THE FALL, ÜÇÜNCÜ VE SON SEZON

Episode 4

THE FALL, ÜÇÜNCÜ ve SON SEZON :

“İki kişi olan bir adam varmış
Bahçesi fidelerle doluymuş
Bu fideler büyümüş
Bahçe karlarla kaplanmış
Karlar erimeye başlamış
Güvertesiz gemi gibiymiş
Gemi yelken açtığında
Kuyruksuz kuş gibiymiş
Kuş uçmaya başladığında
Gökyüzündeki kartal gibiymiş
Gökyüzü gürlemeye başladığında
Kapımdaki aslan gibiymiş
Kapım kırılmaya başladığında
Sırtımdaki sopa gibiymiş
Sırtım akıllanmaya başladığında
Kalbimdeki hançer gibiymiş
Ve kalbim kanamaya başladığında
Bu ölüm, ölüm ve ölüm gibiymiş.” Paul Spector/Peter Baldwin

“Hepimizin kafasında o sesler var. Hayal kırıklığı olduğumuzu söyleyen ve de işe yaramaz. Yeterince iyi olmadığımızı, çok uzun sürdüğünü ve çok zor olduğunu da. Bu zor zamanlarda zorlu hayallere ihtiyaç duymalıyız. Ama gerçek hayallere, yalanlara değil.” Stella Gibson

“Öfke başımıza iyi şeyler gelebileceği hissini yok ediyor.” Stella Gibson

“Doğmadan önce var olmadığım gibi, öldükten sonra da var olmayacağım.” Peter Baldwin/Paul Spector

Temposu düşmek nedir bilmeyen ilk iki sezonun ardından, üstüne üstlük ağır yaralı bir Paul Spector’la bundan sonrası nasıl olacak diye ümitsizlikle başladığımız dizinin üçüncü sezonunda usul usul ilerleyen ağır dramatik yapsını hiç bozmayan çok başka bir “The Fall” çıkıyor karşımıza. Çok daha derin, çok daha sezgisel. Bu gidişatın başarılı mimarıysa hiç kuşkusuz akılcı diyaloglarla süslediği altı bölümü de çok dokunaklı bir şekilde bağlayabilmiş olan dizinin aynı zamanda yapımcılarından olan yazarı Allan Cubitt. Özellikle psikolojik çözümlemelerde son derece başarılı ve bu sayede akılcı diyaloglar seriyor izleyicisinin önüne. Bu ise kimi zaman durgunlaşan ama yine de akan fakat bir parça sabır ve gayret isteyen, nihayetindeyse doygunluk hissiyle ekran karşısında kalakalmamıza sebebiyet veren buruk anlar olarak takılıp kalıyorlar zihinlerimizde. Kendi adıma söylemem gerekirse, üç sezonun içinde en başarılı bulduğum ve en çok beğendiğim, üzerine çok çok düşünülüp ondan da çok şey yazılacak karakter açılımları ve olaylar barındıran, sürpriz olmadığı aşikar olsa da finaline ermeden bu aşikarlıkla yüzleşme imkanı tanımayan ve sırf bu yüzden yaşanılan iki şiddet sahnesiyle de sizi olduğunuz yere mıhlayan, aynı şiddetin sessiz ve apansız gelmesiyleyse tıpkı Stella, Tom ve diğerleri gibi elinizi kolunuzu bağlayan çok ağır bir final var karşımızda, benden söylemesi.

images-4

Rüyalar ve anlamlandırılmaları var bu sezon boyunca karşımıza çıkan; günlükler, eski defterler, çocukluk travmaları, sırlar ve acıtan gerçekler… Paul’ün kimliği başsavcının onayıyla polis tarafından basına ve dolayısıyla halka ifşa ettirildiğinde geride kalanlar olarak olaylardan bihaber aile bireylerinin yaşadığı dram da önemli bir yer tutuyor. Yeni karakterler giriyor diziye, eskilerse kök salıyorlar iyice. En başarılı yeni kompozisyonlardan biri acil servis doktoru O’Donnell olarak izlediğimiz Richard Coyle’un canlandırdığı evli ve evde kendisini bekleyen beş çocuk sahibi, Shakespeareyen bir edayla sedye sedye ağır hastalar acil birimini doldurmuşken “Ben Çar’ım, tüm sorular bana, tüm sıkıntılar bana, tüm üzüntüler bana” dedikten sonra görev dağılımını çömezler arasında çarca yapan Belfast General Hospital’in kıdemli doktorlarından kendisi anlaşıldığı kadarıyla. Dizinin ilk bölümü, bir yandan sinirleri hasar görmüş olma ihtimali yüksek Tom Anderson’ın kol travmasıyla, bir yandan uzun günler ve geceleri bir bagajda koluna acısından tırnağıyla seni seviyorum yazan ve ölmeye yüz tutmuş Rose Stagg’ın karbondioksitle dolup taşmış ciğerleri ve hipotermi geçiren bünyesiyle ve nihayet iki defa karnı yarılmak suretiyle dalağı alınarak hayata döndürülen ve bu esnada böbrekleri, karaciğeri masanın üzerine çıkartılan Paul’ün ameliyatlarıyla geçiyor. Elbetteki bir Grey’s Anatomy değil izlediğimiz ve acildeki ilk müdahalenin ardından Paul odadan çıkarıldıktan sonra geriye kalanlar üzerinde dolaşıyor kamera. Çoraplar, ayakkabılar, kanlı bezler ve kesilerek üzerinden çıkartılmış kanlı kıyafetleri saçılmış yerlere. Tarafları muğlak bir savaş alanından kalanların nefes almaktan korkan sessiz duvarlarca hazmedilmeye çalışılmasını izler gibiyiz. Duvarların dili olmasa da, kamera söylüyor her şeyi birkaç sessiz dakika içerisinde.

images-1

images-2

images-3

downloadfile-1

11962082-high-1

Kadim karakterlerden Stella her zamanki Stella. Kendine güveni, ortama hakim tavırları, sesini duyurmak için iyice düşürdüğü tonu, seksüel cazibesi ve her ne olursa olsun vazgeçemediği stilettolarıyla tıkır tıkır yürüyor, merdivenleri iniyor çıkıyor rahatlıkla. Yakın planlardaki mimikleri son derece kontrollü olmakla beraber bir o kadar da baştan çıkartıcı ve seni anlıyorum bakışlarının altında aslında seni biliyorum diyor sanki karşısındakine. Erkek egemen iş hayatında ayakta kalmak için aldığı tavırlarla, onu Stella yani insan yapan içsel güdüleyiciler çakışmıyor. Bir oda dolusu adama meydan okuyor rahatlıkla hem de stilettolarıyla. Otoriteye karşı duruşu değişmiyor bu sezon da. Edepsizleşmeden yapıyor bunu ve de sesinin tonunu yükseltmeden. Bir oda dolusu adamı ikna edemiyor belki ama nihayetinde onun sözüne gelmeleri de çok zamanlarını almıyor bu bir grup nobran adamın. Evliliğini, çok sevdiği eşini ve işini, bir de doğmamış çocuğunu kaybeden bir kadının nasıl hisler taşıdığını tahmin etmiyor ya da etmek istemiyor aynı adamlar. Ailesini düşünerek Paul’ün basına deşifre edilmesine ayak diretiyor Stella, zarifçe. Çünkü olacakları tahmin edebiliyor. Kadınların kızınca ya kendilerine ya da kendilerine ait olanlara yani çocuklarına zarar verebileceğinin bilincinde ve meslektaşı Jim yaşananlardan sonra da suçu üzerine almıyor. Tıpkı Paul gibi o da bir çocuk. Bir çocuk saklı kalmış içinde bir yerlerde ve yer yer açığa çıkıyor tam da tüm kirlenmişliğiyle sıkışmış olduğu köşesinde. Büyüme zamanı gelmiş de geçmekte olan, yaptıklarının sorumluluğunu almaktan aciz adamlarla işler çok kolay yürümüyor. Rose Stagg’ın kocasının saçmasapan düşüncelerini yola getirmeye çalışıyor Stella. Karısının kuzu kuzu onunla gittiğini düşünüyor, hiç yardım çağırmadığını, hiç mücadele etmediğini. Kafasındaysa öteki adamın ona dokunmuş olma ihtimalinin korkunçluğu var. Kadınlar ve erkekler arasındaki temel farkı anlatıyor ona Stella böyle bir durumda nasıl tepki verdiklerine dair. Erkeklerin her zaman savaş ya da kaç mantığıyla yaşadığını, halbuki böyle bir durumda verilen en yaygın tepkinin korkudan donup kalmak olduğunu söylüyor. Bunu bir yandan da içgüdüsel olarak ailesini, eşini korumak için yaptığını söylüyor. Yaralanma olayında ihmal olup olmadığına dair soruşturma geçiriyor Stella. Her ne yaptıysa bunu Rose’u kurtarmak için yaptığını söylüyor. Güçlü bir amaç duygusu olduğundan engellere aldırış etmiyor ve yoluna devam ediyor. Ama o da kolay sıyrılamıyor yaşananların şiddetinden. Sığındığı bir günlüğü var. Gecenin bir vakti uyanıp düşüncelerini yazmak için kendini eğittiği. Çünkü uyuyan beynin, uyanık beyinden daha sağlam bağlantılar kurduğunu düşünüyor. Bu anlamda en manidar rüyayı gören Paul oluyor. Kendisini yüksek bir binadan bir kuş misali bırakışını rüyasında görüşünün üzerinden çok fazla zaman geçmeden kendini öldürüyor bir başka ve en bildiği yöntemle. Kendi çıkışını böyle buluyor. Stella ise babasını görüyor rüyasında, onu tatlılıkla uyandıran ve daha on dört yaşındayken hastalıktan kaybettiği babasını. Paul’e karşı tutkulu Katie ile görüşmeye gittiğinde ergenlikte kaybettikleri babalarının acısında buluşuyorlar. Katie hırsını, öfkesini kendisinden çıkartıyor kollarını görünür şekilde lime lime doğramakla. Stella’ysa kendine özel o yüzden kimsenin göremeyeceği yerlerini kesmiş zamanında, bacaklarının üst kısmı ve ayak tabanları gibi. Bunu Katie’ye itiraf ediyor. Onun yas döneminde bir dayanak ihtiyacından ötürü konacak bir dal ararken Paul’ü bulduğunu ve takıntı haline getirdiğini, fakat Paul’ün umrunda olmadığını, ne kızın varlığından, ne de ona duyduğu aşktan haberinin olmadığını söylüyor. Olsa da yapabileceği bir şey yok zaten. Paul vuruldu, ölümden döndü, şimdi de cezadan kurtulabilmek için kıvırmak peşinde. Bu yüzden Katie’ye hayatını boş yere heba ettiğini anlatmaya çalışıyor. Zor zamanlarda zorlu hayallere ihtiyaç duymalıyız derken, kısaca kendin için savaş diyor ona Stella.

11962350-high-1

images

Gelelim bir başka kadim başkarakter Belfast Saldırganı, Nietzsche takıntılı, sağlak, üstün zekalı, narsist ve sadist, seks yaparak dünyada Tanrı olabileceğine inanan ve kısa adımlarla yürümeyi tercih eden kadınları seven Peter Baldwin ya da Paul Spector’a. Bebek yüzüyle merhamet uyandırıp, hastanede gönülleri fethederken, bir yandan da kendini aklamak adına geçmişe dönük amneziye sığınıyor. Yirmi altı yaşında olduğunu söylüyor ki bu aradaki altı yılı çıkartıp attığını gösteriyor. Bu hesapla ikinci çocuğunun doğumundan ve de varlığından habersiz, twitter’ı ise hiç duymamış. Rolünü profesyonelliğinden gelen bilgisiyle hiç açık vermeden oynuyor. Annesi kendini asarak öldürmüş genç yaşta. Bu yüzden kendine de benzer bir son biçiyor. Biyolojik babasını bilmiyor. Baba dediği adam da bir süre sonra annesini terk edince, annesi depresyona girip intihar ediyor. Sekiz yaşında koruyucu aileye veriliyor. Bir süre sonra da Gortnacull’a gönderiliyor. Burada yaşadıklarının korkunçluğunun boyutunu öğreniyoruz nihayet. Devletin hukuki uzman doktor olarak tayin ettiği August Larson onun tedavi edilebileğini söylüyor ama iyileşmesi hususunda o da kararsız ve bu ikisi çok farklı şeyler onun gözünde. Ama yetimhanede yaşadığı trajediden sonra dikkat çekmek ve imzasını atmak peşinde bir şekilde. Bunu gerçekleştirirken de kendi öfkesinde ve şiddetinde boğuluyor. Kişilik bölünmesi var ve iyi ve kötü Paul’den bahsediyor. Bazen geri çekilip kendine baktığında bedenine yabancılaşıyor ve sık sık soruyor aynadaki yansımasına bu ben miyim diye. İzleyen taraf, bir de eylemi gerçekleştiren taraf var. İçindeki iyi Paul ve kötü Paul bitmez bir savaş halindeler. Sadistliğinin dışında kadın iç çamaşırına fetiş, röngencilik, transvestite, nekrofili, pigmalionizm ilgi alanları. Onu ölürken izleyebilsinler diye azar azar boğduğu kurbanlarına suni teneffüs yapıyor ellerinin arasında bir parça daha yaşasınlar diye. Yatırıldığı klinikteki August Larson(bu rolde orijinal Henning Mankell uyarlamasında Wallander rolünü üstlenen Krister Henriksson var) çocukların tacize uğradıklarında korku ve anksiyete yaşadıklarını, sonra da bu duyguları bastırabilmek için sadistik hareketlerde bulunduğunu, kendisine yapılan bunca korkutucu şeyleri başkalarına yaparak ancak bu korkudan kurtulabildiklerini anlatıyor Stella’ya. Psikodinamik açıdan bakıldığında en şiddetli eylemleri gerçekleştiren insanlar hayatlarında bunu bir şekilde anlamlandırıyorlar. Paul’se tek başına baş etmeye çalıştığı çocukluk kurbanlığından ve aile içi yanlış ilişkilerden kolay kolay kurtulamayıp, tıpkı bir bağımlı gibi kötüden daha kötüye gidiyor çaresizce. Gerçekliğini kaybetmiş zamanla. Kalbindeki o büyük karanlık boşluğu beslemiş durmuş. Hıncını alamadığından olsa gerek başka bedenlerden çıkartmış acısını. Tüm bunlara rağmen öldüğünü duyup alelacele olay yerine gelen Stella bunun gerçek olup olmadığını görmek istediğinden ve onunla son kez yüzleşmek istediğinden belki cesedinin başına geldiğinde yine de gözleri doluyor. Yediği yumrukları, aldığı darbeleri çoktan unutmuş bile. Affediyor onu. Karşısındaki aynı zamanda bir “kurban” çünkü. Bu yüzden de sevinemiyor Paul’ün ölümüne.

Yazımın en başında da belirttiğim gibi benim için psikolojik yanı en güçlü, karşılıklı diyalogları çok başarılı ve bunun senaryoya yansıtılış biçimi açısından en özel ve mühim sezonu oldu bu dizinin, özellikle de beşinci ve altıncı bölümleri. İyi oyunculuklarla bezeli, çok düşünceli karakterleriyle gerçek ”kurban”ın aslında kim olduğunu sorgulayan ve sorgulatan, kötülüğün insan ruhunda nasıl kök salıp dallanıp budaklandığına dair sürpriz ama olması gerektiği gibi nihayetlenen finaliyle şu sıralar izlediğim en iyi işlerden biri olmuştur. Umalım ki BBC’nin başarılı prodüksiyonlarından biri olarak hatırlansın ileriki zamanlarda da.

Episode 4

11962272-high-1

THE FALL

image

THE FALL:

“KAYBOLANIN ve KAYBIN BULUNMASI” fikri üzerinden yürüyen bir gerilim ve seri katil hikayesini anlatıyor “The Fall”-her ne kadar kaybın varlığı muğlak olsa da-dedektiflerin özel ve iş hayatlarındaki durum ve tutumları yan hikayecikler halinde gözler önüne serilirken, ilk dakikalarda daha seri katilimizin maskesinin ardına gizlediği yüzüne, akabinde de kimliğine, mesleğine ve aile hayatına tanıklık ediyoruz. Buradan hareketle katilin kimliği seyirci tarafından bilindiği için geleceğin büyük sürprizler vaat etmiyor olduğu düşünülse de gerilim her daim baki ve yakışıklı seri katilimizin hayatına dahil olmak bir parça rahatlık sağlasa da, şimdi acaba neden bu adam bir aile kurmuş kafasında bunca manyaklık taşırken diye düşünürken, kendi itirafını kendisi yapıyor ilerleyen bölümlerden birinde; gençken, bir gün gelip de bir yuva karacağını, aile babası olacağını hiç tahmin etmemiş o da, bizim gibi. Öte yandan kendi kendinize katil açısından bunun iyi bir karar olup olmadığını sorduğunuz anda çok şey bildiğinizi sandığınız katil hakkında aslında hiçbir şey bilmediğinizi anlıyorsunuz ve kurmuş bulunduğunuz empati sayesinde bir ürperme geçiyor içinizden. Evet bir manyak değilsiniz belki, belki bir karıncayı bile incitemediniz(galiba ayda yürüdünüz hep), ama gıpta ettiğiniz hayatlar, işi gücü sizden daha iyi hem ya da karşı cinsleriniz hep oldu, erkenden evlenip çoluk çocuğa karışıp bir sürü dert sahibi olmuşken ve omuzlarınızda tonlarca ağırlık taşırken, bekar ve genç ve güzel kadınlar iş çıkışı gittikleri barlarda özgürce flörtleşip, akabinde de çiftleştiler. Ama katilimiz tüm bunları çoktan aşmış durumda ve sizin kadar sığ düşünmüyor artık. O çok sevilen Nietzsche’ci(Niçeci) aforizmalarla sizin bir adım önünüzde. Benden sonra tufan demiyor, benimle başladı tufan diyor ve benimle de sona erecek diye düşünüyor içten içe. Kendine olan özgüveni, yavaş atan nabzı kısaca soğukkanlılığı, çok bilmiş halleri, amirlerinin karşısında onları sinir etmek için yansıtma yöntemiyle her söylediklerini tekrarlayışı, kısaca otoriteye karşı gelişi, mafyaesk adamları hiçe sayışı, tüm dünyaya, kiliseye, meleklere, İsa’ya, Musa’ya, Tanrı’ya meydan okuyuşuyla kendi varoluşunu sorgulamaktan ziyade kendi kaybolmuşluğunu onarıyor kendince. Otuz yaşına kadar hiç cinayet işlememiş olmasının tek sebebi ise çocukların çok küçük olması. Kötülüğe fırsat bulamıyor çocuklarının bebeklikleriyle ilgilenmekten. Yahudi olduğunu söylese de huzursuz bir Katolik olarak aile ve çocuklar onun için değerli. Bu tüm çocuklar için geçerli aslında ama tek bir şeyi unutuyor her zaman, işlediği tüm cinayet kurbanları da bir anne ve babanın çocuklarıydılar yaşarken. Öte yandan her cinayet onun için bir ilerleme, bir evre; son cinayet mahallinde çuvallamış olsa bile. Her çöküşün bir yükselişi olduğu gibi bundan da bir kazancı oluyor ve Stella’yla karşı karşıya gelmesini sağlayan sürece girmiş oluyoruz hep beraber. Bunun içinse sabır çekip, ikinci sezonun son bölümüne erişmeniz gerekiyor.

image

Asılma ve boğulma sonrası ölümlerde oluşabilecek dışkılama ve altına kaçırma onu rahatsız etmiyor. Kurbanlarını boğmaktan vazgeçmiyor bir türlü. Sonrasında ise soyup temizliyor, yıkıyor ve ambiyansı yaratıp, poz verdirtiyor yeni bir hayat vermiş olduğu eserine. Hepsi birer sanat eserine dönüşüyor onun kısmi nazik ellerinde. Aslında hepsi birer reprodüksiyon oluyor. Çok bildik mizansenlere yerleştiriyor onları. Bir yönetmen oluyor ve kendi pornografisini yaratıyor. Kurbanlarına tecavüz etmiyor ne yaşarken ne de ölüyken. İzlemek daha çok keyif veriyor. Öldürdüğü kadınlara tuhaf bir şefkatle yaklaşıyor. Bir eve gizlice girmenin verdiği heyecanın ardından yaşanan şiddet dolu dakikalarla geçen mücadele sonrası iki taraf birden sakinleşiyor en nihayet. Ölen öldüğünden, seri katilimiz başarısından sakinleşiyor. İsmi yok mudur cani, manyak, katil, seri katil ve en nihayet aile babası seri katil diye sınıflandırdığımız ailebabasıserikatilin diye soracak olursanız, vardır elbet bir ismi:

PAUL SPECTOR:

image

Mesleği üzüntü terapistliği. Bu sayede kadınların gönüllerini almasını biliyor. İstediğini tatlı tatlı tavlıyor aslında. Dilediğinde inanılmaz nazik olabiliyor. Empati kabiliyeti çok yüksek, her şeyden önce karşı tarafı dinlemesi gerektiğini biliyor. Cinayetleri işlemesinin baş sebebi de bunlar zaten. Karşı tarafın acısını hissedebiliyor ve hissetmiş olduğu bu acıdan zevk alıyor.

Annesinin intiharından sonra gittiği Katolik okullarında tacizci rahiplerden kaçınmak için yıkanmadan, pislik içinde yaşadığını itiraf ediyor Stella’ya. Sevgisiz ve istenmeyen olarak geçirdiği çocukluk yıllarının acısını çıkartıyor sonunda. Beyni bir başka çalışıyor. Algılayışı, duyuları daha farklı, daha üstün çalışıyor ya da o öyle olduğunu düşünüyor. Hep mi böyleydi, sonradan mı oldu; iki seçenek de ihtimaller dahilinde. Ama her ne olursa olsun, buna fiziksel olarak pek çekici olmayan doğum hemşiresi eşi ve ona tapan kızı da dahil, karşısına çıkan, hayatına dahil olan tüm kadınlar üzerinde inanılmaz bir cinsel cazibesi var. Onlara istediğini veriyor, eşine ve evine karşı hayatının rolünü oynuyor, mükemmel eş, harika bir baba oluyor tüm bu geçen yıllar boyunca. Eşinden şiddet gören bir kadını olumlu yönde teşvik ediyor, onun yeni bir başlangıç yapmasını sağlıyor, yeri geldiğinde kucaklıyor onu tüm şefkatiyle, saçlarını okşuyor. Bir motorsiklet kazasında başı kopmuş babasının ızdırabını taşıyan, otorite eksikliği çeken bir kızın her şeyi oluveriyor bir anda başlarda istekli görünmese de. Bir baba, bir sevgili, uğruna besteler yapılan, heyecan veren yoksa da yaratan bir cinsel cazibe odağına dönüşüveriyor on altı yaşında bir yeniyetmenin gözünde ve kalbinde. Biraz sonra kendisinden uzun uzun bahsedeceğim Stella bile onu korumaya çalışıyor, katil olduğunu bile bile. İki yaralı yerde uzanmış yatarken ve bir tanesi hem meslekdaşı hem de geçen geceyi beraber geçirdiği adamken, Stella’nın gözü Paul’den başkasını görmüyor. çünkü Paul kişiliğinin çürümüş tarafının yanında kimseyi sorgulamıyor, kimseyi yargılamıyor ve karşısındakinin aralık duran penceresinden bakıp tüm manzarayı görebiliyor. Paul sadece bakmıyor, Paul görüyor.

STELLA GIBSON:

image

Ahkam kesmeyi ve yargılamayı seven, bunu yaparken de bıyık altından gülen bir sürü karın ağrılı erkek hakimiyeti altındaki Belfast Emniyet Bürosu’na geçici görevle atanan; soğuk, donuk, az konuşan, yüzlerce birincilik sahibi, işteki vakalarına gündelik ilişkilerinden daha duygusal yaklaşan, bol bol gömlek değiştiren, korunmadan cinsel ilişkiye girmeyen, kendisiyle çalışan erkekleri yaydığı elektrikle her an baştan çıkartma potansiyeline sahipken, hayatı üzerinde tek söz hakkı vermeyen bir kadın Stella. Dizinin ilerleyen bölümlerinde ise iş arkadaşlarıyla geçirdiği mesai saatleri arttıkça yavaş yavaş çözülmeye başlıyor ve vakalara aynı tutarlılıkla ama daha duygusal yaklaşan bir hale bürünüyor. Ölümlerden daha çok etkileniyor, gelecek ve her gün gördüğü bunca vahşete rağmen sürdürmeye çalıştığı hayatının kalan kısmı ve ödün vermediği yalnızlığı bir çeşit hapishaneye dönüşüyor. Tüm bunlara rağmen kanının son damlasına kadar flörtleşiyor herkesle. Kendi dediği gibi akışına bırakıyoruz biz de Stella’yı.

Dizinin ilk sezonunun ilk bölümü Paul Spector ile değil, Stella’nın Belfast’a uçmadan önceki gece yaşadıklarıyla açılıyor. Küvetini ovuyor Stella elinde fırçasıyla. Üzerinde pijamaları var ve yüzündeki maskeyi temizliyor. Bir çalışma masası yerine yatağının üzerine yaymış olduğu evrakları var ve bilgisayarını açıyor. Erkeklere kök söktüren Stella bir başkası sanki. Yüksek ökçeli ayakkabılarını ve ipek gömleklerini; dolayısıyla maskesini giydikten sonra istediğine diş geçiriyor. En cüretkar teklifler ondan geliyor. Sorun ve bağlılık istemeyecek partnerler seçmeye çalışıyor kendisine içgüdülerine güvenerek. Ama her defasında yanlış ata oynuyor. O da Stella’nın talihsizliği bir şekilde. Dedektif Eastwood ve aptalların şahı Jim Burns ona ahlak dersi vermeye kalkıştığında yüksek ökçeli pabuçlarını bir kenara koyuyor ve kovboy çizmelerini giyiyor ve dayıyor burunlarına. Gerektiğinde s.km.k(Fuck) kelimesini gözlerinin içine baka baka söylüyor erkeklerin, üzerine basa basa. Bu onun meydan okuma tarzı. Gecelik ve genellikle kendinden yaşça küçük, sağlıklı erkeklerle yaşadığı ilişkilerin herkes tarafından bilinmesi onu rahatsız etmiyor. Seçilen değil seçen olduğunu, nesne değil özne olduğunu gösteriyor bunlar. Çalışma arkadaşları çok belli etmemeye çalışsalar da, ürküyorlar ondan ve hep koruduğu mesafesinden. Kimseye pabuç bırakmıyor; ne mafyaya, ne amirlerine, ne de sınırı kolaylıkla aşabileceğini tahmin ettiği hayatının cinsel içerikli bölümüne dahil ettiği diğer erkeklere. Öldürmüş olduğu tek erkek kurbanını hiç önemsemediğini söylüyor ona Paul. Paul haklı ve Stella onu umursamıyor bile. Rose hakkında bilgi almak ve yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için Paul’den laf almaya çalışıyor kanının son damlasına kadar, itirafının yanında. Pasif ve alkolik kocasındansa bu davaya bulaşan genç kadını kurtarmak için çabalıyor hiç durmadan. Rose bir doktor ve aynı zamanda iki çocuk annesi. Hoş ve zarif. Nasıl olmuş da böyle pasif ve patetik durumda bir adamla evlendiğini anlamamız uzun sürmüyor. Üniversitede Peter ismini kullanan Paul’ün kendisini boğmaya çalışma girişiminden sonra, çok geçmeden sığınacağı bir liman olarak gördüğü şimdiki kocasına evet diyor.

Bir erkek için bir kadının ona yapabileceği en büyük kötülük ona gülmesi ve onunla alay etmesiyken, bir kadın en çok bir erkeğin kendisini öldürme ihtimalinden korkuyor. Kadınlar tırmalıyor, erkeklerse mahvediyor ve her ne olursa olsun ölümün karşısında her şey anlamsız kalıyor.

image

image

image

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: