UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, ÜÇÜNCÜ DURAK : GÜMÜŞHANE

20180107_120254-02

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, ÜÇÜNCÜ DURAK : GÜMÜŞHANE

GİRİŞ :

Gümüş madenleri mi vardı acep zamanında buralarda? Adı üzerinde Gümüş’hane ya. Gökyüzü mü gümüşi yoksa. Havası mı öyle ki, soğuk ve sert bir maden gibi ama yine de zevk sahibi, şekil verdiğin takdirde dünyanın en güzel süsü olacakmış gibi. Elmas kadar kıymetli değil belki, o kadar gözde de değil ama hiç olmazsa kan dökülmüyor uğruna. Çok can yakmadan canayakın olmanın gümüş kuralı belki onda gizli. Gidip görelim bakalım Gümüşhane’nin hikmetini. Yetişiyor imdadıma google hazretleri. Seksen bir il içerisinde adını madenlerden alan tek şehirmiş kendisi. Antik çağdaki ismi Yunanca’da gümüş anlamına gelen Argis’ten doğma Argiropolis iken, Osmanlıların eline geçtiğinde Canca olarak anılmış olsa da, zamanla madenlerinin zenginliğinden dolayı Gümüşhane adını almış gerçekten de. Evliya Çelebi geçmiş bu topraklardan zamanında. Gümüş madenlerinin bolluğuna şahit olmuş. Sayısız kez akınlar düzenlenmiş, defalarca işgal edilmiş. Sancakmış bir zamanlar, vilayet oluvermiş bir günde. Şehir merkezi su ve elektriğe kavuştuğunda yıllardan 1948 ve 1949 imiş. Anlaşıldığı üzere kalkınmada öncelikli bir il değişmiş. Hala da değil.  Öte yandan İkinci Dünya Savaşı’ndan köşe bucak kaçtığımız yılların ertesiymiş. Elde de yokmuş, avuçta da. Cep delikmiş, cepken de. 1989 yılında biricik ilçelerinden Bayburt’u da kaptırmış elinden. Bayburt şehirliğe terfi etmiş, kuş misali uçmuş gitmiş elinden. Pestil ve kömesi meşhurmuş en çok. Ekşi Sözlük’te kendisi hakkında yazılmış olan şu bilgileri okuduktan sonraysa merakımı iyiden iyiye çeken bir şehir olmuştur aniden. Severim ben küçük şehirleri, büyük şehirlerdense. Tek şartla ama, içerisinde yaşamadığım sürece. Bu bir Bayburt’lunun tanımlamasıymış ha, ona göre:

İki tene tükan, bi aşhana,
Ahan sehen Gümüşhana.”

20180107_113633-01

20180107_113642-01

TRABZON’dan ÇIKMIŞEM, DÜŞMÜŞEM GÜMÜŞHANA YOLLARINA :

Sabahın köründe uykusuz bir gecenin ardından bindiğim taksinin şoförüne, Trabzon’un bu korkunç mimarisine dur diyecek insan evladı yok mu derken buluyorum kendimi. Bir yandan garaja gitmek istiyorum ivedilikle, öte yandan Gümüşhane’de ATM bulamazsam diye para çekmek gayretindeyim. Küçük şehir derler, ne olur bilinmez Gümüşhane illerinde. Başarıyorum nihayet, içim huzurla doluyor cebim biraz para gördüğünde. Huysuzluğumun nedeniyse uykusuzluk, uykusuzluğumun nedeniyse, yan odadaki çiftin cumartesi gecesi ateşinden ve tükenmez enerjilerinden kaynaklı. Kendi adıma söylemeliyim ki, kabus gibiydi tek kelimeyle. Duvarlarsa kağıt. Sabaha doğru sakinleştiklerinde nihayet uyuyabildik. Yani onlar uyudu, ben yollara düştüm erken saatlerde.

Dokuz buçukta kalkacak olan mini büs’te yer buluyorum kendime zar zor. Bir pazar gününün sabahında Trabzon’dan Gümüşhane’ye gitmek üzere yola çıkmış erkek güruhunun arasından sıyrılıp ön koltuğa geçiyorum. Buraya geçtim ama diyorum şoföre, sizin yeriniz zaten orasıydı diyor. Benim için düşünmüş taşınmış ön koltuğu rezerve etmişler. İyi de etmişler. Bense pek sevinçliyim en nihayet Zigana geçidinden geçeceğim için. Bana göre kağnı hızında, şoföre göre Ferrari kıvamında gitmekte olan mini’büs’ün içinde dikkatimi kaybettiğimden biz Zigana’dan çok olmuş geçeli(bu cümlem düşük gibi). “Bir kaç defa loşluk oldu ama ne oldu, hangisi Zigana, hangisi Kop Geçidi anlayamadım, insan bir haber vermez mi, bakın şimdi Zigana ‘dan geçiyoruz diye?” sitem ettiğim şoför “Kop mu?” diyor bana. “Kop” diyorum hırsla. “Kop ya”. İlk, orta ve lise çağlarımda ikiz olarak bildiğim geçitler meğerse uzakmış birbirinden, Hanya ve Konya misali. Kop Karadeniz ve Doğu Anadolu’yu birbirinden ayırmaktaymış. Diğer taraftan bakacak olursak birleştirmekteymiş. Bayburt – Erzurum arasında yer alan ve Kop Dağı üzerinde yer alan, tünelsiz bir yol şeklinde imiş görüntüsü. Görmek için çok yakın zamanda Erzurum’a gidip, Bayburt’a geçeceğim. Ya da Bayburt’tan Erzurum’a da geçebilirim. Doğu, Güneydoğu, Kuzeydoğu, Ortadoğu, Uzakdoğu ve hep bir yerlerin doğusunda bulunarak sanırım ben de bana ayrılan süremi tamamlayacağım yeryüzündeki. Beni Los Angeles’a götürseniz çok sıkılabilirim. Orada bir köy var mı diye sorabilirim. Ben böyleyim. Değildim de aslen, sonradan sonradan bu hallere geldim.

20180107_111450-01

20180107_111557-01

GÜMÜŞHANE : İKİZEVLER KENT MÜZESİ ve SÜLEYMANİYE MAHALLESİ

Bir sürü adamı geride bırakarak, küçük şehrin küçük garajında iniyorum. Saat on bir buçuğa gelmek üzere. Acele etmezsem gitmek istediğim yerlere bir günde ve de kısıtlı saatler içinde yetişemem. Garajın içinde beklemekte olan ilk ve tek taksiye biniyorum hemen. Valilikten broşür alalım diyor, bilgi de alırız hem diyor şoförüm. Kendisi doğma büyüme Gümüşhaneli imiş fakat pek Gümüşhane’yi bilmiyor. Daha doğrusu benim istediğim kuş uçmaz kervan geçmez yerlerden bihaber. Daha önce uzun yol şoförlüğü yapmış. Akşam oldu mu evimde uyumak, çoluk çocuğu görmek istedim diyor. Pazar günü valilik açık olmaz diyorum kendisine. Olur diyor sakin bir inatla. Gidiyoruz ki, kapalı. Hemen yanında yer alan Gümüşhane İkizevler Kent Müzesi’ni geziyorum bir çırpıda. Güvenlikte Osman Bey vardı ismini yanlış hatırlamıyorsam, bana içinde bulunduğumuz pazar gününü de içine alan uzuun bir zaman dilimi boyunca gelen tek ziyaretçiymişim gibi baktı durdu. Hele ki kış mevsiminde, öğrencilerin okul tarafından organize edilen toplu ziyaretleri dışında kim gelir de burayı ziyaret eder diye düşünmeden edemiyor insan. Akıl tutulması yaşıyorum ve sormuyorum haftalık ziyaretçi sayısını. Telefonla öğrenip bilgilendireceğim sizleri de en kısa süre içinde(aradım öğrendim ki kış mevsiminde, mesai saatlerinde, okullar da kapalıyken, yeterli tanıtım da yapılmaz iken, yaklaşık üç ya da dört kişi gelmekteymiş sadece gün içerisinde ama yeni projelerle Mart ayı içerisinde hizmetinizdeyiz dedi müzenin yetkili kişisi).

20180107_114415-01
“Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdur, Olmaya baht ü saadet dünyede vahdet gibi.” K.S.S.

Necdet ya da j ile Nejdet Bey’le yaklaşık beş altı saatlik mesai yapacağımızı ne o ne de ben biliyoruz o ana kadar. Kürtün’e gitmek istediğimi söylüyorum, altmış üç kilometre diyor haritada. O halde diyorum en iyisi Krom Vadisi’ne gitmek. Mesafeyi otuz dokuz kilometre olarak gösteriyor üstelik. Öncelikle Gümüşhane’nin ilk yerleşim yeri olan Eski Gümüşhane’ye, şimdiki adıyla Süleymaniye’ye doğru yola çıkıyoruz. Merkezle arası yalnızca dört kilometre ve burası Türk, Rum ve Ermeni kökenli Müslüman ve Hıristiyanların bir ve beraber yaşadığı, cami ve kiliselerin yanyana yapıldığı bir hoşgörü kenti imiş. Aynı zamanda Kültür ve Turizm Bakanlığı Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından düşük yerleşim yoğunluğu, bozulmamış dokusu, korunması gerekli taşınmazların bir arada oluşturduğu bütünlük ve kent dokusunun arazinin doğal karakterine uyumu nedeniyle “Kentsel ve Doğal Sit Alanı” olarak tescil edilmiştir de diyor okuduğum broşürde. Süleymaniye Mahallesi gerçekten de bu tanımlamaya müthiş uyuyor. Gözlerinizle görmeniz lazım bu tabiatı, evlerin dilini, zamana meydan okuyuşlarını, gizemli ve kederli hallerini. Öte yandan kimse yok ortalıkta. Hiç kimse hem de. Tamam pazar, tamam kış, tamam soğuk, yer yer kar var daha ama insanın gözü insan arıyor gittiği yerlerde. Nereye gitsek şoför Nejdet ve benden başka kimseyi bulmak mümkün olmuyor. En nihayet cami imamını yakalıyorum kaldığı lojmanda. Sizin burada işler kesat galiba demiyor ama demeye getiriyorum. Yook diyor bu cami bürokrat camisidir, devlet erkanı gelir, vali gelir, başbakan gelir, gelen gelir diyor. İyiymiş diyorum ben de. Çevre düzenlemesi harika gerçekten. Her şey yerli yerinde, mis gibi yerler, duvarlar, öteler. Gümüşhane Merkez de öyleydi. İnsanlar saygılı davranıyorlar birbirlerine, çevrelerine. Hor kullanılmamış bir şehir Gümüşhane, sahibinden az kullanılmış desek yeri ve de zamanı kanımca.

20180107_155002-01

Saat bir’e gelmek üzere. Ücretin buraya kadar olan kısmını ödüyorum takside. Biraz araştırma yapmak, biraz da karnımda çalan zilin sesini bastırmak için iniyorum arabadan. Lale Lokantası’na giriyorum. Çeşit o kadar çok ki. Ne yesem diyorum, döner ye diyorlar. Lavaşın içinde istiyorum. Ayranımı cacıkla değiştiriyorum. Cacık efsane, döner şahane. Bu hayvan ne yediyse, aynısından istiyorum diyorum. Garson boş gözlerle bakıyor bana, duymadı ya da. Umarım duymamıştır yoksa önüme bir tabak küspe getirse yeri. Müşteri velinimetleri. Mercimek çorbası içen erkekler ayrı ve tek olarak oturdukları masalardan bana bakıyorlar. Birinde hafif düşmanlık seziyorum. Öfkeyle içiyor çorbasını. Garsona soru sormam onu rahatsız ediyor sanırım. Tuvalete girip kasaya geliyorum. Dürümümün yarısını paketletiyorum, çünkü vaktim dar. Krom vadisine gitmek istediğimi söylüyorum. Bu havada tek başına derdin ne dercesine bakıyorlar. Üsteleyince lokanta sahibi köyün muhtarını tanıdığını söylüyor. Akrabasıymış ya da arkadaşı. Hem kendisi arıyor, hem de telefonunu veriyor, kaydediyorum derhal. Burada olsaydı götürürdü ama köydeymiş diyor. Taksi işini bir de onlara soruyorum. Telefon açıyorlar. Kaderimde Nejdet Bey var. Güvenilirdir diyorlar. Kapıya geliyor dakikasında. Atlıyorum arabaya. Sür diyorum Düldül’ü Yağlıdere’ye.

20180107_161139-01

YAĞLIDERE KÖYÜ, KROM VADİSİ ve İMERA MANASTIRI :

Gidiyoruz ama yollar nasıl anlatamam. Yol öyle güzel olunca da, otuz dokuz kilometre oluyor sana yüz dokuz kilometre. Ağır ağır geçiyoruz bozuk yollardan. Cehennem Vadisi Kanyonu’na varıyoruz nihayet. Yerlerde irili ufaklı taşların dağlardan parça parça düştüğünü gördüğümüzde taksinin içi daha bir sessizleşiyor. Şurayı geçsek hele diyorum, ön koltuktan cevap alamıyorum. Nihayet geçiyoruz ama bu sefer de yollar daha beter oluyor. Bu arada Lale Lokanta’sından edindiğim telefonu defalarca arıyorum. O köy mü, bu köy mü derken, en az üç köy geçerek varıyoruz Yağlıdere’ye. Köyün girişinde “Yağlıdere Köyüne Hoşgeldiniz” diyor. Ben ve ekibim hoş bulduk diyeceğiz fakat arabanın içinde yeterli coşkuyu sağlayacak kadar eleman bulunmuyor. Üç erkeğin kapısında beklediği muhtarlığın önünde duruyoruz. Taksiyi görünce içinde ne var diye şaşkınlıkla bakıyorlar. Üzgünüm ben varım. Aynı zamanda köyün muhtarı olan İdris genç bir muhtar. Beni görünce yüzü düşüyor. Kafasından geçenleri tahmin ettiğimden, ses etmiyorum. Bir süre kendine gelemiyor düşüncelerden. Ağzını açıp da tek kelime etmiyor bana. Kısık sesle ön koltukta şoförle konuşuyor sadece. Ama bu yolculuk böyle geçmez. Elbet alışacak bana. Soru bombardımanım başlayınca çaresiz kalıyor zaten. Bir ara sadece ikimizin duyabileceği şekilde diyorum ki, babam şurada bir başına hiç tanımadığım adamlarla hem de Cehennem Vadisi Kanyonu’nu geçerek gelip, şu uçsuz bucaksız manzaraya baktığımı görse “A kızım sen deli misin tepeli misin?” derdi diyorum. Hiç sesini çıkarmıyor ama babama da hak veriyor bir baba olarak. Sonra da tam tahmin ettiğim gibi, bir vahiy gibi gelen bu ilahi cümlemden sonra açılıyor yavaş yavaş, ille de temkini elden bırakmadan. Beştepe’ye çıkmış iki defa. Muhtar ya. İlahiler eşliğinde yemek yedik diyor. Parti götürüyormuş zaten. Giyinip gitmesi kalıyor bize diyor. Yan masamızda en kıdemli(yani ihtiyar) muhtarlarla oturdu Cumhurbaşkanı diyor. Çok uzundu, çok inceydi, şahane de hatipti diyor. Özetle dışarıdan kapalı kutu gibi görünen, gitmesi dert, dönmesi masraf olan köylere kolay kolay ulaşıyor hükümet bu vesileyle. Ne oluyor ne bitiyor öğreniyor bir yemekle. Sosyal medya ve muhtar organizasyonları sayesinde MİT otursun yerinde. Bütüün gün sosyal medyadan baksın dursun giren çıkana, o ne dedi bu ne dedi diye. Akıllı telefonlar sayesinde mahremiyet de kalmadı, her yerde var gizli bir kamera. Big Brother teknolojik ilerlemeler sayesinde kesiyor cezalarımızı birer birer. Durum vaziyet bizde böyledir. Sizde nasıldır, bilemem.

20180107_135157-01

20180107_134959-01

20180107_134350-01

Krom Vadisi’nde tescillenmiş on yedi kilise ve şapel olduğu söylenmekte. Hem Krom Vadisi hem de İmera Köyü(Olucak) 1. ve 3. derece sit alanı olarak ilan edilmişler. Imera Köyü’ne bana ve Nejdet şoförümün şerefine muhtarlıkta verilen yemekten sonra gidiyoruz ve görüyorum ki buranın yolu çok daha feci. İmera Manastırı’nı gördüğüme değiyor mu, değiyor neyse ki. Hiç asfalt görmemiş, muhtemelen de yıllarca göremeyecek olan çamur çamur yolları geçerek varıyoruz buraya da. Çoğu fotoğrafı taksiden inmemeye gayret ederek çekiyorum. Bizim de altımızda jip değil, alt tarafı kar lastikli bir sarı taksi var alt tarafı. Yine de canımızı dişimize takmışız gidiyoruz gündüz gece. Anadolu ve ötesini geçtiğinde, hele bir de köylerine geldiğinde dilinde hep acılı ve acıklı türküler dolaşır, mırıldanır durursun olmadık yerlerde. Ben de bilmiyorum ne haldayım, gidiyorum sadece.

Duyan gelmiş yahu. Burası Yağlıdere Köy Kahvesi. Şu an iki muhtarımız var içerde. Biri Yağlıdere’nin diğeri de Olucak Köyü’nün Muhtarı. İdris Kazancı ve Reşit Ayaz ve onların uzak yakın ama muhtemelen yakın akrabalarıyla dolu kahvede kendimi anlatmaya çalışıyorum. Muhtarlarıma ve Yağlıdere Halkına sesleniyorum siyasetten uzak bir dille. Arıcılık varsa bal satın, az sonra yiyeceğim peyniri zeytini pazarda satın gibi. Size sofra hazırladık diyorlar. Vaktimiz var mı dercesine bakıyorum Nejdet’e. Var var diyor. Canımı yesin Yağlıdere Köy sakinleri. Hemen menüyü sıralıyorum size bunun üzerine; bal, tereyağı, peynir, tatlı erişte, köy patatesi. Patates tatlı tatlı, terayağları halis muhlis ev yapımı, peynir zaten kaymak gibi, erişteyiyse şekerli yapmışlar o da mis gibi. Tuz ekmeye çalışıyorum üzerine alışkanlıktan. Çay döküyorlar. İçiyoruz bardak bardak. Nejdet ve ben nasıl mutluyuz anlatamam. Lale Lokantası’nda zamansızlıktan yiyemediğim dürüm için, iyi ki de öyle yapmışım diyorum şimdi. Hava da soğuk olunca iştahlı iştahlı yiyorum. Hayat bazen bana (da) güzel. Valla. Bazen ama, her zaman değil.

20180107_143649-01
Dediğim kadar varmış sofrası

İdris’in çocuklar okul çağında olduğundan merkezdelermiş. Ben gidip geliyorum kışın diyor. Bende sizden bir şey istiyorum diyorum. Annem için biraz peynir almak istiyorum diyorum. Ücretini de ödemek istiyorum diye de ekliyorum. Bakarız diyor. Biraz konuşuyor, biraz fotoğraf çekiyorum. Çocuklar girip çıkıyorlar içeriye. Nihayet sofranın mimarı olduğunu düşündüğüm bir hanım giriyor içeriye. Yüzünde bir tebessümle geliyor yanıma. Biraz mahçup, biraz merak içerisinde. ”Hoş gelmişen, nerelisin” diyor. Karışık durumumu ona da açıklıyorum derhal. Annem şurdan, babam şurdan, dedem ve babaannem de şurdan, diğer dedemle ninem Allah tarafından aynı köyden. “Hee, karışıkmış” diyor. “Neden geldin, gezmeye mi?” diyor. “Evet” diyorum. İdris Kazancı’nın yani Yağlıdere köy muhtarının annesi imiş kendisi. Elinize sağlık sofra için diyorum. Önemsemiyor bile, günde kim bilir kaç kez böyle sofralar kuruyordur jet hızıyla. Sonra yok oluyor. Hayal gibi bir şey gördüğümü düşünüyorum İdris Kazancı’nın annesinin suretinde. Dışardaki soğuğa inat nasıl güzel yanıyor o soba anlatamam. Karnım da doydu nasılsa. Sofranın fotoğrafını çekmiştim zaten biz silip süpürmeden önce. Bu fotoğraflar ben buradaydım demenin en naif ispatları. Ve ben buradaydım, Gümüşhane ilinin Yağlıdere köyünün kahvesinde. İki muhtar, bir anne, birkaç çocuk, bir sürü de adamın içinde.

 

İmera Köyü’ne giderkendi ya da Krom Vadisi dönüşünde, malum yollardan ötürü ağır ağır ilerlerken bir kartalın soğuk bakışlarıyla karşılaştık bir anda. Elimi fotoğraf makinesine atmak yerine, onun bana yaptığı gibi bakışlarımı diktim üzerine. Kartal bakışı neymiş görmüş oldum bu vesileyle. Arabanın yaklaştığını ve aradaki mesafenin azaldığını gördüğü andaysa bir anda kanatlarını açıp, kendini boşluğa bırakıverdi usulca. Bu an için özellikle iyi ki buraya gelmişim diyorum ve bunu bir kez daha takside yüksek sesle söylüyorum, bir de şimdi sizinle paylaşıyorum. Kalan yolu şehre kadar bizimle gelen İdris, şoför Nejdet ve bir kilo kadar da Yağlıdere peyniri ile tamamlıyorum. Mutluyum ve de gururluyum. Olucak Köyü muhtarı Reşit Ayaz’a sormak aklıma gelmemişti o an köyün ismi nereden geliyordu diye, ama adı gibi Olucak işte ve Ayaz’ın bana söylediği üzere bizim kapımız açıktır her gelene, dostlar bizi hatırlasın.

20180107_151622-02

LA LA LAND

images-2

LA LA LAND :

“Bu hikaye hayal kuran aptallara gelsin
  Her ne kadar çılgın görünseler de
  Bu hikaye kırılan kalplere gelsin
  Bu hikaye çıkardığımız karışıklığa gelsin.”

Ünlü müzikal tiyatro yönetmeni Bob Fosse, Moulin Rouge’u izleyebilseydi eğer, nihayet iyi bir müzikal izledim, artık huzur içinde ölebilirim diyecekti. Ama öldüğünde yıl 1987 idi. Moulin Rouge ise 2001’de çekildi. Aradan geçen yıllar içinde Chicago, Mamma Mia, Les Miserables dışında çok tatminkar işler çıkmadı bu dalda, benim açımdan, belleğimde kalan. Ta ki gencecik bir yönetmen La La Land diyene kadar. Bob Fosse, Azrail’i bir kerecik olsun daha oyalayıp, 2016’yı da görebilseydi eğer, bu son olmak suretiyle huzur içinde başını önce yastığa, sonra da musalla taşına koymak için yeterli nedene sahip olabilirdi-musalla dedim bir kere dönmeyi de düşünmüyorum. Damien Chazelle, Whiplash’ın üzerinden çok da zaman geçmemişken çok zor bir işin altından kalkabilmiş eline yüzüne bulaştırmadan. Deha böyle bir şey anlaşılan, ikide iki başarı hem de bu genç yaşta… Komedi müzikal dalında Altın Küreler’de aldığı en iyi film ödülünün yanında, yedi ödülle ayrılmış kendisi ve ekibi aynı geceden. Öte yandan Oscar yarışında “muazzam” Moonlight ve henüz izleyemediğim Manchester by the Sea olacaktır tahminim en yakın takipçileri ama iyi müzikal de öyle kolay kolay çıkmıyor ki. Dolayısıyla şaşayı seven Akademi açısından bakacak olursak, en iyi film dalında Oscar alacağına kesin gözüyle bakıyorum kendisine, şimdiden-haydi durma şaşırt beni Moonlight!- Moulin Rouge’dan sonra izlediğim en iyi müzikal La La Land. Üstelik bir yeniden yapım değil ve son derece özgün. Türü sevmeyenlerin bile karşı çıkamayacağı bir film var karşımızda. Can sıkmamak çok mu mühim diyenleriniz çıkacaktır aranızda ya da şöyle toplumsal gerçekçi bir müzikal olsun diyenleriniz. Demiyor musunuz? Yerim sizi. Müzikal bir süre sonra bayabilir, bayarsa iç geçirtir, iç geçiren kişi of’lar. Kimse of’layan bir izleyici görmek istemez sinema salonunda, özellikle de çok milyon dolarlık yatırım yapmış büyük büyük yapımcılar. Chazelle tüm bunlara geçit vermeyerek, dehasını çıkarmış ortaya. Ekip bir yere kadar. Yönetmen iyi olmazsa, ekip ne yapsın, şapkadan tavşan mı çıkarsın ara ara? Ciddi bir eleştiri okuyacağını sanarak bu şimdi ne yazmış diyen okuyucuya sözüm şudur benim de: “LALA” LAND, işte bu kadar. Hayal kuran bir aptal, kalbi kırık bir çılgın var karşınızda karışıklık çıkarma meraklısı olan. Ne sanmıştınız ki?

The Revenant’da yönetmen Inarritu’nun uzuun plan sekans sahnesini hatırladıysanız ve üzerine daha da iyisi gelmedi diyorsanız eğer, La La Land başlar başlamaz köprünün üzerinde yaşanan cümbüşlüsünün izahı yok gerçekten. Görüntü yönetmeni İsveç doğumlu Linus Sandgreen’e dikkat! Emmanuel Lubezki kadar başarılı bir iş çıkarmış 72 doğumlu yetenek. Köprünün üzerinde, trafikte, arabalarının içinde sıkışmış kalmış insanların geçmişte kalmış birkaç güzel anını düşünerek hayıflanmasına, hayallerine, hayal kırıklıklarına, yeni güne dair umutlarına ve salıverseler eğer içlerinde koşuşturup duran coşkun atların neler yapabileceğine tanıklık ediyoruz kısacık zaman zarfında. Konuşmaları bölen iphone melodileri, günümüz filmlerine yapılan atıflar ve geçmişle günümüz arasındaki tezatlıklar da olmasa, kendini kaptırmış izleyiciyi kolaylıkla müzikallerin parlak dönemlerinde geçtiğine inandırabilir kendini La La Land. Bu senenin en nostaljik filmidir kendisi. Kış mevsiminde başlayıp, beş yıl sonra yine bir kış mevsiminde biten, Casablanca başta olmak üzere bir çok filme göndermeler yapan, yıllar sonra karşılaştıklarında bir gülücüğü birbirinden esirgemeyen, severek ayrılanların anlatıldığı bir film olmuş aynı zamanda. Bir sürü acımasızlık, kötülük ve felaketler silsilesi dört bir yandan üzerimize yağarken, romantizmden nasibini almayı unutmuş bünyelere tatlı bir şurup gibi gelecektir La La Land ve evet hiçbir filmin adını bunca sıklıkla tekrarlamamıştım. “La La Land” “La La Land” “Lala Land”

rs-la-la-land-3d3a431a-8329-4539-b953-51e2d61a396c

Sebastian rolündeki Ryan Gosling caz müziğine tutkun bir piyanisti canlandırıyor. Değerinden az ve ufak işlere gidiyor para kazanmak uğruna. Restoranlarda yemek müziği çalıyor çatal bıçak sesleri arasında. Aynı zamanda müzmin, çekingen ve yalnız bir bekar ve tutkusu yüzünden kadınları ikinci plana itmiş; ta ki oyuncu olmak için eleme eleme dolaşan, Warner Stüdyoları’nın içindeki kahve dükkanında çalışan, Hollywood partilerinde ona asılan ya da bilgiçlik taslayan erkeklerden yaka silkmiş Mia’yla karşılaşana dek. İkisi de duyarlı kişiliklere sahipler, Sebastian’sa biraz daha fazla duyarlı. Mia oyuncu olmak için gelmiş Los Angeles’a, O.C. ve Tehlikeli Düşünceler’in elemelerine katılmak için burada ve geride yarım bıraktığı hukuk fakültesi var. Pişmanlığını dile getirse de, oyuncu olabilmek için tırmalıyor bir yandan da deyim yerindeyse. Greg, ona bu ve benzer konularda defalarca yol gösteriyor daha sağduyulu olduğundan. Kendi yazmış olduğu oyunda oynamasına vesile oluyor, “yaz” diyor ona ve Mia ondan ve oyunculuk hayalinden tam vazgeçtiğinde devam etmesini sağlıyor peşinden giderek. Son bir kez elemelere katılmasını sağlıyor. Ve ona caz müziğini sevdiriyor, ilk tanıştıklarında Mia nefret ediyorum dese de. Cazın tarihini, içeriğini, nereden geldiğini anlatıyor. New Orleans’da ucuz bir otelde, beş farklı dil konuşan ama birbirleriyle konuşamayan insanların sırf iletişime geçebilmek için keşfettikleri bir yöntem olarak doğmuş bir tarihte. Sebastian dünyanın bu ölmeye yüz tutmuş müziğini sahipleniyor tutkuyla. Ben varken, buna müsaade etmem diyor. Kendi kulübünü kurarak ne isterse çalması en büyük arzusu genç adamın. Fakat hayat laftan anlamıyor ve bu mutlu beraberliğin çatırdamasına neden olacak ve melodrama yol açacak olaylar silsilesinin tohumları hızla ekiliyor, kader ağlarını örüyor. Sebastian şöhreti yakalıyor ve dolayısıyla parayı da. Kayıt yapmak için müzisyeni olduğu caz hariç her şey çalan grupla diyar diyar geziyor deyim yerindeyse. Mia ise tek başına oyun yazıyor; sergileyebilmek için de bir tiyatro salonu kiralıyor. Bir avuç izleyiciye-ki onlar da arkadaşı-karşı oynuyor ilk gece ve bir fiyasko olarak görüyor sahne performansını. Kaç yaşında olursa olsun, dışarıdan gelen ve kendini kabul ettirmeye çalışan bireyin bir yerde tutunabilmesinin, ismini duyurabilmesinin ne kadar güç olduğunu görüyoruz Mia’nın çırpınışlarını izlerken. Sırf bu yüzden içerliyor Sebastian’a. O çabalayıp dururken, Sebastian’ın ayağına geliyor çoğu şey. Son gittiği seçmelerde filmin başında Sebastian’a anlattığı oyuncu olma hevesinin ilham kaynağı olarak gösterdiği halasının hüzünlü hikayesini anlatıyor: “Biraz delilik bir anahtar gibidir, Bize görmek için yeni renkler verir.” Sanat çok akıllı işi değil diyor Mia alınan riskler de göz önüne alındığında ve haklı da.

images-3

Ryan Gosling’in seslendirdiği “City of Stars”, film bittiğinde de dolanacaktır dilinize, tıpkı benimkine dolandığı gibi. La La Land’de ayrıca bizim onu ilk gördüğümüzdeki keşiş hayatına devam eder buluyoruz Sebastian’ı yıllar sonra. Hep hüzünlü, yalnız ve caza tutkusunu kaybetmemiş olarak. Altın Küre ödül töreninde Cecil B. DeMille ödülünü almak üzere sahneye çıkan Meryl Streep’in dediği gibi tüm Kanadalılar kadar kibar olan aktör gösterişten uzak ama içten bir oyunculuk sergiliyor. İçe kapanık bir karakteri süssüz püssüz oynuyor. Emma Stone’a gelince o da hiç tecrübesi olmamasına rağmen seslendirdiği şarkıların hiçbirinin altında ezilmiyor ve duygularını vücut dilini kullanmasına gerek kalmadan, sadece gözleriyle ifade edebiliyor. Yemek masasında Sebastian’la atıştıktan sonraki hayal kırıklığını daha iyi ifade edebilecek bir yol olabileceğini düşünemiyor insan. Ryan Gosling’in performansının, Emma Stone’unkinin yanında ezildiğini düşünenler içinse Hollywood manzarası arkalarında Fred Astaire-Ginger Rogers’a bir saygı duruşu niteliğideki danslarını izlerken birbirlerini ne kadar iyi tamamladıklarını görmek yetiyor. Filmin sonunda Mia’dan Mia Dolan doğarken, Sebastian, Sebastian olarak kalıyor. Bir filmi unutulmaz kılan sahnelerle yaşar filmler ve La La Land’de bunlardan pek çoğu varolmasına rağmen tek kalemde açıklamak gerekirse tamamiyle eksiksiz ve kusursuz bir müzikal olması en büyük artısı. Hayatınızdan çalacak bundan iyi, bundan keyifli bir iki saatiniz daha olmayacaktır inanın. Muhakkak izlenmeli, özellikle de buruk veda sahnesi ve olasılıklar üzerinden dönen dünyanın bir başka seferde nasıl bir hal alabileceğini göstermesi açısından çok çok önemli.

“Louis Armstrong sadece ona verilen parçaları çalabilirdi ama o tarihe geçti.” Sebastian

la_la_land_ryan_gosling

ANOMALiSA

images-73

 

ANOMALiSA

“Bir yerlerde herkese göre birinin olduğunu ve sevecek birilerinin olduğunu ve konuştuğunuz her insanın sevgiye ihtiyacı olduğunu hatırlayın.” Huzursuz Michael Stone

“İnsan olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

“Acı çekmenin anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone Peki ya,

“Hayatta olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

Ve tüm bu soruların üzerinden naif bir hikaye doksan dakikaya sığdırılarak anlatılabilinir mi? Hem de bu soruların somut ama kati olmayan cevaplarına yaşadığımız yeryüzü cehenneminde ulaşamayacağımızı bile bile. Hem de başrollerde stop motion tekniğiyle canlandırılmış kuklaları kullanarak. Hem de tüm karakterleri seslendirmek için sadece üç ses kullanarak: Michael Stone’u seslendiren David Thewlis, Lisa’yı seslendiren Jennifer Jason Leigh ve tüm diğer sesleri kadın erkek fark etmeksizin seslendiren Tom Noonan. Duke Johnson ve Charlie Kaufman tüm bunları yapmış ve de olmuş. Çok da özel bir film olmuş. İçerisinde çok derin anlamlar barındıran, soran sorgulayan, zamanın ötesinde ve yetişkinlere yönelik bir animasyon olmuş. Zamanın akışı içerisinde sorgulamayı bırakın anlama şansı bulamadığımız anlamsız gibi görünen anları Kafkaesk bir yaklaşımla aktarabilmiş ikili izleyiciye. Bunu da son derece sevecen bir tonda yapmışlar, sevecen kuklalar eşliğinde. Kuklalarını seven yaratıcıları olarak kalıyorlar hafızalarda sırf bu yüzden. Yetişkinlere yönelik bir animasyon olduğunun filmin başında belirtilmesinin nedeniyse birazcık küfür, birazcık argo, birazcık kukla çıplaklığı, bir de kuklalar arasında geçen bir baştan çıkarma ve sevişme sahnesi barındırmasından kaynaklanıyor olması. Benimse kulağımda hiç geçmeyen “Lakme” operasından “Flower Duet” var. Tıpkı Michael Stone’un çevresindeki sıradanlıktan ve anlamlandıramadığı durumlardan kaçmak için ipod’una sığınması ve sonra melodinin ıslık versiyonunu taksinin içinde çalması gibi. Bazen müzik her şeyin üstesinden gelebiliyor, ortak ve sevilen bir nokta olabiliyor ve bazen müzik teselli verebiliyor huzursuz ruhlara bu karmakarışık dünyada.

1401x788-Screen-Shot-2015-11-02-at-11.06.31-AM

images-204

720x405-079-ANOMALISA-011R

İngiliz asıllı Michael Stone bir konferans vermek üzere Melekler Şehri Los Angeles’dan Batı’nın kraliçesi olarak adlandırılan Cincinnati’ye giden uçak daha inmezken başlıyor etrafına çektiği insanlarla yaşadığı sınırlı, garip ama çoğunlukla gereksiz diyaloglara. Yan koltuğundaki yolcudan, taksi şoförüne, oteldeki resepsiyonistten komiye kadar herkes ayrı bir alem gündelik sıradanlıkları paylaştığı. İnsana her gün aynı metrekareyi paylaştığı yüzünü bir daha hatırlamayacağı insanlarla yaptığı diyalogların anlamsızlığını, sıradanlığını ve değersizliğini anlatmaya çalışıyor sanki. Kurgu bir isim olan Fregoli ismindeki otelin gerçek anlamıysa nörolojik bir rahatsızlık olarak tanımlanan Fregoli Sanrısı-bir diğer adıyla Binbir Surat Sendromu, yani kişinin kendisi dışında gördüğü herkesi birbirinin kopyası sanması durumu. Tıpkı zaman zaman ve gitgide artan dozlarda Michael’ın da herkesin aynı kişi olduğunu ve o aynı kişi tarafından rüyasında, telefonun ucunda taciz edildiğini ve tehdit altında olduğunu düşünmesi gibi. Michael’ın varoluş ve orta yaş krizine ek olarak beraber yaşamak zorunda olduğu bir de böyle bir rahatsızlığı var onu huzursuz edip kafasını karıştıran, hayatının sıkıcılaştığını düşünmesine sebep olan. Telefonun öbür ucundaki karısı Donna ve küçük oğlu Henry’nin sesleri bile aynı geliyor kulağına. Kendisinden sadece oyuncak isteyen oğluna ve eşine yabancılaşması bundan. Kafasının içinde duyduğu sesin peşine düşüyor otelde. O mükemmel sesin sahibiyse Akron’dan arkadaşıyla onun vereceği konferansı dinlemek üzere gelen Lisa oluyor. Lisa Orta Batının her yerine paketli pastane ürünleri gönderen bir firmanın müşteri hizmetlerinde çalışıyor. Yürüyüş yapmayı, bisiklet sürmeyi, kitap okumayı, sinemaya gitmeyi, scrabble ve Yahudi pokeri oynamayı ve mızıka çalmayı seviyor. Kendini kıyasıya eleştirebiliyor. Fiziksel olarak ortalamanın altında ve çoğu insanın ona bakmaktan hoşlanmadığını, Michael’ın kitabını, sözlük yardımıyla ancak, okuyabildiğini itiraf ediyor. Üniversiteye hiç gitmemiş. Hep çağrı merkezlerinde çalışmış. Çünkü mağaza ve restoranlar onu hiç işe almamışlar. Sekiz yıldır erkek arkadaşı yok. İlk erkek arkadaşıysa 60 yaşında, evli, kızı kendisinden büyük bir adammış. Lisa’nın peşinden koşmasının nedeni ondan “iyi” bir çocuğu olmasını istemesiymiş. Tüm bunlara rağmen Michael, güneşe doğru yürümek isteyen, tüm zamanlar ikisininmiş gibi varsayıp öyle hareket eden Lisa ya da Anomalisa ya da Japonca karşılığı olan Cennetin Tanrıçası’nda özel bir şeyler buluyor. Onu tüm diğer seslerden ve bedenlerden ayıran, kendine özel kılan bir şey oluyor bulduğu her neyse. Fakat biz ikimiz farklıyız derken bunu kastetse de, Lisa’nın da anısı yok oluyor bir süre sonra, Michael’ın hastalığı yüzünden. Filmin güzel yanı da bu oluyor. Fregoli’nin varlığından bihaberseniz eğer, varoluş krizinin ortasındaki mesleki anlamda başarılı olmuş, iyi paralar kazanmış, hayranlar edinmiş, bir ev, bir eş, bir oğul ve bir sürü arkadaş edinmiş ama yine de yalnız olduğunu düşünen bir adamın şaşkınlığı üzerinize siniyor. Maskelerin ki bu maskelere kendisininki de dahil, bir bir düştüğüne, başta belirttiğim Gregor Samsa misali bir çeşit dönüşüm geçirerek gitgide etrafındaki herkese yabancılaşmasından kendi hayatınıza pay çıkartıyorsunuz. En azından benim öyle oldu. Kafka’nınsa tüm yazılı metinlerde ne kadar önemli bir iz bıraktığını anlamış oldum. Bir adam bir bunalım bir bunalım çıkmakta direndiği Şato’sundan yazmış durmuş ve üzerinden geçen bir yüzyılda etkisini yitirmeden her metnin ve bilinçaltlarımızın bir köşesine sinmiş azıcık da olsa.

Anomalisa-poster

Uzmanlığıyla ilgili bir kitap yayınlamış, konferans vereceği salonu da doldurmayı başarmış Michael Stone konferans esnasında zihin bulanıklığı yaşıyor. Ağzından çıkanlar yani kalbinden geçenlerle, önündeki didaktik metin örtüşmüyor bir türlü. Silinen yüzler gibi, hazırladığı metindeki kelimeler de siliniveriyor bir anda. Kaybolmuş bir adam var şimdi izleyicinin karşısında. Issız bir adanın ta kendisi. Çırılçıplak. Sarf ettiği her cümle kendisine çıkan: “Her müşterinin bir birey olduğunu hatırlayın. Konuştuğunuz her kişi bir gün geçirmiştir. Bazı günler iyi geçmiştir. Bazı günler kötü. Konuştuğunuz her kişi bir çocukluk geçirmiştir. Hepsinin bir bedeni vardır. Her bedenin acıları vardır. İnsan olmanın anlamı nedir? Acı çekmenin anlamı nedir? Hayatta olmanın anlamı nedir? Bilemiyorum. Aşkımı kaybettim. O denize doğru sürüklenen bir gemi. Benimse konuşacak kimsem yok…” Sonra mı, ondan sonra bir gün bir yerde ölüm geliverir ve tüm bunlar biter. Sanki hiç var olmamışız gibi.

anomalisascreenshot-xlarge

Fregoli’yi, Kafka’yı bir tarafa koyduğumuzdaysa çok tatlı bir aşk hikayesi yaşanıyor gözümüzün önünde. Orta yaştaki bir adam, ortalama bir kıza tutuluyor. Michael tıpkı yıllar evvel Cincinatti’de terk ettiği kız arkadaşına yaptığı gibi Lisa’yı da terk ediyor sonunda belki ama, optimist Lisa Hasselman ona müteşekkir kalıyor aşkı hiç böyle hissetmemiştim derken. Güzel bir gece yanlarına kar kalıyor ikisinin de. Yüzünü güneşe doğru çevirerek dönüyor evine. Mutlu ve özgür. Ve kısa da sürse de aşk güzel bir şey. Yaşamak için bir neden olmamakla birlikte, yaşanılan sıradan bir hayatı çekilir kılıyor zaman zaman geriye bakıp düşündükçe.

“Gün ışırken eve gelirim
Annem der ki, hayatını ne zaman doğru düzgün yaşayacaksın?
Anne, biz talihlilerden değiliz
Kızlar eğlenmek isterler
Bazı erkekler güzel bir kızı alır ve onu dünyanın kalanından saklarlar.
Ben güneşe doğru yürüyenlerden olmak isterim.
Kızlar ise eğlenmek isterler…” Girls Wanna Have Fun, Cyndi Lauper

downloadfile-41

images-172

images-75

images-85

 

 

TRANSPARENT, İKİNCİ SEZON

images-195

images-187

TRANSPARENT, İKİNCİ SEZON 

“Büyük işler asla insanın kendisine bağlı değildir. Doğum, ölüm ve aşk. Ve hangi çeşit bir aşkın bize sunulacağı da biz doğmadan önce tespit edilir.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Platon ilk insanın hermafrodit olduğunu söylemiştir. İlk insanın yarısı kadın, yarısı erkekti. Sonra bu parçalar birbirinden ayrıldı. İşte o gümden beri herkes diğer yarısını arar.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Cinsiyet biyolojik, cinsel kimlik kültüreldir.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Seni kısacık bir an için bıraktım; ancak büyük bir merhametle geri toplayacağım.” Tora, TANRI

Transparent’ın ikinci sezonunda tren çoktan istasyona girmiş bulunmakta. Ama bu bir son değil, bir netice sadece ve daha da önünde sayısız istasyon var gibi görünüyor. Karakterlerin içlerine düştükleri kederin sona ermesi, suların durulmasıysa mümkün değil şimdilik. İlk sezonda sıkışmış oldukları kapandan kurtulmuş, hepsi ayrı ayrı özgürlüğünü ilan etmişti. Bu sezonsa seçimleri, dolayısıyla yeni hayatlarıyla karşımızdalar. Hem kendilerine hem de ailelerine ve çevrelerine kabul ettirmeye çalıştıkları cinsel kimlikleriyle yaşamasını öğrenmeye çalışıyorlar. Aile bireylerinin yarısından bir fazlası ölmüş de tekrar dirilmiş gibi bu halleriyle. Bu sezonu ilkine göre özel kılansa 1930’lardaki aile geçmişine yapılan dönüşler. Kalıtsal travmalar yaşayan karakterler farkında olmadan teğet geçiyorlar özdeşleştikleri karakterlerle. Alttan alta söyleyecek çok şeyi olan bir dizi ve öyle de bir sezon geçiyor ve inanın bana boşuna değil tek saniyesi. Bu kadar cesur bir dizi bizim televizyonlarımızda prime time’da gösterilebilir miydi? Asla. Çekilebilir ama gün yüzü göremezdi kanımca, hele de televizyonda.

downloadfile-53

images-217

Sezonun ilk bölümü düğüne gelmiş kız tarafının(aslında iki kız tarafı var ve biz aşina olduğumuz gelinlik giyen kız’ın tarafı oluyoruz ama neyse) ailesinin bir garip fotoğraf çekimiyle başlıyor. Düğünün hiç de umulduğu gibi gitmeyeceğinin bir işareti sanki tüm bu yaşananlar. Irkçı fotoğrafçının iyi pozlar verilsin diye tekrarlattığı hiçbir söz gülümsemeyle bitmiyor. Zaten düğünün sonu da gelin ve damat açısından iyi bitmiyor. Sarah ağlayarak tuvalete sığınıyor, erken verilmiş bir karar yüzünden gerçekleşen düğün sayesinde davetliler kurtlarını dökmüş oluyorlar bahaneyle. Hava Nagila eşliğinde ter ter tepinen misafirler gittiğinde, sessizlik dolduruyor aynı salonu.

4240

puCcZVfSCOWZGMwiMxgO-wRvX_ZEWUSktGdKW0Okt43pQHUMTc0fDnzKgeBndD02wYOPekVI3djMoOJpM9RdfOFQHenmqbgXPSDpV6Ny3XA=w350-h197-nc

screen_shot_20151214_at_4.22.12_pm.png.CROP.promo-xlarge2.22.12_pm

Josh’un yeni kız grubunun havuz başı partisinin yapılacağı günde Ali anne ve annesine iki lezbiyen olduklarını söylüyor. Maura bu işten hiç hoşlanmasa da pratikte ve görünüşte dönüştükleri şey bu. Ama Maura hormon tedavisine başlamayı düşünse de aslında kadınlarla birlikte olmaktan hoşlanan bir erkek ve işin bu yanı yani bir transeksüelden travestiye geçiş hakkında kafasında geçmez soru işaretleri var. Doktor tavsiyesi de bu doğrultuda geliyor: “Kendinize bir iyilik yapın ve vücudunuzu tanıyın”. Maura bu uğurda karısının yanından ayrılıp trans arkadaşlarıyla yaşamaya başlıyor ama orada da sorunlar bitmiyor. Bir huzurevinde yaşayan annesini ziyarete gidemiyor bir türlü bu son haliyle. Halbuki annesi Rosie’nin aile geçmişinde de benzer bir hikayesi var ve oğlunun bu durumunu kınayacak hali yok. ’30’larda Berlin’den göçmüş aslen Polonyalı bir çiftçi ailesinden olma Rosie, Amerika’daki babasının yanına gidebilmek için annesi ve kendisi adına para istemek üzere seksolog Dr. Magnus Hirschfeld’in Cinsel Araştırmalar Kuruluşuna gidiyor. Burada Gershon olarak doğan erkek kardeşi Gittel’i buluyor ve kendisinden gerekli para yardımını aldığı gibi o ve onun gibi insanlarla orada bulunmaktan da son derece memnun kalıyor. Eğlenen, dans eden, şarkılar söyleyen, aykırılıklarını kabullenip, bedenleriyle barışmaya çalışan insanlardan zarar gelmiyor. Mutlu insandan kimseye zarar gelmiyor. Rosie, annesi gibi önyargılı değil. Öte yandan tarihte gerçekten yaşanmış 6 Mayıs 1933 gecesi enstitüyü basan, kitapları yakan faşist Nazi zulmünün ötekine yaptığının canlı tanığı oluyor Rosie, kurgu da olsa. Doktor Hirschfeld’se sembolik olarak aynı gece oradaymış gibi gösteriliyor. Halbuki bu esnada Almanya’da bile olmayan doktor bir daha ülkesine dönemiyor bile. Rosie elden ele geçen ve son olarak torununun takmış olduğu ve zor şartlar altında üstelik tatlı Gittel’ini geride bırakarak Amerika’ya gelişlerinin anısı olan yüzüğü Ali’nin boynunda bir kolyenin ucuna takılı olarak gördüğünde hatırlıyor geçmişini. Ama gene de büründüğü sessizlikten çıkması mümkün olmuyor.

downloadfile-5
Dr. Magnus Hirschfeld

images-162

images-92

images-71

Ali hala aynı Ali. Tuhaf bir espri anlayışı ve upuzun koltukaltı kılları var. Kız arkadaşıyla bir ilişkiye başlıyor. Fakat sadık olamıyor. Hep muzip, meraklı ve gelişime açık. Üniversite hocası, aynı zamanda olgun şair Leslie Mackinaw’la görüşmesi kız arkadaşıyla ayrılmasına neden oluyor. Toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerine üniversitede ders veren kadının öğrencisi oluyor, sevgilisi olmamak şartıyla. Maura ve Ali, en çok, Gittel ‘in ruhunu taşıyor ve onun izinden gidiyorlar bilinçsizce. Maura’nın vestitesinde, Ali’nin lezbiyenliğinde görünmeyen duvarların ardından izliyor onları. Nedenler, sonuçlar, geçmişte yaşanmış ve aile arasında dillendirilmemiş travmaların günümüze etkisi, aile mirasının sonraki nesillerde bilinçsizce duygusal boyuta taşınması Alman asıllı Doktor Bert Hellinger’in “Aile Dizimi” teorisini çağrıştırıyor. Kapanmamış yaraları, tamamlanamamış hayatları taşıyor sonraki nesiller. Görünmeyen ipler, duygusal izler bağlıyor nesilleri birbirine. Çektikçe götürüyoruz beraberimizde, biz bıraksak onlar bizi bırakmıyorlar, sırtımızdaki birer kamburcasına. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsak, o kadar yanımızdalar aslında. Rosie çok bilmiş kocasından hamile kalıp doğum başladığında, kocası annesiyle bekleme salonunu paylaşırken doğacak kızının adını Fay koyacağını söylüyor. Kayınvalidesi kız olacağından nasıl bu kadar emin olduğunu sorduğundaysa, bir baba bunu bilir diyor bilgiçce. Rosie doğum masasındaki son yırtınışlarına müteakiben, bebeği dünyaya gönderdiğinde en nihayet, doktoru “Tebrikler! Bu bir erkek.” diyor coşkuyla. Gelense Mort oluyor, beklenen Fay iken.

images-143

images-161

images-237

images-209
Sia

Josh, haham olan Raquel’le sakin bir ilişki yaşamaya çabalarken, böyle bir ailede bunun mümkün olamayacağını çok geç anlıyor ne yazık ki. Hepsi bir olmuşçasına ama ayrı ayrı her şeylerini birbirine anlatmadan duramazken, üçüncü şahısların gıyaplarında da konuşmaya devam ediyorlar. Bu üçüncü şahıslarsa ailenin diğer fertleri oluyor her zaman. Kimsenin ağzında bakla ıslanmıyor. Josh mesleki bir başarıya imza atıp, tam da oğluna kavuşmuşken, Raquel ve ortak bebeklerinden oluyor, zamanında her ikisi için oğlunu evden göndermişken. Josh etrafındaki herkesi kaybediyor ama öte yandan onu büyük bir kederin içine düşürenin baba kaybı olduğunu söylüyor Haham Buzz. Josh onun kollarında ağlayarak teselli bulmaya çalışıyor bir parçacık. Günümüzden iki iyi akılda kalıcı sahnenin de kahramanı Josh oluyor. Öncelikle sinagogdaki sahne için, sonra da battaniyeye sarıp bir çocuk gibi omzuna alıp eve getirdiği ördeği küveti doldurup yüzsün diye içine koyduğu sahne için.

16transparent2-articleLarge

Susan ilk sezonda Tammy uğruna kocasını terk etmişti. İkinci sezonun ilk bölümündeyse Tammy’yi terk etti. Burada Tammy için daha acı olansa hiç kimse uğruna terk edilmesiydi. Ataerkilliği önemsiyor oluşundan lezbiyen olmadığı, Ali’ninse lezbiyen olduğu kanaatine varan Susan bir başına yaşamaya başladığı yeni ve boş dairesinde akşamlarını, ışığı kapatıp karşı apartmandaki komşularını izleyerek geçirmekten sıkılınca farklı farklı arayışlara girmeye başlıyor. Uyuşturucu, alkol derken Yom Kippur yani kefaret gününü hatırladığında, Laik Yahudiler için bile en kutsal sayılan günde kendisini Ali’nin verdiği aile yemeğinde buluyor. Simsiyah göz altlarıyla ortalıkta dolaşıp, depresyonunu aşmaya çalışıyor kendince. Mazoşist eğilimleri bu yüzden. Kendini dövdürtüp kredi kartından ödeme yapıyor.

images-302

Transparent-Season-2-Episode-9-23-080c

Pfefferman kardeşlerin Los Angeles’taki bir yazları daha kazasız belasız böyle geçti. Josh mutsuz oldu, Sarah mutsuz oldu, Ali ilk sezona göre daha mutlu olabildi, anneleri bir haham tavladı ve yalnızlıktan kurtuldu, babalarıysa anneleri oldu ve sezon finalinde parmaklarındaki eflatun ojeleriyle annesinin kaldığı merkezin yolunu tuttu. Yaşlı Rosie genç Rosie oldu ve Gittel’le güzel zaman geçirdiği pervasız ve uçarı gençlik günlerine döndü. Bu sezon özellikle otuzlu yıllar Berlin’ine yapılan geri dönüşler, Jeffrey Eugenides’in Middlesex’ini hatırlattı bana ve aile dizimi kavramına referans olabilecek karakterlerin kalıtsal travmalarını çok hoş geçişlerle anlatabilme başarısını gösterdi. Ali ormanın içinde iki renkli ve çıngıraklı pabuçlarıyla kayıp Maura’yı ararken, büyükanne Rosie otuzlu yıllardaki haliyle 6 mayıs 1933 gecesinin kör karanlığında tatlı Gitter’ini arıyordu. Kayıp ruhlar binlerce kitabın yakılması için hazırlanmış ateşin başında dehşet içerisinde anın travmasını yaşıyorlardı. Kendi adıma paralel hikayeyi ana hikayeden de çok beğendim. Bir de en çok Alice Boman’ın “Waiting” adlı parçasını sevdim. Gitter’in ruhunu en iyi şekilde temsil ettiği melankolik sahnelerin arka fonunu oluşturduğu için.

downloadfile-27

images-171

images-240

images-160

TRANSPARENT

  • image

TRANSPARENT:

“Hayat bütün seçimlerin toplamıdır.” Albert Camus

“Dünya olup biten her şeydir.” Wittgenstein

Sıra dışı bir aileniz olması size ne hissettirirdi? Sıra dışı, olağan dışı, kural dışı, etik dışı, akıl dışı, mantık dışı, yasa dışı, saf dışı, insanlık dışı, ahlak dışı, kapı dışı, yurt dışı, evlilik dışı, dünya dışı ama illa ki, bir şekilde bir şeylerin dışı. Ve bu dışında olma hali aniden gelip de yerleştiği yerde bilinmez bir süreliğine kalmak ve sonsuzmuş gibi görünen evrende ürkütücü bir şekilde sizi seçmiş bulunarak, zamanla edindiği yeri genişletip yaydığı rahatsız edici şok dalgalarıyla hayatınızı ele geçirmek için korkunç bir çaba içine girmişse ne yapardınız? Ona karşı koyma gücünü kendinizde bulabilir miydiniz? Topyekun onunla savaşabilir miydiniz? Transparent karakterleri de hem kendilerinde hem de aile mensuplarında ortaya çıkan bu sıra dışı hallerle mücadele etmeye çalışıyorlar ellerinden geldiğince. Fitili ilk ateşleyen Los Angeles’ta yaşayan, altmış sekiz yaşında, üç çocuklu Yahudi bir ailenin aynı dine mensup babası. Üniversitede siyaset bilimi hocalığı yapan akademisyen Mort, sonradan Maura Pfefferman oluyor. Mort yani Maura bir vestite, bir trans cinsel tercihi değişmeyen. Dışarıdan görülen o ki; kostümleri, makyajı, rengarenk ojeleri ve aksesuarlarıyla bir kadın gibi hareket etmekten hoşlanan bir bedeni ağırlamaktan büyük bir haz alırken, içinden kadınlardan hoşlanmaya devam ediyor. Pratikteyse o bir lezbiyen. Aslında teorik olarak da lezbiyen. Politik olarak da bir lezbiyen olabilir.

image

image

image

Maura’nın üç çocuğundan en büyükleri olan Sarah evli ve onun da bir kızı ve bir de oğlu var. Bir de zengin ama sadık eşi. Bu durum monoton hayatına ekstra bir heyecan katmıyor olsa gerek ki üniversiteden aşkı Tammy ile karşılaştığında eski anılar canlanıyor bir anda. Bu arada Tammy’de zamanında bir erkekle evlenerek bir çocuk yapmış bir lezbiyen(bu kısımlarda benim de kafam en az sizler kadar karıştığından ve Tammy’nin de halihazırda bir yetişkin kızı bir de küçük çocuğu olduğundan ve hangisini doğurup doğurmadığından emin olamadığımdan, kaldı ki hiçbirini doğurmamış da olabilir; ne önemi var diyeceksiniz. Haklısınız çünkü eğer Tammy’nin geçmiş hayatını anlatan bir soy ağacı filan çıkartmazsam eğer doğrulara ulaşamayacağım ama o kadar gereksiz ve saçma olacak ki, boşver diyorum ben de kendi kendime). Sarah kocasına Tammy’i barbeküye davet edeceğini ama onun bir lezbiyen olduğunu söylediğinde kocası ben lezbiyenleri severim diyor. Sarah ise suratında doğrularcasına bir ifadeyle aynaya bakıyor aynı anda. Sarah’nın geçmiş deneyimleri ve ileride Tammy ile yaşayacağı ateşli deneyimlerini göz önüne alırsak eğer kocasının tüm samimiyetiyle lezbiyenleri pardon karısını sevdiğini anlıyoruz.

Ve bir kez daha anlıyorum işin içine Freud’un gölgesi düşse işler içinden çıkılmaz hale gelebiliyor kolaylıkla(rahmetli sağ olsaydı onun için de zor bir çözümleme olurdu eminim).

image

image

image

image

Ortanca çocuk Josh müzik piyasasında çalışıyor. En dramatik hikaye onun aslında. Cinsel kimliğiyle sorunu olmayan, Türkiye sınırlarında yaşayıp, sayısız deneyim yaşamaktan ve kadınlardan hoşlanan ama lezbiyen olmayan Josh için “çapkın” sıfatını rahatlıkla sarf edebilecek bir tuhaf coğrafyadan, Los Angeles’a ışınlandığımızda bu tip bir sıfatın çok basit kaçtığına şahit oluyoruz. Josh aşk adamı. Bir aşk bağımlısı. Seni seviyorum dediğinde karşı taraf onu ezik olmakla sıfatlandırıyor. Bir türlü uzun soluklu bir ilişkisi olmuyor. Baba olmak istiyor, karşı taraf ondan habersiz kürtaj oluyor. Olaya sevgi açısından bakıyor. Karşılık göremiyor. Bu dizide kadınlar daha erkek erkek konuşup hareket ederken, erkekler daha yumuşak kompozisyonlar çiziyorlar. İçinden sevmek ve sevişmek fiillerinin döküldüğü tek ağız Josh’unki. Bir hahama aşık oluyor -haham bir kadın bu arada-. Sonunda bir erkek babası olduğunu öğreniyor ama oğlu ergenliği atlatalı epey olmuş ve hayat Josh için de bir hayli karışık. Üstelik oğlu o daha ergenken cinsellik yaşamaya başladığı ve ara ara halen daha görüşmeyi sürdürdüğü bakıcıları olan kendinden yaşça bir hayli büyük Gina. Bu ilişki, Ali’nin kendinden büyük bir tamirciyle tanışıp tuhaf bir deneyim yaşadığı yıl, Sarah’nın Tammy’le tanıştığı ve Maura’nın kadın kadın giyinmeye başladığı ve gittiği parti sonrası bunu karısına itiraf ettiği 1994 yılı. Tüm aile ayrı ayrı olmak suretiyle tuhaf bir sene geçiriyorlar. Hepsinin kaderi o sene belirleniyor sanki. Günümüze döndüğümüzde, Josh trans bir babası olduğunu öğrenen son evlat ve neticesinde bir oğul o. Babası en çok onunla yüzleşmekten kaçınıyor. Ama o da eninde sonunda öğreniyor ve ilk şoku atlatır atlatmaz, kendi çıkarları da söz konusu olduğundan, üstü örtülü maddi istekleriyle gidiyor babasının kapısına. İlk bölümde kendilerinden ötesini görmeyen üç çocuk yetiştirmeyi nasıl başardığını sorgulayan Maura bile bile aramızda kalacak diyerek her bir çocuğuna sus payı niteliğinde bir takım sözler veriyor ya da çekler yazıyor. Babalık öyle kolay bir kavram ve sıfat değil ve insanın ölene dek yakasına yapışıyor sanki ve sen bir sürü şey yapabilecekken oturup babalık taslamak zorunda kalıyorsun habire. Kendi derdin sana yeterken, başka canlıların derdi de derdin oluveriyor daha en başından koşulsuz genlerini vermeyi kabul ettiğin için.

image

image

image

image

Ve Ali. Üç kardeşin küçüğü. Mappa’sının gözdesi. Bir erkek fatma. Babasının depresif geni. Hayatta ne yapacağını bilmediği gibi, kendi hayatıyla da ne yapacağını bilmiyor. Peki hayat onunla ne yapacağını biliyor mu genel olarak? Bilemediğinden olsa gerek Ali işsiz. Babasının çekleriyle geçiniyor. İşsizliğine ek olarak bir amacı ya da tutkusu da olmadığını görüyoruz. Ergen gibi hareket ediyor bazen. Aşkı kovaladığı filan yok. Daha çok deneysel takılıyor ve aklına eseni söylüyor. Öyle de hareket ediyor. Tanrı’ya inanmadığından ailesinin Bat Mitzvahını yapmadığını düşünüyor. Halbuki babası ormanda bir trans partisine gidiyor o senenin, o pazarında. Annesi de partisini iptal ediyor. O gün bugündür Ali şaşkın olabilir mi? İster Ateist ol, ister Yahudi ya da Müslüman, inancın ya da inançsızlığın hayatın üzerinde ve verdiğin kararlarda son derece etkili oluyor. Buradan ateistler yanlış karar verir sonucunu çıkarmayacağınızı umut ediyorum. Josh hahama aşık olup havraya giderken, maneviyatının, içindeki boşluğu dolduran aşk ve sevgi arayışında tezahür ettiğini görüyoruz. Josh bu uğurda Mars’a gidebilecek durumda. Sarah geç kavuştuğu zevk denizinden başını kaldırıp çevreyi yokluyor ara ara. Hayatında çok da değişen bir şey yok aslında. Her halükarda boğulmadan yaşama gayreti içinde. İki kardeşin çılgınca aşkın peşinde koşuşturup durmaları kendi yarattıkları bir illüzyona inanmaktan ibaret. Çünkü hayatta bir şeylerin peşinde koşturmadan ömür bitmiyor.

Bense en çok Ali’yi sevdim üç kardeşin içinde. İlk başlarda bir türlü büyümediği ve büyümeyi reddettiği için. Bütün çocuklarım arasında beni tek gören sensin diyen babasından bu sözü ilk duyduğunda kaçıyor onun yanından huzursuzca. Babasının aksine bir kızken erkekliği tercih eden bir trans ona translardan hoşlanan da transdır dediğinde ise Ali’nin dönüşümü başlıyor. Daha o anda onu sıkan ve nefes almasını güçleştiren askılarını çıkartıp atıyor camdan dışarıya. Ladın kıyafetlerini rafa kaldırıyor. Erkek gibi giyinmeye başlıyor. Tıpkı aşk meselesini gözünde fazla büyüten kardeşleri gibi Ali’de ikinci defa aynı transın evine gittiğinde evini ve içindeki ortamı farklı gözlerle algılıyor bu sefer. Hiçbir şey evi ilk gördüğündeki gibi değil. O gözünde çok büyütmüş çünkü. Herkes görmek istediğini görüyor neticesinde. İllüzyon dağıldığında, çıplak gözlerle görmeye başladığımızdaysa her şey sıkıcı sıradanlığına dönüyor tekrar. Herkes neyse o olmaya devam ediyor. Benim aşktan anladığım bu. Kaldı ki ben zaten sıkıcı sıradan bir insanım ve aşktan ne anlarım? Ali’yse giderek sessizleşen zihniyle bir parça huzur arıyor sanki. Başlardaki coşkusu, yeni deneyimlere olan ilgisi, olayları anlatanlara geride kalanın ne olacağını sorduğundaki içtenlikli tavırları ve Ed’e karşı beslediği korumacı tavırlarıyla Ali her zamanki gibi Ali’lik yaparken, kendini ve hayatını sorgulayan ve bunu yansıtan bir bireye dönüşüyor. Dizi süresince olgunlaşan, değişen, kendini arayan ama hala daha bulduğu şüpheli tek karakter Ali. Ali gitgide büyüyor sanki. Peki ben ne yapıyorum? Pencereyi açıp dışarıya bakıyorum ve aslında hiçbir şeye sahip olmadığımı görüyorum. Ben bir süre sonra olmayacağım ve dışarıdaki tüm o şeyleri, benden sonra gelenler karşılayacaklar. Sonra onlar da gidecekler. Şeylerse hep duracaklar durdukları yerde.

“You give me the wings to fly
You are the clear blue sky
I’m floating so free, so high
Falling with grace, for you, and I
You give me the wings to fly
You give me the wings to fly
You are the clear blue sky
I’m floating so free, so high
Falling with grace, for you, and I” The Wings, Gustavo Santaolalla

“Now and then I think of when we were together
Like when you said you felt so happy you could die
Told myself that you were right for me
But felt so lonely in your company
But that was love and it’s an ache I still remember
You can get addicted to a certain kind of sadness
Like resignation to the end, always the end
So when we found that we could not make sense
Well you said that we would still be friends
But I’ll admit that I was glad it was over…”  Somebody That I Used To Know – Gotye

image

image

image

image

BULUTLAR/DEPRESYON

image

BULUTLAR:

Bir dolup bir boşalıp, yerli yersiz başınıza yağdırdığım gözyaşlarım için ÖZÜR DİLERİM.
Asfaltınızı ıslatıp, üstünüzü kirletip, trafiğinizi birbirine kattığım için ÖZÜR DİLERİM.
Planlarınızı bozduğum, randevularınıza geciktirdiğim, çamaşırlarınızı ıslattığım için de ÖZÜR DİLERİM.
Bir özür de sizden beklerdim.
Dolan çukurlarda biriken gözyaşlarıma basıp, ıslanan çoraplarınıza hayıflanıp ettiğiniz kahırlar için ÖZÜR BEKLERDİM.
Hoşlandığınız kızın elini ilk tuttuğunuzdaki romantik ortam benim eserimdi.
Benim sesim eşliğinde içtiğiniz şarabın her damlasındaki keyif de benim eserimdi.
Yağmurdan sonraki toprağın ferahlatıcı kokusu da.
“Listen to the falling rain”in intro’sundaki ses de benimdi.
O şarkının ve ayıla bayıla dinlediğiniz nice şarkının ilham perisi de bendim.
Şiirler ve romantik mesajlar benim sayemde ortaya çıktılar.
Sayemde öpüştünüz, sayemde barıştınız.
Bir TEŞEKKÜR beklerdim.
Nafile.
Gök gürültümü homurtu bilip, yok saymanız affedilmezdi.
İnsan bi ÇOK YAŞA der geçerdi.
Çok ayıp ettiniz. Çook.

Doğaya teşekkürü unutmuş bir neslin çocuğunun silkinip kendine gelmesi ve sonrasında vicdanının sesini dinlediği bir boş anında yazdığı ama hayatın hay huyu içerisinde ışık ya da teknoloji hızıyla unuttuğu “Bir Nankörün İtirafları” adlı güzide fakat kıymeti bilinmemiş adı ise muhtemelen hiç duyulmamış bir yazarın eserinden alıntıdır. Ola ki ciddiye almaya kalkıştınız, almasanız daha iyi sanki. Okuyun gitsin. Taksirat olarak doğaya saçtığımız bizden sonra yüzlerce yıl yaşayacak olan nesillerin soluyacağı plastikler, “mafettiğimiz” ormanlar ve aldığımız ahlar var daha sırada çünkü. Hayata nereden bakıyorsan oradan gördüğün kadar var. Düz bir vadiden bakabileceğin gibi, yüksek bir dağın tepesinden yahut zirveden de bakabilirsin. Tepeden baktığında görüp göreceğin bir adamın keli olabileceği gibi, Aziz İstanbul da olabilir. Ama düzlükten baktığında pırıl pırıl bir gökyüzü göreceksin ve ihtiyacın olan sığınacağın bir saçak altı ya da bir ağacın serin gölgesi olacak.

—-.—-

20130815_123435

DEPRESYON:

Sağlık sitelerinden birinden yapmış olduğum alıntı itibariyle; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir.

Kendi zihnimden yapmış olduğum alıntı itibariyle; ruhunu bedeninden fazla sevmiş insanların sonu intihara teşebbüse gidebilecek kadar kendilerini kırılgan hissettikleri bir dönemden geçiyor olmaları. Bu dönem kazasız belasız atlatılmışsa eğer muhtemelen anılarını yazmaya girişeceklerdir. Yer yer blog yazarları da çıkmaktadır aralarından.

Bir arkadaşımın bir filmden yapmış olduğu alıntı itibariyle; boşta gezegen pardon gezenlerin can sıkıntısının dışavurumu ve kesinlikle  en harikulade, en yaratıcı tanımı.

Hayatı boyunca mutsuzluklarla baş etmekte güçlük çeken bir insan olarak; hayatımıza sinsice girip çıkmak bilmeyen, doktorlarınsa gez-toz-alışveriş yap adını vermiş olduğu Mısır Piramidi şeklindeki üçgenin içindeki sınırlı metrekareler dahilinde ne yapmamız gerektiğine bakmak gerekiyor. Farzet ki Mısır’dasın, Kahire’de ve  Necib Mahfuz’un “Aşk Zamanı”ndan ilham aldığın medinalarında dolaşıyorsun ve çöllerini görmeden dönmek olmuyor. O zaman ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. Mahfuz’un dediği gibi kedere boyun eğmeyeceksin, hayat her şeyin üstesinden gelir bir şekilde.  Önce insan, her şeyden önce insan ve o bir insanın mutluluğu önemli toplumdan, hayattan, iktidardan, hükümetten öte, önce insanı kurtarmalı, gerisi gelir zaten. İbadetten sorumlu iktidar doğum kontrolünü yaygınlaştırsın önce. Bu kadar insanı kurtaracak ne psikologları, ne de doktorları var ellerinde.

20130921_133411

—-.—-

Tanrı sana bir yara verir, sonra ötekine de bir yara verir. Sonra günleri tersine çevirir. Kimse yerinde kalmaz. Acılar yer değiştirir ve dünya döndükçe insan yol alır, isterse de döl alır.

—-.—-

Uçaktayım ve tirbülansa giriyoruz. Şöyle oluyormuş(bizimki şöyle gelişti) pencere tarafındaki ben, yanımdaki japon turist, onun yanındaki el bagajımı yerleştirmemde yardımcı nazik bey ve az evvel yapılan sıcak ikramları kabul etmiş aynı bedenlere ait üç el, ellerinde karton bardaklar raks etmekte olan kollarıyla sıcak sıvıları döküp hem kendilerini, hem komşularını yakmamak için insanüstü çaba sarf ettiler ve sonuç şöyle oldu: pencere kenarındaydım ve çayım sıcaktı ve bende ilk cızlamı çeken oldum yani yere boşaltıverdim, japon turist ortada turşu gibiydi ve raks etmekte benden maharetli çıktı ve çaresizce dayandı, sıramızın erkeğininse işkembesi sağlamdı ve boğaz kanallarında klima olduğunu hayal ederek bir dikişte tüm sıvıyı işkembesine gönderdi.

Tirbülanstan çıkabildik nihayet ve garip bir rahatlama ve konuşma isteğiyle Japon turist kızla garip bir sohbete girdik yani ben girdim. Herkesin kahrını çeken bir ulus var, tarih böyle, benimkiler hep Uzakdoğulu; camdan-yandan ipe sapa gelmez sorularımla yanıltıp-şaşırtmam kendime has taktiğimin bir parçası:
-“You know Tao?” Ben soruyorum.
-“Yes.”
-“I love Tao.” Bunu da ben dedim.
-“Yes.”
-“I love “Big in Japan.”” Bunu içimden dedim. Daha da ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunları da neden dedim hiç bilmiyorum.

“Tao dediğiniz nerede bulunur?
Her yerde.
Daha belirgin bir örnek söyle.
Bu karınca’da.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu ot’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu çanak’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu tezek’te.”

Bu nereden aklıma geldi şimdi, onu biliyorum ama. Doğan Kuban’ın “Lao Tzu Tao Yolu Öğretisi”nden. Yalnız şu tezek mevzusu, monoteist dinler için bir küfür gerçekten. Bu kitabın üzerine bir Japon rehber kızla yan yana düşmemin ve manidar sorularıma aldığım kesin ve net cevapların da bir nedeni var kesin. Tanrım az akıl ver ama lütfen daha çok mantık. Beni unutma lütfen. Her unutuşunda sorunlarım katlanmakta ve ben kartopu misali döne yuvarlana bir çığ gibi gelen sorunlarımla karşına(pardon  ben daha alt kadrodayım) çıkmaktayım. Her seferinde buna buna ek olarak bu bu ve şu da oldu diye geliyorum karşına. Acı bana, yaşlandım ben artık. O kadar utanıyorum ki.. ama büyüyünce sorunlar azalmıyormuş, bunu bana hiç kimse söylememişti.

—-.—

Bundan yıllar önce bir şubat ayında Los Angeles’dan İstanbul’a gelmek için uçağa binen kuzenim ve arkadaşlarının, New York semalarına geldiklerinde tam dört saat boyunca tirbülansa yakalanıp, çakan şimşekler altında bulutların arasında zorunlu iniş için çabalayan pilotun sütüne havale neler yaşadıklarını hatırladım. Herkes dua etmeye başlamış, sakin olanlar oturdukları yerden, panik ataklar yere çöküp, secde etmişler. Seccadesiz namaz kılmışlar can havliyle. Saatlerce herkes birbirini avutup, birbiriyle avunup, Tanrı’ya yakarmış. Rahmetli Üzeyir Garih ve tüm business class ekonomi bölümüne gelmişler. İnsan ölümle burun buruna gelmeden anlayamıyor. Hayat çok anlamsız. Öyle olmaz, böyle ölürsün ama neticede ölürsün işte. Ama öleceğini anladığın an ya da şüpheye düştüğün an hiç istemiyorsun galiba ölmeyi. Erteliyorsun ve varsa şansın pazarlık yapıyorsun hayatta ertelediğin bütün mutluluklar için.

Sonra ne olmuş? Kurtulmuşlar. Pilot bir daha böyle havalarda yola çıkmayın diye ayar çekmiş bizimkilere. Pilotun dört saat boyunca çektiği sıkıntı ve sorumluluğunu düşünüp, susmuş bizimkilerde. Üzeyir Garih herşeye rağman bir başka uçakla İstanbul’a dönmüş. Kalan yolcularda New-York’da zorunlu olarak bir gece misafir edilmişler. Hallerinden pişman olduklarını sanmıyorum. Kuzenim Los Angeles’dan sonra New-York Kars gibi demişti. O New-York’u oldum olası sevmedi hiç.

Uçağın düşeceğine iyice kanaat getirdikten çok kısa bir süre sonra tek bir telefon görüşmesi yapma şansım olduğu anda arayacağım ilk insanı(Adem değil, nasılsa vuslat yakın onlarla) düşündüm. Babam, kuzenim, erkek arkadaşım, en yakın kız arkadaşım ya da ailemden başkaları. Ben kız arkadaşımı arayacağım sanırım. Dalga geçtiğimi filan düşünüp, beni rahatlatacaktır(No more drama, zaten öleceğim). Birde içimden eğer hayattaki rakibimi geçemezsem uçak düşsün dediğimi hatırlıyorum. Neden ölümü kişisel bir rekabete bulaştırdığımı hiç bilmiyorum(Tanrı bizi yarattı ama takip etmeyi bıraktı; tek sorun bu, baş olacak gibi değiliz). Değer mi değmez mi, değer mi değmez mi? On saniye kadar düşündüm ve değmez tabi aptal. Hiçbir şey senin hayatından, senden ve sevdiklerinden daha önemli değil. Sakinlediğimizde içimde bir umut yeşeriveriyor. Yenebilirim. Yanmayacağım ve kömür olmuş cesedimi teşhis etmek için morga gelip ağlaşmayacak sevdiklerim. Ve beklediğim şey her ne ise çok yakında gelecek, çünkü hayatının üzerine risk alıp, bahis oynamalısın. Ölülere mahsus der Bukowski. Risk almamak, kaybetmemek ve aynı yere geri dönmemek. Demek yaşıyorum. Bir haftadır ölüydüm, son beş dakikadır da çok çok yaklaşmıştım ama şimdi geri döndüm. Çok merak ediyorum acaba dibin dibi var mı? Eğer öyleyse dipteydim ama yeterince değil. Çünkü yüzeye çıkmam güç olmadı. Hayatın engebelerine paralel gökyüzünde de hava akımları ve sebep olduğu dalgalanmalar var sadece. Ron Howard’ın son filmi “Rush”da bir dakika boyunca sekiz yüz derecelik ısıya maruz kalarak, ciğerleri yanan ve öleceği söylenen “Niki Lauda”nın daha tam iyileşemeden yaşamının anlamı olan ve pistlere dönüşünün müjdecisi kaskını başına geçirmeye çalıştığı sahnede insanın aklına şunu getiriyor: “Bildiğin deli, tanımadığın akıllıdan daha iyi.” Uyarlaması: “İçine doğmuş olduğun hayat, bilmediğin öte taraftan daha iyi.” Şimdilik.

Mozart ve Salieri’yi izler gibi izledik Niki Lauda ve  Hunt’ın rekabetini.

—-.—-

İlk seni aramayacağım seni daha az sevdiğim anlamına gelmemeli. Tanışıklık aşktan üstün. Her zaman değil, bazen.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: