THE FALL

image

THE FALL:

“KAYBOLANIN ve KAYBIN BULUNMASI” fikri üzerinden yürüyen bir gerilim ve seri katil hikayesini anlatıyor “The Fall”-her ne kadar kaybın varlığı muğlak olsa da-dedektiflerin özel ve iş hayatlarındaki durum ve tutumları yan hikayecikler halinde gözler önüne serilirken, ilk dakikalarda daha seri katilimizin maskesinin ardına gizlediği yüzüne, akabinde de kimliğine, mesleğine ve aile hayatına tanıklık ediyoruz. Buradan hareketle katilin kimliği seyirci tarafından bilindiği için geleceğin büyük sürprizler vaat etmiyor olduğu düşünülse de gerilim her daim baki ve yakışıklı seri katilimizin hayatına dahil olmak bir parça rahatlık sağlasa da, şimdi acaba neden bu adam bir aile kurmuş kafasında bunca manyaklık taşırken diye düşünürken, kendi itirafını kendisi yapıyor ilerleyen bölümlerden birinde; gençken, bir gün gelip de bir yuva karacağını, aile babası olacağını hiç tahmin etmemiş o da, bizim gibi. Öte yandan kendi kendinize katil açısından bunun iyi bir karar olup olmadığını sorduğunuz anda çok şey bildiğinizi sandığınız katil hakkında aslında hiçbir şey bilmediğinizi anlıyorsunuz ve kurmuş bulunduğunuz empati sayesinde bir ürperme geçiyor içinizden. Evet bir manyak değilsiniz belki, belki bir karıncayı bile incitemediniz(galiba ayda yürüdünüz hep), ama gıpta ettiğiniz hayatlar, işi gücü sizden daha iyi hem ya da karşı cinsleriniz hep oldu, erkenden evlenip çoluk çocuğa karışıp bir sürü dert sahibi olmuşken ve omuzlarınızda tonlarca ağırlık taşırken, bekar ve genç ve güzel kadınlar iş çıkışı gittikleri barlarda özgürce flörtleşip, akabinde de çiftleştiler. Ama katilimiz tüm bunları çoktan aşmış durumda ve sizin kadar sığ düşünmüyor artık. O çok sevilen Nietzsche’ci(Niçeci) aforizmalarla sizin bir adım önünüzde. Benden sonra tufan demiyor, benimle başladı tufan diyor ve benimle de sona erecek diye düşünüyor içten içe. Kendine olan özgüveni, yavaş atan nabzı kısaca soğukkanlılığı, çok bilmiş halleri, amirlerinin karşısında onları sinir etmek için yansıtma yöntemiyle her söylediklerini tekrarlayışı, kısaca otoriteye karşı gelişi, mafyaesk adamları hiçe sayışı, tüm dünyaya, kiliseye, meleklere, İsa’ya, Musa’ya, Tanrı’ya meydan okuyuşuyla kendi varoluşunu sorgulamaktan ziyade kendi kaybolmuşluğunu onarıyor kendince. Otuz yaşına kadar hiç cinayet işlememiş olmasının tek sebebi ise çocukların çok küçük olması. Kötülüğe fırsat bulamıyor çocuklarının bebeklikleriyle ilgilenmekten. Yahudi olduğunu söylese de huzursuz bir Katolik olarak aile ve çocuklar onun için değerli. Bu tüm çocuklar için geçerli aslında ama tek bir şeyi unutuyor her zaman, işlediği tüm cinayet kurbanları da bir anne ve babanın çocuklarıydılar yaşarken. Öte yandan her cinayet onun için bir ilerleme, bir evre; son cinayet mahallinde çuvallamış olsa bile. Her çöküşün bir yükselişi olduğu gibi bundan da bir kazancı oluyor ve Stella’yla karşı karşıya gelmesini sağlayan sürece girmiş oluyoruz hep beraber. Bunun içinse sabır çekip, ikinci sezonun son bölümüne erişmeniz gerekiyor.

image

Asılma ve boğulma sonrası ölümlerde oluşabilecek dışkılama ve altına kaçırma onu rahatsız etmiyor. Kurbanlarını boğmaktan vazgeçmiyor bir türlü. Sonrasında ise soyup temizliyor, yıkıyor ve ambiyansı yaratıp, poz verdirtiyor yeni bir hayat vermiş olduğu eserine. Hepsi birer sanat eserine dönüşüyor onun kısmi nazik ellerinde. Aslında hepsi birer reprodüksiyon oluyor. Çok bildik mizansenlere yerleştiriyor onları. Bir yönetmen oluyor ve kendi pornografisini yaratıyor. Kurbanlarına tecavüz etmiyor ne yaşarken ne de ölüyken. İzlemek daha çok keyif veriyor. Öldürdüğü kadınlara tuhaf bir şefkatle yaklaşıyor. Bir eve gizlice girmenin verdiği heyecanın ardından yaşanan şiddet dolu dakikalarla geçen mücadele sonrası iki taraf birden sakinleşiyor en nihayet. Ölen öldüğünden, seri katilimiz başarısından sakinleşiyor. İsmi yok mudur cani, manyak, katil, seri katil ve en nihayet aile babası seri katil diye sınıflandırdığımız ailebabasıserikatilin diye soracak olursanız, vardır elbet bir ismi:

PAUL SPECTOR:

image

Mesleği üzüntü terapistliği. Bu sayede kadınların gönüllerini almasını biliyor. İstediğini tatlı tatlı tavlıyor aslında. Dilediğinde inanılmaz nazik olabiliyor. Empati kabiliyeti çok yüksek, her şeyden önce karşı tarafı dinlemesi gerektiğini biliyor. Cinayetleri işlemesinin baş sebebi de bunlar zaten. Karşı tarafın acısını hissedebiliyor ve hissetmiş olduğu bu acıdan zevk alıyor.

Annesinin intiharından sonra gittiği Katolik okullarında tacizci rahiplerden kaçınmak için yıkanmadan, pislik içinde yaşadığını itiraf ediyor Stella’ya. Sevgisiz ve istenmeyen olarak geçirdiği çocukluk yıllarının acısını çıkartıyor sonunda. Beyni bir başka çalışıyor. Algılayışı, duyuları daha farklı, daha üstün çalışıyor ya da o öyle olduğunu düşünüyor. Hep mi böyleydi, sonradan mı oldu; iki seçenek de ihtimaller dahilinde. Ama her ne olursa olsun, buna fiziksel olarak pek çekici olmayan doğum hemşiresi eşi ve ona tapan kızı da dahil, karşısına çıkan, hayatına dahil olan tüm kadınlar üzerinde inanılmaz bir cinsel cazibesi var. Onlara istediğini veriyor, eşine ve evine karşı hayatının rolünü oynuyor, mükemmel eş, harika bir baba oluyor tüm bu geçen yıllar boyunca. Eşinden şiddet gören bir kadını olumlu yönde teşvik ediyor, onun yeni bir başlangıç yapmasını sağlıyor, yeri geldiğinde kucaklıyor onu tüm şefkatiyle, saçlarını okşuyor. Bir motorsiklet kazasında başı kopmuş babasının ızdırabını taşıyan, otorite eksikliği çeken bir kızın her şeyi oluveriyor bir anda başlarda istekli görünmese de. Bir baba, bir sevgili, uğruna besteler yapılan, heyecan veren yoksa da yaratan bir cinsel cazibe odağına dönüşüveriyor on altı yaşında bir yeniyetmenin gözünde ve kalbinde. Biraz sonra kendisinden uzun uzun bahsedeceğim Stella bile onu korumaya çalışıyor, katil olduğunu bile bile. İki yaralı yerde uzanmış yatarken ve bir tanesi hem meslekdaşı hem de geçen geceyi beraber geçirdiği adamken, Stella’nın gözü Paul’den başkasını görmüyor. çünkü Paul kişiliğinin çürümüş tarafının yanında kimseyi sorgulamıyor, kimseyi yargılamıyor ve karşısındakinin aralık duran penceresinden bakıp tüm manzarayı görebiliyor. Paul sadece bakmıyor, Paul görüyor.

STELLA GIBSON:

image

Ahkam kesmeyi ve yargılamayı seven, bunu yaparken de bıyık altından gülen bir sürü karın ağrılı erkek hakimiyeti altındaki Belfast Emniyet Bürosu’na geçici görevle atanan; soğuk, donuk, az konuşan, yüzlerce birincilik sahibi, işteki vakalarına gündelik ilişkilerinden daha duygusal yaklaşan, bol bol gömlek değiştiren, korunmadan cinsel ilişkiye girmeyen, kendisiyle çalışan erkekleri yaydığı elektrikle her an baştan çıkartma potansiyeline sahipken, hayatı üzerinde tek söz hakkı vermeyen bir kadın Stella. Dizinin ilerleyen bölümlerinde ise iş arkadaşlarıyla geçirdiği mesai saatleri arttıkça yavaş yavaş çözülmeye başlıyor ve vakalara aynı tutarlılıkla ama daha duygusal yaklaşan bir hale bürünüyor. Ölümlerden daha çok etkileniyor, gelecek ve her gün gördüğü bunca vahşete rağmen sürdürmeye çalıştığı hayatının kalan kısmı ve ödün vermediği yalnızlığı bir çeşit hapishaneye dönüşüyor. Tüm bunlara rağmen kanının son damlasına kadar flörtleşiyor herkesle. Kendi dediği gibi akışına bırakıyoruz biz de Stella’yı.

Dizinin ilk sezonunun ilk bölümü Paul Spector ile değil, Stella’nın Belfast’a uçmadan önceki gece yaşadıklarıyla açılıyor. Küvetini ovuyor Stella elinde fırçasıyla. Üzerinde pijamaları var ve yüzündeki maskeyi temizliyor. Bir çalışma masası yerine yatağının üzerine yaymış olduğu evrakları var ve bilgisayarını açıyor. Erkeklere kök söktüren Stella bir başkası sanki. Yüksek ökçeli ayakkabılarını ve ipek gömleklerini; dolayısıyla maskesini giydikten sonra istediğine diş geçiriyor. En cüretkar teklifler ondan geliyor. Sorun ve bağlılık istemeyecek partnerler seçmeye çalışıyor kendisine içgüdülerine güvenerek. Ama her defasında yanlış ata oynuyor. O da Stella’nın talihsizliği bir şekilde. Dedektif Eastwood ve aptalların şahı Jim Burns ona ahlak dersi vermeye kalkıştığında yüksek ökçeli pabuçlarını bir kenara koyuyor ve kovboy çizmelerini giyiyor ve dayıyor burunlarına. Gerektiğinde s.km.k(Fuck) kelimesini gözlerinin içine baka baka söylüyor erkeklerin, üzerine basa basa. Bu onun meydan okuma tarzı. Gecelik ve genellikle kendinden yaşça küçük, sağlıklı erkeklerle yaşadığı ilişkilerin herkes tarafından bilinmesi onu rahatsız etmiyor. Seçilen değil seçen olduğunu, nesne değil özne olduğunu gösteriyor bunlar. Çalışma arkadaşları çok belli etmemeye çalışsalar da, ürküyorlar ondan ve hep koruduğu mesafesinden. Kimseye pabuç bırakmıyor; ne mafyaya, ne amirlerine, ne de sınırı kolaylıkla aşabileceğini tahmin ettiği hayatının cinsel içerikli bölümüne dahil ettiği diğer erkeklere. Öldürmüş olduğu tek erkek kurbanını hiç önemsemediğini söylüyor ona Paul. Paul haklı ve Stella onu umursamıyor bile. Rose hakkında bilgi almak ve yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için Paul’den laf almaya çalışıyor kanının son damlasına kadar, itirafının yanında. Pasif ve alkolik kocasındansa bu davaya bulaşan genç kadını kurtarmak için çabalıyor hiç durmadan. Rose bir doktor ve aynı zamanda iki çocuk annesi. Hoş ve zarif. Nasıl olmuş da böyle pasif ve patetik durumda bir adamla evlendiğini anlamamız uzun sürmüyor. Üniversitede Peter ismini kullanan Paul’ün kendisini boğmaya çalışma girişiminden sonra, çok geçmeden sığınacağı bir liman olarak gördüğü şimdiki kocasına evet diyor.

Bir erkek için bir kadının ona yapabileceği en büyük kötülük ona gülmesi ve onunla alay etmesiyken, bir kadın en çok bir erkeğin kendisini öldürme ihtimalinden korkuyor. Kadınlar tırmalıyor, erkeklerse mahvediyor ve her ne olursa olsun ölümün karşısında her şey anlamsız kalıyor.

image

image

image

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

gagoriktosba

rise and rise again until become lions

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

%d blogcu bunu beğendi: