DARK, İKİNCİ SEZON

C678ADB0-66A4-4335-BAEA-B64AC57A3BDE

DARK, İKİNCİ SEZON :

“Bu adam, senin kardeşinin oğlu. Benim torunum, senin yeğenin. Mikkel’in halasısın. Mikkel, Michael Kahnwald.” Katharina Nielsen

“İnsanlar tuhaf yaratıklardır. Tamamen arzularıyla hareket ederler…ve kişilikleri çektikleri acılarla şekillenir. Acılarını bastırmak isteseler de, arzularını susturmak isteseler de, kendilerini sonsuza dek duygularının esiri olmaktan kurtaramazlar. İçlerinde fırtına koptukça huzuru bulamazlar. Yaşarken de, öldükten sonra da. Bu yüzden günlerini, gerekeni yapmakla geçirirler. Acılarıyla yol alıp, arzularıyla yönlerini bulurlar. İnsanoğlunun elinden bu kadarı gelir.” Adam

“Ne kadar mücadele etmek istesek de, taşıdığımız kanla birbirimize bağlanırız. Ailelerimizden soyutlanabiliriz, onların yürüdüğü yolda yürümeyebiliriz. Ama sonunda yine de ailemiz için her şeyi yaparız. Hepimizin hayatını birbirine bağlayan ortak bir nokta işte.” Adam

“Zaman bizimmiş gibi hareket ediyoruz ama biz onun kölesiyiz.”

GİRİŞ :

Dizinin ikinci sezonunu nihayetlendirdim. Soluğu burada aldım ve de sizinim. Siz de benim. Hisler karşılıklı olunca güzel ne de olsa. Bu yüzden ikincisine kıyasla çok daha başarılı bir sezonla karşı karşıya olduğumuzun müjdesini vereyim öncelikle. Bence. Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere duyguların bilimsel olgulara kıyasla daha çok varlığını hissettirdiği, karmaşık akrabalık ilişkilerinin de daha bir netleştiği, arzunun yakıcılığını ve cezaymışçasına taraflara yaşattığı kabir azabını, acılara duyarsız kalınamayacağını, öte yandan zamanda yolculuğun yaşanan dejavular sayesinde akla yatkın hale geldiğini, yakınlarda bir mağara var mıdır acaba diyerek sevip de kaybettiğimiz ve de çok özlediğimiz dostlarımız, akrabalarımızla geçmiş bir zamanda kucaklaşma, olmadı uzaktan da olsa bir defacık olsun görmek umuduyla küçük bir seyahatin varlığının olasılığı üzerine aklımızın çelindiği, Nietzsche’nin nefesini hissettiğimiz, normal akılla düşünülmeyecek şeyler bunlar derken aslında olasılıklar üzerine akıl yürütmenin sadece derin düşünmekten geçtiğinin, kan bağının çok şey demek olduğunun, benim de olacaksa eğer Bosch ya da Siemens olsun diyerek Alman beynini taçlandırdığım, yaz sezonunda izleyecek ne var ki derken, müjdesiyle beni ziyadesiyle mesut eden diziyi hem aklımla hem de duygularımla izlemiş olmaktan duyduğum memnuniyeti tek solukta paylaşmış bulunmaktayım. İzlememiş olanlarınız varsa, ilk sezonundan başlamak suretiyle izlemeniz tavsiye olunur. Yoksa kim kimin nesi, kim kaç yaşındaki kim, biz şimdi neden eşzamanlı olarak üç farklı zamanda kıyamete doğru geriye saymaktayız diye sorar durursunuz kendi kendinize. Aldatılmış bir eş olan Katharina Nielsen’ın eşinin kendisini aldattığını öğrendiği mektep arkadaşı olan Hannah’ya olan öfkeli serzenişiyse hala kulaklarımda: “Hem kocamla hem de oğlumla yatmış olmana inanamıyorum ben asıl.” Ben de.

Biz şimdi gelelim diziyi izlemiş, aklı bir hayli karışmış iki kadın arkadaşın uzuuun sohbetine. K Kerime olan, H ise Handan. Buyurun bakalım önden:

K – Ufaklık olan Mikkel yani Nielsen’ların oğlu aslında Hannah’nın kocası yani Jonah’ın babasıymış, öyle mi?
H – Öyle.
K – Jonah’ın büyümüş hali de sakallı Jonah yani. O da aynı zamanda kimin nesi ola ki?
H – Buna göre dört aile var. Hepsi birbirinin şeysi oluyor kısaca bir yerlerden. Geçmişe geleceğe gide gele akrabalık münasebetlerini ilerletmişler.
K – Palu ailesinin bir benzeri desene.
H – Abarttın sen de. Bunlarda büyü yok.
K – Ama!
H – Ensest olmaları an meselesi. Senaristler bu mecralardan uzak durabilmişler. Düşünsene bir dizi yazmadan önce kırk yıl önce ve sonrasının hayat ağaçlarını çıkartman gerekiyor ki zamanda hareket eden karakterler yakın akrabalarıyla evlenip çoluk çocuğa karışmasın. Eğlenceli aslında.
K – Ne demezsin! Kasabada birini seveceksin…nerden akraba çıkarız acaba diye düşünmekten aşk biter.
H – Aşk engel tanımaz.
K – Çıldırdın mı sen? İnsan yeğenine, geçmişten gelen babasına aşık olursa feci şeyler olur.
H – Onu yapan bir baba bir başka senaryoda kendi dilini kesmişti. Çocukluk arkadaşının kocasını baştan çıkartmaktan iyidir bence. Diğeri daha masum. Bilmeden o. Buysa, bile bile.
K – Hannah çok cesurdu canım. Katharina evin kapısını ya çekiç ya balta ile kırarak salonun ortasına dalmışken tam bir baltalı ilaheydi. Onun kocasını baştan çıkartmak yürek ister doğrusu.
H – Ne düşünüyorum biliyor musun?
K – Nasıl bilebilirim?
H – Kadın kadına yapılan muhabbetler hep böyle midir?
K – Nasıl yani?
H – Böyle aşk meşk, aldatma, aldatamama, sevmek sevilememek…
K – Dur orada. Sevilememek yok.
H – Neden ki? Bak bana. Ben hiç sevilmedim ki, evlenemedim bu yüzden.
K – Evlenenler de bir türlü ki! Evlilik demek; sümüklü mendiller, kanlı pedler, karşı tarafın tuhaf davranışlarını ve türlü huysuzluklarını çekmek, bir arada durmaktan hayatın boyunca kaçınacağın türde akrabalar edinmek demek.
H – Ya bardağın dolu tarafı?
K – Yarısı çoktan içilmiş ya da içindeki sıvı zamanla buharlaşmış yarım dolu bardak demek.
H – … Biz iyisi mi, iki kadın değil de, iki erkek olalım dizi hakkında muhabbet eden.
K – Olalım demekle olsaydı keşke…bak ne diyeceğim yalnız son kez: dizide zaman yolculuğu yapan herkes kendi cinsiyetinde kaldı. Mikkel, Michael oldu mesela. Michela değil. Cinsel yönelimleri de aynıydı. Almanlar bu konuyu düşünemedi mi, düşünmek mi istemediler acaba?
H – …

Derhal K’yı Kerem, H’yı da Hakan yapıyorum:

K – Martha bir içim suydu su.
H – Ben Doppler’lerin büyük kıza hasta oldum.
K – Abi Alman olsun ama öyle sapsarı Helga istemem ben. Alman olsun ama kumral olsun.
H – Abi göldeki hali neydi öyle? Öyle popo görmedim ben.
K – Hipopotamus gibi yüzüyordu.
H – Yok be ya, hele sudan çıktığı an… o meme…
K – Okuyucu da var.
H – Anlamadım!
K – Ciddiye alınmak istiyorsan meme ve popodan sıyrılıp dizinin felsefesinden bahsetmemiz gerekecek.
H – Aman yaa kim okur ki bizi?
K – Bir kişi bile okusa ergen muhabbeti kaldıramayan bir bünyeye denk gelme ihtimalimiz var.
H – Abicim sonuçta ne sen Nietzsche’sin, ne ben Amadeus Kafka.
K – Amadeus! İyi peki.
H – Hannah iki sezondur Ulrich’le al takke ver külah. Bize mi lolo?
K -(İçinden) Abaza bir bitmemiş ergenlikle karşı karşıyayım. O gazeteci haklıydı sanırım. Erkek erkeğe muhabbet bir yere kadar. Ortamda bir kadın oldu muydu biz erkekler daha düzeyli olmaya çalışıyoruz. Gerçi karşımdaki adam önüne geçemediği hormonlarının tesirinde konuşuyor şu an çaresizce.
H – Arzu diyordu abi, şehvet filan, Berlin’e atlayıp gidelim. Sex shop’lara filan takılırız, canlı show’lar, belki Ted Light District’in bir benzerini buluruz. Helga’lar sarsın etrafımızı.
K – Ted mi? Bizi yazan kişi, sana sesleniyorum, al bu abazayı karşımdan ya da sil bizi, yok et olmadı. Aksi takdirde solucan deliğiyle 30 yıl öncesine gitmeye razıyım. Sırf bu adamı dinlememek için.

Bu formül de tutmadı anlaşılan. İyisi mi, taraflar Handan ve Kerem olsun bu defa. Bir kadın ve bir erkeğe şans verelim bu defa.

H – Bir insanın vicdan problemi varsa ne yapmalı?
K – Onu denize atmalı.
H – Şaka yapmıyorum.
K – Ben de onu denize atmalı derken şaka yapmıyorum.
H – Burası Ankara.
K – Göl var yakında, git göle at.
H – Peki ya şişip de yüzeye çıkan cesetler gibi olursa akibeti? Yani bir gün hiç istemediğin bir anda yüzeye çıkıverirse?
K – Sen önce kalbinden sök çıkar hele.
H – Üzerine filmler yapılmış, kitaplara konu olmuş hadise.
K – Dark’ta mevzu vicdan değildi ki.
H – İnsanlar ister arzunun, ister açlığın verdiği cüretle kabahat işlediklerinde-en gamsızı bile-bir süre sonra kendini suçluyor ister istemez. Ulrich kendini suçlamadı mı sanıyorsun?
K – Hannah suçlar gibi değildi ama.
H – Onun kalbi taş gibiydi de ondan.
K – Orası öyle de, dizinin genel teması vicdan meselesi değildi ki.
H – Aile meselesi peki? Vicdanın olmasa oğlunun, babanın ya da karının peşine düşer miydin? Bile bile kendini feda eder miydin? Suçluluk duygusu yakamızı bıraksın diye yapıyoruz pek çok fedakarlığı, susturmaya çalışıyoruz içimizdeki hayvanı.
K – Ben çok kötü bir şey yaptım…gençtim…bir kızla rızası olmadan birlikte oldum.
H – Yoksa tecavüz mü ettin ona?
K – Tam olarak hatırlamıyorum. Yirmi iki yaşında ve alkollüydüm. İlahi adaleti bekliyorum hala.
H – Tecavüze uğramayı mı bekliyorsun, anlamadım.
K – Layığımı bulmayı.
H – Bulmuşsun zaten.
K – Nasıl?
H – Çocuksuzsun işte.
K – Bu kadar mı ilahi adalet kısmı?
H – Tecavüze uğramak mı maksadın?
K – Ben de bilmiyorum nedir maksadım.
H – İstersen suç duyurusunda bulunayım hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına.
K – Saçmalama. Komşunun kızıydı. Son zamanlarda daha fazla düşünür oldum. Neden, bilmiyorum. Ya da pekala da biliyorum aslında.
H – Kızı bul ve özür dile.
K – Çok geç.
H – Hiçbir şey için çok geç olduğunu düşünmüyorum. Gerekirse ayaklarına kapan.
K – Çok geeç. Evlendi ve öldü. Kanserden.
H – Aaaaa…
K – Neden bu kadar sık düşünmeye başladım şu son sıralar, işte bu yüzden. Öldü. Kız.
H – Ölmeden peki…
K – Cesaret edemedim. Evine kadar gittim ama. Apartmanının kapı girişine kadar. Sonrasındaysa döndüm geri.
H – Keşke…
K – Belki gördü beni, korkudan…
H – Saçmalama kimse kimseyi o şekilde kanser edip öldüremez ama keşke özür dileyebilseydin.
K – Bu dünyada hiç iyi bir şey hak etmiyorum. Ne sevdiklerimle neşe içinde yemek yemeyi, ne dans edip eğlenmeyi.
H – Eskiden peki?
K – O zaman unutmak içindi, bir kaçıştı yaşadıklarım. Şimdiyse kendimi değersiz hissediyorum. Çünkü layığım bu, bu kadar. İnsan kendisi için büyük planlar yapadursun, ne kadar ucuz bir adam olduğunu gördüğünde ne yapacağını bilemiyor işte, tıpkı benim gibi. Dünya bana vaatlerle geldi, bense bir anlık cennet için, kendim ve başkaları için hayatı cehenneme çevirdim.
H – Sen cezanı çekmişsin.
K – Çekmiş olsaydım, içimdeki ses susardı. Vicdan üzerine yazılmış en iyi kitap, çekilmiş en iyi film, benim çektiklerimden daha ıstırap verici olamaz.

Bu da fazla ağır gelmiş olabilir. Ben iyisi mi diziyi anlatmaya geçeyim. Çok dağıldım, toplayamayacakmışım gibi geliyor.

Ama bir şekilde toplayabiliyorum sonunda. Nasıl oluyor bilmiyorum ama plansız programsız başlıyor ve öyle de bitiriyorum.

8207C4D5-5E48-4F8C-B4FB-DAA2B22A7CD8

DARK :

“Uçuruma uzun süre gözlerini dikersen, o da senin içini görür.” Friedrich Nietzsche

Efes Dark’tan başka Dark bilmem diyenleriniz için tam bira kafası diyorum. Hem Alman yapımı, hem bir bira türü, hem Nietzsche’ci, hem de başarılı. Peki Zerdüşt nasıl buyuracak bu sezon? Adam-ki bir nevi Zerdüşt’tür kendisi, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği görmüş, uzun bir ömür yaşamış ve ölmemekten belki de yanmaktan ötürü bir kaplumbağanınkini andıran kafası fakat dinç bedeniyle, tok da bir sesle, karanlık sırlarımızı fısıldayacak bizlere. Nereden bildiğine gelirsek, hepimizin aslında fena halde evrensel olan sırlarımızı kişisel algılamaktan kaynaklı olarak düştüğümüz kahreden utancı çok iyi görüp, bir nevi tarikat lideri ya da koloni şefi gibi konuşmakta ve hareket etmekte. Bir noktaya kadar da bir bilge, belki de kahin.

0F28D871-F396-4672-9549-1F4EEB6AEECE

A9C5C05A-FE5F-43C6-9D5B-91E63986A12E

A845A051-101B-4C80-B624-FB7B6FA12FFB

Dizinin ikinci sezonunun ilk bölümü 1921 yılında başlıyor. Başlangıç ve son aslında tek bir kapıya çıkıyor. Noah nasıl Noah olmuş görüyoruz. Adam için cinayet işliyor gözünü kırpmadan. Son döngünün başlangıcı olan 2020 yılına geldiğimizdeyse, halen daha dört genç, bir yaşlı ve bir polis memurunun kayıp olduğunu görüyoruz. Aslında pek çok insan yıllara yayılı bir şekilde kaybolmuş durmuş Winden kasabasında. İlk sezondan da hatırlanacağı üzere aynı kayıp vakaları, ormanlık alanda bulunan mağaradaki solucan deliği sayesinde zaman içinde gezinip duran birer gezgine dönüşmüşler. Dizideki en can alıcı sorulardan biri olan neyin ne kadar tesadüf olduğuna dair verilen cevapsa çok net: tesadüf diye bir şey yok, her şey olması gerektiği zaman olmuş ve de olmakta. Her şey birbirine bağlı. Geçmiş, şu an ve gelecek. Dolayısıyla bahsi geçen kıyamete doğru eşzamanlı bir geriye doğru sayım yaşanmakta. Ve tüm bu yaşananlar yazgı paradoksuna çıkartıyor bizi. Adam üçüncü bölümde hiç üşenmeden yazgı paradoksunu anlatıyor sabırla ve diyor ki; bir obje ya da bilgi gelecekten geçmişe geri gönderilir. Bu yolculuk sonsuz bir döngü yaratır. Ve obje artık bu döngüde hiçbir yere ait değildir. Vardır ama aslında hiç yaratılmamıştır. Tüm mesele objenin doğuşudur. Başlangıç ne zaman ve nerede? Başlangıç diye bir şey var mı? Dünya paradokslarla doludur. Ama çoğu zaman onları görmezden gelmeyi seçeriz.

“Büyüyüşünü izledim. Adam oluşunu. Hayatının tüm döngüsünü. Zaman seni seçti. Tanrı seni seçti. Zaman hep yanında. Nereye gidersen git. Onu beraberinde götürüyorsun. O da seni yanına alıyor. Yaptığın ve söylediğin her şeyi görüyor ve duyuyor. Tik tak tik tak…” Noah

Noah bu sözleri 1953 senesinde Helge Doppler için sarf etmekte. Tedirginlik içindeki çocuğu koyduğu zaman makinesi içinde gönderiyor zamanın bir köşesine. Rahip kıyafetli, peygamber isimli bir karakter olan Noah Tanrı kavramını zamanla ilişkilendiredursun, Adam’a nazaran daha dindar görünmekle birlikte, duyguları da yabana atmıyor. Öte yandan çocukları kaçırıp, onları öldürebiliyor da. Helge’yi deneysel bir şekilde kullanıyor. Charlotte’u da gelecek planları için bir engel olarak görüp öldürebiliyor. Karakteri üzerindeki gizemse öyle kolay kalkacağa benzemiyor.

İlk sezondan kalan diğer karakterlerin gelişimine gelecek olursak, aralanan bir sır perdesi yok gibi görünüyor. Sarı yağmurluğun anlamından ve Adam’ın kimden dönüşeceği dışında. Karakterler aynı çizgide ilerlemekte. Alıntılarsa cuk oturmakta ve kasabada yaşanan olaylara ışık tutmakta. Benim aklımdan çıkmayan sahneyse, üçüncü bölümün sonunda zamanda yolculuğa kalkışan genç Jonah’ın kendini 1921 yılında saman biçen çiftçilerin arasında bulduğu anlardı. Tedirginlik ve açlıkla yiyordu önüne konan tabaktan. Bu sahnenin nesi vardı diyeceksiniz! Kendinizi zamanda dolaşıp dururken düşünün. Bir bakmışsınız bundan 100 yıl öncesine gitmişsiniz. Size ne verirlerse yiyor, etrafınızdaki kimseyi tanımıyor, dolayısıyla da güvenmiyorsunuz. Artık bir aileniz yok. Olsa da 100 yıl sonrasında bırakmışsınız. Yetişmeniz mümkün değil. Onların da size. Cebinizde paranız da yok. olsa bile geçmiyor. Internet görmüşsünüz ama artık yok. Derede çamaşır yıkanan yıllar bunlar ve söz konusu yer Almanya,  Ganj civarı da değil. Korkudan ölmemek mümkün değil. Sonra bir bakmışsınız gelecektesiniz. Gelecekte dönüşeceğiniz şey karşınızda oturmuş size hayat dersi vermekte. Yaş almış halinizle bıraktığınız noktaya geldiğinizdeyse, fazladan görmüş geçirmiş olmaktan kaynaklı bir bıkkınlık var üzerinizde. Siz adam olmuşsunuz geçen yirmi otuz yıl içinde. Herkesse bıraktığınız yerde.

SON SÖZ: Spoiler vermemek gayretiyle fakat ara ara kaçırarak yazımı temiz temiz bitirmeye çalışıyorum. Çernobil’e çok da uzak olmayan bir bölgede gerçekleşen olayların merkezinde bulunan nükleer santral, özellikle de üçüncü ve son sezonda başrolde olacağa benziyor. Final nasıl bağlanacak diye meraklanıp tahminlerle yetinsek de, incelikli gidişata yaraşır bir son hayaliyle bekleyeceğiz bakalım. Öncelikle iyi seyirler hepinize.

images.jpeg-3

3D133E5E-BDC2-4838-8EB3-01C326D63D8E

Dark-Season-2

 

 

CHERNOBYL

E9AE0642-588B-48EA-A19D-2DC19ACBC742

CHERNOBYL :

“- Ben bir nükleer fizikçiyim. Sizse Sekreter Yardımcısı olmadan önce ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.”

  – Evet, ayakkabı fabrikasında çalışıyordum. Şimdi de başa geçtim. Dünyadaki tüm işçilere.”

“Vasily Ignatenko itfaiyeciydi. Kazadan iki hafta sonra öldü. Dul karısına göz kulak oluyordum. Doğum yaptı. Kız doğurdu. Bebek ancak dört saat yaşadı. Radyasyonun anneyi de öldüreceğini ama bebeğin soğurduğunu söylediler. Kendi bebeğinin. Çocukların, annelerini korumak için ölmeleri gereken bir ülkede yaşıyoruz. Anlaşmanın canı cehenneme. Bizim canımız da cehenneme. Birinin doğruları söylemeye başlaması gerekiyor.” Ulana Khomyuk

“Senden daha cesur insanlar tanıyorum Khomyuk. Ellerine şans geçip, hiçbir şey yapmayan. Çünkü kendi hayatın ve sevdiğin herkesin hayatı söz konusu olunca, ahlaki dönüşüm anlamını yitiriyor. Seni terk ediyor. O andan sonra tek istediğin vurulmamak oluyor.” Valery Legasov

Çernobil denen bu kasabada Yahudi ve Polonyalılar vardı. Yahudiler kıyımla öldürüldüler. Polonyalıları da Stalin gitmeye zorladı. Sonra Naziler geldi ve kalan herkesi öldürdüler. Fakat savaştan sonra halk yine de yaşamak için buraya geldi. Ayaklarının altındaki toprağın kana bulandığını biliyorlardı. Ama bunu umursamadılar. Ölü Yahudiler, ölü Polonyalılar…fakat onlar yaşıyorlardı. Hiçbiri bunun kendilerine olacağını düşünmüyordu. İşte buradayız.” Boris Scherbina

“Eğer bulgu varsa, yaygara yoktur.”

“Biz her şeyi doğru yaptık.”

“Bugün burada yaptıklarımız karşılığını bulacak. Bu bizim parlama anımız.” => tam da o esnada reaktör parıl parıl uranyumlarını saçmaktadır ortalığa ve tarih kimlerin parlayıp kimlerin söneceğine karar verir tam zamanlı olarak

GİRİŞ :

Ben on bir yaşındaydım Çernobil kazası, pardon faciası yaşandığında. Ankara’da geçen çocukluğumun unutulmaz anlarındandı. Dağılmadan önceki haliyle Sovyetler Birliği’nde bir reaktör cayır cayır yanıyor, dumanları göğe yükseliyor, bir spikerin hararetli anlatımı sayesinde bir yandan tarihe tanıklık ederken, arka planda Rusça konuşmalar çalınıyordu kulaklarımıza. Sovyetler Birliği topraklarında bir şeyler yanmaya başlamıştı ve dağılmaya giden sürecin başlangıcıydı bütün bu yaşananlar. Bizler döneminin en kıymetlisi olan ve her evde bulunmayan tüplü televizyonlardan yayınlanan görüntülere bakıyorduk uzaktan, biraz şaşkın ve olanca masumiyetimizle. Teknoloji çağının nimetlerine erişememiş bir neslin çocuklarından olanların ancak bilebileceği üzere, o zamanlar TRT dışında bir televizyon ve TRT FM dışında bir radyo kanalı, bir de eve giren gazete dışında bilgi kaynağımız yoktu. Meydan Larousse’lar Wikipedi’mizdi. Herksin her yerde fosur fosur sigara içmesi serbestti. Bizim internetimiz, instagram’ımız, twitter’ımız yoktu. Uçakla bir yerden bir yere gitmek çok havalı olmak demekti. Havalı, zengin demekti bir nevi. Olanlar, parmakla sayılabilecek kadar az sayıdaki modelden birine ait arabasına binerdi. Yoksa da tren ya da otobüs vardı uzun yolculuklar için. At arabası ya da kağnı dönemine ben yetişemedim. Annem beni geç doğurmuş, pamuklara sarmış, sonra da dünya denen cehenneme atmış. Üzgünüm. Hala. Çocukluğumdan aklımda kalan mavi keten bir elbisem ve de bindiğinde saatlerce tıngır mıngır gittiğin Mavi tren vardı. Kompartıman kompartıman dolaşmak bir olaydı. Biz bu yüzden böylesi saf bir dünyanın içinde dönemin bakanının sözlerine gelerek radyasyonlu çayları içtik pek güzel. Sadece çay olsa gene iyi. Havayla beraber zehir soluyan, zehir için ve yiyen nesiller sayesinde özellikle Karadeniz bölgesinde görülen kanser vakalarında yıllar içinde yüksek bir artış olduğu gibi, Baba Vanga gibi kahinlerin öngördüğü patlamanın yıllarca sürecek olan olumsuz etkilerini görmeyen ya da görmek istemeyen yetkililer sayesinde hiç de ucuz atlatmamış olduk hadiseyi. Halen daha etrafımızda şahit olduğumuz pek çok kanser vakasının nedenidir bu patlama. Çaylar etkisini göstermiştir hemen hemen. İçilmiş, sindirilmiş, DNA’larımızın da güzel güzel içine etmektedirler o zamandan bu zamana. Bizim içimize edilmiştir, biz bilmemişizdir kısaca ya da öğrenmişizdir zamanla.

Tüm bunlar bir yana, biz gelelim faciamıza ve boyutlarına, nedenlerine, nasıllarına, yapıcı ve yıkıcı baş mimarlarına. Tek bir kurgu karakterimiz var. O da dizinin ağır toplarından ve Emily Watson’ın canlandırdığı nükleer fizikçi Ulana Khomyuk. Kendi imkanlarıyla olaylara dahil olan, Ignatenko’ların acıklı hikayesini üstlenen ve tasalı ama ne istediğini bilen karakter kontenjanını dolduran, aslında yedek kulübesinde oturabilecekken, sahalarda tsunamiye yol açan dev dalgalar estirebilecek bir kadın karakter. Nitekim sağda solda biraz fazla konuştuğunda kurumsal kimliğini bir mesuliyet zinciri olarak tanımlayan KGB tarafından hapse atılabiliyor. Amerikan yapımı bir dizide, kimi zaman kırık bir Rusça’yla konuşan Amerikan ve İngiliz oyunculardan oluşan ekiple yola çıkan HBO’nun konuyu abarttığını düşünenlerin çıktığınıysa sanmıyorum. Komünist ya da sosyalist anlayışın ucunun sosyal devletten çok devletin çıkarlarını üst düzeyde tutmak ve devlet sırlarını devlet çıkarlarına dönüştüren bir zihniyet altında yöneten kişilerin egemenliğine dönüştüren hantallığın sonucunda olmuş olanlar. Dizinin en çok eleştirilen yönüydü İngilizce çevrilmiş olması. Endüstrisi güçlü olan silahını dili yapar, oyuncusunu da oynattırır kendi dilinde, dizisini de çeker kendi dilinde. Bu çarkın dişleri de böyle döner döner döner…

EA93E5DE-03CB-417E-A610-092343CCC46C

F8223A48-6123-4997-9C68-70185FC89BEF

11670057-262F-414C-9D00-4A451A5FFC39

Bir kez daha kulak misafiri olacağınız karşılıklı diyaloğun taraflarından biri hırçın, diğeri hayalperest iki karakter. Her ikisi de Chernobyl şahidi ve şimdi ikisi de benim yaşımdalar. Tesadüfün böylesi. A kişisi de, B kişisi de erkek…yok yok yok kadın…ya da biri kadın, biri erkek olsun yine, bu sefer de. A adam, K kadın olsun yine:

A – İçirdi çayları içirdi çayları…kendi de sözde içti o çayları. Ama seksen dört yaşında ölebilmiş, o da kalp yetmezliğinden.
K – Sahi öyle bir bakan mı vardı?
A – ANAP’lıydı kendisi. Özal iç de millet rahatlasın demiş, o da içmişti cayır cayır basının önünde. Biz de peşinden.
K – Hadi ya. Peki rahatlamış mıydık o zaman millet olarak?
A – Bilmiyorum. Sadece bu hareketinin çok konuşulduğunu hatırlarım. O kadar. Sonra kanserler patladı, olayın vahim boyutu anlaşıldı ama o zamanlar şimdiki gibi değildi ki. Çok geç ulaşırdık bilgiye. TRT ne derse oydu. Solcular Cumhuriyet okurdu, faili meçhuller çok olurdu, Ağca vardı manşetlerde, sonra Çernobil’de olanlar oldu, sonra Sovyetler dağıldı, aynı yıl çok geçmedi Berlin Duvarı da yıkıldı.
K – Neyse bari İkinci Dünya Savaşı’na kadar derinleşmedi mevzu. Senin olay seksenler, doksanlar başı hep.
A – … Senin aklında kalan ne var peki o tarihlerden?
K – Pink Floyd, Dire Straits, Big In Japan, Wham, Modern Talking, saçlarda perma, ayaklarda espadril, omuzlarda vatka, diskoda dans, Evren(Kenan), Kürt korkusu pardon komünizm korkusu(hiç gelmeyen misafirdi kendileri), Ahmet Kaya’nın davudi sesi, musikişinas Zeki Müren, Bodrum Halikarnas, Don Johnson vardı bir de bak ben ona çok aşıktım.
A – Gerçekten bizler sevgiliyiz filan ama ayrı dünyaların insanıyız. Sen kolej kızısın, ben köylü çocuğu. Sen Bilkent’lisin, ben ODTÜ’lü. Sen okumuşun İngiliz Dili ve Edebiyatı, ben okumuşum ODTÜ’de Makine. Havalı kızlar tercih eder İngiliz filolojisini. Zaten biliyordur bir yabancı dil.
K – Seni köyünün yağmurlarında mı yıkasak acaba?
A – Kalsın. ANAP geçmişli AKP bugünlü köylülerimle ruhumuz uyuşmuyor. Beni ODTÜ kurtardı, hayata bakışım değişti polis baskınlarında, coplar eşliğinde.
K – … Rahmetli anneciğim önce komünist, sonra da köylü olmasın demişti en çok. Ben bir de dayak yemişini buldum.
A – Annenin kriterlerine uygun olduğumu düşünüyorum. Köylü ve komünist sevdan varmış gizliden, bak açığa çıkmış oldu sayemde.
K – … diziyi izlerken ne geldi aklıma? Hani seksen altı baharında gerçekleşiyor ya patlama. Seksenler ne sevimsiz geçmiş orada. Hiç şarkı, türkü de mi dinlemez insan? Varsa yoksa ciddiyet.
A – İyi misin sen? İnsanlar eriyerek ölürken ne şarkısı, ne türküsü!
K – Erimenin öncesi var, sonrası var. Daralan votka içti, o kadar.
A – O kadar Rusya’ya gitmiş insansın. Votka adamların milli içeceği.
K – Ohooo…köprünün altından çok sular akmış, herkes kapitalist olmuştu ben gittiğimde. Parası olan elbette. A – Hiç mi toplu konutlara gitmedin?

K – Yoo. Hep saray gezdim. Sen gitsen sen de saray gezersin. Toplu konut gezmeye Rusya’ya mı gidilirmiş? Sen gezersin tabii, o ayrı da. Hermitage’ı yeğliyor insan. Onların Louvre’u da o
A – Yok ben de gitmem aslında, bildiğim yerler ne de olsa. Biz köyden çıktıktan sonra, hesaplısından üç oda bir salonlu, alaturka helalı, daracık toplu konutlarda yaşamışlığım var yıllarca.
K – Neden ilginçsin, sana söyleyeyim: Duruyorsun duruyorsun abuk bir kelime kullanıyorsun. Son cümlende olduğu gibi. Neymiş? “Hela”.
A – Biz helaya hela deriz kızım.
K – Alaturka desen nazikçe.
A – İçimdeki köylüyü dışa vurmadan edemiyorum işte.
K – … Köy dedin de, köyleri boşalttıkları sahneler vardı, sonra da hayvanları öldüren timin çektikleri. Ben en çok dördüncü bölümü beğendim sanırım. Üçüncü bölümün sonunda insanları gömdüler, üzerlerine zift döktüler; dördüncü bölümde aynısını hayvanlara ettiler.
A – Ben ilk iki bölümü çok çok beğendim. Bir nevi o zamanlara gittim. Şunda haklı olabilirsin. Benim o dönemle ilgili takıntılarım var. Dönemin ruhunu yansıtan film ve dizileri daha bir ilgiyle izliyorum.
K – Farkındayım. Beraber Ukrayna’ya mı gitsek acaba?
A – Vize de yok, güzel kadın da çok.
K – Şakaydı umarım.
A – …
K – Şaka de.
A – …Bayi toplantısı filan olursa neden olmasın. Şöyle erkek erkeğe. Tabii ki şaka. Ölüm şaka, yaşam şaka, Chernobyl 33 yıl sonra 33 yıllık koca bir şaka. İtfaiyecilerin hastanenin bodrum katına bırakılmış ve de bırakıldığı halde kalmış kıyafetlerinden yayılan radyasyon miktarı da şaka, bundan belki on yıl sonra ya da otuz üç, tüm acı çekmiş ve fedakarlık etmişlerin anısına yapılan bu dizi de bir şaka olacak. Tıpkı önemli kişi gayreti içine düşmüş, fakat yaşanan tüm bu felakete neden olmuş kişilerin hayattan tam da takdirname beklerken, s.kt.rname almış olmaları gibi.
K – Yine yaptın.
A – Ne yaptın?
K – Hela. Ve …name.
A – Tabiatım rahat bırakmıyor. Dilimde arılar dolaşıyor. Neden gülüyorsun?
K – Çünkü seni seviyorum. Biliyorum ki bu dizide seni en çok etkileyen hikaye onlarınki değildi ama Ignatenko’lar ve aralarındaki sevgi başroldeydi bence. Ben diziyi izlerken hep onları ve seni düşündüm aslında. Bir gün veda etmeden evden çıksan ve bir daha da gelmesen ya da yanık vaziyette bulsam seni, eridiğini görsem ve karnımda bir umut taşırken olsa bu ve sen ölüyor olsan acı içinde. Ben hep bunu düşündüm.
A – Acılar içinde öldüğümü mü? Beni seviyor musun, nefret mi ediyorsun gerçekten? Hamile misin yoksa?
K – Değilim.
A – Bense hep Anatoly Dyatlov gibi vicdan azabı çeke çeke içten içe çürümediğim için şükrettim…hamile değilsin, değil mi gerçekten?
K – …

RBMK reaktörleri yakıt olarak uranyum 235 kullanır. Her bir U-235 atomu neredeyse ışık hızında hareket eden mermi gibidir. Önüne çıkan her şeyi deler geçer. Odun, metal, beton, insan bedeni. U-235’in her bir gramında 1 milyar trilyonun üzerinde bu mermilerden var. Bakın bu sadece 1 gramda. Çernobil’de bundan 3 milyon gramın üzerinde var. Ve orası şu anda yanıyor. Rüzgarlar radyoaktif parçaları tüm kıtaya yayacak. Yağmurlarla da üzerimize düşecek. Bu, soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz yemeklerde 3 milyon milyar trilyon mermi demek. Bu mermilerin çoğu 100 yıl boyunca ateşlemeye devam edecek. Bazılarıysa 50 bin yıl boyunca.” Valery Legasov

050B7575-AC64-430D-8A31-3EEAEE9025F3

76B0AC39-DBED-47AF-B48C-9FA8F8625988

43E6C2A1-8510-4711-8CCE-0E4C5C4CF3B2

CF1AE8EE-6816-4238-98CA-38982C7C1CAA

26.04.1986 – 1:23:45 :

Bir iki üç dört beş…facianın gerçekleştiği saat. Saliseler hariç. Neredeyse bahar gelmişken ve fakat söz konusu topraklara bahar hep geç gelmişken, bir annenin karnında umut filizlenmişken, belki de niceleri için tohumlar serpiştirilirken, tam da bir cumartesi gecesi oluyor olanlar. Uyanık olanlar önce sarsıntı, sonra da uzaktan tanıklık ettikleri göğü delercesine yükselen ışık huzmesiyle karşı karşıya kalıyorlar. İlk önce itfaiye görevlileri çağrılıyorlar görevlerinin başına. İşin en acı tarafıysa kimsenin bir şey bilmediği. İtfaiye ekipleri, doktorlar, reaktör çalışanları, eğer bilselerdi belki de arkadalarına bakmadan uzaklaşacakları bu durum karşısında kahramanca ellerinden geleni yapıyorlar. Bu adamlar eriyerek ve korkunç acılar içerisinde, ışığa hasret öleceklerinden habersiz yapıyorlar bütün bu fedakarlıkları. Başta bir adamın kibri ve huysuzluğu yüzünden ve de ucu maddiyata bağlanan pek çok nedenden ötürü bütün bu adamlar, kadınlar, çocuklar ve bebekler ölümü soludular yakından. Dizinin son dakikalarında öğreneceğimiz gibi, ilk bölümde patlamayı daha iyi izlemek üzere köprüye giden insanlardan hiçbiri fazla yaşayamayacaktı. Çünkü, onlar zehri en tehlikeli olduğu anlarında soluyanlardandı.

Tankın patladığı zannedilirken, çekirdeğin patladığının anlaşılması da zar zor çıkıyor ortaya. Çalışanlar savaş çıktığını, bomba atıldığını ve Amerika’nın bunda parmağı olduğunu düşünedursun, yakın plan çekirdekle temas eden tüm reaktör çalışanları kan kusarak, kuşlarsa bir kanat çırpışıyla ölüyorlar oracıkta. Dyatlov’sa bir türlü kabul etmiyor hatasını. Verdiği her kararla sapan gibi gerilen reaktörde, kullanılan ucuz yakıtın da katkılarıyla, oluşan güç dalgalanması önemsenmeden, en nihayet bir patlatma fünyesine dönüşen kapatma düğmesine basılınca oluyor olanlar. Tam bir diktatör gibi hareket ediyor Dyatlov orada. Tıpkı mahkeme salonunda olduğu gibi. Emirleri ben vermedim, o esnada odada değil, tuvaletteydim diyor. İnsanların hayatını mahveden, doğayı da katleden fiilinin cezasıysa on yıllık hapis cezası oluyor sadece. Mahkemenin buna verdiği isimse yönetim zafiyeti. Kendini asmadan önce, olayın gerçek boyutlarını kendi sesinden kasetlere aktaran Valery Legasov’u dinliyoruz. Dyatlov’dan çok daha büyük cezalar işlemiş insanların varlığından bahsederken, Dyatlov’un cezasının idam olması gerektiğini söylüyor. Biraz da bu yüzden, sırf doğruları söylediği için KGB tarafından acımasızca cezalandırılan ve itibarsızlaştırılan Legasov’sa kendini asıyor. Masum kurbanı sayısı gün geçtikçe artıyor. Sorumlular sorumsuzluklarını kabul etmediğinden bu rakam katlanıyor da katlanıyor.

710AC4B1-2CA5-4AD2-93B4-A7E3F7AECC0432A9BCC6-36EC-4B5D-BB7B-5FEB4C39B495

Bu andan sonra, tam iki yıl bir dakika öncesine Sovyet Ukrayna’da bulunan Pripyat’a gidiyoruz. Saatler gecenin bir buçuğunu gösterirken banyodan kusarak çıkan bir kadının önce kocasına sevgiyle baktığını görüyoruz. Hemen akabinde uzaktaki bir patlamanın etkisiyle deprem olmuşçasına sarsılıyor genç kadın. Bir ışık huzmesi yükseliyor göğe. Şanssız Lyudmilla ve kadersiz eşi Vasily Ignatenko’nun gerçek hikayesi var esas başrolde. Dünyanın ne kadar anlamsız, bedenin ne kadar kırılgan, doğanın ve doğumun gerçek kutsal değer taşıdığını gösteriyorlar bize. Ben en çok onların hikayesinde takılı kaldım. Onların ve yaşamayacak olan kız çocukları fedakar Ignatenko’nun hikayesinde.

Patlama sonrasında herkes tüm iyi niyetiyle çalışıyor çalışmasına da, patlayan reaktör çekirdeğine ve ortalığa dağılan grafitlere yangın çıktı diyerek itfaiyecilerin gayretiyle sıkılan sular sayesinde, olay vahim boyutlara ulaşıyor. Reaktörde çalışan görevliler bir yandan karnaval kostümünü andıran ve bu halleriyle aşçı ya da mahkumlara benzeyen vaziyetleriyle soludukları zehir sayesinde kan kusarak, aynı zamanda kızarıp morararak acı içinde ölüyorlar. Olay yerine en yakın hastanede çalışan ve henüz daha ölü ve yaralıların hastaneye aktarılmadığı saatlerde bir kadın doktor akıl ediyor da, stokta yeterli miktarda iyodin olup olmadığını soruyor gece gündüz doğuma gelen kadınlara doğum yaptırtmaktan cinnet getirmiş erkek doktora. Asli vazifesi iyodin stoklarıyla uğraşmak olmayan doktorun cevabıysa neden olsun ki oluyor. Kısacası ne yetkililer, ne doktorlar bu kadar büyük çapta bir felaketin gerçekleşebileceğini tahmin edemedikleri gibi, önlemler hakkında da bilgisiz ve yetersiz kalıyorlar. Diğer yandan Sovyet nükleer sanayinin çabaları devlet sırrı sayıldığı için, bu olayın kötü sonuçlarının olmadığından emin olmaları gerektiğini düşünen bir takım kravatlı adamlar yuvarlak olmasa da bir masanın etrafında toplanmışlar, telaş içinde olayın vahim boyutlarını gözardı ederek, ülke çıkarları odaklı planlar yapıyorlar. Aleyhte seslerse derhal bastırılıyor. Sovyet sosyalizmine olan inancı ayakta tutma gayretindeki kravatlılar vahim bir karar veriyorlar ve ilk etapta olayı örtbas ederiz gerekçesiyle şehrin tahliyesini erteleyip, şehri tecrit ediyorlar. İnsanların kaçışını önleme emri verip, telefon bağlantısını kesiyorlar. Amaç çıkacak olan yalan haberlerin önlenmesi. Bu esnada çekirdek Hiroşima’daki radyasyonun bir saatte iki katını yaymakta. Bu ise üzerinden 20 saat geçmişken 40 bomba demek, bir sonraki gün 48 bomba demekken, tüm kıta ölene dek yanarak zehrini salacak demek oluyor. Burada kalanlar maksimum beş yıl içinde ya kanserden ya da kansızlıktan ölecek ki, bu esnada Almanya’ya doğru esen rüzgar ve olayın vahameti hakkında fikir sahibi olan Almanlar, çocuklarının dışarıda oynamasına izin vermiyorlar. Kiev, Minsk, Letonya, Litvanya, Belarus, Polonya, Romanya, Doğu Almanya da dolaylı yollardan etkileniyor. Belarus ve Rusya içinse aynı etki 100 yıl sürüyor. Bir takım adamların önemli kişi olma gayreti içindeki telaşları yüzünden masumlar katloluyor. 4000 ila 93000 arasında olduğu düşünülen ölü sayısı, SSCB’nin ‘87’deki raporuna göre tamı tamına 31 kişi olarak açıklanıyor. Fedakar 400 madenciden 100 tanesi 40 yaşını göremeden ölüyor. İnsanlar korkunç bedeller ödüyorlar.

The Terror’daki vicdanlı amiralden sonra Valery Legasov rolündeki Jared Harris başta olmak üzere, Gorbacov dışındaki tüm oyuncuların gerçek karakterlere birebir benzediğini düşündüğüm Chernobyl dizisi, bu senenin önemli televizyon dizilerinden biri oldu benim için. Millet olarak bir takım garip huylarımızın birbirine benzediğini de görmüş olduk dost ülke Rusya ile. Hantal bürokrasisi, paranoid yazlıkçılar gibi o komşu ne der kaygılı devlet yöneticileriyle yoktur bir farkları lıkır lıkır radyasyonlu çayları içen devlet büyüklerimizden. Damarlarımızdaki binlerce yillık fedakarlık dönemin yerleşik kurnazlıklarına rağmen bizde de bir kesimde halen daha süre gitmekte. Biz de atarız kendimizi ateşe. İzleyelim ve aynı firmanın kurmuş olduğu Türk ortaklı Mersin, Akkuyu Nükleer Santrali hakkında da tetikte olalım bu vesileyle. Atom aşağılayıcı değil, onur kırıcı bir şey diyordu dizinin dördüncü bölümünde. İnsanın şevkini ve umudunu kıran bir şey aynı zamanda. Bence. İyi izlemeler hepinize. Ve de Annanenko, Bezpalov, Baranov…

alex-ferns-chernobyl-1558697871

chernobyl-miners

DE3EAFA0-90B6-478A-BC38-9C63FB6F01E6

31FB2710-7AA6-48C6-9842-D354E4FC520C

“Buraya kadarmış Bacho. Birini öldürdün. Artık sen sen değilsin. Asla sen olmayacaksın. Sonra ertesi sabah uyanıyorsun ve sen hala sensin. Fark ediyorsun ki başından beri sen buymuşsun. Sadece haberin yokmuş.” Bacho

FOSSE/VERDON

4D220926-7389-41FA-B16C-37A4B5B415AB

FOSSE/VERDON :

“Söyleyecek bir şeyim olduğunu göstermem gerek. Danssız ve müziksiz.” Bob Fosse

“Acı veren bir şeyi alır, büyük bir eğlenceye çeviririz ve şarkı söyler, dans ederiz. Seyirci öyle bir eğlenir ki, o kadar çok gülerler ki, acı çeken bir insana güldüklerini anlamazlar. Kendi derisinden sıyrılmış bir insana. “ Bob Fosse

“Kariyerin benim en büyük iyiliğim sana. Fred Astaire özentisi, başarısız, kel bir dansçıydın. Seni sırtımda taşıdım. Ve beni bu yüzden hiç affetmedin.” Gwen Verdon

“-Daha önce bir kerhanede tercümanlık yapmamıştım.
-Artık listenden kerhaneyi silebilirsin.”

GİRİŞ :

Napim, okumuyorsunuz. Ben de herhangi bir çocuk kadar mızmız, daha doğrusu olabilecek en mızmız çocuk kadar mızmızlanıyorum şimdi burada, şu bir buçuk ayın acısını çıkartmak uğruna. Bazen bir başkasının çektiği bir dizi ya da film için kalem pardon klavye oynatmanın verdiği anlamsızlık da giriyor işin içine. O yazmış, bu çekmiş, şu oynamış, bu kurgulamış; beğendim ama çok, yok beğenmedim hem de hiç. Neden çünkü…kime neydi değil mi? Uğruna nazik kafamı yorduğum her şey için kalan ömrüm çok kısa olabilir ve kırklı yaşları gördüğünüzde ölüm fikri artık hayatınızın bir parçası olduğundan, benim nazik kafam ve içinde yer alan kimyası kıpır kıpır nazik beynim de tek bir tane olduğundan ve o da bana gerek olduğundan fotoğrafın serin sularına daldım ister istemez. Serin miydi peki o sular? Yani ara ara boyumu geçtiği de oldu ama yüzme bildiğimden ve cebimde taşlarla nehre dalmanın daha önce denendiğini ve başarılı olduğunu bildiğimden, üstelik tatlı Virginia’nın tırnağı olamayacağımdan ötürü suyun yüzeyinde kalabildim boğulmadan. Hep fakiri çekiyorsun, biraz da zengini çek dediler sırf bu yüzden. Tehlikeli yerlerde dolaşıyorsun, başına iş gelir dediler. Ne yapacaksın kuru mahalle aralarında, gökdelenler gökleri delecek nerdeyse, gel tezgahı burada kur dediler. Dediler de dediler. Oysa ki hiç bilmediler. Nereden bilsindiler? Tezgahım yok, gönlüm hoş, karnım tok öylesine. Bari bundan böyle beni böyle bilsinler(mesajlarımı sosyal medyadansa buradan yollamak varmış bir de bu vesileyle, yazmak bahanemmiş sadece).

Bir filmden aklımda kalan replik var hiç unutmadığım. Hayatta hiçbir şey fakirlik kadar insanın şevkini kıramaz diyordu bir baba kızına. Bazen rengarenk, bazen siyah beyaz olarak paylaştığım fotoğraflarımla fakirliği romantize ettiğimi görerek kendimden utandım her defasında bu repliği anımsadığımda. Hala da utanıyorum ama ben yine de bildiğimi okuyorum. Çünkü ne çiçeğe kavuşmuş arıları çekmekten zevk alıyorum, ne de kanatlı kanatsız hayvanları fotoğraflamaktan. Doğa duruyor durduğu yerde. Ay ve gökyüzü de aynı, deniz her yerde deniz, güneş desen çareyi kaçıp kurtulmakta buluyor bazen, bazen de yakıp kavurmakta. Dünyanın en muhteşem manzarasının karşısında nefesim kesiliyor sadece. Hepsi bu. İçinde insan dramı olmayan hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Kendi elleriyle ördükleri tuğlalardan yaptıkları evlerin balkonu olmadığından akşamın serin saatlerine erişir erişmez kapı önlerine çıkmış mahallenin kadınları, tebeşirle yere çizdikleri numaraların üzerinden maharetle atlayarak seksek oynayan çocuklar, miskin ve bakımsız kediler, bana bir belediye çalışanıymışım gibi gecekondumuz ne zaman yıkılacak, peki bize sonra ne olacak diye soran endişeli amcalar olmasa canım sıkılıyor. Manzara benimle konuşmuyor, belki de ben anlamıyorum onun yalın dilinden. Doğadan, bitkiden, ağaçtan, böcekten. Bir tek annemin bahçesindeki kayısı ağacından anladım ben, o da meyvesini vermişken. Çoğu kez kurtlanmışken.

Napolyon’a hak vermemek mümkün müdür, değilmiş gibi geliyor düşündükçe. Din, fakirler zenginleri öldürmesin diye icat edilmiş olabilir miydi, olabilirdi ve de fakirlik romantize edilecek bir şey miydi, değildi. Fakir ama mutluydu derler, fakir fakirliğinden nasıl mutlu olur demezler. Evine ekmek götürecek kadar bile parası yoktu ama yine de birçok zenginden mutluydularla avuturlar insanı. Bu düşününce kulağa sersemce gelen sosyolojik tespitler genelde halkın dilinde uzar gider. Çaresizliğe avuntuyu kılıf ederler. Dünya, düşmüş bulunduğumuz yeterince zor bir gezegene dönüşmüşken ve de gelir adaletsizliği, parasızlık, açlık işleri iyice içinden çıkılamaz bir hale getirmişken, bu insanlar ne yapsın, ölsünler mi teker teker? Elbette ölmesinler, onlar öleceğine düşmanları ölsün de…dedim ya çok zor yerlerde dolaştım durdum ve ister istemez neyin kader olduğunu, nereye kadar bir senaristin kaleminden çıkma bir kaderin diyaloglarıyla birlikte tesirli olduğunu düşündüm durdum şimdiye dek. Tarlabaşı, Dolapdere, Alibeyköy, Kuruçay, Tenekeli, Kadifekale, Ballıkuyu, Çatalkaya, Gürçeşme, İkiçeşmelik, Basmane-Çatalkaya en iyisiydi bu arada, anlatsam Roman olur, zaten pek çoğunun sakini de Roman’dı. Elinizdeki kağıt parayı anlatılmaz sertlikle alan ve yok olan bir kız çocuğu gördüğünüzde sadece şaşırmıyorsunuz. Aslında önce şaşırıyorsunuz, üzerinden biraz zaman geçer geçmez yaşadıklarınız koymaya başlıyor ve ayağınızdaki beyaz Nike’lardan utanmaya başlıyorsunuz. Bir daha böyle bir yere bu kadar fiyakalı bir ayakkabıyla gitmemeye yemin ediyorsunuz, bir de hortumla yıkanan yerlerde ayağınız çamur olduğundan o pabuca verdiğiniz bir avuç paraya hayıflanıyorsunuz. Ama ona da tam hakkını vererek hayıflanamıyorsunuz, çünkü bu çocukların böyle bir ayakkabıyı ancak rüyalarında görebileceğini pekala biliyorsunuz. Eğer beyaz bir tshirt giymişseniz de, başı bitli, ayakları çıplak, elleri bir liralık dondurmayla kirlenmiş bir çocuğun üzerinizde bırakacağı lekeden rahatsızlık duymayacağınıza kendinizi alıştırmanız gerekiyor. Hayat kimse için kolay değil ve fırsat eşitliği diye bir şey yok. Aralarından çıkan kimi çocukların zeki doğduğunu, mantıklı olduğunu ve muhakeme kabiliyetlerinin yüksek olduğunu da biliyorsunuz ama asla okuyamayacağını da. Özgür ruhundan kaynaklı tezgahtar olamayacağını, sadece dans, müzik kabiliyeti olanlardan ve bir mahalleden çıkan sadece bir çocuğun olağanüstü bir gayret ve biraz da şansın tesiriyle yırtabileceğinden kuşku duymuyorsunuz. Peki ya diğerleri? Peki ben ne yapabilirim? Sadece yazıyorum. Bazen o kadar akıllı ve ne istediğini bilen çocuklar çıkıyor ki karşınıza, ağzınız açık bakakalıyorsunuz. Tarlabaşı’nda rastladığım ve beni şu basamaklarda çek fotoğrafçı diyen bir çocuk vardı, annen kızar dediğimde kızmaz demişti. Çünkü bu benim kararım demişti. Ellerini cebine soktu, dimdik durdu ve basamakların üzerinden kameraya doğru yönelttiği bakışlarındaki kararlılıkla bana poz verdi. Sanıyorum adı Ahmet’ti. Sonra bana teşekkür etti ve gitti. Çocukların dünyası o kadar farklı ki. Benim ona teşekkür edeceğim yerde, o bana teşekkür etti. Adı Ahmet’ti büyük ihtimalle. Küçük ihtimalle de Mehmet’tir, Adnan’dır belki de.

Peki tüm bunların Bob Fosse ve Gwen Verdon’un hayatını anlatan sekiz bölümlük diziyle alakası neydi diyecek olursanız, bilmiyorum diyeceğim tam olarak. Küçük bir ihtimalle, belki, her ikisinin de ailesi ve öncesinde yaşadıkları olabilir mesela. Gwen hiç sevmediği bir adamla yapmak zorunda kalmıştı ilk evliliğini, Fosse ise ailesi tarafından hiçbir zaman onaylanmadığı gibi, ilk cinsel deneyimiyle hayatının içine edilmişti. Zamanında mutsuz geçen çocukluk dönemi, hiç bitmeyen onaylanma isteği, fark yaratma çabası, kirayı zamanında ödemek ve çocuk yaşta kazandığı parayı ona değer vermeyen ailesinin ellerine teslim etmek zorunda kalmak ve benzeri şeyler yaşayan çiftimizin ölüm onları ayırana dek yaşadıkları fırtınalı ilişkilerinde bahsi geçen çocukların geleceğini görmüşümdür belki de. Ya da belki de ben çok abartıyorum mevzuyu, onu ona bunu buna bağlamak da nereden çıkıyor böyle? Biz gelelim dizimize. Ama öncesinde özlenen diyalog kısmı var. Beni unutmayan az sayıdaki okuyucuma hediye: B kişisi Baha olsun, Bulut ya da Bahri. G ise Güniz olsun ya da Güneş ya da fark etmez. Konuşuyorlar hararetli bir şekilde, ne anlatıyorlar kulak verelim kendilerine:

B – Yuh yani! Kadın milleti değil mi? Adama kalp krizi geçirtti.
G – Kim?
B – Gwen Verdon.
G – Sekobarbital, dekstroamfetamin, kokain ve bilimum uyarıcıların katkısı olmasın. Bir de hiç durmadan değişen genç dansçı kızlar var tabii işin içinde. Yetişmek kolay mı öylesine!
B – O başka, o başka.
G – Emin misin?
B – Bilmiyorum o kadarını ama adamın tüm bunların üzerine bir de onca iş yükünü kaldıramayacağı belliydi doğrusu.
G – Ne yaptıysa hırsından yaptı bence.
B – Hepimiz pek çok şeyi kendimizi topluma, çevremize kabul ettirtebilmek için yapıyoruz. Ama daha yeni kontrollü bir hayat yaşaması tembihiyle ve bir nevi tükenmişlik sendromuyla akıl hastanesinden çıkartılan adama bir de müzikal yüklemek olacak iş değildi, Resmen önce baştan çıkardı adamı.
G – O da çıkarılmasaymış. Lüzumsuz adam.
B – Bob Fosse mi lüzumsuz? Cabaret ve All That Jazz’in yaratıcısı!
G – Kadınların sırtlarında taşıdığı adam. Üstelik en muhtaç zamanlarında terk ediliveriyorlar daha yenisi için. Çocuğunu bir otel odasında yetişkin bir erkekle bırakma sorumsuzluğunu gösterdi. Arkadaşı insan çıktı da…
B – Hayvan da olabilirdi yani? Ne kadar önyargılısın. Ne de kolay…
G – Sen farklısın yani?
B – Değilim. Ama senin kadar da değilim.
G – Hiç alttan almayı bilmiyorsun sen de. Fosse’nin tek iyi özelliği oydu. Sende asla olmayan bir karakter özelliği. İlla insanın yüzüne vurursun sen şöylesin böylesin diye. Evet önyargım var karşıcinse karşı.
B – Başından beri biliyordum.
G – …
B – Bu dizi bana da karşı cinse asla güvenilmeyeceğini öğretti. Neydi o eski günlerin hatrına! İkisi de yeni partnerlerini birbiriyle aldatıverdi.
G – Sen taktın bu Gwen’e. Kuzey’in soğuk kraliçesi ilan etmediğin kaldı tek.
B – O kadar da değil yahu. Ben sadece düşündüm de…daha doğrusu tek bir şey düşünebildim. O da umuyorum ki öldüğümüzde özel hayatlarımızı detaylarıyla gözler önüne serecek olan film ya da dizimizin yapılmayacak olması.
G – Aşk olsun! Tabii yapılır, yapılsın da. İki memurun çilekeş hayatından alıntılar izleyicisini bulacaktır, eminim. Yazın annelerinin Davutlar’daki yazlığında Sökeli komşularıyla bohem partiler veren, kışın memur arkadaşlarıyla cebelleşen, ay sonunu kıtı kıtına getirip, dolar euro yükseliyor diye hayıflanmaktan başka sohbet üretemeyecek evliliğimizin merkezinde olduğu bir mini seriyi yine bizler gibi memur olacak günümüz memurlarının müstakbel memur çocukları dışında izleyecek insan bulmakta güçlük çekmeyeceğimizi düşünmekteyim.
B – Geç dalganı. Sökeli komşulara adapte olman çok da zamanını olmuyor hani. Analı kızlı öğle kahvelerini ihmal etmiyorsunuz hiç. Beş çayları cabası. Beğenmediğim Gwen sabah kahvaltısında üzüm, elma yiyordu.
G – Kadın dansçıydı. Benim gibi Kapıkolu değil.
B – …kafam karıştı. Kapıkulu mu diyecektin?
G – Sanırım. Kafam karıştı. Keşke müzik kulağım olsaydı.
B – Keşke ama senin de söylediğin gibi, iki memurun olmazsa olmazlarından da değil.
G – Hayal kurmaya çalıştım sadece.
B – Ben de çok gördüm öyle mi?
G – Hayır da sadece daha güzel bir hayatımız olabileceği gibi, pek çok şey sığdırabilirdik içine. Fosse’nin yaptığı gibi Berlin’de gittiğin bir kerhaneden oyuncular seçebilirdin kendine. Sonra da Alman çevirmen kızla aşk yaşardın. Ben de kendimden küçük bir sevgili bulurdum.
B – Aklını oynatmış olabilir misin?
G – Hayatımdan…hayatımızdan sıkılmış olabilir miyim sence?
B – En azından kızımızın bizden görerek edineceği kötü alışkanlıkların yükünü taşımayacağız.
G – Haklısın. Onun yerine bol bol sıkılacağı önemsiz bir hayatı olacak.
B – Kim demiş?
G – Bizden başka ne çıkar ki? Kırk yılda bir rakı içersin, sonra da sarhoş olur kusarsın. Uyuşturucun yok. Kumar tutkun yok. Hovardalık ettiğini de gören yok. Bana gelelim bırak dansı, düğünlerde parmağımı oynatacak halim yok. Doğumda aldığım yirmi küsur kilo hala benimle. Sıradan şeyler giyiniyor, sıradan şeyler yiyoruz. Yazın Davutlar pazarı, kışın perşembe pazarı. Fakirler gibi karbonhidrat ağırlıklı besleniyoruz. Mantı yapıp buzdolabına atıyorum. Bir kış aralıklarla mantı yiyoruz. Kayserili bile değiliz. Çerez diye leblebi alıp geliyorsun. Çorum’lu muyuz biz? Neden kaju yiyemiyoruz mesela? Bir gün de eve kaju al gel. Yatak da bitti. Yatak odası takımım da eskidi. Evlilik korkunç bir şeymiş. Ha kardeşinle uyumuşsun ha yirmi yıllık kocanla. Kardeşlerimle uyurken hiç olmazsa umudum vardı, bir gün kocamla uyurum diye. O da oldu. Napim yani şimdi ya bir başka kocayla ya da yine kardeşlerimle uyumayı mı hayal edeyim? Paris’i görmedim. Milano Moda Haftası’nı duyarım, Venedik Karnavalı’nı da. Diğer kıtayı boşver daha ülke sınırını geçemedim, ben daha Prens Adaları’nı göremedim. Çok pişmanım ben neden evlendim? Bekarken kız kıza daha güzel gezerdim. Böylelikle hayatımın içine ettim. Allah da beni kahretsin. Bu bayramda evdeyiz. Senin zırzop akrabalarının, benim Kapıkırı memur arkadaşlarımın günlüğü iki yüz liradan gittikleri otellerin havuz başında bira tokuşturdukları, geceleri de otelin verdiği kalitesiz rakıları tokuştururkenki manzaralarına şahit olacağım. Ve hayır pikniğe, mangala gitmeyeceğim. Bir kez olsun garsonlar bana hizmet etsin. Ilık bira, soğuk köfte patates yemek istemiyorum artık. Ben bohem olmak istiyorum.
B – Kapıkulu diyecektin sanırım. Bir de neden bohem olamazsın sana söyleyeyim. Çünkü hiçbir bohem böyle konuşmaz. Bize bu korkunç diyaloğu layık gören kişi de bohem olamaz. Yazar da olamaz. Olsa da sığ bir yazardır. Aksi takdirde diyaloglarımız Rus edebiyatından seçkiler, anlam arayışı, memleket meselesi etrafında dönerdi.
G – Çorum, Kayseri dediğim için bohem olamıyorum öyle mi? Oysa ki Rus votkası desem bohemdim, öyle mi? Kapıkolu’nu doğru telaffuz etseydim ya da! Hükümeti eleştirip, Rus yazarlar üzerine bilgiçlik taslasaydım…bir anlam aradığım gerçeğiyle sen yüzleşemiyorsun. Bir şeyler olsun istiyorum evet. Yeni, taze, değişik…akrabalarla saatlerce mangal yapmamak isteğim de bundandır.
B – Kapıkulu.
G – Lanet olsun. Kapıkulu.

5B830302-0140-444B-9680-6EC8E475EDD7

15CC4BCC-228C-4117-8750-098D8D88A93C

5F830A6F-B6D7-4457-834F-E945581FB708

GEÇMİŞE AÇILAN KAPI :

Dizinin en başında Bob Fosse’nin açtığı kapı bizi tam on dokuz sene öncesine götürüyor. Yani Fosse’nin kalp krizi geçirerek öldüğü günden on dokuz sene öncesine. 1968 yılından itibaren Gwen Verdon’la yaşadığı ve mücadelelerle dolu hem özel hem de iş hayatlarına şahit oluyoruz sekiz bölüm boyunca. Birbirlerini, prodüktörleri, izleyiciyi, eleştirmenleri, arkadaş çevrelerini idare ederek geçirdikleri ortak hayatları boşandıktan sonra kesintiye uğrasa da, birbirlerini sonuna yani sonsuza dek idare ediyorlar. Daha çok idare eden tarafsa Gwen olmakla beraber, Fosse onun kollarında son nefesini veriyor. Tüm bunlar kendisini, işini, kısacası çoğu zaman tüm hayatını emanet ettiği kadına duyduğu sonsuz güven duygusundan kaynaklanıyor. Ne zaman başı sıkışsa ilk aradığı isim Gwen oluyor. Bu ayrıldıktan sonra da değişmiyor. Gwen yapımcılarla arayı iyi tutuyor nasılsa, aldatsam da onu seviyorum affeder nasılsa, bir kocası var ama başım sıkıştığında yanımda olur nasılsa…gibi. Aralarındaki iş ilişkisi, onları, birbirinin olmazsa olmazı olan çiftlerden yapmış zamanla.

Fosse, Sweet Charity’i henüz bitirmiş, vizyona sokmuş fakat eleştirmenlerden iyi eleştiriler almayı başaramamıştır. Sıradaysa talip olduğu Cabaret vardır. Christopher Isherwood’un kaleminden çıkan ve daha önce müzikali Broadway’de sahnelenmiş olan filmin sancılı geçen hazırlık ve çekim aşamasından sonra vizyona girmesi 1972 yılını bulur. Bu esnada Münih’e gider, sette çevirmenlik yapan Alman bir kıza aşık olur,  yapımcıyla anlaşamaz ve Gwen’i çağırır sorun çözücü olarak. Genç kadın sete geldiğinde ilişkinin kokusunu alsa da, bozuntuya vermez. Ne zaman ki aranan fakat Almanya’da bulunamayan goril kostümünü bulmak üzere okyanusu aşar ve geldiğinde Bob’un onun bu fedakarlığına karşılık, geçen zamanı boş değerlendirmediğini görür, ayrılığın er geç baş göstereceği, kırılma noktası baş gösterir. Verdon ve Fosse’nin evliliğini bitiren sebebin aynısı zamanında ikinci evliliğinin içinde olan Fosse’nin yaşadıklarının benzeridir. Bu sefer mağdur hasta bir eştir. Yuvayı yıkan isimse Gwen Verdon olacaktır. Dizinin ikinci bölümünde Gwen’in gözünden geçmişe gideriz. Bob çok seviyordur Gwen’i sevmesine de, aldatmaktan da geri durmaz eline geçen her fırsatta. Bahanesiyse güçsüz karakteridir. Öte yandan bir grup batakhane çalışanı arsız kadın tarafından on dört yaşında baştan çıkartılarak bakirliğini yitiren Fosse, aynı anda yaşadığı zevk, şaşkınlık ve aşağılanma hissi dışında, hayatının geri kalanı boyunca hayatını mahvededursun, aslında hayatına giren tüm kadınlardan intikam almaktadır bir nevi gizliden gizliye.

99137298-E398-41F5-96A6-B54F07A995B2

4E8E2CC8-3580-4B36-BCB2-34775FCDC5FF

F63D0653-D618-418F-85D4-E578D1981C87

B144750F-D3C6-4777-A55A-57D7F8A20EDF

Bu diziyi sevdirmek görevim olmamasına rağmen, müzikal severler için iki kere kıymetli olacağını düşündüğüm dizinin, özellikle Cabaret ve All That Jazz’in yapım aşamasını, Chicago müzikali öncesinde ikilinin neler çektiklerini, sette ve koreografi aşamasında yaşananları göstermesi açısından da çok değerli. Gwen Verdon videolarını izlediğinizde, ne kadar yetenekli bir dansçı olduğunu görüyorsunuz. All That Jazz’de Roy Scheider’ın canlandırdığı yönetmen otobiyografik izler taşırken, filmin çekim aşamasına şahit olan ve filmin içinde yer alan hiçbir karakterin özel hayatlarının deşifre edilmesinden duydukları memnuniyetsizliği görüyorsunuz. Fakat Fosse bildiğini okuyor her zaman olduğu üzere. Ve ortaya benim de çok sevdiğim All That Jazz çıkıyor bu vesileyle. İyi ki de yapmış. Oyunculuklara gelirsek eğer, Confessions of a Dangerous Mind’dan beri bir hayli kabarık filmografisini takip ettiğim, bir Oscar’lı Sam Rockwell’i çok beğendiğimi, birebir yaptığı danslar ve söylediği şarkılarla da Michelle Williams’ın ondan aşağı kalmadığını söyleyerek başlarda kendimi anlattığım, sonra kimi anlattığımı kendimin de bilmediği dizi yorumumu burada nihayetlendirmiş bulunmaktayım. Nihayetinde ben bir eleştirmen değilim. Tek söyleyeceğim üzerine yazmış olduğum tüm bu diziler ve filmler için kalem oynatma nedenim sırf kendi sevdiğimdendir. Fosse/Verdon’un da her bölümünü severek izledim. Müzikal filmlerin unutulmaz yönetmeninin ve bir büyük dansçının kariyerlerini inşa ederkenki özel hayatlarına şahit olduk sayelerinde.

39732B28-7997-4365-8610-DAC5DB9BF931

BA3E29AE-2853-424A-8565-62E1C295B2FB

FLEABAG, İKİNCİ SEZON

CE78A107-6954-49F7-9E6A-988B281980F3

FLEABAG, İKİNCİ SEZON :

“-Bana kalbini sıkıştıran şeyi anlatacaksın. Günah çıkar!”
-Bir şeyleri unutmaktan korkuyorum. İnsanları unutmaktan. Sadece ne istediğimi bilmemekten. Birinin bana neye inanacağımı, kime oy vereceğimi, kime aşık olacağımı ve bunu onlara nasıl söyleyeceğimi söylemesini istiyorum. Sadece birinin bana hayatımı nasıl yaşayacağımı söylemesini istiyorum. Çünkü bugüne kadar ben hayatı yanlış yaşadım ve biliyorum ki insanlar kendi hayatlarının içinde sevilmek istiyorlar…bana ne yapacağımı söyle peder!
-Diz çök!”

“Cenaze ayetinde hayatın bittiği değil, değiştiğini yazar.” Rahip

“Kafamın içindeydin sanırım.” Rahip

“-Bununla ne yapacağımı bilmiyorum. Ona karşı sahip olduğum sevgiyle. Şu an o sevgiyi nereye koyacağımı bilemiyorum.
-Ben alırım. Bir yere gitmek zorunda sonuçta.”

“-…annem öldüğü, babam bu konuda konuşamadığı, kardeşimle, kardeşimin kocası benimle yatmaya çalıştığı için bir sene konuşamadığımız ve yetişkin hayatımın çoğunu bomboş kalbimden yükselen çığlıkları susturmak için seks yaparak geçirdiğim için olabilir.” Fleabag

“-Kadınlar içlerinde acıyla birlikte doğuyorlar. Bu bizim fiziksel kaderimiz. Adet sancıları, acıyan memeler, çocuk doğurmak falan. Ve hayatımız boyunca bunları içimizde taşıyoruz. Erkeklerse taşımıyor. Arayıp bulmak zorunda kalıyorlar. Bütün bu şeytani ve iyi şeyleri icat ediyorlar ve bu şeyler hakkında suçluluk hissediyorlar. Ki biz bunu kendi başımıza da başarabiliyoruz. Ve sonra savaşlar başlatıyorlar…bizse her şeyi içimizde yaşıyoruz. Yıllar, yıllar, yıllar süren bir acı döngümüz var. Ve sonra kendinle barışık yaşamaya çalıştığın anda ne oluyor? Menopoz geliyor. Bu dünyadaki en muhteşem şey. Evet bütün pelvik kısımların dökülüyor. Son derece seksi oluyorsun, kimseyi umursamıyorsun ve özgür kalıyorsun…” Aaahh Belinda

D8C8B27D-5173-417E-91CD-A80DEB084158

GİRİŞ :

Yeni sezonunun başlamasını iple çektiğim nadir dizilerdendi Fleabag, ama ne yazık ki bu sezonun da sona ermesiyle erken bir final izlemiş oldum. Aslında herşey yerli yerine oturdu oturmasına ama yine de benim hevesim kursağımda kaldı. Ve benim gibi düşünen pek çok izleyicinin varlığını da yabana atmamak gerekiyor. Otuz dakikayı aşmayan toplamda altı bölüm boyunca, kısaca üç saati aşmayan ekonomik süresiyle, çılgınca esprileri ve Fleabag’in çılgın mimikleriyle; aslında hiçbir mevzuyu uzatıp içimizi baymadan, banalleşmeden, sıradanlaşmadan anlatıyor derdini ilk sezonda olduğu üzere. Bu sezon daha başarılı çünkü Fleabag’in de söylediği gibi bu defasında gerçek bir aşk hikayesi barındırıyor içinde. Bu imkansız aşkın nasıl nihayetlendiği değil de, nasıl tatlı bir imkansızlık içinde yürüdüğü mevzubahis. Ona nasıl giyinmesi gerektiğini söyleyen bir ilişki yaşayan adama aşık olmak kolay değil neticede. Ve bu adam bir rahip ve bu durumda ona nasıl giyinmesi gerektiğini söyleyen de tanrı olunca, baş etmesi bir hayli zorlu bir ilişkinin içinde, öyle de bir rakiple karşı karşıya gelmek her babayiğidin harcı değil. Ama, söz konusu kişi tuhaf şeyleri hırs edinmiş Fleabag olunca, rekabet de artıyor ister istemez. Dediğim gibi gidişat daha mühim kimin kazandığındansa.

Her defasında bu defa son dediğim ama yazmaktan da geri durmadığım diyalog bölümümüze gelecek olursak, karakterlerimiz bir kadın ve bir erkek. Fleabag’inkine benzer cinsel dürtülere sahip bu kadın ve din görevlisi ciddi bir duruş sergilemeye çalışan bir erkek ciddi bir ilişki yaşıyor ve evlenmeyi de düşünüyorlar. Görelim bakalım, kimmiş karakterlerimiz! Umarım seversiniz, tıpkı Fleabag’in dediği gibi insanlar kendi hayatlarının içinde sevilmek, dolayısıyla da onay almak isterler:

K – Sevgilim!
A – Kalabalıkta bana sevgilim demezsin değil mi?
K – Cemaatin karşısındayken mi?
A – Kati suretle. Yalnızken ne dersen de ama cemaatimin karşısında yakışık almayabilir.
K – Amin. Yani tabii demek istedim. Ama ya ağzımdan kaçarsa?
A – Kaçmasın lütfen.
K – Söylemekle olsaydı keşke.
A – Beraber dua edelim o halde: La ilahe…
K – Çıldırdın mı sen, bunun için dua mı edilirmiş?
A – Neden olmasın? Yarabbim beni, bizi utandırma, mahçup etme cemaat karşısında diye dua etmeliyiz şu aşamada.
K – Sonra etsek sevgilim!
A – Nasıl istersen sevgilim. Çay içelim beraber, demlersen…
K – Sana bir şey itiraf etmek istiyorum, ben ara sıra alkol kullanıyorum.
A – Yapma.
K – Yaptım, yani çoktandır yapıyordum.
A – Bırakırsın evlendiğimizde.
K – İstesem…yani arada sırada fena olmuyor demek istiyorum. Hem sen yaşam biçimlerine karışmak bize yakışmaz der durursun.
A – Kur’an ne derse odur.
K – Kur’an öyle mi söylemekte?
A – Aynen.
K – İçme diyor öyle mi?
A – Diyor.
K – Geçmişimi düşündüğümde yani biliyorum beni affediyorsun ama ben hızlı bir takım hamlelerde bulundum her zaman. Evlendim, ayrıldım. Birkaç kez de ikincinin kıyısından döndüm. Elbette bunlar senden önceydi ama malum…işte…kariyerini etkilemesin benim mazim?
A – …
K – Sustun!
A – İçimden düşündüm ve diyorum ki tövbenin eri geçi olamaz. Tövbe edip, nedamet getirirsen Allah affedecektir.
K – Benim zaaflarım var.
A – İnsanız. Hepimiz zaaflarımızın toplamıyız. Tüm bunlar insani değerler. İnsanın iki yüzü vardır: biri melek diğeriyse şeytan. Hangisiyle yola devam edeceğin sana kalmış. Kalbini çürütmeden, geçmişten feyz alarak yeni bir dünya kurmalıyız beraber.
K – Çok doğru söylüyorsun da, bazen akla yakın olmayan şeyler de olabiliyor bu dindarlık kapsamında. Ben saçma buluyorum pek çok şeyi.
A -Tövbe de! Benim sözlerimi tekrar et: “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu”
K – Tıkanıyorum.
A – Tıkanma, de hadi.
K – Ama sevgilim
A – Sevgilim ve eşhedu bir arada olmaz. Olamazzz…
K – Ne olur peki?
A – Bilmiyorum. Söyle! Eşhedu…
K – Olmuyor.
A – Ne olmuyor?
K – Eşhedu…nefes alamıyorum. Allah kahretsin. Bir anda dine dönemiyorum.
A – Ooo bir anda neler olmadı neler? Söyle eşhedu…
K – Olmaz. Sorumluluklarım var benim.
A – Cihat ilan etmiyoruz şurada. Haydi söyle!
K – İbo gibi mi?
A – İbo kim?
K – Nasıl bilmezsin?
A – Camiden mi, eşraftan mı?
K – Genç kızlığımda bir arkadaşım vardı, bir gün fuarda gazinoya gidelim diye tutturmuştu. Sırf onu dinlemek için.
A – O kim?
K – Düşünüyorum da keşke gitseymişik rakıları çift yudumda bitirip…(ra’dan sonrasını içinden geçirmiştir)
A – Sonra ne…neler oluyor?
K – Bilmiyorum, şu diziden etkilendim.
A – Hangi dizi?
K – Katolik rahibe aşık edepsiz kızın maceralarına yer veren dizi. Yıllar evvel de imamla rahibenin aşkını anlatan bir film izlemiştim yanlışlıkla.
A – Yanlışlıkla mı?
K – Açmıştım, vardı, izlemiş bulunmuştum. Sarmış olsa gerekti, sonuna kadar büyük bir coşkuyla izlemiştim.
A – Rahibeyi nerden bulmuş imam?
K – Filmdi.
A – Bir saniye…bir saniye…müezzinmiş sadece.
K – Kim?
A – Senin dediğin film.
K – Adını nereden bildin?
A – İmamla rahibenin aşkı, film dedim, çıktı.
K – O kadar kolay, he mi?
A – He ya. Karşı dairesinde oturuyormuş.
K – Kim?
A – Rahibe.
K – Ha filmde!
A – Ya filmde. Söyle senin aklın nerelerde? Nerenle izledin bu filmi ayrıca?
K – Eşhedü’den başlayıp geldiğimiz noktada bana filmi neremle izlediğimi soran adamla karşı karşıyayım. Bana önünde hem de tanrı huzurunda diz çöktürtmeyi de başaramadın. Dizideki rahip yapmıştı.
A – Mesleki başarım senin gibi kafirlerin yola getirilmesiyle ölçülseydi…Mekke’deki kum tanelerinden biriyim ben sadece.
K – Neden Mekke, neden Antalya Lara Plajı’ndaki bir kum tanesi değilsin?
A – Kariyerim için Mekke daha uygun.
K – Ben neyim peki? Cehennemdeki bir kıvılcım mıyım?
A – Eh, ateş, kıvılcım, cehennem…uymuyor değil sana.
K – Yaaa…
A – Olsun. Yine de umut var. Kurtulacaksın.
K – Neden?
A – İçindeki hayvandan. O vahşi yanından. Seni yanlış yollara götüren tutkularından. Hamd etmen yakın, bunu kalpten hissediyorum, derinlerden bir yerden.
K – Peki güzel ama bir ben miyim bunu hissedemeyen, hissetmesi gereken ilk ben olmama rağmen!

1A01A026-93CC-4A39-8E4E-9AB94E01EFF9

211CC886-CBD7-426B-AA4C-6BB770782D22

NEREDE KALMIŞTIK?

Tam 371 gün, 19 saat ve 26 dakika geçmiş diyor dizinin başlangıcında. Böylelikle ikinci sezonda kaldığımız yerden yola koyuluyoruz. Rehberimiz Fleabag. Otuz üç yaşındaki kahramanımız henüz durulmamış. Durulmaya da niyeti yok, daha çok erken. Bu zaman zarfında değişen ufak tefek şeyler de olmuş elbet karakterlerin hayatında ama bir senede ne, ne kadar değişebilir ki bir insan diyecek olursanız eğer, size söyleyeyim herkes bıraktığınız gibi mizaç olarak. Bunun ispatı olarak ilk bölüm az kanlı bir sahneyle açılıyor. Yemek masası etrafında vaftiz annelerinin üvey anneliğe terfi etmesini sağlayacak olan düğün öncesinde bir araya gelmiş olan aile bireyleri şaraplarını yudumluyorlar. Sohbet tatlıdan çok iğneli ve ekşi kıvamda ilerliyor. Garson dışında göz aşinalığımızın olmadığı tek sima bu evliliği kutsayacak olan Katolik rahip. Huzursuz ruhlu, gergin ve pasif agresif kız kardeş Claire ve patavatsız kocası Martin’in karşısında sessiz ve sakin kalmaya çalışan Fleabag’in bir süre sonra zıvanadan çıkışına şahit oluyoruz. Rahip rolündeki Andrew Scott’sa şahane. Rahipliğe geç başlamış, arkadaşı olmayan, kitapkurdu ve havalı bir insan olarak tanımlıyor kendisini. Aynı zamanda hem alkolik, hem de avukat olan ebeveynlere, birde tır şoförü pedofil bir erkek kardeşe sahip olduğunu öğreniyoruz masada. Onun tercihiyse cin tonik.

Rahibin daveti sayesinde Fleabag de kilisenin yolunu bulmuş ve cemaate(dil alışkanlığı naparsın) esenlikler diliyor samimi tavırlar içerisinde. Yapmakta oldukları içtenlikli bir sohbet esnasında Fleabag tanrıya inanmadığını söylediğinde, tanrı bir güzel dersini veriyor ona, dizide de bir kez daha karşımıza çıkacağı üzere ve de her zaman hepimizin karşılaştığı ve görmezden geldiği şekilde(hadi ama, dindar olmayabilirsin, dinlerle alakadar da olmayabilirsin-olma da, ama azıcık da olsa o ses, şu ses, o hep var olan sessiz ses, seni dizlerinin üzerine çöktürecek kadar güçlü o sessizlik, tüm acılarının kaynağı, bütün gözyaşlarının ve sebepsiz sandığın varoluşunun nedeni, dünyadaki tüm kötülüklerin ilacı, işte o ses, sana dününü unutturan, anından uzaklaştıran, gelecek planları yaptıran o sessiz ses).

Fleabag’in haşin bir kafa ve onu takip eden kaş hareketini, seyirciden başka gören tek kişi var; o da Rahip. Bir yere kaçtığını, görünmez olduğunu söylese de, anlamamazlığa geliyor karşı taraf. Bu anlarda Fleabag bizi bir yandan kendi gerçekliğine çağırırken, diğer yandan Rahibi bir başka boyuta taşıyor. Bizler başroldeyiz bu dakikalarda, seyirciyse ne gördüğünü ve bunun ne olduğunu anlatmakta güçlük çeken hisli Rahip.

50FAB20E-D1D5-46F3-A89B-4F9629490FFE

B2F815FF-77CC-4CF0-997A-7C692CB82132

Fleabag’in acılarının kaynağı olan şeyse annesinin iki defa mastektomi yaptırmasına rağmen, hastalıktan kurtulamayışı. Cenazesinin ayrıntılarını hatırladığı dördüncü bölümde, aklının en önemli kısmında yer alan Boo da çıkıyor karşımıza. Hayattaki tek arkadaşının ölümüne sebep olduğu gerçeğiyle yüzleşemiyor bir türlü. Ya bunun için henüz erken, yahut utanıyor ya da yüzleştiği takdirde bununla baş etmesi ve yaşamına devam etmesi mümkün olmayacak. Tüm bunlarla kiliseye gittiğinde, J Lo dinleyip, cin tonik içen rahiple düzenledikleri bir günah çıkarma seansından sonra tam da O’nun evinde girdikleri bir takım ateşli hallerden, onun uyarısıyla kendilerine gelebiliyorlar ancak.

Gelelim bacılık hallerine. Yani Fleabag ve kız kardeşi Claire’in arasındaki anlaşmazlığın nedenlerine. Tam ilişkilerini düzeltecek gibi olduklarında, illa ki bir şeyler oluyor ve bozuşuyorlar. Bundaki en temel sebepse enişte değil, aralarındaki mizaç farkı. Babasının da dediği gibi Flea eğlence genlerini annesinden almış ve iyimser kalabiliyor her şeye rağmen. Olayları iyi tarafından görmeye bakıyor, eğlenceli, muzip, karşı tarafa kendini rahat hissettirtiyor. Claire’se hep daha gerçekçi, statükocu, arkadaş olamayacaklarının ve kardeşten öte kız kardeş olduklarının farkında. Girdikleri ortamlarda kardeşinin öne çıkmasını kadınca bir dürtüyle istemiyor(insanca demek daha doğru aslında, kim ister ki sonuçta?), en çok da onun kendisini başarısız ve ruhsuz hissettirmesinden kaçınıyor. Bir kardeş doğuştan gergin, diğeri rahatlık geniyle ve uçarılıkla bu dünyaya gönderilmiş özetle.

78D09E2B-5983-4637-9E1B-43C8CF905FB5

66988BDF-D64A-4B41-8B9A-1ADBE2F19702

Gelelim SON SÖZ‘lerime: Muhakkak izleyin! En azından kaçırmayacaksınız. İzlemezseniz eğer, kaçırmış olacağınızdandır tüm telaşım. Belki Kutsal Kitaplar’da bulamadığınızı bulacaksınız sınırlı süreli bir dizide. Sınırsız ve sonsuzmuş gibi görünen evrende, ilk defa rahat bir soluk alacaksınız belki de. Belki Flea’nın edepsizliklerinde, cinsel hayatının kimi detaylarında kendi kendinize vicdan yaptığınız, pişmanlık duyduğunuz kendi deneyimlerinizin de hayatın akışında kabullenilebilinir olduğunu göreceksiniz. Belki Flea’da kendinizi bulacaksınız. Sevmenin binbir halinden en az dokuz yüz tanesini bilen ve buna içgüdüsel olarak sahip olan bir kadının nasıl olabileceğine şahit olacaksınız. Ben o kadar hızlı değildim deseniz de, derisi kalınlaşmış, evini taşımaktan gocunmayan ama başını sokacak da bir yuvası olmanın hak edilmiş gururunu taşıyan bir kaplumbağa telaşsızlığıyla hayatınıza kaldığınız yerden daha kolay devam edeceksiniz. Aşk hakkında orijinal bir söz bulmakta Rahip kadar zorlandınız belki, ama sözlerine katılmakta güçlük çekmeyeceksiniz. Ve o şeyin aslında aşkla yapılanının en güzeli olduğunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Ya da Henry gibi aslında kötü bir adam değilsinizdir de sadece tanrı vergisi kötü bir kişiliğiniz vardır. Kim bilir yahu!

Andrew Scott, Sherlock’tan beri takibime aldığım bir isimdi. Harika bir iş çıkarmış. Phoebe Waller Bridge’e gelince, yerine “kimseyi” koymakta zorlanıyorum. On iki bölümün on ikisinde de onun imzası var. Bütün o mimiklerde de onun imzası var. Dördüncü bölümün sonunda yer alan günah çıkarma sahnesi, Kristin Scott Thomas’ın, Fiona Shaw’ın sadece bir bölümcük varlıklarıyla diziye kattıkları değerse unutulmazdı. Fleabag inanılmaz derecede zekice yazılmış, özgün, cesur, başına buyruktu. BBC 3’ün ve İngiliz hoşgörüsünün ardına sığınan Bridge herhangi bir Müslüman ülkesinde bu kadar yaratıcı ve cesur olamayabilirdi kanımca. İzlemiş olmak bile bir şanstı; ve de keyifti aynı zamanda. Paylaşmasam olmazdı: sevgi neydi, aşk ne demekti; bu defasında tüm yollar umuda çıkmaktaydı, benden söylemesi. İyi seyirler!

”Aşk berbattır. Acı verici. Korkutucu. Kendinden şüphelendiriyor, yargılatıyor. Hayatındaki diğer insanlardan uzaklaştırıyor. Seni cimrileştiriyor. Sapıklaştırıyor. Saçınla takıntılı oluyorsun. Zalimleştiriyor. Asla yapmayacağını düşündüğün şeyleri yaptırıp söyletiyor. Hepimizin istediği bu ve bulduğumuzdaysa tam bir cehennem! Bu yüzden, yalnız yapmak istediğimiz bir şey olması çok normal. Bana öğrettiler ki, insanlar aşk ile doğar ve hayat aşkı doğru yere koymayı bulmaktır. İnsanlar bu konuda çokça konuşur. ”Doğru hissettirmesi”. Doğru hissettiriyorsa kolaydır. Ama bunun doğru olduğundan emin değilim. Doğru olanı bilmek güç gerektirir. Ve aşk, güçsüz insanların yaptığı bir şey değildir. Romantik olmayı ve bolca umut gerektirir. Bence demeye çalıştıkları şey sevdiğin birini bulduğunda umut gibi hissettirir.” Rahip

6A819157-22C1-401E-98F3-634A14F31352

005F4BC4-8E46-47C0-B8CA-5B414DB6B16C

ESCAPE AT DANNEMORA

images.jpeg-3

ESCAPE AT DANNEMORA :

“Kocalar daima öğrenir. Öyle ya da böyle.” Richard Matt

“Evli olmayanlar evlilikten anlamaz. Bazen evli olanlar da evlilikten bir halt anlamaz.” Tilly Mitchell

“Terzihane amiri ile doktorculuk oynamak iyi bir fikir mi?” Richard Matt

GİRİŞ: 

“Netflix var, Showtime var, HBO var; her gün reklamı yapılan onlarca dizi var. Oyuncusuna göre mi, yönetmenine göre mi, türüne göre mi seçiyorum izleyeceğim dizileri” sorusuna yanıt olarak diyeceğim ki, her sene devamını beklediğim seriler VAR, daha piyasaya çıkmadan projenin oyuncu oyuncu dolaştığı, ihalenin beklediğim isimlerde kaldığı diziler VAR, çok iyi yönetmenlerin çektiği diziler VAR ki kimisi sinemadan geçme, kimisi televizyon dünyasında hem de çok genç yaşta sağlam isim yapmış isimler bunlar, sonra erenler ve evliyalar VAR(şakaydı, onlar Hollywood’da ne arar), Coen Kardeşler gibi prodüksiyonu üstlenmiş çok sıkı adamlar VAR, ülkesine göre farklı karakterleri olan diziler VAR-Nordisk’ler mesela tüm soğukkanlılıklarıyla, gençlerin yeni tutkusu olan Kore dizileri, Dark ve Perfume gibi Alman suç dizileri, Generation War ve Babylon Berlin gibi dönem dizileri, La Casa de Papel gibi İspanholalar arz-ı endam etmekteler ekranlarda şu son yıllarda. Bunca güzellik arasında seçim yapmak güç olsa da, kaşına kaşıya geldik buraya kadar. Biraz da ıkına sıkına. Sinek ısırığı gibiydi bazen etkileri, bazen de zona. Olive Kitteridge, Patrick Melrose, Sharp Objects, Seven Seconds, Wallander ve tüm arıza karakterlerin yer aldığı dramalar arasında Olive birinci sırada yer aldı, daha da uzun bir zaman öyle kalacağa benziyor, elbette Frances McDormand farkıyla.

2011 yılıydı, Todd Haynes’in yönettiği, görüntüleri Ed Lachman, müzikleriyse Carter Burwell’a ait, Kate Winslet’ın Mildred Pierce’ı canlandırdığı aynı isimli beş bölümlük bir yeniden yapımı da aynı heyecanla beklemiştim. Sizce neye ya da kime göre beklemiş de izlemiş olabilirim bu diziyi, elbette ki ekibin tamamı önemliydi benim için. Harika bir ilk sezon yaşanmıştı True Detective’de 2014 yılında, sonra beklentilerin nispeten altında kaldığı söylenen ikinci bir sezon çıkıverdi 2015’de ve o da hiç de öyle yabana atılacak cinsten değildi. Aradan geçen yıllar getirir mi götürür mü bilmesem de, 2019 senesinin ocak ayının on üç’ünde yayınlanacak olan üçüncü sezonunun ilk bölümünü izlemeyi iple çekmekteyim(uzattım farkındayım). Nic Pizzolatto neler yazdı, diziyi nasıl kurguladı ve nasıl sonlandıracak merakla beklemekteyim. Sinema ve büyüsünün yanında bu kadar heyecanla dizi beklemek bir parça sinemaya ihanet gibi algınsa da, şu saydığım kadarıyla da olsa, bunca başarılı yazar, oyuncu, yönetmen bir araya gelse, ortaya neler çıkmaz ki? Sinemanın ani ve vurucu etkisinden kaynaklanan ve bir anda filizlenen aşklar bir yana, her hafta iple çekilen dizilerle yaşanan uzun süreli açık ilişkiler diğer yana. İkisinin de tadı başka-olsa-gerek. Her neyse gelelim neden Dannemora’yı bu kadar önemsediğime ya da üzerine yazmak için seçtiğime. Prison Break, Orange is the New Black’lerde hapishanelerde geçmekteydi, ama yazmadım çünkü izlemedim. Bu bir Green Mile da değil, Shawshank Redemption hiç değil. Bir dizi iyiyse ve bu iyiliği sezonlar boyunca sürdürebilmişse eğer izlenir elbette bıkmadan. Bakınız GOT(Game of Thrones)’un fantastik realitesine. George R. R. Martin’in ağarttığı sakalların boşuna olmadığının ispatı olarak, sekizinci ve son sezon için Nisan ayını beklemek zorundayız mecburen. Dannemora’ya gelecek olursak eğer 2015’de yaşanmış gerçek karakterlerden uyarlanmış bir diziydi ve Medium’dan sonra yıllardır görmediğim Patricia Arquette’in nasıl bir Tilly olacağını merak etmiştim ki süperdi; cehennemi kafasında taşımış, sonra Che’yi sırtlanmış, Traffic’in Javier’i, Sicario’nun Alejandro’su Benicio vardı bir yanda, iddiasız gibi duran ama hep iddialı projelerde yerini iyice sağlamlaştıran sakin mizaçlı ve de endamlı Paul Dano’nun neler yapabileceğini görmek istedim öte yandan. Yönetmen koltuğundaki sürpriz isim Ben Stiller beni en çok şaşırtan kişi oldu. İyi kurgulanmış bölümlerin baş mimarı olarak son derece başarılıydı. Bir de Fargo’dan beri ortalama zekaya ve yaşam standardına sahip Amerikan insanının trajik ve trajikomik hallerini izlemekten çok keyif aldığımdan mıdır nedir, hakkında çıkan yazıları da gördükten sonra dizi hakkında kendi beğenilerimi en iyi ben bildiğimden çok yüksek beklentilerle oturdum dizinin başına. Oldukça sıradan gibi görünen hayatların ne gibi tutkular barındırdığını görmüş olduk ki aslında düşününce tutku deyince başka partnerlere yönelen bir kadın var önümüzde. Kendi zaafindan çok, kafesteki adamların zaaflarından yararlanıyor, aslında onları kullanıyor. İki mahkum ve evli bir kadının gözlerinin dönmesi sonucunda gözleri tamamen kapalı vaziyette neleri göze almış olduklarını gördük ki burada kaybedecekleri en fazla olan kişi Tilly idi. Çünkü özgürdü, çünkü evliydi, çünkü bir oğlu, kocası ve çevresi vardı. Amerikalı bir dehanın nasıl ve neden deha olduğu, gen haritası filan benim çok da ilgimi çekmezken, aptallar daha çok aptallık yapabilsinler diye mıknatısla çekiliyorlar sanki aptallıklar silsilesinin içine. İşte bu ve pek çok nedenden ötürü Dannemora’yı izledim, bazen çok eğlendim, açıkçası Tilly’nin yüksek libidosu karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Biraz alaycı bir üslupla ele alacağım dizimize geçmekte fayda olduğunu düşünmekteyim.

escaped_prisoners-accomplice

998aafe8-ac5b-4a10-9a46-f470cc93a5a8

db23c107-b8fc-4940-b83b-5793cdea395e

ESCAPE AT DANNEMORA :

El Condor Pasa ile açılmasının uygun olacağını düşündürten ama bir başka parçayla açılan dizinin ilk dakikalarında gökyüzünde uçan kuşun görüntüsünü, yeldeğirmenleri ve resmi plakalı bir aracın asfaltın üzerinde ilerleyişi takip ediyor. Karların ardından karşımıza çıkan manzarada Dannemora’da yer alan Clinton Islahevi’ni ve gittikçe yaklaştığımızda kapısında bekleyen polis ve haber alma araçlarını, bir yandan da K-9’ları ortalıkta cirit atarken görüyoruz, tarihler Haziran 2015’i gösteriyor. New York eyaletine bağlı bir genel müfettiş olan hemcinsi Catherine Scott tarafından sorguya çekilmeye başlanan sarışın, gözlüklü, tombik, Dalton kostümlü, pasif tonlamayla konuşan, şaşkaloz görünümlü kadının isminin Joyce Mitchell olduğunu, herkesin ona Tilly dediğini öğreniyoruz. Yirmi bir yıldır aynı adamla evli olan Tilly 51 yaşında imiş ve hapisten kaçmış olan iki mahkumla mercimeği fırına verip vermediği soruluyor kendisine. Tilly inkar etse de, bizler 7 Ocak 2015’de yani Charlie Hebdo’nun öldürüldüğü haberini alan ve o esnada arabaya binmiş, işyerlerine gitmekte olan Tilly ve Lyle Mitchell çiftiyle Clinton Hapishanesine geldiğimizde herkesin kardan ve soğuktan bıkkınlık geçirdiğini görüyoruz önce. Kanada, Montreal’e 65 kilometre uzaklıktaki bölgenin soğuk olması ise çok normalken, hiç durmadan kar küremenin, bunun için karanlıklarda uyanmanın, kalın kalın paltoların içine sığınmanın, aksi halde eksi yirmi yedi derecelik soğuğa katlanmanın mümkün olamayacağının yarattığı bıkkınlığı da hesaba katmak gerekiyor. Aklınıza gelebilecek her yere sadece arabayla ulaşımın mümkün olduğu tipik Amerikan manzarası var karşımızda ve Tilly hapishanenin terzihanesinde amir olarak çalışmakta, üstelik o tarihlerde Paul Dano’nun canlandırdığı  David Sweat ile mercimeği bir hayli fırına vermiş olduğunu da görüyoruz bize anlatılanlar çerçevesinde. Tüm bunlara şahit, hummalı bir şekilde kendini dikiş nakışa vermiş kaslı dövmeli kollarıyla dikiş makineleriyle haşır neşir olan ve uzun zamandır kadınsız kalmış mahkumlar ilişkinin kokusunu çoktan almışlar bile. Hal böyle olunca da gizliden bu olaya şahit yüzlerdeki imalar, kaş gözler yapmalar, bıyık altından gülmeler, manidar sessizlikler arasında gidip geliyorlar kendi aralarında. Bu yaşananların bir başka yakın takipçisiyse Meksika kökenli Richard Matt oluyor. Kıdemden, yaştan ya da başka nedenlerden ötürü Latin kökenli ahalinin ve de gardiyan Gene Palmer’ın saygısını kazanmış olan ve resim kabiliyeti olan Richard’ın resim yapmasına yardımcı olduğu kişi de David oluyor. Hapishane ortamında kolayca malzeme buluyorlar sayesinde. David terzihaneden uzaklaştırıldığında, Richard’ın Tilly’nin aktivite partneri olarak onun yerini alması çok uzun zamanını almıyor. Tilly’i kolaylıkla tavlıyor deyim yerindeyse. Kısaca aktör değişse de, makine odası bir şekilde canlı kalıyor sayelerinde. 

Peki Allah’ın bildiğini kuldan saklamak mümkün değilken, nasıl oluyor da Tilly’nin kocasının kulağına gelmiyor bütün bu yaşananlar? Elbette ki geliyor, adamın yüzüne söylüyor çalışma arkadaşları, fakat Lyle’ın kendisine ve karısına duyduğu sonsuz güven sayesinde sonuna kadar reddediyor Tilly’nin böylesi bir ilişki içerisinde olabileceği gerçeğini. Altıncı bölümde sırasıyla David ve Richard’ın ne sebepten hapse düştüklerini izledikten sonra, 1993 yılında, o zamanlar daha da gamsız olan Tilly’nin ilk kocasından ve benzer şekilde yeknesak giden hayatından sıtkı sıyrılmışken bu sefer de Lyle’la ilk kocasını aldattığını öğreniyoruz. Yani Tilly bizim bildiğimiz kadarıyla canı sıkıldığında, bunalıma girdiğinde, en mühimi de iyi huylu da olsalar kocalarından sıkıldığı anda bir fırsatını bulup onları aldatıyor kolaylıkla. Kendisi ne genç ve taze iken, üstelik vasatın bir hayli altı ve tombul toraman bakımsız bir kadınken bile öyle cüretkarca hareket ediyor ki, edimlerinin bir süre sonra onun yaşam şekli olduğunu düşünür halde buluyorsunuz kendinizi. Hapishanede onca adamın arasında açık saçık giyinebiliyor ki en nihayet amirinden uyarı alıyor. Cinsel açıdan kural tanımaz ve menopozla birlikte bile akıllanmıyor. İşler ciddiye binip David ve Richard kaçış planlarını gerçekleştireceklerini, dolayısıyla hep beraber Meksika sınırına gideceklerini öğrendiğinde ancak bunu yapamayacağını anlıyor. İyi bir kocası, iki köpeği ve yerleşik bir düzeni varken, iki kanun kaçağıyla kaçamayacağına kanaat getiriyor. Neyse ki. Bir hayal olarak gördüğü şeyin gerçekleşmesine ramak kala geliyor kendine. Bu şekilde bir kaçışın mümkün olmayacağını düşündüğünden olsa gerek, temin ettiği malzemeler sayesinde özgürlüğüne kavuşacak olan iki adamın yanında kendine bir yer olmadığını anlıyor ve son dakikada deyim yerindeyse satıyor iki göz ağısını birden. Çünkü can güvenliği ile ilgili endişeler duyuyor ilk defa. Bu mahkumlar içerdeyken denetim altındalar, oysa ki hayatın içine karışmış, özgür ama denetimsizken, üstelik de birer kaçakken onlarla nasıl baş edeceği sorunu var ilk başta. Kafesin içindekine her şeyi yapabilecekken ve sana bağımlı iken, kuş/lar kafesten kaçtığında ne yapacak/lar işte onu bilmiyor/uz.

6233c9e3-5203-4443-9c18-6db41b0c5ccb

Altıncı bölüm itibariyle David ve Richard’ın hikayesi bir anda çıkıyor karşımıza. Dannemora’da yaşananlara anbean tanıklık etmekten mahkumların neden ve nasıl içeriye düşmüş olabileceklerini düşünmüyoruz. Çünkü bizler de ister istemez Tilly’ninkine benzer bir rüzgara kapılmışız gidiyoruz. Tilly’nin rüzgarına en çok da. Hapishane odasında Jack London okuyabilen, kaçarken onu hız olarak yavaşlatan Richard’ı geride bırakmayı hiç düşünmemiş olan David zamanında bir parçası olduğu polis cinayetinin tanığı imiş daha çok, arabayla üzerinden geçmiş olsa da, adamcağızı defalarca silahla vuran bir başkası oluyor ve anlıyoruz ki David’in kabilesi korkunç. Cinayetin işlendiği tarihse 4 Temmuz 2002. Richard’a gelince bir zamanlarki patronunu öldürdüğü yetmiyormuş gibi, bir de parçalayarak nehre atmış. Testereyle güç bela parçalıyor yaşlı adamı. Bu cinayetin işlendiği tarihse 3 Aralık 1997. David cinayeti üstlenmiyor olsa da, bastırmaya çalıştığı vahşi tarafı ilk fırsatta açığa çıkıyor özgür kaldıklarında. Çok daha gözükara ve öldürmek için  ateş açabilecek durumda. Her ne olursa olsun cinayete karışmış ya da bulaşmış bir hele birden çok mahkumla bırak kaçmayı, ilişki yaşamak bile çok büyük cesaret istiyor. Bu yaşananları yaşanmadı diyerek Ben Stiller’a ateş püsküren gerçek Tilly’e, bir noktaya kadar hak vermemek elde değil. Olay çok taze ve zaten zamanında çok fazla kıyamet koparmış olayın geride kalan kahramanları olarak kocası, oğlu ve sanki hepsi kocaman birer aptalmış gibi gösterilen Dannemora halkının düştüğü durumu gayet güzel anlayabiliyorum ve bu iddialı projede yer alan isimler için bu durumun ne kadar riskli olduğunu düşünmeden edemiyorum ve de soruyorum: Kim ister? Hayatının mahrem anlarının ortalama izleyicinin beğenisine sunulmasını kim ister? Üstelik de Tilly altıncı bölümde ve devamında, tıpkı ilk bölümde olduğu gibi, yeryüzüne kocalarını aldatmak üzere indirilmiş bir dişi şeytan olarak karikatürize edilmişse. Ve dizinin izleyicisi olan pek çok insan, en çok da yöre halkı onu tanısınlar tanımasınlar bu dizide yer alan Tilly her nasılsa öyle anımsayacaklar.

Son olarak;

“Aptal o.o.p. yalnızsa ben ne yapayım?” David Sweat

benicio-del-toro-patricia-arquette-paul-dano

 

NARCOS : MEXICO – DÖRDÜNCÜ SEZON

B624F69B-F5F9-443D-8D4F-8AC3EC956F46

NARCOS : MEXICO – DÖRDÜNCÜ SEZON

“-Rüşvete neden ısırık deriz Ajan Camarena?
  -Çünkü herkesin yemesi gerekir.”

“Yaşam bizi isteklerimizle sınar en çok.”

“Size şehrinizin büyük bir suç operasyonunun merkezi olduğunu gösteren birkaç işaret: Birdenbire etrafa para saçılmaya başlar; arabalar, uçaklar, gayri menkuller. Herkes bir şeyler alır.” Dış ses

“Bir fille karşılaşan bir grup kör adamın hikayesi: Biri hortumuna dokunur, diğeri yan tarafını okşar, diğeri de kuyruğunu tutar. Hepsi de filin bundan ibaret olduğunu düşünür. Çok yakınında durduklarından resmin tamamını göremezler.
 Bakış açısı her şeyi değiştirir.”

“Madem çölü gördün, sırada yılanlarla tanışmak var.” James Kuykendall

“Bazen yerini bilmek iyidir. Yani olduğun yerde kalmak.”

“-Kurtlarla ayılar aynı takıma girerse ne olur? 
  -Birileri yemek olur.”

“Günahın içinde bile bir aziz olabilirsin.”

Ben işimle ilgilenmiyorum. Bir imparatorluk kurmak için buradayım.” Felix

“Hiçbir şey bulamadılarsa, bulmak istemedikleri içindir.” Kiki

“Birisi D.C.’yi arayıp Guadalajara’yı teslim ettik desin.” Kiki

GİRİŞ :

İlk üç sezonunu onar onar izledikten sonra geldik dizinin dördüncü sezonuna. Bu defa ve ilk defa olmak üzere Kolombiya’dan ayrılıyoruz. Dünya haritasına göre Panama Kanalı’nı geçiyoruz ve Kuzey’e doğru ilerliyoruz. Panama, Kosta Rika, Nikaragua, Honduras, El Salvador, Belize, Guatemala derken Mexico ülke sınırları içerisinde geçecek olan on bölümlük maceraya atılıyoruz. Hiçbir zaman görmeyeceğimiz ve fakat dizi müddetince ismen bizimle yaşayacak olan Mexico City dışında Sinaloa ve Guadalajara’yı mesken ediniyoruz on bölüm boyunca. Kolombiya sınırını geçtikten sonra işler sıkıcı bir hal alıyor mu peki bundan sonra? Malum Escobar öldü, Cali Kartel yandı bitti kül oldu, işler sombrerolu, tekila kafalı adamlara mı kaldı diyecek olursanız, bu adamların öyle yenilir yutulur cinsten olmadığını, ister aydınlık ister karanlık taraftan olsunlar yaşadığınız sürece unutamayacağınız karakterlere imza atmış olduklarını göreceksiniz. Escobar’ın tek adamlık zirvesinden sonra çok ortaklı Cali Kartel’de ne anlatılabilinirdi ki en fazla derken ilk ikisinden çok daha iyi bir sezonla karşılaşmıştım üçüncüsünde. Eleştirileri boşverin, biraz sabırlı olun ve dördüncü sezonu sakın ola es geçmeyin. Çünkü bu hepsinden iyi. Dişinizi sıkın derken bunu her anlamda yapmanız gerektiğini göreceksiniz. Bürokrasinin çarklarına takılmış dönmeyi reddeden, adam kayırma ve rüşvet üzerine kurulu bir düzende fark yaratmaya çalışan dürüst adamların çabaları ve maruz kaldıkları karşısında yüreğiniz burkulacak. Azmin zaferinin kendisine ve sevdiklerine çok büyük bedeller ödettiği bir dava adamı var ayrıca yine bu sezonda; efsane bir adam “Kiki”. Üstelik gerçek hayat hikayesi. Dava adamı olmanın ne demek olduğunu göreceksiniz sayesinde. Kurgusu çok başarılı olan dizinin finali ilk bölümde yer alıyor zaten.  Karanlık adamlara gelince nasıl karanlıkken daha karanlık olunabilineceğini gösterdiler bize. Olunur muymuş, olunurmuş. Uyuşturucunun etkilerinden nefret edecek, onun sayesinde insanın içindeki hayvanı coşturan ve elini kana bulatan şeyin aniden ortaya çıktığını görünce insan denen hayvan, pardon varlığın zarar verme duygusunun yüzeye yakınlığını görecek ve ürpereceksiniz. Zaafları, kompleksleri, sözde kötü kaderleri olan kötü adamları önce seveceksiniz, sonra iyinin tarafında olmanın sarhoşluğu kaplayacak yüreğinizi azar azar. Ortaya karışık mı? Yok, öyle olsa ben olmazdım orada. Bu başka. Saçmasapan soygun dizilerine ayıracağınız vaktinizi Narcos’ta geçirin bu defa. İkisi de İspanyolca nasıl olsa. Artık İngilizce dinlemenin modası geçti, yükselen dil İspanyolca bol bol karşımıza çıkacak bundan sonra.

C6D25B0C-A2D0-43F6-A5A1-A1D90B1E37AB

DC61162F-6CFA-4396-A845-27CE2D2CE8A2

NARCOS : NARKOTİK

Guadalajara’da, 1985 yılındayız. Dış ses erkek sesi ve İngilizce olarak anlatıyor olayları. Dürüst olmak gerekirse mutlu bir son yok, bir son bile yok anlatacaklarımız için diyor. Zira içlerinden bazısına güvenmemiz gereken bir dizi kurumun bir araya gelerek son otuz yılda uğruna Meksika’da yarım milyon insanın öldüğü, tanksız tüfeksiz uyuşturucu savaşlarının ağırlığını anlatıyor bize ağır ağır ve biliyoruz ki toz hafiftir ve böyle hafif bir şey’in sonuçları nasil bu kadar ağır olabiliyor? Bizlerse sadece son beş yılına tanıklık edeceğiz bu sezonda. Lope de Vega 881’de komiser Kiki Camarena’nın eli kolu bağlıyken yüzüne kapanan kapının ardındaki isim olan Miguel Angel Felix Gallardo’nun hikayesine geçiyoruz hızla, yani bundan beş yıl öncesine. Uyuşturucuya geçişte bir eşik olduğu söylenir diyor aynı dış ses, yani ottan esrardan, gerçek beyaz’a geçişte. İşte o geçişin nasıl olduğunu görüyoruz satış aşamasında. İşler büyüyor, hırslar büyüyor, adam aynı adam olsa da pasta büyüdükçe ısırıklar artıyor bir taraftan, birkaç iyi adam çıkıyor diğer taraftan. İnsanları uyudukları uykudan sarsarak uyandıran bir adam filizleniyor yavaş yavaş. Bu hikayede bunu yapan kişi “Kiki” oluyor. Polis Kolejlerinde ders olarak izletilmesi gereken bir karakter olarak damgasını vuruyor tüm diziye.

RAFA ve FELIX :

Yetmişler Meksika’sında otun kaynağı olarak bilinen üç yerden biri Sinaloa ise, diğerleri Chihuahua ve Duranga imiş. Fakat otun asıl doğduğu yer ve bu oyunu oynayan adamların çıktığı yer kısaca haydutlar diyarı Sinaloa imiş. Bizlerse verimli tarlalar, afyon ve Meksika marihuanası dolu tepelerin arasından çamurlu ayakkabılarıyla eski motorunu topuklayarak gelen adamla tanışıyoruz nihayet: İri cüssesi, güldüğünde ortaya çıkan tekmili birden bembeyaz dişleri ve eğik sırıtışıyla Rafael Caro Quintero, kısaca Rafa. Condor operasyonu kapsamında buradaki bir grup çiftçinin kuzeye gönderdikleri otlarla zengin olduklarını öğrenen hükümet, milli ordunun askerlerini afyon tarlalarını yaksın diye gönderedursun, kilisede sıkıştırılan Rafa’yı güvenlik polisi olan Felix kurtarıyor. Buraya kadar aynı yolu yürüyen bundan sonra da yürüyecek olan ikiliden Rafa işin mutfağında yer alıyor. Çiftlikten, hasattan, verimden, su kanallarından, ot yetiştiriciliğinden anlayan artist ruhlu bir çiftçi özünde. Zamanında dersine iyi çalışmış, özünde bir Meksika köylüsü ve köyünden çıkmış olsa da hiçbir zaman içindeki köylü ruhu kaybolmuyor. Ottan, kokaine geçmemekte en çok direten de o oluyor. Ama hep daha fazlasını isteyen Felix’in hırsına yeniliyor. Karanlık tarafın karanlık dava adamı ve beyni o değil asla. Aşık oluyor, hem de bakanın kızına. Noel gecesi kızı kaçırıyor ve ilk belayı başına almış oluyor. Aşk belasını. Bakan baba da cabası. Kız ateşli, ateşli olmasına, gönüllü de amma ailesine teslim ediliyor nihayetinde. Aşk acısıyla tanışan Rafa üstesinden gelmek ve acısını dindirmek için kokaine saplanıyor, olmadık işler yapıyor. Çevresindekilerin kafasını ütülüyor hiç durmadan. Kafasını ütülediği isimlerse Don Nesco, El Chapo filan. Fakat onlar bile bir süre sonra geçer atlatırsın’dan, duymak istemiyoruz’a geçiş yapıyorlar hırsla. Siz hiç aşkı tatmamışsınız, bayramda seyranda daha kötü oluyor herkes mutluyken diye sitem ettiği adamlara ısrarla, şu şarkıda şunu yapıyorduk, beraber  yüzecek, dondurma ya da çikolata yalayacaktık diyen Rafa’yı susturmak için kokain ikram eden koca koca adamlar bu sayede daha az zayiatla atlattıkları Rafa’nın aşk maceralarından uçarak kurtuluyorlar ancak. Romantik prens tarlasındaki afyonla uğraşısı azaldığı andan itibaren içinden çıkan romantik prens’in yörüngesine giriyor. Rahmetli babaannem insanlar boşlukta olmadık işlere sararlar, insana meşguliyet gerek her daim derdi. Ne kadar haklıymış. Rafa’nın da boş zamanlarında canı çok sıkılıyor. Bir anlam yaratmak konusunda da farkındalığı esrardan kokaine geçişle sınırlı kaldığından çılgınlıklar peşinde koşup duruyor. Rafa bir gün bir anda kafası çok ama çok dumanlıyken iki turisti DAE’den diye hunharca öldürüyor. Vücut bütünlüklerini bozuyor. Rafa eşiği geçiyor ve içindeki hayvanın en ilkel duygusuna teslim oluyor.

CED2D38C-A40F-435A-8BBE-68AE1F04549D

Felix’se bir zamanlar güvenlik polisi iken zekası, hırsı, öngörüsüyle ön plana çıkıyor. Bir imparatorluk kurmak ve Meksika’nın en zengini olmak hevesindeki sıska ve ciddi adam yürüdüğü dikenli yollarda defalarca horlanıyor, burnu sürtülüyor, işkence bile görüyor, pek çok ortamda adam yerine konmadığı görülüyor; ama mücadeleci yapısı onu pes etmekten alıkoyuyor. Kardeşlerini katleden Aztek Kralı Huitzilopochtli’ye benzetiliyor. En korktuğu şey panik. En kolay harcadığı şey insan, karısı ve çocukları da dahil. Ve kazanıyor diyeceğim ama dilim varmıyor çünkü hayatta kazanan tarafın olmadığını bildiğim bir yaşa geldim, kaldı ki bir uyuşturucu baronu kazanmaz, başarılı olduğu zamanlar vardır, yükselir yükselir yükselir ama bir gün muhakkak düşer. Başarı göreceli bir kavram, uyuşturucu işinde yapılan kariyerse hayli tartışmalı olduğundan, başarılı ve dolayısıyla zengin işadamı pardon iş insanı olma mertebesine erişen ve bu uğurda bir otel bile alan Sinaloa’lı Felix’in Mariachi müziği ve tekilanın doğduğu topraklar olan Guadalajara’daki hızlı yükselişine tanıklık ediyoruz. Bu da şöyle oluyor, ottan çöpten kazandığı büyük büyük paralarla kendine güveni gelen Felix, Meksika’da karteller öncesinde, uyuşturucu maçının oyuncuları belirli bir şehir ya da bölgede uyuşturucu işi yapmak için  polisten izin satın alan çoğunluğu Sinaloa’lılardan oluşan tek tabanca kaçakçılar iken ve bu sistemin “Plaza Sistemi” diye bir adı varken, Meksikalı kaçakçılar için bir birlik oluşturmak ve bunun için doğru plazalardan yeterli sayıda patronu üye yapmak gayretindeki Felix’in hayali gerçekleşiyordu kısa süre içinde. Böylelikle Meksika’nın korkunç yollardan çok korkunç paralar kazanan feci korkunç adamları bir kez olsun bir arada çalışabiliyorlar ve ister resmi deyin ister gayri resmi, Meksika’nın ilk uyuşturucu birliği altında birleşiyorlardı onun sayesinde. Bu arada dizinin iyi adamları mı ne yapıyorlardı Camelot’ta içmek dışında? Bürokrasi çarkının dönmesini bekliyorlardı dört gözle. Sinaloa’lı bir avuç kovboysa her hafta kazandıkları en az otuz bin doları nerelere sıvayacaklarının telaşına düşmüşlerdi çoktan. Satın alınan gözlerden uzak malikanenin içinde yaptıkları motorsiklet yarışında havuzun dibini boylayan bir motora karşı duyulan vurdumduymazlık bunun sadece bir kanıtıydı.

07D7FA39-EE63-4E61-9AFE-14A55C503113

KIKI CAMARENA :

Uyuşturucu karteli oluşturma yolunda ilerleyen Felix’in karşısına çıkmaya cüret edecek olan dava adamı Kiki’yse hamile eşi ve şimdilik bir oğlu ile California’nın Fresno şehrinde yaşıyor aynı zamanlarda. Miami’den teklif beklerken ve o teklifi hiçbir zaman alamazken, bir anda kendini Guadalajara’da buluyor. Yükselemediği takdirde kariyerinin son bulacağından emin, deniz kuvvetlerinden DEA’ya yani uyuşturucuyla mücadele birimine geçmiş Meksika doğumlu Amerikalı bir ajan. Dürüst ve namuslu. Bu vasıflarıyla ve gerçeklerin üzerine gitmekteki gözüpekliğiyle, yeni tayin bölgesinde de sivrilmeyi başarıyor. Meksika’lı federallerin üçkağıtçısının çok olduğunu anlaması ise çok fazla zamanını almıyor. Bölgeyi gözetlemek, bilgi ve veri toplamak dışında eli kolu bağlı oturan iş arkadaşlarını harekete geçirmeye çalışıyor. Camelot adında, federaller, polisler, milli zabıta, KGB ve Gestapo karması Federal Güvenlik Ekibi(DFS)’nin hep beraber güle oynaya içki içtiği barda daha ilk akşamından El-Azul’a varlığını hissettirmeyi başarıyor bir yandan. El-Azul rüşvetin, adam kayırmanın, mafya ile kol kola yaşamanın tarihini yazan yozlaşmanın tepe olmasa da sağlam bir noktasında yerini çoktan sağlamlaştırmış bir komutan. Göründüğü sahnelerde ekibinin başında olmaktan çok, mafya ile yan yana durduğu anlarda çıkıyor karşımıza. Hal böyle olunca bir meslektaşı manidar bir soru yöneltiyor Kiki’ye: “Yıllardır süren kurumsallaşmış yozlaşmayı bitirmek için bir planın var mı?” Varsa bile bir misafir olduğu ve fazla gürültü çıkartarak ev sahibini rahatsız etmemesi gerektiği hatırlatılıyor her daim. En nihayet arı kovanına soktuğu çomaklar yukarıdakileri çok fazla rahatsız ettiğinde, Kiki’yi içeri alıyorlar. Yani kaçırılıyor. Her saniye önemliyken ve kaçırılışının üzerinden tam on sekiz saat geçmişken, başta ABD’de James, Meksika’da Jaime olarak çağrılan amiri bir yanda, gözü yaşlı eşi diğer yanda çırpınıyorlar onu kurtarmak adına. Bekledikleri destekse Amerika’daki DAE’de çalışan meslektaşlarından geliyor. Fakat dayanışma hayat kurtarmıyor. Meksika hükümeti işi ağırdan aldıkça, sorgu ve işkence süresi uzayan Kiki’nin konuşmayacağı anlaşıldığında Felix işini bitirtiyor. Bir hafta sonra bulunuyor cesedi. Kiki’nin cansız bedeninin başında beklemekte olan morg görevlisi Kafka’nın Dönüşüm’ünü okurken, zavallı eşi Mika kocasının ne hale geldiğini görmek ve vedalaşmak üzere geliyor başına. Sol kaburgaları ve ön kolu ve kafatası ve çenesinde çoklu kırıklar olan Kiki, sert bir cisimle kafatasının sağ tarafına aldığı darbe sonucunda ölmüş. Bu arada bize gösterilen kadarıyla kendisinden geçtiği anlarda adrenalin verilerek hayata döndürülüp, konuşması için tekrar tekrar işkence edilmiş. Otuz sekiz yaşında dürüst bir adam üç çocuğunu ve karısını geride bırakarak yok olup gidiyor, giderken de çilesini dolduruyor kısaca. Leyenda Operasyonu onun adına düzenleniyor. Bu arada Amerika suçsuz mu? Pek çok iddia var CIA’nın parmağının olduğuna dair ve onu öldürmesi için emir verenin Caro değil, özel kuvvetlerden Kübalı bir asker olan Felix Ismael Rodriguez olduğu. Che Guevara’yı Bolivya’da yakalatıp, sorguya çektiren, işkence yaptıran, bunun üzerine Che’nin(bir başka dava adamı, aynı akibet) suratına tükürdüğü ve bonus olarak Felix’den(yine Felix, yine karanlık taraf) infaz hakkını kazandığı da aynı isimdir. Tüm bunlar ABD vatandaşı olmak, orduya girmek, Amerikan bayrağı altında poz vermek için yapılmışsa cidden değmemiştir. Kübalı bir haindir buradan bakıldığında. Kendisi hala hayattaymış. Tarih bize dizilerde gösterilenler midir? Elbette ki hayır. Bu diziyi izlemeseydim eğer ve üzerine araştırma yapmasaydım tüm bunları öğrenemezdim. Yazamazdım da. Renkli ekranın büyüsü budur. Yaşayamayacağın hayatları göstere göstere izletir sana(göstermek ve izlemek farklı şeylerdir).  Akıllıysan her tür ukteden uzak izlersin. Aptalsan hayat sana zaten güzeldir.

PABLO ESCOBAR ve CALİ KARTEL’in bu sezon burada ne işi var?

Var, çünkü izlediyseniz eğer hatırlayacağınız üzere Medellin ve Cali’nin Centilmenleri seksenlerde büyük gürültü kopartmakla meşgullerdi. Elbette Meksika dışında yani Kolombiya’da ve de mallarını ulaştırdıkları Amerika’da. Bu sezon Medellin’e giden Felix önce Centilmenlerle görüşme sağlıyordu, sonra da Escobar ile. Escobar rolünde Wagner Moura’nın haddinden fazla karizmatik bir kişilik olarak çizdiği Escobar kompozisyonuyla yaptığı görüşmede, ikilinin arasında efsane diyaloglar geçiyordu. Bu açıdan dizinin en yüksek IMDB puanlı bölümü beşinci bölüm oluyor. Kısa süreli nostalji burada yaşananlar. Pablo her ne kadar kendisinin de, su aygırlarının da Meksikalılardan hoşlanmadığını dile getirse de, sıska ve akıllı adam onu ikna etmeyi başarıyor ve ortak iş anlaşması yapıyorlar nihayetinde. Kolombiya’dan gelen daimi kokain sevkiyatını yapmak üzere gerekli rüşveti gerekli yerlere vermeye kalıyor iş bundan böyle.

SON OLARAK :

Son olarak beşinci sezonu bekleyeceğim bundan böyle. Kiki’nin intikamını almak üzere yola çıkan meslektaşlarının neler başardığını, bu arada ne kayıplar verdiklerini göreceğim. Umarım beşinci sezon kaldığı yerden Meksika’da devam eder. Çünkü buna değer. İçimde var olan ve saklanan suçlu tarafım kimbilir belki de beni en sevdiğim tür olan suç türündeki dizi ve filmleri izlemeye ve sevmeye itiyordur en fazla. İçimdeki hayvan öyle kolay kolay susacağa benzemiyor zira.

Gelelim oyunculuklara, hepsi bomba. Nerede o eski Narkosçular derken, Kiki’yi canlandıran Michael Pena’nın oyunculuğuna, kötü adamların tüm garipliklerine alışıyorsunuz zamanla. El Chapo şans eseri yaşadı, affedilmeyebilirdi, Felix de öyle, hiç olmayabilirdi. Bir sahne vardı ki, dizinin en rezil iki karakterinden biri olan Komutan Pavon benimle birlikte tüm federalleri de zıplattı olduğu yerde. “Rafa”yı elini kolunu sallayarak gönderdi ya, o da uçaktan kalaşnikofunu havaya sıkarken bir daha beraberinizde getirdiğiniz oyuncağı ona göre seçin dedi ya…enayi yerine konulmak var bir yandan, suçlu elini sallaya sallaya gidiyor diğer yandan ve her saniyesi kıymetli olan arkadaşınızın azmettiricisi bu insan. Diğer rezil karakter kim diyecekseniz, hepsinden beter bir karakteri olan Vali Leopoldo Celis. Fakat onun üstesinden Felix geldi. Kendisini ihbar etmesinin bedelini biricik oğlunu elinden alarak ödetti. Bir kutu içine konmuş oğlunun başında annesi kadar çığlık bile atamadı şaşkınlıktan. Mea Culpa demişti son bölümde Felix, Yaptıklarından ötürü değil de, yanlış insanlara güvendiğinden bu işlerin başına geldiğini itiraf edebilmişti hiç olmazsa. Aynı Felix sorgu esnasında baş başa kaldığı Kiki’ye son zamanlarda hiç uyuyamadığından, zengin olmadan önce bebekler gibi uyuduğundan, eskiden onun gibi bir polis olduğundan, ailesi olduğundan, ödenecek faturaları olup, günü gününe yaşadığından dem vururken iki adamdan hangisinin daha şanslı olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Dilinin buğusu kalır derler, bir bölümde Ajan Camarena tam da ümidini kesmişken Felix’in onu asla bilmeyeceğinden bahsediyor ve bunu şanssızlık olarak nitelendiriyordu hani. Oysa ki hepsi, herkes, yıllar yıllar sonra okyanusu aşarak gittiğim ülkesinde altı gün geçiren ben bile bu dizi sayesinde daha önce birden çok defalar filme çekilmiş olan ve elinde olmayan nedenlerle kısa kesilen hayatının detaylarını, ne uğruna mücadele ettiğini öğrenmiş oldum: Baja doğumlu Meksika’lı Kiki Camarena. Böyle adamlar var mı hala? Onu bil…

Diego Luna And Michael Peña Host Cocktail Party To Celebrate The Launch Of Their Netflix Show Narcos: Mexico. Mexico, October 30th, 2018.

C25C215E-D6DA-41C7-B1BA-C4A8B11578F0

SHARP OBJECTS


F2FA9621-E125-4B9D-B806-964DD96AE5A1

SHARP OBJECTS :

-“Ben Persephone’yim: Yeraltı kraliçesi. Çok önemli bir herifle evlenmiş: Hades’le. Hades cehennemi yönetiyormuş ama ceza işlerinden Persephone sorumluymuş. Persephone için üzülüyorum, çünkü yaşayanların arasına dönse bile önceden bulunduğu yer yüzünden ondan hep korkmuşlar.” Amma

-“Prenseslerin cadıların elinden kurtarılmasının gerektiği kaç tane masal var?” Amma

-“Göze göz dersek herkes kör olur. Keşke ben de o kadar hoşgörülü olsaydım.” Boğulduktan sonra dişleri çekilen ve şimdi bir ölü olan on beş yaşındaki kızın annesinin cenaze esnasında kendisinden beklenen hoşgörüsüz konuşmasından

-“Sen beni seversen, kendi annem de beni sever sanmıştım. “ Adora

-“Lisedeyken neysek oyuz. O zamanlar çıtayı alçak tuttuğumdan, yükselmekten başka çarem yoktu.” 

GİRİŞ : 

“Three Billboards Outside Ebbing, Missouri”den beri izlemiş olduğum, hayatta en sevdiği insanlardan birinin kaybını engelleyememiş ve kabullenememiş taşaklı, özür dilerim dişli bir kadın karaktere yer veren sekiz bölümlük mini dizinin sonuna gelmişken, kontrolsüz soluğumla beraber siz değerli okuyucumun karşısına geçmiş bulunuyorum. Nefes kontrolümü gerçekleştirdikten sonra da, bir parça soğukkanlı olmak gayretiyle geçiyorum kristal küremin başına. Ben de bir cadıyımdır belki de, kim bilir! Her neyse film ve dizinin ortak özelliklerinden biri hem filmin, hem de dizinin Missouri’de geçiyor olması yani Amerika’nın Midwest olarak adlandırılan Ortabatı bölgesinde. Fakat ne filmin geçtiği yer olan Ebbing, ne de dizinin geçtiği yer olan Wind Gap gerçekte varlar. Kurgu isimlerle kurgusal olmayan gerçeklikte tasvir edilmiş bütün bu yerler, insanları ve coğrafyalarıyla. Güneyli nüfusun yaşadığı, geniş sokaklarının Amerikan bayraklarıyla bezeli olduğu, gençlerinin kurtulmak için can attığı, kurtulamayanların sıkıcı birer varlığa dönüştüğü, muhafazakar, sırcı, ırkçı, pasif agresif, statükocu insanların, hurafe ve boş inançlarla çevrili olarak yaratıldığı bir Wind Gap var karşımızda. Kasabada cinayete kurban gitmiş ilk genç kız olan Natalie’nin öz babası bile kızının tecavüze uğramış olmasındansa öldürülmesini yeğliyor. Katilin Wind Gap dışından kamyoncu ya da Meksikalı olduğu yönünde kanıtları olmasa da temennileri var. Wind Gap’in Missouri’nin dibinde, Tennessee’ye çok yakın olan Bootheel denen bölgede olduğu izah ediliyor. 2000 kişiye evsahipliği yapan topraklarda tek gerçek meslek domuz mezbahası işletmekken, aileden zenginler ve varoş takımın mevcudiyeti vurgulanıyor. Kadınların çalışma hayatında faal olmadığını dizi boyunca karşımıza çıkan meslek sahiplerinin hep erkek oluşundan anlıyoruz. Wind Gap’in tek kadın emekçisiyse Adora’nın ve ailenin yegane yardımcısı Gayla nitekim. O da iş hususunda bir zenci için iki alternatifin varlığından emin vaziyette domuz çiftliğinde çalışmaktansa, hizmetçiliği yeğliyor. Wind Gap’in dışına gidebilenlerse kurtulmuş olarak görülüyor. Bir nevi taşra sıkıntısı yaşanıyor çevrede. Eski amigo kızların partisine katılan Camille kocası dörtten fazla çocuk istemediği için mendil ıslatan kadınlarla çevriliyor bir anda. Hiç durmadan ahkam kesip dedikodu yapıyorlar. Kaldı ki yapacak daha iyi bir şeyleri de yok. Camille’in çocuksuzluğu Wind Gap sosyetesinin kadınlarını rahatsız ediyor. Ölen kızlar için o kadar da üzülemeyeceğini düşünüyorlar doğurmamış olduğu için. Aptallıklarına üzülemeyecek kadar egoları yüksek. İnsanı çileden çıkaran sınıfsız bir sınıftan gelmekteler. Özlerindeyse aileden zengin varoşlar.

807CC942-7894-4478-AC08-30AC71A20C7B

0C9E906B-F181-42D0-B3FF-B53EB347B117

Alkolik, hatta dipsomanik, kendini kesen ve bu uğurda bedenini tuval gibi kullanan bir kadın karakter nasıl bu kadar ta… pardon dişli olabilir ki’ye dönecek olursak eğer, tek bir sahnedeki tavrı yüzünden bu karara vardığımı belirteceğim ben de. Üstelik de lise çağlarında futbol maçı sonrası kendisiyle ormanda üst üste birlikte olan beş erkek çocuğundan biriyle yıllar sonra karşılaştığında verdiği cevap yüzünden diyeceğim göğsümü gere gere. Yazının sonunu beklemeniz gerekecek bunu öğrenmeniz için ya da diziyi izlemeniz gerekecek yavaştan. Cevap yazının sonunda olur mu, bilmem. Fakat her halükarda erkeklerin karşısında ezilip büzülmeden dimdik durabilen bir kadın karakter var başrolde. Şimdiye dek izlediğim en iyi Amy Adams vardı Camille Preaker rolünde. Islak gözlerinin gölgelediği, üzerine bir beden büyük gelen uzun kollu siyah blüzlerinin ve üniversiten beri giymez olduğu eteklerinin yerini almış skiny jeanlerinin içinde bile çok hoştu, bir o kadar da gizemli. Yürek burkan tarafını kendine acınmasını istemediğinden sergilemedi ulu orta. Missouri doğumlu ve aynı zamanda dizinin uyarlandığı kitabın yazarı olan Gillian Flynn’se rüştünü “Gone Girl”le ispatlamıştı zaten. Yakın bir tarihte Steve McQueen imzalı bir filmle çıkacak tekrar karşımıza: “Widows” ile. Benim de pek çok New York ve Los Angeles’ta geçen hikayelerdense Amerikan taşra hayatı daha çok ilgimi çeker oldu. Sanırım içimdeki taşraya dokunuyorlar istemeden. Çarıklı mı, iskarpinli mi diyecek olursanız eşek her yerde eşek. Fazla söze ne hacet!

F0F831C0-0233-46B9-A69E-8B8050AE926D

CAMILLE PREAKER :

Camille, Missouri eyaletinde yer alan Saint Louis’de yaşıyor. Mesleği gazetecilik, Chronicle’ın muhabirliğini yapıyor. En sevdiği renk siyah, en sevdiği şarkı “Ring of Fire”. Yakınlık kurmakta güçlük çekiyor, bir nevi “görülmekten” duyduğu hoşnutsuzluktan kaynaklı. Sivri diliyse zırhı. Sevilmek telaşında hiç değil. Derdini başkalarından değil, kendinden çıkarmak gayretinde. Bu yüzden kendini kesiyor acımasızca ve isimler, sıfatlar yazıyor tenine bazen iğne, bazen de herhangi bir kesici alet yardımı ile. Doğduğu kasabaya gönderilme nedeni ise biri kayıp, bir diğeri ölü olarak bulunan iki genç kızın bu ve öbür dünyadaki mevcudiyetleri. Onu hiç bırakmayan hayaletler ve yüzleşmekten kaçındığı tatsız gençliği yüzünden istemeye istemeye yola çıkıyor. Mola verdiği bir motel odasında kese kağıdından çıkardığı çoğu votkadan oluşan içki şişeleri, sigara paketleri, çikolata ve krakerleri görünce, anlıyoruz ki beden sağlığını da hiçe sayıyor. Yol boyunca, araba kullanırken, derin bir uyku çekmek, uçmak ama en çok da unutmak için içiyor hiç durmadan. Arabada sızıyor çoğu zaman. Kulaklıklarını taktığında bir başka boyuta geçiyor adeta. Tüm bunların altında yatan nedense kız kardeşinin ölümüne mani olamayışından ötürü duyduğu suçluluk ve hiç geçmeyen vicdan azabı. Bizler de sekiz bölüm boyunca bu sis perdesini aralıyoruz kahramanımızla birlikte. İkinci kızın cesedi bulunduğu andan itibarense bir seri katilin peşine düşüyor polis, Camille ve tüm kasaba halkı. Tek bir soru geliyor insanın aklına değişkenlik gösteren cinayet mahalleri karşılaştırıldığında; o da katilin neden cinayet işlediği yönünde. Popüler olmak için mi? Kızlardan nefret ettiği için mi? Katil bir erkek mi, kaldı ki bunda herkes hemfikir. Ve aslında sekiz bölüm boyunca o kadar ipucu var ki gözümüzün önünde, katilse hep burnumuzun dibinde ben buradayım diyor adeta ama…ama çok gözümüzün önünde işte, bizler de başka tarafa çeviriyoruz yüzümüzü, öyle gerekirmişçesine. Jean Marc Vallee’nin yarattığı atmosfer sayesinde son saniyeye kadar verilmemiş cevaplara soru uydurduğumuzu anlıyoruz, sükunetinde saklı bir gerilim var içten içe. İyi yönetmen, iyi kurgu yılanı deliğinden çıkartıyormuş izleyiciye fark ettirmeden.

CC5A4C6B-72BE-4652-85D4-8A5ABDFD2FC2

AMMA :

Camille’in anne bir, baba ayrı kız kardeşi. Amma onun bir zamanlar kaybettiği kız kardeşiyle aynı yaşlarda şimdi. Başına buyruk, bir parça sorumsuz, çocuksu bir fettanlığa sahip, patenci, hem güzel hem asi bir yeni yetme. Ablasına karşı bile gerektiğinde çok acımasız olabiliyor. Ve tüm bunların kendini güçsüz gören birinin güç gösterileri olduğunu çok sonradan anlıyoruz. Machiavelli ve mitolojik alıntılarıysa dehasının ve zekasının ispatı. Bu rolüyle parlayan ve yıldız ışığına sahip Eliza Scanlen’sa yabana atılır gibi değil. Farların ışığında ayağında patenleri, dünyaya meydan okuduğu sahnede son derece kışkırtıcıydı mesela. Öte yandan tüm iddiasızlığına rağmen kendisine aşık edecek bir adam bulan ablası Camille’e duyduğu kıskançlıktan ötürü herkesin ortasında ilk fırsatta ve her fırsatta sözlü olarak sataşmadan da edemeyen çömez bir ruhu var genç kızın. Beslediği derin hisleri gölgeleyen yeni yetmeliğine mani olamıyor annesinin küçük kızı. Dış görünüşündeki hoşluğun yanında, ruhundaki boşluğun nedenlerini yavaş yavaş çözüyoruz bölümler ilerledikçe.

3195B69D-8FA5-44D4-AD34-4060DE09D740

ADORA :

Kocadan ve kuvvetle muhtemel aileden zengin Adora, ilk kocasından bahsetmekten imtina ederken, ikinci eşi Alan’ı sırf suskun ve pasif olduğu için tercih ettiğini belli ediyor her fırsatta. Şerif’le olan yakınlığı karşısında bile edilecek tek sözü yüzleşmeye mahal vermeden söylemekle yetiniyor Alan. Adora’ya karşı da o karışımlara fazla kaptırma diyerek müdahale edebiliyor sadece. Adora ise doğanın akışına yardımcı olduğu yönünde mazeret bildiriyor. Wind Gap cemaat hayatının renkli simalarından Adora katıldığı cenaze törenlerinde tıpk bir havuz partisine gider gibi takma kirpikleri, stilettoları ve zarif bedenini saran bir şıklıkla boy gösteriyor her daim. Söz konusu kendi kızının cenaze töreni olduğunda bile-tıpkı yıllar önce olduğu gibi, acısının önüne geçen bir zarafet duygusuyla geliyor tören alanına. Kızlarının sivri dilinin nedeni ise anlaşılıyor kısa süre içinde. Camille de, Amma da annelerinin kızı. Camille aile bireylerine karşı mesafeliyken, yabancılara karşı kullanabileceği tüm okları çekip saplayıveriyor bir anda. Adora’nın yıkıcı etkisiyse aile bireylerine karşı. Kızlarına diş geçiriyor İlk hedefiyse yok etmeyi bir türlü başaramadığı kızı Camille oluyor her defasında. Camille’se Jean Seberg gibi asi görüntüsü, huzursuz ve isyankar tavırlarıyla annesine baş kaldırarak var olabilmiş. Annesinin ona hayır diyen küçük kızı olarak annesinden kabul görmediği gibi sevilmemiş de. Anne sevgisizliğinin verdiği mesafeyle yaklaşmış insanlara. Bu rol için Patricia Clarkson da çok doğru bir seçim olmuş bu arada.

Hep kadınlar başrolde, hiç mi erkek yok dizide dediğinizi duyar gibiyim. Varlar evet, ama çok da mühim değiller. Boşlukları dolduran roller yazılmış gibi görünüyor her birine. Biri sert polisi oynuyor, biri ne yaptığını bilmeden kasabayı müdafaa ediyor-kimi kimden koruyor belli değil, biri etliye sütlüye bulaşmıyor, biri okul tiyatrosunda dünyaya kendini affettirmeye çalışıyor adeta. Öyle olunca da gözlerin çevrildiği kadın karakterler her fırsatta birbirinin canına okuyor bir şekilde. Çünkü erkekler süklüm püklüm bir köşede şam babsı gibi bekleşiyorlar sadece. Zaten ne ediyorsa kızlar kızlara ediyor. Jean Marc Vallee’ye gelince Wild’dan beri arızalı kadın karakterlerin rüzgarına seyirciyi kaptırtmayı çok çok iyi beceriyor. Sanki nerede böyle bir proje varsa, hemen kendisine başvuruluyor adeta ve usta yönetmen böylelikle muhakkak her sene ödüle koşan bir dizinin başına getiriliyor. Big Little Lies’daki Nicole Kidman neyse, Sharp Objects’deki Amy Adams da o olacak ödül sezonu geldiğinde. Hem arızalı, hem yaralı karakterleri seven bünyeler mükemmelin olmadığını bilir de bilmezden gelirler. Umut işte. Ben normalim diyenden kaç uzaklaş bir an önce.

978FCB22-8EC0-451D-968A-A58B3E7958BC

MUNCHAUSEN BY PROXY :

Sinemada ilk mi değil mi bilemem ama  “Sixth Sense” den önce rastlamadığım bir vakaydı. Çocuğunu zehirleyen anne. Bir çeşit çocuk istismarı aslında. Bakmakla yükümlü olunan çocuğa verilen fiziksel hasar. Bir erişkin tarafından yapılıyor ve araştırmalara göre annelerde görülme olasılığı daha sık(hem sever hem zehirlerler). Münchausen Sendromu yetişkinlerde görülen bir tür ruhsal bozuklukken, kişi burada ilgi çekmek için kendisine zarar veriyor. Herkes emrine amade olsun diye yapay bir hastalık yaratıyor kendinde. Münchausen by proxy(MBPS)’deyse hastalandırdığı kişi bir başkası oluyor. Ona bakıp bunu da elaleme göstererek kendini kurtarıcı, hem vefakar hem de cefakar, örnek ve kahraman insan olarak göstermek eğilimi içine giriyorlar. Tüm enerjisini hasta çocuğuna harcayan bir anne toplum nezdinde daha çok itibar görüyor haliyle. Dünyada ve bizde de pek çok örneğine rastlanmış. Altı çocuk doğurup azar azar öldüren gözüyaşlı annelerle dolup taşmış meğerse tıp tarihi. Savcılara ve doktorlara sabırlar dilemek düşüyor sadece. Bu da bir hastalık sonuçta.

SONUÇ :

Sürç-i lisan ettiysek affola. Çok fazla spoiler vermeden genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığım diziyi çok beğendim. Her bölüme uygun şarkı seçimleri, üçüncü bölüm sonundaki Adagio yorumu, bol bol Led Zeppelin, Dietro Casa, Les Parapluies De Cherbourg, Perry Como, Bob Dylan…Camille’in Alice’le rehabilitasyon merkezinde geçirdiği zamanda edindiği müzik dinleme alışkanlığı, kendini paramparça ettikten sonra sığındığı merkezde bile talihsizliğin peşini bırakmayışı ve asla da bırakmayacak olması, enteresan cinsel hayatı ve pek çok spoiler içeren detaydan ötürü yazımı burada bitirmek zorunda kalışıma aldanmayın, sırada Lean on Pete var çünkü yazmam gereken. Şimdilik hoşçakalınız.

300C1CBC-06B9-4482-99A6-2C9CED51507B

1E907D8C-5EF3-4FAB-A4C7-DBFCF004FC35

 

THE HANDMAID’S TALE, İKİNCİ SEZON

85B522B1-39A2-465F-800C-6EDABFE753E1

THE HANDMAID’S TALE, İKİNCİ SEZON :

Utanmadan yaşamak isterdim. Utanmaz olmak isterdim. Cahil olmak isterdim. O zaman ne kadar cahil olduğumu bilmezdim.” June

“-Tanrı’ya emanet ol.
-Kendine iyi bak!”

“Annem kadınlar her duruma alışır demişti. İki aydır buradayım. Buraya da alıştım.” June

“Tüm enerjini ve ruhunu bir adama mı vereceksin? Bu ülke boka gidiyor. Şimdi sokaklara çıkıp savaşma zamanı. Evcilik oynamanın değil.” Holly

“Güçlünün elindeki tutsaklar alınacak, zorbanın aldığı ganimet de kurtarılacak. Seninle çekişenle ben çekişeceğim. Senin çocuklarını ben kurtaracağım.” 

Şerefsizlerin seni ezmesine izin verme.”

Bir kadına zarar veren her erkek bir çocuğa da zarar verebilir.”

GİRİŞ :

On üç bölümlük dizinin sezon finalini izler izlemez soluğu burada almış bulunmaktayım. Yaprak Dökümü’ne benzedi, sonu bir türlü gelmedi diyenleriniz için diyebilirim ki, “gelmesin”, “kalsın” ya da “dursun”. Çünkü Atwood ve çünkü Atwood’sa dursun. Öte yandan biraz sakıza dönmüş müdür dizi, evet dönmüştür ama damla sakızlısına. On üç değil de on bölüm olsaymış yeter de artarmış. Yakın plan çok fazla ağlayan ve ağlamaya hazır kadın yüzleri seyircinin gözüne gözüne sokulmuş olup, Elizabeth Moss ve titreyen dudaklarından yer yer insana gına gelmiştir. Bu ise Moss’un değil, oyuncuya çok fazla yakın plan sahnede rol verme ısrarcısı yönetmenin kabahatidir. Öte yandan televizyonlarda ucu bucağı görünmez, ne yöne sapacağı kestirilemez ne biçim, her biçim ve o biçim yılan hikayeleri izlediğimizden on üç bölümden oluşan dizi bize azdır. Biz dayanırız, her şekilde de sindiririz. Bir de sayıları son derece az feminist eserlere laf söylemeye insanın dili de, kalemi de varmıyor. Böylesi distopik bir olasılığın mümkün olma ihtimali karşısında ise hem canınız sıkılıyor hem de uzak ihtimal dediğiniz dünyanın başınıza sağanak misali yağabileceği düşüncesinden ötürü tüm dünyaya duyduğunuz güvensizlik misliyle artıyor. Şahsen izlerken en tedirgin olduğum dizi budur. 

EEDA7255-FE8E-4382-BEAC-FDD75AD49E2E

Dizinin ikinci sezonunda işlenen ve üzerinde bir hayli durulan temalardan biri olan inanç meselesi tam metne uyulmuş ise eğer, kitabın yazarı hakkında da bir fikir sahibi olmanızı sağlıyor. Herkes bir şeylere inanma ihtiyacı duyuyor neticede. Bunu ifade etmenin ve istemenin en kolay yolu da dualardan geçiyor pratikte. İnançsızlık insanların zalimliğimden ve insanın insandan büyük zararlar gördüğü zamanlarda ortaya çıkıyor ya da artıyor çaresizlikten. June’un Tanrı’yı reddedişi onu terk ettiğini düşünmesinden kaynaklı ama yine de anmadan edemiyor adını. June Ateist filan değil kısaca. Ama yaşadıklarından sonra bir feministe dönüşüyor, başlangıçta öyle olmasa da.

725EAB78-590E-42A6-ACC5-68A767A0416A

C87132B1-3F16-4BEA-B18A-B73DDEA75B1F

Bu sezonda geçen sezondan miras karakterler arasında en çok yükselişe geçen isim çocuk özlemiyle yanıp tutuşan dindar Serena oluyor. Deyim yerindeyse insafa geliyor. Bunun müsebbibi olan kişiyse komutan eşi Fred Waterford. Bu noktaya gelişinin detaylarını izliyoruz flashback’lerle. Katı tutumunun altında yatan nedenlere şahit oluyoruz. Bir de Eden çıkıyor karşımıza. Başlarda tahammülü zor ve  gereksiz ölçüde itaatkar olsa da, bunun yetiştirilişinden kaynaklandığını anlıyoruz. Nick’le olan evliliğinde bulamadığı sevgi kırıntılarını ilk bahşedene hayır demiyor ve  büyük bir iştahla kabul ediyor hepsini. Sonra da arkasında durabiliyor yaptıklarının üstelik bu kız daha on beş yaşında. Bu rolüyle ve henüz daha ilk bölümüyle ekranlara gelmiş Jean-Marc Valllee’li Sharp Objects’deki Alice rolüyle bundan böyle adından daha sık söz ettireceğe benziyor Sydney Sweeney. Öne çıkan konuk oyunculardan bir diğeri de Holly rolündeki Cherry Jones oluyor. June, kızının ismini Holly koyuyor. Anne kız arasındaki fark toz pembe hayatı içinde olasılıkları düşünmekten aciz olan June’un bir gün gerçeklerle yüz yüze gelmesinden sonra kafasına dank ediyor. Geçmiş hayatına açılan pencerelerden gördüğümüz kadarıyla anne kız arasındaki uçurumun zulüm sonrası nasıl kapandığına şahit oluyoruz. Her kız gibi o da annesine dönüşüyor. Bir de gulaglardakine benzer bir hayatın içine düşmüş olan Mrs. O’Conner rolünde Marisa Tomei var. Emily onun hakkından gelesiye pek biçare o berbat yaşam koşulları içinde. Halbuki dindarlık kisvesi altında az kötülük etmemiş evine getirdiği damızlık kızlara. Şimdiyse posta posta dua ediyor. Sahte dindarlığı kendini gösteriyor her şekilde. Bir de yaş aldıkça Richard Dreyfuss’a benzeyen Bradley Whitford var Emily’nin gulaglardan alınarak gönderildiği bir başka evsahibi rolünde. Onun misyonu da Martha’larla anlaşarak damızlıkların kaçmalarına yardım etmek oluyor.

E757E663-5C3C-4D2B-8CB0-5943E713A377

B15A90DD-9981-46AC-AC9F-FC295B6668C4

DAMIZLIKLAR CEPHESİNDE BU SEZONDA NELER OLMAKTA?

Tam da ufak ufak başlayan isyanlar bir reddedişe dönüştüğünde bitmişti ilk sezon. Fakat Aunt Lydia faktörü bir kez daha kendini gösterince kızlar dünyanın kaç bucak olduğunu anlayıverdiler bir anda. Kızlar arasında hamile olanlarına düşük yaptırtacak kadar büyük bir gözdağıyla açıldı ikinci sezon. Gilead’da değişen bir şey olmadığını anlamış olduk böylelikle. Nick sayesinde evden kaçan June’sa saklanmak zorunda bırakıldığı ofiste bir zamanlar çok büyük bir katliamın yaşandığını anlayıp irkiliyordu duvardaki kan izlerinden ötürü. İnsanlar kah taranmış, kah asılmışlardı bu bir çeşit insan mezbahasında. Öldürülenlerin toplu halde katledildikleri yere kişisel eşyalarını getiren, mum yakan ve beş aylık hamile olan June’sa Tanrı ve İsa’ya sığınıyordu dua ederken. Mangalda kül bırakmayanların bile ara ara başını yastığa koyduğunda yaptığı şeyden bahsediyorum burada. Hele de çaresiz kaldığında. İster İngilizce, ister Arapça; ister Müslüman ister Hıristiyan, ister Kur’an’dan ister İncil’den, savaşta ve barışta ama en çok savaşta, yoklukta ve en sıkıntılı anlarda sığınılan dualardan.

0184DE65-E5CE-4140-B188-C6629410D9E1

CC93E9FE-BDEF-429C-AEE9-3FB5E9ADA3F2

161BEB9E-4FBC-48D9-8029-878E921F2C7D

Damızlıklar biyolojik kaderlerinden çok sahiplerinin kaderlerine katlanmak zorunda bırakılıyorlar. Hepsi birer ritüelleştirilmiş tecavüz mağduru. Güya eşlerinin gözetiminde gerçekleştirilen bebek odaklı tecavüzlerden sonraki ev yaşamlarında kocalarını damızlıklardan sakınan kadınların hal ve tavırlarıysa son derece rezilce ve içler acısı. Karaktersizleştirilmiş, sindirilmiş, yönetim yanlısı birer evkadınına dönüştürülmüşler. Komutan, Serena’nın yardımıyla June’a tecavüz ediyor erken doğum yapsın diye. Sonra da iyilik ediyor ona çocuğunu göstermek suretiyle. Tüm bu sevgisizliğin ve merhametsizliğin ortasında Eden vuruyor damgasını tüm sezona. Sözünden dönmüyor, sevdiği erkeği tek başına bırakmıyor, suç olarak görmediği davranışını üstleniyor, sonuçlarına da katlanıyor. Ölüme Isaac’le beraber atlıyorlar. Eden’ın dudaklarında Tanrı’nın sözleri, sığındıkları ve az sonra kavuşacakları onun merhametli kolları iken korkusuzca ilerliyorlar. Dünyada kalıcı üç şey olan iman, umut ve sevgiden en üstünü olan sevgi sayesinde göğüslüyorlar bu son sıkıntılı dakikaları. Benim de en beğendiğim bölüm oldu bu yüzden on ikinci bölüm: “Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.” İncil, Korintliler 13, Sevginin Üstünlüğü’nden yapılan bu alıntılara tüm dünyanın ihtiyacı var aslında şu geldiğimiz noktada. Çünkü dinlerin, insanların, milletlerin birbirine üstünlüğü yoktur. Dünyadaki saçmalıkların sonunun gelmesi için yetkin olan gelip sınırlı olanı kaldırmalıdır. Bunun için Tanrı’ya ihtiyaç vardır. Zalimin zulmü varsa, sevenin Allah’ı var sözlerine sahip Aşık Mahsuni türküsünü aklıma getirmedi değil bu bölüm benim de. Bu yüzden Eden karakteri çok mühim bir rol üstlenmiştir ve tek misyon sahibi karakterdir.

7031EE09-EF36-4C66-818A-B3C1351E5567

Sezonlar arası bir kıyaslama yapmak gerektiğinde elbette ki ilk sezon daha iyiydi benim gözümde. Heart of Glass eşliğinde köprüde geçen sahne unutulacak gibi değildi. Onun üzerinde bir sahne bu sezon yoktu mesela. İkinci sezonun ilk bölümündeki toplu idam sahnesi görsel olarak iyiydi, fikrense sıradan. Yine de üçüncü sezonunu Eden’sız da olsa bekleyeceğim merakla. “Burning Down the House”’la Komutan’ın evine dönen June’un ve evin akibeti ise merak konusu. Ne olursa olsun son zamanların  üzerinde en çok durulması gereken, en değerli ve manidar dizisi budur. Bir avuç sağılacak inek gibi görülen bu nadide damızlıkların elden ele, pardon evden eve dolaştırılması esnasında aslında kısa bir zaman zarfında değiştirilen rejimden bahsedilmektedir alttan alta.

PATRICK MELROSE

F58696C0-1701-4EA5-A93B-66A7CA526625

PATRICK MELROSE :

-“Babanın öldüğüne üzüldün mü?
-Yaşadığına üzüldüm.”

“İroniktir, babamdan geride kalanları içimde bulmakta zorlanmazken, ondan gerçekte geride kalanları bulmak zor oldu.” Patrick Melrose

“Kral Shaka kim biliyor musun? Harika ve çok güçlü bir Zulu savaşçısıydı. Askerlerini yerdeki dikenli çalıları umursamaksızın günlerce sivri kayalıklarda yürüttü. Ayaklarının tabanı yırtılmış ve yanmış haldeydi. Kızgınlardı ve acı çekiyorlardı. Bunun en sonunda artık hiçbir şeyin onlara zarar vermeyeceği anlamına geldiğini fark ettiler. Acı hissetmeyeceklerdi. Zamanında zulüm olarak düşündükleri şey aslında bir hediyeydi. Aşktı aslında. Şu anda bana teşekkür etmeni beklemiyorum ama umuyorum ki büyüdüğünde sana vermiş olduğum dersler için bana minnettar kalacaksın. Git ve kapıyı kapat. Pantolonunu indir.” David Melrose(acıyı, aşkı, saplantıyı, sapkınlığı, herşeyden önce karşısındakinin küçük bir çocuk ve kendi öz oğlu olduğunu unutan hasta bir adam, sözde baba)

“Olay gerçekleşirken bir kertenkele vardı duvarda. Eğer kendimi bir şekilde onun içine koyabilirsem, bundan kurtulabilirim diye düşündüm.” Patrick Melrose

“Kişinin hedef aldığı şey bıkkınlıktır.” David Melrose

“Bir yeteneğin varsa kullan, yoksa ömür boyu sefil olursun.” David Melrose

“Benim için bir şey yapar mısın? Onlara yağ çekme, seninle dalga geçmelerine izin verme, uyum sağlamaya çalışma… Sen de bu insanlar kadar iyisin. Hatta daha iyi. Sıcakkanlısın.” Anne Moore

-“Becky. Kendine zarar verme ve refrakter depresyon.”
-“Patrick. Narsistik, şizofreni, intihara meyilli alkolik.”

“Bazen suçu en çok hak edenler, merhameti de en çok hak edenlerdir.” Annette

GİRİŞ :

Övgüye nereden başlayacağımı bilemeden başlıyorum Patrick Melrose hakkında yazmaya. Yarı amatör bir kalem(diğer yarısı profesyonel öyle mi, güldürme beni), yarı otobiyografik bir kitap uyarlaması olan beş bölümlük mini televizyon serisini yorumlayacak size. Hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki… Edward St. Aubyn yazmış, David Nicholls senaryolaştırmış, Edward Berger çekmiş, başta Patrick Melrose rolündeki Benedict Cumberbatch olmak üzere tüm oyuncular da döktürmüşler kendilerine düşen rollerde. Son yıllarda izlediğim en iyi “villain” karakter olarak Hugo Weaving olmazsa olmazmış diyorsunuz izledikten sonra. O kadar kötü ki… Hem Cumberbatch hem de Weaving açısından filmografilerindeki en unutulmaz roller bunlar baba oğul Melrose’lar olarak. İlk defa en kalıcı şekilde Sherlock rolünden kurtuluyor Cumberbatch hem fiziksel açıdan hem de performans olarak.

DD93320E-22C3-410B-864A-DD08D6334271

Dizinin beş bölüm olarak tasarlanmış olması tesadüf değil bu arada. Yazarının, Patrick Melrose adı altında yayınlanmış olan beş tane kitabı var. Ve dizinin her bir bölümü serinin kitaplarıyla aynı ismi taşımakta. Goodreads’de Patrick Melrose dediğiniz zaman öyle çıkıyor en azından. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş, belki de hiç çevrilmeyecekler ama dizisinin kendi çapında bir fenomen olması söz konusu şimdiden. Beş bölümden hangisinin daha iyi olduğunu soracak olursanız eğer, ilk önce her bir bölümün ayrı ayrı çok çok iyi olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışsam da biraz baskıyla beş diyeceğim sanki(bir cenaze töreni etrafında bu kadar debdebe yaşanırken, ölünün ardından değil de kendi hallerine gözyaşı döken ya da birbirleriyle yüzleşme sevdalısı insanlar çevreliyor Eleanor’un hareketsiz bedeninin etrafını, o ise sükunetini korumakta bir tabutun içinde ve birde Patrick’in de dahil olduğu malum terapi sahneleri yüzünden), yok yok üç(nasıl da dalga geçmekteydi ikbal düşkünü kah burjuva kah aristokratlarla), ama yok yok iki-kesin ama(Hugo Weaving’in David Melrose gibi hasta bir babaya bu derece başarıyla hayat verebilmesinden ötürü, ayrıca yemek masası kronotopunun bu derece başarılı çekilmiş olması açısından, tüm o kinayeler, küçümsemeler, bir çocuğun sessiz çığlıklarını görmezden gelişler…), bir evet(bay alkoliğin ve aynı zamanda madde bağımlısı ve intihara meyilli bir şizofrenin avaz avaz takdimi olması açısından), dört fena mıydı peki(bir evliliğin bitişine tanık olurken, hayaletlerin yakamıza nasıl da yapışıp kaldığını göstermesi açısından ve dünyada en nefret ettiği kimse olan babasına dönüşen Patrick’e tanık olmamız açısından). Anlayacağınız hiç boş yok. Senaryo tıkır tıkır işliyor, hayatın parçaları birleşiyorlar bir şekilde. Patrick aracılığıyla iletilen mesaj, hayatın dikkat ederek baktığımız şeylerin tarihi olduğu, geri kalanınsa paketlenmesi olduğu yönünde. Doğrudur, hepimiz bir şeylerin hazırlığı içindeyiz yaşamımız boyunca, bunun ne olduğunu sorup soruşturmadan ölüyor kimimiz. Pek çoğumuz da çok geç anlıyoruz tüm bu hazırlığın-kimine şölen, kimine yas- ne için olduğunu. Hiç içinmiş diyenlerinizi duyar gibiyim. Pesimistler sizi. Sizler akıntıya karşı kürek çeker durursunuz, tıpkı benim gibi ve güneş başka bir seçeneği olmadığı için doğar her yeni güne, değil mi? Sevgi pıtırcıkları, size göre değil bu dizi, içerisinde çok fazla acı barındırmakta çünkü. Malum sizin hayatlar toz pembe her daim.

62141F02-8FCC-4C90-AEDF-27805DDFA171

2FC31FC7-3B51-4B76-A46F-560F52A87AFC

221DA1D8-775A-43BC-A58E-5CF65040B8B6

PATRICK MELROSE, DAVID MELROSE, ELEANOR MELROSE :

Dizinin en can alıcı sahnelerinin baş kahramanı kimdir’in yanında ne idi derseniz, bu nesnenin telefon olduğunu söyleyeceğim. Telefonun acı acı çaldığı ilk sahne ile başlıyor dizinin ilk bölümü ve yine bir telefon sahnesiyle bitiyor beşinci bölümün sonu. İlk bölümde telefonun ucundaki ses, New York’tan Londra’ya bağlanmış ve ses son derece parazitli geliyor. Patrick’i arayan akrabası Nicholas Pratt. Babasının bir otel odasında ölü bulunduğunu söylüyor ona. 1982 yılındayız bu arada. Patrick’se oralı değil, olacak gibi de değil, üzerinden bir yük kalkmışçasına gülüyor, bir yandan da içinden çok doz uyuşturucu çektiği şırıngasını arıyor yerlerde nereye düşürdüm acaba diye. Amcası, onu, babasının olağandışı hayatına kadeh kaldırmak için çağırıyor New York’a. Olağandışı evet, bir baba bir yaz günü başlamış olduğu oğluna ettiği tecavüzlerini birkaç sene daha sürdürmüş ve maaile bu olağandışı sapkınlığı önlerindeki birkaç yıl boyunca çekmek zorunda kalmışlar(bence de hiç komik değil). Oğlu dur diyene kadar da durmamış bu cinsel saldırılar. En acısı da hiç durmadan içen annesinin oğlunun yaşadığı korkunç tecrübeyi kavrayamaması, kavrasa bile kendi dünyasında kendi uğradığı tecavüzlerle bile başa çıkamadığından efendi köle ilişkisi içindeki rolüne bürünüp efendisinin sözünü dinliyor olması. İleriki yaşantısında Patrick’in bir bağımlı olarak yaşamına devam edebilmiş olması, kadınlarla ilişki kurabilmesi, problemler yaşasa ve yaşatsa da aile babası olabilmesi bile bir mucizeyken ama özünde iyi bir insan olduğunu gösterdiği bir su bardağının içine hapsettiği akrebi bile özgür bırakabilmesinde yatarken, babası büyük bir zevkle purosunun yanar ucuyla karıncaları eziyor. Biri potansiyel olarak ona zarar verme ihtimali olan hayvanı özgür bırakırken, öteki dünyanın en zararsız hayvanını yakmakta keyfince. Bir kötüden bir iyi olmuş, gördüğü onca zorbalıktan sonra bir zorbaya dönüşmemiş Patrick. Kurtulmak için içiyor sadece, öte yandan bu bir aile geleneği gibi de nesilden nesile aktarılan. David Melrose’un içinde ilk başta kendisini mahveden ve hiç sönmeyen bir cehennem ateşi var. Bu korkunç bir şey. Dünya sinema ve televizyon tarihinde hiç unutmayacağım kötü ruhlu karakterlerin zirvesine oturdu bile. Ne Amon Goethe, ne Hans Landa, ne Edwin Epps, ne Hannibal ya da Lord Voldemort, ne Nokes ne Joker hiçbiri bu kadar kötü değildi. Darth Vader yanında masum bir sinek. Ve bu yaşananlar gerçek. Bir başka gerçekse David’in hem pedofil, hem tecavüzcü, hem de ensest uyguladığı kişinin öz oğlu olduğu. Bir cümle içinde bile olsa bu kadar kötülük yeter.

2A2E5543-7067-45AE-85F2-B17440317186

EC0857B0-56AC-4C54-95F8-A0CA869D618E

D772FD9B-002E-48A0-AC3D-0032304C6A86

Onun babasının yakılmadan hemen önce tabutta yatan haliyle vedalaştığını sanıyoruz, oysa ki asıl kabus ve yüzleşmeler bundan sonra başlıyor. Patrick’in ne kadar çaresiz olduğuna, tüm o şizofrenik konuşmalarına ve karabasanlarına şahit oluyoruz otel odasındaki. Kaynar suyun içine sokmak zorunda kaldığı kolunun acısıyla geliyor nihayet kendine. O kadar zarar veriyor ki kendine, beynine ve iç organlarına, içiniz parçalanıyor bu halleri karşısında. O yıllarda daha şırınga bulmak bile meseleyken, tek başına gittiği New York’un arka sokaklarında tekinsiz adamların arkasına takılıyor hiç düşünmeden. Bir köşede bıçaklanacak ve hayatı son bulacak oracıkta, kendi kendini imha duygusu öyle kuvvetli ki, korkunç yoksunluk krizleri çekerken taksilerin arka koltuğunda kasılmalar ve kramplar eşliğinde ilerliyor gecenin karanlığında. Kalbinin durmamış olması ya da AIDS kapmamış olması tamamen tesadüf. Hayat ona vız geliyor, bu yüzden yaşıyor ve belki de hayatta kalabiliyor. Çünkü ölmek istiyor ama ölemiyor bir türlü. Delirium tremens geçirirken bile taşındığı sedyede ölmek istiyorum diye bağırıyor bir yandan. Bir adamın, herşeyden öte bir babanın biricik oğluna neler yaptığını, ona yaşattığı mutsuz çocukluktan sonra, mutsuz bir adama evrilişini izliyoruz. Kısaca mahvediyor oğlunu. Dünyada yaşanabilecek en korkunç şey, çocukken yaşanan ve sistematik olarak devam eden ve özellikle de baba tarafından gerçekleştirilen taciz ve tecavüzler(daha korkuncunu bulamadım, işkence bile daha masum bunun yanında). Bu dizi bu duyguyla yaşamaya çalışan bir adamın kendine ettiklerini anlatıyor beş bölüm boyunca. Cat Stevens’ın ilk bölümde çalan “Wild World”ü esnasında Patrick Melrose’un uyuşturucudan uyuşmuş vaziyette yıkanıp, sokaklarda insanların arasına karışmasına şahit oluyoruz kısa bir süreliğine. Aramızdan birinin Patrick Melrose olması ihtimali öyle yüksek ki ve o öylesine hiçbir şey olmamış gibi sokaklarda yürüyor ki…

DF202EBB-8CD0-4E15-9C95-6404173D798F

586F02B7-FDCD-4B42-BC99-14ECD2E0EE67

1CEF76D1-4FDC-472E-9652-775C3DF7B5DB

 

1967 sonbaharına Fransa’nın Lacoste köyüne gidiyoruz ikinci bölümde. Yaz tatilini geçirdikleri şato gibi evleri, kötü kalpli David tarafından varlıklı bir Amerikan ailesinden gelen eşi Eleanor’a aldırtılmış zamanında ve bu son derece akılcı bir yatırımken, bu şirin ve tarihi köyün içindeki malikanede yaşananlarsa tam bir trajedi ve de yaşanacak olan trajik olaylar da kapıda. David zalimlik ve sapkınlık, Eleanor alkol ve ilaç, Patrick’se kendini kuyuya atmak derdinde kendi özel tımarhanelerinde. Patrick daha sekiz , babası ise 61 yaşında o yıllarda. Oğlunun ancak zalim derslerle adam edebileceğini düşünen, kibirli, alaycı, zorba, narsist, kontrol manyağı bir doktor yalnızca. Kendi babası tarafından onaylanmamış bir adam. Zamanında doktor oldu diye babası onu küçümsemek için mirasından mahrum etmiş. Karısı Amerika’nın en zengin ailelerinden birinden geliyor halbuki. Aristokrat değiller çünkü yeni zenginler. Kuru temizleme sıvısından imparatorluk kurmuşlar. Patrick’in burjuva bir ailesi varmış kısaca. Babası çulsuz bir doktormuş Eleanor olmasa. İlk tanıştıkları zamanlarda ona aşık olma nedenini İngiliz züppelerden farklı bir genç olmasına bağlıyor. Ortak idealleri varmış hayata dair. Alkolikler için bir eve dönüştürecekleri ev, gerçekten de alkoliklerin yani kendilerinin sığınağına dönüşmüş zamanla. Eleanor bir yerde onu değiştirebileceğimi sanmıştım derken, ters giden şeyleri gençlikte görüp de görmezden geldiğini anlıyoruz ve birde çok fazla belirtilmemiş olsa da, Patrick ileri yaşlarında başlarına gelen bir şeymiş anlaşılan. Varlıklı bir aileden gelen Eleanor olsa da, susan taraf da kendisi oluyor. Her şeyi sineye çeken, patetik ve pasif bir karaktere dönüşmüş zamanla. Mum gibi hareket ediyor kocasının karşısında, ayak parmaklarının üzerinde yürüyerek kaçmaya çalışıyor evden. Evdeki tüm kararları kocası veriyor, o ise alkolden bulanıklaşmış aklıyla altı kişi oldukları halde, bir masanın etrafında hangi düzenle oturacaklarına dair komut vermekten aciz. Oğlunu da bu şekilde harcatıyor kocasına. Patrick en nihayet tecavüzü yüzüne vurduğunda. Me too diyor. Bana da tecavüz ederdi diyor. Hiç hissetmedin mi diye sorulduğunda, hayır diyor. Ruhu bile duymamış, hiç anlamamış, hiç hissetmemiş. Oğlunu korumak adına elinden geleni yapmış. O ne yaman çelişki Eleanor! Nicolas da aynı şekilde. Ama aslında hepsi bir şekilde bilmişler ama bilmemezliğe gelmişler. Güç sarhoşluğunun altında ezilmişler. David onlara çok güçlü, çok yenilmez görünmüş o zamanlar. Halbuki bir otel odasında tek başına ölen ihtiyar David, kıçına bir parça pamuk tıkıştırılan bir ihtiyar olarak giriyor nihayetinde tabuta, yatacak mezarında.

50C0749A-446A-445E-AD08-9FB55CCB2A24

CD4090DD-BB84-42F6-A03D-88CC8EA8E949

A1AAFF03-FE45-4A1C-8C3F-81177CD61EA2

Üçüncü bölümde yer alan ve yıllar sonra iki eski bağımlı Patrick ve Chilly Willy’nin mucizevi bir şekilde karşılaşmalarıyla aralarında geçen mucizevi diyalog bir parça umut serpiyor içimize. Öyle ya da böyle güzel günler de göreceğiz bir gün elbet diye. Davetin verildiği günün akşamında Patrick’in mucizesi de gerçekleşiyor. Aşık olmaya çalışmış fakat başaramamış, birinin kalbini onarabileceğini düşünüp heyecanlanıp fakat bunu yapamayacaklarını anladığında uğradığı hayal kırıklığının aksine bu sefer başarıyor. Fakat diğer tuzağa kendisi düşüyor evliliğinin devamında; yani öfke, kin, iğneleme, züppelik, hor görme ve kendine nefret olmadan geriye hiçbir şey kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu arada bir şey başarıyor Patrick, ne yapacağını bilemediği gençlik günlerinin aksine avukat çıkıyor. Gerçek hayattaysa böyle bir babaya sahip olan ve kitapların yazarı Edward St. Aubyn yazar oluyor. Onun kendini kurtarmasından duyduğum memnuniyeti anlatmam olanaksız ama kurtarmak kelimesi merhametten öte şükran barındırıyor daha çok. Yüksek sınıf mensubu yazarın bu kadar trajedi yaşamışken, kitaplarında taşıdığı ironi yazarın üslubuna saygı gösterildiğinden olsa gerek diziye de yansımış ve bu da bizim ekran karşısından düşünceli ama asla acımtırak olmayan bir ruh haliyle ayrılmamızı sağlıyor. İroniyi severim evet, kibir taşır içinde sıkça. Son olarak dizinin başarısına en büyük katkı sağlayan unsurlardan birinin, yan rollerdeki oyuncuların yıllar içindeki ruhsal ve fiziksel değişimlerinin başarıyla ekrana yansıtılmasından kaynaklandığını belirtmek gerek. Örnek vermek gerekirse, Bridget’ın özentiliğinin ve şımarıklığının kendisine zengin koca bulmasında yardımı olsa da, yaş kemale erdikten sonra, üstüne üstlük bir kız annesi ve aldatılan bir eş, üsüne üstlük sevgilisinden bir veliaht bekleyen koca sahibi olduğunu öğrendikten sonra nasıl başka yöne gittiğini, günlerce hazırlanıp durduğu partiyi gözünün görmeyişini, bir zamanlar bir parçası olmak için çok özendiği bir sürü ikbal düşkününün arasından nasıl arkasına bakmadan uzaklaştığını izliyoruz ikinci ve üçüncü bölümlerde. Bir leit motif olarak üst sınıf kıyasıya eleştirilmekte beş bölüm boyunca. Özellikle David Melrose ve elindeki puro bu sonradan görmeliğin, zalimliğin ve kibrin bir tezahürü olarak çıkıyor karşımıza. Son sözüm var sizi daha fazla sıkmamak adına izleyin bu diziyi ilk fırsatta, sonra kara kara düşünür vaziyette bulacaksınız nasılsa kendinizi tıpkı benim gibi; bundan sonra ne keser acaba bir izleyici olarak sizi?

D54FBBEA-F10E-4EC0-B68C-6AB575D4E3FC

8E898DB2-43A0-4608-A359-44309E374C9D

 

 

A VERY ENGLISH SCANDAL

A19691E8-2E2C-4E64-B843-8BA001A26E79

A VERY ENGLISH SCANDAL :

“Eşim gay kelimesinin anlamının mutlu olmak olduğu konusunda ısrar ediyor.” Peter Bessell

“Bir değeri olacaksa eğer, insanların odaklandığı bu kelime “Tavşanlar” dışında mektupta yazdığın son şey “Seni özledim” olmuştu. Bence bu bir erkeğin bir dostuna yazdığı çok hoş bir söz.” Marion Thorpe

“Yüksek yerlerde arkadaşlarım var. Alçak yerlerde daha da iyi dostlarım var ama.” Av. George Carman

“Bu bir meclis üyesine karşı yapılmış en büyük suçlamalardan biri oluyor. Tebrik ederim… Avam kamarasının 270 yıl boyunca piçler, yalancılar, sapıklar, şantajcılar, kundakçılar ve akraba evliliklerini barındırdığını göz önünde bulundurursak tabii. Bu gerçekten çok büyük bir başarı oluyor.” Av. George Carman

“Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Tehlikeli İlişkiler”, “The Grifters” ve daha da pek çok önemli filme imza atmış olan İngiliz yönetmen Stephen Frears’dan üç bölüm halinde BBC’de yayınlanan bir dizi ile başlıyorum haziran yazılarımın ilkine. Adı gibi çok mu İngiliz; evet, fena halde İngiliz. Fena halde Hugh Grant, Alex Jennings ve Avam Kamarası barındırmakta çünkü bünyesinde. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak kitaplaştırılan, ardından da televizyona aktarılan mini dizinin başrollerinden birinde fiziksel olarak benzerliği tartışılır olmakla beraber, oyunculuk anlamında ince bir çizginin üzerinde enfes bir şekilde yürümeyi başaran ve zaman zaman çok duygusal anlardaki hisleri duyarlı izleyiciye inceden geçiren(aktarmak fiili daha uygun düşerdi değil mi) bir Hugh Grant var. Özellikle doksanlı yılların başında, fiziksel çekiciliği yeteneğinin önüne geçtiğinden adını romantik komedilerle duyuran aktör, ilk defa, Esat Kıratlıoğlu modeli taranmış saçları, lenslerle koyulaştırılmış donuk bakan gözleriyle ama nazik bir Jeremy Thorpe tiplemesiyle buzdağının ardında ne var ne yoksa seriyor önümüze. Ama elbette ki ölçülü bir şekilde. Siz sormadan ben söyleyeyim varsayımlar dahilinde sorduğunuzu hayal ederek, bu ölçülü olma hadisesi, bu aşırı nezaket bizim coğrafyamızda yetişen insanımıza bir parça ağır gelmekle birlikte, böyle bir olasılığın varlığıyla şaşırıyoruz kopamadığımız aynı coğrafya içinde, uzun ince İngilizleri izlerken hele. Tekrar nezaket kuralları çerçevesinde her tür faaliyetini gerçekleştiren bir karakteri oynayan nazik Grant’e gelecek olursak eğer, Bafta’da şansının yüksek olduğunu düşünmekle birlikte, Benedict Cumberbatch’in de Patrick Melrose’da benzer şekilde çok iyi bir iş çıkardığını anmadan geçmek olmaz diyorum. Bu sene televizyon dizilerinde açılışı başarılı İngiliz oyuncuların sürüklediği çok sağlam dizilerle yapmış bulunmaktan da ayrıca memnuniyet duyuyorum. BBC2’de yayınlanmış olan King Anthony Hopkins’li Kral Lear uyarlamasını da izlediğim takdirde aksana doymuş bir şekilde ayrılacağım aranızdan. Ayrılmak derken, dünyanın düzeni belirsiz, ayrılabilirim de gerçekten. Bazen başka işlerle uğraşman gerekebilir ya da sıkılabilirsin ya da vazgeçersin.

1965 Londra’sında iki adam şık bir restoranda karşılıklı yemek yerlerken, bir yandan da alçak bir ses tonu ve yine o aynı ölçülü nezaketle özel münasebetlerinden ve zevklerinden bahsediyorlar birbirlerine. Yüzdeye vurdukları seçimleriyle Peter Bessell % 80 kadınlar, % 20 erkeklerden hoşlandığını belirtirken, Jeremy Thorpe bu oranın tam tersi yönde olduğunu itiraf ediyor. İki politikacıdan yıldızı yükselense Jeremy Thorpe oluyor. Her ne kadar hayatıyla ters düşse de, avam kamarasında yaptığı ateşli konuşmalar sayesinde politikada taraftar bulduğu gibi giderek de tırmanıyor yukarıya sağlam adımlarla. Nitekim Liberal Parti başkanlığına seçiliyor. Bu arada bir zaman sonra başına türlü türlü dertler açacak olan Norman’la(Ben Whishaw) tanışıyorlar hem de samanlıkta. Onunla ilk tanışmalarından bahsederken “O çok cennetti…” diyor. Fakat ruhsal dengesizlikler yaşayan ve ilişkinin ağırlığını kaldıramayıp, kendi hayatına yön veremeyen ve babasını hiç tanımamış olan Norman sinir krizleri geçirip, bana eşcinsellik virüsünü bulaştırdın diyerek(öyle mi acaba, hiç sanmıyorum bir tür virüs olduğunu ve de bulaşıcı olduğunu)pılını pırtını toplayıp gidiyor ansızın. Bu noktadan sonra kendi yoluna rahatlıkla devam edebilen Jeremy’nin aksine, düşük işlere giden ve zaman zaman meteliksiz kalan Norman, her düştüğünde kabahatlisi olarak kendisini değil de Jeremy’i görüp onun kendisini kullanıp bir çöp gibi kapının önüne koyduğunu söyleyor. Halbuki kapıyı çarpıp giden o oluyor en başta. Gururlu ama şaşkın haldeki genç adam bundan sonra önüne çıkan her fırsatı, kendini ve Jeremy’i aşamadığından teker teker elinden kaçırıyor. Oysa ki Jeremy işler çıkmaza girmeye başladığında daha derhal kendine yeni bir erkek arkadaş arayışına girmişti bile. Elbette ki genç(tırnak içinde). Norman üç bölüm boyunca ama belli zaman aralıklarıyla fakat her fırsatta kendini bir polis karakolunda buluyor bir kurban ve mağdur sıfatıyla. İlk şikayet dilekçesi elden ele dolaşıyor. Önce Scotland Yard’a, oradan özel birimlere, oradan da MI5’e gönderilip en nihayet bir kasaya kaldırılıyor. Sene 1960’ların başı olunca, mevzunun geçtiği yer İngilitere bile olsa, maalesef ki ya eşcinselliğini itiraf edecek ve de o tip bir hayat yaşayamayı kabul edeceksin demekle olmuyor. Nitekim iki adam da aslında en çok hemcinslerinden ve aslında birbirlerinden hoşlanırlarken, kadınlarla evlilik yapıyorlar, birer oğulları oluyor, bir kez daha evleniyorlar ve bu böyle sürüp gidiyor. Jeremy her defasında üst sınıftan, aşktan çok dostluk arayan kadınlarla ve onlara maddi imkansızlıklar yaşatmadan beraber olduğundan ayrılık yaşamıyor, ölüm olmazsa tabii ve dışardan mutlu bir tablo olarak yansıyor evlilikleri.

EE7E06CE-8A92-41AC-B6B5-75EA136E5F84

Filmde bir görünüp bir kaybolan karakterlerden bir tanesi de Leo Abse. İngiltere gay hakları açısından son derece önemli olan bu karakterin dizide var olması da sürpriz değil. Eşcinselliği suç olmaktan çıkarmak için uğraşan bir avukat ve bunu başarıyor da. Bunun için ilk teklifi Lord Şansölyesine götürüyor. Fakat şansölye kaya gibi sert çıkıyor ve de çıkışıyor ona oğlancılar kulübüne lisans verdiği takdirde Britanya’da oğlancılığı yasallaştıran kişi olarak anılmak korkusu içinde. Bunun üzerine Leo Abse, Şansölye’den de tuhaf ve evinde porsuklarla yaşayan Lord Arran’dan yardım istiyor. Lord intihar eden ve eşcinsel olan erkek kardeşine karşı beslediği hisler sebebiyle Abse’nin teklifini kabul ediyor. Porsuklarsa evin her yerinde giydirilmiş(çıplak da olabilirlerdi ama siyah ve evin içindelerdi) ve tasmalı vaziyette dolaşıyorlar. Herkesin çeşit çeşit huyları vardır elbette ama İngiliz aristokrat sınıfı kadar değişiğini bulmak da güç olsa gerek.

Dizinin ikinci bölümünde yaşananlar tam bir kara komedi. İlk eşini trafik kazasında kaybeden Jeremy de Norman’ı suçluyor evine telefon açtığı ve karısının kafasını karıştırarak ölümüne sebebiyet verdiği için. Bu arada Norman da evleniyor, baba oluyor; fakat bir kez daha evin sorumluluğunu alıp para getiremediğinden karısı oğlunu alarak evi terk ediyor. Eve yiyecek getirmeyi ağaçtan elma toplamak, kümesten yumurta çalmak, tarlada çamurlu patates aramak sanan Norman sürünmeye başladığı anda ulusal sigorta kartım diyerek yapışıyor yakasına Jeremy’nin. Dizinin sonunda öğreniyoruz ki Norman asla ulusal sigorta kartını alamamış; evindeyse on bir köpek beslemekte.

707C614F-D741-457D-9C84-4880185073A3

4DA265E2-1A37-4FA1-94CD-80B6CC73A6FD

Jeremy ateşli konuşmaları esnasında insan haklarından, silah satışından filan bahsededursun, Norman’ın nasıl öldürülmesi gerektiğinin planlarını yapıyor alttan alta. Cin cin fikirleri var. Kalaylı mayınla asfalta döşemek, New York’ta öldürüp nehre attırmak gibi parlak fikirler bu bahsettiklerim. Öldürme işini yaptırmak istediği kişi ise telefon üstüne telefon ederek en nihayet dünyanın en gerzek kiralık katili ile anlaşıyor. Onun profesyonel, merhametsiz ve ağzı sıkı olduğunu söyleyen kişi ise sonuna kadar yanılıyor. Adam işin mahiyetini sormadan kabul ediyor. Üstelik kiralık olabilir ama katil hiç olmamışken. Barnstaple yerine Dunstable’a gidip Norman arıyor gece gündüz. Onu bulduğundaysa tuhaf yalanlar atıyor Kanada’dan onu öldürmek için yola çıkmış gelmekte olan kiralık katille ilgili. Takma adını bile yanlış söylüyor ama Allah’tan Norman bunun bunca sersemliğine rağmen yakışıklılığına kapıldığından çok fazla irdelemiyor. En nihayet önce köpeğini vuruyor, silah tutukluk yapınca da olay yerinden kaçıyor, sonra da polisten de kaçmaya çalışıyor. On iki ay da hapis yatıyor. Çıkar çıkmaz da Watergate gibiyim diyerek hikayesini önüne gelen ilk gazeteciye verdiği ilk fiyata satıyor. Fargo karakterlerini anımsatıyor en çok. Lordlar Kamarası’ndan bir adam, öfkesinin kurbanı olarak dünyanın en beceriksiz adamlarına uzaktan iş yaptırmaya çalışınca sonuçları böyle böyle oluyor. Jeremy’nin, aynı zamanda kullandığı bu adamlar yüzünden adı kirleniyor, istifa etmek zorunda kalıyor, nezarethanede bir gün geçiriyor, basın kısıtlaması kaldırıldığından BBC dahil tüm kanallarda ve gazetelerde davanın dolayısıyla eşcinsel ilişkisinin ayrıntıları yayınlanıyor. Biz bile öğreniyoruz İngiltere’de yıllar yıllar önce yaşanmış skandalı. Vazelin ve tavşan detayını. Fakat bir şekilde tüm bunları unutacağınız bir final bekliyor sizi. Senaryo ve Frears sayesinde. Yaşanmış bir aşk kalıyor sadece geriye.

86ED82DB-D1F3-462B-AFAD-5174038D7018

Yan karakterlerden en başarılı olan iki isme gelince Jeremy’nin eşi Marion Thorpe ve avukat George Carman. Her iki aktör de üzerine düşeni üzerine düşen kadar gerçekleştirdiklerinden belki de bu kadar başarılılar. Dizinin en önemli diyaloglarının içinde onlar var. Yalnız kaldıklarında kendisi de evli olan avukat Carman müvekkiline aralarında kalması şartıyla neden ayrıcalığı ve gücü varken Norman gibi birini seçtiğini, farkının ne olduğunu sorduğunda, Jeremy onun en iyisi olduğunu söylüyor hemen hemen hepsi cinsellik amaçlı yaklaştığı erkeklerle geçen ve sonu küfür ve şiddetle geçen gecelerin sonunu anımsayarak. En zararsızı Norman görünmüş gözüne, ilişki uzamış, ona yardım etmiş ve kurtarmaya çalışmış çünkü onu sevmiş, aslında ikisi de birbirini sevmiş. Dizinin en dokunaklı sahnesiydi Jeremy’nin kalabalıklara seslenip bir yandan gazetecilere ve halka şebeklik ederken, diğer yandan uzaklara dalması ve aynı anda bir otobüsün içinde giden Norman’ın da en nihayet şirretlikten uzaklaşmış, dingin bir yüzle ama belirsiz düşüncelerle uzaklara daldığı anlar. Birbirlerini ve yaşanan bunca saçmalığı geri almayı düşündüklerini düşündürtüyor bu son sahne. Bazen sevginin yetmediğini, bazen hayatın sizin için başka türlü planlar yaptığını, çoğu zaman da beklentiler doğrultusunda elinizde kalanların bambaşka şeyler olduğunu görürsünüz ama yine de yaşarsınız yarının ne getireceğini bilmeden. Marion ve Jeremy’nin evlilikleri ölene dek devam etmiş mesela. Çiftler karşılıklı olarak kendi üzerlerine düşen görevleri yerine getirdikleri takdirde, evliliklerin de bir şekilde yürüdüğünü görüyoruz böylelikle. Anlayışlı bir eş, ateşli bir partnerin yerini doldurabiliyor belki de. Sevgi boyut değiştiriyor zaman geçtikçe. Kim bilir?

CF1506A6-891B-4670-8246-A79C8E16194F

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

CFB5CD3B-9A3B-4849-AAF2-328C79884E67

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

“Tanrı uysalları korur.” Aunt Lydia

“Şimdi bir biz olmalı çünkü, şimdi onlar var.” Ofglen

“Artık uyanığım. Daha önce uykudaydım. Bu yüzden izin verdik. Kongreyi katlettiklerinde uyanmadık. Teröristleri suçlayıp, anayasayı değiştirdiklerinde; o zaman da uyanmadık. Geçici olduğunu söylediler. Hiçbir şey aniden değişmez. Sürekli ısınan bir küvette farkına varmadan ölürsünüz.” Offred

“Nolite te bastardes carborundorum.= Piçlerin seni ezmesine izin verme.”

“Her zaman bir başkası vardır. Hiç kimse yokken bile.” Offglen

İkinci sezonu iyice yaklaşmışken ve fakat ben hakkında bir şeyler karalamak için bunca gecikmişken, bir parça suçluluk duygusunun da etkisiyle yazmak için niyetleniyorum bir kez daha Margaret Atwood harikası kırmızı pelerinli Damızlık Kızlar hakkında. İşim vardı, gücüm vardı, dünyanın derdi vardı yoksa da yaratabilme kapasitem vardı. Bu yüzden yaklaşık bir sene sonra, bir kez daha, en başından koyuldum yola on bölümü izledim başındaaan sonuna. Üç, dört ve dokuzuncu bölümler en beğendiklerimdi belirteyim şimdi tam da burada. Dizi Amerika’da geçmekte. Değişik türde bir askeri darbe gerçekleştiriliyor. Diktatörü belli olmayan teokratik bir düzenle kurulan cumhuriyetin adıysa “Gilead”. Geleneksel değerlerin her şeyin üzerinde olduğu bu yeni düzense Orwell’ın 1984’ünü çağrıştırıyor çok fena. Karakterlerin ütopyası ise Kanada. Nasıl olmasın ama? Kanada’nın bu en kalabalık ve ikinci en büyük eyaleti olan Ontario’ya varabilen karakterleri onuncu bölümün sonunda bekleyen bir sürpriz var; o da mülteci kimlik kartı, bir miktar para, bir telefon ve de konuşma paketi hem de bir sene boyunca. Mültecisini böyle bir takım hizmetlerle karşılayan, anlayışlı sınır yetkilisi sahibi olan ülke bilenler bizlere de iletsinler, hem de hemen.

Dizinin ilk bölümünün ilk dakikaları Children of Men’in başındaki gibi bir takip sahnesiyle açılıyor. Buzlu yollarda takip edilen aracımızın içindeki karakterler bir aileden ibaret. Silahlı adamlarca aile darmadağın ediliyor bir anda. Anne kız birbirinden ayrılıyor, baba ise geride kalıyor. Genç kadın gözlerini açtığında geçmiş hayatından eser kalmadığını görüyoruz. Pek çok şeyin yasak olduğu, geleneksel bir hayatın içine düşüveriyor bir anda. Kitap, gazete, dergi okumanın yasak olduğu, televizyonun olmadığı, radyodan gelen müzik sesinin bile duyulmadığı türde bir hayat bu. Damızlıkların tek başlarına dışarıya çıkmaları yasak mesela, sözde güvenlikleri açısından. Asıl amaçsa kızları birbirine izletmek, gözetletmek, yanlışını gördüğünde de gammazlatmak halbuki. Birbirleriyle ve yolda karşılaştıkları yabancılarla konuşmaları gerektiğinde, kullanacakları kelimeler bile sınırlı.  Tanrı bizi izliyor, Tanrı seninle olsun, Tanrı yolumuzu açsın, Tanrı güzel hava bahşetti, Tanrı tohumları kutsasın, Tanrı savaşı iyi götürüyor olduğu yerden çok şükür gibi ipe sapa gelmez cümleler sarf etmek zorundalar karşılıklı olarak. Kırmızı Başlıklı Kız’ların başlıkları dışında giydikleri tek parçalı kırmızı entarileri ve yine kırmızı kapüşonlu pelerinleri var. Yürüyüşe çıktıklarında, hakeza yanlış bir şey olmaya görsün yakınlarında, hemen başlarını önlerine eğmek zorunda bırakılıyorlar. Gökyüzünü görmelerini engelleyen gece lambalarını andıran siperlikli bembeyaz şapkalarıyla burunlarının ucu dışında bir şey görmeleri de pek mümkün görünmüyor zaten. Seçilmiş kızların verildikleri ailelerdeki konumları farklı türde bir çeşit kölelik ya da hizmetçilik. Hizmetkar konumundaki kızların temizlik, yemek gibi sorumlulukları yok. Onların tek ve en mühim marifetleri bunca kısır bir dünyada doğurabiliyor olmaları. Dolayısıyla etinden sütünden yararlanılmak üzere yani yeni ev sahiplerine birer bebek vermeleri için belli ritüellerle kadınların denetiminde eşlerine sunuluyorlar. Son derece duygusuz bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken bu eylemler esnasında amaç karşı tarafı hamile bırakmak. Kız doğurduktan ve belli bir emzirme dönemini atlattıktan sonra ev ve aynı zamanda damızlık sahibi tarafından ivedilikle evden def edilmeye çalışılıyor. Böylelikle bir kez rüştünü ispatlayan damızlık bir başka eve transfer oluyor ve aynı prosedür tekrar tekrar gerçekleştiriliyor yeni ev sahiplerinin nezaretinde. Duygular mı? Onlar da işin içine giriyor bu zaman zarfında. Ama zamanla. Dikkat çekici olansa zamanla iyice sevgisizleşmiş ve düzene ayak uydurmuş, daha doğrusu bu düzenin mimarı ve destekleyicisi olan güçlü ve dindar, yeri geldi mi de kindar ve zalim olan çiftler arasındaki sevgisizlik.

Gerçek adı June Osborne, damızlık ismi Offred olan esas kahramanımız ve aynı zamanda damızlık kızımızın önceki hayatında ne kadar özgür olduğunu flashback’ler sayesinde gördükten sonra, iç sesinin bazen sağduyulu bazen de son derece gerçekçi bir şekilde haykırdığı cümleler sayesinde şimdiki hayatında neler hissettiğini anlıyoruz. Portakala değil çığlık atmaya ve bir makineli tüfeğe ihtiyacım var diyor içinden. Bu isyanını sözlü olarak dile getirdiği takdirde alacağı derslerin ve cezaların da sonuna kadar farkında Offred. Red Center’dalarken yakın arkadaşı Moira’nın kaçışına göz yumduğu için yatırıldığı falakadan sonra baygın vaziyette getirilip bırakılıyor yatağına. Aunt Lydia’nın elektrikli cop tutkusu var. Nehir kıyısından yürüyerek eve dönmeyi tercih ettiklerinde karşılarına çıkan idam edilmiş insanların  üzerlerine asılan yazılarda bir rahip, bir doktor, bir gay adam diye belirtilmiş olması, o kişilerin meslekleriyle ve “eş”cinsel tercihleriyle bir kabahat işlediklerinin kanıtı olarak sergileniyor olmalarının birer kanıtı adeta. Bir çeşit ibret tablosu yani duvar. Totaliter bir devlet rejimi altında isimleriyle anılmıyor bu insanlar ve sınıf farkı tüm acımasızlığıyla ortaya konulurken, kendisinden olmayanın posasını çıkartıyor bir güzel.

 

Kısırlığın Tanrı’nın yaratmış olduğu bir çeşit veba, seçilmiş damızlık kızların da ilahi bir amaç uğruna saf bırakılmış bir tür oldukları görüşü hakim yeni düznde, Bu uğurda damızlıklar iyi Hristiyanlar’ın iyi eşlerine iyi hizmetler sunmakla değerlendiriliyorlar. Kalanlarsa ya kirli kadınlar ya da sürtükler. Kutsal metinlerden yapılan alıntılarla alıştırılıyor kızlar yeni yaşantılarına. Rahel, Yakup ve Bila arasındaki üçlü ilişki normalize ediliyor bu sayede, adı üzerinde “kutsal” metinler kutsal diye. Aunt Lydia bu sürünün dişi çobanı aynı zamanda. Kızlara en ağır dersleri verdiği gibi, yeri geldiğinde insafa da gelebiliyor. Çünkü insani ilişkiler giriyor bir süre sonra devreye. Guguk Kuşu’ndaki Hemşire Ratched’la Yaprak Dökümü’ndeki ara ara duygusala bağlayan anne arasında gidip geliyor Aunt Lydia bu rolüyle. Yine de bence dizinin en Orwellyen karakteri de kendisi oluyor.

858BF8E0-00FD-458F-81B9-6639CFA42B4D

Hannah’nın annesi, Luke’un karısı olan June kitap editörüymüş önceki hayatında. Şimdiyse evlerinde kaldığı komutanla yalnız görüşmesi bile yasak. Çünkü bir cariye olarak bile görülmüyor ne yazık ki iki ayaklı rahimler. Biri bana damızlık dese, tarafımdan gözlerinin oyulması için yeterli nedene sahip olsa da, burada içlerinden ilk doğumu gerçekleştiren disiplinsizliği ve karşı gelişleri yüzünden tek gözü oyulan Janine oluyor. İyi ve sağlıklı bir bebek dünyaya getiriyor bu özünde son derece saf olan kız. Üstelik sadece emzirdiği sürece bu evde kalabilecek ve kızını kucağına alabilecek. Elindeki tek kozu sonuna kadar oynuyor Janine de. Sahibi olan Bayan Putnam’ı ısırıyor. Komutan Putnam’ınsa onu sevdiğini söylüyor. Birlikte kaçıp gerçek bir aile olacaklarını sanıyor. Aslında damızlıklarıyla karılarının korkusundan güya hissiz bir şekilde birlikte olan tüm komutanlar bir süre sonra aynı havayı solumanın, aynı metrekareyi paylaşmanın verdiği ve en önemlisi durumun tuhaflığından oluşan halden ötürü, özel bir ilgi göstermeye başlıyorlar kendi damızlıklarına ve alışıyor insan söyleye söyleye damızlık lafına da, her şeye olduğu kadar.

The Other Side

 

Dizinin en anlamlı sahnesinin mimarlarından bir başka damızlık olan Ofglen’se önceki hayatında üniversite profesörü imiş. Gerçek ismiyse Emily. Martha’lardan biriyle yaşadığı ilişki ortaya çıktığında, cinsiyete ihanet suçu işlemiş olduğuna karar veriliyor bir lezbiyen olarak. Lezbiyen kelimesiyse yasaklı kelimelerden. Ağızları Hannibal gibi sımsıkı kapatılmış, elleri bağlı vaziyette yargılandıktan sonra bindirildikleri kamyonetten indirilen kız arkadaşı oluyor ve kadın Emily’nin gözleri önünde asılarak idam ediliyor. Bizler de tıpkı Ofglen gibi oturduğumuz yerden çaresizlikle bakıyoruz bu manzaraya. Sonra da işlerin bu noktaya gelmeden önce nasıl da masum başlayan bir sokak direnişinin, kana bulandığını hatırlamak için gidiyoruz geçmişe. İşlerinden ilk atılanlar kadınlardı malum. Banka hesapları ve işleri aynı anda alınmıştı ellerinden. Bir kafeteryada bile herkesin içinde aşağılanmayla karşılaşabilen kadınlar sırf kadın oldukları ve dinci radikallerin gözünde potansiyel birer sürtük oldukları için bu muameleye tabi tutulmaktaydılar. Tüm bunlar gelecekte yaşanacakların birer habercisi olmakla beraber, bu örgütlü ilerleyiş karşısında çaresiz kalan halk canını kurtarmak, ailesini korumak adına sindikçe siniyor iyice. Kendisine clitoridectomy uygulanan Emily’se bembeyaz bir odada uyanıyor çaresizlik, şaşkınlık ve korku içinde.

38339159-6349-4BF1-9041-D0B01EA6076D

Dış ülke temsilcilerinin ülkeleri hakkındaki ilk intibası ülkenin ileri gelenleri için son derece mühim olduğundan, Meksika’dan gelecek olan ticaret heyeti için duvarlardaki kanları yıkatıyorlar damızlık kızlara. Offred’e etmediğini bırakmayan, sonradan püriten Serena Joy Waterford’un isyana teşvikten tutuklandığını, bir kitap yazdığını öğreniyoruz heyetteki yetkililer tarafından. İnkar etmese de, unutturmaya çalışıyor geçmişini. Kocası ise karşılıklı ticareti geliştirmedikleri takdirde paralarının dibe vuracağının derdinde. Ticaretin metasıysa kırmızı önlükler içindeki damızlıklar. Misafirlere de damızlıkların önceki marifetleri olan Gilead’ın çocukları takdim ediliyor. Bu manzara karşısında Meksika heyeti yetkililerinin neden büyülendiğini öğreniyoruz. Çünkü onların ülkelerinde de kısırlık var ve son altı yıldır tek bir tane sağlıklı çocuk dünyaya gelmemiş.

Peki bunca yasağa rağmen hiç mi yasaklar delinmiyor? Elbette deliniyor. Ama yalnızca memurların, rütbeli askerlerin ve yabancı misafirlerin görebileceği şekilde. Gayri resmi bir batakhaneye götürüyor Komutan Offred’i. Burada çalışan ve yeni toplum düzenine uyum sağlayamamış kadınlarlarla birlikte olma şansı sadece onların çünkü. Zamanında sosyoloji profesörlüğü yapmış, CEO ya da avukat olan kadınlar var aralarında. Aynı zamanda toplumdaki ikiyüzlülüğe şahit oluyoruz bu yerin varlığı sayesinde. Zina yapmak, eşcinsel olmak, bırak onu sohbet etmek bile yasakken, bir sürü dini zırvalıkların unutulduğu bir yerin varlığına göz yumulduğunu görüyoruz. İçeride herkes her şeyi yapar halde. Çünkü onlar muktedir. Dinse fakirin ekmeği haline getirilmiş zaman içinde. İnancı hiç karıştırma, o sadece senin meselen yaşadığın müddetçe.

Dizi boyunca ahlanacak pek çok şey varken, ileride-kaldı ki bu çok ileri bir tarih olmayabilir, aslında bu dizide yaşanan her şeyin bir gün bizim ve de tüm dünyanın başına gelmeyeceğinin garantisini vermek mümkün değil. Bir sebepten ya da pek çok birikmiş sebepten ötürü kısırlığın, ülkelerin popülasyonu ciddi şekilde etkileyecek boyutlara gelme ihtimalini düşünüyor insan en fazla ve ailelerin daha doğrusu bir çocukla ancak kendilerini tam bir aile hisseden fertlerin bu uğurda nelere katlanabileceğini görmüş oluyoruz bir kez daha. Son zamanlarda benzer bir konuya eğilen(ama tam manasıyla değil) Kanada orijinli bir kadın yönetmen benzer bir konuyu ele alan bir diziyle çıkagelmişti ekranlara. İlk sezonuna hayran olduğum, başrolünde yine Elisabeth Moss’un yer aldığı dizinin “Top of the Lake, China Girl” isimli ikinci sezonunda taşıyıcı anneler yüzüstü bırakıyorlardı aileleri ve ilk uçakla ülkeden kaçıyorlardı. Karınlarının içindeki bebekleri de beraberlerinde götürüyorlardı. Serinin ilk sezonundaki oyunculuğu ve Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki rolleriyle iki defa Golden Globe en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Elisabeth Moss, Jodie Foster’a olan kah fiziksel kah rol benzerlikleriyle kalıyor hatrımda. Kendisi aynı zamanda Damızlık Kızın Öyküsü’nün yapımcılarından bu arada. Margaret Atwood’a gelince önceden hiçbir romanını okumamış olabilirsiniz ama ilk tanışacak olanlarınız için fena halde feminist, bir o kadar hümanist ve de gerçekçi bir kalemle karşılaşacaksınız benden söylemesi. İnsanı afallatan bir tarzı olmuştur her zaman. Kırmızı pelerinlerle böylesi bir dünya yaratmak çok kolay değil. Bu ay sonunda yayınlanacak olan ikinci sezonunuysa merakla beklemekteyim. Trailer’ı yayınlandı yakın bir tarihte.

D7F66E2A-0048-44F2-824F-038B6F831E75
Bunlar geleceğin damızlık oğlanları
1AF684DF-0A58-4349-A2A6-53E2260CD264
Bunlar da işin gurur kaynakları

WILD WILD COUNTRY

EA8F2B9D-923F-45EE-8EA6-81021F2D3047

WILD WILD COUNTRY :

“Köprülerinizi yakın, ileri gidin.” Bhagwan / Osho

“Kendimle yaşamak zorundayım. Kendimle yaşarken kendi içime bakmalıyım. Ben kimim? Ben neyim? Neden benim? Bu iyi veya kötü, doğru veya yanlış siyah veya beyaz değil. Tabii ki ölünce cennete mi cehenneme mi gideceğimi bilmiyorum. Ama nereye gidersem gideyim kendi cennetimi yaratacağım.” Ma Anand Sheela

Her taç, giyotinle gelir. Giyotin olmadan tacı takamazsın ve bu benim kaderim. Ama insan neden bir başkasını giyotininin altına yatırır? Gücü yüzünden. Gücünü kırmak isterler ve giyotine rağmen beni henüz öldüremediler. Ruhumu da. Nereye gidersem gideyim bu tacı takacağım. Giyotinin altında olmak beni korkutmuyor.” Ma Anand Sheela

“Gücümü kullanmayı seviyorum. Neden sevmeyeyim? Bhagwan bana gücümü kullanmayı öğretti. Onu boşa harcayacağımı mı sanıyorsunuz?” Ma Anand Sheela

“Biz iyi eğitimli değildik. Güya bize kusursuz toplumun nasıl olacağını göstereceklerdi. Bir şey bilmez kroların yanına taşındıklarını, hiçbir şey anlamayacağımızı düşünüyorlardı. Çok zeki olduklarını sanıyorlardı.” Antelope’un çaresiz ve endişeli halk’ından bir kişi, tıpkı diğerleri gibi

Bazen düşmanlarını yakınında tutmalısın. Onlara iyi davranarak çok şey öğrenebilirsin.” Bir Antelope’lu

“Zührevi hastalık, suç, uyuşturucu ve alkolizm olmayan tek topluluğuz. Bizler cinsellikten tam anlamıyla zevk alan tek topluluğuz.” Çok iddialı bir Sheela söylemi

“Bhagwan bir Zen ustasına dair bir hikaye anlatmıştı. Zen ustası bir müridinin aydınlanmaya hazır olduğunu görünce, sopasıyla vurup onu öldürmüş. Ölümünden hemen önceki anda aydınlanmış olurmuş böylelikle. Kendime tekrar tekrar sordum, ustanın darbesini kaçırdım mı? Bana aydınlanma getirecek darbeyi yemeyi beklemedim mi? Başarısız olduğuma dair bu şüpheden kurtulmam yıllarımı aldı. Bunu söylerken, zihnimde kozadaki bir tırtıl görüntüsü var. Kozasından çıkan güzel bir kelebeği izlediyseniz, bu uzun ve zor bir süreçtir. Sıkışık halde hareket eder. Koza, güvenin bedenine tutunur. Son bir kez çırpınıp, son itişler sayesinde kendisini çıkarana kadar.” Jane Stork/Ma Shanti B

GİRİŞ :

Diziyi izlemiş olan karşı cinsten iki kişinin diyaloglarına şahit olacağız az sonra. Kız kısmını K ile, erkek kısmını E ile adlandırıyorum. Karmaşa olmasın.

K-İzledin mi?
E-Şimdi bitti. Neymiş bu Osho böyle?
K-Biz kızken fakülteye giderdik, kendisini çok severdik. Aslında ben sevmezdim. Aslında ben hiç Osho okumadım bile ama dedim ya arkadaşlar severdi ve ondan çok çok ve sık sık bahsederlerdi. Öyle ki insanı sıkacak ve okumadığı için dışlanacak kadar.
E-Anasının gözüymüş. Sizi bile etkilemiş bak, kaldı ki müritleri ölüyordu bunun için. Başta da Sheela. Kıllı göğsü filan deyip durdu…herifi yakışıklı sanırsın bir de. Halbuki tipsizmiş be.
K-Bambi gözleriyle yaptı herhalde!
E-Neyi pardon?
K-Etkileme işini!
E-Öyle olsa bambi gözler derdi Sheela, kıllı göğsü değil.
K-Jane Stork gözlerinde kaybolmaktan filan bahsediyordu ya…
E-Onu da anlamak mümkün değil ki. Evliliği kötüye gidiyormuş, bir oğlu olmuş, sonra mutsuz olmuş, sonra Bhagwan’ı görmüş, gözlerine vurulmuş. Hatırladım bak şimdi. Ah siz kadınlar, çok tehlikeli bir türsünüz. Unutmuyorsunuz hiçbir söyleneni. Koskoca Osho bile ne çekti Sheela’dan!
K-O kıllı maymun kızcağızı kullandı.
E-O da kendini kullandırtmasaydı. Hem karşılıklıdır bu işler.
K-Klasik erkek söylemi. On altı yaşında babasının teşvikiyle kapısına götürülmüş. Ne yapacaktı oncacık kız?
E-Çoraplı ayağının üzerine tokyo giyen bir adamdan bu kadar etkilenmiş… demek etkileneceği varmış.
K-Safmış çünkü. Safsındır o yaşlarda. Sonra da bir sürü sorumluluk yüklerler sırtına. Tüm cehaletinle ne yapacağını bilmeden saldırırsın oraya buraya.
E-Sakin.
K-…im. Zaten.
E-Dişlerin gıcırdıyor ve Sheela’ya dönüşüyor gibisin azar azar. Lütfen. Kunduz yemek ya da zehirlenmek istemiyorum gece gece.
K-Peki ama beni provoke etmezsen sevinirim.
E-Ya birbirini provoke eden zavallı Oregon halkına ne demeli?
K-Antelope’lular mı? Zavallı bir halleri yoktu bence. Sadece azınlık kaldılar. Statü kaybından korktular. Hem hep Amerikalılar mı işgal edecek her yeri? Sorsan Kızılderili topraklarıdır oralar. Hayatlarının hiç değişmemesini isteyen, bir avuç geleneksel beyaz Amerikalı. Birbirini gazlaya gazlaya Oregon’dan çıkan tüm savcılara ağladılar gel bizi kurtar diye. Babalarının eteğine yapışan sümüklü çocuklar gibiydiler.
E-Ya ne yapacaklardı? Zavallı yaşlı teyzeler gece gece kulaklarına tıpa mı taksalardı sevişme seslerini duymamak için? Ya o FBI görevlisine ne demeli. İki ay ne çekmiş be adam? Bunlar ortalık yerde sevişirken, adam mecbur işini gücünü yapmış.
K-Gerekiyorduysa tıpayı taksalarmış. Gerekmiyorduysa bakmasaymış.
E-Allah Allah. Sen bayağı… İlk iki bölümde bunları iyiniyetli bulmuştum ben de ama adamlar kunduzları blenderdan geçirip şehrin şebeke suyuna filan karıştırdılar yahu.
K-Kunduzlara çok yazık olmuş tabii.
E-… Bence bu tartışma çok gereksiz biliyor musun?. Survivor Adası’na düşmüş ünlüler ve gönüllüler gibiyiz.
K-Bir dahaki sefere İstanbullu Gelin’i izler tartışırız. İster misin?
E-Tartışılacak ne var ki orada?
K-İzleyince söylerim. Ada’ya gelince para için pul için, neyse ne. Ne çok zavallılık var orda da. Bak ne diyeceğim, çok uzun zamandır düşünüyorum da, perdenin arkasında kalan eller dışında insanoğlu çok zavallı aslında. Bize uygun olmayan rolleri oynuyoruz. Çoğumuz beş parasızız. Bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz, sonra tutunduğumuz şeyin bize daha çok muhtaç olduğunu görüyoruz. Herkes bir politikacının peşinde, parti derdinde, olmadı şarkıcı türkücüye erişme derdinde.
E-Herkes aynı ki.
K-Herkesin aynı olması, bunu benim de kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Ben kendim kendimi değersiz ve yetersiz buluyorum. Her konuda.
E-Nedenmiş o? Sen benim için çok değerlisin.
K-Öyle mi dersin? Her ayrıldığımızda birini buldun.
E-Hep sen oldun terk eden.
K-Neden diye sormadın ki hiç!
E-Neden?
K-Çünkü fazla bir arada durmak seni sıkıyordu. Benimle mutluydun ama her zaman değil.
E-Çok incesin, çok naziksin. Çok teşekkür ederim. Bunu düşünerek beni defalarca terk etmene anlam vermeliydim. Belki de bir komün hayatı sana benden daha iyi gelir.
K-Öyle bir komün yok etrafımda. Tarikatlarda da Arapça ibadet, bir sürü itaat filan…bana dayanamaz onlar. Ben de onlara. Gördük bir yaz günü başımıza yağanları. Atatürk’ün yolundan çıkarlarsa olacağı o… Bir de bu usta çırak ilişkisinde hep sakat bir taraf var gibi geliyor. Bir süre sonra fazla müdahale kadı kızını bile usandırır. Hem usta neye göre usta yani? İki çift doğru söz söyleyebiliyor diye mi? Felsefe masterı yaptı diye mi? Senden daha olgun diye mi? Yirmi yaşında gözünde büyütürsün sadece herkesi.
E-Asiliğini bilirim. Söyle bakalım bir dahaki sefere ne zaman terk edeceksin beni?
K-Gözlerinde bana bakarken görmeye alıştığım parıltı ne zaman biterse, o zaman.
E-Sheela da mı senin gibi o parıltıyı görmez olmuştu dersin?
K-Olabilir.

78F67482-3718-42E7-8893-D653661A49A4

WILD WILD COUNTRY :

Netflix’in çok yeni tarihli, vizyon yüzü görmüş altı bölümlük bir belgesel dizisi “Wild Wild Country”. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerimizden silindir gibi geçmişken ve geride bıraktığı toplumsal travmayı atlatmaya çalışırken, ne yapıp edip önyargılardan arınarak izlemek gerekiyor bir başka vahşi vahşi ülkede yaşanmış gerçekleri. 15 Temmuz bir silahlı darbe girişimiydi, herhalde Osho Pentagon’u ele geçirmemişti derkenki müstehzi ifadelerinizi görmezden geliyorum. Usta mürit ilişkisine ışık tutması açısından öneminden bahsediyorum burada. Birin binlere, binlerinse ülkenin dört bir yanından akın akın Oregon’daki çiftliğe gelerek, müritliğe evrilişlerini izledik aşama aşama. Kitapları milyonlar satmış ve halen daha satmakta olan bir adamın parlak aurası sayesinde oluşturduğu müritlerle ülkesi Hindistan’dan kilometrelerce uzak olan Anayasası’ndaki özgürlük vaadine güvenerek geldiği bir başka ülkede kendi cumhuriyetini kurup, saklı cennetini kuldan ve gazetecilerden sakınmadan toplum önünde sergileyişini ve de en nihayet iç karışıklık, dış baskı, vs. vs. sonucunda yaşananları gördük bir solukta. Bir döneme tanıklık ediyoruz, bir çatışmaya, çapı ülkeyi aşmış, sınırları Avrupa’ya kadar uzanan bir hayalin, eski ve yeninin, geleneksel ve aykırının bir araya gelemezliğinden, önyargılardan, küstahlıklardan, başkaldırışlardan, insanın içindeki güçten, potansiyelin ortaya çıkarılmasından başka daha da pek çok şeyden bahsediyor Wild Wild Country. İster din deyin, ister tarikat, başındakine ister usta deyin ister şarlatan, sonunda radikalleşmeye mahkum bu tip organizasyonların ve yaşanan komün hayatının ne noktalara geldiğini görüyoruz. İyi niyetli de olsalar, cumhuriyet kurmanın ve o cumhuriyeti yönetmenin pek de kolay bir şey olmadığını da görüyoruz. Dünyanın neresine giderseniz bu böyle, insanlar güç için, para için, adanmışlık için, kollektivizmin gücüyle kendini iyi ve güvende hissetmek için ya da özgür cinsellik için pervane misali mumun etrafına üşüşüyorlar. Dünyanın tüm kaybolmuş ruhları ya bu uğurda yanıyorlar ya da bir köşede dünyanın onları keşfetmesini beklerken ziyan oluyorlar. Bu dizi bu arayışın hikayesi en çok da. Herkes umduğunu bulabiliyor mu peki? Elbette ki sonu hayal kırıklıklarına uzanan hayat yolculuğunda tekamül oluyorlar. Tutundukları kozalardan güzel birer kelebek olarak çıkıp uçmaya başlamaları ise kelebek için sonsuzmuş gibi görünen birkaç gün oluyor sadece ve sadece.

76300432-56AD-4CD9-A8E7-53416A7CDDB9

BCB6494A-0A49-42D4-948A-D637C5729800

Dizi altı bölümden oluşuyor oluşmasına ama hiçbir bölümüne isim verilmemiş. Altı bölümden oluşan bu diziyi bir film gibi izliyorsunuz eğer hiç ara vermezseniz. 1981 yılında etraf karlarla kaplıyken başlıyor dizi. Oregon eyaletinin Wasco Bölgesi’nde yer alan bir şehir olan Antelope’da geçiyor hikayenin tümü. Issızlığın ortasında, sessiz, küçük bir yer burası. Elli kişiden oluşan bir nüfus var Antelope’un içinde yaşayan. Dolayısıyla herkes birbirini tanıyor, anlaşıyor ve yardımlaşma var. Toplu mangal partileri yapan, işçi sınıfından olan, hayatlarında ilk defa, o da Antelope’da ev sahibi olabilmiş, son yıllarını huzur içinde geçirmek isteyen bu mutlu azınlığın saadetinin, bir başka mutlu azınlık tarafından bozulması ise an meselesi. İzole bir hayat yaşayan halkın huzurunu bozansa yakınlardan çiftlik alan zenginlerin Rolls Royce’lu gurusu olarak bilinen ve bu topraklarda bir tarım komünü yaratacağı söylenen Bhagwan. Aradan geçen neredeyse kırk yıla rağmen, bugün bile tripadvisor’a baktığınızda Antelope’a en yakın otelin 27 mil uzaklıkta olduğunu ve iki restorandan ibaret olduğunu, etraftaysa yapacak hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Hobi olarak avlanan bir halkı var içinde. Şimdiyse kırmızı halılar döşeniyor Bhagwan’ın geçeceği ve halkı selamlayacağı yerlere. Prefabrik evleriyle koyuluyorlar yola. Çölün ortasında 50.000 kişilik bir şehir kurulacağı söylentisiyle, çıkacak kargaşaya zemin hazırlanıyor halk arasında. FBI tarafından Amerikan tarihindeki en büyük zehirleme, telekulak ve göç yolsuzluğu olarak nitelendiriliyor sular durulup, olaylar kapandığında. Bhagwan Shree Rajneesh, nam-ı diğer Osho, oluşabilecek bütün önyargıyı karşısına alarak, özel sekreteri, komünü, manikürlü elleri ve milyon dolarlık saatleriyle dört yıl boyunca hiç çıkmadığı Pune’daki Ashram’dan bir gün ansızın uçağa atladığı gibi geliyor Antelope, Oregon’a. O yıllarda Osho ellisinde. Gençken durdurulamayacak bir gücü olan genç adam, Hindistan’dayken, ilk önce küçük gruplara seslenir ve bu topluluklardan mürit edinirmiş. Genç yaşta kendi kitaplarını yazmış ve kısa bir süre içinde de bir rock star gibi karşılanır hale gelmeye başlamış daha büyük kalabalıkların önünde. Öğretileri Batı’da ses getirir olduktan sonra, nükseden alerjik rahatsızlıkları yüzünden Bombay’dan Pune’a taşınmış ve bundan sonraki nihai hedefi uluslararası bir komün kurmakmış. Her gelenin kendini buraya ait hissettiği, sanki eve geldik dedikleri, huzuru buldukları, gecekonduların orta yerindeki Ashram’daki hayatın sosuysa cinselliği reddeden eski guruların aksine, Bhagwan’ın bu konularda son derece esnek olmasıymış. “Açılımlar yapan, yenilikçi Bhagwan.” Vietnam kapıdayken, New Age uyanışının bir parçası oluvermiş bu sayede o tarihlerde. Meditasyonu bir ürün olarak pazarlayıp, finans işinden de anladığından, komüne devamlı surette gelir gelmediği takdirde, masrafların altından kalkamayacaklarının da bilinciyle büyümek için ilk adımları atması uzun bir zamanını almamış zaten.

E5BA2396-31C1-46CA-92FA-4D8CEDB7AE3E

ÜSTAT BHAGWAN ve ÖZEL SEKRETERİ MA ANAND SHEELA :

Sheela on altı yaşındayken tanıştırılıyor Bhagwan’la ve o yıllarda Osho’ya Bhagwan deniyor daha. Babası alıp götürüyor onu Bhagwan’ın huzuruna. Bir apartman dairesi burası ve babası ona uzun yaşadığı takdirde onun ikinci Buda olacağını söylüyor yüksek bir inançla. Görür görmez çok farklı hisler içinde yaklaşıyor ona Sheela. Zihninin eridiğinden, tekamüle ermekten, onun güzel kıllı göğsünden filan bahsediyor röportajında. Öl dese ölecek bir hale getiriyor Bhagwan onu. On altı yaşında babam beni Bhagwan’la ya da herhangi bir guruyla tanıştırmadığından(umarım sizi de) ve kayıtsız şartsız itaat biraz çevre koşullarına, biraz aile durumlarına göre değişen bir şey olduğundan, on altı yaşındaki Sheela kızımızın da babasının tesiriyle, kısacası ailesinin onayı ve desteği sayesinde Bhagwan’a karşı böyle bir teslimiyet içine girdiğini anlıyoruz. Bhagwan’da ondaki kıvrak zekayı ve organizasyon yeteneğini görmüş olacak ki, her işini onun emin ellerine teslim ediyor bir süre sonra. Tüm komünü bir genç kadının yönetimine bırakıyor ve kendisi basınla konuşmayı da reddederek sessiz bir Tanrı gibi suskunluğa bürünüyor. Bundan sonra tek adamın arkasındaki tek kadın Sheela oluyor. Hinduizm ve meditasyonun birleşimi olan ve Bhagwan tarafından icat edilmiş olan(doğru kelimeyi bulamıyorum, yaratılmış mı deseydim) Dinamik Meditasyon’u deneyimlemek ve öğretmek Sheela’nın işi olmuyor hiçbir zaman. Kendi itiraf ettiği üzere, ben çalışmaktan anlardım diyor. Pazarlamaya ve kapitalist yöntemle çalışan bir topluluğu çekip çevirebilecek kabiliyete sahip, kendini dinlemeye değil. Gerekli olan miktarda para, ev ve yeni arazi gereksinimini karşılamak üzere sayıları 3000 ila 4000 arasında değişen Sanyasin’den borç alarak getirdikleri kart sistemi ile banka ve nakit akışını sağlıyorlar ilk önce. Bundan sonraki ilk hedefleri olan Sanyasin şehrini kurmak içinse tüm dini inançları uygulama hakkını veren özgürlükler ülkesi ABD biçilmiş kaftan oluyor. Ülkesinde artık birer tehdit olarak görülemeye başlanan Bhagwan ‘ın Amerika macerası böylelikle başlıyor.

 

Hiçliğin coğrafi bölgesi olarak addedilen Wasco Bölgesi’nde sokakta yan yana yürüyen beş kişiyi bulamazken, 25.000 hektarlık alan üzerine inşa ettikleri ve bir de isim verdikleri Rajneeshpuram’ı bir vahaya çeviriyorlar adeta. Kutsal Kitaplardaki, kutsal ağızlardan çıkma, kutsal metinlerde yazılanlara benzer bir dayanışmayla kuruluyor şehir, tam da çölün ortasında. Bir tür tapınak şehri inşa ediyorlar. Ayrıca bir butik, pizzacı, banka, yaklaşık 10.000 kişiyi barındırma kapasitesine sahip bir meditasyon binası, havaalanı, baraj, alışveriş merkezleri kuruyorlar. Bunu da basına açıyorlar, çünkü yaptıklarıyla gurur duyuyorlar ve bu çalışmalarından ötürü beklentileri bir adet Nobel ödülü. Öte yandan basına yansıyan, farklı yaşam şekilleri olan, sokaklarda sarılan, öpüşen çiftlerin varlığı, Bhagwan’a yakıştırılan seks gurusu lakabı, muhafazakar Hıristiyan halkı delirtiyor. Kültürlerinin yok olacağının, kırsal bir topluluk olarak tarikat tarafından ele geçirileceklerinin endişesi içine düşüyorlar. Hayattan pek fazla beklentisi olmayan, sadece huzur içinde ve sakin bir yaşam bekletisi içindeki emekli insanlar için komün hayatı, çıplak güneşlenme alanları ve özgür seks fikrini bünyeleri kaldırmıyor. Bu arada Antelope tam olarak şehirleşemediğinden arka plan sesi yok. Yani tüm gece onları aynı odada gibi duyabiliyorken ve kimi yaşlılar yatak odasını bu insanlarla paylaşmaktan memnun olmazken, ne yazık ki önlerindeki ilk seçimleri de kaybediyorlar. Seçim ertesinde kaldıkları otelleri bombalanan Rajneeshee’ler ve Antelope sakinleri bu noktadan sonra ciddi ciddi karşı karşıya geliyorlar. Kendilerine silahlı muhafızlardan oluşan bir birlik oluşturuyorlar misilleme olarak. Sheela basın yoluyla hedef haline geliyor ki bunda kendi sert söylemlerinin de payı var. Şoke edici olmayı öğrenirken, doğasının bir parçasının da buna kolayca uyum sağlamaya hazır olduğu söyleniyor ve öyle de oluyor. Odak noktası haline geliyor zamanla. Onu fırını olmayan Hitler’e benzetiyorlar. Tüm bunlar reklamın iyi ya da kötüsünün olmadığı ve getirisinin uluslararası kitap satışlarından elde edilen gelirler olarak döndüğü düşünülecek olursa, başarılı olmuş oluyor. Bok gibi para kazanıyorlar, festivaller sayesinde geçinip büyüyorlar. Antelope yağmur duasına çıkmışken, her tür olumsuz hava koşuluna rağmen 15.000 kişi dolduruyor festival alanını. Antelope sessizliğe bürünmüşken, Bhagwan krallar gibi karşılanıyor. Ama herkes için geçerli olan dünyanın güllük gülistanlık olmadığı ve çıkışlar kadar inişlerin de olacağı gerçeği onlar için de geçerli oluyor bir süre sonra. Federallerin iyice dikkatini çeken komüne karşı ABD’nin kurumları devreye giriyor bu sefer. Komünün yok edilme fikriyse Sheela’yı çılgına çeviriyor. Savaş açıyor tüm Amerika’ya. Henüz Bhagwan’la ters düşmemişler ve tüm bu fikirlerin ata babası da bizzat Bhagwan’ın kendisi iken,  Amerika’nın dört bir yanına gönderdikleri müritleri misyonerler gibi çalıştırarak, hiç olmadı broşür dağıttırarak, 7.000 evsizi çiftliğe getiriyorlar. Daha önce dünyada benzeri görülmemiş bu olay, aslında bir meydan okumaya dönüşüyor. Şimdi yerleşik düzene savaş açma sırası onlara geliyor. Bu işten kısa bir süreliğine de olsa karlı çıkan evsizlerse toplum hissini tadıyor, benimle ilgilenen de varmış diyorlar, hayatlarında böyle bir lüksleri olmamış çünkü hiç. Hepsi teker teker sağlık kontrolünden geçiriliyor.

Amerika kalbini kaybetti. Kalbi artık burada, Rajneeshpuram’da. Dışarıda değil. Rajneeshpuram artık Amerika’ya: “Bize yorgunlarınızı, fakirlerinizi, özgür olmak isteyen evsizlerinizi getirin. Onları Ellis Adası’ndaki gibi aşağılamayacağız. Chicago ve New York’taki gibi fabrikalara koyup köle gibi günde 12 saat çalıştırmayacağız. Onlara saygıyla yaklaşacak, güzel evler vereceğiz. Biz buna sahibiz. eğer Amerikan ve demokratik olan bir şey varsa, o Rajneeshpuram’dır, dış dünya değil. Burası evimiz ve onu çok seviyoruz.” Bir Rajneeshee

“Bir an önce kıçınızı kaldırmazsanız, boynunuzda Bhagwan resmiyle dolaşmak zorunda kalacaksınız.” Kızgın bir Oregon’lu

Öte yandan tüm bu evsizler önlerindeki seçim için birer seçmen demek. Bu şekilde Wasco’yu kolaylıkla ele geçirebilecekler. Fakat seçim kurulu(korkudan) yeni seçmen kayıtlarını kabul etmeyeceklerini bildirince, evsizlerle uğraşmak masraf ve dert olduğundan, bir de Sheela öfke sorunu olan bir evsiz tarafından saldırıya uğrayınca, Rajneeshee’lerin yavaş yavaş fetret dönemine girmiş olduklarını anlıyoruz. Antelope’luların bir sonraki problemi de çiftlikten gönderilen ve başıboş kalan evsizler oluyor bir de. Öte yandan Sheela yine rahat durmuyor. Wasco’da Salmonella salgını başlıyor. 750’den fazla kişi gıda zehirlenmesi teşhisiyle hastaneye kaldırılıyor. Rajneesh tıp merkezi hedef gösterilirken, eşi Godfather’ın yapımcısı olan zengin bir kadın olan Hasya yavaş yavaş komünün içine giriyor ve Sheela’yı ekarte ediyor. Sheela ise geride Bhagwan ve tüm komünün ona karşı beslediği nefrete karşılık, on beş yirmi kişilik grubuyla beraber uçağa binip çiftliği terk ediyor. Almanya’da yepyeni bir hayat var bundan böyle onları bekleyen. Dört yıldır var olan komün iki ay boyunca FBI ajanlarına, savcılara ev sahipliği yapıyor. Sheela ve Bhagwan’sa farklı kıtalardan nefret dolu söylemlerde bulunuyorlar birbirlerinin ardından. Ve Bhagwan uzun zamandan beri ilk defa kırık İngilizcesiyle Sheela’nın gidişinin ardından televizyon programlarına katılarak demeç vermek zorunda hissediyor kendini.

BA4CB86C-6FBF-4A48-A1A3-5E47E056FF77

87DC5CBC-F64F-4A85-9CB8-0ADAE3596A6D

Sürecin başlangıcında Sheela, Antelop’luları kıskançlıkla suçlarken, şimdi kıskançlıkla suçlanma sırası Sheela’ya geçiyor Bhagwan tarafından. Hedefiyse Sheela. Aynı zamanlarda Bhagwan yine bir ilke imza atıyor, Nietzschevari bir tavırla kendi kurduğu din olan Rajneeshizm’i öldürüyor, insanlarını özgür bırakıyor kendince. Bu akılcı karar sayesinde iyice inişe geçen kariyerini, televizyon ekranlarında çizilen karizmasını unutturuyor sevenlerine. Bhagwan ölüyor, yerine Osho doğuyor küllerinden. Tüm bunlar, döneminin en tartışmalı figürlerinden olan Osho elleri kelepçeli vaziyette tutuklanıp uçaktan uçağa, eyaletten eyalete sürülenip, en nihayet Federallerle yaptığı anlaşma sayesinde, Yüksek Mahkeme’ye gitmeden sınırdışı edilerek Amerika’dan gönderildiği zamanlarda ve hemen sonrasında gerçekleşiyor. Hindistan’daki tartışmalı ölümünden sonra mirasının ne olduğu ise bir muamma oluyor. 59 yaşında ölüyor. Geride ona ve öğretilerine adanmış topluluklar bırakıyor. Elli farklı dilde basılan kitapları da bir çok baskı yapıyor dünyanın dört bir yanında.

SON SÖZ : Nerrrde çokluk ordaaa bokluk. Bir sürü insanla…haytalık, ekmek elden su gölden, kolay kız düşürme hayalleri, kocamla yapamıyorum kiminle ne yaparım serüvenleri filan tamam da, bir sürü insan diyorum hani… Herkesin yürüdüğü yoldan yürünemeyeceğini, yoksa kişinin sıradanlaşacağını, herkesin aklının herkese uymayacağını, sonunda muhakkak çatışmalar yaşanacağını, usta usta diye diye uğruna öldüğün adamın da bir gün geldiğinde elleri kelepçeli bir vaziyette tüm zavallılığıyla gazetecilere gülümsemeye çalışarak mahkeme önüne çıkabileceğini ve de ölümlü olduğunu unutmamak gerekiyor. Master master diye sokaklara fırlayacağına, gir bir ustanın yanına öğren zanaatini kolayca. Kimsenin kimseye akıl verecek hali yok bu dünyada. Herkes aynı. Kişisel gelişim saçmalıklarını okuyacağına, roman oku, şiir oku hiç olmazsa. On sıradan kitap okuyarak insanların hayatlarını değiştirebileceğin türde zırvalıklar yazar, ciltletir, böbürlenir durur sosyal kelebekler. O sosyal kelebeklerin de ömrü kaç gün eder? Proust onlarca kere reddedilmişti Kayıp Zamanın İzinde’yi bastırmadan evvel, bir o kadar yıl sürdü seriyi tamamlaması. Beni değil, Proust okuyun. Hiç olmazsa “gerçek” bir yazar tanımış olursunuz. Avucunuzun izindeki zamana hükmedebilirsiniz belki de onun bir cümlesi sayesinde. Bir saniyeliğine olsa bile.

Senin aklına mı kaldık diyenlere diyorum ki; ben demiyorum ustam diyor diyorum, içimdeki usta diyorum, şaka diyorum. Altı buçuk saat boyunca insanların çıldırışlarını izledikten sonra, azıcık da benim çıldırma hakkım olmalı diyorum. Toplu yoga, toplu meditasyon, toplu seks, her şey toplu mu yapılırmış diyorum(tam çıldırdım ama iyi geldi). Öte yandan muhafazakarlığıyla bilinen, FBI’ın taktığını yaktığı Amerika’da bu tip oluşumlara neden tüm dünyadan daha çok bu topraklarda rastlandığı da ayrı bir tartışmanın konusu olsa gerek.

2589C8D8-E8AB-4ED1-9F47-D02FD095A263

 

 

SEVEN SECONDS : YEDİ SANİYE

4F0C5360-B426-4557-967B-D84AEFD7745E

SEVEN SECONDS : YEDİ SANİYE

“Yurt dışında ölsem kahraman olurum, kendi sokağımda mermi yesem serseri olurum.” Seth Butler

Tek başınaysan, eli pantolonunun içindeyken basılan salağın tekisindir. Birlikte polis olursunuz. Birlikteyseniz, tüm emniyet teşkilatı yargılanıyor demektir çünkü, ve hiçbir jüri asla tüm emniyeti suçlu bulmaz.” Savunma avukatı Sam Hennessy

“Tanrı bana vaaz vermemi söyleyene dek, ne berbat bir hayat yaşadığımı bilemezsin. Bu yolda bir şeyi çok iyi anladım. Hiçbir günah diğerinden daha büyük değildir.” Peder

İnsanın bağışlanmayı istemesi nedir iyi bilirim. Yaptığımız şeylerin affedilmesini istemeyi de iyi bilirim.” K.J. Harper

“Ölüsünü gördüğün bir çocuğun olmadığı takdirde, hiçbir şey bilmeyeceksin.” Acılı anne Latrice Butler

İcraata dökülmeyen vizyon, sadece bir halüsinasyondur.” Thomas Edison

Yine Netflix, yine Netflix, her yer Netflix. Kaçış yok anladık ki. Pedro Almadovar da anlamış ve kabullenmiştir belki şimdi şimdi. Jüri başkanlığını yapmış olduğu 70. Cannes Film Festivali’nde desturu çekmişti çünkü Netflix’e. Fakat gel gör ki kazın ayağı öyle değilmiş. Dört bir yanımızın Netflix’le çevrilmesi çok da uzun bir zamanımızı almadı; hepi topu birkaç yıl sadece. İzlerken hayli hoşumuza giden, eli yüzü düzgün yapımların karşımıza çıktığı düşünüldüğündeyse, tatlı bir teslimiyet içine düşüveriyor insan ister istemez. Bu seneki Cannes Film Festivali jüri başkanı ise Cate Blanchett, göreceğiz bakalım Mayıs ayında zarftan çıkanları teker teker.

DCF3ED6C-8CC9-416D-97D2-47AFF6A96EC4

Seven Seconds günümüz Amerika’sında, New Jersey’de geçiyor. Siyahların ve Caucasion(Beyazlar) nüfusun kendi mahallelerinde yaşadığı, Siyahi gençlerin sokaklarda uyuşturucu sattığı, başlarının hep dertte olduğu(burunlarının boktan kurtulmadığı da diyebiliriz kibarca), uzaktan Bartholdi yapımı, hem özgürlüğün hem Amerika’nın simgesi olan Müslümanlar dışında kalan göçmenler için dikilmiş olan Özgürlük Heykeli manzaralı, kışı kış gibi geçen New Jersey Eyaleti’nde Liberty State Parkı içinde, tarihler 15 Şubat’ı gösterirken, sabahın erken saatlerinde bir yandan telefonla konuşan, diğer yandan araba sürmeye çalışan beyaz bir polis Peter Jablonski çarptığı sert bir cismin ne olduğunu anlamak üzere arabasını durdurduğu anda gördüğü manzara karşısında dona kalıyor ister istemez. Tekerleğinde bir martı figürü olan BMX marka çocuk bisikletinin selesinde ise yeller esmekte. Çarpmanın şiddetiyle savrulanın kim olduğuna bakıp bakmadığını göremesek de, Jablonski’nin derhal telefona sarılıp Jersey Polis Karakolu’ndaki ekip arkadaşlarını çağırdığına şahit oluyoruz. Üç beyaz adam iniyor aynı arabanın içinden. Şoför koltuğunda oturan aynı zamanda takımın lideri Mike DiAngelo bir Hispanik, çukura savrulmuş bedene uzaktan şöyle bir baktıktan sonra, olayı örtbas etmeye karar veriyor. Ekip arkadaşlarını da cesede yaklaştırmıyor. Olay yerinde bir çift Timberland kalmış sadece çocuktan geriye. Arabanın önündeki kanlı ızgarayı çıkartıp kendi arabalarına alıyorlar. Böylelikle de davayı kapatıyorlar kendi aralarında. Sağlık ekibi çağırmadıkları gibi, çukura inip çocuğa bakmak dahi gelmiyor hem akıllarına hem de işlerine. Peter’ın araba kullanırkenki telaşının nedenini öğreniyoruz olay yerini terk ettikten sonra. Karısı ikinci defa hamile ve ilk bebeklerini doğum esnasında kaybettiklerinden, beklenmeyen bir kanama hepsini telaşa düşürüyor. Kocasını hastanede gördüğünde içimde iyi bir his var deyişinden, kadının hislerine güvenilmeyeceğini anlıyoruz bir çırpıda. O iyi hisler sonucu kocası bir çocuk ölümüne sebebiyet vermiş az önce, daha da başına iş üstüne iş açıyor sorumluluktan kaça göçe. Saatler sonra ise geçilen bir telsiz anonsuyla, Peter, köpeklerin sayesinde bulunan 15 yaşındaki siyahi erkek çocuğun halen daha yaşadığını öğreniyor ürpererek. Aradan geçen yaklaşık yarım gün içinde eğer hastaneye götürülseydi çocuğun yaşama şansı olacağını idrak ediyor o anda. Kan gölünün ortasında, karın buzun içinde yatan çocuk onca saat dayanabilmiş ölmeden. Olay yerine gelenler Kızıldeniz benzetmesi yapıyorlar. Hakikaten de öyle. Bir çocuk bedeninden bu kadar çok kan akabileceğini hayal dahi edemiyor insan.

577A8A12-9B82-4B4A-8F88-6D0D2B6D0C22

Tüm bu olaylar cereyan ederken, henüz daha maktül seviyesine erememiş ama beyin ölümü olası gerçekleşmiş Brenton Butler’ın öğretmen olan annesi okulundaki beyaz iki kardeşi güvenle evine bıraktıktan sonra, aralarında piyano çalan eşinin de olduğu kiliseye gidiyor koşa koşa. Coşkulu ilahilere eşlik ediyor elinde tefiyle. Sonra da yeni taşındıkları evlerine dönüyor karı koca. Tam yerleşemedikleriyse henüz açılmamış kolilerden belli olan ailenin biricik oğulları Brenton’ın evde olmadığını fark etmeleri ve telesekretere bırakılan mesajı duymaları aynı zamana denk geliyor. Polisin yönlendirmesiyle gittikleri devlet hastenesinde solunum cihazına bağlanmış, beyninde oluşan ödem sebebiyle ameliyata alınmış oğullarının koma halindeki kesilip biçilmiş bedeniyle karşılaşıyorlar. Yaşasa bile kendi başına yaşama yetisini kaybedebilirmiş doktorunun söylediğine göre.

7FE3A76F-9472-40B3-8826-80ACFE74B582

FF3C87ED-D4AC-4A57-9649-528DBD50B8B0

K.J. Harper New Jersey eyalet savcı yardımcılığı pozisyonunda kariyerine devam ederken, yarı zamanlı olarak da bildiği tüm barlarda hiç durmadan içmekte buluyor teselliyi. Özel hayatı tek gecelik ilişkilerden ibaret olsa da, bir zamanlar halen evli ve halen amiri konumundaki savcı ile ilişki yaşamış. Sonradan anlaşılacağı üzere üstlendiği bir vakada yaşamış oldukları yüzünden hep bu kaçışları ve kendini alkole teslim edişleri. Zamanında içeri tıktığı bir çete üyesi kefaletini ödeyemeyince evine gidemiyor. Kendisi de suçlunun evini kontrol ettirmeyi ihmal ettikten bir hafta sonra ortaya çıkıyor acı gerçekler. Erkek ve kız kardeşleri bu bir hafta boyunca evde tek başlarına kalıyorlar. Küçük olan ve bebek olan açlıktan ölüyor. Olay yeri fotoğraflarında kapıdaki tırnak izlerini görüyor K.J. Kızın kapı koluna ulaşmaya çalışırken çıkardığı izler ve kardeşini kurtarmak için ağzıyla açmaya çalıştığı konserveler üzerindeki ısırıkları da. Suçluluk duygusu K.J.’in peşini bırakmıyor o günden beri. Şimdiyse kör kütük sarhoşken üstlendiği davayı anlamaya çalışırken ayılıyor adeta. Olayı örtbas etmeye çalışan polislerin bulduğu sanığın inandırıcı olmaktan uzak hikayesine kanmayan K.J. yaşlı keşin yargılanacağı kamu davasına gitmeyerek davanın düşmesini sağlıyor. Olaya bakan Rinaldi ile şüphelilerin peşine düşüyorlar. Kaza cinayete evriliyor bu dakikadan sonra. Kullandığı bisikletin semtlerinde fırtına estiren Beş Kral Çetesi mensuplarına ait olduğu bilindiğinden, Brenton çete üyesi olmakla suçlanıyor. Çevresinde kopan onca fırtınadan habersiz hastane odasında yatan Brenton’sa, kimseye daha fazla yük olmadan usulca ayrılıyor aralarından. Annesi gözyaşları içinde uğurluyor onu. Geçti artık derken, hayatın büyüklüğünü görmüş olan oğlunun bir nevi kurtuluşuna seviniyor onun adına. Brenton ani ölümüyle, çevresindeki herkesin hayatını değiştiriyor ve bir dönüşüm yaşıyorlar kendi içlerinde. Oğlu bir çukurda can çekişirken, kilisede ilahiler söyleyerek Tanrı’ya dua eden annesi oluyor kendini en çok sorgulayan. Ağlarsa anam ağlar sözlerini doğruluyor adeta. Nitekim kocası eve pederi getiriyor. Pederin onu teselli etmek üzere sarf ettiği kelimeler daha çok asabını bozuyor. Olayı bir gün gelip atlatacaklarını söylediklerinde, kabullenmiyor bir türlü. Tanrısı bir annenin değil, bir katilin dualarını kabul etmiş çünkü. Mezbahada işçi olarak çalışan babaysa çok çalışarak aldıkları evlerinde keyif süremeden daha, yaşadığı şokla sarsılıyor. Karı kocanın harcı imiş meğerse Brenton. Aralarındaki görüş farklılıkları arttığında ve baba toplumdan beslenirken, anne kalabalığa ve insanlara katlanamaz hale gelince arabasında yaşamaya başlıyor gözü yaşlı anne. Çünkü yeni aldıkları evlerinden daha fazla zaman geçirmişler o aracın içinde. Oğlunu orada buluyor bu yüzden. Suçluların kimlikleri belirlendikten sonra da, oğluna vuran aracın şoförü olan Peter’ı öldürmek için planlar yapmaya başlıyor hararetle. Aklını kaçırmış gibi davranıyor ilk başlarda acısından.

74E7613F-EE32-4893-982F-9B7402774F7E

DB6893AE-249E-4940-B00F-245A173609AA

Olay mahallinde buldukları her detayı inceleme fırsatı bulan K.J. ve Joe”Fish” Rinaldi kayıp Timberland botları satan, bunun karşılığında da eroin alan Nadine’e ulaşıyorlar nihayet. Brenton’la benzer yaşlarda olan ve yanlış zamanda yanlış yerde olan zengin bir ailenin eroin bağımlısı kızları Nadine ikinci bir arabanın varlığından ve içindeki üç adamdan bahsediyor onlara. Nadine polis karakolunda gördüğü polislerin olay yerindeki adamlar olduğunu söylediğinde davanın da boyutu değişiyor bundan böyle. Siyah adama karşı güçlü beyaz adam var, üstelik uyuşturucu ve çetelerle mücadelede şehrin yıldız görev gücünü oluşturan birer kamu yetkilisi polis hepsi de. Jersey emniyeti ve savcılık bürosunun yakın ilişki içinde olmasının vakayı olumsuz şekilde etkileyip etkilemediğini görüyoruz aşama aşama. Bu arada özellikle K.J. var gücüyle savaşıyor karşısına çıkan herkesle, en büyük destekçisi ise karısının emniyetin yarısıyla yattığı dedikoduları bir dedikodu olmaktan çıkmış, artık düşmanları tarafından acımasızca yüzüne vurulurken bile Brenton’ın kanını yerde bırakmamak gayretindeki Fish oluyor sadece. Bir sürü badireler atlatıyorlar beraber. İkisinin ortak özellikleri ise adalete susamış olmaları. Fakat tutuklamaların ardından gelen mahkeme için gün alırlarken bile, beklentilerle gerçekler çarpışıyorlar ortalık yerde. Savcılığın kefaletsiz tutukluluk önerdiği sanıklar, çok az bir kefaletle serbest bırakılıyorlar ilk mahkeme gününe kadar. Tıpkı savcılık ve savunma gibi, kıyasıya bir mücadele başlıyor kimin kimin önüne geçtiğini bilmediği. Hakimse Caucasion yani Beyaz, belirtmekte fayda var.

E5FA62B4-9582-4D69-8A0F-A6B560B3C6C6

C3DC1915-FB0B-4D34-BEE3-AFD56617B478

Dizinin yaratıcısı ve kimi bölümlerinin de yazarı olan Kanada doğumlu Amerikalı Veena Sud, The Killing adlı efsane diziyi Amerikan televizyonlarına uyarlayan isimdi hatırlarsanız, ya da meraklı olanlarınız vardıysa eğer… Dizinin senaryosunda hiç durmadan aklımı kurcalayan bir açık vardı olay yeri ile ilgili, izlemeyenler olabileceği için anlatmıyorum, anlatamıyorum burada. Fakat dizinin sonundaki bu çelişki hala daha aklımı kurcalıyor. Bu küçük ama önemli detayın dışında karakterlere bakacak olduğumuzda hayal kırıklığı yaşatan tek bir isim yok. Oyunculuklar son derece başarılıydı. Her şey sonunda yerli yerine oturdu. Gönlünüze göre bir son olmayabilir, masumlar arka kapıyı kullanmak zorunda kalabilir ve terazinin kefeleri dengesiz, adaletin gözü bağlı ya da kör, hatta size arkası dönük de olabilir ama hayat işte biraz da böyledir. Fakat şu çok aşikar ki herkes bir bedel ödeyecek ama en çok bedel ödeyen görünüşte aksi olsa da, kaybeden değil, bedel ödeten taraf olacaktır. Ve vicdana gelecektir eninde sonunda, onunla baş etmeye çalışarak geçirecektir ömrünü bundan sonra. Bunu bilmezsek eğer, buna inanmazsak eğer ne Jersey’de, ne İstanbul’da başımızı yastığa koyup rahat bir uyku çekmek mümkün olmayabilir kanımca.

Dizinin yedinci bölümünde polis ve göstericiler arasında çıkan gerginlikten doğan yarı iç savaşı andıran anlarda, siyahlar bayrak yakıp, polis arabalarını sallarken ve ileride ateşe verecekken, polis göz yaşartıcı bomba ve cop kullanıyordu göstericileri pataklar iken. Tam bu esnada yeğeninin katilini öldürmek için gelen Seth, Fish’in telkinleri karşısında ne hissettiğini anlatıyordu o ve ırkının her gün maruz kaldığı önyargı karşısında. Kendi sokaklarında mahkum olmanın nasıl bir şey olduğunu karşı tarafın anlamasını istiyordu en çok da. Bir zamanlar aksini düşündüğü halde, ne bu sokağın ne de bu ülkenin ona ait olmadığını düşünüyordu artık. Paralı asker olarak gittiği yurtdışından döndüğünde Gazi iş yerleştirme adresinde sıranın kendisine gelmeyeceğini düşündüğünden düşüyordu yollara ve uyuşturucu satışı işine. Şimdiyse yeğenini öldüren polisin alacağı en fazla beş yıllık bir ceza var sadece polis himayesi sayesinde. Sonuç mu? 30 gün sonra şartlı tahliye Peter’ın temiz sicili sayesinde. Hep beyazlar mı suçlu peki? Ya da buradaki gibi hep mi Latinler suça yatkın ve kötü? Emniyette hiç mi siyah yok? Nefret suçu işleyen beyaz var da, hiç mi siyah yok, Asyalı da mı yok? Suçlu olup da şöyle elini kolunu sallaya sallaya gezen suçlu siyah hiç mi yok şu koskoca Amerika’da? Vardır, var elbette. Ama o bu dizinin mevzusu değil işte. Canım.

Bu diziyi neden bu kadar beğendiğime ve üzerine kafa yorduğuma gelince, harmanladığı pek çok konudan ve suç mevzusunu taraflar açısından ele aldığından ötürü diyeceğim en kestirme cevap olarak. Çünkü içlerinde sağlam bir kötülük taşıyan adam yoktu aslında. Kimse işlerin bu noktaya geleceğini tahmin etmiyordu en başında. En kötüleri olan DiAngelo’dan çok daha kötülerini gördük biz ekranlarda. Kadeuce’a tecavüz eden ve aynı sokağın çocukları olan ırkından daha kötü değildi sonuçta, olamazdı da. Suça, suçluya bu kadar meraklıydın madem, neden gidip avukat olmadın sorusuna da var bir cevabım. İki nokta üst üste daha o kadar kafayı yemedim nokta. Suçun doğasıyla uğraşmakla, hukukçu olmak çok farklı şeyler. Suç ve Ceza ile başlamak gerek, sonra da vicdanla uğraşan tüm yazarların, filozofların eserlerini okumak gerek. Böylelikle her an için ve bir anda ortaya çıkabilecek suçlu potansiyelimi(zi) bastırmak, susturmak, en azından ehlileştirmek gerek.

Bir de daha ilk bölümünün ilk dakikalarından itibaren deşifre edilmeye gerek duyulmayan çünkü zaten aşikar olan  suçlunun kimliğine rağmen bu dizi nasıl on bölüm gider deseniz de, on bölüm akıp gidiyor bir şekilde. Gerçekten çok iyi planlanmış bölümler var önünüzde.

Oyunculuklara gelince anne rolünde Regina King, savcı yardımcısı rolüyle Children Of Men’den hatırladığım köfte dudaklı(alaycı olmasan diyorum. Ben de ırkçı olmadığım sürece sorun yok diyorum) Clare-Hope Ashitey, Nadine rolünde Nadia Alexander ve Fish rolüyle yedinci bölümde özellikle ağzında sakız iki kadının arasında kalmış şaşkın erkeği oynayan Michael Mosley öne çıkan isimlerdi benim gözümde. İzleyiniz, izlettiriniz. Bence.

9239B1DB-646B-4407-82F8-16FDBC57C5F8

DARK, İLK SEZON

B370A26D-BC12-47EF-852A-4F7E381A7DC8

DARK, İLK SEZON :

“Zamanın doğrusal olduğuna güveniriz. Muntazam şekilde ebediyen ilerlediğini düşünürüz. Sonsuza dek. Ancak geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark bir illüzyondan ibarettir. Dün, bugün ve yarın peş peşe gelmez. Sonsuz bir döngü halinde birbirlerine bağlıdırlar. Her şey birbirine bağlıdır.” Tok bir ses

… ve o aynı tok ses on bölüm boyunca ara ara ve kendini hiç unutturmama gayreti ile çıkıyor karşımıza. Üstelik hep sevecen, hep babacan hoş da bir tınısı var o aynı sesin. Tıpkı gökyüzünden seslenen bir Tanrı gibi.

Albert Einstein’ın “Geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark inatçı bir illüzyondan ibarettir.” sözünü esas alarak zaman makinesi, solucan deliği, ak delik, kara delik ve bilimum ilerleme cihazlarıyla kahramanlarının zoraki de olsa zamanda yolculuk ettiği, geride kalanlarınsa gidenlerin nereye gittiğini sorgulayıp durduğu pek çok karakter, pek çok aile barındıran, takibi güç olsa da zeka ve dikkat gerektiren, dolayısıyla senenin en iyilerinden olmaya aday dizinin kurgusuna geldiğimiz takdirde, on bölüm boyunca olayların tıkır tıkır işlediğini görüyoruz tabir-i caizse. “Unsere Mütter, Unsere Vater”, henüz tamamını izleme şansı bulamadığım “Babylon Berlin” gibi diziler de olmasa Almancayı hepten unutacağız derken(Ataları Nazi kamplarında vakit geçirmek zorunda kalmış Yahudiler’e sorsan Almanca’nın mükemmelliğini, güzel güzel cevaplar alacağımdan eminim), neyse ki Maren Ade harikası Toni Erdmann çıkmıştı yakın bir tarihte. Berlinale de olmasa ya da Fatih Akın ara ara film çekmese, arada bir bizim ülkenin ve onların ülkesinin keçileri de bir köprüde karşılaşmasa, son olarak gezginlerin rotası “Romantik Yol” da olmasa kışın karlarla, bir de disiplinli ve çalışkan insanlarla kaplı ülkeyi hepten unutacağız diyorduk ki Aralık gibi düşüverdi dizimiz malum ortamlara. Gelelim yabancı basında sık sık karşılaştığımız Stranger Things ile arasındaki mukayeseye. Dark, tıpkı adı gibi çok daha karanlık ve grift bir senaryoya sahip, yetişkinlere yönelik, yetişebilirsen anlayabilirsin dizisi. Dizide yer alan dört ailenin bireylerinin birbirleriyle etkileşimleri geçmişlerindeki karanlık ilişkilerin gölgesinde kör topal ilerlerken ortaya çıkan çocuk kayıplarıyla, sırların teker teker deşifre olduğunu görüyoruz inceden. İtiraflar, vicdan muhasebeleri, aldatmalar, çok çok büyük sırlar var işin içinde. Kimin eli kimin cebindeymiş görüyoruz bizler de. İnsanoğlu yasak elmanın ürünü olunca, elinden geleni yapıyor haliyle insanoğlu olmanın hakkını vermek üzere. Öte yandan o yasak elmalar olmasa, o yasak tanımaz zihinler fikir üretmeseler ne o diziler, ne bu filmler, ne de şu kitaplar ortaya çıkardı. Değil mi keçiler ve kendisini keçi hissedenler?

A3304A79-DC26-4D84-B0AC-7DF01F7635A6

304BD63A-2247-40D7-8234-20415A2AE00B

Dünya bir simülasyonsa deja vu, matrix hatası yüzünden olur.” Jonas Kahnwald

Winden şehri, Almanya’nın güneybatısında yer almakta. Etrafı ormanlarla kaplı şehrin ismiyse Winden im Elztal olarak geçiyor gerçek hayatta. İsmi ve karanlık ormanlarla kaplı oluşuysa kurgu değil, gerçek. 21 Haziran 2019’da kendini asmak suretiyle intihar eden Michael Kahnwald, geride bir de mektup bırakıyor 4 Kasım 2019 saat 22.13’den önce açılmaması şartıyla. 4 Kasım 2019 tarihinde, sabah saatlerinde, aynı evde Hannah Kahnwald kendini asmak suretiyle öldüren kocasının yasını tutmaktan vazgeçmiş olacak ki, evli bir adam olan Ulrich Nielsen’ı sabah koşusundan evvel motive etmeye çalışıyor yatak odasında. Bu motivasyon çalışmasıysa aynı evde beraber yaşadığı oğlu Jonas’ın seslenişiyle son buluyor ve yataktan çıkılıyor usulca. Jonas’ın, babasının intiharı ertesi travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını ve akıl hastalıkları kliniğine yatırıldığını öğreniyoruz bir süre sonra. İlaç tedavisi görmesine rağmen karabasanlar ve sanrılar peşini bırakmıyor halen daha. Bu arada on üç gündür kayıp olan Erik’in ailesi polise soruşturmanın akibetini sormak için geldiğinde Ulrich’in polis dedektifi olduğunu öğreniyoruz. Charlotte onun iş arkadaşı ve acılı aile yüzüne tükürdüğünde dahi saygıyla karşılıyor karşı tarafın acısını. Polis muamelesi alttan almaya dayalı çünkü ve karşılarındaki oğulları yok olan bir aile neticede. Kahnwald, Nielsen, Doppler ve Tiedemann ailelerinin üç nesli, üç ayrı zaman diliminde anlatılıyor. Ve yavaş yavaş bu aileleri tanıyoruz. Empati kurmaya kalktığınızdaysa bir kusursuzluk arıyorduysanız yanlış adrese geldiğinizi anlıyorsunuz. Sağır dilsiz bir kız bile son derece acımasız olabiliyor yeri geldiğine kndi akranına karşı. Hepsi arızalı olan aile bireylerinin geçmişin mirasını taşıdıklarını görüyoruz öte yandan. Nerede yanlış yola saptıkları, hayatlarının ne zaman istediklerinin tam zıttı olmaya başladığının cevabını arıyorlar umutsuzca. Oysa ki her şey kendini tekrar ediyor bir şekilde. Tıpkı otuz üç yıl önce olduğu üzere.

694F0917-2285-45E7-9DFE-78863A60B53E

27BABCC0-3A86-4F18-80D1-F50A79FA21B8

8CA4DE44-FA0C-4AB2-B44D-7DAEB208F2FE

Ölsen bile bulunmak istersin.” Mikkel Nielsen

Bunu söyleyen Mikkel de kayboluyor bir başka uğursuz gecede. Mikkel, Nielsen ailesinin üçüncü ve en küçük çocuğu. Onun kayboluşundan dokuz saat sonra bir başka çocuk cesedi bulunuyor ormanda. Yaklaşık on altı saat önce ölmüş on ila on iki yaşlarında bir çocuk bu. Göz bölgesi tamamiyle yanmış, kulak kanalları ve kulak zarı zarar görmüş halde. Otopsi esnasında herhangi bir cinsel taciz bulgusuna rastlanmadığı anlaşılıyor. Bu arada bundan tam otuz üç yıl evvel kaybolan amcasından sonra tüm aile bir kez daha sarsılıyor derinden. Özellikle de baba Ulrich. Çünkü oğlunun kaybolduğu anlarda Hannah’yla kaçamak yapıyor ve ilerleyen bölümlerde öğreneceğimiz üzere, on beş yıl önce kardeşi kaybolduğu esnada bu sefer de babası bir başka kadınla berabermiş.  Ailesi umutsuzca onu arayadursun, ufaklık şaşkın şaşkın Winden’deki evinin yolunu tutuyor. Anahtarlarla kapıyı açamasa da, tarihlerden 5 Kasım 1986 ve burası annesinin ailesinin oturduğu ev o zamanlar. Çernobil Faciası’nın üzerinden altı ay gibi kısa bir süre geçmiş daha. Kayıp Mads’i beklerken Mikkel çıkageliyor aynı zamanlarda. Müstakbel annesi henüz lise çağlarında ve bu hiç tanımadığı çocuğa kimi aradığını sorduğunda annemi arıyorum diyor Mikkel ona şaşkınlıkla. Bu arada gökten ölü kuşlar düşüyor, otuz üç koyun telef oluyor bir gecede. Kalpleri duruvermiş hepsinin aynı anlarda. Dizi boyunca üç çocuk, otuz üç koyun için temsili bir koyun, bir de kuş otopsisi yapılıyor. Mikkel’e Hemşire Ines Kahnwald sahip çıkıyor ve evlatlık ediniyor. Çocuksa kabullenmeye çalıştığı kadar kabul ettirmeye çalışıyor gelecekten geldiğini. Bu özel durumun açıklaması yine aynı tok ses’ten geliyor ve diyor ki : “Kara delikler, evrendeki cehennem ağızları olarak kabul edilirler. İçine düşen kaybolur. Sonsuza dek. Nereye peki? Kara deliğin arkasında ne var? Mikkel nerede ve hangi zamanda? Uzay ve zamanda her şeyle birlikte kaybolur mu? Yoksa orada uzay ve zaman birbirine bağlanıp sonsuz bir döngünün parçası haline mi gelir? Ya geçmişten gelen her şey gelecek tarafından etkileniyorsa.” Yani, kısaca ya başlangıç sonsa?

4F203633-D9D6-4425-A158-58C8F9CCDED4

EDC3F223-4DE9-4B37-91D3-002ED9C1833F

Takvimlerimiz yanlış. Bir yıl aslında 365 gün değil. O yüzden asla tam olarak senkronize olamıyoruz. Ama 33 yılda bir her şey eski haline dönüyor. Yıldızlar, gezegenler, evren aynı konuma geliyor. Ay-güneş döngüsü, Nietzsche’nin bengi dönüşü. Her şeyin tekrar ettiği, her şeyin daha önce yaşandığı hissi, devasa bir deja vu.”

Bahsi geçen ve tekrar eden olayların gerçekleştiği tarihte, Ulrich Nielsen bu sefer de küçük oğlunu kaybediyor kardeşinin kaybından 33 yıl sonra. Arayışındaki çıkış noktasının hatalı olduğunu ise çok sonradan anlıyor. Çünkü mühim olan Mikkel’in nerede değil, hangi zamanda kaybolduğunu bulabilmek. Bu ise mağaradaki kapıyı keşfederek, koridordan bir başka zamana geçmesiyle gerçekleşiyor ancak. Onun öncesinde ise kendisini saplantı haline getiren Hannah ile baş etmeye çalışıyor bir yandan. Hannah’nın onu öylece bırakmak gibi bir niyeti de yok. Yıllar önce aşktan gözü kör olan ve hemen her şeyi yapabilecek potansiyele sahip on dört yaşındaki kız, hala o on dört yaşındaki kız ve yaptığı kötülüğün bir benzerini yapmak üzere şantajla bir maşa buluyor kendine ivedilikle. O tüm bunları planlarken, oğlu en nihayet babasının yazdığı mektubu okuyor. O mektuba göre yakın zamanda kaybolan Mikkel’in zamanda yolculuk yapıp 1986 yılına gittiğini ve orada kaldığını, zaman içinde Mikkel’in nereye ait olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyen Mads’e dönüştüğünü öğreniyoruz. Hayatta kalmak için yalanı gerçeği yapan çocuksa en nihayet intihar ediyor. Hastanede tanıştığı annesi Hannah ile on dört yaşında iken tanışmışlar. Sonra da evlenmişler ve Jonah doğmuş. Bu durumda Jonas’ın bir büyükannesi daha var, o da lisenin müdürü yani Ulrich’in karısı Katharina Tiedemann. Kocası yani bu durumda büyükbaba konumundaki Ulrich de bir yandan annesiyle birlikte oluyor ve kayıp oğlunu arıyor ki o da Jonas’ın babası. Jonah’ın Tiedemann’ların kızıyla yani halasıyla öpüştüğü gerçeği var bir de. Durum böyle olunca da intikamdan gözü dönmüş annesine onun farkna varamadığı bir veda busesi kondurarak zamanda yolculuğa çıkıyor ve burada Noah’dan sonra dizinin en gizemli kişisi olan yabancı ile yüzleşiyor. Bu yabancı ona hiç de o kadar yabancı değil aslında. Ben senim diyor ona. Zamanda kaybolmuş bu adam Jonah’ın büyümüş hali aslında.

FBEDEFE3-8DA3-43CA-BA77-20DFEA8E5CA1

F359A9C8-AED9-41CE-82E1-C0197BE4574C

B870F991-9289-484F-94E0-BFA862098074

İnsan annesiyle babasını tanıyamıyor. Çocukken veya gençken nasıl insanlar olduklarını bilemiyor. Ailesiniz ama birbiriniz hakkında bir şey bilmiyorsunuz.” Martha Nielsen

Zamanda yolculuk yapan karakterler gittikleri tarihte anne babalarının gençlik ve çocukluk halleriyle karşılaşıyorlar. Jonah Mikkel’i geri götürmeyi düşünse de, bu olay geçmişi değiştirdiğinden gelecek yok olacak. Mikkel Hannah ile tanışmayacağından, aşık olup evlenmeyecek ve Jonah doğmayacak. Onu geri götürmesi demek kendi varlığını yeryüzünden silmesi demek olacak. Aynı şekilde zamanda yolculuk yaparak bir otuz üç daha geriye yani 1953 senesine giden Ulrich de, küçük Helge Doppler’i öldürmek suretiyle oğlunu gelecekte yaşatmaya çalışıyor nafile bir çaba içinde.

Solucan deliği sayesinde uzay zaman tipolojisinin değiştiğini, onu büktüğünü, hiçbir şeyin olması gerken yerde kalamadığını görüyoruz. Ulrich babasının 1953 yılındaki halini görüyor. Babası daha küçücük bir çocuk, büyükannesiyse son derece alımlı dul bir kadın. Bu karşılaşma sayesinde: “ Bir karşılaşmayla olacakları değiştirme şansımız olabilir mi yoksa zaman asla yenilmeyen bir canavar mıdır?” sorusuna nedensel determinizmle bir cevap verildiğini görüyoruz. Bu durum mümkün değilmiş yazık ki. Çünkü insanoğlu hayatında bir rolünün olduğuna ve bir şeyleri değiştirebileceğine inanmak istiyor ve insanın doğasında var olan bu hal onu yapabilirim, değiştirebilirim seçeneğine yönlendirse de, istediğin takdirde dağların oynamadığının da altını çiziyor nazikçe. Öte yandan eğer her şeyin bir amacı varsa, bu amaca kim karar veriyor? Tesadüfler mi, Tanrı mı, biz mi? Yoksa hepsi sonsuz bir döngünün içinde yeniden mi yaratılıyor? Ve insanı kim yarattı? Tanrı mı yarattı yoksa evrenin bir ürünü müdür insan? İnsan nedir? Nereden gelir? Neye göre hareket eder? Amacı nedir?

ACE224EC-A959-4A80-9945-68152E67A5C4

İnsanların çoğu satranç tahtasındaki piyondan ibarettir. Bilinmeyen bir el onları yönetiyor. Daha büyük bir hedef için kurban edilmek üzere yaşıyorlar. Jonas, Mikkel, çocuklar… iyi ile kötü arasındaki sonsuz savaşta talihsiz ama gerekli satranç hamlelerinden başka bir şey değiller. Zamanda yolculuğu kontrol etmeye çalışan iki grup var. Işık ve gölge. Biz ışığın tarafındayız. Yaptıklarımızın doğasında kimi zaman karanlık olsa dahiçbir zafer kurbansız kazanılmaz.” Noah

Dizide gizemi çözülmeyen, kim olduğu tam olarak anlaşılamayan tek karakter Noah idi. Kendine müritler edinen, insanın günahlarla dolu olduğunu, saf insan diye bir şey olmadığını, zaman makinesinin gemileri olduğunu düşünen Nuh Peygamber’in gölgesi bile olabilirdi pekala. Ölü bulunan iki çocuğun üzerinden çıkan kıyafetlerde etiket kısmında yazan Made in China yazısı ile komünist Çin tehlikesiyle karşı karşıya olabileceklerini düşünen 1953 Almanya’sının doktorlarının şaşkınlığı, bir de  gelecekten geldim dedikten sonra kendisine geleceğin nasıl bir yer olduğu sorulduğunda, izleyici olarak işte böyle, değişen çok şey var ama aslında yok ve pek de matah değil bize gelmiş olan gelecek cevaplarını kendimize saklamak zorunda kalışımız hoş ayrıntılardı doğrusu. Sonuç olarak izleyici yolunu, cevaplarını kendisi bulsun diyorum ve son bir söz olarak eğer National Geographie, Bilim ve Teknik, H.G.Wells, Einstein, Nietzsche’den bir şeyler bulmak istiyor, aynı zamanda drama yanı kuvvetli bir dizi izlemek istiyorsanız, sakın ve aman Dark’ı es geçmeyin. Pişman olmazsınız. Diyorum. Bilimin hurafelere yenilmemesi için kafaları çalıştırmak gerek. Etrafındakiler değişmiyorsa da, senin kendini değiştirmen gerek.

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

ED13CACD-830B-4EE8-B598-A927D9D9B433

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

”Mitler toplumsal rüyalardır; rüyalarsa özel mitlerdir.” Joseph Campbell, antropolog

Korkma sakın. Histerik olma. O kadar da trajik değil. Bazen bedenin hareket edememekten ağrıyor ve uyuyamıyorsun. O kadar.” Kim

Filmin yönetmeni Yorgos Lanthimos’un izlediğim üçüncü filmi “Kutsal Geyiğin Ölümü”. Oyuncu olarak yer aldığı Attenberg’i de izlemiştim daha önce, oyunculuğu nasıl acaba diye. Adam yönetmen, aklına esmiş bir filmde rol almış, oyunculuk üzerine kariyer yapmamış neticede. Yönetmenliği altında izlediğim filmlerine gelince de Dogtooth’u şaşkınlıkla karışık bir beğeniyle, Lobster’ı artık yönetmeni bildiğimden ötürü duyduğum aşinalıktan kaynaklı fakat tereddütsüz bir hayranlıkla, son filmi olan Kutsal Geyiğin Ölümü’nü ise Lanthimos’sa izlenir türünden bir farkındalıkla izledim ve yine değişik buldum ve çok beğendim. Sizi hangisini daha çok beğendiğimi sorma ve düşünme sıkıntısına düşürmeden diyeceğim ki: “Dogtooth”. Böyle zekice sinir bozmak bir Haneke’ye mahsus sanırken, yanılttı bizi Atina’lı yönetmen, seneler 2009’u gösterir iken. Tek atımlık kurşunu olmadığını ispatlayansa, arka arkaya çektiği iyi filmleri oldu, öncelikle de Lobster geldi. Amerikalı ve Avrupalı oyuncularla çektiği filmle Cannes’dan eli boş dönmedi. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ise yine Cannes Film Festivali’nden bu sefer en iyi senaryo ödülü ile ayrıldı. Geniş ve ferah alanlarda geçmesine rağmen yanıltıcı ve tekinsiz mizansenler, uzaktan takip halinde hareketli kamera, yer yer iyice ilginçleşen soğuk tonlamalı diyaloglar, tuhaf aile bağları, dış dünyadan gelen bir yabancının var olan düzeni yıkması, mitolojik ve dini göndermeler, enteresan bir intikam ve eden bulur hikayesiyle birleşiyor bu defasında. Eden buluyor mu, evet buluyor ama masumun kurban edilişiyle son buluyor. Filmin adında bahsi geçen kutsal geyik nedir diye sorduğunuzda, Yunan mitolojisi devreye giriyor ve size burada ilk önce bu mitosu özetlemeye çalışacağım internetten aşırdığım bilgiler eşliğinde. Kısaca filme giriş yapıyoruz bu vesileyle. Önemli bir kurban mitine sırtını yaslamış senaryosu. Aslı ve arketipi ise Troya savaşı esnasında yaşanmış. Aka ordusu kral Agamemnon önderliğinde birleşerek Troya’ya karşı sefere hazır halde Yunanistan’ın kıyı kentlerinden Auilis’de toplanmışlar. Donanma tüm hazırlığını tamamlamış ve denize açılmak için uygun rüzgarın çıkmasını beklemeye başlamış. Günler geçmesine rağmen rüzgar bir yana küçük bir esinti bile olmazken, askerler sabırsızlanmaya başlamışlar ve ordunun bilicisi Kalkhas’a danışmışlar. Kalkhas bilicilik yeteneğini konuşturmuş ve kehaneti duyurmuş; rüzgarın çıkmama nedeni Artemis’tir diye. Çünkü tanrıça avlanırken kendisine ait bir geyiği öldürdüğü için kral Agememnon’a öfkelenmiş ve ona kin beslemiş. Artemis eğer Agamemnon’un kızı İphigenia’yı kendisine kurban olarak sunarsa kralı bağışlayacak, rüzgarın esmesini ve donanmanın yola çıkmasını sağlayacakmış. Bu sözler üzerine çılgına dönen Agamemnon önce kızını kurban etmeyi kabul etmese de, Menelaos ve Odysseus’un donanmanın çıkarlarını kendi çıkarı üzerinde tutması gerektiği yönündeki sözleri ve ısrarları üzerine durumu kabullenmiş. Mykene’deki Karısı Klytaimestra ve kızına bir haberciyle gönderdiği mektupta, İphigenia’yı Akhilleus’la evlendireceğini, bu nedenle Aulis’e gelmelerini bildirmiş, bu habere sevinen Klytaimestra ise kızını yanına alarak Aulis’e gelmiş. Agememnon’un yanına geldiklerinde kızının gelin olarak değil, kurban olarak çağrıldığını öğrenen Klytaimestra öfkeden deliye dönmüş. Yalvarmalar ve ağlamalar kararı değiştirememiş ve kurban edilmek için hazırlanan İphigenia sunağa çıkartılmış. Tam bıçak boğazını keseceğinde, merhametli tanrıça Artemis, kızı sunaktan alarak yerine bir geyik bırakmış. İphigenia’yı kurban edileceği sunaktan alarak rahibesi olarak Tauris’e (Kırım) tapınağına götürmüş. Kurban kesildikten sonra rüzgar esmeye başlamış, donanma yola koyulmuş. Tekrar evine dönen Klytaimestra ise kocasının kızını kurban etme isteğini hiç bir zaman unutmamış. Savaş bitip Agamemnon ülkesine döndüğünde, bu yaptığının bedelini krala canıyla ödetmiş. Efsane kısmı burada bitiyor, biz şimdi gelelim filmimize.

113448B3-D08E-483C-9D66-F02187173C46

Yerinde atmakta olan bir kalp var filmin açılış sahnesinde. Kan kırmızısı değil rengi, kalp bildiğin kalp şeklinde de değil. Atıyor ait olduğu yerde. Bir el var dikişleri atmakta olan. O elin sahibi olan karizmatik doktor rolündeki Colin Farrell’ınsa rol aldığı ikinci Lanthimos filmi bu. Üzerindeki kanlı kıyafetleri çıkarır çıkarmaz çöpe atıyor. Kamera cerrahtan kalan öte berinin bulunduğu çöpe bir süreliğine odaklandıktan sonra, anesteziyolojisti Matthew ile beraber uzuun bir koridorda yürürlerken yüzeysel bir şekilde kol saatleri üzerine konuşuyorlar. En yakın tarihte Dunkirk’te izlediğim Barry Keoghan, Martin rolüyle çıkıyor bu sefer karşımıza. Babasını kaybetmiş, annesiyle beraber yaşıyor delikanlı. Filmin başında yetimliğinden kaynaklı Steven’a yakınlık duyduğunu düşündürtüyor. Beraber öğle yemeği yiyorlar, Steven ona bir saat hediye ediyor, evine davet edip ailesiyle tanıştırıyor, karşılığında o da onun evine gidip annesiyle tanışıyor. Steven’ın on altı yıllık evliliğinden bir oğlu bir de kızı var. Göz doktoru olan güzel bir eşe, beraber doktorculuk oynadıkları garip bir cinsel hayata, şık mobilyalarla döşeli iyi bir muhitte yer alan dışardan da şık görünen bir eve sahip. Steven, Martin hakkında iş arkadaşına ve karısına yalan söylüyor. Babasının trafik kazasında öldüğünü söylüyor karısı Anna’ya, arkadaşına da Martin’in yakın bir akrabası olduğunu söylüyor. İki erkek arasındaki gizem ilerleyen dakikalarda çözülüyor. Bu arada Steven’ın üç yıldır içmediğini öğreniyoruz. Martin, Steven’ı o kadar benimsemiş görünüyor ki açıkça söylüyor annesiyle birlikte olmasını onayladığını. Etraflarında dönen bunca gariplikler karşısında iki masum çocuktan Kim ilk gördüğü andan itibaren Martin’den hoşlanıyor. Bu arada bir sabah okula gitmek için yataktan kalkan Bob, bir daha yataktan kalkamaz hale geliyor. Derhal hastanelerine götürüyorlar ve tüm tetkikleri yaptırıyorlar sırasıyla. Tüm tetkiklerin sonucu iyi çıkıyor. Psikosomatik bir vaka olduğunu düşünen karısını paylıyor Steven. Çocuğu zorla yürütmeye çalışıyor. Martin Bob’u hastanede ziyarete geldiğinde ancak bir açıklama getiriyor tüm bu yaşananlara. Steven’ı kafeteryaya çağırıp anlatmaya başlıyor. Zamanında Martin’in yaptığı ameliyatta ölmüş babası. Şimdiyse bu acının telafisini istiyor ve karşılığında Steven’ın kendi ailesinden birisini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Buna karar verecek olan kişi de yine Steven olacak ve eğer Bob, Kim ya da eşinden birini öldürmezse hepsi birden hastalanıp ölecekler. Önce paralize olacaklar, sonra açlıktan ölene dek yemek yemeyi reddedecekler, son olarak gözlerinden kanayacaklar ve tüm bu belirtilerden sonra da nihai son gelecek. Anlatılanları sükunetle dinleyen Steven, az sonra çağırdığı güvenliğin Martin’i hastaneden kapı dışarı edişini de aynı sükunetle izliyor.

Filmin başlarında dışarıdan son derece mükemmel görünen çiftin, en büyük zorbalığı çocuklarına uyguladıklarını öğreniyoruz yavaş yavaş. Anne kız arasındaki çekişme hiç bitmiyor, anne kızını tokatlıyor, anne kızının elindeki telefonu zorla elinden alırken bir yandan da ben babana benzemem diyerek incecik bileğini sıkıyor hiddetle, baba oğluna o çok sevdiği saçlarını kestirmesini söylüyor, yemek yemiyor diye kızıp donut’ı ağzına tıkıştırıyor, yürümüyor diye yerde sürüyüp en nihayet yere atıyor, birbirimize bir sırrımızı verelim dedikten sonra da ergenliğinden kalma saçma sapan bir anısını paylaşıyor onunla. Karşılığında bir sırrını anlatmasını istediğinde, çocuk saf saf benim hiç sırrım yok diyor. Hızını alamadığında Martin’in evine gidip kapısını yumrukluyor. Annesinin fantezilerini gerçekleştireceğini, sevdiklerine bir şey olduğu takdirde hapislerde çürüyeceğini dillendiriyor yüksek sesle. Sonunda da karısına babasının ameliyat masasında kaldığında 46 yaşında olduğunu ve ameliyata alkollü girdiğini itiraf ediyor. Ona kalsa hastayı öldüren ameliyat değil, anesteziyolojistin hatası ve asla bir hastayı öldürecek türde bir hata yaptığını düşünmüyor. Anesteziyolojiste kalsa da her zaman cerrah sorumlu ve Steven ameliyata girmeden iki tek/duble çakmış bile çoktan.

BF9D69E3-5E51-46E0-A093-DA91B866D090

Karısı Steven’ın yapmış olduğu hatanın bedelini neden ben ve çocuklarım ödemek zorunda kalıyoruz diye sormaya Martin’in evine gittiğinde, çocuk zamanında kendi yaşadığı acının ve yetim kalışının tarifsiz ağırlığını anlatıyor ona kibarca. İki çocuğu da yatağa bağımlı vaziyette eve getiriyorlar bundan sonra, tıbben yapılabilecek bir müdahalenin imkansızlığı karşısında. Mamayla besleniyor çocuklar bu zaman zarfında. Hasta yataklarında, monitöre bağlı ölümü bekliyorlar evde. Steven’sa yedisinde neyse yetmişinde de o misali, çocukları yan odada ölürken, patates püresi filan yapmasını istiyor karısından. Steven başarılı bir cerrah, iyi bir aile babası gibi görünse de; bir hastasının ölümüne neden olmuş, öfkeli, yalan söylemekten çekinmeyen, son derece yüzeysel bir adam öte yandan.

Bundan sonra yaşananlarsa kah trajikomik, yer yer de gore. Kim eğer yaşarsa Martin’le beraber olmak istiyor bundan sonraki hayatında. Bob öldüğü takdirde mp3’ünü almak için izin istiyor ondan. Bob zamanında babasının buyurduğu gibi saçlarını kendi elleriyle kesiyor. Babası evlatlarından birini feda edecek ama bir türlü karar veremiyor. Okullarına gidip yetkiliye soruyor siz olsanız hangisini seçerdiniz diye. “Sophie’nin Seçimi”ndeki gibi bir karar vermesi gerekecek çünkü. Tek farkı, seçtiği evladını kendisi öldürmesi gerek bu senaryoda.

6D5D8DC6-4F65-4A0A-A20A-B5A8F12BA8A0

Murphy ailesinin evlerinin bodrum katında Martin var artık. Steven onu bir başka şey için çağırıp, elini kolunu bağlamış. Öfkesinden toparlıyor, dişlerini kırıyor. Martin’se Steven’ı ısırdıktan sonra, kendi kolundan kopardığı bir parçayı tükürüyor kan revan içinde. Kim sürüne sürüne merdivenlerden inerken, Martin son derece umursamaz bir halde kan revan içinde bağlı da olsa sigarasının dumanlarını üflüyor havaya. Olanlardan zevk alıyor gibi, az önce şakağına silah dayanmış olan o değilmiş gibi, sanki ölmekten korkmuyormuş gibi. Eğer Steven onu öldürseydi, bu lanet gereği, olmadı yasalar gereği bir kurşunla dört kişiyi öldürecekti. Anna ise İsa’ymışçasına önünde eğilip ayaklarından öpüyor Martin’in. Kızları kendini feda ediyor. Tanrısı olarak gördüğü babasına bana can verdin, ancak sen alabilirsin diyor. Efendisine itaat eden bir kul gibi konuşuyor. Anne ise tekrar bir çocuk yaparız, daha yaşımız genç, olmadı tüp bebek olur diyor. İnsan doğası diyoruz ya bazen, şöyle kötü böyle fena diye… Steven bir an olsun karısını feda etmeyi düşünmüyor, çünkü bu ağır yükü ve bırakacağı suçluluk duygusunu tek başına taşıyamayacağını ve kimseyle de paylaşamayacağını gayet iyi biliyor. Oğlunu öldürdükten sonra yani Iphigenia yerine geyiği feda ettikten sonra maaile gittikleri restoranda bir şey olmamış gibi oturuyorlar. Martin içeri girip tabureye oturduğunda Kim’in onunla kurduğu gelecek planlarından vazgeçmediğini görüyoruz. Nasılsa bir kurban verildi, kısasa kısas gerçekleşti, herkesin içi rahat etti. Hayat devam edecek bir şekilde, öyle ya da böyle.

Çok enteresan bir oyuncu yönetimi olan Lanthimos, yer yer bir manken gibi kullanmış tüm aktörlerini. Bunun bilincindeki oyuncularsa, askıdaki kıuafetler misali hazır vaziyette podyum sırasını bekliyorlar sanki. Nicole Kidman’a gelince, Cannes’da verilen onur ödülü bile çok az kendisine. Alicia Silverstone’sa filmin sürprizi olmuş, özellikle de benim gibi doksanlarda genç olan bir kuşaktan gelenler için.

A465D3DE-C01B-49D5-815C-6888112828F5

31747418-F200-4009-B318-1B311E022585

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON

05FA7E04-7E0C-48C1-B021-28E7AD68E82F

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON :

“Karlis bir keresinde insanların öldürmelerinin tek sebebinin aşk olduğunu söylemişti. Bu sadece sevdiklerini halletmelerinin bir yolu.” Baiba

“Gerçek çoğu zaman suratına bakar.”

Her sezonu üç bölümden oluşan dizinin son sezonunu iki yıllık bir gecikmeyle nihayetlendirmiş bulunmaktayım. Bu bağlılık-dikkat ederseniz bağımlılık demiyorum- nereden geliyor diye soracak olursanız eğer, Henning Mankell’in kalemine, Kenneth Branagh’nın aktörlüğüne, Wallander’ın alkolik ve melankolik içtenliğine ek olarak, 2008’de yayınlanmış olan ilk bölümünün ardından geçen sürenin yaklaşık on yıllık bir zaman dilimini kapsıyor oluşu ve bu zaman dilimi boyunca henüz benim için bile esrarını koruyan ama yaşamış olduğum bazı paralel olaylar. Belirtiyor fakat geçiştiriyorum, vuruyor ama kaçıyorum, farkındayım. İçtenlikli ikiyüzlülüğümü mazur görünüz. Artık bile bile işliyorum bütün kabahatlerimi. Yani bilerek kıracağım kalpleri, bilerek can yakacağım bundan böyle. En güzeli böyle. Wallander’sa olgunlaştıkça naifleşti. Paralellik bunun neresinde diyeceksiniz, dedim ya siz bilmeyeceksiniz. Ölünce öğrenirsiniz belki, belki kıymeti olur ruh ruh gezerken, belki de hoş ama boş bir tını olacağım ben de sizler için. Kim bilir? Dizinin son dakikalarında tıpkı babası gibi Alzheimer’la mücadele eden Wallander birleştiremediği, hatırlayamadığı anılarından ötürü seneler önce ölmüş olan babasına ne yapacağını sorduğunda, baba Wallander bir başkasının onun yerine hatırlayacağını söylemişti. Bir süre sonra belki de bir daha hiç hatırlamayacağı kızı ve torunu yanına yaklaşmıştı. Neyse ki yeryüzünde ondan geriye Wallander’ın bir hatırlayanı, bir ananı kaldığını hatırlatıyor bu anlar. Onun, bu çağın korkunç bir cezası olan illetiyle mücadelesi ise damgasını vuracaktı böylelikle dördüncü sezonuyla final yapan diziye.

889D2884-5D85-4B42-9033-CAE4F47740A8

Sezonun ilk bölümü İsveç’ten çok çok uzakta, Afrika kıtasında geçiyor. Kuzey’in isli puslu soğuk havası, yerini güneşli günlere bırakmış. Teknolojinin eseri olan uzağı yakın etme marifeti sayesinde kızı Linda ile bilgisayar aracılığı ile konuşuyorlar. Rollerin iyice değişmiş olduğunu görüyoruz; kızı ebeveyniymişçesine konuşuyor ve yol gösteriyor ona. Ne yapması, nasıl davranması gerektiği konusunda öğütler veriyor teker teker. Wallander’sa yakın tarihli konuşmasına hazırlanırken, bir yandan da inanç temelli bir program için Cape Town’da bulunan İsveçli karı kocadan, kayıp olan kadını bulması için yerel polisin ricasını kırmayarak davayı üstleniyor ve görevine, basından medet uman kocayı susması hususunda ikna etmekle başlıyor ilk önce. Aynı zamanda şüpheli durumda olan adam burada olmanın inancını zorlayacağını düşündüğünü ama bunun beklemediği bir şekilde meydana gelmesinden ötürü duyduğu umutsuzlukla karışık şaşkınlığı dile getiriyor ona. Kaybın aranması esnasında Cape Town’ın en fazla teneke ev barındıran evlerinin bulunduğu Khayelitsha adlı bölgesine gidiyor Wallander. Suç oranının çok yüksek olduğu bu bölge aynı zamanda Cape Town’da ikamet eden işsizlerin yarısını barındırmakta ve etrafa bir de Kuzeyli pardon BBC bakışı fırlatıyoruz bizler de, sayelerinde. Bu bölümün ana teması siyasal yozlaşma olduğu kadar bireyin içinde bulunduğu zor ve bıktırıcı ve suça meyledici yaşam şartları arasından kendi iradesiyle kurtulup kurtulamayacağı ve zor zamanlarda aklını, vicdanını kullanmak suretiyle kendi tercihini iyiden, doğrudan yana yapıp yapamayacağı. Bölüm ismi olan Beyaz Aslan aynı zamanda umudun simgesi imiş ve Afrika için, tüm bu yoksul insanlar için bir umut olacak mı sorusu ekseninde, aslında savaşın Beyaz Adam’la Siyahlar arasında değil de, güçlüyle güçsüz, zenginle fakir, iyiyle kötü arasında olduğunu göstermek gayretine düşüyor dizi sonsuz bir gayretle. Doğrudur ama özünde ne kadar doğru olduğu tartışılır. Sömürünün yolu acılarla dolu engin tarihine girecek olursak çıkamayacağımız için tekrar diziye odaklanıyoruz biz de. İlk bölümün sonlarına doğru Wallander’ın ufuktaki hastalığına dair ilk ipuçları filizlenmeye başlıyor. Bu bölümün can alıcı yeri bölüm sonunda Wallander’ın en nihayet konuşmasını yapmak üzere çıktığı kürsüde tüm klişelerden kaçınarak kurduğu cümlelerde son zamanlarda tanıştığı Viktor Mabasha ve onun değiştiremediği kaderi üzerine kurduğu cümleler oluyor: “Fark yaratıyor muyuz? Olabilir. Ara sıra. Fazla değil. Tek bildiğim şey, denemeyi asla bırakmamalıyız ve bunu her küçük şeyde hatırlamalıyız.”

0B230E4B-049D-4B26-AEEB-19A6EDBE0607

139EBC29-BC30-4B39-B461-1190AE6F117D

Ystad’a döndüğümüz ikinci bölümün başlangıcında Wallander’ın motosikletli gençler tarafından uğradığı darp, ilk bölümde sağlığına dair yaşadığımız kırılmaları bir ileri noktaya taşıyor. Olaylar onu babasının yedi sene önce öldüğü huzurevine gitmek mecburiyetinde bırakıyor ve hastalığının belirtileri iyice netleşiyor. Bütün sezonlar boyunca en çok darp edildiği, hırpalandığı, kısacası en talihsiz bölüm oluyor Wallander açısından. Beyaz peynir gibi teni, beyazlaşmış saçları, gömleğinin içinden hiç çıkarmadığı bembeyaz fanilalarıyla pek bir savunmasız görünüyor hey gidinin Wallander’ı. Neyse ki yetkin bir kalemin elinden çıkan romanın uyarlaması da akla ve mantığa uygun bir şekilde ekranlara yansıtılıyor. Başından beri şefkatten başka bir şey hissetmiyorsunuz ona karşı. Zorbalık etmiyor, güç gösterisinde bulunmuyor. İkna kabiliyetini kullanıyor yaslandığı yaşam tecrübesine ek olarak, vicdanının sesini dinliyor her zamanki gibi. Kızının en başında ona öğütlediği gibi bu iyi hislerini takip ediyor. Kızının kocasının ailesinin zenginliği karşısında bir polis maaşıyla yapacakları ya da alacakları son derece sınırlıyken, malikanede düzenlenecek olan partiye katılırken giyebileceği uygun bir takım elbisesi bile olmadığını itiraf ediyor kızına. Mutluluğun zenginlikle olan ilişkisine farklı bir perspektiften bakıyoruz, özellikle de üçüncü ve son bölümde. Arkadaşımın bir makalede okuduğu bilgiyi benimle paylaştığı şu son zamanlarda ben de bu konuyla ilgili bir haberi paylaşacağım sizlerle yersiz olduğunu bile bile ama bilgi bilgidir nihayetinde: İngiliz iktisatçı Angus Deaton, ‘Acaba mutluluk gerçekten para ile satın alınabilir mi?’ sorusunun yanıtını arayan isimlerden biri. Nobel ödüllü Daniel Kahneman ile birlikte, ‘Günlük yaşamımız için acaba kaç paralık gelirimizin olması bize en fazla mutluluğu getirir’ diye 2008-2009 yıllarında 450 bin Amerikan vatandaşı ile araştırma yapıyor. Araştırma sonucu 75 bin Amerikan Doları yıllık gelirin en fazla günlük yaşamda mutluluğu getirebildiğini, fazlasında ise artık eskisi gibi günlük hayatta mutluluğu arttırmadığını belgeliyorlar. Wallander’ın dünürü(ne deseydim kızının kocasının babası mı?) olan Hakan von Enke mutlu olmayı başarabilmek nadide bir şeydir derken, günümüz koşullarında, mutluluğun insanların açlık konusunda endişe etmemeye veya başlarının üzerinde bir çatıya sahip olmaya yahut rahatsız edilmeden yaşamalarıyla bir ilgisi olduğunu ve ancak bu koşullara bağlı olmak suretiyle mutlu olup olmadıklarından endişe ettiklerini söylüyor. Mutluluğun parayla bir alakası var ama içselleştirilmiş mutluluğun kaçta kaçının parayla doğrudan bir ilişkisi var, bilinemez.

49B73E17-B51F-4374-91E6-8F9EE01176A5

Wallander’ın iyice nükseden hastalığı ise çekilen MR sonucu ile belgelenmiş oluyor. Nispeten genç ve sağlıklı olduğu için de hastalığın daha hızlı ilerlemesi söz konusu. Bu yüzden doktoru artık ayarlamalar yapma zamanının geldiğini söylüyor. Olası oryantasyon bozuklukları ve kimi akut safhalar için yakınlarına hastalığından bahsetmesi gerekecek. Tam kızına anlatacakken, kızı onun yardımına muhtaç bir halde çalıyor kapısını. Zengin kayınbabası kayıp ve polisler göl kenarındaki malikane çevresinde ölü ya da diri kendisini aramakla meşguller. Kendisinin de dahil olduğu aramalar esnasında, zaman zaman hastalığının akutlaşan anlarıyla karşılaşıyoruz. Bu anlardan birine rast gelen kızı Linda bu süreçte babasının yanında olacağını söylüyor. Bir bebek gibi çimenlerde koşuyor, atlıyor zıplıyor Wallander. Kelimeler ağzında paramparça oluyor, soyunuyor, bağırıyor, hafızasını yitiriyor bir anda. Dünyaya döndüğünde ise gayet aklı başında konuşabiliyor. Hastalığın nasıl bir şey olduğunu ve ona neler hissettirdiğini anlatıyor. Hastalığa özgü kafa karışıklığını ve zihin bulanıklığını en güzel şu kelimelerle özetliyor dili döndüğünce: “Bazen nerede olmam gerektiğini hayal edemiyorum. Duvara çarpmış gibiyim. Denersin ve halletmeye çalışırsın ama olmaz. Dener ve bundan kurtulmaya çalışırsın, etrafında dolanır durursun. Sanırım bir şeyleri kafaya koyarsın. Olmuş olmalılar. Resimler artık yok. Aniden olmayan bir sürü şey gibi.” Bunu yapan bir babanın çocuğu olarak bununla yaşamanın bir yolunu bulmak için atılan ilk adımlardır bunlar Wallander açısından.

“Umutsuzluk onun yolunu bozar
Izdırap yolunu bozar
Akbaba uçuşunu bozar
Hevesli ışık akar
Hayaletler bile bir taslak alır
Ve resimlerimiz günışığını görür
Buz devri stüdyolarındaki kırmızı canavarlarımız
Her şey etrafına bakınmaya başlar
Yüzlerce güneş altında yürürüz
Her insan herkes için bir odaya açılan yarı açık bir kapıdır
Altımızda bitmeyen toprak
Ağaçların arasında su parlıyor
Göl dünyaya açılan bir pencere.”

Son bölümün başında ve sonunda olmak üzere Kenneth Branagh’nın sesinden iki defa dinleme şansına sahip olduğumuz bu nadide şiirin sahibi olan Nobel ödüllü şair, psikolog ve çevirmen Tomas Tranströmer’in insanın içini burkan satırlarını dizinin sonunda ikinci defa dinlediğinizde, yaşanmışlıklardan ötürü daha bir manidar buluyor insan. Bir kez de Gürhan Uçkan çevirisiyle okuyun istedim bu kıymetli şiiri;

YARI HAZIR GÖKYÜZÜ :

Koşuyu yarım bırakıyor cesaretsizlik.
Kaygı koşuyu yarım bırakıyor.
Akbaba bırakıyor kaçmayı.
O istekli ışık akmaya başlıyor
Hayaletler bile bir fırt çekiyor.
Her şey çevresinde bakınmaya başlıyor.
Yüzlercemiz güneşe giriyor.
Her insan yarı açık bir kapıdır
Herkes için bir odaya açılan.
Altımızdaki ölümsüz toprak.
Su parlıyor ağaçların arasından.
Göl dünyaya açılan bir pencere.

 

 

THE DEUCE, Birinci Sezon

279A055F-1C19-4630-9DC2-B0D35353C8F0

THE DEUCE, Birinci Sezon :

“Yeni bir yere gittiğinde gerçeği öğrenmek istiyorsan, yükselmemiş, emektar bir zenci polis bul. Kendi halinde takılan, emin bir adam. Bir hahamı olmadığı için yükselememiştir. Hahamı yoksa yüksek ihtimalle güvenilirdir.” Benjamin Ward

“-Eşini döven adamı benzetmişsin ya? Kimin için yaptın?
-Eşim için. Başka kimin için olacak?”

Biraz şundan, biraz bundan. Burası New York. İnsanlar şaşırmak isterler.” Vincent Martino

İlk sezonunun sekizinci bölümüyle final yapan dizi, Amerika’da yayınlanmış olan ilk birkaç bölümünden hemen sonra ikinci sezon onayını almış bile acele acele. The Wire’ın mastermind’ı olarak anılan, yaratıcısı ve yapımcısı David Simon var bir kez daha işin mutfağında, daimi ortağı George Pelecanos’la birlikte. Dizi sağlıklı bir toplum yaratmak ideolojisiyle yanıp tutuşan tüm politikacılar ve optimistler için birden çok tokat barındırıyor içinde. Sokaklar bu haldeyken, bu bir ütopya gerçekten. Bir sektör olarak bakacak olursanız eğer bütün o tokatlar, kurtarıcı ve gerçekçi bir kimliğe bürünüyorlar mazbut ve muhafazakar bir hayatın içinde kendi yağında kavrulanlar cephesinde. Şehrin pisliğini bu bir avuç insan üstlenmiş sanki. Bunun da bir karşılığı var tabii ki. Biz de izleyici olarak bu gerçeklerle yüzleşiyoruz hiç durmadan hoşumuza gitse de, gitmese de. Bir arz var, çünkü talep var ortada. Sadece Deuce’a has değil ayrıca tüm bu yaşananlar. Olayların geçtiği mekan New York City ve senelerden de 1971. Sinemalarda “ The Conformist” oynuyor. Akşamın çökmesiyle beraber müşteri avına çıkan fahişeler ve bir nefes gerisindeki pezevenkleri, torbacılar, iyi-kötü devriye polisleri, federaller, mafya, fuhuş, rüşvet almış başını gidiyor. Arka Sokaklar’da neler neler oluyor! Dizinin arka sokaklarında yaşananlar, bizim yerli dizilerimizdeki muhafazakar Arka Sokaklar’a nazaran çok çok sert. Bu iş de böyle yapılabilir ancak, tüm çıplaklığı ve gerçekçiliğiyle. Neden şimdi durdum durdum da, mazbut bir kanalın asırlardır süren mazbut bir yerli yapımını, bu diziyle karşılaştırma gereği duydum ki? Neden mazbut bir polisiye bana batıyor ki oturduğum yerden? Neden böyleyim ben, soruyorum kendi kendime, hayretler içinde.

02414D3D-3066-4C07-BA5B-156D8AC45833

Aynı zamanda yapımcılığını da üstlendiği dizide hayatı sineye çekmiş, babasını çekmemiş, oğlunun bakımını ve beraberinde oğlunun kendisini annesine bırakmak zorunda kalmış, çok düşük profilli bir aileden gelmediği halinden, tavrından belli Candy takma adıyla kırk dolara pazarladığı sıska bedenini satan Eileen rolünde Maggie Gyllenhaal hayatının en önemli rolünde oynuyor belki de. Dibin dibini gördüğü zamanlar oluyor. İnsanlığın ve erkeklerin en aşağılık taraflarıyla yüzleşiyor. Buna rağmen kanının son damlasına kadar direniyor bir kadın satıcısının malı olmamak için. Bu yüzden de ne kadar temkinli olmaya çalışırsa çalışsın, diğer kızlardan daha çok bir manyağın eline düşme, ölesiye dövülme, belki de öldürülme riski taşıyor. Senede birkaç kez de bu hadise gerçekleşiyor. Dayak yedikten sonra bile geçim için sokaklara çıkıyor. Fondötenle örtüyor yüzündeki morlukları, giyiyor ince topuklu ayakkabılarını, turluyor sokakları. Paralı, havalı, zengin müşterileri de oluyor. Şık bir otelin kapısından girdiğinde, menüden onun için pahalı bir yemek seçiyor adam önce, Martini içiyorlar karşılıklı. Ama onu karşılayan nezaket çok kısa sürüyor. Kendini beğenmiş kibirli pislik önce havasını basıyor, sonra da… Kırk doları zar zor bir araya getirebilmiş bir adam karşısında kendini bu kadar değersiz hissetmiyor çoğu zaman.

F5E732DC-81AE-4AFC-8AED-AFAF24DAB054

9F8E653D-4F4F-4D02-9006-2B2E811F1455

Dizinin ilk bölümünün ilk sahnesi bir barda açılıyor. Boş bir bar, bıkkın bir garson kadın, barın arkasında da bir yandan günlük kazancını hesaplamaya çalışırken, diğer yandan son kalan birkaç müşteriye servis veren bir barmen var. Bar taburesine oturmuş cilveleşmekte olan çiftten erkek, kadından ona evde bulamayacağı bir şeyi vermesini istiyor. Sekiz bölüm boyunca bu ve benzer istekler, beklentiler ve vaatler üzerinden ilerliyor dizi. Sokaklarda bunun savaşı veriliyor. Barmen rolünde ise James Franco var. İkiz kardeşin ikisini de kendisi oynuyor. İki katı ücret alıp almadığını ise bilmiyoruz fakat Vincent Martino barın arkasındaki isim ve sekizinci bölümün son dakikalarında unutulmaz bir mimiği var. Sırf o mimiği izlemek için bile diziyi izlemeye değer kanımca. Sezonun ilk dayağını o yiyor mesela. Eve geldiğinde ise sıkkın karısının, iki çocuğunu annesine bırakıp erkeklerle bilardo oynamaya gitmiş olduğunu öğreniyor. Anlıyoruz ki karısı sadece bilardo oynamıyor. Ama yemiş olduğu kimi nanelerden ötürü kendisinden özür dilemeyi de biliyor açık açık. Burası Deuce derken, çiftin arasındaki bağlılığın sadakat üzerine kurulu olmadığımı görüyoruz. Yine de canına tak ettiği bir anda, pılını pırtını toplayıp, bir daha dönmemek üzere evi terk ediyor. Hayatındaki bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen, özellikle yaptığı işte prensip sahibi, dürüst, çalışkan, üst düzey bir iş ahlakına sahip ve nabza göre şerbet vermesini biliyor. Dale Carnegie’ye benzetiyorlar onu. Tüm bu özellikleri mafya lideri Rudy Pipilo’yu da cezbediyor ve ona iş üstüne iş, fırsat üstüne fırsat sunuyor. Kibarca masaj salonunu olarak adlandırılan ve kızların müşteri beklediği yerin başını beklemek de buna dahil. Bu ve benzeri fırsatları değerlendirmek azmindaki isimlerse haylaz ve kumarbaz ikiz kardeşi Vincent’la eniştesi Bobby oluyor. Kaderin bir cilvesi sonucu tanıştığı, üniversite eğitimini kendi isteğiyle yarıda bırakan zengin kızı Abby ile birlikte olmaya başlıyorlar. Senaryonun ne anlatmak istediğini görsel olarak sunmak konusunda en başarılı bulduğum karakter Abby oluyor benim de. Hiçbir maddi sorun yaşamamış, edebiyat eğitimi alan bir kızın barın arkasında dahi olsa neden böyle bir hayata özenip, bu yolu seçtiğini çok güzel anlatılıyor. Anfi ortamının sıkıcılığını, koridorların ruhsuzluğunu terk ediyor genç kız. Ofis işlerinin ona göre olmadığını anlaması da çok uzun sürmüyor. Bardaysa her gün bir sürü insan tanıyor, onlarla iletişime geçiyor bu şekilde. Kitaplardan ya da okulunda oturmakla öğrenebileceğinden çok daha fazla şey öğreniyor böylelikle, bir çok hayatın tanığı oluyor. Yaşıtlarının ergen esprileri onu açmıyor. Kimi zaman bir kızı kurtarmaya çalışıyor. Başarısız olduğunda ise sorgulamaya başlıyor. Ashley ona teselli oluyor bu hususta ve unutulmaz bir hayat dersi veriyor, babalar, kocalar ve pezevenklerin hepsinin aynı olduğunu söyleyerek. “Seni olduğun kişi için severler. Ta ki başka biri olmaya çalışana dek. En azından pezevenkler dürüst.”

3FC46D62-DF14-4D2F-B19C-B01A2B22109D

B37A7432-4C91-4246-94A0-A07A09033E0D

Yetmişlerin başındaki nihai başkan Richard Nixon ve dizinin öne çıkan iki zenci(zenciye zenci dendiği dönemler bunlar) kadın satıcısı(pezevenk rahatsız edebilir kimi bünyeleri diye, kibara kaçıyorum bazen tabii üşenmezsem) dönemin siyasi ortamında başkanın uluslararası tavrıyla, kendi mesleklerini aynı kefeye koyuyorlar. Onun deli olmadığını, deli gibi davrandığını ve bunu yaparken de her hareketinin planlı olduğunu öne sürüyor bir tanesi. Günümüz gerçekleriyle de örtüşüyor kimi söyledikleri. Dünyada barışçıl söylemler yok artık çünkü: “Vietnam bombalanmalı, Kamboçya işgal edilmeli, ne gerekiyorsa yapılmalı. Savaştan kaçarak oynanmaz. Hayal edebilecekleri her şeyi yapabildiğini herkese göstermeli. Gerektiğinde nükleer silahla korkutmalı.” Abartılı kıyafetler giyen, kocaman saatler takan, Cadillac’a binen, aslında kızların üzerinden para kazanan birer asalak olmaktan öteye geçmeyen çoğu zenci olan pezevenkler de tıpkı Nixon gibi diş gösteriyorlar zaman zaman kendi kızlarına. Nükleer bomba atmıyorlar üzerlerine belki ama Cc mesela, yağmurda çalışmak istemeyen Ashley’nin koltuk altını kesiyor usturayla. Fakat o bile kadrosunu elinden almak isteyenlerden, kıyasıya rekabet havasından bıktığını dile getiriyor. Her mesleğin zor yanları varmış, pezevenkliğin bile, bunu da görmüş olduk biz de. Reggie Love kızlarını en çok pataklayan, hırpalayan ve horlayan zorba, kendi meslek grubu içindeki. O da kendi sonunu kendi hazırlıyor ve onun kızlara karşı tavrından nefret eden iyi bir zenci adam tarafından öldürülüyor. Su testisi su yolunda kırılıyor. O tek bir testi sadece, daha bir sürü testi var bu yolda ilerleyen.

5AB101ED-0413-425C-8F11-214182F8FAD0

7EFF588A-FD6D-4E1F-805C-48C9DBECA2C7

Hayat kadınlarının bir başka korkulu rüyası ise adına “orospu devriyesi” dedikleri ve kayıt merkezinden aldıkları mal belgesini göstermek suretiyle ancak kurtulabildikleri, yoksa polis ekipleri tarafından tıpkı sokak köpekleri gibi bir araca bindirilerek merkeze çekildikleri bir tür tutuklanma şekli. Zenci satıcı bu beyhude uğraş karşısında ironiyle karışık şunları mırıldanıyor: “Orospular giriyor, orospular çıkıyor. Rüzgarlı bir günde yaprak süpürmek gibi.” Tüm bunlar olmakteykn,  porno endüstrisinin de ilk adımları atılıyor. İlk oyuncular da bu kızların arasından çıkıyor. Polis denetimi olduğu ve sık sık baskın düzenlendiği için gizli gizli çoğaltılarak dolaşan birkaç kasetle başlıyorlar bu işe. Aksi yönde çıkan yeni kararla birlikte, New York şehrinde artık hiçbir şeyin ahlaksızca sayılamayacağı hakim huzurunda, yasalarca onaylanmış oluyor. Toplum standartları değişmiş oluyor bu yeni yasa ile. Bundan böyle kızları kaldırımdan çekiyorlar yukarıdan gelen bir kararla. Sokaklar temizleniyor, pornonun önündeki dikenli teller bir bir kesiliyor, +18 filmlerin sinemalarda galası bile yapılır hale geliyor. Emekli bir kadın satıcısı “beleş aşk zamanı” olarak değerlendiriyor bu yeni düzeni. Arabalardan, ucuz motellerden sonra, dışarıda kalan kızlar kovalandıkça, bu nispeten konforlu evlerde kira karşılığında çalışmaya koyuluyorlar. Salonlardan bir sürü paralar akmaya başlıyor. Satıcılar ise kendilerini, konumlarını, düştükleri durumu sorgular hale geliyorlar kızlarını bu evlere geceliği dört yüz dolar karşılığında kiraladıktan sonra. Bir köşede el elde baş başta bekler hale geliyorlar. Hiçbir yaptırım güçleri kalmıyor bundan böyle. Farklı arayışların içine giriyorlar. Biri uyuşturucu işine girip, başını federallerle derde sokuyor ve kızlarından biri hapsi boyluyor ne olduğunu anlayamadan.

EB62DD03-DE3C-4B41-8622-EA82F73FB72C

29DFDC99-13C4-4B12-9D9A-46510848095A

E3A187A2-1039-43C2-B653-E8C02BA3A4D1

521100C3-84AE-4C0F-8193-FB0B9B83CDB0

Dizide her biri kendi çapında çok özel karakterlere hayat vermiş fahişelerin benzersiz performansları son derece başarılı. Hepsine ayrı ayrı üzülüyorsunuz. Candy, Darlene, Lori, Barbara, Ashley, Bernice ve Ruby… Esasında toz pembe hayaller içinde bu işe başlayan yok gibi aralarında. Çok başka işlerde yapabilirlerdi aslında ama bu mesleğin temel sorunu da bu sanırım: Yapabilirlerdi ama yapmadılar ve başladılar ve de sürdürmekteler bir nedenden ötürü. Bir de olmazsa olmazı “baba” sorunları olan kızlar pek çoğu. Eileen eşcinsel erkek kardeşini normalleştirmek için bir akıl hastanesine yatıran babasına karşı öfkesinden bu işi yapmaya başlamış. Ondan intikam alma şekli bu oluyor. Babasının ne onu, ne kardeşini ne de kim olduklarını umursamadığını düşünüyor. Başkalarının düşüncesi onların saadetinden önemli çünkü. Varsa yoksa dünyanın onun hakkında ne düşündüğü. Fakat dünya değişiyor bir taraftan. Eşcinseller fuhuş sektörü dışında görünür oluyorlar yavaş yavaş. Baskılar eskisi kadar yoğun ve ezici değil eskiye nazaran. Kardeşinin elektroşok tedavileri ve ağır psikiyatrik ilaçlarla eşcinselliği bastırılmaya, kendisine unutturulmaya çalışılmış bu zaman zarfında. Ondan geriye kalansa kaderini kabullenmiş, bir bitki gibi yaşatılmaya çalışılan, duygu yoğunluğu yaşadığında elinin kolunun titremesine hakim olamayan bir adam. Eileen’ın kardeşinin bu halini gördükçe, babasına duyduğu öfke katlanıyor iyice. Dünyanın onu ve onun gibileri görmezden gelişine bütün isyanı. Bu yüzden, porno filmlerde oynayan ve ileride çoluk çocuğa karışırsa eğer, bu şekilde para kazandığını görmesinler diye salkım saçak peruklar içine saklanan kızların peruklarını çıkarttırıyor sakince. Dünyaya karşı dik durursan, dünya üzerine gelemeyecek çünkü ve Eileen sekizinci bölüm sonunda porno filmlerin usta yönetmenine, oyuncularının şefkatli birer yaşam koçuna dönüşüyor. Bu kızlar arasından aklını kullananlar sokaklardan kurtulup, güvenli bir yere kapağı atmış oluyorlar en azından. Dünyanın en eski ve en zor mesleğini, ölmeden, onun bunun elinde kalmadan sürdürebilen bu cesur kadınlar kaybedecekleri bir şeyleri olmadığı için korkusuzca ve tek başlarına girdikleri ortamlarda pervasızca dolaşırken, gıpta edilemeyecek yaşantılarının onları nasıl güçlü ve yürekli kıldığını görüyoruz. Dünya yıkılsa umurlarında olmayacak kızların en büyük korkusuysa, az para getirdiklerindeki satıcılarından gelebilecek umutsuz tepkisi sadece. Yoksa umarsız umarsız dolaşıyorlar ortalıkta.

Başta Maggie Gyllenhaal olmak üzere televizyon ödülleri dağıtıldığında es geçilmesinin imkansız olduğunu düşündüğüm, ikinci sezonunu şimdiden iple çektiğim, şu son zamanlarda izlediğim en iyi dizilerden biri olmuştur kendisi. Herkesin herkese pervasızca küfür ettiği, maaile izleyeyimden çok, bir köşede sesini kısa kısa izleyebileceğiniz ama yine de beğeneceğiniz, insanı yakan gerçekleri bir çırpıda söyleme gücüne sahip, nezdinde bütün erkekleri sorgulatan(ne bekliyordunuz yüksek karakterli pezevenkler mi), zekice söylemleri araya sıkıştıran, renklerin şahı New York’un zemin oluşturduğu, kaldırımların, yüksek topukların gücü adına, yer yer Paul Thomas Anderson’ın Boogie Nights’ını hatırlatan aynı zamanda bir dönem dizisi olan The Deuce’u izleyin mutlaka.

F93BD3C9-72E5-43C6-9AFC-91774DC2FF79

NARCOS, ÜÇÜNCÜ SEZON

IMG_0567

NARCOS, ÜÇÜNCÜ SEZON :

“Bir canavarı öldürmek için bir başka canavarla anlaşmalısın. Şaşırdıysanız eğer, herhangi bir tarih kitabına göz atın. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur, ta ki yeniden düşmanım olana dek.”

“Dünyayı para döndürüyor. Yasal ya da yasa dışı, iyi adam, kötü adam, hepimiz para peşindeyiz.”

“Bugün, şu an yaptığınız şey, ömrünüzün sonuna dek sizi tanımlayan şey olacak.”

“Savaş tuhaf ortaklıklar doğurur. Başka şartlarda el sıkışmayacağınız kişilerle işbirliği yapar hale gelirsiniz.”

“Bu uyarlamada gerçek olaylardan esinlenilmiştir. Bazı sahne, karakter, isim, iş, vaka, yer ve olaylar dramatik gerekçeler sebebiyle hikayeleştirilmiştir.” diye başlıyor dizinin her bir bölümünün başlangıcı. Dolayısıyla ne kadarı gerçek ne kadarı hikaye bilemeyecek olsak da, kimi anlarda bir hayli yükselen gerilimin dozu, hiç bitmeyen merak duygusu ve bunu seyirciye aktarmaktaki başarısı, başarılı senaryosu, cuk oturmuş dediğimiz bütün o roller, “harika” Wagner Moura’nın canlandırdığı Pablo Escobar’ın ölümünün ardından yükselen bu dizi izlenmez artık çığlıklarının gereksizliğini ortaya koyuyor ve ne kadarının kurgu/masal, ne kadarının gerçek olduğu önemini kaybediyor yavaş yavaş. Ben bu sezonu daha da çok beğendim, kendi adıma söyleyeyim. Medellin yok belki ama Cali Kartel var; onun da başında dört tane şahsına münhasır adam var ve bu dört aktör de kendi çaplarında hayatlarının rollerini çıkarmış olabilirler. Öte yandan üç sezonun da gediklisi ve Pedro Pascal’ın canlandırdığı Kolombiya Narkotik Ateşesi Javier Pena ve ekibine katılan yeni “iyi” polisler, tam tersi rüşvetçi polisler ve bu kadar mı bize benzer dediğimiz bu uzak coğrafyaların o tarihlerdeki gazete sayfalarına ölü veya diri manşet olmuş bir sürü karakterinin yan hikayeleri de var on bölüm boyunca ara ara. Ne yok derseniz, sadece Pablo yok, onun da ruhu var hepimize yeteceğini düşündüğüm. Oturduğunuz yerden yaşanan aksiyona ortak olduğunuz dakikalar bittiğindeyse olanca yavanlığıyla geçen sıradan hayatlarınıza dönüp vay be diyorsunuz.: “Kolombiyalılar uzaya gitmemiş olabilirler ama toplu ya da birey birey bir hayli yaratıcı cinayetler işleyebilecek kadar zengin hayal gücüne sahip mafya babaları ve ona çalışan adamları yetiştirebilmişler.” Bravo doğrusu. Polisi ayrı, sivili ayrı olan telekulaklar, ortaya dökülen kirli kirli çamaşırlar, beraberinde dillendirilen şantajlar, üçü de birbirinden haberdar ve iyi geçinen eşlere sahip bir mafya lideri, bir kez görüp hoşlandığı adamın karısını elde edebilmek için kocasını elinden ayağından bağlamak suretiyle önce azar azar sonra da iki parça ederek öldürten bir başka Cali mensubu mafya babası, bir sürü maço adamın ortasında eşcinselliğini gözlerine soka soka partneriyle dans edip öpüşen ve bu tavrı karşısında bu sert adamları bile mahcup edebilen, gözlerini başka yerlere kaçırtabilen bir diğer mafya babası ve daha niceleri…

IMG_0577

Üçüncü sezonun açılış ve kapanışını Javier Pena ve babasıyla yapıyoruz. Medellin’i indiren adam baba ocağında katıldığı bir düğün töreninde akrabalarının tebriklerini kabul ediyor bir yandan, diğer yandan zamanında mafya ile uğraşmaktan fırsat bulup da evlenemediği kuzeninin kocası ve çocuğuyla oluşturduğu mutlu tabloyu izliyor uzaktan yalnız bir kovboy olaraktan(tan şık olmadı farkındayım ama ses uyumunu, şıklığa yeğledim; bir kez de benim tarafımdan bakın istedim). Pena’nın önceliğiyse Kolombiya’da hegemonyasını sürdüren Cali Kartel. Pablo’nun öldüğü gün, Cali Kartel bir numaralı halk düşmanı olmuştu ve onu yakalamalarına yardım etmelerinin zerre kadar kıymeti kalmamıştı. Kendi üretimlerine başlayan kartel, büyüdükçe büyümüştü bu arada. Pablo ve hem narsist hem popülist kişiliği, Medellin halkının sevgi ve himayesini ararken, bu adamlar Kolombiya halkının elit kesimine yakın durmayı tercih etmişlerdi. Onlara ” Cali Beyefendileri” diyorlardı. Escobar ilgi görmek için yırtınırken, onlar gölgede kalmayı tercih etmişlerdi. Çalışanları da dahil olmak üzere, Cali’nin kokain ticaretinden haberdar olan kişi sayısı bir hayli az. Kurumsallaştırdıkları kokain ticaretini, onu en büyük beş yüz şirketten biriymiş gibi yöneterek idare ediyorlardı. Aralarındaki bir başka mühim fark ise Pablo Escobar birisini öldürdüğünde bunu herkesin bilmesini isterken, Cali Beyefendileri cesedi kümes teline sarıp Cauca Nehri’ne atmak suretiyle bu dünyadan ebediyen sildirtmekteydiler. Bu şekilde ceset iyice şiştiğinde teller etini parçalar ve balık yemi haline gelirdi. Geride ne bir iz kalırdı, ne de bir parça. Bu nedenle açılamayan cinayet dosyaları kapanamazdı da. Uyuşturucu savaşlarından bıkan halksa bu nazik yöntemleri tercih ediyordu kendince. Halkın, elitlerin, emniyetin ve askerlerin işine gelen bu durum son altı ayda yüz seksen bin ton kokainin ABD’ye sokulmasıysa bu gidişata bir dur demek mecburiyetini getirmekteydi. Tam da bu esnada Yumbo’da boşaltılan zehirli gazların, içerisinde çocukların da bulunduğu toplu ölümlere yol açmasıyla Pena olaylara el koyuyordu. Çünkü Cali’nin bu asri hatasını ifşa edecek olan güvenlik müfettişi şantaja boyun eğmek zorunda kalmış ve olayı doğal gaz sıkışması olarak örtbas etmişti. İşin tuzu biberi olan bu gelişme sayesinde Pena en iyi iki adamını Cali’ye gönderiyordu. Savaş başlıyordu artık gizliden gizliye.

IMG_0571

Dört ortaklı fakat tek liderli, borsacı gibi davranan uyuşturucu satıcısı Cali hükümranlığında ve genel olarak kartellerden duyulan korkunun altında yatan bir başka sebep de acımasızlıkları idi. Hem kadınlar hem de çocuklar bu acımasızlıktan kendi paylarına düşen kısmı alıyorlardı çaresizce. Kimsenin dokunulmazlığının olamadığı bir dünya idi bu. Bir anda sırf gövde gösterisi olsun ya da geride kalanlara ibret olsun diye en yakınındakini bile harcayabiliyordu bu acımasız adamlar tek kurşun eşliğinde. Özellikle yakınlarından geldiğini düşündükleri ihanetin düşüncesi bile, ani gelen infazla nihayetlendiriliyordu. Hem de çoluğu çocuğuyla beraber ya da onların gözü önünde. Bu kadar acımasızlığın ortasında nasıl yaşanır diye soracak olursanız, alışmakla ilgili olduğunu düşünüyor insan. Sert ve eğitimsiz adamlar günah, ayıp, yazık demeden bir başka şekilde ekmek parası peşine düşmüş gidiyorlar. Kaymağı üsttekiler yerken, hiçbirinin sonu çok iyi olmuyor ve çoğu da bunu bile bile yine de bulaşmış olduğu bu işlerden, baş döndüren güçten ve paranın satın alabildiklerinden vazgeçemiyor. Bir uyuşturucu kaçakçısı içinse parayı elde etmek değil, parayı elinde tutmak zor. Eski zamanlarda kokaini Amerika’ya taşıyan uçaklar, karşılığında aldıkları nakdi Kolombiya’ya geri getiriyorlardı. Dolar pesoya dönüştürülüyordu. Bir zamanlar Amerikan bankaları paralarınızı alır ve hiç soru sormazken, Başkan Nixon’la beraber tüm Amerikan bankalarının 10.000 $’ın üzerindeki miktarları rapor etmesini şart koşan Bankalar Gizlilik Yasası’nı imzalamasıyla değişti her şey ve bu yasadan da “para aklama” doğdu. Para aklama üç aşamalı olup ilk aşamasına “yerleştirme” denmekteydi. Komünlerden ABD’ye getirilen işçiler beyan edilmesin diye her biri 10.000 $’ın biraz altında posta çekleri satın alıyor ve biriktirilen posta çekleri toplu halde güneye, daha sıcak ve daha rahat bir yere gönderiliyordu. Bu yer Karayipler’in İsviçresi sayılan Panama idi. Elektronik transferler kontrol edilmediğinden, Panama, para aklamanın mükemmel beldesiydi ve bu aşamanın adına “istifleme” deniyordu. Burada devreye giren “usta” yani “istifleyici”, şirket ve limited ortaklıklar aracılığıyla paranın kirli kaynağını temizliyordu. Bu süreçte rol oynayan bir numaralı para aklayıcısı ve nakit para transferini yapan Cali’nin gözdesi iyi eğitimli, beş dil bilen ve farklı isimlerdeki pasaportlara sahip Franklin Jurado’nun kimliğini tespit eden Pena ve ekibi bu mühim adamın peşine düşüyor ve Cali’nin ilişkiler ağını ortaya çıkarmak için ilk adım böylelikle atılmış oluyordu. Buradan hareketle Cali’nin beyni, patronu, efendisi, kendisi ve dolayısıyla kurduğu imparatorlukla gurur duyan Gilberto Orejuela kıskıvrak yakalanıyordu. Şehrin yarısına sahip adamlar yaptıklarıyla nam salmış olmalarına rağmen bir hayalet gibi yaşadıklarından haklarında çıkartılan yakalama kararına rağmen gizlendikleri yerlerden yönetmekteydiler imparatorluklarını ve bir noktaya kadar da ulaşılmazlardı. Chepe Santacruz işin New York ayağını yönetirken, Pacho Herrera Meksika’ya uzaklaştırma almıştı çoktan, sırf Kuzey Vadisi ile aralarındaki husumet büyümesin diye. Dağılan ekibin bileşmesiyse ilerleyen bölümlerde, parası neyse verip teslim oldukları adalete, akabindeyse kendi yarattıkları konforlu hapishanelere, kendi kurallarını getirmek şartıyla gerçekleşiyordu. Goodfellas’ı akla getiren bu sahnelerde sofralardaki tek eksik jiletle incecik doğranan sarımsakların yokluğu idi belki de. İtalyan gangsterlerin aksanlı İngilizcelerinin yerini alan kıvrak İspanyolca ise kulağa çok daha hoş geliyor doğrusu. Hele Pacho’nun Angel Canales’ın seslendirdiği Dos Gardenias eşliğinde yaptığı kıvrak dans unutulmazdı. Böyle de güzel adamları eşcinsel rollerde çok sık görmeye başlarsak eğer, yakında ekran karşısına mendilsiz geçemez hale geleceğiz-kimi ama çoğu hemcinsimin hislerini paylaşma ihtiyacı duyduğum bu noktada, herşeye rağmen sahnenin çok zarif olduğunu; ayrıca aynı Pacho kiliseyi bastığı sahnede Tanrı’nın kapısını kırarak içeriye dalarken ve geride kalan ateş ve cesetleri umursamaz tavrıyla bitirim bitirim kürsüye doğru ilerlerkenki haliyle de bir hayli beğenimi kazanmıştı. Tüm bunları belirtmeyiyse bir borç bilirim. Aktörün oynamış olduğu birkaç filmi de listeme aldım. Cell211’i izleyeceğim muhakkak ilk fırsatta. Beğenmezsem hızlıca olduğu sahnelere bakar bakar geçerim sadece.

IMG_0576

IMG_0572

Gelelim dizinin ağır toplarından Kali-KGB’nin başındaki isim olan ve Şilili aktör Matias Varela tarafından canlandırılan Salcedo’ya. Onun ailenin küçüğü olduğunu general babasıyla yaptığı konuşma esnasında öğreniyoruz. Cali’den kazandığı paralarla aldığı arsayı gösterirken, babası böyle manzaralı bir yere sahip olacak kişinin o değil de, abisi olacağını düşündüğünü itiraf ediyor. Salcedo sessiz bir mühendismiş gençliğinde. Şimdiyse iki kız çocuğu ve havalı karısıyla beraber Cali’den kazandıklarıyla kuracağı güvenlik şirketinin hayalini kurarken, kendini bir çırpıda yakasından atamayacağı kadar çok miktarada kirli işin içinde buluyor bu sessiz ve soğukkanlı mühendis. Ve elbetteki kartelden çıkmak öyle kolay değil ve mümkün de değil. En fazla aksiyon ve gerilim onun oynadığı bölümlerde çıkıyor karşımıza. Nedeni ise g.t korkusundan(neden yakıştıramıyorsunuz anlamıyorum, g.t korkusu fenomen bir korkudur bana göre korkulası fenomenler içinde ve g.t g.t’tür, p.p. konmuyor yerine, t.t.’da), her neyse Amerikalılara bilgi sızdırıp, ailesi ve kendisi için sığınma hakkı talep etmesinden kaynaklanıyor. O bir muhbir bundan böyle. Çekimler esnasında halen daha hayatta olan ve artık altmışlarına merdiven dayamış, Amerika’nın bilinmeyen bir eyaletinde, kalabalık şehirlere gezintiye gitmesi yasaklı bir şekilde Kolombiya’da hukuk okumuş eşiyle ve kızlarıyla birlikte yeni bir hayat kurmak zorunda kalmış Salcedo ile görüşme yapılıyor. Eşi tekrar öğrenci olmuş ve İngilizce öğrenmiş bu zaman zarfında. Kendisiyse yirmi iki yıldır yeni ismiyle ve yine mühendis olarak tanık koruma programı altında yaşamakta ve dizi çekim aşamasındayken daha, uyarlanmış olduğu senaryoya faydası dokunması için kendisine bir takım sorular sorulmuş bir sürü güvenlik önlemi çerçevesinde. Bunların başında da dizinin birinci bölümünde yaşanan ve olayın başmimarı da Pacho olan Harley Davidson’larla adam parçalama hikayesinin gerçek olup olmadığı oluyor. Land Rover kullanılmış gerçekte ve kendi gözleriyle şahit olmasa da bu olayı gören başka gözlerce kendisine aktarılmış tüm bu yaşananlar. Bir de Navegante’yi öldürmüşlüğü yok, senaryo icabı demiş verdiği röportajda. Fakat karteli çökertmekteki bir numaralı isim olmasına rağmen, ülkesinde köstebek damgası yemekten kurtulamamış yazık ki. Halen daha bu kendine özgü hapishanede yaşamakta, tesellisi olan ailesi de yanında.

IMG_0578

Dünyaya satılan dizi aynı zamanda Kolombiya hakkında bir sürü bilgi sahibi olmanızı da sağlıyor. Örneğin FARC adında Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetler hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. 17000 kişilik güçlü gerilla ordusu, dünyanın en uzun süren iç savaşını vermiş. Savaşın başında adam kaçırmayla sermaye sahibi olan birliğe, zengin Kolombiyalılar sevdiklerine zarar gelmesin diye oluk oluk para akıtmışlar. Convivir ise insanlığa karşı suçlar için Sam Amca sponsorluğunda yetiştirilmiş komünist gerillalara karşı silahlanmış bir başka oluşumdu. Cali tarafından tutulup FARC tarafından kaçırılan para aklayıcı Jurado’nun Amerikalı güzel eşi, Pena’nın başvurduğu Convivir aracılığıyla kurtarılıyordu. Başkan öyle, bunlar böyle, karteller şöyle derken hukuksuzluk almış başını gitmiş Kolombiya jungle’ında anlaşıldığı üzere. Her ne kadar başkan aksini söylese de.

Kolombiya’da tüm bunlar yaşanırken başkanlık seçimleri yapılıyor bir i yandan da. Amerika’da Clinton dönemi yaşanırken, Escobar’ın destekçileri tarafından suikast girişiminde bulunulmuş Ernesto Samper başkanlık koltuğuna gelmiş, Savunma Bakanı ise Botero olmuş halde. Kendisinin Cali karteline çalıştığı deşifre ediliyor Pena ve ekibi tarafından. Kartel dokunulmazlık karşılığında yardım kampanyasına bağış yapmış. Bunu duyan Kolombiya halkı ayağa kalkıyor kalkmasına, protestolar ediyorlar etmesine de, Samper bir yere gitmiyor. Sadece Pena’nın istifası ve itirafı ile insanlar gerçeği öğreniyorlar. Cali saltanatı sona eriyor ve tüm bu yaşananlar tarihe Proceso 8000 adıyla geçiyor. Amerika tarafından uyuşturucu mafyasının siyasi birimlere güçlü bir şekilde nüfuz ettiği başta Meksika olmak üzere, Kolombiya, Peru gibi ülkelere ise “Narko Demokrasi” adı veriliyor.

Dördüncü sezon için tüyo veriliyor yine baba oğul arasında geçen bir diyalog sayesinde. Hedef uyuşturucu ile mücadelede esas düşman olan Meksika olacakmış dördüncü bölümde. 2018 yılında tekrar görüşeceğiz kendileriyle. Zaferi mağlubiyete dönüştürmeye meraklı, bir parça karamsar ve melankolik Pena yalnız bir avcıya dönüşmüş yüreğini nerelere sığdıracak izleyeceğiz bir kez ve belki de son defa daha.

IMG_0574

IMG_0564

IMG_0573

FLEABAG

IMG_0520

FLEABAG :

“İnsanlar hata yapar. Bu yüzden kalemleri silgili üretiyorlar.” Boo

“Mezarlıkta koşu yapmak gerçekten çok uygunsuz. Yaşamanın cakasını atıyorsun.” Claire

Bir BBC draması olan Fleabag’in her bir bölümü yaklaşık yarım saat süren ve toplamda altı bölümden oluşan altı bölümlük ilk sezonunu bir çırpıda ve tıpkı dizinin başrolünde de oynayan, aynı zamanda yaratıcısı ve kendi yazdığı oyundan uyarlayan muzip yazarı Phoebe Waller-Bridge gibi düşünmeye çalışarak muzip muzip izledim. Esprileri Gülse Birsel’i, fiziği Meltem Cumbul’u andıran oyuncunun içindekileri paylaşmak için kameraya döndüğü ve dudaklarını büzdüğü anlar çok eğlenceliydi. Yüzüne gülmek, idare etmek, vakur edebiyatını sürdürmek için susarsın, içinden patlarken. Dalga geçmek, küçük düşürmek, hor görmek, ezmek, harcamak istersin, sinir oluyorsundur ama…ama’sı var. Fleabag bunu yapmak yerine içinden geleni kameranın açısına göre dönerek karşı tarafın duymayacağı şekilde, bir çırpıda söyleyiveriyor. İç ses içerde kalmamış oluyor böylelikle. Gizli saklı bir şey de.

IMG_0518

İlk bölümün daha ilk dakikalarında Fleabag’in özel hayatının nasıl olduğuna ve erkeklerle olan ilişkilerine odaklanıyoruz. İşlettiği kafesinde işler pek iyi gitmiyor ve tasfiye durumuna gelmiş çoktan. Londra da, hayat da çok pahalı. Dükkanına gelen tek tük müşteriyi kovalıyor umutsuzlukla. Kredi başvurusu için alıngan bir adamla mülakata yetişiyor kan ter içinde işyerini kurtarmak için. Adamla karşılıklı son derece garip davranıyorlar birbirlerine ve işler sarpa sarıyor. Kızkardeşi çıkıyor sahneye bu garip görüşmenin hemen akabinde. Onu sinirli, güzel ve anoreksik olarak tanımlıyor. Kızkardeşi ise diploması olan, bir koca sahibi ve Burberry ceket sahibi olarak tanımlıyor kendini. Gerginliğini ve stresli görünmesini hayatta başarılı olmasına bağlıyor. Dışarıdan zengin ve mükemmel görünen kadının özel hayatında çok da mutlu olmadığını görüyoruz izleyen ikinci bölümde. Evden çalışan, tablolar ve kağıt hamuru satan, hantal ve uzun zamandır seks yapmamak için bahanesi olan bir kocası var. Her zaman sinirli, gergin ve bir anda ağlayıveriyor. Yıllardır osurmadığını da itiraf ediyor. Sözün özü her şeyi içine atıyor. Finlandiya’ya terfisi söz konusu ve bunu bile paylaşmıyor kimseyle. Claire ne kadar ketumsa, Flea onun anlatma dediği her şeyi bir çırpıda söyleyiveriyor. İk kardeş gün ve gece gibiler ama ortak yasları yani annelerinde buluşuyorlar.

IMG_0522

Üç yıl önce ölmüş bu birbirine taban tabana zıt iki kardeşin annesi. İki göğsünü de aldırdığı halde doktorlar kurtaramamış. Geriye de evhamlar içinde, endişeli bir baba bırakmış. Birer yetişkin olan kızları için doktor muayeneleri alıyor onlardan habersiz. Laf arasında her gün mezarlığa geldiğini itiraf ediyor Fleabag kızkardeşine. Henüz travmayı atlatamadıkları her hallerinden belli ikilinin babaları vaftiz anneleriyle evlenmiş hemen akabinde. Bu rolde Olivia Colman her zamankinden de harika. Cinsel hayatını sergilediği bir seks sergisi açıyor dizinin son bölümünde. Ayrıntılarını anlattığı bir de konuşma yapıyor göğsünü gere gere. Hem kaçık hem çatlak(hayır, benzer olabilirler ama aynı anlama gelen sıfatlar değiller yahut ben kullanıyorum ve kullanılır diyorum daha ötesi var mı). Kocasının cins kızlarını severmiş gibi yapıyor, kızlar da onu severmiş gibi yapmaya çalışıyorlar ama aslında annelerinin yerine gelen kadınla kanlı bıçaklılar ve taraflar birbirinin gözünü oymak için fırsat kolladıkları gibi ilk fırsatta tekme tokat girişip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Dizideki her karakter arızalı fakat bununla yaşamayı öğrenmiş olduklarından alçakgönüllü bir kabulleniş içerisindeler. Babaya gelince yeni eşinden ödü kopmakla beraber, iyi ve mutlu bir hayatı olduğunu söylüyor ısrarcı bir şekilde. Her biri kendi hayatını yaşayan kızlarıyla yaşayamayacağının farkında olduğundan, karısının yanında duruyor. Yaşlı ve sorun çıksın istemiyor ama çevresindeki kadınlar hiç de öyle düşünmüyor ve de davranmıyorlar.

Ara ara karşımıza çıkan melez bir adamla bağlantıyı son bölümde kuruyoruz ve esrar perdesi aralanıyor. Kendini hafif yaralamak ve erkek arkadaşını hastaneye getirmek için bisikletin önüne atmak üzere yola çıkan, fakat önce bisiklet, sonra araba sonra da birkaç bisiklet tarafından daha ezilmek suretiyle ölen Ginedomuzu sevdalısı Boo’nun depresif yüzü, açıksözlü halleri ve can arkadaşlığının sona erme nedeni çıkıyor ortaya. Flea’nın ağlama isteği de beraberinde.

IMG_0523

Flea’nın bir dargın bir barışık yaşadığı uzatmalı sevgilisi müzisyen ve duygusal Harry tıpkı bir kız çocuğu gibi. Tüm asilikler, çıkıntılıklar Flea’nın başının altından çıkarken, ayrılıklarına kendini fazlasıyla kaptıran Harry suç mahallini temizlercesine hırsını ev temizliğinden çıkartıyor her defasında ve ovalaya ovalaya temizliyor evin her köşesini gözyaşlarına boğularak. Olayları dramatize etmeyi seven bir tarafı var Boo gibi, duygusal ve müşfik olsa da, görünen köy kılavuz istemiyor, yatakta tam bir felaket. Flea onun için kameraya dönerek beni harcıyor diyor. Ev tozlandığı zaman Flea kavga çıkartıyor, ayrılmalıyız artık diyor sırf ev tozlandı diye. Harry ise geri döneceğinin sinyallerini arkasında bıraktığı küçük oyuncaklarla netleştiriyor. Garip bir ilişki yaşıyorlar, garip olduğunu itiraf edemedikleri ama birçok ilişki kadar da gariplikler barındıran. Ayrı kaldıkları dönemlerde ise Flea kendine yeni partnerler buluyor. Dişlek bir adam var otobüste tanıştığı absürd ve boşboğaz, bir de yakışıklı ve kendine aşık bir adam var aile yemeğine davet ettiği. Hiçbiriyle uzun süreli bir ilişkisi olmuyor. Kimin kim için hayal kırıklığı olduğu ise meçhul. Brigitte Jones’da idealize edilen snob, mesafeli ve aşık Bay Darcy çıkmıyor karşısına. Zaten çıksa da Flea ile nasıl bir ikili oluşturacakları meçhul. Bir Brigitte Jones da değil Flea. Tombik değil başta. Londra’da hayat pahalılığı içinde mutsuz olduğunu, hayatının bir hayal kırıklığı olduğunu belli etmemeye çalışarak suyun yüzeyinde boğulmadan kalmaya çalışan yalnız bir kadın o sadece. Tek kız arkadaşı da onun sayesinde mefta olmuş ama buna rağmen Boo’nun telesekreterdeki sesini duymak için arıyor onu her başı sıkıştığında, kendini kötü hissettiğinde. Ajitasyon yapmadan, kendisiyle alay ederek, ona üzülmememizi sağlıyor bölümler boyunca. Sakladığı vicdan azabı da dizinin son bölümünde çıkıyor açığa. Hiddetlenebilirsiniz Flea’nın hatası karşısında ama bir hata sonuçta. Ben çok kızmadım alttan alta vicdan azabı çeken Flea’ya. Hatalarımı saysam ve birleştirsem buradan kıtanın uzak ucuna yol olur, insanlar arasında köprü olur. İnsanoğlunun bittikten sonra kısa, yaşarken emsal teşkil edecek fakat kişiye özgü olduğundan, bir formül ya da ders olarak okutulması yeni hataları önleyemeyen yanlışlarından bol miktarda yaptığım için Flea’ya kızamıyorum. Sadece ikinci sezon onayı almış dizi kahramanımızın aynı edepsizlikle hareket edeceğini umuyorum. Çünkü başka türlüsünü hayal edemiyorum. Flea’ya edepsizliğin yakıştığını düşünüyorum. Beşeriz sonuçta, şaşarız her fırsatta. Hata yapmak yakışıyor Flea’ya. Dizi iyi bir dizi, izleyin mutlaka. İkinci bölümün ilk sahnesine, metroda geçen anlara bayıldım bu arada. Muhafazakar bir ülkede, hem de televizyonda, bu kadar açıkca insan olmanın kırıcı, yıkıcı ve yakıcı taraflarını, hem de bir kadın karakter üzerinden yazıp oynatamazsın. Burası özgürlükler ülkesi değil. Bizden bir Fleabag çıkmaz, tıpkı bundan böyle bir Fahriye Abla bile çıkmayacağı gibi.

IMG_0526

IMG_0525

T2 TRAINSPOTTING

IMG_0470

T2 TRAINSPOTTING :

“Özel tasarım iç çamaşırı seç. Ölmüş bir ilişkiye biraz hayat katmak adına beyhude bir çaba. El çantalarını seç. Yüksek topuklu ayakkabılar seç. Kendini mutlu gibi hissetmek için kaşmir ve ipek seç. Kendini camdan atan bir kadın tarafından Çin’de üretilmiş bir iphone seç ve Güney Asya’da bir mağazdan alınmış ceketinin cebinden çıkarma. Facebook’u, twitter’ı, snapchat’i, ınstagram’ı seç ve tanımadığın insanlara kin kusacak binbir türlü başka yol seç. Profilini güncellemeyi seç. Kahvaltı ettiğini dünyaya duyur ve birinin, bir yerlerde bunu umursadığını umut et. Eski sevgililerini aramayı seç. Onlar kadar kötü görünmediğine çaresizce inanmak için. İlk otuzbirinden son nefesine kadar her şeyini bloglardan paylaşmayı seç. İnsan ilişkisinin indirgendiği nokta dijital bir veriden fazlası değil. Estetik ameliyat olan ünlüler hakkında bilmediğin on şey seç. Kürtaj için bağırmayı seç. Tecavüz şakalarını, kadınlara laf atmayı eski sevgilini ifşa etmeyi seç ve bitmek tükenmek bilmeyen depresif kadın düşmanlığını. 11 eylül’ün hiç yaşanmadığını ve yaşandıysa, sorumluların Yahudiler olduğunu seç. Ne zaman biteceği belli olmayan mesaileri ve işe gitmek için iki saat yol gitmeyi seç ve çocukların için de aynısını ama daha kötüsünü seç. Kendi kendine belki onların başına gelmediğini telkin et. Sonra arkana yaslan ve acıyı, sikko bir mutfakta üretilen adı bilinmeyen bir uyuşturucudan bilinmeyen dozlarda alarak dindir. Tutulmayan sözü seç ve keşke başka türlü hareket etseydim de. Kendi hatalarından asla ders çıkarmamayı seç. Tarihin tekerrür edişini izlemeyi seç. Her zaman hayalini kurduğun şeye ulaşmak yerine ulaşabileceğin şeye ulaşmaya kendini yavaştan alıştırmayı seç. Aza kanaat et ve mutluymuş gibi yap. Hayal kırıklığını seç ve sevdiklerini kaybetmeyi seç. Onlar hayattan ayrılırlarken senin bir parçan da onlarla birlikte ölür. Ta ki bir gün parça parça hepsinin öldüğü güne kadar.  Ve senden ölü ya da diri denebilecek tek bir parça kalmayacak. Geleceğini seç Veronika. hayatı seç.” Seksenli yıllarda uyuşturucu karşıtı kampanyanın iyi niyetli sloganı

“Geldiğim yerde geçmiş unutulan bir şeydir. Ama burada herkes geçmişten konuşuyor.” Veronika

Gözümde canlanır koskoca mazi… Tamı tamına yirmi bir yıl geçmiş ilk filmi izleyişimin üzerinden. Mazi ondan canlanmakta gözümde koskocalığıyla. Acaba titrek sesli Gülden Karaböcek mi yoksa nispeten daha düz okuyan Ferdi Özbeğen’le mi canlanıyor en çok mazim? Cevap veriyorum: İkisi de değil. Bana nostalji yaşatan Danny Boyle ve ekibi oluyor. Neredeyse çeyrek yüzyıl sonra ekip bir kez daha eksiksiz olarak bir araya gelebilmiş. Hal böyle olunca, tıfıl delikanlılar büyümüş adam olmuşlar. Doksanların sonunda yirmilerinin başında olan izleyiciler ve ilk filmi izleyenler için nostaljik bir şölen vaat ediyor yeni film. İşte aradaki fark bu; eskisi ve yenisi. Film ekibi ve dönem seyircisi olarak bizler eskimiş oluyoruz. Yeniler ilk filmi sinemadan ziyade televizyonlarda izlemiş olanlar, bir de yeni film vizyona girince ikinciyi anlamak için ilkini izleyenler. Ama bir parça geçmişi anmanın kime ne zararı olabilir ki? Özellikle de biz eskiler için. Bu arada bu seri için sakın ola ikiden başlamayın, çünkü taşlar oturmayacaktır yerine. Karakterleri kovalayanlar birer hayalet değil, kendi gençliklerinde çünkü-çünki kulağa daha hoş geliyor sanki. Bir de genç Renton’ın Edinburgh(yazıldığı gibi okursanız, hele de memleketinde okursanız aval aval bakacaktır İskoçlar yüzünüze) sokaklarında tüm enerjisi ve sıska bacaklarıyla koştuğu sahneleri görmeniz lazım, mis gibi bir tuvalete daldığını hayal ettiği-adı üzerinde hayale beraber balıklama dalmanız lazım. Gençliğin, geçmişin, nispeten saflığın, uyuşturucunun  verdiği tüm güzel kafalara ortak olmanız lazım.

IMG_0467

IMG_0468

Film Renton’ı canlandıran Ewan McGregor’un koşu bandında son sürat koşarken geçmişi gözlerinin önünde, sanki delikanlılık dönemlerine dönmek istercesine kan ter içinde koşturduğu anlarla başlıyor. Dengesini yitirdiğindeyse kendini yerde buluyor. Ağır ağır çalan “Perfect Day” eşliğinde çocukluklarına gidiyoruz kahramanların. Zaten filmin sırtını dayadığı en büyük başarısı ara ara yad edilen ve peşimizi bırakmayan mazide yaşanmış anlar ve anılar oluyor. İlk filmin ağır toplarından ve en ağır İskoç aksanlı abimiz Begbie ise beyazlamış saçları ve bıyıklarıyla yirmi uzun yılını hapiste geçirdikten sonra, azaltılmış cezai sorumluluk savunması yapmayan yine İskoç aksanlı avukatına saldırmaktayken, akabindeyse çaresizlikten hapishanenin en salağına kendini şişletip hastaneden kaçma planlarıyla uğraşırken çıkıyor karşımıza. Harcanmış hayatı, bol miktarda öfkesi, oğlundan saçma sapan beklentileri ve iktidarsızlığıyla filmin en zayıf halkasını oluşturuyor yine de yazık ki. Ama Robert Carlyle her zamanki… Filmin en saf karakteri olan 15 yıl eroin bağımlısı olmuş agnostik Spud rolünde Ewan Bremner her gideceği yere bir saat geç kalmaktan ötürü kapının önüne koyula koyula en nihayet İngiliz yaz saati uygulamasının yürürlüğe girdiğini gecinden farkediyor. Bir de Sick Boy(Johnny Lee Miller) var limon kabuğu rengine boyadığı saçlarıyla. Halasından kaldığını söylediği barı işletiyor çok çok az müşterisiyle. Burjuvalaşmaya ayak uyduramadığından yakınsa da aynı düşkün hayatına devam ediyor. Öte yandan kız arkadaşını kullanarak gizli kameraya aldığı adamların tuhaf cinsel isteklerini şantaj unsuru olarak kullanıyor ek gelir olarak. Bu zaman zarfında hiç değişmemişsin dedikleri Renton, eroinden uzak durarak, cebinde de kaçırdığı bir sürü para ve kurduğu yeni hayatındaki Hollandalı eşiyle nispeten daha normal-her ne demekse normal-bir hayat yaşamış Edinburgh’dan uzakta. Peki tilki neden dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına dönüyor? Renton 20 yıllık zaman zarfında hiç dönmediği ülkesine, şehrine, çocukluğunun geçtiği mahalleye, okul sırasını ve yaşam dilimini paylaştığı arkadaşlarının arasına, ailesini görmeye neden şimdi dönüyor? Üstelik ilk geldiğinde uğradığı baba evinde annesinin hiç acı çekmeden ölmüş olduğunu öğreniyor babasından. Kadın bir gün oğlunun döneceğini ummuş ve odasını olduğu gibi bırakmış. Renton dönüyor, çünkü yolunda gitmeyen şeyler var hayatında. Çünkü aksini söylese de çocukları olmamış karısıyla. Yakınlarda bir operasyon geçirmiş ve stent takılmış kalbine giden yollardan birine. Ayrıca evde de işler pek yolunda gitmiyor ve ikinci dönüşünde artık bir ailesi ve işi olmadığını da itiraf ediyor Sick Boy’a. Aldığı muhasebe kursu sayesinde, küçük bir firmada perakende sektörü için stok yönetimi yapmış bu zamana kadar. Sick Boy’dan kaçırmış olduğu parayı iade ediyor herşeye rağmen. Vicdanı yürürlüğe giriyor çünkü yıllar sonra. Üstelik 46 yaşında, hayatta tanıdık kimsesi kalmamış, evi barkı dağılmış bir adam sonuçta ve her ne olursa olsun serde dostluk var diyen arızalı Sick Boy bile iyi geliyor ona şimdiki hayatında. İntihar etmekten son anda kurtardığı Spud’ı iyi yola kanalize etmeye çalışıyor. Onu eroin harici bir başka şeye bağımlı hale getirmek için uğraşıyor. Kendi bağımlılığını yönlendirdiği şeyinse “kaçmak” olduğunu söylüyor. Her fırsatta geçmişi anan Renton, ondan kaçarak gelmiş bugünlere. Tüm zamanlar içiçe geçmiş aslında. Her kim gelir de benim hayatım çok değişti derse desin, inanmam tek bir sözüne bile. Değişen bir şey yok, daha çok paranın olması ya da az, daha büyük bir evde yaşıyor olman ya da küçük, hiçbiri değiştirmiyor hayatını. Sen yine aynı sensin. Daha çok okudun, daha çok gezdin… başka? Bir gün sen de dönüp dolaşıp kendi kürkçü dükkanına geleceksin. Şans olarak gördüğün bu dünyadan yaşlanarak gidiyor olmak bile, aslında başa dönmek demek ve muhtaç bir bebek oluyorsun tekrar. Başa dönüyorsun tekrar. Onca yıl hiç yaşanmamış gibi. Nitekim herkes özüne dönüyor filmde de, yani başlangıç noktalarına. Bazısı hiç ayrılmamış bile yaşadığı  mahallesinden. Kalanlarsa baba ocağına, mahallesine, Begbie bile 20 yılını geçirdiği hapishane günlerine dönüyor en nihayetinde. Tüm bunları kronolojik sıraya göre hatırlayıp yazmaksa Spud’a düşüyor. Filmin Irvine Welsh’i de Spud oluyor bir nevi. Renton’ın da en sevdiği arkadaşı olan Spud’lı sahneler filmin unutulmaz anlarını teşkil ediyor. Duvara akseden dev gölgesinden habersiz yaşıyor Spud. Hikayede ve hikayesiyle zayıf kalan Begbie’nin yanı sıra yeşil çoraplarıyla boks dersleri almaya başlarken kendini Raging Spud olarak hayal ederken, ringde tek yumrukla yere serilmesi de fazla zamanını almıyor. Ringlerden küskün değil de yakasını toparlayamaz ve bitik vaziyette ayrıldığındaysa, gençlikleri geçip gidiyor gözünün önünden Edinburgh’un hayaletlerle dolu gotik mimariye sahip arka sokaklarında iken. Sick Boy’un dediği gibi kendi geçmişlerini ziyaret eden birer turist onlar. Ben kendi adıma filmi izlerken kah güldüm eğlendim, kah genç kızlığım geldi aklıma. Bu ve daha pek çok nedenden ötürü T2’yi sevdim ama nasıl sevdim, bir bütün olarak değil de bana hüznü, umudu, kayıplarımla başa çıkmak için uğraştığım günleri, geçmişimi, dayanışmayı, Queen’i, Blondie’yi, Iggy Pop’u, kafa çekmenin-otlu ya da otsuz-güzelliğini şu ayık kafamla ayrı ayrı sahnelerle hatırlattığı ve barındırdığı tüm kargaşaya rağmen ruhumu yatıştırdığı için sevdim. Oooo Dannyboy…

IMG_0471

IMG_0469

Film eleştirilerini okuduğumda hep Trainspotting ile karşılaştırıldığını fark ediyorum yeni filmin. Ben de sürekli bunu yaptım itiraf etmem gerekirse ama neticede bu bir yeniden yapım değil, sadece yıllar sonra gelen ve kahramanların olgunluk dönemlerinde tekrar bir araya geldikleri bir devam filmi ve yönetmen Danny Boyle’un da bence Slumdog Millionaire’den ve birçok filmindense hem daha özel hem de daha özgün bir yere sahip ilk Trainspotting’e göndermeler ve referanslarla dolu bir filmi. Yirmilerindeki pervasız delikanlılarla, kırklarını devirdi devirecek karakterlerin fiziksel ve ruhsal olarak aynı kalması elbette mümkün değil. Gençliğin verdiği hercailiği yıllar sonra yansıtmak da mümkün değil. Bu ikinci filmse Danny Boyle’un çok çok iyi bir yönetmen olduğunu hatırlattı bana ve belki bir parça unutmuş olanlara. 1690 gecesinde yaşananlar kulağa anlamsız gelse de mezhep kavgasının her yerde yaşandığını, siyasi sınıfları dışında yüzüstü bırakılmış insanların hayata tutunmak, kırılan onurlarını onarmak, aidiyet hislerini pekiştirmek ve sosyalleşmek maksadıyla nasıl bir araya geldiklerini gördük bu sahnelerde. Renton sahne almak zorunda kaldığı gecede “Bütün Katolikler ölmüştü” sözlerini söylediğinde anlık bir suskunluğun ardından seyirciler arasında kopan kıyamet ve coşku komik olmakla beraber az sonra Renton ve Sick Boy tarafından tatlı tatlı soyulmalarını engelleyemeyecek ve ATM kartlarına verdikleri aynı rakamdan oluşan dört rakamlı şifreleri yüzünden iki defa yanacaklardı Protestan ve Kraliçe taraftarı beyler bayanlar.

IMG_0475

T2: TRAINSPOTTING

Uyarlandığı kitabın yazarı efsane İskoçlu yazar Irvine Welsh yine küçük bir rolde çıkıyor karşımıza. Meraklılarının dikkatinden kaçmayacaktır ama belirtmesem olmazdı. Bu da benim tarafımdan taslanmış bir ukalalık olsun size. Hala düşündüğüm ve gülümsdiğim anlar kaldı bana T2’den geriye. Hele Bulgar kızımız Veronika’nın bol aksiyonlu videosunu izleyen Renton’ın yüzü bence filmin en efsane sahnesiydi. Hiç yaşlanmasın sıfatlı Ewan McGregor muzip sahnelere yakışan bir isimdir, benden söylemesi. İskoç viskisi fena olmazdı doğrusu, tam da şimdi.

IMG_0472

IMG_0473

MASTER OF NONE

IMG_0461

MASTER OF NONE :

“İnsanlar her seferinde anında büyülü hale gelmiyorlar. Bazen sonradan büyülü olabiliyorlar. Bazen de çöplük haline geliyorlar.” Denise

“Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Atilla ve garip adları, değişik meslekleri olan daha bir yığın aşık. Bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı ve bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başladı.” Sylvia Plath, Sırça Fanus

“Azınlık, diğerlerinin yarısı kadar başarılı olmak için iki katı çalışan insanlardır.” Angela Bassett

Bir arkadaşımın öncü bilgilendirmesi, bu öncü bilgilendirmelerin şiddetinin gitgide artması, sonrasında ise ihtar ve kınamaya dönüşüp ihtarın ihbar, kınamanın ise beni önüne geçilmez bir girdaba sürüklemesi sonucunda çok çok az merak, bir’az istek, en çok da mızmız bir vaziyette oturduğum ekran karşısından bir gün içerisinde türlü duygular arasında gide gele ama en çok da duygusal açıdan tatmin olmuş ve iyi bir şeyler izlemiş olmanın verdiği memnuniyetle kalktığımda Banuhan Güvenir’e müteşekkir olduğumu buradan sizin aracılığınızla itiraf ediyorum. Her zaman bu kadar iyi bir dizi çıkmıyor insanın karşısına. Herkes dizi yapıyor da… Toplamda yirmi bölümden oluşan iki sezona başlamadan önce, ilk sezona dayandığın takdirde, ikinci sezon çok harika bölümler var demişti. Dizi bittiğinde tekrar İtalya’ya gitmek istiyordu ki haziranda o Amerika’ya giderken, ben bir başka Anadolu turnesine çıkacağım(ya evet turne kapsamında, Ramazan ayı boyunca içki içilmeyen türkü barlarda sahne alacağım Yozgat-Niğde-Konya… olur olur Tokat’ta olur). Dizinin yaratıcısı, yazarı, kimi bölümlerin yönetmeni ve de esas oyuncusu olan Aziz Ansari ve dizi hakkında anlattıklarını yarım yamalak dinlemiştim. Hani hiçbir şey hakkında hiçbir şey duymak istediğiniz zamanlar vardır ya, işte o zamansız zamanlarımdan birine denk gelmişti bu dizi. Bir kez Amerika’da doğan ilk nesil ve biraz da züppe köri insanı, restoran aşığı, lezzet aşığı, New York’lu bir Hintlinin/Hint asıllı New York’lunun hayatı, aşk hayatı, seks hayatı, eğlence hayatı, arkadaşlarıyla ne yapıp ne ettikleri, ne yiyip ne içtikleri beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Buna ek olarak New York bir Varanasi değildi ve Ganj’da yıkanmayan, Hindu olmayan, üstelik iki sezon boyunca kendi memleketi dururken Modena’daki gurme restoranlarında yanında da dev gibi beyaz arkadaşıyla yemek yiyen Hint asıllı Müslüman bir aileden gelen otuzlu yaşlarının başında, kariyer hayatında dikiş tutturamamış, yine de iyi bir dairede mızmızlanarak ömrünü geçiren bir adamın hayatı da beni ilgilendirmiyordu. Fakat gel gör ki evdeki hesap her zaman çarşıdakine uymayabilirdi. Master of None ara ara kültürel emperyalizm içeren subliminal mesajlar içermesine rağmen cidden çok tatlı bir iş ve ben aslında dizi hakkında kötü bir şeyler arayıp bulamayan Doğu’nun çok kötü ve kalbi buz tutmuş kraliçesiyim. Dizide daha az beğendiğim bölümler oldu ama hiç beğenmediğim ya da bitsin dediğim bir bölüm yoktu. Yönetmenlik koltuğuna da oturan Ansari yönetmen olarak da başarılı idi. Saygı duruşları bitmek bilmedi. İtalyan sinemasına, yönetmenlerine, De Sica’ya, Antonioni’ye, Amerikan filmlerine, dizilerine, Seinfeld’e, Woody Allen’a… Ve tüm bunlar yapaylıktan uzak gerçekleşiyordu. Ucuz bir taklit, gereksiz bir yeniden yapım olmaktan çok uzak bir atmosferde, tüm özgünlüğüyle cerayan ediyordu olaylar. Üstüne üstlük ilk sezon da öyle yabana atılır gibi değildi. İlk bölümden itibaren taze ve güncel espriler yakamı bırakmadı. Ama kabul etmek gerekirse ikinci sezondaki kimi bölümler ve dayandığı öykücükler ve konunun geçtiği mekanlar, son olarak da sahip olduğu dertler açısından eşsizdi. Bir bütün olarak baktığınızdaysa ister dramedy ister romcon deyin bu türü sevmeyen biri olan beni bile etkisi altına almayı başardı kolaylıkla. Netflix’ten üçüncü sezon onayını almış, kıymeti “şimdilik” az bilinen Master of None hakkında bir sürü gevezelik etmeye başlayacağım az sonra.

IMG_0457

IMG_0460

IMG_0462

BİRİNCİ SEZON :

Dizinin ismini aldığı “jack of all trades master of none”ı çevirdiğimiz takdirde “her işin adamı, hiçbirinin erbabı” gibi bir karşılığı var güzel Türkçemizde. Tıpkı Aziz Ansari’nin canlandırdığı Dev karakteri gibi. Bir tarihte-ki bu tarih bundan yaklaşık beş yıl öncesi, oynadığı bir reklam filminden gelen gelirle hayatını idame ettirdiğini söyleyen ama New York’ta son derece konforlu bir hayat yaşayan 1/6 kanı siyah olan Dev’in, ben buradayım ve Hintliyim diyen dış görünüşü sayesinde beyaz ekranda sadece küçük roller alabildiğini görüyoruz. Olayı kelimeler olmayan dandik filmlerdeki küçük rollerle avunmak zorunda kalıyor çoğunlukla. İş bu noktaya geldiğinde Amerika’da önemli bir azınlığı oluşturan Hintlilerin ırkçılıktan ötürü televizyon dünyasında hak ettikleri yerlere gelemediklerini, kendilerine hep bir komedi unsuru olarak bakıldığını ya Hintli sosisçi, ya da Hintli büfeci gibi basmakalıp rollerle geçiştirildiklerini görüyoruz. Yıllar yıllar önce TRT1’de yayınlanan ve biri köyünden çıkıp gelmiş, diğeri şehirde yaşayan iki kuzenin şehirde aynı daireyi paylaşmaları ve bu sayede yaşananların aktarıldığı komedi dizisi Perfect Strangers’daki köylü kuzen Balki rolünün teklif edilmesi bile buna dayanıyor. Mimar, eldiven tasarımcısı gibi sofistike meslekleri oynayabilecekleri roller ya da Bradley Cooper’a teklif edilen roller onları bulmuyor yazık ki. Öte yandan insanlar Asyalı ya da Hintlilere ırkçılık yapılınca pek coşmuyorlar. Sadece siyahiler ve eşcinseller hakkında kötü bir şey söylediğinde yaygara koparma riski alıyorsun. Beraber olduğu evli bir kadının kocası tarafından basıldığında bile, öfkeli beyaz adam karısına her şeyi bir kenara bırakıp, beni ufak bir Hintli adamla mı aldattın diye çıkışıyor ilk önce. Bir erkeğin aldatılmasından daha mühim mesele, onu hangi ırktan ve nasıl bir adamla, kadın da olabilir aldattığı oluyor.

Dizinin ilk bölümü Aziz’in karakterine, arkadaşlarıyla olan ilişkisine kısaca hayatına giriş niteliğinde. Dev’in kadim dostları olan dev gibi bir bedenin içinde çocuk kalbi taşıyan, aynı zamanda çok da çapkın olan Arnold, siyahi ve Lübnanlı Denise-o da çapkın ve Asyalı Brian’la oturup evlilik, çocuk yapıp yapmamak ve cinsel hayatları hakkında konuşuyorlar açık açık. Bölümün adı olan Plan B doğum kontrol hapına verilen isim, Plan A ise çocuk yapmak. Arnold oldukça anekdotal bir yorum yapıyor çocuk meselesi söz konusu olduğunda. Şöyle; “Bebekler çok sıkıcı oğlum. Hiçbir mantığı yok. Eski günlerde o veletlerden yapardın, onlar da çiftliğinle filan ilgilenirlerdi ama o kırsal yaşam tarzı geride kaldı. Hiçbir işe yaramıyorlar artık.” Nitekim “Aileler” adını taşıyan ikinci bölümde bu sefer de babaların hayatları boyunca yaptıkları tüm fedakarlıklara rağmen, oğulların vurdumduymazlığına ve bencilliğine şahit oluyoruz. Yüksek yaşam standardına sahip oğullar, bir sürü alternatif dururken aileleriyle çok da haşır neşir olmak niyetinde değiller. İşin içine jenerasyon farkı ve ebeveynlerin geçmişte yaşadıkları sıkıntılarını paylaşmakta ketum davranmalarından ötürü karşılıklı paylaşımları iyiden iyiye azalıyor. Başında belirttiğim gibi Dev ailenin Amerika’da doğan ilk kuşak çocuğu. Çocukları ve gelecekleri için büyük fedakarlıklar yapan ailelerin rahata kavuşmuş olan neslinin sahip olduğu eğlence lüksünü sonuna kadar kullanan çocuklar hepsi. Tayvan’dan gelmiş olan Brian babasının geldiği noktayı, bir zamanlar yıkanmak için nehre giren çocuğun, şimdi kendisiyle konuşan bir araba kullanmasıyla özetliyor kısaca.

Dizinin ilk sezonu Dev’in Rachel’dan ayrılması daha doğrusu Rachel’ın kendini ve bir hayalini gerçekleştirmek üzere, zaten monotonlaşmış ve bir noktadan sonra tıkanmış ilişkisini bir kenara bırakarak Tokyo’ya gitmesi ve Dev’in de ani bir kararla valizini toplayıp İtalya’ya giden bir uçakta bilinmeze doğru yol almasıyla bitiyor. Beatrice ve Şarlman ayrılıyorlar yazık ki. Tüm bunlar esnasında ailesi ve de özellikle babası hep destek oluyor ona. Fakat bu, kariyerinin berbat gittiği gerçeğini değiştirmiyor. Oynadığı bir filmdeki ufacık bir rol bile montajda kesiliyor. Ne yapacağını bilmez bir haldeyken, bir yol ayrımında ani bir kararla kendini uçakta buluyor Dev. Diğer yandan kararsız Plath gibi açlıktan ölse de, buruşup kararan incirleri izlemekten başka bir şey yapamıyor. Bir parça depresif bitiyor kısaca ilk sezonun onuncu ve son bölümü.

IMG_0456

IMG_0449

IMG_0450

İKİNCİ SEZON :

Allooora ile başlıyor ikinci sezon. Tamamı siyah beyaz olarak çekilmiş olan “Hırsız” bölümüyle Vittoria de Sica’nın Bisiklet Hırsızları’na ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne sayısız gönderme ve bir çeşit saygı duruşunda bulunuyor Ansari, çok da şık bir şekilde; üstelik hiç de yüzüne gözüne bulaştırmadan. Espresso, pasta, lazanya, formaggio, çavvv, bella, kapito, gelato ve pizza’lı bir bölümle Modena’nın tarihi dokusunu kaybetmemiş meydanlarında, siyah beyaz sokaklarında dolaşıyor, bisiklete biniyor, hırsız kovalıyor küçük ve tombik elemanıyla birlikte. Rachel uzaklarda ve yalnızlığını bir kez daha hissediyor burada. Herkes ya biriyle çıkıyor, ya evli ya da nine. İkinci bölümde Arnold geliyor İtalya’ya. Beraber İtalyan olmayı düşünüyorlar. New York’taki telaş burada yok. Gün filmlerin siyah beyaz çekildiği zamanlardaki gibi ya da bir kartpostal üzerindeki rengarenk doğanın duruşu gibi telaşsız ve tasasız geçiyor çoğu zaman. Yemekler güzel, şaraplar güzel, baharatlar güzel, manzara güzel… Luciano Pavarotti’nin doğduğu yer Modena. Enzo Ferrari şirketini burada kurmuş. Ferrari ve Maserati marka arabalar burada üretiliyor ve dünyaya pazarlanıyor hala. İkinci bölümde Dev ve dev Arnold’un gittikleri Osteria Francescana Restoranı’nda yemek yiyorlar beraber. Yerken kendilerinden geçseler de, Dev’in içindeki boşluk geçmek bilmiyor. Rachel’la mesajları iyice yüzeyselleşiyor, derinliksiz bir ilişki uzak ülkelerden ancak bu kadar yürütülebiliyor. Bitiyor yavaş yavaş, kendiliğinden, onlar bir son koymadan. Pizza ve makarna dersi aldığı yaşlı ninenin torunu olan nişanlı Francesca böylelikle giriyor hayatına yavaş yavaş. Bu defa aşık oluyor Dev. Bir İtalyan kıza.

IMG_0451

Üçüncü bölümde “din” meselesini işliyor Ansari ve evet “din” bir mesele hem de çok karmaşık bir mesele, üstelik çok basit yaşanması ve yaşatılması gerekirken. Dev, bacon hayranı çocukluğundan beri(o ne güzel şeydir öyle çıtır çıtır, lezzetli). Dindar amcası ve yengesiyle yemeğe çıkmadan önce kırk bin kez ikaz ediliyor rahat davranmaması hususunda. Dev’in Müslümanlıkla, camilerle işi yok. Ama annesi “öyle de” dedi diye Ramadan’da oruç tuttuğunu söylüyor. Aksi takdirde annesi herkes içinde çimdikliyor onu. Dev ve onun gibi genç nesil İslamiyete ayak uydurmakta güçlük çekiyorlar, onlar için dinin kültürel bir değeri yok kısaca. Ama eninde sonunda otuz yaşındaki Dev annesi tarafından çimdiklenmekten kurtulamıyor yine herkesin önünde. Gerçek hayattaki annesi ve babası oynuyorlar dizide Dev’in ebeveynleri rolünde. Annesi aklına estiği gibi konuşuyor, düşündüğünü söylüyor. Neyse o burada da. Rol yapmıyor, yapmacıklığı yok. Başkalarının ne düşündüğü onun için önemli. Teklif geldiğinde dizide oynamayı reddetmiş, hiç istememiş. Babası ise dizide olduğu gibi gerçek hayatında da doktor. Oyunculuğu sevdiği her halinden belli. Ben senin yerine oynardım diyor oğluna her fırsatta. Oynuyor da. Dev’in doğal komikliği aileden kısaca.

IMG_0458

IMG_0452

IMG_0466

Dizinin altıncı, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu bölümleri ayrı ayrı çok özel ve çok güzeldi. Hele ikinci sezon, onuncu bölümde Mina’nın seslendirdiği Un anno d’amore var ki… Francesca, Dev’in kulağına sözlerini tercüme eder bir yandan da dans ederlerken; ricorderai diye, hatırlayacaksın diye… Dev aşıktır bu seferinde.

New York’un farklı bölgelerinde farklı hayatlar yaşayan göçmenlerin hayatlarının bir sinema salonunda kesiştiği altıncı bölüm, Denise’in Lübnanlı olduğunu gençliğinde Dev’e itiraf ettiği, Dev’in de Lübnan, Ürdün fark etmez sen Denise kal diyerek onu olduğu gibi kabul ettiği ve her sene aynı masanın etrafında, aynı ellerin birleştiği Şükran Günü sofrasında, içerisinde bir de Angela Bassett barındıran sekizinci bölüm, Sergio Endrigo’nun “Canzone Per Te”si eşliğinde New York manzarası arkada, Antonioni’ye ve L’avventura, La Notte ve L’eclisse’i anımsatan anları kapsayan sonbaharda New York manzaralı, kırmızı yaprakların altında, serinin de en uzun bölümü olan dokuzuncu bölümünün ardından çok iyi bir final ile nihayetlenen “Master of None” dudak büzmekten utandıran iyi bir dizi olmuş. Aziz Ansari ve Alan Yang benzerleri arasından yakaladıkları sinemasal tatlarla çok farklı ve olgun bir iş ortaya çıkarmayı başarmışlar şu genç yaşlarında.

IMG_0465

IMG_0464

IMG_0447

APPLE TREE YARD

IMG_0381

APPLE TREE YARD :

“Korku bizi hayvanlaştırır.” Dr. Yvonne Carmichael

Sana kafamda aşık mı oldum?” Dr. Yvonne Carmichael

Biyolojiyi suçlayamam. Cinsellik bir hayvan zevki olabilir ama zinanın insan işi olduğunu keşfediyorum.” Dr. Yvonne Carmichael

“İki insanın arasında nadir olan bir şey bu. Beni gördün. Ben de seni gördüm.” Yvonne

Bazen hukuk kadınların işine yaramıyor.” Yvonne

Bir BBC One draması olan Apple Tree Yard’ın uyarlandığı kitabın yazarı bir kadın: “Louise Doughty”. Aynı adlı kitabından uyarlama senaryosunun yazarı bir başka kadın: “Amanda Coe”. Dört bölümlük mini dizinin yönetmeni de yine bir kadın: “Jessica Hobbs”. Bir kadın yazmış, bir kadın uyarlamış, bir başka kadın da çekmiş kısaca. Hal böyle olunca da feminist bir yaklaşımı olan metnin fena halde önemli olduğunu düşünmekteyim uzunca. Ben feminist miyim? Hala daha ne olduğumu bilmemekteyim. Bilenlerinse biz biliyoruz deyişlerinden feci halde şüphelenmekteyim. Başrolde yer alan ve minimal mimikle, sıradışı bir oyunculuk veren Emily Watson’ın kendisini sorgulamaya bol bol fırsat bulduğu hapishanede geçen günlerinde ve gecelerinde evlilik dışı bir ilişki yaşadığı adama ithafen seninle tanışmadan önce medeni bir kadındım düşüncesinden hareketle bunun bir öncesi ve sonrası olacağı gibi, bunu belirleyen anın ve tetikleyen olayın öneminin altını da çizmek gerekiyor acilen. Kimse bir kalıba ya da bir tanıma; yaşamsa düz bir çizgide ilerlemeye müsaade etmeyecek kadar gizemlerle dolu. Dizi, görünmez bir çizgiyi geçtikten sonra ancak ve bir noktadan itibaren, bir hayatın nasıl da aniden kontrolden çıkıverebileceğine şahit olmamızı sağlıyor. İnsanı insan yapan hayatlarımızın ve kurulu düzenlerimizin yok olduğu ana sebep olan şeyin ne aşk ne de tutku olduğunu görüyoruz. Bir gün, nereden geldiğini asla tahmin edemeyeceğimiz suratımıza inen sert bir tokat sayesinde ve hayatımız için ilk defa korkmaya başladığımız andan itibaren geriye kalan tüm bu medeniyet denilen şeyin bir rüya olduğunu anlatıyor Apple Tree Yard. Elleri kelepçeli Dr. Yvonne Carmichael rolünde, orta yaşlarda, menopoza ermiş, evli ve iki çocuk annesi, yakında da büyükanne olacağı müjdesini almış, sır küpü, en ve gördüğümüz kadarıyla tek yakın kadın arkadaşı tarafından Kaptan Mantıklı olarak sıfatlandırılan genetik mühendisi bilim insanı rolünde Emily Watson’ın onu bu noktaya getiren korkuyla yüzleşmesini sağlayan olaylar zincirinin başlangıcına yani dokuz ay öncesine dönerek başlıyor dizinin ilk dakikaları.

IMG_0378

IMG_0377

IMG_0379

Dr. Carmichael incecik topuklu ayakkabıların taşıdığı bir parça zarafetini kaybetmiş ve olgunlaşmaya yüz tutmuş bedenini güvenle taşıyor bir yandan, gözünü karşısına çıkan aşık genç çiftlerden alamıyor öte yandan. Aradığı şeyin onu bulmasıysa çok fazla zamanını almıyor. Katıldığı konferansta yaptığı özgüvenli sunumun ardından güvenlikten sorumlu Mark Costley ona ilgi gösteriyor. İçin için karşı cinsten görmek istediği ilgi ve beğenilme isteğine karşılık geliyor bu anlar. Kraliyet’in özel mülkü olan mezarlıktaki şapelde, tam da ünlü süfrajet Emily Wilding Davison’ın 1911 yılında yapılan nüfus sayımında saklanarak adresini “Meclis”olarak kaydettirdiği odada, hızlı ama ateşli dakikalar geçiriyorlar nasıl olduğunu anlamadan. Yvonne daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım diyor ve ayrılıyorlar nazikçe. Otuz yıllık evliliğin verdiği yeknesaklık, ilişkilerinde bir zamanlar var olduğunu varsaydığımız tutkuyu almış götürmüş çoktan. Bir evi, bir yatağı paylaşıyorlar ama aralarında uzun zamandır cinsellik yaşanmadığını öğreniyoruz. Bu yüzden Gary, ona aşık öğrencisiyle en nihayet birlikte oluyor. İki tarafın evlilik dışı ilişkileri olsa da dürüst davranan taraf Gary oluyor ve itiraf ediyor. Yvonne’un içerlediği şeyinse kocasının kaçamağından çok, asistanları ve öğrencileri tarafından çekici bulunan kocasına bu kadar ilgi gösterilirken, bir köşede, kırışıklıkları ve kendi tabiriyle bir jelibona benzeyen vücuduyla artık kendini çekici bulmuyor olması ve beğeni dolu bakışların ondan uzak olması. Yıllar “totalde” kadınlara zihnen olmasa da bedenen daha acımasız davranıyorlar yazık ki her zaman.

Mark Costler işini kamu servisi olarak tanımlasa da, mahkeme aşamasında ancak MI5 çalışanı olduğu ortaya çıkıyor. Gizemli ve her zaman temkinli davranan adamın cazibesi haliyle bir kat daha artıyor Yvonne’un gözünde. İkisi de evli, ikisinin de çocukları var öte yandan. Kaçamak olarak başlayan ama bir ilişkiye dönüşen ve giderek de güçlenen bağın bir nedeni de birbirlerine bir paraşütün temsil ettiği şeyler açısından bakmıyor oluşları. Spontane gelişen ve tutkuyla beslenen süreklilik zamanla tehlikeli bir hal almaya başlıyor. Zehirleri dışarıdan gelse de, panzehirleri birbirleri oluyorlar. Aylar öncesinde ilk bölümün sonunda gerçekleşen tecavüz sahnesi İngiliz izleyiciyi bile şoke eden cinsten olup, üzerine çokça konuşulmuştu. Karşı koyamayacak kadar şaşkın ve korkmuş olan kadının bu andan itibaren olayla baş etme sürecini ve peşini bırakmayan iş arkadaşından kurtulmak için çırpınışını izleyoruz bundan sonra. Son derece sakin ve zararsız görünen ve ilerleyen yaşına rağmen bekar olduğunu tahmin ettiğimiz Richard, önceden göz koyduğu ve evlilik dışı bir ilişki yaşadığını anladığı Yvonne’a planlı bir şekilde saldırıyor. Taşıdığı sır yüzünden, polise gidip şikayetçi olmayacağından da çok emin. Yine de tokat atarken elinin tersini kullanıyor ki iz kalmasın. Kısaca ne yaptığını biliyor. Yvonne, yaşananları anlattığında, Marck onun polis haricinde bir uzmanla görüşmesini sağlıyor. Annesinin doğum sonrası depresyon yüzünden o daha sekiz yaşındayken intihar ettiğini ve oğlu David’e on yedi yaşındayken bipolar teşhisi konduğunu öğreniyoruz bu vesileyle. Şikayetçi olduktan sonra mahkemede neyin kullanılıp neyin kullanılmayacağının bilinmezliğinden bahsediyor aynı zamanda danışman. Evliliğinin ve tüm geçmişinin deşilme durumu söz konusu ve olay üzerinden bir zaman geçtiği için adli delillerin yok edilmiş olmasının aleyhine işleyeceğini de düşünüyor. Yvonne’sa mahkemeye gittiği takdirde, bundan böyle insanların onun hakkında düşüneceği ilk şeyin George Selway’in ona saldırdığı ve onu hapse gönderseler bile kendisinin “bir kurban” olarak anımsanacağı.

IMG_0382

Filmin en tatlı karakteri olan Yvonne ve Gary’nin biricik ve bipolar olan oğulları Adam’ın gözünde annesi tam bir kusursuzluk abidesi. Babasıyla daha rahat iletişim kurabilen Adam, bir çocuğa en fazla bir amca olarak yaklaşabileceğini çünkü genlerini aktarmasının doğru olmayacağını, kimsenin onu istemediğini, asla kendisine uygun bir kız arkadaşı olamayacağını, onunsa onu istemeyen ama “şarkı bile söyleyebilen” çok tatlı bir kıza aşık olduğunu söylüyor. Yvonne’u kolaylıkla yargılayan ve sorgulayabilen kişi olan kızının yanında, eser akıllı Adam mahkeme ve yargılanma aşamasında yine tatlılıkla duruyor annesinin arkasında. Öte yandan kız çocukların anneleriyle didişmeleri bitmez ve bir yaştan sonra bir annenin kızı değil, aynı annenin annesi olursun ve bunun da ne ara olduğunu anlayamazsın hayat koşturmacasının içinde. Dışarıdan kontrollü ve hep güçlü görünen Yvonne, anneliğe hazırlanan kızından çekiniyor şimdi en çok. Kızı mahkemede iyi bir izlenim yaratması için onun bir danışmana ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bu bir yandan öyle de düşünmekte olduğunun ve duyduğu güvensizliğin göstergesi aslında. Gary bir gün karısına bana ihtiyacın yok derken, Yvonne en nihayet ihtiyaç duyar hale geliyor acı bir şekilde. Bir erkeğin bir kadına verebileceği en önemli ve tek şey, belki de ” güven”.

IMG_0380

George Selway’in Mark tarafından öldürülmesinden sonra tutuklanan Yvonne kocasının ödediği yüz bin pound tutarındaki kefalet sayesinde serbest kalıyor. Gary Carmichael rolünde Mark Bonnar herşeye rağmen karısının yanında ve arkasında duran naif eş rolünde Unforgotten’dan sonra ikinci kez hayal kırıklığına uğratmıyor izleyenleri. Yaşananları bir erkek olarak kabullenmek çok kolay değilken, sakinliğiyle üstesinden geliyor olayların. Yvonne’un hayattaki iki şansından biri olan kocası onu bırakmazken, George’u öldürmesi için kışkırttığı Mark bu en önemli sırlarını açık etmiyor ve bir azmettirici olarak hapse girmesini engelliyor. Yalnız başına hareket ettiğini söyleyerek onu güvende tutuyor. Sonuçta Yvonne’un bir hapis cezasıyla arasındaki tek şey Mark. Mahkemeye gelince Mark’ın kötüdense deli olduğunu ispat etmeye çalışıyor savunma. Bunu da kişilik bozukluğu ile açıklamaya çalışıyor. Fakat kişilik bozukluğu olan birinin toplum hizmetinde bir kariyere sahip olmasının yanısıra düzgün bir evlilik yürütmesinin imkansızlığı var öte yanda. Duygusal istikrarsızlık, kendini bilememe, yasayla uyumsuz bir geçmiş, intihara meyilli hareketler ve çeşitli bağımlılıklar da cabası ve fakat evlilik dışı bir ilişki yaşamak ve gerçekleri abartmak psikolojik olarak iyi olmadığını da göstermiyor.

Dizinin dördüncü ve final bölümünün en gerilimli anları Yvonne’un sanık kürsüsüne çıktığı dakikalar oluyor. Mark’ın dişli kadın avukatı saklamakta olduğu yasak ilişkiyi deşifre ediyor. Bunun nedeniyse Mark’ın mahkeme boyunca oturduğu yerden, en nihayet insani bir tepki vererek -Gary’nin, Yvonne’un arkasında durduğunu gördüğü anda- avukatına aralarında geçen yasak ilişkiyi kıskançlıkla anlatması. Bir başka geçerli nedeni daha var ve o da ilişkilerinin gerçek olduğunun herkes tarafından bilinmesine dair dürtüsel bir şey. Ülkemizde kadir kıymeti fazlaca bilinmeyen diziyi izlemeniziyse şiddetle tavsiye ediyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun evli bir erkeğin aldatması kolaylıkla tolere edilebiliyorken, kadın sırrını saklamak zorunda kalıyor. Tek farkla bizde olsa aynı zamanda iffetsizlikle suçlanacak olan kadın, Avrupa’da sadakatsizlikle yargılanıyor sadece. Ve bu indirgemeler beraberinde korkunç cinayetlere yol açabiliyor -hadisenin geçtiği ülke bizim topraklarımız olduğu sürece. Toplum baskısı, kafa yapısı ne derseniz deyin, hepimiz sonunda Gary gibi kocalar istiyoruz. Bizi kesip doğramayacak, yüzüstü bırakmayacak, şefkatli eşler istiyoruz. Neticede kadının temel ihtiyacı olan sevgi sadece. Sevilmemekten muzdarip kimsecikleri öldürdüğümüz görülmedi şimdiye dek.

“Sana yalan söyledim. Ben ülkenin saygın bilim insanlarından, çok zeki genetikçi değilim. Yıllardır orjinal bir iş yapmadım. Hiçbir zaman önemli bir insan olmadım. Sen beni önemli hissettirdin.” Yvonne

IMG_0376

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON

IMG_0355

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON :

“Bir kadın ya bir erkek için ya da bir erkek yüzünden öldürür.” Aileen Wournos

“Kadınların doğasında öldürmek yok.” Shakespeare

“Bir adamın yapabilecekleri sizi şaşırtır mı?” David Walker’ın karısı

“Sonraki alt ay boyunca ailem dışarıdayken evimize gelip bana hayat boyu fiziksel olarak zarar veren şeyler yaptı. Çünkü 48 yaşında bir adam 9 yaşında bir adamın içinde olmamalı.” Colin Osborne

İlk sezonu, ikincisine nazaran bir parça daha sönük olduğundan ve dizinin iki sezonunu üst üste izlemiş olduğumdan, ikinci sezonu ele almayı daha doğru buldum. İlk sezon neler yaşandı, yarım kalan bir şeyler var mıydı endişesi duymanızın gereksizliğiyse her sezonda ele alınan tek bir vakanın diğer sezondan bağımsız olarak işleniyor olması ve bunun da işleri kolaylaştırıyor olmasıdır. İzleyenlerin River’dan hatırlayacağı Nicola Walker bu defa başrolde çıkıyor karşımıza. River’da ruhu ve de nazik yaralı başı bizimle ve River’la idi, burada ise ortağı Dedektif Sunny ile birlikte vakaları çözmeye çalışan aklıyla var. Oğlu ve yıllar yıllar sonra kendisini aldattığını öğrenen karısının sevgilisiyle yüzleşme cesareti gösteren babası ile beraber yaşıyor Cassie Stuart olarak. Dizinin ilk bölümü Kuzey Londra’da bulunan Lea Nehri’nde bir valizin içinden çıkan ve sabunlaşma sayesinde aradan geçen yaklaşık yirmi yıla rağmen korunmuş olan cesedin üzerinden çıkan çağrı cihazı ve bir erkek saatinin Cassie ve ekibini yavaş yavaş ipuçlarının izinde, öncelikle kimlik tespiti yapmak suretiyle, akabindeyse maktülün bağlantılı olduğu kişileri, herkesten önce ailesine haber vererek, sonra da mahkemeye gitmeden olası zanlı ya da zanlıları bulmak üzere ilk temkinli ama hevesli adımların atılmasıyla başlıyor.

IMG_0349

Göğsüne aldığı tek bıçak darbesiyle öldürülen maktül David Warner’ın eğlence sektöründe çalıştığını, geride beş yaşında bir erkek çocuğu bıraktığını ve ondan sonra eşinin polis olmaya karar verdiğini öğreniyoruz. Meslekten olunca da kendi ağzıyla söylüyor cinayet kurbanlarının % 63’ünün eşleri tarafından öldürüldüğüne dair yapılmış olan genel bir istatistiği. Kocasını öldürmeyi en az bir kez, en çok kim bilir kaç kez düşündüğünü hissettiriyor bu düşüncesiyle. 1989 yılında piyasaya sürülmüş olan çağrı cihazı çözülmeye başladıkça isimler de netleşmeye başlıyorlar yavaş yavaş. Marion Kelsey, Sara Mahmoud ve Colin Osborne’a dolaylı dolaysız yollardan ulaşan Cassie ve Sunny çoktan unutulmuş fakat hiç affedilmemiş insanlarla yüzleşen bu üç insanın acı anılarıyla dolu havuzlarında yüzmeye başlıyorlar. İlk olası şüpheli olan Marion, ablası ve annesiyle geçinmemekte ısrarcı, hemşirelik yapan, kocası tarafından sevilen ama iş kendi sevgisine ve duygularına geldiğinde çok fazla paylaşımcı olmamayı yeğleyen, yardımsever fakat mesafeli, çocuksuz bir kadın. Geçmişinde öfke sorunu yaşamış ve bir dönem IRA’yla dolaylı yollardan bağlantısı olmuş. İkinci olası şüpheli Sara Mahmoud astım hastası, Müslüman cemaate bağlı, evli ve üç oğullu bir kadın. Edebiyat dersi veren kadının geçmişinde çocuk fahişe olduğunu ve David Walker’ın onu içki ve uyuşturucuyla yatıştırıp her şekilde kullandığını öğreniyoruz. Şimdiyse ailesinin ve kendisinin de bir parçası olduğu tutucu çevresinin, onun bu saklı geçmişini öğrenmesinden korkuyor en çok. Saçlarını örten ve geçmişini unutmaya çalışan kadının çabalarına karşılık solgun ve ısrarcı bir hayalet izin vermiyor ona adeta. Son olarak Colin Osborne’sa eski bir bankacı iken, doksanlı yıllardan itibaren sektör değiştirerek kendi kurmuş olduğu hukuk firmasında avukatlık yapmaya başlamış gay bir erkek. Hayat arkadaşı ile beraber evlat edinmek üzere başvurdukları ve yanlarında yaşamaya başlayan kızlarının velayetini alma savaşını veriyorlar bir yandan da. Bir de kızın üvey babası ve bağımlı annesi tarafından maruz kaldıkları şantaj var. Birbirinden farklı pozisyonlarda bulunan, farklı işlerde çalışıp çok başka işler yapan bu üç insanın üçü de aslında doksanlı yılların başında değişiklik yapıyorlar hayatlarında. Ve dizi bu üç insanın arasındaki bağlantının ve ortak sırlarının çözülmesi için uğraşan dedektiflerin gayretleri ve yıpranmalarını anlatıyor nihayetinde altıncı bölümün sonuna gelindiğinde. Ve yine üçünün de birilerine duydukları minnet duygusundan belki de toplum yararına işler yaptıklarını görüyoruz. Marion’un Hodgkin lenfoma hastası Zoe’ye iyiniyetli yaklaşımında, Colin’in üstlendiği ücretsiz davalarda ve son olarak Sara’nın öğrencilerine bir şeyler kazandırmaktaki gayretinde bu minnetin etkilerini görmek pekala da mümkün aslında.

IMG_0352
Sara
IMG_0360
Colin
IMG_0361
Marion

Maktül David Walker’ın gerçeğiyse ilkokuldayken uğradığı taciz ve tecavüz/ler oluyor. Bunu yapan öğretmeni ise teknesiyle açılmış, bir daha da geri dönmemiş. David’in tek sırdaşından öğreniyoruz bu gerçeği. Sık sık depresyona giren, iyi bağlantıları, içki ve uyuşturucu sorunu olan ve çocuk yaştaki kızlarla beraber olan adamın bir yetişkin olduğunda kendisini iyi yöne kanalize edip etmediğine gelirsek eğer, bir hayli kirletildiğini ve bu yaşadıklarının intikamını alırcasına başka çocukları kirlettiğini, darp ettiğini görüyoruz. Tam da bu yüzden tartışıyor Cassie ve Sunny. Cassie’ye göre insanlığı mahvolmuş biri ancak küçükken cinsel tacize uğradığında büyüdüğünde bir çocuğa aynısını yapar, yaptığının korkunç olduğunu bile bile. Sunny ise bir pedofili bu açıdan anlayamayacağını ve bunun onlara başka çocukları istismar etme hakkını vermeyeceğini söylüyor. Bir süre sonra da Walker’ın 30 sene önce cinsel istismara uğradığı için değil, kendisi cinsel istismarda bulunduğu için öldürüldüğünü keşfediyoruz dedektiflerimizle birlikte.

IMG_0353

IMG_0362

Hayatlarında çocukluk travmasına bağlı belirgin bozukluklar gösteren Marion, Sara ve Colin’le Walker’ın arasındaki bağı çözmeye çalışıyor dedektifler. Bölge hastanesi ve ıslah yurdunda çalışan Walker 1981-1983 yılları arasında bir evde düzenlediği partilerde değişik yaş gruplarından erkeklerle birlikte bakımevinden, ıslahevinden ve sokaktan topladığı çocuklara içki ve uyuşturucu verip cinsel istismarda bulunurken, yıllar sonra kendiliğinden ortaya çıkan ve ağlaya ağlaya yaşadıklarını anlatan bir tanık Sara’yı bir parti esnasında gördüğünü söylüyor. Daha fazla bu sırrı taşıyamayacağını düşünen Sara kocasına anlatıyor sır gençliğini. Neden on altı yaşından yirmi beş yaşına kadar eğitimine ara verdiğini ve neler çektiğini. Şantajlardan yılan Colin’de evlat edinmeden sorumlu sosyal danışmana anlatıyor cinayet soruşturması geçirdiğini ve olası şüpheli olduğunu. En nihayet Marion’un da gerçeği çıkıyor ortaya: Profesör olan ve elli yedi yaşında kendini astığını öğrendiğimiz babası tarafından on bir yaşında uğramaya başladığı tacizler, on iki yaşında tecavüze dönüşüyor. Üstelik annesi biliyor ve susuyor. Bunlarıysa güzel bir ev ve yurtdışı seyahatleri için yaptığı çıkıyor ortaya yıllar sonra. Hiçbir sır gizli kalmıyor. Marion’un neden hep asabi olduğunu en nihayet öğreniyor ablası. Neden psikiyatri kliniğine yattığını da. Üç olası şüphelinin akıl hastanesinde başlayan sessiz ortaklıkları ve benzer geçmişleri, onların hayatlarını mahveden adamları birbirlerine öldürtmek ekseninde şekillenmiş adeta. Belki de yıllara yayılı bir şekilde süren ortak intikam planlarını gerçekleştirdiklerinde, bir gün gelip de cesetlerden birinin ortaya çıkıp diğer olayları tetikleyeceğini düşünmemişlerdi. Gelelim Cassie’nin azimle üstüne gittiği olayların sonunda karşı karşıya geldiği Colin’in itirafından sonra karşılaştığı kendi vicdanına.

IMG_0356

IMG_0364

Benzer bir vaka vardı geçmişte kendi topraklarımızda yaşanan. Olay farklı şekillerde cereyan etmiş ve sonu mağdurun katliyle biten vakada, olay sonrası yakalanan zanlı ve babası beraber gönderildikleri cezaevinde saldırıya uğramış ve katil olan oğul öldürülmüştü. Ceza içerden kesilmiş ve bir kişi de çıkıp yazık oldu dememişti. Sessizce kabullenmiştik olayı. Cassie de benzer şekilde sessiz kalmayı tercih ediyor. Tıpkı bizler gibi. Bir de eğer cezalandırılmadıkları takdirde bu tip insanların bir zincirin halkası misali tacizlerine ve olası edimlerine devam edeceklerini düşünmeden edemiyor insan. Hepimizin yoluna devam edebilmesi için ilahi ya da hukuken adalete ihtiyacı var herşeyden önce. Affetmemiz gerekmiyor, adalete inanmamız gerekiyor sadece. Var olduğuna ve bizi terk etmediğine ve de hiçbir zaman etmeyeceğine. Zedelenen toplumsal onurumuzu yeniden kazanmamız, yaşanılanları sineye çekmekle mümkün görünmüyor. Öfkemiz büyüyor sadece. Yıllar öncesinden benzer temaları işlemiş olan Sleepers ve Yılmaz Güney’in Duvar filmlerini karşılaştırdığımızda ilkinde bir rahatlama duygusuyla ayrıldığımı hatırlıyorum sinema salonundan. İkincisindeyse işler öyle gelişmez, hadise bizim beklediğimiz gibi sonlanmaz. Kötü adam/lar cezalandırılmaz. Yılmaz Güney hiçbir çıkış kapısı, kurtuluş umudu bırakmaz geride. Kötüler bile Amerikan filmlerinde cezalandırılıyormuş gibi gelir adeta. Güney’e gelince kapıları kapatmayı tercih ediyordu teker teker, ta ki son bir kurtuluş umudu kalmayana dek. Gelelim dizimize, burada hedef ve yumuşak karnımız olan çocuk yani korunması ve kollanması gereken bir varlık olduğundan insanın en çok kanına dokunan kişi Marion’un bilir de bilmez annesi oluyor. Bile bile susmuş, göre göre gözlerini kaçırmış başka yerlere. Patates doğramış sakin bir şekilde, kızı ona çaresizce geldiğinde. Sonra da bu sırrı saklamış yaşadığı sürece.

IMG_0358

Colin, Cassie’ye itirafı esnasında çok önemli fakat çok acı bir şey söylüyor aslında. İlk seferinde bir anda sonsuza dek değişen ve içki, öfke, intihara teşebbüs, kavga, aşırı çalışma, bitmeyen ve tüketen, derinden gelen bir öfke ile baş etmekle bu zamana gelmiş olsa da, Sara ve Marion’un yaşadıklarının kendisine yapılanlardan çok daha beter olduğunu söylüyor. Özellikle Marion’un yaşadıkları en korkunç olanı. Babanın öz kızına tecavüzünden daha korkunç bir şey ne olabilir ki bu dünyada? Sapıklar çocuk yapmamalı bu dünyada.

Cassie geçerli kanıt, delil, itiraf olmadığı bahanesinin arkasına sığınarak etik bir karar veriyor aslında. Neden insanları hapse yolladıklarını sorguluyor. Ne Colin ne Marion ne de Sara’nın bir kez daha cinayet işlemek gibi bir gayeleri olmadığı gibi, bu vesileyle onları  caydırmanın da gerekmediğini düşünüyor. Yardım etmek değil, davayı çözmeye çalışan hırslı bir dedektif konumuna düşmekten kurtuluyor. Hayatları tarifsiz  acılar çekerek geçmiş insanların yıllar sonra düzenlerini bozmanın, onları cezalandırmanın çok gereksiz olduğuna, kimseye bir fayda sağlamayacağına karar veriyor. Çok da iyi yapıyor. Son olaraksa, şu İngilizler harika senaryolar yazıyor, harika da diziler çekiyorlar. Doğal oyunculuklarsa yok başka yeryüzünde. Ben bu kadar anlattıktan sonra, sizler okuya okuya şu satırlara ulaştıysanız eğer, azminizden ve sabrınızdan ötürü sizi kutlar ama yine de izlemenizi salık veririm naçizane.

IMG_0363

BIG LITTLE LIES

images-4

BIG LITTLE LIES :

“Kinlerimi severim. Evcil hayvanlarım gibidirler.” Madeline Martha Mackenzie

“Tutku ve öfkenin arasında bir çizgi vardır. Bazen bu çizgiyi geçiyoruz.” Perry

“Altı yıldır sadece sümüklü burunları silip oyun buluşmaları ayarlayıp iyi bir anne olmak için gereken şeyleri yapıyordum. Bugün kendimi canlı ve iyi hissettim. Bunu söylemekten utanç duyuyorum ama bir anne olmak benim için yeterli değil. Yakınından bile geçmiyor.” Celeste

“Yaşadığımız şeyler yüzünden birbirimize bağlandık. Ondan ayrılmak fikri eti yırtmak gibi.” Celeste

“Paran var diye bu şehir senin mi sanıyorsun kendine yetki vermiş zengin sürtük?” Joseph

“Mükemmel değilsin. Kulübe hoş geldin. Hepimiz batırdık.” Jane Mükemmeldeğil

Çekim aşamasındaki fotoğraflarını basında gördüğüm ilk anda mini bir dizi olduğunu kavrayamadığım, fakat sonra sonra ülkesinde ve Amerika başta olmak üzere birçok ülkede çok satanlar listesine giren Avustralyalı yazar Liane Moriarty’nin romanından uyarlama dizinin Amerika ile eşzamanlı olarak yayınlanan ilk bölümünü izledikten sonra büyük bir merakla bekler olduğum yedi bölümün nihayet sonuna ermiş bulunmaktayım. Bu projede yer alma şansını yakalayabilmiş tanınmış ya da bu diziden sonra tanınacak olan bütün oyuncular için büyük bir şans olduğunu da düşünmekteyim. Herkes üzerine düşeni layıkıyla yerine getirebilmiş. Dizinin yaratıcısı ve uyarlama senaryosunun yazarı David E. Kelly yapımcı olarak imza attığı birçok işin ardından akıllıca bir yatırım daha yapmış oluyor nazarımda. Wild’dan sonra beraber çalışma şansını tekrar yakalayan Jean-Marc Vallee ile Reese Witherspoon ve Laura Dern’ün arasına katılan Nicole Kidman ise uzun zamandır hiç bu kadar güzel, sade ve de cüretkar bir rolle çıkmamıştı karşımıza. Çocuk oyuncular ve diğer roller de uygun, uygun olmasına da, ne yapacağız bakalım bu enerjisi yüksek çılgın kadınlarla? Liane Moriarty’nin başarıyla gözlemlediği, başka türlü yazmasının mümkün olmadığı evli ve çocuklu kadınların dışarıdan nefes kesen, içeriden yürek burkan çeşit çeşit hayatlarının California’nın insanlarının birbirini nezaketleriyle dövdükleri, kimsenin kimseyi beğenmediği Monterey-Monerey okunuyor bir havayla- kentine uyarlanmış halinde, dizi karakterlerinin hayatlarına ev sahipliği yapan okyanus manzaralı evlerse başrolde. Zenginliğin tanımı yapılmış adeta evler, arabalar, mobilyalar, kıyafetler, aksesuarlar, yardım geceleri aracılığıyla. Bir HBO güzellemesi var karşımızda. HBO neylerse güzel eyler, zaten çaresi de yok başka onca rekabetin ortasında. İnsanın gözü gönlü açılıyor bu ihtişamın arasında. Bütün Amerika insanın gözünde bu şekilde canlanıyor ister istemez ama tüm Türkiye nasılsa, tüm Amerika’da öyle kanımca. Sebastiao Salgado’nun sözleri geliyor aklıma “Dünya ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet.” Sınırsız özgürlük lafının yerine sınırsız konfor ve rahatlık tabirlerini koymak gerekiyor aslında. Zira sınırsız özgürlük yok hiçbir canlı türü için doğada ya da şehirde. Nefes almayı saymazsanız eğer. Bu kadınlar da özgür değiller aslında. Şiddet görenler dışında mutluluklarının kaynağını bildikleri halde bunu yıkmak için çabalayanlar var aralarında. Bir tanesinin tek derdi sevilmemek mesela. Bunun karşılığında servetini sunacak ona kalsa. Çeşit çeşit kadınlar var tanıyacağımız dizi boyunca. Uzun zamandır yapmadığım bir şekilde karakterleri ele alarak yazacağım yazımı, özellikle de dizideki önem sıralarına göre.

1487163601218

MADELINE MARTHA MACKENZIE :

Dizinin ilk dakikaları etrafı bantlarla çevrilmiş olay yeri ve polis soruşturması ile başlıyor. Bir cinayet işlenmiş fakat maktülün kim olduğu sürpriz finale kadar gizemini koruyor. Ebeveynlerin katılmış olduğu okul bağış kampanyası esnasında işlenen cinayet çerçevesinde olay esnasında orada olmayan görgü tanıkları olan öğretmenler, okul müdürü ve diğer anne babalar sorguya çekilirken birikmiş öfkenin ve zengin velilere duyulan tepkinin boyutlarını görüyoruz okul çalışanlarının ifadesinde. Ortada iki taraf ve aynı zamanda lider ruhlu iki güçlü kadın karakterin rekabeti var olaylara damgasını vuran. İşte bu taraflardan ilki,  ufak tefek bir kadın olan Madeline’i tanımlayan hiç kapanmayan çenesinin boyutu ve yoğunluğu oluyor. İkinci kocası ve biri ilk eşinden olmak suretiyle aynı evi paylaştıkları kızlarıyla dahil olduğumuz hayatlarında yolunda gitmeyen şeyin kaynağının, potansiyelini hiçbir zaman tam manasıyla değerlendiremediği tek yönlü ev kadınlığından kaynaklandığını anlıyoruz yavaş yavaş. Ama bir kez hariç hiçbir zaman altta kaldığına da şahit olmuyoruz diğerlerinin karşısında. Jane’le tesadüfi karşılaşmalarının ardından bindiği arabasında, bir ev kadını olarak başka bir ev kadınıyla tanıştığıma sevindim diyor. Kariyerli kadınlarla zıttız derken tarafını belirlemiş oluyor, daha doğrusu bir taraf yaratmış oluyor kendi kendine.

Hiçbir şey üzerine çok şey söyleyebilme potansiyeline sahip, aktif konuşmacı, gerektiğinde edepsiz, halk tiyatrosunda gönüllü patron, büyüyünce büyük bir markayı yönetmek isteyen herkesin sorununu çözelim geninden gelme ilkokula başlayacak olan bir küçük kıza ve bekaretini ulvi bir amaç yani seks kölelerini protesto etmek uğruna internet üzerinden satışa çıkarmış on altı yaşında bir başka kız çocuğuna sahip, eski eşinin yeni eşini ara ara kıskanmaktan kendini alamayan, herkesin avukatı, “sadece bir köy yeter”in ateşli aleyhtarı, güce karşı takıntılı, ağzını bozmaktan çekinmeyen ve yine ağzına gelen her fırsatta enteresan küfür dağarcığını sergilemekten kaçınmayan, uysal ve evden çalışan bir kocaya sahip, facebook kullanan, Renata ve takımına karşılık Madeline ve takımının baş aktristi olan ve bu rolde çok çok iyi bir oyun vermiş Reese Witherspoon var karşımızda.

Öte yandan eski kocasının acısını tam manasıyla atlattığı da söylenemez. Bir amaç ve hayat çizgisi olarak gördüğü oyuna sıkı sıkıya sarılıyor. Aynı oyunun rejisini yapan yakışıklı Joseph’la bir yıl önce yaşadığı ateşli kaçamaklarından da vicdan azabı duyuyor. Aşk denen illet her daim insanlığın başını ağrıtıyor, Madeline’inkini ağrıttığı gibi. Bir bela, bir çeşit veba, bir hastalık bu! Kızı annesinin yeni evliliğinde tam olarak konumlanamadığından, üvey annesi Bonnie’yi seçiyor kendisine dert ortağı olarak. Hal böyle olunca da Madeline kurmuş olduğu annelik odaklı eksenin büyük kızının üvey annesiyle takılmasından ötürü dağıldığını, ve eski kocasının kazandığını düşünüyor. Bu ve benzeri düşünceler onu yiyip bitiriyor. Kendi kendine konuşuyor yolda bir hırs bir hırs yürürken. Bu haldeki bir kadını şeytanlaştırmaktan çok uzak bu anlar. Renata’nın aksine sempati besliyorsunuz ona ve evcil hayvanları gibi beslediği kinlerine. Neden her şeyi bir kavgaya dönüştürmek zorundasın diyor ona eski eşi. Madeline’inse en nihayet süngüsü düşüyor Joseph’ın hakaretleriyle tetiklenen pişmanlığı iyice artıp özgüvenini yitirdiği yardım gecesinde alkolü fazla kaçırınca. Renata’ya sarf ettiği sözler karşısında korku içindeki Celeste bile şaşkınlığa düşüyor. Jane biraz sarhoş diyor onun için. Günah çıkartıyor Madeline. Hayatta böyle bir şeye dönüşmek istemezdi belki o da ama şartlar ve olaylar insanları başkalaştırabiliyor kimi zaman.

downloadfile-4

images-1

CELESTE :

Oyunculuk ek olarak şöyle de bir şey olsa gerek: Televizyonda, en çok izlenen saatlerde, seni izleyen insanların gözleri önünde çırılçıplak kalabilmeyi göze alabilmek; hem de birden çok kez. İlkel toplumlarda normal karşılanabilecek bu durum milyonların önünde, hele de kıçını servis tabağı gibi gösteren geniş ekranlarda izleyiciyle buluştuğunda, bu sanatın bir parçası ve bedenim benim tuvalim, üstelik bu benim ekmek param gibi düşüncelere önyargıyla yaklaşan milyonlarca gözün karşısında durmak çok da kolay değil. Oyunculuk için bir tanım ve saygınlık akla getirebilecek kadar önemli bir rolü üstleniyor Nicole Kidman burada, Celeste rolüyle. Kocası tarafından fiziksel ve dolayısıyla duygusal şiddete maruz kalmış bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Toplum karşısındaki konumunu çok önemseyen kocası Perry ise, ikizlerinin görmemesi için elinden gelen tüm gayreti gösteriyor bu şiddet dolu anlarda. Sevgi dolu, saygılı, ilgili bir kocayı oynuyor ilk önce de olayların en yakın tanığı olan bakıcının önünde. Dışarıdan rüya çift ya da kusursuz ikili imajı çizerlerken, içeride sadist bir kocayla yaşama gayretine düşmüş, kırılgan bir kadın var aslında. Kendisinden bir hayli genç, yakışıklı ve bakımlı kocası tarihlerini bilmediğimiz bir zamandan itibaren her fırsatta canını yakıyor Celeste’in. Bütün o morluklar, çürükler fondötenlerle kapatılıyor özenle. Uzun kollu ya da boğazlı kazaklar giyiyor dışarıya çıkarken. En yakınları bile anlamıyor onun gizli yarasını. Kızgınlıkla başlayan biraz karışık seks olarak tanımlıyor Perry psikoloğa yaşadıklarını. Dizinin ikinci bölümde karı koca arasında yaşanan sahnede edilgen taraf olan Celeste’in yaşadıklarına maruz kalan bir kadının yapacağı şey en yakın karakola gidip bir manyakla yaşıyorum ve şikayetçiyim demek olacakken bir noktadan sonra alışkanlıktan belki de, olayı normalize ettiğine tanık oluyoruz. Tutku ve öfkenin arasındaki çizgiyi geçtiğini düşünen Perry sapkınlıkta zirve yapıyor aslında. Karısının güzelliğindeki kusursuzluk ve bir gün onu kaybetme korkusuyla yanıp tutuşuyor. Kendisine duyduğu sevgiden şüphe duyuyor. Onunla yetinmeyip, ona sığınmayacağından korkuyor. Karısının her şeyiyle sadece onun olmasını istiyor. Onun tek kocası, ikizlerinin yegane babası, evinin biricik süs objesi, üzerinde her tür manyaklığı deneyebileceği, hıncını alabileceği, yeri geldiğinde fırlatıp atabileceği, duvarlara çarpacağı, nefessiz bırakacağı etten kemikten olan oyuncağı. Ve en önemlisi kavga edip, delice ve öfkeyle seviştikten sonra karısına bu kirli sırlarını kendilerine saklamaktan başka çare bırakmaması. Bir de ağlıyor sonrasında pişmanlıktan bebekler gibi. Ve Perry gibi sosyopatlar(aslında manyak, hatta hasta-manyak daha doğru olacak, sosyopat kibar bir kelime ve konuşmalarımızda ona buna atfen kullandığımız manyak sıfatının en çok yakıştığı kimse de Perry bence) coğrafya, ülke, dil, din ayırdetmeksizin her yerde varlar.

Mesleğini, kariyerini, ailesini ve yaşadığı şehri uğruna bıraktığı kocası ona bunları yaşatırken, mesleğini icra etmek için yakaladığı ilk fırsat bir kaçamak kadar tatlı geliyor Celeste’e. Ne olursa olsun iyi bir anne olmak yetmiyor ona. Celeste başarılı bir avukatmış geride bıraktığı hayatında. Şimdiyse suistimale uğrayan ve bunu örtbas ve normalize etmek zorunda kalan çaresiz ve yalnız bir kadın. Bir yanıyla da çok güçlü, mağrur ve gururlu bir kadın. Psikoloğun karşısında sürekli savunma yapıyor. Kurban olduğunu kabul etmiyor. Şiddetin normal olduğunu kabul etmesi de bundan. Çünkü özsaygısı diğer insanların onu nasıl gördüğüyle şekilleniyor ve farkına varamasak da bu, insanlar için çok tehlikeli bir durum aslında. Bir ebevyn sorununa, zamanla da savaşa dönüşmüş zorbalık olayında zorbanın Ziggy değil de, Celeste’in ikizlerinden biri olan Max çıkınca şiddetin çocuğun DNA’sında olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyor Celeste. Perry’i göz önüne aldığında, büyüdüğünde geçip geçmeyeceğini de bilemiyor tam olarak.

Son söz olarak Hours’tan ve Virginia Woolf’un ağırlığından sonra kocası tarafından şiddete maruz kalan Celeste rolünde Nicole Kidman kariyerinin son on yılında karşısına çıkmış fırsatın hakkını veriyor her şekilde.

tumblr_ojp0odlTi41rkkyz2o3_1280

images-2

JANE -orta isimsiz- CHAPMAN :

Oğlunun okula başladığı ilk gün tanıştığı Madeline sayesinde yeni tanıştığı lüks muhitte çevre edinebilen, Renata’nın onu dadı sanıp kendi Fransız dadısıyla tanıştırdığı, kendi halinde muhasebeci ve bekar bir anne olan Jane’in sakladığı büyük sırrını ilk paylaştığı isim yine Madeline oluyor. Zamanında yaşadığı bir gecelik ilişkisi tecavüze dönüşüyor ve bu birliktelikten Ziggy dünyaya geliyor. Monterey’e taşınma nedeni ise ailesinden uzaklaşarak hem yaşadığı travmayı atlatmak hem de tek başına ayakta kalabildiğini hem kendisine hem ailesine kanıtlamak. Bir de geçmişi unutmak. Fakat daha okulun ilk gününde oğlu Ziggy, Renata’nın kızına zorbalık yapmakla suçlandığından eski defterler açılıyor teker teker. Meselenin herhangi bir kızın boğazını sıkmak olmadığını, yanlış kızın boğazını sıkmak olduğunu görüyoruz ve kısa sürede kutuplarının belli olduğu ufak çapta bir savaş başlıyor taraflar ve taraftarları arasında. Belli bir hayatın hayali, oğlu için iyi bir okul ve gelecek için buraya gelen Jane bu anlamsız yarış gibi savaşın içinde buluyor kendini ve de oğlunu. Öte yandan ona tüm bunları yaşatan adamın bir yerlerde var olduğu, nefes aldığı fikriyle kendini ve oğlunu güvence altına alabilmek için evde silah bulunduruyor ve sık sık atış talimi yapıyor. Koşuyor hiç durmadan. Kadınlığını gizleyecek kıyafetler seçiyor. Özensiz giyiniyor da diyebiliriz. Madeline ve Celeste’in kusursuz giyimleri, kusursuz saçları ve kusursuz makyajları karşısında uzaydan yanlışlıkla Monterey’e düşmüş bir başka dünyalı gibi görüyor kendisini. Fakat başta vefalı Madeline ve onun uzun ve bilmiş kol ve kanatları sayesinde adapte olması çok zamanını almıyor yeni girdiği ortama. Öte yandan kabusu olan adamı asla unutmuyor, asla affetmiyor. Okulda verilen soy ağacı ödevinde baba kısmına ne diyeceğini bir türlü bilemiyor Jane. Çocuksa genlerine rağmen iyi kalpli bir çocuk ve yetimliğine rağmen olaylara iyimser yaklaşabiliyor.

Jane silahı elimde tutmanın bile duygusal travmayı yenmek için psikolojik destek sağladığını ve onu kendi yoğun ve ağır gelen duygularından kurtardığını düşünüyor. Böylelikle kendini güçlü hissediyor. Kimi zaman kendini Ziggy’nin babasının iyi bir adam olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bunun altında oğlunun ruhsal durumuyla ilgili endişeleri yatıyor. Bir yandan da toplumun çocuğunu kurban etmesine karşı koymaya çalışıyor var gücüyle. Bekar bir anne olmak öyle kolay bir şey değil anlaşıldığı üzere, Amerika’da…Türkiye’de… Nereye gidersen git, bu böyle.

images-3

RENATA KLEIN :

En güzel okyanus manzaralı, en şahane iç dekorasyonlu ev denemeyecek kadar büyük bir malikaneye sahip, aynı zamanda CEO, finansal açıdan başarılı, buldog lakaplı, hırçın, evli ve bir kız annesi ama sevilmeyen Renata Klein rolünde ipincecik Laura Dern arz-ı endam ediyor. Madeline’in grubuna karşılık bir başına durabiliyor. Narin ve nazik kızının okulda uğradığı zorbalık karşısında tüm kesici organlarıyla etinden et koparmaya çalışıyor karşı tarafın. Saydığım kesici organlar arasında tırnak ve dil başrolde. Fakat mevzu dönüp dolaşıp kızına geldiğinde süngüsü düşüyor kolaylıkla. Madeline’le bile Madeline’e rağmen uzlaşmaya çalışıyor, vaatlerde bulunuyor ona kızının yaşgünü partisinde boynu bükülmesin diye. Reddedildiğindeyse telefonunu havuza fırlatıp atıyor. En büyük eserleri, kanları, zaafları, bir parçaları olan çocukları için anne babaların yapabilecekleri şeyler karşısında insan şaşkına dönüyor. Mevzu çocukları olunca birer atmacaya dönüşen annelerin koruma güdüleri inanılmaz. Renata ısırmaya hazır bir köpeğe dönüşüyor gözümüzün önünde. Kızı uğruna kocasını harcıyor gerektiğinde. Kısaca o da kolay lokma değil. Wild’da Reese Witherspoon’la bir anne kızı canlandıran ikili burada ezeli birer rakip olarak çıkıyorlar karşımıza. Vallee’nin yönettiği Wild’da bir roman uyarlamasıydı ve yine bir kadın yazarın aklından çıkan müthiş bir içsel yolculuğu anlatıyordu. Favorilerimdendir tüm iddiasızlığıyla. Aslında çok da iddialıdır kendi çapında.

downloadfile-2

downloadfile-3

BONNIE :

Madeline’in eski eşinin karısı ve bir kız çocuğu annesi, özgür ruhlu, bohem ve sevgi dolu, sportif, aynı zamanda esnek bir vücuda ve seksi bir duruşa sahip, erkeklerin bayıldığı bir melez olan Bonnie, dizinin sonunda kadın dayanışmasının kraliçesi oluveriyor tek bir hamlesiyle. İzleyin ve görün diyeceğim ama yaşanan kavga esnasında Perry’nin çektiği çile anlatılmaz yaşanır cinsten ve bir mikrop daha kalkıyor yeryüzünden. Feminist okumalara açık olduğunu tahmin ettiğim kitabından sonra, öyle de bir sonla bitiveren diziye bu beş kadının zaferi damgasını vuruyor aslında. Annelik, çocuklar gibi ortak noktalara sahip rekabet içindeki kadınlar arasındaki düşmanlık yerini kadın dayanışmasına bırakıyor son anda.

downloadfile-1

wenn_biglittlelies_premiere_lauradern_nicolekidman_reesewitherspoon_zoekravitz_shailenewoodley_020817_1800x1200_4

THE YOUNG POPE

judelawyoungpope_15062016

THE YOUNG POPE :

“Dünya dönmeyi durdurdu. Dünya dönmeyi durdurdu. Günlerdir, çok uzun zamandır görmediğimiz bir şey olmakta. Haberler, sosyal medya ve gazete manşetleri artık kötüye değil, iyiye odaklanıyor. Savaşa ve teröre değil, sevgiye odaklanıyor. Ve hepsi Papa 13. Pius’nun yürekleri parçalayan aşk mektupları sayesinde oldu. Dünya dönmeyi durdurdu. Dünya dönmeyi durdurdu. Aşktan bahsetmek için.”

Son zamanlarda iyice tekinsiz bir hal alan ülkenin şaşkın ve ürkek vatandaşları olarak temennimiz olan şeylerden bahsediyor bu satırlarda. Yoksa yaşayamayacağız, çünkü yaşatmayacaklar bu gidişle, bu topraklarda. Bizim için çook uzaklarda kalmış ve hiçbir zaman tam manasıyla ortamı oluşmamış barıştan, huzurdan, sevgiden, aşktan bahsediyor aynı satırlarda. İlginizi çeker miydi bilemem, artık kanıksadığımız bombalanma ve ölüm haberlerinden sonra. Belki de hafife alırdık biz neler neler gördük çünki(çünki çünkü ses uyumu böyle arzu etti, ü değil i dedi), biz neler neler yaşadık ki… Ortadoğu bataklığına sürüklenmiş, için dışın intikam peşinde koşan adamlarca çevrilmişken, yarınından endişeli, bir yandan yaşam kavgasına devam ederken, bomba yüklü araçlarla kendini patlatan insanların mevcudiyeti karşısında vicdanlı, yerinde kararlar verebilme ustası, herkesi teker teker kucaklamasını bilen bir lider arayışına girmiş ve yolumuzu hepten kaybetmişken denize kıyısı olmayan, dünyanın en ufak yüzölçümüne sahip bir şehir devleti olan Vatikan’a ruhani lider olarak seçilmiş ilk Amerikalı papa olma özelliği taşıyan Papa 13. Pius’nun cesareti, aklı, yalınlığı, dürüstlüğü, vakarı karşısında bir umut doğuyor insanın içine. Bu ülke bir defa çok çok iyi bir lider görmüştü yıllar yıllar evvel. Allah acır da bir tane daha gönderir diye bekliyoruz bakalım sindiğimiz köşelerde. İşimiz Allah’a kalmış yani üç tarafı denizlerle çevrili ülkede… Vah bizim halimize… Bize kendi çıkarlarını hiçe sayıp, sadece başkalarının çıkarları için çalışan iyi bir insan gerek şu evrede. Varsın Tanrı’ya inanmasın. Varsın o da bu dinin ateisti olsun. Varsın sorgulasın hiç durmadan. Tanrı’ya inanan başka hiçbir şeye inanmıyor çünki. İzin verelim ona ister bir kadına ya da bir erkeğe aşık olsun, aynı anda Tanrı’ya aşkla bağlanmış olsun ama yeter ki yolunda iyi niyet olsun.

the-young-pope-2-e1479061589213

Son zamanlarda hayranlıkla takip ettiğim, hem izlenesi hem okunası, belki de yaşayan en duyarlı auteur yönetmen olan Paolo Sorrentino’nun yaratıcısı olduğu ideal din adamı, aynı zamanda ideal bir politikacı ve ruhani lider kompozisyonuyla Jude Law hayatının rolüyle çıkıyor karşımıza. İdeal diyorsam kusursuz demiyorum, kaldı ki yönetmenin de bir kahraman yaratmak telaşı yok. O tip kahramanlar savaş filmlerinde çıkarlar karşımıza, bizim Lenny’miz yani Lenny Belardo’muz yani genç papamızsa kendi içinde bocalayan, Tanrı’nın varlığını sorgulayan, ateist ama aynı zamanda azizlik belirtileri gösteren, marjinal bir kilise yaratma hevesi taşıyan, doğruluğu ve dürüstlüğü günlük hayatında çevresindeki insanlarla iletişiminde sorunlar yaratan, değişik bir mizaca sahip, gösterişsiz bir kızın sevgisini kazanarak bir kez aşkı tatmış, yetim büyümek zorunda bırakılmış, çocukken büyüdüğünde ne olmak istediğini sorduklarında çocuk olmak istediğini söyleyen, fazla yemek yemeyen, sabah kahvaltısında sadece vişneli diyet kola içen, baca gibi tüttüren, esprili ama aklına estiği gibi konuşup kafasına göre hareket ettiğinden sevilmesi zor, kendinden emin, sürprizlerle dolu, kırk yedi yaşında, asi, devrimci, heteroseksüel sarışın bir çocuk. İsyan halindeki ruhu rüyalarında bile rahat bırakmıyor onu. Yağmurun altında halka seslenecekken, yağmur diniyor ve güneşe çeviriyor bulutlar yüzünü. Şemsiyeler kapanıyor, soluklar kesiliyor ve papa halka sesleniyor balkondan. Unutulanları sayıyor önce. Dünyayı sevgileri ve iyilikleriyle değiştirecek olan kadınlar ve çocuklar var ilk sırada. Tanrı’yla uyumlu olmak için yaşamla uyumlu olmalıyız dedikten sonra da başlıyor şoke eden unutulanlar listesini sıralamaya: Mastürbasyon yapmayı, doğum kontrol hapı kullanmayı, kürtaj olmayı, eşcinsel evlilikleri kutsamayı, rahiplerin birbirini sevmesini ve kendi aralarında evlenmelerine izin vermeyi, yaşamaktan nefret ediyorsak intihar etmeyi, üreme amacı dışında suçluluk duymadan cinsel ilişkiye girmeyi, adına özgürlük denen ve bu sayede bizi mutluluğa götüren tek yolu unuttuk derken uyanıyor bir anda. Papalığı boyunca da tıpkı bu rüyasındaki gibi hareket ediyor ve konuşuyor hemen hemen on bölüm boyunca.

Dizinin ilk bölümünde papanın çıplak poposunu görüyoruz giyinirken. Alışılageldik papa kompozisyonundan uzak, Grönland başbakanının şaşkınlıkla karışık söylemeden edemediği kadar yakışıklı, kendi tabiriyle İsa’dan bile yakışıklı, Tanrı var mı yok mu diye sormaktan dilinde tüy biten, düşünmekten kendini yiyen hazretlerinin dizinin ilk bölümünün ilk dakikalarında daha, seçilmişliğini anlatmak üzere ceninlerin üzerinden emekleyerek ilerleyen çırılçıplak bebeğin, en nihayet Papa 13. Pius olarak Vatikan şehrinde yer alan meydandaki Aziz Petrus Bazilikasına doğru ilerleyişini izliyoruz dünyanın dört bir yanındaki bir milyar insanın kısaca dünya nüfusunun beşte birinin temsilcisi, bütün Katolik Kilisesi’nin babası ve annesi olmak üzere. Binler, milyonlar, milyarlar arasından bir seçilmiş olarak çıkıyor en yüksek kademelerden birine. Şans mı tesadüf mü, kader mi doğru tercihler ve doğru bileşenler mi bu seçilmişliğin nedeni diye soruyor insan kendi kendine. Üstelik bu son derece aykırı hazretlerinin seçimi de şaibeli iken. Şaibe dediğim bizim ülkemizde yer etmiş torpilden, kayırmadan farksız bir şey söylemek istediğim. Adaylar arasında kendisi hakkında en az şey bilinen o ve her nasılsa çok daha güçlü rakipleri arasından “o” tercih ediliyor. Fikirleri, yönelimleri bilinmiyor Vatikan Senatosu tarafından. Bu haliyle nasıl papa olduğu, nasıl seçildiğini bilen bir Allah’ın kulu yok kendisinden başka. Halbuki Lenny en dolaysız yolla bağlıyor işini, yani üzerindeki tek üst merci olan Tanrı’yla. Son derece dürüst bir şekilde, vaatlerle dolu gidiyor ona. Diğerleri değil, sadece ben sizin için yararlıyım diyor. Ve bir çok defa şahit olacağımız gibi çok güçlü bir şekilde dua ediyor ve tanıdıklarını sandıkları ama hiç tanımadıkları birini papa yapıveriyor oyuna gelen şaşkın kardinaller. İster mucize, ister duaların kabulü diyelim, bir şekilde bir dua yerine ulaşmış oluyor, bu vesileyle. Ne Spencer ne de Dussolier, “o” papa oluyor neticede. Hem akıl hocası hem de ona hayatı ve ilahiyatı öğreten Kardinal Spencer en çok içerliyor bu duruma. Bileklerini kesmek üzereyken rahibeler engel oluyorlar son dakikada. Papa olmakla kaderini mahvettiğini söylüyor kızgınlıkla. Lenny’nin istifa etmesi için baskı yapıyor ve affetmiyor onu uzunca bir süre ve akıl hocası olmayı reddediyor. Kendi kararlarını kendi vermek zorunda kalan Lenny de kendisini bir rock yıldızı gibi ulaşılamaz kılmaya karar veriyor. Sadece kiliseyi önemsiyor. Kendini gizliyor. Tek röportaj vereceği merci olarak Tanrı’yı gösteriyor. Fotoğraf çektirmiyor. Fakat öte yandan nasıl sevileceğini bilmiyor. Kimsenin kendisini sevmediğini düşünüp, herkesten gelebilecek her türlü kötülüğe karşı hazırlıklı olmak konusunda üstün bir çaba sarf ediyor. En nihayet ölüm döşeğindeki Spencer ona “Kendini menteşe sanıyorsun ama sen bir kapısın” diyor. Çocuk papa bir adama dönüşüyor nihayet.

downloadfile-7
Rahibe Mary

images-37

images-39

Bir çelişkiden ibaret olduğunu düşünüyor Lenny. Tıpkı Tanrı gibi. Bir’in içinde üç, üç’ün içinde bir. Ya da Meryem gibi; hem bakire hem anne. İnsan gibi; hem iyi hem de kötü. Dostça ilişkilere mesafeyle bakıyor çevresindeki ve otoriter bir şekilde uyarıyor ona hizmet edenleri. Ona göre dostane ilişkiler tehlikeli olmakla beraber, sonu her zaman kötü biter, çünkü kendilerini belirsizliklere, yanlış anlaşılmalara ve çatışmalara iter. Resmi ilişkilerse sonsuza kadar devam ederler, çünkü yanlış anlaşılma riski yoktur, kuralları taşlara oyulmuştur ve resmi ilişkilerin olduğu yerde hiyerarşi vardır ve hiyerarşinin olduğu yerde de dünya düzeni hüküm sürer. İlelebet. Rahibe Mary’i yani yedi yaşında yetimhaneye terk edildiği günden beri ona bakıp onu büyüten, tüm üzüntülerine şahit olan, kendisi gibi iyi bir Hıristiyan yapan kadını özel asistanı yapıyor Kardinal Voiello’nun tüm karşı çıkışlarına rağmen. Bu küçük boylu, başlarda papayı yadırgayıp açığını arayan adam papayı önemsemeye başlıyor tanımaya başladıktan sonra. Vatikan’da varolan lobicilik, iç gerginlikler, skandallar, intikamlar ve tehditlerin küçük çaplı bir versiyonu yaşanıyor öncesinde taraflar arasında ve birbirlerinin açıklarını ortaya çıkarmak için uğraşıyorlar. Voiello papayı, Mary Voiello’yu takip ediyor. Mary yapmış olduğu küçük bir araştırma sonucunda Voiello’nun vaham, kurtuluşum dediği, onu hiç eleştirmeyen zihinsel engelli Girolamo’yu keşfediyor evindeki. Lenny’se en güvendiği kardinallerinden biri olan Gutierrez’e döküyor içini ve onu parkinsonlu başpiskopos Kurtwell davasını takip etmek üzere Vatikan’ın kenar mahallesi olarak anılan Roma’ya gönderiyor. Alkol bağımlılığı olan, küçük yaşlarda cinsel tacize uğramış eşcinsel eğilimleri olan Gutierrez istemeyerek kabul ettiği görevi binbir sıkıntıyla tamamladığında nihayet dönüyor hiçbir zaman gerçekte yaşamamış kayıp ruhlarla dolu Vatikan’ına ve sığınıyor tekrar onun yüksek duvarlarla çevrili güvenli kollarına. Kafesteki bir kanarya o ve aşina olduğu tek kafes de Vatikan. Hayatın kısalığı karşısında sonsuzluğu ve Tanrı’yı seçenlerden ne ilki ne de sonuncusu. Lenny eşcinsellerin rahip olmaması gerektiğini, eşcinsellerle pedofillerin aynı olduğunu söylediğinde, Gutierrez bunun kabul edilemez bir genelleme olduğunu, pedofilide sadece şiddetin, eşcinsellikteyse tek aşkın var olduğunu söylüyor ve kendisini kişisel asistanı yapmak isteyen Papa’ya eşcinsel olduğunu itiraf edebiliyor son bölümde.

Tv: Il papa invisibile di Sorrentino, santo o demone?

oulonydd12ii-oolsf94qtn9s7upf4esxhaghbdq-7vuuqbqcbuoaukqprak1ottcptgfszv1qw515-h286-nc

rv5qu6fehjr-wry09qzvijnjbbkkb2vcbejceg9h6cg_umchjne8wd0lw4auudagrgllopcggr0agvykmh7wlux3gguhaix0w443-h332-nc

Bünyesindeki rahip nüfusunun üçte ikisi eşcinsel olan toplulukta rahipleri eğiten cemaatin başında dahi bir eşcinsel var ve Lenny eşcinsellerin kiliseye alınmasına karşı çıkıyor. Küçük devletin meşhur günahkarları papa bizi cezalandırır korkusuyla kadınlarla yaşadıkları maceraları anlatıyorlar abartarak günah çıkarma seansları esnasında(bu bize de tanıdık geliyor olsa gerek 15 temmuz münasebetiyle, hani herkes kendini aklamaya çalıştıydı ben değilim diye, profillerde Türk bayrağı, statülerde birlik beraberlik mesajı ama boşverin bütün bunları Aman Tanrım-Holly Father-biz ne biçim bir sene geçirdik böyle). On üçüncü yüzyıldan beri süre gelen bekarlık yemininin temelinde bir rahibin büyümemesinin nedeni olarak asla baba olmaması, her zaman Tanrı’nın oğlu olarak kalması ve asla onun yerini almaması gerektiği gerçeği yatıyor. Hal böyle olunca da nüfusunun neden üçte ikisinin gay olduğu anlaşılıyor.

02gvtgsdk-wwgstoxsncx5-dkc3efloxngncajicxbgd0ajcu43ygypvwtp4rsnkawkawafyxmtwsky8a-ljjms0tl4fadwysacuugw512-h288-nc

Sistine Chapel sahneleri için bir benzeri hazırlanmış ya da yönetmen normal şartlarda fotoğraf çekmenin dahi yasak olduğu yerde çekim yapmak için izin almış bir şekilde. Geniş odaya taht üzerinde getirilen papanın ve üzerindeki kostümün, başındaki tacın ihtişamından gözlerini alamıyor insan. Bu ve daha pek çok sahne var insanın aklını alan, diziyi unutulmaz kılan. Papa’nın İtalyan Başbakanını bir hayli terlettiği ikili görüşme, Lenny’nin sesinden dinlediğimiz ve hiç gönderilmemiş mektubunda yer alan aşkı kaybetmenin mi yoksa bulmanın mı daha güzel olduğunu sorduğu satırlarında yetimliğinden kaynaklanan münasebetsizliğini ve saflığını açıklarkenki melankolisi, çıplak Willendorf Venüs’ünden gözlerini alamayan sıkıcı Moskova Başpapazı, ”I’m sexy and I know it” eşliğinde ruhani bir ortamda yaratılan video klip estetiği, yine onca ruhaniliğin ortasında yan tarafında plastik bardaklarla öylece duran su sebilinin bir karaktermişçesine ulu orta duruşu, Spencer’la Sistine Chapel’de kadın cinselliği ve Lenny’nin kürtaj konusundaki katılığının tek seçenek olduğunu ayetlerle açıklamasına karşılık, Spencer’ın merhametli olmanın esas olduğunu savunması, Afrika seyahatlerinde ruhun çürümüşlüğüne işaret olarak Rahibe Antonia’nın halka yaşattığı zulümden muzdarip halkın papanın yardımıyla ondan kurtulmaları, on dört yaşında ölen Azize Juana’nın ibretlik hikayesini halkın önüne çıktığı son sahnede anlatırken,  Lenny’nin dizlerinin üzerine çökerek tüm benliğiyle Tanrı’ya yakarışlarının hemen akabinde gerçekleşen mucizeler ve bunların arasında en çok kısır Esther ve kısır kocası için çocuk istediği sahnede “You must you must” derken Lenny’nin kendinden geçerek yüzünün kıpkırmızı olduğu anlar, aşırı obezitesi olan yatağa bağımlı Rose’un odasının duvarı yıkıldıktan sonra vinç yardımıyla apartmanının yüksek bir katından çıkarılmaya çalışıldığı ve sonra geri sokulduğu sahne ve daha pek çoğu… Özellikle de sekiz, dokuz ve onuncu bölümlerdeki her biri birbirinden bağımsız işlenen konular ve akılcı ve akıcı diyaloglar hayatınıza o kadar çok şey katıyor ki… Onuncu bölümde Gutierrez Lenny’e “Doğru motivasyonlar dünyayı değiştirebilir” derken tecrübeyle sabitlenmiş öngörünün ülkemiz için de gerçekleşmesini diliyorum içten içe. Bazen gökyüzü açıktır ve dualar kabul olur, doğru bir adamın duası kim bilir belki bize de barış ve huzur getirir. Yeter ki o doğru duayı, doğru bir adam ya da kadın, doğru bir anda etsin. Kötülerin hesabı her zaman tutmaz, dünya hesap kitapla da dönmez. Rahibe Antonia, Prens Abadi gibilerin de devri gün gelir sona erer. Yıkılmayacak bir duvar yok bu dünyada. Öncelikle her şeyden çok inanmak gerek buna.

”Ülkenizde yerde yatan cesetleri gördüm, açlığı, kanı, susuzluğu ve sefaleti. Tüm bunlar savaşın ve şiddetin getirileri on iki yıldır topraklarınızı pençesi altına almış olan. Bunun kabahatlilerinin isimlerini söylemeyeceğim. Çok fazla suçlu var. Hepimiz suçluyuz. Savaştan ve ölümden hepimiz suçluyuz. Aynı şekilde barıştan da suçlu olabiliriz. Bunu sizden dizlerimin üzerine çökerek istiyorum. Eğer barış için suçlu olursanız uğrunuza ölmeye hazırım. Dünyanın dört bir yanından bana yazan çocuklara hep derim ki sevdiğiniz şeyleri düşünün. O Tanrı’dır. Çocuklar her türden şeyleri severler ama hiçbiri bana savaşı sevdiğini yazmadı. Şimdi yanınızda oturanlara bakın. Gözlerine neşeyle bakın. ve Aziz Peter’ın söylediklerini hatırlayın. Eğer Tanrı’yı görmek istiyorsanız, görmek için vesileleriniz vardır. Tanrı aşktır. Öte yandan ben barış olana dek size Tanrı’dan bahsetmeyeceğim. Bana barışı verin, ben de size Tanrı’yı vereyim. Barışın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu bilmiyorsunuz. Barışın ne kadar kaygı verici olduğunu da bilmiyorsunuz. Ama ben biliyorum. Çünkü barışı bir kez görmüştüm. Sekiz yaşında, Kolorado’da bir bankta.” Papa 13. Pius

images-27

images-41
Paolo Sorrentino

THIS IS US

161011_3114309_next_on_this_is_us___a_hot_summer_day_at_the

THIS IS US :

“Bir gerçeğe göre; Vikipedi’de bir kadın ya da erkeğin 18 milyon kişi ile aynı anda doğduğu yazıyor. Tabii doğum günlerinin aynı olması aralarında bir bağ olduğunu kanıtlamıyor. Ama eğer varsa, Vikipedi henüz bizi keşfetmemiş demektir.”

… diyerek başlıyor Amerika’da ilk on bölümü yayınlanmış ve gördüğü yoğun ilgi üzerine yeni bölümleri 10 Ocak 2017’den itibaren kaldığı yerden devam etmek üzere izleyicisiyle buluşacak olan NBC’nin yeni harikasının. Dizinin yaratıcısı Dan Fogelman’la beraber on kişilik bir yazar ekibi çalışmış kağıt üzerinde ve hem senaryosu, hem karakterleri, hem de geçmiş zamanın ruhunu yakalamaktaki ve karakterleriyle ekran karşısındaki izleyiciye yansıtabilmekteki başarısı, doğru müzik seçimleri ve yerinde flashbackleriyle birleştiğinde herkesi ayrı ayrı kendi nostaljisiyle baş başa bırakıyor izledikçe. Bir yandan dizinin içerisindesiniz, diğer yandan her bölümün sonunda hayatınızı ve içerisindeyken dönüştüğünüz şeyi sorgularken buluyorsunuz. Ebeveyn olmanın güçlükleri, kendi kişisel sorunlarınla boğuşurken her şeyle beraber kendini bir kenara bırakıp çocuklarına adanmaktaki cüretkar fedakarlıklar, onları memnun ve mutlu etmeye çalışmak, sadece onlar için varmışçasına kendi iyilikleri  için bazı gerçekleri örtbas etmek ve bu kararı tek başına almak zorunda kalmak, çocuklarının attığı her adımı vicdan meselesine dönüştürmek, dışarıdan gelebilecek bir sürü kötülüğe karşı her birine ayrı ayrı kol kanat germek, evlatlık çocuğunla öz evlatların arasındaki dengeyi sağlamak için tabir-i caizse yırtınmak, öte yandan evlat olmak, kardeş olmak, karı koca olmak, bir yandan içindeki obezitenle savaşırken dışarıdan devasa bedenine şaşkınlıkla ve küçümseyerek bakan bir sürü gözü yokmuş varsaymak ve onaylanmak ama ne olursa olsun ister aile fertlerin, isterse senden büyükler, iş arkadaşların veya patronların tarafından onaylanmak, kabul görmek. Bu ve bizi biz yapan dolayısıyla da insan yapan kendi varoluşsal kaygılarımızı, hayatın döngüsünü, kan bağının bazen her şey bazense hiçbir şey demek olduğunu, beklentisiz sevmeyi, kaderi, kederi, yası, rekabeti, yaşlanmayı, ölümü beklemenin nasıl bir şey olduğunu, hayatın kıymetli anlarını , çabuk geçen zamanı ve düş kırıklıklarını sürprizlerle dolu kıymetli anlar barındıran, tesadüflerin tesadüf olmadıklarını, gizliden mesaj kaygılı ama yine de olabildiğince insancıl bir şekilde anlatan bir dizi var önümüzde süresi iyi ayarlanmış, başarılı da bir casting çalışması olan. Kendi adıma en çok Jack ve William’ı sevdim ve de Kevin’ı, özellikle de hiç tanımadığı insanların yas evindeyken ve William’la baş başa kaldıklarında kendini ifade edemeyişindeki şaşkınlığıyla tam da bilge baykuş ve sersem labrador karşı karşıya geldiklerinde. Mandy Moore’sa nihayet potansiyelini kullanabileceği üç çocuk annesi, dirençli ve özverili anne Rebecca karakteriyle çıktı karşımıza. Üstelik hem sesini hem de oyunculuğunu aynı anda sergileyebileceği bir rolle. Herkesin parlayacağı bir rol muhakkak çıkacaktır karşısına bir gün bir şekilde.

oyhwoxefwbwm5ejhdzq0xqlz3v6cvpozf5jipzz8rss39jgoe9g87vuqwergog35vgsh73al1dbpkh1bopxjw512-h288-nc

160915_3100176_series_premiere_anvver_1

This Is Us - Season Pilot

“Bebeğim bir gün sana dünyanın en iyi çamaşır makinesini alacağım” derken, Jack, dünyanın en büyük vaadini tüm samimiyetiyle Rebecca’ya sunuyor. Çok büyük bir şey değil alt tarafı dikdörtgen bir vaat sadece.

Karnı burnundaki karısına kur yaparken görüyoruz Jack’i ilk sahnelerde. Üçüz bebek bekleyen Rebecca’nın suyu geliyor bu esnada tam da kocasının doğum gününde. Yüksek riskli bir hamileliğe bağlı bir erken doğum olacağından karı koca doğum sancılarını paylaşıyorlar tek vücutmuşçasına endişe içinde. Kendi doktorlarının apandisti patladığından, tanımadıkları babacan bir doktor üstleniyor doğumu. İnsanın sorası geliyor, apar topar gelmiş olsalar da, hastaneye gelip onları avutup sakinleştirecek bir büyükleri yok mu diye. Geçen yıl eşi ölmüş, beş çocuk, on bir torun sahibi doktorun rolü burada anlaşılıyor ve bu şaşkın ve korkmuş çifti bir şekilde seviyor ve güven veriyor onlara. İlk bebek erkek oluyor, ikincisi kız. Üçüncüsüyse kordon bağı boynuna dolanmış minicik bir erkek, o da sizlere ömür. Aynı saatlerde siyah bir erkek bebek bırakılıyor itfaiyenin önüne endişeli bir yetişkinin gözleriyse uzaktan üzerinde.

“Hayatın sana sunduğu ekşi limonu alıp da nasıl lezzetli bir limona dönüştürdüğünü anlatırsın belki bir gün yaşlanmış bir adamken kendinden küçük bir gence, öğüt niyetine.” Doktor Katowsky

“Bazı insanlar en korkunç anın bebek sahibi olmak için hastaneye gelmek olduğunu sanıyor. En korkunç an hastaneden bebek”LER”le ayrılmaktır.” Doktor Katowsky

Günümüz Amerika’sında farklı sorunlarla baş etmeye çalışan üç farklı karakterin hikayelerine dahil oluyoruz aynı zamanda. İlki Kevin: “Man*ny” adında yüksek reytingli, orta karar bir stüdyo dizisinin başrolünde oynayan otuz altı yaşında, yakışıklı, sağlıklı, formda, bekar ve çocuksuz, çok konuşkan bir beyaz erkek. Onu küçümseyen yönetmeni ve kendisine hayran bir kitlesi var. Yaptığı iş ona küçük gelmeye başladığında tam da erken gelen bir orta yaş krizinin ortasında canlı yayında cinnet getirerek stüdyoyu birbirine katıp ortalığı dağıtmakta buluyor çareyi. Seyirciye bağırıyor bu dizinin bu kadar kötü olmasının nedeni sizlersiniz diye. Neden bu diziyi izlediklerini soruyor öfkeyle. Bu kadar az şey vermemizi kabul etmek sizin suçunuz diyor. Sonra da istifa ediyor. Kevin’ı bizim televizyonlarımızda yayınlanan bir acayip izdivaç programlarına davet etmek istiyorum o an. Bizim seyircimizin maruz kalmaktan zevk aldığı gariplikleri izlese dizisine dört elle sarılır-gerçi kendisi dizinin en düşük çeneli karakteri ve bu açıdan bakıldığında yarışmanın bilmiş jüri üyelerinden birine dönüşmesi de an meselesi.

downloadfile-1

downloadfile-2

downloadfile-3

Kate: Kevin’ın kendisinden iki dakika küçük ikiz kız kardeşi. Beyaz, aşırı obezitesi var ve bir sürü şişman insanın gittiği akşam toplantılarında tanıştığı, haliyle de obez olan Toby ile kendisinden kaynaklı inişli çıkışlı bir ilişki yaşamaya başlıyor. Dizinin sonunda itiraf ettiği üzere zanax kullanımını her zaman neşeli olamadığıyla ilişkilendiriyor. Depresif, sorunlu, sınırın diğer ucunda yaşayan, rüya hayatını yediğini itiraf etmekten çekinmeyen, değişmekten ve gerçekte nasıl bir insan olacağını görmekten korkan, bilinçaltında yağlarına zırhıymışçasına sarılmış, babasının küllerini evinde saklayan, ailesinin büyük bir parçası olan Super Bowl gecesinde Rebecca’nın sahne aldığı bir barın tuvaletinde ilk tohumlarının atılmış olmasından ötürü maçları çokça önemseyen, fakat annesinden geçmiş şarkı söyleme yetisini değerlendirememiş, bir süredir işsiz ve tıpkı ikizi gibi hayatta bocalayan bir karakter. Toby onu değerlendiriyor kendince. İlişkinin yapıcı tarafı o. Kate’se bir yandan kendi özyıkımına zemin hazırlarken, diğer yandan ilişkisini sabote ediyor. Bir gün Toby önüne kırmızı halı seriyor, altınaysa limuzin ve sesini değerlendirmek için ilk canlı performansını vermek üzere benim tahmin ettiğimin dışında çok başka bir yere götürüyor onu: ”Huzurevine”. İşi yüzüne gözüne bulaştırma ihtimaline karşılık onu ertesi sabah yaşananları hatırlaması mümkün olmayacak insanların önünde şarkı söyletmek dahiyane bir fikir olsa da, Cyndi Lauper’ın ”Time After Time”ını batırmadan söylüyor Kate. Bense bir sürü bilmiş jüri üyesi barındıran yarışmalardan birine çıkaracağını düşünecek kadar sığlaşıyorum(Ne sandınız beni, çok mu derin? Ben sığ sularda yüzdüm halbuki hep boğulmamak için. Bu huyumdan da hiç vazgeçmedim, daha büyük balıklarca ısırılmamak için. Çok boktan bir hayatım olduğu düşünülebilir şu aşamada ve haklı olabilirsiniz ama umurumda değil. Kiminki değil ki diyen seni ve çok güvenli sesini duydum, sen, arka sıradaki. Sıranı paylaştığın çocuk mutluymuş bak, öyle söylüyor. O zaman hala daha neden arka sıradasın diye sor bakalım zat-ı aliye).

60784238

650x366

Randall: Bu enteresan halkanın üçüncü ayağı. İtfaiye binasının önüne bırakıldıktan sonra getirildiği hastanede Rebecca ve Jack tarafından bunun kadersel bir işaret olduğu düşünülerek evlat edinilmiş. Beraberinde bırakılan bebeklik battaniyesini saklamış geçmişinden ona kalan tek hatıra olarak. Okulda öğretmenleri tarafından dehası anlaşıldığında, kardeşlerinden ayrı bir okula gönderilmiş. Her halükarda Pittsburgh’da beyazların mahallesinde, beyazların okuluna giden ve beyaz ailesiyle yaşayan bir siyah olarak, çok nadiren de olsa karşılaştığı her siyahın ardından defterine bir çentik atmış çocukluğu boyunca. Sınıf arkadaşları onunla Webster diye dalga geçtiklerinde, sonradan gelen ve sevgisi bölüşülen Kevin, kardeşinin yanında durmaktansa, kendisi gibi beyazlarla olmayı yeğlemiş ve aralarındaki gizli rekabet hayatları boyunca sürmüş. Kötü huyu iyi kalpli olmak olan Randall’sa tam otuz altı yıl sonra bulduğu entelektüel ve dördüncü evre mide kanserli babasını çabuk kaybetmemek için çabalamakta. Adını almış olduğu şair Dudley Randall’ın mesleğinden çok başka bir meslek seçmiş kendisine hayatta. Karısı dahil kimse onun ne iş yaptığını bilmiyor, sorunca da söyleyemiyorlar. Uzun vadeli hava modellerine dayalı olarak gelecekte teslim mal sözleşmesi ticareti yapıyor(insansız hava aracı üretiyor olmasın sakın!). Kızlarının gözünde sıkıcı bir iş yapıyor. Oysa bir şirket sahibi ve ailesine konforlu bir hayat sağlayabilmiş elinden geldiğince. Anlayışlı karısı ve iki çocuğuyla sade bir hayat ve gelecek planları yapıyor. On yıl sonraki hayali, çocuklar büyüyüp üniversiteye gittiğinde hayat kalitesi yüksek, güzel menülü restoranlara sahip Charleston’a taşınmak. Ama ilk önce kendi gayretleriyle bulup getirdiği babası, sonra da Kevin gelip yerleşiyor evine. Gelense sıcak aile ortamı ve kızların varlığıyla bir daha gitmez oluyor evine. Babası altı yaşındaki torunuyla aynı odada kalırken, kardeşi de çocukluğundan gelen alışkanlıkla bodrum katına taşınıyor. Herkes evde iyileştiğini, ortamın onlara iyi geldiğini söylüyor her fırsatta ve gitmemekte direniyorlar. Randall’ın hayatına dahil olan iki sanatçı sayesinde ortalığa saçılan müzikal fantezisi, içindeki sanatçıyı bulmak için tuhaf yollara başvurmasına neden oluyor.İşte bu üç ayrı çocuk aynı anne babanın yetiştirmesiyle hayatta bu üç yetişkine dönüşüyorlar. Kevin, Kate ve Randall’ın ayrı ayrı hikayelerine tanıklık ediyoruz. Tek rehberimiz flashbacklerle sunulan mazileri oluyor.

images-31

images-40

Gelelim aşıkların bile zor anlayacağı bir duruma: yani ikizlerin duygularına. Kate küçükken kolunu kırdığında, on altı kilometre öteden ağlayarak gelmiş Kevin. Apandisit ameliyatı geçirdiğinde de bir an olsun kardeşinin başından ayrılamıyor, ameliyathaneye kadar uğurluyor onu. Ameliyattan sağ salim çıkmasını bekliyor sıkıntıyla, mumlar yakıp, kendince dualar ederek. Otuz altı yaşına basmış hallerinde de değişen bir şey yok, Birbirlerinin desteği olmadan yollarına devam edemiyorlar kolay kolay ve başı sıkışan ilk önce diğerini arıyor ve öteki iki eli kanda olsa onun telefonunu açıyor. Aynı karından iki dakika arayla çıkan ikizlerin bağlılığı bütün hayatlarını etkiliyor ve hayır, genelleme yapmıyorum, gördüğümü söylüyorum. Oyunculuk kariyerine sahnelerde devam etme kararı alan Kevin’ın yabancısı olduğu bohem çevrelere girdikçe uğradığı dolaylı değişim ilk önce Kate’i ürkütüyor. O daha bunun için hazır değil çünkü ve Kevin’ın New York’a taşınma kararı karşısında bir anda elinin tersiyle itebiliyor erkek arkadaşını. Kardeşlerim ve onların desteği olmadan asla başaramam diyor sonrasında da açık açık.

Randall’ın zekası onu hayata kolay hazırlarken, Kate’in geleceğe dair hiçbir planı olmadığını görüyoruz çocukken. Annesinin böceği, babasının prensesi, XL yeleklere mahkum, havuzda giydiği bikinisiyle yağlarından sözde arkadaşlarını utandırıp ihtar aldığından yaşamı boyunca geri planda kalmaya çalışmış bir havası var. Lisede karşı takımın oyuncuları olan iki erkek kardeş beyzbol sahasında Peter Gabriel’in kızına yazmış olduğu söylenen ”Come Talk To Me”sinin yavaşlatılmış versiyonu eşliğinde öfkeyle birbirine girip yerlerde yuvarlanırken izliyor onları şaşkınlıkla saha kenarından. Eve dönerken arabada iki kardeşin arasında oturuyor tekrar kapışmasınlar diye. Hep iki arada bir derede Kate. Oyun arkadaşları kendilerini utandırdığını düşündükleri tombikle arkadaşlık etmek istemezken, aynı kilolar ileride kadın patronlar tarafından tercih edilmesine sebep oluyor. Yeme sorunu olan yani sorunlu, ağırlığı ölçüsünde uysal bir imaj çizen, arzu nesnesi olmaktan çok uzak bir kadını iç rahatlığıyla kabul edebiliyorlar içgüdüsel olarak. Bindiği uçakta iki kişilik bilet almak ve genişletici  kemer ikramını kullanmak zorunda kalan Kate pekala engelli sayılabilir öte yandan.

Dördüncü bölümde Kevin’ın neden oyunculuk kariyerini seçtiğini anlıyoruz. Kate’in kiloları ve Randall’a gösterilen fazladan ihtimam yüzünden zavallı Kevin neredeyse havuzda boğularak ölecekken bile kendi hayatını kendi kurtarmak zorunda kalıyor. Ailesinden göremediği ilgiyi başka bir sürü hayranından görebileceği bir meslek seçiyor kendisine. En azından bir yüzme havuzunda bari boğulmak üzereyken çırpınmalarını bir duyan çıksın diye. İki erkek kardeş arasındaki yarışsa hızından bir şey kaybetmemiş görünüyor günümüzde de. Randall’ın eşi onları Habil’le Kabil’e benzetiyor. Birlikte takılamıyorlar, bir odada yalnız kalamıyorlar. İkisi de karşı tarafı haksız, kendiniyse mağdur görüyor. Randall’a göre Kabil kendisi, kazanan kardeşse her zaman Kevin. 12 ve 36 numaranın karşılıklı savaşı, delikanlılıklarındaki beyzbol sahasında bitmemiş anlaşılan ki yıllar sonra kaldırımlara taşınıyor. Kevin onun, siyahi ve evlatlık olduğu için dışlanmış hissetmesin diye anneleri tarafından sürekli kayırıldığını düşünüyor ki haklı. Randall’sa onun kendisine köpek gibi davrandığını ama buna rağmen her defasında ilk adımı atıp, ondan bir parça alaka, biraz saygı yahut nezaket beklediğini ama sevgisini istediği tek kişi olan abisinin 36 yıl sonra ilk defa hem de herkesin önünde ondan “o benim kardeşim” diye bahsettiğini söylüyor nihayet. O da haklı. Bu ziyaret sayesinde Kevin’ın yıllarca bitmek bilmeyen ev sahibi rolünü, Randall üstlenmiş oluyor ve kozlarını paylaşmış oluyorlar bir sebepten.

images-33

“Senden daha büyük olduğumu biliyorum Kevin. Yetişkin olduğumu da. Ama bu ilk seferim. Sizden üç tane var ve çabalıyorum.” Jack

Randall çevresi kendi renginden farklı insanlarca çevrili çocukluğunda, bir rol model arayışına giriyor. Siyah komşularının tavsiyesiyle gittiği karate kursunda en nihayet beyaz fakat biyolojik olmayan babasına güven duymayı öğreniyor. Kurs hocası babasının sırtına uzanmasını istiyor Randall’dan. Bu esnada babasından şınav çekmesini istiyor ve ona sorular soruyor bir ömür oğlunu şimdiki gibi sırtında taşıyıp taşımayacağına, onu güçlü bir adam yapıp yapmayacağına, dünyada olup olabileceği en iyi adam olması için çabalamaya hazır olup olmadığına ve acıtsa bile ağır yüklerini kaldırıp kaldırmayacağına dair. Dizinin en önemli anlarından biri bu ve bocalayan ve rol model arayışı içindeki bir çocuğun babasına ve dolayısıyla kendine güven kazanmasına şahit oluyoruz. Her zaman biraz daha acıklı olan baba oğul hikayelerinin ağırlıklı olduğu bir dizi ”This is Us”. William’sa günümüzden yirmi küsur yıl önce, oğluyla kavuşacağı anın hayalini kurarken bir anda hevesi kursağında kalıyor. Oğluna yazmış olduğu şiirleri çekmecesinde, Rebecca’nın onunla görüşmesini sakıncalı bulduğunu belirttiği mektubunu gözyaşları içinde okuyor yatağında gözyaşları yanaklarından süzüle süzüle…

images-30

images-28

ch1elwqtiqgisrxllzzneg-n5s3vvynqul_ihx3daowyirenntaij8ejq1jz6_choe16_tply6ua14xnuvwp_uaciczikamvkqihju6_w512-h288-nc

”Senaryo elime ulaştığında ilk yaptığım bana hissettirdiklerini resmetmek oluyor. Son oyunum hayatla ilgili ve hayat renklerle doludur. Her birimiz gelir ve resme kendi rengimizi ekleriz. Her ne kadar çok büyük bir resim olmasa da bir şekilde sonsuza dek her yönde devam ettiğini anlamanız gerek. Ebediyet gibi. Bu o türden bir hayat. 100 yıl önce hiç tanımadığım adamın teki bu ülkeye elinde bir bavulla gelir. Onun bir oğlu olur. Oğlunun bir oğlu olur ve ben olurum. Bu yüzden başlarda resmi yaparken düşünüyordum ki, belki de burası o adamın resimdeki bölümüdür ve sonra burası da resmin bana düşen bir bölümüdür ve düşünmeye başladım ya hepimiz bu resimde bir yerlerdeysek veya biz daha doğmadan bu resmin içindeysek? Ya öldükten sonra da içindeysek? Ve durmadan eklediğimiz resimler birbirlerinin üzerine sürekli ekleniyorlarsa ta ki sonunda biz artık farklı renkler olmayana dek? Biz bir resim olana dek. Yani benim babam artık bizimle değil. O hayatta değil ama bizimle. O her gün benimle. Hepsi bir şeklide uyuyor. Hayatlarımızda sevdiğimiz insanlar bir şekilde ölecek. Gelecekte, belki yarın ya da yıllar sonra. Biri öldü diye sırf onları artık göremiyorsunuz ya da konuşamıyorsunuz diye bu hala onların resimde olmadıkları anlamına gelmez. Mesele budur belki de. Ölmek yok. Sen, ben ya da onlar yok. Sadece biz varız. Ve bu dağınık, çılgın, renkli, büyülü şey başlangıcı ya da sonu olmayan bir şey. Bence bu biziz.” Kevin

This Is Us - Season 1

 

THE FALL, ÜÇÜNCÜ VE SON SEZON

Episode 4

THE FALL, ÜÇÜNCÜ ve SON SEZON :

“İki kişi olan bir adam varmış
Bahçesi fidelerle doluymuş
Bu fideler büyümüş
Bahçe karlarla kaplanmış
Karlar erimeye başlamış
Güvertesiz gemi gibiymiş
Gemi yelken açtığında
Kuyruksuz kuş gibiymiş
Kuş uçmaya başladığında
Gökyüzündeki kartal gibiymiş
Gökyüzü gürlemeye başladığında
Kapımdaki aslan gibiymiş
Kapım kırılmaya başladığında
Sırtımdaki sopa gibiymiş
Sırtım akıllanmaya başladığında
Kalbimdeki hançer gibiymiş
Ve kalbim kanamaya başladığında
Bu ölüm, ölüm ve ölüm gibiymiş.” Paul Spector/Peter Baldwin

“Hepimizin kafasında o sesler var. Hayal kırıklığı olduğumuzu söyleyen ve de işe yaramaz. Yeterince iyi olmadığımızı, çok uzun sürdüğünü ve çok zor olduğunu da. Bu zor zamanlarda zorlu hayallere ihtiyaç duymalıyız. Ama gerçek hayallere, yalanlara değil.” Stella Gibson

“Öfke başımıza iyi şeyler gelebileceği hissini yok ediyor.” Stella Gibson

“Doğmadan önce var olmadığım gibi, öldükten sonra da var olmayacağım.” Peter Baldwin/Paul Spector

Temposu düşmek nedir bilmeyen ilk iki sezonun ardından, üstüne üstlük ağır yaralı bir Paul Spector’la bundan sonrası nasıl olacak diye ümitsizlikle başladığımız dizinin üçüncü sezonunda usul usul ilerleyen ağır dramatik yapsını hiç bozmayan çok başka bir “The Fall” çıkıyor karşımıza. Çok daha derin, çok daha sezgisel. Bu gidişatın başarılı mimarıysa hiç kuşkusuz akılcı diyaloglarla süslediği altı bölümü de çok dokunaklı bir şekilde bağlayabilmiş olan dizinin aynı zamanda yapımcılarından olan yazarı Allan Cubitt. Özellikle psikolojik çözümlemelerde son derece başarılı ve bu sayede akılcı diyaloglar seriyor izleyicisinin önüne. Bu ise kimi zaman durgunlaşan ama yine de akan fakat bir parça sabır ve gayret isteyen, nihayetindeyse doygunluk hissiyle ekran karşısında kalakalmamıza sebebiyet veren buruk anlar olarak takılıp kalıyorlar zihinlerimizde. Kendi adıma söylemem gerekirse, üç sezonun içinde en başarılı bulduğum ve en çok beğendiğim, üzerine çok çok düşünülüp ondan da çok şey yazılacak karakter açılımları ve olaylar barındıran, sürpriz olmadığı aşikar olsa da finaline ermeden bu aşikarlıkla yüzleşme imkanı tanımayan ve sırf bu yüzden yaşanılan iki şiddet sahnesiyle de sizi olduğunuz yere mıhlayan, aynı şiddetin sessiz ve apansız gelmesiyleyse tıpkı Stella, Tom ve diğerleri gibi elinizi kolunuzu bağlayan çok ağır bir final var karşımızda, benden söylemesi.

images-4

Rüyalar ve anlamlandırılmaları var bu sezon boyunca karşımıza çıkan; günlükler, eski defterler, çocukluk travmaları, sırlar ve acıtan gerçekler… Paul’ün kimliği başsavcının onayıyla polis tarafından basına ve dolayısıyla halka ifşa ettirildiğinde geride kalanlar olarak olaylardan bihaber aile bireylerinin yaşadığı dram da önemli bir yer tutuyor. Yeni karakterler giriyor diziye, eskilerse kök salıyorlar iyice. En başarılı yeni kompozisyonlardan biri acil servis doktoru O’Donnell olarak izlediğimiz Richard Coyle’un canlandırdığı evli ve evde kendisini bekleyen beş çocuk sahibi, Shakespeareyen bir edayla sedye sedye ağır hastalar acil birimini doldurmuşken “Ben Çar’ım, tüm sorular bana, tüm sıkıntılar bana, tüm üzüntüler bana” dedikten sonra görev dağılımını çömezler arasında çarca yapan Belfast General Hospital’in kıdemli doktorlarından kendisi anlaşıldığı kadarıyla. Dizinin ilk bölümü, bir yandan sinirleri hasar görmüş olma ihtimali yüksek Tom Anderson’ın kol travmasıyla, bir yandan uzun günler ve geceleri bir bagajda koluna acısından tırnağıyla seni seviyorum yazan ve ölmeye yüz tutmuş Rose Stagg’ın karbondioksitle dolup taşmış ciğerleri ve hipotermi geçiren bünyesiyle ve nihayet iki defa karnı yarılmak suretiyle dalağı alınarak hayata döndürülen ve bu esnada böbrekleri, karaciğeri masanın üzerine çıkartılan Paul’ün ameliyatlarıyla geçiyor. Elbetteki bir Grey’s Anatomy değil izlediğimiz ve acildeki ilk müdahalenin ardından Paul odadan çıkarıldıktan sonra geriye kalanlar üzerinde dolaşıyor kamera. Çoraplar, ayakkabılar, kanlı bezler ve kesilerek üzerinden çıkartılmış kanlı kıyafetleri saçılmış yerlere. Tarafları muğlak bir savaş alanından kalanların nefes almaktan korkan sessiz duvarlarca hazmedilmeye çalışılmasını izler gibiyiz. Duvarların dili olmasa da, kamera söylüyor her şeyi birkaç sessiz dakika içerisinde.

images-1

images-2

images-3

downloadfile-1

11962082-high-1

Kadim karakterlerden Stella her zamanki Stella. Kendine güveni, ortama hakim tavırları, sesini duyurmak için iyice düşürdüğü tonu, seksüel cazibesi ve her ne olursa olsun vazgeçemediği stilettolarıyla tıkır tıkır yürüyor, merdivenleri iniyor çıkıyor rahatlıkla. Yakın planlardaki mimikleri son derece kontrollü olmakla beraber bir o kadar da baştan çıkartıcı ve seni anlıyorum bakışlarının altında aslında seni biliyorum diyor sanki karşısındakine. Erkek egemen iş hayatında ayakta kalmak için aldığı tavırlarla, onu Stella yani insan yapan içsel güdüleyiciler çakışmıyor. Bir oda dolusu adama meydan okuyor rahatlıkla hem de stilettolarıyla. Otoriteye karşı duruşu değişmiyor bu sezon da. Edepsizleşmeden yapıyor bunu ve de sesinin tonunu yükseltmeden. Bir oda dolusu adamı ikna edemiyor belki ama nihayetinde onun sözüne gelmeleri de çok zamanlarını almıyor bu bir grup nobran adamın. Evliliğini, çok sevdiği eşini ve işini, bir de doğmamış çocuğunu kaybeden bir kadının nasıl hisler taşıdığını tahmin etmiyor ya da etmek istemiyor aynı adamlar. Ailesini düşünerek Paul’ün basına deşifre edilmesine ayak diretiyor Stella, zarifçe. Çünkü olacakları tahmin edebiliyor. Kadınların kızınca ya kendilerine ya da kendilerine ait olanlara yani çocuklarına zarar verebileceğinin bilincinde ve meslektaşı Jim yaşananlardan sonra da suçu üzerine almıyor. Tıpkı Paul gibi o da bir çocuk. Bir çocuk saklı kalmış içinde bir yerlerde ve yer yer açığa çıkıyor tam da tüm kirlenmişliğiyle sıkışmış olduğu köşesinde. Büyüme zamanı gelmiş de geçmekte olan, yaptıklarının sorumluluğunu almaktan aciz adamlarla işler çok kolay yürümüyor. Rose Stagg’ın kocasının saçmasapan düşüncelerini yola getirmeye çalışıyor Stella. Karısının kuzu kuzu onunla gittiğini düşünüyor, hiç yardım çağırmadığını, hiç mücadele etmediğini. Kafasındaysa öteki adamın ona dokunmuş olma ihtimalinin korkunçluğu var. Kadınlar ve erkekler arasındaki temel farkı anlatıyor ona Stella böyle bir durumda nasıl tepki verdiklerine dair. Erkeklerin her zaman savaş ya da kaç mantığıyla yaşadığını, halbuki böyle bir durumda verilen en yaygın tepkinin korkudan donup kalmak olduğunu söylüyor. Bunu bir yandan da içgüdüsel olarak ailesini, eşini korumak için yaptığını söylüyor. Yaralanma olayında ihmal olup olmadığına dair soruşturma geçiriyor Stella. Her ne yaptıysa bunu Rose’u kurtarmak için yaptığını söylüyor. Güçlü bir amaç duygusu olduğundan engellere aldırış etmiyor ve yoluna devam ediyor. Ama o da kolay sıyrılamıyor yaşananların şiddetinden. Sığındığı bir günlüğü var. Gecenin bir vakti uyanıp düşüncelerini yazmak için kendini eğittiği. Çünkü uyuyan beynin, uyanık beyinden daha sağlam bağlantılar kurduğunu düşünüyor. Bu anlamda en manidar rüyayı gören Paul oluyor. Kendisini yüksek bir binadan bir kuş misali bırakışını rüyasında görüşünün üzerinden çok fazla zaman geçmeden kendini öldürüyor bir başka ve en bildiği yöntemle. Kendi çıkışını böyle buluyor. Stella ise babasını görüyor rüyasında, onu tatlılıkla uyandıran ve daha on dört yaşındayken hastalıktan kaybettiği babasını. Paul’e karşı tutkulu Katie ile görüşmeye gittiğinde ergenlikte kaybettikleri babalarının acısında buluşuyorlar. Katie hırsını, öfkesini kendisinden çıkartıyor kollarını görünür şekilde lime lime doğramakla. Stella’ysa kendine özel o yüzden kimsenin göremeyeceği yerlerini kesmiş zamanında, bacaklarının üst kısmı ve ayak tabanları gibi. Bunu Katie’ye itiraf ediyor. Onun yas döneminde bir dayanak ihtiyacından ötürü konacak bir dal ararken Paul’ü bulduğunu ve takıntı haline getirdiğini, fakat Paul’ün umrunda olmadığını, ne kızın varlığından, ne de ona duyduğu aşktan haberinin olmadığını söylüyor. Olsa da yapabileceği bir şey yok zaten. Paul vuruldu, ölümden döndü, şimdi de cezadan kurtulabilmek için kıvırmak peşinde. Bu yüzden Katie’ye hayatını boş yere heba ettiğini anlatmaya çalışıyor. Zor zamanlarda zorlu hayallere ihtiyaç duymalıyız derken, kısaca kendin için savaş diyor ona Stella.

11962350-high-1

images

Gelelim bir başka kadim başkarakter Belfast Saldırganı, Nietzsche takıntılı, sağlak, üstün zekalı, narsist ve sadist, seks yaparak dünyada Tanrı olabileceğine inanan ve kısa adımlarla yürümeyi tercih eden kadınları seven Peter Baldwin ya da Paul Spector’a. Bebek yüzüyle merhamet uyandırıp, hastanede gönülleri fethederken, bir yandan da kendini aklamak adına geçmişe dönük amneziye sığınıyor. Yirmi altı yaşında olduğunu söylüyor ki bu aradaki altı yılı çıkartıp attığını gösteriyor. Bu hesapla ikinci çocuğunun doğumundan ve de varlığından habersiz, twitter’ı ise hiç duymamış. Rolünü profesyonelliğinden gelen bilgisiyle hiç açık vermeden oynuyor. Annesi kendini asarak öldürmüş genç yaşta. Bu yüzden kendine de benzer bir son biçiyor. Biyolojik babasını bilmiyor. Baba dediği adam da bir süre sonra annesini terk edince, annesi depresyona girip intihar ediyor. Sekiz yaşında koruyucu aileye veriliyor. Bir süre sonra da Gortnacull’a gönderiliyor. Burada yaşadıklarının korkunçluğunun boyutunu öğreniyoruz nihayet. Devletin hukuki uzman doktor olarak tayin ettiği August Larson onun tedavi edilebileğini söylüyor ama iyileşmesi hususunda o da kararsız ve bu ikisi çok farklı şeyler onun gözünde. Ama yetimhanede yaşadığı trajediden sonra dikkat çekmek ve imzasını atmak peşinde bir şekilde. Bunu gerçekleştirirken de kendi öfkesinde ve şiddetinde boğuluyor. Kişilik bölünmesi var ve iyi ve kötü Paul’den bahsediyor. Bazen geri çekilip kendine baktığında bedenine yabancılaşıyor ve sık sık soruyor aynadaki yansımasına bu ben miyim diye. İzleyen taraf, bir de eylemi gerçekleştiren taraf var. İçindeki iyi Paul ve kötü Paul bitmez bir savaş halindeler. Sadistliğinin dışında kadın iç çamaşırına fetiş, röngencilik, transvestite, nekrofili, pigmalionizm ilgi alanları. Onu ölürken izleyebilsinler diye azar azar boğduğu kurbanlarına suni teneffüs yapıyor ellerinin arasında bir parça daha yaşasınlar diye. Yatırıldığı klinikteki August Larson(bu rolde orijinal Henning Mankell uyarlamasında Wallander rolünü üstlenen Krister Henriksson var) çocukların tacize uğradıklarında korku ve anksiyete yaşadıklarını, sonra da bu duyguları bastırabilmek için sadistik hareketlerde bulunduğunu, kendisine yapılan bunca korkutucu şeyleri başkalarına yaparak ancak bu korkudan kurtulabildiklerini anlatıyor Stella’ya. Psikodinamik açıdan bakıldığında en şiddetli eylemleri gerçekleştiren insanlar hayatlarında bunu bir şekilde anlamlandırıyorlar. Paul’se tek başına baş etmeye çalıştığı çocukluk kurbanlığından ve aile içi yanlış ilişkilerden kolay kolay kurtulamayıp, tıpkı bir bağımlı gibi kötüden daha kötüye gidiyor çaresizce. Gerçekliğini kaybetmiş zamanla. Kalbindeki o büyük karanlık boşluğu beslemiş durmuş. Hıncını alamadığından olsa gerek başka bedenlerden çıkartmış acısını. Tüm bunlara rağmen öldüğünü duyup alelacele olay yerine gelen Stella bunun gerçek olup olmadığını görmek istediğinden ve onunla son kez yüzleşmek istediğinden belki cesedinin başına geldiğinde yine de gözleri doluyor. Yediği yumrukları, aldığı darbeleri çoktan unutmuş bile. Affediyor onu. Karşısındaki aynı zamanda bir “kurban” çünkü. Bu yüzden de sevinemiyor Paul’ün ölümüne.

Yazımın en başında da belirttiğim gibi benim için psikolojik yanı en güçlü, karşılıklı diyalogları çok başarılı ve bunun senaryoya yansıtılış biçimi açısından en özel ve mühim sezonu oldu bu dizinin, özellikle de beşinci ve altıncı bölümleri. İyi oyunculuklarla bezeli, çok düşünceli karakterleriyle gerçek ”kurban”ın aslında kim olduğunu sorgulayan ve sorgulatan, kötülüğün insan ruhunda nasıl kök salıp dallanıp budaklandığına dair sürpriz ama olması gerektiği gibi nihayetlenen finaliyle şu sıralar izlediğim en iyi işlerden biri olmuştur. Umalım ki BBC’nin başarılı prodüksiyonlarından biri olarak hatırlansın ileriki zamanlarda da.

Episode 4

11962272-high-1