GARİP : NEŞET ERTAŞ BELGESELİ

 

downloadfile-1

GARİP : NEŞET ERTAŞ BELGESELİ

-“Baba, neden sen kendin beste yapmıyorsun, türkü üretmiyorsun?” Oğul Ertaş

-“Oğlum, ozanlar birbirinin devamıdır. Eğer benim demek istediğimi benden evvel gidip gelen bir ozanımız yazmış gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır. Saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım.” Baba Ertaş

Abdalların sonuncusu, Anadolu halk müziğinin efsanesi, saz ustası, halk ozanı ve hem türkücü, hem besteci, hem de söz yazarı, Yaşar Kemal’in ona yakıştırdığı lakapla Bozkırın Tezenesi, Kırşehrin Çiçekdağlısı Neşet Ertaş’ın yıllar yıllar sonra kah hemşehrileriyle memleketinde kah Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda farklı kesimlerden gelmiş ama illa Usta diyerek gelmiş sevenleriyle buluşana dek yaşadığı kendi küskün sürgününü, öncesinde de abdallık geleneğinin içine doğmuş olması sebebiyle Anadolu kültürünün bir parçası olan ve gayretlerle yaşatılmaya çalışılan abdallık geleneğinin baba oğul Ertaşların ekseninde anlatıldığı Neşet Ertaş kitabının yazarı Bayram Bilge Tokel’in danışmanlığında, Can Dündar imzasıyla anlatılan bir Abdal hikayesi aynı zamanda Neşet Ertaş’ın hayat hikayesi. 2005 yılı yapımı belgesel Ertaş’ın seslendirdiği, sözleri Karacaoğlan tarafından yazılan “Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm” adlı şiirden alıntılanarak üç bölüm halinde tasarlanan bir hayatın giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle gözler önüne serilişine tanıklık etmemize vesile olması açısından da çok önemli:Doğum, yaşam ve ölüm.

Abdal sözlükte, Türk tasavvufunun daha radikal formlarında karşılaşılan en üst mânevî mertebenin bir adı olarak tabir edilmektedir. Sünni İslam dışında kalan birçok Türkmen dinsel topluluğunda rastlanmakta, Derviş veya Baba da denmekteydi kendilerine. Bir abdal Allahtan başka dünyadaki her şeyden vazgeçmiş kişi olup, toplumsal bir şahsiyet olarak zayıf, ezilmiş ve baskı altında olanlara yardım elini uzatan, ve toplum içinde ahlaksızlıklara karşı mücadele veren bir otoritedir. Daha ziyade göçebe Türkmenler arasında yaygın olan abdallar Selçuklu veya Osmanlı yerleşik devlet otoritesi karşısında çevre halkının hoşnutsuzluklarını dile getirmişler ve çeşitli isyan hareketlerinin başlatıcısı olmuşlardır. Türkiye’de en çok İç Anadolu bölgesinde Kırşehir, Keskin, Bala yörelerinde hayatlarını müziğe adamış şekilde yaşamaktadırlar. Kırşehirli abdalların misyonu farklıdır. Kırşehir’in oyun havaları meşhurdur. Neşet Ertaş’ı “Toplumun örnek alınmaya lâyık en gözde kişisi” olarak kabul ederler” Geçim kaynakları kendilerine özgü enstürmanları çalıp, söyleyip para kazanmaktır. Müziğe yetenekleriyle ünlüdürler. Müzik kulakları çok gelişmiştir. Nota ise bilmezler. Bu kısacık fakat önemli Vikipedik bilgiden sonra biz gelelim belgeselimize: Bir rivayete göre dört bin çadırını develere yüklemiş Türkmen aşireti uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Horasan’dan Anadolu’ya göçer. Yoksuldurlar, yoksul urba giyer, yaman bozlak söylerler. Tüm fukaralıklarını, horlanmalarını, acılarını buluruz sazlarından çıkan ritimlerde, en çoksa sözlerinde. Geçim davası(derdi de yakışırdı bak) ağır basan doğuştan müziğe yetenekli ve müzikten başka iş bilmeyen abdallar düğünlerde ve eğlence yerlerinde sahne almaya başlarlar. Böylelikle geçim derdi sosyal süreçte yeni bir misyon edinmelerine yol açmış olur. En iyi ve tek bildikleri şeyi yaparlar ellerinde saz, dillerinde yanık türkülerle.

smbxxnr-dlw5gwn_kzq98hmjnmx6oieapxmg6dyqafkbongtuiwfawa75ioghwvbmbt5ek0bckltc0tde0kje3ngw512-h288-nc
Muharrem Ertaş

images-1

Daha Cumhuriyet kurulmamış, henüz takvimler 1913 yılını gösterirken, Ankara Vilayeti’ne bağlı Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinin Yağmurlubüyükoba köyünde Deveci tarikatının bir üyesi olarak açar dünyaya gözlerini baba Muharrem Ertaş. Tıpkı ileride onun da oğlu Neşet’e ustalık edeceği gibi o da Yusuf ustasının izinde nimet peşinde sürüklenir durur ordan oraya. Muharrem Ertaş’ın sesi Japonya’da incelemeye alındığında hatasız bir ses olduğu ve böyle bir sesin dünyada olmadığı çıkar ortaya. Kendisiyse kah dinsel motiflerle bezeli türkülerle çığrınır “Aydost” diyerek, kah “Kalktı göç eyledi avşar elleri”ni söyler Dadaloğlu’ndan: “Ferman padişahın da dağlar bizimdir” diyerek. Oğul Ertaş babasının yerleşip evlendiği Kırtıllar köyünde açar gözlerini dünyaya. 1938 yılı Muharrem Ertaş için şanssız bir yıldır bir taraftan çünkü sesini İstanbul’a ve tüm Türkiye’ye duyurmak üzere plak yapmak için gittiği İstanbul’dan, Atatürk’ün ölümüyle beraber ağıtlarla ve hayallerini gerçekleştiremeden döner geri memleketine. Fakat aynı yıl bu hayalleri yıllar sonra gerçekleştirecek olan oğlu Neşet doğar. Babasının göremediklerini Neşet görecek, sayısız plak yapacak, köyünün dışındaki kitlelere seslenebilecektir. Fakat bir yanda yoksulluk vardır şimdi ve gelecek belirsizdir henüz. Öksüzlüğüyle büyümeye çalışırken bir yandan, ustasının yanında pişer olmuştur küçük Neşet. Beş altı yaşlarında babasıyla gittiği düğünlerde önce zil ve sonradan kaşık tutmayı öğrenir. Köçeklik eder, türkü söyler, saz ve keman çalmaya başlar azar azar, nota bilmeden türlü çaresizlikler içinde. Babasıyla karşılıklı atışmaya başlarlar sonra sonra. O da bir gariptir, çalıp söylemekten gayrı iş bilmez tüm Abdallar gibi. Babası ona garip dedikten sonra yazdığı sözlerde hep bu garip mahlasını kullanır. Gel zaman git zaman ilk gençliğinde bir kıza aşık olur Neşet. Fakat ailesi göçebeye kız vermeyiz diyerek ondan yerleşik düzene geçmesini ister. Genç Neşet’in içine yara olur bu. Kızın gönlüne bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır sözüyle acı bir şekilde tanışmıştır. Kırşehir’de çekememezlikler de yaşayınca, bağrına taş basarak bir umut düşer yollara. O da bir gurbet kuşudur gayrı. Elinde saz, cebinde ise iki buçuk lirası vardır. İlk durağı Garipler diyarının merkezi İstanbul olur. Burada alıp başımı gittim tabirini hayata geçiren sırf kendisi değildir. Onun gibi yüzlerce, binlercesi vardır bir şans arayan Plakçılar Çarşısında, gazinolarda. İstanbul Anadolu’yu çeker kendisine bir mıknatısmışçasına. Göçmenler, ekmek ve tutunmanın peşinde bir kuş misali konacak bir dal peşinde savrulur dururlar. Gurbette bir buçuk iki yıl boyunca yalnız yalnız dolaşır durur genç Neşet. Zeki Müren söyledikçe o ağlar durur. Tarih Ellilerin sonudur. Dayanamayıp Kırşehir’e döndüğünde iki plağı vardır bundan böyle cebinde beraberinde getirebildiği İstanbul ellerinden. Babasının yapamadığını yapmış, plak doldurabilmiştir. Sonrasında bir fırsat yakalar ve Ankara Radyoevi günleri başlar. Yurttan Sesler’de çalar. Köy geleneğini kentin ritmiyle tutturur. Geceleri de Rüzgarlı Sokak ‘taki Ahu Pavyon’da sahne alır. Altındağ Sazevinde çalarkense onunla tanışır. Yani en içli türkülerinin baş kahramanı olacak Leylasıyla. O da kendisi gibi türküler söyler, sahne alır müzikhollerde. Baba Ertaş ise şiddetle karşı çıkar bu evliliğe. Ama tüm bu itirazlar boşa çıkar ve evlenirler. On yıllık evlilikten miras üç çocuk gelir dünyaya. Bir de unutulmaz besteler kalır yıkılan evliliğinin ardından. En verimli, en yaratıcı ve belki de en yaralı ve pişman dönemlerinin eserleridir bu besteler. “Kendim ettim kendim buldum”, “Hata benim günah benim suç benim”, “Evvelim sen oldun ahirim sensin” ve Leyla’nın bizzat adının geçtiği “Yazımı kışa çevirdin” bu döneminin eserleridir. Bana kalırsa iyi ki evlenmiş, iyi ki ayrılmış, iyi ki benim enn(daha çok n ister bu en arkasında) sevdiğim türkülerinden birini yazıp söyletmiştir bu süreç Usta’ya. “Aslı bozuk deme” demiştir bir atışmalarında Leyla’yı kasteden babasına.

ertas-neset-babasiyla-raki-iciyor-kalan-muzik-koll

s-c6a77ad610f2e080de48b3a8cd5cb927e4427a1e

Zamanında dinlerken ağladığı Zeki Müren’i ağlatma sırası Ertaş’tadır bu sefer. Bir gece çalıştığı yerde karşılıklı içtikten sonra Zahidem’i söyler Müren, iyice coşmuş ve kendinden geçmişken. Devamını Ertaş okur Zahidem’in. Her yiğidin ayrı bir Zahidem deyişi olduğuna tanıklık ederiz bizler de, tıpkı Zeki Müren gibi. Biri billur sesiyle her notanın, her sözcüğün hakkını vererek söylerken, diğeri kendince okur yanık ve içten, bir teselli arar gibi sığındığı notalardan. Zeki Müren tabiri caizse başını taşlara vurur onu dinlerken(gerçekten de vurur, Allahtan tahta kapıdır kafasını vurduğu). Aynı türküyü birbirinden çok ayrı ve önemli yorumculardan dinlemek haz verir biz izleyiciye(ben sadece izleyiciyim ve severek izlerim her güzel şeyi oturduğum yerde).

Altmışlarda fırtına gibi esen Ertaş için çöküş ve küskünlük ve dolayısıyla bir başka gurbet ve sürgün dönemi ise bundan sonra başlar. Bir gece çalıştığı pavyonda saz çalarken felç geçirir ve sağ eline inme iner. Takvimler seksenli yılları göstermektedir. Derman bulamadığı gibi sağda solda birikmişi olmadığından çaldığı kapılardan rencide olarak geri dönmeye başlar, düşenin dostu olmayacaktır. Bunun üzerine abisinin çağrısıyla Almanya’ya gider. İçkiyi bırakır. Bir Sanat Okulunda saz dersleri vermeye başlar. Pasaportuna saz öğretmeni yazılır. Kendisine bir orkestra kurup, düğünlerde sahne almaya başlar. Çocuklarının nafakasını çıkartır bu vesileyle. Kendi okuyamamıştır, onlar okusundur. O bir yandan gurbette sıla özlemi çekerken, babasının hastalık haberiyle sarsılır ve ölümünün ardından iyice içine kapanır. Birkaç cümleyle olabilecek en içten şekilde anlatır Ertaş gerçek bir sanatçının yıllarını verdiği  sanat hakkındaki düşüncelerini bezginlikle: “Gönlüm sanattan geçmişti. Biz çilelerini çekmiştik. Mutluluğunu göremedik. Doyurdu bizi, yordu bizi.” Bu aynı zamanda mücadelelerle geçen bir hayatın da özeti olur gerçek bir sanatçının kendi ağzından dökülen.

images

Neşet Ertaş kitabının yazarı Bayram Bilge Tokel’in kendisini girdiği inzivadan çıkarması çok kolay olmaz. Zaten öksüzdür Ertaş, bir de atasız kalınca iyice küskünleşir dünyaya. Kendini unutturmak gayretine düşmüş gibidir. Tek gayesi unutulmak gibi hareket eder bundan sonra. Tüm röportaj tekliflerini reddeder. O inzivadayken, besteleri dilden dile dolaşır. Kendine hayrı dokunmasa bile onun mirasından çok ekmek yerler şarkıcılar, türkücüler. Dinlemekte olduğu ve bir zamanlar bir parçası olduğu TRT’nin yayınlarından birinde kendi isminin önündeki ”rahmetli” sıfatını duyunca ancak dönme kararı verir. Bir zamanlar babasının varı yoğu eşeğinin terkisine atlayıp nimet peşinde sürüklendiği zamanların altından çok sular akmıştır, Usta bundan böyle küskünlüğünü bir kenara bırakmış, artık umudunu kesmiş olduğu her şey ona altın tepsilerde sunulmaya başlamıştır. Özünü kaybetmemiş, gerçeğiyle barışık Ertaş’a devlet sanatçısı ünvanı verilmişse de o ben halkın sanatçısıyım diyerek bu ünvanı reddetmiştir nezaketle. Neslinin ve abdallığın son temsilcisi bu nadide ve Allah vergisi yeteneğiyle bu toprağın sesi olmayı başarmış  güzel insan gönüllerde taht kurmuştur insanların nezdinde.

Ziyarette bulunduğu babasının mezar taşına şunlar yazılmıştır:

“İşte geldim, işte gittim.
Güz çiçeği gibi bittim.
Yalan dünyada ne iş tuttum.
Ömrüceğim geçti, gitti.”    Hepimiz birer güz çiçeğiyiz Muharrem Usta. Kelebeğin ömrünü istesen de uzatamıyorsun. Razı oluyorsun zoraki ya da gönülden; ya da bir kelebek gibi hiç bilmeden uçup göçmeli insan bir yaprak gibi kuruyabileceğini bir an olsun düşünmeden.

images-2

Tarih 30 temmuz 2000, yer Harbiye Açık Hava Tiyatrosudur. Kadınlı erkekli her kesimden ve her nesilden kalabalık izleyici topluluğu deyim yerindeyse bunca yıllık yokluğunun hesabını sorarlar ona tek bir ağızdan “Neredesin Sen?” diye diye. Türkiye’de vermiş olduğu son konserin üzerinden otuz yıl geçmiştir Ertaş’ın. Coşku müthiştir, gelen seyircinin çeşitliliği de. Onun türkülerini bilen, seven, dinleyen her kesimden severi Açık Hava’yı doldurmuştur. Saygısızlık olmasın diye ceketini çıkarmak için izin isteyen Usta hiç kaybetmediği iyiniyeti ve alçakgönüllülüğüyle der ki:

“Ne çalsak ne söylesek
Hepsini sizin için söylerik
Son nefesime kadar sizlerlen beraberim
Ayaklarınızın turabıyım
Gönüllerinizin hızmatcısıyım
Dertlerinizin ortakçısıyım”

Ölümünün ardından Anadolu geleneklerine göre bir yıl bekletildikten sonra yapılan mezartaşında şunlar yazılıdır Ertaş’ın:

“Sakın ola ha İnsanoğlu,
İncitme canı incitme.
Her can bir kalp
Hakka bağlı, incitme canı incitme.
Sevgi,Saygı, Hoşgörü.” “Garip” Neşet Ertaş

Bu ise bana bir mutasavvıfın sözlerini anımsatıverdi, paylaşmadan olmaz:

“Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar
Toprak ol da bak nasıl güller açar
Taş gibi idin çok gönül kırdın yeter
Toprak ol üstünde hoş güller biter.” “Rumi”

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Maiperest

Ölürüm fakat bu bir devrim olur.

yedisihirlikitap

"sevenmagicbook"

Bilal's blogger

asıl tarz senin olandır,senin olanı moda ile yenile

Şehirler

Şehirler

ARTniyetler

İyi Bir Adam Olmak Projesi

Mavi'nin Güncesi

Bazen bir jack daniels'tir mutluluğum

Gamze ama daha 20

yaşanmış hikayelerle sizlerleyim

BeBloggerofficial

''Either write something worth reading or do something worth writing.'' Benjamin Franklin

SÜLEYMAN DEVECI

Blogseite vom Süleyman Deveci

Moda-Creative thinking

Creative thinking

(e.e.g)'s words

kişisel blog, makale, hukuki bilgiler, gündem, siyaset

iremcikblog

Güncel, edebiyat, hayat, şiir, insan ve dünyaya dair ne varsa

osk4y.wordpress.com/

Kendi Dünyana Hoşgeldin

Abismo

welcome to my secret life , i will explain everything.

TERCİHİNİ YAP YARINSIZ KALMA

Gelecek Senin Tercih Senin

itwasinspiredbyaworld

itwasinspiredbyaworld

Süpürgelik Modelleri - 0545 227 34 34

Süpürgelik, Süpürgelik Ustası, Süpürgelikci, Süpürgelik Ustaları, 6cm Süpürgelik, 8cm Süpürgelik, 10cm Süpürgelik, 12 Süpürgelik, Beyaz Süpürgelik, Renkli Süpürgelik, Süpürgelik Kartelası, Süpürgelik Renkleri, Süpürgelik çeşitleri, Süpürgelik Firması, Parke Süpürgeligi, Süpürgelik Degişimi, Süpürgelik Montajı, İstanbul Süpürgelik, İstanbul Süpürgelik Ustası, İstanbul Süpürgelikci, İstanbul Süpürgelik Ustaları, İstanbul 6cm Süpürgelik,İstanbul 8cm Süpürgelik,İstanbul 10cm Süpürgelik,İstanbul 12 Süpürgelik, İstanbul Beyaz Süpürgelik, İstanbul Renkli Süpürgelik,İstanbul Süpürgelik Kartelası,İstanbul Süpürgelik Renkleri, İstanbul Süpürgelik çeşitleri, İstanbul Süpürgelik Firması,İstanbul Parke Süpürgeligi,İstanbul Süpürgelik Degişimi, İstanbul Süpürgelik Montajı, Süpürgelik , Süpürgelik firması, Süpürgelik modelleri, Süpürgelik çeşitleri, 6cm süpürgelik, 8cm süpürgelik, 10cm süpürgelik, 12cm süpürgelik, İstanbul süpürgelik, Süpürgelik istanbul, Beyaz renk süpürgelik, Süpürgelik fiyatları,

Düşünen Tarih

Tek düşmanımız cehalettir.

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

Uyumayan Birileri

İnanca Saygı. Düşünceye Özgürlük

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

apostrof

where is human?

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Kendi Mobilya Setini Kur

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

İki Gezgin Aşığın da Dediği gibi; Gezin, Gezin, Dönün

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Sonradangelenler

Geç kalanlar için, hayatın içinden hemen hemen her şey.

%d blogcu bunu beğendi: