THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

28781800-67ca-4201-ac8b-1c0d28e3526a

THE FAVOURITE : SARAYIN GÖZDESİ

“Sevginin de bir sınırı olmalı.” Sarah Churchill

“-Toprak leş gibi kokuyor.
  -Sokaklara sıçıyorlar da ondan. Bunu da politik eleştiri olarak adlandırıyorlar.”

“Güçsüz insanlara karşı zaafım var.” Sarah Churchill

“Konumum pek onurlu olmasa da, ben onurlu bir insanım.” Abigail

“Bir adamın onuru onun çıldırmasını sağlayan tek şeydir.”

“Babanı korumak için rahmini feda etmedin mi?” Sarah Churchill

GİRİŞ :

Bir kez daha Yorgos Lanthimos sinemasıyla karşı karşıyayız. Ne yapacağı belli olmayan bir yönetmendir kendileri. Bizi şaşırtmak için kostümlü dramaya bulaştığını düşünmekteyim. Ne yalan söyleyeyim onun distopik dünyalarına alışmışken 18. yüzyıl İngiltere’si de nereden çıktı demiştim projeyi ilk duyduğumda. Ama yapmış yapacağını, olmuş da. Dogtooth’u izlerken ve izledikten sonra Avrupa’nın ikiletmeden bağrına basabileceği, biraz Michael Haneke, daha çok Lars Von Trier ayarında bir yönetmen çıkageldi demiştim. Hala daha aynı fikirdeyim. O da bir şekilde Avrupa’lı otoriteleri avucunun içine almayı başardı ve bu başarısını sürdürebildi. İstikrarlı ve hırslı çıktı. Filmlerinde çok ulustan aktörlerin(şirket demiyorum, dikkatinizi çekerim) rol aldığı, evrensel temaların soğukkanlılıkla alt üst edildiği, hem cüretkar hem de zamandan ve bulunduğu ortamdan ayrı bir yere taşınmış gibi duran bir grup insanın tuhaf ilişkilerini gözler önüne seren Lanthimos, Gaspar Noe kadar çılgın olmasa da, yenilikçi ve iyi bir yönetmen olduğunu çoktan ispat etti. İstediği takdirde çok çok iyi bir yazar olabileceğini düşündüğüm işitsel yanı da güçlü bir adamın sinemasını merakla takip ediyorum ben de ister istemez. Cannes’daki başarısıyla Amerikan film endüstrisinde de kendine yer edinebilmiş, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı bir yönetmen oldu kısa zamanda. Dogtooth’un vizyon tarihi olan 2009’dan bu yana geçen dokuz yıllık zaman zarfında boş durmadığı da anlaşılıyor filmografisine bakıldığında. Neden izliyorum ben şimdi bunu diyerek pişmanlık duyduğum sahnesine rastlamadığım filmlerinde çok ciddi kumar oynadığını düşünmüşümdür her zaman. Son filmi The Favourite ile bu hal misliyle artmışken, görüyoruz ki çıtasını da bir hayli yükseltmiş yönetmen. Başrolündeki üç kadın oyuncusuna sırtını yaslayan kostümlü bir dramaya el atıyor bu defa. Dahası başrol oyuncularından ikisi Oscar ödüllü. Daha önce Lobster’da da beraber çalıştığı Olivia Colman ve Rachel Weisz’a, Emma Stone eşlik ediyor bu defasında. İşaretlere göre Oscar alması muhtemel olan Colman’ın oyunculuğunun dışında, beni ondan da çok etkileyen isim Emma Stone oldu. 18. yüzyıl başlarının İngiltere’sinde yaşamış olan Kraliçe Anne ile onu ülke idaresinde parmağında oynatan Lady Sarah’nın arasına girmek suretiyle bozan, hizmetçilikten yükselerek Kraliçe’nin yeni gözdesi olan Abigail rolünde bir alemdi doğrusu. Sokaklarda frengili askerlere g.t.m.(noktaların üzerine ve yerine sırasıyla ö, ü ve ü harflerini koymanız tavsiye olunur) satmak istemiyorum derkenki ciddiyeti, kocasıyla geçirdiği ilk düğün gecesi, fuck fuck fuck diye arşınladığı saray koridorlarındaki hali, Anne ve Sarah’yı yakaladığında yaşadığı şok, filmin ilk dakikalarında daha at arabasında gördüklerine olan tepkisiyle bizim Kezban olarak nitelendireceğimiz tatlı ve temiz yüzlü Abigail yukarıda bahsi geçen duruma karşılık, önlem olarak çevirdiği entrikalar sonucunda geldiği noktada neler hissettiğini filmin son sahnesiyle pek güzel özetleyiverdi. Dilerseniz bu muzip ve sıradışı filmi izlemiş kadar olalım, tabii henüz izlememişseniz eğer.

19173d23-b731-4ccc-96c6-74d516c0108c

aca87a69-3be2-4c89-a42b-f974acd4bb04

KRALİÇE ANNE, KUZEN SARAH VE KUZEN ABIGAIL :

İngiltere için Fransa ile savaş kapıdadır. Yıllardan pardon yollardan çok pardon yüzyıllardan 18. yüzyılın başlarıdır. Kraliçe Anne tahttadır. Yeterli özgüveni, entelektüel birikimi ve olaylara hakimiyeti mevcut değilken, bir yandan kendisini elde olmayan sebeplerden ötürü tahtta bulmuş izlenimi yaratmakta, başta gut olmak üzere kronik hastalıklarından muzdarip, sağlıksız ve mutsuz bir kadın olarak on yedi tavşanıyla beraber sarayında yaşamaktadır. Hikayesiyse acıklıdır. On yedi yılda on yedi kez hamile kalmış, bebeklerinden sadece beş tanesi canlı doğmuş, bu beş tanesinden de tek oğlunun bebekliğini görebilmiştir ancak ve onu da kaybeder tıpkı diğerleri gibi. Böylelikle de kronikleşmiş olan çocuk sahibi olma isteği defterini kapatır. O on yedi tavşan, o on yedi çocuktur işte Kraliçe’nin gözünde. Kırk dokuz yaşında hayata gözlerini yumar. Aynı zamanda bir İskoç hanedanı olan Stuart’ların son temsilcisi Anne’in ölümüyle saltanat Alman asıllı yeni hanedana geçer. Döneminde Cebelitarık ele geçirilir, İngiltere donanması bir hayli güçlenir, denizaşırı imparatorluğun temelleri bu dönemde atılır.

7e1d85d3-a058-45fa-aa48-703cc16926ce

Kendisini sadece bir kez yan atta yatağını ve devlet politikalarıyla ilgili kararlarını paylaştığı Lady Sarah ile birlikte ata binmiş giderken görürüz. Bunun dışında kapalı kapılar ardında sağlıksız sağlıksız yaşar Büyük Britanya Kraliçesi. Kendine rahatlıkla şişko ve çirkin diyebilmektedir. Biraz da öyledir. İlerleyen hastalığının neden olduğu aksayan bacağı, zamanla görme kabiliyetini yitiren gözleri ve dizginleyemediği iştahı yüzünden yiyip yiyip kustuklarının dışında, kusamadan içine attıkları vardır biriktirmek maksadıyla. Öfkesine hakim olmakta güçlük çeken, tutkulu ama tutarsız ve kolaylıkla zıvanadan çıkabilen Kraliçe Anne kompozisyonunda Olivia Colman çok başarılıydı. Ben de elimde olmayan sebeplerden ötürü Judi Dench’in Shakespeare in Love’daki sekiz dakikalık performansıyla kazandığı en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü hatırladım onun sayesinde. Buradaysa Colman başrolde olduğundan, çok daha uzun dakikalar var kendisiyle geçireceğimiz. Azametli bir kraliçeyi oynamak her oyuncunun hayali olsa gerek bir yandan.

c596a3d6-0872-466b-8c52-cedc3de30b84

Filmin ikinci adamı değil de ikinci kadını rolünde Marlborough dükü Tory’nin karısı Sarah Churchill’i canlandıran isim Rachel Weisz oluyor. Yönetmenle Lobster’dan sonra ikinci biraraya gelişleri bu filmle gerçekleşmiş. Kraliçeyle aralarındaki ilişkiden kaynaklı mesafesizlik sebebiyle yüzüne istediğini söyleyebilme lüksüne sahip. Porsuğa benzemişsin bile diyebiliyor makyajını beğenmediğinde. Zarafeti ve entelektüel birikimiyle dışişlerini ve içişlerini hallediyor istediği gibi. Kovulduğu zamanlar oluyor ya da bizzat kraliçenin kendisi tarafından tokat yediği zamanlar da, fakat çocukluk arkadaşı olmalarının getirdiği ortak geçmişe sahip olmanın verdiği bağlılık Kraliçe’yi Sarah’ya bağlıyor  tüm bunlara rağmen. Ayrı düştükleri zamanlarda Sarah’nın adını sayıklıyor Kraliçe, o meşhur aşk mektuplarının bir tarafı oluyor böyle zamanlarda. Onsuz bir hiç olduğunu çünkü pek çok şeye aklının ermediğini, verdiği kararlar sayesinde Sarah’nın onu kurtardığını sayıklıyor en çok da. Sarah ise kocasına rağmen Kraliçe ile yaşadığı ilişkide en az kocası kadar pervasız. Zehirlendiğinde ve gözlerini bir genelevde açmış olduğunda bile ilk sorduğu soru krallıkta işlerin nasıl gittiği oluyor. Hırslı, zarif ve güzel, kendinden emin, diplomatik ve gözükara bir kişilik olarak tasvir edilen Sarah, tüm bu saray entrikalarına hiç bulaşmadan, kocasıyla sakin bir hayatı tercih edebilecekken, muktedir olmak tutkusuyla tarafını belli ederek, tarihe yön veren bir karakter olarak kalıyor belleklerde. İktidar hırsı en çok onun karakterinde vücut buluyor.

8ACD7609-DA1F-4E36-B2EA-95C2B5CF1554.gif

497059d8-755e-4a31-b6cf-b3e695a7e2cc

Emma Stone’un canlandırdığı Abigail Hill’in arkasından saray dedikoducusu erkekler tarafından kraliçenin yeni fahişesi olarak fısıldansa da, bedenini satmamak için uğraş veriyor aslına bakılırsa. Gelecek korkusu var çünkü, tekrar eski hayatına dönmek istemiyor. Ondaki hırsın çok daha geçerli nedenleri var bu yüzden. Hizmetçi olduğu yüzüne vurulsa da, ne yapıp edip yükseldiği sarayın sınırları içinde yaptığı evlilikle Barones unvanı kazanıyor. “Barones Masham” oluyor bundan sonra. Kuzeni olan Sarah sayesinde, bir elinde tavsiye akraba mektubu ile düşmüş gelmişti halbuki saray kapılarına. Babası onu on beş yaşındayken bir kart oyununda kaybetmiş ve sonra da bahsi geçen Alman’a satıvermiş anlattığı kadarıyla. Bakıyor ki saray adamları da nezaketmiş gibi duran tehditlerle onu kullanmaya çalışıyorlar, erkeklerden fayda yok diyerek kuzenini çiğnemek pahasına kraliçenin yeni gözdesi olmanın gayreti içine giriyor. İlk geldiğinde mutfakta çalışıyor bu iyi eğitimli genç kız. Latince ve Fransızca biliyor. Bu haliyle de oldukça sıradışı bir hizmetçi. Güzelliğiyle çalışanların kıskançlıklarına maruz kalıyor hemen. Huyuna gittiği kraliçeyi de tatlılık ve uysallıkla baştan çıkartıyor. Atış talimi yaptıkları esnada, Sarah kuzenine seni bir katile dönüştüreceğiz derken, kendisini zehirleyeceğini hiç düşünmemiş olsa da, memleket işleri yüzünden saraydan uzak kalışını fırsat bilen Abigail, Kraliçe ile yakınlaşıyor ilk fırsatta. Karakter olarak üzerinde en derinlemesine durulan kişi de Abigail oluyor. Kendi kendine konuşurken ahlakının sınırlarını zorlaması gerektiğini, hayatının sonunda çıkabileceğini düşündüğü bir labirente benzediğini ve de sapabileceği bir köşenin mutlak var olduğunu düşünüyor ki bu da onun iyimser olduğunu düşündürtüyor. Fakat o da yozlaşıyor sonunda. Tuhaf eğlence anlayışı var saray sakinlerinin ve soyluların. Ördek yarışları yapılıyor antika mobilyaların arasında ya da bir adamı çırılçıplak soyup hedef tahtası haline getiriyorlar. Adam çaresizliğinden utanmak yerine kahkahalarla karşılık veriyor onlara. Filmin sonunda saraydaki yerini sağlamlaştırıp Kraliçe’nin gözdesi olmaya devem eden ve artık Barones Masham olan Abigail, kocasıyla aynı masayı paylaşıp içerken, başka adamların kucağına oturmaktan çekinmiyor aynı masada oturan kocasını hiçe sayarak.

Bir hizmetçi kızın yükselişinden çok, onurunu ayaklar altına alarak ne kadar yozlaşabildiğini, bir yandan kraliçe onun saçlarına yapışmışken ağrıyan bacaklarını ovmak zorunda olduğu sahnede iliklerimize kadar hissediyoruz. Ne yaparsa yapsın o hala bir hizmetçi aslında. Geldiği noktada verdiği ödünler karşılığında dönüştüğü şeyden hoşlanmadığını hissediyoruz bu son sahnede. Kazanan yok, mutluluk da. Kimse mutlu değil. Ne Anne ne de Abigail. İkisinin görüntülerinin üzerinden tavşanlar geçiyor jenerikten hemen önce. Burada bir nokta koyuyorum ve Lanthimos oradaydı diyorum. Bir de bunun feminist bir film olmadığını, yönetmen ya da senaristlerinin de bu tip bir kaygı taşımadıklarını filmin hal ve gidişatından anladığımı belirtmek istiyorum. İçinde öpüşen iki kadın gördüğünde bunun altından illaki de politik bir söylem çıkacağını hayal ededurun, filmde sadece ve sadece hayatta kalmaya, kendini kurtarmaya, kuyruğu dik tutmaya çalışan ve bunun bilinciyle yaşayan kadınlar var özet olarak. Kulaklarını tıkamış, rüzgarın yönünü belirlemeye çalışan ona göre de dümeni kıran, ne yapacaklarını çok iyi bildikleri halde, bu hareketlerinin sonuçlarının onlara ne getireceğini ya da onlardan ne götüreceğini bilmeyen kadınlar var. Senenin gözdelerindendi “Sarayın Gözdesi”, kısaca tavsiye ederim. Aklına estiği gibi film çekebilme özgürlüğüne sahip, mesaj kaygısız, Avrupalı bir yönetmenin dehasına şahit olduk bir kez daha, son olmamak kaydıyla.

160851b3-a5ed-4cdf-bad1-db7a048cee1a

 

LA LA LAND

images-2

LA LA LAND :

“Bu hikaye hayal kuran aptallara gelsin
  Her ne kadar çılgın görünseler de
  Bu hikaye kırılan kalplere gelsin
  Bu hikaye çıkardığımız karışıklığa gelsin.”

Ünlü müzikal tiyatro yönetmeni Bob Fosse, Moulin Rouge’u izleyebilseydi eğer, nihayet iyi bir müzikal izledim, artık huzur içinde ölebilirim diyecekti. Ama öldüğünde yıl 1987 idi. Moulin Rouge ise 2001’de çekildi. Aradan geçen yıllar içinde Chicago, Mamma Mia, Les Miserables dışında çok tatminkar işler çıkmadı bu dalda, benim açımdan, belleğimde kalan. Ta ki gencecik bir yönetmen La La Land diyene kadar. Bob Fosse, Azrail’i bir kerecik olsun daha oyalayıp, 2016’yı da görebilseydi eğer, bu son olmak suretiyle huzur içinde başını önce yastığa, sonra da musalla taşına koymak için yeterli nedene sahip olabilirdi-musalla dedim bir kere dönmeyi de düşünmüyorum. Damien Chazelle, Whiplash’ın üzerinden çok da zaman geçmemişken çok zor bir işin altından kalkabilmiş eline yüzüne bulaştırmadan. Deha böyle bir şey anlaşılan, ikide iki başarı hem de bu genç yaşta… Komedi müzikal dalında Altın Küreler’de aldığı en iyi film ödülünün yanında, yedi ödülle ayrılmış kendisi ve ekibi aynı geceden. Öte yandan Oscar yarışında “muazzam” Moonlight ve henüz izleyemediğim Manchester by the Sea olacaktır tahminim en yakın takipçileri ama iyi müzikal de öyle kolay kolay çıkmıyor ki. Dolayısıyla şaşayı seven Akademi açısından bakacak olursak, en iyi film dalında Oscar alacağına kesin gözüyle bakıyorum kendisine, şimdiden-haydi durma şaşırt beni Moonlight!- Moulin Rouge’dan sonra izlediğim en iyi müzikal La La Land. Üstelik bir yeniden yapım değil ve son derece özgün. Türü sevmeyenlerin bile karşı çıkamayacağı bir film var karşımızda. Can sıkmamak çok mu mühim diyenleriniz çıkacaktır aranızda ya da şöyle toplumsal gerçekçi bir müzikal olsun diyenleriniz. Demiyor musunuz? Yerim sizi. Müzikal bir süre sonra bayabilir, bayarsa iç geçirtir, iç geçiren kişi of’lar. Kimse of’layan bir izleyici görmek istemez sinema salonunda, özellikle de çok milyon dolarlık yatırım yapmış büyük büyük yapımcılar. Chazelle tüm bunlara geçit vermeyerek, dehasını çıkarmış ortaya. Ekip bir yere kadar. Yönetmen iyi olmazsa, ekip ne yapsın, şapkadan tavşan mı çıkarsın ara ara? Ciddi bir eleştiri okuyacağını sanarak bu şimdi ne yazmış diyen okuyucuya sözüm şudur benim de: “LALA” LAND, işte bu kadar. Hayal kuran bir aptal, kalbi kırık bir çılgın var karşınızda karışıklık çıkarma meraklısı olan. Ne sanmıştınız ki?

The Revenant’da yönetmen Inarritu’nun uzuun plan sekans sahnesini hatırladıysanız ve üzerine daha da iyisi gelmedi diyorsanız eğer, La La Land başlar başlamaz köprünün üzerinde yaşanan cümbüşlüsünün izahı yok gerçekten. Görüntü yönetmeni İsveç doğumlu Linus Sandgreen’e dikkat! Emmanuel Lubezki kadar başarılı bir iş çıkarmış 72 doğumlu yetenek. Köprünün üzerinde, trafikte, arabalarının içinde sıkışmış kalmış insanların geçmişte kalmış birkaç güzel anını düşünerek hayıflanmasına, hayallerine, hayal kırıklıklarına, yeni güne dair umutlarına ve salıverseler eğer içlerinde koşuşturup duran coşkun atların neler yapabileceğine tanıklık ediyoruz kısacık zaman zarfında. Konuşmaları bölen iphone melodileri, günümüz filmlerine yapılan atıflar ve geçmişle günümüz arasındaki tezatlıklar da olmasa, kendini kaptırmış izleyiciyi kolaylıkla müzikallerin parlak dönemlerinde geçtiğine inandırabilir kendini La La Land. Bu senenin en nostaljik filmidir kendisi. Kış mevsiminde başlayıp, beş yıl sonra yine bir kış mevsiminde biten, Casablanca başta olmak üzere bir çok filme göndermeler yapan, yıllar sonra karşılaştıklarında bir gülücüğü birbirinden esirgemeyen, severek ayrılanların anlatıldığı bir film olmuş aynı zamanda. Bir sürü acımasızlık, kötülük ve felaketler silsilesi dört bir yandan üzerimize yağarken, romantizmden nasibini almayı unutmuş bünyelere tatlı bir şurup gibi gelecektir La La Land ve evet hiçbir filmin adını bunca sıklıkla tekrarlamamıştım. “La La Land” “La La Land” “Lala Land”

rs-la-la-land-3d3a431a-8329-4539-b953-51e2d61a396c

Sebastian rolündeki Ryan Gosling caz müziğine tutkun bir piyanisti canlandırıyor. Değerinden az ve ufak işlere gidiyor para kazanmak uğruna. Restoranlarda yemek müziği çalıyor çatal bıçak sesleri arasında. Aynı zamanda müzmin, çekingen ve yalnız bir bekar ve tutkusu yüzünden kadınları ikinci plana itmiş; ta ki oyuncu olmak için eleme eleme dolaşan, Warner Stüdyoları’nın içindeki kahve dükkanında çalışan, Hollywood partilerinde ona asılan ya da bilgiçlik taslayan erkeklerden yaka silkmiş Mia’yla karşılaşana dek. İkisi de duyarlı kişiliklere sahipler, Sebastian’sa biraz daha fazla duyarlı. Mia oyuncu olmak için gelmiş Los Angeles’a, O.C. ve Tehlikeli Düşünceler’in elemelerine katılmak için burada ve geride yarım bıraktığı hukuk fakültesi var. Pişmanlığını dile getirse de, oyuncu olabilmek için tırmalıyor bir yandan da deyim yerindeyse. Greg, ona bu ve benzer konularda defalarca yol gösteriyor daha sağduyulu olduğundan. Kendi yazmış olduğu oyunda oynamasına vesile oluyor, “yaz” diyor ona ve Mia ondan ve oyunculuk hayalinden tam vazgeçtiğinde devam etmesini sağlıyor peşinden giderek. Son bir kez elemelere katılmasını sağlıyor. Ve ona caz müziğini sevdiriyor, ilk tanıştıklarında Mia nefret ediyorum dese de. Cazın tarihini, içeriğini, nereden geldiğini anlatıyor. New Orleans’da ucuz bir otelde, beş farklı dil konuşan ama birbirleriyle konuşamayan insanların sırf iletişime geçebilmek için keşfettikleri bir yöntem olarak doğmuş bir tarihte. Sebastian dünyanın bu ölmeye yüz tutmuş müziğini sahipleniyor tutkuyla. Ben varken, buna müsaade etmem diyor. Kendi kulübünü kurarak ne isterse çalması en büyük arzusu genç adamın. Fakat hayat laftan anlamıyor ve bu mutlu beraberliğin çatırdamasına neden olacak ve melodrama yol açacak olaylar silsilesinin tohumları hızla ekiliyor, kader ağlarını örüyor. Sebastian şöhreti yakalıyor ve dolayısıyla parayı da. Kayıt yapmak için müzisyeni olduğu caz hariç her şey çalan grupla diyar diyar geziyor deyim yerindeyse. Mia ise tek başına oyun yazıyor; sergileyebilmek için de bir tiyatro salonu kiralıyor. Bir avuç izleyiciye-ki onlar da arkadaşı-karşı oynuyor ilk gece ve bir fiyasko olarak görüyor sahne performansını. Kaç yaşında olursa olsun, dışarıdan gelen ve kendini kabul ettirmeye çalışan bireyin bir yerde tutunabilmesinin, ismini duyurabilmesinin ne kadar güç olduğunu görüyoruz Mia’nın çırpınışlarını izlerken. Sırf bu yüzden içerliyor Sebastian’a. O çabalayıp dururken, Sebastian’ın ayağına geliyor çoğu şey. Son gittiği seçmelerde filmin başında Sebastian’a anlattığı oyuncu olma hevesinin ilham kaynağı olarak gösterdiği halasının hüzünlü hikayesini anlatıyor: “Biraz delilik bir anahtar gibidir, Bize görmek için yeni renkler verir.” Sanat çok akıllı işi değil diyor Mia alınan riskler de göz önüne alındığında ve haklı da.

images-3

Ryan Gosling’in seslendirdiği “City of Stars”, film bittiğinde de dolanacaktır dilinize, tıpkı benimkine dolandığı gibi. La La Land’de ayrıca bizim onu ilk gördüğümüzdeki keşiş hayatına devam eder buluyoruz Sebastian’ı yıllar sonra. Hep hüzünlü, yalnız ve caza tutkusunu kaybetmemiş olarak. Altın Küre ödül töreninde Cecil B. DeMille ödülünü almak üzere sahneye çıkan Meryl Streep’in dediği gibi tüm Kanadalılar kadar kibar olan aktör gösterişten uzak ama içten bir oyunculuk sergiliyor. İçe kapanık bir karakteri süssüz püssüz oynuyor. Emma Stone’a gelince o da hiç tecrübesi olmamasına rağmen seslendirdiği şarkıların hiçbirinin altında ezilmiyor ve duygularını vücut dilini kullanmasına gerek kalmadan, sadece gözleriyle ifade edebiliyor. Yemek masasında Sebastian’la atıştıktan sonraki hayal kırıklığını daha iyi ifade edebilecek bir yol olabileceğini düşünemiyor insan. Ryan Gosling’in performansının, Emma Stone’unkinin yanında ezildiğini düşünenler içinse Hollywood manzarası arkalarında Fred Astaire-Ginger Rogers’a bir saygı duruşu niteliğideki danslarını izlerken birbirlerini ne kadar iyi tamamladıklarını görmek yetiyor. Filmin sonunda Mia’dan Mia Dolan doğarken, Sebastian, Sebastian olarak kalıyor. Bir filmi unutulmaz kılan sahnelerle yaşar filmler ve La La Land’de bunlardan pek çoğu varolmasına rağmen tek kalemde açıklamak gerekirse tamamiyle eksiksiz ve kusursuz bir müzikal olması en büyük artısı. Hayatınızdan çalacak bundan iyi, bundan keyifli bir iki saatiniz daha olmayacaktır inanın. Muhakkak izlenmeli, özellikle de buruk veda sahnesi ve olasılıklar üzerinden dönen dünyanın bir başka seferde nasıl bir hal alabileceğini göstermesi açısından çok çok önemli.

“Louis Armstrong sadece ona verilen parçaları çalabilirdi ama o tarihe geçti.” Sebastian

la_la_land_ryan_gosling

IRRATIONAL MAN

 

images-142

IRRATIONAL MAN:

“İnsan doğasının başı, inkar edemeyeceği fakat aynı zamanda cevaplayamayacağı sorularla derttedir.” Kant demiş ki…

“Toplumu erkekler şekillendirir. Kadınlar sadece erkek ilişkilerinde olan varlıklar olarak görülür.” Simone de Beauvoir da demiş ki…

“Cehennem başkalarıdır. ”  Jean Paul Sartre

“Tüm iyi fikirler baskı altında gelir.” Abe Lucas

Uzun ve aralıksız süren meslek yaşamında nefes almadan film çeken bir yönetmen Woody Allen. Tam elli yıldır yazıyor ve yönetiyor. Vermiş olduğu bir röportajda bahsetmiş olduğu üzere sıkılıyormuş film çekmediğinde. Hayranları da benzer dıkıntıları(bir harfle havası değişen kelimelere örnek olsun istedim ve değiştirmiyorum bilerek) taşıyor olsalar gerek, kendisinden yeni bir film gelmezse diye. Azmi, istikrarı, meslek aşkı takdir edilmesi gereken yönetmen, seksen yaşını devirmiş durumda ve meslekleri ne olursa olsun akranları çekildikleri adalarda, büyük bahçeli villalarda emekliliğin tadını çıkartırken, kendisi sulanmayan beyniyle üretmeye devam ediyor bir auteur olarak. Filmografisinde izleyemediğim yahut kaçırdığım bir sürü filmi olmasına rağmen her bir filminden bir ya da birçok ders alabildiğim, insan doğasının karanlık tarafını zehirli bir dille üstelik hicivle seyircisine sunan, New York vazgeçilmezim dedikten sonra Avrupa’ya açılan ve orada da iyi işler çıkartan ve şehrin dokusunu, insanlarının özelliklerini layıkiyle yansıtan, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı, atmosfer yaratma ustası bir yönetmen. Erken dönem filmlerinde canlandırdığı nevrotik karakterleri bizzat kendisi oynardı ve inanıyorum ki kendi yazıp yönettiği filmlerin başrolüne kendisinden daha çok yakışan bir yönetmen daha gelmemiştir yeryüzüne. Ve kendi sinemasını, kendi dilini oluşturmuştur geçen zaman içinde. Biraz Bergman vardır içinde, son dönemlerinde ise bol bol Sartre, Kant…

images-146

images-155

Filme ismini veren irrasyonel kelimesinin sözlük anlamı mantıksız, saçma, akılsız ve oransız demek. Hayattan zevk alamaz hale gelmiş, kendisiyle çelişip duran, karısının da kendisinden umut kestiği için terk ettiği izledikçe anlaşılan, mutsuz, umutsuz, huzursuz, hevessiz, bezgin, iktidarsız felsefe hocası Abe Lucas rolünde tavşan dudağı, toparlak göbeği, vurgusuz konuşması ve elinden düşürmediği içki şişesiyle Joaquin Phoenix var. Düşünmekten konuşmayı unutmuş halleri ve yüksek popülaritesiyle Braylin ismindeki kurgu bir kolejdeki işi kabul etmesi okulun öğrencileri ve meslektaşları arasında yüksek bir merak yaratıyor. Beklenti büyük olunca gelmeden rüzgarı esiyor, yayınladığı kitapları okunuyor, hakkındaki söylentiler fısıldanıyor kampüs bahçesinde. Abe’i en çok merak edenlerden birisi olarak öğrencisi Jill rolündeki Emma Stone, erkek arkadaşının varlığına ve ailesinin uyarılarına rağmen yavaş yavaş tutuluyor sürekli fikir alışverişinde bulunduğu hocasına. Abe bu ilgiyi hak etmek için fazla gayret göstermiyor esasında. Ama yirmi yaşındaki bir kızın üzerinde tükenmişliği bile merhamet uyandırabiliyor. Tutulan ve aşık olduğunu itiraf eden ve karşı tarafın da böyle düşündüğünü zanneden Jill, Abe’in her defasında yalan söylediğini göremiyor. Ortadoğu’da bir ülkede kafası kesilen ya da havaya uçurulan, nihayetinde her defasında farklı bir hikayenin mağduru olarak ölen bir arkadaşı var sözde. Cinayeti işledikten sonra varsayımlar üzerine tatlı tatlı fikir yürütebiliyor mesela herkes içinde. Jill’se her şeye rağmen, kendisini öldürmeye çalışan adam hakkında kötü söz etmiyor. Film boyunca onunla olmadığı zamanlarda bile, çıldırmış gibi ondan bahsediyor etrafındaki herkese. Ona yakıştırdığı sıfatlar hep sönmeyen hayranlığının neticeleri. Onu akıllı, ilginç, büyüleyici aynı zamanda savunmasız fakat çekici, üzerine konuştukları konuları kullandığı kelimelerle dilediğince değiştirmeyi bilen biri olarak tanımlıyor. Hayatın hiç bitmeyen acısını görmekten bu hale gelebileceğini düşünebiliyor tüm iyi niyetiyle. Abe’inse ne iç ne de dış sesinde Jill yok. Düşüncelerinde tutarsız bir romantik olarak tanımlanan Abe işleyeceği cinayetinin kararını romantik nedenlerden ötürü alıyor sadece. Kadınlara karşıysa romantik bir bakış açısı hemen hemen hiç yok. Zihninin açılması, uğruna öldürdüğü zalim hakimin, sırt sırta otururken kulak misafiri olduğu hiç tanımadığı kadının çocuklarını babalarına verecek olmasını engelleyip, kendince adaleti sağlaması ve onu hiç bilmeyeceğini düşündüğü kadını kendince kurtarmasıyla berraklaşıyor. Öldürmek bir yaratıcılık eseri ve çok artistik bir şey yapıyor kafasındaki mükemmel cinayeti kurgularken bile. Hızlı ve acısız bir ölüm kurguluyor, siyanürse başrolde. Umut etmenin işe yaramadığı dünyada dışarıdaki Bazı insanlardan biri olan Hakim Spangler’ın ölümü dünyayı daha iyi bir hale getirecek bundan sonra ona göre.

images-150

Rus edebiyatından ve Dostoyevski’den etkilendiğini sıklıkla dile getiren Abe, cinayetini işlemezden önce yazarın Suç ve Ceza’sından notlar alıyor. Besbelli  cinayet kısmından sonra vicdan kısmıyla ne yapacağının hesabını yapıyor ve vicdanını rahatlatmak için yöntemler geliştiriyor. Kendince cinayetini meşrulaştırıyor. Keçileri kaçırmış bile olsa bir felsefe hocası olarak tüm bunları düşünmüş olacağını en azından tahmin ediyoruz ama tekrar nefes almak ve kendine gelmek için bu cinayeti işleyeceğini kafasına koyuyor, kadının umutsuzca acı çekişine kulak misafiri olduktan sonra. Abe, Zabriskie Noktası’na geldiğinde Braylin’e geliyor. Varoluşçuların tamamen dibe vurmadan bir şey olmayacağını savunan fikirlerine paralel Abe dibe vurmuş bile çoktan ve bir çıkış yolu arıyor kendine. Evli ama aşk ve şehvet için her şeyi yapabilecek ve bu uğurda kampüste yatılmadık “insan” bırakmayan ve bundan uslu kocası da haberdar olan meslektaşı Rita’ya öğretmek konusunda hiç cesaretini yitirdin mi ve durup da ne yapıyorum ben dedin mi diye sorduğunda kendisi bu durumda aslında. Yani hiç durmadan sorgulama aşamasında, kendini, kariyerini, kısaca tüm hayatını. Rita hayatından memnun gözükse de, Abe beraber Avrupa’ya gidelim mi diye sorduğunda hiç düşünmeden kararını verip kocasına anlatıyor durumu. Herkes her şeyden sıkılıyor bir zaman geliyor da. Geride bırakmak istiyorsun bütün hayatını yeni bir başlangıç için. İlginç olansa, şu an biriyle tanışsam onu memnun etmekten uzak olurdum cümlesini sarf eden Abe’in bu özel ve nazik durumuna rağmen onun hayatının bir parçası olmak için can atan kadınların bundan vazgeçmeyip, kendisine kol kanat gererek, bilakis kendi kendilerine mutlu olmayı başarabilmeleri tek kişilik tutkuları dahilinde. İçerisinde kurşun olan tabancanın tetiğini art arda çekebilecek derecede kendine karşı duyarsız olan bir adam var ortada Rus ruleti oynayan ve bundan da öğrencilerine ders çıkartan, insanın hayatta yüzde elli şansı olmuyor kimi zaman, diyerek. Kendince kusursuz cinayetini işledikten sonra bile sevilebiliniyor. Bir kadını kandırdıktan sonra, bir diğerini öldürmeye teşebbüs edip de kazayla kendisi öldükten sonra da sevilebiliniyor. Kadınlar ona harcadıkları zamanlarının tekelini vermekten hoşnutlar ve pişman değiller kısaca.

images-69

images-110

images-133

Filmin yarısına geldiğimizde Abe kendi iç sesiyle öldürüldüğünü söylese de, filmin ilerleyen dakikalarında yönetmen bunu bir şekilde bize unutturmayı başarıyor. Bir insan hayatı aldım dedikten sonra, en derin duygularımın önü açıldı diyor. Umutsuz bir vaka oluşundan ötürüyse kimse onu eleştirmiyor. Uzaklardan bir izleyici olarak ben mesela. Yönetmenimiz bu yaşta eleştiriyi çekmek istemiyor anlaşılan. İzlemiş ve dolayısıyla hatırlamış ve bilmiş olduğum kadarıyla “Suçlar ve Kabahatler” ile “Maç Sayısı”ndan sonra suç ve cinayet temalarına bir kez daha dönüş yapan Allen, bu defa suçun insan bünyesinde bir anda serpiliveren doğasını entellektüel bir eğitimci yazarın bakış açısıyla aktarıyor ve kendi haricinde gelişen olaylar zincirinin kurtarıcı halkası olmak adına müdahalede bulunup kendini kurtarıyor aslında. Ne aşk, ne sevgi, ne ilgi, ne kariyer böyle bir adamın hayata tutunmasını sağlayan. Hiç tanımadığı bir kadına yaptığı iyiliğin üzerine çıkamıyor hiçbiri. Kaderleri belirleyen yeryüzü tanrılığına soyunmak, içinde sönmüş kalmış coşkuyu ve yaşam enerjisini geri getiriyor. Eskiden her tür yürüyüşe katılmış, insanlığı kurtarmak adına dünyanın uzak ucuna gitmiş, menenjitlilerle bile vakit geçirmiş Abe, bu sefer dünyayı kurtarmak için çok farklı bir şey görmek istiyor. Fakat karşı karşıya olduğu şey çok başka oluyor ve bir cinayet diğerini tetikliyor.

images-97

images-117

images-102

Film henüz başlamazken ve daha jenerik akarken arka planda camları kapalı bir yolda giden arabanın içinde gidiyormuşuz hissi veren dışarıdan gelen boğuk sesleri algılıyoruz. Sonra da bir alkışla başlayan ve filmin ritmiyle çok uyumlu müzik giriyor, bu arada Abe arabanın içinde iç sesiyle hiç durmadan konuşup duruyor. Film biter bitmez de aynı alkışla başlayan müzik giriyor ve jenerik akıyor. Yönetmen tüm ekibini alkışlıyor sanki  nazikçe, başta kendisi olmak üzere. Ve bu da Oscar ödül törenlerine ve hatta hiçbir ödül törenine gitmeyen Allen’ın kendini ve ekibini ödüllendirmesi olarak algılanabilir bir yerde.

Allen’ın en iyilerinden olmasa da, içerisinde barındırdığı kavramları düşündürtmeyi başarabilen, Kant’ın, Kierkegaard’ın, Sartre’ın, Beauvoir’ın, Dostoyevski’nin adını anmadan geçmeyen, Parker Posey dahil iyi oyunculuklarla bezeli bir film izlemiş oldum ben kendi adıma. Hiç pişman değilim bu anlamda. Abe filmin başında kendi kendine soruyordu burada neyden bahsediyoruz diye. Cevapları da kendisi veriyordu kısaca; ahlak, seçimler, hayatın rastgeleliği, estetik ve cinayet diye. Olası bir örnek olarak verebileceğim hiç tanımadığı bir çocuğa donör olsun diye bir insanın hayatına son veren bir kişiyle, Abe’in işlediği cinayetteki niyet iyi de olsalar, sonuçta cinayet adı üzerinde ve masum bir insanın tutuklanması ve hüküm giymesine de neden olabilir pekala durduk yere. Bir tanışıklığı ve çok da kabul gören geçerli bir nedeni olmadan adam öldüren bir adamın savunması çok ilginç olabilirdi eğer Abe ölmeseydi son saniyede. Hem de 17 numara sayesinde. Önemsiz görünen şeylerin yaşadıkça gördüğümüz üzere, o kadar da önemsiz olmadıklarını gördük neticede. Anların, şeylerin azizliği ve önemi üzerine bir sürü şey söyleyen bir film geldi ve de geçti sinemalardan bu son seferde usta yönetmen tarafından kaleme alınıp çekilen. Huzursuz bir yönetmenden insanı sakin sakin huzursuz eden bir film arıyorsanız, tavsiye olunur şiddetle. Sakin sakin yazdım ben de, yönetmenin tavrı ve tarzı çerçevesinde.

images-98

images-108

images-65

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: