GARİP : NEŞET ERTAŞ BELGESELİ

 

downloadfile-1

GARİP : NEŞET ERTAŞ BELGESELİ

-“Baba, neden sen kendin beste yapmıyorsun, türkü üretmiyorsun?” Oğul Ertaş

-“Oğlum, ozanlar birbirinin devamıdır. Eğer benim demek istediğimi benden evvel gidip gelen bir ozanımız yazmış gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır. Saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım.” Baba Ertaş

Abdalların sonuncusu, Anadolu halk müziğinin efsanesi, saz ustası, halk ozanı ve hem türkücü, hem besteci, hem de söz yazarı, Yaşar Kemal’in ona yakıştırdığı lakapla Bozkırın Tezenesi, Kırşehrin Çiçekdağlısı Neşet Ertaş’ın yıllar yıllar sonra kah hemşehrileriyle memleketinde kah Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda farklı kesimlerden gelmiş ama illa Usta diyerek gelmiş sevenleriyle buluşana dek yaşadığı kendi küskün sürgününü, öncesinde de abdallık geleneğinin içine doğmuş olması sebebiyle Anadolu kültürünün bir parçası olan ve gayretlerle yaşatılmaya çalışılan abdallık geleneğinin baba oğul Ertaşların ekseninde anlatıldığı Neşet Ertaş kitabının yazarı Bayram Bilge Tokel’in danışmanlığında, Can Dündar imzasıyla anlatılan bir Abdal hikayesi aynı zamanda Neşet Ertaş’ın hayat hikayesi. 2005 yılı yapımı belgesel Ertaş’ın seslendirdiği, sözleri Karacaoğlan tarafından yazılan “Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm” adlı şiirden alıntılanarak üç bölüm halinde tasarlanan bir hayatın giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle gözler önüne serilişine tanıklık etmemize vesile olması açısından da çok önemli:Doğum, yaşam ve ölüm.

Abdal sözlükte, Türk tasavvufunun daha radikal formlarında karşılaşılan en üst mânevî mertebenin bir adı olarak tabir edilmektedir. Sünni İslam dışında kalan birçok Türkmen dinsel topluluğunda rastlanmakta, Derviş veya Baba da denmekteydi kendilerine. Bir abdal Allahtan başka dünyadaki her şeyden vazgeçmiş kişi olup, toplumsal bir şahsiyet olarak zayıf, ezilmiş ve baskı altında olanlara yardım elini uzatan, ve toplum içinde ahlaksızlıklara karşı mücadele veren bir otoritedir. Daha ziyade göçebe Türkmenler arasında yaygın olan abdallar Selçuklu veya Osmanlı yerleşik devlet otoritesi karşısında çevre halkının hoşnutsuzluklarını dile getirmişler ve çeşitli isyan hareketlerinin başlatıcısı olmuşlardır. Türkiye’de en çok İç Anadolu bölgesinde Kırşehir, Keskin, Bala yörelerinde hayatlarını müziğe adamış şekilde yaşamaktadırlar. Kırşehirli abdalların misyonu farklıdır. Kırşehir’in oyun havaları meşhurdur. Neşet Ertaş’ı “Toplumun örnek alınmaya lâyık en gözde kişisi” olarak kabul ederler” Geçim kaynakları kendilerine özgü enstürmanları çalıp, söyleyip para kazanmaktır. Müziğe yetenekleriyle ünlüdürler. Müzik kulakları çok gelişmiştir. Nota ise bilmezler. Bu kısacık fakat önemli Vikipedik bilgiden sonra biz gelelim belgeselimize: Bir rivayete göre dört bin çadırını develere yüklemiş Türkmen aşireti uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Horasan’dan Anadolu’ya göçer. Yoksuldurlar, yoksul urba giyer, yaman bozlak söylerler. Tüm fukaralıklarını, horlanmalarını, acılarını buluruz sazlarından çıkan ritimlerde, en çoksa sözlerinde. Geçim davası(derdi de yakışırdı bak) ağır basan doğuştan müziğe yetenekli ve müzikten başka iş bilmeyen abdallar düğünlerde ve eğlence yerlerinde sahne almaya başlarlar. Böylelikle geçim derdi sosyal süreçte yeni bir misyon edinmelerine yol açmış olur. En iyi ve tek bildikleri şeyi yaparlar ellerinde saz, dillerinde yanık türkülerle.

smbxxnr-dlw5gwn_kzq98hmjnmx6oieapxmg6dyqafkbongtuiwfawa75ioghwvbmbt5ek0bckltc0tde0kje3ngw512-h288-nc
Muharrem Ertaş

images-1

Daha Cumhuriyet kurulmamış, henüz takvimler 1913 yılını gösterirken, Ankara Vilayeti’ne bağlı Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinin Yağmurlubüyükoba köyünde Deveci tarikatının bir üyesi olarak açar dünyaya gözlerini baba Muharrem Ertaş. Tıpkı ileride onun da oğlu Neşet’e ustalık edeceği gibi o da Yusuf ustasının izinde nimet peşinde sürüklenir durur ordan oraya. Muharrem Ertaş’ın sesi Japonya’da incelemeye alındığında hatasız bir ses olduğu ve böyle bir sesin dünyada olmadığı çıkar ortaya. Kendisiyse kah dinsel motiflerle bezeli türkülerle çığrınır “Aydost” diyerek, kah “Kalktı göç eyledi avşar elleri”ni söyler Dadaloğlu’ndan: “Ferman padişahın da dağlar bizimdir” diyerek. Oğul Ertaş babasının yerleşip evlendiği Kırtıllar köyünde açar gözlerini dünyaya. 1938 yılı Muharrem Ertaş için şanssız bir yıldır bir taraftan çünkü sesini İstanbul’a ve tüm Türkiye’ye duyurmak üzere plak yapmak için gittiği İstanbul’dan, Atatürk’ün ölümüyle beraber ağıtlarla ve hayallerini gerçekleştiremeden döner geri memleketine. Fakat aynı yıl bu hayalleri yıllar sonra gerçekleştirecek olan oğlu Neşet doğar. Babasının göremediklerini Neşet görecek, sayısız plak yapacak, köyünün dışındaki kitlelere seslenebilecektir. Fakat bir yanda yoksulluk vardır şimdi ve gelecek belirsizdir henüz. Öksüzlüğüyle büyümeye çalışırken bir yandan, ustasının yanında pişer olmuştur küçük Neşet. Beş altı yaşlarında babasıyla gittiği düğünlerde önce zil ve sonradan kaşık tutmayı öğrenir. Köçeklik eder, türkü söyler, saz ve keman çalmaya başlar azar azar, nota bilmeden türlü çaresizlikler içinde. Babasıyla karşılıklı atışmaya başlarlar sonra sonra. O da bir gariptir, çalıp söylemekten gayrı iş bilmez tüm Abdallar gibi. Babası ona garip dedikten sonra yazdığı sözlerde hep bu garip mahlasını kullanır. Gel zaman git zaman ilk gençliğinde bir kıza aşık olur Neşet. Fakat ailesi göçebeye kız vermeyiz diyerek ondan yerleşik düzene geçmesini ister. Genç Neşet’in içine yara olur bu. Kızın gönlüne bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır sözüyle acı bir şekilde tanışmıştır. Kırşehir’de çekememezlikler de yaşayınca, bağrına taş basarak bir umut düşer yollara. O da bir gurbet kuşudur gayrı. Elinde saz, cebinde ise iki buçuk lirası vardır. İlk durağı Garipler diyarının merkezi İstanbul olur. Burada alıp başımı gittim tabirini hayata geçiren sırf kendisi değildir. Onun gibi yüzlerce, binlercesi vardır bir şans arayan Plakçılar Çarşısında, gazinolarda. İstanbul Anadolu’yu çeker kendisine bir mıknatısmışçasına. Göçmenler, ekmek ve tutunmanın peşinde bir kuş misali konacak bir dal peşinde savrulur dururlar. Gurbette bir buçuk iki yıl boyunca yalnız yalnız dolaşır durur genç Neşet. Zeki Müren söyledikçe o ağlar durur. Tarih Ellilerin sonudur. Dayanamayıp Kırşehir’e döndüğünde iki plağı vardır bundan böyle cebinde beraberinde getirebildiği İstanbul ellerinden. Babasının yapamadığını yapmış, plak doldurabilmiştir. Sonrasında bir fırsat yakalar ve Ankara Radyoevi günleri başlar. Yurttan Sesler’de çalar. Köy geleneğini kentin ritmiyle tutturur. Geceleri de Rüzgarlı Sokak ‘taki Ahu Pavyon’da sahne alır. Altındağ Sazevinde çalarkense onunla tanışır. Yani en içli türkülerinin baş kahramanı olacak Leylasıyla. O da kendisi gibi türküler söyler, sahne alır müzikhollerde. Baba Ertaş ise şiddetle karşı çıkar bu evliliğe. Ama tüm bu itirazlar boşa çıkar ve evlenirler. On yıllık evlilikten miras üç çocuk gelir dünyaya. Bir de unutulmaz besteler kalır yıkılan evliliğinin ardından. En verimli, en yaratıcı ve belki de en yaralı ve pişman dönemlerinin eserleridir bu besteler. “Kendim ettim kendim buldum”, “Hata benim günah benim suç benim”, “Evvelim sen oldun ahirim sensin” ve Leyla’nın bizzat adının geçtiği “Yazımı kışa çevirdin” bu döneminin eserleridir. Bana kalırsa iyi ki evlenmiş, iyi ki ayrılmış, iyi ki benim enn(daha çok n ister bu en arkasında) sevdiğim türkülerinden birini yazıp söyletmiştir bu süreç Usta’ya. “Aslı bozuk deme” demiştir bir atışmalarında Leyla’yı kasteden babasına.

ertas-neset-babasiyla-raki-iciyor-kalan-muzik-koll

s-c6a77ad610f2e080de48b3a8cd5cb927e4427a1e

Zamanında dinlerken ağladığı Zeki Müren’i ağlatma sırası Ertaş’tadır bu sefer. Bir gece çalıştığı yerde karşılıklı içtikten sonra Zahidem’i söyler Müren, iyice coşmuş ve kendinden geçmişken. Devamını Ertaş okur Zahidem’in. Her yiğidin ayrı bir Zahidem deyişi olduğuna tanıklık ederiz bizler de, tıpkı Zeki Müren gibi. Biri billur sesiyle her notanın, her sözcüğün hakkını vererek söylerken, diğeri kendince okur yanık ve içten, bir teselli arar gibi sığındığı notalardan. Zeki Müren tabiri caizse başını taşlara vurur onu dinlerken(gerçekten de vurur, Allahtan tahta kapıdır kafasını vurduğu). Aynı türküyü birbirinden çok ayrı ve önemli yorumculardan dinlemek haz verir biz izleyiciye(ben sadece izleyiciyim ve severek izlerim her güzel şeyi oturduğum yerde).

Altmışlarda fırtına gibi esen Ertaş için çöküş ve küskünlük ve dolayısıyla bir başka gurbet ve sürgün dönemi ise bundan sonra başlar. Bir gece çalıştığı pavyonda saz çalarken felç geçirir ve sağ eline inme iner. Takvimler seksenli yılları göstermektedir. Derman bulamadığı gibi sağda solda birikmişi olmadığından çaldığı kapılardan rencide olarak geri dönmeye başlar, düşenin dostu olmayacaktır. Bunun üzerine abisinin çağrısıyla Almanya’ya gider. İçkiyi bırakır. Bir Sanat Okulunda saz dersleri vermeye başlar. Pasaportuna saz öğretmeni yazılır. Kendisine bir orkestra kurup, düğünlerde sahne almaya başlar. Çocuklarının nafakasını çıkartır bu vesileyle. Kendi okuyamamıştır, onlar okusundur. O bir yandan gurbette sıla özlemi çekerken, babasının hastalık haberiyle sarsılır ve ölümünün ardından iyice içine kapanır. Birkaç cümleyle olabilecek en içten şekilde anlatır Ertaş gerçek bir sanatçının yıllarını verdiği  sanat hakkındaki düşüncelerini bezginlikle: “Gönlüm sanattan geçmişti. Biz çilelerini çekmiştik. Mutluluğunu göremedik. Doyurdu bizi, yordu bizi.” Bu aynı zamanda mücadelelerle geçen bir hayatın da özeti olur gerçek bir sanatçının kendi ağzından dökülen.

images

Neşet Ertaş kitabının yazarı Bayram Bilge Tokel’in kendisini girdiği inzivadan çıkarması çok kolay olmaz. Zaten öksüzdür Ertaş, bir de atasız kalınca iyice küskünleşir dünyaya. Kendini unutturmak gayretine düşmüş gibidir. Tek gayesi unutulmak gibi hareket eder bundan sonra. Tüm röportaj tekliflerini reddeder. O inzivadayken, besteleri dilden dile dolaşır. Kendine hayrı dokunmasa bile onun mirasından çok ekmek yerler şarkıcılar, türkücüler. Dinlemekte olduğu ve bir zamanlar bir parçası olduğu TRT’nin yayınlarından birinde kendi isminin önündeki ”rahmetli” sıfatını duyunca ancak dönme kararı verir. Bir zamanlar babasının varı yoğu eşeğinin terkisine atlayıp nimet peşinde sürüklendiği zamanların altından çok sular akmıştır, Usta bundan böyle küskünlüğünü bir kenara bırakmış, artık umudunu kesmiş olduğu her şey ona altın tepsilerde sunulmaya başlamıştır. Özünü kaybetmemiş, gerçeğiyle barışık Ertaş’a devlet sanatçısı ünvanı verilmişse de o ben halkın sanatçısıyım diyerek bu ünvanı reddetmiştir nezaketle. Neslinin ve abdallığın son temsilcisi bu nadide ve Allah vergisi yeteneğiyle bu toprağın sesi olmayı başarmış  güzel insan gönüllerde taht kurmuştur insanların nezdinde.

Ziyarette bulunduğu babasının mezar taşına şunlar yazılmıştır:

“İşte geldim, işte gittim.
Güz çiçeği gibi bittim.
Yalan dünyada ne iş tuttum.
Ömrüceğim geçti, gitti.”    Hepimiz birer güz çiçeğiyiz Muharrem Usta. Kelebeğin ömrünü istesen de uzatamıyorsun. Razı oluyorsun zoraki ya da gönülden; ya da bir kelebek gibi hiç bilmeden uçup göçmeli insan bir yaprak gibi kuruyabileceğini bir an olsun düşünmeden.

images-2

Tarih 30 temmuz 2000, yer Harbiye Açık Hava Tiyatrosudur. Kadınlı erkekli her kesimden ve her nesilden kalabalık izleyici topluluğu deyim yerindeyse bunca yıllık yokluğunun hesabını sorarlar ona tek bir ağızdan “Neredesin Sen?” diye diye. Türkiye’de vermiş olduğu son konserin üzerinden otuz yıl geçmiştir Ertaş’ın. Coşku müthiştir, gelen seyircinin çeşitliliği de. Onun türkülerini bilen, seven, dinleyen her kesimden severi Açık Hava’yı doldurmuştur. Saygısızlık olmasın diye ceketini çıkarmak için izin isteyen Usta hiç kaybetmediği iyiniyeti ve alçakgönüllülüğüyle der ki:

“Ne çalsak ne söylesek
Hepsini sizin için söylerik
Son nefesime kadar sizlerlen beraberim
Ayaklarınızın turabıyım
Gönüllerinizin hızmatcısıyım
Dertlerinizin ortakçısıyım”

Ölümünün ardından Anadolu geleneklerine göre bir yıl bekletildikten sonra yapılan mezartaşında şunlar yazılıdır Ertaş’ın:

“Sakın ola ha İnsanoğlu,
İncitme canı incitme.
Her can bir kalp
Hakka bağlı, incitme canı incitme.
Sevgi,Saygı, Hoşgörü.” “Garip” Neşet Ertaş

Bu ise bana bir mutasavvıfın sözlerini anımsatıverdi, paylaşmadan olmaz:

“Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar
Toprak ol da bak nasıl güller açar
Taş gibi idin çok gönül kırdın yeter
Toprak ol üstünde hoş güller biter.” “Rumi”

 

 

HUMAN

images-192

HUMAN / İNSAN 

“Hayat, çocukluğundan yaşlılığına taşıdığın bir mesajdır. Yolda bu mesajı kaybetmemeye çalış.”

“Bırakın da yaşayayım adamım. Sizden bir şey istemiyorum. Yiyecek bir şey istemiyorum. Sizden hiçbir şey istemiyorum. Yardıma ihtiyacım yok. Ama bırakın yaşayayım.”

“Bugünlerde olduğu gibi ölmezdik biz. Kavgamız öldürmedi. Bizi yok eden kalaşnikoflar. Önceden sadece hastalıktan ölürdük… Kavgamız yozlaşıyor.”

“Sahip olduğumuz tek bir hayatı bir başkası için feda ederken o doğruluk anını nasıl tanımlarız?”

“Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar daha az çekingen ve daha cesur olmalı. Değişimi kaybedecek bir şeyi olmayanlar başlatmalı.”

Benim için kabul edilemez olan azınlığın refahının çoğunluğun sefaletine bu derece bağlı olması. Bu kabul edilemez.”

“Ölmeden önce mutlu olursam, öldükten sonra da mutlu olurum.”

Belgeselcinin aklı ve zaferi karşısında doğru kelimeleri bulmakta güçlük çekiyorum. Filmin yönetmeni Yann Arthus-Bertrand sonrası için aşılması zor bir duvar çekmiş önüne. Başrollerdeyse dünyalı komşularımız var. Geride, insanın aklında komşusu aç yatarken yatağa tok giriyor olmanın hazımsızlığını bırakıyor ve daha bir sürü düşünceyle kalakalıyorsunuz. Bazen yoksulluğun ve yoksunluğun içinde yaşayan insanların kendilerini ve içinde bulundukları durumu tüm açıklığıyla ifade edişlerindeki gizli gurura ve çaresiz boş vermişliğe hayran oluyorsunuz. Hiçbirinin elinde yazılı bir metin yok. Sadece az bir kısmı eğitim alma şansına sahip olabilmiş. Kendileri söylemedikçe ya da belirtmedikçe ne titrlerini, ne uyruklarını öğrenebiliyoruz. Lisanları aşinalık yaratıyor sadece. Çoklukla birer isimsiz kahramana dönüşüyorlar. Kötü tecrübeleri, dünyanın sıkıntısı, tok komşular ve taşımakta oldukları ağır yükler onları birer filozofa çevirmiş, ağızlarından çıkan cümlelerin bilgece olmasına sebebiyet vermiş. Dünyanın hemen hemen her ülkesinden ve her milletinden bir yüze rastlamak mümkün filmde. Bertrand’ın ekibi binlerce kişiyle röportaj yapmış bu uğurda. Film üç yıllık bir çalışmanın eseri. İnsan olmanın ne menem bir şey olduğu sorusu filmin tamamını izledikten sonra şekilleniyor. Galiba bizler fazlaca büyütüyoruz meseleyi ve kişisele bağlıyoruz hemen kendi şahsi meselelerimizi. Bizler gibi etten kemikten olma bir sürü hayvan var ve hiçbiri mevzuyu bu kadar ciddiye alıyor görünmüyor. Tek yaptıkları yaşamak. İrade deniyor bizi bu dünyada yakana ve film boyunca muhakkak bir ortak nokta buluyoruz irade sahibi olan diğerleriyle. Evlat kaybı, eş kaybı, öksüzlük, senin olmayan ve senin başlatmadığın anlamsız bir savaşın içinde kaybolmak, demir parmaklıkların ardına mahkum olmak, paralize olmak, sakatlık, hastalık, yalnızlık korkusu, ölüm korkusu, eşcinsellik, mültecilik, depresyon, varoluş kaygısı, sevmediğin ama muhtaç olduğun bir işte zor şartlar altında çalışıyor olmak… Yalnız değiliz yedi milyar insanın içinde ve muhakkak dünyanın bir köşesinde bizimle aynı acıları, sıkıntıları, mutlulukları yaşayan ama farklı bir dilde konuşan insanlar var. Bir çıkış noktası arıyorlar ya da aradılar aradılar bulamayınca da vazgeçtiler. Şu bile yaşamak için bir neden çoğumuz için: “Seninle aynı dertten muzdarip insanların varlığı.”

human-film-bolivie-francesoir_field_image_diaporama

HUMAN-3-650x466-300x215

Bazısı doğal komik, kıkırdamaktan konuşamıyor. Kimisi dişleri dökmüş erkenden. Her yaştan, her tenden ve her telden, gay, lezbiyen, evli, bekar, büyükanne, büyükbaba, tutuklu ya da özgür, mülteci, sığınmacı, AIDS’li, kanser ya da tekerlekli iskemleye bağlı, daha çocuk ya da ihtiyar, siyah, beyaz, çekik, Ateist, Müslüman, Yahudi, Pagan, Amerikalı, Fransız, Afgan, Hintli, Lübnanlı, Sudanlı, Alyoşa’nın babası ya da artık hayatta olmayan Abir’in babası, fakir, çok fakir, çok çok fakir, zengin, belki biraz kaçık, bazısıysa filozof; ülkesinde kendisine hayat olmadığını düşünen Estima Joseph ya da hayatının on üç yılını mahkum olarak geçirmiş bir önceki dönem Uruguay devlet başkanı Jose Mujica, evinde sadece tek bir tavuğu kalmış, o da yumurtlar yumurtlamaz pazarda satıp tuz benzeri basit ihtiyaçlarını alacağını söyleyen, başka da bir hayvanı ve de hiçbir şeyi olmayan bir kadın, herkes tarafından küçümsenmekten dertli Bangladeşli bir konfeksiyon işçisi, kardeşlerini okutmak için hayat kadınlığı yapan genç bir kız ya da yirmi yedi yıl çalıştıktan sonra işini kaybedip annesinin yanına sığınan içi öfkeyle dolu bir Yunanlı, hiç kimse ya da hiçbir şey olamamaktan kısaca insanlık tarihinin bir parçası olamamak korkusu taşıyan bir genç, son olarak Mevlana misali her kim olursa olsun Namibya’daki evine çağıran yaşlı bir kabile üyesi ve daha yüzlercesi, açık yüreklilikle insan olmaya dair sorulan soruları yanıtlıyorlar, kendilerince.

images-163

images-152

1280x720-ZdN

images-263

images-147

Havadan yapılan çekimler, ilahi bakış açısı verirken iki farklı düşünce sarıyor insanı. Ya dünya çok büyük ve bizler çok küçüğüz ya da dünya çok küçük ve nüfusumuzla, dertlerimiz, ihtiraslarımız ve acılarımızla fazla geliyoruz dünyaya. Ne çöller, ne okyanuslar çok büyükler aslında. Hepsinin kapladığı alanın bir sonu var karşı kıyıda. Biri diğerine açılıyor, uç uca ekleniyorlar aynı kürenin içinde. Akrobatların el ele verip, birbirlerinin omuzlarında yükseldikleri sahnede, çevredekiler nefeslerini tutmuş bu zor sahnenin canlandırılmasını izlerken, onca tehlikenin içinde birkaç korkusuz zirveye çıkıyorlar el ele, omuz omuza. İnsanların birbirlerine değmeden tek başlarına yükselmelerinin mümkün olmadığını, zirveye çıkanların tek başına olmadıklarını görüyoruz. İnsanlar içlerinde korkunç bir güç barındırıyorlar ve bu enerjinin açığa çıktığı nadir anlardan birine şahitlik ediyoruz biz de. İstesek çok çok daha büyük işler yapabilir, istersek bir karıncayı bile incitmeden yaşayabiliriz. Tercih bizim ve hayatta hiçbir şey için geç değil.

98dd30de7f_Human_A003_C002_082910

images-208

Meslek olarak oyunculuk yapan aktörlerle karşılaştırdığımızda kendi hayatlarının rolünü oynayan, bunun için de ekstra hiçbir çaba göstermeyen doğal oyuncular, hikayeleri, hayat dersleri, korkuları ve açmazlarıyla karşımıza geliyorlar. Kimisi mimikleriyle rol çalıyor, kimisi hikayesiyle. Bazıları gerçekten unutulmaz. Mahkumiyetleri devam etmekte olan üç karakterden biri kadın, siyah ve müslüman. Kürtajın yasak olduğu bir İslam ülkesinde yaşıyor ve bedelini ödemekte halen daha yattığı hapishanede. Diğer iki hikayeden ilki filmin açılışında yer verilen ve berbat bir çocukluk geçirmiş olan bir siyah. Üvey babası, sevgisini, eline geçen her ne varsa onların yardımıyla oğlunu döverek gösterdiğinden, büyüdüğünde sevdiği herkesi inciten bir adama dönüşüyor o da. Sevgiyi öğrendiğinde ise hayatın acı tokadını yemiş oluyor. Agnes adında bir kadın ona sevgiyi öğretiyor affederek: Patricia ve Chris’in annesi ve büyükannesi. Yani öldürdüğü anne oğulun annesi ve büyükannesi. Üçüncü mahkumsa on beş yaşında müebbete mahkum olmuş bir başka siyah. Hayatta herkesin bir amacı vardır derken, kendi amacının ne olduğunu bilemiyor bile. Bildiği bir şey varsa hayatın böyle, cezaevinde ömür geçirerek bir anlam taşımadığı. “Burası kimseye uygun bir yer değil” diyor.

images-118

Yerli bir kadın çok basit bir şekilde nasıl mutlu olduğunu anlatıyor. Maddeleri arasında sağlam bir kariyer, bol maaşlı bir iş, bir iç mimarın elinden çıkma şık mobilyalarla döşenmiş bir ev yok. Mutluluğu bulduğu şeyleri yazacağım şimdi madde madde:

1-Yağmur yağması
2-Süt içmek
3-Sevdiği şeyleri yemek
4-Ona güzel şeyler söyleyen sevdiği erkekle beraber uyumak
5-Onu yağmur ve soğuktan koruyan güzel bir kulübe(bir parça hırsı olduğu hissedilen tek madde ama neticesinde barınma)
6-Başka yok. Sonra da gülüyor bembeyaz dişlerini sergileyerek. İşte mutlu insan örneği. Bana mutlu insandan zarar gelmeyeceğini hatırlattı bir anda.

maxresdefault

Savaş giriyor sonra araya. Savaşmış ya da savaşa tanıklık etmiş insanlarla röportajlar yapılıyor. Bir tanesi İsrailli olduğu için hava saldırısında, diğeriyse Filistinli olduğu için(kulağa mantıklı geliyor değil mi, o o olduğu, bu da bu olduğu için) ensesinden aldığı tek kurşunla vurulan çocukların İsrailli ve Filistinli babaları. İsrailli baba zamanı geldiğinde kendini feda edebilecek bir nesil yetiştirildiğinden ve iki toplum için de bunun geçerli olduğundan yakınıyor. Filistinli babaysa affetmiş. Ölen kızı Abir adına konuşuyor. Ne affetmenin ne de intikam almanın hakkı olmadığını düşünüyor kızı adına.

İnsanların kafalarını her daim meşgul etmiş olan ve teorikte yaşandığında pratikte yaşanandan çok daha az acı verici olan “aşk”tan ne anladıklarını soruyorlar. Bir kişi onu her gün almalısınız diyor. Kıkırdayan, siyah bir erkek sevişmeden aşkın başarısız olduğunu söylüyor. Aşkın sonunda seks gelir diyor. Aklı fikri onda galiba.

Anlatıcı erkeklerin hayatı çok daha girift. Beni en çok etkileyen iki hikayenin de kahramanı erkekti. Bir tanesi ellinci evlilik yıldönümünden önce karısı ağır bir hastalığa yakalanan ve iki yıl boyunca yataktan çıkamayan karısına kendi elleriyle, tam zamanlı hemşirelik hizmeti sunan kocaydı. Kimsenin yardımı olmadan yapmayı becerebildiği için de bunu yapmayı sevdiğini, karşılığında da karısının kendisini takdir ettiğini söyledi. Yürüyemeyen karısını arabaya taşıyan, olmadı oksijen tüpünü ve tekerlekli iskemlesini taşıyan, onu gezdiren, sonra da evlerine geri getiren, onu yıkayan, yatağına yatıran bir erkeğin “Aşk” tanımıydı bu. Bir diğer erkekse hep bir oğul sahibi olmak isteyen ve en nihayet erkek çocuğuna kavuşan ama o da engelli olan ve bu istisna durumu epey bir sorguladığı her halinden belli olan ve nihai olarak en güçlü aşk tanımını yapan insan olarak kaldı belleğimde. Dostoyevski’nin topraklarından ve O da bir Alyoşa babası olan Rus’un sözlerini unutmamalı.: “Aşk beraber yaşamak için kendinizi, eşinizi, tüm çocuklarınızı, aşağı da olsa tüm insanları sevmektir. Dünyayı sadece insan sevgisi kurtarabilir.” Bu sözden ötesi yok.

Çeşitli ülkelerden çıkarak Avrupa’ya mülteci olarak gelmiş yersiz yurtsuzlar filmin en mutsuzları. Kimse keyiften vatanını terk etmeyeceğine göre, herkes arkasında acı dolu hikayeler bırakarak gelmiş konmuş bulunuyor başka başka lisanların konuşulduğu ülkelere. Göç vakti gelmiş kuşlar değil hiçbirisi ve tepelerine bombalar yağarken ya da rejim tarafından rahat bırakılmazken terk etmek durumunda kalıyorlar ülkelerini. Fransa’da Calais Ormanları’nda barınmak zorunda kalan ailesini kaybetmiş bir Afgan mülteci, kendisini rahatsız eden ve ormanı terk etmesini isteyen polise “Nereye gideyim?” diyor. Dönecek bir ülkesi olmayan, toprakları katliam bölgesine dönmüş, otuz yedi farklı ülke tarafından defalarca kontrol edilmek ya da kurtarılmak için gelinen vatan, vatan olmaktan çoktan çıkmışken soruyor çaresizce “Benim ülkem neresi?” diye. Sonrasında beni çok üzen şu cümleleri sarf ediyor: “Bırakın da yaşayayım adamım. Sizden bir şey istemiyorum. Yiyecek bir şey istemiyorum. Sizden hiçbir şey istemiyorum. Yardıma ihtiyacım yok. Ama bırakın yaşayayım.” Çok acı. Dünyanın kahrını çekiyor bu insanlar. Hepimizin kahrını. Çok yazık. Çok çok acı. 110 kişinin arasında, mazotun içinde vücudun mahvola mahvola, saatlerce oturarak, hiç bilmediğin bir denizi aşıyorsun lastik botlarla. Gittiğin yerde ne olacağını ne yapacağını da bilmiyorsun üstelik.

images-247

Ve fakirlik. Çok çok fakirlik. İnsanın kanına giren, midesini ağrıtan, çöplük içinde yaşatan, gece gündüz farkını ortadan kaldıran ve devam eden bir durum hiç geçmeyen. Fakirliğin zekayla alakası olduğunu bile bile kendini ve aileni bu durumdan kurtaramamak. Yemek yiyememek, uyuyamamak, eşinin ve çocuklarının da seninle birlikte acı çektiğini bilmek. Ve bir insanın gururunu fakirlik kadar kıran bir şey olmadığını bilmek ama gene de değiştirememek. Belgeselin en renkli karakterinden hayatı ve insanları ciddiye almadan tüm boşvermişliğiyle yaşadığı sefaletin içinde, ağzında kalan son üç beş dişiyle sormak istediği sorusu: “Bu lanet olası yerde ne işim var benim?”e müteakiben “Neler olup bittiğini görmek için senin olduğun yerde neden ben olamıyorum? Bir dakikalığına değişelim mi? Sen ben ol, hadi! Ben de sen olayım. Ekvatorun orta çizgisinde buluşalım, golf oynarız.” diyordu.

-lF1YpaKlCuc6XKn2C3I9N3EOIuilSix09WYLA2FwLykplwykhe9eA4nyU46HsT4hdTTHojLPj-h1mUHkeMOFksZ6qbKn0y1hcC5IQ=w512-h288-nc

560488

downloadfile-39

images-243

downloadfile-46

Tek bir film izleme şansınız varsa bu filmi izleyin. On tane film izleme şansınız varsa ilk önce yine bu filmi izleyin. Düşünün düşünün… Ben hala ara ara bu belgeseli düşünüyorum. Afganlı mültecinin sözleri kulaklarımdan gitmiyor bir türlü: “Bırakın yaşayayım” diyordu ve tek talebi buydu hayattan, yetkililerden. “İnsan”, bu senenin en insani filmiydi. Bir süreliğine de öyle devam edeceğine inanıyorum.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: