BECOMING ASTRID : UNGA ASTRID : ASTRID OLMAK

FE8F051A-08D4-43F7-88FB-BC8DF618D983

BECOMING ASTRID : UNGA ASTRID : ASTRID OLMAK

“Kitaplarınızdaki çocuklar nerdeyse her şeyin üstesinden geliyorlar. Pippi annesiz ve babasız yaşayabiliyor. Emil, cezalandırılıp kulübeye kilitlendiğinde bile hiç korkmuyor. Milo, açlıktan öleceğini düşünüyor ama sonunda kötüleri yenmeyi başarıyor. Ben de öyle olmak istiyorum. Hiç pes etmeyen, aç olsa da, tek başına kalsa da mücadeleye devam eden biri gibi.” Astrid Lindgren’e yazmış olan bir çocuk okuyucunun mektubundan

“Sevgili Astrid, benim adım Jenny. Ölüm hakkında çok şey yazıyorsun. Hikayelerinde çok fazla ölü insan var. Pippi’nin annesi öldü, Jonathan öldü, Karl öldü, Mia’nın annesi de öldü. Ama kitaplarında bunları okuduğumda ben sadece yaşamak istiyorum. Sen de sadece yaşamak istiyorsun.” Astrid’e mektup yazmış olan bir başka çocuk okuyucu

“Çocukların sadece sevgiye ihtiyacı vardır. Ve sende bu var.” Marie

”- Gazete?
 – Daktilo.
 – Basıcının mürekkebi?
 – Kağıt.
 – Haberler?
 – Işık.
 – Gelecek?
 – Özgürlük.”

GİRİŞ :

Tüm ve tam açılımıyla ismi Astrid Anna Emilia Lindgren olan ünlü İsveçli çocuk kitapları yazarının hayatının dönüm noktasını teşkil eden olaylar zinciri anlatılıyor iki saat süren film boyunca. İsveç’in güneyinde yer alan Smaland’da bir çiftlikte dünyaya gelmiş olan yazar, dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak, bölgedeki Katolik Kilisesi’nin papazına yardımcı olan bir baba ve dindardan öte çevre ne der’in kurbanı olan bir anneye sahip olmasına rağmen, kardeşler arasında sivri dili, başkaldıran yapısı ve genel olarak her konudaki asiliğiyle öne çıkıyor. Smaland dendiğinde Astrid Lindgren adı geçiyor ilk önce, sonra da IKEA’nın kurucularından birinin de buralı olduğunu ve bölgenin mobilyasıyla ünlü olduğunu öğrenebilirsiniz internette yapacağınız küçük bir araştırma neticesinde.

Filmin ismini aldığı mevzu yani Astrid’in nasıl Astrid olduğuna gelince, tıpkı 2007 yapımı “Becoming Jane”de olduğu gibi, bunun çok da kolay olmadığını, illa ki parasızlık, imkansızlık, reddedilme, hor görülme gibi aşamalardan geçildiğini ve de tüm bunların neticesinde üretim ve akabinde üşenmeden ünlenme mertebesine erişildiğine tanık oluyoruz metanetle. Coşkuyla, neşeyle, çocuksu hayallerle başlanan hayatlarda yaşanan olgunlaştırıcı bir takım deneyimler sonucunda gelinen noktada yaşanan dönüşümle, nasıl vakur ve ağır birer kadına dönüştüklerini görüyoruz kah Jane Austen’in kah Astrid Lindgren’in. Austen evlilik sayfasını kapatıyor ve kendisini kitaplarına veriyordu. Nispeten neşeli ve hep mutlu sonla biten romanlar yazmış olmasına rağmen, ağır ve suskun bir kadına dönüşüyordu Becoming Jane’de. Astrid’se ona kalıcı soyismini veren kocasıyla bir çocuk daha yapabiliyordu nihayetinde. Her ikisi de ağır bedeller ödemişlerdi kendilerince. Toplum kadını cezalandırır bir vesileyle. Yalnız kadınsa akıllı kadındır çoğu zaman. Bir yerdeyse şöyle diyordu; “iyi bir kadın yalnızdır”. Bence zayıf ve beceriksiz değil, sabırlı ve dirayetlidir yalnız bir kadın.

Gelelim filmin üzerinden ve filmdekine benzer temaların işlenip konuşulacağı diyalog bölümümüze. İki karakterimiz var her zaman olduğu üzere. Biri anne, biri de öz kızı bu seferinde. Filmi beraberce izlemişler, şimdi de tatlı tatlı başladıkları konuşmalarını, öyle de sonlandırabilecekler midir göreceğiz birlikte. Anlaşıyor gibi görünseler de, mevzu derinleştikçe silahlar çekiliyor hemencecik. A anne, K ise kızı olarak belirlendi tarafımca. İyi okumalar hepinize.

A – Görüyor musun Astrid’in hayatını…hiç böyle şeyler yaşamış olabileceğini tahmin etmezdim doğrusu. Neler çekmiş neler kadıncağız.
K – Herkes bir yerlerde bir şeyler çekiyor anne. Kendisinden yaşça çok büyük ve evli, aynı zamanda da huysuz bir karısı olan adama abayı yakan her genç kızın başına gelebilecekleri yaşadı işte.
A – Eşek herif, kız dikkatli olalım dediyse de uçkuruna sahip olamadı sübyancı. Gerçi olsun, tatlı Lars’ın dünyaya gelmesi için bir sebepmiş bütün bu yaşananlar.
K – Amma da kadercisin anne. Bir başka adamdan bir başka Lars ya da Lasse yapardı olur biterdi.
A – Öyle tatlı olur muydu bilmiyorum. Sen de evlen de böyle bir torunum olsun benim de.
K – Konuyu bu noktaya getirmiş olmana inanamıyorum. Canın çocuk çekiyorsa, beraber Çocuk Esirgeme’ye gideriz.
A – Ben kendi Lars’ımı istiyorum.
K – O zaman ben de sırf sen istiyorsun diye gayrimeşru bir Lars yapar veririm kucağına.
A – Devlet nikahı ne güne duruyor?
K – Evlenmek, bağlanmak istemiyorum ama ileride bir çocuk isteyebileceğimi düşünerek yapıp sana bırakabilirim. Önce senin için sonra da kendim için.
A – Elalem duymasın sakın, tüm antikalıkların benim kızımda olduğunu. Öyle çocuk istemem ben.
K – Ya nasıl çocuk istersin anne? Söyle ki, ben de sipariş üstüne çalışayım.
A – Analı babalı büyüsün çocuk. Ele güne ne deriz, çocuk bir parka çıkar akranları hemencecik piç derler kuzucuğuma.
K – Anne sen iyi misin? Öte yandan iyi de havalara girdin yani. Filmdeki anneyi hatırlatırım sana. İzlerken cık cık çekip duruyordun. Kınadığın şey sen oldun bak.
A – Orası İsveç.
K – Eeee…burası Norveç mi?
A – Ne bileyim? Bilmiyorum. Daha beter.
K – Nesi beter? Bir kez bir evin bir kızıyım. Bacaklarımı kıracak bir abim yok demek oluyor bu. Muğla’lıyız diğer yandan. Ne babam ne de sen cenaze olmazsa cemaate karışmazsınız. Az kişiyle konuşur, az kişiye özelinizi açarsınız. Bu korkun kime, neye? Yok böyle olmayacak, ben çocuk yapacağım. Vereceğim eline. Ne yaparsan yap.
A – Sakın ha. Sakın. Aldık deriz.
K – Çocuk Esirgeme’den mi? Anne bu toplum seni yer.
A – Sonra etraf ne der?
K – Anne bu toplum seni yer yutar, sonra da tükürür.
A – Ne biçim konuşuyorsun anneyle? Kim tükürecekmiş beni? Salya mıyım ben?
K – O ne der bu ne der, bunlar çok demode şeyler. Çelik gibi durmazsan, üzerine gelirler.
A – Kızım sen üzülmeyesin diye hep…
K – Hayır anne. Senin ve babamın başı eğilmesin, iki dangalak arkanızdan dedikodunuzu etmesin diye. Ama sana söyleyeyim, öyle de dedikodunu ederler, böyle de. Sen de hem kendinize hem de bana kısıtlı bir hayat yaşattığınla kalırsın.
A – Nankör evlat. Neyini kısıtladım bugüne kadar? Ben abilerim yüzünden burnumu dışarı çıkartamazdım. Sendeki rahatlık kimsede yok. İşten sonra arkadaşlarınla geziyorsun gönlünce, bazen leş gibi içki sigara kokuyor üstün başın. Bilmiyor muyuz sanıyorsun? Sesimizi çıkartmıyoruz sadece.
K – Duyan da sabahlara kadar pavyonlarda sabahlıyorum sanır.
A – Ondan da eksik durma. Onu da yap. Birde dansözlerin ayakkabılarından şampanya iç istersen.
K – Ne!
A – Ne bileyim, benim zamanımda öyle yapardı Adana’lı pamuk tüccarları.
K – Anne, sen beni Adana’lı ağalarla mı karıştırıyorsun?
A – Bizim gençliğimizde racon öyleydi. Kordon’da kız kıza bira içilmeye gidilmezdi.
K – Dayımlardan kaçıp kaçıp dansa gidermişsin sen de. Rahmetli anneannem anlatırdı. Abileri höt derdi zöt derdi, bizim fındık kurdu kaçmanın bir yolunu bulur derdi. Nereye kaçardın anne?
A – Bizimki masum danstı canım.
K – Otuzuma geldim, daha beni dansa davet eden olmadı.
A – Nerden olsun? Düğünlere burun kıvırıyorsun. En güzel kısmet düğünde gelir. Bak ben babanı oynaya oynaya buldum.
K – Ne yaptın benim saf babamın karşısında, göbek mi attın yoksa?
A – Bir şeyler attık işte.
K – Burjuva mıyız neyiz biz, aristokrat olamadığımıza, gidecek bir köyümüz de olmadığına göre.
A – Katılamıyorum maalesef sana. Köyümüz var ya bizim, zeytinliklerden gelen para olmasa seni yurtdışında nasıl okuturduk rahat rahat?
K – Hah ben de tam onu söyleyecektim, köyün parasını yeme hadisesini. Ben daha zeytinliklerimizi görmedim bile. Ama payıma düşen parayla pek güzel bir hayat yaşıyorum. Yoksa bu maaşla, şu devirde bırak Kordon’a, karşıdan karşıya geçemezdim.
A – Nasıl bak, aynı fikirdeymişiz işte. Biz de nasıl giderdik babanla el ele, turlarla Avrupa’yı fethetmeye.
K – …

0569BA52-E8C1-49D6-A742-BFE78F341B55

images.jpeg

NASIL ASTRID OLUNUR?

Hayal gücü bolca, sıkıntılar çokça, açlık ve erişememezlik kısmen, tüm bunlara ek olarak süresi belirsiz ama sıkı bir acı çekme olmasa, Astrid Astrid olamayacaktı belki de. Sadece yetenek ve biraz çalışmayla ama hangi hırs ve gayretle Astrid Astrid olurdu, orası meçhul. Tıpkı yukarıda bahsettiğim Jane Austen’in Jane Austen oluşu gibi. Filmin başlangıç noktası çok mühim bu açıdan. Yüzünü görmemizin mümkün olmadığı artık yaşlı bir kadına dönüşmüş olan Astrid, kendisine gelen okuyucu mektuplarını okuyor. Doğum gününü kutluyorlar çok sevdikleri yazarın. Çocuk kitapları yazarı olunca da, çocuklar oluşturuyorlar elbette okuyucu kitlesinin pek çoğunu. Ona çok uzun zamandır çocuk olmadığı halde, çocuk olmak hakkında nasıl bu kadar iyi yazabildiğini soruyorlar mektuplarında. Bu noktadan sonra Astrid’in ilk gençlik yıllarına gidiyoruz. Anne babası ve kardeşleriyle gittiği kilisede zar zor dayanıyor papazın vaazına. İçi içine sığmıyor on altı yaşındaki genç kızın. Hayal gücünün ne kadar kuvvetli olduğuna, papazın yaptığı konuşmayı allem edip kallem ederek ironik bir üslupla hikayeleştirmesi sayesinde şahit oluyoruz. Neşeli bir mizacı var Astrid’in ve de tıpkı en önemli karakteri sayılan Pippi Uzunçorap gibi iki yandan ördüğü saçları. Annesi onu dizginlemeye çalıştıkça, isyankarlaşıyor. Kafa tutuyor tüm aile bireylerine. Belki çok güzel değil ama kafası çalışıyor, çılgın bir aklın var diyor ona bir kız arkadaşı. Dansa kaldırılmayınca, o dansa kaldırıyor bir kız arkadaşını. Sonra da çılgınca dans ediyor tek başına. Akşam olup eve geç kalınca da, paparayı yediği halde anne babasına kafa tutuyor hiddetle, sırf kız erkek ayrımı yapıyorlar diye. Ona göre kız ve erkek eşit olmalı tanrının önünde. Ve bu düşünceleriyle kendisini korkmadan ifade edebilen Astrid’in yaşının üzerinde muhakeme kabiliyetinin ve eleştirel zekasının olduğunu görüyoruz. Bir arkadaşının babasının yayıncısı olduğu yerel gazetedeki staj işine zekasıyla ve aynı dili konuşuyor olabilme testinden başarıyla geçebilmesi sayesinde kabul edilmesi çok zamanını almıyor. Hayatının hem iyi hem de kötü anlamda dönüm noktası olan staj işinde ilan, haber ve makale yazmasını öğreniyor Astrid. Evdeki gümüş takımları isteyen bir eşe sahip olan patronuysa kısa bir süre sonra, aralarındaki yaş farkına rağmen tutuluyor Astrid’e. Ondaki cevheri keşfediyor bir yandan. Örgülerini kestirdiği saçıyla kendini patronuna beğendirmeye çalışan genç kız, ilk önce bu saçlarla annesinin karşısına çıktığında cehenneme gidiş bileti almış olmakla suçlanıyor yine annesi tarafından. Yaşadığı yer olan Vimmerby’de saçlarını kestirme cesareti ve cüreti gösteren ilk kız olarak da geçiyor yaşadığı yerin tarihine. Fakat olanlar oluyor ve Astrid beraber çalıştıkları Magnus Krepper’den(gerçek ismi Reinhold Blomberg) üç yıl sonra yani on dokuz yaşındayken hamile kalıyor. Astrid çaresizlikler içinde yanıp tutuşadursun, bizlerse filmin kurgusal anlamdaki başarısına şahit oluyoruz, çünkü Astrid’in hayatında bir dönüm noktası teşkil eden bu olayla birlikte, iki saatlik filmin ilk çeyreğinden yarısına doğru yol almaya başlıyoruz. Film giriş gelişme sonuçtansa, Astrid’in hayatındaki dört evre olarak tasarlanmış ve son derece başarılı olmuş kanımca.

63D41921-6CE4-4DFD-BDE5-17B5A0177F91

images.jpeg-2

Filmin bundan sonraki yarım saat süren bölümünde mızmız bir orta yaşlı erkeğin tuhaflıklarını seyre koyuluyoruz Astrid’le beraber. Sorumluluğu sözde kabul ediyor ama henüz boşanma işlemlerine başlamamış bile. Niyetim iyi dese de, çılgın bir karısı ve tam yedi tane çocuğu var. Tohumlarını saçmayı marifet sayan ayaklı bir damızlık Magnus Krepper. Bu arada iyi niyetle dönmeyen peynir gemisinde yer alan Astrid’in çekirdek ailesi, kızlarına arka çıkmayınca, Stockholm’deki sekreterlik kursuna gönderiliyor apar topar. Orada stenografi öğreniyor. Birde onun gibi evlilik dışı hamile kalan kızların Kopenhag’ın dışında doğum yaptıklarını. Üstelik geçici bir süre boyunca oradaki bir aileye bebeğini bırakma şansı olduğunu da. O da Marie’nin evinin yolunu tutuyor ürkekçe. Doğumu da burada gerçekleştiriyor. Sonra da memesinde süt, gözünde yaşlarla bırakıyor oğlunu Marie’nin yanına ve önce baba ocağına, oradan da iş bulmak üzere Stockholm’e gidiyor.

6132EA83-DD25-46A6-AF5F-07EE3CD6286A

63E88616-FAFC-4CC9-9B9F-3A250CD62C0A

Filmin üçüncü yarım saatinde Astrid’in biricik Lars’ını ailesinin yanına getirmek üzere ne mücadeleler verdiğine tanıklık ediyoruz. Annesi bu konuda son derece katı bir tutum izlese de, bir yandan da kızının potansiyelini bilip, ona kıyamadığından çocuğunun babası dahi olsa yaşlı başlı bir adamla evlenip, onun yedi çocuğuna üvey annelik yapmak zorunda olmadığını söylüyor ısrarla. Bu esnada Lars altı aylık oluyor ve gel zaman git zaman Marie’yi annesi olarak benimsiyor küçük çocuk. En nihayet Magnus boşanıyor ve kocaman taşlı bir yüzükle geliyor Astrid’in karşısına. Bu defasında Astrid istemez oluyor bu koca, hantal ve heyula gibi adamı. Kendi karnını doyuramazken çocuğuna nasıl bakacaksın diyen Magnus’u geride bırakıp gittiğinde, son yarım saatlik dönemece girmiş bulunuyoruz. Astrid bulduğu bir sekreterlik işiyle tutunuyor hayata. Tuvaleti avluda, hamamı parkın yanında, mutfağı da koridorun sonunda bulunan loş bir daire kiralıyor kendisine. Zamanın şartlarının kıt bir maaşın olduğu takdirde, Avrupa’da yaşıyor olsan dahi çok iç açıcı olmadığını gösteriyor bu bize. Bu arada Lars’ın gözünde bir yabancı konumuna düştüğünü idrak edip tam oğlundan vazgeçmişken, gelen bir telefonla Marie’nin kalp hastalığının nüksettiğini ve artık çocuğuna bakamayacağını öğreniyor. Ana oğul Astrid’in apartman dairesinde, çetin yaşam koşulları içinde, Lars’ın küskünlüğüyle yaşıyorlar bir süre. Çocuk eski hayatını, annesi bildiği Marie’yi ve çocuk aklıyla benimsediği aynı yaşam koşullarına kavuşmayı bekliyor dört gözle. Küçücük de olsa Lars’ın özlemine ve nostaljisine, sonra da yavaş yavaş gelişen adaptasyon sürecine şahit oluyoruz ve neyse ki başarılı oluyor hem Astrid hem de Lars. Bu esnadaysa yine evli olan patronu Sture Lindgren’in ilgisine maruz kalıyor ve okuduğum kadarıyla o zamanlar evli olan Sture, Astrid için eşinden boşanıyor önce, sonra da Astrid’le evleniyorlar. Karin isminde bir kızları oluyor ve Lars’a da kendi soyismini veriyor Sture. Öldüğündeyse sadece 54 yaşında imiş bu iyi kalpli adam. Sture’dan sonra yaklaşık elli yıl daha yaşayan Astrid Lindgren bir daha evlenmiyor. Toplamda doksan beş yıl yaşayacak olan Astrid’in hayatında bir de evlat kaybı var. Oğlu Lars 60 yaşında Stockholm’de ölüyor. Kimsenin hayatının, her kim olursa olsun, çok kolay geçmediğini görmüş oluyoruz bu sayede, Astrid’in yaşadıklarını izledikçe.

SON SÖZ : Bu sene Cuaron’un Roma’sında olduğu üzere, kendi çapında çok güçlü ve bir o kadar da önemli kadın karakterlerin açık ara farkla sıyrılarak öne çıktığı filmler izledik sezon boyunca. Benim için Becoming Astrid ve dolayısıyla Astrid Lindgren de onlardan biriydi. İsveç, Danimarka ortak yapımı olan filmin kadın yönetmeni Pernille Fischer Christensen’in rejisi ve başrol oyuncusu Alba August’un tatlı üslubu sayesinde dünyanın kabul gördüğü ve ödüllere boğduğu, özellikle çocuk okuyucularının kıymetlisi yazarın nasıl Astrid olduğunu izlemekten bir dakika bile sıkılmadığımı kendi adıma belirteyim burada. Bazen bazı filmler daha bir kıymetlenir gözünüzde. Bu da onlardan biriydi ve izlemenizi tavsiye ederim en kısa sürede.

Pernille+Fischer+Christensen+Becoming+Astrid+bpk1Ns7mvTUl

THE WIFE

bdd307ec-cb30-47e2-919e-aed716019e39

THE WIFE :

“Yazar neden yazar? Çünkü söylemesi gereken önemli şeyleri vardır. Gerçek yazar yayınlamak için yazmaz. Yazar, çünkü söylemesi gereken kişisel ve önemli bir şeyi vardır. Bir yazar nefes almak zorunda olduğu gibi yazmak zorundadır ve bunu yapmaya devam eder. Yalnızlığa rağmen, yoksulluğa rağmen, bir sürü reddedilme mektuplarına rağmen, seni aptal neden bir işe girmiyorsun diyen karısına ve ailesine rağmen yazar yazmalıdır yoksa ruhu açlıktan ölür.” Genç Joseph Castleman

“-Seninim.           Joe Castleman
-Ne kadar iyi!”   Joan Castleman

“-Bir mesleğiniz var mı?    İsveç Kralı
  -Kral yaratıcısıyım.”         Joan Castleman

GİRİŞ :

Aşağıdaki karşılıklı diyaloğun taraflarından A kişisi adamı, K kişisiyse kadını temsilen kullanılmıştır. Evde, ekran karşısına kurularak ve de ara ara oynaşarak filmi izlemiş, filmin sonundaysa uzun bir sohbete girmeye çalışmış fakat film üzerinden birbirlerini suçlayarak kavga edip ayrılma noktasına gelen çiftimizin şahit olacağınız rezil anları bizi kendi ilişkilerinizi kurcalamaya götürür mü bilemesem de, olayların son derece gerçekçi bir şekilde tasvir edilmiş olduğu, bu uğurda yazar kişisinin Kur’an’a el bile basarım dediği görülmese de duyulmuştur.

K – Beğendin mi hayatım filmimizi(derken kadın yan yana oturdukları üçlü kanepede kaykıldığı yerden doğrulmuş, adamın boynuna sarılmıştır)?
A – Filmimizi derken beraber izlediğimiz için mi böyle diyorsun?
K – Aşk olsun(derken de gürültülü bir şekilde adamı sol yanağından öper)! Bugün günlerden nedir?
A – Ne?
K – …
A – Yirmi beş ocak! Daha çok da var 14 Şubat’a(konuşurken son derece düşüncelidir, sanki konuşmanın nereye gideceğini bilmese de, hissetmiştir).
K – …
A – Annemin yaşgünü Mart’ta.
K – …
A – Benimki Nisan’da.
K – Benimki ne zamandı?
A – Yoksa bugün müydü? 
K – Ağustos doğumluyum. Nasıl unutursun? Maldivler, Bali, Yunan Adaları derken beni annenlerin yazlığına götürmüştün(genç kadın önce duraksar, sonra iç çeker). Kumla’ya.
A – Doğru ya. Güzel eğlenmiştik(genç adam tereddütsüz bir iç çekişten sonra konuşur).
K – Bornova Özkanlar’ı hatırlarsın?
A – Bir görüşme için beni de yanında götürmüştün hani, sonra da Giritliler Derneği’ne uğramıştık, çıkışta da kahvede oturmuş çay içmiştik, poğaça yemiştik.
K – Bak sen, bu kadar ayrıntıyı nasıl da aklında tutmuşsun, hayret doğrusu!
A – Mevsimlerden yazdı. Çeşme’ye gidelim diye tutturduğun zamanlardı. Her şey kazıktı, iki şezlonga servet ödemiştik. İki hamburger, iki kola ve iki şişe suya da öyle. Dönüşte Özkanlar’a geldiğimizde, kendimi güvende hissetmiştim. Her şey ucuz ucuzdu.
K – Kalite ucuza olmuyor yazık ki. Özkanlar bile beni götürdüğün Kumla’dan kaliteliydi.
A – Gittiğimizde öyle demiyordun ama aşkım. Her şey harikaydı.
K – Çünkü o zamanlar sana aşıktım.
A – Şimdi değil misin? 
K – Artık gözüm dönmüyor.
A – Sanki cinayet işleyecekmiş gibi konuşuyorsun üzerimden!
K – Saçmalama. Kimse kimseyi yaz tatilinde Kumla’ya götürdü diye öldürmez. Kumla’da turizmciler, inşaat firmaları ve yazlıkçıların o kadar çok leşi varken, bize iş düşmez.
A – Resmen abartıyorsun. İç rahatlığıyla balık yiyebildiğim tek beldeydi.
K – Kimle yemiştin? Benimle herhangi bir restoranda yemediğin aşikar da. Hatırlarsan aspiratör çalışmadığından küçük tüpte balık kızartmıştık balkonda.
A – Bak sen de unutmuyorsun ayrıntıları.
K – Nasıl unuturum, üstüm başım balık kokmuştu? Baba evinde görmediğim şeylerdi bunlar. Kumla, küçük tüpte pişen kızartma balık! Bunlar ilklerimdi, bilesin.
A – Biz maaşlı insanız kızım. Ayın sonunu zor getiriyoruz.
K – Yabancı firmada çalışıyorsun, dolar üzerinden maaş alıyorsun. Gören duyan da, seni asgari ücrete talim ediyor sanır. Yazık, bilmesem üzüleceğim.
A – Hem aşık değilsin, hem de beni beğenmiyorsun.
K – Sen de tek bir yıldönümümüz var, onu bile hatırlamıyorsun!
A – Aaaa…unutmuşum işte. Sen de amma büyüttün meseleyi. Evlilik yıldönümümüz olsa tamam da. 
K – Bir şey diyeceğim o halde. Filmdeki Joseph Castleman’dan nefret ettim. Neden biliyor musun? 
A – …
K – Çünkü aynı sen.
A – Gudubet yaşlı bunağın nesini bana benzettin, sorabilir miyim?
K – İşte sen busun. Sığlık denizinde boğuluyorsun ama kurtulmak için kulaç atmaya mecalin yok. Şekilcisin. Adam yaşlıydı ama bencil bir yaşlıydı, kadının yazılarının üzerine konup isim yaptı, eve gelen bakıcılarla bile onu aldattı, dişi sineklerle flört edecek kadar zavallı, üstelik kaypak, patavatsız- özetle dangalakça konuşuyor, hayatta olmamış, olamamış bir türlü, sığ esprileri var-İsveç Kralı’na bile yapabildi, yabancılara karşı aşırı hassas ve nazik gösteriyor kendini, James Joyce’dan alıntılarla kızları tuzağına düşürüyor, kendine gelince her yol mübah, çevresindekilere gelince kontrol manyağı kesiliyor. Şımarık bir çocuğu andırıyor. Karısı onun ceketini tutup, ilaçlarını ayarlamak, sakalından kırıntıları temizlemek için var. Oğlu ise bir ürün olmaktan öteye gidemiyor, onu silikleştirip, kişiliğini hiçe sayıyor. Ailesi olmazsa bir hiç ve karısını kaybetmekten ölesiye korktuğu halde, her fırsatta onu aldatıyor. Bu da derinlerdeki yetersizlik hissinden kaynaklanıyor. Çünkü gerçek deha karısı. 
A – Ben seni hiç aldatmadım ki! Üstelik filmde dadılarla aldattığı dediğin Joan da, o tarihlerde evli bir adamken vurulmuştu kocasına. İlk karısından olan kızına dadılık yapıyordu o da.
K – Olabilir. O filmdi. Sense o potansiyele sahipsin ama.
A – Nasıl olur? Başarını çalmadım, altına da imzamı atmadım. Esprilerime de güldüğünü hatırlıyorum.
K – Başka çarem yoktu. Bozulacağını biliyordum.
A – Kumla’nın nesi fenaydı hem! Kalbimi kırdın, şimdi kendimi yetersiz hissettim işte. Ben de isterdim seni Bali’ye götürebilmek. Ama isterdim ki ben götüreyim. Herkesin kendi parasını ödediği tatiller bana ters.
K – Kalbin kırılsın istemezdim. 
A – Havalı İzmir kızısın sen. Dedemler kaçıp da gelmişler Sivas’tan İstanbul’a. Bizimkiler az sürünmemişler o ara. Ümraniye çocuğuyum ben kızım. İstemez miydik el bebek gül bebek dadılarla büyütülmeyi, kahvaltıyı kuş sütü eşliğinde yapmayı? Dedemler tezek yakarmış köyde, babamlar odun sobası yakmışlar şehirde. Benim de götüm yeni rahat yüzü gördü. Geçmişim para savurmaya olanak vermiyor. Senin Kumla diyerek hor gördüğün yeri bizimkiler alasıya dek memeleketten getirdikleri tarhana çorbasıyla sabahı etmişler. Sen açlık nedir nerden bileceksin? Biz de isterdik rahat yaşamayı. Sen kendine bir züppe bul bence. Hiç sıkıntı çekmemiş olsun, parası çok olsun. Ailesi varlıklı olsun. Benden bu kadar gidiyorum.
K – Züppe olmaz.
A – Zengin bul o zaman.
K – Zenginler züppedir çoğu zaman. Kalbini kırdıysam özür dilerim.
A – Çok geç. Beni Kumla’ya rağmen sevecek biri olsun bundan sonra.
K – Ben seni Kumla’ya rağmen sevdim zaten. Kumla bu.
A – Bütün bu söylediklerini hazmetmem zaman alacak. Belki de seni asla affetmeyeceğim ve sözlerini senin bana yaptığın gibi başına kakacağım.
K – Kak.
A – Bu kadar yani: “kak”! 
K – Senin yanında kendimi rahat hissediyorum. O yüzden Kumla’ya rağmen sen. Gene götürür, balkonda küçük tüp üzerinde balık kızarttırırsın bana. 
A – Unutamayacağını biliyordum.
Çiftimiz yüzlerini okuyucuya dönerler ve son sözlerini söylerler:
K – Bu yazıyı The Wife’ı izlemeden okuyanlarınız varsa, şunu söyleyebilirim sadece…her erkek bir parçasıyla Joseph Castleman’dır.
A – Ve erkeklik biraz da böyle bir şeydir. Biraz Castleman olmayı gerektirir. Her erkek pohpohlanmayı ister, dünya üzerindeki tek erkeğin o olduğunun bilinmesi ister, ormanın kralı olmasalar da öyleymiş gibi davranmazsanız bir süre sonra ilgilerini üzerinizden çeker, başka sularda yüzmeye giderler. 
K – En çok da her koşulda güdülmeyi isterler. Arkalarını toplayan bir kadın isterler, bazen sırf bunun için bile evlenirler. Bize göre ilkel ve basittirler. Kahramanlık destanları yazdıklarını hayal ederler. Her çiçekten bal almak da isterler. Erkekler o yüzyıl bu yüzyıl, o ülke bu şehirdenmiş de fark etmez, çok okumuş okumamış da öyle, zengin fakir hiç fark etmez, çünkü doğaları itibariyle yoktur birbirlerinden farkı. Üstün ırka ait olduklarını düşünürler.
A – Beni soykırım yapan Nazi, Kumla’yı da etrafı dikenli tellerle kaplı Auschwitz ilan ettin ya, okuyucu ne yapsın!
K – Okusun. Onun da işi o.

b82ab4aa-dc35-414c-b0b2-002c7a26b18b

BİRAZ KURMACAYDI BURAYA KADARKİ KISMI, BUNDAN SONRASIYSA FİLMİN KURMACASI; JOSEPH CASTLEMAN VE DE KARISI :

“Widows”, “Have You Ever Forgive Me?”’dense ilk bu filmi yazmayı uygun gördüm. Film olarak en başarılı bulduğum değildi belki ama bir şekilde en çok aklımı çelmeyi başaran oldu. Madem artık aramızda bir yakınlık doğdu, rahat rahat konuşmakta fayda var diyerek Castleman’ın bir parça o. çocuğu ve en çok da anasının gözü bir piç olduğundan yola çıkarak başlamak istiyorum filmi anlatmaya. Herkes Glenn Close’un oyunculuğunu överken, Tehlikeli İlişkiler’deki hayatının rolünde görmezden gelinen aktristin bu geç de olsa gelme olasılığı yüksek olan Oscar’la Nobel misali tüm meslek hayatındaki başarılardan yola çıkılarak ödüllendirileceğinin beklentisi içinde olanların yanında, Jonathan Pryce’ın çizdiği sevimsiz ve kimi zaman şeytani Castleman kompozisyonunu da es geçmemek gerektiği düşüncesindeyim. İnsanın sabrını taşırma potansiyeline sahip, bencil, egosu yüksek, flörtöz ve geveze edebiyatçı rolünde hiç de yabana atılır gibi değildi. Sevimli olmaya çalışmadan sevimsiz bir karaktere bürünmenin ihtişamını gizemli bir şekilde taşıdı üzerinde asaletle. 

6c99e9e6-1217-4517-9aaa-118a56421f04

Film bir kitap uyarlaması. Mad Men ve benim için tüm zamanların en iyi mini dizisi diyebileceğim Olive Kitteridge’in de senaryo yazarı olan Jane Anderson var perde arkasında. Filmin yönetmeni olan Björn Runge’a gelirsek, adından da anlaşılacağı üzere İsveç’li olmasına rağmen Amerikalı oyunculardan gayet iyi performanslar alıyor. Olaylar 1992 yılında Connecticut’ta başlıyor. Gece gece yatak odasına gelen Joe Castleman bir yandan da tatlı bir şeyler atıştırıyor, sonra da karısını baştan çıkarmaya çalışıyor. Aklı fikri oynaşmakta olan adamın karakteri hakkında ufak bir ipucuyla yola çıkıyoruz. Aynı gece Nobel vakfınca uyandırılıyorlar, pardon aranıyorlar. Karısını paralel telefona aldırıyor ve onun da bu muhteşem başarıya tanıklık etmesini istiyor. Tüm zaferlerinde olmazsa olmazının neden karısının olduğunuysa yavaş yavaş çözüyoruz. Aile ve arkadaş çevrelerinin katıldığı bir davetten sonra, istikamet Stockholm olarak görünüyor. Aralık ayında, tam da kara kışta katılacakları Nobel ödül törenine gitmek üzere yola çıkıyorlar bir süre sonra. Uçak yolculuğunda ve tüm tören boyunca peşlerini bırakmayan gazeteci Nathaniel Bone rolündeyse Christian Slater çıkıyor karşımıza. Ailenin üzerine bir kabus gibi çökmeyi de başarıyor. Nobel kazanmış yazarın hayatını kaleme almak isteğiyle yaklaşıyor yanlarına. Patavatsız olmasa gayet sağlam bir iz sürücü bu arada. Kokuyu alıyor, başarının asıl sahibinin kim olduğunu da biliyor. Çiftin iki çocuğu var ve kızları hamile olduğundan okyanus ötesi seyahate çıkamıyor. Oğulları David gidiyor onlarla. David yolunu çizmeye çalışan ve daha o yolun çok başında olan bir genç. Yazar olmak istiyor fakat gereken cesareti taşımıyor hnüz. Yüreklendirilmwye ihtiyacı var çokça. İnsanlarla göz kontağı kurmakta ve iletişime girmekte yetersiz kalıyor. Her ünlü ve başarılı anne babanın çocuğunun kaderini yaşıyor biraz da. Babasını geçmesi imkansız gibi görünüyor. Onaylanmak için çırpınan bir evlat var karşımızda. Bunu beklediği tek insansa babası. Babası ise kendi dalgasında, üstelik de kendinin bile olmayan fakat feci halde sahiplendiği başarısının meyvelerini toplamakla o kadar meşgul ki, başını kaldırıp güç bla bakıyor oğluna. Bir başlangıçmış gibi duran ve olaylar zincirini tetikleyen Nobel ödülü ile bir sona, daha doğrusu yeni bir başlangıca doğru sürükleniyoruz açıkçası. Kapalı kapılar ardında saklanan sırlar yüze vurmaya başlandığında ancak kurtuluşa eriyor kahramanlar.

96ff4903-2e40-4797-9470-653be4c910c3

Filmin en hoş tarafı çiftin geçmişine gittiğimiz anlardı hiç kuşkusuz. Kolej hocasıyken tanışıyor Joan ve Joe. Burada bizi bekleyen hoş sürprizse Joan’un gençliğini canlandıran aktristin gerçek hayatta Glenn Close’un kızı Annie Starke tarafından canlandırılıyor olması. Sene 1958. Yer, Smith Koleji. Dersleri esnasında başlayan ve birbirlerine karşı bitmeyen ilgileri, genç kadının dadı olarak evli ve bir kızı olan Castleman’ın evine gitmesiyle devam ediyor. Bir daire kiralayıp birlikte yaşamaya başlıyorlar. Başlayış o başlayış otuz küsur yıl boyunca aynı yastığa baş koyarak bugünlere geliyorlar. Sonra da el birliğiyle Nobel’i alıyorlar. Joan’ın şevkini kıran en önemli etkense hemcinsi ve aynı zamanda bir yazar olan Elaine Mozell oluyor o tarihlerde. Halkın bir kadının cesurca yazmasını kaldıramayacağını, röportajları yazanların, yayınevi sahiplerinin ve magazincilerin hep erkek olduğunu, kimin ciddiye alınacağına, kimin hayallerinin sonuna kadar duyulmayacağına hep bu bir avuç erkeğin karar verdiğinden bahsediyor ona acımasızca. Bir kadın yazar olarak beklentileri bu sözlerle iyice düşen Joan, ikinci adam, pardon kadın olmayı baştan kabul ediyor. Bunun için kişiliğim uygun değildi diyerek gölge yazar olmayı kabulleniyor. Yıllar sonra Joe’nun eski eşinin psikiyatr, kızınınsa başarılı bir diş hekimi olduğunu öğreniyor. Bu açıdan bakıldığında narsist kocasının göreceli başarısının ardına saklanan kendi benliğinin yanında, oğlunun da ezildiğini görüyoruz. Joe’dan kaçanın kendini kurtardığını da görmüş oluyoruz. Bazı adamlar hep kendileri için vardırlar bu dünyada.

Joan geri planda kalmayı kabullenen eş olarak, iş Nobel’e geldiğinde bu aynı zamanda çocuklarının babası olan kocası dahi olsa bir başkasının kendi başarısına sahip çıkmasına artık daha fazla dayanamaz hale geliyor. Joe’ya gelirsek eğer, karısına yalnız yaşayacak kadar cesur olup olmadığını sorduğunda, kendisinin bunu başaramayacağını gayet iyi biliyor aslında. Bu yüzden de ölerek terk ediyor maçı.

The Wife’ın ilgi çekici bir başka tarafı daha var. O da gitmeden ya da almadan diyelim, asla bilemeyeceğimiz Nobel ortamlarının nasıl olduğunu gösteriyor olması. Bir kez saat farkını önemsemeksizin, ödül alan kişiyi gecenin bir vaktinde arayabilme cüretini gösteriyorlar. Aynı şekilde Stockholm’de kaldıkları otel odasında yine gecenin bir vakti ya da sabahın köründe bir yandan Santa Lucia’yı söyleyen kızların getirmiş oldukları pastayı üfletme çabaları ve o esnada uyumakta olan çiftin şaşkın hallerinin fotoğraflanması, ödül töreninin provası esnasında ödül sahiplerine yaptırılmaya çalışılan reveransın gereksizliği, kısaca kendi koydukları kuralları sırf ödül veriyoruz diyerek zoraki yaptırdıklarını görmek son derece enteresandı. İşler gerçekten böyle mi yürüyor, bunu Orhan Pamuk ya da Aziz Sancar’a sormalı! En çok da Bob Dylan’ı böyle bir tablonun içinde düşünemediğimden, neden ödül almaya gitmediğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Akademinin  geçtiğimiz sene mızıkçılık yaparak, sudan sebeplerle edebiyat ödülünü vermeyi reddetmesi skandaldan öte tuhaftı bence. Filmden aklımda kalan bir sahnedeyse, farklı branşlarda dahi olsalar, fizik dalında Nobel ödülü alan bilim adamının, bir çeşit deneyin parçası olarak gördüğü çocuklarını ve eşini takdim edişi ve ondan aşağı kalmamak için ailesiyle ispata girişen Joe’nun haliydi. Hırs olmadan, yalnız dehayla, yetenekle ve tesadüfen bir yere gelinemeyeceğini görmüş olduk sayelerinde.

09520b79-c734-4955-97df-607d7ca642fa

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON

05FA7E04-7E0C-48C1-B021-28E7AD68E82F

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON :

“Karlis bir keresinde insanların öldürmelerinin tek sebebinin aşk olduğunu söylemişti. Bu sadece sevdiklerini halletmelerinin bir yolu.” Baiba

“Gerçek çoğu zaman suratına bakar.”

Her sezonu üç bölümden oluşan dizinin son sezonunu iki yıllık bir gecikmeyle nihayetlendirmiş bulunmaktayım. Bu bağlılık-dikkat ederseniz bağımlılık demiyorum- nereden geliyor diye soracak olursanız eğer, Henning Mankell’in kalemine, Kenneth Branagh’nın aktörlüğüne, Wallander’ın alkolik ve melankolik içtenliğine ek olarak, 2008’de yayınlanmış olan ilk bölümünün ardından geçen sürenin yaklaşık on yıllık bir zaman dilimini kapsıyor oluşu ve bu zaman dilimi boyunca henüz benim için bile esrarını koruyan ama yaşamış olduğum bazı paralel olaylar. Belirtiyor fakat geçiştiriyorum, vuruyor ama kaçıyorum, farkındayım. İçtenlikli ikiyüzlülüğümü mazur görünüz. Artık bile bile işliyorum bütün kabahatlerimi. Yani bilerek kıracağım kalpleri, bilerek can yakacağım bundan böyle. En güzeli böyle. Wallander’sa olgunlaştıkça naifleşti. Paralellik bunun neresinde diyeceksiniz, dedim ya siz bilmeyeceksiniz. Ölünce öğrenirsiniz belki, belki kıymeti olur ruh ruh gezerken, belki de hoş ama boş bir tını olacağım ben de sizler için. Kim bilir? Dizinin son dakikalarında tıpkı babası gibi Alzheimer’la mücadele eden Wallander birleştiremediği, hatırlayamadığı anılarından ötürü seneler önce ölmüş olan babasına ne yapacağını sorduğunda, baba Wallander bir başkasının onun yerine hatırlayacağını söylemişti. Bir süre sonra belki de bir daha hiç hatırlamayacağı kızı ve torunu yanına yaklaşmıştı. Neyse ki yeryüzünde ondan geriye Wallander’ın bir hatırlayanı, bir ananı kaldığını hatırlatıyor bu anlar. Onun, bu çağın korkunç bir cezası olan illetiyle mücadelesi ise damgasını vuracaktı böylelikle dördüncü sezonuyla final yapan diziye.

889D2884-5D85-4B42-9033-CAE4F47740A8

Sezonun ilk bölümü İsveç’ten çok çok uzakta, Afrika kıtasında geçiyor. Kuzey’in isli puslu soğuk havası, yerini güneşli günlere bırakmış. Teknolojinin eseri olan uzağı yakın etme marifeti sayesinde kızı Linda ile bilgisayar aracılığı ile konuşuyorlar. Rollerin iyice değişmiş olduğunu görüyoruz; kızı ebeveyniymişçesine konuşuyor ve yol gösteriyor ona. Ne yapması, nasıl davranması gerektiği konusunda öğütler veriyor teker teker. Wallander’sa yakın tarihli konuşmasına hazırlanırken, bir yandan da inanç temelli bir program için Cape Town’da bulunan İsveçli karı kocadan, kayıp olan kadını bulması için yerel polisin ricasını kırmayarak davayı üstleniyor ve görevine, basından medet uman kocayı susması hususunda ikna etmekle başlıyor ilk önce. Aynı zamanda şüpheli durumda olan adam burada olmanın inancını zorlayacağını düşündüğünü ama bunun beklemediği bir şekilde meydana gelmesinden ötürü duyduğu umutsuzlukla karışık şaşkınlığı dile getiriyor ona. Kaybın aranması esnasında Cape Town’ın en fazla teneke ev barındıran evlerinin bulunduğu Khayelitsha adlı bölgesine gidiyor Wallander. Suç oranının çok yüksek olduğu bu bölge aynı zamanda Cape Town’da ikamet eden işsizlerin yarısını barındırmakta ve etrafa bir de Kuzeyli pardon BBC bakışı fırlatıyoruz bizler de, sayelerinde. Bu bölümün ana teması siyasal yozlaşma olduğu kadar bireyin içinde bulunduğu zor ve bıktırıcı ve suça meyledici yaşam şartları arasından kendi iradesiyle kurtulup kurtulamayacağı ve zor zamanlarda aklını, vicdanını kullanmak suretiyle kendi tercihini iyiden, doğrudan yana yapıp yapamayacağı. Bölüm ismi olan Beyaz Aslan aynı zamanda umudun simgesi imiş ve Afrika için, tüm bu yoksul insanlar için bir umut olacak mı sorusu ekseninde, aslında savaşın Beyaz Adam’la Siyahlar arasında değil de, güçlüyle güçsüz, zenginle fakir, iyiyle kötü arasında olduğunu göstermek gayretine düşüyor dizi sonsuz bir gayretle. Doğrudur ama özünde ne kadar doğru olduğu tartışılır. Sömürünün yolu acılarla dolu engin tarihine girecek olursak çıkamayacağımız için tekrar diziye odaklanıyoruz biz de. İlk bölümün sonlarına doğru Wallander’ın ufuktaki hastalığına dair ilk ipuçları filizlenmeye başlıyor. Bu bölümün can alıcı yeri bölüm sonunda Wallander’ın en nihayet konuşmasını yapmak üzere çıktığı kürsüde tüm klişelerden kaçınarak kurduğu cümlelerde son zamanlarda tanıştığı Viktor Mabasha ve onun değiştiremediği kaderi üzerine kurduğu cümleler oluyor: “Fark yaratıyor muyuz? Olabilir. Ara sıra. Fazla değil. Tek bildiğim şey, denemeyi asla bırakmamalıyız ve bunu her küçük şeyde hatırlamalıyız.”

0B230E4B-049D-4B26-AEEB-19A6EDBE0607

139EBC29-BC30-4B39-B461-1190AE6F117D

Ystad’a döndüğümüz ikinci bölümün başlangıcında Wallander’ın motosikletli gençler tarafından uğradığı darp, ilk bölümde sağlığına dair yaşadığımız kırılmaları bir ileri noktaya taşıyor. Olaylar onu babasının yedi sene önce öldüğü huzurevine gitmek mecburiyetinde bırakıyor ve hastalığının belirtileri iyice netleşiyor. Bütün sezonlar boyunca en çok darp edildiği, hırpalandığı, kısacası en talihsiz bölüm oluyor Wallander açısından. Beyaz peynir gibi teni, beyazlaşmış saçları, gömleğinin içinden hiç çıkarmadığı bembeyaz fanilalarıyla pek bir savunmasız görünüyor hey gidinin Wallander’ı. Neyse ki yetkin bir kalemin elinden çıkan romanın uyarlaması da akla ve mantığa uygun bir şekilde ekranlara yansıtılıyor. Başından beri şefkatten başka bir şey hissetmiyorsunuz ona karşı. Zorbalık etmiyor, güç gösterisinde bulunmuyor. İkna kabiliyetini kullanıyor yaslandığı yaşam tecrübesine ek olarak, vicdanının sesini dinliyor her zamanki gibi. Kızının en başında ona öğütlediği gibi bu iyi hislerini takip ediyor. Kızının kocasının ailesinin zenginliği karşısında bir polis maaşıyla yapacakları ya da alacakları son derece sınırlıyken, malikanede düzenlenecek olan partiye katılırken giyebileceği uygun bir takım elbisesi bile olmadığını itiraf ediyor kızına. Mutluluğun zenginlikle olan ilişkisine farklı bir perspektiften bakıyoruz, özellikle de üçüncü ve son bölümde. Arkadaşımın bir makalede okuduğu bilgiyi benimle paylaştığı şu son zamanlarda ben de bu konuyla ilgili bir haberi paylaşacağım sizlerle yersiz olduğunu bile bile ama bilgi bilgidir nihayetinde: İngiliz iktisatçı Angus Deaton, ‘Acaba mutluluk gerçekten para ile satın alınabilir mi?’ sorusunun yanıtını arayan isimlerden biri. Nobel ödüllü Daniel Kahneman ile birlikte, ‘Günlük yaşamımız için acaba kaç paralık gelirimizin olması bize en fazla mutluluğu getirir’ diye 2008-2009 yıllarında 450 bin Amerikan vatandaşı ile araştırma yapıyor. Araştırma sonucu 75 bin Amerikan Doları yıllık gelirin en fazla günlük yaşamda mutluluğu getirebildiğini, fazlasında ise artık eskisi gibi günlük hayatta mutluluğu arttırmadığını belgeliyorlar. Wallander’ın dünürü(ne deseydim kızının kocasının babası mı?) olan Hakan von Enke mutlu olmayı başarabilmek nadide bir şeydir derken, günümüz koşullarında, mutluluğun insanların açlık konusunda endişe etmemeye veya başlarının üzerinde bir çatıya sahip olmaya yahut rahatsız edilmeden yaşamalarıyla bir ilgisi olduğunu ve ancak bu koşullara bağlı olmak suretiyle mutlu olup olmadıklarından endişe ettiklerini söylüyor. Mutluluğun parayla bir alakası var ama içselleştirilmiş mutluluğun kaçta kaçının parayla doğrudan bir ilişkisi var, bilinemez.

49B73E17-B51F-4374-91E6-8F9EE01176A5

Wallander’ın iyice nükseden hastalığı ise çekilen MR sonucu ile belgelenmiş oluyor. Nispeten genç ve sağlıklı olduğu için de hastalığın daha hızlı ilerlemesi söz konusu. Bu yüzden doktoru artık ayarlamalar yapma zamanının geldiğini söylüyor. Olası oryantasyon bozuklukları ve kimi akut safhalar için yakınlarına hastalığından bahsetmesi gerekecek. Tam kızına anlatacakken, kızı onun yardımına muhtaç bir halde çalıyor kapısını. Zengin kayınbabası kayıp ve polisler göl kenarındaki malikane çevresinde ölü ya da diri kendisini aramakla meşguller. Kendisinin de dahil olduğu aramalar esnasında, zaman zaman hastalığının akutlaşan anlarıyla karşılaşıyoruz. Bu anlardan birine rast gelen kızı Linda bu süreçte babasının yanında olacağını söylüyor. Bir bebek gibi çimenlerde koşuyor, atlıyor zıplıyor Wallander. Kelimeler ağzında paramparça oluyor, soyunuyor, bağırıyor, hafızasını yitiriyor bir anda. Dünyaya döndüğünde ise gayet aklı başında konuşabiliyor. Hastalığın nasıl bir şey olduğunu ve ona neler hissettirdiğini anlatıyor. Hastalığa özgü kafa karışıklığını ve zihin bulanıklığını en güzel şu kelimelerle özetliyor dili döndüğünce: “Bazen nerede olmam gerektiğini hayal edemiyorum. Duvara çarpmış gibiyim. Denersin ve halletmeye çalışırsın ama olmaz. Dener ve bundan kurtulmaya çalışırsın, etrafında dolanır durursun. Sanırım bir şeyleri kafaya koyarsın. Olmuş olmalılar. Resimler artık yok. Aniden olmayan bir sürü şey gibi.” Bunu yapan bir babanın çocuğu olarak bununla yaşamanın bir yolunu bulmak için atılan ilk adımlardır bunlar Wallander açısından.

“Umutsuzluk onun yolunu bozar
Izdırap yolunu bozar
Akbaba uçuşunu bozar
Hevesli ışık akar
Hayaletler bile bir taslak alır
Ve resimlerimiz günışığını görür
Buz devri stüdyolarındaki kırmızı canavarlarımız
Her şey etrafına bakınmaya başlar
Yüzlerce güneş altında yürürüz
Her insan herkes için bir odaya açılan yarı açık bir kapıdır
Altımızda bitmeyen toprak
Ağaçların arasında su parlıyor
Göl dünyaya açılan bir pencere.”

Son bölümün başında ve sonunda olmak üzere Kenneth Branagh’nın sesinden iki defa dinleme şansına sahip olduğumuz bu nadide şiirin sahibi olan Nobel ödüllü şair, psikolog ve çevirmen Tomas Tranströmer’in insanın içini burkan satırlarını dizinin sonunda ikinci defa dinlediğinizde, yaşanmışlıklardan ötürü daha bir manidar buluyor insan. Bir kez de Gürhan Uçkan çevirisiyle okuyun istedim bu kıymetli şiiri;

YARI HAZIR GÖKYÜZÜ :

Koşuyu yarım bırakıyor cesaretsizlik.
Kaygı koşuyu yarım bırakıyor.
Akbaba bırakıyor kaçmayı.
O istekli ışık akmaya başlıyor
Hayaletler bile bir fırt çekiyor.
Her şey çevresinde bakınmaya başlıyor.
Yüzlercemiz güneşe giriyor.
Her insan yarı açık bir kapıdır
Herkes için bir odaya açılan.
Altımızdaki ölümsüz toprak.
Su parlıyor ağaçların arasından.
Göl dünyaya açılan bir pencere.

 

 

A MAN CALLED OVE – OVE ADINDA BİR ADAM

thumbnail_24780

A MAN CALLED OVE :

“Bizim zamanımız daha iyiydi. İnsanlar ilkeleri için mücadele ederdi.” Ove

“Bazı insanlar kaderin kendi aptallığımızın sonucu olduğunu söyler. Ben de benim kaderimi değiştirenin komşularımın aptallığı olduğunu söyleyebilirim.” Ove

“Beni iyi dinle. İki tane çocuğun var. Yakında üçüncüyü çıkaracaksın. Buraya İran’dan gelmişsin, savaştan ya da ne halttan kaçtıysan. Yeni bir dil öğrenmişsin, eğitim almışsın ve geçinebiliyorsun. İşe yaramazın tekiyle evlisin. Lanet arabayı da öğrenebilirsin. Beyin ameliyatı değil ya.”

2015 yılı İsveç yapımı, Fredrick Backman’ın aynı adlı kitabından uyarlama, olası Oscar adayı, aynı zamanda önümüzdeki günlerde dağıtılacak olan Altın Küre’lerde yabancı dilde çekilmiş beş yabancı aday filmin arasında kendine has tarzıyla öne çıkabileceğinden, fakat olası adaylıkların tümünü izleme şansını elde edemediğimden aday olma ihtimali üzerine yorum yapamayacağım, ama tıpkı filmin süresi gibi uzun uzun ve sindire sindire anlatacağım; bir çok sebepten ötürü de çok beğendiğim bir film oldu “Ove Adında Bir Adam”ın filmi. Elli dokuz yaşında, beyaz yakalılara gıcık, kocaman gövdesinin içine hem mecazi hem de gerçek anlamda her geçen gün büyümekte olan bir kalp sığdırmış, çocuksuz dul, hem huysuz, hem asabi, gergin bir yay gibi hareket eden, bir başına yaşayan, detaycı ve kuralcı, markette kuyruk sırasını önemseyen ve yüksek oktav sesiyle her yanlışlığa itiraz eden, elinde kuponu, bir buket çiçeği elli krondan değil, kuponda belirtilen fiyat üzerinden yani otuz beş krondan almak için söylenen ama kasiyer oralı olmayınca, yetkili de bulamayınca en nihayet iki demeti yetmiş krondan almanın daha hesaplı olduğu fikrinden yola çıkarak eşi Sonja’nın mezarı başına bırakan Ove’nin, karısının mezarıyla konuşmasında ona iki bukete alışma sakın, her zaman olmaz deyişine tanıklık ediyoruz filmin ilk saniyelerinde daha. Dakikalar geçtikçe de Ove’nin gündelik hayatının detayları dökülüyor birer birer. Oturduğu siteyi titizlikle denetliyor her sabah, bir bekçi gibi. Asayişi sağlıyor, jandarma gibi. Siteye giren arabaların önünde trafik polisi gibi duruyor, dimdik. Giren geri geri çıkmak mecburiyetinde kalıyor. Park yerine yanlış ya da eğri park edenleri hiç affetmiyor. Geri dönüşüm kutularından içinde yalnızca camların olanını açıp, bir kavanozun kapağını metal kutusuna atıyor işe yaramaz diye. Yolda bulduğu fırlatılıp atılmış izmaritin boyutundan yabancıların kime geldiğinin izini sürüyor, burnu iyi koku alan bir av köpeği gibi. Yürüyüşe çıkan köpekli kadını tehdit ediyor her fırsatta. Bir Chihuahua olan köpeği gözleri olan bir çift kışlık siyah bota benzetiyor. Püsküllüyü paspas yapmakla, püsküllüyü deri yapmakla, son olarak da çitlerine işerse eğer elektrik vermekle tehdit ediyor.

images-4

Diplomalı bir mühendis olan Ove tam kırk üç yıldır babasının çalıştığı iş yerinde çalışmış bugüne kadar. Ne zaman ki işvereni olan yeni nesil iki zibidi kendisini çağırıp, resmi eğitim kursu adı altında her yere yayılan dijital teknoloji yüzünden, onu emekli etmek isteyip de söyleyemediklerinde, Ove ben kendim giderim diyor en kestirme yoldan. Emeklilik hediyesi olarak kendisine sunulan ve al da mezarını kaz derin derin bundan böyle dedirten siyah ve çelikten kazmayı ise kabul etmiyor. Karısı ölen, işi biten, evinde yalnız olan Ove türlü çeşitli yollarla intiharı deniyor sırayla. Kendini asmak, egzoz gazına bulanarak boğulmak ve en nihayet tüfekle kendini çenesinden vurmak suretiyle başvurduğu çareler yetersiz kalıyor ve ölüm meleği henüz ayaklarına dolanmamış olan adam “diğerleri” tarafından engelleniyor her defasında. Bir adamın kendini öldürmesinin öyle kolay olmayışına tanıklık ediyoruz, o bunu çok istese de. Kah konsantresini bozuyor komşuları dışarıdan gürültüleriyle, kah aldığı ip çürük çıkıyor, hiç olmadı kapısını çalıyorlar kendi dertlerine çare olsun diye. İnsan insanı kurtarıyor işte bazen böyle, kimi zaman öldürse de. Zehirlesek ve zehirlensek de karşılıklı, panzehir oluyoruz işte bazen böyle. Hayat işte.

images-5

Filmde, Ove’nin sonradan sonradan kabullendiği İran asıllı Parvaneh, iki kızı, karnındaki bir üçüncüsü ve şapşal kocasıyla giriyor hayatına. Yeni taşındıkları karşı evden bir sürü eksikleri için gelip gidip kapısını çalmak mecburiyetinde kalıyorlar sık sık, çoluk çocuk. Birinin daima ve yakınlarında bir evde olması fikri güven veriyor onlara. Kızlar yavaş yavaş fethediyorlar Ove’yi dede dede diye. Parvaneh ise dostluk anlamında karısının boşluğunu dolduruyor. Yaşama nedeni oluyorlar birbirleri için. Ove karısından kalma kıyafetlerin kokusunu içine çekerek yaşıyor yoksa yalnız kaldığında. Hala daha. Evin her köşesinde onun izi var. Ondan sonra doğru düzgün yemek yapmadığı anlaşılıyor bomboş buzdolabından. O yüzden Parvaneh’in safranlı pilavlarını yiyor afiyetle. Gülümsemesini, pozitif enerisini, iyi niyetini de kabul ediyor memnuniyetle. Ove’yi seven bir kadın bulunuyor her zaman.

Hayatı boyunca edindiği tek arkadaşı olan Rune ise şimdi tekerlekli iskemlede ve felçli olduğundan konuşamıyor. Karısı kaloriferini tamir etmesini istediğinde, çare olarak çift battaniye fikrini öne sürüyor Ove. Rune’nin tombik oğlu, Parvaneh’e babasıyla aralarındaki küslüğün nedenini anlatıyor kısaca: Bir zamanlar Ove yönetim kurulu başkanı iken, herkes Rune’ye oy verince alınıyor Ove, fakat aralarındaki gerginliğin asıl sebebi seçtikleri araba markalarından ve modellerini yarıştırmalarından çıkıyor. Ove milli arabaları olan Saab’ın iflah olmaz bir tutkunu ve bu tutkusu babasından kaynaklı. Rune ise Volvo’cu. Habire modellerini ve renklerini değiştirerek arabalarını yarıştırıyorlar gençliklerinde. Ne zaman ki Rune bir BMW ile çıkıyor karşısına, Ove umudu kesiyor ondan. İhanete uğramış hissediyor bir bakıma. Dayanamayan Rune ise “Bir insan hayatı boyunca Volvo sürebilir mi?” diyor ona. Evet sürebilir diyorum ben de cevap olarak. Ove gibi bir adam sürebilir ama herkes süremeyebilir mesela. Sıkılabilir insan milli arabadan, bıkabilir o insan milli damattan, milli içkiden, milli servetten, milli olan ne varsa her şeyden.

Gençler onun garip bir adam olduğunu düşünüyor ve çekinerek yaklaşıyorlar. Aynı zamanda Sonja’nın bir öğrencisi olan postacı çocuğun arkadaşı Mirsad’ın gözündeki sürmeyi görünce ibne misin sen diyor lafı hiç dolandırmadan. Evet diyor Mirsad tüm cesaretiyle. Çocuğun alınabileceğini düşünen Parvanez’in telaşı boşa çıkıyor. Yıllar sürse aşamayacakları mesafeyi aşmış oluyor bir anda bu vesileyle. Cinsel kimliğini saklayan ve evinde bile sorun yaşayan çocuk, başı ilk sıkıştığında Ove’nin kapısını çalıyor. Bir süre onun evinde kalıyor. Mutfağında yemek pişiriyor Sonja’dan sonra ilk defa. Başta garipsediği bu durumu kabulleniyor Ove bir süre sonra. İnsan insana alışıyor her şekilde. Bizde olsa ibne der döverler bir bahaneyle. Orası İsveç, burası Türkiye. Medeniyet dediğin böyle bir şey herhalde. Homofobiden uzak durmak gerek her şekilde kimin çocuğu ne olur bilinemez ki ileride. Kınadıkların ya bir gün seni bulursa oturduğun yerde? Nasıl bakarsın sonra muhafazakâr çevrenin yüzüne?

Ove’nin nasıl bu kadar rijit, neden bu kadar sinirli olduğunun ipuçları geliyor yavaş yavaş geçmişe döndükçe. Annesini kaybetmiş çocukken. Babası hüznünü göstermeyi sevmeyen bir adammış. Ove de öyle. Zaten babası nasılsa, Ove de öyle. Çocukluğunda babası bir kez ona sarıldığında, Ove yatana kadar sarılıyor babasına bırakmamacasına. Hayatındaki tek dostu olmuş babası. Onun zevkleri kendi zevkleri olmuş, onun çalıştığı yerde sürdürmüş iş hayatını kaldığı yerden. Ev ve araba hobisi, Saab tutkusu da babasından. El becerisi, ev becerisi de öyle. Alışkanlıklarından bu yüzden vazgeçemiyor belki de. Bir şekilde babasının kaderini ve kederini paylaşmış hayatı boyunca. Hep dürüst bir hayat yaşadığından, haksızlığa tahammül edemeyişi. Sesini ilk yükselten, mağdura ilk koşan o oluyor insanlığın bitti dendiği yerde. Rune’nin yaşadıklarının bir başka türlüsünü yaşayan ve ondan çok daha uzun bir süre boyunca tekerlekli iskemleye bağımlı olan Sonja’nın yaşadıklarının kendi hatası olduğunu düşünmüş. Ömrünün son günlerini, kanserle beraber savaşarak geçirmişler. Sonja doğuştan gelen iyimser mizacı ve okuma aşkıyla tutunabilmiş hayata. Ya ölürüz ya yaşarız diyor ona bir gün aniden ve onlar yaşamayı seçiyorlar beraber. Ove ise bir dönem karanlıklara gömülmüş. Herkesi yok etmek isteğiyle yanıp tutuşmuş; otobüs şirketini, şoförü, üzüm bağlarını ve tur firmasının da dahil olduğu kalabalık bir listesi varmış. Bu uğurda mektuplar yazmış durmuş hem İspanyol hem İsveç hükümetine ama kimseler umursamamış onu bir kez olsun bile. Yatağından tekerlekli sandalyesine geçişi tek başına yapamayan engelli bir annenin kızı olarak bu ülkede yaşanabilecek bütün engelleri bizzat yaşamış olmakla beraber, tek bildiğim bir şey bilmediğimdir ve bildiğim tek şey de hepimizin ”potansiyel engelli” olma ihtimali bu kadar yüksek olan bir ülkede kelle koltukta yaşamaya çalıştığımızdır.

images-2

Tekrar Sonja’ya dönecek olursak eğer en nihayet mezun olduğunda başvurduğu işlerden hep olumsuz yanıtlar almış durmuş o dönem zarfında. Çünkü okulların giriş çıkışları o dönemlerde engellilere göre değilmiş. Rune yaşadığı acısını ilk defasında içinden gelen manevi bir güce dönüştürüp, sırf karısı tekerlekli iskemlesiyle rahatça yemek yapabilsin diye mutfak dolaplarını boyuna göre ayarlamıştı-Ikea’nın İsveç’ten çıkıp markalaşmasının altında bu doğuştan yatkınlık olabilir, olmayadabilir-. İkinci büyük güç ise bir gün karanlıkta, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında Sonja için bir rampa yapmak için gelmiş. Böylelikle ancak, Sonja işe başlayabilmiş aynı okuldaki görevine gelecek günlerde. Bir kez kaybettiği ve bir daha da hiç sahip olamayacağı çocuk için hep iyi şeylerin mücadelesini vermiş Sonja. Dünya her zaman kötüye dönmez, bazen ve bir gün gelir, iyilik de kazanır elbet.

 

ACI/WALLANDER

ACI KISMI:

image

Sen tren beklerken, ben raylarda uzanmış yatıyor olacağım.
Senin bensiz hatıraların olacak benden sonra; bensiz gezip bensiz güleceksin.
“Suç ve Ceza”nın ve’sinden önce unutulan bir şey var, daha mühim sanki: “acı”; sonrasında yerini “sızı”ya ve bir sonraki aşamada da “yara”ya bırakan. Tüm bunlar senin içinde aşama aşama gelişirken, “ceza” kısmı gerçekleşiveriyor kendiliğinden. “Ceza”nın da bir ön hazırlığı var sanki.
Sevgiler ve sevgililer bazen yanlış yerlerde gezmeyi tercih ederler.
Mani olamazsınız.
Oluşacak acıdan ötürü üstlenilmesi gereken sorumluluğu ve bırakacağı hasarı kabullenecek uygun birisi çıkabilir her an için.
Sabırlı olmak lazım.

Şiddetli hayal kırıklığına müteakiben, çok şiddetli delirme yaşamışsın.
Geçer.
Sen içindeki kötülüğü öldür önce.

Hepimiz dilimizin altında gizliyiz(Hz. Ali).
Ben de.
Dil yalancıdır.
Kalbin ne der bu işe?
Hadi bir sor bakalım..

—-.—-

Çevreme vermiş olduğum her türlü kayıtsızlıktan ötürü artık özür dileyebilirim, daha çok geç olmadan.

—-.—-

İnsan bazen oturduğu yerden diğer insanlara sinir olurken buluveriyor kendini. Soruyor sonra kendi kendine bu kadar sinir nerede birikmiş diye? Sonra alışverişe çıkıyorsun o sinirle ve bir bakmışsın aklından silinivermiş hepsi. Sinir, fani sanki. İyi beslenemezse ölecek gibi.

—-.—-

Koşturup duruyorum, kendi eksenimde.

—-.—-

Bindiğim taksinin şoförü halen okumaya devam ettiği bir kitap olan “Türkler Nasıl Müslümanlaştırıldı?”daki derin mevzular üzerinden yapmış olduğu daha da derin çıkarımları derin derin anlatıyor gelmiş olduğu yer kadarınca. Benim de daha daha, çok daha derinleşebilmem için radyonun sesini kısıp, belirli aralıklarla boğazını temizleyip sesinin tonunu bir düşürüyor bir yükseltiyor. Adını o an hatırlayamadığı kitabın yazarının yorumuna ek olarak kendi eklediği yorumla sayısını hatırlayamayacağı kadar Türkün, Araplar tarafından nasıl kılıçtan geçirildiğini ve zorla müslüman edilen Türklerin düşmüş olduğu müşkil durumları yaşarmışçasına bir bir anlatıyor sakin sakin. Bir garip şekilde cinai bölümlerde sesinin tonu düşüyor, fısıldar gibi konuşuyor(bana kendimi Türkleri pusuya düşüren Araplar gibi hissettirmeyi başarıyor; yemyeşil, yüksek ağaçların arkasında kapkara gözlerimle avımı bekliyorum sanki ve her ne hikmetse Anadolu’da gerçekleşmiş olması gereken hadisede ağaç nerde gezer diye sonradan düşünebiliyorum. Kılıç sanki Robin Hood’u çağrıştırmış ruhumda, Sherwood’a gitmiş aklım). Bipolarlaşıyoruz karşılıklı. Söylediklerine beni inandırmak istiyor. Öyle gözüküyorum. İnanıyorum sana. Aç kalbini bana sormadan. Seninim nasılsa. Trafikte, arabasında sıkıştım, nasıl onun olmam? Uysalca başımla onaylıyorum söylediklerini ve mümkün olduğunca suyuna gitmeye çalışıyorum. İstanbul trafiğinde çılgına dönmüş şoförleri idare etmek için gayrete düşmüş bir çok yolcu var. Varsa sendikal haklarımız için başvurmalıyız. Sonra mevzu kendisinin şimdiye rahmetli olmuş kayınbabasına geliyor. Mirasını bölüştürürken oğullarına(üç oğulmuş) miktarınca altın -tam miktarını da ben şu an hatırlayamıyorum, ama çok miktardı-, kızlarına bölüşmeleri içinse bir daire bırakıyor-beş kıza Ümraniye’de seksen metrekare daireydi-. Üstelik giderken-öte tarafa, İtalya’ya değil-damatlara mı çalıştım ben diyerek son noktayı koymuş ve bizim şoförde o beş damattan biri. Konuşmanın devamıysa şöyle gelişti aşağı yukarı:
-“Biliyorum siz bir bayansınız(neyse ki), ama çok özür dileyerek, kardeşimsin(nereden?) bak, bu p.z.v.n.(rahmetli) öbür tarafta cennete gider mi? Beş vakit namaz kılıyor, ben kılmam; oruç tutar, ben tutmam, hacca gitti, ben gitmedim; ne olacak şimdi?”
Beni bu konuda otorite olarak kabul edip, fikrimi sorması zerre kadar gururumu okşamadı. Dini meselelerde, yasalar ve yasak konularda da çok fikrim yoktur, hele ki bu dünyayı aşanlar hususunda. Ama öyle bir trafik var ki dışarıda, yağmur da cabası..
-“Beyefendi(p.z.v.n.”e rağmen seviyeyi düşürmüyorum kendimce) memleket neresiydi?”
-“Kütahya.”
-“Kayınbaba?”
-“O da.”
-“İç Ege?”
-“Evet.”
-“Hiç gitmedim. Güzel memleket midir?” (Konuyu dağıtmak istiyorum, hiç yakından tanıdığım bir Kütahyalı olmadı.)
-“Güzeldir. Ama bizim tarafın insanı bir hoştur. Cebinde taksi parası olmayan kızın gece gece yürüyerek eve gelmeye kalksa, pardon ama o.o.p.(alıştım amca sana) olmuş senin kız derler, oğlan gelse hovardalıktan geliyor olur. Kıza iki vereceksin, oğlana bir. ” (Susmayacak, asla). “Nereye gider ki acaba?”(O kadar takmış durumda ki, paralel ve meridyenine kadar koordinatlarını vermemi istiyor, çok gereksiz baskı oluştu üzerimde.)
-“Tek bu konu üzerinden fikir beyan edemeyiz, oraya mı gider buraya mı diye(Adam turistik geziye gitmedi ki, haritada yer seçeyim)”.
Altın hakkı uçan beş damattan birini, cevaplarım mutlu etmiyor. Kendi dünyasına dönüyor nihayet. Aradığı yolcu profiline uymuyorum. Benden duyduğu hoşnutsuzluğu, radyonun sesini açarak gösteriyor. Haber dinliyoruz bundan sonra. Döviz yükselmiş, altın çıkmış(haberler de hüsranını katlıyor sanki, acıma doğdu içimde). İç çekiyor.

Nihayet arabadan indiğimde hem yürüyorum hem düşünüyorum. Benim halkla yaptığım konuşmalarım hep ufuk açıcı oluyor ve sonrasında beni gülümsetebiliyor ama içeriklerini düşününce çok tuhaf, bazen de aslında hiç yapılmamışlar gibi geliyor. Sokağa çıktığımda, tanımadığım insanlarla yaptığım konuşmaların konu başlıkları şunlar oluyor: Dış güçler(kimseler artık; uzay sanki dış ya) ve onların memeleket pardon memleketimiz üzerindeki korkunç feci komplo teorileri ve bitmek bilmeden üzerimizde oynadıkları bunaltıcı oyunlar(saklambaç, körebe), garip aile meseleleri(şoförün soy ağacını kısa zamanda öğrenebilmem gibi), esnafla istemeden yaptığım ve sonu hep benim aleyhimde sonlanan tuhaf pazarlıklar, yanıma yaklaşan dilencilerin dilenmesinin altında yatan acı dolu hastane ve hastalık mevzuları(lösemi ve ilik kanseri oluyorlar hep, daha da yanıma bizim oğlan Aids kaptı, Numune’de rehin kaldı diyen çıkmadı) ve enn fenası tarafına göre muhalefeti ya da iktidarı yeren ve kınayan karşılıklı atışmalar. Buradan bakıldığında kendi küçük trajedileri dışında insanlar tek tek hasta değil, toplum toptan cozutmuş sanki ve ben de buna dahilim. Esnaflar kendi içlerinde bir tür, memurlar(küçüğünden büyüğüne) ayrı bir tür; hastane personeli çok çalışmaktan sosyopatlaşmış, kendine sanatçı diyen bir azınlık var çoğu Kaf Dağının arkasında yaşıyor gibi, fakirlerin dili farklı, polisler krimi dizilerine konu olacak kadar derin değil, vekiller boksör gibi, liderler güven vermiyor, politikacıların söylemlerinde fetvalar ve karalamalar var, gazeteciler taraflı(iyi niyetle ve karşılıklı müzakerenin öneminden dem vurulduktan sonra başlayan karşılıklı bağrışmaları sonlandırmamakta direnen bir sürü insanı idare edecem diye diktatörleşen bir sürü moderatör var gecenin ilerleyen saatlerinde Gestapo’ya dönüşen), hakimler saygınlığını yitirdi(Nisa Suresi, 135. Ayet, “Allah adına şahitlik yapınız” der ve ekler..), çok gereksiz ve sebepsiz zenginleşmiş adam var-zenginleşemeyen ve kıt kanaat geçinene de bunca parayı versen neler yapacağı tartışılır..-, çok bilen çok ukala, bilmeyen çok şaşkın, elinde her çeşit bayrak hakkını aramak için çıkanlar da da anormalleşebilme potansiyeli var, birileri hep az kazanıyor; onlar da ya küskün oluyor, ya daha hiddetli. Mezarlıklarda, hastanelerde sükunet yok-yeterli paran ve bilincin varsa ölüme ve hastana karşı daha dirençli oluyor, daha makul düşünebiliyorsun; yoksa da ne yapacağını bilemeyip, üstünü başını parçalıyorsun ve ter ter tepiniyorsun ki bu da nihai sonu değiştirmiyor.- Merhamet duyduklarım tepeme biner mi diye merhamet etmeksizin yaşayan çok insan var ve onlar da haklı. O yüzden herkes bir başına yırtmaya çalışıyor ve iş iyice çığrından çıkıyor. Toplu dualar yok artık, hep bireysel istekli ve içerikli yakarışlar var. Toplu cinnetin nedeni bu sanki. Gereksiz acılarla günler geçiyor. Yaşamak zevksizleşiyor. Böyle zamanlarda sinirini besliyorsun, beslendikçe serpilip gelişen sinirinle iç organlarını parçalayacak duruma geliyorsun. İsveç’te, Ystad’ta yaşıyor olsaydık ve tek sıkıntımız can sıkıntımız olsaydı.. Başa çıkılmaz değil. Balık tutar insan, denize açılır, sakin geçen televizyondaki tartışma programlarını izler, ABBA dinler, Bergman filmleri izler ve planlı programlı bir şekilde tasarlanıp gerçekleştirilmiş seri cinayetlerin altında yatan nedenleri öğrenmek için bol bol krimi diziler izler, Henning Mankell okurduk, sonra da medeni ve sıkılgan diğer sınır komşularımızı ziyaret ederdik. Alkolik olup, intihar etmezsek tabi. Bizde cinayetler plansız programsız hep, insanlar trafikten kurtulup intihar edecek fırsat bulamıyorlar, hep öleyim de kurtulayım ne bitmez çilem varmış diyen bünyelerin temennisi hayatın hay huyu içinde buhar olup uçuyor. Dilinin buğusu kalanları bilemeyiz.

http://www.youtube.com/watch?v=1HnOFwqpLRQ

WALLANDER:

Faceless-killers-Kenneth-Branagh-485x728[1]

BBC’nin Bafta ödülleriyle taçlandırılan, İsveç’li yazar Henning Mankell’in “Kurt Wallander” karakterinin takip ettiği vakaların ve sorunlu aile ilişkilerinin çevresinde gelişen olayları anlattığı dizi tekrar izlendiğinde bile aynı buruk tadı bırakabiliyor ağızlarda. Buruk çünkü ölümlerin yakasını bırakmadığı dedektif her seferinde aldığı darbelerle Hollywood filmlerindeki klişelerden çok uzak, soğuk ve melankolik kuzey ülkesinin kıyı kasabasında dikiş tutturamadığı özel hayatı, sorunlu aile ilişkileri ve alkol sorunuyla baş edemediğinde her şeyi ve herkesi arkasında bırakıp gidebiliyor. Bir sürü vaka çözmüş, sebep sonuç ilişkisini kurmaktaki becerisini davaların sonuca erdirilmesinde kullanabilen “şair dedektifimiz Wallander” için tüm ekip arkadaşları ve ailesi endişe duymaktan kendini alamıyorlar. En zor vakaları çözmeye çalışırken bir yandan da Alzheimer’lı babası için de koşturup duruyor.

Serinin ilk sezonundaki vakalar gençlik ve gençler üzerine kuruluyken, ikinci sezonda karşımıza çıkan vakalar ve Wallander’ın hayatında gelişen olaylar yaşlılık, demans ve ölüm temaları çerçevesinde şekilleniyor. Babası-insana bilgeliği, hazır cevaplılığı ve aklıyla Bergman’ı çağrıştırıyor- ona birlikte oturması için birini bulması gerektiğini söylüyor ölmeden önce. Cenazeden sonra babasının tuvallerinden birinin başına oturup, kendini saklarken Gertrude’la yaptığı konuşmada patetik bir şekilde gelecek planlarını anlatıyor ona. Sahilde bir ev, biraz arazi ve bir köpek. Gertrude türünü sorduğundaysa, babasının ölmeden önce ona verdiği öğüdü söylüyor, onunla yaşamaya katlanacak tek şeyin bir köpek olduğunu düşünüyor, bu yüzden bir köpek diyor. İş yerindeki arkadaşlarının taziyelerini samimiyetsizce kabul ediyor, babasının yaşlılığı kisvesinin altına sığınıp, önemsemez görünüyor; cenaze kıyafetlerini çıkarıp bir atlet ve külotla toplu giyinme salonunda ayağında çorapları ve dağılmış saçlarıyla öylece dururken, babasını yeni kaybetmiş sekiz yaşında, hayatının bundan sonrasıyla nasıl baş edeceğini bilemeyen bir oğlan çocuğu varmışçasına korunmasızca kala kalıyor geride.

http://www.youtube.com/watch?v=w098rz-rdiQ

Ystad,-Sweden-Downtown[1]

Bir Adım Geriden, Beşinci Kadın ve Sonbaharda Bir Olay sırasıyla üç sezonun en yaralayıcı bölümleri. Yine sırasıyla umutsuz aşk ve yalnızlık; baba oğul hikayelerinin acıklılığının ve bir hayat kurtarmaya çalışırken kurtarılmaya çalışılan hayatların birbirine karıştırıldığının; üçüncüsünde ise hayatta yaşadığımız onca şeye bir anlam katma çabamız aksi takdirde hayatın manasızlığı ve var ise eğer -ki umalım olsun- hayatımızın ancak bir döneminden sonra izleri takip ederek, içimizden gelen sesi dinlediğimizde o sesin bizi yanıltmayacağını idrak etmemizi anlatan bölümler bunlar. Birbirinden kilometrelerce uzak, iletişimsiz insanlar, hayata bakışlarındaki gerçekçiliğin kısmen de olsa inançlarını çok sonradan sorgulattığı, sokaklarında bir karnaval ya da panayır olmadıkça insanların gezmediği bu şehrin melankolik dedektifi elinden düşürmediği kırmızı şarap kadehleri, hiç değişmeyen telefon melodisi, koruyucu babalık iç güdüsüyle sanki Mankell’in annesi onları bıraktıktan sonra kendisine ve oğluna bakan babasını düşünerek yazdığı izlenimini uyandırıyor. Bir yazar karakterine bunca anlam ve bu kadar acı yüklüyorsa, onun ruhunu kurtarmaktaki çaba, hayatındaki kendi koruyucu figüre duyduğu minnetten olsa gerek. İnsanlar en çok en çok acı çekenleri ve bunu söyleyemeyenleri severler. Karakterinize yaşattığınız acı onun ruhunu kurtarır ve yüceltir. Bu sizi de kurtarır bir anlamda ve özgürleştirir en sonunda.

wallander the 5th woman

—-.—-

Lüzumsuzca çok anlam yüklüyoruz hayata ve hep arayış içindeyiz. Belki hiç gerek yok tüm bunlara. Satranç taşları hiç acı çekmezler. Kimse duymaz ikiz filin ardından bir diğerinin yasını. Kendi küçük hamleleri vardır ve iki taraf yoktur aslında. Sınırlar bellidir. Dimdik dururlar yerlerinden oynatılmazlarsa. Bir taraf kazanır sonunda, karşı taraf içinse mutlak mat/ölüm.

Ötenazi yasağı kaldırılmalı, insanlar gururlu ölmeli. Birkaç kanun koyucu gerizekalının elinde olmamalı her şey. Kimsenin duyguları önemsediği yok bu dünyada.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: