A MAN CALLED OVE – OVE ADINDA BİR ADAM

thumbnail_24780

A MAN CALLED OVE :

“Bizim zamanımız daha iyiydi. İnsanlar ilkeleri için mücadele ederdi.” Ove

“Bazı insanlar kaderin kendi aptallığımızın sonucu olduğunu söyler. Ben de benim kaderimi değiştirenin komşularımın aptallığı olduğunu söyleyebilirim.” Ove

“Beni iyi dinle. İki tane çocuğun var. Yakında üçüncüyü çıkaracaksın. Buraya İran’dan gelmişsin, savaştan ya da ne halttan kaçtıysan. Yeni bir dil öğrenmişsin, eğitim almışsın ve geçinebiliyorsun. İşe yaramazın tekiyle evlisin. Lanet arabayı da öğrenebilirsin. Beyin ameliyatı değil ya.”

2015 yılı İsveç yapımı, Fredrick Backman’ın aynı adlı kitabından uyarlama, olası Oscar adayı, aynı zamanda önümüzdeki günlerde dağıtılacak olan Altın Küre’lerde yabancı dilde çekilmiş beş yabancı aday filmin arasında kendine has tarzıyla öne çıkabileceğinden, fakat olası adaylıkların tümünü izleme şansını elde edemediğimden aday olma ihtimali üzerine yorum yapamayacağım, ama tıpkı filmin süresi gibi uzun uzun ve sindire sindire anlatacağım; bir çok sebepten ötürü de çok beğendiğim bir film oldu “Ove Adında Bir Adam”ın filmi. Elli dokuz yaşında, beyaz yakalılara gıcık, kocaman gövdesinin içine hem mecazi hem de gerçek anlamda her geçen gün büyümekte olan bir kalp sığdırmış, çocuksuz dul, hem huysuz, hem asabi, gergin bir yay gibi hareket eden, bir başına yaşayan, detaycı ve kuralcı, markette kuyruk sırasını önemseyen ve yüksek oktav sesiyle her yanlışlığa itiraz eden, elinde kuponu, bir buket çiçeği elli krondan değil, kuponda belirtilen fiyat üzerinden yani otuz beş krondan almak için söylenen ama kasiyer oralı olmayınca, yetkili de bulamayınca en nihayet iki demeti yetmiş krondan almanın daha hesaplı olduğu fikrinden yola çıkarak eşi Sonja’nın mezarı başına bırakan Ove’nin, karısının mezarıyla konuşmasında ona iki bukete alışma sakın, her zaman olmaz deyişine tanıklık ediyoruz filmin ilk saniyelerinde daha. Dakikalar geçtikçe de Ove’nin gündelik hayatının detayları dökülüyor birer birer. Oturduğu siteyi titizlikle denetliyor her sabah, bir bekçi gibi. Asayişi sağlıyor, jandarma gibi. Siteye giren arabaların önünde trafik polisi gibi duruyor, dimdik. Giren geri geri çıkmak mecburiyetinde kalıyor. Park yerine yanlış ya da eğri park edenleri hiç affetmiyor. Geri dönüşüm kutularından içinde yalnızca camların olanını açıp, bir kavanozun kapağını metal kutusuna atıyor işe yaramaz diye. Yolda bulduğu fırlatılıp atılmış izmaritin boyutundan yabancıların kime geldiğinin izini sürüyor, burnu iyi koku alan bir av köpeği gibi. Yürüyüşe çıkan köpekli kadını tehdit ediyor her fırsatta. Bir Chihuahua olan köpeği gözleri olan bir çift kışlık siyah bota benzetiyor. Püsküllüyü paspas yapmakla, püsküllüyü deri yapmakla, son olarak da çitlerine işerse eğer elektrik vermekle tehdit ediyor.

images-4

Diplomalı bir mühendis olan Ove tam kırk üç yıldır babasının çalıştığı iş yerinde çalışmış bugüne kadar. Ne zaman ki işvereni olan yeni nesil iki zibidi kendisini çağırıp, resmi eğitim kursu adı altında her yere yayılan dijital teknoloji yüzünden, onu emekli etmek isteyip de söyleyemediklerinde, Ove ben kendim giderim diyor en kestirme yoldan. Emeklilik hediyesi olarak kendisine sunulan ve al da mezarını kaz derin derin bundan böyle dedirten siyah ve çelikten kazmayı ise kabul etmiyor. Karısı ölen, işi biten, evinde yalnız olan Ove türlü çeşitli yollarla intiharı deniyor sırayla. Kendini asmak, egzoz gazına bulanarak boğulmak ve en nihayet tüfekle kendini çenesinden vurmak suretiyle başvurduğu çareler yetersiz kalıyor ve ölüm meleği henüz ayaklarına dolanmamış olan adam “diğerleri” tarafından engelleniyor her defasında. Bir adamın kendini öldürmesinin öyle kolay olmayışına tanıklık ediyoruz, o bunu çok istese de. Kah konsantresini bozuyor komşuları dışarıdan gürültüleriyle, kah aldığı ip çürük çıkıyor, hiç olmadı kapısını çalıyorlar kendi dertlerine çare olsun diye. İnsan insanı kurtarıyor işte bazen böyle, kimi zaman öldürse de. Zehirlesek ve zehirlensek de karşılıklı, panzehir oluyoruz işte bazen böyle. Hayat işte.

images-5

Filmde, Ove’nin sonradan sonradan kabullendiği İran asıllı Parvaneh, iki kızı, karnındaki bir üçüncüsü ve şapşal kocasıyla giriyor hayatına. Yeni taşındıkları karşı evden bir sürü eksikleri için gelip gidip kapısını çalmak mecburiyetinde kalıyorlar sık sık, çoluk çocuk. Birinin daima ve yakınlarında bir evde olması fikri güven veriyor onlara. Kızlar yavaş yavaş fethediyorlar Ove’yi dede dede diye. Parvaneh ise dostluk anlamında karısının boşluğunu dolduruyor. Yaşama nedeni oluyorlar birbirleri için. Ove karısından kalma kıyafetlerin kokusunu içine çekerek yaşıyor yoksa yalnız kaldığında. Hala daha. Evin her köşesinde onun izi var. Ondan sonra doğru düzgün yemek yapmadığı anlaşılıyor bomboş buzdolabından. O yüzden Parvaneh’in safranlı pilavlarını yiyor afiyetle. Gülümsemesini, pozitif enerisini, iyi niyetini de kabul ediyor memnuniyetle. Ove’yi seven bir kadın bulunuyor her zaman.

Hayatı boyunca edindiği tek arkadaşı olan Rune ise şimdi tekerlekli iskemlede ve felçli olduğundan konuşamıyor. Karısı kaloriferini tamir etmesini istediğinde, çare olarak çift battaniye fikrini öne sürüyor Ove. Rune’nin tombik oğlu, Parvaneh’e babasıyla aralarındaki küslüğün nedenini anlatıyor kısaca: Bir zamanlar Ove yönetim kurulu başkanı iken, herkes Rune’ye oy verince alınıyor Ove, fakat aralarındaki gerginliğin asıl sebebi seçtikleri araba markalarından ve modellerini yarıştırmalarından çıkıyor. Ove milli arabaları olan Saab’ın iflah olmaz bir tutkunu ve bu tutkusu babasından kaynaklı. Rune ise Volvo’cu. Habire modellerini ve renklerini değiştirerek arabalarını yarıştırıyorlar gençliklerinde. Ne zaman ki Rune bir BMW ile çıkıyor karşısına, Ove umudu kesiyor ondan. İhanete uğramış hissediyor bir bakıma. Dayanamayan Rune ise “Bir insan hayatı boyunca Volvo sürebilir mi?” diyor ona. Evet sürebilir diyorum ben de cevap olarak. Ove gibi bir adam sürebilir ama herkes süremeyebilir mesela. Sıkılabilir insan milli arabadan, bıkabilir o insan milli damattan, milli içkiden, milli servetten, milli olan ne varsa her şeyden.

Gençler onun garip bir adam olduğunu düşünüyor ve çekinerek yaklaşıyorlar. Aynı zamanda Sonja’nın bir öğrencisi olan postacı çocuğun arkadaşı Mirsad’ın gözündeki sürmeyi görünce ibne misin sen diyor lafı hiç dolandırmadan. Evet diyor Mirsad tüm cesaretiyle. Çocuğun alınabileceğini düşünen Parvanez’in telaşı boşa çıkıyor. Yıllar sürse aşamayacakları mesafeyi aşmış oluyor bir anda bu vesileyle. Cinsel kimliğini saklayan ve evinde bile sorun yaşayan çocuk, başı ilk sıkıştığında Ove’nin kapısını çalıyor. Bir süre onun evinde kalıyor. Mutfağında yemek pişiriyor Sonja’dan sonra ilk defa. Başta garipsediği bu durumu kabulleniyor Ove bir süre sonra. İnsan insana alışıyor her şekilde. Bizde olsa ibne der döverler bir bahaneyle. Orası İsveç, burası Türkiye. Medeniyet dediğin böyle bir şey herhalde. Homofobiden uzak durmak gerek her şekilde kimin çocuğu ne olur bilinemez ki ileride. Kınadıkların ya bir gün seni bulursa oturduğun yerde? Nasıl bakarsın sonra muhafazakâr çevrenin yüzüne?

Ove’nin nasıl bu kadar rijit, neden bu kadar sinirli olduğunun ipuçları geliyor yavaş yavaş geçmişe döndükçe. Annesini kaybetmiş çocukken. Babası hüznünü göstermeyi sevmeyen bir adammış. Ove de öyle. Zaten babası nasılsa, Ove de öyle. Çocukluğunda babası bir kez ona sarıldığında, Ove yatana kadar sarılıyor babasına bırakmamacasına. Hayatındaki tek dostu olmuş babası. Onun zevkleri kendi zevkleri olmuş, onun çalıştığı yerde sürdürmüş iş hayatını kaldığı yerden. Ev ve araba hobisi, Saab tutkusu da babasından. El becerisi, ev becerisi de öyle. Alışkanlıklarından bu yüzden vazgeçemiyor belki de. Bir şekilde babasının kaderini ve kederini paylaşmış hayatı boyunca. Hep dürüst bir hayat yaşadığından, haksızlığa tahammül edemeyişi. Sesini ilk yükselten, mağdura ilk koşan o oluyor insanlığın bitti dendiği yerde. Rune’nin yaşadıklarının bir başka türlüsünü yaşayan ve ondan çok daha uzun bir süre boyunca tekerlekli iskemleye bağımlı olan Sonja’nın yaşadıklarının kendi hatası olduğunu düşünmüş. Ömrünün son günlerini, kanserle beraber savaşarak geçirmişler. Sonja doğuştan gelen iyimser mizacı ve okuma aşkıyla tutunabilmiş hayata. Ya ölürüz ya yaşarız diyor ona bir gün aniden ve onlar yaşamayı seçiyorlar beraber. Ove ise bir dönem karanlıklara gömülmüş. Herkesi yok etmek isteğiyle yanıp tutuşmuş; otobüs şirketini, şoförü, üzüm bağlarını ve tur firmasının da dahil olduğu kalabalık bir listesi varmış. Bu uğurda mektuplar yazmış durmuş hem İspanyol hem İsveç hükümetine ama kimseler umursamamış onu bir kez olsun bile. Yatağından tekerlekli sandalyesine geçişi tek başına yapamayan engelli bir annenin kızı olarak bu ülkede yaşanabilecek bütün engelleri bizzat yaşamış olmakla beraber, tek bildiğim bir şey bilmediğimdir ve bildiğim tek şey de hepimizin ”potansiyel engelli” olma ihtimali bu kadar yüksek olan bir ülkede kelle koltukta yaşamaya çalıştığımızdır.

images-2

Tekrar Sonja’ya dönecek olursak eğer en nihayet mezun olduğunda başvurduğu işlerden hep olumsuz yanıtlar almış durmuş o dönem zarfında. Çünkü okulların giriş çıkışları o dönemlerde engellilere göre değilmiş. Rune yaşadığı acısını ilk defasında içinden gelen manevi bir güce dönüştürüp, sırf karısı tekerlekli iskemlesiyle rahatça yemek yapabilsin diye mutfak dolaplarını boyuna göre ayarlamıştı-Ikea’nın İsveç’ten çıkıp markalaşmasının altında bu doğuştan yatkınlık olabilir, olmayadabilir-. İkinci büyük güç ise bir gün karanlıkta, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında Sonja için bir rampa yapmak için gelmiş. Böylelikle ancak, Sonja işe başlayabilmiş aynı okuldaki görevine gelecek günlerde. Bir kez kaybettiği ve bir daha da hiç sahip olamayacağı çocuk için hep iyi şeylerin mücadelesini vermiş Sonja. Dünya her zaman kötüye dönmez, bazen ve bir gün gelir, iyilik de kazanır elbet.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

gagoriktosba

rise and rise again until become lions

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

%d blogcu bunu beğendi: