturum, üstüm başım balık kokmuştu? Baba evinde görmediğim şeylerdi bunlar. Kumla, küçük tüpte pişen kızartma balık! Bunlar ilklerimdi, bilesin.
A – Biz maaşlı insanız kızım. Ayın sonunu zor getiriyoruz.
K – Yabancı firmada çalışıyorsun, dolar üzerinden maaş alıyorsun. Gören duyan da, seni asgari ücrete talim ediyor sanır. Yazık, bilmesem üzüleceğim.
A – Hem aşık değilsin, hem de beni beğenmiyorsun.
K – Sen de tek bir yıldönümümüz var, onu bile hatırlamıyorsun!
A – Aaaa…unutmuşum işte. Sen de amma büyüttün meseleyi. Evlilik yıldönümümüz olsa tamam da. 
K – Bir şey diyeceğim o halde. Filmdeki Joseph Castleman’dan nefret ettim. Neden biliyor musun? 
A – …
K – Çünkü aynı sen.
A – Gudubet yaşlı bunağın nesini bana benzettin, sorabilir miyim?
K – İşte sen busun. Sığlık denizinde boğuluyorsun ama kurtulmak için kulaç atmaya mecalin yok. Şekilcisin. Adam yaşlıydı ama bencil bir yaşlıydı, kadının yazılarının üzerine konup isim yaptı, eve gelen bakıcılarla bile onu aldattı, dişi sineklerle flört edecek kadar zavallı, üstelik kaypak, patavatsız- özetle dangalakça konuşuyor, hayatta olmamış, olamamış bir türlü, sığ esprileri var-İsveç Kralı’na bile yapabildi, yabancılara karşı aşırı hassas ve nazik gösteriyor kendini, James Joyce’dan alıntılarla kızları tuzağına düşürüyor, kendine gelince her yol mübah, çevresindekilere gelince kontrol manyağı kesiliyor. Şımarık bir çocuğu andırıyor. Karısı onun ceketini tutup, ilaçlarını ayarlamak, sakalından kırıntıları temizlemek için var. Oğlu ise bir ürün olmaktan öteye gidemiyor, onu silikleştirip, kişiliğini hiçe sayıyor. Ailesi olmazsa bir hiç ve karısını kaybetmekten ölesiye korktuğu halde, her fırsatta onu aldatıyor. Bu da derinlerdeki yetersizlik hissinden kaynaklanıyor. Çünkü gerçek deha karısı. 
A – Ben seni hiç aldatmadım ki! Üstelik filmde dadılarla aldattığı dediğin Joan da, o tarihlerde evli bir adamken vurulmuştu kocasına. İlk karısından olan kızına dadılık yapıyordu o da.
K – Olabilir. O filmdi. Sense o potansiyele sahipsin ama.
A – Nasıl olur? Başarını çalmadım, altına da imzamı atmadım. Esprilerime de güldüğünü hatırlıyorum.
K – Başka çarem yoktu. Bozulacağını biliyordum.
A – Kumla’nın nesi fenaydı hem! Kalbimi kırdın, şimdi kendimi yetersiz hissettim işte. Ben de isterdim seni Bali’ye götürebilmek. Ama isterdim ki ben götüreyim. Herkesin kendi parasını ödediği tatiller bana ters.
K – Kalbin kırılsın istemezdim. 
A – Havalı İzmir kızısın sen. Dedemler kaçıp da gelmişler Sivas’tan İstanbul’a. Bizimkiler az sürünmemişler o ara. Ümraniye çocuğuyum ben kızım. İstemez miydik el bebek gül bebek dadılarla büyütülmeyi, kahvaltıyı kuş sütü eşliğinde yapmayı? Dedemler tezek yakarmış köyde, babamlar odun sobası yakmışlar şehirde. Benim de götüm yeni rahat yüzü gördü. Geçmişim para savurmaya olanak vermiyor. Senin Kumla diyerek hor gördüğün yeri bizimkiler alasıya dek memeleketten getirdikleri tarhana çorbasıyla sabahı etmişler. Sen açlık nedir nerden bileceksin? Biz de isterdik rahat yaşamayı. Sen kendine bir züppe bul bence. Hiç sıkıntı çekmemiş olsun, parası çok olsun. Ailesi varlıklı olsun. Benden bu kadar gidiyorum.
K – Züppe olmaz.
A – Zengin bul o zaman.
K – Zenginler züppedir çoğu zaman. Kalbini kırdıysam özür dilerim.
A – Çok geç. Beni Kumla’ya rağmen sevecek biri olsun bundan sonra.
K – Ben seni Kumla’ya rağmen sevdim zaten. Kumla bu.
A – Bütün bu söylediklerini hazmetmem zaman alacak. Belki de seni asla affetmeyeceğim ve sözlerini senin bana yaptığın gibi başına kakacağım.
K – Kak.
A – Bu kadar yani: “kak”! 
K – Senin yanında kendimi rahat hissediyorum. O yüzden Kumla’ya rağmen sen. Gene götürür, balkonda küçük tüp üzerinde balık kızarttırırsın bana. 
A – Unutamayacağını biliyordum.
Çiftimiz yüzlerini okuyucuya dönerler ve son sözlerini söylerler:
K – Bu yazıyı The Wife’ı izlemeden okuyanlarınız varsa, şunu söyleyebilirim sadece…her erkek bir parçasıyla Joseph Castleman’dır.
A – Ve erkeklik biraz da böyle bir şeydir. Biraz Castleman olmayı gerektirir. Her erkek pohpohlanmayı ister, dünya üzerindeki tek erkeğin o olduğunun bilinmesi ister, ormanın kralı olmasalar da öyleymiş gibi davranmazsanız bir süre sonra ilgilerini üzerinizden çeker, başka sularda yüzmeye giderler. 
K – En çok da her koşulda güdülmeyi isterler. Arkalarını toplayan bir kadın isterler, bazen sırf bunun için bile evlenirler. Bize göre ilkel ve basittirler. Kahramanlık destanları yazdıklarını hayal ederler. Her çiçekten bal almak da isterler. Erkekler o yüzyıl bu yüzyıl, o ülke bu şehirdenmiş de fark etmez, çok okumuş okumamış da öyle, zengin fakir hiç fark etmez, çünkü doğaları itibariyle yoktur birbirlerinden farkı. Üstün ırka ait olduklarını düşünürler.
A – Beni soykırım yapan Nazi, Kumla’yı da etrafı dikenli tellerle kaplı Auschwitz ilan ettin ya, okuyucu ne yapsın!
K – Okusun. Onun da işi o.

b82ab4aa-dc35-414c-b0b2-002c7a26b18b

BİRAZ KURMACAYDI BURAYA KADARKİ KISMI, BUNDAN SONRASIYSA FİLMİN KURMACASI; JOSEPH CASTLEMAN VE DE KARISI :

“Widows”, “Have You Ever Forgive Me?”’dense ilk bu filmi yazmayı uygun gördüm. Film olarak en başarılı bulduğum değildi belki ama bir şekilde en çok aklımı çelmeyi başaran oldu. Madem artık aramızda bir yakınlık doğdu, rahat rahat konuşmakta fayda var diyerek Castleman’ın bir parça o. çocuğu ve en çok da anasının gözü bir piç olduğundan yola çıkarak başlamak istiyorum filmi anlatmaya. Herkes Glenn Close’un oyunculuğunu överken, Tehlikeli İlişkiler’deki hayatının rolünde görmezden gelinen aktristin bu geç de olsa gelme olasılığı yüksek olan Oscar’la Nobel misali tüm meslek hayatındaki başarılardan yola çıkılarak ödüllendirileceğinin beklentisi içinde olanların yanında, Jonathan Pryce’ın çizdiği sevimsiz ve kimi zaman şeytani Castleman kompozisyonunu da es geçmemek gerektiği düşüncesindeyim. İnsanın sabrını taşırma potansiyeline sahip, bencil, egosu yüksek, flörtöz ve geveze edebiyatçı rolünde hiç de yabana atılır gibi değildi. Sevimli olmaya çalışmadan sevimsiz bir karaktere bürünmenin ihtişamını gizemli bir şekilde taşıdı üzerinde asaletle. 

6c99e9e6-1217-4517-9aaa-118a56421f04

Film bir kitap uyarlaması. Mad Men ve benim için tüm zamanların en iyi mini dizisi diyebileceğim Olive Kitteridge’in de senaryo yazarı olan Jane Anderson var perde arkasında. Filmin yönetmeni olan Björn Runge’a gelirsek, adından da anlaşılacağı üzere İsveç’li olmasına rağmen Amerikalı oyunculardan gayet iyi performanslar alıyor. Olaylar 1992 yılında Connecticut’ta başlıyor. Gece gece yatak odasına gelen Joe Castleman bir yandan da tatlı bir şeyler atıştırıyor, sonra da karısını baştan çıkarmaya çalışıyor. Aklı fikri oynaşmakta olan adamın karakteri hakkında ufak bir ipucuyla yola çıkıyoruz. Aynı gece Nobel vakfınca uyandırılıyorlar, pardon aranıyorlar. Karısını paralel telefona aldırıyor ve onun da bu muhteşem başarıya tanıklık etmesini istiyor. Tüm zaferlerinde olmazsa olmazının neden karısının olduğunuysa yavaş yavaş çözüyoruz. Aile ve arkadaş çevrelerinin katıldığı bir davetten sonra, istikamet Stockholm olarak görünüyor. Aralık ayında, tam da kara kışta katılacakları Nobel ödül törenine gitmek üzere yola çıkıyorlar bir süre sonra. Uçak yolculuğunda ve tüm tören boyunca peşlerini bırakmayan gazeteci Nathaniel Bone rolündeyse Christian Slater çıkıyor karşımıza. Ailenin üzerine bir kabus gibi çökmeyi de başarıyor. Nobel kazanmış yazarın hayatını kaleme almak isteğiyle yaklaşıyor yanlarına. Patavatsız olmasa gayet sağlam bir iz sürücü bu arada. Kokuyu alıyor, başarının asıl sahibinin kim olduğunu da biliyor. Çiftin iki çocuğu var ve kızları hamile olduğundan okyanus ötesi seyahate çıkamıyor. Oğulları David gidiyor onlarla. David yolunu çizmeye çalışan ve daha o yolun çok başında olan bir genç. Yazar olmak istiyor fakat gereken cesareti taşımıyor hnüz. Yüreklendirilmwye ihtiyacı var çokça. İnsanlarla göz kontağı kurmakta ve iletişime girmekte yetersiz kalıyor. Her ünlü ve başarılı anne babanın çocuğunun kaderini yaşıyor biraz da. Babasını geçmesi imkansız gibi görünüyor. Onaylanmak için çırpınan bir evlat var karşımızda. Bunu beklediği tek insansa babası. Babası ise kendi dalgasında, üstelik de kendinin bile olmayan fakat feci halde sahiplendiği başarısının meyvelerini toplamakla o kadar meşgul ki, başını kaldırıp güç bla bakıyor oğluna. Bir başlangıçmış gibi duran ve olaylar zincirini tetikleyen Nobel ödülü ile bir sona, daha doğrusu yeni bir başlangıca doğru sürükleniyoruz açıkçası. Kapalı kapılar ardında saklanan sırlar yüze vurmaya başlandığında ancak kurtuluşa eriyor kahramanlar.

96ff4903-2e40-4797-9470-653be4c910c3

Filmin en hoş tarafı çiftin geçmişine gittiğimiz anlardı hiç kuşkusuz. Kolej hocasıyken tanışıyor Joan ve Joe. Burada bizi bekleyen hoş sürprizse Joan’un gençliğini canlandıran aktristin gerçek hayatta Glenn Close’un kızı Annie Starke tarafından canlandırılıyor olması. Sene 1958. Yer, Smith Koleji. Dersleri esnasında başlayan ve birbirlerine karşı bitmeyen ilgileri, genç kadının dadı olarak evli ve bir kızı olan Castleman’ın evine gitmesiyle devam ediyor. Bir daire kiralayıp birlikte yaşamaya başlıyorlar. Başlayış o başlayış otuz küsur yıl boyunca aynı yastığa baş koyarak bugünlere geliyorlar. Sonra da el birliğiyle Nobel’i alıyorlar. Joan’ın şevkini kıran en önemli etkense hemcinsi ve aynı zamanda bir yazar olan Elaine Mozell oluyor o tarihlerde. Halkın bir kadının cesurca yazmasını kaldıramayacağını, röportajları yazanların, yayınevi sahiplerinin ve magazincilerin hep erkek olduğunu, kimin ciddiye alınacağına, kimin hayallerinin sonuna kadar duyulmayacağına hep bu bir avuç erkeğin karar verdiğinden bahsediyor ona acımasızca. Bir kadın yazar olarak beklentileri bu sözlerle iyice düşen Joan, ikinci adam, pardon kadın olmayı baştan kabul ediyor. Bunun için kişiliğim uygun değildi diyerek gölge yazar olmayı kabulleniyor. Yıllar sonra Joe’nun eski eşinin psikiyatr, kızınınsa başarılı bir diş hekimi olduğunu öğreniyor. Bu açıdan bakıldığında narsist kocasının göreceli başarısının ardına saklanan kendi benliğinin yanında, oğlunun da ezildiğini görüyoruz. Joe’dan kaçanın kendini kurtardığını da görmüş oluyoruz. Bazı adamlar hep kendileri için vardırlar bu dünyada.

Joan geri planda kalmayı kabullenen eş olarak, iş Nobel’e geldiğinde bu aynı zamanda çocuklarının babası olan kocası dahi olsa bir başkasının kendi başarısına sahip çıkmasına artık daha fazla dayanamaz hale geliyor. Joe’ya gelirsek eğer, karısına yalnız yaşayacak kadar cesur olup olmadığını sorduğunda, kendisinin bunu başaramayacağını gayet iyi biliyor aslında. Bu yüzden de ölerek terk ediyor maçı.

The Wife’ın ilgi çekici bir başka tarafı daha var. O da gitmeden ya da almadan diyelim, asla bilemeyeceğimiz Nobel ortamlarının nasıl olduğunu gösteriyor olması. Bir kez saat farkını önemsemeksizin, ödül alan kişiyi gecenin bir vaktinde arayabilme cüretini gösteriyorlar. Aynı şekilde Stockholm’de kaldıkları otel odasında yine gecenin bir vakti ya da sabahın köründe bir yandan Santa Lucia’yı söyleyen kızların getirmiş oldukları pastayı üfletme çabaları ve o esnada uyumakta olan çiftin şaşkın hallerinin fotoğraflanması, ödül töreninin provası esnasında ödül sahiplerine yaptırılmaya çalışılan reveransın gereksizliği, kısaca kendi koydukları kuralları sırf ödül veriyoruz diyerek zoraki yaptırdıklarını görmek son derece enteresandı. İşler gerçekten böyle mi yürüyor, bunu Orhan Pamuk ya da Aziz Sancar’a sormalı! En çok da Bob Dylan’ı böyle bir tablonun içinde düşünemediğimden, neden ödül almaya gitmediğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Akademinin  geçtiğimiz sene mızıkçılık yaparak, sudan sebeplerle edebiyat ödülünü vermeyi reddetmesi skandaldan öte tuhaftı bence. Filmden aklımda kalan bir sahnedeyse, farklı branşlarda dahi olsalar, fizik dalında Nobel ödülü alan bilim adamının, bir çeşit deneyin parçası olarak gördüğü çocuklarını ve eşini takdim edişi ve ondan aşağı kalmamak için ailesiyle ispata girişen Joe’nun haliydi. Hırs olmadan, yalnız dehayla, yetenekle ve tesadüfen bir yere gelinemeyeceğini görmüş olduk sayelerinde.

09520b79-c734-4955-97df-607d7ca642fa

THE GIRL IN THE SPIDER’S WEB : ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ

2354444d-b8ee-41b7-be99-605d62a7d1e0

THE GIRL IN THE SPIDER’S WEB : ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ

“-Sevdiklerimiz öldüğü zaman, arkadaşlarımıza söyleriz.
  -Bu ifadede yanlış bir varsayım var.” 

“Zaman, içinde yandığımız bir ateş derler. Ben de kaçmaya çalışıyorum.”

“Ağaçlar siste görünmezler.”

GİRİŞ :

Milenyum Serisi’nin ilk üç kitabının yazarı olan Stieg Larsson’un 2004’deki erken ölümünün ardından, David Lagercrantz’ın yazdığı ve seriyi “şimdilik” tamamladığı iki kitaptan ilkiydi “Örümcek Ağındaki Kız”. Filmin yönetmeni olan Uruguay doğumlu Fede Alvarez’in filmografisine baktığımdaysa izlediğim hiçbir filmi olmadığını görerek, yoluma pek çok aday adayı varken neden Claire Foy’un eleştirmenlerce pek değil hiç sevilmemiş bir filmde seve seve oynamış olduğuyla devam edeceğim. Elbette her film, her başrol bir çeşit kumardır, fakat Stieg Larsson’ın yaratmış olduğu tipleme efsanedir ve film nasıl olacak olursa olsun ve yönetmeni kim olursa olsun Lisbeth Salander’ı oynamak bir oyuncu için ayrıcalıklı bir durumdur. Noomi Rapace ve Rooney Mara’dan sonra Claire Foy da bu kervana katılmıştır. Şaşırtıcı olan adında iki oo olmadan bu rolü alabilmiş olmasında yatar. Kimler düşünülmemiştir ki bu rol için? Natalie Portman başta olmak üzere, boyu yüzünden kaybeden Jennifer Lawrence, seksiğinden kaybeden Scarlett Johansen, Carey Mulligan, Kristen Stewart, Ellen Page, Emma Watson, Anne Hathaway, Evan Rachel Wood, Kiera Knightley, Mia Wasikowska, Eva Green, Lea Seydoux, Emily Browning gibi isimlerin adı geçse de, David Fincher’ın İngiliz versiyonu yapımı için, ilk üç kitabın toplamı olarak tasarlanan İngiliz versiyonu için başrolü Rooney Mara almıştır. Bu son film içinse, yeni bir yüz arayışına giren Sony yüzünden Rooney Mara rol için istekli olmasına rağmen, yukarıda saydığım isimlere Alicia Vikander ve Feliticy Jones’da eklenmiş, The Crown’un asi ve kiliseye başkaldıran ve sonunda da dize getiren kraliçesi Claire Foy’da karar kılınmıştır. Bilinçaltımda bir yere, oldukça da hassas bir yerine dokunduğunu düşündüğüm Lisbeth Salander karakteri, kafamda edebiyatta ya da sinemada bir karakter nasıl yaratılır sorusunu düşünenleriniz varsa eğer, özellikle de ilk yayınlandığı tarihte, başvurulması gereken bir kaynaktı. O zamandan bu zamana ne değişmiş olabilir? Benim edebiyat zevkim mi? Hiç sanmıyorum. Hala Lisbeth’e sempati beslerim ki kendisi sempatik olmak ya da görünmek kaygısı taşımaz. En vurucu tarafı da budur. Suç(polisiye de derler, bir suç varsa illa bir polis olmalıdır diye de düşünürler) türünde yazılmış romanlar ve çekilmiş filmler, benim hala en sevdiğim türdür. Hem edebiyatta, hem de beyazperdede. Seven, Primal Fear, KuSuların Sessizliği, Sicario, Gözlerindeki Sır, L.A. Confidential, 36 Quai des Orfevres, I Saw The Devil, Leon, Usual Suspects, Pulp Fiction, Fargo ve Copland ilk aklıma gelenlerdi yakın tarihli olarak. Polisiye yanı ağır bastığından suçluları suçlayan ve bastıran bir yanı olan filmler dışında, işi sadece kahramanın tarafına göre ele alanlar da vardı ve kahramanımız karnı burnunda bir polis memuru olabileceği gibi, mafyayla anlaşmış, bir nevi mafyalaşmış, yolsuzluğa bulaşmış olan meslektaşlarına karşı tek başına meydan okuyan sağır bir polis memuru ya da burada olduğu gibi sorunlu bir çocukluk yaşayan(kim yaşamıyor ki), dolayısıyla da sorunlu bir aileden gelen, kanunlara aykırı işler yapan, en doğrusu kendi kanununu kendisi yazan kişi olarak tanımlayabieceğimiz, yalnız ve biseksüel bir karakter olan Lisbeth Salander da olabilirdi. Bir de edebi anlamda romantik akımın etkilerini taşıyan, film olarak bakıldığındaysa tarihi, dram gibi türlere sokabileceğiniz Sefiller’i de bir nevi polisiye olarak kabul edebiliriz. Neden mi? Bir somun yüzünden hapislerde çürümeye yüz tutmuşken, Monte Cristo Kontu misali küllerinden bir başka isimle doğan zamanın kürek mahkumu, şimdinin varlıklı iş insanı Jean Valjen’e takık Müfettiş Javert arasında yaşanan rekabet soslu kedi fare oyunundan ala(Hugo’nun kemikleri sızlar mıydı acaba Fransız edebiyatının belki de en önemli romanına ithafen yazdıklarımı okusa, neyse ki Fethi Naci ya da Berna Moran ol(a)madığımdan ciddiye almayacaktır) polisiye mi olurdu?

6c8612f1-2eb5-4f66-9db8-cb59309dd22d

Elbette ki macera sosuyla süslenmiş bir roman dizisidir Milenyum Serisi ama içinden bir antikahraman yükselir. Bizi kendi yolculuğuna sürükler, çünkü bu dram yönü ağır basan bir polisiye romandır aynı zamanda. Her türlü karanlığa gireriz onunla beraber; ejderha dövmemizi yaptırır, derilere bürünür, motorsikletimize atladığımız gibi kah ateşe atlar, kah arı kovanına çomak sokarız yeri geldiğinde. Çok kötü adamlardır bazen etrafımızı saranlar, tecavüzcüler, pedofiller, sadistler. Çok nadiren de olsa iyiler. Hem kızları öpmeyi sever Lisbeth hem de iyi bir adam bulduğunda miktarınca ilgilenmekten çekinmez. Bu kişi de Mikael Blomkvist’tir ve Örümcek Ağındaki Kız’da da Lisbeth’in yardım çağrısına kulak verir ve koşar gelir hemen yanına. Mesafeli bir tavırla yaklaştığı çünkü bir gazeteci olarak kendisini ve üzerine basa basa söylediği psikopat ailesini kaleme alan Blomkvist, Larsson’ın alterego’sudur bir nevi. Serinin ilk üç kitabını, özet geçmek istiyorsanız Fincher’ın filmini, bence en iyisi olan İsveç versiyonundaki Noomi Rapace yorumuyla Lisbeth’i izlemenizi tavsiye ederim. Bu arada tüm kadın oyuncuların role katkıları çok çok özeldir. Buradan bir tartışma doğar pekala oyunculuk anlamında, oyuncu rolün karakterine mi bürünmelidir, yoksa kendi yorumunu mu katmalıdır diye. İlk varsayımı onaylayanlar açısından Noomi Rapace başarılıdır, Mara ve Foy’sa kendilerinden katmışlardır role. İlki içgüdüsel, diğer iki yorumsa daha kişiseldir kanımca.

b7e3011d-94e2-46e2-9032-de91106d3414

91cb510b-4b01-4f25-bc37-ba8e7fe1b658

LISBETH’le KALDIĞIMIZ YERDEN :

Hak eden erkeklerin hak ettiği şekillerde canına okuyan kadın karakterimiz, kürsüsü olmasa da ders vermek amaçlı, bir nevi esans pardon seans esnasında çıkar karşımıza. Canı sıkkın olduğundan belki de, az evvel karısını bir temiz dövmüş bir CEO’nun evine gizlice girer, önceden kurduğu düzenek sayesinde ayaklarından tavana baş aşağı asmayı başardığı adamın banka hesabındaki parayı adaletli bir şekilde karısının ve dövdüğü iki kadının hesabına geçirir. Son olarak da erkeklik organına elektrik verir ki baş aşağı duran adam yüzüne akan idrarını rahatlıkla yudumlayabilsin ki ben de nacizane bu yaratıcı sahneyi en ince detaylarına kadar  sizlere “zevkle” aktarabileyim. Lisbeth değişmemiştir, pek çok adam da. İntikam amaçlı mağdurlara yönelebileceğini düşündüğü için de, başaşağı ipe çektiği CEO’muza gösterdiği özçekim videodaysa iş ortağı bir adamın karısına benzer bir şefkat gösterdiğini görürüz tehdit amaçlı olarak. Adam bir pisliktir kısaca. Lisbeth’se intikam meleği, “hala”. Blomkvist’se evlidir ve Lisbeth’i kıskanan bir eşe sahiptir. Üç yıldır haber alamadığı, kendi imkanlarıyla da ulaşamadığı Lisbeth onunla bağlantı kurduğunda ancak görüşebilir onunla. Lisbeth’se her zamanki gibi açık ve nettir. “Her şeyi berbat ettim, yardımına ihtiyacım var” der. Çünkü imkansızı isteyen bir müşteri çıkmıştır. Büyük dünya güçlerinin nükleer cephanelere zahmetsizce erişmek için ulaşmak istediği bir tür araç hakkındadır bu görüşme talebi ve buna sahip olan bir kullanıcının kendi bilgisayarında, bir tık uzağında  sahip olduğu güç çok büyük olacaktır. Bu güce ulaşabilmek için programın şifresini elinde bulunduran bilim adamı yaptıklarından duyduğu pişmanlıkla çıkar Lisbeth’in karşısına. Sonra da öldürülür. Deha oğluysa Lisbeth’e emanettir bundan sonra. Blomkvist örümcek dövmesinden tespit ettiği bir adamın dahil olduğu Rus yeraltı örgütünün bir ucunun Lisbeth’in babasına kadar uzandığını keşfeder ve iş Lisbeth’in aile fertlerinden olan kız kardeşinde biter. Herkese öldü dediği kız kardeşi ölmemiştir. Camilla Salander babasının ağını devam ettirmektedir. Onlara örümcekler demektedir. Tüm bu yaşananların altından bir aile dramı çıkar. Camilla babası Alexander Zalachenko tarafından on altı yıl boyunca tacize uğramıştır. Lisbeth kaçmış, Camilla’ysa onunla gitmek yerine babasıyla kalmayı yeğlemiştir. Bundan ötürü de hayatı boyunca babasının ona yaptıkları için Lisbeth’i suçlamıştır. Onun gözünde yanlışların doğrusu, kadınları inciten adamların kabusu olan kız kardeşi tüm o şanslı kadınlara, eşlere, annelere ve başkalarının kız kardeşlerine yardım etmiş fakat ona yardım etmemiştir. On altı yıl boyunca her gün onu kurtarmamayı seçmiştir. Onun için geri dönmemiştir. Hesaplaşma sahnesinde neden diye sorduğunda, aldığımız cevap tatminkar olmadığı gibi yokluktan yazılmış birkaç satırdan ibaret gibi havada kalır adeta: “Geriye dönemedim, çünkü onu seçtin”. Dünyanın cevabı mı bitti diye düşündürtür insana. Çünkü öz baban tarafından tecavüze uğramayı seçtin, beni seçmedin. Seni, beni seçmediğin için sakıncalılar listesine aldım. İlk arayan sen olmadın, ben de gurur meselesi yaptım, seni kendi haline bıraktım. Bu cevabı alan ve zaten yaralı olan Camilla uçurumdan kendini bırakmayı yeğler, haklıdır da. Öyle cevaba, böyle karşılık verilir kısaca. Filmdeki şekilcilik, sağlam aksiyon sahneleri ve yer yer kostümlü dramaya kaçan kostümlü karakterlerle stilize olmaya çalışacağına, yönetmen olarak biraz da senaryoya eğilebilseydi eğer, bu film, ardındaki kitap ve Elisabeth karakteri ve tüm oyunculuklar harcanmamış olurdu kanımca. Senaryoda parmağı olan Steven Knight’a gelince filmografisine özellikle de senarist olarak çok iyi işler sığdırmayı başarmıştı zamanında. Fakat sadede gelindiğine, yani olan bitenin zaten olup bittiğine ve geriye dönmenin mümkün olmadığına göre, Lisbeth ve Stieg Larsson hatırına izlediğim, serinin bu şimdilik son filmini dertsiz tasasız izlemenizi tavsiye ederim.

c0822cd3-bc35-4e51-a80e-b5af422e606d

5eb0d018-37f5-403f-bc31-eb57624159b8

Son olarak Claire Foy dışında kalan oyunculuklardan bahsetmek isterim. Erika Berger rolünde Vicky Krieps kaç saniye göründü, merak ederim. Mikael Blomkvist rolünde Sverrir Gudnason kendisini göstermemek için akla karayı seçti adeta, Blomkvist’likten geçmiş bir kompozisyonla çıktı karşımıza. Filmde uzun bacaklı sarışın ve güzel kadınlar vardı. Camilla rolünde sarartılmış kaşlarıyla Sylvia Hoeks daha önce Blade Runner 2049’da çıkmıştı karşımıza. Bir de Ed rolünde Lakeith Stanfield vardı ki, ses tonuyla Idris Elba’yı anımsatmıştır. Bir şekilde diğerlerinin arasında “benim gözümde” bir varlık göstererek sıyrılmayı başarmış tek adamdır. Psikopat CEO rolünde Volker Bruch ve bir başka psikopat ve baba Zalachenko rolünde Mikael Persbrandt bir görünüp bir kaybolmuşlardır ve ikisi de iyi oyunculardır. İşin aksiyon ve takip kısımlarında yönetmen gerçekten çok iyi iş çıkarmıştır. Serinin yayınlanmış ama henüz filme çekilmemiş bir kitabı daha vardır. Senaryoya gerekli önem verildiği takdirde, Fede Alvarez seri için biçilmiş kaftandır. Şimdilik benden bu kadardır.

50eabb06-f90b-4b9b-89a5-ed9c88f4ed5c

a1fe1e11-dacd-4707-b757-fae94de9304c

SUSPIRIA

ece753d9-222a-4084-8149-41632c837813

SUSPIRIA : 

“Anne olan bir kadın herkesin yerine geçebilir ama kimse bir annenin yerini dolduramaz.” 

“Cadılara inanmıyorum ama insanların suç işlemek için organize olduğuna, adına da büyü dediklerine inanıyorum.”

“Bazen tek ihtiyacım olan birinin bana iki kelime söylemesi” Susie Bannion

“Birilerine sanrılarını aktarabilirsin Sara. Din böyledir. Nazi Almanya’sı da böyleydi.” Doktor Klemperer

“O benim günahım, o benim bu dünyadaki lekem.” Susie’nin Annesi

GİRİŞ :

Filmi izlerken geliştirdiğim, film bittiğinde de düşünmekten vazgeçemediğim bir takım soruların önce soru, sonra da cevap kısmını paylaşacağım sizlerle ki, filmi açıklamaya başladığımda bir takım gölgeler düşmesin üzerine. Ha bir de yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Luca Guadagnino’yu sever miyim, severim. Altı adet uzun metraj film çekmiş yönetmenin gözde(bazısı fetiş der) oyuncusunun Tilda Swinton olduğunu dört filminde kendisine rol verişinden çıkartmak güç müdür, güç değildir. Kafalar, ruhlar uyuşmuştur besbelli. Yönetmenin altı filminden ilki, pek fazla ses getirmemiş olan “The Protagonists” iken, ikincisi altı yıl sonra gelen ve izlerken nereden çıktı bu saçmalık, çekse çekse işsiz kalmış bir yönetmenin işidir bu sığlık diye düşündüğüm Melissa P. idi. Beğenmedim desem de, izlemiş olduğuma göre ikinci filminin ilkine nazaran daha çok ses getirdiğini kabul etmek gerekir. “I am Love” ortaya çıktığındaysa ben bu yönetmenin o yönetmen olduğunu çoktan unutmuştum bile. Sonra bir yeniden yapım olan “A Bigger Splash” geldi ki, yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısına tanık oldum. Sonra taptaze bir nefes olarak “Call Me by Your Name” geldi. Neden taze, çünkü merkezindeki eşcinsel hikayeden ziyade ilk gençlik aşkının yaşattıklarını ve o çağın verdiği masumiyet ve mahcubiyeti hissedebildik sayesinde. Bu hissi belki Proust yaşatabilirdi o çok uzun cümleleriyle sayfalar süresince. Edebiyat sayesinde karakterin iç dünyasına girebilirdik kolaylıkla, oysa ki iş, canlandırması çok daha zor olan dış dünyaya ve dolayısıyla peliküle aktarmak kısmına geldiğinde kelimelerin gücü bir kenara, görüntülerle o karakterin iç dünyasını başarıyla anlatmak vardı diğer yanda. Bir şarkıyla belki, kendi gençlik günlerinizi yad eder, sonra da buna nostalji dersiniz. Luca ise bana ait olmayan bir hikayenin kahramanlarıyla, bu hissi iliklerime kadar hissettirebildi bana ve benim gibi düşünen insanlara. Artık hemen hemen izlediğim her filmin her sahnesini sorgular hale gelmişken, kendimi bir filme teslim ettiğim yegane anların kahramanı idi kendisi. Hal böyle olunca da, bir sonraki projesi ne olacak derken, Suspiria’yı duyduğumda hem yadırgadım önce, sonra da dedim ki kendi kendime Luca yeniden çevrimleri(bazısı remake der) sever. Uyarlama konusunda komplekssizdir. Kıyaslanmaktan korkmaz, kendi imzasını atmayı sever. Yine böyle olacaktır dedim ben de. Bir filmde yer alan en sevmediğim şey neydi? Gore unsurlardı, bir kez daha belirteyim burada. Ama onların mevcudiyetini bile görmezden geldim. Bunlar neler miydi? Patlayan bedenler, patlayan bedenlerden fışkıran kanlar, oluk gibi akan kanlar, daha daha yamulan bedenler, doksan derece açıyla dönen hem korku hem de şaşkınlık ve acıyla açık kalmış bir çift göze evsahipliği yapan kafalıktan çıkmış kafalar, falan filan. İğrenç bulduğum bunca şeyi, kitsch de bulurum, bu tarz filmler hep ikinci sınıf filmlerdir gözümde. Fakat kendimi filmin akışına bırakınca, onları da boş verdim. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Thom Yorke’un melankolik tınılı Suspirium’unun ritmine uygun yumuşak geçişlere fakat ince detaylara sahip açılış jeneriği benim izlediğim en iyi açılışlardan biriydi, belki de en iyisi. Yönetmenin, Tayland doğumlu ve telaffuzu oldukça zor isimli görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’la beraber Call Me by Your Name’den sonraki ikinci ortak çalışmalarında yetmişlerin optik zoom’larına ve benim tavşan hamlesi dediğim ani kamera hareketlerine gönderme yapmadan bırakmadılar izleyicilerini. Meraklı kulakların ancak ihtimal verebildiği, makyajın altında tanınması son derece güç olan Tilda Swinton’ınsa Madame Blanc dışında canlandırdığı Doktor Klemperer rolüyle ücretini ikiye katladığını düşünmekteyim. Helena Markos ile de üçe. Bir filmde karşıma çıkmasa adını anmayı her defasında unuttuğum, 21. yy.’ın en iyi karakter oyuncularındandır kendisi. Guadagnino için de ilham perisi. Belirtmekte fayda vardır her fırsatta. Fakat diğer oyuncular da göz doldurdular kısaca. Dakota Johnson ve Mia Goth dışında, Patricia rolündeki Chloe Grace Moretz dar alanda tatlı tatlı paslaştı durdu Tilda Swinton’la.

d36fb85e-23f6-4bb6-826a-0dbb17a0a171

Kısaca Luca Guadagnino’nun Suspiria’sı, Dario Argentino’nunkinden çok başka olabilir. Zaten amaç da budur. Film bize görsel bir şölen ve dönem atmosferini hatırlatmış ve yaşatmıştır. Fantazi, korku ve gizem; hiç sevmediğim üç tür olmalarına rağmen, biraz da yönetmeninin hatırına izlediğim, pişman olmadığım, çünkü filmin orjinalini yıllar önce izlemiş ve unutmuş biri olarak karşılaştırma şansı bulamamış bir izleyici konumunda ekran karşısına geçtiğimi belirteyim. Kareografisi son derece başarılı olan mahzendeki ayin sahnesi, yemeklerin hareketli ve gürültülü bir şekilde toplu halde yendiği tüm yemek masası sahneleri, açılış ve kapanıştaki hüzünlü anları ve ince detaylarıyla, iyi bir yönetmenden gövde gösterisi olarak algılanıp izlenmelidir bence en kısa zamanda. Bir psikiyatrist saklanmakta olduğu muayenehanesinde vicdan azabı çeke çeke geçmişin hayaletlerini kovalamaktadır, bir genç kız çocukluğunun en büyük hayalini Berlin’e gelerek gerçekleştirmektedir, Nazizim’den sıtkı sıyrılan Almanya’da Baader-Meinhof fenomeni yaşanmakta, cadılarsa kurdukları dans okulunda bir yandan liderlik hususunda iç çekişme yaşarlarken, diğer yandan kendilerinden olmayanı yok eden, gençlerin kanına giren belki de yüzlerce yıllık bir cadılık geleneğini yeraltından sürdürmektedirler. Korkunç ölümler yaşanır, bedenler dansın kareografisiyle eşzamanlı olarak yamulduktan sonra, kasap çengelleriyle asılmadan kurtulamazlar. Görünen ve içine girilmediği takdirde görülmez olanın savaşı yeraltından sinsice ilerler. Filmin sonundaki ayin sahnesinin kareografisi Nazi Almanyası askerlerinin alanlardaki gösterilerini anımsatır. Filmin unutulmaz anları vardır, bu da onlardandır. Sonuç olarak “giallo” türünün belki de en önemli temsilcisi olan Dario Argentino’nun bu türü en iyi tanımlayan özellikler barındıran filminin yeniden yapımı yabana atılacak gibi değildir. 

Son bir sorum ve de cevabım var: Filmin orijinal hali ya da yeniden yapımı ilk on’uma girer mi? Asla. Tür olarak fantastik, korku ve gizem; sevmem, sevmem, sevmem. Hele bir de bu film sayesinde haberdar olduğum giallo denen tür’ün özelliklerini okuyunca bir kez daha tescillendi neden. İzleyin, giallo neymiş araştırın, sonuçlarına katlanın. 

75a5b1b1-4b44-4d61-844d-8bf0a93bd0c1

bed3f9e5-d497-450a-8766-12b8ca9537c0

BÖLÜNMÜŞ BERLİN’de GEÇEN ALTI SAHNE VE BİR KAPANIŞ :

Berlin bir duvarla bölünmüştür ve birleşmesine yani duvarın yıkılmasına daha on dört yıl vardır. Yıllardan 1977’dir. Yığınlar toplanmış, Baader’e özgürlük, Meinhof’a özgürlük diye sloganlar atmaktadır. Patricia, Dr. Josef Klemperer’in muayenehanesine girer rüzgar gibi. Doktor onu sakinleştirebilmek için, seansını erteler. Hikayesinin ve seans detaylarının yer aldığı dosyası bir hayli kabarık olan hastasıyla ilgili notlar almaktadır Jung’cu doktor. Daha önceki seanslarda her ne anlattıysa, doktor onun için kurguladığı mitolojinin doğrulandığını hissediyor notunu alır. Patricia, Olga’yı  uyarmak gereksinimi duyduğunu, binada gözükenden çok fazla şey olduğunu ve cadılar tarafından yönetilmekte olduğunu, Markos’unsa ruhuna girmek suretiyle onu ele geçirmek istediğinden bahseder. Paranoyak bir hali vardır. Jenerik akmaya başladığındaysa, bize ayrıntılardaki gizli güzellikleri izlemek düşer. Susie Bannion’un geldiği Ohio’da yer alan bir Amish kasabasında geçen çocukluğunda annesi kanserden iplik gibi olmuş, halsizlikten konuşamazken, babasının eve çağırdığı doktor, çiftçilikle uğraşan ailenin tarlası, evin içinde yer alan yürek burkan detaylar insanı üzmekle başlar önce.

fe3e57d6-9fcf-489e-a0cb-18a084969393

12c1ae2d-c12c-49e3-94e1-f9a381c7dd59

Soğuk Savaş süredursun, Patricia’nın radikal militan gruplara katılmak üzere Doğu Berlin’e geçtiği, dolayısıyla da ortadan yok olduğu bir zamanda, Susie tam da Berlin Duvarı’nın karşısında yer alan dans topluluğuna katılmak üzere başvuracaktır. Resmi bir eğitim ya da referansı olmayan Susie’nin ilk performansını duvarların ardından hisseden Lady Blanc ve diğer eğitmenler tarafından okula kabul edilmesi çok uzun sürmez. Kayıp Patricia’nın odasına yerleştirilir, en yakın arkadaşı Sara olur. Radyodan eşzamanlı olarak Kızıl Ordu Fraksiyonu’na dair bilgiler gelmekte, topluluk içinde Marcos ve Blanc arasında sogukkanlı bir liderlik çatışması yaşanmaktadır. Susie’nin kendinden geçerek sergilediği dans esnasında, zavallı Olga kıstırıldığı aynalarla çevrildiği odanın içinde oradan oraya savrulur. Sanki Susie içine girmiş ve onu duvardan duvara atıp, eklem yerlerinden bükmektedir. Bir çeşit voodoo izleriz. Düğüm olan kızın başına toplanan eğitmenler onu kasaplardaki bir et parçasıymışçasına kancalar takarak kaldırırlar olduğu yerden. Blanc ve Markos başta olmak üzere tüm eğitmenler birer cadıdır. Madame Blanc’ın ismini verdiği Volk dansıysa ismini bir Nazi kalıbı olan “tek ırk, tek devlet, tek lider”de geçen ırkın karşılığından alır. Almancası da şöyledir: “Ein volk, ein reich, ein führer”. Nazi Almanyası’yla, cadıların yaşantıları benzeşmektedir. Kutlama amaçlı gittikleri restoranda yemek yerken bile kadın kadınadırlar. Zaten film boyunca iki detektif dışındaki tek erkek Doktor’dur, onu da yine bir kadın oyuncu canlandırmaktadır. Yönetmeni, görüntü yönetmeni, senaristi ve neredeyse tüm set ekibi erkekken, bir kadın oyuncu şöleni vardır ekran karşısında. Kadın kadına yaşarlar, dans ederler, yerler, içerler, ritüeller yaparlar. Ve birbirlerini esir ederler.

Grinin bilmem kaç tonu serisi ile kariyerini baltaladığını düşünen başta annesi Melanie Griffith’e inat, Guadagnino ile “A Bigger Splash”den sonraki bu ikinci çalışmasında da, güzel bakan yeşil gözlerinden bağımsız olarak iyi bir oyunculuk veren Dakota Johnson’ın, Carrie filmindeki Sissy Spacek’i andıran, kısık sesle konuşan, beline kadar uzanan saçlarıyla taşralı havasından sıyrılıp lider anne pozisyonuna evrilişini izlemek oldukça keyifliydi. Hoş bir sürpriz olarak ilk filmde Susie Bannion’ı canlandıran Jessica Harper’ın Anke rolünde karşımıza çıkması da ayrıca hoş bir detaydı doğrusu. Bir de Luca’nin filmin prömiyerinde giydiği kırmızı takım elbise var ki, evlere şenlik. Sanki filme hakim renklere bir gönderme yapıyordu bu sayede, kim bilir? Vebnedik prömiyerine katılan oyuncuların pek çoğunun tercihiydi kırmızı ve tonları.

images.jpeg

8388188a-4e62-4d5c-a7ef-8d1c96bbb9e5

7e11ed29-dca7-43d2-bb43-5fc3c863d302

THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

28781800-67ca-4201-ac8b-1c0d28e3526a

THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

“Sevginin de bir sınırı olmalı.” Sarah Churchill

“-Toprak leş gibi kokuyor.
  -Sokaklara sıçıyorlar da ondan. Bunu da politik eleştiri olarak adlandırıyorlar.”

“Güçsüz insanlara karşı zaafım var.” Sarah Churchill

“Konumum pek onurlu olmasa da, ben onurlu bir insanım.” Abigail

“Bir adamın onuru onun çıldırmasını sağlayan tek şeydir.”

“Babanı korumak için rahmini feda etmedin mi?” Sarah Churchill

GİRİŞ :

Bir kez daha Yorgos Lanthimos sinemasıyla karşı karşıyayız. Ne yapacağı belli olmayan bir yönetmendir kendileri. Bizi şaşırtmak için kostümlü dramaya bulaştığını düşünmekteyim. Ne yalan söyleyeyim onun distopik dünyalarına alışmışken 18. yüzyıl İngiltere’si de nereden çıktı demiştim projeyi ilk duyduğumda. Ama yapmış yapacağını, olmuş da. Dogtooth’u izlerken ve izledikten sonra Avrupa’nın ikiletmeden bağrına basabileceği, biraz Michael Haneke, daha çok Lars Von Trier ayarında bir yönetmen çıkageldi demiştim. Hala daha aynı fikirdeyim. O da bir şekilde Avrupa’lı otoriteleri avucunun içine almayı başardı ve bu başarısını sürdürebildi. İstikrarlı ve hırslı çıktı. Filmlerinde çok ulustan aktörlerin(şirket demiyorum, dikkatinizi çekerim) rol aldığı, evrensel temaların soğukkanlılıkla alt üst edildiği, hem cüretkar hem de zamandan ve bulunduğu ortamdan ayrı bir yere taşınmış gibi duran bir grup insanın tuhaf ilişkilerini gözler önüne seren Lanthimos, Gaspar Noe kadar çılgın olmasa da, yenilikçi ve iyi bir yönetmen olduğunu çoktan ispat etti. İstediği takdirde çok çok iyi bir yazar olabileceğini düşündüğüm işitsel yanı da güçlü bir adamın sinemasını merakla takip ediyorum ben de ister istemez. Cannes’daki başarısıyla Amerikan film endüstrisinde de kendine yer edinebilmiş, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı bir yönetmen oldu kısa zamanda. Dogtooth’un vizyon tarihi olan 2009’dan bu yana geçen dokuz yıllık zaman zarfında boş durmadığı da anlaşılıyor filmografisine bakıldığında. Neden izliyorum ben şimdi bunu diyerek pişmanlık duyduğum sahnesine rastlamadığım filmlerinde çok ciddi kumar oynadığını düşünmüşümdür her zaman. Son filmi The Favourite ile bu hal misliyle artmışken, görüyoruz ki çıtasını da bir hayli yükseltmiş yönetmen. Başrolündeki üç kadın oyuncusuna sırtını yaslayan kostümlü bir dramaya el atıyor bu defa. Dahası başrol oyuncularından ikisi Oscar ödüllü. Daha önce Lobster’da da beraber çalıştığı Olivia Colman ve Rachel Weisz’a, Emma Stone eşlik ediyor bu defasında. İşaretlere göre Oscar alması muhtemel olan Colman’ın oyunculuğunun dışında, beni ondan da çok etkileyen isim Emma Stone oldu. 18. yüzyıl başlarının İngiltere’sinde yaşamış olan Kraliçe Anne ile onu ülke idaresinde parmağında oynatan Lady Sarah’nın arasına girmek suretiyle bozan, hizmetçilikten yükselerek Kraliçe’nin yeni gözdesi olan Abigail rolünde bir alemdi doğrusu. Sokaklarda frengili askerlere g.t.m.(noktaların üzerine ve yerine sırasıyla ö, ü ve ü harflerini koymanız tavsiye olunur) satmak istemiyorum derkenki ciddiyeti, kocasıyla geçirdiği ilk düğün gecesi, fuck fuck fuck diye arşınladığı saray koridorlarındaki hali, Anne ve Sarah’yı yakaladığında yaşadığı şok, filmin ilk dakikalarında daha at arabasında gördüklerine olan tepkisiyle bizim Kezban olarak nitelendireceğimiz tatlı ve temiz yüzlü Abigail yukarıda bahsi geçen duruma karşılık, önlem olarak çevirdiği entrikalar sonucunda geldiği noktada neler hissettiğini filmin son sahnesiyle pek güzel özetleyiverdi. Dilerseniz bu muzip ve sıradışı filmi izlemiş kadar olalım, tabii henüz izlememişseniz eğer.

19173d23-b731-4ccc-96c6-74d516c0108c

aca87a69-3be2-4c89-a42b-f974acd4bb04

KRALİÇE ANNE, KUZEN SARAH VE KUZEN ABIGAIL :

İngiltere için Fransa ile savaş kapıdadır. Yıllardan pardon yollardan çok pardon yüzyıllardan 18. yüzyılın başlarıdır. Kraliçe Anne tahttadır. Yeterli özgüveni, entelektüel birikimi ve olaylara hakimiyeti mevcut değilken, bir yandan kendisini elde olmayan sebeplerden ötürü tahtta bulmuş izlenimi yaratmakta, başta gut olmak üzere kronik hastalıklarından muzdarip, sağlıksız ve mutsuz bir kadın olarak on yedi tavşanıyla beraber sarayında yaşamaktadır. Hikayesiyse acıklıdır. On yedi yılda on yedi kez hamile kalmış, bebeklerinden sadece beş tanesi canlı doğmuş, bu beş tanesinden de tek oğlunun bebekliğini görebilmiştir ancak ve onu da kaybeder tıpkı diğerleri gibi. Böylelikle de kronikleşmiş olan çocuk sahibi olma isteği defterini kapatır. O on yedi tavşan, o on yedi çocuktur işte Kraliçe’nin gözünde. Kırk dokuz yaşında hayata gözlerini yumar. Aynı zamanda bir İskoç hanedanı olan Stuart’ların son temsilcisi Anne’in ölümüyle saltanat Alman asıllı yeni hanedana geçer. Döneminde Cebelitarık ele geçirilir, İngiltere donanması bir hayli güçlenir, denizaşırı imparatorluğun temelleri bu dönemde atılır.

7e1d85d3-a058-45fa-aa48-703cc16926ce

Kendisini sadece bir kez yan atta yatağını ve devlet politikalarıyla ilgili kararlarını paylaştığı Lady Sarah ile birlikte ata binmiş giderken görürüz. Bunun dışında kapalı kapılar ardında sağlıksız sağlıksız yaşar Büyük Britanya Kraliçesi. Kendine rahatlıkla şişko ve çirkin diyebilmektedir. Biraz da öyledir. İlerleyen hastalığının neden olduğu aksayan bacağı, zamanla görme kabiliyetini yitiren gözleri ve dizginleyemediği iştahı yüzünden yiyip yiyip kustuklarının dışında, kusamadan içine attıkları vardır biriktirmek maksadıyla. Öfkesine hakim olmakta güçlük çeken, tutkulu ama tutarsız ve kolaylıkla zıvanadan çıkabilen Kraliçe Anne kompozisyonunda Olivia Colman çok başarılıydı. Ben de elimde olmayan sebeplerden ötürü Judi Dench’in Shakespeare in Love’daki sekiz dakikalık performansıyla kazandığı en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü hatırladım onun sayesinde. Buradaysa Colman başrolde olduğundan, çok daha uzun dakikalar var kendisiyle geçireceğimiz. Azametli bir kraliçeyi oynamak her oyuncunun hayali olsa gerek bir yandan.

c596a3d6-0872-466b-8c52-cedc3de30b84

Filmin ikinci adamı değil de ikinci kadını rolünde Marlborough dükü Tory’nin karısı Sarah Churchill’i canlandıran isim Rachel Weisz oluyor. Yönetmenle Lobster’dan sonra ikinci biraraya gelişleri bu filmle gerçekleşmiş. Kraliçeyle aralarındaki ilişkiden kaynaklı mesafesizlik sebebiyle yüzüne istediğini söyleyebilme lüksüne sahip. Porsuğa benzemişsin bile diyebiliyor makyajını beğenmediğinde. Zarafeti ve entelektüel birikimiyle dışişlerini ve içişlerini hallediyor istediği gibi. Kovulduğu zamanlar oluyor ya da bizzat kraliçenin kendisi tarafından tokat yediği zamanlar da, fakat çocukluk arkadaşı olmalarının getirdiği ortak geçmişe sahip olmanın verdiği bağlılık Kraliçe’yi Sarah’ya bağlıyor  tüm bunlara rağmen. Ayrı düştükleri zamanlarda Sarah’nın adını sayıklıyor Kraliçe, o meşhur aşk mektuplarının bir tarafı oluyor böyle zamanlarda. Onsuz bir hiç olduğunu çünkü pek çok şeye aklının ermediğini, verdiği kararlar sayesinde Sarah’nın onu kurtardığını sayıklıyor en çok da. Sarah ise kocasına rağmen Kraliçe ile yaşadığı ilişkide en az kocası kadar pervasız. Zehirlendiğinde ve gözlerini bir genelevde açmış olduğunda bile ilk sorduğu soru krallıkta işlerin nasıl gittiği oluyor. Hırslı, zarif ve güzel, kendinden emin, diplomatik ve gözükara bir kişilik olarak tasvir edilen Sarah, tüm bu saray entrikalarına hiç bulaşmadan, kocasıyla sakin bir hayatı tercih edebilecekken, muktedir olmak tutkusuyla tarafını belli ederek, tarihe yön veren bir karakter olarak kalıyor belleklerde. İktidar hırsı en çok onun karakterinde vücut buluyor.

8ACD7609-DA1F-4E36-B2EA-95C2B5CF1554.gif

497059d8-755e-4a31-b6cf-b3e695a7e2cc

Emma Stone’un canlandırdığı Abigail Hill’in arkasından saray dedikoducusu erkekler tarafından kraliçenin yeni fahişesi olarak fısıldansa da, bedenini satmamak için uğraş veriyor aslına bakılırsa. Gelecek korkusu var çünkü, tekrar eski hayatına dönmek istemiyor. Ondaki hırsın çok daha geçerli nedenleri var bu yüzden. Hizmetçi olduğu yüzüne vurulsa da, ne yapıp edip yükseldiği sarayın sınırları içinde yaptığı evlilikle Barones unvanı kazanıyor. “Barones Masham” oluyor bundan sonra. Kuzeni olan Sarah sayesinde, bir elinde tavsiye akraba mektubu ile düşmüş gelmişti halbuki saray kapılarına. Babası onu on beş yaşındayken bir kart oyununda kaybetmiş ve sonra da bahsi geçen Alman’a satıvermiş anlattığı kadarıyla. Bakıyor ki saray adamları da nezaketmiş gibi duran tehditlerle onu kullanmaya çalışıyorlar, erkeklerden fayda yok diyerek kuzenini çiğnemek pahasına kraliçenin yeni gözdesi olmanın gayreti içine giriyor. İlk geldiğinde mutfakta çalışıyor bu iyi eğitimli genç kız. Latince ve Fransızca biliyor. Bu haliyle de oldukça sıradışı bir hizmetçi. Güzelliğiyle çalışanların kıskançlıklarına maruz kalıyor hemen. Huyuna gittiği kraliçeyi de tatlılık ve uysallıkla baştan çıkartıyor. Atış talimi yaptıkları esnada, Sarah kuzenine seni bir katile dönüştüreceğiz derken, kendisini zehirleyeceğini hiç düşünmemiş olsa da, memleket işleri yüzünden saraydan uzak kalışını fırsat bilen Abigail, Kraliçe ile yakınlaşıyor ilk fırsatta. Karakter olarak üzerinde en derinlemesine durulan kişi de Abigail oluyor. Kendi kendine konuşurken ahlakının sınırlarını zorlaması gerektiğini, hayatının sonunda çıkabileceğini düşündüğü bir labirente benzediğini ve de sapabileceği bir köşenin mutlak var olduğunu düşünüyor ki bu da onun iyimser olduğunu düşündürtüyor. Fakat o da yozlaşıyor sonunda. Tuhaf eğlence anlayışı var saray sakinlerinin ve soyluların. Ördek yarışları yapılıyor antika mobilyaların arasında ya da bir adamı çırılçıplak soyup hedef tahtası haline getiriyorlar. Adam çaresizliğinden utanmak yerine kahkahalarla karşılık veriyor onlara. Filmin sonunda saraydaki yerini sağlamlaştırıp Kraliçe’nin gözdesi olmaya devem eden ve artık Barones Masham olan Abigail, kocasıyla aynı masayı paylaşıp içerken, başka adamların kucağına oturmaktan çekinmiyor aynı masada oturan kocasını hiçe sayarak.

Bir hizmetçi kızın yükselişinden çok, onurunu ayaklar altına alarak ne kadar yozlaşabildiğini, bir yandan kraliçe onun saçlarına yapışmışken ağrıyan bacaklarını ovmak zorunda olduğu sahnede iliklerimize kadar hissediyoruz. Ne yaparsa yapsın o hala bir hizmetçi aslında. Geldiği noktada verdiği ödünler karşılığında dönüştüğü şeyden hoşlanmadığını hissediyoruz bu son sahnede. Kazanan yok, mutluluk da. Kimse mutlu değil. Ne Anne ne de Abigail. İkisinin görüntülerinin üzerinden tavşanlar geçiyor jenerikten hemen önce. Burada bir nokta koyuyorum ve Lanthimos oradaydı diyorum. Bir de bunun feminist bir film olmadığını, yönetmen ya da senaristlerinin de bu tip bir kaygı taşımadıklarını filmin hal ve gidişatından anladığımı belirtmek istiyorum. İçinde öpüşen iki kadın gördüğünde bunun altından illaki de politik bir söylem çıkacağını hayal ededurun, filmde sadece ve sadece hayatta kalmaya, kendini kurtarmaya, kuyruğu dik tutmaya çalışan ve bunun bilinciyle yaşayan kadınlar var özet olarak. Kulaklarını tıkamış, rüzgarın yönünü belirlemeye çalışan ona göre de dümeni kıran, ne yapacaklarını çok iyi bildikleri halde, bu hareketlerinin sonuçlarının onlara ne getireceğini ya da onlardan ne götüreceğini bilmeyen kadınlar var. Senenin gözdelerindendi “Sarayın Gözdesi”, kısaca tavsiye ederim. Aklına estiği gibi film çekebilme özgürlüğüne sahip, mesaj kaygısız, Avrupalı bir yönetmenin dehasına şahit olduk bir kez daha, son olmamak kaydıyla.

160851b3-a5ed-4cdf-bad1-db7a048cee1a

 

GREEN BOOK

591882f4-9613-4870-b422-aff911ac3064

GREEN BOOK :

“Yeterince beyaz değilsem, yeterince zenci değilsem, yeterince erkek değilsem, söylesene Tony, neyim ben?” Dr. Don Shirley

“Dünya ilk adımı karşıdan bekleyen yalnız insanlarla dolu.” Tony Lip Vallelonga

“Annem olsa, senin gibi aptallara hep şunu söylerdi… Şiddet ile kazanamazsın Tony. Sadece asaletini koruduğun zaman kazanırsın. Asalet ise her zaman üstün gelir. Ve bu akşam sayende üstün gelemedik.” Dr. Don Shirley

“Babamın söylediği gibi, ne yapıyorsan tam yap. Çalışıyorsan cidden çok çalış. Gülüyorsan sahiden gül. Yemek yediğin zaman ise son yemeğinmiş gibi ye.” Tony Lip Vallelonga

GİRİŞ :

A – Biraz geç kalmadın mı bu film hakkında ahkam kesmek için? Vizyona gireli haftalar belki aylar oldu. Eleştirmenler de üzerine ne varsa yazmıştır. Sırası mıydı şimdi?
B – Ben hayata geç kaldım, bırak filmi.
A – Abarttığını düşünmekteyim.
B – Belki biraz. Bu arada Green Book’u ilk duyduğunda Kur’an-ı Kerim’i anlattığını düşünen insanlar gördüm.
A – Yeşil demek dolar demek bir yandan.
B – O da doğru ama tıpkı filme ismini veren kitabın içeriğinden de anlaşıldığı gibi, inanç boyutunda da, maddesel anlamda kurtuluş açısından da yol gösterici bir özelliği var bak bu yeşilin. Sinema dilinde yeşil bilgi demek. 
A – Fazlası zarar ama. Dinde saplantı yapar, imkanlardaki sınırsızlık duygusuyla gelen  bir kaybediş(yani sapıtma, ileri boyutta kudurma ya da sınırları zorlama kibarca) yaratabilir bünyelerde, filmde olduğu üzere de ırkçılık zamanlarında renkli insanları tek tipleştiren bir durum oluşabilir. Öte yandan bil bil nereye kadar?
B- Yeşile rağmen zaaflarına yenilmemeli insan. Kısaca böyle mi söylemeliyiz yani?
A – Aynen. Dünyevi şeyler bunlar. Ruhlar Müslüman, Hristiyan, Budist diye dolaşmıyorlardır herhalde öteki tarafta. Parayla da işi olmayabilir ruhların. Hamburger yemek isteyen, Versace’den giyinmek isteyen bir ruh duymadım daha. Güçlü olmak, bilmek, bulmak, hatırlamak isteyen bir ruh da. Ruhun ruh olduğunu da duymadım ya… 
B – Alengirli konular bunlar. Socrates’a göre filozofların tüm yaşamı ölüm üzerine düşünmeyle geçermiş. 
A – Ölümü ölmeden bilmek mümkün değil ki!
B – Yaşamdan yaşarken ne anlıyoruz ki?
A – Filozoflar gibi konuştun. Bak çok etkilendim şimdi.
B – Cicero okudum da yakın zamanda(Ey sevgili okuyucu sana sesleniyorum bu arada, bu yazıda Cicero’dan birkaç alıntı yapmış olmakla beraber, neticede akademik bir çalışma olmadığından hangileri olduğunu belirtmeyeceğim, sadece söylüyorum).
A – Aferin sana(Ah bu okuyucu ile karşındaymış gibi aç parantez, kapa parantez konuşmaların da yok mu…iç sesse buyur buradaki daha mütevazi bir yandan).
B – Eğitimsizlerin anlayamayacağı, eğitimlilerin de okurken sıkıntı çekeceği yazılar yazmak istemedim(Palavra. Cicero’ya inat tam tersini yapmak istedim, uzun cümleler kurarak karmaşık olmak, oturduğum yerden sıktığım palavraların ilk kez düşünülmüş olduğu havasını yaratmak istedim. Kibrimden boğulduğum günde beni alkışlayın istedim. Son olarak diyorum ki, iç ses olunmaz iç ses doğulur ve benim iç sesim pek çok iç sesi parçalar, böler ve de döööver. Çünkü çok beter).
A – Bravo doğrusu(Bir çeşit ruh hastalığın olduğunun çevrendekiler farkında olsa gerek. Olmayanlar da okuduktan sonra şıp diye kavrayacaklardır. Şu çok kibar ve sözde nazik Doktor Don Shirley’nin de seninki gibi bir iç sese sahip olduğunu düşünüyorum. Bak benim içimdekine, o tam bir Tony. Sürekli ne yemek yesek diye düşünmekten keyif alan, menüyü beğenmeyince yüzü düşen, morali bozulan, natürel gurme ve de eve ekmek götürmek telaşında kaba saba bir iç sesim ben. Romantizmden anlamam, mangallık bir kilo etle eve dönmenin sevgimin bir göstergesi olduğunu bildim ve takdir edilmeyi bekledim hep. Çoluk çocuk et yedikten sonra önce ben çocuklarla, sonra yine ben hanımla güreşiriz. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur çünkü aynı zamanda. Bunun için iyi beslenmeliyiz, ben ne yersem oyum mesela. Et, süt, dana. Benim lakabım da “dana” bu arada. Ama sen içinde korkunç bir parça taşıyorsun. Gizli kalmış, karanlık bir yan bu. Ürkütüyor beni, sevdiklerini, en çok da kendin korkmuyor musun acaba içindeki bu ne zaman ne yapacağı belli olmayan hayvandan? Hiç sanmıyorum, kurtulamadığın alışkanlığın olmuş, görmez işitmez hissetmez olmuşsun. Buna rağmen bununla yaşamayı kabul eder olmuşsun, içindeki hayvanla barışmış bulunmuşsun, yazık değil mi sana?)
B – Hayırdır bir şey mi var ters giden, bakışların değişti de. Her neyse üzerine daha çok konuşuruz ama belirteyim ki bu senenin en iyi filmi Green Book değil, benim en beğendiğim film olmayı da başaramadı ama bir şekilde kendini sevdirmeyi başarıyor, kaldı ki senaryo da bu maksatla yazılmış zaten. Golden Globe’dan da eli boş dönmediği düşünülürse şayet, sonuç yapımcılarını sevindirmiş olsa gerek. Adeta beni sevin diye haykıran bir film var ortada. Bizler de hem birer izleyiciyiz hem de birer insanız sonuçta. Sev beni diyen bir filmin bu bir parça hazin çağrısına aynı şevkle olmasa da benzer hissiyatla karşılık veriyorum ben de bu sayede. Ben de seni Green Book’cuğum. Ben de seni. İlk yarınsa kesinlikle daha iyiydi finalden ve bizi finale götüren süreçten. Yine de ağızlarda bıraktığı tat ballıydı, unutulmaz olmasıysa belki de bundandı. Tatlı bir film kısaca karşınızdaki. Olmazsa olsa da Viggo Mortensen ve Mahershala Ali’nin oyunculuğu için bile değer, benden hatırlatması(Siz hiç size karşı tam olarak ne hissettiğini bilemediğiniz bir adamın ruh çözümlemesini yapmak zorunda kaldınız mı? Ben şu an bu durumla karşı karşıyayım ve bu adam bendeki bir şeyi sevmiyor, kendince belli etmemeye çalışsa da. Benimse kendimle ilgili bildiğim tek şey şu sıradan, sıkıntılı, bomboş hayatım. Yoksa siz hayatını dolu dolu yaşadığını sanan gerzek adamlardan mısınız? Obama bile ne dolu bir hayat benimkisi diye düşünmemiştir kanımca: Siyah doğdum, okudum avukat oldum, saray’ın başkanı oldum, ünlülerle arkadaş oldum, şimdiyse emekli oldum, standart bir emeklinin hayali turlarla yurtdışı gezilerine çıkmakken ben onları Airforce’la herşey dahil sistemiyle hale yola koydum. Bedavaya kondum. Cibuti’de bile bulundum. Obama bu kadar sığ değildir herhalde!)

 

556b94f6-6358-4aa5-a436-f58b6a9122a6

GREEN BOOK :

Inspired by a true story yazısıyla açılıyor film yani gerçek bir hikayeden esinlenilmiş olduğunu ve bir parça araştırma yaptığınızda her iki karakterin de gerçekten yaşamış olduklarını görüyorsunuz. Sonrasındaysa senaryoya ve dolayısıyla filme ateş püsküren bir taraf var. O da Doktor’un tarafı. Yaşanmışlıkların gerçekten yaşanmış olup olmadıkları bir yana, biz bakalım filmimizin genel gidişatına. Yani filmin bütününe. 60’lar gençliğinin idolü Bobby Rydell sahnededir. New York City’de yer alan ünlü Copacabana gece kulübünün sahibi Jules Podell’in yanında çalışan gösterişli ve boğazlak Tony ve arkadaşları çıkan kavgadan sonra kulüp kapatılınca işsiz kalırlar. Dediğim gibi feci boğazlak ve aynı zamanda pasaklı, göbekli ama iyi kalpli aile babası İtalyan Tony iki küçük oğluna ve karısına bakmak zorundadır. Dişli rakibine rağmen en fazla hotdog’u yemek suretiyle kazandığı 260 doların üzerinden henüz çok da vakit geçmemişken, saatini rehinciye bırakmak noktasına gelmesi çok zamanını almaz. İyi referansları sayesinde çağrıldığı şoförlük işi için Carnegie Hall’ün üst katında ikamet eden titiz mi titiz ama yetenekli mi yetenekli siyahi bir piyanistin şoförü olarak çağrılması ve akabinde karşılıklı inatlaşarak geçirilen görüşmeden sonra Güney’e yani New York’dan Alabama’ya dek uzanan yolculuklarında yaşadıklarına tanık oluruz bu ikilinin. Bu bir yol filmidir aynı zamanda.

0aa4ed25-4b02-469a-bc53-6fe728af8204

Sadece şoför olarak değil, hem vale, hem kişisel asistan, gerektiğinde çamaşırlarını yıkayacak, ayakkabılarını boyayacak, otomobilinin kapısını açacak bir çeşit yardımcıdır Doktor’un aradığı. Tony ise uşaklığı, kısaca ütüyü, ayakkabı cilalamayı şiddetle reddeder. Tek yapabileceğinin bela ile başa çıkmak ve emniyetlerini sağlamak olduğunu söyler. Bahsi geçen yıllar 60’lardır ve zenciye zenci denen zamanlardır. Amerika’nın güneyine seyahat eden bir siyah, özel şoförü olarak da bir beyazın, ırkçı bölgelerde nasıl karşılanacağını aşağı yukarı tahmin eden Doktor, gecenin bir vakti sekiz hafta yanından uzak tutacağı için ve Noel’de eve dönme şanslarının olmayacağından ötürü Tony’nin eşinden izin almak için evi arar. Dolores’den onay aldıktan sonraysa da bu gece ve gündüz kadar zıt ikili yollara düşerler. İlk durakları Pittsburgh’dur. Sonrasındaysa Indiana, kızarmış tavuğuyla ünlü Kentucky, Raleigh North Carolina, Macon Georgia, Memphis Tennesse, Louisiana, Mississipi ve nihayet Birmingham Alabama’da sonlandıracakları turlarının ardından, bu sefer de aynı yolları eve dönebilmek için aynı otomobilin içinde katedeceklerdir. Zorlu seyahat şartları ve yaşadıkları onca şeyden sonra iki adam kendilerini merhametin ve günlerin alışkanlığından kalan dayanışmanın görünmez ipleriyle bağlı halde bulurlar.

ac561092-bd73-4eb0-9a76-b60a6c76e2d5

Yolculukları esnasında Tony hiç durmadan tıkınır, Doktor’sa bu hödük ve kaba saba adamı hiç durmadan ezikler. Üç yaşından itibaren psikoloji, müzik ve litürji dallarında uzmanlaşan, Leningrad Üniversitesi’ne kabul edilen ilk siyah olup 14 ayda iki defa Beyaz Saray’da sahne alan bir deha ve virtüözdür ne de olsa. Kırılgan ama kibirli, yol gösterici ama aynı yollara karşı mesafeli, yalnız ve bunun yüzünden içkiye karşı mesafesiz biri. Diksiyonunu düzeltmesi konusunda ona yardımcı olabileceğini söyler. Şivesi bozuk, kelime seçimleri yanlış ve ağzı da bozuktur. Tony ise Dolores’e yazdığı mektuplarda onun Liberace gibi bir yetenek olduğundan bahsetmektedir. Aynı Tony onun Aretha Franklin’i bilmediğini öğrendiğinde de çok şaşırır. Ona göre kendisinden olan yani siyahi bir şarkıcıyı bilmemek affedilmezdir. Bu arada herkes en çok kendinden olanı mı bilmelidir, tartışılır. Filmin en büyük handikapı da budur. Tony, Doktor’dan daha siyahtır, Bronx sakinidir, gecelerin bekçisidir, aile birliğini koruma gayretindedir, halk adamıdır, cesurdur, serttir kaba saba filandır ama yumuşacık kalpli adam gibi de adamdır. Orpheus’u Orphans’la karıştırsa da, karısına yazdığı mektuplar içerik olarak sabahtan akşama ne yediği üzerine kurulu bir menü gibi olsa da yolculukları boyunca hem Doktor ve saz arkadaşlarına hem de bize kendini iyice sevdirtmeyi başarır. Bunu o kadar çok başarır ki, kendisi dışında Doktor’u da başta Doktor’un kendisine, sonra Hintli emektarına, tüm aile dostlarına ve siyah halkına yürekten sevdirtmeyi başarır. Sonuç olarak bunu başarı sayanlar için bu da bir başarıdır. 

8f9b8f98-6436-49cc-ab92-e7a596c3e32b

3a8819d7-e9ce-4ac8-ba01-92b81567337d

Filmin ismini aldığı Green Book’sa bir çeşit seyahat rehberi aslında. İçerisinde seyahat edebilen siyah insanların kalabilecekleri otelleri gösteriyor. Üzerinde de gücenmeden seyahat edin diyor. Bir yanlışlığa mahal vermemek adına oluşturulmuş bir rehber kitap Tony’nin elinin altındaki. Altmışlı yıllar siyah insanının Booking.com’u bir nevi. Trivago’su ya da. Bizim iki kafadarsa kaldıkları yerlerden ziyade, beyaz insanların ırkçılığı ve bağnazlığıyla boğuşuyorlar en fazla. Neyse ki Ku Klux Klan çıkmıyor karşılarına. Onun yerine kan ter içinde tarlada çalışan kadınlı erkekli siyah işçilerle yüzleşiyor Doktor. Arabanın arkasına kurulmuş siyah adamın şoför koltuğundaki beyaz bir adam tarafından kapısının açılması onlara son derece fantastik geliyor. İki taraf da karşılıklı birbirini süzüyor bu kısacık anda. Doktor’un o an tarlada çalışan ırkdaşlarına üzülmektense, eğer dehası olmasa ve o da zamanında bir Güney kasabasında doğmuş olsa kendisinin de şu an o tarlanın içinde çalışıyor olacağını düşündüğünü hissediyorsunuz. Gelelim Güney’in beyaz halkına. Müziksever ve sanatsever ama yine de alışkanlıklarından vazgeçmeyen, işine de öyle gelerek hareket eden tipler çoğu. Kah çiftliklerinde, kah evlerinde kullandıkları siyahları müzikal anlamda da ruhsal tatminleri için kullandıktan sonra yolun sonunda yer alan renkli insanların kullandığı tuvalete doğru yönlendirebiliyorlar kolaylıkla. Veba bulaşabilir aynı salonda yemek yiyip, aynı tuvaleti kullandıkları takdirde. Cicero’nun dediği gibi alışkanlığın büyük bir gücü var, buna ek olarak da insan insanı çıkarları doğrultusunda kullanır pek çok zaman. Kadın kocasını kullanır, çocuk annesini, yeri gelir ebeveynler çocuklarını, dostlar dostları, yığınlar yığınları, kısaca herkes herkesi küçük, orta ya da büyük ölçekli menfaatleri için kullanır. Bu menfaatlerden bazen sevgi doğar, bazen de hiçlik.

Son bir söz olarak filmin en unutulmaz sahnesinin tarlada çalışan siyah işçilerle Doktor’un sessizce bakıştığı sahne olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Bazen bir filmi tek bir sahnesi unutulmaz kılar. O sahne bu sahneydi benim için. Viggo Mortensen’a gelince sadece bu filmdeki rolüyle değil, meslek hayatı boyunca canlandırdığı pek çok role istinaden bir Oscar ödülünü öyle hak ediyor ki. Restoranda Doktor’la karşılıklı yemek yedikleri sahnede, tuz üzerine başlayan konuşma esnasındaki vücut dili unutulmazdı.

1b7437bc-d726-4dd3-8967-897e33fece68

'Green Book' film screening, Arrivals, AFI Fest, Los Angeles, USA - 09 Nov 2018

HERKES BİLİYOR : EVERYBODY KNOWS : TODO LO SABEN

997B6181-292D-4BAA-B5C2-418E15BD1EA2

HERKES BİLİYOR : EVERYBODY KNOWS : TODO LO SABEN

“Şaraba karakterini veren zamandır.” Paco

“Hiçbir şey demediğimizde, aslında her şeyin iyi olduğu yok.” Bea

“O topraklar onu işleyenin.” Bea

“Benden intikam almak istiyorsan, kızıma zarar verme. O senin kızın.” Laura

“Yani biliyorlar. Herkes biliyor.” Alejandro

“Gurur mu kaldı? Ne gururu?” Alejandro

GİRİŞ :

İki arkadaş, pardon iki kardeş, çok pardon iki çok uzaktan, o da değil sandıkları kadar çok yakın olmayan iki erkek akraba konuşmaktadırlar. Mevzu az önce izledikleri filmdir. Bir tanesi ayılmış bayılmıştır, diğer tanesi filmden pek de hoşlanmışa benzememektedir. Yakından bakalım dilerseniz neler konuştuklarına :

A: Filme bayıldım.
B: Sen zaten her filme bayılırsın.
A: Hiç değil. Bir sürü filme başlıyor ve bitirmeden kapatıyorum. Çünkü dayanamıyorum. O yüzden de üzerine yazı yazacak film bulamıyorum. Bir filme sırf kötü demek için bir şey yazılır mı, onu da bilmiyorum.  Ne yazacaksın ki zaten düşünsene…çok kötüydü, olağanüstü kötüydü filan mı diyeceksin hiç durmadan! 
B: İnsanlar kötüyü de bilsinler canım. Herkes her zaman iyi film mi çekermiş?
A: Yooo…çeker tabii. Bak Asghar Farhadi’ye. Ne kadar iyi bir film çekmiş gene. Yapım ekibine bakıyorsun, herhalde kurgucusuydu galiba jenerikte ismi geçen sayılı İranlı’dan biri olarak. Diğerleri ya İspanyol ya da İspanyolca konuşulan ülkelerden hep. Farhadi dil sorununu aşmış olsa gerek ki sete dolayısıyla sahnelere olan hakimiyeti, oyuncu yönetimindeki başarısından da anlaşılıyordu. Demek ki İspanyolca’yı öğrenmiş bu zaman zarfında. Senaryoyu hangi dilde yazmış bilmesem de, İranlı bir sinemacı olarak tamamı İspanyol olan, İspanyolca konuşan insanlarla, onların kültürlerini yansıtan evrensel hikayeli bir senaryo yazmak çok kolay değil, hele çekmek hiç değil. Bu Recep İvedik değil.
B: Yok değil. Ama senin her gördüğün sahnede adamsın, kralsın, büyüksün, efesin, reis reis, ne iyi kalpli adam dediğin Paco yani Javier Bardem onların İvediği. İlk dakikalarda maskülen maskülen dolaştı durdu, zaten bi bildiği şarap, sonunda ne bağ kaldı elinde, ne kadın, ne de para.
A: Sana inanamıyorum. Javier Bardem’le Recep İvedik karşılaştırılır mı? 
B: Zeytin çekirdeklerini tükürüp, balkondaki sarışınla fingirdeşen, hala daha gençlik aşkını unutamamış, bunu da yedi yıllık evliliğinin sözde arzu nesnesi olan eşini hiçe sayarak ispatlayan kırsalın delikanlısını tabii kıyaslarım. Kadın dayanamadı gitti.
A: Adamın dertten saçları beyazladı, ince hastalık sahibi oldu. Ben en çok nüzul inmesinden korktum.
B: O ne?
A: Ne ne?
B: Büzul?
A: Ha nüzul. İnme demek.
B: Felç desen şuna. Nerden buluyorsun bu Nuh Nebi’den kalma terimleri?
A: Nuh Nebi zamanlarından. Tıpkı senin gibi. Hatırlarsan rahmetli halam da çok kullanırdı. 
B: Kötü bir hafızam var benim. Ama filmlerden anladığım kesin ve bu filmi hiç beğenmedim.
A: Belli oluyor. Senin gibi çömezlerin bir boktan anladıkları yok zaten. Anca bunu beğenmedim, şunu beğenmedim. Sonra da bak ben tek bunu beğendim ve sen de benim beğendiğimi beğenmek zorundasın diye baskı yapıyorsunuz. Siz gençler çok biliyorsunuz.
B: Pardon ama aramızda sadece iki yaş var ve büyük olan benim. Ben otuz…neyse sana neden laf anlatayım ki?
A: Ben neden sevdiğin bir filmi sana sevdirmeye çalışayım ki?
B: Beğendirme o zaman, sevdirme o zaman. Ne işi var İranlı yönetmenin Madrid’in dağında, pardon bağında?
A: Gitmiştir, görmüştür, sevmiştir, beğenmiştir, ben bir film yapayım bu coğrafyanın insanlarını anlatan demiştir. Kim bilir belki de bir hikaye çalınmıştır kulağına civarda yaşanmış olan ve onu uyarlamıştır kendine göre. Hem ne olmuş yani adam İran’da doğmuşsa? İspanya’da film çekemez mi? Woody Allen yıllar sonra Avrupa’yı fethetti adeta. Match Point’le Londra’da giriştiği Avrupa’nın fethinde, Barselona, otuzlar Paris’i ve Roma ile devam etti. Bunlar Woody için büyük adımlardı.
B: Muhteşem Woody Woodpecker. Tuhaf adam. Üvey kızına baksın o önce.
A: Bakıyordur sen merak etme. İnsanların dehasını özel hayatlarıyla karalamak da ne demek oluyor hem?
B: Woody’e gelince akan sular duruyor öyle mi? 
A: Aynen öyle. Suçlar ve Kabahatler çünkü. Radio Days çünkü. Annie Hall çünkü. Ve daha çok çünkü.
B: Ensar çünkü.
A: Ya ne alakası var?
B: Sanatçı değiller çünkü.
A: Onlar rızasız erkek çocuklardı ve korunmasızdılar.
B: Kız erkek fark eder mi?
A: Eder tabii. Birinde fiili livata var. Rıza yok. 
B: Her zaman çok bilmiştin. Zaten senin babanın taraf da bir manyaktı.
A: Ne biçim konuşuyorsun sen?
B: Hatırlarsan büyük büyük deden köyde benim büyük büyük amcamın eşini kaçırmıştı. Geride de biri memede üç erkek çocuk bırakmıştı.
A: Hatırlarsan buna sebep olan senin büyük büyük bir şeyinin bizim taraftan kız kaçırmasıydı. İlk o başlatmıştı.
B: Bari o kız kaçırmıştı. Döllü döşlü kadın değil.
A: Böyle bir tarihim değil, bu vesileyle senin gibi bir akrabam olduğu için o büyük büyük dedeme her saniye müteşekkirim zaten.
B: Hadi ordan her fırsatta yok benim köyüm der, köyünü, özünü reddedersin sen.
A: İnsan kendini gitmediği bir köye ve köylüsüne yakın hissetmiyor işte. Sanki sen her yaz köydesin de!
B: Kütüğümün farkındayım en azından.
A: Hah Kayı boyu, zırtgiller bucağı, ne budunuydu?
B: Sen geç dalganı. Aile dizinine baktır da gör bakalım sen kimsin?
A: Kim büyük büyük dedem mi?
B: Aynen. Aynı. Sizin apartmanda üstelik uzaktan akraban evli kadınla ne haltlar karıştırdığını bilmiyorum mu sanıyorsun?
A: O benim gençlik aşkımdı. Gitti de bir kerizle evlendi. Üstelik kocası bilmiyor.
B: Kocalar her zaman bir şekilde öğrenirler sonunda. Seni vuracak sonunda, yedibela sülalesi var, vurmazsa da vurduracak. Amcalarından hapse girmiş çıkmış adamlar var. Yakında kokusu çıkar, görürsün o zaman. Önce kahvede başlar lakırdılar, sonra akrabalarına ulaşır, sonunda da bir içki masasında kulağına çalınır adamın. O da olmasa bir gün biri kenara çeker ve der.
A: Ben de inkar ederim.
B: Nereye kadar?
A: Sonuna kadar. Olmadı para yediririm.
B: Ne yazar. Üstelik çulsuzsun.
A: Ne yapayım. Kız aklımdan çıkmıyor.
B: Kız dediğin koskocaman bir kadın. Bohçasıyla pencereden atlayacak cinsten değil yani. Ben hatırlatayım da. Camına taş atıp, hışt pıştla camdan atlatamazsın yani.
A: Tabii atlayamaz. Zemin katta oturuyorlar, demir kafeslerle çevrili dört bir yanı.
B: Neyse bari. Bana bak adam yokken seni eve almasına izin verme sakın. 
A: Napim? Kaçayım mı?
B: Kaç tabii. Hem sen fedakar bir adam da değilsin ki. Diyelim kadın kaçalım dedi. İlk sen kaçarsın. Arkana bil bakmazsın. Aşk fedakarlık ister koçum. Javier’in hakkını yememek gerek. Laura kısık sesle o senin kızın dediğinde, üstlendi davasını süratle. Tam bir dava adamı işte.
A: Pes. Duyan memleket meselesi var ortada sanacak.
B: Herkes kendi üzerine düşen vecibeleri yerine getirmezse, ortada ne memleket kalır ne de toprak. Paco’nun da kalmadı ya.
A: Bak kendinle çeliştin, benimle uğraşırken. Ve benim nüzulümle uğraşırken, vecibe de nerden çıktı şimdi? Her neyse, sen de sevdin Paco’yu kabul et. Adam hayatından, toprağından ödün verdi kızı için. Üstelik o da ortada karısı Bea’nın dediği gibi DNA testi filan yokken yaptığı fedakarlıktı. Laura senin diyor kısık sesle ama, onun mu bakalım gerçekten? Gençliklerindeki ortak özelliklerinin çılgınlık olması dışında, nerden belli baba kız oldukları?
B: …sevmişim valla. Laura deyince inandı, ona güvendi. Koca desen Allah aldı, Allah verdi icraat sıfır. İşimiz Allah’a kaldıysa hepimiz yandık. Gerçi…alınır, gücenir şimdi göklerden, boku yerim. Zaten işler kesat, kriz var…Ben yapmayabilirdim demek istiyorum kısaca. Neticede aile geldiği gibi gitti. Bu dımdızlak kaldı ortada. Ne bağ kaldı elinde, ne de bostan. Bir de sağlığından ve güzel karısından oldu pisi pisine. 
A: Senin en büyük sorunun nedir, biliyor musun? İnanç konusunda kesin bir fikrin, net bir tavrın olamıyor bir türlü. Üstelik bu yıllardır böyle. Bir ara ateisttin. Sonra baktın gördün herkes ya ülser ya kanser, döner gibi oldun ama tam da dönemedin. Tepkini ve Müslümanlığa duyduğun öfkeni yobazlardan çıkarmaya çalıştın. Sonra baktın bazı yobazlar yobazlıktan bağımsız sağlam birer dindar çıktı. Din din gezdin, kitap kitap dolaştın, baktın en sevdiğin yazarlar ya ateist çıktı ya da deist. Yine kafan karıştı. Hep bir kafa karışıklığın var senin. Alzheimerlılar gibisin.
B: Herkesin kafası her zaman karışıktır. Ben hala aradığımı bulamadım. Ne bu dünyayla ilgili ne de öteki dünyayla. Burada mutsuzum çünkü geçimsizim, orayı bilmiyorum, bilmediğim şeye de güvenemiyorum.
A: İstikrar yok sende.
B: Sende çok! Gençlik aşkına yanmak mıdır istikrar?
A: O da bir şekli. 
B: Film hariç her şeyden konuşmayı başardık.
A: Sen anlamadın. Biz filmde ve bizim hayatımızda olan her şeyden konuştuk aslında. İnançtan konuştuk, insan sevgisinden, fedakarlıktan, arayıştan…kendimizi sorguladık, Paco’nun yerinde olsak aynısını yapar mıydık dedik, sen yapmayacağını düşündüğünü söyledin.
B: Sen?
A: Yapardım. Başka türlü vicdanımın sesini bastıramazdım çünkü. 
B: Paco iki.
A: Napim, ben böyleyim.
B: Bu arada yeri gelmişken, şu babandan kalma ticari taksiyi elden çıkarmanın tam zamanı. Madem fedakarlığı seviyor, vicdanlı olmaktan hoşlanıyorsun. Al sana dev gibi bir fırsat. Benim işler kesat zaten.
A: Nasıl yani?
B: Eee bizim de hakkımız var plakasında. Malum baban alırken parası yetmemiş, borç almıştı bizden. Başka türlü taksi sahibi olamazdınız.
A: Nasıl yani?

1C62C6B0-B54F-4AAF-86FB-F8D1BC7DEB14

D2D09D96-2B3F-4FF5-A78E-C628CFE0C658

HENÜZ KİMSE BİLMEZ…BİLSE DE BİLMEZ :

Tik tok
Tik tok
Tik tok

Kilisenin çan kulesinde yer alan saatin dişlilerinin hareketi sonucunda duyarız çıkan sesleri: tik tok, tik tok. Aksi bile olsa yani ses duymasak da, ben öyle hayal ediyorum ister istemez: tik tok, tik tok. Bir kuş kanatlarını çırpmaktadır çılgınca. Yavru kuşlar sığabildikleri ufak bir delikten uçup özgürlüğe kanat çırparken, delikten çıkmakta zorlanacağını düşündüğümüz kuş, tek başına kaldığında kanat çırpmayı bırakıp sakinleşir ancak. Kulenin duvarına kazınmış yazıları görürüz sonra da. Teresa, 1982 LP… Bu yazıdan ne hikayeler çıkar, öyle değil mi? Bir aşk hikayesi mesela 1982 yazında başlamış olan. Mesela. Belki de filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan Farhadi de öyle düşünmüştür, kim bilir! Her şey bir mesela ile başlar zaten çoğu zaman. Mesela bir zamanlar birbirine çok aşık, isimlerini duvara kazımış bir çift varmış ve bu çift yıllar sonra bir başka kadın ve bir başka erkekle evlenmiş olarak çıkmak zorunda kalmışlardır birbirlerinin karşısına. Çocuklar, eşler, eski yaralar, derin mevzular falan filan.

3697C2E5-3F9C-4B0B-8889-4FD2E2F3FB15
Before
829F5826-88CE-4C06-93C8-6161E2583FAB
After

Aynı günün sabahı belediye araçları sokakları temizleyedursun, ameliyat eldivenli bir çift el kayıp bir kız çocuğunun fotoğraf ve haberlerinin olduğu gazete küpürlerini kesmektedir. Bu bir çift el bir erkeğe aittir ve ot tüttürmektedir bir yandan. Arjantin’den gelen Laura(Penelope Cruz) ve iki çocuğunu düğün sahibi kız kardeşi Ana karşılamış, mutlu mesut arabanın içinde düğünevine doğru yola koyulmuşlardır. Bir yandan da düğüne iştirak edememiş olan babaları Alejandro ile görüntülü konuşma yaparlar. Irene kabına sığmayan bir genç kızken, Diego sevimli bir yumurcaktır Herkes coşkulu, heyecanlı ve neşelidir. Aynı anlarda bu kez de üzüm bağlarındaki hummalı çalışmaya şahit oluruz. Kasa kasa üzümler traktörün arkasına yerleştirilmektedir. Düğün kıyafetinin içine girmeye çalışan zarif Bea’nın eşi Paco(Javier Bardem) indiği traktörden eve doğru yürürken yaydığı maskülen ve vahşi enerjisiyle olayların baş aktörü olacağının sinyallerini verir adeta. Karı koca arasındaki ateşin sönmediğine şahit oluruz. Sonra da teker teker Laura’yı karşılayan aile bireyleriyle tanışırız. İçkici dul baba, kardeşler, kuzenler uzun zamandır bir araya gelmemiş gibidirler. Asi tabiatlı Irene, Paco’nun yeğeni Felipe’yle motosiklete biner, düğün günü zamansız çalan çanlar da onun eseridir. Genç kız adeta kabına sığmaz. Felipe’den beraber çıktıkları çan kulesinde yer alan LP harflerinin kahramanlarının annesi Laura ve Paco olduğunu öğrenir. Kilise düğününün ardından verilen düğün yemeği ve eğlence esnasındaysa genç kız fenalaşarak erkenden girdiği yataktan kaçırılmak suretiyle çıkabilir ancak. Fidyeciler devreye girer. Genç kızın yatağının üzerine bıraktıkları küpürler filmin başında yer alan ellerin eseridir ve kızı kaçıran eller de ona aittir. Laura anne olarak heder eder kendini. Irene’nin astımı vardır ve ilaçları yanında değildir muhtemelen. Başı her sıkıştığında Paco’ya başvuran Laura’ya kocası Alejandro’yu araması gerektiğini söyleyen de odur. Polise başvurdukları takdirde kızlarının öldürüleceğini söyleyen fidyecilere baş eğmekten başka çıkar yol bulamazlar. Son derece yüksek olan rakamı Laura’nın bulmasının imkansız olduğunu öğreniriz, çünkü kocası iki yıldır işsizdir. Dolayısıyla gözler aynı mesajı Paco’nun karısına da gönderdikleri için Paco’ya çevrilir. Soru işaretleri yavaş yavaş ünleme dönüşür. Toprak kavgası başlar. Irene’nin Paco’ya sattığı toprakların peşine düşer aile bireyleri. Laura’yı buna zorladığını düşünmektedirler. Paco’nunsa bu yüklü miktarı ödeyecek parası değil ama gözlü bağları var. Irene’nin akibetinden daha gizemli olan şeyse bir türlü ortaya çıkmayan Alejandro’dur. Bu rolde Ricardo Darin Arjantin’den çıkıp geldiğinde, suçlamalar ona yöneltilir. Polise gidemeyen enişte Fernando’ysa emekli bir polisten yardım alır. Paco’nun kendi payını satmak için çabaladığını yaymalarını ister ondan, fidyecilere karşı zaman kazanmak için. Çünkü Laura ve Alejandro da ne para vardır ne de bir B planı. Adam her daim Tanrı’ya sığınır. Hiç kimsenin parasına ihtiyacım yok der, kızı geri dönecektir, çünkü Tanrı yardım edecektir. On altı yıldır ağzına içki koymamış eski alkolik, şimdiyse iki senedir işsiz ve de iflas etmiştir. Çaresizlikten kaynaklı teslimiyetçi tavırları etrafındakileri başta da Laura ve Paco’yu çıldırtır en çok.

YANİ BİLİYORLAR…HERKES BİLİYOR :

Emekli polis olan Jorge sakin sakin soruşturmasını sürdürmektedir. Kızın hedef olmasında bir amaç olduğunu keşfeder nihayet. Aynı odada yatmakta olan küçük Diego çok daha kolay bir hedef olabilecekken, Irene’yi seçmelerinin altında yatan nedeni öğrenmeye çalışır. Bunu yapanın profesyonel olmadığını ve yakın akrabalardan birinin yapmış olabileceğini düşünür. İşin ucunun Paco’ya kadar uzanmasının özel nedeniyse ortaya çıkar nihayet. Ve biz de tahmin ettiğimiz şeyi öğreniriz: Paco ve Bea dışında herkesin bildiği şeyi. Herkesin. Ve bunu yapan her kimse uzakta değildir.

EVERYBODY_KNOW__5

images.jpeg

AKRABANIN AKRABAYA ETTİĞİNİ, AKREP ETMEZ ETTİĞİNİ :

Katılmamak mümkün değildir. Kazığı yemeden hafif atlatanların niceliği değil niteliği mühimdir. Tıpkı burada olduğu gibi. Fidye parası almak için teyzesinin kızının kaçırılmasına yardım eden bir yeğen vardır ortada. Üstelik kendisi de bir kız çocuğu annesidir. Kocasını onaylamayan ve evliliğini bitirmesine sebep olan anne babasını cezalandırmaktadır içten içe. Öte yandan böyle manyakça bir planla düğün gecesi evden fidye uğruna astımlı bir kızı kaçıran adamdan koca ve babanın nasıl olacağı da tartışma götürür.

Filmin başında yer alan kavuşma, hasret giderme, uzaklarda ve gurbette geçen yılları ezme, en nihayet düğün dernek mutlu mesut şarap şampanya sahnelerinden sonra, iş çıkarları kaşımayı gerektirdiğinde ve eski defterler üstünkörü dahi olsa tatlı tatlı karıştırılsa, tırnaklar ve vampir dişler çıkarlar ortaya hiç umulmadık anlarda. Kim kime ne yapmış, kim kimin toprağını kapmış, kim daha çok para kazanmış, kim kimin kızıyla bilmem ne yapmış…Farhadi bir röportajında İspanyol ve İran kültüründeki pek çok ortak güzelliklerin mevcudiyetinden bahsederken, bizi de rahatlıkla aralarına katabileceklerini düşünmekteyim. Çılgın konseptli düğünlerimiz(alkollü-alkolsüz), damada düğün gecesi uygulanan işkence dolu anlar, zıvanadan çıkmış gibi edilen danslar, bir nedenden ötürü akrabaların birbirini yediği bütün o anlar, toprak kavgası, mal paylaşımı kavgası, kazıklandığını düşünen akrabaların topyekün saldırısı, hiç unutulmayan ilk aşkların kırsalda çok daha ateşli olması ve unutulmaması…mevzular da tanıdık, kadını da tanıdık, adamı da. 

Gerçek hayatta evli ve iki çocuk sahibi olan Cruz ve Bardem’e gelince filmdeki partnerleriyle karı kocayı oynarken, kapanmamış bir davanın tarafları olduklarını bir araya geldikleri her karede hissediyorsunuz ki bu oyuncuların olduğu kadar yönetmenin de başarısı. Düğün sahnesinden hemen önce tanıştığımız karakterlerin düğünde kah dansları kah tavırlarıyla artık iyice kafamıza yerleşmesini sağlıyor Farhadi ve bu da en çok düğünde geçen sahneleri unutulmaz kılıyor. Nella’nın Se Muere por Volver’iniyse kulaklıklarımı kulağıma takmaya her fırsat buluşumda hiç bıkmadan dinliyorum. İnsana yaşama sevinci aşılıyor bir şekilde. Tutkulu, ateşli, eğlenceli, ezber bozan, insanın bazen de ayaklarının yerden kesilmesinin gerektiğini hatırlatan…kısacası İspanyolca ne olağanüstü bir dildir öyle. Ve Farhadi yavaş yavaş açtığı senaryosunun yapraklarını, her zamanki aile kavramının üzerine bir de akrabalar sayfasını ekleyerek sunuyor önümüze. Kendisi iyi bir yönetmen olduğu kadar iyi de bir hikaye anlatıcı aslında. Kan bağının önemini vurguluyor ister istemez. İnsanın ancak öz çocuğu için yapabileceği bir fedakarlık var ortada. Ve bir kez daha Laura, üstelik bu kez işinden, karısından, parasından etmek suretiyle geride bırakıyor Paco’yu. Kendisiyse ailesiyle uçarcasına ayrılıyor Madrid’den. Fakat bununla bitmeyeceğinin sinyallerini veriyor yönetmen. Mariana, kocası Fernando’yu oturttuğu sandalyede şüphelerini anlatmaya başladığı anda bitiyor film. Farhadi aralık kapıları sever ve bu duruma önceki filmlerinden de son derece aşikarızdır. Eğer somut bir şeyler istiyorsak, bize Paco’nun kurtulabileceğine dair bir nebze olsun ümit vererek bitiriyor filmini. Ya da en azından gerçeklerin ortaya çıkabileceğine dair umut doluyor içimize. Son olarak Lea rolündeki Barbara Lennie’nin Bardem’le kavgası esnasındaki oyunculuğu çok başarılıyken, tüm ikili diyaloglar arasında geçen duygu aktarımı, işte onu Farhadi’ye sormalı.

MORENA films -casting-

8B740D26-5CA1-462F-804A-9BB810FCE2FB

C26D43D0-5EF5-4AD1-9C51-F032011013EE

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

A1D6C492-77E7-4072-B58B-C95B4DE0BC44

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

“Aşk aşktır. “ Wiktor

“Daima ve her yerde seninle olacağım. Dünyanın sonuna kadar.” Zula

“Aşık olduğunda zaman önemli değildir.” Juliette

“Seni seviyorum ama şimdi kusmam gerekecek.” Zula

“Seni tüm gücümle seveceğim.” Zula

GİRİŞ :

Benzer temalar barındıran, aynı minvalde ilerleyen bir başka romantik film daha izlemiştik bu sene. Öyle ki her iki film de romantik, müzik ve dram türleri altında kategorize edilmişti IMDB’de. Karşılaştırmaları sevmesem de(aslında sevmem derim ama ruhumun ayazda kalmış basit yanı çok sever), A Star is Born’la mukayese edildiğinde Soğuk Savaş’ın nerede durması gerektiğinden bahsedeceğim sadece. Yakışıklı oyuncudan yönetmen de oluyormuş bak Bradley’e, ne söyledi ama Gaga, In The Shallow’u başa sar sar dinle, yetmezse satır satır ezberle ki karaoke’de eşlik edesin, ee ses var hatunda, oyna demişler oynamış, söyle demişler söylemiş, bir adam var seni adam etti, tımar etti, vefanı göster, arkasını topla, bunalımlarını çek, kendini geri çek, alkolünü, kokainini eksik etme, eli daha çok ekmek tutan sensin bundan böyle, ödül törenine zil zurna çıkıp şakır şakır altına ettiğinde bile tolere et seviyorsun çünkü, muhtemelen ailesinden birileri ağır bir Kızılderili büyüsü yaptı, biricik aşkın kompleksle karışık gururdan intihar ettiğinde ise yık ortalığı, bir şarkı patlat sahnelerde namı yürüsün biricik kovboyunun, falan filan. Sonunda da film bitsin nihayet. Böylesi bir cefa da iki saat on altı dakika sürsün. Elin Polonyalısı seksen sekiz dakikada tertemiz karelerle, tablo gibi sahnelerle-siyah beyaz hem de, işini gücünü bitirebilmişken, neden bu kadar uzuyor da uzuyor bir film? İnsan kendini bu kadar ciddiye almalı mıdır? Yeryüzüne gönderilmiş tek baygın aşkın onlarınki olduğunu mu sanıyordu yapımcıları, üstelik bu bir yeniden yapımken? Sorun da burada başlıyor zaten. Kris Kristofferson ve Barbra Streisand ilk filmde yeterince iç baymışken, ilk otuz dakikası dışında bir cazibesi kalmayan filmi benzer uzunlukta çekmenin manası neydi? Streisand The Way We Were’ün Katie’si ve de Yentl’di en çok. Bir yıldız olarak doğmasa da olurdu burun vurgusuyla. Aynı şekilde Lady Gaga da. 

1FE4ED3C-E4A4-4DAC-BAB9-49DC0DB89914

Soğuk Savaş’ı izlerkense hem isminden, hem de uzun bir zaman dilimine yayılan aşkın benzerliğinden Pınar Kür’ün Bitmeyen Aşk’ı geldi ilk önce aklıma, sonra da en sevdiğim kitaptır Boris Vian’ın sürreal öğelerle çok az günde tamamladığı naif aşk hikayesi Günlerin Köpüğü ve de biraz vahşi kaçsa da Betty Blue ve atmosfer itibariyle de Godard’ın Serseri Aşıklar’ı. Üstelik tüm bunlar Ingmar Bergman estetiğiyle, siyah beyaz çerçevelerin asaletiyle çıktılar karşıma. Ben sadece beğendim oturduğum yerden. Alfonso Cuaron’un Roma’sından sonra olmak kaydıyla şimdilik bu senenin ikinci favori filmi Cold War’dur benim için. Yönetmen Pawel Pawlikowski’nin Oscar ödüllü filmi Ida’yı da beğenmiştim pek çok nedenden ötürü. Çünkü yönetmen yarattığı evrenin orta yerine yerleştirdiği karakterlerin içlerine çektikleri her nefesi hissetmenizi istiyor. Bu konuda da son derece iddialı. Ida yaşayacağını yaşamış, göreceğini görmüştü ve de vazgeçmek zorunda olduklarının çok da vazgeçilmeyecek olmadığını da. Soğuk Savaş’ta da karakterlerimiz yaşadılar, yozlaştılar, başka duraklarda dinlendiler ve de gördüler ki birbirlerininkinden daha uygun bir kalp bulamayacaklar ve bu noktaya gelene kadar yaşadıklarını paylaşabilecekleri ortak bir akıl ve hafızanın bulunamayacağını da. O dönem bu dönem, sıcak ya da soğuk-savaş dahilinde, savaşta ve barışta kadın erkek ilişkilerinde değişen bir şey olmadığını da bir kez daha gördük. Bir adam seni beğeniyor, sen de ona karşılık veriyorsun, tanıdıkça daha çok seviyorsun, o zaman işte bu diyorsun, sonra bir arada yaşamaya çalışıyorsun ki bu kısım her zaman kolay olamıyor, onun çevresi, senin çevren derken kalın duvarlar örülüyor etrafına ve sen öte taraftaki güzellikleri göremez oluyorsun, yavaş yavaş bıkıyorsun ve sıkıştığını anlıyorsun. Bir bakıyorsun fare gibi kapana kısılmışsın, fırsat bulursan başka kapanlara kaçıyorsun. O kapanlardan da sıkılıyorsun çünkü onları o kadar az tanıyorsun ki, bir şeyler hep eksik kalıyor. Bu film eksiklikleri, başarısızlk korkusunu ve aşkın evrelerini anlatıyor. Böylesi bir filme de seksen küsur dakikanın sonundaki gibi bir son yakışıyor en çok. Bazen bırakmalısındır tadında.

Duyguları izleyiciye geçirmek hadisesinin açıklamasına gelirsek eğer filmde yer alan birkaç sahne var ki, ünlü görüntü yönetmeni Ed Lachman’ın düşüncelerinin birer izdüşümü oluyorlar adeta. Diyor ki Lachman: “Edebiyat karakterin iç dünyasına girebilir ama dış dünyayı canlandırması çok daha zordur -yazarlar bir mekanı anlatmak için paragraflar ve sayfalar harcarlar. Filmde ise tek bir planla dış dünyayı gösterebilirsiniz, ama kamerayla bir karakterin iç dünyasına girmek çok  daha zordur. Yönetmenlerle hep bunu keşfetmeye çalışırım; karakterlerin ve duyguların iç dünyasına nasıl girersiniz? Görüntüler, karakterleriniz ve hikayeniz için duygusal bir manzara yaratan şeyi açığa çıkarmak için kullanılan metaforlardır.” O sahne/lerden yeri gelirse eğer bahsedeceğim. Öte yandan bir şey daha var ki ekleyeceğim, beğeniler kişiseldir. Yaşanmışlıklar etkili olabilir çoğu zaman, cinsiyet bile fark ettirebilir. Malum biz kadınlar daha duygusal yaratıklarız, kimi zaman da işler yolunda gitmediğinde kolaylıkla vahşileşebiliriz de. Nesilleri aktaran da bizleriz ufak bir dokunuşla. Dolayısıyla bu filmi beğenmemde, diğer filmi beğenmememde aklınıza gelmeyecek ve ben olmadığınız için bilemeyeceğiniz pek çok dürtüyü, duyguyu da içimde barındırmaktayım. Ben ben olduğum için beğeniyorum pek çok şeyi, siz ben olmadığınız için beğenmeyebilirsiniz aynı ya da benzer pek çok şeyi.

Bu arada Lean on Pete var ve de Private Life bu senenin en beğendiklerim listesinde. Şimdi gelelim hem karşı cinsler arasında, hem de fonda yaşanan Soğuk Savaş’larımıza. Filmde de bahsi geçen metafor filmin ismiyle başlıyor daha ilk etapta.

1997C03F-F924-4ECE-8188-2F41FDE53DF4

NEDEN “SOĞUK” SIFATIYLA ANILMAKTA OLAN BİR SAVAŞ VARDI BİR ZAMANLAR? :

Savaşın bir tarafının insanları zır zır donuyorlar da ondan. Doğu Almanya soğuk, Avrupa’nın en doğusunda yer alan müttefik ülkeler Polonya, Çekya, Rusya ondan da soğuk. Şaka bir yana sıcak pardon normal savaştan farkı sinsice örgütlenmesinde yatmakta. Taraflar birbirinin içine Yuri’ler gönderir. Casuslar birer köstebek gizliliğinde çalışırlar. Deşifre olan öteki tarafı boylar, olmayan içine sızdığı ülkenin sırlarını ele geçirip ülkesine yollar. CIA ve KGB soylu elemanlar yetiştirirler bu doğrultuda. İç işler meselesini yazıya, edebiyata ve neticesinde de paraya dönüştürmesini bilen John Le Carre romanlarında kendisinin de içinden geldiği bu köklü ve çılgın niyetli kurumları anlatır durur. Heyecan verici bir hayatları olduğunu düşündürtürler okuyucularına ve de izleyiciye. No Way Out’ta bir cinayetin ortasında kalakalan Tom Farrell rolünde Kevin Costner’ın en büyük gayretinin deşifre olmamak olduğunu öğreniriz. O da bir ajandır çünkü. Şanslıdır çünkü akibeti Kaşıkçı’yla karşılaştırıldığında yedi dakikada yedi ayrı parçaya ayrılıp dilimlenmeden paçayı kurtarır.

2CDF3AA0-2C5A-4857-B360-0CE139E9DB10

92C59704-BD51-4364-80A9-07E5C20A0C2E

5CBBC05B-3D83-4EE1-9178-69F469A57F7F

Filmin açılır açılmaz karşımıza çıkan simalar amatör müzisyen sıfatıyla karşımıza çıkan Polonya köylüleridir. Aç bakire kız, Tanrı’dan kork sözlerine sahip halk türkülerini dinleriz üstlerinden başlarından fakirlik akan köylülerin. Filmin pastoral manzaralı başlangıç sahneleri de çok başarılıdır. 1949 yılında soğuk bir kış gününde, biri kadın üç kişi, bir küçük kamyonetin içinde Lemko insanlarının yaşadığı köyleri ziyaret ederek hem özgün ve anonimleşmiş şarkı kayıtları yaparlar hem de gizli cevherleri keşfederler bir yandan. Nota bilmelerine gerek yoktur, mümkün olduğunca köylü yani doğal bir şekilde dağlılar gibi okumaları istenmektedir. Gençlere belki de bir daha ellerine geçmeyecek bir fırsat yaratmak üzere olan kahramanların bulundukları ortamda bir aşk hikayesinin de başlangıcına tanıklık ederiz. Wiktor bir sürü kızın arasında kendine has tarzından ötürü Slav cazibesi taşıyan Zula’dan ilk görüşte hoşlanır. Saf bir sesi, içinde barındırdığı enerjisi, sevecenliği ve kendine özgülüğü dışında içinde başka şeyler var diyerek ona olan ani hayranlığını dile getiren Wiktor, Podhale’den bile olmayan Tomaszow’lu Zula’nın babasını öldürmekten iki yıl hapis yattığını öğrenir sonra da. Sorduğundaysa babasının annesine yanlış yaptığını ve onun da bu yanlışını ona bıçakla gösterdiği cevabını alır. Olgun erkek ve genç kız arasındaki ilişkiye ateşli olduğunu anlayabildiğimiz bir cinsellik bulaşır ve ilişkilerini gizli saklı yürütürler. Gösterileri büyük bir coşkuyla karşılanır, çünkü o yıllar için bile son derece özgündür yaptıkları iş. Devlet büyükleri araya girdiğindeyse işler tüm dünyadaki proleterya liderlerinin büyüğü olan Stalin’in propagandasına dönüşür. Derlemelere toprak reformu, küresel barış ve onun tehditleri gibi temalar eklenmesi önerilir nazikçe. Böylelikle müteşekkir olacaklar ve bunu en kısa zamanda ödüllendireceklerini inceden belirtirler karşı taraf olarak. Sadece Yoldaş Irena kırsal nüfusun reform, barış ve liderlik üzerine şarkı söylemeyeceği konusunda diretse de, bir takım kapıların açılabilmesi için Kaczmarek yönetim yanlısı hareket eder. Wiktor susarak tarafını belli etmiştir zaten. Kısa sürede Stalin propagandasına dönüşen gösteriyi izlemeye tahammül edemeyen Irena’yı bir daha görmeyiz. Müttefikleri olan Almanya, Berlin’deki gençlik festivalinden ilk davetiyeyi almaları çok uzun sürmez böylelikle. Kaczmarek’se Zula’dan hoşlandığı gibi, her hafta itirafta bulunması için genç kızı yanına çağırmaktadır. Bunu öğrenen Wiktor kaçmaya karar verir. Elbette ki Zula’yla. Kızınsa şüpheleri vardır gittiğinde kim olacağına ve ne yapacağına dair. Özünde basit bir köylü kızıdır, çok büyük bir eğitimi, en önemlisi Fransızcası yoktur. Bir fırsat yakalamış nerdeyse baş dansçı olmuştur. Wiktor onu sınır kapısında bekleyedursun, bir barda Kaczmarek ve Almanlarla oturup Baltıklar’dan çıkan balığı yer sessizlik içinde. İki sene sonra Paris’te bir araya geldiklerinde Wiktor gelmeyişinin nedenini sorar, o da başarısız olacaklarını hissettiğini söyler. Tekrar bir araya geldiklerini gören Kaczmarek’se onu sivil polisler eşliğinde Doğu’nun Paris’i dedikleri Varşova’ya giden bir trene bindirir. Bu bir veda değildir elbette. Sonrasında pek çok defalar bir araya gelip gelip ayrılırlar. Ne bir arada yapabilmektedirler, ne de ayrı. Geçen yıllar içinde iki taraf da yozlaşır istemeden. Bunun farkına vardıklarında ise geri dönülemez bir yola girdiklerini anlamaları çok da uzun sürmez. Paris’teyken sürgündeki Polonyalı sanatçıya dönüşen Wiktor, tekrar anavatanı Polonya’ya dönmek istediğinde kimliği belirsiz biri olarak karşılanır. Fransız değildir, Polonyalı da. İki yönden de yasadışı yollarla sınırı geçmiş, İngilizler için casusluk etmiş, Polonya’ya ihanet etmiştir. Tutuklu kamplarında geçireceği on beş yıl onu vatan sahibi yapacaktır. Daima ve her yerde seninle olacağım diyen Zula, onu yine bulur ve kurtaracağına dair söz verir. Başarır da. Bitmeyen Aşk bir türlü bitmez. Tutuklu kampında, Paris’te Zula’nın kendini hiçbir zaman ait hissetmediği, dağlı kaçtığı entelektüel çevrelerde, Polonya’da…en nihayet 1949 yılında Polonya’da Zula’nın köyünde başlayan hikayeleri, 1964 yılında yine Polonya’da Zula’nın köyünde son bulur. Sonsuza dek beraberlik yemini eden çift bu yemini Zula’nın bildiği iyi manzaralı bir yerde edeceklerdir.

B0B90254-B08B-4E67-8D29-A33E45190F61

568BEE50-32C8-4957-B4AB-9EC971FEF921

Yukarıda bahsetmiş olduğum duyguların en incelikli olarak aktarıldığı sahneye gelecek olursak dakika 62’ye bakın derim. Oy oy oy… Bir dakikayı bile bulmayacak kadar kısa süren bu anlarda Zula’nın bıkkınlığını, hayat yorgunluğunu ve her iki karakterin yozlaşarak geldikleri bu noktada en nihayet Zula’nın plağını kutlamaktan öte az sonra yaşanacak fırtınadan önceki sessizliği göreceksiniz derim o son bakışta.

CAAF56BE-7F09-4550-BC6C-5B4E2849095D

4870DAFC-2857-48D7-BBDE-5BC86E4F59A2

28787722-4E81-4723-A250-D0A4F2938E1C

BIRD BOX

CD099E29-4827-4C32-BE9D-71392D78B932

BIRD BOX :

“Yalnızlık tesadüften ibaret. Asıl konu, insanların iletişim kuramamaları.” Malorie

“İnsanlık yargılandı ve suçlu bulundu.” Charlie

“İlk eşim boşanma dilekçesinde bana şerefsiz demenin diğer şerefsizlere hakaret olacağını yazmıştı. İkinci eşimse cehenneme gitmekten artık korkmadığını, çünkü bunun benimle evli olmaktan kötü olamayacağını söylemişti.” Douglas

“Hayatta kalmak yaşamak demek değildir.” Tom

GİRİŞ :

Son izlediğim film Roma olunca, beklentilerimi yüksek tutmadan başına geçtiğim, öyle olunca da beni hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu yine bir Netflix yapımı olan Bird Box. Pek çok filmini en baştan beğenmeyeceğimi düşünerek izlemediğim fakat önyargılı da olmadığım Danimarkalı kadın yönetmen Susanne Bier’se In a Better World ile bana göre zirvesini yapmış, en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da aynı filmle almıştı. Bu film bana tuhaf bir şekilde Denis Villeneuve’ün İçimdeki Yangın olarak bilinen Incendies’sini anımsatır. Belki de her iki film aynı sene yani 2010’da aynı ödül için yarıştığındandır benim bu benzeşleştirmem(tdk tarafından kabul görülen benzerleştirme değil, benzeşleştirme’yi cümle içinde ve yüklem olarak kullanmamın benim yaratım sürecime katkısı olduğunu düşünmekteyim, mesele benimle tdk arasındadır, böyle bir kelime yoktur ama bence olmalıdır: “ben-zeş-leş-tir-me”.  “Benzerleştirme”yse çok sıradan göründü gözüme, öyle de kulağıma gelmekte). Bird Box’a gelince, film bir roman uyarlaması imiş. Josh Malerman’ın güzel Türkçemize “Kafes” olarak çevrilmiş romanı bir hayli beğeniyle okunanlardanmış yayınlandığı yıl olan 2014’de. Okumadığım için yorum yapmamın imkansızlığı söz konusuyken, film, Saramago’nun “Körlük” romanına saygı duruşu ve bir eve hapsolmuş bir avuç insanın ne idiği belirsiz güçler tarafından teker teker harcanmaları ve nihayetinde selamete kimin ereceğinin anlaşılmasıyla(tabii ki Sandra) son bulur. Ben kendi adıma ne oyunculuklara çok takıldım, ne kurgu ne de senaryoya. Sadece belli bir çizgide ya da suyun üzerinde ilerleyen filmin son sahnesinde kurtulanların nereye ulaştığını gördüğümde duygulandım. Kısaca annelik filan derken, asıl metafor en sonunda bekliyor bizi, iki saati aşkın ama taşkın olmayan süresiyle film sizi bu anlar için hazırlıyor en çok. Nehrin üzerinde geçen iki gün ve bu hikayeye paralel olarak anlatılan beş yıl öncesinde başlayan olaylar zincirinin son derece geçerli bir nedeni var anlayacağınız. Sırf bu son için bile izlenmeye değer film. Sarah Paulson ve Moonlight’ın tatlı gülüşlü Trevante Rhodes’u ve uzun zamandır bir filmde yakalayamadığım John Malkovich için de değerdi ayırdığım iki saati aşkın süresine. Kimse olağanüstü bir şey yapmıyordu açıkçası ama yine de aynı kare içinde görmek bile güzeldi bu çok beğendiğim oyuncuları. Gelelim filmimize:

Bird Box

766D553E-993A-48A1-BE05-ADD8863F5AFB

Bird Box

31D1207C-EC24-4678-81E2-D3FE47F9487B

KAFES : HERKESİN BİR KAFES’i OLMALI mı?

Telsizle yapılan görüşmeden gelen cızırtlılı seslerle açılıyor film. Bir yerimiz, bir yerleşkemiz var, burada bir topluluğuz ve de güvendeyiz diyor aynı ses. Filmin bu ilk cümlelerinden anlıyoruz ki, karakterlerimiz film müddetince bulundukları ortamda güven sorunu yaşayacaklar ve her nerede iseler yalnızlar ya da tüm sorunlarını kendileri çözmek  zorundalar. Bir kadın ve biri kız diğeri erkek iki çocuk yol hazırlığı yapıyorlar. Fakat bildiğiniz anlamda, bavulların içine konacak kıyafetlerin uzun uzun tasarlandığı bir seyahat değil bu. Tetikte olmaları, sessiz olmaları ve göz bağlarını çıkarmamaları gerekiyor. Malorie rolünde Sandra Bullock çocukların anlayacağı şekilde, her bir kelimenin üzerine basa basa anlatıyor yolculuk planlarını. Zorlu bir nehir seyahatinde nasıl davranmaları gerektiğini ültimatomlarla anlatıyor ki çocukların iyice kafalarına girsin. Hemen akabinde de üç kuşu kafesinden çıkartarak, bir kutuya yerleştiriyor. Sonra da göz bağlarını bağlayıp yola koyuluyorlar. Bu zamandan beş yıl öncesine geldiğimizde Malorie’nin ressam olduğunu, bir kız kardeşi olduğunu, hamile olduğunu, doğacak çocuğunun cinsiyetini öğrenmek istemediğini, doktoru önerdiğinde evlatlık vermeyi düşünecek hisler içinde olduğunu, tuvallerle arkadaş olduğunu, gerçek dünyadan ve insanlardan uzak durduğunu, dikenlerinin olduğunu ve her fırsatta batırdığını öğreniyoruz yavaş yavaş. Kendi kafesinde yaşayan, kafesinden çıktığındaysa hamile kalan, bu yüzden de yalnız bir anne adayı olarak biraz atarlı bir neşriyat(kullandım bile) kendisi. Bu arada Rusya’da başlayan bir çeşit salgının çok yakınlarına geldiğini öğreniyor kahramanlarımız. Psikotik davranışlar içindeki insanlar olabilecek her şekilde kendilerini öldürüyorlar. Sevdiklerinin sesini duyarak intihar edenler var, dünyanın en mutsuz insanıymışçasına kendilerini ateşe atan, tırın önüne atan, bıçaklayan, vuran, hatta yanmakta olan bir otomobilin içine girip alev alev yananlar bile var. Üstelik ne yaparlarsa yapsınlar, gönüllüler, bile isteye gidiyorlar ölüme. Her ne gördüyse aynı kervana katılan Malorie’nin kardeşi Isabel’de kendini öldürüyor. Malorie o şaşkınlıkla sığındığı evde kendisi gibi ürkmüş insanlarla yeni bir hayata başlıyor. Dışarıdaysa bildiğin kıyamet gerçekleşmekte. Bu kıyametin müsebbibi olan şey her ne ise, kendisine bakıldığında ya da kalabalıklar içinde dahi görüldüğünde insanın kendisini öldürmesine neden olacak türden ve o şeyi görmemek için pencereleri sımsıkı kapatıyorlar, perdeleri çekiyorlar. O ise bir gölge gibi geçiyor çevrelerinden. Ülkede olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Sosyal medyadan uzak durun denilirken, televizyon yayını kesiliveriyor bir anda. Farklı etnisite, değişik değişik huylara ve görüşlere sahip bir grup insan hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Bu esnada normal hayatta bir arada durması imkansız görünen karakterler  sıkışıp kaldıkları evin içinde bir yandan birbirleriyle didişirken, diğer yandan da dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı birlik olmaya çalışıyorlar. Bir kafesin içine tıkılıyorlar kısaca.  Aralarında yine normalde imkansız ama koşullar gerektirince imkanlıya dönüşen aşklar başlıyor, bazen de ayrılıklar oluyor. Kitabını yazımın başında belirttiğim gibi okumadığımı söylemiştim. Geniş zamana yayılı okuma eyleminde bu farklı karakterlerin çok daha derinlikli ve ayrıntılı tasvir edildiğini düşünmekteyim. Neden mi? Aynı zamanda ev sahibi olan ve kendini ilk önce feda eden Greg, Asyalı ve gay. Fakat partnerini görmemiz mümkün olmuyor. Kitabın içinde kendisine yer verilmiş olabilir de. Douglas beyaz, lanet ve alkolik. “Ben demiştim”den başka laf bilmiyor, fakat her dediği de çıkıyor(bu role de Malkovich yakışıyor). Tom siyah ve iyi kalpli. Cheryl beyaz ve grubun en yaşlı kadın üyesi. Olympia üç gün sonra aniden kapıda beliriveren hem çaresiz hem de hamileliğinden bağımsız obezitesi olan iyimser ve yumuşak bir anne adayı. Charlie kitap yazmak isteyen, fakat akademik bir kariyeri olmadığı ve küçük bir iş yaptığı için topluluk içinde küçümsenen siyahi bir başka karakter. O da kendini feda ediyor. Tıpkı Greg ve Tom gibi. Lucy ve Felix evde tanışan maçı erken bırakıp kendi yoluna gitmeyi tercih eden sonradan olma sevgililer. Yine sonradan eve alınan Gary’se tam bir kaçık, akıl hastanesinden çıkmış ya da kaçmış ve kuşları dondurucuya koyan bir tür manyak(buradaki kuş türünün papağan olmadığını belirtmek gerekiyor, papağanlarla haşır neşir olan bir başka kaçıksa bizim coğrafyamızdan çıkmış olup işkence edeceği kuş türünü papağandan yana seçmesinin bile delice akılcı bir seçim olduğunu düşünmekteyim ve Allah hepimizi, herkesi, her canlıyı iyi delilerle karşılaştırsın derim, kurdu kuşu bile). 

Bird Box

Bird Box

Öle, öldürüle azalan topluluktan geriye iki çocuk-biri Malorie diğeri Olympia’dan olma, yetişkinlerden de Tom ve Malorie kalıyor. Her tür tehlikeye ve kötü olasılıklara karşı çocukları katı olmaları için sert bir tutumla yetiştiren, gerçekleşmeyecek hayaller peşinde hayatlarını tehlikeye sokmamaları için elinden geleni yapan Malorie’nin karşısında duran Tom’sa çocuklara umut vermeye çalışıyor elinden geldiğince. Hikayeler anlatıyor onlara içinde meşe ağacına tırmanan akranlarının olduğu. Ağaçlarından kuş seslerinin yükseldiği bahçelerde oynuyor aynı çocuklar. Çocuklar için en önemli şey kendi gibi çocukların da bu hikayelerde var olmaları. Tom belki de asla gerçekleşmeyecek hayaller vaat ediyor onlara. Malorie’yse sert görüntüsünün ardında kaybetme korkusuyla yaşıyor her an. Bu duygu yüzünden çocuklara sert çıkışları var. Kız ve oğlan olarak çağırıyor onları. Bir isimleri bile yok çocukların, onlar da ona anne demiyorlar. Diyemiyorlar. Malorie ne zaman mı onlara isim veriyor, en nihayet kendilerini güvende ve bir topluluğun parçası olarak hissettiğinde. Sorumluluklarını bir parça olsun üzerinden atabildiğinde. Kısacası rahat bir nefes alabildiğinde. Kendi anneliğiyle de barışıyor böylelikle nihayet.

Filmin handikapı Amerikalı bir yazarın kitap uyarlamasının, Avrupalı bir yönetmen tarafından İngilizce olarak çekilmesi olduğunu düşünüyorum. Avrupalı yönetmenlerin bu kadar Amerikanlaşması bazen çok iyi sonuçlar doğurmayabiliyor. Daha özgün olabilecek film klişeleşiyor yer yer. Sandra Bullock yüksek perdeden ayar çekiyor önüne gelen herkese; özellikle de gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen Douglas’a, sonra Tom’a, filmin başlarında da Isabel’e. Pek çok iyi oyuncu karedeki yerlerini tam kavrayamamış gibi görünseler de, bir şekilde tam zamanında kareden çıkmayı başarıyorlar. Bu işten tatlılıkla sıyrılanlarsa en nihayet isimlenen minik oyuncular Olivia ve Tom oluyor. Filmde dikkat çeken bir başka unsursa kayıkla nehri geçmeye çalışan Malorie ve çocukların görüntülerinin ve elbette kitaptaki olası tasvirlerinin Yunan mitolojisinde yer alan Charon’u ve üzerinde kalarak sağ salim geçmeye çalıştıkları Styx nehrini çağrıştırıyor olması. Kahraman çıktığı yolculukta, karnındaki çocuğu evlatlık verme noktasından, ikinci bir çocuğun daha sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalışına doğru evrilirken, bir yandan korkularıyla ve depresyonuyla mücadele ederken, diğer yandan da sıyrılmak zorunda kaldığı tuvallerden ve yaşamakta olduğu münzevi hayattan uzaklaşarak hayatta istemeyerek de olsa ona sunulan misyonu yerine getirmenin mücadelesini veriyor durmadan. Bu işte tek başına ve sığınacak ya da ona destek olacak kimsesi yok çevresinde. Gerçek bir yaşama nedeni var bundan böyle. Bir birey olarak kendisiyle başa çıkma noktasından uzaklaşıp, aldığı sorumluluklarla büyüyor adeta. Karakterin gelişimi açısından son derece makul ve mantıklı bir sonla bitiyor film. Bu açıdan bakıldığında da hikayenin tıkır tıkır işlediğini görüyoruz. Görebildiğimiz takdirde pek çok açılımı olan, üzerine düşündürten bir filmi de ben kendi adıma izlemeye değer bulduğumu belirtmek istiyorum, son kez. Ve de kendi adıma itiraf etmem gerekirse, pek çoğunuz gibi kapatıldığım ama daha çok kendimi kapattığım kafesimde yaşamaya çalışıyorum bir şekilde. Şakıyorum bazen, bazen de içime kapanıyorum. Bu kafeste mi yoksa başka bir kafeste mi nasıl ve ne şekilde öleceğimiyse şimdilik bilmiyorum. Korkularım, pişmanlıklarım, çok az iyimser tarafımla yaşamaya çalışıyorum sadece.

AFI FEST 2018 - Gala Screening Of "Bird Box"

ROMA

DAEF4BAD-262C-4B6D-B51D-55ED1F7C2C2E

ROMA :

“Yalnızız. Ne derlerse desinler, biz kadınlar hep yalnızız.” Sofia

“S.ktiğimin hizmetçisi.” Fermin

”-Ne yapıyorsun?
 -Öldüm ben.
 -Baksana ölü olmayı sevdim ben.”

GİRİŞ :

Filmi izlemiş iki kişiden ilki, yazıda A kişisi olarak tanımlanmakta olup, film hakkında kendi yorumlarına güvenemediği için konuşma ve sinema heveslisi, burada da B kişisi olarak tanımlanan ve arkadaşım dediği kimseden fikrini almak ve çalmak maksadıyla çeşitli sorular sorar durur kendisine hiç durmadan. Taraflar gençtir ki gençlik geçicidir, kısmen kurnaz ki isteyerek ya da istemeden yıpratıcı olabilmektedirler zaman zaman. Bir de erkektirler. Haklarında verilen bunca bilgi şimdilik yeterlidir. Konuşma başka yerlere kayar, ama neticede kazanan Roma olur. Nasıl mı?:

A-Nasıl buldun? Her yol Roma’ya çıkıyor muymuş? Herkes bir gün Roma’yı yakmalı mıdır öte yandan?
B-Yol bilmem, kundakçı da değilim ama izleri görür, ipuçlarını takip ederim. Her sinema yazısı Roma’ya çıkmalı en azından. Üzerine neler yazılmaz ki?
A-Neler mesela?
B-2019 kararları aldım. Fikirlerimi ücretsiz paylaşmıyorum. Çünkü çalınıyorlar.
A-2019’a girmedik henüz. Daha çok var. Ne olur fikrini söylesen! Hem biralar da benden.
B-Buradaki B kişisi olduğum için mi bira?
A-Filmin ruhuna uygun bir şeyler olsun madem. Mesela mezcal ya da pulque! Cleo’ya ilk seferinde kısmet olmayan pulque.
B-Filmin ruhuna tamamiyle uygun olsun madem, Meksika’ya gidiş dönüş uçak bileti de olsun içinde. Bu içkileri burada bulman zor olur. seni düşünerek söylüyorum yani.
A-Corona’da anlaşalım o halde.
B-Şimdilik o da olur. Hızlı bir giriş yapıyorum ben de. Filmi beğendim. Hem de çok. Bu sene izlediğim en iyi şeydi ya da son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi diyelim. Cuaron’un filmografisinde ise kesinlikle zirve, tartışmasız bir başyapıt.
A-Fellini’nin Roma’sından daha başarılı buldun mu peki?
B-Ben bu Roma’yı, o Roma’dan daha çok beğendim. En çok da insana ayaklarını yere bastığını hatırlata hatırlata izletmeyi başarıp, sonuçta kendisine hayran bırakmasından ve gerçekçi bakış açısından ötürü sevdim. Siyah beyaz çekilmiş bir film ve bazen fotoğrafta da olur bu, renkte ayrıntılar gizlidir ve o ayrıntıları meydana çıkartamazsan eğer o fotoğraf güçlü olmaz. Ama başarırsan da daha güçlü imgeyi renkle verebilen çıkmaz. Ve burada renksizlik olmuş. Film bittikten sonra renksiz yani siyah beyaz diyecektim, bir film izlediğimi unuttum bile. Deniz dalgalıydı ya, köpükleri beyaz rengi koyu maviydi mesela. Gökyüzü, dağlar, eşyalar, kostümler olmaları gereken renklerde kaldılar aklımda. Meksika’ya gitsem, ailenin kaldığı evi dış cephe boyasından bulabilecek gibiyim. Sence bu mümkün müdür(dedikten sonra ilk defa gülümser B kişisi)?
A-Biz ona tam kıvamında diyoruz.
B-Aynen öyle ve yönetmen terazinin topuzunu kaçırmamayı başarıyor onca hengamenin arasında. Dile kolay evi gördük iki kat ve oda oda. Cleo’nun ve ailenin atlattıkları bir deprem, bir yangın, bir kürtaj, bütün o nankör adamlar ve sürecin politik altyapısı ve siyah beyaz Meksika. Cuaron’un anılarından yola çıkarak yola çıktığı ve öyle de devam ettiği, yarı otobiyografik izler taşıyan, bana kalırsa hiç kolaya kaçmadan seçtiği yolda, genelde çoğu yönetmenin yaptığı üzere bir çocuğun gözünden değil de, dışarıdan bir gözlemci gibi anlatmış olayları. Kamera yetmişler Meksika’sının kendisine dönüşüverdi bir süre sonra. Bu az belki de hiç rastlamadığım bir şeydi. Belgesel bir kameramanın maharetli ellerinden çıkmış gibiydi film.
A-Süresi de bir hayli uzun. İki saat on beş dakikalık bir film bu ve giriş kısmı bir sanatsever değilse eğer ortalama bir seyirciyi ekran karşısından kaçırtacak cinsten.
B-Yani evet, ortalama sinema izleyicisine sorsan hizmetçi kızın güncesini izlemeye mi geldik biz buraya diyebilir mesela. Filmin ilk dakikalarında Cleo’yu takip ediyoruz ve en büyük aksiyonunun yerleri yıkamak, köpek kakalarını süpürmek, aksi halde tekerleklerin altında ezilme tehlikesiyle karşı karşıya geldiklerini görmek, çocuk odalarını toparlamak, çamaşırları yıkamak ve asmak, sonra da çocukları okuldan toplayarak, günde posta posta yedirip içirip giydirmek, aynı zamanda sabahları uyandırma servisleri gece olunca da ninnilerle Adile Teyze gibi masal okumak olduğunu görüyoruz. Sabah uyandığı andan. yatasıya kadar hiç durmadan çalışıyor genç kadın.
A-Cuaron telaşsız o halde gişe konusunda.
B-En az Netflix kadar ve elbette telaşsız. Children of Men, Great Expectations, Gravity derken çoğu profesyonel olmayan oyuncularla, starsız ve İspanyolca, zaman zaman da altyazısız bir film yapmış. Bu cüreti gösterecek kıvama gelmiş çünkü. Ama iddiası var, o da şöyle; filmin her şeyi olmuş bir taraftan. Yönetmen Cuaron, senarist Cuaron, görüntü yönetmeni Cuaron, kurgu ve yapımda da kendi ismi var. Daha ne olsun? Onu ustalık dönemi işine hazırlamış bir sürecin ertesinde hayat ona tartışmasız başyapıtını bahşetmiş. Artık dilediği kadar Harry Potter çekebilir. Çeksin de, hakkıdır.
A-Meksika tarihini çok bilmiyoruz.
B-Ama öğreniyoruz sayelerinde. Böyle bir işi ne yalan söyleyeyim ben Inarritu’dan beklerdim. Fakat bir başka Meksikalı çıktı ve hem bir dönem filmi yapmış oldu hem de kendi çocukluk tarihini, büyüme sancılarını anlattı bize. Nostaljikti, orijinaldi, merak uyandırıcıydı, çok ama çok güçlüydü.
A-Başrolde kadın oyuncular vardı.
B-Film bir kadın filmiydi zaten. Feminist bir bakış açısı vardı ve bu baskındı son derecede. Erkekler hep bıraktı gitti hatırlasana.
A-Bu bir özeleştiri mi?
B-Elbette. Hatırlarsan sadece Cleo durabildi konsantre olmuş, gözleri kapalı tek ayağının üzerinde. Bu film onun mucizesiydi, belki de mucize oydu. Bebeği istemedi çünkü babasının genlerinden geçebilecek sorumsuzluk duygusunu biliyordu. Sorumsuzluk artı başıboşluk, adilik…Cleo, o adamdan çocuğu olsun istemedi, çocuk istemedi değil. Bebeği ölü doğdu çünkü tereddütleri vardı ve bebek onu duydu. Çünkü mucize Cleo’da saklıydı. Bir aile babası mesela yani Sofia’nın kocası buzdolabındaki boş kutulardan ve yerlerdeki köpek kakalarından sıkıldı. Sonra da bıraktı ve gitti dört çocuğunu ve de karısını. Bunu aklın alıyor mu, almalı çünkü bu oluyor. Biz erkekler sıkılıveriyoruz kolaylıkla. Bir başka adam Sofia’ya aklın dağılır belki bahanesiyle birlikte olmayı teklif etti, reddedilince de o kadar da güzel değilsin dedi. Sözde erkeklik gururunu kurtardı akşam akşam. Hepsi bir manyak, hepimiz bir/biraz manyağız aslında.
A-…
B-???
A-Oluyor bazen. Bende de müthiş bir bırakıp gitme hisse var şu sıralar.
B-Tamam da geride bırakacağın dört çocuğun yok. Onlarla ve tüm hayatla nasıl başa çıkabileceğini düşünerek kahrolmayacağın bir karın da yok. Doktorluğu bırakıp Acapulco’da sevgilinle balık tutmak da neyin nesi?
A-Allah’tan evlilik ve çocuklar bana uzak.
B-O zaman da hiç büyüyemiyorsun, bencil oluyorsun. Benden söylemesi.
A-Yaşlanmadan yaşamak istiyor olamaz mıyım?
B-Bu söz var ya Cuaron şurada olsa seni alnından öperdi nazikçe.
A-Nedenmiş o?
B-Çünkü şimdiye dek senden duyduğum en yaratıcı ama aynı zamanda dahiyane cümleydi. Varsın sende büyüme.
A-Yani. Hadi gidelim sana bira ısmarlayacağım. Dahiyane filan dedin kalbimi fethettin.
B-Sonra da sabaha kadar Roma’dan konuşuruz.

CBB2DFF8-AB3A-4E4F-9331-C61DEEEF766E

Bu ROMA başka ROMA :

Yukarıda konuşulanlar ışığında hatırlayacağınız üzere bir hizmetçi kızın güncesi’nin filmi olabileceğine dair kafada şüpheler oluşturan anlatının ilk dakikalarına gelmeden, jeneriğin aktığı ilk sahne insanı Yunan düşünürlerin yaşadığı çağlara götürecek cinsten. Herakleitos’un yaşasaydı eğer işte beni anlamış bir adam çıkageldi nihayet diye rahat rahat haykırabileceği bir sahne bu aynı zamanda. Tüm hayatın, bir filmin de özeti, anafikri bu sahnede aktı gitti sanki. Tıpkı hayat gibi akan, yerlerden süpürülen ve en nihayet gidere ulaşan suları görüyoruz burada. Hiçbir şey aynı kalmayacak, her şey akacak, değişecek, kimse ve hiçbir şey aynı olmayacak, hayat başlayacak başlamasına ve de bitecek bir günde der gibi yolunu buluyor sular. Bize uzun gelen ömrümüzse bu kadarlık bir şey aslında. Kısa, sonlu ve gideceğimiz yer belli. Roma da hayli uzun süresiyle size uzun gelebilir ilk başta ama sonlu nihayetinde. Her şey olup bitiveriyor yaklaşık bir sene içinde.

Filme ismini veren Roma, Mexico City’de bulunan bir semtin ismi. Mexico City’nin göbeğinde, kolonyal tarzda, rengarenk evleriyle ünlü. Fakat inanın siyah beyaz da güzel Roma. Dönem itibariyle ‘68 yılında yaşanan ve tarihe Tlatelolco Katliamı olarak geçen, 26 kişinin de ölümüyle sonuçlanan, 27 Ağustos 1968’de Zocalo Meydanı’nda yaşanan öğrenci protestolarının devamında gelişen olaylara bir başka ayaklanma ile gönderme yapılan 1970-1971 yıllarında geçiyor film. Meksika, Dünya Kupası’na ev sahipliği yapıyor aynı tarihlerde. Ve sözde 26 ama insan hakları eylemcilerine göre 350 kişinin hayatını kaybettiği(çoğu da üniversite öğrencisidir), binlerce yaralı ve gözaltı, pek çok da kaybın olduğu çok ağır bir bilanço var ortada. Nerede oldukları asla bulunamış kayıplar bir yanda,  attığı dört golle rüzgar gibi esen on numara adam Brezilyalı Pele var diğer tarafta. Zafer her zaman dar alanda, top peşinde ordan oraya koşuşturup duran adamlardan yana bir şekilde.

714E2924-FCBF-46CC-B381-3A46F89892AD

50D35503-E42B-495B-AC6D-2E1D96FA989A

Cleo biri kız olmak üzere dört çocuklu bir ailenin yanında çalışıyor. Mesoamerican kökenleriyle geldiği orta sınıfa dahil, beyaz tenli ailenin yanında yerini her daim bilmek zorunda olmanın sükunetiyle yaşıyor. Fazla konuşmuyor, konuştuğunda da sesi kısık kısık çıkıyor. Her zaman haddini bilmek zorunda. Evin hanımı hayatında ters giden şeylerin acısını ondan çıkartıyor kimi zaman. Bunu istemeyerek yapsa da, ilk kurban keçisi hep Cleo oluyor. Cleo’ysa zamanla ailesi yerine koyduğu ailenin yanında zaman zaman horlansa da, ağır sözler de işitse, bir başka işe alışmanın belki de, belki de kapının önüne konmanın verdiği korkuyla karşılık vermiyor, veremiyor hiçbir zaman. Filmin ilk dakikalarındaki pervasızlığı, kısıtlı hayatında küçük şeylerden mutlu olarak yaşadığı anlar Fermin’in onun kendisinden  hamile kaldığını öğrenir öğrenmez toz olmasıyla azar azar sonlanıyor. Ölü bir bebek dünyaya getirmesinin ardından da yüzü gülmez oluyor Cleo’nun. Bazen adamlar, kadınların yüzündeki pırıltıyı solduruyorlar. Cleo’nun yüzündeki gülümsemesi de böyle soluyor, kara sarı, mutsuz bir suratla derin düşünceler içinde dolaşıyor bundan böyle evin içinde. Ve kendini suçladığını görüyoruz sonunda, deniz kenarında bebeğinin doğmasını istemediğini itiraf ediyor ağlayarak. Doğumhanede bir kız çocuk dünyaya getirdiğini Cleo ile aynı anda öğreniyoruz. Bebeğinin cinsiyetini zerre önemsemediğini, sadece bir bebekle üstelik bir yandan onu ve bebeğini istemeyen babasızlığıyla bir yandan da hayatla nasıl başa çıkacağının düşünceleri içindeyken, en nihayet kararı bebek veriyor ve doğamadan ölüyor. Sosyal medya hesaplarında kocalarıyla el ele doğumhane pozları veren kadınlar, utanın. Bazen bazı kadınlar doğuma yalnız gitmek zorunda kalırlar. Üstelik bunun için Meksika ya da Almanya’da doğmuş olmanıza gerek yoktur. Tıpkı hepimizin ayrı ayrı tabutlarımıza yalnız girdiğimiz gibi. 

Fermin, Cleo’nun aynı evde hizmetçi olarak çalışan meslektaşının erkek arkadaşının kuzenidir. Daha ilk dakikada adamın aç olduğunu görürüz. La Casa del Pavo’da Cleo’nun yarım bıraktığı kolasını başına diker hızlıca. Gizli gizli çalışan paramiliter bir örgütün bünyesinde sözde dövüş sporları adı altında faşist de bir ideolojinin etkisi altında, anasız babasız geçen çocukluğunun acısını çıkartmaktadır aslında. Meteliksizin tekidir, hor görülmüştür her zaman, sevmek nedir bilmemektedir. Aslında şanssız ve zavallı ama öte yandan acımasızlığına ve aptal aptal hareketlerine tanık olduktan sonra siz de en az Cleo kadar nefret edersiniz ondan. Belki Cleo benim kadar nefret etmemiştir fakat bu cahil, kaba saba adamdan ben kendi adıma nefret ettim. S.ktiğimin hizmetçisi’ne ithafen sen kim oluyorsun dallama diyecekken doğumhanede bile pek fazla sesi çıkmayan Cleo öylece bakakalır bu canlı saçmalığın ardından. Yine halk ayaklandığında Fermin elinde silahla çıkagelip mağazada bulunan Cleo ve çocukların anneannesine silahını doğrulttuğunda, korku ve telaştan suyu gelen genç kadın bir kez daha düşünmüş olsa gerek meziyetlerine tetikçi ve yarı profesyonel katil sıfatlarını da ekleyen baba adayından gelen genlerle doğacak çocuğunun nasıl bir şey olacağını.

3CAA1791-0CB6-4865-9B71-A8C74AF6F1B7

13619F5E-D743-4D99-BB6B-ACB7A828F741

Yarı otobiyografik olduğunu belirttiğimiz filmde Cuaron yüksek ihtimal evin hayal gücü en yüksek oğlu iken, doktor olan babalarının bir başka kadını annesine ve tüm kardeşlerine tercih etmesiyle, aileye yaşattığı travmayı ve huzursuzluğu anlatırken bir yıl içinde değişen hayatlarının tıpkı filmin jeneriğinde akan ve yolunu bulan su gibi, önce alt üst olduğunu, sonra da toparlandığını görürüz inceden. Her şey her zaman dört dörtlük olamıyor yazık ki. 1970 yılını 71’e bağlayan günlerin önce ve sonrasında evin tüm fertleri büyürler farkına varmadan. Tek değişmeyen şeyse Calle de Tepeji’de yaşadıkları 21 numaralı evdir. Bir de evlerinin garajına zar zor sığdırdıkları arabalarının yerine gelen daha mütevazi boyutlardaki Renault marka arabaları.

Babaları çocuklarına görünmeden kendi özel eşyalarını ve kitaplıklarını götürür beraberinde. Sofia yaşayacakları olası maceralarla avutur çocuklarını. Oaxaca’ya gideceklerdir beraber, Disneyland pahalıdır çünkü. Çocuklar Cleo’nun bir sahnede özlemle andıkları köyüne gitmek isteriz derler. Kadınlar ve çocuklar erkeksizlikten kenetlenirler. Başka da çareleri yoktur. Dönem çalkantılı, Meksika politik olarak huzursuz, kadınlar erkeksiz, çocuklar babasız yaşamak zorundadırlar bundan böyle.

Erkeklere mi ne oldu, dedim ya biri sopa eşliğinde öğrendiği figürlerle hayatında amaç edindiği dövüş sporunu bir üst mertebeye çıkartarak eli silahlı bir paramiliter ya da kontrgerilla oldu, diğeri de balıkçı oldu Acapulco’da. Ellerinden gelenin ancak bu kadar olduğu bir dünyanın erkekleriyle karşı karşıyayız tüm on yıllık süreçlerde. Değişen bir şey yok aslında. Meksika, Türkiye, o kıta, bu kıta, her şey dünyanın her yerinde benzer ya da benzerlikler taşıyan pek çok ülke ve ülke insanı var bu dünyada. 

Filmin en enteresan sahnesi çocuğunun babasını bulmak üzere yola çıkmış olan Cleo’nin bindiği otobüsten indiğinde Fermin’in nasıl bir ortamda yaşadığını görmemiz oldu. Yol desen çamur deryası, her yer su birikintisi, öte yandan mikrofondan bir ses gecekondu ahalisine sesleniyor altyapının iyileştirileceğine, artan su talebine cevap vereceklerine dair. Birlik olmalıyız diyor aynı ses, sefaletten doğan birlik bir süre sonra kendisini gösteriyor. Düz bir alanda idman yapmak üzere toplanmış civar gençleri gerçekte bir karakter olan Profesör Zovak dedikleri bir şahsiyetin eğitmenliğinde antrenman yapıyorlar. Televizyona çıkan, biraz sihirbaz, biraz antrenör, biraz showman, biraz yogacı, biraz her şeyden ama neticede dişleriyle bir arabayı çeken, gözleri bağlıyken tek ayağının üzerinde dengede durabilen, yine zincirlenmişken ve kapatıldığı tabut ateşe verilmişken zincirlerini kırarak hoplaya zıplaya dışarı çıkabilen, kısaca zincirlere takık, en çok da televizyon karşısındaki yığınları bu anlamsız deneyleri ve deneyimleriyle kendisine hayran bırakan dönemin fenomenlerinden biri. Sadece lamaların, dövüş sanatı ustalarının ve bazı müthiş sporcuların yapabildiği hareketi gösterip mucizenin bunda gizli olduğunu söylerken, izleyiciler arasından hareketi yapmaya çalışanlar çuvallarken, sadece Cleo yapabiliyor sanki bu hareketle doğmuşçasına. Cleo kara bahtım kör talihim diye depresyona giredursun, aslında bu mucize filmin baş aktörü olarak ve yönetmen Cuaron’un belleğinde unutulmaz bir yer edinerek belki de elli yıl sonra bizi sade hayatı, mütevazı tavırlarıyla kendisine hayran bırakan Cleo rolündeki Yalitza Aparacio aslında. Kamerayı umursamaz bir şekilde hareket ederken, rol yaptığını kendisi de unutmuşa benziyor ve ortaya senenin en doğal oyunculuğu çıkıveriyor. Dönemin kırsal kesimindeki adaletsizliklerden, beklenen toprak reformunun yerli halkı perişan etmesinden ötürü, köyünü bırakmış, hizmetçilik yapmak üzere burjuva ailelerin yanına sığınan nice Cleo’lerin neler çektiğini de görüyoruz bir yandan. Geldikleri evin sahiplerini kendi ailelerini unutarak aile biliyorlar, ta ki an gelip de onlardan olmadıkları kibarca hatırlatılana kadar. Ama düşünüyorum da karaktersiz Fermin’in oyuncağı olacağına, zengin evin hizmetçisi olur, kendi paranı kazanırsın bir yandan. Fermin’in yaşadığı mahalleyi gördükten sonra, Roma’nın Mexico City’nin cennetlerinden biri olduğunu görüyoruz. 

3AF8DC3B-AB03-448B-8D58-24A5254C34F8

920F1B04-7B6B-49E1-86D9-67ABD03CB748

Neden ROMA?

Bir başyapıta yakışacak bir isim ROMA. Bazı adamların pek çok konuda daha yetenekli olduğunu gösteren bir film ROMA, canlı örneğiyse Alfonso Cuaron. Başroldeki deneyimsiz oyuncusunun Hollywood starlarına taş çıkardığı bir film ROMA, onun canlı örneği de Yalitza Aparacio. Zaten sempatiyle yaklaştığım Meksika halkına, zengin tarihlerine ve benzer acılarını hatırlatan dönemlerine tanıklık etmek açısından, öğretici de bir film ROMA. Ang Lee’ninkine benzer suçlamaları en az Ang Lee kadar hak etmeyen ve büyük bütçeli stüdyo filmlerine evet dediği için filmografisindeki benzersiz filmlerden yola çıkılarak eleştirilen ve sinemacı olmasaydı kozmonot olmak isteyen Cuaron’un bir önceki filmi Gravity’e Roma’da yer alan bir başka bilim kurgu filminin sahnesiyle selam çakan, kısaca eleştirmenlere ve seyircilerine tatlı tatlı havasını atan bir film aynı zamanda ROMA. Politik zemini çok doğru bir şekilde kendisine fon oluşturan, sınıf farkını, ırk ayrımını, sosyal eşitsizliği, eğitimsizliğin farkını, karaktersizliğin farkını, sancılarla ergenliğe geçişi, ailenin dağılabilirliğini, iki karşıt cins arasındaki sonsuz uçurumu, acılarla büyüyüp acılara tutunmadan yaşamanın imkansızlığını gösteren bir film ROMA. Aynı zamanda tezatlıkları, olacakları gösteren evrenin kimi işaretlerine engel olamayışımızı ve bunun sadece bir his olarak kalışını anlatan ender filmlerden olduğu için ROMA. Bir yanda düğün varken, diğer yanda dağılmış ve toparlanmaya çalışan bir aile, evdeki huzursuzluk yüzünden kardeşlerin neredeyse ölümle sonuçlanabilecek kavgaları, kendi aralarında silahlanmaya pek meraklı beyaz ve yerli ırk, doldurulmuş hayvanlarla bezeli bir evde geçen anlamsız yeni yıl kutlamalarında yaşanan gariplikler, Cleo’nun tam da pulque içecekken kırılan bardağı ki bu filmde yer alan en önemli metafordu bence, işte en çok bu ve benzer anlar yüzünden ROMA. Son olarak bu sene, şimdiye dek izlediğim en iyi film olduğu için ROMA. 

Ölüm döşeğinde olsanız bile izleyin. Nasıl olsa ölecekseniz, bari iyi bir şeyler izlemiş olarak gidin gideceğiniz yere. Nasıl olsa aynı giderde buluşacağız bir şekilde. Ben mi, ölüm döşeğinde olsam mı, muhtemelen yapacak daha iyi bir şey bulamayacağımdan iyi bir film izlerdim gitmeden önce. Sinemanın büyüsüne ve gücüne tanıklık etmekten daha yüce bir duygu yok benim için. Libo’ya ve tüm Libo’lara.

Libo’ya.” Alfonso Cuaron

8912DD7D-63E2-46AD-8A30-A421B29118AE

7AC2BF7F-872D-4AFF-A6F2-9F4615BDB4E7

FIRST MAN : İLK ADAM

Bu E49FAFA5-C12C-4975-A868-99815E5DE471

FIRST MAN : İLK ADAM

“Uzay keşfinin ne olduğunu bilmiyorum ama bunun sadece uzay keşfiyle ilgili bir inceleme olacağını düşünmüyorum. Bence bu bir şeyleri görmemize yardımcı olacak. Çok daha önceden görmemiz gerekenleri. Ama bunu şimdi yapabiliyoruz.” Neil Armstrong

“Aşağıda başarısız olalım ki yukarıda başarılı olalım.” Neil Armstrong

“Bir insan için küçük, insanlık için dev bir adımdır.” Neil Armstrong

GİRİŞ :

First Man, kısa ama etkileyici filmografisiyle rüştünü ispatlamış seksen üç doğumlu yönetmen Damien Chazelle’in dördüncü uzun metraj filmi. İlk filmi “Guy and Madeline on a Park Bench”i almış olduğu iyi övgülere rağmen pek bilmesek de, bir müzikal yönetmeniyle karşı karşıya olduğumuzu düşündürten Whiplash ve La La  Land’in ardından çıkagelen First Man, ağırlıklı olarak dram türüne yakın çehresiyle Chazelle’in tür sıçrayışının altından da başarıyla kalktığının resmi temsili oluyor. Film malum sitelere düştüğünde yurtdışında olduğumdan ve benim de ilgi gösterecek halim ve vaktim olmadığından üzerinde durmamıştım pek fazla. Gel zaman git zaman, geldim kondum ve film yine çıktı karşıma. Pek çoğunuz gibi Ay’a ayak bastığı şüpheli, bir nevi halk kahramanına dönüşmüş marka gibi bir ismi olan Amerikalı beyaz adam’ın ev halini, kabin halini, aydaki halini görmek çok çok umurumda olmadığından ertelemiştim araya birkaç film ve başka başka yazılar koymak suretiyle. En nihayet birkaç gün önce metanetle geçtiğim ekran karşısından, buruk bir şekilde de kalktım. Filmi beğendim beğenmesine de, uyarlanmış olduğu kitabını okumamış olmakla beraber, Armstrong’un her yerde karşımıza çıkan fotoğrafındaki buruk gülümseyişinin altında yatan trajedisini tahmin etmeyeceğim gibi yönetmenin bunu hissettirişindeki ustalığını beğendim en fazla. Bu yüzden Ay’da yürüsün yürümesin, bizim milli destanımız olmuş olsun olmasın bu senenin ağır toplarından saydığım bir film hakkında birkaç kelam etmeden duramadım. Filmin atmosferini(hem dünyadaki, hem kabindeki, hem de malum Ay’daki), senaryosunu, Linus Sandberg’in görüntü yönetmenliğini, oyunculukları, filmin geneline yansıyan hüzünlü havasını ve buna eşlik eden müziğini ayrıca çok beğendim. 

Filmin hikayesi sekiz yıllık bir zaman dilimine sığdırılmış. 1961 yılında başlıyor her şey, malum 1969 yılının temmuz ayında da sona eriyor. Bu zaman zarfında yaşananları izliyoruz ağır ağır; ağır çünkü Soğuk Savaş döneminde Ruslar ‘a karşı bir zafer olarak nitelendirilen, sonunda uluslararası bir müsabakada kazanılan en büyük başarıyla eşdeğer olarak görülen, milli ve manevi duyguları coşturan, Ay’da Amerikan bayrağını dalgalandıran, pek çok insanın bu uğurda canından olduğunu unutturmayan, adanmışlığın faturasının ağır olduğunu, bir de Armstrong ailesinin evlat acısı da hesaba katıldığında, filmin üzerine bir sis gibi çöken ağırlığın ve genel melankolik yapısının filmin olmazsa olmazı olduğunu düşündürtüyor. Bu duygu filmi sıradan bir Apollo filminden ve kahramanlık destanı yazmak gayretinden uzak tutuyor. Amerikan Başkanı Trump’ın içerik olarak Amerikan bayrağının çok az sallandırıldığını düşünerek filmi boykot ettiği düşünülürse, tersi orantılı olarak filmin başarısını hesaba katın diyeceğim. Bu duygularla başlayan film, benzer hislerle de son buluyor. İzlemesi güç, iki saat yirmi bir dakikalık süresiyle bir hayli uzun olan İlk Adam’ı başlıyoruz incelemeye.

EEE98B3B-7367-4BAA-B1FA-9E8403A991E0

NASIL İLK ADAM OLUNUR? :

1930 doğumlu Neil Armstrong otuz bir yaşında imiş filmdeki olayların anlatılmaya başlandığı tarihte. California’daki Movaje Çölü’nde yapılan bir deneyde atmosferden çıkan Armstrong çok da parlak bir başarı göstermiyor söylenenlere göre. Atmosferden çıktığında evine dönüp dönemeyeceğinden endişeli bir insan var neticede bir tenekenin içinde. Kendisi unutsa, sarsıntının ortasındaki tek adamın neler çektiğini izleyiciler olarak bizim hissetmememiz mümkün olmuyor. Gemini projesinde arka planda çalışacak bir mühendis arandığını öğreniyor aynı zamanlarda. Fakat kızı Karen’ın hastalığı taşınmasına mani oluyor. Teşhisin konduğu 1961 haziran’ından, yirmi sekiz ocak 1962 yılına dek topyekün sürdürdükleri hastalıkla mücadele süreçleri acı bir şekide sona eriyor. Karen, anne babasının evlilik yıldönümlerinin olduğu gün ölüyor ve çift bu günü tahmin edeceğiniz üzere kutlayamaz hale geliyorlar. İkinci çocukları olan Karen beyninin orta bölümünde yer alan kötücül tümör yüzünden hayatını kaybediyor. Dünyalar tatlısı biricik kızı için aynı zamanda mühendis olan baba Armstrong bizzat çalışıyor. Çeşitli çizimler görüyoruz masasının üzerinde, araştırmalar yapıyor, Kanada’daki hekimlerden ve onların çalışmalarından medet umuyor. Tüm bu çabaları Karen’ın ölümüyle son buluyor nihayet. Yas süreci 1963 yılında sonlanıyor ve Nasa’ya Gemini projesi için başvuruyor. Bir mülakat ki, düşman başına. Sert bakışlı, ciddi duruşlu bir sürü adam onu mülakata alıyorlar. Son derece aklı başında konuşarak, işi alıyor. Houston’ a taşınıyorlar. Eşi bir kez daha hamile kalıyor ve ikinci bir erkek çocukları oluyor Karen’dan sonra.

0DA13E55-A642-41CD-9D0B-20EE330B3351

İlk adamlık doğuştan, kadersel gibi faktörlerle gelişse de, astronot olmanın tüm bunlardan bağımsız çok ama çok çalışarak olabildiğini görüyoruz. Fiziksel dayanıklılık, zehir gibi bir zeka, irade ve çalışmak çalışmak çalışmak. Kendi aralarında konuşurlarken gitmekten çok, dönmenin güçlüğünden bahsediyorlar. En nihayet Gemini 8 dört mürettebatla uzaya fırlatılıyor. Fırlatma öncesi pilot kabinine girmiş olan davetsiz bir kara sineği öldürüyor Armstrong. Fırlatma başarılı oluyor olmasına, Houston’da gitar çalanlar, birbirlerini tebrikleyenler derken, korkunç bir sarsıntı içinde kalan astronotların kontrolü tekrar ele geçirmeleri bir hayli zamanlarını alıyor. Kendimi burada öldürmeyeceğim diyen Armstrong ve ekibi paşa paşa dönüyorlar dünyalarına. O kara sinek bir şeylerin habercisi oluyor aslında. Bunun benzeri pek çok an yaşanıyor film boyunca. Ölüm bir şekilde haber veriyor ben geliyorum diye. Bir şeyler ters gidiyor ve anlamamazlığa geliyorsunuz ya da canınız anlamak istemiyor bir şekilde. Her kayıptan önce tıpkı öncü rüyalar gibi kızı Karen’ı ya da onu çağrıştıran bir şeyleri görüyor Neil.

Başarısız Gemini 8 fırlatışından sonra düzenlenen basın konferansında kimi saçma sapan sorulara da maruz kalabiliyor astronotlar. Döndüğünüzde Tamrı’nın varlığını daha çok hissettiniz mi gibi kesin argümanlı sorular bunlar. Gazeteler “Uzaydaki Vahşi Gezintimiz” türünde başlıklar atıyorlar. Vazgeçmek nedir bilmeyen Nasa bu sefer de Apollo 1’i göndermek üzere çalışmalara başlıyor. Fakat henüz daha test aşamasında, dünyadayken, kapsülde çıkan yangın sonucunda oksijenin tükenmesi ile 3 astronot birden güle oynaya girdikleri kapsülde tutuşarak ölüyorlar. Aynı saatlerde Beyaz Saray’daki bir kokteyle katılan Armstrong gelen telefonla acı haberi alıyor. Başta kızı olmak üzere pek çok sevdiği insanın kaybından sonra bu bardağı taşıran son damla oluyor ve Neil çılgına dönüyor. Nasa’nın yaptığı en iyi simülasyondan bile canını zor kurtarırken, yaralı yüzüyle çılgınlar gibi eve geldiğinde ne yaptığını ne kendisi biliyor, ne de eşi. 

Apollo 11 kadrosunun oluşumu da bir başka tesadüf. Buzz örneğinde olduğu gibi. Astronotlar teker teker öteki dünyayı boyladıktan sonra, Neil ekibin lideri oluyor. Buzz’a, ay’a sen gidebilirsin dediğinde Buzz sesini çıkartamıyor. Böyle bir ihtimal aklında olsa bile, ilk defa söze döküldüğünden olasılığın bir ismi oluyor bundan böyle. Bunlar hırslı adamlar ve aslında hepsi başarı odaklılar. Birbirlerini kırmadan, centilmence yarışma gayretinde, korkunun ecele faydası olmadığını kulaklarına küpe yaparak ama bunca cefa karşısında yüzde yüz başarıyla isimlerini yazdırmak istiyorlar tarihin sayfalarına. Diğer yandan Buzz Aldrin ve Michael Collins var ay’a gidecek olan en son ekipte. Astronot, uzay, ay derken, kısmet de neyin nesi diyeceksiniz, ben de bilmiyorum öylesine içimden geldi söylemek. Kader kısmet diyerek ben burada bir melodrama imza atadurayım, ellerin ay’a ya da mars’a gittiklerini, Amerikan bayraklarını bir zirve bulamadıklarından tümseklere sapladıkları gerçeğini değiştirmiyor tüm bunlar. Armstrong en büyük acı derler, evlat acısını tattıktan sonra, tüm fırlatmalardan eve tek parça halinde dönmeyi başarabiliyor mesela, İşte tam da burada devreye giriyor kader faktörü.

7E43269A-28F1-4739-A1F8-FF10A9D11D2B

Filmdeki bir başka buruk ayrıntı, Armstrong’un en kritik anlarında kızıyla yaşadığı güçlü sevgi dolu anlarına tutunarak ayakta kalmasıydı. Her gittiği yere götürdü iki yaşında kaybettiği kızını. Ay’da yürürken bile kızının yaşadığı zamanlardan kalma, acıyla sınanıp yoğrulmadan önceki anıları geldi gözünün önüne. Peki ay’da yürümüş olmak ne derece mutlu etti onu? Kendisine verilen görevi tüm zorluklarına rağmen yerine getirmiş olmanın verdiği haklı gururun dışında, iki yaşındaki kızının ölümüne şahit olmuş bir baba olarak baktığınızda çok da mutlu olduğunu görmüyorsunuz aslında. Apollo 11 öncesi yapılan basın toplantısında Buzz seyirciye oynarken, son derece keskin cevaplarla yaklaşıyordu basına karşı. Ay’a giderken yanınızda ne götürürdünüz sorusuna karşılık olarak bir seçeneğim olsaydı yakıt alırdım cevabını verdi net bir şekilde. Halbuki kızı Karen’ın üzerinde isminin yazıldığı harflerden oluşan boncuklu bileziğini bıraktı ay’da yürürken. Yönetmen bu ve benzer sahnelerde yönetmenliğini konuştururken, evlat sahibi olmadan çocuğunu kaybetmenin ne demek olduğunu hissedebildik sayesinde.

Armstrong rolünde La La Land’den sonra yönetmen Chazelle’le ikinci defa aynı projede yer alan Ryan Gosling, Armstrong’a hayat verirken her zaman kontrollü bulduğum oyunculuğunda çıtayı yine kontrollü olmak kaydıyla bir adım daha yukarı taşıyor. Hüngür hüngür ağlıyor kızını toprağa verip, tek başına masasının başına geçtiğinde. Bir daha da kendisini kaybettiğine tanık olmuyoruz. Zaten en büyük acıyı yaşamış olduğundan hayattaki duruşu daha ciddi, insanlarla ilişkilerinde mesafesi bir hayli açık olan, duvarlarını örmüş bir adama dönüşüyor. Eşi Janet rolündeyse bir Golden Globe ödülü sahibi Claire Foy çıkıyor karşımıza iri mavi gözleriyle. O da payına düşen rolün hakkını veriyor vermesine de, geleneksel aile yapısının içinde kalan ve anne ve eş rolünden başka bir fonksiyonu olmayan eski yüzücü Janet’ın aslında evin yükünü çekerken ve çocuklarını yetiştirirken ne kadar da yalnız olduğunu görüyoruz. Kendisi gibi bir astronot eşi olan Pat ile konuşurlarken, Neil ile normal bir hayat yaşamak istediği için evlendiğini itiraf ediyor. Hayattan istikrar beklerken, istikrarlı bir adam tercih etmesine rağmen hayatın  genel istikrarı hususunda insanoğlunun öngörüsüzlüğüne şahit oluyoruz. Pat, normal bir hayatı olan kız kardeşinin kocasının dişçi olduğunu söylüyor. Her sabah muayenehanesine gitmek üzere eşini öptükten sonra ayrılan bir kocanın yanında, “Mission Mars” diyerek Ay’a gitmek üzere yola koyulan bir koca. İnsan her sabah Ay’a gidemez belki ama yaptığı iş uğruna aldığı risk, ülkesine, yöneticilerine ve tüm dünyaya karşı duyduğu sorumluluğun bir adamın özel hayatına ve sevdiklerine ilgi gösteremeyeceğinin bir kanıtı aslında. Nitekim onunla oyun oynamak isteyen büyük oğlu dışarıda oyun oynamakla yetiniyor. Babası ya hep meşgul ya da kederli. Ay’a fırlatılması gerekiyor, kendi gibi kozmonot arkadaşlarıyla uzay mekiğinin aerodinamiğini hesap etmesi gerekiyor, fırlatılma anında, öncesinde ve sonrasında yaptığı hesapların tutması gerekiyor, yoksa eve dönüş zor gözükebiliyor. Tüm bu zor şartlar altında evlilik nasıl devam edebilmiş diyeceksiniz, etmiş ama bir yere kadar. Filmde karı koca arasındaki ilişki çok da romantize edilmemiş. Ay’a gitmeden önce üzerindeki baskıdan ve aşırı stresten kendisini ailesine kapatıyor. Oğullarına söylemeden kaçıp gitme telaşına düşüyor. Janet onu uyarıyor geri dönmeme riskine karşılık. On gün gidiş ve bir aylık bir karartma yaşayacak eğer dönmesi mümkün olursa. Gitmek var, dönememek de var hesapta. Neil ve eşi Janet tüm tantana bitip de, sterilizasyon yüzünden bulundukları ayrı odalara rağmen ilk defa karşılaştıklarında filmde bahsedilmeyen ileride yaşayacakları ayrılığın ve aralarındaki mesafenin varlığına tanık oluyoruz bir nevi. Bir süre gözlerden uzak bir hayat yaşıyorlar Ohio’da taşındıkları bir çiftlik evinde. Kırk yıl süren evlilikleri 1994 yılında bitiyor. Boşanıyorlar. Neil 2012, Janet Shearon’sa 2018’in haziran ayında ölüyor. Onlardan geriye pek çok filme, romana ve tarihin sayfalarına konu olacak anılar, fotoğraflar ve iki de erkek evlat kalıyor: Eric ve Marc Armstrong.

SON SÖZ :

Ay’a iniyorsun, bir an sürüyor sadece. Seni bu ana taşıyan bir hayat bırakmışsın geride. Bütün bir hayatın boyunca buna hazırlanmışsın belki de. Yeri gelmiş, hayatındaki pek çok şeyi ihmal etmişsin bu uğurda. Ailen de sensizliğe katlanmış ve karın olası dönmeyişin ihtimaline karşılık kendini hazırlamış. Çocuklarının oynayabileceği bir babaları yokmuş etrafta, tam da oyun çağlarında. Pek çok Amerikalı, başta yazar Kurt Vonnegut olmak üzere Nasa’yı eleştirse de, bunca parayla ülkedeki açlar doyurulurdu, Rusya’ya inat, süper gücüz diye vergi mükelleflerine dayatılan faturaya değer miydi, ülke Vietnam Savaşı’nın içindeyken, Ay’a gitmek elzem miydi diye sorup dursanız bile, bir merak içinde başarmış olanın hayatını izlemeye, Ohio’lu Armstrong’un hayatına ait hiç bilmediğimiz detayları görmeye gidiyoruz sinemaya merak içinde. Olamayacağımızın yaşantısının nasıl bir şey olduğunu görmek telaşı var her daim olduğu üzere üzerimizde. Elbette iyi bir takım lideri var bu işin tepesinde. Bir yönetmen sineması izleyeceğiz First Man sayesinde. Çok da etkileyici müzikler eşliğinde. “The Landing” benim favorim oldu bile.

17699394-7970-4639-A9F7-912B7E507474

SPACE-US-HISTORY OF MANNED SPACE FLIGHT-APOLLO XI

D7897B71-CF60-48E9-B21B-581B7DFEE50B

7E255C77-81CC-4CBC-B016-65809D4BD162

D72F79E7-6275-4152-A5E6-B36C66C2626D

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

0BC3B313-28FC-4B57-8996-F0F300DA31DC

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS :

“Merhamet zorla gösterilmez, gökten yavaşça inen yağmur gibi düşer.”

“Bir başıma ağlarım dışlanmışlığıma, faydasız feryatlarımla rahatsız ederim sağır Tanrı’yı düşünce gözünden.” 

“Tereddüt bu dünyadaki meseleler için uygundur. Emin olmak kolaya kaçmaktır.”

“Birbirimizi bir yere kadar tanıyabiliriz. Tamamiyle tanımamız imkansızdır.”

“Hayat değişimdir.”

GİRİŞ :

Coen Kardeşler’in adı üzerinde kardeş kardeş çektikleri tüm filmleri bir defa ve kimi zaman birden fazla defa izlediğim için filmografilerine fena halde hakim olduğumu belirterek başlıyorum yazıma. Çok da beğenirim filmlerini. Ne mi vardır Kardeşler’in filmlerinin içinde; akıl başta olmak üzere zeka, sağduyulu ama güçlü bir reji, bir dertten anlama hali ki sormayın gitsin, sağlam bir kurgu, en ustasından çıkma görüntü yönetimleri, filmin yapısıyla özdeşleşen müzikler, yaratılan kaos içinde kaybolan çılgın karakterler ya da aşırı soğukkanlı, belki biraz pasaklı, bazen Diyojen kılıklı, hayata dair anlamlı bir takım sözleri en olmadık anlarda söyleyen ama ille de söyleyen, hayatı ya çok ciddiye alan ya da savsaklayan ve hangi özelliğiyle olursa olsun akıllarda yer eden karakterler. Inside Llewyn Davis’in Llewyn’i, Burn After Reading’in Chad’i, No Country for Old Men’in Chigurh’u, genel olarak tüm Fargo karakterleri, unutulmaz Dude, tabii ki Barton Fink…Hepsi bu mudur Kardeşler’i Kardeşler yapan, sivrilen ve akıllarda yer eden karakterler yeter midir bir filmi ölümsüzleştirmeye? Yetmez elbette, tüm bu saydıklarıma ek olarak, filmin senaryosuna hakimiyet diyeceğim o halde. Zekice diyaloglar, hiç bitmeyen ve hikayenin gelişimine katkı sağlayan ironi, hayatın tekdüzeliği içinde aniden gelişen olaylar, ölümler ve kayıpların ardından düşünen izleyicide oluşan hayatın ne olduğunu ve ne kadar(zamanla, miktarla değil) kaldığını sorgulatan dolayısıyla amacına ulaşan ve hedefini kalbinden vuran tatminkar ama kesin bir nokta konmamış sonlar. Peki Kardeşler ya da Diyojen, tüm Kinikler ya da Socrates ya da Foucault ne biliyorlardı ölümden sonra ne olduğuna dair? Hiç. Gittiklerine göre artık öğrenmiş olsalar bile, insanoğlunun tuhaf evhamları ve salaklıkları karşısında ses etmiyorlardır orada ne var ne yok diye. Kimse bir şey bilmiyor, sadece akıl yürütebiliyor, olabilir, olmayadabilir, bir simülasyon evreni içinde olabilir olmayadabiliriz diye. Bu hayattan sonra yeni bir hayat mı var yoksa ölüm kara ve karanlık bir kuyu, içine girildi mi çıkılmaz bir girdap mı ya da hayattaki tüm uğraşlarımız boşa mı gidecek, cennet mi cehnnnem mi, sen gidince namın kalsın diye pek çok şeye katlanmak için hayat çok mu kısa ya da gereksiz derecede mi uzun? Tüm bunların cevabını veren çıkmadı, doğrudur ama bu son filmlerinde ölüme kafayı takmış, belki ölüme çelme takmış Kardeşler-kim bilir belki de yaş kemale erdiğinden, bedenleri yok olduktan sonra bile filmleriyle anılmaya devam edecekler. O halde taraftarı değil aleyhtarı olarak diyeceğim ki durmak yok yola devam. Beraber yürüdük biz bu yollarda diyemeyeceğim sadece, çünkü ben kimseyle beraber yürümeyi başaramadım herhangi bir yolda. Görünüşe göre yürüyen de pişman, yürümeyen de. Filmin son hikayesinde yer alan insanlar ikiye ayrılır diyaloğuna nacizane bir şeyler ekleyeceğim ben de, insanlar kazanan kaybeden diye değil de, üreten üret(e)meyen diye ayrılıyorlar iki’ye. Biraderler üretenler sınıfına dahiller her halleriyle. İlk sıradan hem de. Şanslı ve ayrıcalıklılar bu nedenle. Filmlerini kovaladığım adamların filmleri hakkında iki satır geveleyeceğim, bulacağınız yanlışlarımı, yazımda beğenmediğiniz tarafları unutun gitsin, atın çabuk denize. Anadolu çocuğu musun, su birikintisi mi yok çevrende, tamam o halde tuvalete at ve sifonu çek üzerine. Beni unut, yazdıklarımı unut, söylediklerimi de, adım kalsın dilinde. Ah o göndermeler olmasa, yaşanmaz bu evrende. İlk giden olurum Diyojen’in gittiği yere.

FİLMİMİZE GELMEDEN :

Filmi hikaye hikaye yani bölüm bölüm mü anlatmam yoksa bir bütün halinde mi ele almam gerektiği hakkında bir fikrim olmasına az sonra karar vereceğimden, daha önce film üzerine yazılmış hiçbir eleştiri yazısını okumadığımı belirterek başlıyorum yazıma. Neden mi okumuyorum, çok bildiğimden değil, herkesten çok bildiğimden de değil, sadece etki altında kalmamak için. Biraz IMDB puanı etkiliyor beni o kadar. MUBI puanlamasına da bakıyorum. Ama ben sevmişsem, oralı olmuyorum. İzleyip de beğenmediğim hiçbir film hakında da kalem oynatmıyorum. Filmlerle ilişkim çıkarsız bu anlamda. Hep söylediğim gibi kim ne derse desin, hep olduğu üzere kafama göre hareket ettiğimden ne hissettiysem onu yazıyorum buraya. Bunun yanısıra fikirlerimin sadece bana ait olması fikri bile beni son derece memnun edebiliyor çoğu zaman. Bu ara sıkça sorulan sinema yazılarınıza ara verdiniz mesajlarınıza istinaden de şunu söyleyeceğim, bir başka yerde yazmıyorum, istemiyorum da. Çünkü bu siteyi ben kurdum, her satırında ve pek çok fotoğrafında emeğim var. Sırf kendimi ait hissedeceğim, daha çok okunacağım ve adım kalsın diye yazılarımın oraya buraya gitmelerini istemiyorum, ben yuvamı bir şey uğruna dağıtmıyorum anlayacağınız. Hepsini sonuna kadar ve hastalıklı bir şekilde sahipleniyorum tabiatımdan kaynaklı. Bu şekilde de her yazımı kendimce bir tutkuyla kaleme alıyorum. Mütevazı bir okur kitleme kalbimi açmış oluyorum böylelikle. Az bir bedelle kurtuluyorum anlayacağınız. Bir başkasının bunu kullanmasına izin vermeye gönlüm razı olmuyor. Kalp benim, hayat benim, site benim. Ben böyleyim. Başka türlü yazdıklarım, ben olamaz ki! Demişti bir song writer(bu ünvan daha çok yakışır, bakınız Bob Dylan bu ünvanla bir adet Nobel sahibi olmuştur) bir dizesinde. Dolayısıyla sonuna kadar ben, ben olarak kalmaya çalışacağım, başka türlü beni okumazsınız, merak etmezsiniz, önemsemezsiniz ve küçümsersiniz. Size ve tüm dünyaya çalım atmadan, beni gözünüzde büyütemezsiniz. Bu ne biçim sinema yazısı, kendini anlatmış sadece deseniz de, ben böyleyim işte. Benden nefret etseniz bile, başladınız mı sonuna kadar okuyorsunuz bir türlü. Sağ olun, var olun, dünya dursun siz sağlam durun. Ama her fani bir gün ölümü tadacaktır, tıpkı altı Vahşi Batı hikayesinden oluşan Coen Kardeşler’in her bölümünde gerçekleşen ve hiç beklenmeyen bir veya birden çok ölümün gerçekleştiği filminde olduğu üzere. İlk bölümünden başlayalım anlatmaya o halde.

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

İLK HİKAYE : The Ballad of Buster Scruggs

Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin fiziksel olarak Stan’ini andırıyor filme ismini veren karakter Buster Scruggs rolündeki Tim Blake Nelson. Şarkılar söyleyen, bir müzik aleti çalan, temiz, özenli, beyaz kovboy kostümleri içinde kendine güvenli, her attığını vurduğundan bir gün vurulacağını hesaba katmayan, sonsuza dek rakipsiz kalacağını sanan, bu gerçekleştiğindeyse şaşkınlık yaşayan, öyle de göklere yükselen bir karakter karşımızdaki. Güzel bariton sesiyle şakıyan ölüm habercisi San Saba Bülbülü(Teksas’ta bir şehir) Scruggs, yaşlı atı Dan’in yoldaşlığında aşıyor uzun ve tekdüze manzaralı yolları. Silahsız kaldığı zamanlardaysa Arşimetçi bir takım taktikler kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan iyimser yanıyla gidiyor diğer tarafa. Yani cennet kısmına. Geçmişte kalan bütün alçaklıkları kırmak umuduyla. Genel olarak beğendiğim, sevdiğim ama en sevdiğim bölüm değildi. Tim Blake Nelson başta olmak üzere, yan karakterler de bir o kadar başarılı idiler. İlk girdiği bardaki saçı sakalı birbirine karışmış adamlar, poker masasındaki rakipleri, düello yaptığı kovboylar ve manidar sözlü şarkıların icra edilişindeki doğallık ister istemez gülümsetse de, barın tepesine çıkmış şarkı söylerken, yarattığı coşkuyla bir pop ikonuna benzer Scrubbs. Surly Joe’yu seslendirirken, benzeri şarkıların olası doğumuna tanıklık ederiz. Bir adam öldürürsün ve hakkında şen şakrak bir parça yaparsın. Herkesin arkasından ağlanacak diye bir şey yok.

27444293-B4C0-47F4-BC2F-7C06A9EC4207

MV5BNTJlOTllZTYtNjcxOC00ZGM1LWE5ZWItNGFjYzI3MjI3NjhjXkEyXkFqcGdeQXVyNDI5MDQzNzM@._V1_

İKİNCİ HİKAYE : Algodones Yakınları

Yuma, Arizona’yla sınırdan komşu bir Meksika kasabası imiş Algodones. Bir sahnesiyle kahkahalara boğulduğum, herkese de anlattığım, tuhaf karakterle bezeli, James Franco’nun harikalar yarattığı, Western türünde cool kovboyluk nezdine nasıl erişildiğinin tarihini yazdığı, bahtsızlık bu kadar mı olur dedirten, bir de ölmeye saniyeler kala bile erkeğin güzel bir kız gördüğündeki hislerini bizlerle paylaşan en tatlı bölümdü. Tavaya geldi diyerek tavaları giyip elinde tüfekle kovboyu delik deşme gayretine girişen banka memuru deli ihtiyar ve ilk seferinde salya sümük ağlayan asılacak adam. Daha da pek çok absürtlük barındıran, çekirgenin gerçekten de ancak birkaç kez sıçrayabileceğinin kanıtı ve şerbetlenen ruhların ölüme karşı bile kayıtsız kalabileceğinin anlatıldığı benim de en sevdiğim bölümdü.

98668BB3-993C-4904-8B84-7CAA942843E3

ÜÇÜNCÜ HİKAYE : Ekmek Teknesi

“Yol kenarındaki kavak ve çamlar insanın geçişine kayıtsızdı” diyen satırlarla başlıyor bu bölüm. Malum haber alma araçlarından duman hariç pek çoğunun bulunmadığı, insanların at arabalarıyla seyahat edebildiği bu zamanlarda meşhur oyuncu, konuşmacı ve gösterici olarak lanse edilen hem iki kolsuz hem de iki bacaksız bir sanatçı olan gencin performansını ateş başında izlemek için toplanmış seyirciden para toplayarak geçinmeye çalışan tek kişilik kumpanyanın yöneticisi rolünde ise Liam Neeson var. Ekmek teknesi rolündeyse bir at arabası. Kaba saba, konuşmayı sevmeyen, konuştu mu sığlaşan, ihtiyaçlarını genelevde karşılayan, amacı para kazanmak olan bir müessesenin sahibini canlandırıyor Neeson. Bir filozofmuşçasına konuşan artistse içinde var olan bilgeliği paylaşıyor üzerine bir şey koymadan. Yine de tesirli sözler bunlar ve nereden geldiği bilinmese de aslında uzuvları eksik bir delikanlının feryatlarını dinliyoruz onun etkileyici sesinden. Havalar soğuyup, seyirci sayısı azaldığında kumpanya sahibi başka bir çıkar yolu arıyor ve gösterisi için hesapçı bir horoz satın alıyor. Gagalayan geometriciyi besliyor yemlerle bundan böyle, sanatçısını besleyeceğine. Bir gün geliyor, gözden düşmüş, artık ona para kazandırmayan sanatçısını yüksekçe bir yerden atıveriyor aşağıya. Merhametsiz bir Hollywood  prodüktörünü anımsatıyor müessese sahibi. Ha kafesteki horoz, ha gösteri dışında konuşmayan ve bırakıldığı  yerde kalakalan artist,  ikisi de aynı değerde müessese sahibinin gözünde. Gözden düştüğü takdirde horozun akibeti de benzer olacak. Suyundan çorba, etinden akşam yemeği yapılacak. Ölüm ilk defa nankör bir işverenin elinden gelmiş oluyor böylelikle.

DÖRDÜNCÜ HİKAYE : Altın Dolu Kanyon

Sadece iki karakterin var olduğu nefis bahar manzaralı bu bölümde, maden arayıcısı rolünde Tom Waits’in yer aldığı, Jack London’dan uyarlanan tek hikaye olan “Altın Dolu Kanyon”, hayatını bu işe adamış, yalnızlıktan kendi kendine konuşan ve her cümlesinde kutsal sayılan Mother Machree’ye teşekkürü borç bilen, ne yaparsa yapsın doğanın düzenini sarsmadan yapmaya çalışan(baykuş yumurtalarının dördünü yuvasından çalmaya çalışırken anne ya da baba baykuşa yakalandığında itinayla pazarlık yapmaya çalışır, dört yumurtanın üçünü yerine koyar, tekiniyse kendisine yumurta kırmak için saklar), tek derdi altına dolayısıyla madene kavuşmak olan adam, onu sırtından vuran genci vurduktan sonra kurda kuşa yem etmeden gömer kendi elleriyle. Vicdanı bundan sonra onu sırtından vuracak olan başka hainlere de aynı merhametle yaklaşabilecek midir, görmemiz mümkün olmaz.

9DBDD1DE-5E5F-433C-BF36-CD7E0193E9E9

BEŞİNCİ HİKAYE : Endişeli Kız 

Sıkıcı bir ailenin yanında kiracı olarak yapılan konaklamanın ardından, ağabeyinin iş ortağıyla evlendirilmek üzere yeryüzündeki belki de tek akrabası ile Oklahoma’ya doğru kafilelerle birlikte yola çıkan Alice Longabaugh’un(tatlı Zoe Kazan) abisinin koleradan hayatını kaybetmesi sonrasında nereye gideceğini bilemediğinden kafileyle beraber yola devam edişini ve bu esnada kafilenin başındaki ikinci adam olan Billy Knapp(bir başka tatlı Bill Heck)’le yakınlaşmasını ve kız tam da aşkı bulmuş derken saçma sapan bir şekilde gelen intihar gibi ölümüne şahit oluruz. Filmin en romantik hikayesinde de bir ölüm vardır ve çok rahatsız edici bir şekilde gelir. Senaryo bize seven de ölüyor, sevmeyen de, sevilen de ölüyor sevilmeyen de, genç de yaşlı da, iyi de kötü de, Tanrı’ya inanan da inanmayan da diye avutur ya da silkeler, orası size kalmış. Herkes ölecek ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimizden şaşırıyoruz sadece ani gelenle. On beş yıldır yollarda kafile güden, ailesiz ve yerde uyuyan bir adam tam da ona göre olan, rahatlıkla iletişim kurabildiği, birlikte rahat edebileceğini umduğu bir kız bulmuşken, onu kaybediyor. Bu işten tek karlı çıkansa yaverini kaybetmeyecek olan Bay Arthur oluyor. Belki de beraber hiç rahat edemeyeceklerdi, iyi ki kız öldü de demek vicdansızlık olacağından ilk defa bu bölümde ölümün karşı tarafın tepkisini göremeden de yaratacağı hayal kırıklığı üzerinde duruluyor. Ve hepsi o köpek yüzünden. Bir köpek havlar, bir kız ölür tam da evlilik teklifini kabul etmişken.

ALTINCI BÖLÜM : Ölü Bedenler

Siyah at arabasının içinde, şoförünün sütüne havale, önce sakin sakin sonra dört nala vaziyette seyahat etmekte olan beş kişiden ikisinin ölüm meleği ya da ruh toplayıcı olarak nitelendirildiği, üstelik birinin İngiliz birinin İrlandalı olduğu ve Kardeşler’in Ingmar Bergman’ın Yedinci Mührü’ne alenen bir gönderme yaptıkları bölümle bitiyor film. Dilinin buğusuna kapılan ve bir süre sonra yaşamlarındaki son itiraflarını bile birbirlerini iğnelemeden ve küçümsemeden yapamayan, hayatının sonlarına geldikleri anlaşılan üç yolcunun hikayelerine tanıklık ediyoruz sırayla. Üçü de birbirinden zor olan kişilikler bir bir çözülüyorlar konuştukça, kibirlerinden soyundukları anda da o dar kapıdan geçmek zorunda olduklarını kabulleniyorlar. İlk çözülen, çenesi en düşük fakat konuşmaya en çok ihtiyacı olan tuzakçı oluyor. Bir yerli kadın ile aynı kulübeyi paylaşan tuzakçının hayatı Kırmızı Başlıklı Kız’ı esir almış Avcı kurdun arasındaki ilişkinin bir benzeri sanki. Kulübesindeki Kız’ı esir alarak nefretini kazandığı gibi, o olmasa sadece rüzgarın sesini dinleyeceğinin bilincinde, fakat Kız bir şekilde kaçıp kurtulana dek yalnızlığını onunla doldurabilmiş bir şekilde. Üstelik bunu birbirlerinin dillerini konuşmadan yapmışlar yıllar boyunca. İkinci itirafçı ise ahlaki hijyen kaygısı taşıyan bir Lady. Ruhsal ıslah konusunda uzman olan kocasının varlığıyla övünse de, geçinemedikleri kadının son üç yılını kızı ve damadının yanında geçirmesinden anlaşılıyor. Şimdiyse dörtnala gidiyor kocasının yanına. Üçüncü kişiyse ketum ve kumarbaz bir Fransız. Nuh’un Gemisi’nin içinde arabacının kırbacıyla coşan atların dörtnala yol alışıyla, politikamız böyledir diyen arabacının göstermediği yüzüyle varıyorlar varacakları yere. Kapı kapanıyor ve film başladığı gibi iyi bir jenerikle son buluyor. 

Ölüm her şekilde, her yerden bir şekilde çıkacak karşımıza. Sakince gelmesini umut ediyoruz sadece.

7F6730D3-D5BB-4707-965E-EEAF9B332B2A

5D2A612C-5E62-4628-9EE6-96A3F815F481

AFTER THE STORM : FIRTINADAN SONRA

DC7973FB-6DA7-4115-A21D-FBD7631B4263

AFTER THE STORM :

“Bu yaşa kadar gelmeme rağmen hiç kimseyi denizden daha derin sevemedim.”

“Bir şeyleri serbest bırakmadan mutluluğu bulamazsın.”

“Benim yaşımda yeni arkadaş demek, daha fazla cenaze demek.”

“Olmak istediğin gibi bir adam olmak öyle düşündüğün kadar kolay değil.”

“İstediğim kişi olmak istemem sorun değil. Önemli olan, hayatımı olmak istediğim kişi olmaya çalışarak yaşamam.”

“Üstün zekalar geç filizlenir.”

“Bu zamanlara, içinde yaşadığımız bu önemsiz çağa teşekkür etmeliyiz.”

“Erkekler birine aşık olduğunu ancak onu kaybettiğinde anlıyor.”

GİRİŞ :

2016 yapımı bir filmle karşınızdayım. Neden şimdi? Vardır pek çok nedeni bildiğim ya da bilmediğim. Fakat filmin yönetmeni aynı zamanda yazan ve düzenleyen kişisi olan Hirokazu Koreeda’nın bildiği, hissettiği ve de neticesinde izleyicisine(bu tip yönetmenlerin kendi izleyicisi vardır evet, tek tek herkes için değil de anlayan, hisseden, düşünen bir kesim için yapar filmlerini. Adına sanat denen şey tüm insanlık için yapılıyor zannedilse de belli bir zümre ve ileride o zümreye dahil olmak aşkıyla yeri gelecek kendinden geçebilecek olan insanların beğenisi içindir, bu bahsettiğim gerçek sanattır ve sanat toplum için değildir, aksini iddia eden tırışkadan düşünendir “bence”, sanat burjuva icadıdır demişti bir arkadaşım, ortada bir icat varsa mucitinin kumaşını da tartışmak gerekir ama düşünün bakalım herkes sanattan anlasa nice olurdu sanatçının hali, elbette birileri fabrikada çalışacak, memur olacak ki sanatçının böbürlenmesine vesile olacak-nasıl aklıma eseni yazmak havasındayım anlatamam)… nerede kalmıştım? Koreeda’nın izleyicisine aktardığı şeylerin niteliği, niceliği ve derinliği karşısında böylesi bir yönetmenle bu kadar geç karşılaşmış olmaktan ötürü hissettiğim mahcubiyeti paylaşmak istedim kısaca. 

‘62 doğumlu yönetmenin zengin filmografisine hakim olmadığımdan sizi burada aydınlatmam mümkün olmayacaktır. Fakat son filmi Shoplifters ile Cannes’dan Altın Palmiye ile döndüğünü belirtmek ve aile üzerinden, sakin bir tonda çok şey söyleyen yönetmeni sıkı bir takip altına almak gerektiğinin öncelikle kendim için altını çizmem gerekiyor. Dünyanın en karmaşık şeyi olan aile olmak, ailenin bir bireyi olarak kalmak, kan yoluyla bu kuruma bağlı olmak, işin içinde genler, soya çekim filan da var olduğundan bir girdin mi çıkmanın mümkün olmadığı-kaldı ki içine doğduğun, boyunduruk altında yaşadığın bu mahkumiyetin ardından alışkanlıktan olsa gerek kendi rızanla bir başka boyunduruk altına hiç düşünmeden girdiğin ve bunun toplum önünde yarattığı mahcubiyet altında ne desen boşken, Koreeda’nın bir nedenden ötürü bu gayriresmi mevzuyla biraz fazla yoğun haşır neşir olduğunu görüyoruz. Baba oğul, ana oğul, karı koca, kardeşler bir yumak olmuş, çözdükçe dolaşan bir şarkı sözünü andırıyorlar adeta. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Burada da aynı şey söz konusu. Sanki gerçek hayattan bir kesit izliyoruz iki saat boyunca. Büyük büyük adamların başrolde olduğu, kahramanlık destanlarının yazıldığı, tarihe yön verenlerin hikayeleri yok karşımızda. Onun yerine fakirlik çeken, hayatta dikiş tutturamamış, hayatı oturmamış, istikrarsız bir ana karakter var mesela filmin başrolünde. Diğerleriyse Japonya’da toplu konutlarda yaşayan ve para sıkıntısı çeken ortalama eğitimli insanlar. Yönetmenin bir diğer başarısıysa yaşlıları çok doğru bir açıdan gözlemlemiş olması ve yaptığı çok doğru tespitler. Bir büyükanne karakteri var ki Kirin Kiki’nin canlandırdığı filmin her anlamda ağır topudur kendileri. Hayata farklı gözle bakmanızı sağlayacak, filmin en önemli cümlelerini sarf etmek ona düşüyor çoğu zaman. Karakterlerin ve yaklaşan bilmem kaç numaralı fırtınanın kasvetine rağmen, sert ünsüzlerin ve kalın ünlülerin lisanı olan Japonca’yı keyifle dinledim sayelerinde. Az sonra başlayacağım ve durmak bilmeden anlatacağım filmi kısa kesmeye çalışacağım ki bu daha fırtına öncesi sessizlik, bir de sonrrası ve hatta benden sonra tufan bölümleri var. Az sayıdaki okuruma şimdiden sabırlar dilerim, özellikle bana dayandığınız, cümlelerimin sonunu getirdiğiniz için.

9DF3F6C6-4865-4979-85DA-14DA7E8B8A1E

685F44E2-1A63-4408-B3B8-4B16A8FE9AA2

BEFORE THE STORM : FIRTINADAN ÖNCE

23 numaralı fırtına yoldadır. Bu bir yıl içinde çok fazla diye konuşmaktadır anne kız mutfakta. Filmde sıkça karşımıza çıkacak olan ve iki kişi arasında geçen çok özel diyaloglardan ilki ile karşı karşıyayızdır filmin daha ilk sahhnesinde. Buzun üzerine çatır çatır düşen sporcuları gördüğünden midir bilinmez, büyükanne artistik patinajın mantıklı bir spor olmadığını düşünmektedir. Kocasını yeni kaybetmiş olan annesinin evde oturmaktan bunayacağını düşünen kızı ona dışarı çıkmasını ve kendisine arkadaş edinmesini salık verir. Bu yaştan sonra bir gözü toprağa bakan kadın yeni arkadaşların, yeni cenazeler demek olduğunun bilincinde olmakla beraber, bir yandan da akranlarıyla klasik müzik hocasının verdiği derslere gitmekte, lise talebeleri gibi hevesli sorular sormaktadırlar kibar hocalarına. Anne kız konuyu bu dünyadaki standart insan kalıplarına girmeyen, mesleği, işi, özel hayatı ve de kazancı sıkıntılı evin tek oğlu Ryota’ya getirirler. Zekasından emin olamasalar da, boy olarak gerçekten üstün olduğunu düşündükleri Ryota ile tanışırız. Gerçekten uzun, biraz sarsak, randevularına geç kalan, bundan on beş yıl önce ödül kazanan bir roman yazıp daha da tek satır yazamayan, geçimini dedektiflik bürosunda yarı zamanlı çalışarak sağlamaya çalışan, kira parasını dahi çıkarmakta zorlanan, kitabında aile sırlarını ifşa eden, bu ve pek çok nedenden ötürü ablasıyla geçinemeyen, eşinden boşanmış, bir oğul sahibi yakışıklı adamın göynünün halen daha eski karısında olduğunu öğreniriz zamanla. Babasının cenazesinden sonra, biraz da para edebileceğini düşündüğü için ona ait kıymetli bir papirüsün varlığının hevesiyle gelmiştir annesinin bundan böyle tek başına oturduğu eve. Babası gibi kumar oynar, babası gibi nesi var nesi yoksa rehinciye verir Ryota da. Sözde ona dönüşmek istemez ama dönüşüm gerçekleşmiştir çok önceden. Dönüşmekten en çok korktuğu şey olan babasıdır. Her şeye rağmen evlilikleri elli yıl sürmüş olan anne babasının tam tersi kendi evliliği on yıl sürmüş sürmemiştir. Elli yıllık evliliğin ardındansa annesi özgür kaldığı için huzurlu, eskisi kadar para sıkıntısı çekmediği için mutlu, kocasının tüm eşyalarını cenazesinin ardından sokağa atmakla meşgul olmuştur. Ana oğul yolda yürürken, daha önce de annesinin karşısına çıkan mavi kelebeğin babasının ruhu olduğunu düşünerek, sensiz gayet mutluyum, o yüzden uzun süre benim için buralara gelme diyerek resmen kovaladığını söylediğinde kadının gerçekten de kocasından sıtkının sıyrıldığını anlarız. Ryoto daha iyi bir son bekleyedursun, sonların en iyisi bu olmuştur annesi için, çünkü son olmuştur, geç de olsa kurtulmuştur kadın.

61A5FC16-757C-462A-A517-BA535A6288A1

Annesi ayakları yere daha sağlam basan ve sakin tabiatlı geliniyle daha iyi anlaşmaktadır. Emlakçılık yapan Kyoko da içten içe kocasını sevmekle beraber, evlilik için bunun yetmediğinin farkındadır. Bu sefer Ryota’nın tam zıttı bir adamla çıkmaktadır. İçine sindiği tartışılır bu ilişkide karşı tarafın duyarsızlığına, görgüsüzlüğüne ve böbürlenmesine katlanmak durumunda kalır. Fakir, başarısız ama iyiniyetli kocasından sonra, bu adama nasıl katlanacağını düşündürtür çıktıkları akşam yemeğinde konuşulanlar. Ryota ise dedektiflikten gelen alışkanlıktan ötürü gizli gizli eski karısını takip etmektedir. Geçmişle hesabını kapatmakta güçlük çekmektedir besbelli. Diğer yandan oğlunu görebilmek için gerekli olan yüz bin yen’i bir araya getirme gayreti içindedir. On beş yıldır bir icraati olmadığını düşünen ve ona olan inancını yitiren yayıncısı tarafından manga hikayesi yazma teklifi alır. Gururunu kurtarmak adına üzerinde çalıştığı yeni romanından bahseder. Dedektifliği de roman yazmak için yapmaktadır güya. Küçük notlar alsa da, bunların sayfalara dönüştüğünü görmemiz mümkün olmaz. 

Mevzu Japonya’da geçiyor olsa da, aslında kıtalar arasında değişen bir şey olmadığını görürüz. Mesela devlet memuru olmanın Japonya’da da en az Türkiye’deki kadar önemli olduğunu görürüz. Ryota çocukluğunda, oğlu Shingo da şimdi devlet memuru olmak istemektedir. Nüfusun orta ve dar gelirli grubunun kendini kurtarmak ve bir güvencem olsun diye memur olmak istediği aşikardır. Fakat Ryota geldiği noktada kendine iki uç meslek seçmiş olup, annesi abisine tam olarak onun ne iş yaptığını anlatamamaktan duyduğu aczi söyler. Dedektif ama nelerin peşinde, yazar ama on beş yol önce yazdı, daha da yazamadı. Koreeda’nın da yola yazar olmak için çıktığı varsayıldığında bu mevzuları ironik bir şekilde anlatabilmesi ondan olsa gerek.

1A07801E-E5B8-40B4-A2C6-E2917949FC59

FIRTINA SIRASINDA neler oldu anlat :

Fırtına bastırınca eski karı koca, oğullarıyla birlikte büyükannenin mütevazi evlerine sığınmak zorunda kalırlar. Hep beraber bir gece geçirirler. En çok da Kyoko’nun nostaljik bir hevesle gönüllü olarak kaldığı gecede karı koca arasında ortamın doğallığından doğan duygular, realitede bu ilişkinin yürümeyeceğinin karar verilmesiyle son bulur. Son sözü söyler Kyoko. Ryota için sorumluluk almak için çok geçtir. Daha önce iyi bir baba olmak için gayret göstermemiştir. Geç kalmıştır azı şeyler için. Bu arada rüzgar dışarıda kim bilir kaç kilometre hızla eserken, evin içinde hiçbir şey olamamış gibi oturan aile fertleri kendi gerçekleriyle yüzleşirler. Kyoko annesini otuz yıldır oturduğu evden kurtaramamanın verdiği vicdan azabını paylaşır. Hiçbir işe yaramayan bir evlat olduğunu düşündüğü için bedbahttır. Filmin en önemli kısmıdır ana oğul arasında yapılan konuşma. Annedeki bilge taraf, keskin zeka oğlunun meslek yaşamını şekillendirmiştir aslında. Kadının tek çözemediği şeyse kocası olmuştur. Kendi ağzıyla itiraf eder öldüğü güne kadar onu çözemediğini. Oğluna ise anı yaşamasını, kaybettiği şeyleri kovalayıp duracağına ya da erişemeyeceği şeyleri isteyeceğine, bir şeyleri serbest bırakarak mutlu olmasını öğütler.

Hayat basit fakat biz zorlaştırıyoruz ve bunu bile bile de,  zorlaştırmaya devam edeceğiz. Çünkü biz insanlar böyleyiz. Beynimiz bir sorun ya da problem varsa sorun çözücü olabilirken, işin içine duygular girdiğinde, her şey arapsaçına dönüyor. Kendine ve çevresine korkunç şeyler yapabilen ve bunu da iradesiyle yapabilen doğadaki, artık daha çok şehirlerdeki tek canlı türüyüz. Kelimeler, şiirler, öğütler ve özlü sözler bunu değiştirmiyor, çok yazık. Çığrından çıkan dünya değil, insanlar, hepimiz. Bizzat bana dokunursanız, sizi sevmezsem mesela ya da sevip sevip de sevmez olursam, neler yapabileceğim hakkında en ufak bir fikriniz yok. Büyükannenin söylediği gibi bu yaşa kadar geldim, ben de hiç kimseyi denizden daha derin sevemedim çünkü. Siz sevebildiniz mi? Derinden sevmek, hadi onu bırak hayat telaşı içinde böyle şeyler düşünmeye fırsat bulabildiniz mi? Ben derinden sevecek birini arıyorum ya da aramıyorum, belki de umrumda değil insan sevmek. Kim bilir!

AFTER THE STORM : FIRTINADAN SONRA

Yaşantılarından bir kesit izlediğimiz aile bireylerinin genel durumunda çok büyük bir değişiklik olmaz. Bir araya gelip konuşmalarına imkan tanımıştır kötü hava koşulları. Fırtına esnasında çok büyük bir felaket yaşanmaz, kahramanlarımız boylarından büyük maceralara gark olmaz, ayrılanlar birleşmez, ölüler geri gelmez. Ryota “Kurbanı Beslemek” ayarında bir roman yazacak gibi de değildir. Piyangodan da büyük ikramiye çıkmadığına göre yaşam standartları değişmez. Bizler de bu zaman zarfında aile bireylerinin değişmez hayatlarını izleriz, biter, gider. Geriye iyi bir şeyler izlemenin tadı kalır sadece. Bir de böbürlenmek için bir neden daha.

Hoşçakalınız.

C300FFA5-D2E0-4F68-BAD4-F66816C04C89

141229C1-9F3A-4C29-B158-DA07F7389C7D

HEREDITARY : AYİN


C1C499C6-CB96-4575-943A-63128FA2E486

HEREDITARY : AYİN

“Tüm bu yaşananlar kaçınılmazsa, tüm bu karakterlerin hiçbir umudu yok demektir. Hepsi bu korkunç, umutsuz çarkın içinde birer piyon.”

GİRİŞ :

Film vizyona girdiği günlerde, mevsimlerden yaz idi. Güneş etkili yüzünü göstermiş ve kapalı ortamlarda bulunma isteği giderek azalmıştı. Bu yüzden de fazla dikkat çekmeyeceğini düşünerek, hakkında çıkan tüm övgü dolu eleştirilmemelere rağmen, filmin üzerine yazı yazmayı bırak, izleme girişiminde bile bulunmadım. Çünkü korku filmlerini sevmiyorum. Çünkü bir filmi izlerken ekstra korku hissetmek istemiyorum. Hayatta pek çok korkunç şey varken ve ben de yüreğimde garip garip korkular besleyip büyütürken, oturduğum yerde gerim gerim gerilmenin manası var mıdır hiç bilmem. Hereditary ile ilgili ben ne yaptım peki? Boşverdim.Toni Collette’e rağmen bunu yaptım. Sonra mı? Eylül geldi, herkes evlere dağıldı, şimdi bir parça korkabilirim dedim. Oturdum, izledim ve tırstım. Sonra ne gerek vardı şimdi dedim. Yazan yazmış zaten dedim. Sonra sonbahar iyice çöktü. Üzerimden atamadığım miskinlikle karışık bıkkınlıktan, eski defterleri karıştırmaya başladım. Oturup bir kez daha izledim filmi. İki sahnesinde, belki de üç; kahkaha attım. Korku filmi sevmem, çünkü korkarım, çünkü hayatta yüzleşmeye korktuğum korkularımın varlığını hatırlatırlar, ben hayattan kaçtığım ölçüde gelip beni bir film vasıtasıyla bulurlar, o yüzden de gülmem, dediğim gibi tırsarım, güvensizlik hissim artar, hayattan buz gibi soğurum. Peki ben neden kahkaha attım? Beni gıdıklayan şey neydi? Yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısıydı. Ari Aster bu ilk uzun metraj filmiyle, Shyamalan’ınkine benzer bir çıkış yakalamış görünüyor. Öte yandan Toni her zamanki başarılı Toni, siz bir de Peter rolünde Alex Wolff’a bakın derim. Bu genç oyuncu ileride anlatacağım sahnelerde tüm o korkunçluğa rağmen nasıl bu kadar komik olabildiyse, bir süre sonra genç adamın yüzündeki şaşkın, bezgin, ne umdum ne buldumla karışık ifadesini her gördüğümde daha uzun kahkahalar atmak istedim. Peter’ı yönetmen Ari Aster’in bir çeşit alter ego’su olarak hayal ettim (dediğim gibi tuhaf hisler hep beni takip ederler).  Bu karanlığın içinde bir çeşit kara komedi hissini yakaladım. Sanırım bana mahsus bir şeydi.

“Hereditary”nin anlamı kalıtsal demek. Siz bakmayın ayin diye çevrildiğine. Filmde var olan bir ayin sahnesine rağmen, kalıtsal bir mevzu anlatılmakta en şiddetlisinden. Bana kalsaydı eğer, Peter ‘ın çektiklerini göz önüne aldığımda-böyle bir çile, sıkıntı, dram, acı, pişmanlık, korku, güvensizlik, huzursuzluk, vicdan azabı az görülür cinsten olduğundan-Peter’ın Çilesi bu filmle mükemmel uyum sağlayabilirdi cidden. Ne diyelim o halde, biraz şu Peter’ın çilesini, bu çileleri neden çektiğini, çektiğine değip değmediğini inceleyelim birlikte(sen inceliyorsun, biz okuyoruz demeyiniz, varlığınızdan güç almaktayım, yoksa bu benim ilk korku filmi yazım, sanıyorum en en son Rosemary’nin Bebeği…yok biraz daha yakın tarihli Shyamalan belki izlemişimdir. Split de değil, onu yarıda bıraktım, çoklu kişilk bozukluğu, kaçırılan, kapatılan kızlar filan, fazla dayanamadım. Bir kahin duyarlılığına sahip Engin Geçtan değilim ya da sabah sabah cinayet ve kayıp vakalarını canlı canlı çözmeye çalışan Arif Verimli de. Tek bildiğim korku filmlerinin bana uygun olmadığı. Beni bunlarla korkutamazsınız demiyorum, bana bunlarla gelmeyin yeter. Bir sabah sabır çekerek izlediğim Müge Anlı programı karşısında çektiğim panik, dehşet, üzüntü, kızgınlık da buna benzer bu arada. Orada memleketimin insanlarının geldiği noktayı görmekten, içinde bulundukları şartlardan duyduğum üzüntü ve kederden ötürü hissettiklerim, Hereditary’nin çektirdikleriyle eşdeğer. Bu arada konuk olarak katılan ve kendilerine mikrofon tutulan o kadar insanın(genelde katil aralarından biri çıkabiliyor, sus pus da oturabiliyor arada kaynar mıyım acaba diye) yaygarasına katlanmak için çok iyi paralar almak gerekiyor. Yoksa valla çekilmez, billa çekilmez.

2ABABF4E-497E-4D2F-BC1C-B528D563BACA

78B3AF78-F6AB-4265-8474-08F0BE3E297B

PETER’ın ÇİLESİ :

Uzun zamandır hasta olan Ellen/Queen Leigh, 78 yaşında, kızı Annie’nin evinde, 3 Nisan 1978’de ölmüştür. Bu ölüm ilanıyla başlar film. Ağaç ev manzaralı dağınık çalışma odasının içerisinde yer alan dioramalardan birinin içinde yaşayan ailenin hayatına ve ilk önce Peter’ın yatak odasına gireriz. Babası oğlunu cenaze törenine gitmek üzere uyandırmaktadır. Bir köpekleri vardır. Bir de fındık alerjili, doğduğundan beri hatta doğduğunda bile hiç ağlamamış ve böyle bir ailenin içinde doğduğu için en az Peter kadar şanssız Charlie’leri. Cenaze töreninde konuşan Annie, anma konuşması esnasında annesinin tuhaflıklarından bahsederken, bir yandan da hiç tanımadığı konuklara seslenmektedir. Ketum ve kendi halindeki Ellen için özel ritüelleri, özel arkadaşları, özel kaygıları olan, anlaşılması güç, inatçı tabiatta bir kadın diye bahseder kızı. Ayrıca onun hakkında bir şeyler bilenlerin yanıldığını ve kendisiyle yüzleşenlerin Tanrı yardımcısı olmuştur inşallah şeklinde bir de bilgi verir. Buradan aralarındaki ilişkinin pek de sevgi dolu olmadığını çıkartırız. Cenazenin başında, uzaktan Charlie’ye gülümseyen sevimsiz sarışın adamın varlığıyla ilk tedirginliğimiz baş gösterir. Döndüklerinde annesinin eşyaları arasında bulduğu not ve kadının kanlı canlı karşısına çıkmasıyla, ilk soru işareti oluşmuştur. Acaba Ellen gerçekten ölmüş müdür? Bu arada bir kadın uzaktan Charlie’yi izlemektedir. Filmin benim de en beğendiğim tarafı film hakkında önemli ipuçlarının verildiği Peter’ın sınıfında yaşanan diyaloglardı. Yunan trajedyalarından yapılan alıntılar tartışılır ki, ailenin amansız kötü gidişatına bir göndermedir tüm bu konuşmalar.

5B642AB5-8DC6-44FA-98EB-54179A830538

Annie katıldığı grup terapisinde yine tüm içtenliğiyle ve içinden geldiği gibi, daha çok kelimeler ağzından çıkmıyor da dökülüyormuşçasına nasıl bir aileden gelmekte olduğunu özetleyiverir. Annesinin çoklu kişilik bozukluğu ve son zamanlarında bunaması varmış. Babası o daha çok küçükken açlıktan ölmüş. Çünkü psikozlu depresyonu varmış, kendisi kendisini aç bırakmış. Abisi ise şizofrenmiş ve 16 yaşında kendini annesinin yatak odasında astığında, geride bıraktığı intihar notunda annesini suçlamaktaymış içine insanlar koyduğu için. Annie ise uyurgezermiş. Annesiyle bir küs bir barışık yaşamış. Kocası onunla konuşmasını yasaklamış. Bazen her şeyin mahvolduğunu hissediyorum ve suçlunun da kendimin olduğunu hissediyorum derken, kabahatli değil de, kabahatin bizzat kendisi olduğunu düşündürtüyor içten içe. Üstelik nedenini de biliyor ama bilmiyor. Bu arada kendi oğluyla olan ilişkileri de vahim. Birkaç yıl önce oğlunu yakma girişiminde bulunmuş. Oğlu da bunu hep ona karşı kullanmış. Doğmasını hiç istememiş. Düşürmeye çalıştıysa da başaramamış. Oğlunun hem doğmadan önce hem doğduktan sonra defalarca ölmesini istemiş kısaca. Bunun altında yatan neden de filmin sonundaki sürprizi.

D7DE89F4-CE8A-47BF-B63C-99B394B8BAEC

681DEEC5-035D-42F5-9475-D489707A12C5

 

47C2035B-5724-495A-9A4E-D34C748E816D

Parti esnasında ve sonrasında iki kardeşin yaşadıkları ile başlıyor tüm fenalıklar. Charlie’nin başını hangi ağaca çarparak kaybedeceği bile işaretlenmiş. Onun ölümüyle ortaya çıkan kesik baş motifi pek çok defa daha çıkıyor karşımıza. Charlie cama vurarak ölen kuşun kafasını kesip cebinde saklıyor. Zaten akabinde Charlie’nin kafası kopuyor, anneannenin de başının yerinde yeller esiyor. Kesik başlar ruhun geri döneceğinin işaretini verircesine çıkıyorlar karşımıza. Peter’sa deli divane oluyor, ruh gibi dolaşıyor ortalıkta. İntikam arayan bir ruhun onu takip ettiğine ikna oluyor kendince. Annie acısını, öfkesini her fırsatta dışa vururken, pasif eşi ya görmezden geliyor ya da avutan rolünü üstleniyor çoğu zaman. Çaresizlikten bir kez direksiyon başında ağlıyor. Fakat bir baba olarak ne oğlunu ne de kendisini bu bataklıktan kurtarması mümkün olmuyor. Tıpkı başka çaresi olmayan Agamennon gibi, elinden bir şey gelmiyor. Peter Charlie’ye, Annie ise tavanlara tırmanan, içine iblis kaçmışçasına kapılara kafa atan ve kendini bıçaklayan manyak bir cadıya dönüşüyor. Tüm bu sahnelerde Toni Collette’in olağanüstü mimiklerine şahit oluyoruz. Yüzü gözü renkten renge bürünüyor, şekilden şekile giriyor. Söz konusu film korku türünde olmasa, Oscar almaması içten değil. Fakat malum akademi ciddi rolleri, dramları, rolü için otuz kilo alıp verenleri önemsediğinden satanik güçlerin esiri bir anneyi ödül için uygun görmeyebilir.

Eskilerden hatırladığım kadarıyla film esnasında kafaların koptuğu, ağaçların kadınların ırzına geçtiği, testereli manyakların ordan oraya koşuştuğu, gözlerin açık vaziyette bakakaldığı kafaların yerlerde yuvarlandığı korkunç sonlu korku filmlerini izleyip gerim gerim gerildikten sonra, tatlı bir müzikle bitiverirdi her şey. Yıllar sonra aynı tadı aldım Joni Mitchell’in seslendirdiği “Both Sides Now”ı dinlerken. Gerildim ama değdi diyebildim bir anlığına. Sonra yine sinirim bozuktu. Olasılıklardan ötürü. Aslında bu ve benzer kötü güçlerin varlığını bilmekten öte hissetmekten duyduğum kaygılardan kaynaklı bir durumdu sadece. Geçecektir unuttuğum takdirde. Bir de filmde bahsi geçen amansız kader düşüncesi rahatsız etti beni, yaşamak beyhude bir uğraş gerçekten.

5444BA3C-4E19-4C37-A782-F0FF2CE6DB80

364B2180-7C58-4C75-B82E-1557ED39DC7E.

PRIVATE LIFE

621542CA-6E6E-482A-9557-DCAC8CFB3502

PRIVATE LIFE : 

“Bazen aile yapmak için üç kişi gerekir(burada bahsi geçen üçüncü kişi genç bir donör ve onun pek kıymetli, taze yumurtasıdır).”

“Bir başkasına ait beden parçalarını uterusuma koydurtmam.” Rachel

Şimdiye kadar hiçbir şey doğal olmadı, şimdi niye öyle olsun ki?” Richard

“Neden hayatın hep seni kandırdığını düşünüyorsun?” Sadie

GİRİŞ :

Tamara Jenkins’in The Savages’dan sonra izlediğim ikinci filmi. İşin içinde yine aile var. Gerçi çekirdeğinden bir aile. Bir karı ve bir kocadan oluşan. Bir kadın ve adamdan diyemiyorum çünkü resmi bir kuruma dönüşen birliktelik evlilik denen görünmez ama resmi kurumlarca onaylanmış bir çatı altına girdiği andan itibaren ne kadın kalıyor geriye ne de adam. Bir kadının kocasına ve bir adamın karısına dönüşüveriyor taraflar. Becerebildikleri takdirde de anne ve babaya. Filmde yer alan tarafların görünüşe göre tek eksikleriyse çekirdek aileyi Voltron’a dönüştürecek bir bebek. Film bu beyhude uğraşı anlatmakta. İki saati aşkın süresi sıkmıyor. Konusuysa etrafımızda bu sıkıcı süreci yaşayan çiftlerden geçilmez olduğundan ve kısırlık çiftlerin üzerine vebanın taşıdığı kara bulutların benzerleri misali dolup dolup hiddetle boşaldığından Rachel ve Robert bizim için de son derece tanıdık karakterler olarak çıkıyorlar karşımıza. Film ilk dakikalarından itibaren, tıpkı adı gibi bir çiftin özel hayatını mercek altına alarak başlıyor. Bir yatakta sere serpe yatmakta olan Rachel’ın poposuna iğneyi saplıyor Robert. Belli ki ilk tecrübesi, bu yüzden hart diye saplıyor iğneyi. Sonra da film boyunca aşama aşama tek bir çocuk yapabilmek uğruna pek çok cefaya katlanan çiftimizin serüvenlerine ortak oluyoruz. Doktor doktor geziyorlar. Randevu saatlerinde bekleme odası koltuklarını boş bırakmayan onlarca çift oluyor etraflarında. Suratlarda bezginlik var. Değişen bir şey oluyor mu sonunda, onu izlemeden bilemeyecek olan siz potansiyel seyirci için fazla spoiler vermeden filmi anlatmaya çalışacağım burada kısaca(uzun zamandır isteksizdim, canım tek satır yazmak istemedi, bu ve hatırlayamadığım milyon tane sebepten ötürü durdum durdum da bu filmi mi buldum diye de sormuyor değilim kendime ama bir tarafım da kaderci olduğundan kaderde bu yazıyla merhaba demek varmış ekim ayının on’unda diyorum. Napacaksın kader işte).

46450F2B-E1A2-4CB8-BE91-A92AF1C3E80E

RACHEL ve ROBERT’ın ÖZEL HAYATI NASILDIR?

Rachel 41, Robert’sa 47 yaşındadır. Zamanında kariyer odaklı olan yaşamlarındaki beraberlikleri ne kadar zamandır sürmekte, bilinmemekle beraber, New York’ta bir dairede iki kocaman köpekle yaşayan Yahudi çiftimizden Rachel son kitabını yayınlamaya çalışan bir yazar, Robert’sa sahne aktörüdür. Bu çok da genç sayılmayan çiftimiz anlaşıldığı üzere entelektüeldir ve böyle bir çifti merkeze alan filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Tamara Jenkins bol bol kitaplara, yazarlarına, pek çok filme göndermeler yapmakta ve bunu da kulakları tırmalamadan yapmayı başarmaktadır bu sayede. Çiftimizinse tek gayesi tek iyi yumurtanın döllenmesini sağlamak uğrunda gayret eden doktorlarının başarısıdır. Bu uğurda her yola başvurulur. Bazen gafil avlanırlar. Karşılaştıkları duygusal sahtekarlıktır. Donör olabilecek yirmi yaşındaki kız onları aylarca parmağında oynatır, sonra da yok olur. Operasyon geçirmek zorunda kalırlar karşılıklı. Rachel’a defalarca enjeksiyon yapılır. Fiziksel tıkanma yaşayan tek testisli Robert’a uygulanacak TESE(testiste sperm için kazıma) işleminin maliyeti 10.000 dolar iken, orta üst gelir grubuna giren fakat mütevazı şartlarda yaşamakta olan çiftimiz ne yapar eder bu parayı bulur. Bu ve bundan sonraki topladığında küçük bir servete tekabül eden masraflarını vargüçleriyle karşılar doğurganlık bağımlısı çiftimiz. Embriyo transferi işe yaramadığında, doktor yeni bir fikirle çıkar karşılarına. Bir donör yumurtası gerekmektedir. Rachel yaşlı yumurtalarının işe yaramadığı gerçeği ile yüz yüze kalmasının yanı sıra, bebekle arasındaki genetik bağı yok edecek olan bu fikre sıcak bakmaz ilk başlarda. Kısaca kıskanır. Oyunun dışında kaldığı hissi uyanır. Fakat doktorunun verdiği ve üzerinde gülümseyen genç bir kızın fotoğrafının bulunduğu broşürde yazıldığı gibi bazen aile yapmak için üç kişi gerekir diyerek yumurtalarını 10.000 dolara satışa sunan kızların bulunduğu internet sitesinden kendilerine uygun donör arayışı başlar. Tam da Rachel bir kız kardeşim yahut kuzenim olsaydı dediği anda, filmin başlarında gördüğümüz, annesiyle çatışma halinde olan, çiçeği burnunda fakat tıkanmış yazar adayı, aynı zamanda Robert’ın abisinin ikinci eşinden olma Sadie girer hayatlarına. Rol model olarak gördüğü çiftin teklifini kabul etmesiyse fazla sürmez. Çoktandır aradığı yaşama nedeni ve amacını bulmuştur. Döllenen yumurtası Rachel’ın rahmine yerleştirilecektir. Aralarında açıklık kararı verirler. Sadie ailesini bu kararından haberdar edecektir. Öyle de yapar. Aile büyükleriyle toplandıkları yemek masasının etrafında bu nihai fikrini söyleyiverir Sadie. Annesi çılgına döner. Kızının genetik malzemesini patlamış mısır gibi etrafa saçtığını düşünür. Sonrası vardır bir de bu işin. Çocuk dünyaya geldiği takdirde, onun nesi olacaktır? Gece kavgayla ve annesinin hiddetiyle son bulur. Sadie yine de fikrinden caymaz. Menopur adında, teknik olarak menopoza neden olan, fakat buradaki asıl amacı üreme sistemini durdurarak adet dönemlerini Rachel’ınkiyle uyumlu hale getirecek olan iğneleri olmaya başlar. En nihayet on beş yumurtadan altı tanesi döllenir ve bekleyiş başlar. Sonuç yine hüsrandır. Tüp bebek de işe yaramamıştır. İki taraf da üzgün ve kederlidir. Hem Rachel hem Robert. Robert tüm bunların bittiğine sevindiğini itiraf eder. Çocuk istemekten vazgeçmiştir. Tek istediği eski hayatına kavuşmak, bu saplantıdan kurtulmaktır. Peki vazgeçmişler midir ya da vazgeçecekler midir eninde sonunda? Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali tekrar başlarlar kaldıkları yerden. Gelen bir telefonla rotalarını bu defasında Virginia’ya çevirirler. Film çiftin bu son savaştan daha güçlenerek çıktığını gösterir. Daha bilinçli, daha güçlü olarak çıkacaklardır yeni donör yumurtlayıcısının karşısına. Son sahnede yer alan bekleyiş filmin en önemli sahnesi olmakla beraber, bir yandan jenerik akmaktadır üzerlerinden. Vazgeçmeyeceklerdir. Hayat böyle devam edecektir onlar için. Film bitmek zorunda olduğu için biter, onların Kavga’sı ise sürer gider.

Spoiler vermek istemeyen ben, filmi en ince ayrıntılarına kadar anlatıp, Sadie’nin yumurtasının akibetini de söyleyerek sanıyorum içinizde var olan son merak kırıntısını da süpürmüş bulunmaktayım. Farkındayım, ki farkında olarak kendine engel olamamak da bir şeydir. Bir de kuldan saklamaya ne gerek vardır.

paul-giamatti-kathryn-hahn

SEN OLSAYDIN, BÖYLE DE ÇARESİZ OLSAYDIN NE YAPARDIN?

Bir, hiç böyle bir durumla karşı karşıya gelmedim. İki, gelenlerden dinledim. Gözlerinin dönmüş olduğunu, her yolun mübah olduğunu düşünenleri gördüm. Çocuk uğruna bu yola baş koyuyorlar. Bütün o iğneler, alınan hormonlar, doktor muayenehanesinin mesken tutulduğu saatler, tüm o sabırsız ve ümitle beklenen günler ve sonu hüsranla bitip, biraz zaman geçince tekrar, tekrar tekrar ve tekrar başlanan tedaviler. Rachel ve Robert’ın yaşadıkları her şey gerçek ve gerçekçiydi. Üstelik tatlı bir mizah eşlik etti bize, çiftin yaşadığı dramın orta yerinde. Bu sayede hafakanlar basmadan o yumurta bu hormon, o taşıyıcı bu toplayıcı demeden sonuna geliverdik filmin. Aslına bakacak olursanız benim en uzak olduğum konulardı bunlar, belki bir Nazi kampında da geçmiyor film ya da yine çocuksuzluktan ve anne olamamaktan muzdarip Gemma’nın savaşın orta yerinde kaldığı Sarajevo’da geçen Twice Born atmosferi de yok ama prog rock eşliğinde karşısında bacaklarını ayırdığın doktorun elindeki uzuun bir boruyu “hadi hamile kalalım, ne dersin?” diyerek neşeyle(!) içine sokmaya hazırlanırken, anlaşılacağı üzere atmosfer pek de parlak değilken, ne yapardım ben de tamam mı devam mı diye, yaşama nedeni olurdu sanırım benim için de. Ve devam derdim sonuna dek. Ama o boruyu düşündükçe… Ve hayır, açık kalp ameliyatı ile aynı prosedür işlemiyor. Göğüs kemiğim yarılmayacak ama hormonlar, vs. derken, bunlar bir kadın için son derece hassas dengeler. 

SON SÖZ :

Gelelim tüm o göndermelere. Bir filmin temposuna daha doğrusu senaryosuna çok şey katar o göndermeler. Bir referanstırlar çoğu zaman. Göndermeleri anlayanlar havalara girerler(ben), bilemeyenler öğrenmek için not ederler(yine ben, herkes her şeyi bilmez, -mek zorunda da değil). Her neyse Karl Ove’un Kavga’sı vardı işin içinde, Serpico’nun geçtiği sokaklara yapılan göndermeler vardı, Clinton’ın Little Rock’ı, Atwood’un Handmaid’s Tale’i, Drugstore Cowboy, Sam Shepard oyunlarına yapılan atıf, Rosemary’nin Bebeği ve firmasını en büyük tavuk üreten şirket haline getiren ve ne hikmetse kendi de bir tavuğa benzeyen Frank Perdue’ye(diyelim ki bütün hayvanlar öldü acaba artık hayvanlara bakamayan insanlar giderek birbirine benzer mi diye soran Elias Canetti’yi anmasam olmazdı) uzanan bu hoş anımsamalar dilm renk kattılar zaman zaman. Bir de işinden içi bayılmış, kızının da babasının yaptığı işin dünyanın en sıkıcı işi olduğunu düşünen dertli anestezi uzmanı vardı. Ve sonunda da benim de hep çok gitmek, görmek ve kalmak istediğim YADDO vardı. Daha ne olsun?

7F25F021-FDF7-4470-A00F-B2F4225CCAE8

LEAVE NO TRACE : İZ BIRAKMA

527B49E3-FE3B-4625-B55B-CC7BBDEB76EC

LEAVE NO TRACE: İZ BIRAKMA

“İstek mi yoksa ihtiyaç mı?”

“Olmamam gereken bir yerdeymişim ve beni aldılar. Olmam gereken yerde olmalıymışım.” Tom

“Acı henüz ölmediğini gösterir.”

GİRİŞ :

Film, konusu itibariyle gidenleri anlatıyor. Bir ya da pek çok nedenden ötürü gidenleri. Başka türlü bir hayatı seçenleri. Başka türlü bir hayatın da mümkün olabileceğini düşünenleri. Peki ama gidenler nereye ve nasıl giderler? Gittikleri yerde ne yapar ne ederler? Bu gitmelerin bir gelmesi de var mıdır ve eğer var ise, geldikleri yerde bu insanlar için mutluluk söz konusu mudur? Winter’s Bone’dan hatırlayacağınız kadın(neden belirtiyorum, çünkü öyle azlar ki) yönetmen Debra Granik bu sorulara cevap arıyor. Aslında aramıyor. Bir seçimden bahsediyor bize. Ne pahasına olursa olsun seçilen yolda başa gelenler ve gelebilecek olanları gösteriyor. Bunu da kötü bir karakter yaratmaksızın anlatıyor. Bir baba ve kızı var başrollerde, bir de dönem dönem hayatlarına giren yan karakterler evsahipliği yapıyorlar onlara. Kah evlerini açıyorlar, kah destek olmaya çalışıyorlar kendilerince. Baba kız arasında geçen tüm diyaloglar, kaldı ki filmde yer alan tüm diyaloglar az ve öz ve filmin ruhuna son derece uygun olarak yazılmış. Çok gizemli oldum farkındayım, derhal konuyu sizler için açayım:

İZ BIRAKMA’dan hangi yöne gidilir gidilse gidilse? :

Baba kız bir ormanın dolayısıyla yeşilin içinde bir takım yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlarken açılır film. Yaprak çiğner babası, yakacakları ateş için çıra hazırlarlar el birliğiyle, kız soyduğu yumurtanın kabuklarıyla küçük serasına sınır çizer adeta, babası damıttığı yağmur suyunu fincanına boşaltır. Kaotik bir şehirde yaşayan her şehirlinin hayali organik hayatı yaşamaktadırlar kısaca bir başlarına. Uyku tulumunda uyurlar, televizyon yoktur, radyo bile. Telefon, internet, elektrik; kısaca medeniyete dair pek az şey vardır ellerinde. Peki ama neden? Babanın kabuslarla uyandığı sabahların baş sorumlusu olan savaş anıları fiziksel olarak geride kalmış olsa da, ruhsal olarak derin izler bırakmıştır üzerinde. Neler yaşamışsa yaşamıştır. Neden karısının olmadığını ya da nerede olduğunu bilmeyiz. Ormandan sağlayamadıkları kimi ihtiyaçlarını süpermarketten karşılarlar. Düzenlerini bozan şeyler arasında şerif ve ekibinin çok yakınlarında çalışma yapıyor olmasıdır ve en nihayet tüm kamuflaj alıştırmalarına rağmen bir suçlu gibi yakalanmalarına neden olur ormanda yürüyüş yapan bir adamın Tom’u görmesi. Biz suçlu değiliz, işbirliği yap der babası kızına kıskıvrak yakalanmışken. Ortada bir suçlu yoktur gerçekten de, ağaçları kendilerine siper edinmiş bir baba kız vardır sadece.

9FF6D65B-B0D0-49F0-A57C-40FD690EB27A

35869DE0-77D3-4936-B622-71D6EF2BC99B

Yakayı ilk ele veren baba, kızını da ihbar eder aynı anda. Kızın ormanın içinde tek başına kalmasını güvenli bulmadığını çıkartırız buradan. Burada bulunmak bir tercihtir ve kız babaya yani küçük büyüğe emanet olduğuna göre, tek taraflı bir tercihin söz konusu olduğunu görürüz. Nitekim baba soruşturma geçirirken, Tom geçici olarak yerleştirildiği kız yurdunda derdini anlatmaya çalışmaktadır akranlarına. Babasıyla ormanda yaşıyor olmalarını evsizliğine yorar kızlar. Tom’sa evinin orası yani orman olduğunu düşünmektedir. Babasıysa 435 soruluk tuhaf bir teste tabi tutulur. Polis baba kızı görür görmez seçenekler arasında yer alan cinsel istismarı dahi düşünür. En nihayet uygun koşullarda bir evin anahtarı sunulur kendilerine. Zamanla Tom bisiklete binmeyi öğrenir. Kiliseye giderler. Sosyalleşmeye başlamışlardır bile. Tom yumuşak kulaklı tavşanı olan, yaşamak istediği evi inşa eden ve çiftçi olmak isteyen bir gençle arkadaşlık kurar. Kızın ortama ayak uydurduğunu, işi babasından telefon istemeye kadar götürdüğünü görürüz. Tek endişesi okuldaki çocukların onu geçmiş yaşantısıyla yargılama ihtimalidir. Babaya gelince onların kıyafetlerini giymekten, onların evinde yaşayıp, yemeğini yiyip, işini görmekten son derece muzdariptir. Esasında düzene karşı olan adam komünist düzenden, komün hayatından da farklı bir seçeneğin peşindedir. Bu yüzden konutu filan gözü görmez. Bir gece kızının gönülsüzlüğüne rağmen yola koyulurlar sırt çantalarıyla. Yuva bildikleri yerlerine geri dönerler önce, daha sonra alışveriş yaptıkları diğer orman sakinlerinin yerlerine giderler ki, Tom ve babası yakalanınca ekipler tarafınca iş makineleriyle evlerinin dümdüz edildiğine şahit olurlar. Kuzeye gitme kararı alırlar. Portland’dan Oregon’a gitmek üzere otobüs minibüs(şakaydı), tren vagonu, tır gibi her buldukları aracı kullanırlar yol boyunca. En nihayet tabana kuvvet ormanın içinde ilerlerken buluruz onları soğuk günler ve geceler boyunca. Tom’un ayakları donma noktasına gelir. Sahipsiz buldukları bir kulübeye sığınıp şöminede ateş yakıp ıslanmış ayakkabılarını kuruturlar. Çorba pişirir babası. Kız başlarını sokabilecekleri basit ahşap bir evin peşindeyken, babası ısrarla onun olmayan şeyleri reddetmekten bahsetmektedir. Adam kızını hiç dinlemez ya da kafası bunun için müsait değildir. Sağlıkta sonsuz değildir bu arada. Bir gece Will eve dönmeyince, sabah onu dere kenarında bulur Tom. Başından yaralanmış ve yarı donmuş vaziyettedir. Önüne çıkan insanlardan yardım ister, hastaneye götürülmemeleri için de rica eder. Kulübelerde yaşayan insanlar el birliğiyle yardım ederler bu eksantrik baba kıza. Kız bir kez daha  yerleşik düzene geçmek istediğinin sinyallerini verir babasına. Sırf bu yüzden evin kirasını ödemeye çalışır elinden geldiğince. Ev sahibesiyse parayı kendi aralarında ortadan kaldırmış olduklarından kabul etmez öyle kolay kolay. Aradaki jenerasyon farkı ve yaşanmışlıklardan ötürü baba kızın farklı hayatların peşinde gitmeleri kaçınılmazdır artık. Baba kızını geride bırakmak pahasına, benim meskenim dağlar ormanlardır diyerek sırt çantasını yüklendiği gibi düşer tekrar yollara. Bu defasında gözü arkada değildir. Asfalt yoldan ormana sapışını izleriz uzaktan. Bu bir tercih meselesi olduğundan saygıyla karşılarız kendisini. Filmin en unutulmaz sahnesi de bu noktadan sonra gelir. Bence. O kadarını da izleyin görün. Kesinlikle. Bu kadar anlattım filmi size ama o sahneyi ve o noktaya nasıl gelindiğini bilemeyeceksiniz izlemezseniz eğer.

EAC90A8E-8B88-42DE-B1D7-8196EEE7F707

7122A15A-4C10-402C-9FF4-1ABFCFAF5764

Filmde neler olup bittiğini son saniyesine kadar anlatarak ne heyecan ne de heves bıraktın bizde diyen sevgili okur; haklısın. Ama zorundaydım. Çünkü benim de çok önemsediğim bir mevzu olmuştur teknolojiyi, medeniyeti reddediş ve terk ediş. Üstelik böyle bir yaşam şeklinin zorunluluk dışında olabileceği. Yine yakın tarihli  Into the Forest’ın aksine. Mormonlar bunun canlı örneğiyken, onlar başlarını sokabilecekleri bir ev ve dayanışma içerisinde yarattıkları kendi kasabalarında hayatlarını geçirmektedirler. Burada söz konusu olansa orman hayatıdır. Zorlu, bir başına geçirilen günler ve geceler vardır işin içinde. Hep kendi başının çaresine bakmak durumunda kalmak, doktorsuzluk, hastanesizlik, bilinmezin tehlikesi öte yandan. Fakat bu bir dürtüyken de karşı konulmazlığı, bilinmezin büyüleyiciliği, uyaranlar olmaksızın bir hayatın da mümkün olabileceğini  gösterir bize hikaye anlatıcı. Bu hikayenin asıl anlatıcısı ise filmin uyarlandığı 2009 yılında yayınlanmış kitabın yazarı Peter Rock’tır. Film kitapla aynı adı taşımamaktadır, belirteyim.  Hell or High Water’la yıldızı parlayan aktör Ben Foster’un temiz oyunculuğunun yanında Thomasin McKenzie eşlik ediyor ona aynı sadelikle. Senenin kaçırılmaması gerekenlerinden. Bence. Uymayanlar’ın hikayesi başrolde.

FAD0B749-2AE5-41AC-B9D9-126E4F2E872B

COLUMBUS

5C172221-D236-4AD6-8F86-9A19A63B4C8A

COLUMBUS :

“Annemin asıl bağımlısı olduğu şeyler, onu aldatan şerefsizler.” Casey

“Bir şeyin içinde yetişirsin ama senin için hiçbir şey ifade etmez.” Jin

“Bence dinler monarşi gibi. Orada veya burada iyi bir kral olabilir.”

GİRİŞ :

Sürpriz oldu ama çok da iyi oldu derler. Columbus da benim için öyle oldu desinler. Bir anda karşıma çıktı, IMDB puanı halliceydi, yabancı basında hakkında çok iyi eleştiriler çıkmıştı, izlemeye başladım ve de beğendim. 2017 yapımı film o zamandan bu zamana katıldığı pek çok film festivalinden eli boş dönmemeyi başarmış yani kendini sevdirmeyi başarmış kendince. Kendince diyor olmamın sebebi, kendine has tarzından kaynaklanıyor olması. “Lost in Translation”la başlıyorsunuz…bence öyle de gidiyorsunuz. Bir taklit durumu söz konusu mu? Asla. Çünkü bu filmin kendine özgü bir ruhu var dediğim gibi. İtiraf etmem gerekirse filmin ilk dakikalarındaki aşırı yalınlık, durağan kadrajlar, çevre faktörünün öne çıkması ve kamerayla ilişkileri mesafeli görünen ve mimariye hizmet eden ve bir nevi obje konumunda yerleştirilmiş aktörler resmi geçidini izliyor olmak bana ne kazandırabilir ki diye düşünsem de(evet hep bir kazanç, menfaat, alacak verecek meselesi, sanatta bile), film beni tatlı esen rüzgarına kaptırmayı başardı en kısa sürede. On dokuz kişilik oyuncu listesine şöyle bir göz attığımda Parker Posey dışında tanıdık bir yüz göremedim(bilmiş bilmiş ay o şurada oynadı, bu buydu demeyin hepinizi bombalarım. Çok ciddiyim. Her şeyi izlemiş olmak zorunda değilim, hayatta bildiğim şeyler sınırlı, apartmanımda, mahallemde oturan herkesi bilmediğim gibi her oyuncuyu da tanıyamayabilirim. Arada bir de buradan size atarlanabilirim). Yönetmenin tercihen ön plana çıkardığı iki başrol oyuncusu dışında kalan tüm karakterler silik yüzler olarak amaca hizmet etmekteydiler görünüşe göre. Asıl başrolse filmin ismini de aldığı, Amerika’nın doğusunda yer alan Ohio Eyaleti’ne bağlı bir şehir olan Columbus’un mimarisiydi. Düz bir arazi üzerine kurulmuş olan şehrin isim babası ise İtalyan kaşif Christopher Columbus imiş. New York gibi yimi dört saat yaşayan canlı Amerikan şehirleri bir yana, geniş bulvarlarında keyfi olarak gerçekleştireceğiniz yürüyüşler haricinde yayan olarak işlerinizi görmenizin pek de mümkün olmadığı, dolayısıyla sokaklarında insana nadiren rastlandığı, sakinlerinin evden işe, işten eve, belki süpermarkete ya da alışveriş merkezlerine arabayla gittiği, toplu taşımaya nadiren rastlanan, yakın tarihli coğrafyada tarihi eserden çok, yakın tarihli fakat planlı programlı bir şekilde zevk sahibi beyinlerden çıkma binaların göz zevkine hitap ettiği simetrik bir şehir var arka planda. Filmin en büyük artısı da bu oluyor aslında. Bir tur rehberi olarak filmin kahramanlarının eşliğinde şehrin önemli noktalarını keşfe çıkıyorsunuz. Tadı damağınızda kalıyor bu arada. Bazen hikayenin önemli anlarını da ıskalıyorsunuz bu mimari harikalar silsilesini izlemekten. Neyse. Bu bir ilk film aynı zamanda. Sinema bir şey değil, bir yöntemdir diyen Güney Kore asıllı yönetmen Kogonada Vimeo’daki deneysel videolarıyla tanınırken, bir yandan Yasujiro Ozu üzerine doktora tezi hazırlarken diğer yandan gazetede karşısına çıkan ve az bilinen Columbus şehrinin modern mimarinin Mekke’si olarak nam saldığını öğrenmesi üzerine Ozu sinemasından referanslarla çekiyor filmini şehrin içinde. Her şey bir tesadüfle başlamış yönetmen için, siz tesadüfe tesadüf demeseniz de. Bir hikmeti var elbette. Geçelim artık filmin kendisine.

0A7C0DD3-B195-457E-9996-63D69687E99E

4C1E4424-AE83-4D8D-92CF-0912C85CBE7A

AD370E93-D351-4490-8AD7-4CA9ABFA5EF9

KIZ ve OĞLAN TANIŞIR :

Mimari canavarı başroldeki iki karakterden zeki ve yetenekli Casey yani Cassandra kütüphanede çalışmakta, dört yaşından beri annesiyle Columbus’da yaşamakta, üniversiteye gitmesi gerekirken şehir dışına gitmesine engel olarak annesinin onsuz yaşayamayacağını bahane eden on dokuz yirmi yaşlarında, herşeye rağmen yaşından olgun bir kızdır. Mimariye yoğun ilgi duymakta, tatlılığıyla erkeklerin onun yanında durmasını sağlamaktadır. Erkekler onu dinler, dinleye dinleye onu dinlemeyi bırakamaz hale gelirler. İş arkadaşı ondan hoşlanmakta fakat yüz bulamamaktadır. Tüm asılmaları karşılıksız kalır, bazıları hayatta hep asıldığıyla kalır. Filmin ana karakteri cool(kullanıyorum evet) bir karaktere sahip Jin’le aralarında aniden başlayan ve büyüyen arkadaşlıktaysa zorlama yoktur. Her şey bir sigarayla başlar, gelişir. Mimaridir dostluklarının rehberi. Jin babasının komaya girdiği haberini alınca Seul’den Columbus’a gelmiştir. Bir kitabevinde İngilizce’den Korece’ye çeviri yapmaktadır. Babasının asistanlığını yapan Eleanor’la geçmişte yaşandığı belirsiz ilişkileri depreşse de, Eleanor evlidir. Jin de günlerini Casey’le mimari turlarında geçirmektedir. Babası için gözyaşı dökmez, Casey’e iyileşmemesini dilediğini itiraf eder. Bu sevgisizliğin baş nedeniyse zamanında babasının işini ve öğrencilerini oğlundan çok önemsemesidir. Duygularından emin olamayan, hayata ve insanlara karşı mesafeli, şaşkınlığını soğukkanlılığıyla bastıran Jin, Casey’nin potansiyelini fark ettiği andan itibaren onu yüreklendirmeye çalışır. Aralarında cinsel çekimin izlerine dahi rastlayamasak da, Jin’in Casey’nin yörüngesine girdiğini görürüz. Film en çok bu yönüyle Lost in Translation’ı anımsatır.

Yukarıda bahsettiğim yumuşak rüzgarların etkisiyle romantik bir film izleyip, öylece unutacağınızı sanmayın sakın. Üzerine çok düşünülmüş bir film Columbus. Yalnızca yönetmeninden kaynaklı olduğunu düşündüğüm rahat rahat çekilmiş izlenimi veriyor izleyicisine, hepsi bu. Unutulmaz bir sahne barındırıyor içinde. Sesler, sözler olmaksızın duyguların gücüne şahit oluyoruz ve iliğinize işliyor bu sahne. Görüntü yönetiminin de çok büyük başarısı var filmin ruhunu kazanmasında. Bazı filmler canlıdır, bu film de öyle. Başrollerdeyse Kyle Chandler’ın Kore şubesi John Cho ve siyah beyaz İskandinav filmlerindeki yüzlere, özellikle de Bergman filmlerine çok yakışacak bir Haley Lu Richardson var. Amerika’ya gidebilirsem eğer Ohio ve Columbus’u da listeme alacağım gibi görünüyor. Sinemanın büyüsüyle kamaşan gözlere yön çizdirebiliyor bir film. Dokunduğunuz hayatlar üzerinde söz sahibisinizdir bundan böyle. Tıpkı Kogonada’nın söylediği gibi. Ve de bu filmle yaptığı gibi. Sinema gözlerinizi açar, daha iyi duyar, bakmaktan çok görmenizi sağlar. Bu tip filmler de hissetmenizi sağlar. Hisseden kazanır sadece. Bir saksı çiçeğinin bile duyguları vardır, siz onu dalından koparıp küçücük bir yere hapsetseniz de açar, küser, kapanır kendi kendine. Önce duygular, insanın bulaştığı her yerde duygusuz yaşanmaz  adına dünya denen cehennemde. Bu film bana bunları hissettirdi neden bilmesem de.

5FF5E347-28E2-4591-BCE7-A6328BE2F907

B33172FC-A79C-45B9-9F62-9A2A8BE95079

 

BURNING

C4729FC0-FAD3-4507-AAE6-73786172AD74

BURNING :

“İki tür aç insan vardır. Küçük açlık ve büyük açlık çekenler. Küçük açlık fiziksel olarak acı çekmektir. Büyük açlıksa insanın hayatın anlamına karşı çektiği açlıktır. Neden yaşıyoruz, hayatın anlamı nedir gibi şeyleri araştıran insan gerçekten açtır.” Hae-mi

“En iyi gün bugün olabilir.” Hae-mi

GİRİŞ :

Güney Kore’ye uzanıyoruz. Yönetmen koltuğunda Lee Chang-dong var. Senaryosunun uyarlandığı hikayenin yaratıcısı olaraksa Haruki Murakami. Yönetmenin 2010 yılında çekmiş olduğu Poetry’nin başarısından tam sekiz yıl sonra bu projeyle karşımıza çıkmış olması da elbette ki beklentilerimizi arttırıyor. En azından Peotry’e hayran olmuş olan benim. Film Cannes’da yarışmıştı bu sene. Büyük ödüle uzanamadan dönmüş olmakla birlikte, burada beni asıl ilgilendiren mevzuysa projenin varlığından haberdar olduğum andan itibaren Murakami’nin izlerini ekranda görüp görmeyeceğimdi. Bu hususta filmi ne ölçüde başarılı bulduğumu yazımın ilerleyen satırlarında sizlerle paylaşacağım. Ya da sizleri daha fazla merakta bırakmadan çala kalem yazacağım. Bakalım hangisini gerçekleştireceğim! Bir kez filmin sabır isteyen bir süresi var. Yaklaşık iki buçuk saatlik zaman zarfında hakkını ağır ağır veren bir gidişatla baş başa kalıyorsunuz ve zaman zaman yönetmen aklınızı başınızdan alıyor. Metnin başarısını tartışma şansım yok çünkü okumadım. Okusaydım eğer çok başka türlü olabilirdi her şey. Öte yandan filmin, uyarlandığı kitap ya da hikayeden bağımsız olması kanısındayım. Ama üzerine basa basa söyleyeyim Murakami’nin havasının sirayet ettiği pek çok anı barındırıyor film. En son “Sputnik Sevgilim”ini okuduğum ve hem genel hem de geleneksel olarak takipçisi olduğum yazarın isminin heyecanıyla öncelikli olarak ekran karşısına geçtiğimi de belirteyim son bir defa. 

“9 1/2 Hafta”yı anlatıyorum gibi olacak ama filmde yer alan erotizm içeren sahneleri son derece başarılı buldum. Bu arada yaşım yüzünden vermiş olduğum erotik film örneğimin de son derece demode olduğunun farkına varabildim. “Grinin Bir Milyon Rengi”, “Daha Daha Bin Milyon Rengi” olabilirdi muadili. Ama inanın “9 1/2 Hafta” hepsinden iyi. Her neyse konumuz Burning ve filmin uyarlandığı öykü Barn Burning ilk defasında The New Yorker’da yayınlanmış. Sene 1992, aylardan ekim, yazarın yaşı kırk üç imiş. Sonra da “The Elephant Vanishes” adındaki kitabının içinde yer alan on yedi hikayesinden biri olmuş. Murakami’nin öyküsünün isim babasıysa filmde bahsi sıkça geçen William Faulkner’in aynı adlı hikayesi imiş. Bu kadarcık ön bilgiden sonra gelelim filmimize. 

6601B6EF-AB6C-4587-AA46-8171B1BB7A56

YANIYOR YANIYOR :

Kız ve oğlan karşılaşır. Biri çekingen, diğeriyse dışa dönüktür. Biri karamsar, diğeri hayat doludur. Elbette ki dışa dönük olan ilk hamleyi gerçekleştirir. Küçükken aynı kasabada yaşamış olduklarından girer, yakın zamanda estetik ameliyat olup güzelleştiğinden çıkar. Kız tarafından bahsediyorum, yani Hae-mi’den. Okulu bitirmiş, bir mağazada part-time çalışmaktadır. Yazar olmak isteyen, bir roman yazdığını söyleyen Lee Jong-su ile bir şeyler içip ona yakın gelecek planlarından bahseder tüm tatlılığıyla. Afrika’ya gidecek ve hayatın anlamını arayacaktır. Genç kız genç oğlanı günde yalnızca bir kez güneş ışığının girdiği evine davet eder. Ortaokul boyunca onun yüzüne sarf ettiği tek cümleyi hatırlatıverir tüm doğallığıyla: “Sen çirkinsin!” Sonra da yabancı geldiğinde kendini saklayan kedisini ona emanet eder genç kız. Evim dediği odasının anahtarını da. Sonra da kız oğlanı baştan çıkarır ve sevişirler. Ve kız Afrika’ya gider. Oğlan da kendi problemlerine gömülür. Aklıysa kızdadır. Kamu görevlisini darp etmekten tutuklanan, çiftçilik yapan, savaş gazisi babasının duruşmasına katılır. Aynı zamanda babasının en iyi arkadaşı olan adam avukatlığını üstlenmiştir. Sınıf birincisi olan babasının kendi tercihiyle hayvancılığa başladığını öğreniriz arkadaşından. Jong-su ile beraber evindeki bıçak koleksiyonunun varlığını keşfederiz. Evi kırsal bir bölgede, Kuzey Kore sınırındadır. Uzaktan askeri anons sesleri duyulur. Komşularından öğrendiği kadarıyla babası hiç de öyle dost ve komşu canlısı değildir. Münzevi bir hayat yaşamaktadır. Jong-su’nun annesinin onu ve kocasını terk edişinin üzerinden yıllar geçmiştir. Kabahat babasındadır. Kendisinden çok şey beklenen adam savaş görüp, çiftçiliği tercih edince asi ve geçimsiz bir bireye dönüşmüştür hayatta.

Hae-mi’nin gidişinin ardından ona karşı duyduğu özlem bir gün bir telefonla son bulur. Genç kız ondan kendisini havalimanında karşılamasını istemektedir. Gittiğinde onu beklemekte olan Ben isminde bir sürpriz vardır. Jong-su Ben’i, Fiztgerald’ın muhteşem kahramanı Gatsby’e benzetir. Her manada sofistike bir hayat yaşayan ve ondan sadece altı yedi yaş büyük olan Ben altında Porsche’si, lüks apartman katı dairesi, gurme zevkleri ve yurtdışı seyahatleri için kaynağı belirsiz kaynaklardan beslene dursun, orta alt gelire sahip Jong-su’nun kıskançlığına mazhar olmuştur çoktan. Kısa bir zaman içinde de Jong-su’nun içten içe ve alttan alta(nasıl ama) rakibi olarak gördüğü genç adama karşı beslediği kıskançlığı artık düşmanlığa doğru evrilmektedir. Onu Hae-mi’den ve yaşamın kendisine değil de Ben’e sağladığı konfordan ötürü kıskanmaktadır. Oysa ki Ben’in de karanlık tarafları vardır. Seraları yakmak yani kundakçılık en büyük tutkusudur. Terk edilmiş, çirkin görünen, göze batan seraları yakmaktan zevk alır. Bu arada Hae-mi bir kez daha ortadan kaybolur. Ben, onun göründüğünden de yalnız olduğunu, beş parasız ailesiz ve arkadaşsız olduğunu söyler Jong-su’ya. Üstelik bu dünyada güvendiği tek insan Jong-su’dur. Bir zamanlar evinin bitişiğindeki kuyuya düşen Hae-mi’yi Jong-su kurtarmıştır. O zamanlar henüz daha yedi yaşlarındalarmış. 

D6A42591-386E-4B80-9262-E19FC47FBB80

Bundan sonra neler olduğuna gelince işte Murakami orada dilleniyor. Herkes birbirinin içindeki dipsiz kuyuda kayboluyor. Kaçan kurtuluyor, kaçamayan bıçak darbelerine maruz kalıyor, metafor metaforu takip ediyor, tüm hikayenin klişeye kaçmadan ve yaslanmadan sadece ve sadece koşan bir çocuğun kafasının içindeki yazarlık hevesinden, tutunduğu hayallerden, yarattığı karakterlerden, yalnızlıktan, özlemini çektiği kız arkadaş yoksunluğundan kaynaklandığını ve dananın ağzının sonunda bağlandığını görüyoruz. Hala ne tür bir roman yazdığının bilincinde olmayan, kafası karışık yazar adayının gizem arayışının olmak istediği kişi Ben’de, beraber olmak istediği kız Hae-mi’de vücut bulmasını takiben, ıssızlığında boğulan bir Jong-su kalıyor geride. Murakami’nin karanlık bir çağına denk gelmiş bir hikaye karşımızdaki ama maharetli bir yönetmenin elinde, dilinden anlayacak seyircisine amade. Zordu ama güzeldi özetle. Yandık kavrulduk içten içe. 

F3DCF69D-EB70-4C9A-AEFB-D639089E882B

LEAN ON PETE

LEAN ON PETE :

-“Baban görgülü birisi mi?”
-“Bilmiyorum.”

-“Daha iyi hissediyor musun?”
-“Bilmiyorum.”

“Charley o bir insan değil, bir at sadece.”

“Eğer beni düşünürlerse, sıradan, futbol oynayan, babasıyla takılan bir çocuk olarak hatırlamalarını isterim. Beni böyle görmelerindense, hiç görmesinler daha iyi.” Charley

-“Sana böyle davranmasına neden izin veriyorsun?”
-“Gidecek başka yerim yok. Ve gidecek başka yerin olmadığında, bir nevi saplanıyorsun.”

GİRİŞ :

Bazı filmler, bazı diziler, ve bazı şarkılar kısaca bir takım sanatsal ifade araçları sizi kendinize getirir, toparlama gücüne sahiptir. Evet hayat kötüdür, insanlık ve onu meydana getiren insanlar da kötü hatta fecidirler. Evet çıkış yolu da yoktur. Varsa da siz göremez olmuşsunuzdur. Serde fanilik ve harcanmış hayatlar vardır. Umut yoktur, toplumsal kurtuluş, bireysel arınma filan da. Arındığını sananlar içinse etkisi bir geceliktir. Çünkü sabah tüm boktanlığıyla doğacaktır vakitlice. Varsa yoksa kara bulutlar dolanır durur tepenizde. Ha bir de benim sinema, dizi eleştirmenliği yaptığımı sananlar da feci halde yanılmaktadırlar. Ben kafama göre takılıyorum çünkü. Bakınız an itibariyle okudunuz okudunuz da, filme ait ne buldunuz? Laf salatası yani koca bir hiç. Şimdi tek yapmanız gereken, o koca hiç’i okumaya devam etmek. Nerede kalmıştık? Hah tam da değiştiremediğimiz hayatımıza, yarınsız günümüze, pek fena kaderimize ağlıyorduk. Bir de Charley’i izleyin derim ben. Siz daha bir haftalıkken anneniz tüm sorumluluğunu yani öncelikli olarak en az üç yıllık bebek bezi, mama ve öteberi masrafınızı düşünerek kaçmış olsun, sonra babanız sorumsuzca davranışlarının mükafatı olarak kapınızı kırarak evinize giren öfkeli bir kocanın gazabına uğrasın ve bağırsakları dışarıda kan revan içinde iki seksen yerde yatsın, sonra da yatırıldığı hastanede ölsün. Tutunacak ne kaldı derken, binmelere kıyamadığınız atınız gecenin bir vakti motor seslerinden huysuzlanarak bir arabanın önüne atsın kendisini. Tam da çölü yayan olarak geçmekti gayretiniz. Bu dünyada bir başına kalmak neymiş görün. Üstelik on altı yaşında, gurur nedir bilen bir çocuksunuz! Sokaklar tekinsiz, insanların ne olduğu belirsiz. Cebiniz de mideniz de boş. Ne kendinizi kullandırtmaya niyetiniz var, ne aile hizmetlerinin sizi yerleştirmek istediği hiç tanımadığınız bir ailenin yanına sığınmaya, en önemlisi de kimsecikler size acısın istemiyorsunuz. Bu dünyada yersiz yurtsuz, ipsiz sapsız kalmış bir “çocuk”sunuz sadece. Beterin beteri varmış gördünüz mü? Siz bir de filmin sonunda yarabbim çocuk kurtuldu diye sevinirken, yaşadıklarından sonra o yaşta bir çocuğun dünyaya nasıl baktığını görün Charley’i canlandıran Charlie Plummer’ın yüzünde. Mutlu ve iyi bir yaşam geçirdiler, huzur içinde öldüler derler ya hani, Charley de, ben de merak etmekteyiz onlar kimlerdi acaba diye.

CHARLEY ve LEAN ON PETE :

İki saat bir dakikalık süresi olan film yeni bir eve taşındıkları her hallerinden belli Charley’nin günlük rutiniyle açılıyor. Pek fazla eşyası olmasa da odasını yerleştirmeye çalıştığını götüyoruz. Sonra da kapısı kapalı olan yan odadan gelen kadın erkek seslerini dinledikten sonra sabah koşusuna çıkıyor. Hava daha alacakaranlık. Yakınlardaki at çiftliğinin varlığını keşfediyor. Charley’nin sınırları yoksullukla çizilmiş gündelik yaşantısına tanıklık etmiş bulunuyoruz böylelikle. Babasının sağlayabildiği kısıtlı imkanlardaki hayatının baş misafirleri hamamböcekleri. Babası akranıymışçasına konuşuyor oğluyla. Sanki ergen olan kendisi, baba olan Charley. Onlara omlet pişiren kadının evli olduğunu ve iri yarı bir kocası olduğunu söylüyor. Ondan sonra da işe gidiyor aşçı olan babası. Evde tek başına kalıyor çocuk. Haliyle de sıkılıyor. Anne yok, yemek pişiren kimse de yok. At çiftliğine gittiğinde ona iş teklif eden bir adamın yanında günlüğü yirmi beş dolardan çalışmaya başlıyor. Lean on Pete’le de burada tanışıyor. Lean on Pete beş yaşında bir yarış atı ve zamanla Charley’nin tek dostu ve sırdaşı oluyor. Taş olsa çatlar, Lean on Pete sabırla dinliyor onu çölün ortasında bile. Babası hastanede olduğundan ve ev tam takır olduğundan birkaç parça eşyasını alarak Lean on Pete’in ahırının yanında kalmaya başlıyor. Yarışlar esnasında Del ona doping veriyor. Charley onu da kaybedeceğini düşünerek endişeleniyor. O sırada babasının ölüm haberini alıyor. Ondan geriye kalanları eline veriyor doktor: bir kemer ve bir de cüzdan. Atı alıp Üsküdar’ı geçmek hevesindeki Charley, bir gece atı karavanın içinde bağlayıp cebindeki az miktardaki bir parayla yollara düşüyor. Yoksa ayağı sakat olan hayvan yarışları kazanamayacağı için sahiplenilmeyecek ve Meksika’ya bırakılacak sucuk yapılmak üzere. Yol boyunca sürecek olan maceralarında hayatlarında bir araç olacak insanlarla bir süre vakit geçirdikten sonra, burası evimiz, yuvamız değil diyerek yollarına devam ediyorlar her defasında. Portland’dan çıktıkları yollarındaki asıl hedefse Charley’nin Wyoming’deki halasını bulmak. Bu arada Amerikalılar misafirperver değildir diyeceksiniz ama atıyla kapılarını çalan bir çocuğa evlerini ve sofralarını açan savaştan yeni dönmüş iki kardeş ve dede ile aşırı obezitesi olan kız torunu bunun aksini ispatlıyorlar. Sanıyorum filmin en acayip karakterleri de onlardı. İlk önce atın varlığına şaşırsalar da, kabul etmekte güçlük çekmiyorlar. Çocuğu elini yüzünü yıkasın diye eve çağırıp, kendileri bilgisayar oyunu oynamaya devam ediyorlar. Akşam yemeğine davetli dede ile torun arasındaki ilişkiyi gördükten sonraysa burada sürekli olarak kalamayacağını anlıyor. Çünkü uysal olmasına rağmen aynı zamanda özgür ruhlu da bir çocuk Charley. Bu ve benzer serüvenlerden sonra küçük Charley halasına ulaşabiliyor ve halası onu kabul ediyor mu sorusunun cevabına gelecek olursak onun için filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

Bu filmi seyretmediğiniz takdirde bir şey kaçırmamış olacaksınız ama seyrettiğiniz takdirde de pek çok şey kazanacaksınız. Birkaç sahnesi var aklımdan çıkmayan. Mesela Charley 25 dolarlık işi kabul ettiğinde üstü açık kamyonetin arkasında yatarken kafasını kaldırdığında sanki ona yalnız değilsin der gibi bakarak kişneyen Lean on Pete’in duruşu, çocuğun açlıktan, yorgunluktan ve en önemlisi de belirsizlikten git gide zayıflaması ve babasından kalan kemeri daraltmak zorunda kalması ve çölü geçerken yüzünde oluşan yanıklar ve tüm çaresizliğiyle sokaklarda süklüm püklüm dolaştığı anlar ve bu rolde All the Money in the World’de de torun rolünü üstlenmiş olan Charlie Plummer’ın iddiasız gibi görünen ve yaşından beklenmeyecek ölçüde iddialı performansı. Yönetmenine gelecek olursak da…şöyle ki bildiğim pek çok filmi, seyrettiğim tek filmi olarak Lean on Pete’le çok çok iyi bir ilk anışıklık yaşadığımızı düşünmekteyim. Bende son derece iyi bir ilk intiba yaratmıştır. Şöyle ki, başsız kalmanın ne demek olduğunu, seni kollayacak bir büyüğün olmadan ayakta kalma savaşının güçlüğünü, indiğin istasyonlarda insanların sevenleri tarafından karşılanırken, senin her zamanki gibi başının çaresine tek başına bakmak zorunda oluşunun verdiği sıkıntının ruh haline yansıyışı, hep tesadüflerle başının kurtulması ya da başının bir türlü boktan kurtulamayışı, kararlarını hep kendin veriyor olmak, yalnızlığından bir ata tıpkı insanmış gibi sarılmak… Sonunda da güya kurtulmuşken, tüm bu yaşadıklarını sindirmeye çalışmak ve hep acabalarla hayatına devam ediyor olmak. Yönetmen tüm bu ve fazlası hisleri filmi aracılığıyla seyircisine aktarmayı başarabilmiş. O yüzden benim icin bu senenin iki kahramanı onlara ayrılmış süre kadar birbirlerinin hayatını kurtaran Charley ve Lean on Pete’dir. Aşağıdaki linkte filmin sonunda da yer alan naif sesli bir adamdan dinleyeceğiniz parça insana her şeye rağmen kendini iyi hissettirir.

FIRST REFORMED

9AEA9AFD-45D3-425C-861B-4E7F78AA0473

FIRST REFORMED :

“Cesaret çaresizliğin çözümüdür.  Sebep cevap vermez.” Reverend Toller

“Bir çocuğu bu dünyaya getirmekte ne gibi bir çaresizlik hissediyorsan, sana yemin ederim bir çocuğu bu hayattan uzaklaştırmayla aynı şey olamaz.” Reverend Toller

“Bilgelik, aklımızda aynı anda iki tane çelişkili gerçeği birlikte tutuyor. Umut ve çaresizlik. Çaresiz bir hayat umutsuz bir hayattır.  Bu iki fikri aklımızda tutmak hayatın kendisidir.” Reverend Toller

”Mary’nin içinde büyüyen bir şey var. Tıpkı bir ağaç gibi.” Reverend Toller

“Hiçbir evlilik bir çocuğun kaybından sağ çıkamaz.”

Sinema açısından bir geçiş dönemi olarak görülen yaz mevsiminin bayıltan sıcakları karşısında klimalı ortamlara koşan ve bulundukları ortamdan çıkmak istemeyen yurdum insanı izleyecek film arayadursun, şu dingin geçen sinemasal evrende birkaç iyi film bulup izlemenin haklı gururuyla çıkıyorum karşınıza. “First Reformed” da onlardan biri. Sürpriz oldu benim açımdan da. Sonu Fifth Element’i, gidişatı başrolünde bir rahibin rahip kostümüyle rol aldığı tüm filmleri anımsatan filmin yönetmeni ve senaristi olan Paul Schrader’ın filmografisinde yer alan Taxi Driver, Raging Bull, Günaha Son Çağrı, Bringing Out the Dead gibi kimi filmlerindeki rolü oranında başarısı değerlendirildiği takdirde, senarist yönü ağır basıyor gibi görünmekte yılların Hollywood emekçisinin. Bana gelince en çok içerisinde bir rahip barındırmayan “The Sunset Limited”i anımsattı. Bunda da felsefi diyalogların ve monologların etkisi oldu en fazla. Tüm hayatın, ölümün, erdemin, kaybın, çaresizliğin, dünyanın gidişatının sorgulandığı filmde hayatta Tanrı dışında bir tarafı kalmamış bir adamın saf sorgusu vardı mütemadiyen. Sakın ola o bildik klişe üzerinden hayat sorgulaması yapılıyor sanmayınız, kesinlikle; kaldı ki hayatın kendisi bir klişe zaten. Saf bir anlam arayışı var filmin her karesinde. Sevgisizlikten çürümekte olan bir adam söz konusu, yaşadıkları fırtına öncesi sessizlik. Hem bir başına kalmış hem de yolunu kaybetmiş belli etmese de. Sığındığı Tanrı’nın sözleri olsa da, kelimeler kifayetsiz kalıyor çoğu zaman. İçinde yanan acı dolu mum hiç sönmüyor aslında. Evlat kaybetmiş, dünyası yıkılmış bir adam olan Reverend Toller’ın hikayesi anlatılmakta olan.

D76E2C7C-E76C-4803-93A1-CCF618962049

Sade ve durağan bir açılışı var filmin. Fonda müzik yok. Film boyunca duyup duyacağınız tek müzik org eşliğindeki kilise korosunun ilahileri oluyor. Filmin ismini aldığı First Reformed filmin pek çok karesine evsahipliği yapan Protestan Kilisesi’nin ismi aynı zamanda. Kilisenin dış cephesinde yer alan kimi ayrıntılarda uzunca bir süre duran kamera(Robert Bresson’a saygı duruşu bu sahneyle başlıyor), en nihayet binanın dış kapısına doğru ilerliyor ve Reverend Toller’ı canlandıran Ethan Hawke’un iç sesiyle karşı karşıya geliyoruz. El yazısıyla bir şeyler yazıyor rahip bir deftere. Bir yıl boyunca günlük tutmaya karar veren rahibimiz kendisi hakkında yazarken insanın merhamet göstermemesi gerektiğini düşünmekte. Bir yıl sonunda yazdığı günlüğü yakarak imha etmeyi, bu şekilde deneyine son vermeyi düşünüyor. Tanrı ile arasındaki bir iletişim biçimi olarak da görüyor defterini. Bir çeşit dua onun için. Enteresandan öte esrarengiz olduğunu düşündürten rahibimizin ayinine gelen katılımcı sayısı bir bilemedin iki elin parmaklarını geçmezken, günlerden bir gün cemaatinden olan çiçeği burnunda bir anne adayı olan Mary kocası Michael için geliyor ona. Genç adamın ruhsal sorunları için onunla konuşmasını rica ediyor Toller’dan. Aktivist bir grupla eylemler gerçekleştiren Michael, Kanada’da hapse girmiş. Şimdiyse iki haftadır evden çıkmıyormuş. Hamile olan Mary’nin böyle bir dünyaya çocuk getirmesine de karşıymış. Toller’la uzunca bir sohbet gerçekleştiriyor Michael. Felsefi ve derin bir konuşma yaşanıyor iki adam arasında. İnancı sarsılmış olan genç adamın intihar eğilimli olduğunu görüyoruz. Bundan otuz üç yıl sonra dünyaya gelen çocuğu onun şimdi olduğu yaşta olacak ve onun gözünde dünya o zaman da iyi bir yer olmayacak asla. Çocuğu ya da çocuklarının bu yaşanılmazlığı tecrübe edecek olmasından son derece endişeli olan Michael’a içini açma sırası Toller’a geliyor aynı konuşma esnasında. Konuştukça rahatlamış görünüyor iki taraf da. Soğukkanlı görünen Toller karısının tüm karşı çıkışlarına rağmen mani olamadığı ve kendi onayıyla savaşa gönderdiği oğlunu altı ay sonra Irak’ta kaybetmiş. Karısı da onu terk etmiş. Hiçbir manevi gerekçesi olmayan bir savaşa oğlunu sokup yitirişinin ardından kendisi de orduyu bırakmış. Film Toller’ın yaşadığı aile trajedisinden sonra nasıl kaybolduğunu, şimdiyse yeniden yapılanma ve anlam arayışını anlatıyor aslında. Çaresizlik onu sessizleştirmiş. Dış dünyaya sırtını dönerken, kendi dünyasını kurmuş içinde. Kendi kozasını örmüş, mesleki sohbet ve vaazleri dışında insanlarla bir bağ kurmaz olmuş. Tüm bunlar yaşanırken ve içinde büyük fırtınalar koparken, Michael’ın intiharıyla sarsılıyor bir yandan da. Bizlerse en sonunda anlıyoruz ancak, Michael’ın önce varlığı sonra da yokluğuyla nasıl onun kurtarıcı meleği olabildiğini bu dünyada.

59016390-5942-4C2D-8B0B-5CCD34BA8909

E8B6BB66-E06F-440E-84DA-AAFFB62E85B9

Mesleği yüzünden çok daha konservatif düşünceler barındırdığını düşündüğümüz Toller’sa Micheal’ın sorunlu fakat davasında haklı olduğunu itiraf ediyor. Bunu da belirtmekten çekinmiyor üstlerine. Michael’ın vasiyeti üzerine külleri zehirli atık sahasındaki nehre atılıp, basında fotoğrafları yer alınca cemaatinin önyargılı tavrıyla karşılaşıyor Toller. Bu arada kanser şüphesiyle doktora gidiyor, bir ara cemaatiyle birlikte kendisini patlatmaya kalkışıyor. Michael’ın intihar yeleğini patlatmadan üzerinden çıkartmasını sağlayan şeyse Mary’nin varlığı oluyor. Ona duyduğu karşılıksız olmayan sevgi sayesinde tekrar hayata dönüyor 46 yaşındaki papaz. Kendisine İsa’ymışçasına işkence ediyor çıplak vücuduna doladığı dikenli tellerle. Sevginin gücüne, iyileştirme etkisine şahit oluyoruz nihayet. Dünyayı gerçekten de sevginin kurtarabileceğine dair umut yeşeriyor içimizde. Toller’ı kurtaran şey, bir gün hepimizi kurtarabilir. Sevgisizlikten değil mi dünyaya ettiklerimiz ve başka gözlerle görmez miyiz dünyayı sevince? Mary’nin Reverend’a Michael’la paylaştığı kimi mahrem anlarını anlattığı sahne ve final sahnesiyle unutulmazlar arasına girdi benim gözümde. Pek çok öpüşme sahnesi izledik pek çok filmde. Çok azı kaldı akıllarda böylesine. Tüm filmi tanımlayan ve buna varıyordu tüm yollar dedirten bu son sahneyle, oyuncuların duygularını seyirciye aktarmasındaki başarısına şapka çıkartıyor insan ve kalakalıyorsunuz umut içinde. Paul Schrader’ın yönetmen olarak en başarılı bulduğum filmi olarak hatırlayacağım “First Reformed”u. Şimdilik. Başrollerdeki Ethan Hawke ve Amanda Seyfried’ın öngörülemez uyumlu kimyalarının da etkisi büyük şüphesiz. Hayat etten fazlası, vücut kıyafetten fazlası gerçekten de.

11CAD4D5-A730-407C-8C76-EA577C6E1A24

DEC83333-AC0E-4303-BC92-4E7E7920EDBA

THE RIDER

2C1999CA-1E56-4C50-8671-46BAA03B8D63

THE RIDER :

“Sizin sorununuz şu ki gururunuza leke sürdürmüyorsunuz.”

“Vazgeçmeyi öğrenmeli, hayatına devam etmelisin.”

“İnsanın kendini 900 kiloluk bir hayvanın sırtına bağlayıp sürmesi kadar güzel bir şey yoktur.” 

“Kızlar hep bir isimle gelip, bir numarayla giderler.” Bir kovboy

GİRİŞ :

Dört kısanın ardından çektiği ikinci uzun metraj film sayesinde tanışmış oluyoruz Chloe Zhao ile. Otuz altı yaşındaki Çin asıllı yönetmen Pekin’de doğmuş, liseyi Londra’da, üniversiteyi New York’da okumuş. Filminin başrolündeki Brady Jandreau ise gerçek hayatında da bir at eğitmeni ve rodeo yarışçısı imiş. İkili yönetmenin ilk filmi esnasında tanışmışlar. Bir rodeo yarışı esnasında geçirdiği kazadan altı ay sonra at eğitirken çektirdiği fotoğrafını yönetmene göndermiş eski sporcu şimdilerin amatör oyuncusu. Bu filmin anafikri de bu vesileyle doğmuş yönetmenin kafasında. Hayallerine veda etmek zorunda kalan genç bir adamın bundan böyle hayatıyla ne yapacağını izliyoruz film boyunca. Buraya kadar vermiş olduğum bilgiler yönetmenin röportajından alınmış olup, sonrasındakiler benim aklımdan çıkacaktır. Malum her yazıya bir giriş hazırlamaktaki amacım, hem okuyucuyu hem de beni fikir sahibi etmektir. Bu kadarcık bilgiyi derleyip toparlayıp yazıya dökmekse farzdır. Elhamdülillah(böyle bundan sonra). 

BB7F0670-0014-46D2-905D-34B7259D8BFA

KAVBOY(a’yı inceltmeli okuyunuz ve benim alaycı üslubuma bu kerecik katlanmaya çalışınız; hoşgörü kalplerin misafirperverliğidir ne de olsa):

Filmin başındaki sahne bir rüya, aynı zamanda bir hayal aslında. Bir süre sonra Brady ‘i ayna karşısında başındaki pansumanı kanata kanata açarken izliyoruz. Yarış esnasında attan düşerek kafatasını kırmış genç adam, sonra da nöbet geçirip komaya girmiş. Platin yerleştirmiş doktorlar. Pek çok metal dikişle tutturulmuş uzunca bir kesit var şimdi başının üzerinde. Evine de hastaneden kaçıp gelmiş. Daha doğrusu kendini taburcu ettirmiş. Atlama beygiri jokeyi olarak geçiyor bir zamanlarki mesleği. Otistik bir kız kardeşi var sütyen takmamak için direnen, kumar borcu olan bir babası var ve şimdi mezarda olan bir de annesi. Mezarı başına gittiğinde çok direndim diyor özetle. Tüm hayatının özeti oluyor bu kelime. Bu arada maaile kendi orjinal isimleriyle boy gösterip, farklı bir soyisimle filmde yer alıyorlar. Ara ara sağ elinin parmakları kitleniyor. Bulantıları oluyor ve kusuyor. Parmak kitlenmeleri ise zamanla sıklaşıyor. Öyle ki kravatını bağlarken kitlenmiş parmaklarını açmak zorunda kalıyor. Elinin başına gelen şeyin nedeni geçirdiği kısmi kompleks nöbetler esnasında beynin sinyalleri çok hızlı bir şekilde gönderirken, elin beynin hızına ayak uyduramayışından kaynaklanıyor olmasıymış. Son zamanlardaki yoğun temposuna devam ettiği takdirde nöbetlerin daha çok kötüleşmesi söz konusu imiş. Yaşadığı bu büyük kazadan sonra bir başka yaralanma daha geçirmesi ise söz konusu değilmiş.

B0AE5E0B-C968-4BAC-B5BA-733CD1DE7A33

Brady, kendi gibi kovboy ve yarışçı olan ama henüz darbe almamış arkadaşlarıyla beraber araziye gidip ateş yakıp üzerinden atlıyor. Sonra da ateş başında sohbet ediyorlar. Onu Son Mohikan’a ve Frankenstein’a benzetip kendi aralarında gülüşüyor genç kovboylar. Bu halleriyle bizim Anadolu çocuklarına benziyorlar. Güney Dakota ve Anadolu erkeklerinin ortak özellklerinden sadece bir tanesi bu ve erkekler kadınsız yapamasalar da kendi aralarında daha mutlu görünüyorlar gözüme. Daha huzurlu, daha sakin. Lane’i anıyorlar bir süre sonra da. Onun için dua ediyorlar rehabilitasyondan çıkabilsin diye. Bizler de Lane Scott’la tanışıyoruz. Bitik bir Lane Scott var hastane odasında gördüğümüz kadarıyla. O da kendisini oynuyor ve bir zamanlar başarılı ve yakışıklı bir boğa sürücüsü iken geçirdiği kaza ve rehabilitasyonlar sonucunda beynine hakim olmaya çalışan sınırlı bir adama dönüşmüş. Brady’nin de yardımıyla onu bir eyerin üzerine oturtup dizginleri veriyorlar eline, eski günlerini yad edebilsin diye. En çok Lane’in bu hali koyuyor Brady’e. Belki kendisi de bir kaza geçirip, onun gibi olmaktan kılpayı kurtulduğu içindir bu burukluk ama filmde genel olarak Dakota’da yaşayan ve kovboyluk ve erkeklik güdüsüyle yetiştirilmiş erkek çocuklarının, birey olduktan ve hayatın zorluklarıyla karşılaştıktan sonra baş etme yollarını anlatıyor film. Yönetmenin anlatım tarzı coğrafyayla uyumlu olup, sakin bir yol izliyor. Bazen manzaraya bakarken kendimi Anadolu kırsalında, kilometrelerce süren ve bitmeyen sarı coğrafyaya bakıyor gibi hissettim durdum. Bu filmi de en çok bu yüzden beğendim sanırım. Bana o günlerimi, yani giden gençliğimi, yollardaki anlam arayışımı anımsattığı için beğendim. Beş sene önce çok mu gençtim, yok değil ama beş yaş gençtim ve şimdi bakıyorum da anlamı yok hiçbir şeyin zaten herşey geçici. Geldinde geçti bile o beş sene.

EA4CC1CE-26EB-4AC8-A9B8-A9F393A3927C

Filmin en beğenerek izlediğim sahnelerinin kahramanı olan Brady’nin, ehlileştirmeye çalıştığı vahşi atları eğitip onlarla konuştuğu anların başarısının nedeni, yönetmenin ele avuca sığmaz atın hislerini izleyiciye geçirebilmesinde yatıyor kanımca. Brady dokunur dokunmaz hayvan kişniyor. Ürkek ve tekinsiz geri kaçıyor. İnsanın onun için bilinmezliğinden, kendi vahşi ve özgür tabiatından kaynaklı bütün bu haller. Brady’se onunla bir insanla konuşur gibi konuşuyor, başını okşuyor, eliyle besliyor. Sakin sakin çıkıyor üzerine. Tüylerini okşuyor. Onu üzerinden atmasın diye elinden geleni yapıyor. Ama her atın tabiatı farklı ve bir gün Apollo bağlanmış olduğu zincirlerden kurtularak kaçıyor. Brady onu bulduğunda hayvanın kendini yaralayarak ancak kaçabildiğini ve nihayetinde bilinçsizce fakat özgürlük uğruna vurulduğuna şahit oluyoruz. Uzaktan da olsa sanki yakınımdaymış gibi izledim bu anları. Chloe Zhao umut vermekten öte umudun kendisinde olduğunun sinyallerini veriyor bu duyarlı sahneleri sayesinde. Kendi duyarlılığı ve içtenliği yansıyor filmine. Erkeklerin dünyasını ve tabiatını tüm derinliğiyle gözler önüne sermesiyle gösteriyor başarısını. Amerika’nın kırsal kesimi de olsa insanlık durumlarının değişmediğini gösteriyor bize. İnsan her yerde, her zaman insan işte. Fargo’daki aptal karakterler yok burada. Tek bir komedi unsuru yok bu dramın içinde. Acı çeken kahramanlar var sadece ve onlar da hayatla nasıl baş edeceklerini bilmiyorlar. Bizlerse filmin sonunda bu hali kabullendiğini görüyoruz Brady’nin. Yeni hayatını, zar zor bulduğu market işini, hayallerinden vazgeçme sözlerine rağmen ayaklarını yere basmak zorunda oluşunu…  

Brady’nin Dakotamart’ta başladığı işine vesile olan kişi annesinin liseden arkadaşı oluyor. Öğreniyoruz ki Brady eğitimsiz ve at eğitmenliği dışında ona gelir getirecek herhangi bir mesleği yok. Babasının kumar borçları sayesinde eve gelen adamların varlığı yüzünden süpermarketteki işi kabul ediyor. Babası da bu arada boş durmayarak onun eğittiği Gus’ı satıyor. Yoksa oturdukları karavanı alacaklar ellerinden borçları yüzünden. İşe girdikten sonra onu şaşalı günlerinden hatırlayan hayranları ile yaptığı kısa sohbetlerdeki iğneler batıyor her defasında yüreğine. Bu yüzden eyerini satmaktan son anda vazgeçiyor, hırsından genç bir rodeocuyu boğmak noktasına geliyor. Rodeo ne onun için ne de Lane için sonsuza dek sürmemiş, sürmeyecekti de ama öte yandan bu durum kimse için mümkün değil. Fakat doğaları gereği nasıl atların amacı çayırlarda koşmaksa, kovboylarınki de ata binmek ve yarışlar olunca geçinmek için yaptığı iş ve bulunduğu kapalı ortam onu mutsuz ediyor haliyle. Bu sıkışmışlığı son derece nazik bir üslupla anlatıyor yönetmen. Gerçekler acıma hissinizi bastırıyor. Nitekim Brady ezile ezile en nihayet ayağa kalkıp toparlanıyor usulca. Kendi büyük kovboyluk hayalinin peşine düşüp, hayal kırıklığı yaşayan genç adamlardan ne ilki ne de sonuncusu kendisi. Bense umuyorum ki bu tatlı ve duygusal yönetmenden bu ve benzer coğrafyaya ait daha pek çok film izleyebileyim. Kaldı ki bu bir belgesel bile olabilir. Olsun. The Rider bile kurgu gibi görünse de, belgesel özellikleri taşıyor kendi içinde. Ve bir not daha bu bir sporcu filmi aynı zamanda. İzleyiniz, asla pişman olmayacaksınız. Kendinden muzdarip bir coğrafya, onunla uyum sağlamaya çalışan kovboylar, arayış içindeki ruhlar ve de sporcunun duygusal halleri var filmin her anında.

AE01A43B-AE52-4889-B84E-6EEB514C35B3

A8EA8C3D-B963-429C-A63D-BD7ED4B98CBB

TULLY

8A45D6CD-3120-4D34-9167-4DD8E076AF04

TULLY :

“Kendimi başıboş bir çöp kutusu gibi hissediyorum. Seksenlerde çöp dolu bir tekne haftalar boyunca Doğu Kıyısı’nda dolaşmıştı. Boşaltacak bir yer bulamadılar. Onlar da tekneyi Brooklyn’e çekip tüm çöpleri yaktılar.” Marlo

“Bir yabancının her gece evimde bebeğimle ilişki kurmasını istemiyorum. Sonunda bakıcının aileyi öldürmeye çalıştığı, annenin kurtulup hayat boyunca bastonla yürüdüğü bir film gibi.” Marlo

“Eğer gerçekleşmeyen bir hayalim olsaydı dünyaya sinirlenmek olurdu. Onun yerine sadece kendime sinirliyim.” Marlo

“Bütünü düzeltmeden parçaları düzeltemezsin.” Tully

“Beni öldürmediğin için teşekkürler.” Tully

Charlize Theron’un “Monster”dan sonra fiziksel anlamda ciddi değişime uğradığı ikinci film “Tully”. İkisi cepte pardon evde, sonuncusuysa karnının içinde yer alan üç çocuğunu binbir cefayla taşımış hala da taşımaya devam eden, yıpranmış bir kadın olan Marlo’nun hikayesini izliyoruz. Son çocuğunu kırkında doğuran, doğum kilolarını üzerinden atamadığı gibi, hem kilolarıyla hem hayatla hem de kendisiyle barışamayan hayat yorgunu genç kadının çaresizlikten sığındığı ve filme adını veren Tully’si var bir de sürpriz olarak. Her eve lazım Tully kimdir sorusunun cevabı üzerine kurulu filmin ters köşe finalindense sürpriz kalması için bahsetmiyoruz burada kimselere. Filmin yönetmeni Jason Reitman, senaristi olarak da Diablo Cody’i referans olarak vermek yetecektir sinemaseverlere. İkilinin üçüncü ortaklığı bu. İlk defa Juno’da bereber çalışan ikili harika bir iş çıkarmışlardı. Yine öyle. Biz dönelim filmimize. Mayıs’ta ABD’de vizyona giren filmin vasat puanına aldırış etmeyin siz siz olun. Yabancı basında hakkında çıkmış tek bir kötü eleştiri bulmak mümkün değil. Çünkü film iyi bir film. İyiniyetli ve de ustaca kotarılmış(bayılırım klişelere) herşeyden önce. Derdini tatlı tatlı anlatıyor, gizeminiyse dolambaçlı yollara sapmadan korumasını biliyor. Tıpkı ismi gibi: “Tully”: Az ve öz. 

B1F5C024-349E-4BC3-A975-A730CF61451E

469EAE15-9377-413E-AC9A-F85C712BBF24

Marlo davul gibi karnıyla iniyor evinin merdivenlerden filmin ilk sahnesinde. Nerdeyse merdivenin genişliğinde bir bedene sahip. Zaten ilk tanışmamız kendisiyle değil, bedeniyle ve t-shirtlerden taşan yusyuvarlak karnıyla oluyor. Marlo, oğlu Jonah’nın kollarını fırçalıyor çocuk yatmadan önce. İlk çocukları olan Sarah’nın teşhisi konmuş astımı varken, Jonah’nın otizmi anımsatan hal ve hareketlerine isim koyamayan üç doktor gezmişler zamanında. İlginç ya da tuhaf, sıradışı veya garip sıfatlarıyla tanımlanıyor Jonah. Şinitzel takıntısı var mesela. Rutininin dışına çıkıldığında krize giriyor. Onu tanımlayan en kuvvetli sahne arabayla bir başka güzergahı takip ederek vardıkları boş otoparkta durmayı reddeden Jonah’nın arabanın arka koltuğunu tekmelemek suretiyle kendi istediğini elde edene dek bağırması oluyor. Park yerlerine kavuşan aile bireyleriyse sinir içinde ve dolu gözlerle nihayet sakinleşebildiklerinde, mutlu musun diye soruyor Marlo oğluna. Evet ya da hayır ama içi rahatlamış oluyor çocuğun en azından. Tüm bu hengamenin ortasında suyu gelen Marlo’yu kocası hastaneye götürürken her şey son derece sakin ve heyecansız gerçekleşiyor. Çünkü erkek çocuk tahminlerinin aksine Mia dünyaya geliyor üçüncü çocuk olarak ve karı kocadan ne birinin ne de ötekinin verecek pek fazla bir şeyi yokken ve tekne kazıntısı hiç istenmezken bile dertsiz bir şekilde geliveriyor dünyaya. Doktor bebeği dünyaya getirdikten hemen sonra bir kız diyor ki, zaten bir kız var ve zaten bir oğul da var olduğundan değişik de bir durum olmadığından, kocası alnından öpüyor karısının başardın gibisinden bu bir görevmişçesine. Marlo ıkınmaktan fenalık geçirdiğinden terli alnı ve kızaran yanaklarıyla yatmakta olduğu yerde kendine gelmeye çalışırken, o çok bildiği bezli külot ve süt sağma makineleriyle yapacağı mesaileri düşünüyor belki de içten içe. Çok doğum yapmış olmanın, bir kadından fiziksel olarak neler götürdüğünü görüyoruz onun cisminde. 

3D80A8B2-DC91-45FE-BAF6-D7F956F0F437

Kocası iş odaklı yaşadığından, çocukların okuluyla, okuldaki rehberlikçiyle ve daha pek çok dertle uğraşmak zorunda kalan Marlo bir başına bunca yükü kaldırmakta zorlanıyor çoğu zaman. Bereket her defasında kıyamet çıkmışçasına kavga dövüş, bağır çağır evden ayrılan, sürüklenerek okula götürülen çocuklar için de, Marlo için de bu durum normalleşiveriyor kısa bir süre sonra. Ve yine çok kısa bir süre sonra gerçekleşecek olan doğumdan önce, yetenek gösterisinde pilates becerilerini sergileyen bir kızları olan ve burjuva olduğunu kabul eden varlıklı erkek kardeşi ve onun eşi tarafından davet edildikleri akşam yemeğinde bebek hediyesi olarak ücretini karşıladıkları bir gece dadısı fikrini duyar duymaz şiddetle reddeden Marlo, baş edemediği onca yük karşısında kendisine verilen numarayı aramak zorunda kalıyor. Tully ise tüm sevimliliği, çıkarsızlığı ve dümdüz karnıyla kısa bir sürede harikalar yaratıveriyor Marlo’nun hayatında. Bir mucize gerçekleşiyor adeta evin içinde. Doğum öncesinde ve sonrasında gördüğü mavi sularda ona doğru yüzen denizkızının olduğu rüya ve bu rüyanın gizemi filmin sonunda açıklandığında ancak ne izlediğini anlıyor olmanız filmin en büyük kozu ve başarısıdır bence. 

29362B1D-1CAD-4E6F-B6FB-1A6BDCFAD1A0

Marlo’nun çocuklara yemek olarak dondurulmuş pizza yapabildiği bir akşam yemeği esnasında kendinden geçerek üzerinden t-shirt’ünü çıkardığı sahnede kızı Sarah vücuduna ne oldu diye soruyordu annesine. Karın yağları, emzirmekten şekil değiştirmiş göğüsleriyle yorgunluktan biçare Marlo’nun fiziksel olarak ne hale geldiğini hem de Charlize Theron gibi bir kadın üzerinden görmek anneliğin hiç de o bir takım bloglarda anlatılan peri masallarındaki gibi olmadığını, kendine ayıracak vakti ve imkanı dolayısıyla parası yok ise eğer kiloların nasıl da üzerine yapışıp kaldığını, sanılanın aksine babanın çocuklarının üzerine titrediğini ama  sadece titrediğini bunu da iş dönüşü geldiği evde gün ve gece boyunca karnı doyurulup, altı temizlenip tüm huzursuzlukları giderilen bebeğin arabasına doğru agu gugu yaptığı sahne ile özetliyordu film. İngiliz edebiyatı diploması olan, fakat protein üreten bir firmada insan kaynaklarında çalıştığı için hayıflanan Marlo, yirmilerinin sonundaki Tully ile yaptığı konuşmalarda en çok o yaşlardaki halini anıyordu özlemle. Yakınlarda kahve içerken karşılaştığı eski kız arkadaşı Violet ve ona olan aşkını anımsıyor Tully yanındayken. Gittikleri bir barda çılgınlar gibi kafasını sallıyor. Deşarj olmaya o kadar ihtiyacı varken bile yakasına yapışan anneliğiyle başa çıkmaya çalışıyor. Tuvalette dolup şişen ve acı veren göğsünden gelen sütü sağmaya çalışıyor Tully’nin yardımıyla. Burada bir mucize gerçekleştiriyoruz diye bağırıyor Tully tuvaletin kapısında ısrarla bekleyen bar müdavimlerine. Doğum, emzirmek, annelik bir mucizeyken, insanlık ve halleri ve psikozları gerçek birer kabus oluyorlar insan hayatındaki. Giden gençliğine, kaybolan formuna, almak zorunda olduğu hayatların sorumluluklarına ağlıyor en çok Marlo, ama en çok da giden gençliğine. Anneliği toz pembe gösteren bir sürü annenin internet kanalıyla ulaştığı okurlarına anneliklerini insanın gözlerine soka soka yaşatan anayım ben ana kıvamındaki tespit, tercih ve tavsiyelerini en çok da reklamım oluyor diye onaylayan kerli ferli doktorlara tavsiye edilmeli bu film. Doğalı bu çünkü. Gerçekler bunlar. Kocaların çapı bu. Kapasitesi belli. İnsanların geliri belli. Çalışma şartları da. Yoga, pilates sınıflarında nefes egzersizi yaparak doğum yapanların sayısı da belli. O toz pembe hayatlar bitecek bir gün, bir gün birisi yanlışlıkla gözlüğünüze basacak ama şimdi ama sonra ama basacak. Çünkü dünya öyle değil, böyle bir yer. Bu yüzden Tully bizim standart annelerimize hitap eder. Birde filmde işlenen lohusalık çeşitli yönlerden başarıyla ele alınmış. Mesela doğum ertesi kadının yaşadığı boşluk, cinsel anlamda kendini çekici bulmayışı, kocasıyla iki sevgiliden öte aynı yatağı paylaşmak zorunda kalan iki kardeşe dönüşmelerinin kayıtsızlığı ve bu boşluğu doldurmak için Amerikan televizyonlarının en saçma programlarından Tokmakçılar pardon Şaplakçılar pardon Jigololar’ı ilgiyle izleyişi var ki evlere şenlik. Marlo ya da Tully bu ve bir sürü nedenden ötürü muhakkak izlenmeli. Karşınızda iyi bir “kadın” filmi var çünkü.

218CC3FF-F670-4AEA-ABD2-B5A1628080F1

THE TALE

A440549B-370C-428F-BED2-FEF483D4F919

THE TALE :

“Bizler, yaşamak için kendimize hikayeler anlatırız.” Joan Didion

“Zayıflığın dayanılmaz sancısı. Bir zamanlar çok güçlü görünen birinin tiksindirici gerçeği. Gücün yalnızca sözlerinde olduğunu anlamak.” Jennifer

“Seni gördüğüm şekilde keşke sen de kendini görebilsen. O içtenlik, bağlılık ve sevgi. Bir yetişkin o şekilde sevemez. Ancak bir çocuk sevebilir. Çok saf…Hala ihtimallerin varlığına inanıyorsun. Tıpkı benim gibi.” Bill

“Rusya’da Yahudilerin ata binmelerine izin verilmezdi. Çünkü hiçbir Yahudi Ruslardan daha yüksekte olamazdı.”

“Kötü at yoktur. Yalnızca kötü binicisi vardır.” Bayan G

Düşük puanlı fakat bir hayli iyi eleştiriler almış bir film “The Tale”. Özellikle hemcinslerimin, öncelikle cinsel istismara uğramış hemcinslerimin(katlanabildikleri takdirde) ve de annelerin çokça önemseyeceklerini düşünmekteyim. Bir hayli düşündürücü ve önyargısız izlemek gerekiyor filmi. Ne demek istediğimi kendinizi öncelikle Jennifer Fox’un yerine koyduğunuzda, sonra da on üç yaşındaki Jennifer’la özdeşleştirdiğinizde başarabilirsiniz ancak. Bir inkarın filmi bu ama yalnızca bir yere kadar. Film dikkatimi Laura Dern’ün afişteki varlığıyla çekti yazık ki(malum yaz halleri). HBO tarafından televizyon için çekilmiş olup, yaklaşık iki saatlik bir süreye sahip olan filmin yönetmeni ve senaristi hikayenin de gerçek mağduru olan Jennifer Fox imiş, kendisi her ne kadar kendini bir kurban olarak değil de, bu hikayenin, kendi hikayesinin kahramanı olarak görse de. Öte yandan kabul etsin etmesin bir kurban varsa eğer, bir ya da birden çok suçlu da olacaktır. Suçu toplum hazırlar, kişi işler dedikten hemen sonra suçu işleyenler mahkum olmuşlar mıdır diye sormak gerekiyor toplum vicdanında ya da sanık sandalyesinde( malum insan merakla beslenir, merak içinde yaşar ve öyle de ölür). Hayır, çünkü mağdur kendini, ne yaşadığını, ne istediğini ve ne düşündüğünü hatırlamamaktadır ısrarla. Tablonun içinde oturmayan bir şey var ve bu şey de Jennifer Fox’un kendisi görüldüğü kadarıyla. Jennifer halihazırda bir yetişkin ve herkesi hatırlıyor geçmişine dair, fakat kendini hatırlayamıyor bir türlü. O yaşlarda nasıl göründüğünün bile farkında değil. Bir çeşit akıl tutulması yaşıyor gibi. Sanki minik prensesimiz çok yıllardır yatmakta olduğu yatağından ve de derin uykularından bir gün aniden, hem de ellisine merdiven dayamışken, annesinden gelen bir telefon yüzünden uyanıyor hiç istemeden. Mesleği olan belgeselcilik bir yana, istemeye istemeye kendi belgeselinin peşine düşmek zorunda kalıyor bu yüzden. Neden şimdi, neden mektup diyecek olursanız, her hikayenin bir başlangıca, her başlangıcın da bir nedene ihtiyacı vardır. Yaşananlardan ötürü huzursuzdur kahramanımız ama mutsuz mudur ya da pişman, onu da film boyunca sorar durur hem kendine, hem çevresine. Jennifer kırk sekiz yaşında iken annesinin çocukluk eşyaları arasında bulduğu bir mektup ve mektuplar zinciri sayesinde hortlayan geçmişinin izlerini takip etmek zorunda kalır. Malum yaz sıcaklarının verdiği kırlarda koşma isteği(o bahar fenomeniydi) ve şu anda deniz kenarında olmak vardı yüzünden kaçırdığım hoş bir ayrıntıyı ikinci izleyişimde anlayabildim nihayet. Jennifer geçmişi düşünürken kendi on üç yaşındaki haliyle kendini çok daha büyük ve olgun olarak tasarlarken, aslında hiç de öyle olmadığını anlıyor bir fotoğraf karesi sayesinde. On üç yaşında ufak tefek bir çocukmuş sadece ve kullanılmış değişik bir şekilde. Burada vayyy sübyancılarrr diye söze girmenin, celallenmenin alemi yok, çünkü mağdur/kahraman son derece cool bir şekilde anlatıyor yaşananları. Hikaye onun hikayesi olunca ve ısrarla benim hayatım, benim hikayem diye diye her şeyi sahiplendiğinden, bize de izlemek düşüyor sadece Jennifer’ın hikayesini. Ne de olsa onun hayatı, onun hikayesi, onun anıları tüm bu yaşananlar. Jennifer on üç yaşında hayatının kontrolünü eline almaya karar verdim dediğinde, ileride bunu size on üç yaşındaki çocuğunuz söylediği takdirde onu fazla kaale almamanız gerektiği şeklinde bir uyanış gerçekleşiyor insanın içinde. Film bu açıdan son derece öğretici yani. Belgesel ve biyografi izlerken bir parça röntgenci durumuna düşüyor insan. Ben öyle hissediyorum en azından.

E6A05433-1AB7-4E14-9886-AC1787C3224D

A85BF4B5-928C-467B-9EE5-B910F38ABF4A

Belgesel film yapımcısı olan Jennifer’ın, son üç yılını nişanlı olarak geçirdiği altı yıllık birlikteliği yolunda gitse de, gidiyor sadece. Annesinin, kızının eşyaları arasında bulduğu mektup yüzünden telefona sarılmasının nedeniyse Jennifer’ın ilk erkek arkadaşının ondan yaşça çok büyük, bir de antrenörü olması. Mektuplardan anlaşıldığı üzere de ısrarcı olması. 1973 yılına döndüğümüzde, beş çocuklu bir ailenin sıradışı bir bireyi olan ergenlik çağındaki Jennifer için o yılların hiç de kolay geçmiyor olduğunu görüyoruz. Rusya’dan göçmüş varlıklı Yahudi bir ailenin mensubu olmakla birlikte, içe kapanıklığı ve utangaçlığı tabiatından kaynaklı olmuş olsa bile, kendini ifade edebilmek için yeterli bir alanı yokmuş, yeterli ilgiyi de görememiş aile bireylerinden. Etrafında onu anlamak için dinlemeye vakti olan birini bulmak mümkün değilken ve evin içi irili ufaklı beş çocuk ve bir büyükanne ile kaynar bir kazanken, sığınacak bir liman olmuş Bill onun için. Onu ailesinden kurtaracağını ümit etmiş çocuk aklınca. Bill’se kahramanca bu rolü üstlenmiş. Onların tanışmalarına sebep olan Bayan G. ve onun gençliğini oynayan Elizabeth Debicki, Lady Diana’yı ve Cate Blanchett’i çağrıştırıyor aynı kumaştan olma, türdeş zerafetiyle(ne biçim bir tamlamaysa bu şimdi!). Jennifer onu tarif ederken o güne kadar gördüğüm en güzel kadındı diyor ve babasının kesin ona aşık olacağını düşünüyor. Yanılıyor. Orada işler karışıyor işte. Çünkü Bayan G. ve Bill küçük kızlardan ya da genç kızlardan hoşlanıyorlar. Binicilik eğitmenliği yapan Bayan G. çocuk yuvasından çıkmış, sevgisiz büyümüş, cinsel istismara uğramış, engelli bir oğla(öz mü üvey mi anlaşılmıyor) ve kel kafalı yaşlıca bir kocaya sahip son derece çekici bir kadın. Onun çevresinde olmak da haliyle Jennifer’in çok hoşuna gidiyor. Ailesinden göremediği ilgiyi buluyor onda. İncindiğini çok geç itiraf etmesi de bundan. Bayan G. ve Bill ona kendini özel hissettirmişler, ama elbette ki kendi amaçları doğrultusunda. Günümüzdeyse Jennifer’ın erkek arkadaşı kendisi kurbanken, neden onları aramaya başladığına anlam veremiyor bir türlü. Bir dedektifle konuşuyor Jennifer, böylelikle geçmişinin izini sürüyor adım adım. Annesi de küçük kızını anlamakta çok zorluk çekmiş zamanında. Sürekli evlerine gittiğinden bu halden hoşlandığını düşünmüş o zaman zarfında. Büyükannesi kapının önünde Bill’le ikisini öpüşürken yakaladığında anne babasına söylemekle tehdit etmiş fakat söylememiş. Öğretmeni kompozisyonuna cinsel istismara uğradığı notunu düştüğünde de kimsenin olayın üzerine gitmek aklına gelmemiş. Jennifer arada kaynamış kısaca. Aklının kabul etmekte zorlandıklarının sinyallerini en nihayet bedeni vermeye başladığında yani bulantı ve kusmaları sıklaştığında, bunu daha fazla devam ettiremeyeceğine karar veren kişi yine kendisi olmuş. Yetişkinlerle nasıl konuşulacağını bildiğinden, yine yaşından beklenmeyen bir olgunlukla Bill’i arayıp bitirmek istediğini söylüyor sakince. Bill beni sevmişti diyor en sonunda Jennifer ve herşeye rağmen bu tuhaf ikilinin sevgilerine sahip olduğu için çok mutlu olduğunu belirtiyor. Bu hastalıklı sevgi, bir kızın on üç yaşındayken kendinden yaşça çok büyük bir adama bekaretini vermesine sebep olup, ömrü boyunca karşı cinsle kuracağı tüm ilişkilerde hasar bırakacak şekilde ilerlemesine sebebiyet vermiş olsa da. Annesi bir annenin tek yapması gereken şeyi beceremedim, çocuğumu koruyamadım diye sızlanadursun, zamanında kendi akranı olan bir çocuğun evinde kalmasına izin vermezken, Bayan G. ile gitmesinde bir sakınca görmemiş olması ve bunun sıklıkla tekrarlanması, zaten evde bakmakla yükümlü olduğu dört tane daha Joe ve Jennifer’lar varken işini kolaylaştırmış bir ölçüde. Jennifer arada kaynamış sadece tüm bu hengamenin içinde. Çok çocuk, bol çocuk, geniş aile…tüm bunlar hikaye. Bakabildiğin, üzerinde durabildiğin, ilgi ve sevgini verebildiğin kadar çocuk doğurmak mesele. Mühim olan birey, yığınlar değil.

Sonuç itibariyle bu film izlenesi mi? Elbette ki. Yoksa neden üzerine bunca edebiyat parçalayayım ki durduk yere? İnsanın aklını, muhakeme kabiliyetini, hatta hatta önyargılarını zorluyor hiç istemeden. Gerçekten, hiç istemeden hem de böyle hassas ve sevimsiz bir konu üzerinden.

3051F432-7742-46D5-A376-B285B2B84CAF

3B50DD5A-EC7B-42EA-8B7D-B895AF65EDF0

C69D4BE9-E49A-446B-ACED-C91BBF4AC3E7

ISLE OF DOGS : KÖPEK ADASI

00DDCF86-EB41-492A-95AA-4F46636E3816

ISLE OF DOGS : KÖPEK ADASI

“Hayatın döngüsü her zaman hassas bir dengededir. Biz kimiz ve nasıl biri olmak istiyoruz?”

“Sen liderimiz değilsin, hepimiz lideriz.”

“Beyinler yıkandı, işler tıkırına sokuldu, topluma korku salındı.”

“Midemi bulandırıyorsunuz. Siz köpeklerden daha yürekli kediler gördüm. Yaralarınızı yalamayı kesin. Aç mısın? Bir şey öldürüp ye. Hasta mısın? Güzelce dinlen. Üşüdün mü? Yerde bir çukur kazıp içine gir ve üstünü ört. Ama burada kimse pes etmeyecek, sakın unutmayın bunu.” Chief

“Ehlileştirilmiş hayvanlar