BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

20170413_093213-01
MUDANYA

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

MUDANYA :

11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na ev sahipliği yapmış, zarif ve biçimli evleriyle geniş sokaklarında yürümenin insanın içini açan tarafı yanında oturanlarının hiç bitmiyor dediği esintisinden yer yer “aynı” içinizin bu sefer de titremekten kendini alamadığı, mevsimsel olması itibariyle desem de sokakları da, insanları da genel olarak sessiz ve sakin, Bursa’nın denize kıyısı olan bir başka ilçesi Mudanya. Havası çarpıyor insanı. Kendine getiriyor. Kışın uçuyor buraları diyor sakinleri. Tarihte bir ilçenin uçtuğu görülmese de, sanki çook kuvvetli bir rüzgar sizi alıp götürecek gibi geliyor yürürken. Uçmanız bu ilçe sınırları dahilinde bir gün mümkün olacaktır, belki de.

20170413_101224-02.jpeg
Mütareke Evi

3 Ekim’de başlayan ve tam sekiz gün süren, masa başında tarafların temsilcilerinin verdikleri kıyasıya bir mücadele sonucunda nihai karara varabildikleri antlaşmanın önemini ve İnönü’nün diplomatik becerisini idrak edebilmek için bir sürü kitap okumanın, arşiv karıştırmanın gerekliliği dışında, aynı antlaşmanın yapıldığı evi ziyaret etmeniz de dönemin havasını koklamanız açısından son derece mühim bir teşebbüs olacaktır kanımca. İsmet İnönü’nün yabancı diplomatlarla yan yana çekilen fotoğraflarını görünce, uzun uzun adamların arasında zekice bakan iri gözleriyle İsmet Paşa’nın sıyrıldığını görüyorsunuz hayretler içinde. Kurtuluş Savaşı esnasında imzalanan ilk siyasi başarıya imzasını atmış parmakları idare eden, zehir gibi çalışan bir de kafa olması gerekiyor omuzların taşıdığı boynun hemen yukarısında. Deniz kıyısında tek başına kaderini bekleyen bu müze evde, bundan doksan beş sene önce, hüzünlü sonbahar günleri ve geceleri boyunca, bol bol Marmara havası koklayarak, dolayısıyla iyot ala ala bir pazarlık havasında yaşamak zorunda kalmış aynı adamlar kısa ama gerilimli saatler boyunca, bir masanın etrafında. Kıssadan hisse, bazı adamlar büyük işler yapmak için geliyorlar dünyaya. Şimdiki zamana dönüyorum ve çevremdeki seslere kulak veriyorum. Bir köşede çalışanlar var havaya yayılmış endişeleriyle ve de ziyaretçiler geliyorlar tek tük merak dolu sorular dillerinde. Maaşlardan ve ikramiyelerden konuşuyorlar. Atatürk yok muydu Mondros imzalanırken diyor bir ziyaretçi görevli memura. ”O başka cephedeydi, biraz da üşütmüş üstünüze afiyet, boğazlar esiyordu malum. E kolay değil, savaş savaş nereye kadar, cephe cephe, İngiliz, Yunan kovala, Çanakkale’de destan yaz filan, daha sırada devrimler var, altında da jet yok ki seni uçursun dursun mütareke mütareke; hal böyle olunca da Mondros İnönü’ye emanet edilmiş canım.” İç sesimdi sakin olun. Memur ”yok” diyor sadece kaşlarını havaya kaldırarak. Her neyse eğer daha çok tarih peşindeyseniz, bi zahmet İlber Ortaylı’ya başvurmanızı salık vereceğim. En uzman o bu konularda. Ben sadece sokak ve müze gezip, duygusala bağlıyorum kendimce.

20170413_093714-01

20170413_093750-01

20170413_093935-01

Mutluluk neydi? İnönü mutlu muydu bu antlaşmayı ülkesinin lehine çevirmek için bunca çabalarken? Halk bu durumu idrak edecek durumda mıydı aynı zamanlarda ya da şimdi! Mutluluk İnönü’nün peşinde koştuğu, olmazsa olmazı mıydı? Her şey bittiğinde hiç düşünmüş müydü, Yunan delegeler görüşmelere katılmayıp, bir gemiden izlemekle yetinirken, Mudanya’daki o evde bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan, bir de Türk’tük, neler yaşandı neler, şimdiyse anılarımı yazmakta olduğum köşemde, mutlu olduğum zamanları düşünüyor ve bulamıyorum demiş miydi acaba hiç? No. Hiç sanmıyorum. Aptallar mutluluk peşinde koşarlar sadece.

20170413_094224-02

TRİLYE :

20170413_110203-01
TRİLYE

Trilye’yi kuşbakışı gören, deniz manzaralı Çamlıkahve’ye bırakılıyorum manzara buradan süperdir diyenlerin sözlerine kanarak. Süper olmasına süper de, hava soğuk olunca kapalı bölüme sığınıyorum, tam da uğultulu kalabalığın içine. Kahvaltı geldiğinde, açlıktan ve de insan kalabalığından yalnızlığımı unutuyorum. Kendimi peynir, zeytine verdim diyeceğim soranlara. Ben bu kadar yiyemem demiştim masamdaki sayısız çeşidi ilk gördüğümde, yersiniz demişti genç çocuk bir yandan çay servisimi yaparken. Yarım saat sonra küçük kahvaltı tabaklarının çoğunun içinin silinip süpürüldüğünü görüyorum. Benim eserim diyorum ama öte yandan akşama kadar bir daha acıkmıyorum da. Oğlana da çekinerek yedim çoğunu diyorum. Gülümsüyor. Sanki hep böyle oluyor. Gelince yiyorsun işte, önüne korlarsa yersin böyle der gibi bakıyor.

Çamlıkahve’den aşağıya doğru iniyorum yavaş yavaş. Enerjim sonsuz olduğundan, Bursa’ya yürü deseler yürüyeceğim ama sokak aralarında tek başına yürümekten aldığım keyif öyle büyük ki. Mutluluk bu benim için, bu kadar. Karışan yok, görüşen yok. Krallar gibi karşılıyor boş sokaklar seni. Soru sormuyorlar, karşılığında cevap beklemiyorlar, önüne yollarını seriyorlar karşılıksız, evlerini, manzaralarını, mahalle sakini insanlarını, bahçelerine, balkonlarına astıkları çamaşırlarını, kısaca her şeylerini. İşte bu yüzden çok seviyorum boş sokakları. Onların içindeki karşılıksız sevgiyi(tokluk hissi her şeye sevgiyle yaklaşmama sebep oluyor, açken hınçlısın).

Bir aile çıkıyor karşıma, genç oğlana tabut ev nerede diyorum, o da bana uzakta o diyor. Sonra da başlıyor uzun uzun anlatmaya. Şurdan sap, burdan çık falan diyor. Sonra da kimlerden ki diyor. Tanımıyorum ama buralarda olması gerekiyor diyorum. Buraya ölü gömmezler, hiç mezar taşı yok ki diyor saf saf. Tabut deyince aklına cenaze ve mezarlık gelmiş haklı olarak. Tamam çocuk sen de haklısın. Bende oluyor salaklık, kimseyi göremeyince önüme çıkan ilk kişiye tabut ev nerede deyince, çocuk ne yapsın, bana mezarlığı tarif ediyor. Oradan Taş Mektep’e geçiyorum. 1900’lü yılların başında yaptırılmış, zamanında son derece görkemli olduğu aşikar olan yapı, okul olarak tasarlanmış olup, Kazım Karabekir Paşa’nın gayretleriyle ”Darü’l-eytam” olarak hizmet vermiş bir zaman. Şimdiyse kaderine terk edilmiş o da, tıpkı diğer yapılar gibi. Trilye’nin arka sokaklarında, bir sürü eski bina çıkıyor karşıma. Çoğu terk edilmiş. Ama zevk sahibi Rumlar yıllara asaletleriyle direnen evler, binalar bırakmışlar geride. Şehirler gecekondudan geri dönüşümün verdiği zevksiz apartmanlar ve Toki yığınlarına dönüşürken, bu sokaklar insanın yüreğini titretiyor, sanki söyleyecekleri bir söz taşıyorlar duvarlarında, kırık pencerelerinde. Bir zamanlar buralarda yaşamış insanlar bir tarih bırakmışlar bize, bizler de çok çocuklu Tokiler bırakacağız geriye.

Tozun dumanın içinde yürürken, gözlerim beni günlerdir taşımaktan bıkmayan(biraz da mecburiyetten) spor ayakkabılarıma kayıyor. Aldığımda gri idiler. Şimdiyse toz topraktan acınası görünüyorlar gözüme. Bir sağ tekine bakıyorum, bir de sol. Çok gariban durumdalar, durumdayız daha doğrusu. Ayakkabılarımın dramını paylaşırken karşıma bir boyacı çıkıveriyor. Allahtan diyorum. Anlamıyor. Yok ben hep buradayımdır diyor. Başlıyor parlatmaya benimkileri. Hiç ses etmiyor bir çift spor ayakkabım. Çevre esnaftan çıkıp gelen bir genç, elinde ayakkabılarıyla sıraya giriyor ki kuyrukta sadece ben varım. Sürekli boyacıya takılıyor. Bizim pabuçlara ikinci sınıf muamele çeker oldum olası diyor. Yüzünüzü eskitmişsinizdir diyorum. Aynen öyle diyor. Öncesi, sonrası yapsanız iyiymiş ayakkabılarınıza diyor. İş bittiğinde bu sefer de aşırı parlaklıktan tanınmaz hale gelen ayakkabılarımı yadsıyorum. Yıpranmış hallerinden eser kalmamış. Taraklı, Göynük, Kocaeli, sonra da ilçe ilçe Bursa’yı gezen onlar değil sanki. Yeniden doğmuş gibiler. Gezmeye mi geldiniz diye soruyorlar ben ayrılırken, evet diyorum. Havalar bir iyice ısınsın hele, buraya kalabalıktan bir saatten aşağı ulaşmanız mümkün olmaz diyor. Mudanya’daki bitmeyen sahil çalışmalarından ötürü halk buraya kaçıyormuş denize girmek için. Zaten ya bir yol çalışması, ya sahil planı vardır belediyenin ya da kara yollarının aylarca süren ve kolay kolay bitmeyen. Her neyse.

Trilye’ye gelmişken biraz alışveriş yapmak için tezgahı rengarenk öteberilerle dolu Tirilye Çarşısı’nın içine giriyorum. Envai çeşit şey var dükkanda. Sahibi bir memur çocuğu ve babasının memleketine gelip yerleşmiş. Burada yaşanır mı diye soruyorum kendi kendime, yaşanır ya diyorum yine kendi kendime. Mis gibi hava, insanlar sakin, balıkçısı var, rakıcısı var, denizi var, yirmi dakika sonra Mudanya’sı, bir saat sonra da Bursa’sı var. Bursa’nın telaşına ne kadar geç girersem o kadar iyi olur diye geçiriyorum içimden. Çok mutluyum burada bulunmaktan. Sakinliğine gelince, balıkçı kasabaları böyledir, sanki görünmeyen bir el saatin akrep ile yelkovanını belli bir anda durdurmuş gibi her gün birbirinin aynı, aynı manav, aynı bakkal, aynı kahve, aynı Fatma Teyze ile bir ömür geçer gider. Peki benim ömrüm hep böyle mi geçecek? Bilmiyorum ama hayatımda ilk defa bir yolculuktan Taraklı’dan aldığım kaşık, Göynük’ten aldığım bir kilo keçi peyniri ve az sonra gireceğim bir dükkandan alacağım zeytin, reçel, kekik gibi daha çok kahvaltıya yönelik yiyeceklerle ayrılıyorum. Limon reçelini tercih ettim. Nar reçeli de yapmışlardı. Zeytinleri bir harikaydı. Zaten Trilye en çok zeytinleri, dolayısyla da zeytinyağları ile meşhur. Bir de kurucusu olan üç papazıyla. Dönüş yolunda ise peynirin içinde bulunduğu kavanozun ağzından sızan tuzlu peynir sularıyla yıkanmış tüm kıyafetlerimi yıkamak zorunda kaldım. Hadi zeytinleri son gün aldım neyse de, bir kilo peynir benimle Göynük’ten itibaren epey bir gezmiş oldu. Bazen çok garip davranışlar sergileyebiliyorum gerçekten. Her yerde var ki zeytin, peynir. Göynük’ten buralara sulu sulu peynir mi taşınırmış, delilik bu. Bu son yazım olacak diyordum ama bir bölüm daha yazacağım çünkü daha Mudanya’da geçirmiş olduğum saatler var Trilye’den sonra tekrar uğrayıp, uzunca bir süre kaldığım ve Bursa var sırada müzeleri ve değişik insan profilleriyle. Beni okuyunuz. Beni okumaya devam ediniz lütfen…

20170413_131217-01

20170413_132407-01

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

Retrospektif

Eskiye Dönüş Yapmadan Yeniyi Yaratamazsın...

%d blogcu bunu beğendi: