AH BENİM HİÇ GELMEYECEK ÇOCUKLUĞUMUN YAZLARI :

20171212_154227-01AH BENİM HİÇ GELMEYECEK ÇOCUKLUĞUMUN YAZLARI :

Aynı yollarda yaşlandım ben
Aynı mahalledeki aynı evde
Çocukluktan genç kızlığa
Ordan da mutsuz bir kadına…

Aynı mahalleden bir çocuk sevdim
Ben, çok yıllar önce
Kızıl saçları büyüyünce de kızıl kalacak olan
Bir kamyonetin arkasına sığdırdıkları evlerini geride bırakıp
Beni de sonsuza dek ardında bırakacak olan

Aynı oyunları oynardık biz küçükken
Halının üzerine sererdik bizim olanları, kimi için delice sokaklara koşardık
Bilmezdik ki büyüyünce de aynı oyunları oynayacağımızı
Evcilik, körebe, arapsaçı, saklambaç
Yetişkinler dünyasında hayatın kendisi olacak olan

Bir evin bir kızıydım sonra ben
Bahçemizde salıncak vardı
Kedileri severdim en fazla
Bir de çok kardeşi olanları

Kestane rengiydi o zamanlar saçlarım
Annemin kestaneye sürdüğünü sandığım
Sarı sarı oğlanlar bakardı saçlarıma
Bense dayanamazdım onların gözlerinin içine bakmaya

Tatile giderdik yaz gelince
Bir araba dolusu insandık bir arabanın içinde
Araba dolusu dediysem
Annem, babam, bir de ben işte

Riva sahili cıvıl cıvıl olurdu
Yemekler önceden hazır olurdu
Adamlar karınlarına kadar çektikleri mayoyla denizde olurdu
Sahil kumdan kalelerle bir dolar bir boşalır dururdu

Bir nenem bir de dedem varmış benim
Babamın dediğiyle köydeymiş evleri
Köyümüze gitmek isteyerek geçirdim çocukluğumu
Yaş geldi kaça, ne dede gördük ne de nene
Ne de köy yakınlarda

Allah’tan hava ılık geçerdi İstanbul’da yazları
Bunaltmazdı yaşayanları
Adalar’da fayton, Moda’da dondurma yemek modaydı
Ah benim hiç gelmeyecek olan çocukluğumun yazları

GARİP : NEŞET ERTAŞ BELGESELİ

 

downloadfile-1

GARİP : NEŞET ERTAŞ BELGESELİ

-“Baba, neden sen kendin beste yapmıyorsun, türkü üretmiyorsun?” Oğul Ertaş

-“Oğlum, ozanlar birbirinin devamıdır. Eğer benim demek istediğimi benden evvel gidip gelen bir ozanımız yazmış gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır. Saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım.” Baba Ertaş

Abdalların sonuncusu, Anadolu halk müziğinin efsanesi, saz ustası, halk ozanı ve hem türkücü, hem besteci, hem de söz yazarı, Yaşar Kemal’in ona yakıştırdığı lakapla Bozkırın Tezenesi, Kırşehrin Çiçekdağlısı Neşet Ertaş’ın yıllar yıllar sonra kah hemşehrileriyle memleketinde kah Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda farklı kesimlerden gelmiş ama illa Usta diyerek gelmiş sevenleriyle buluşana dek yaşadığı kendi küskün sürgününü, öncesinde de abdallık geleneğinin içine doğmuş olması sebebiyle Anadolu kültürünün bir parçası olan ve gayretlerle yaşatılmaya çalışılan abdallık geleneğinin baba oğul Ertaşların ekseninde anlatıldığı Neşet Ertaş kitabının yazarı Bayram Bilge Tokel’in danışmanlığında, Can Dündar imzasıyla anlatılan bir Abdal hikayesi aynı zamanda Neşet Ertaş’ın hayat hikayesi. 2005 yılı yapımı belgesel Ertaş’ın seslendirdiği, sözleri Karacaoğlan tarafından yazılan “Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm” adlı şiirden alıntılanarak üç bölüm halinde tasarlanan bir hayatın giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle gözler önüne serilişine tanıklık etmemize vesile olması açısından da çok önemli:Doğum, yaşam ve ölüm.

Abdal sözlükte, Türk tasavvufunun daha radikal formlarında karşılaşılan en üst mânevî mertebenin bir adı olarak tabir edilmektedir. Sünni İslam dışında kalan birçok Türkmen dinsel topluluğunda rastlanmakta, Derviş veya Baba da denmekteydi kendilerine. Bir abdal Allahtan başka dünyadaki her şeyden vazgeçmiş kişi olup, toplumsal bir şahsiyet olarak zayıf, ezilmiş ve baskı altında olanlara yardım elini uzatan, ve toplum içinde ahlaksızlıklara karşı mücadele veren bir otoritedir. Daha ziyade göçebe Türkmenler arasında yaygın olan abdallar Selçuklu veya Osmanlı yerleşik devlet otoritesi karşısında çevre halkının hoşnutsuzluklarını dile getirmişler ve çeşitli isyan hareketlerinin başlatıcısı olmuşlardır. Türkiye’de en çok İç Anadolu bölgesinde Kırşehir, Keskin, Bala yörelerinde hayatlarını müziğe adamış şekilde yaşamaktadırlar. Kırşehirli abdalların misyonu farklıdır. Kırşehir’in oyun havaları meşhurdur. Neşet Ertaş’ı “Toplumun örnek alınmaya lâyık en gözde kişisi” olarak kabul ederler” Geçim kaynakları kendilerine özgü enstürmanları çalıp, söyleyip para kazanmaktır. Müziğe yetenekleriyle ünlüdürler. Müzik kulakları çok gelişmiştir. Nota ise bilmezler. Bu kısacık fakat önemli Vikipedik bilgiden sonra biz gelelim belgeselimize: Bir rivayete göre dört bin çadırını develere yüklemiş Türkmen aşireti uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Horasan’dan Anadolu’ya göçer. Yoksuldurlar, yoksul urba giyer, yaman bozlak söylerler. Tüm fukaralıklarını, horlanmalarını, acılarını buluruz sazlarından çıkan ritimlerde, en çoksa sözlerinde. Geçim davası(derdi de yakışırdı bak) ağır basan doğuştan müziğe yetenekli ve müzikten başka iş bilmeyen abdallar düğünlerde ve eğlence yerlerinde sahne almaya başlarlar. Böylelikle geçim derdi sosyal süreçte yeni bir misyon edinmelerine yol açmış olur. En iyi ve tek bildikleri şeyi yaparlar ellerinde saz, dillerinde yanık türkülerle.

smbxxnr-dlw5gwn_kzq98hmjnmx6oieapxmg6dyqafkbongtuiwfawa75ioghwvbmbt5ek0bckltc0tde0kje3ngw512-h288-nc
Muharrem Ertaş

images-1

Daha Cumhuriyet kurulmamış, henüz takvimler 1913 yılını gösterirken, Ankara Vilayeti’ne bağlı Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinin Yağmurlubüyükoba köyünde Deveci tarikatının bir üyesi olarak açar dünyaya gözlerini baba Muharrem Ertaş. Tıpkı ileride onun da oğlu Neşet’e ustalık edeceği gibi o da Yusuf ustasının izinde nimet peşinde sürüklenir durur ordan oraya. Muharrem Ertaş’ın sesi Japonya’da incelemeye alındığında hatasız bir ses olduğu ve böyle bir sesin dünyada olmadığı çıkar ortaya. Kendisiyse kah dinsel motiflerle bezeli türkülerle çığrınır “Aydost” diyerek, kah “Kalktı göç eyledi avşar elleri”ni söyler Dadaloğlu’ndan: “Ferman padişahın da dağlar bizimdir” diyerek. Oğul Ertaş babasının yerleşip evlendiği Kırtıllar köyünde açar gözlerini dünyaya. 1938 yılı Muharrem Ertaş için şanssız bir yıldır bir taraftan çünkü sesini İstanbul’a ve tüm Türkiye’ye duyurmak üzere plak yapmak için gittiği İstanbul’dan, Atatürk’ün ölümüyle beraber ağıtlarla ve hayallerini gerçekleştiremeden döner geri memleketine. Fakat aynı yıl bu hayalleri yıllar sonra gerçekleştirecek olan oğlu Neşet doğar. Babasının göremediklerini Neşet görecek, sayısız plak yapacak, köyünün dışındaki kitlelere seslenebilecektir. Fakat bir yanda yoksulluk vardır şimdi ve gelecek belirsizdir henüz. Öksüzlüğüyle büyümeye çalışırken bir yandan, ustasının yanında pişer olmuştur küçük Neşet. Beş altı yaşlarında babasıyla gittiği düğünlerde önce zil ve sonradan kaşık tutmayı öğrenir. Köçeklik eder, türkü söyler, saz ve keman çalmaya başlar azar azar, nota bilmeden türlü çaresizlikler içinde. Babasıyla karşılıklı atışmaya başlarlar sonra sonra. O da bir gariptir, çalıp söylemekten gayrı iş bilmez tüm Abdallar gibi. Babası ona garip dedikten sonra yazdığı sözlerde hep bu garip mahlasını kullanır. Gel zaman git zaman ilk gençliğinde bir kıza aşık olur Neşet. Fakat ailesi göçebeye kız vermeyiz diyerek ondan yerleşik düzene geçmesini ister. Genç Neşet’in içine yara olur bu. Kızın gönlüne bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır sözüyle acı bir şekilde tanışmıştır. Kırşehir’de çekememezlikler de yaşayınca, bağrına taş basarak bir umut düşer yollara. O da bir gurbet kuşudur gayrı. Elinde saz, cebinde ise iki buçuk lirası vardır. İlk durağı Garipler diyarının merkezi İstanbul olur. Burada alıp başımı gittim tabirini hayata geçiren sırf kendisi değildir. Onun gibi yüzlerce, binlercesi vardır bir şans arayan Plakçılar Çarşısında, gazinolarda. İstanbul Anadolu’yu çeker kendisine bir mıknatısmışçasına. Göçmenler, ekmek ve tutunmanın peşinde bir kuş misali konacak bir dal peşinde savrulur dururlar. Gurbette bir buçuk iki yıl boyunca yalnız yalnız dolaşır durur genç Neşet. Zeki Müren söyledikçe o ağlar durur. Tarih Ellilerin sonudur. Dayanamayıp Kırşehir’e döndüğünde iki plağı vardır bundan böyle cebinde beraberinde getirebildiği İstanbul ellerinden. Babasının yapamadığını yapmış, plak doldurabilmiştir. Sonrasında bir fırsat yakalar ve Ankara Radyoevi günleri başlar. Yurttan Sesler’de çalar. Köy geleneğini kentin ritmiyle tutturur. Geceleri de Rüzgarlı Sokak ‘taki Ahu Pavyon’da sahne alır. Altındağ Sazevinde çalarkense onunla tanışır. Yani en içli türkülerinin baş kahramanı olacak Leylasıyla. O da kendisi gibi türküler söyler, sahne alır müzikhollerde. Baba Ertaş ise şiddetle karşı çıkar bu evliliğe. Ama tüm bu itirazlar boşa çıkar ve evlenirler. On yıllık evlilikten miras üç çocuk gelir dünyaya. Bir de unutulmaz besteler kalır yıkılan evliliğinin ardından. En verimli, en yaratıcı ve belki de en yaralı ve pişman dönemlerinin eserleridir bu besteler. “Kendim ettim kendim buldum”, “Hata benim günah benim suç benim”, “Evvelim sen oldun ahirim sensin” ve Leyla’nın bizzat adının geçtiği “Yazımı kışa çevirdin” bu döneminin eserleridir. Bana kalırsa iyi ki evlenmiş, iyi ki ayrılmış, iyi ki benim enn(daha çok n ister bu en arkasında) sevdiğim türkülerinden birini yazıp söyletmiştir bu süreç Usta’ya. “Aslı bozuk deme” demiştir bir atışmalarında Leyla’yı kasteden babasına.

ertas-neset-babasiyla-raki-iciyor-kalan-muzik-koll

s-c6a77ad610f2e080de48b3a8cd5cb927e4427a1e

Zamanında dinlerken ağladığı Zeki Müren’i ağlatma sırası Ertaş’tadır bu sefer. Bir gece çalıştığı yerde karşılıklı içtikten sonra Zahidem’i söyler Müren, iyice coşmuş ve kendinden geçmişken. Devamını Ertaş okur Zahidem’in. Her yiğidin ayrı bir Zahidem deyişi olduğuna tanıklık ederiz bizler de, tıpkı Zeki Müren gibi. Biri billur sesiyle her notanın, her sözcüğün hakkını vererek söylerken, diğeri kendince okur yanık ve içten, bir teselli arar gibi sığındığı notalardan. Zeki Müren tabiri caizse başını taşlara vurur onu dinlerken(gerçekten de vurur, Allahtan tahta kapıdır kafasını vurduğu). Aynı türküyü birbirinden çok ayrı ve önemli yorumculardan dinlemek haz verir biz izleyiciye(ben sadece izleyiciyim ve severek izlerim her güzel şeyi oturduğum yerde).

Altmışlarda fırtına gibi esen Ertaş için çöküş ve küskünlük ve dolayısıyla bir başka gurbet ve sürgün dönemi ise bundan sonra başlar. Bir gece çalıştığı pavyonda saz çalarken felç geçirir ve sağ eline inme iner. Takvimler seksenli yılları göstermektedir. Derman bulamadığı gibi sağda solda birikmişi olmadığından çaldığı kapılardan rencide olarak geri dönmeye başlar, düşenin dostu olmayacaktır. Bunun üzerine abisinin çağrısıyla Almanya’ya gider. İçkiyi bırakır. Bir Sanat Okulunda saz dersleri vermeye başlar. Pasaportuna saz öğretmeni yazılır. Kendisine bir orkestra kurup, düğünlerde sahne almaya başlar. Çocuklarının nafakasını çıkartır bu vesileyle. Kendi okuyamamıştır, onlar okusundur. O bir yandan gurbette sıla özlemi çekerken, babasının hastalık haberiyle sarsılır ve ölümünün ardından iyice içine kapanır. Birkaç cümleyle olabilecek en içten şekilde anlatır Ertaş gerçek bir sanatçının yıllarını verdiği  sanat hakkındaki düşüncelerini bezginlikle: “Gönlüm sanattan geçmişti. Biz çilelerini çekmiştik. Mutluluğunu göremedik. Doyurdu bizi, yordu bizi.” Bu aynı zamanda mücadelelerle geçen bir hayatın da özeti olur gerçek bir sanatçının kendi ağzından dökülen.

images

Neşet Ertaş kitabının yazarı Bayram Bilge Tokel’in kendisini girdiği inzivadan çıkarması çok kolay olmaz. Zaten öksüzdür Ertaş, bir de atasız kalınca iyice küskünleşir dünyaya. Kendini unutturmak gayretine düşmüş gibidir. Tek gayesi unutulmak gibi hareket eder bundan sonra. Tüm röportaj tekliflerini reddeder. O inzivadayken, besteleri dilden dile dolaşır. Kendine hayrı dokunmasa bile onun mirasından çok ekmek yerler şarkıcılar, türkücüler. Dinlemekte olduğu ve bir zamanlar bir parçası olduğu TRT’nin yayınlarından birinde kendi isminin önündeki ”rahmetli” sıfatını duyunca ancak dönme kararı verir. Bir zamanlar babasının varı yoğu eşeğinin terkisine atlayıp nimet peşinde sürüklendiği zamanların altından çok sular akmıştır, Usta bundan böyle küskünlüğünü bir kenara bırakmış, artık umudunu kesmiş olduğu her şey ona altın tepsilerde sunulmaya başlamıştır. Özünü kaybetmemiş, gerçeğiyle barışık Ertaş’a devlet sanatçısı ünvanı verilmişse de o ben halkın sanatçısıyım diyerek bu ünvanı reddetmiştir nezaketle. Neslinin ve abdallığın son temsilcisi bu nadide ve Allah vergisi yeteneğiyle bu toprağın sesi olmayı başarmış  güzel insan gönüllerde taht kurmuştur insanların nezdinde.

Ziyarette bulunduğu babasının mezar taşına şunlar yazılmıştır:

“İşte geldim, işte gittim.
Güz çiçeği gibi bittim.
Yalan dünyada ne iş tuttum.
Ömrüceğim geçti, gitti.”    Hepimiz birer güz çiçeğiyiz Muharrem Usta. Kelebeğin ömrünü istesen de uzatamıyorsun. Razı oluyorsun zoraki ya da gönülden; ya da bir kelebek gibi hiç bilmeden uçup göçmeli insan bir yaprak gibi kuruyabileceğini bir an olsun düşünmeden.

images-2

Tarih 30 temmuz 2000, yer Harbiye Açık Hava Tiyatrosudur. Kadınlı erkekli her kesimden ve her nesilden kalabalık izleyici topluluğu deyim yerindeyse bunca yıllık yokluğunun hesabını sorarlar ona tek bir ağızdan “Neredesin Sen?” diye diye. Türkiye’de vermiş olduğu son konserin üzerinden otuz yıl geçmiştir Ertaş’ın. Coşku müthiştir, gelen seyircinin çeşitliliği de. Onun türkülerini bilen, seven, dinleyen her kesimden severi Açık Hava’yı doldurmuştur. Saygısızlık olmasın diye ceketini çıkarmak için izin isteyen Usta hiç kaybetmediği iyiniyeti ve alçakgönüllülüğüyle der ki:

“Ne çalsak ne söylesek
Hepsini sizin için söylerik
Son nefesime kadar sizlerlen beraberim
Ayaklarınızın turabıyım
Gönüllerinizin hızmatcısıyım
Dertlerinizin ortakçısıyım”

Ölümünün ardından Anadolu geleneklerine göre bir yıl bekletildikten sonra yapılan mezartaşında şunlar yazılıdır Ertaş’ın:

“Sakın ola ha İnsanoğlu,
İncitme canı incitme.
Her can bir kalp
Hakka bağlı, incitme canı incitme.
Sevgi,Saygı, Hoşgörü.” “Garip” Neşet Ertaş

Bu ise bana bir mutasavvıfın sözlerini anımsatıverdi, paylaşmadan olmaz:

“Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar
Toprak ol da bak nasıl güller açar
Taş gibi idin çok gönül kırdın yeter
Toprak ol üstünde hoş güller biter.” “Rumi”

 

 

YUNANİSTAN, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKIZ ADASI

20160605_164552

YUNANİSTAN, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKIZ ADASI

GİRİŞ :

Yunancada X harfinin H olarak okunmasıyla kulaklarda Hios, İngilizcedeyse C ve H harfleri yan yana geldiğinde K olarak telaffuz edildiğinden Kios olarak söylenen, sakız ağaçlarıyla ünlü Sakız Adası ve Yunan evsahipleri, atalarından miras ağaçlara, bitkilere, geçmişlerine ve dolayısıyla da geleceklerine sahip çıkmanın aynı kapıya çıktığını bildiklerinden, ağaçlarla bezeli cennetlerini korumuş kollamışlar ellerinden geldiğince. Yemyeşil bir ada seriliyor önünüze iç kesimlere doğru gittikçe. Yukarı köylerine doğru ilerledikçe işte size akciğerleri. Limanına vardığınız andaysa adanın kalbine düşmüş buluyorsunuz kendinizi. Gemi manzaralı kafelerde genellikle gençler dertsiz tasasız güneşi batırıyorlar. Bankalar ve ciddi binaların olduğu arka sokaklarındaki kafelerdeyse yaş ortalaması yükseliyor. Hiyerarşi yaştan nasibini almışa benziyor. Parklarında çocuklarını kuşlar gibi salmış ana babalar göze çarpıyor. Limanın hemen gerisinde mültecilerin yaşam alanları var. Bugün günlerden pazar ve geleneksel ailelerde eskiden bir ritüelmişçesine tekrarlanan sırayla banyo yapalım, çamaşırları tek seferde bir arada yıkayalım geleneği harap binaların kah pencerelerine kah bahçesinde gerilmiş iplere asılmış uzunluğu beş kilometreyi bulan dizi dizi çamaşırlardan anlaşılıyor. Türkiye’ye yakın adalardaki mülteci manzaralarının ağırlığı bitecek gibi görünmüyor. Bu ise geçen seneye nazaran bir parça daha kanıksanmış görünüyor. Gemiler yanaşıyor, turistler iniyor, insanlar yiyor içiyor gülüyorlar. Herkesin hayatı, dini, milliyeti, milliyetinin karakteri bir adaya bir şehre sıkışmış kendi köşesinde akıp gidiyor. Bir kısım daha mutlu görünürken, diğerleri acılara gark olmuş vaziyette belirsizliğin kucağında günleri kovalayıp duruyor.

20160605_204423

Hepimizin ortak acısı olan bir gün nerede ve nasıl biteceğine dair türlü endişeler taşıdığımız hayatlarımız bitecek illaki. Sonsuz ömür yok, yazık ki. Ama nerede ve nasıl bitecek sorusu bir başına kalındığında bir soru olmaktan çıkıp dert sahibi yapıyor insanı. Şekilci oluyorsun aksini iddia etsen de. Seyahatte mi, evinde mi, yatağında mı son bulacak senin işin-öyle ya yaşamakta bir iş başlı başına, yoksa kimsesizler mezarlığına mı gömüleceksin bir başka memlekette, gurbette? Yatağın kalitesini önemserken buluyorsun kendini. Hayat, zor bir bilmeceye dönüşmüş sorunun cevabını biliyor olsa da saklıyor sürprizler benim işim dercesine. Bense hiç tanımadığım insanlarla bindiğim bir gemide denizin üzerinde salına salına ilerlerken buluyorum kendimi keyifsiz vaziyette. Ve nereye gidersen git, seni hiç affetmeyen ve bir an olsun yalnız bırakmayan geçmişin hep cebinde seninle beraber. Limanlar, otogarlar, kilometreler engel değil; inan bu böyle. Mesafesizliğin kendi kendinle. Geçmişin sessiz kelimeler halinde dökülüyorlar aklından. Kendini Ege’nin serin sularına bıraktığın anlarda unuttum sanıyorsun ama nafile. Aklın unutsa, yüreğin unutmayacak. Zihnin karıştıkça, kalbin büyüyecek. Kırışmış damarlarını bir parça alkolle açacaksın. Yetmeyecek belki. Nafile bensizlik dolduracak bundan sonra yaşamını. “Kestim Kara Saçlarımı” diyordu Gülten Akın, ben inadına uzatıyorum kapkara saçlarımı. Ben Kesmiyorum Kara Saçlarımı. Hayat’a inat. Eskisi kadar şiir de yazamıyorum artık. gıpta ediyorum Akınlara, Canseverlere… Duygularım dondu sanki çıkmak istemedikleri kuytu köşelerimde. Okumanın ve dinlemenin iyi geldiği zamanlarımdayım, yazmanın ve yaratmanın değil. Tek bir dize düşüremiyorum, ama Kesmiyorum da Kara Saçlarımı. Bekliyorum sadece. Kahretsin.

Açığa alacak hayat seni, bazen gereksizce sahiplenecek. Tuhaf şeyler göreceksin, anlatamayacaksın kimselere. Gördükçe dilin zehirlenecek, öfkelendikçe hayat senden daha çok intikam alacak. Komşunun hiç sevmediğin arsız çocuğu bazen hayat. Neydi adı, Samet miydi? Ama tıpkı onun gibi haşarı. Kapını her çalışında isteklerle gelecek. Çikolata, şeker, gülücük… Bunlar verilmeyecek şeyler olmadığından sıkacaksın dişini. Misafir çikolatanı ayırdın bir köşeye. Aklın başka çalışırdı her zaman.Hep sevdim bu huyunu, inan, çok fazla. Sevilensin sen, hayat törpüledi hiç farkettirmeden sivri köşelerini. Sana beklemek kaldı geriye, neyi beklediğini bilmeden. Sakıncası yok bu da yeter hayat bu bazen patavatsızdır, bazen gereksiz müsrif. Ama bilir o da kime ne vereceğini. Ne kadar vereceğini. Haklı çıkarmak gerek, değil mi ama? Yoksa bu kadar haksızlık çok gelecek dünya üzerinde durmak zorunda olan bir insana.

Neden böyle şeyler yazıyorsun? Biz Sakız Adasını merak ediyoruz, senin kafanın içindeki alınganlıklar, küslükler bizi enterese etmiyor diyorsanız ve eğer hala beni okuyup şu satırlarda beni görüyorsanız eğer, demek ki enterese etmiş bir şekilde, yoksa fotoğraflara bakıp geçmiştiniz bile çoktan. Bunun verdiği rahatlıkla yazdım ben de. İnsan acılarla kıvranır bazen. Paylaşılmazsa büyür o acılar olduğu yerde. Sen oku ki ben bir parça rahat nefes alayım, sen düşün bir kez ve bu kez benim yerime ki, ben kendimi serin suların annem kollarına bulayım. Bırak da sayende bir nebze olsun rahatlayayım.

Bir iyilik borçlusun bana, sakın bunu unutma.

MESTA :

Köyleriyle meşhur Sakız’ın görmek için yola çıktığımız ilk köyü olacak Mesta. İnsan sanki burada çağ atlıyor. Bir ortaçağ şehrine gelmiş buluveriyorsunuz kendinizi. Tarihi dokusu hiç bozulmamış. Çok sinematografik. Halkı bir figüran sanki uzun metraj bir film içindeki. Girdiğiniz labirentlerin içerisinde insanların yaşadığını keşfediyorsunuz. Bahçesiz, avlusuz evlerin kapıları labirentlere açılıyor. Herkes kapısının önünü süpürüyor, yıkıyor, yetmiyor labirentin daracık sokaklarını yıkıyor kadınlar. Kimisinin ayağı çıplak. Önce saksıların içindeki çiçeklerini suluyorlar. Susamış topraklar kana kana içiyorlar hortumun ucundan fışkıran suyu. Sarmaşıklar güzergahını çizmiş, begonviller bir parça güneş kovalıyorlar. Pırnakıl açılmış olduklarından, yerlerini benimsediklerini, sınırlı hayatlarını kabullenerek kök saldıklarını gösteriyorlar insanoğluna adeta. Bir saksıya sığışan yeşil bitkilerden feyz almak gerek bazen. Bazen bulduğunla yetinmek gerek. Bazen.

20160605_183136 (1)

20160605_180240

Tek bir girişi ve tek bir çıkışı var köyün. Zamanında savunma amaçlı ama yine de ince ve zekice kurulmuş planı ve taşlarla bezenmiş köyün evleri kah yerleşim amaçlı, kah pansiyon olarak hizmet vermekte şimdi. Serin serin oturuyor köy halkı taş evlerin içinde. Açık pencerelerden Yunanca sesler çalınıyor kulağıma. Televizyon izliyor aileler. Bu manzara beni ailecek televizyon izlediğim zamanlara götürüyor. Mutlu bir çocuktum ben. İnsan geçmişine karşı nankör olamıyor. Rafadan yumurtayı, köfteyi, Küçük Ev’in Laurasını, pazar günkü Laurel ve Hardy didişmelerini, Chaplin’in kör bir kıza yaptığı kurları izlemeyi, Kanlıca’nın yoğurdunu, Moda dondurmacısını, Riva’nın serin suyunu severdim. Bir çocuk için ve çocukluğu geçirmek için İstanbul vaatlerle doluydu. Bir zamanlar.

20160605_184118 (2)

20160605_181914

Siyahlar içerisinde, bembeyaz olmuş saçlarıyla ve kocasız geçen ileri yaşlarıyla kızlarının kollarında kah, kah bir baston yardımıyla yolları, kapı önlerini şenlendiriyor pamuk kadınlar. Kimisi örgü örüyor, kimisi aklı neredeyse derin düşünceler içerisinde geçmişe bakıyor gelecek çoktan gelmiş olduğundan. Bende zihnen onlara katılıyorum. Geçmiş hep aklımda, siyahlara bürünmeme olsa da daha. Ahh yaa kesemiyorum bir türlü kara saçlarımı. Kıyacak gibi oluyorum, kıyamıyorum.

Hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlardan birinin önünden kolkola geçen bir hanım ve onun siyahlar içerisinde, elinde baston titrek bacaklarıyla yürüyen olası annesi çarpıyor gözüme. Kızı bir dostlarıyla çene çalmaktayken, kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle yan yan, yan yan plastik sandalyeye doğru çok cesur bir hamle yapıveriyor pamuk saçlı kadın. Sandalyeye çöker çökmez de bir oh çekiyor. Kızıyla göz göze geliyoruz, ağzımızdan engelleyemediğimiz kahkahalar dökülüveriyor. Üç beş saniye sonra ancak gülmekten fotoğraflamaya fırsat bulamadığım kareye yanıyorum. Mesta tatlı yaşlıların yaşadığı bir köy olarak kalacak aklımda. Bir de yıkadıkları çamaşırları astıkları kuytu köşelerdeki iplerle hatırlayacağım insanlarını.

20160605_182123

20160605_183253

20160605_183937

Herkes dondurma peşinde koşuyor, bense tuvalet. Her zamanki gibi. Acaba diyorum kessem kara saçlarımı, çişim daha az mı gelir, bilemiyorum. Tek bildiğim orantısız fikirlerim olduğu ve pek de çığır açmadıkları. Meydanda kafelerin olduğu yerde fotoğraf almaya çalışırken, az evvelki ana kız geliyor ağır aksak. Kızı herkes içinde gözleriyle selam veriyor bana. Mühim bir an’ı paylaştığın bir insan senin için önem taşıyor bir anda. Bir an değerli kılıyor bir insanı, paylaştığın her ne varsa aranızda saklı.

PİRGİ :

Pirgi, göreceğimiz ikinci köy. Benzer bir karşılama var burada da; sandalyelerini evlerinin önüne çekmiş nereden geldiğimizi merakla soran Pirgili hanımlar ve balkonların süsü domates kuruları şimdiki evsahiplerimiz. “Xysta” adı verilen bir yöntemle binaların dış cepheleri bir çeşit kazıma tekniğiyle süslenmiş. Siyam ikizleri gibi yapışık, birbirine daracık daracık duvarlarla bitişik evlerin mimarisi günümüze özenerek korunarak gelmiş. Geometrik desenlerle süslü evler ve onlara çok yakışan küçücük balkonları girer girmez göz kamaştırıyor. Picasso’ya hak veriyor insan. Kıskanmakta haklıymış çılgın ressam.

20160605_193556 (1)

20160605_193540

20160605_192326

20160605_194228 (1)

20160605_194212 (2)

 

20160605_191747

Her çeşit reçeller, sakızlar, illaki sakızlı şekerler, hediyelik eşyalar ve mastik likör almak istiyorsanız eğer, daha insaflı bir yer daha da bulamayacağınızı da sakın unutmayın. Alışverişinizi bu iki köyden birinden yapın derim bu yüzden. Bilmiş bilmiş tavsiye vermek hoş oluyormuş. Şuraya gidin, burayı görün, şiddetle tavsiye ederim ki orası nefisti… Ee olsun o kadar… Bak keserim sonra o kara saçlarımı… Her telinde ne sırlar saklıdır senin ruhunun duymadığı…

Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değil
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön

Gülten Akın’la bindiğim limandan ulaştığım bir başka limanda, gezdiğim yollarda Türkiye’nin en iyi kadın şairlerinden birinin dizeleri… hep taşıdım onları sol yanımda. Kesmeyeceğim kara saçlarımı söz ona söz sana söz bana…

20160605_183057 (1)

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

ÜRGÜP :

12 02 2016 - 1

Ürgüp’teyim. Ülkenin en turistik ve dolayısıyla en kalabalık olması gereken bölgesinde hemen hemen hiç turist yok. Yollar boş, ara sokaklar ıssız, oteller kapalı. Yıllar önce bir günde kalkan balon sayısını düşünüyorum da, şimdi tek tükler. Kriz, savaş, kaos, geleceğin belirsizliği, patlayan bombalar son derece cazip fiyatlarla Türkiye’ye gelen yabancı turistin ayağını kesmiş. Eskiden de bombalar patlardı bu ülkede. Ama bu kadar sıklıkla olmazdı. Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’den sonra tehlikeli olarak kabul edilen bir ülkede yaşamanın verdiği sıkıntının, hassas dengeler üzerine kurulu ülkenin can damarlarından biri olan turizmi nasıl etkilediğine kendi gözlerimle şahit oluyorum. Avrupalı turist az. Rezervasyon iptalleri var İstanbul’daki saldırıdan sonra. Çinlilerin bayramı da bitmiş. Sezonu kapatmış esnaf çaresiz. Bu sene tatil planı yapacaksanız, buralara gelin. Anadolu başkadır gene de. Kapadokya bölgesindeki enteresan doğayı bulamazsınız başka yerde. Her yeri kendine özgüdür. Her sokağından, tüm yerleşim bölgelerinden ayrı bir güzellik çıkar. Bir yere gidecekseniz, buraya gelin. Taş evlerde kalın. Atv’lere binin, at sürün kovboylar gibi, güzelim şaraplarından için. Kapadokya bölgesi ve Eski Mardin insanı allak bullak eder. Türkiye’de eşi benzeri yoktur. Mardin için, tüm GAP için-Gap turları yapardı eskiden turizm firmaları bundan çok da uzak olmayan tarihlerde, bir projeymiş cidden kolaylıkla harcanabilen- yanlış politikacılar, kötü niyetler, misillemeler… Şu geldiğimiz noktaya bak! Gel de şu halimize bak!

20160113_153038

20160113_144516

20160113_151205

20160113_144408

20160113_151459

Ürgüp Öğretmenevi’ne giriyorum. Güzel, eski bir taş bina. İçerisi bomboş. Kimsecikler yok. Çay var mı diyorum usülden çalışanlara. Demleriz diyorlar kibarlıktan. Düşünün. Lokantalar boş. Öğle arasını da geçtiğinden memur ya da banka personelinin gelme ihtimali de yok. Kalamayacak olsam da gece hayatı olduğunu bildiğimden soruyorum esnafa, nasıl acaba gece hayatı diye. Kayserililer bitirdi diyor bir tanesi. Kayserililer buraya gece hayatına mı geliyorlarmış diyorum. Olanca ciddiyetleriyle kafalarını sallıyorlar. Kayserililerin bu bitirme işi hakkında bir fikrim olamıyor yazık ki. Ayrıntıları duymak istediğimi de sanmıyorum zaten.

20160113_153629

20160113_145019

Elinde bir büyük Divan-ı Kebir misali kitap olan İngiliz bir kadın ve ben yabancısıyız buraların. Dışarıdan şaşkın ve bakımsız görünüyoruz. İkimizin de botları toz içinde. Saçlarımız papaz gibi. Onun yüzü sapsarı, benimkisiyse kirece bulanmış gibi. Kadın benimle ilgilenmiyor. Ben onunla ilgileniyorum ya! Yine de garipseyerek bakıyor bana. Hiç alışılageldik bir durum değil sanırım buralarda son günlerde bir başına dolaşan turist kadınlar.

AVANOS :

20160113_165338

Her defasında en az ya da hiç miktarlarda gezi programıma dahil ettiğim Avanos’tayım nihayet. Galiba şu çanak çömlek meselesi hiç ilgimi çekmediğinden böyle. Hiç ama. Avanos’a hava kararmak üzereyken geliyorum ve hava buz gibi. Ayaz mı çıktı ne? Köprüden geçiyorum önce sallana sallana, Kızılırmak’ın üzerinden. Karşı taraftaki pastaneler bomboş. Otursam iyice geç olacak, dükkanlar kapanacak. Gözümün önünden şuruplu ağdalı hamur tatlıları ve üzerinden çikolatalı soslar akan, karnı kremalı yuvarlak pastalar geçiyor. Soğukta insanın canı hep tatlı istiyor. Hevesimi sonraya saklıyorum. Çarşının içine yöneliyorum. Chez Galip’in önünde buluyorum kendimi. Yıllar önce atölyesine gitmiştim Malezyalı bir çiftle. Şimdi onun yeğeni olduğunu söyleyen Mustafa var dükkanda. Saç müzesini gezdiriyor bana. Odalar odalar içinde tavanlara, duvarlara asılı rakamla on altı bin olduğu söylenen ve her geçen gün bu rakamı geçen saç uzantıları ve üzerlerine yapıştırılmış notlar çıkıyorlar karşıma. Adını, soyadını, uyruğunu, telefonunu, mail’lerini bırakmış kadınlar. Alt katlarda yer alan ruhsuz odalara ruhundan bir tutam katmış dünyanın dört bir yanından gelmiş kadınlar. Bir yandan ürkütücü görünüyor yıllanmış saçlar, bir mağaranın içinde yıllar yıllar içinde oluşmuş sarkıtları andırıyorlar bu halleriyle. Her saç bir hayat ve üzgün bir kadınla, ileriyi gören bir adamın aklı, burada, kadınlardan olma sessiz bir dünya yaratmış. Ben de bırakıyorum bir tutam saçımı Avanos’ta Chez Galip’e. Pittsburgh’da Kuzuların Sessizliği’ndeki Buffalo Bill’in yaşadığı yeri anımsatan ama aslında hiç var olmamış ünlü bodrum katını andırıyor burası her haliyle.

20160113_170958

20160113_172748

Karanlık çöküyor iyice ve insan ürküyor bir anda sokaklarda bir başına. Bir kadın sesleniyor arkamdan. Sonra daha yüksek sesle, derken daha da yüksek sesle. Durak çıkıyor karşıma. Orada da bir adam. Mahallenin delisine çatmışsın diyor. Gelme diyor kadına. Kadın geliyor daha hala arkamdan. Beni bir arabaya bindiriyorlar. Kadın arabanın arkasından da geliyor, hala daha nereye gidiyorsun diye diye. Avanos’un delisiymiş. Deli sever beni diyorum kendi kendime. Unutmuşum çoktan.

19 02 2016 - 1

GÖREME :

Sabahın çok da erken olmayan ama erken bir saatinde buradayım. Saat dokuz buçuk. Ben buradayım da, herkes nerede? Koreli bir çift var hemen önümde. Başka da bakıyorum da hani sağıma soluma, kimsecikler yok. Kimi esnaf daha dükkanını açmamış bile. Üç tane yavruluktan çıkmış, büyümüş kocaman olmuş kedi var bir dükkanın önünde aynı paspası barış içinde paylaşan. Çok ciciler. Pek şekerler. Sadece bakıyorlar gelene geçene hiç istiflerini bozmadan. Gelen geçen de fazla olmadığından, bana da poz veriyorlar iki arada bir derede. Teşekkürler.

2016-01-31 20.08.54
Aynı Paspas’ın Çocukları
20160114_111231
Koreli Çift

Koreli çiftle rastlaşıp, birbirimizi anlamadan konuşuyoruz. Bu genellikle şöyle olur: sen bir şey söylersin, karşı taraf başka bir şey anlatır ve hoşça kal diyerek vedalaştığınızda aklınızda kalan bir şey yoktur. Ne aydınlanmışsınızdır ne de karşı tarafı aydınlatabilmiş. Suretleri silinir kolaylıkla gözünüzün önünden. İşte öyle bir ayrılış oluyor bizimkisi de.

Bugün Cuma ve Cuma hutbesi veriliyor. Ağzım bir karış açık, dinleye söylene yürüyorum kendimi kaptırıp. Hayır bugün cuma değil, verilen de cuma hutbesi değil. İmam almış eline mikrofonu konuşuyor. Mevzusu ise şu: “Müminler, inananlar vazgeçin şu zinadan”. Sonra da uzuun uzuun Allah-u Teala’ya bağlıyor mevzuyu. Yatay bir soruna dikey bir çözüm getiriyor kendince. Çok başarılı bir hatip ama saçmalıyor. Her yerden şehit haberleri gelirken, canlı olduğunu sanan cansız bombalar ülkende cirit atarken, insanlar birbirine düşmüş, mezhep ve etnik kimlik ayrımı yapılırken, millet gırtlağına kadar borç içinde yüzerken, ne zinası? Kime ne milletin yattığı yerden? Her yer çok ağır bir mutsuzluk ve belirsizlikle horlandıkları topraklarda zencinin zencisi olarak yaşamaya çalışan mültecilerle dolmuşken, ne zinası böyle bir günde söyle akılsız adam. Alan razı, veren razıysa Hocaefendi, sen fazla fazla takılma bu mevzulara. Pompei değil burası, Caligula değil bu halk, bu insanlar. Ne kadar boş tüm bu yobazlıklar. Tecavüzlere, kadınlara dayağa sesiniz çıkmaz ama kolay kolay.

Göreme Açık Hava Müzesi’ne gelmeden kafelerin ve hediyelik eşyaların olduğu dükkanların arasından geçiyorum. Bir anda bir dükkan sahibi çıkıyor karşıma. Adam bana duyup duymadığımı soruyor. Duydum diyorum. Meğer Nevşehir Merkez Camisine bağlanıp, oradan da hoparlörlerle naklen yayın yapıyorlarmış tüm ilçelere, köylere. Allah’tan bu saçmalıklardan anlamıyor turistler. Yerli halkın damarına basıyorlar ancak. Böyle günde olur mu böyle vaaz diyor. Milletin oğlu ölmüş gitmiş, ölüsünü yıkamak cenazesini kaldırmak peşindeyken nedir bütün bu saçmalık? Sıcak şarabım var diyor. Dönüşte uğrarım diyorum ben de.

20160114_110557

20160114_112140
Manşet girin

20160114_114120

28 01 2016 - 1
Göreme Açık Hava Müzesi

Açık hava müzesindeki her bir kiliseyi ziyaret ediyorum tekrar tekrar. Kültür Bakanlığına bağlı görevliler var her yerde, olası fotoğraf çekimlerini engellemek için kendi paylarına düşen kiliseyi bekliyorlar. Kimi görevli yasak bizim bilgi vermemiz, audio alsaydınız diyor. Haklısın ama teorik bilgi her yerde varken, senin kelimelerin kaçıyor, bir bilsen. Unesco Dünya Miras Listesi’nde yer alan açık hava müzesinde manastır hayatına şahitlik ediyorsunuz gezdikçe. Vadi manzaralı kiliseler ve şapellerle bezeli alanda erken dönem Ortodoks Hıristiyanların hayatına tanıklık ediyorum yüzyıllar sonra. Kullandıkları boyalar her nasılsa bozulmamış, gelmiş bugünlere kadar. Görevli günümüzün plastik duvar boyalarıyla karşılaştırıyor zamanın malzemelerini, beni de bir gülmedir alıyor. Plastik satenlerle boyanmış fresklerin halini düşünüyor insan. Olmayacaklardı o zaman şimdiye tüm bunlar. Müze kapsamında, Kültür Bakanlığına bağlı harika hediyelik eşyalar satılan bir mağaza var burada. Onu da gezip ayrılıyorum müzeden. Çıkışta fotoğraflar çekiyorum. Aşırı soğuktan ne yaptığımı bilmez halde çektiğim rastgele karelerden birine takılan, cinsiyeti belirsiz bir insanın soğuğa karşı aldığı önlemlerle objektifime yansımış haline bakıp da korkmayın sakın. Mevsim normallerinde seyreden havalarda ben de objektiflere yansımasam da aşağı yukarı bu hallerde dolaştım durdum. Hayatımda yemediğim tatlıyı da bu bölgede yemişliğim var.

20160114_124253 (2)

20160114_113521
Doğal Kapalı Otopark

Geldiğim yoldan dönüyorum tekrar. Beş tane tur otobüsü var araç yerinde park edilmiş olan. Müzeye gelmeden konuştuğum cafe sahibiyle karşılaşıyorum. Giderken masada bıraktığım biracı ve tembel Alman’ı buluyorum içeride. Soğuktan buraya sığınmış turistler, divanlarda büzüşmüş oturuyorlar. Biracı, tembel ve tombiğin yanakları al al olmuş alkolden, hem de sobanın sıcağından. Biraya devam. Bense sıcak şarap söylüyorum. O kadar iyi geliyor ki, içim ısınıyor. Dünyayı kurtarmaya hazırım diyorum kendi kendime. Dünyanın hele de benim tarafımdan kurtarılmak konusunda çekimser kaldığını düşünüyorum. Hiç ses etmiyor bana.

Kafeyi işleten iki kişiyle Almanya ve Hindistan’dan gelmiş turlar gidince konuşabiliyoruz nihayet. Onlara şarap on beş bana beşmiş. Malum euro şu kadar, dolar bu kadar, sosyal devlet onlarda, bizim olay bambaşka. Ödesin bakalım canlar. Doksan dokuz euro’ya geliyorlarmış buraya adam başına, tur kapsamında-söyleyenlerin yalancısıyım. Hava bedava, su bedava. Arada canlı bombaların hedefi olsalar da, biz her gün yaşıyoruz aynı korkuları kalabalıklara karıştığımızda.

ÜÇ MEKTUP

image

ÜÇ MEKTUP:

BİRİNCİ MEKTUP:

Sevgili Zeynep,

Heyecanımı bağışla. Olası yanlışlarımı görmezden gel. Gelemediğindeyse ben geleyim gözünün önüne. Bir başka kıtadayım ben şimdi. Başka bir ülkenin topraklarında, anadilimden farklı bir dilde konuşan insanların arasında. İlk başlarda zordu zor olmasına ama alışırım demiştim zamanla. Alıştım da. Ama sonra bir anda bir şey oldu aylardan sonra. Çok kolay açıklayamayacağım bir şey. Kelimelere dökmemin tam manasıyla mümkün olmayacağı bir şey. Sanki bir damarım koptu ve başıboş kaldı kan damlalarım. Tutunmaya çalıştılar rast geldikleri organlarıma. Fakat zemin kaygandı ve organlarım çok meşguldüler bağlı bulundukları ve çepeçevre sarılmış oldukları gaddar komşu organlar, kaslar, lifler yüzünden.. Görmezden geldiler ayrıksı kan damlalarını ve… Özür dilerim. Başka türlü açıklamam olanaksız ama tıpkı bahsetmiş olduğum kopuk damarımdan akan bir kan damlası gibi hissettim, ona dönüşüverdim birdenbire. Bir darbe almasını bekler durumdaydım içinde bulunduğum bedenin. Ancak o şekilde, korkutucu ve sarsıcı bir tazyikle fışkıracaktım gerisin geriye, ya ağızdan, ya burundan. Anlamsız ama zoraki bir mahkumiyet, kapana kısılmışlıktı hissettiklerim. Günyüzü görmeye hasret, nereye gideceği meçhul ama nihayetinde özgürleşecek bir kan damlası olmak istedim. Bir an için. Seni sıkıyorum herhalde. Ama sıkılma ne olur. Yazsam yazsam kaç sayfa olur en fazla? Kıymetli zamanının ne kadarını çalabilirim bir mektup aracılığıyla?. Biraz sabret yeter, bir mektubun da sonu gelir ve biter. Mürekkep arsızı satırlar susar elbet.

Hayat insana unutturtuyor birçok şeyi ister istemez. Anlar içinde bulunduğun zaman içerisinde büyüyor gözünde, geçmeyecek sanıyorsun ama geçiyor bir şekilde. Hafızansa hiç tahmin edilmeyecek anları tutuyor belleğinde. Galiba bende böyle oluyor. Daha geçen gün aklıma geldin, bense tam alışveriş yapıyordum bir marketin içinde. Burada taneyle satıyorlar sebzeyi meyveyi, kiloyla değil. Her lokmanın kıymetini anlıyorsun. Rengarenk biberlere bakarken geliverdin birden aklıma. Zeytinyağlı, etli biber dolması kavgası yapmıştık hani seninle, sizin evde. Söyledim ya aklımda kalanlar hep ummadıklarım. Merak etme dolma tarifi vermeyeçeğim öyle uzun uzun. Ama seni bana getirenin ne olduğunu bilmeni istedim sadece. Sevgili Zeynep, benim tatlı hafiyem, hoşlandığım çocukla aramızı yapmak için arabuluculuk yapmıştın hani. Kapısında beklemiş durmuştun. Gidişini dönüşünü, bağını bahçesini, işini gücünü ezberlemiş, olası karşılaşma sahnelerini tasarlamıştın kendince. Güneş tam arkamdan vururken, ben, yokuşun başında, arkamda bir tatlı kızıllık, saçlarım alev alev, dudaklarımda annemden aşırdığım mürdüm rengi rujla çocuğun karşısına çıkıverip yakan ben olacaktım onu güneş olup da. Güya tutuşuverecekti bir anda benim ışınlarımla. Sonradan öğrenmiştin çocuğun zaten tutuşmuş olduğunu, bir de nişanlısı olduğunu. Nişanlısının adının da Zeynep olduğunu. Günlerce saklamıştın üzülmeyeyim diye. Kötülemiş durmuştun ayakları kokuyor diye. Nereden biliyorsun dediğimde, ben biliyorum demiştin içtenlikle. İnanmıştım ben de sana, nedenini bilmesem de. Sen demiştin ya, doğruydu. Soğuyuvermiştim oğlandan bir anda. Sahi oğlanın adı neydi, onu bile unutmuşum bak yıllar geçtikten sonra. Fuat mıydı yoksa?

Buzdolabında iki öğünlük zeytinyağlı biber dolmam daha var. İki kişilik yapmışım, kim yiyecekse benden başka? Bugün de onu yiyeceğim ama seni anarak ve gözlerim dolarak. Etli sevmediğini bildiğimden, senin usulünnce pişirdim, çiğden doldurdum içini. Bir gün gelir de yolun düşerse bu taraflara, pişiririm sana da. Washington’da, bir gökdelenin yirmi sekizinci katında, hap kadar mutfağımdan pişmeye yüz tutmuş, içleri doldurulmuş, baharatla tatlandırılmış dolmanın mis gibi kokusu yayılır ortalığa, oradan da tüm dünyaya.

Yalnızlık zormuş gurbet ellerde, tek başına, vatanımdan, bildiğim topraklardan uzakta. Kaderime karşı koymanın bir şeyleri değiştirmeyeceğini anladığım andan itibaren, kapıldım gidiyorum peşinden sürüklenircesine.

Şimdilik benden bu kadar. Sıkmayayım seni daha fazla sıkıntılarımla. İşte o zaman üzülürüm.

Amerika’dan kucak dolusu sevgiler sana.

Ömür.

—-.—-

İKİNCİ MEKTUP:

Canım kızım,

Bir başka zaman diliminden gönderiyorum bu satırları sana. Kalem tutan aklım, benliğim ve belleğim. Çok yıllar geçti aradan. Birbirimize uzak olsak da, izledim durdum seni, yarı açık kalmış bir kapının aralığından her sızışımda. Ders çalışıyor olurdun, başını okşardım usulca. Çok gelen giden olmazdı evimize. Tek çocuktun, yalnız çocuktun, eksik çocuktun kendi kabuğunda. Zor kaynaşırdın akranlarınla. Çocukluktan genç kızlığa bir tek arkadaşla geçtin hiç bıkmadan. Neydi adı? Zeynep miydi yoksa? Öyle kalmış aklımda. Sahi o kız neler yapar hayatta? Bitirim bir kızdı hatırladığım kadarıyla. Oğlanları pataklardı, üç oğlandan sonra tekne kazıntısı bu kısrak armağan oldu bana derdi anası, kız erkeklerin hepsine ayrı ayrı taş çıkartsa da. Utandırırdı kızı olur olmadık yere. Utanç yazgıyı değiştirdi mi diye sorardım kendi kendime hep. Cevabını alacağım günler de gelecektir elbet.

Ömrüm, omuzlarımda taşıdığım, yere göğe sığdıramadığım kızım, hayat beni mahçup etti soluğumu erken ve umulmadık bir anda kesti. Bir gün bizim dik yokuşun başında soluğum kesiliverdi aniden. Öldüm ben kızım. Ama asla kabullenmedim ölmeyi, öylece gitmeyi. Neden insan sevdiklerinden çekip alınır ki? Dalımdan kopartan eliyse hiç görmedim. Sorardım yoksa neden şimdi, neden böyle diye. Bir tek kızımın hepi topu on yedi yılına tanıklık edebildim sadece. Mahsun bıraktım da gittim seni iki katlı evin içinde. Sen ve annen. Çekişir dururdunuz ben varken. Bazen günlerce konuşmazdınız aynı evin içinde. Benim aracılığımla mesajlar gönderirdiniz birbirinize. “Yemek hazır, elini yüzünü yıkasın öyle otursun sofraya, deyiver Muhsin.” Gözün masada olurdu aynı esnada. “Ömür’lere gidiyorum, geç kalabilirim.” derdin sen de. “Oğlanlara dikkat, ayı gibi şeyler.” diye fısıldardın bana. Sonra da, kızımızın hazırlandığı odasının yarı aralık kapısına iç geçirerek bakardın. İlahi Hanım, bunu benim söylemem gerekirdi tıpkı benim yerime üstlendiğin pek çok şey gibi. Taş gibiydin ben varken, kayaya dönüştün ben yokken. Sevgini göstermeyi bilmezdin zaten. İsteseydin öğrenirdin elbet, üstesinden geldiğin “hayatlarımız” gibi. Küçücük bir çakıl taşıyken sevmiştim, binlercesi içinden seçmiştim seni. Sense benim sevecenliğimi severdin; duygularımı açıkyüreklilikle dile getirirdim, tıpkı her zaman kızıma böyle olması gerektiğini öğütlediğim gibi.

Seni yarı yolda bıraktığım için beni affet kızım. Hayatta her tökezleyişinde bana kızdığını biliyorum. Ama böyle olsun ben de istemedim. Bana benzeyen tarafın duygularınla hareket etmendi. Sen bunu suskunluğunla yaptın farkında olmayarak. Sessiz çığlıklarını bir ben duyardım. Ne zaman sevsen, ne zaman hoşlansan sessizleşirdin, coşacağın yerde. Aşıksan bilirdim, anlardım işte. Annenden çok hissederdim ben seni ve duygularını. Yaşgünlerinde aldığımız hediyeleri herkesin önünde açmayı reddederdin. Yeni bir giysi alındığında bekletirdin kapısı açık dolabında. Bir süre geçtikten sonra üzerinde görürdük nihayet. Önce içine sinerdi, sonra üzerine giyerdin. Sen böyleydin, hala da öylesin. Hiç değişmedin. Ketum, mesafeli, sevdi mi susan, hayranlıktan nefesi kesilen. Sakın ola bir gün aniden nefesin kesilmesin. Hayat almasın seni erkenden. Her şeye rağmen hayat, yaşamak güzel.

Baban.

—-.—-

ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

Ömür Ömür Ömür,

Canım, can arkadaşım benim. Yıllar geçti aramızdan. Neler yaşadın kim bilir? Ben neler yaşadım? İnan hepsini burada anlatmam mümkün değil. Birazından bahsedebileceğim sadece. Seni şaşırtacağını biliyorum ama ben evlendim. Ben, hem de. Memur oldum, ben, bir de. Bir kız çocuğum oldu, benim, hayat işte. Yüksek topuklar ve dizimin biraz üzerinde eteklerle gidiyorum her gün işime. Tekne kazıntısı büyüdü ve küçük bir kadına dönüşüverdi zaman içinde. Tüm bunlar ben fakülteden mezun olur olmaz gerçekleşti. Okurken sevdim, mezun olunca işe girdim, tayinim çıktı Mersin’e. Gurbetten miydi bilmem, daha çok sevdim ben kocamı ondan uzak olduğum zamanlar içinde. Bulduk orta yolunu ve kıydık nikahı Başkentte. İşte benim hikayem kısaca böyle. Kocamı sevmekten vazgeçmedim, her ne kadar aşkımın ateşi küllense de. Ortak arkadaşlar edindik işyerlerimizden, Ömür’ün yani kızımın(al sana bir sürpriz daha) okuldan arkadaşlarının ebeveynlerinin arasından. Onlarla görüşüyor, yemeğe çıkıyor, çocukların yaşgünlerini kutluyor, sünnet düğünlerini yapıyor, haftasonları ya dışarıda yemeklere çıkıyor, yahut hanımlar ayrı, beyler ayrı toplantılar düzenliyoruz beraber. Evlendikten sonra çocuk odaklı yaşıyorsun malum, onların gönüllerini hoş tutuyoruz bizler de böylelikle.

Bu arada sen dünyanın uzak ucunda, bizlerse ülkenin tam ortasında bir rakip yarattık sana, kusurumuza bakma. Ben sana hayrandım Ömür. Belli etmezdim ama hep senin gibi olmak isterdim. Sen ağırdın, taş yerinde ağırdı. Olgundun yaşına göre, erkekler sana tapardı. Ama hep olmayacakların peşine düşerdin, gönül işte(Sahi nasıl Gönül Teyze, İstanbul’da mı hala? Ölmedi, değil mi?). Ben aklıma geleni söylerdim, son söyleneceği ilk söylerdim, berbat ederdim her şeyi böylelikle. Sense az konuşurdun, insanlar beklerdi ve dinlerdi seni acaba ağzından ne çıkacak diye. Duyarlıydın, incitmezdin kimseleri. Bir de beni düşün üç azman abiyle bir evin içinde. Babanın ani ölümünü bile vakur karşılamıştın, acını belli etmemiştin kimselere. Susmuştun uzunca bir süre. Yokuşun başında Muhsin Amca’yı öyle görüverince, ben kıyameti koparmıştım senin yerine. O gün içinde ve ertesi günlerde. Bana ne ağlıyorsun arkasından bu kadar, giden sanki senin baban mı diye çıkışmıştı annem. Babam da içerlemişti bu duruma. Ama ben Muhsin Amca’yı çok severdim. Her mahalleden öyle kolay kolay şair çıkmaz bilirsin. Çok duygusal adamdı. Ne çok severdi seni! Bırak seni, beni bile severdi. Çok şaşırırdım bu işe. Bir kıza benzemeyen kızı sevmek öyle kolay değilken ve abilerim bana olan o çok derin sevgilerini enseme attıkları sevgi şaplaklarıyla gösterirken, senin baban benim yanağımı okşardı, içtenlikle bakarak gülümserdi bana. Mahçup olmayı babandan öğrendim ben. Kızım sana benzesin istedim bu yüzden hep. Ondan da ismini verdim. Ömrünü Allah versin dedim, huyları benim güzel arkadaşıma çeksin istedim.

Hariciyeci olduğunu söylediler. Yakışır sana, zarif duruşuna. Yolun düşerse buralara, uğra muhakkak Ankara’ya. Kızımızın fotoğraflarını koyuyorum zarfın içine, bak bakalım sana benzetebilmiş miyim küçük adaşını? O daha on yaşında.

Bir başka Ömrün annesi.

ÇOK ÖNEMLİ BİR NOT: Yukarıdaki hiçbir mektup alıcısına ulaşmamıştır. Ömür, küçük Ömür’den hiç haberdar olamamıştır. Malum o zamanlar sosyal medya yoktu ve bu hikayenin geçtiği tarihlerde internet de yoktu. Bir babanın neler çektiğini ve apansız gidişinin üzüntüsünü kızı hiçbir zaman öğrenememiştir. Ruhani bir sosyal medya da yoktu çünkü. Babanın gitmiş olduğu yerde yaşadıkları ise bir muammadan ibarettir. Gerçekten de yarı aralık kapılardan sızabilmiş midir kızının hayatına, kim bilir? Kendisi ser vermiş, sır vermemiştir. Ama geride bir sürü şiir bırakmıştır nesileden nesile geçecek olan. Ömür, ölümün erken geldiği bir şairin kızıdır. Zeynep’se uzun yıllar boyunca Ankara’da yaşamıştır. Öldüğünde de Cebeci Asri Mezarlığına gömülmüştür. Kızı ise adaşı gibi hariciyeci olmuş ve uzun yıllar Avrupa’da yaşamıştır. Annesinin cenazesine gelmesi mümkün olmamıştır. Nereden mi biliyorum? Çünkü ben yazdım. Bu hikayenin kurgucusu yani küçük, yeryüzü Tanrısı olarak, bir parça kibrin insanoğluna yakıştığını varsayıyorum yazmakta olduğum yerde.

Sevgiler

Meriç.

YUNANİSTAN – 1: METEORA

“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.” KAVAFİS IMG_20150127_085151 PROLOG: Ve haklıymış da Kavafis. Bense kendi hayatıma ve kendi küçük seyahatime uyarlıyorum tüm bu sözleri. Tıpkı benim ister Adalar’ına, ister şehirlerine her gelişimde sanki kendi memleketimde, kendi insanlarımla birlikte oluyormuşumcasına ama katbekat özgür, rahat ve güvende hissetmem gibi. Sanki ben burada ara ara ama hep varmışım gibi. Sanki ben dönüp dolaşıp kendi memleketime gelmişim gibi. Sanki burada doğmuş, burada büyümüş, suyumu ekmeğimi hep bu insanlarla paylaşmışım gibi. Sanki ben hep aynı sokaklarda dolaşmışım gibi. Ortak dilin, ortak dinin bazen hiçbir şey olduğunu, kanın çekmesinin paha biçilmez olduğunu anlarsın ya.. Bırak onlar Tanrılara tapsınlar, sen güneşe inanırken. Bırak onlar çanları takip etsinler, sen umutsuzca bir yol ararken ve kaybolmuşken. Deniz, kendi dalgasından daha eski değil inan ve ümitsizliğe düştüğün bir an başlayın beraber sokaklarının taşlarını yıpratmaya el ele. Evsizlerinin uzattıkları minik kaplara bırakın beraberce cebinizdeki tüm bozukluklarınızı. Metrosunda akordeon çalan ufaklığın bahşiş kaplarını doldurun beraber. Tarihlerinden, tarihimizden, ortak geçmişimizden bahsedelim beraber. Bir parça kanlı olabilir ama olsun insanlık tarihi böyle bir şey nihayetinde. Sınırlar çizilir, isyanlar başlar, insanlar insanları kovalar, taşlar, öldürür, o “bir parça kanlar” dökülür ve yeniden yeni sınırlar çizilir ve yeni düşmanlıklar gelişir. Ve yeni kanlar.. Her karmaşadan sonra kendinden bir parçanı bırakırsın geride. Senden kalan parçandan yeni yeni insanlar doğar ve seni yaşatırlar bıraktığın yerde. Benim Yunanistan hakkında ve benim kendimle ilgili düşüncelerimdir bunlar nacizane. Ben geçmişten bir parçamı arayıp duruyorum sanki ve o parça ben ona her yaklaştığımda gizleniyor bir yerlere. Bu beyhude uğraş benim yaşama nedenim oluyor. Yaşama nedenimse kaderim. İnsanların kendilerini iyi ve güzel hissettikleri yerlerin değeri paha biçilmezdir ne de olsa. Bu şehir bana kendimi güzel hissettirdi geldiğim ilk andan, ayrıldığım son ana kadar. “Tatlı” çapkın erkeklerinin bakışlarının kısmen etkisi oldu elbette ama yağan yağmur, manastır manastır tırmanmaktan tutulan kaslarım, sabahın dört buçuklarında kalkışlarım, oturarak etmeyi başaramadığım kahvaltılarım, geçiştirdiğim öğünlerim, siesta vakti sanki dünyada bir ben varmışımcasına ortada kalışlarım ve şahsen hiç tanımadığım insanlar ve dilleriyle çevrilişim hiçbir zaman başaramadı keyfimi kaçırmayı. Ben gene keyifliydim her daim. Seviyorum Yunanlıları ve Yunanistan’ı Yunanistan yapan her şeyi. Seviyorum geçim kaynağı turizme bağlı ve insana insanca muamele eden tavırlarını, kibirsizliklerini, gevezeliklerini, tatlı öfkelerini, cilvelerini, gayretlerini, dillerini. Çook eskiden, hani şu tek televizyon tek kanal dönemlerinde, Eurovision(Örovizyon)’da çekişir dururduk karşılıklı. Kim kime bir puan verecek önce diye hin hin beklenirdi televizyonun karşısında. Hiç puan ya da en düşük puan geldi miydi komşudan, başlardı yaygara; şarkımızın güzel, bestecimizin başarılı, şarkıcımızın sesinin şahane olduğu ve eserini de aynı şahanelikle seslendirdiği ama politik nedenlerden ve birbirimizin geçmişini karartmış olmamızdan ötürü karşı tarafın hakkımız olan yüksek puanı vermediğine dair. Hiç bıkmadan, hiç usanmadan kalabalıklar bol keseden teselli sözcükleri sıralarlardı ardı ardına. Biz seksenlerde çocuktuk ve tesellilerle avunurduk. Ve her sene her sene bu değişmez komşumuzla yarışır dururduk bu dünyada iki ülke kalmışızcasına. Şimdiyse büyüdük ve kocaman olduğumuzu sandık. Halbuki hala daha teselli arayışı içinde seksenler kuşağı birer çocuğuz. Gittikçe büyüyen şehirler ve gökdelenler ve bir türlü içlerine sığmayan bireyler olabildik. Çook yazık oldu bize. Değersizleştirdik kendimizi hiç umulmadık şekilde(istisnaları boş ver). Neden böyle oldu diye, hiç sormaz mısın kendi kendine? METEORA: “Hac Yolu olarak Kutsal Manastırlar” “Tanrı’nın kendisini sevenler için hazırladıklarını hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insan yüreği kavramamıştır.” (1 Cor 2:9) “İnsanoğlu avuntu ister, arar, bulur, bulamazsa da saçmalar.” (eski bir ateist’in ciddiye alınmaması gereken durum saptaması) IMG_20150127_091348 Hakkında yazılan yazılar, üzerine söylenen sözlerde geçen tüm ve bol sıfatların hepsini layıkıyla hak eden Mount Athos’dan sonra Yunanistan’daki en büyük manastır bölgesi burası. Tanrı’yla bütünleşmeyi hayatının amacı haline getirmiş olan ve İsa’yı kavrayabilmek isteyen insanlarca ziyaret ediliyor daha çok. İlk sofular ve keşişler serçeler gibi kendi yuvalarını inşa etmişler mağaraların ve çatlakların içine.Tanrı ile baş başa kalabilmek adına kendilerini hayattan ve insanlardan izole etmişler. Cennet ve cehennem arasında yapılan bir yolculuk Meteora’da bulunmak, hayatın çirkefliğinden fersah fersah uzak. Üstelik Mount Athos gibi kapılarını kadınlara kapatmış değil. Ne olursan ol gel diyen’in davetine ise gitmek gerekir. Manatırların içinde rahip ve rahibelerin kaldıkları odalar, kütüphane ya da okuma odaları, trapeza dedikleri kompleks içinde yer alan yemek salonları, çilehane/halvethaneler, tam on bir bin litre kapasiteli tahtadan yapılma şarap saklama ünitesinin olduğu bir kiler, sacristy dedikleri kiliseye ait değerli eşyaların muhafaza edildiği birimler var.

20150127_105349
Çilehane/Halvethane

Günümüzde altı manastır ziyaretçilere açık. Yaz ve kış olmak üzere iki farklı sezonda her bir manastırın açık ve kapalı olduğu günler farklı. 1-Grand Meteora(Transfiguration) 2-Varlaam 3-Roussanou 4-Saint Nicholas Anapausas(Agios Nikolaos Anapafsas) 5-Holy Trinity(Agios Triada) 6-Saint Stephen(Agios Stefanos) Atina’dan Kalambaka’ya gitmek için türlü yollar var ve tercih size kalmış. Tecrübelerime dayanarak konuşuyorum ki tren hiç iyi bir tercih değil. Dışarıyı izlemeniz buzlu camlardan mümkün olmuyor. Çok nazlı seyirdiğinden sabrınızı ölçüyor tatlı tatlı ve siz de bu tatlılığa çaresizlikten boyun eğiyorsunuz mecburen. Tren dahilinde su bile satılmıyor. Saatler sonra verilen ilk mola yeri komünist dönemden kalmış bir gar sanki ve unutulmuş da hatırlanmak istercesine ama gerekli özeni gösterecek mecali yokmuşçasına karşılıyor sizi. Çoğu öğrenci bir sürü yolcu sarma sigaralarını tüttürüyorlar telaşla. İngilizce bilmeden bana yardımcı olabiliyorlar. Vücut dili ve Akdeniz kanı bir örtü çekiyor Babil Kulesi’nin üzerine ve Kalambaka’dayım nihayet 350 km.’nin üzerine. Trikala’da iniyor çoğunluk. Nedeni ise buradaki eğitim fakültesinin varlığı. Öğrenciler ve kocaman valizleri terk ediyorlar treni. Hayata onların gözleriyle bakmak ne hoş olurdu. Gençlik hiç gelmeyecek geri. Hatalarının tatlılıkla kabul gördüğü başka bir zaman olmayacak, ne yazık ki. 20150127_110530 Yollar bomboş ve karanlık akşam saat sekiz buçuk itibariyle Kalambaka’da. Totti Boutique Rooms’un kapısından içeri girmemle beyaz saçlı bir kadın ve onun hiç şaşkınlık içermeyen ama soran gözlerle dolu bakışları beni karşılıyor. İzlediği dizisini bırakıp benimle meşgul olması için torununu çağırıyor. Üçüncü kuşakla karşı karşıyayım. Rezervasyonum yok(canım yaptırmak istemedi), bir başımayım(çapkınlık peşinde değilim, belki bir’az), üstelik soğuk ve yağmurlu bir pazartesi akşamı Meteora için buradayım(mevsimlerüstü hareket etmenin ve iklimleri alt etmek gibi sersemce bir yazgıya sahip olduğum kanaatine vardığım gün başladım kendi başımı yemeye). Sabah kalkar kalkmaz yirmi beş yıl Stuttgart, üç yıl Barcelona’da yaşamış aslen buralı şoförümle yola koyuluyoruz. Benim bilmediğim her dili konuşabiliyor. En çok da Almanlara benziyor. Göz gözü görmez bir sisi aralayarak çıkıyoruz yukarı doğru. Salı ve çarşamba günleri Great Meteoro” kapalı olduğundan ilk durağımız Roussanou oluyor. Burada rahibeler kalıyor ve benim en sevdiğim ve bir parça derinlik bulabildiğim tek manastır burası oluyor. Güneş görmemiş solgun teniyle bir rahibe geliyor yanıma. Güleç, konuşkan ve bilgi almak konusunda hevesli. Tatlı dilli üstelik. Tadilat olduğunu söylüyor ve biraz manastırların tarihinden bahsettikten sonra bana, beni soruyor. Yalnız gelmiş olmama inanamıyor. Ben yalnız bir başka ülkede değil, şehirde bile gezemem, bu beni korkutur diyor. Herkes bir cümleyle açık edebilir kendini ve benim milyon defa yaptığım gibi, o da yapıyor. Aidiyet hissedebilmek, yalnız kalmamak için insanların bir yerlere sığındığını hatırlatıyor. Bir sürü şeyler gelir insanların başına, sığınma ihtiyacıyla memur olursun, rahibe olursun, çevrende-arkanda birileri dursun istersin; yaşamak zor, insanlar acımasızdır, tek çare sığınmaktır Tanrı’ya, gruplara, binalara.  Bense baş etmekte zorlandığım üç gizli hissim yüzünden dolaştığımı söylüyorum. O ise merakla dinliyor beni. Ayrıca kendisini kendimden çok daha güçlü, azimli ve iradeli buluyorum. Ben yapamazdım. Taş gibi kayıtsız kalamayabilirdim erkeklere karşı. Fingirdeme/flörtleşme hissimi/isteğimi bastıramayabilirdim bir an(!) geldiğinde. Cinselliği her düşündüğümde tespih çekmeye de veremezdim kendimi. İstediğim şeyleri giyinememek, yüzememek, güneşin kemiklerimi hiç ısıtamayacak oluşu, bir erkeğin de keza, her neyse bu bir meslek ve rahibe olmazmış benden maalesef. İnternet kullanıyor musunuz diyorum ve sizin ilginizi çektiğini düşündüğüm bu son konuyu burada sonlandırıyorum. “Burası yüksek, uzak, ihtiyaçlar bitmiyor.” diyor rahibe. Dünyayı takip etmek için, sipariş verebilmek için, kötü sitelerden(!) uzak durarak internet kullanıyorlarmış. Kötü siteler yok, erkekler yok, sarhoş olmak için içmek yok, tüm hayvani dürtülerden uzak, sağlıklı bir şekilde(burada nasıl kanser olunabilinir ya da ne ile?)çok uzun yıllar boyunca bol oksijenli, hava kirliliği, trafik ve tüm o benzit mazot kokuları olmaksızın sakin bir kafa ve ortalama bir insanın sahip olacağından daha az yıpranmış organlarıyla yaşayıp gitmek ya da yaşayıp durmak. Yakın tarihte izlediğim bir film geliyor aklıma. Tacize uğradıktan sonra manastıra kapanıp, rahibe olan bir kızcağız vardı. Önemli, büyük, trajik nedenler arıyorum bende kendimce ama sormayı kendime yediremiyorum. Neyse odur nedeni. Neyse vardır bir nedeni. Burada ve tüm diğer manastırlarda zaman adeta durmuş gibi. Hava soğuk olmasının yanında, sisli ve puslu, turist az, çalışan personel de haliyle az ve onlarda bu uhrevi sessizlik içinde sıkıl sıkıl oturuyorlar. Bir çoğu Türk dizilerini hiç kaçırmadığını söylüyor. Ne hoş, değil mi? Kanuni izlemiş insanlarla çevriliyim. .IMG_20150127_090318 IMG_20150127_091740 IMG_20150127_092315 20150127_103208 IMG_20150127_091610 20150127_103933 Manastırlar arasında nispeten kolay ulaşabileceğiniz yegane manastır Saint Stephens. James Bond filmi “For Your Eyes Only”nin çekildiği Holy Triniti ise hem en güzel manzaraya sahip(bence), hem de 140 basamağı bir çırpıda tırmanışınızdan sonra her anlamda nefesinizi kesiyor. Her bir müzenin girişi ayrı ayrı üçer euro. Ve yarım günlük tur taksiyle 60 euro. Rehberlik hizmeti ise sizi getirip koyduğu en güzel manzaranın önünde fotoğrafınızı çekmek oluyor. Tam zamanında gelmişim diyorum kendi kendime. Ağrıyan dizler ve kondüsyonsuz bir vücutla buraya tırmanmak çok daha acılı olabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Çıkışı bitirip inişe geçenler, yolun başındakilere bol şans diliyorlar acı içinde. Benim gibi sorun etmiyorsanız yani domuz eti yiyebilirim mecburiyetten diyorsanız şanslısınız ama domuzun her yerinin etini yiyemiyorum diyorsanız da yine ben kadar şanssızsınız. Dana eti konusunda burada çok fazla şansınız yok. Ara sokaklardan birinde menüsünde sadece dana etinden yapılma bir çorba servis edilen bir ufak restorana giriyorum. Hayatımda içtiğim en leziz çorba. Şükür ya şükür. Syriza’nın başarısı lokantadaki amcaları hiç memnun etmişe benzemiyor. “Kom-mi-nist” derken imalılar. Gelenekselciler bir parça(mı?). Bir tanesi karşı dükkandaki oy vermiş ve kazanamamış partisinin kapısındeki afişe bakıyor hüzünle. Anadolu’nun ilçe ve köylerinde duvarlarında halen daha Menderes fotoğrafları asılı insanlarımızı anımsatıyor bu halleri. Bir yaştan sonra değişmek pek mümkün olmuyor. Siesta vakti geldi ve geçmek bilmiyor. Kalambaka’da gezilecek bir müze olup olmadığını sormak için önünden geçtiğim bir turizm acentesinin içinde O’nu görüyorum. Pimelopi Pemoglou. “Var” diyor ve ekliyor, mantar müzeleri varmış. Çok cazip gelmiyor haliyle. Arkeoloji müzeleri daha açılmamış. Sonra bir siesta vaktini bana ayırıyor. Ne konuştuğumuza ve ne’ce konuştuğumuza gelince, Türkçe konuştuk. Kibar kibar Yunan aksanıyla Türkçe konuşmasını dinlemek çok keyifliydi. Pimelopi Anadolu’dan göçmüş bir Rum ailesinden geliyor anladığım kadarıyla. Kendisi aynı zamanda sanat tarihi okumuş, Türkiye’de ve evinin olduğu Selanik’te de rehberlik yapmakta halen. Kocaoğlu Selanik’e geldiğinde onu çağırmışlar rehberlik için. Her söylediğimi anlıyor ve kafası çalışıyor. Kırk yıl hatırlı Türk kahvelerimizi içip fallarımızı kapattıktan sonra, aradaki onlarca yıllık mesafeyi bir çırpıda silmiş vaziyette buluyoruz kendimizi. Ve evet erkekler aptal. Çünkü Pimelopi bekar. Ve evet bundan sonrası özel olduğundan konuyu derhal Syriza ve Tsipras’a getiriyorum. O kadar umutlu ki ve tabii ki halkların kardeşliğinden bahsediyor. Benim Yunanistan için hissettiklerimin aynısını, O da İstanbul için hissediyormuş. Çok garip ama benim İstanbul için benzer hislerim hiç olmadı. İstanbul çok korkutucu ve amansız bir şehir. İnsanlar bir şekilde çok yozlaşmışlar ve saldırganca davranıyorlar. Satıcıları, esnafı, valeleri, komşulukları, yolda yürüyüşleri, araba kullanışlarıyla seni çileden çıkarabiliyorlar. Bir dakika önce dünyanın en mutlu insanıyken, otuz saniye içinde çileden çıkabiliyorsun. Toplamda bir ülkeye yetecek kadar saklı ve kayıtlı nüfusu var. Göstereceği güzel günlerini bile idareli kullanmak zorunda şehir, yoksa yetmeyebilir. Tahammülsüzlükten ve düzensizlikten ve tüm bu kaostan bunca kolay günaha girebileceğin başka bir yer  daha var mıdır, hiç bilmiyorum. Biz konuşurken, elinde poşetler uzuun bir adam giriyor içeri. Beni merak ediyor, sonra iltifatlar ediyor, sonra da gidiyor. İki saat geçmiş olduğunu görüyoruz hayretle. Kahvenin yanında getirmiş olduğu çikolatayı bu senin kısmetin diyerek bana veriyor. Alıyorum ve Pimelopi’nin yanından ayrılıyorum. Yola çıkmış yürürken bir ses bana doğru sesleniyor. Az evvelki uzun adam bu. Socrates. “Gel” diyor kahve içecekmişiz, beraber. O’na da evet diyorum. Tanrım bu dördüncü kahvem. Socrates’a söylüyorum. Socrates adı üzerinde benden akıllı. “Kalp krizi geçireceksin” diyor. “Şimdilik dayanıyorum” diyorum. Beni hemen karşıdaki kürkçü dükkanına davet ediyor. Yunanlılar esmer olmaz mı diyorum. “İskender sarışındı” diyor hemen ve ekliyor “Bizi siz karartmışsınız.” Adam haklı galiba. Ama benim kabahatim değil Socrates. Atalarımın kafası karışmış ve sizin de kafalarınızı karıştırmış haliyle. Hem olsun dünyanın en güzel erkekleri sizde. Çorbada tuzumuz olmuş, fena mı yahu? Ve evet Socrates, İskender’e benziyor. Socrates bana ucu ponponlu bir yaka ya da boyun da denebilinir, her neyse işte onun kürkünü hediye ediyor. Belirtmem gerektiğini düşünüyorum; Socrates bir parça çapkın, evlilikten de sıkılmış bir parça, iki çocuğu var, onlar da ticaretle uğraşıyorlar. Yunanistan’da aldığım ilk evlilik teklifi kendisinden geliyor. Şimdilik. Şimdi git, sonra gene gel buraya diyor. Çok zor Socrates. Sizin de kafanızda aynı soru işareti oluştu sanıyorum. Evlilikten sıkılan birinin üstelik halen daha evliyken evlilik teklifinde bulunması pek bir acayip değil mi? Socrates o kadar çılgın ki, her şeyi yapabilir. Ama her şeyi. Yunanlılar genelde bir parça çılgın sanki. Köpeğinin ve çocuklarının fotoğraflarını gösteriyor bana. Köpeği esmer. Ama oğlu sarışın ve o da İskender’e benziyor. “İskender, Hızır’a ne güzel bir söz söyledi: Dal tufanlar kopan hayat denizine, boğuş dalgalarla; Bu savaşı kıyıdan izlediğin yeter artık, Dövüşerek öl, eskisinden diri ol.” Muhammed İkbal IMG_20150127_085344 20150127_105713 IMG_20150127_091918

BATUMİ

20140413_113020

20140413_122050

Pazar pazar sabah daha sekiz bile olmadan kendimi yani canımı en önce Hopa sokaklarına yani dışarıya sonra Batum dolmuşlarının kalktığı yere atıyorum. Biliyorum bugün pazar, biliyorum haftasonu ama hiç mi kadın olmaz ortalıkta benden başka? Doğuma giden, yürüyüşe çıkan, ekmek almaya koşan! Neyse ki kıt Türkçeleriyle konuşan Gürcü kadınlar biniyorlar ara ara. Müşteri almak için girdiğimiz yerlerdeki ilanlarda kiril yazısıyla karşılaşıyorum. Sanki burası Gürciye ve bu hesaba göre karşı taraf da Türkistan gibi bir yer olmalı. Yağmur atıştırırken vardığım sınırdan rahatlıkla geçiyorum öte yakaya. Koşa koşa yapıyoruz her şeyi ve bu benim Türk kara sınır kapısından ilk ve son geçişim olabilir. Değişik geliyor. Günübirlik ve üç günü geçmeyen seyahatlerde alkol ve tütün getirmek yasak diyor. Sürem kısıtlı olduğundan seve seve uyuyorum mecburi kurala. Free shop’da vakit geçirmek işime gelmiyor. Döviz bürolarından birine giriyorum. Lira veriyor, lari alıyorum. Kağıt paraları bir şeye benzemiyor ama madeni paraları pırıl pırıl. Paralarını alır almaz Batumi dolmuşlarına biniyorum. Halk İngilizce bilmiyor. Gürcüce, Lazca ve Türkçe çat pat anlaşmaya çalışıyorum. Tam tahmin ettiğim gibi Türkçe ilanlarda, gece kulübü, otel, disko ve restoranların ilanları çıkıyor karşıma. Hopa ve Sarp arasındaki mesafenin iki katını gidiyoruz. Ücretse sadece bir lari. Pırıl pırıl bir birliği bırakıyorum az ama yetecek kadar Türkçe bilen şoförün avucunun içine. Karadeniz’in hemen öte yakasındayım ve sanki kendi topraklarımdaymışçasına rahat ve güvende hissediyorum kendimi. Hatta daha bile rahatım. Bir sürü kadını yollarda görünce mutlu oluyorum. Nerede olursanız olun caddelerinde kadınların rahat rahat yürüdüğü her ülkede, her şehirde kendinizi iyi hissedersiniz. Nerede eril ve erkek egemen bir dünya varsa biz kadınlar ancak suni tenefüsle yaşatılmaya çalışan sebzelere dönüşürüz kendi içimizde. O yüzden sevdim ben bu şehri. Benzer coğrafyalarda aşağı yukarı 12 saat önce tek başına yürümeyi başaramazken ve yüzümde onlarca gözün varlığını hissederken, burada bir başıma dil bilmesem bile son derece rahatım. Aynı insanlar, benzer fiziksel yapılar, yakın lisanlar. Herkes karışmış, saf bir kötülüğe rastlamak ender görülen bir durum. Hiçbir Yahudi bir Müslümandan, bir Katolik Protestandan, bir Şii bir Sünniden daha kötü değil, daha iyi de değil. Yalan yanlış politikalar, lüzumsuz politikacılar ve açgözlü, zalim adamlar var aramızda ve dünyanın sonuna dek et tükettiğimiz sürece asla iflah olamayacağız. Gandhi vurulmasaydı, et yememezlikten ölmeyecekti ve gençliğindeki tecavüz suçunu itiraf eden Tolstoy vejetaryen olmayı seçtiyse bunu tüm hücreleriyle de benimsemişti nihayetinde. Ve Darwin, ve Da Vinci ve Einstein ve diğerleri.

20140413_105342

20140413_110059

Bugün pazar ve günün erken saatlerindeki kalabalığın nedenini anlıyorum. Karşımda Virgin Mary Kathedrali var. Ayine denk geliyorum. Nasıl kalabalık anlatamam. Bahçelerine giriyorum. Kadınlı erkekli bir sürü insan, bir o kadar da dilenci var. Sultanahmet’i çağrıştırıyor bu görüntü bana. Yaşlı yaşlı, dişleri dökük kadınlar küçük buketler halindeki otları satıyorlar. Kimisi de mum satıyor. Bir lari veriyorum ben de bir dilenciye. Adam çok mutlu oluyor ve benimle Türkçe konuşuyor ve ben dumur oluyorum. O kalabalıkta daracık kilise kapısından bir grup itişerek içeri girmeye çalışırken, diğer grup çıkma telaşı içerisine giriyor. Bu kalabalığa çantamla girdiğim için telaşlanıyorum önce. Ezileceğim neredeyse. Ama dediğim gibi hırsız yok, hepsi dilenci. Nihayet kiliseden içeri girdiğimde rahat bir nefes alıyorum. Özellikle kadınlar ellerinde İncil, dudakları kımıl kımıl mırıldanıyorlar. Her yer yakarış, her yer uğul uğul. Dualar çok az metre arayla başımızın üzerindeler ve şimdilik bir bulutun içinde birikiyorlar ve zamanı geldiğinde üzerimize yağacaklarmış gibi hissediyorum iyice dolduktan sonra. İsa’nın, anne kucağındaki bebek İsa’nın ve Bakire Meryem’in resimlerine öpücük konduruyor kadınlar defalarca. Parmak bir dudakta, bir resimde. Bir kadın dudaklarının ucuyla öpüyor resmi. Ölecek sevgisinden. Mumlar yakılıyor. Arada hastalar var. Yüzleri kireç gibi, saçları sıfır numara. Onlar da var güçleriyle dua ediyor. Bir köşeye sinip dinlemeye koyuluyorum. Yüksek tavanlı kilisede hangi duaların yerine ulaşıp, hangilerinin ulaşmayacağını düşünüyorum. Tanrı’nın en meşgul günlerinden biri olsa gerek. Tanrım sağlık ver, geçimim kadar para, çocuklarıma gelecek, kocama bir iş, beni affet, koru beni bizi, aşık olduğum adam beni sevsin, oğlumun başına bir şey gelmesin, kötü alışkanlığımdan kurtulayım, işim tutsun, huzur ver, mutluluk ver, Yüce Meryem, Baba- Oğul- Kutsal Ruh, kolla beni bizi ülkemi, ne olur unutma beni, göster mucizeni. Benim duyduklarım bunlardı. Dualar evrensel. Değişen bir şey yok. Camiler, mescitler kilise ve katedrallere dönüşmüş sadece.

Arka bahçesinde büyük bir ateş yakılmış ve az evvelki otları ateşe atıyor insanlar. Alevler yükseliyor, ateşin alanı genişliyor giderek. Kiliseden çıkanların peşine takılıyorum. Bir sonraki durağımız ayin oluyor. Yine aynı mahşeri kalabalık ve bu sefer girmemle çıkmam bir oluyor. Burası iki katlı bir bina ve ayini açık olan pencerelerden birinin önünden dinliyorum. En azından havadar.

20140413_110240

20140413_111141

Sokaklarında dolaşıyorum. Piazza Meydanı’nda soğuk olduğundan dışarıda oturmuyorum. Türk mahallelerine giriyorum. Tencere yemeği yapmakta olan bir sürü restoran var. Aynı sokak bizim ürünlerimizi satan marketlerle dolu. Haçapuri yiyebileceğim bir restoranı tarif ediyor bir Türk. Bir gram İngilizce bilmeyen bir hanım işletiyor burayı ve benim gibi ayinden çıkıp gelen bir sürü insan var. Peynirli ve yumurtalı haçapurimin yanında köpüren bir soda söylüyorum, üzümlü. Peyniri çok lezzetli ve hamuru tuzlu, doyurucu bir pide yediğim. Yaklaşık yedi lari ödüyor ve çıkıyorum.

20140413_114456

20140413_131210

Teleferiğe biniyorum. Üç lari. Beş adam var önümde sırada. Beni de onların arasına katıyor görevli. Kabin altı kişilik. Üç tanesi sarı Rus. Yol boyunca kikirdeştiler ve Rusça şarkılar söylediler ve yol boyu tamek marka kayısı suyu içtiler. Böyle ortamlarda ister istemez bir yakınlık doğuyor kişiler arasında. Konuşma gereği duyuyorsunuz. Yanımdaki iki adamdan birine Türk müsünüz deyiveriyorum sırf bu yüzden. Adam “Hayır.” diyor. Üç Rus indikten sonra adam karşıma geçip”Neden öyle sordunuz?” diyor. “Ben Türk’üm. Benzettim sizi de, siz nerelisiniz?” deyince, İngilizcesi daha iyi olan “Ermeniyiz biz.” diyor. Dönüş yolu boyunca Erivan’dan, İstanbul’dan, Tiflis’ten ve Bakü’den konuşuyoruz. Biraz da Ermeni mutfağından. Ben inerken üzülüyorlar ama yapacak bir şey yok, biraz daha sahillerinde gezmem gerek ve bol bol da fotoğraf çekmeliyim.

20140413_130330

Bildiğim kadarıyla tek cami olarak kalan Orta Camii’nden çıkarken yakalıyorum bizim gençleri. Etrafıma bakıyorum; 03, 08, 42… loto sandınız değil mi? Hayır, caminin önündeki sokaktaki araba plakalarından hatırladıklarım bunlar. Camiden çıkan gençlerin yüzünde bir maneviyat arayışı ve ürküntü hissediyorum. Haçlı seferleri arasında kalmış, vatanından uzağa düşmüş, Hıristiyanlaşma ve kılıçtan geçirilme korkusu içerisindeki müslüman gençlerin buldukları ilk ve tek camiye sığınışları ve yüzlerindeki ifadeleri de ayrı ayrı hiç unutmayacağım. Tahminim pazar ayinine denk geldi bu gençler ve kalabalıktan korkup, gavurlar basmış memleketi, neler oluyor vatan elden mi gidiyor diyerek soluğu burada aldılar. Nereden mi biliyorum? Yol tarifi yaparken sürekli meydandaki büyük kiliseyi referans vermelerinden. Geçmişler yani o taraftan bol miktarda. Bir daha da pazarları bu tarafa gelmez bunlar, haftanın diğer günleri dururken.

Elektronik malzemeler satan büyük bir mağazaya giriyorum. İnanılacak gibi değil ama silme Türk müşteri var. En ama en son çıkan Iphone’un fiyatı 1300 lira burada. Trabzon’dan buraya bunun için geldim diyen bir kafa yapısının orta yerine düşüyorum. Yeni bir düzenlemeyle eskisi gibi sadece nüfus cüzdanıyla elektronik alınamayacağını öğreniyorum, öğreniyoruz beraber. “Nasıl olur?” diyor bir tanesi. Yüzündeki ifade bir nevi acının saf hali. Yiğidim, Trabzon’dan boşuna gelmişsin bu taraflara diyesim geliyor. Enteresanı tüm satışta çalışan kızların Türkçe bilmesi. Bülbül olmuş hepsi bizimkilerin elinde. Nüfus cüzdanıyla, pasaportsuz giriş yapanların hayal kırıklığı ise anlatılmaz, yaşanır sadece.

Bir larilik dönüş yolculuğum başlıyor. Nispeten daha eski bir dolmuşun ön koltuğunda Gürcü bir çocukla konuşa konuşa gidiyoruz. İlk defa İngilizcesi iyi bir Gürcü’ye rast geliyorum. Erken inmesi hayal kırıklığı yaratıyor. Gürcüce şarkılar açıyor şoför bize. En kısa ve en keyifli yolculuklarımdan biridir. Üçümüz içinde ferah bir nefes olduk o kısacık anda. Bazen çok önemsiz görünen çok güzel anlar oluyor insan hayatında ve bitiveriyor erkenden. Burada yazmışsam önemsemiş olmalıyım o kısacık anı.

Tekrar döviz gişesindeyim ve larilerimi veriyor, liralarıma kavuşuyorum. Bir lariyi saklıyorum kumbarama atmak için. Dönüş daha kalabalık. Akın akın Türkiye’ye gelmekte olan Gürcüler var. Bu sınır kapımızda olaylar aşağı yukarı böyle gelişiyor. Kah seks turizmi, kah ucuz elektronik için Gürcistan’a geçen Türkler ve aylık geliri 120 Türk lirasına denk geldiğinden, yaşamak için, geçinmek için ikinci bir iş yapmak üzere Türkiye’ye gelen Gürcüler var. Hiç fabrika yok ve yağmur çamur çok olduğundan tarımdan da ekmek yiyemeyen halk çareyi Türkiye’deki ucuz işçilikte görmekte. En buhranlı anlarında sığınırsın Tanrı’ya. Bir buhran var Gürcistan’da ve insanlar burada da “Ya medet!” diyorlar. Zor gurbet ellerde çalışmak.

20140413_132814

20140413_122116

20140413_113008

20140413_113253

20140413_123014

20140413_122506

20140413_113643

20140413_105047

DÖRT DUVAR

image
ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

NANA

“Alla alla..”

Kim olduğumu, nereden geldiğimi sormak aklınıza geldiğinde ancak yaşıyor olacağım aranızda. Adım Nana. Yaşım elli. İşsiz kocam, iki çocuğum ve bir torunumu Gürcistan’da bıraktım geldim, çalışmak için. Çocuklarım için sağım, onlar için varım burada. Benim olmayan topraklarda, vatanımdan uzakta, aç kalmamak için, yaşamak için kendimin olmayan bir ananın bakıcılığını yapıyorum. Onun sayıklamalarını dinliyorum tüm gün, yakarıyor tanrısına kurtarsın onu diye. Kolay mı sanıyorsun içi binbir sitemle dolu ahlarını sindirebilmek? Aynı şeylerle suçlanıp durmak? Elmalarını dilimliyorum incecik. Uzamış tırnaklarını kesiyorum. Kızları, oğulları geliyor ara ara artık bilinci iyice bulanmış kadının yanına vicdanlarını rahatlatmak için. Nasıl da gülüyor öz evlatlarını görünce. Ben de kendi çocuklarımı görsem böyle davranırdım herhalde. Büyükannelerinin elinde büyüdü çocuklarım, bir süre sonra onu anne bilir oldulardı da nasıl kıskanırdım anlatamam. Bense eve ekmek almak için para yollayan bir yabancıya dönüştüm yıllar içinde gizli gizli annesini çocuklarından kıskanan. Ne yapsaydım yani? Sovyetler dağıldığında biz başka türlü dağılmıştık bile çoktan. Fabrikalarını da beraberlerinde götürdü Ruslar ve bizlerin dumanı tüten ocaklarını da. Bir daha da yatırım yapmaz oldular. İşsizlik başladı. Fabrika olmayınca ne işi ne gücü? Marketler bile kapandı. Halbuki Putin Gürcü’dür. Annesi bizim orada yaşar. Babasıysa aslen Gürcü’ydü. Tıpkı Stalin gibi. İş başa düşmeye görsün insan ister istemez her işi yapabiliyor. Aslen tarih öğretmeniyim ben. Öyleydim yani ama otuz beşinden sonra iş yok ülkemde. Ancak küçük işler var, tıpkı parası gibi; onlar da temizlik işleri ve de paspas için verdikleri para da belli. İngilizce’de bilmiyor ben. Türkiye gene iyi. İlk başlarda kullanıldım daha doğrusu halen daha kullanıldığımı düşünüyorum. Bin liraya hastanede hastaya bak gel de gece gündüz. Şirket çok kazandı üzerimden, sigortamı da ödemediler. Ama sıkacağım dişimi. Uç sene sonra bana türk kimliği verecekler. O zaman bir nebze olsun rahatlarım diye umuyorum. Arkadaşlarım arasında hayat kadınlığı yapanlar var. Nana sevmez öyle şeyler. Nana’nın kıskanç bir kocası var ve onun yüzünden erkek hastaya bile bakamıyor ve Nana yalan söyleyemez asla kocasına. Aksi olsaydı hem daha çok para kazanırdım, hem de evimden daha az zaman uzakta olurdum. Sonra mı? Yaşardım gider, kabullenirdim biter. Şimdi geldiğim noktada bir adamın önünde diz çöküyor olmakla, bir adamın annesinin bekçisi olmak arasındayım. İlkinden vazgeçtim namusum kurtuldu-siz türkler nasıl diyor, böyle söylüyorlar– ikincisinden kurtulsam aç kalırız beraber. İş yok memleketimde. Gurcistan’da öğretmenlikten bağlanan aylık yüz yirmi lira. Kocam işsiz. Allah’tan Gurcistan ucuz. Herşey burayla yarı yarıya. Ama gene de yetmiyor. Burada yemek masrafım yok. Hepsi onlardan. Zaten Nana çok yemek sevmez. Sadece boş günlerimde o da haftanın bir günü, dışarı çıkıyorum. Bir saatlik bir market alışverişi yapıyorum en fazla. Bazen çocuklara bir şeyler bulurum diye çarşıda şöyle bir dolaşırdım. Şimdi çarşıda uzakta. Nana dolmuş parası vermek istemiyor, Nana para harcamak istemiyor. Her kuruş bana memleketimde gerekli. Samsun’da çalıştım iki yıl, dört yıl Ankara’da bir yaşlıya baktım. Öldü o da. Bir kez de İzmir’de bulundum. O ne güzel şehirdi öyle. Kış idi gittiğimde. Ilık geçen bahar havası vardı. Güzel memleketti. Benim olsun isterdim, burnumun direği sızlasın isterdim onun için. Memleketinden başka burnunun direğini sızlatan yer olmuyor çünkü. Yüce tanrım, ne karanlık, soğuk ve sevimsiz idi Ankara. Başkent diyorlardı orası için. Yüksek gökdelenler ve hep bakanlık binaları vardı. Moskova’da başkent ama böyle değil işte. Rengarenktir Moskova. Ne de olsa on yılımı geçirdiğim şehirdi. Şimdiyse burnumu pahalı diye dışarı çıkaramadığım bir başka su şehrinde, İstanbul’dayım. Ne sevdim diyelim, ne sevemedim burayı da. Üvey biraz sanki bana. Sanki sert bir tokat atmak istiyor da yapmıyor, tutuyor gibi. Ayağıma dolanma, benim binlerce dolananım var der gibi. Ama sağ olsun gene de. Hiç aç bırakmıyor, doyuruyor herkesi, tıpkı beni doyurduğu gibi. Burada maaşım da iyi. İki katı alıyorum. Geçenlerde bir arkadaşla bir kafede buluştuk konuşmak için. Çay söyledim, en ucuz şey diye. Bir çay yedi lira dediler. Ben onunla bir kilo çay alırdım. Kazıkçılar. Nana var anlamamak, neden böyle. İstanbul pahalı şehir anladık ama çay bu işte altı üstü yanında da iki küçük kurabiye eşliğinde.

Nana en çok uç buçuk aylık torunu Maria’yı özlüyor. İki kıza bir kız daha geldi. Küçük kız büyükten önce evlendi ve bir kız daha getirdi yaşantımıza. Yaşamaz dedilerdi önce sekiz aylık doğuverince. Ciğerlerinde gerekli havayı alacak yer yokmuş. Anne sütünü kabul etmemiş, mamayla beslemişler, oksijen vermişler benim minik tatlı torunumu yaşatmak için. Kızım ağlayarak aradığında ona, önce cinsiyetini sormuştum. Kız olunca sevindim. Kızlar daha dayanıklıdır. Öyle de oldu. Hayata tutunuverdi benim küçüğüm. Yakaladı bir ipin ucunu, asıldı da asıldı. Kaderi büyükannesine benzemesin. Dilini sonradan çat pat öğrendiği insanların alt bezleriyle uğraşmasın. Bir kız sordu burada bana, hayat nasıl geçiyor, sen seninkinden memnun musun diye. Eh işte dedim, günleri birbirine ekledim oldu bir yol bana, benim yolum da bu, ister yürür ister dururum ama önce koşarım, çocuklarımla ailemle geçireceğim günler için koşarım.

Alla alla.. Bu kadının derdi nedir böyle? Bak şimdi, herkese melek, tek benimle uğraşır durur. Doktorlara iyi konuşur. Oğullarına içi titriyor. Gene kalkmak bilmiyor saat öğlen oldu. Uyan ana sonra gece uyutmuyorsun beni. Gaddarlığın, zulmün hep bana. Seni ne kadar sevebilirim ki söyle bana, hem de bu kadar az maaşa? Kızının bana yaptığını hatırla bakalım. İlk iş gününde yemeğimi odama getirmişti. Beni sofrasına çağırmamıştı. Ben aşağılık bir hizmetçiydim gözlerinde. Nana çok sinirlendi o gün. Hayvan mıyım ben? Hemen aradı ben patron. Dedi ben bırakıyorum bu işi. O zaman aklı başına geldi hanımın, ama kalbimi kırdı bir kere. Nana bir daha asla sevmeyecek artık o kadını, asla. Bana verdiğiniz maaşla gece gündüz annenize bekçi yaptınız beni. Nana’nın pantolonu üzerinden düşüyor. Nana çok kilo verdi, çook. Hem en pis işlerinizi bize yaptırıyorsunuz, hem de düşük maaş veriyorsunuz. Nerde kaldı sizin insanlığınız?

ŞERMİN

“Allah benim yardımcımdır
O ne güzel arkadaş öyle..”

Son yıllarımı -ama kaç yıl olduğunu tam olarak hatırlayamadan-hastanelerde her seferinde gidip de bir daha gelmeyen şefkatsiz bakıcıların elinde geçirdim. Son düşüşüm hem beni hem belimi büktü. Mengene gibi bir korsem var, taş gibi de. İyicene de yatağa bağlandım. Her işim yatakta görülür oldu artık. Kaldım kulun eline. Kocamdan sonra tek arkadaşım oldu güzel allah bana. Türkçe, Arapça aklıma hangi dilde gelse, başlıyorum dualar okumaya. Ancak dayanıyorum mahkumiyetime. Çocuklar işte güçte. Herkesin evi var barkı var, okuttuğu çocuğu, gönlünü eylediği eşleri var. Kumburbuğdayı gibi kalakaldım sanki tarlanın orta yerinde. Hastanelerse oldu tarlalarım.

Maaşım bana yetiyor. Gerçi maaş cüzdanımı görmeyeli uzun yıllar oldu. Para saymayalı da. Bazen televizyondaki reklamlara takılıyor gözüm. Neler çıkmış, neler çıkmakta her geçen gün, bizim zamanımızda yoktu tüm bunlar. En sevdiğim Nana’yla beraber alışmış olduğum dondurma saatlerimiz. Günün benim için en güzel dakikaları onlar. Eskidenmiş dondurmayı yalayarak yemek. Şimdi bildiğin ısıra ısıra yedirtiyorlar adama.

Mmmm gene geldi dondurma saatimiz.

Size ne anlatacağım bakın. Ama aramızda kalması şartıyla. Olur mu? Bu yaptığım yaramazlığı pek az kişi bilsin istiyorum çünkü. Bir gece gene hastanedeyiz. Ben bu Nana’ya çok sinirlendim. Kötü davranıyor bana. İnsanlığın nerde senin, insan hiç anasına böyle kötü davranır mı dedim. Bir sinirlendim anlatamam. O sinirle aldım altımdaki bir avuç kakayı, sıvadım suratıma, saçlarıma, boynuma. Nana neden böyle yapıyorsun dedi. Koğuştaki kadınlar yapma diye bağrıştılar. Dinlemedim hiç birini, bilhassa da cevap vermedim. Bu bana daha büyük zevk verdi. Cezalandırdım onu. Temizlesin, işi o onun. Üç saat banyodan çıkamadık. Biz birbirimizin şanssızlığı olduk, hiç sevmedik birbirimizi en başından. Akılda sorun yok. Benim derdim kendimle, bir de Nana’yla. Şikayet edeceğim bu Nana’yı da herkese.

HIZIR

Angara’nın bağları da..”

Anam koymuş adımı. Eli becerikli olsun, Hızır gibi yetişsin herkesin imdadına diye. Anamın kendi gibi saf ve temiz yüreğinden gelen yakarışlar doğru zamanda yerine ulaştığından mıdır nedir, ben de adım gibi tıpkı Hızır Aleyhisselam gibi yetişir dururum çalıştığım hastanede insanlar müşkil durumlara düştüğünde. Vatandaşa hizmet gerek. “Hızır bir gel, Hızır yardım et, Hızır bir destekleyiver, hastayı filme götür, hastayı yataktan al, acile ağır geldi.” Ben görünürüm. Üniformamla, heybetimle, jöleli saçlarımla, her gün hiç üşenmeden cilaladığım simsiyah makosen ayakkabılarımla.. aksi mümkün değil zaten. İşi düşen herkese yardım etmişliğim vardır. Kadınlarrr, ah tabi ya, onlara özel muamelem vardır, her şekil. Tevekkeli değil pek erkek hasta da, erkek hasta yakını da sevmem. Şöyle kütür kütür olmalı hasta dediğin. Mevsiminde acur gibi. Hop demelisin, kaldırıp kucaklamalısın, sedyeden alıp yatağa atmalısın. Namım hastanede de almış yürümüş, benim haberim yok. Sıraya girermiş dul avratlar karizmamdan. Evdeki ayrı, dışarıdaki ayrı elbette. Anlayacağınız arı gibi çalışıyorum gece gündüz yüksünmeden. Çünkü işimi seviyorum, çünkü insan seviyorum. Ben bir de en çok kadın seviyorum.

Arkadaş ne iş yaparsan yap, nerede çalışırsan çalış, hastanedeki kadar renkli bir ortam arasan da bulamazsın. Bizim bacanak hava meydanlarında çalışıyor, o bizim ora da öyle dese de, biz burada hayat kurtarıyoruz. Pilot uçurur, tamam da, doktor daha forslu her zaman. Hem ben bedava uçsam ne, bedava ameliyat olmak isterim, tanıdık bildik hekimlere. Bizim bacanakla çekişmemiz bitmez öyle kolay kolay. Tek farkla: o karısını sever, ben tüm kadınları severim.

DURALİ

Korkma!”

Hastanenin çok çeşitli bölümlerinde çalıştım durdum. Son beş senedirse morgda görevliyim. Yanda da gasilhane var. Nedense hiç aklımda olmayan ölüm düşüncesi yavaş yavaş filizlenmeye başlayıverdi içimde. Sık sık düşünür oldum öte tarafı. Düşünmeyeceksin de ne yapacaksın? Ne zaman şu odaya girsem kalabalık bir sessizliğin içine düşüyorum. Her çekmeceyi çeksen baksan bir beden ve etrafımdaki her yer bedenini terk etmiş ruhlarla dolu gibi geliyor. Tepeden tepeden bana baktıklarını hayal ediyorum, yahut yanıbaşımdan. Çok nadir olarak da olsa soluklarını hisseder oluyorum bazen ensemde ve ürperiyorum. Korkudan başka bir şey bu hissettiğim. Yüzleşmekten ödüm patlıyor böyle bir gerçekle. O an ne kadar çok tanrım diyorum, anlatamam. Çünkü esaslıca biliyorum aslında korkulacak bir şey olmadığını, ama gel de aklı inandır. Eskiden ne çekmedik besmele, ne Fatiha bırakmazdım içeri giresiye. Bir kez abdestsiz çıktıydım da evden, hatırladığımda girmemle çıkmam bir olmuştu. Şeften izni kaptığım gibi kendimi atıvermiştim sokağa. Öyle böyle değildi sizin anlayacağınız ilk baştaki korkum. Zaten çok şikayetlenmiştim başında istemem burada, ben korkarım ölüden diye. Ama şefim senin adın Durali, dur de, geç hele ölümlerin önüne deyivermişti de ismimle teselli bulur olmuştum ama ne yazık hiçbir ölümün önüne geçemedim burada çalıştığım süre boyunca. Benden büyük Allah var a canlar. Şimdiyse yavaş yavaş alıştım varoluşlarının içindeki yokluğa. Onlarla konuşuyorum bile. Ne yapacaksın arkadaş, insan her şeye alışıyormuş. Ben neler gördüm burada. Anlatsam roman. Çeksem film. Yazsam şiir. Trafik kazasında başı kopan mı istersin, sabi sübyan çocuklar mı istersin, dilim dilim doğranan mı istersin, doğuda mayına basıp, paramparça olan mı? Liderler geldiler buraya insanları teselliye. Ne lideri? Atatürk’ten başka lider mi geldi bu memlekete? Hepsi lider müsvettesi. Yazık benim ülkeme.

İnsan, insan öldürmenin her çeşidine dayanıyor da, ölümün kendisine, tabiatına dayanamıyor. Hele küçük çocuğu ölenlerin kapının önündeki feryatları duyanların yüreğini dağlar. Allah dağlara taşlara vermiş evlat acısını da çekememişler, insanda karar kılmış o da. Bak hele, allahın gücüne gitmeye ama ne istedi bizden hala bilmem. Yok böyle bir şey. Yok böyle bir acı. Duyan bilen gören bir söyleye. Sanki o anaların babaların yüreklerini bir kartal çekip çıkartıyor yerinden. Hiç unutmam bir baba, on sekiz yaşında trafik kazasında ölen çocuğunun cesedini gördükten sonra sessizce çıkmıştı, aman ne iyi bir damla gözyaşı dökmediydi derken, bir anda koridordaki duvara başını vurmaya başladıydı da güm güm diye kafasını yarmıştı akrabaları ellerinden kollarından tutup da çekesiye. Bütün yüzü, gözü, gömleği, yerler kanlar içinde kalmıştı. Sanırsın ki tavuk boğazlamışlar. Dayanamıyorum diye bağırır dururdu gider iken. Hiç unutmam. Hiç gözümün önünden gitmez o hal. O adam, acısı, oğluna bakarkenki tepkisizliği ki fırtına öncesi sessizlikmiş onunkisi..

Beni soracak olursanız.. Beni pek soran olmaz ya, neyse. Burada başrollerde sessiz bir filmin kahramanları var. Ben figüranım çoğu kez. Yer dolduruyoruz. Demek ki bir boş yer varmış benim gibi silik bir adam için bile. Evliyim ben. Çocuk.. Yok çocuk. Olmadı. Sperm sayım düşükmüş, bir iki tedavi olduk hanımlan. Onda da olmadı, tutmadı. Zaten ağır gelir oldu bir odaya girip spermlerimi akıtmak bir kabın içerisine. Şimdi bakıyorum da iyi ki de olmamış. Var olanın yok olmasındansa, hiç olmaması daha iyiymiş. Senin olanı allah aldı, daha çok sevdi diye teselli olmaz. Ben avunmam bu kadar azıyla. Kim avunur böyle şeylerle. Ne edeceksin? Avuntu dünyası. Benim tesellim de bunca acı çeken aileler. Yoksa çok koyuyor çocuksuzluk ama ne edeceksin? Hayat işte. Tesellisiz yaşanmıyor ki. Bir ara bir buhran geçirmiştim. Okumaya başladım o dönem. Ne bulursam okuyordum. Rus edebiyatı favorimdi. Kipling okudum. Steinbeck okudum. Stendhal okudum. Çehov okudum. İyi geldi ruhuma. Yatıştım sanki. Erkek olmayan bizi anlayamaz. Biz farklı düşünürüz. Bizim hanım incik boncuk kurslarına dadandı. Alışveriştir onun tanrısı, illa ufak bir şey alacak kendine. O da onun tesellisi oldu. Ne edeceksin, çoluk yok çocuk yok. İki hizmetli maaşı, ev kendimizin, gecekonduya kat çıktık, kayınbaba sonradan müteahhite verdi, bir dairede hanımın üzerine oldu dört çocukta hak geçmesin diye. Kira parası da cepte. Daha ne? Şimdi tek sıkıntım aynı apartmanda bir sürü akraba dipdibe yaşıyor olmamız. Ben büyükleri olduğumdan saygıda kusur etmiyorlar ama bir çocuk da benim olsaydı, sev sev başkalarının çocuğunu ne kadar sevebilirsin ki?

BÜYÜK VE BEKLENEN ENGİZİTÖR

Sana sağlıklı bir aile verdim dağılmış ve fakir bir ülkenin topraklarında. Şimdilik. Hiç layığın olmayan bir işi yaptığını düşünüp duruyorsun. Hiç hak etmediğin muameleler, karşılaştığın. Sana layık görülenin acısını çıkartıyorsun bir başkasından. Ezildikçe eziyorsun. Kısasa kısas yapmasan sevilen kulumsun. Kalbinin içinde iyilik var. O iyiliği ben koymadım. Tabiatında var. Senin şanssızlığın insan emeğine değer vermeyen insanların arasına düşmüş olmak. Hepsi bu.

Ben aklını koyverdim, sense gerisini boş verdin. İçten içe fenalık ettiğini düşünür durursun. Aklına geldiği anlarda bunu hak etmek için ne yaptım ben geçmişte der durursun. Geçmiş geçmişte kaldı. Senin cezan seninle ne yapacağını bilemeyen ailene kesildi. O kadar şaşkınlar ki. O kadar çılgınca davranıyorlar ki. Seni hemen yanıma almamam sırf bu yüzden. Bu haddinden büyük ve erken bir iyilik olur herkes için. Dünyada kalacağın günler henüz bitmedi. Dur daha. Kal o durup durduğun yatakta. Ama bir daha o kadar yaramazlık yapma. Sürme elini kolunu çok fazla yüzüne gözüne. Bulaştırma pisliği ellerine. Bunu yapabilirsin. Yap. Adımı ağzından düşürmüyorsun. Benim nerede olduğumu da biliyorsun.  Sadece çok fazla neden arıyorsun. Hayata her zaman yaptığın gibi çok fazla anlam yüklüyorsun. Ben size çok basit bir hayat vermiştim halbuki sonsuz mutluluk için. Sizse zoru seçip, geldiğiniz noktada birer mutluluk avcısına dönüşüverdiniz. Kovalamakla yakalanamayacak hisleri yanlış yerlerde arayarak tükettiniz çoğunuz . Çok yazık.

Sana yüksek libido verdim ve karşı konulmaz erkeklik. Seni ormanın olmasa da bu küçük bahçenin hem bahçıvanı yaptım, hem aslanı. Sürmektesin bahçeni dilediğin gibi. İster maydonoz ek, ister limon ağacı. Tercih senin, bahçe senin, çiçekler senin. Dilediğin gibi sürmekte serbestsin. Hakkaniyetlisin. Şehvetin, yenik düştüğün. Olur. O kadar olur. Gönül kırmak nedir bilmediğinden, sen de benim sevilenimsin.

Sana rahatlık verdim bu dünyada. Bolca da teselli. Seni dünyada olabilecek en iyi dostların arasına koydum. Onlar senin sessiz dostların. Onlar senin hüznün, neşen, umudun, umutsuzluğun, her yaştan, her kesimden, her evden, her kültürden. Hepiniz bir yüzün suratlarısınız, hepiniz aynısınız aynada. Ruhun ruha fark atmaya hakkı yok. Korkun geçtiğinde ancak aradaki çizginin inceliği seni şaşırtmış olmalı. Onlar çelik birer kasada yatan başkalarının hüzün kaynağı olmaktan öte, onlar senin içindeler de artık. Hissetmeye başladın en nihayet yavaş yavaş ve korkulacak bir şey olmadığını gördün. Onlar benim gücüm. Onları hissediyor olman benim varlığımın ıspatı. Ne çok yakınım ben sana, bir anlasan. Ben yani başından beri sen dediğin ben, bir nefes kadar yakınım ben sana.

“Önce sana bir yara veririm, sonra ötekine bir yara veririm. Sonra günleri tersine çevirir dururum.” 

AŞK MI?

image
ÇİZER:PAWEL KUCZYNSKI

AŞK MI?

rığas ?nısım
anas muroyid
ines muroyives
uno liğed
İnes
neden ineb nusroyımalna
ineb esmik liğed, nes
ket nes
esyen
!rev şob

Bir şey anlamadan inatla satırları okudunuz. Anlamamanız çok normal çünkü tersinden düşünerek yazdım, aslında düşünmeden yazdım. Ben de çok bilinçli değildim yazarken. İlişkilerde de bir süre sonra aşk denen büyü ortadan kalktığında ve ilişki iyice yıpranmaya başladığında aynen böyle esrarengiz olmaya başlayıveriyor karşılıklı argümanlar. Hani tabiri caizse akım derken.. Yakınlarda bir şifre kırıcın da yoksa yandın ya da bakmakla yetinebilirsin tek. Biraz daha ileri gidildiğinde yani taraflar birbirlerinin hayatlarına müdahaleye başladığında eğer kendilerine çeki düzen vermez iseler vahim sonuçlar doğabilir(dakikasında bilmiş bir ilişki uzmanına dönüştüm, hani şu sizi ve önü arkası engebeli ilişkinizi kurtarmayı vaat edenlerde,-ilişki kurtarmak için bir başka insana para ödemek noktasına geldiyseniz zaten o ilişki bitmiştir ve bu konuda muvaffak olan bir çift tanımadım daha ama gideni çok duydum).

Her neyse adına aşk denen pratikte basit, teoride karmakarışık hissin tekrar tekrar girdabına girebilmek için gözlerini dört açıyorsun nihayetinde. Ama kırk duyun olsa, kırkı da açık olsa; bulamayabiliyorsun o hissi bir daha. Çünkü tekrar benzer derinliğe inmek çok zor ve hayat böyle daha kolay sanki. Bunu anladığın gün hatırla beni sadece. Tercihinle kabul ettiğin yenilgilerden, mağlup ayrılmazsın. İçinde birikmiş olan isi temizle önce. Sobanın içinden kürekle çıkardığın kurumları karların üzerine bıraktın. Nasıl rahatlık değil mi, sanki omuzlarından kalkan yük gibi; seni yatağa seren gribinin son öksürüğü ciğerlerini açıverdi. Merak etme verem değilsin. Kanın damarlarında akmaya devam edecek, ağzından gelmeyecek. Hem bak, daha rahat nefes alıyorsun artık. Daha normal algılıyorsun artık çevreni. Tek gerekense teselli. Onu da bulursun nasıl olsa.

—-.—-

Aşkı başka şehirlerde ararken kendi biricik aşkın olan şehir hangisi diye düşündün mü hiç? Kiminin aşkı doğduğu şehirdir. Kanına girmiştir evvel erken, ne yapsa söküp atamaz içinden ilk göz ağrısını. Nereye gitse o. Her şehir olabilir bu, farklı ehemmiyetlerde.. Kimisi yeni yetmeyken tutulduğu çocuğu unutmaz ya hani, şu kısa pantolonlu ya da şortlu olanı ama muhakkak bacakları çırpı olanı; bu şehir olsa olsa güzel bir sahili olan, balıkçı barınakları ve kıyı boyu restoranlarla bezeli bir siluete sahiptir ve akşamları içki kokar sokakları, balıkçılar ağ atar durmadan. Bazı şehirler kalpsizdir, döne döne delirtir adamı. Bazısında bir Bektaş yatıyordur bozkırın orta yerinde, gittiğinde huzur bulursun. Bazısı öfkelidir tüm dünyaya. Bazısı bir dağın ardında gizler sırlarını; eteklerinden toplarsın sana kalan aşk kırıntılarını. Bazısı naiftir ve sevecen, bazısı aksi ve kök söktürür sana. Zevk alıyorsan başka tabi. Gece gündüz dön dolaş dur sokaklarında naralar ata ata. Tutkun acın kaynaklıymış, anlamış oldun. Ne şehirler, ne ülkeler çare değilmiş buna. Sen sadece bağlanmak, sen sadece tutunmak istedin ona. Bittiğinde düşün bakalım uslu uslu mu yoksa usul usul mu gireceksin bunalıma?

Hep mi bir zalime, bir alçağa, olmadı hovardaya tutulur insanlar? Hep mi uygunsuz şehirlere bağlanır insanoğlu, ayak diretir onda? Sakın bahanen olmasın ona atfettiğin kötü huylar yahut kötü sıfatların çekiciliği hoşuna gitmiş olmasın? O şehre sordun mu hiç senin hakkında ne düşünür diye? Belki sen zalimce sevdin, sendin alçak ya da fingirdek olan? Yüzün kızardı. Fingirdemiş olmalısın. Kesin fingirdedin. Offf.. Bir şehri başka bir şehirle aldattın değil mi ve adını çıkardın giderken. Nasıl yaparsın böyle bir şey? Bak başkalarının aşkına! Orhan Pamuk’un İstanbul’u asla fingirdek değildi, sanki tevazu ardına gizlenmiş birazcık şirretlik vardı ama fingirdek asla; Balzac’ın değişmez oyuncağı Paris’in namussuz sokakları bile fingirdek değildi. Senden bir şehir bile olmazmış. Anla bunu. Yan şimdi emi! Bittiyse konumuza dönelim. Bitsin söv kendine, ister döv kendini. Bence kırbaçla. Ama sonra. Dakikalarımı harcatamam sana bunca. Çık kafamdan. Yoksa anlaşılamadan ölüp gideceğim. Balzac bu lafın kadınların olduğu kadar, yazarların da söylemi olduğunu söylemiştir. Haklı sanırım.

—-.—-

Artık unutulmaz aşk filmlerine rastlamak çok zor. Çıksa bile tek tük ve yeniden yapım çoğu. Geçmişten gelenlerle yetinmek zorundayız. Hani şu sevip kavuşamayanların hikayelerinin anlatıldığı melodramlar bahsettiğim.

“Tahir ile Zühre”, “Romeo ve Juliet”.. tüm bunlar benim hiç sevmediğim, iki taraf katili belleklerin ürünü olanlar. Shakespeare “Romeo ve Juliet”te kah zehir kah hançer yardımıyla iki seveni de katletmemeliydi; biri hayatta kalıp katıla katıla ağlamalıydı burnunu çeke çeke. Bunu da en iyi Adele yapabildi bir Kechiche filminde. Geride kalana(ölü ya da diri) hayat kahır olurken, biz de keder içinde kalmalıydık. “Brokeback”de Ennis Del Mar’ın Jack Twist’in ardından ağladığı gibi. Montague ve Capulet denen iki sülanenin(Romeo ve Juliet’teki kız ve erkek tarafı olurlar kendileri) gözyaşları kimin umurundaydı? Kime ne ki iki aptal sülaleden? Biz acının taraflarını sahipleniriz, taraftarlarını değil. Ve nihayetinde az ya da çok ama kuvvetle muhtemel çok, biz en çok en çok acı çekeni severiz. Mağrur belleklerimiz en çok onları hatırlarlar. En çok onlara saygı duyarlar. Merhamet önce kendi içinden doğar.

—-.—-

“Beni öldürsen
Gene seni severim”

“Uzaktan
Daha güzel
Seni sevmesi”

“Öldüğümde beni
Cam bir tabuta koyup
Asla gömmemeyi
Teklif etmiştin”

“İstediğini yapmakta serbestsin
Dilediğin gibi olsun bundan sonra her şey..”

“Ama lütfen, son bir kez nefesimi kontrol et sakın diri diri gömme beni, çok korkarım bilirsin.”

Kimsenin, böyle bir edimi gerçekleştirecek bir zalimin eline düşmemesi dileğiyle..

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI(YAZAR ÖNSÖZÜNE İSTİNADEN TARİHİNDE İLK DEFA ÇEVİRMENİN NOTLARIYLA)

BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI:

ÖNSÖZ:

Okura sesleniş…

Hayatımın sonbaharına girmiş bulunuyorum ve Allah gecinden versin ama daha çok versin tüm bu yıllar zarfında hep kalıcı bir şeyler bırakmak için didindim durdum. Beni hatırlarken tüm trajedimi ve gerçeğimi anlatan cümlelerimle var olayım istedim belleklerinizde. Bugüne kadar hep çalıştım, çok çalıştım ve sanat uğruna memuriyetimi terk edip kendimi gece gündüz okuma işime verdim. Evet bu da bir iş idi ve benimdi. Birkaç edebiyat mecmuasında aynı anda takma ismimle çıkan eleştiri yazıları yazdım. Eleştirmenin kolaycılığına sığındım; sayfa sayfa yazdıklarımı ise sonradan bir bir yırtıp attım. Olası yaratılarımın su yüzüne çıktığında beğenilmeme korkusuna kapılıp takma isimlerin arkasında gizlendim, böyle böyle dönüştüğüm hayaletin kimliğine büründüm, yeni bir ben doğdu(m) benden. Geçmiş olduğum yollarda parlak ama kolay unutulan izler bıraktım bir salyangoz gibi. Kabuğuma bastığınızda paramparça olmamak için hep kaçtım sizlerden. Bir tek şeyden kaçamadım. Bir Boğaz delikanlısı olarak bırakamadım bu şehri(yazar İstanbul’u kastediyor), ayrılamadım ondan. Benim kadınım da oydu; şerefine kadeh kaldırdığım, güzelliğinden gözlerimi alamadığım. Nereye gitsem özlemle döndüm ona. Kendi küçük sürgünlerimde aklıma geliverirdi de buğulanırdı hemencecik gözlerim, boğazımda bir yumru, akıtırdım gözyaşlarımı içime. Hiçbir şehir onun kadar konuşmadı benimle, hiçbir şehir anlamadı beni onun kadar sessizce ve de kabul etmedi tüm günahlarımla. Bir şehrin sizi günahlarınızla sevmesi ne demektir bilir misiniz? Her yere gidin özgürsünüz kendi küçük evreninizde, ama her şehir kucaklamaz sizi ve basmaz bağrına. Benim barınağım İstanbul’du, hep de öyle kaldı.

Ne diyordum? İstanbul aşkım giriverdi aramıza. Artık hep beraberiz ama bilirim sever komplimanları, o yüzden anmadan geçmem, sevdiklerini anmalı insan her zaman.

Memuriyeti terk ettikten sonra atadan deden ne var ne yoksa bir bir elden çıkarmaya başladımdı. Hazıra dağ dayanmaz ama malum sanat aşkı kanımıza işlemiş bir kere.. Bu uğurda yuva da kuramadım. Diyeceksiniz ki az evvel, ne de güzel şeyler söylüyordun biricik aşkın için ve ne de kolay satıverdin hemencecik kendisini. Latife yapıyorum yahut arkasına saklanıyorum; ben kim yuva kurmak kim? Rahmetli anneciğim de pek çok isterdi mürüvvetimi görmeyi fakat olmadı işte. Ben en çok meyhaneleri severdim. Arkadaşlarla oturup konuşmasını, eskilerden yenilerden andıklarımız için kadeh kaldırmasını.. Çok fazla kadın arkadaşım olamadı maalesef, zaten ben kendim de bizzat istemedim, kadınlar zor, çok zordu benim için. Okumuşu dert sahibi ederdi, okumamışı gönül boşluğu yaratırdı. O yüzden ben hep erkek arkadaşlarımla haşır neşir oldum, bundan da çok büyük keyif aldım.

Gene konuyu dağıtmış bulundum ama insan bir yaştan sonra hep kendiyle kalıyor; geçmiş hesaplar, kapanmamış yaralar, acı tatlı bir sürü anılar bırakmıyor yakasını. Onlar seni bıraksa, sen onları bırakamıyorsun. Geçmişimizle varız ama ondan sorumlu değiliz. Anımızdan sorumluyuz sadece yani öyle olmamız gerekiyordu. Ne Adem ne de Havva ne geçmişi ne geleceği düşündüler. Yaratılmış olmalarının olağanüstülüğü yetti onlara. Ya da belki de yetmemiş olsa gerek ki yasak elmanın büyüsüne kapılıverdiler. Görüyorsunuz işte bizler ta en başından itibaren hatalı olmaya programlandırılmışız. Bir sürü güzel şey göreceğimiz gibi ödenmesi gereken bedeller vardı koşulsuz boyun eğeceğimiz. Benim günahkar karakterlerim gibi bir sürü insan geçti dünyadan, hepsi geçti, öldü, bitti. Ne kaldı geriye onlardan? Söylediğini kağıda geçirmediğin takdirde ağızdan ağıza dolanır adına anonim derler, aile büyükleri demişti derler, emin olamazlar. En nihayet bir toz misali yurt yurt, sokak sokak, ağız ağız dolaşmaktan çılgına dönen kelimeler isyan ederler, önce çekimleri değişir, sonra özneleri, en nihayet nesne kaybolur. İsyan halindeki bir cümlenin haykırışı hiçbir şeye benzemez, yürekleri dağlar. Ben çok gördüm öylesini ondan biliyorum. Siz siz olun hep not alın, ortaya çıkardığınız yaratılar kiminmiş bilinsin. Malum meczup çok çevremizde, sınırlı yetenek de.

Ben hep korkaklığımdan kaybettim. Bir düşünün Mann benden onüç yaş büyüktü sadece ama “Buddenbrook”ları yazdığında çocuk sayılırdı, üstelik daha ona gelmeden yayınlanmış bir sürü hikaye kitabı ve romanı vardı. Ha birde sonradan altı çocuğu ve de Nobel’i oldu. Alsın gözümüz yok ama bizim de artık bir kitabımız kalsın gelecek kuşaklara. Okusunlar doya doya. Bana kalsa ben Proust okumalarını tavsiye ederim beni okuyacaklarına ya… Beckett ve ben onun yolundan yürüdük “Kayıp Zamanın İzinde”. Proust benim büyüğümdü, Beckett benim küçüğümdür. O da sonunda Godot’yu buldu. O da sonunda Nobel’li oldu, gidip almaya tenezzül etmese de.

Kıymetli paralarınızı harcayıp, kıymetli zamanınızdan feragat ederek gitmiş bulunduğunuz kitapçıdan almış olduğunuz kitabımı umarım seversiniz. Beğeni genel geçer bir şey, önemli olan sevmeniz. Yoksa kemiklerim sızlayacaktır emin olun emeğinize hürmeten, kendi merhametimin ışığında, talihsiz ve tarifsiz korkaklığımın eşliğinde.. (Yazarın notlarından çıkardığım fakat anlam bütünlüğünü bozmamak adına vicdanen ve yeri gelmişken belirtmem gerekir ki, yazarımızın en büyük korkusu olan eleştiriye uğramak ve bununla başa çıkamamak korkusuyla ilgili siz sevgili okuyuculardan ufak bir ricası vardı. Yapıcı olarak tabir olunan eleştirinin bir alt dalına başvurmanız için haykırıyordu adeta; çünkü yazarımız bu yaşa kadar bir kitap çıkartamamasının nedeni olarak gösterdiği eleştiri korkusunu ne bertaraf edebilmiş, ne de onunla yüzleşebilmişti. Satır aralarına sinmiş evhamı örtbas etmekle çok uğraştım ve yazarın çektiği tüm o korkuyu ve acıyı özümseyip, mayası kederden oluşan bir hamur gibi ekmek olmak için yeni bir kimlik inşa ettim kendime bu kitapla birlikte, sanki yeni bir ben doğdu benden.)

İyi okumalar(benden de)…

DEVAMI GELECEKTİR ====>

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI

MARITSA EVROS PROUDLY PRESENTS WORLD’S UNFORGOTTEN BooK “CONFESSIONS OF AN UNGRATEFUL CAT”: MARITSA EVROS UNUTULMUŞ KİTAP “BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI”NI GURURLA SUNAR:

Yayıncı yorumuyla Bir Yazar Özgeçmişi: 1888 Türkiye doğumlu yazarın kemiklerine ulaşılamamış ama rivayet olunduğuna göre vücudunun her bir uzvu farklı bir milliyetten olduğundan dönemin din adamlarını kontrpiyede bırakmış, sorun devlet büyüklerinin ve dönemin Bab-ı Ali’sinin hararetli tartışmalara gark olmasına, görevlendirilen hafiyelerin umutsuz çırpınışlarıyla yerini bir büyük gizeme bırakmasına sebebiyet vermiştir. Nasıl ve nerede gömüleceği bilinemediğinden ve de işin içinden çıkılamadığından, memleket meselesi haline gelen hadiseyi sonuçlandırıp, tartışmaların önünü almak için bir gece vakti uzun süredir bekletilmekte olduğu morgun çekmecesinden gizlice alınıp, yol boyunca dayanılmaz hale gelen kokuyu bastırabilmek üzere üzerine gül suları serpiştirilip, deodorantlar sıkılarak kayığa bindirilip, Boğaz’dan akıntının yönüne göre duasız ve helalliksiz soğuk sulara bırakılmıştır. Vicdan yapan görevlilerden birinin ölür ayak yaptığı itiraf sevenleri -var ise tabi-her gün bifiil üzerinden geçtikleri, her köşesinde poz poz fotoğraf çektikleri, içine balık oltalarını salladıkları mavi suları yüzünden iki yakası bir türlü bir araya gelmeyen şehrin birde bu garip sırrını duyuverince ne yapacaklarını bilememiş ve en iyisini yapmışlardır. Unutmuşlardır. Hayalindeki Goncourt, Pulitzer olmadı Nobel ödülünü alma hayali içerisindeki yazarımız bir başka dünyada belki dedikten sonra son sözünü fısıldamıştır en yakınındaki kulağa: “Harika bir kitap adı olurdu, bir başka düny…” Cümlesini tamamlayamayan yazarın ne dediği anlaşılmıştır sanıyoruz. Bir kitap için yazılmış en uzun ve en gereksiz önsözü burada kesmek zorundayız çünkü daha çevirmen önsözümüz var. Özel hayatına dair mühim bilgileri kitabın cümlelerinin içerisinde bulabilirsiniz. Yazar erkektir. Çapkın değildir, belki biraz, her erkek kadar. Kötü alışkanlığı ve çocuğu yoktur. Arabası ve evi de yoktur. Bankada parası da. Fırsat bulup yapamamıştır. Hiçbirini. Gıpta edip etmediğini bilemiyoruz. Bu konuları konuşmazdı hiç. Düz taban olduğuna dair şüphelerimiz aldığımız duyumlar neticesinde gün geçtikçe katlanmaktadır. Saplantılı kişiliktir.

—-.—-

Yayıncının notuyla Bir Çevirmen Özgeçmişi: 1905 bodrum katı doğumludur. Aslında hiç yabancı dil bilmemiştir. Öğrenecek fırsat da edinememiştir. O yıllar malum fırsatsızlıklar, şanssızlıklar ve düş kırıklıkları çağıdır. Sığındığı bir binanın bodrum katında ilk gençlik, yeni gençlik ve ileri gençlik yıllarının tamamını, orta çağlarınınsa bir kısmını askere yazılırım korkusuyla saklanarak geçirmiş; sirkeye batırılmış bir parça kuru ekmekle beslenmiş, farelerle arkadaşlık kurup, onların dilini çözmeye çalışmıştır. Dışarı çıktığında iki dünya savaşını birden atlatabilmiş olmanın sevinci fakat yaşamı ıskalamanın verdiği derin umutsuzlukla bir hayalet gibi dolaşmıştır uzun süre İstanbul sokaklarında. Gelelim hiç yabancı dil bilmeyen çevirmenimizin ne çevirdiğine: Kitabın uğursuzluğu dönemin Bab-ı Ali’sinde nam salmış, hiçbir çevirmen böyle bir kitaba bulaşmak istemediğinden az biraz mürekkep yalamış ve duvarların dilinden bile anladığını öne süren artık yaşlanmaya başlamış çevirmen adayımız biraz da kendini kanıtlamak endişesiyle hiç düşünmeden teklifi kabul etmiştir. Kitabın yazarı elbette tüm diğer yaratıcı yazarlar gibi türlü çeşitli endişeler, korkular ve gereksiz acılar çekerek yazdığı eserinin kağıda geçirilmesi esnasında bir takım bulanık sıvıların ve bulanık düşüncelerin esiri olup kargacık burgacık olur olmaz şeyler karaladığından-ama üstüne basa basa belirttiğimiz gibi korkunç acılar çekerek-kitabın dilini çözümlemek ve çözmek gayretindeki çevirmenimize empati kurmak, acı çekerek düşünmek, daha çok acı çekerek düşünmek, en büyük acıyı çektiğini düşünüp, buna da kendini inandırması sonucu bir şifre kırıcısı titizliğiyle çalıştığı feci acı dolu günlerin ve gecelerin sonrasında kitabı yazarından da büyük acılar içerisinde tamamlayabilmiştir nihayet. Yoruldun değil mi okur? Biz de cümlenin sonunu getiremeyiz sanmıştık. Cümle düşüklüğü olabilir ama tekrar aynı acıların üzerine gitmek istemiyoruz, anla bizi. Zira çevirmenimizin kitabın hemen akabindeki hastane-terapi-yetmedi gene hastane-biraz daha terapi günlerinde kendisine destek olmak durumunda kalmamız omuzlarımıza hiç hak etmediğimiz acıların inmesine sebebiyet vermiştir. Kimi çalışanlarımıza hakikaten inme inmiştir. Bu kitap acıların kitabıdır. Hepimiz o kadar gereksiz acılar çektik ve bunu birbirimize belli etmemeye çalıştık ki, nihai sonuca ulaşıp, kitabı elimize aldığımızda sevinemedik bile. Zaten kitabın okuyucu sayısı bir elin parmaklarını da geçmemiştir. Bu kadar acıya katlanıp, emeğinin karşılığını alamamanın verdiği sıkıntı ise gerilen sinirlerimizi daha da germiş, iş matbaayı feshe, yayınevini kapatmaya kadar varmıştır. Bu lanetli kitabı WordPress aracılığıyla okuyacak olan siz sevgili okurlar, yedi gün içinde çok derin bir acıya gark olacaksınız, bizden söylemesi, Tanrı yardımcınız olsun, her neredeyse..

Çevirmenimizin seve seve “zihinsel” katkıda bulunduğu kimi(daha çok var da..)eserler şunlardır:Fareler ve İnsanlar, Fareli Köyün Kavalcısı, Kayıp Zamanın İzinde, Acı Sorunu, Acı Günler, Acı Çikolata, Bir Delinin Hatıra Defteri, Deliliğe Övgü… Bir de “Ruhsal Menkıbeler” adlı bir kitabın varlığından bahsetmiş ama böyle bir kitap dünya literatürüne girmemiştir henüz.

Çevirmenimiz de bekardır ve hiç evlenmeye teşebbüs etmemiştir(soranlara da uğraşamayacağım, çok fazla acı var demiştir). Düz taban değildir, sadece bahtsızdır.  Saplantılı kişilik değildir. Hayvanseverdir. Ve de birer gün arayla ölmüşlerdir yazarımızla; yani çevirmenimiz yıl olarak daha az yaşamıştır ve fakat daha çok acı çekmiştir. Hepsi kitaptandır. Beni de kanser etmiştir Allahsız.

—-.—-

Yazarın kitabı adamış olduğu kesin ve net bir şekilde hiç kimse olmadığından bizler bu kitabı, kitabın lanetine uğramış tüm yayınevi personelimize adamak istedik, hak ettik. R.I.P.

—-.—-

Yayıncının Artık En Son Notu: Çok yakında okumaya başlayacağınız bu hayali metin sahnelerden oluşmakta olup, çevirmenimizin acısından kaynaklı yer yer anlaşılmaz olabileceği gibi kimin kaleminden çıktığı belirsiz dip notlarla ara ara iyice çığrından çıkacaktır da. Fakat metin olun. Buraya kadar merakla gelip okumuşsanız eğer, hiç aptal değilsiniz. Sadece çevirmenimiz bir zamanlar çok fazla fareyle haşır neşir olmaktan patilerinin olduğunu sandığı bir süreçten geçmişti ve malum lanet işte. Her şeyi bilebilmenin ve anlayabilmenin imkansızlığı sizlere rehber olsun. Tanrı yardımcınız olsun. Ateistlere de kapımız açık ve tüm Deistlere ve herkese, tek okuyun, ne olursanız olun gelin ve okuyun.

DEVAMI GELECEKTİR====>

BULUTLAR/DEPRESYON

image

BULUTLAR:

Bir dolup bir boşalıp, yerli yersiz başınıza yağdırdığım gözyaşlarım için ÖZÜR DİLERİM.
Asfaltınızı ıslatıp, üstünüzü kirletip, trafiğinizi birbirine kattığım için ÖZÜR DİLERİM.
Planlarınızı bozduğum, randevularınıza geciktirdiğim, çamaşırlarınızı ıslattığım için de ÖZÜR DİLERİM.
Bir özür de sizden beklerdim.
Dolan çukurlarda biriken gözyaşlarıma basıp, ıslanan çoraplarınıza hayıflanıp ettiğiniz kahırlar için ÖZÜR BEKLERDİM.
Hoşlandığınız kızın elini ilk tuttuğunuzdaki romantik ortam benim eserimdi.
Benim sesim eşliğinde içtiğiniz şarabın her damlasındaki keyif de benim eserimdi.
Yağmurdan sonraki toprağın ferahlatıcı kokusu da.
“Listen to the falling rain”in intro’sundaki ses de benimdi.
O şarkının ve ayıla bayıla dinlediğiniz nice şarkının ilham perisi de bendim.
Şiirler ve romantik mesajlar benim sayemde ortaya çıktılar.
Sayemde öpüştünüz, sayemde barıştınız.
Bir TEŞEKKÜR beklerdim.
Nafile.
Gök gürültümü homurtu bilip, yok saymanız affedilmezdi.
İnsan bi ÇOK YAŞA der geçerdi.
Çok ayıp ettiniz. Çook.

Doğaya teşekkürü unutmuş bir neslin çocuğunun silkinip kendine gelmesi ve sonrasında vicdanının sesini dinlediği bir boş anında yazdığı ama hayatın hay huyu içerisinde ışık ya da teknoloji hızıyla unuttuğu “Bir Nankörün İtirafları” adlı güzide fakat kıymeti bilinmemiş adı ise muhtemelen hiç duyulmamış bir yazarın eserinden alıntıdır. Ola ki ciddiye almaya kalkıştınız, almasanız daha iyi sanki. Okuyun gitsin. Taksirat olarak doğaya saçtığımız bizden sonra yüzlerce yıl yaşayacak olan nesillerin soluyacağı plastikler, “mafettiğimiz” ormanlar ve aldığımız ahlar var daha sırada çünkü. Hayata nereden bakıyorsan oradan gördüğün kadar var. Düz bir vadiden bakabileceğin gibi, yüksek bir dağın tepesinden yahut zirveden de bakabilirsin. Tepeden baktığında görüp göreceğin bir adamın keli olabileceği gibi, Aziz İstanbul da olabilir. Ama düzlükten baktığında pırıl pırıl bir gökyüzü göreceksin ve ihtiyacın olan sığınacağın bir saçak altı ya da bir ağacın serin gölgesi olacak.

—-.—-

20130815_123435

DEPRESYON:

Sağlık sitelerinden birinden yapmış olduğum alıntı itibariyle; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir.

Kendi zihnimden yapmış olduğum alıntı itibariyle; ruhunu bedeninden fazla sevmiş insanların sonu intihara teşebbüse gidebilecek kadar kendilerini kırılgan hissettikleri bir dönemden geçiyor olmaları. Bu dönem kazasız belasız atlatılmışsa eğer muhtemelen anılarını yazmaya girişeceklerdir. Yer yer blog yazarları da çıkmaktadır aralarından.

Bir arkadaşımın bir filmden yapmış olduğu alıntı itibariyle; boşta gezegen pardon gezenlerin can sıkıntısının dışavurumu ve kesinlikle  en harikulade, en yaratıcı tanımı.

Hayatı boyunca mutsuzluklarla baş etmekte güçlük çeken bir insan olarak; hayatımıza sinsice girip çıkmak bilmeyen, doktorlarınsa gez-toz-alışveriş yap adını vermiş olduğu Mısır Piramidi şeklindeki üçgenin içindeki sınırlı metrekareler dahilinde ne yapmamız gerektiğine bakmak gerekiyor. Farzet ki Mısır’dasın, Kahire’de ve  Necib Mahfuz’un “Aşk Zamanı”ndan ilham aldığın medinalarında dolaşıyorsun ve çöllerini görmeden dönmek olmuyor. O zaman ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. Mahfuz’un dediği gibi kedere boyun eğmeyeceksin, hayat her şeyin üstesinden gelir bir şekilde.  Önce insan, her şeyden önce insan ve o bir insanın mutluluğu önemli toplumdan, hayattan, iktidardan, hükümetten öte, önce insanı kurtarmalı, gerisi gelir zaten. İbadetten sorumlu iktidar doğum kontrolünü yaygınlaştırsın önce. Bu kadar insanı kurtaracak ne psikologları, ne de doktorları var ellerinde.

20130921_133411

—-.—-

Tanrı sana bir yara verir, sonra ötekine de bir yara verir. Sonra günleri tersine çevirir. Kimse yerinde kalmaz. Acılar yer değiştirir ve dünya döndükçe insan yol alır, isterse de döl alır.

—-.—-

Uçaktayım ve tirbülansa giriyoruz. Şöyle oluyormuş(bizimki şöyle gelişti) pencere tarafındaki ben, yanımdaki japon turist, onun yanındaki el bagajımı yerleştirmemde yardımcı nazik bey ve az evvel yapılan sıcak ikramları kabul etmiş aynı bedenlere ait üç el, ellerinde karton bardaklar raks etmekte olan kollarıyla sıcak sıvıları döküp hem kendilerini, hem komşularını yakmamak için insanüstü çaba sarf ettiler ve sonuç şöyle oldu: pencere kenarındaydım ve çayım sıcaktı ve bende ilk cızlamı çeken oldum yani yere boşaltıverdim, japon turist ortada turşu gibiydi ve raks etmekte benden maharetli çıktı ve çaresizce dayandı, sıramızın erkeğininse işkembesi sağlamdı ve boğaz kanallarında klima olduğunu hayal ederek bir dikişte tüm sıvıyı işkembesine gönderdi.

Tirbülanstan çıkabildik nihayet ve garip bir rahatlama ve konuşma isteğiyle Japon turist kızla garip bir sohbete girdik yani ben girdim. Herkesin kahrını çeken bir ulus var, tarih böyle, benimkiler hep Uzakdoğulu; camdan-yandan ipe sapa gelmez sorularımla yanıltıp-şaşırtmam kendime has taktiğimin bir parçası:
-“You know Tao?” Ben soruyorum.
-“Yes.”
-“I love Tao.” Bunu da ben dedim.
-“Yes.”
-“I love “Big in Japan.”” Bunu içimden dedim. Daha da ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunları da neden dedim hiç bilmiyorum.

“Tao dediğiniz nerede bulunur?
Her yerde.
Daha belirgin bir örnek söyle.
Bu karınca’da.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu ot’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu çanak’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu tezek’te.”

Bu nereden aklıma geldi şimdi, onu biliyorum ama. Doğan Kuban’ın “Lao Tzu Tao Yolu Öğretisi”nden. Yalnız şu tezek mevzusu, monoteist dinler için bir küfür gerçekten. Bu kitabın üzerine bir Japon rehber kızla yan yana düşmemin ve manidar sorularıma aldığım kesin ve net cevapların da bir nedeni var kesin. Tanrım az akıl ver ama lütfen daha çok mantık. Beni unutma lütfen. Her unutuşunda sorunlarım katlanmakta ve ben kartopu misali döne yuvarlana bir çığ gibi gelen sorunlarımla karşına(pardon  ben daha alt kadrodayım) çıkmaktayım. Her seferinde buna buna ek olarak bu bu ve şu da oldu diye geliyorum karşına. Acı bana, yaşlandım ben artık. O kadar utanıyorum ki.. ama büyüyünce sorunlar azalmıyormuş, bunu bana hiç kimse söylememişti.

—-.—

Bundan yıllar önce bir şubat ayında Los Angeles’dan İstanbul’a gelmek için uçağa binen kuzenim ve arkadaşlarının, New York semalarına geldiklerinde tam dört saat boyunca tirbülansa yakalanıp, çakan şimşekler altında bulutların arasında zorunlu iniş için çabalayan pilotun sütüne havale neler yaşadıklarını hatırladım. Herkes dua etmeye başlamış, sakin olanlar oturdukları yerden, panik ataklar yere çöküp, secde etmişler. Seccadesiz namaz kılmışlar can havliyle. Saatlerce herkes birbirini avutup, birbiriyle avunup, Tanrı’ya yakarmış. Rahmetli Üzeyir Garih ve tüm business class ekonomi bölümüne gelmişler. İnsan ölümle burun buruna gelmeden anlayamıyor. Hayat çok anlamsız. Öyle olmaz, böyle ölürsün ama neticede ölürsün işte. Ama öleceğini anladığın an ya da şüpheye düştüğün an hiç istemiyorsun galiba ölmeyi. Erteliyorsun ve varsa şansın pazarlık yapıyorsun hayatta ertelediğin bütün mutluluklar için.

Sonra ne olmuş? Kurtulmuşlar. Pilot bir daha böyle havalarda yola çıkmayın diye ayar çekmiş bizimkilere. Pilotun dört saat boyunca çektiği sıkıntı ve sorumluluğunu düşünüp, susmuş bizimkilerde. Üzeyir Garih herşeye rağman bir başka uçakla İstanbul’a dönmüş. Kalan yolcularda New-York’da zorunlu olarak bir gece misafir edilmişler. Hallerinden pişman olduklarını sanmıyorum. Kuzenim Los Angeles’dan sonra New-York Kars gibi demişti. O New-York’u oldum olası sevmedi hiç.

Uçağın düşeceğine iyice kanaat getirdikten çok kısa bir süre sonra tek bir telefon görüşmesi yapma şansım olduğu anda arayacağım ilk insanı(Adem değil, nasılsa vuslat yakın onlarla) düşündüm. Babam, kuzenim, erkek arkadaşım, en yakın kız arkadaşım ya da ailemden başkaları. Ben kız arkadaşımı arayacağım sanırım. Dalga geçtiğimi filan düşünüp, beni rahatlatacaktır(No more drama, zaten öleceğim). Birde içimden eğer hayattaki rakibimi geçemezsem uçak düşsün dediğimi hatırlıyorum. Neden ölümü kişisel bir rekabete bulaştırdığımı hiç bilmiyorum(Tanrı bizi yarattı ama takip etmeyi bıraktı; tek sorun bu, baş olacak gibi değiliz). Değer mi değmez mi, değer mi değmez mi? On saniye kadar düşündüm ve değmez tabi aptal. Hiçbir şey senin hayatından, senden ve sevdiklerinden daha önemli değil. Sakinlediğimizde içimde bir umut yeşeriveriyor. Yenebilirim. Yanmayacağım ve kömür olmuş cesedimi teşhis etmek için morga gelip ağlaşmayacak sevdiklerim. Ve beklediğim şey her ne ise çok yakında gelecek, çünkü hayatının üzerine risk alıp, bahis oynamalısın. Ölülere mahsus der Bukowski. Risk almamak, kaybetmemek ve aynı yere geri dönmemek. Demek yaşıyorum. Bir haftadır ölüydüm, son beş dakikadır da çok çok yaklaşmıştım ama şimdi geri döndüm. Çok merak ediyorum acaba dibin dibi var mı? Eğer öyleyse dipteydim ama yeterince değil. Çünkü yüzeye çıkmam güç olmadı. Hayatın engebelerine paralel gökyüzünde de hava akımları ve sebep olduğu dalgalanmalar var sadece. Ron Howard’ın son filmi “Rush”da bir dakika boyunca sekiz yüz derecelik ısıya maruz kalarak, ciğerleri yanan ve öleceği söylenen “Niki Lauda”nın daha tam iyileşemeden yaşamının anlamı olan ve pistlere dönüşünün müjdecisi kaskını başına geçirmeye çalıştığı sahnede insanın aklına şunu getiriyor: “Bildiğin deli, tanımadığın akıllıdan daha iyi.” Uyarlaması: “İçine doğmuş olduğun hayat, bilmediğin öte taraftan daha iyi.” Şimdilik.

Mozart ve Salieri’yi izler gibi izledik Niki Lauda ve  Hunt’ın rekabetini.

—-.—-

İlk seni aramayacağım seni daha az sevdiğim anlamına gelmemeli. Tanışıklık aşktan üstün. Her zaman değil, bazen.

                 

 

                                                                 BİRİNCİ BÖLÜM

                             “Bazı insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.”   FAUST

KADER:

Kırılganlıklar mevsimiydi. Kayıpların çok olduğu, hayal kırıklıklarının içe kapanmaları getirdiği, doğumdan çok ölümün kapılarda dolaştığı, düğünden çok düğümlerin peşi sıra geldiği, huzursuz ruh popülâsyonunun sakin ruhlara açık ara fark attığı, erkek çocuk beklerken kadın çocukların doğduğu, sokağa çıktığın anda ayazın yüzüne çarpıp tek yalamakla kalmayıp ısırdığı, sobaların tek göz odayı ısıtıp, diğer odaları rutubetiyle çürüttüğü kapkaranlık bir kış. Böylesi bir kış gününün akşamında bir taşra kentinin kenar mahallelerinden birinde başlayan doğum sancılarına, doktorsuzluk ve hiç bitmeyen parasızlık da eklenmiş ve altıncı çocuğunu doğurmakta olan genç kadın komşu kadınların elinde kan kaybından ölmüştür. Çektiği ızdıraplar dindiğinde ölümün hakkını verebilmiş kadının yüzüne huzurun serin dokunuşu temas etmiş, sevenlerine ileride hatırlayabilirlerse eğer ufak bir teselli kalmasına sebebiyet vermiştir. İşte bu altıncı çocuk kadının davasının hükmü, kâinat tarafından yazılmış olup, mahkûmiyetinin nedeni ölüme sebebiyet verme, cezası ise ömür boyu bu dünyada bu bedene ve bu isme sıkıştırılma cezasıyla kayıtlara geçirilmiştir.

Evren yazar evren bozar misali genç kadın bebekken bilmemiş, kendinden büyük kardeşlerinin elinde döne dolaşa çocukluğa erdiğinde ve çocuk felcinden bir bacağı topal kalıp da aksaya aksaya en büyük abisinin yanında okula götürüldüğünde idrak edebilmiştir ancak sebebiyet verdiği anasızlık ve güzide kaderi tarafından buna ek olarak topallıkla cezalandırılmanın ne demek olduğunu. Hoş ne geldiyse onun ve ailesinin başına yoksulluktan gelmiştir ama kader adı, evreni aklayan bir kelime olduğundan hoşa gitmekte, avutmaktadır herkesi. Kaderdendir doktora gidememek, kaderdendir aşı olamamak. Abi ve ablaları kâh evlenerek, kâh kaçıp giderek, kâh askere gidip gelemeyerek bir bir evi terk ettiklerinde çok defalar baş göz edilmeye çalışılan babası inatla direnerek kızının yazgısına ortak olurcasına bir daha evlenmez asla, ta ki ölene dek. Dışarıdan bakıldığında tuhaf bir ikili olmuşlardır. Kız akıllı çıkmış öğrenim hayatı boyunca tüm derslerinden geçmiş, kimselere sorun çıkarmadan sessiz sedasız mezun olmuştur liseden. Bu zaman zarfında babanın üzerine çökmüş korku ve kaygılar yerini kızını daha hala kendi elleriyle okula götürüp getiren, hayatını elinde kalan tek şey olan kızına adamış bir adamın umutlarına bırakmıştır. Sınıf arkadaşları ve mahalleden komşuları arkalarından konuşur olmuştur bu yaşta kız okula babayla mı gelirmiş diye. Ne bu böyle karıkoca gibi diyen bile çıkmıştır. Dış dünyayla bağlarını iyiden iyiye koparmış baba kıza cesaret edip bir şeyler çıtlatmaya yüz bulamadıklarından da mahalle aralarında ettikleri dedikodularla yetinmek zorunda kalıp, bir süre sonra da kendi dertlerine düşüp iyiden iyiye unutmuşlardır bu karmaşık ikiliyi. Bir gün babası öldüğünde ise kimselere haber vermeden acısını kalbine, babasını mezara, arayıp sormayan kardeşlerine inat birkaç parça eşyasını alarak çıktığı evini de dökmüş olduğu benzinle iyice ıslattıktan sonra, alevlere teslim ederek çıkıp gider tam 19 yaşında. Yanında götürdükleri ise babasından kalma bir miktar birikmiş para ve bir kaç parça da kıyafettir. Nüfus kâğıdını da atmak ister alevlerin arasına sanki hiç Kader olmamış gibi. Evini yakmıştır bir daha dönmemek için, eşyalarını yakmıştır ona geçmişini hatırlatmamaları için; eğer bir imkânı olsa kimliğini de değiştirip yeni bir kimlik ve yeni bir isimle, yeni bir hayata başlıyor olmayı tercih ederdi. Bu olasılık gelecekte olabileceğinden şimdilik gerçekleştirmeyi dilediği hayalleriyle düşer yollara bir başına Kader.

—-.—-

On dokuz yılın ardından genç kız hayatında ilk defa şehrini, semtini, evini barkını terk etmiş; ama aynı zamanda ilk defa şehirlerarası bir otobüse binmiş, tabi bunun için semt garajındaki görevli memurun cam kenarı mı, koridor mu olsun sorusuna ne diyeceğini bilemeden ama sonra pencere kenarı ona hep akmakta olan ama kendisinin bir türlü dahil olamadığı geçmişte kalan hayatını anımsattığından, koridor demiş, yol boyunca onunla beraber seyahat eden yolcular ve arada meşrubat ikramı için gezen muavini gözleriyle takip etmekten yolun ne kadar sürdüğünü anlayamamıştır bile. Babasının hiç konuşmadığı ama arada sırada haber aldığı ana bir baba ayrı bir erkek kardeşi vardır. Önce onu bulacaktır İstanbul’da. Eyüp’de oturmaktadır amcası. Adresini evi toparlarken bir zarfın üzerinde görmüştür. Adam hala orada oturmuyorsa da sora sora bulacaktır ama şansını deneyecektir her şeyden önce. Bu saatten sonra gidecek kimsesi yoktur. Kardeşleri bir daha ne onu, ne babalarını arayıp sormamıştır. Babası ise bu gidişlerin ruhunda açtığı yaraları kızına sezdirmemeye çalışmış, tek bir şikâyet etmemiştir sınırlı yaşamı boyunca. Zaten çok konuşmayı sevmeyen adam, geçmişin üzerine bir perde çeker, bir daha da perdeyi aralamaz. Küçük yer olduğundan, ana göçtü, kardeşler kaçtı, babanın da arkasında kalacak diye erken yaşta biraz da acıdıklarından olsa gerek Kader’e bir bir kısmetler çıkmaya başlamış; ancak babası yarı hiddet çoğu tiksinti dolu ama çok kesin bir dille reddetmiştir kızı kusurlu diye gelen kâh iki karılı kuma götürmeye meraklı yüzsüzleri kah yaşlı ve dul kalmış dedeleri. Anne tarafı ise köyden hiç çıkamamıştır ve kasabadan köye geçmeyi istemez Kader’de. Oradaki hayat daha çilelidir çünkü. Bir küçük bakkalları vardır, sonradan gelmiş bir de sağlık ocakları. Kış geldi mi kar kaplar yollarını, zaten yürümekte güçlük çektiğinden buzlar çözüldükten sonra kalan çamurla karışmış eriyik karlar daha da güçleştirir yaşamını. Bozuk yollarında kaç defa kaymış, düşme tehlikesi atlatmıştır. Her doğrulduğunda önce sağlam bacağını kontrol etmiştir. Bir can hakkını kendini bilmezden önce kaybettiğinden, kalan canına yani bacağına gözü gibi bakar olmuştur. Soba yakmak, odun kesmek, bir başına evin onca işiyle uğraşmak ve bunlarla ömrünün biteceği düşüncesi her aklına geldiğinde sırtı ürpermiştir Kader’in. Köyde gençte kalmamıştır artık. Kalanlarda Fatih gibidir. Fatih’se..

Köylü kaç dönüm toprakları varsa oradan ekip biçtikleriyle geçinmektedir. Onlara sorsan çok yoktur, ama hiç yoktan iyidir. Kendi aralarında yok olanın yok olur dediklerinden ama var demekten de göz olur kaş çıkar diye söylemeye çekindiklerinden biraz vardır ama kendilerine yetecek kadardır diye kestirip atarlar hep. Evin hatta sülalenin tek üniversite okumaya hevesli olan erkek çocuğu ise İstanbul’a okumaya gitmiş, İstanbul’da çalışmış ama tutunamadığından olsa gerek, altı ay gibi kısa bir sürede baba ocağına dönmüş, çiftçi olmaya okumuşum ben diye hayıflanarak ve büyükşehirde tutunamamanın verdiği kompleksle kös kös dönmüş, yaşamaktadır köyünde, evinde, ana babasıyla. Fatih koymuşlardır çocuğun adını ve Fatih, Boğaz’ın güzelliğinden bahsederken, bir anda çektiği sıkıntılardan, ulaşım araçlarına binebilmek için mesai saatlerinde aynı anda hücum eden binlerce insanın hoyratlığına dek uzanan hemen hemen aynı hikâyeleri anlatıp dururken söze girmeye çalışan çoğu ilkokul terk akrabalarını siz nereden bileceksiniz benim ne çektiğimi, cahilsiniz hepiniz diye azarlayıp durmaktadır her fırsatta. Koskoca adamlar ve kadınlar da hiç gitmeyip hiç görmediklerinden elleri böğürlerinde nefes almaya korkarak aynı hikâyeleri bıkıp usanmadan dinler görünmektedirler kah sobanın başında titreşerek, kah yaz geldiğinde bahçenin içindeki sedirlerin tepesinde sıcaktan mayışmış bir şekilde tüneyerek . Köy yerinde evlenebilmek için son derece geç sayılabilecek bir yaş olan yirmi dokuz yaşına gelmiş olan Fatih, kendini ne şehirli ne köylü saydığından köyün kızlarını beğenmeyip, şehirli kızlara da uzanamadığından gün boyu davar güdüp, tohum ekip, taşa toprağa küfrederek ailenin başına patlamıştır tabiri caizse. Okuttuklarına bin pişman olmuştur aile ama iş işten geçmiştir artık. “Hiç görmese iyi olacaktı emme..” diye devamını getiremedikleri cümleler kurarlar sürekli. Kader en çok Fatih’e benzemekten korkmuştur hayatta. Babasına göreyse sülalede bu tipten bir akıl hastalığı vardır karısının tarafında. Bu neslin delisi de Fatih’tir. Adına güvenip, İstanbul’u fethedicim diye gitmiş, tarih okumuş, bir rivayete göre hiç bitirememiş, hatta hiç okuyamamış, belki hiç kazanmamıştır bile ve bir aralar Bakırköy’e kapatılmış, yirmi bir günlük tedavisi bitip eve gönderilince, İstanbul’da her kaybolduğunda telefon kulübelerinden yaptığı aramalarla Fatih Camii’ne göre koordinat verdiğinden, zaten İstanbul’u pek de bilmeyen babasınca bulunması epey zaman almakta, gizli bir şifreymişçesine, sanki bir duyan bir dinleyen varmış gibi fısıltıyla konum bildirmelerinden kolay kolay ne dediği anlaşılamadığından başa çıkamayıp eve getirmişlerdir hava değişimi bahanesiyle çocuklarını. Sıkıldı mıydı, hele ki kafası attı mıydı köylü kurnazları, aşağılık kompleksliler diye bas bas bağırmaktadır önüne gelene. Köylü bildiğinden ses etmemektedir ama hastalığı ailesi tarafından gizlendiğinden okumanın pek faydalı bir şey olmadığı dersini çıkarmışlardır kendilerince. Şehre okumaya giden tuhaflaşıp gelir onların gözünde. Ankara yakındır onlara, büyük şehirse oda büyüktür. İstanbul’un keşmekeşinde kaybolacağına, toplaması daha kolay olacağından ailenin neden Ankara’ya yollanmadığını konuşurlar fısır fısır sokak aralarında, kahvehanelerde. Ama Fatih tutturmuştur bir kere İstanbul İstanbul diye. Kader bu köye ve benzer bir kaderin kucağına sığınmayı bu yüzden gururuna yediremez. Babası ise annesinden sonra gidip gelmez olmuştur karısının köyüne. Arada sırada aracıların ulaştırdığı selamlar ve havadisler hariç yavaştan bir Berlin Duvarı’nı örmüştür aralarına.

—-.—-

Kader’in Eyüp’e geldiğinde tam adresi bulmak için epey yürümesi gerekmiştir. Kaç para tutacağını bilemediğinden taksiye de binmez. En nihayet evin önüne geldiğinde iri yarı, beyaz atletinin ardından göbeği belirginleşmiş, yüzü falçata izli, dişleri yer yer kırık, kafası dumanlı adam açar kapıyı. Babasını görür gibi olur karşısında. Ne kadar benzemektedir ona. Babası daha ufak tefektir, bir de daha az saçı vardır. Kader anlık tereddüdünün ardından kendini tanıtarak içeri girer izin isteyerek. Adamın şaşkınlıktan dili tutulmuştur adeta. Nasıl buyur edeceğini bilemeyip, doğru kelimeleri arar iken genç kız içeri girmiştir bile. Salonun orta yerinde yanında yere bıraktığı bavulu, özensiz ve bakımsız hali ve iri kahverengi gözleriyle bakmaktadır amcasından yana. Adam üzerindeki az evvel balık kızartıp yağladığı beyaz fanilasının üzerine attığı düğmelerini iliklemediği kısa kollu gömleği ve efkârdan derin derin içine çektiği sigarasıyla döner odadan. Geniş omuzları, kaslı kolları vardır, bir bakıma yakışıklı ama hırpanidir. Kadınsızlık bu ailedeki adamların kaderlerinde vardır sanki. Bir şey vardır ona kanını kaynatan. Amcadır, babanın yarısı ne de olsa. Bir huyu daha vardır babasında da olan ve kendi huyunun da çektiği. Çok konuşmamak. Gerektiğinde susmak. ‘’Karşı taraf böylelikle ne senin hakkında ne düşündüğünü anlayabilir, ne de hislerini tahmin edebilir.’’ demişti babası bir keresinde ve eklemişti de; “Bir sırra dönersin insanların gözünde, merak ederler ama sormaya da cesaret edemezler.” tıpkı bu ailede yaşanan ve Kader’in de hiçbir zaman bilmediği o büyük sır gibi.

—-.—-

Amcası hiç konuşmadan gittiği mutfaktan, az evvel yağda kızartmış olduğu bir tabak balıkla döner. Salata ve ekmek getirir. Bir şişe de Tekirdağ rakısı vardır koltuk altına sıkıştırmış olduğu. Bir kadehi yarısına kadar doldurup, sek içmek üzereyken bir an kıza doğru bakar ve kadehini yerine koyar. İçeriden getirmiş olduğu bir diğer kadehi kendisininkine nazaran daha insaflıca doldurup, kızın önüne koyar. Şimdiye kadar hiç önüne içki bardağı konmamış olan genç kız elleriyle büyük bir iştahla yemekte olduğu balığını bitirir önce; sonra da temiz kalan parmaklarıyla kadehi tutar ve merak içinde bir yudum alır. Amcası ne tepki vereceğine bakar kızın. Yüzünden anlayamaz. Kız bir yudum daha alacakken, kendi kadehini tutup kızınkine dokundurur yavaştan. Kız bir yudum daha alır. Bir yudum daha, bir yudum daha derken, rakısı biter. Kadehi doldurur adam usulca ama temkinlidir nispeten. Tüm bu yaşananlardan gizli bir keyif almaktadır belli etmeden. İlk defa içen, 45 kiloluk bir kıza göre hayli dayanıklı çıkmıştır Kader. Amcası ise aralıksız içmektedir, litrelik rakının dibini bulduğunda ömrü hayatında ilk defa gördüğü yeğeninin karşısında bekârlığın da getirdiği alışkanlıkla masada sızar kalır. Genç kız amcasını bırakıp en az sahibi kadar bakımsız evin odalarını gezmeye başlar. Bir odada bir yatak, onun da üzerinde silme eşyalar ve kıyafetler vardır. Son kez amcasını kolaçan eder, adam horul horul uyumaktadır. Eşyaları yoklar, kutular vardır. Eline aldığı ilk kutunun içi boştur. İkincisininse içinde silah vardır. Dokunmadan önce elini dudaklarına götürür. Şaşkınlıkla bakar. Bir iki kutuyu daha yokladıktan sonra bir iki silah daha bulur. Zamanında babasının ağzından amcasıyla ilgili cımbızla çıkan birkaç kelime gelir aklına. Yaptığı iş tetikçilikmiş, birkaç kez başı belaya girmiş ama sonra toparlamış galiba. Yatmadan kurtulmuş. Eski polismiş. Televizyonda izlediği bir film gelir aklına. Hani şu kısa saçlı kızla, kolunda saksı taşıyan adamın oynadığı. Sonra amcasını düşünür ve tüm o kötü kalpli adamları. Gerçi amcasının masadaki horuldayan, yarı masum haline baktığında bir kahraman ya da soğukkanlı bir katil olmaktan bir hayli uzaktır ama tüm kahramanlar da birbirine benzemez ya. Filmlerde ya da kitaplarda son sözü hep kahramanlar söyler. Çocukluğunun kahramanlarını düşünür o da bir bir. Onun kahramanı bellidir. Bir gün Türkçe öğretmeninin derslerdeki başarısından ötürü eline tutuşturmuş olduğu kitaptaki Çingene çocuğu onun aklını başından almaya yetmiştir. Cathy ona ihanet etmiş, bir aptalla evlenmiştir. Heathcliff’se hayatının merkezi yapmış olduğu genç kadının varlığıyla yaşama gücü bulmuş, kendisinin asla yapamadığı bir şeyi yapabilmiştir hayat boyu. Öfkesini dışarı vurabilmiş ve intikam almak için geri dönmüştür getirildiği topraklara. Sonunda mutlu olmadığını kavrayamamış, zaten hiç mutluluk arayışı içinde olmamıştır ama yinede onda kendisini yüreklendiren, yaşama gücü veren bir şeyler vardır. Cathy öldükten sonra hayatta olmak cehennemde olmak gibidir, Heathcliff ruhunu kaybetmiştir Cathy’nin ölümüyle. Kader’inse hırsı gizlidir, anlaşılamaz, açığa vurulamaz. Aklına koyduğundan beridir de tek yaşama gücü vardır. Tutunabilmek. Bir hayat kurmak istemektedir kendine nerede olursa. Bir şehre, gelecekte bir insana, belki bir işe sarılmanın gerekliliğinin çok fazla bilincindedir erken yaştan itibaren, elinde avucunda olanların bir bir dağılıp, yok olduğunu gördükçe.

Dalmış olduğu hayal dünyasından, gerçek hayata döndüğünde elindekileri değerlendirmeye koyulur kendince. Yaşlı ve görünüşe bakılırsa içmeyi alışkanlık haline getirmiş amcası ve onun bir oda dolusu eşyası ve silahlarıyla, topal bacağı ve kimsesizliği ve kıt kanaat toparlayabildiği parasıyla geldiği ve gelmeden önce kırk kere kaybolduğu bu devasa şehrin bir semtindeki evinde ne yapacağını bilmez bir halde aklı yettiğince plan yapmaya koyulur. Önce kendine bir yatak ayarlayacak, sonra eşyalarının arasından diş fırçasını ve pijamalarını çıkartacak, sonra da amcasını yatırmaya çalışacaktır. Hiç vakit kaybetmeden iş yapmaya koyulur Kader.

—-.—-

Sabah olmuş, geçici bellek kaybının ardından uyandığı sandalye tepesinde akşam yaşananların dökümünü çıkarmaya çalışmaktadır Hakim. Filmin nerede koptuğunu hatırlayamaz, her zamanki gibi. Yalpalayarak ve öksürerek kalkar yerinden. Neden sonra bir kurt düşer içine. Acaba kız nerededir. Kendisi, kendine yer bulamazken, el kadar kız bu pis ve bakımsız bekâr evinde kendine hangi köşeyi bulup da uyumak yerine sinmiştir diye iyice meraklanır. Sonraki tereddüdü ise içerideki odada bulunan silahların varlığı olur. Kız onları görmüş müdür acaba? İhtimal içini ürpertir. Tamam meslektendir ama hap kadar kızın içi silah dolu odada uyumuş olma ihtimali bile rahatsızlık duymasına yetmiştir. Sonra bu dünyadaki tek amcasının hayatını kazanmak için şimdilerde ne iş yaptığını söylemiş midir acaba babası? Merak içinde girdiği odaların ilkinde kendisini bekleyen sürpriz kendi adına korkunçtur. Kız herhalde sabaha kadar çalışmış olsa gerektir. Oda pırıl pırıl parlamaktadır. Yatağın üzerindeki gömlekler, pantolonlar, temiz pis fırlatıp attığı her ne varsa kaldırılmış, odanın tozları alınmış, en önemlisi silahlar büyükten küçüğe kabında ya da açıkta sıralanmıştır. Ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalan adam öfkeyle odadan çıkar. Aynı şekilde toparlanmış diğer odadaki tekli somyada kıvrılmış uyumakta olan kızı şiddetle sarsarak kaldırır yerinden. Kız neye uğradığını şaşırmış halde sürüklene sürüklene çıkartılır odadan. Diğer odada daha üç beş saat evvel özenle tozlarını alıp boy sırasına göre dizdiği silahların tam karşısındadır şimdi. Bir başkası olsa korkar ya da korktuğunu belli eder ama kız sessizdir ve en önemlisi sakin. Adam hesap sormaktan öte gözdağı vermektedir kendince. Ama nafiledir. Adam bastırdıkça, kız kozasını örmektedir. Gözlerini silahların olduğu yerdeki görünmez bir noktaya diker transa girmiş gibi. Amcası bir sürü şey söylemekte, bas bas bağırmakta, o ise dahil olduğu bir başka evrende tüm bunlardan sıyrılmış, okyanusun orta yerinde etrafında çeşit çeşit yarı balık, yarı insan bir sürü deniz canlısı yüzerken ve ona hoş geldin dercesine göz kırparken, sakat olan ve hep çekiştire çekiştire bir çanta gibi taşıdığı bacağı yokmuşçasına tatlı tatlı yüzmektedir yüzünde tebessümle. Bir gün gazetenin birinde okumakta olduğu uzaylılarla ilgili yazının yanındaki şimdi adını hatırlayamadığı bir okyanusun kıyısındaki bungalovların dışında keyfe keder güneşlenmekte olan insanların görüntüsü gelir aklına. O zamanda ne hava, ne atmosfer, ne kıyı şeridi dikkatini çekmiş, sadece babasının en sevdiği ve bu yüzden hep dikkatle ütülediği mavi ketenden gömleğinin sırt kısmını andıran denizin derinliklerinde balık ve deniz türleri dışında bir hayatın var olup olmadığı fikrine takılıp kalmıştır. Ama şimdi o denizin kıyısından bile uzaktadır olduğu yer. O kıyıda huzur vardır. Dolayısıyla oradaki denizin altında yaşayan canlılarda sakin, huzurlu ve mutlu olsa gerektir. Bir hayat vardır okyanusların derinliklerinde balıklardan öte, bir lideri vardır denizin derinliklerinin de..

Amcası nihayet hem yorulmuş, hem sıkılmış ama susmuştur. Ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilemez gibidir. Açık açık dile getirir düşündüklerini çaresizce. Onunla ne yapacağını sorar, seninle başım dertte der gibidir. Ani bir refleksle genç kız silahları okşar. Bunu ona yaptıran şey her ne idiyse o bunun farkında değildir. Amcası garipseyerek bakar. Salona doğru geçerken, dönüp hadisene gibisinden kıza işaret eder, onu geride bu odada onca tehlikeli şeyin arasında bırakmak istememenin getirdiği  tedirginlikle karışık bir histir onunki. Gerisin geri döner bir anda ürkütücü düşüncelerin de etkisiyle, kız odadan çıkar çıkmaz kapıyı kilitler ve anahtarı cebine atar.

Tekrar masanın başındadırlar. Kıza oturmasını işaret eder. Kendisi de kafasını toparlamaya çalışıp ilk ve son kez Hakim usulü eşsiz cümlesini kurar:

-“Ne gördün, ne duydun! Orada değildin.”

Bu kadardır. Kız devamının gelmesini beklemez. Amcasının düz, basit ve pratik bir yolu ve olanlar için tek kelimeden oluşan; o da hepi topu bir yüklemden ibaret olan soru veya cevapları vardır. Tıpkı babası gibi. Anası ölmüştür; eceldendir. Kardeşleri bir bir hayatından çıkmış, bir daha arayıp sormaz olmuşlardır; gerektiğindendir ya da gerekmediğinden. Aynı anda dışarıda yağmur bastırmıştır. Herhalde onun da yağası gelmiştir diye düşünür. Böylesi kolaydır. Hem anı belki de tüm hayatı kurtarır. Başarabilirse aynısını tatbik edecektir bundan sonra. Gereksizse görmeyecek, gereksizse duymayacak, sade ve pratik düşünüp fazla kafa yormadan işin içinden sıyrılıverecektir. Acaba hayat böyle bir şey midir? Planlandığı gibi akan, düşündünğü gibi gerçekleşen. Dışarıda ise yağmur hala devam etmektedir. Tıpkı akan hayat gibi. Hayat akar. Kimine sel olur akar, kimini selle alır başka taraflara atar.

                                                                         

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: