BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

20170413_093213-01
MUDANYA

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

MUDANYA :

11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na ev sahipliği yapmış, zarif ve biçimli evleriyle geniş sokaklarında yürümenin insanın içini açan tarafı yanında oturanlarının hiç bitmiyor dediği esintisinden yer yer “aynı” içinizin bu sefer de titremekten kendini alamadığı, mevsimsel olması itibariyle desem de sokakları da, insanları da genel olarak sessiz ve sakin, Bursa’nın denize kıyısı olan bir başka ilçesi Mudanya. Havası çarpıyor insanı. Kendine getiriyor. Kışın uçuyor buraları diyor sakinleri. Tarihte bir ilçenin uçtuğu görülmese de, sanki çook kuvvetli bir rüzgar sizi alıp götürecek gibi geliyor yürürken. Uçmanız bu ilçe sınırları dahilinde bir gün mümkün olacaktır, belki de.

20170413_101224-02.jpeg
Mütareke Evi

3 Ekim’de başlayan ve tam sekiz gün süren, masa başında tarafların temsilcilerinin verdikleri kıyasıya bir mücadele sonucunda nihai karara varabildikleri antlaşmanın önemini ve İnönü’nün diplomatik becerisini idrak edebilmek için bir sürü kitap okumanın, arşiv karıştırmanın gerekliliği dışında, aynı antlaşmanın yapıldığı evi ziyaret etmeniz de dönemin havasını koklamanız açısından son derece mühim bir teşebbüs olacaktır kanımca. İsmet İnönü’nün yabancı diplomatlarla yan yana çekilen fotoğraflarını görünce, uzun uzun adamların arasında zekice bakan iri gözleriyle İsmet Paşa’nın sıyrıldığını görüyorsunuz hayretler içinde. Kurtuluş Savaşı esnasında imzalanan ilk siyasi başarıya imzasını atmış parmakları idare eden, zehir gibi çalışan bir de kafa olması gerekiyor omuzların taşıdığı boynun hemen yukarısında. Deniz kıyısında tek başına kaderini bekleyen bu müze evde, bundan doksan beş sene önce, hüzünlü sonbahar günleri ve geceleri boyunca, bol bol Marmara havası koklayarak, dolayısıyla iyot ala ala bir pazarlık havasında yaşamak zorunda kalmış aynı adamlar kısa ama gerilimli saatler boyunca, bir masanın etrafında. Kıssadan hisse, bazı adamlar büyük işler yapmak için geliyorlar dünyaya. Şimdiki zamana dönüyorum ve çevremdeki seslere kulak veriyorum. Bir köşede çalışanlar var havaya yayılmış endişeleriyle ve de ziyaretçiler geliyorlar tek tük merak dolu sorular dillerinde. Maaşlardan ve ikramiyelerden konuşuyorlar. Atatürk yok muydu Mondros imzalanırken diyor bir ziyaretçi görevli memura. ”O başka cephedeydi, biraz da üşütmüş üstünüze afiyet, boğazlar esiyordu malum. E kolay değil, savaş savaş nereye kadar, cephe cephe, İngiliz, Yunan kovala, Çanakkale’de destan yaz filan, daha sırada devrimler var, altında da jet yok ki seni uçursun dursun mütareke mütareke; hal böyle olunca da Mondros İnönü’ye emanet edilmiş canım.” İç sesimdi sakin olun. Memur ”yok” diyor sadece kaşlarını havaya kaldırarak. Her neyse eğer daha çok tarih peşindeyseniz, bi zahmet İlber Ortaylı’ya başvurmanızı salık vereceğim. En uzman o bu konularda. Ben sadece sokak ve müze gezip, duygusala bağlıyorum kendimce.

20170413_093714-01

20170413_093750-01

20170413_093935-01

Mutluluk neydi? İnönü mutlu muydu bu antlaşmayı ülkesinin lehine çevirmek için bunca çabalarken? Halk bu durumu idrak edecek durumda mıydı aynı zamanlarda ya da şimdi! Mutluluk İnönü’nün peşinde koştuğu, olmazsa olmazı mıydı? Her şey bittiğinde hiç düşünmüş müydü, Yunan delegeler görüşmelere katılmayıp, bir gemiden izlemekle yetinirken, Mudanya’daki o evde bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan, bir de Türk’tük, neler yaşandı neler, şimdiyse anılarımı yazmakta olduğum köşemde, mutlu olduğum zamanları düşünüyor ve bulamıyorum demiş miydi acaba hiç? No. Hiç sanmıyorum. Aptallar mutluluk peşinde koşarlar sadece.

20170413_094224-02

TRİLYE :

20170413_110203-01
TRİLYE

Trilye’yi kuşbakışı gören, deniz manzaralı Çamlıkahve’ye bırakılıyorum manzara buradan süperdir diyenlerin sözlerine kanarak. Süper olmasına süper de, hava soğuk olunca kapalı bölüme sığınıyorum, tam da uğultulu kalabalığın içine. Kahvaltı geldiğinde, açlıktan ve de insan kalabalığından yalnızlığımı unutuyorum. Kendimi peynir, zeytine verdim diyeceğim soranlara. Ben bu kadar yiyemem demiştim masamdaki sayısız çeşidi ilk gördüğümde, yersiniz demişti genç çocuk bir yandan çay servisimi yaparken. Yarım saat sonra küçük kahvaltı tabaklarının çoğunun içinin silinip süpürüldüğünü görüyorum. Benim eserim diyorum ama öte yandan akşama kadar bir daha acıkmıyorum da. Oğlana da çekinerek yedim çoğunu diyorum. Gülümsüyor. Sanki hep böyle oluyor. Gelince yiyorsun işte, önüne korlarsa yersin böyle der gibi bakıyor.

Çamlıkahve’den aşağıya doğru iniyorum yavaş yavaş. Enerjim sonsuz olduğundan, Bursa’ya yürü deseler yürüyeceğim ama sokak aralarında tek başına yürümekten aldığım keyif öyle büyük ki. Mutluluk bu benim için, bu kadar. Karışan yok, görüşen yok. Krallar gibi karşılıyor boş sokaklar seni. Soru sormuyorlar, karşılığında cevap beklemiyorlar, önüne yollarını seriyorlar karşılıksız, evlerini, manzaralarını, mahalle sakini insanlarını, bahçelerine, balkonlarına astıkları çamaşırlarını, kısaca her şeylerini. İşte bu yüzden çok seviyorum boş sokakları. Onların içindeki karşılıksız sevgiyi(tokluk hissi her şeye sevgiyle yaklaşmama sebep oluyor, açken hınçlısın).

Bir aile çıkıyor karşıma, genç oğlana tabut ev nerede diyorum, o da bana uzakta o diyor. Sonra da başlıyor uzun uzun anlatmaya. Şurdan sap, burdan çık falan diyor. Sonra da kimlerden ki diyor. Tanımıyorum ama buralarda olması gerekiyor diyorum. Buraya ölü gömmezler, hiç mezar taşı yok ki diyor saf saf. Tabut deyince aklına cenaze ve mezarlık gelmiş haklı olarak. Tamam çocuk sen de haklısın. Bende oluyor salaklık, kimseyi göremeyince önüme çıkan ilk kişiye tabut ev nerede deyince, çocuk ne yapsın, bana mezarlığı tarif ediyor. Oradan Taş Mektep’e geçiyorum. 1900’lü yılların başında yaptırılmış, zamanında son derece görkemli olduğu aşikar olan yapı, okul olarak tasarlanmış olup, Kazım Karabekir Paşa’nın gayretleriyle ”Darü’l-eytam” olarak hizmet vermiş bir zaman. Şimdiyse kaderine terk edilmiş o da, tıpkı diğer yapılar gibi. Trilye’nin arka sokaklarında, bir sürü eski bina çıkıyor karşıma. Çoğu terk edilmiş. Ama zevk sahibi Rumlar yıllara asaletleriyle direnen evler, binalar bırakmışlar geride. Şehirler gecekondudan geri dönüşümün verdiği zevksiz apartmanlar ve Toki yığınlarına dönüşürken, bu sokaklar insanın yüreğini titretiyor, sanki söyleyecekleri bir söz taşıyorlar duvarlarında, kırık pencerelerinde. Bir zamanlar buralarda yaşamış insanlar bir tarih bırakmışlar bize, bizler de çok çocuklu Tokiler bırakacağız geriye.

Tozun dumanın içinde yürürken, gözlerim beni günlerdir taşımaktan bıkmayan(biraz da mecburiyetten) spor ayakkabılarıma kayıyor. Aldığımda gri idiler. Şimdiyse toz topraktan acınası görünüyorlar gözüme. Bir sağ tekine bakıyorum, bir de sol. Çok gariban durumdalar, durumdayız daha doğrusu. Ayakkabılarımın dramını paylaşırken karşıma bir boyacı çıkıveriyor. Allahtan diyorum. Anlamıyor. Yok ben hep buradayımdır diyor. Başlıyor parlatmaya benimkileri. Hiç ses etmiyor bir çift spor ayakkabım. Çevre esnaftan çıkıp gelen bir genç, elinde ayakkabılarıyla sıraya giriyor ki kuyrukta sadece ben varım. Sürekli boyacıya takılıyor. Bizim pabuçlara ikinci sınıf muamele çeker oldum olası diyor. Yüzünüzü eskitmişsinizdir diyorum. Aynen öyle diyor. Öncesi, sonrası yapsanız iyiymiş ayakkabılarınıza diyor. İş bittiğinde bu sefer de aşırı parlaklıktan tanınmaz hale gelen ayakkabılarımı yadsıyorum. Yıpranmış hallerinden eser kalmamış. Taraklı, Göynük, Kocaeli, sonra da ilçe ilçe Bursa’yı gezen onlar değil sanki. Yeniden doğmuş gibiler. Gezmeye mi geldiniz diye soruyorlar ben ayrılırken, evet diyorum. Havalar bir iyice ısınsın hele, buraya kalabalıktan bir saatten aşağı ulaşmanız mümkün olmaz diyor. Mudanya’daki bitmeyen sahil çalışmalarından ötürü halk buraya kaçıyormuş denize girmek için. Zaten ya bir yol çalışması, ya sahil planı vardır belediyenin ya da kara yollarının aylarca süren ve kolay kolay bitmeyen. Her neyse.

Trilye’ye gelmişken biraz alışveriş yapmak için tezgahı rengarenk öteberilerle dolu Tirilye Çarşısı’nın içine giriyorum. Envai çeşit şey var dükkanda. Sahibi bir memur çocuğu ve babasının memleketine gelip yerleşmiş. Burada yaşanır mı diye soruyorum kendi kendime, yaşanır ya diyorum yine kendi kendime. Mis gibi hava, insanlar sakin, balıkçısı var, rakıcısı var, denizi var, yirmi dakika sonra Mudanya’sı, bir saat sonra da Bursa’sı var. Bursa’nın telaşına ne kadar geç girersem o kadar iyi olur diye geçiriyorum içimden. Çok mutluyum burada bulunmaktan. Sakinliğine gelince, balıkçı kasabaları böyledir, sanki görünmeyen bir el saatin akrep ile yelkovanını belli bir anda durdurmuş gibi her gün birbirinin aynı, aynı manav, aynı bakkal, aynı kahve, aynı Fatma Teyze ile bir ömür geçer gider. Peki benim ömrüm hep böyle mi geçecek? Bilmiyorum ama hayatımda ilk defa bir yolculuktan Taraklı’dan aldığım kaşık, Göynük’ten aldığım bir kilo keçi peyniri ve az sonra gireceğim bir dükkandan alacağım zeytin, reçel, kekik gibi daha çok kahvaltıya yönelik yiyeceklerle ayrılıyorum. Limon reçelini tercih ettim. Nar reçeli de yapmışlardı. Zeytinleri bir harikaydı. Zaten Trilye en çok zeytinleri, dolayısyla da zeytinyağları ile meşhur. Bir de kurucusu olan üç papazıyla. Dönüş yolunda ise peynirin içinde bulunduğu kavanozun ağzından sızan tuzlu peynir sularıyla yıkanmış tüm kıyafetlerimi yıkamak zorunda kaldım. Hadi zeytinleri son gün aldım neyse de, bir kilo peynir benimle Göynük’ten itibaren epey bir gezmiş oldu. Bazen çok garip davranışlar sergileyebiliyorum gerçekten. Her yerde var ki zeytin, peynir. Göynük’ten buralara sulu sulu peynir mi taşınırmış, delilik bu. Bu son yazım olacak diyordum ama bir bölüm daha yazacağım çünkü daha Mudanya’da geçirmiş olduğum saatler var Trilye’den sonra tekrar uğrayıp, uzunca bir süre kaldığım ve Bursa var sırada müzeleri ve değişik insan profilleriyle. Beni okuyunuz. Beni okumaya devam ediniz lütfen…

20170413_131217-01

20170413_132407-01

BOZCAADA / TENEDOS, İKİNCİ BÖLÜM

20160925_113834-1

BOZCAADA / TENEDOS, İKİNCİ BÖLÜM :

GİRİŞ :

Bozcaada yazımın ikinci bölümüyle siz değerli okurlarımın karşısındayım bir kez daha. Tek kanallı TRT günlerinde Beraber ve Solo Şarkılar programını takdim eden spiker tonuyla sesleniyorum beni okumakta olan 2000’li yılların okuyucularına. O tarihler ki TRT kraldı yani bir ormanın bir aslanıydı ki meraklı kulaklar onu işitmek arzusuyla yakın temasa geçerlerdi radyolarıyla, gözlerini ayıramazlardı atmış yedi ekran tüplü televizyonlarının ekranından. Çok heveslenmiş olacağım ki kısmet bir günmüş, o günse bugünmüş diyerek sesleniyorum bende sizlere Bozcaada semalarından. Nasıl memnun kaldınız mı yazımın ilk bölümünden? Eğer kaldıysanız bunu da okuyacağınızı hayal ediyorum kendi kendime. Yok biz sitene öylesine girdik, tanımayız da bilmeyiz de seni, bir iki fotoğrafa bakıp çıkacaktık diyorsanız eğer sevincimi kursağıma koyup bir parça daha az hevesle yazıma devam edeceğim kaldığım yerden. Ama muhakkak edeceğim, yani, kaçışınız yok benden. Nerede mi kalmıştık? Bir cumartesi akşamı üzeriydi feribotla Bozcaada’ya vardığımda. Sonbahardı ve serin bir hava vardı hele bir de akşam olunca. Beş kişiden oluşan Yunan bir grup sahne almıştı aynı akşam. Grup sahne alırken organizasyonda görevli insanlara teker teker sormuştum bu grubun bir adı yok mu diye. Bir kişi bile çıkmamıştı ki adı şudur bu grubun diyen. Ada Ada oturup bu isimsiz grubu izlemiştik bizler de rüzgarlı ve serin bir Ada akşamında.

Gündüz yerel tatları fazla tadamayacağımı anlayıp şarap tadımlarına ağırlık vermiştim ve son derece memnun kalmıştım bu deneyimlerimden. Aydın’la çıktığımız dalgalarla kaplı deniz üzerindeki başarısız kalamar avında tatmak zorunda kaldığım tuzlu sulardan bahsetmiş miydim hiç size? Bu her zaman şarap içilemeyeceğini, bazen ne bulunursa onun içileceğini öğretmişti bana. Ama size Münevver’i anlatmıştım değil mi? İyi ki. Bir de ben vardım yazımda nasıl bunalım nasıl buhran. Kendi içimin sıkıntısıyla doğru orantılı sizleri de sıkmak değildi gayem elbette. Bir duygu yaratmaya çalışmıştım, gayem güçlü olsun da ne olursa olsun diye. Öyle de oldu. Ama her gün benzemez ki birbirine. Her anım tutmayabilir  benim de bir diğeriyle. Dolayısıyla daha neşeli başladığım şu günün şu dakikalarında bir parça maskaralık geçiyor sanki kalemimden. Kendilerini ziyadesiyle ciddiye alan adamlar gördükten sonra ve bunca ciddiye alınmaya onların da mutlu olmadığını gördükten hemen sonra, sonra da bir anda bitiveren hayatlara tanık olduktan bir süre sonra geçmişi geçmişte bırakıp, yürüyorum ileriye ve elimde var bir titrek fener yine(bu sonralar fazla geldiler tek bir cümle içine). Tek fark ışığın kalitesine bakmıyor oluşum bundan böyle. Beni yarı yolda bırakabileceği gibi, böyle kör topal kör kuyulara düşmeden hedefime varmama yardımcı olma ihtimaliyle de pekala yetinebilirim. Dedim ya; olsun. Ne çıkar öyle ya da böyle hayat geçiyor nasılsa. Daha ölmedik daha. Daha var daha. Belki çok, belki az var daha. Kimin umrunda ki bundan sonra?

Bozcaada’yı Kill Bill’i çeken Tarantino misali ikiye bölerek yazmama tepki gösterenlere cevaben söylemem gerekiyor ki; yazılarımın bin beş yüz kelimeyi geçmemesi aksi takdirde okuyucunun sıkılıp dikkatinin dağılmasından endişe duyduğum için elimde ışın kılıcım bölüyorum böyle ortadan hart diye ikiye. Böylelikle iyice dikkati dağılmıyor mu okuyucunun ya da unutmuyor mu önceki bölüm, sonraki bölüm ne anlatıyordu bu bize diye soruyorsanız eğer sanırım öyle. Yani bölsem bir türlü bölmesem başka türlü gibi bir saçma açıklamayla geliyorum önünüze. Bu yüzden iyisi mi hiç açıklama yapmamak ve içimden geldiği gibi bölmek, çarpmak toplamak ama eksiltmeden katiyetle. İyi okumalar, iyi Bozcaadalar benden size. Bir gayret ilk yazımı da okuyun diyorum siz hassas okurlara yeri gelmişken hassasiyetle. Münevver orada yatıyor çünkü boylu boyunca bir başına.

20160925_113144

20160925_171435-1

BOZCAADA :

İki saat verin bana tüm dükkanlarına girip gezip çıkayım. O iki saat yeter bana. Emin olun size de yetecektir. Dolayısıyla iki günden fazla burada kalarak Ada’yı sular seller gibi ezberleyip içinize sindirmeye çalışırken kendinize yabancılaşacaksınız umarsızca, ama Ada halkınca kanıksanacaksınız yollarında yürüyüp, dükkanlarına gire çıka.
Dükkan dükkan gezmekten sıkıldığımda, kendimi sokaklarına vuruyorum. Bir uçtan bir uca. Rüzgar tam olarak nereden nereye esiyor çıkartamasam da, bir esiyor ki sormayın ve iki gene esiyor ve üç hiç durmadan esiyor. Doğal Brezilya fönü isteyen genç kızlarımız için ideal bir hava. Vuuu vuuuv konuşuyor da aynı rüzgar benimle ve diyor ki: “Sana özel muamele yapamam zira dün de estim, ondan önceki gün de, bugün de benim yarın da ve ne gece ne de gündüz ayrımı yaptım; bu böyle biline. Esiyorum çünkü esmek için yaratıldım kural kaide böyle, esiyorum çünkü canım istiyor, esmezsem canım sıkılıyor, tabiatım böyle. Rüzgar olup esmek için varsam, ifa ediyorum görevimi ve eğer daha çok sıkarlarsa beni hortum olup geliyorum döne döne. Bir de muzip tarafım var seviyorum etekleri kaldırmayı, saçları allak bullak etmeyi, her şeyi her şeye katıp bir taraftan öte tarafa savurmayı. Marilyn’in eteği benim eserim, orada gözler benim üzerimdeydi, siz bilmezdiniz. Bana saçma sapan isimler verdiniz. Yok poyraz, yok karayel. Kişilik bölünmesi yaşadım sayenizde. Siz insanlar neden böyle kalıplara sokarlar her şeyi canları istediğince?”

Böyle yalnız yürüyee yürüyee(uzata uzata hah şöyle) rüzgarla konuşur oldum, olacağı buydu deliriyorum galiba Çanakkale civarında, Ege açıklarında bir boz Ada’nın pek de kuytu olmayan bir köşesinde.

20160925_103739

20160925_123557

20160925_103620

20160925_112033-1

20160926_191404-1
ÜÇMÜZ

 

LÜTFÜ YETİŞ :

Poz verir misiniz dedim, verdi. Bi çaya gel dedi, gittim. Otur dedi, oturdum. Ne içersin dedi, kahve dedim. Kalacak yerin var mı dedi, var dedim. Seni kazıklamasınlar dedi, davetliyim dedim. Daha da bana benim hakkımda bir şey sormadı, o hep kendini anlattı ben hep dinledim durdum. Seksen yaşındaki Lütfü Yetiş daha önce gazino işletirmiş, aslen Burhaniyeliymiş. Selam etmeden geçmiyor kimseler dükkanının önünden. Motorsikletli gençler yavaşlıyorlar sesleri duyulsun diye ve sesleniyorlar ”Selam Selam!” diye. Bozcaada’nın bildik simalarından kendisi ve bir popülaritesi varmış Ada halkınca ve sosyal medyada. Bizim yollarımızın kesişmesiyse tamamen tesadüfi. Geçiyordum uğradım ben öylesine. Biz otururken kendi yaşlarında bir erkek geçmekte yanımızdan, elindeki bastona sımsıkı sarılmış. “Bastona düştük” derken bana bakıyor garip garip ama Yetiş’e söylüyor, belki de tam tersini yapmak gayreti içersinde ya da kendi kendiyle konuşanlardandır ben gibi, kim bilir? Yetiş “Bu yaşta bu olur” diyor. Düşünüp susuyor bastonlu adam önce, sonra da göz göze gelince “Ben biraz güneşe çıkayım” diyor. Eliyle bastonuna sımsıkı tutunmuş gidiyor ve yeri eze eze ilerliyor güneşe doğru dışına taşan bir öfke ve yenilgiyle.

20160925_115021

Otuz sene önce tek böbreği alınmış Yetiş’in. Aslında apandisit ameliyatına girmiştim diyor. Otuz sene sonra öğrenmiş röntgen çekilirken. O ameliyat esnasında yaşananlardan şüphe duyuyor. Zaten daha da bayıltılmamış. Şiddetli akciğer enfeksiyonları geçirmiş ama neşter vurulmamış. Bir oda olurdu diyor mahrumiyet zamanlarında her doktor bir hastayı alır aynı odada keser biçerdi diyor. Bayılana kadar görürmüşsün her şeyi. Şartlar diyor. Yetiş’in böbreğinin akibetiyse bilinmiyor. Bense kaldığım süre boyunca her sabah kahvaltıdan sonra gidiyorum yanına kahve içmeye. Bir defasında bir yaz boyunca ona yardımcı olan, şimdiyse nişanlısını tanıştırmaya gelmiş benim dede deyişinden torunu sandığım bir kızla nişanlısı geliyorlar. Buralı değil diyor dede. Ama soyadını bilmem, hiç sormadım, merak etmedim ama yaralı bir kuştu diyor geldiğinde. Beraber köfte yapıp satmışlar. Gecede bin, bin beş ciro yapardık diyor kız. Dedenin köftesi güzeldir diyor. Yeşil Köşk ve onun nevi şahsına münhasır köftecisine gelip bir köfte bahanesine dinleyin derim, konuşmayı seven, dinletmeyi bilen, insan kırmayı bilmez Yetiş’i.

BOZCAADALI VELİ DEDE VE ONUN KORUK SUYU :

Niğde’de içtiğim Niğde gazozu ve Datça’da içtiğim goca moğla gazozunun üzerine lokal bir lezzet daha yakalıyorum. O da Bozcaadalı Veli Dede’nin koruk suyu. Bir de pastaneleri var bu işletmenin tam da mitolojik isimli Üçmüz’ün hemen yanında. Değişik böyle, pipetle içime çektikçe koruğun çekirdekleri de geliyor ağzıma rahatsızlık vermeden. Tadıysa buruk fakat içerken insanın içini baymıyor, bu iyi işte. Her yudumunda eski gezilerimi anımsatıyor bana. Sırf Gümüşler Manastırını görmek için bulunduğum ve hiç beklentisiz gittiğim Niğde’yi özel bir çaba sarf etmeden bana sevdiren halkıyla geçirdiğim sayılı saatleri getirtiyor aklıma. Nevşehir’den geçmiştim Niğde’ye. Uçhisar’daydık bir önceki gün tanıştığım çiftle. Erkek kaleye tırmanmıştı, bizse karısıyla hevessiz hevessiz kaleye tırmananlara çevirmiştik yüzümüzü çene çala çala. Çevresinde turlamıştık bir ara. O oldu şimdi defalarca gitsem de bir kez olsun çıkamıyorum yukarıya. Hep bakıyorum uzaktan. Beni tutan bir şeyler var sanki kaleye çıkmamı engelleyen. Eteklerinde dolaşıp duruyorum nedenini bilmeden.

 

Goca moğla gazozunuysa daha yakınlarda Reşadiye’deki kahvede içmiştim sıcakta, bir yandan içim ferahlaya ferahlaya, oh diye diye. Aynı şey oluyor yine. Eski mezbahada belediyenin işlettiği kafede rüzgar yüzünden açılamayan şemsiyeler sayesinde tam üç defa masa değiştirip bir türlü ve her türlü beklediğim huzuru yakalayamazken, yine benzer ferahlığı gönderiyorum mideme. Midem rahatlasın bari, başım huzursuzken.

20160925_140557

Aydın’la oturmuş börek çörek yerken bana tekneden indiğinde toprağı öpmek zorunda kaldığı kendi deyimiyle en baba hikayesini anlatıyor içinden babasının da geçtiği, hatta bizzat rol aldığı. Bundan yıllar yıllar önce tatlı bir havada kendisi gibi balıkçı babasıyla çıkmış olduğu balık avında yaşlı babasının bir anda dönelim diye paniklemesine önce kulak vermese de adamın yaşına ve tecrübesine sığınarak geri dönmek üzere dümeni kırmış sahile doğru balıkları beklemeden. Çok fazla zaman geçmemiş üzerinden bir fırtına kopmuş, yağmursa bardaktan boşanırcasına. İçi boş yarım bir ceviz kabuğu misali sallanıyorlarmış böyle koskoca denizin ortasında. Ne dönebilmişler, ne kalabilmişler oldukları yerde, sürüklenip durmuşlar akşamdan sabaha korku içinde. Yaşlı babamın üzerine bir battaniye verdim, sardım üşüttüm hasta olmasın diye, sonra da tek başına sabaha kadar mücadele ettim dev dalgalarla diyor batmayıp kurtulalım diye. Toprağı öpmüş tabii karaya ayak basar basmaz. Bayağı bayağı dizlerini kırmış, eğilmiş yere. Nasıl bildi baban diyorum fırtınanın kopacağını. Ta ilerde, gökyüzünde, enine doğru ince bir çizgi görmüş. İşte o çizginin gelmesi çok ani olmuş. Tecrübe bazen çok şey demektir insan hayatında. Aydın’ın babası görebilmiş, söyleyedebilmiş ama fırtınadan kaçamamışlar. Yıllar yıllar sonra bunu bana anlatacağı varmış Aydın’ın ve benim de paylaşacağım varmış burada sizlerle. Tıpkı ilk yazımda Münevver’i görmüş kadar olmam gibi. Bir garip elçi oluyorsun hayat yolunda. Vesilelerle yönünü bulmaya çalışıyorum bende. O yüzden her çağrıldığım şehre gidiyorum muhakkak. Merak ediyorum ne olacak, hayat neler anlatacak diye. Aydın’ın hikayeleriyse bitmez, bir Melville çıktı içimden onu dinledikçe. Birkaç deniz, birkaç ada hikayesine konu olacaklar onlar bundan böyle.

20160926_184232

 

AYAZMA ve  AKVARYUM KOYUNDAKİ TOPLU VİLLALAR :

Ayazma’nın kelime anlamını araştırıyorum internette. Ayaz kelimesinden türetilen sözcük ”Ayazma”ya dönüştüğünde hem soğuk su kaynağı hem de çardak ve serinlenilen yer anlamına geliyormuş. Ayrıca  Ortodoks Hıristiyanlarınca kutsal sayılan kaynak veya pınarlara da verilen ismmiş. Bir de İstanbul’un Fatih ilçesindeki Fatih Camii içindeki çeşmenin de ayazma çeşmesi olduğu dolayısıyla da bir mucizesi olduğu düşünülüyormuş(kaynağım vikipedi). Bana gelince sadece iki defa parmağımı sokabildim denizinin içine. Onda da ayak parmaklarım seni reddederiz dediler isyan halinde hem de önlem olsun diye, bu suya girip de onları üşütürüm diye. Çıkabilecek ve bastırılması güç bir iç isyana karşı ben hep gelip baktım uzaktan. Çift akıntılı denizi izledim kah, kah güneşi batırdım denize. Ama öyle de güzel batıyor ki o güneş o denize, aklın durur böyle bak dur ben gibi hiç gerek yok bir damla bile içkiye.

Koreli Restorandan izliyorum bir gün güneşin batışını. Önümdeki masaya geliyor o. İçimden geçiyor muhakkak bir karenin içinde olması gerek diye. Sonra dönüyor ve göz göze  geliyoruz. Gök mavisiydi gözleri, hırçındı mizacı. İzlemeye gelmiş manzarayı. Bir paket sigara ve bir şişe biraydı masa arkadaşları.

20160924_185640

Akvaryum koyuna yaptırılmakta olan yaklaşık yirmi beş villa umuyoruz ki başka başka villaların, şantiyelerin önünü açmayacak, Türkiye’de köyü olmayan tek ilçenin bakirliğini bozmak yolunda kazulet bir örnek teşkil etmeyecektir. Umuyoruz. Ben değil sırf, tüm Ada halkı için dileğimdir bu. Adalılarınsa endişesi. Kurumsal çalışan araştırmacı gazeteci kimliğim olmadığından benim yazabileceklerim ve ulaşabileceğim insan sayısı son derece sınırlı, elimden gelense bu kadar. Kapatılan Taksim Parkı geliyor bir anda gözümün önüne. Hepimiz tek partili olamayız a canlar. Olmayalım da. Kabuslardan uyanamayız sonra bir daha. Ama kim olursak olalım, nerede olursak olalım  yeşil alan olmadan yaşayamayız. Taştan tuğladan zindanların içine tıkılarak mutlu olunamadığını da gördük. Mutluluğu ararken mutluluğun ne olduğunu sormalı insan kendi kendine. Nedir mutluluk? Belki sevenlerin için güzel bir cenaze, saygın bir isim bırakmaktır geride mutluluk. Hüseyin Kağıt değil de Fazıl Say’ın sahne aldığı bir törendir bu, mesela. Mesela Genco Erkal ”Yaşamaya Dair” diyecektir ve bir başka Sürgün’ün sesinden seslenecektir. Mesela mesela Bozcaada masal gibi bir Adaymış kendi çapında yaşayıp giden. Bozmayın onu da, etmeyin sürgün asla. Sakın ha.

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

1- mehdi azizi, iran

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

Cep telefonu çalmaktadır. Arayan malum kişidir:

-İstanbul’da köprüler kapanmış, haberin var mı?
-Neden ki?
-Darbe olmuş diyorlar.
-Darbe mi?
-Darbe.
-Ne darbesi?
-Askeri olan.
-Sivili de var mıydı bunun?
-Bilmem. Hep derler ama biz askeri kısmını biliriz.
-Şakadır kesin.
-Bizim amcaoğlu haber verdiydi. Neden şaka yapsın ki?
-Nereden bileyim senin dayıoğlunun huyunu?
-Amcaoğlu.
-Her neyse. Neredesiniz şimdi tam olarak?
-Aksaray’a geldik bile. Bu hızla dört saat sonra Olimpos’dayız.
-Sesin gidiyor. Alo alo…

Bir araba dolusu adam Olimpos yollarındalar. Üç gece dört gün boyunca konaklayacakları ağaç evlerde yerleri ayırtıldı bile günler öncesinden. Günlük programları belli, gece takılacakları barlar da belli. Ben gücenmeyeyim diye de darbe masalını atıyor şimdi. Dayıoğluymış. Köprüler kapatılmışmış. Kolaydı köprü kapatmak! Beni ne zannediyor anlamıyorum. Bir sürü şey yapmam gerekirken kafamı bunlarla meşgul etmeyi reddediyorum. Olimpos’a da gelmiyorum. Joyce Carol Oates okumayı yeğliyorum. Ama bir şeyden ötürü de konsantre olmayı başaramıyorum. Yani kitap bana bakıyor, ben kitaba bakıyorum. Az evvel bitirdiğim Pyongyang var aklımda hala daha. Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’a hem iş hem de ileride birikimlerini bir kitap olarak değerlendirmek için giden ve doku uyuşmazlığı yaşayan Quebec’li bir animasyoncunun, elinde 1984, üç sene boyunca bombalan başkentte, dünyanın tek komünist hanedanının muhalefet hissi uyandıran her şeyi yok etmesi sonucu halkın çoğunluğunun ezim ezim ezilerek bugünlere gelişinin paralel hikayesi anlatılıyor kitapta. McDonald’s yok, kot yok, kola yasak. Kim İl-sung ya da oğlu Kim Jong-il, muzaffer bir toplum için nüfusun sadece yüzde 30’unun hayatta kalması gerektiğini buyurmuş. Gangnam Style halleri, semirmiş, dev gibi gövdeleri, al yanakları ve birbirinden tuhaf demeçleriyle oğul babanın bir adım önünde popülarite açısından ve onca benzerliğe baktıkça armut dibine düşmüş demekten başka da ne denir, bilemiyorum. Her neyse. Ama o da ne? Boğaz trafiği askerlerce kesilmiş diyor bir internet sitesi. Tanklar getirilmiş. Herhalde Nice’deki olayın benzerinin yaşanma şüphesiyle kapatıldı köprü. Hangi köprü acaba? Fatih Sultan Mehmet mi, Boğaziçi mi?

Nice’de yaşananlar var bir de, öyle kolay unutulacak şeyler değil orada yaşananlar. Üç çocuklu bir adam korkunç bir miras bırakarak göçtü bu dünyadan. On ikisi çocuk ve genç olmak üzere 84 kişiyi zigzaglar çizdiği kamyonuyla biçmek suretiyle öldürdü. Bir sürü de yaralı. İnsanlar çıldırdı. Bu bir salgın sanki tıpkı Saramago’nun kitaplarında yaşananlar gibi. Ya da Romero’nun zombileşen ve süpermarketleri talan edip birbirini ısıran nükleere maruz kalmış tipleri gibi. Artık normal ölüm şansımız azalıyor. Yatağında ölenler şanslıymış. Zafer kutlaması esnasında çocuğunu almışsın omuzlarına, önce şiddetli gelen bir şey çarpıyor sana, sonra seni ve çocuğunu önce havaya savurtup sonra da sert zemine toslamana neden oluyor. Şansın varsa hemen oracıkta ölüyorsun gelen ilk darbeyle, şansın varsa havaya savruluyorsun, koskoca tekerleklerin altında kalmak yerine. Bir sürü hayalinin de üzeri örtülüyor bedeninle beraber olay mahallinde.

Aaa her iki köprüyü birden kapatmışlar. Birileri toplu intihara kalkıştı galiba. Puma tarikatı mı bu, Charles Manson hapiste. Ne saçmalıyorum ben durduk yerde, ne işleri var onların İstanbul’da bir köprünün üzerinde? Televizyonu açayım hiç olmazsa. Altyazı geçiyor işte ve bir sürü bilmiş konuşuyor. Gazeteciler de senden benden fazla şey bilmiyorlar, fikir yürütüyorlar habire. Bazı kanallarsa her zamanki gibi susuyor. Genelkurmay Başkanı esir alınmış. Yok artık. Paralel yapmış. Bu paralel isim olarak bana çok farklı şeyler çağrıştırmıştır her zaman. Benden bir tane daha olduğunu ve yerçekimsiz ortamda serin serin havalanmakta olduğunu hayal ediyorum mesela. “Hey, şu Satürn galiba!” diyor ve uzatıyor ellerini arsızca Satürn’ün üzerine.

Aaa aaa sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. TRT binası ele geçirilmiş. Spiker muhtıra veriyor. Onu askerin vermesi gerekmiyor muydu? Aaa aaa. Ne olacak bundan böyle? İnsanlar çatışıyor. Toplar, tüfekler… Bu yüzyılda olur mu hiç böyle şeyler? Aaa aaa müezzin sela veriyor. Hiç olur mu bu saatte, herkes tümden delirmiş, darbede sela mı verilirmiş? Yoksa sesler gökyüzünden mi geliyor? Hayaller mi duyup görüyorum ben? Tanrım aklımı koru. Neler oluyor ve olacak bundan böyle?

—-.—-

-Alo, Hale!
-Alo! Çok kötü çok.
-O kadar kötü demek Ankara?
-Bundan kötü ne olabilir? İki gün oldu geleli. Bayramla birleştirmiştim iznimi. Şu hale bak. Yalnızım ben burada şimdi. Gurbette çok zor, bir başına, dışarısı savaş alanı gibi. Tanklar kapımın önünde, düşünebiliyor musun? İnsanlarda onların üzerinde. Askerler, barikatlar, silahlar, tüfekler…
-Geçer merak etme.
-Emin misin? Ajansa yardıma gidecektim, kaldı. Haber yetiştirmeye çalışıyorlarmış. Maltepe’de oturuyorum. Anıtkabir’i görüyorum. Meclis bana yakın ve Kızılay’da. Duyuyor musun sesleri? O kadar yakından uçuyorlar ki.
-Duyuyorum. Sabaha geçer. Ama çok kızıyorum her şeye ve herkese. Bize bunları yaşatanlara, dinlere, etiketlere. Dün bir manyak uluorta girdi masum halkın içine. Bugünse tüm bunlar tuz biber ekti üzerine.
-Aaaa aaaa aaaaa camlaaarrr
-Hale ne oldu, ses versene!
-Bomba patladı aaa aaaa ben bunları yaşamak istemiyorum.
-Yok bir şey.
-Annem aradı, gelirim dedi. Ben bu geceyi çıkartamayacağım. Büyük bir patlama oldu çok yakında hem de. Yine istifa etmeyi düşünmüştüm halbuki. Bu karanlık şehre dönmeyecektim asla. Biraz daha dişimi sıkayım dedim. Sol ayağım, dudağım seyirirken buldum kendimi bir anda.
-Geçer. Yok bir şey. Hedef sivil halk değil ki. Keşke bugün işte olsaydın. En azından çevrende insanlar olurdu. Haber yazmakla meşgul olurdun. Sen yalnızsan, senin gibi yalnızlar da vardır elbet çevrende.
-Kapıcı daireleri tek tek gezdi zaten. Bodrum kata inmişler.
-Bodrum mu? Sığınak mı var apartmanda? Yahudi apartmanında mı kalıyorsun?
-Piyanonun içine saklanmıyoruz herhalde. Eşyaların konduğu iki odalı bir yer var zeminin altında.
-Giy bir sütyen, in aşağıya.
-Sütyen mi?
-Lafın gelişi.
-Şu sesleri duyuyor musun? Çok yakın geçiyorlar, F16’lar.
-Pilotu çek içeriye, kurtul şu yalnızlıktan.
-Taşıkardim tuttu.
-Bir acil doktoru da olur.
-Offf ben öleceğim diyorum, sen beni anlamıyorsun.
-Anlıyorum da çözüm üretmeye çalışıyorum.
-Böyle mi?
-O zaman aşağıya in ve komşuluk ilişkilerini geliştir. Çevrende insan olsun.
-Gurbette çok zormuş. Bir Hakan Abim vardı, o da tatilde, şehirde yapayalnızım. Sahi sen niye aramıştın beni? Ne giy demiştin aşağıya inerken?
-Sütyen ve merak ettiğimden. Aramıştım.

—-.—-

-Banu?
-Aa
-Ya
-Aaa
-Yaa
-Şok şok.
-Çeşme’deyiz biz. Atm kuyrukları var metrelerce. Paramız bitti, çekelim demiştik ama bu gidişle çekemeyeceğimiz anlaşılıyor. Zaten herkes bütün parasını çekerse Atm’ler boşalır. Bardan çıkan, soluğu para kuyruğunda almış. Hiç görülmemiş şey. Dur sana darbe haberiyle sarsılan genç kızlarımızın Atm’deki kuyruk çilesini fotoğraflayıp whatsapp’dan yollayayım.
-Yolla yolla. Ankara Suriye gibi olmuş baksana. Bombalar, bariyerler, tanklar, tüfekler… Ne olacak bundan sonrası?
-İç savaş çıkar ya da çıktı zaten. TRT’yi basmışlar doğru mu? Sığınma talebinde bulunan kim? Asker polis birbirine ateş açmış. Havalimanı kapatılmış.
-Genelkurmay başkanını da düğün kıyafetiyle, comparsita eşliğinde rehin almışlar.
-Anlamadım.
-Boşver.
-Fotoğraf yolluyorum hemen.

—-.—-

-Alo!
-Odanda tv var mıydı?
-Var var. Sıradan bir pansiyondayım. Beni doğayla kaynaştırmak, müşteriye kafasını dinletmek gibi kaygısı yok buranın sahibinin. Çanakkale’nin köylüsü, sade ve basit insanlar kendileri.
-Anladım. Sen orada kaldın sanırım. Bozcaada güzeldir ama. Gelme istersen bir süre.
-Söylediğin gibi yaptım ilk gün. Şarabın kadehini 27 liradan içtim. Otuz lira bıraktım geldim yani bir kadeh şaraba. Üzerine de yediğim ama çok lezzetli yoğurtlu bezelye yüzünden ishal oldum. Bi tost ye yat di mi?
-Nerden geldi aklına bezelye yemek yaz gününde?
-Canım çekti. Yarın her şeye rağmen dönmeyi düşünüyorum. Burada sıkıştım kaldım. Kurtulamıyorum da. Dünyevi dertlerden kurtulurum sandım gelince, televizyonun karşısından ayrılamaz oldum.
-Oscar’lı bir İtalyan filmi vardı Akdeniz diye. Bir grup İtalyan asker, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Yunan Adasına geliyorlardı. Geliş o geliş kopamıyorlardı bir türlü. Ne anılar, ne maceralar… Seninki de o hesap olmasın bundan böyle?
-Bir, burası bir Yunan Adası değil, ama tipik Rumistan. Neden bize vermişler ki burayı insan anlayamıyor. Ahir zamanda göremeyeceğini burada görüyor İstanbul ahalisi. Medeniyet dediğin… İki, elli yaşındayım ve şu saatten sonra macera peşinde değilim. Denizi de buz gibi ama girince güzel. Arıtmayı denize vermeyince, o denizler temiz kalabiliyormuş.
-Hale’yle konuştum da, durumlar vahim. Yarın sokağa çıkamayacak mıyız, anlayamadım ben şimdi.
-Burası sakin canım. Cennetten bir parça sanki. Darbe olmuş filan pek kimsenin umurunda değil, pansiyonun sahibi teyze çoktan yattı bile. Sabaha bir darbe gerçeğiyle uyanacak ama muhtemelen anlamayacak bile. Zaten miras paylaşımı ve hayta bir oğul gibi şahsi dertleri varken, darbeye pabuç bırakacaklarını sanmıyorum ailecek.
-Bozcaada seni nüktedan yapmış bakıyorum. İncelikli espriler yapar olmuşsun. Adalara gittin o kadar, pansiyon sahibi teyzenin hayta oğlunu mu dinledin yani? Pes.
-Anlattı, bende dinledim. Sus, konuşma mı deseydim yani?

—-.—-

-Komplo bu. Lokal darbe mi olurmuş? Hani Adana, Mersin darbeleri? İstanbul’da olmuş, Ankara’da olmuş, Kars uzakmış olmamış, öyle mi? Komik. Ama gülmüyorum yani. Kimi kandırıyorlar?
-Kanmamak mı gerekiyor yani?
-Elbette. Bu bir tezgah. Bir oyun. Dış güçlerin, emperyalistlerin bir oyunu bu. Sağolsun onların ortakları da bütün bir ülkeyi oyuncak ettiler.
-Oyun mu bu yani?
-Elbette. Merak etme yakında çıkar kokusu. Bölük pörçük darbe mi olurmuş? Şöyle basacaksın TRT’yi, gerine gerine geçeceksin ekran karşısına, vereceksin muhtırayı, basacaksın devletin tüm kurum ve kuruluşlarını, keseceksin telekominikasyonu, bozacaksın frekansları, gelsin Hasan Mutlucan. Mutlucansız darbe mi olurmuş? O girişim olur ancak. Böyle de bulaştırırsın her tarafına, masum katli bu. Çok olacak ölen, gör bak. Neden? Çünkü böyle olmaz işte bu işler. Hem gece gece, ne darbesi yahu? Sabahın erken saatlerinde başlamalılardı bu işlere. Öğlene temiz bir hükumetleri olurdu cepte. Yaktılar milleti de, askeri de, kendilerini de.
-Eline sağlık Kemal Amca. Ama yemeğin dibi tutmuş biraz diyorsun, öyle mi?
-Ne yemeği?
-Ne bileyim, sanki yemek tarifi verir gibisin. Kendi suyuyla azcık daha tıklattın mı pişer kendi kendine der gibisin aynı zamanda… Bana döver gibi bakma Kemal Amca, korkuyorum valla.

—-.—-

-Alo Hayat Abla!
-Yaaa
-Yaaa, ya.
-Dün öyle bugün böyle. İğneada’dayım ben de, yeni geldik. Yola çıkanlar dönmüşler gerisin geriye. Köprüden dönmüş insanlar, düşün bugün cuma. Herkes serinlemek için geliyor bu taraflara. İstanbul yanıyormuş. Sela verdiler duydun mu?
-Duymaz mıyım!
-Güzel ezanlarımız nelere alet oluyor böyle? Avrupa müslümanları, dolayısıyla İslam’ı tukaka belleyecek iyice. Bunun İslamiyetle ilgisi ne? Kendileri zamanında desteklediler. Bundan sonrası tam Haçlı zihniyeti olacak, gör bak yeni günler nelere gebe? Dünyanın hiçbir yerinde emniyette değilsin bundan böyle.
-Almanya’ya gidecek misin?
-Bilmiyorum. Ben ülkemi seviyorum, politikacılarına rağmen. On tane çocuk yürüdüğünde, bir ton suyu armağan ederler tomalar lıkır lıkır için diye. İki bin kişi yürür Işid’e destek diye, tomalar yatar dururlar miskin vaziyette. Bunun neresinde tarafsızlık? Bu mudur hakkaniyet? Ne kolay harcıyorlar kendilerinden olmayanı? Ne kolay harcıyorlar düşünen insanları?
-Ne olacak bunun sonu, sen söyle?
-Bu ahlar bir gün çıkacak, kalmayacak merak etme. Minnet etmeyeceksin zalime.
-Ahlar vahlar minnet diyorsun anahtar kelimeler.
-Yakındır bir paspas gibi ezileceğimiz günler. Bu bombalar tüm bunlara gebe. Yine de direnmek, pes etmemek gerek. Başka bir çare de göremiyorum zaten.

—-.—-

-Alo!
-Naber?
-Benden iyilik. Siz ne yaptınız?
-Hiiç. Viski içiyoruz.
-E iyi. En güzeli.
-Yollar nasıl?
-Jandarma çekti bir kenara. Dedim beni değil, arkadan gelen kız arkadaşım var. Onu alın dedim, beni bırakın.
-İşiniz gücünüz dalga. Daha giderken başladınız içmeye yolda. Hep beraber, hep beraber, bıkmıyor musunuz birbirinizi görmekten?
-Yoo. İyi anlaşıyoruz.
-Erkek erkeğe?
-Erkek erkeğe.
-Küçük yerlere özgü galiba. Kadınlar evde, erkekler imece… Her neyse?
-Bayramda ne yapmıştın? Konuşamadık.
-Hiiç. Sabah kalktım. Bayram namazına gittim. Sonra kahveye gittim. Bayramlaştık. Sonra dükkana geldim. Saat tam on iki’yi beş geçe ilk rakımı içtim Ramazan’dan sonraki. Sen?
-Sakız likörü içtim. Saatini hatırlamıyorum net olarak.

—-.—-

-Çocum nasılsın? Annen baban nasıl?
-İyiler Leyla Teyze. Sen söyle sen nasılsın?
-Dizlerim, bacaklarım ağrıyor. Yaşlılık işte. Geçen bizim eski mahalleden Fitnat’la karşılaştık romatolojide. Tevellüt kaçtı dedi bana. Hatırlayamadım bile. Çook dedim böyle, hem de elimle de gösterdim çok manasında.
-Olsun kalbin genç senin Leyla Teyze.
-Dizlerde iş yok ki gülüm. Kalp genç kalsa ne! Baksana memleketin haline. Elim iş tutsa başta, savaşırım ben tüm yobazlarla. Ne çektik biz onlardan zamanında. Bir rahat vermezler adama. Giyimine karışırlar, konuşmana karışırlar, doğumuna karışırlar, doğurduğuna karışırlar, saçına, başına, her şeyine. Bunları yapan neydi bakayım onun adı? Fito muydu? O nerede şimdi?
-Amerika’da.
-Ne yapıyor orada elin gavur memleketinde. Gelsin yurduna.
-Gelirse yakalanma kararı çıkartıldı. Hapse girecek.
-Olsun. Gelsin, girsin. İnsan yurdunu özlemez mi? İnsan kendi toprağına gömülmek istemez mi?
-İster ister. Bak ne söyleyeceğim Leyla Teyze, bizim aile mezarlıklarımız yan yana ya. İkimiz de öldükten sonra birbirimize gidip gelelim yine apartmanda yaptığımız gibi. En çok senin sohbetini seviyorum çünkü.
-Kız ağzından yel alsın. Önce benim gitmem lazım. Sen seneler sonra gelince de yarenlik ederiz gene böyle. Kapı mı çaldı? Kim ki? Dur bakalım kim gelmiş?
-Mahmut Amca gelmiş köyden.
-Ammann. Çek kapat şu kapıyı. Ben dul kaldıktan sonra her gördüğü yerde diliyle alt dudağını yalardı kedi gibi. Gözü vardı bende, gözü çıkasıca. Yüz yaşına gelsem gene istemem ben onu. Ama aileden olunca onunla da aile mezarlarımız yakın.

—-.—-

-Alo, günaydın.
-Off günaydın. Hiç uyumadım, biliyor musun? Sabah saat altı’ya kadar uçak sesi, silah sesi derken… Şimdi geldim zaten eve.
-Nerdeydin Hale?
-İn dedin, indim ben de. Kapıcıda kaldım.
-Kapıcıda mı kaldın?
-Evet bir kız daha varmış benim gibi yalnız yaşayan, onunla beraber kaldım. Sağolsunlar bana kızlarının yatağını verdiler.
-Aaa ne alem kızsın yahu! Ben sana git insanların arasına karış dedim. Kapıcının evinde uyu demedim ki.
-Sen ortamı bilmiyorsun. Hem huzur içinde uyudum. Güven geldi. Böyle zamanlarda insana insan gerek. Dışarıya da çıktım bir ara. Yan apartmandan bir kız eğer yalnızsanız gelin dedi. Onlar toplanmışlar bir araya. Sağolun dedim.
-Ve gittin kapıcıda uyudun. Huzur içinde.

—-.—-

-Boğaz köprüsünde darbe girişiminde bulunulduğundan, emir zoruyla, bihaber köprüye getirilmiş erin kafasını kesmişler. Bunu yapan insan mı şimdi?
-Off. Karşılıklı konuşuyoruz alt tarafı. Cümleleri bu kadar uzun ve devrik kurmak zorunda değilsin roman cümlesi gibi, biir. O katile gelince o öyle olduğunu iddia edecektir kesin. Hem İnsan, hem iyi bir Müslüman, hem Allah dostu, hem Bayraksever, hem Vatansever, hem Başkeser. Gör bak yakında bu ülkede bizi yaşatmayacak bu adamlar. Kafamızı kesmekle tehdit edecekler. Giyimimize karışacaklar. Daha dün ayağında çarık, siyah, uzun sakallı bir adam geliyordu karşıdan, kaymakamlığın oradan. Beni görünce sakalını sıvazladı, yanında da karısı ağzı yüzü kapalı. Bu hakkı kendinde buluyor, anlıyor musun? Bende sinir ola ola gözlerine diktim gözlerimi. Kaçırır sandım. Kaçırmadı. Nefret vardı. Abdestini bozdum. Bir yanıyla benden nefret ediyordu yani. İçim ürperdi o an. O gruptan biri, Ypg’li kadınların kafalarını kesmiş, at kuyruklarından tutarkenki fotoğrafları var internette. Militanlar koyun gibi insan kesebiliyorlar. Normal akılla olacak şeyler değil tüm bunlar. Hani dün darbe olmuştu? Yine masumlar öldü. 161 kişiymiş. Kim bunlar? Kimlerin evine, ocağına ateş düştü bir anda, yok yere? Devletin namusu o erler, kurban ediliyorlar yok yere. Şimdi sahte kahramanların zamanı. Küllerinden doğacak hepsi. Allah kahretsin bu insanları. Nasıl verecekler karşısında hesaplarını adını ala ala bitiremedikleri Allah’ın karşısında? Hiç yirmi yaşında delikanlının kafası kesilir mi? Masum katli bu. Adı darbe.

ÇİZER : MEHDİ AZİZİ

BOZCAADA/TENEDOS

BOZCAADA/TENEDOS:

image
image
image

Bir varmış bir yokmuş, kedilerin sahiplendiği, martıların, kargaların ve baykuşların kuşbakışı sahiplendiği, yerlisinin sahiplendiği(bir yerin yerlisi kediler ve köpekler demişti bir büyüğüm), yersizinin bir gün gelip gördükten sonra durduk konduk aşık olduk biz bu adaya diyerek derin hislerle sahiplendiği, kimi zamansa nedensizce sahiplenilen, anakaradan kopuk olduğundan belki de hep sahiplenilmek istenen, çevresi mavi sularla çevrili bir adacık var imiş. Her adacık gibi bu adacığın da kaderinde yalnızlık var imiş. Kendisinden daha büyük olan kardeşi Gökçeada(İmroz)’dan uzağa düşürmüş onu bir takım oluşumlar, sular ve depremler.. Bir daha da yakınlaşamamışlar, araya girmiş mesafeler. Uzaktan bakışmış durmuşlar yıllar yıllar boyunca. Yalnızlıktan bunalan tüm diğer adalar gibi misafirler kabul etmeye başlamış o da yavaş yavaş canı iyice sıkılınca. Kış gelince hasret çekermiş misafirlerine, yaz geldi mi bıkarmış gürültülerinden, cilvelerinden, hüzünlerinden. Bir geçişmiş yaşadığı insanların tam da ilkbahardan yaza geçerken yaşadığı, bir tatlı güzelleme. Bir sabah erkenden gözyaşlarına boğuveren bu Ada’da, sesinizi bırakırmışsınız geride gözyaşlarınız kuruduktan sonra, eğer kader adımlarınızı mıknatısla çekmiş bulunmuşsa.

Yukarıdaki fotoğraflarda görülen iki bızdığın sonsuz enerjisinin tezahürüyle indim Ada’ya. Tozunu attırdılar geminin. Daha sonra defalarca gördüm ikisini Ada’da başka başka bızdıklarla bisiklete binerken, sağa sola çocuk enerjileri yettiğince koşturup dururken. Kızın ruhu sonsuzdu. Cesareti de. Hayat yanıltmazsa eğer kiminin geleceği okunur küçüklüğünden. Kız öyleydi, belliydi hallerinden. Bu satırları yazdığım restoranın adı ise Tenedos. Ada henüz boş. Bir kısım kalmasız gelmiş. Onlar binip gidecekler akşam olunca ve ada daha da sakin olacak akşama. Yoğunluk sezon açılır açılmaz başlayacak. Sonrası iyilik güzellik, kalabalık, bol da kazanç, umalım. Garsonlar şimdilik pineklemekle meşguller. Bu günlerini arayacaklar bir süre sonra. Tenedos hareketlenecek. Benim kalmakta olduğum adanın merkezindeki Delos Adası’ndan ismini alan otel de dolacak. Bozcaada daha çok şarapçıların, tatlı tatlı esen poyrazla içmek isteyenlerin durağı. Keyifli, nazik, huzurlu, cepte para bırakmayı sevmeyenlerin memleketi. Güzel ada, hoş ada. Ayak tırnaklarını denize sokmamaya özen gösterenlerin adası bu ada. Buzzz gibi suyuyla ağustosa göz kırpan, benim en güzelim eylüldür diyen, temmuzla flörtleşen ada. Güneş aynı, gökyüzü aynı, huzursa Bodrum, Kuşadası’ndan fazla. Atla bisikletine, git gidebildiğince. Yürü, uzan kumlara, denize bak, tüm sıkıntılarını at, atamazsan da bir parça çakırkeyif ol ki bir süreliğine bari unutabil her şeyi ve herkesi, o kadar kolaysa. Dünyaya dönene kadar yeni bir benliğin oluşsun içinde. Burası Bozcaada. Ca eki yüzünden midir bilinmez olasılıklar ihtiva eden, belirsizlikler adası bu Ada. Kaçakların, hor görülenlerin ya da görenlerin, çıkış arayanların, mehtap peşinde koşuşturanların, şarapçıların, biracıların, kayıp ruhların, kaybının peşinden yas tutmaktan yorulanların, hayat alışkanlıklarını kaybedenlerin, bohemlerin, sanatçıların, boboların, tüm yorgunların, benim, senin, hepimizin adası.

Bir perşembeyi belirsiz bir haftasonuna bağlayan bir günde geldim buraya. Sabahki feribotu kaçırarak geldim. Ya Gökçeada idi gideceğim ya da burasıydı geleceğim. Ama kaderimde var imiş ve ben da buraya geldim. Bu ilk gelişim değil. Son mudur, bilemem. Ama yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz var imiş beraber. Ve ben geldim.

Hiç rezervasyonsuz, hiç beklentisiz, sadece kalmak için, tek başına, hiç düşünmeden ve hiç umursamadan, yer olsun da diyerek gelenler için Ada’nın ikiye bölünen coğrafyasında benim de kaldığım Türk tarafı bir şekilde ya daha sükseli yahut da bilinmez bir ayak alışkanlığı yüzünden daha çok cezbediyor insanı ilk görüşte. Deniz kenarındaki balıkçılar bunda etken sanırım. Binalar yokuş yukarı konumlandığından feribotla gelirken ya da uzaklaşırken rol çalıyor diğer taraftan. Rum tarafı ve üzerine kurulu eğlencesi ise daha çok akşam kurulan meyhane sofralarıyla şenleniyor. Akşam üzeri restoranların dışarıya atmış olduğu masalarının arasından geçerken kulağınıza çalınan envai türdeki müzikler sizi farklı yerlere götürüyor. Telaşsız, nispet yaparcasına tüm dünyaya, geçmişinize, geleceğinize inat, durmayın yürüyün bu yollarda elleriniz cebinizde. Izgara balık, anason, tütün ve parfüm kokularını çekin içinize. Oturmasanız da olur. Paranız cebinizde kalır bahaneyle. Göz çapkınlığı yakışır her birinize. Göz kirası alınmıyor ki dünyanın hiçbir yerinde.

BOZCAADA YEREL TARİH MÜZESİ:

image

image

image

image

Muhakkak gelin, muhakkak görün. Görmüş olduğum adalar ve ziyaretçisi olduğum müzeleri arasında müstesna bir yere sahip olarak hatırlayacağım kendilerini. Neden bu kadar önemsediğime gelince, şimdilik yakın tarihli müzenin arka fonunda yatan başarı hikayesi ilgimi çekti her şeyden önce. Hakan Gürüney Odtü Fizik mezunu ve adaya nadide bir deniz kabuğunu bulmak umuduyla gelip, tutulup kalıyor anladığım kadarıyla ve kök salıyor yavaş yavaş. Ama onun kökleri başka başka köklerden de besleniyor ve başlıyor toplamaya filizlerini. Ada hakkında ne bulursa topluyor, biriktiriyor, hiçbir ada ve geçmiş yaşantısı hakkında bunca bilgi sahibi olup, bu kadar beslenebileceğinizi sanmıyorum açıkçası. İşin arkasında bir kamu kuruluşunca görevlendirilmiş devlet memuru olmadığından ve kendisi birebir açıklama yapıp, odaları tek tek gezdirdiğinden hem kendinizi değerli hissediyorsunuz, hem de birinci ağızdan bilgi almış oluyorsunuz. Oda oda gezdiriyor sizi nezaketle yaz odası, kış köşesi diye. Girişteki ilk odada hem Ara Güler’in bağışlamış olduğu Bozcaada fotoğrafları, hem de Ada sakinlerinin sakinlemek üzere kayıklarla gelişlerini gösteren, Ada yaşantısından ve yıllarla birlikte değişen ellerde sahip olduğu yeni çehresinden ufak çapta bilgi sahibi oluyorsunuz. İki katlı müzenin giriş yani birinci katı, Rum halkının inançlarından, Ada’ya gelen ve bir zaman geçiren yabancı uyruklu askerlerin hüzünlü mektuplarına kadar geniş bir yelpaze sunuyor ziyaretçilerine. Zemin katı ise çok daha ilgi çekici. Kimi artık unutulmaya yüz tutmuş meslekler ve meslek erbaplarının özel hayatlarını sergiliyor fotoğraflar, onlardan günümüze kalan parçalar eşliğinde. Nazik, neşeli, rahat insanlardır Rumlar. Düğünleri de öyledir, yaşantıları da. Tek tük bile olsa, en kuytu da da dursalar, dokuyu korumak, geçmişi yaşatmak adına hep olmalılar bir tarafta. Bizans ve Mezopotamya, biz kalmışız ortasında. Kendimi hangisine yakın hissettiğime gelince, Egeli kanıma rağmen ruhen her ikisinden de beslendiğimi düşünmekteyim. Tekrar dönecek olursak Müzemize, Tipitip’i anımsamak ve gülümsemek, nostaljik sakızları, rengarenk çıkartmaları ve sizde çağrıştırdığı anıları hatırlamak için bile efendim muhakkak geliniz ve görünüz! İlk insandan günümüze kadar gelen, mesleklerin atası, kolay kolay açıklayamadığımız dürtülerimiz ve bizi esir alarak kimi zaman bir tutkuya dönüşen ve zamanla güçlenen alışkanlıklarımızın müsebbibi avcı ve toplayıcı kodlarımızın nasıl olup da kanımıza karışmak bir yana hiç hissettirmeden sızdığını, tüm bunların bir insanı hayatta nerelerden nerelere sürükleyebileceğini ve kısaca bir başarı hikayesine de tanıklık etmiş olacaksınız iki arada bir derede. Buna değer, bence.

image
Büyük şeyler devrinin başladığını öngören bir mektup

image

image

SAÇAKLI:

Bozcaada lokantalarını ve aşçılarını, patronlarını, hepsini, hepinizi protesto ediyorum. Neden mi? Yöresel pardon Adasal bir lezzet olan Isırgan Çullaması’nı yapmayı bıraktığınız için. Üzerine de “Çok kolay, bak biz sana tarifini verelim, sen git bir güzel evinde pişir” dediğiniz için. Beyler, lokanta lokanta gezdim durdum, aranızda tas kebabım var harika diyeniniz bile oldu. Beyler, ben bazı şeyleri evde yapıp yiyebilseydim zaten aranmazdım deli deli, değil mi? Neyse, alacağım olsun hepinizden.

Geldim perşembe, döneceğim pazartesiye. Bugün günlerden pazar, bugün günlerden babalar günü. Denk geldi öylesine. Benim babam İzmir’de olduğundan, başlıyorum tüm babaların babalar gününü kutlamaya. Beş çocuk babası Hüseyin, kız babası Erdoğan, kız babası Derya, oğul babası Kenan, kimden kaç çocuğu olduğunu tam anlayamadığım Salman ilk karşıma çıkanlar. Yazıklar olsun bana, sıfır çocuk annesi olarak. Başkalarının aksine iki önemli gün var hatırlanması gereken. Annem babam yaşadığı müddetçe kutlayacağım, sonra da ağlayarak hatırlayacağım iki önemli gün. Sonra mı? Hiç kimsenin çocuğu olamayacağını anladığın o gün çok koyacak bazı şeyler(bu sözünü hiç unutmadım Banuhan Güvenir).

Ada’da karşılaştığım babaların gönüllerini fethettikten sonra Güveç’te bana ikram edilen çayımı içiyorum. Saçaklı’nın yeri burası. Güveç’te zeytinyağlı ve et yemekleri yapıyorlar. İnsan her gün balık yiyemez değil mi? Ben mesela. Erdoğan Baba’da bunun bilincinde. Ne çektik biz diye başlıyor anlatmaya. Hep çalışmış, pek okuyamamış bir sürü kardeşin en büyüğü olarak. Biriktirdiği bir sürü hikayesi, her akşam onu bekleyen 400 miligramlık rakısı var, içmeden yatağa girmediği. Tıka basa yemiş olduğum kahvaltının üzerine bir tabak mantı geliyor ikram olarak. O kadar tokum ama yemezsem o kadar ayıp olacak ve o kadar lezzetli ki. Çaresizim, yiyorum. Lezzetli bir çaresizlik yaşadığım.

image

AYDO(AIDO) CAFE:

Facebook sayfasında “uğrak yeri” olarak tanımlanıyor. O kadar doğru ki. Ada’da karşınıza çıkmasını istediğiniz biri varsa buraya oturun ve başlayın beklemeye. Elbet geçecektir O kişi, hemen şimdi olmadı bir zaman sonra. Söyleyin çayınızı, arpanızı, ister tavla atın, ister iki lafın belini kırın. Geleni izleyin, geçene bakın, benim göremediğim ve yakın tarihte açılacak olan kitap standının ziyaretçilerine bakın. Burası Bozcaada’nın gündüz ve gece hayatının nabzını teferruatlı ama kimselere belli etmeden usul usul tutan, fanatik Aydoğanseverler’in(Aydoğan İnce) uğrak yeri olup, babamın ismini taşıdığından olsa gerek son derece mesafeli ve çekingen yaklaştığım bir yer olarak kalacaktır anılarımda. Üstelik bünyesinde ön bacağı habire kırılıp durduğundan sahibinin kucağında istirahat eden ve melemeye melemeye melemeyi unutan bir kuzu, her sabah vapura binip Geyikli’ye geçen ve havasını aldıktan sonra da dönen, yaşını başını almış ve artık insanlaşmış ve neredeyse Türkçe öğrenmiş hev derken mev diyen, kuzu dilini de çözen bir de köpek barındıran, sahibinin gelenlerden yiyip içtiklerinin ücretini tam olarak almış olsaydı eğer sahilden beş yüz metrekarelik dükkan alabileceği rivayet edilen bir enteresan oluşum olup, haykırıyoruz aklımıza geldikçe kendileri “Yaşa yaşa yaşa!” diye.

BİR GARİP MEHTAP TURU VE POLENTE DENİZ FENERİ:

Gelir gelmez bir panik, bir heyecan ön rezervasyonumu öğleyin yaptırdığım ve benim için ayrılmış olan yol manzaralı ön koltuğa geçiyorum minibüs durağından. Adam başı yirmi lira. Çift şoförle kendimi uzun yola çıkmış gibi hissediyorum. Önce şarap ve reçel tadımına götürülüyoruz. Sonra da o koy bu koy tepeden fotoğraf çekimi için uygun her yerde mola veriyoruz. Ayazma’dan içkiler alınıyor. Nihayet mekana geliyoruz. Bir sürü araba var. Herkes o kadar hazırlıklı ki. Sandalyeler açılıyor, şaraplar dolduruluyor, biralar höpürdetiliyor. Havada garip bir elektrik var. Sigortacı bir çift, bir anne oğul ve ben ortamdaki romantizmden zerre etkilenmiyoruz. Koşa koşa Polente’ye gitmeye karar veriyorum. Gidiyorum da. Fener’in çevresini özel mülke girdiğinden çitlerle çevirmişler. Uzakta metruk bir taş ev var ve rüzgarın coşturduğu yel değirmenlerinin uğultulu sesi kaplıyor kulaklarımı. Ne aşığım, ne Don Kişot, sadece telaşlıyım ya minibüsü kaçırırsam diye. Polente’ye bakıyorum uzaktan. Deniz fenerleri hep böyle yalnızdırlar. İzole, tek başlarına, bir yamacın başında, gemiler karaya vurmasın diye yanar söner dururlar. Zirvede yalnızsındır her zaman. Bu Polente’ye ikinci gelişim ama nereden bilirdim üçüncü bir kez daha geleceğimi önümüzdeki günler içerisinde?

image

Koşa koşa geliyorum. O kadar esiyor ki. Bir kilometre git, bir kilometre dön saçlarım karışmışlar birbirine. Anne oğuldan anne olan minibüsün kuytusuna sinmiş soğuktan, yaşlı kadın. Karı koca önce memleketi kurtarıyor güneş romantizm saçarken, sonra memleketin haline içlenip içlenip kahroluyorlar çiftler güneşin batışını öpüşüp koklaşarak kutsarken. Parfüm kokuları yerini alkolün keskin kokusuna bırakıyor dönüş yolunda. Hiç içmemiş sigortacı çift kontak açılmazken daha çok daha derin bir sohbetin içine giriyorlar. Adam başı yirmi lirayı kişi sayısıyla çarpıp, minibüsün gün boyu kaç kez sefere çıktığından hesapla her şeyi her şeyle çarpıp toplayarak, yüzde otuz gideri de çıkardıktan sonra, çıkan rakamı on iki aya bölüp kabaca bir nihai ama kendince net, adamların aylık kazancına ulaşıveriyor erkek olan. Minibüsten çıt çıkmıyor. Erkek “İyi para diyor.” Böyle kazançlı bir iş bulsa kendi işini süratle kapatacağından bahsediyor. Kadın “Sen de iyi kazanıyorsun bırak yahu başkasının kazancını.” diyor. Minibüsten gene çıt çıkmıyor. Romantizm devri kapanıyor bir anda. Getirisi yüksek addedilen bu işin kime ne kazandıracağı kimsenin umurunda değil. Tek ayıklar olarak ben ve anne oğul dinliyoruz aynı çifti pür dikkat. Romantizm karın doyurmuyor olabilir ama ayaklı bir hesap makinesiyle evli olmak çekilecek çile değil kanımca. Dönüş yolunda ise pozisyon değiştiren ikinci şoförümüz(çünkü ilki efkarlanıp, bira içti ve daha çok efkarlandı) oyun havalarını açıp “Haydi kızlar eller havaya!” diyerek el çırpıp direksiyona burarak tempo tutmaya başlıyor. Hesapçı kocasından bıkan mağdur eş “Kızların içi ölmüş!” diyor. Asıl içi ölen kendisi olduğundan çevreyle avunmak istiyor sanırım. Ben mi? Tuhaf bir asabiyet vardı üzerimde kelimelerle açıklayamayacağım. Buraya tek başıma gelseydim bu kadar acayipliklere tanık olamacağımın bilincinde dönüyorum otele.

20150611_194929

AN
BE
AN  CAFE:

Deniz kenarında L şeklinde bir oturma düzeni olan sağ taraftaki geniş koltuklara çekildiğinizde önünüzdeki balıkçıya gelenleri tatlı tatlı izleyebildiğiniz, bir süre sonra kendinizi sinema salonundaymışçasına aksiyona kaptırdığınız, garsonların gündüzden başlayarak interaktif olarak sayım sayıp, masa kontrolü yaptığı, akşamsa kim gelmiş, ne yemiş, ne kadar içmiş, hesap ne gelmiş, kim itiraz etmiş derken vaktin su gibi aktığı, en güzel Kale manzarasına sahip, havaların havasına göre size verilen şalların sayısı artan, esintisiyle serinleten, güzel şaraplarını içtiğim yer.

image

Bir gündüz vakti kuşların acı çığlıkları gelmişti kafenin yan tarafındaki kayalıklardan. Yavru bir kargayı kapıp götürmekteydi bir martı. Çaresizce bağıranlarsa diğer kargalardı. Sonsuzluğa kadar kovalayacaklardı imkanları olsaydı. Martıysa karşı kayalıklarda işini bitirdi yavruyla. Bir anlıkmış hayat. Bir varmışsın, bir yokmuşsun. Bir yavru karga olmuşsun, sonra birden bir martının hışmıyla boğulmuşsun. “Ah evlatçım vah evlatçım” dediler durdular sen ruhunu terk ederken güzel evlatçığım. Çok ağladılar arkandan. Ama şimdiye hayat unutturdu onlara da.

HÜSEYİN VE AYGÜL:

Yarım günümüzü birlikte geçirdik. İstanbul, Sultanbeyli’den gelmiş olan aynı oteli paylaştığımız çiftle. Aygül Kastamonu’lu, Hüseyin Adıyaman’lı, anne tarafı ise Siirt’li. Mütevazı ve muhafazakar bir çift. Erkek saatlerce dalıyor. Kadın bir kez dalmış ve bir sonraki dalış için istekli görünmüyor. Erkek yüzmek istiyor ve beraber yüzmek istiyor, kadın o konuda da o kadar istekli değil. Erkek tırmanmayı seviyor, kadın yükseklikten korkuyor. Aynı burcu, aynı evi, aynı hayatı ve beş çocuğu paylaşıyorlar. Ama aynı denizi paylaşamıyorlar bir türlü. Ama birbirlerine karşı sevgisiz de değiller. Bizse bir süreliğine aynı otomobili paylaşıyoruz. Deniz mi, ben mi? Yok ben serçe parmağımı bir soktum bir çıkardım haziran ayında buz kovası gibi olan denizin kıyısından. Hal böyle olunca gidilmedik koy, görülmedik deniz bırakmayan çiftle beraber dolaşmaktan ben bir parça ıstakoza döndüm. Ama hiç anlamadım.

Erkek her bulduğu yola girmek istiyor. Sanırım hiç bir arabanın girmeye cesaret edemediği yolları açıyoruz, altımızdaki buldozermişçesine. Ağaçların dalları açık pencerelerden içeriye giriyor, yollar daralıyor iyice. Ormanın tam göbeğinde buluyoruz kendimizi. Ağaçlar intihar etmişler, belki de ecelleri gelmiştir, kim bilir? Boylu boyunca yatıyorlar hiç istiflerini bozmadan. Kurumaya yüz tutmuşlar çoktan. Çook uzun zamandan beri ormanın ve onun çocuklarının insan türünden olma ilk ziyaretçileri bizlermişiz gibi geliyor.

image

image

Araba dört bir yandan çizilmiş asi ve meraklı dallar tarafından. Erkek pasta cila lazım dönünce diyor. Kadınsa canın sağ olsun diyor. Hiç ummadığın insanlarla, hiç umulmadık anlar yaşarsın. Çook başka hayatların içinde, çook farklı dertlerin içine gömülecek olmamıza rağmen geri döndüğümüzde, o ormanın içinde, kavuşan ağaçlardan gökyüzünü görmenin mümkün olmadığı kuytunun ortasında bu dünyada ismini koyamayacağımız bir an paylaşıyoruz.

Nihayet Polente’ye gelebiliyoruz. Birkaç gün önce yalnız ve telaşla yürüdüğüm yolu konuşarak bitiriyoruz. Çitlerin ardından selamlıyoruz gene ıssızlığı. Ada’nın en batı ucundaki denizlerin bekçisini selamlıyorum içimden. Senin benimle bir derdin var ama nedir bilmiyorum henüz. Öğreneceğim bir gün gelir elbet.

IMG_2424[1]

image

ÖNEMLİ BİR NOT:

Kimden ya da nereden edindiğimi bilmediğim bir kaynaktan aldığım haberin asılsız olduğu ortaya çıktı. Babalar günü önümüzdeki pazarmış. Herkesin babalar gününü kutlayıp, kendi aralarında da kutlamalarını sağladıktan sonra bu bilgiyi edinmem çok çok faydalı oldu sanırım. Sakın benim ipimle kuyuya inmeyin, emi? Sakın. Halen daha anlayamadığım, esrarını koruyan bir şey var. Daha doğrusu hatırlayamadığım. Ben nasıl bir sabaha uyandım da, o günün babalar günü olduğuna karar verdim, daha doğrusu ilan ettim ve herkesi de inandırdım? Babamı aradım, kutladım. İnandı. Ada’da önüme çıkan, önünde bebek arabası ittiren, çocuğum var diyen herkesin gözlerindeki buğunun sebebi oluverdim bir anda. Bir kişi yalnız tereddüte düştü. O bugün müydü diye. Sonra da sustu, olabilir diye. Diğerleri tokalaşıp öpüştüler sayemde. Bu sene çifte bayram olsun gariplere. Bu da benden size hediye. Otel sahibi televizyon vardı kafalar dinlensin dedim televizyonları çıkardım dedi. İnternet olsa da ada psikolojisinden sadece kendi işlerinize bakıyorsunuz, ötesi hiç yokmuş ve hiç de olmamış gibi geliyor. Biraz gayret etsem Cumhuriyet Bayramı’nın geldiğine dahi ikna edebilirdim sanırım herkesi. Burada hiç kimse ne tanıkların ne de kanıtların peşinde nasıl olsa.

Kaldığım süre boyunca bir düğüne katıldım, birkaç ölüme(ölenlerden biri yavru bir karga idi, katili ise sokaklarda pardon bir havalarda)rast geldim, bir mehtap turu, iki Polente, bir orman ziyareti yaptım. Pazar akşamı feribot kuyruğunda çıkan kavgaları sinema izler gibi izledim. Tüm koylarını gördüm. Harika bir müze gezdim. Otları bakımsızlıktan dizlere değen, kimlerin yaptırdığı sır olarak kalmış, en bakımsız kaleyi fethettim. Bir sürü insan tanıdım. Onlar da beni. Aynı zamanda bir aile işletmesi olan ferah bir otelde güzel kahvaltılar ettim, güzel şaraplar içtim, nüfusumu da Çanakkale’ye aldırmaya karar verdim. Çok ciddiyim. Fahri vatandaşlık filan nasıl oluyor, hepsini araştıracağım önümüzdeki günlerde.

image

image

image

image

image
Gündüz başka
20150613_213347
Gece başka

image

image

image

image

image

image

IMG_2435[1]

image
Siestama dokunma. Süpürgeyi yersin kafana.
image
Bu ada bizim!!!

ÇANAKKALE

ÇANAKKALE:

“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.”

20150610_110807

İyi ki gelmişim! İyi ki görmüşüm! İyi ki hatırlamışım! İyi ki aslında hiç unutmamışım! Şehitler hayatlarını bırakırlarken geride, ben toprağa birkaç damla gözyaşımı bırakmışım. O kadarla kalmışım. Onbinlerce ölü, isimsiz bir sürü mezar, ağaçları yerlerinden kımıldattıkça toprağın yüzeyine çıkan kemikler, Diyarbakır, Denizli, Edirne, Uşak, Kütahya, Manisa, Muş, Beyrut, Şam doğumlular, Ahmet oğlu Mehmet’ler, Ali oğlu Hasan’lar, siyah beyaz fotoğraflarda solan, kara toprakta yok olan, mermiyle, süngüyle biten hayatlar. Vatan için, bayrak için, toprak için, ölüm korkusu içerisinde bekleşilen siperlerde geçen, çok zor geçen saatler, dakikalar.. Süper kahramanların henüz sinema salonlarında cirit atmadığı dönemlerde, adlarını billboardlarda göremeyeceğiniz, genç kızların saplantılı hayranlıklarını kavramaktan çok çok uzakta bir dolu yiğit. Çocuk denecek yaşta olanlar var aralarında. 1921 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezun verememe nedeni, Sivas Lisesi, Vefa Lisesi, Çapa Erkek Öğretmen Okulu.. Kendi cenaze namazlarını kılan sonsuz sıkıntıda kalmış, paramparça olmuş, ezilmiş ruhlar. Onbeşliler.. Bir sürü endişe, bir sürü bilinmezlik içinde, yavuklusundan, baba ocağından uzağa düşmüş, geride kalmış bebesini Allah’a emanet etmiş, bir sürü sıkıntının ortasında kalakalmış hayatlar. İman gücüyle savaşmış çocuklar, feda edilmesi en zor, en tatlı şey olan canlarını bağışlamışlar. Dünyada sırrı çözülememiş bir zafer. Selvi ağaçlarının altına gömülmüş gençlikler. Şimdi mezarlarının üzerinde gelincikler biter. Ellerinin kınası kalmış gelinlerin hakkı var o mezarlarda. Kurban olunası hatırladıkça. Ben biraz geç kalmışım sizlere, hepinizden ayrı ayrı özür dilerim. İyi ki varmışsınız, iyi ki Mustafa Kemal varmış. O seçilmiş ve gönderilmiş. Dünya malının kıymetsiz olduğunu, varlığınsa hiçlik olduğunu hatırlatan mezarlar. Yolcu, burada durmak gerek. Durup da bir hatırlamak gerek altındaki binlerce kefensiz yatanı. Canlar. İpeklere sarılasılar. Şehit başkaymış. Ben burada anladım. Üzerlerimizdeki hakkınızı ödeyemeyiz. Elimden geldiğince tek tek mezarlarınıza dokundum, isimlerinizi olmadı memleketlerinizi okumaya çalıştım, soyadı kanunu henüz çıkmamış olduğundan baba adlarınızla beraber okudum sizi tek tek. Bu topraklarda doğmak varmış. Çanakkaleliler ayrıcalıklıdırlar. Onlar bunu bilir bilmezler. İçim sızlayarak gezdim. Bastığım topraklarda yatan, kefene sarılamamış şehitlerin varlığını hissederek gezdim. İyi ki gelmişim! İyi ki gelmişim! İyi ki gelmişim! Bir kabahatim olduysa özür dilerim. İnsan bazen kendini küçücük hissedermiş. Mümkünmüş.

image

image

image

GÜNÜMÜZ:

20150609_160459

20150609_153657

20150609_180427

20150610_095417

20150610_091934

20150609_181139

20150609_153754

20150609_181155

20150609_154118

image

Uzuunca bir yolculuğun ardından şehrin merkezine indiğimde gördüğüm, İzmir’in Kordonboyu’nu anımsatan, kafelerle süslenmiş, ara ara faytonlarla renklenen ama İzmir’dekinin aksine kilometrelerce doldurulup, denizden kopmamış uzun bir cadde çıktı önüme denize paralel. Sanki hiç olay olmuyormuş hissi uyandırdı bir anda şehir içimde. İnsanları tatlı ve rahat ama küçük şehir havası da sinmiş tüm dükkanlara. Franchise almak yerine özgün sayılabilecek, yaratıcı dükkanlar açılmış özgün isimleriyle birlikte. Aynalı Çarşı da bildiğin Kemeraltı, Kızlarağası. Minicik şortlarını çekmiş genç kızlar. Rahatsız eden bakışlar pek yok ama gene de güzele bakmanın sevap olduğunun bilincinde erkekler de yok değil. Yani bakıyorlar o erkekler. Havası güzel, esintisi güzel, denizi güzel, insanları güzel bir şehir burası. İster kolanı iç, ister nargileni çek, şiirler yaz oturduğun yerde, biranı höpürdet, şarabını yudumla akşam olunca ama en önemlisi öpülesi bir boyun bulursan eğer, sakın bırakma. Ne demiş şair? “Boynun diyorum, boynunu kimse benim kadar iyi değerlendiremez.” Mümkün olduğunca çabuk bir boyun bulup, nazikçe değerlendirmek gerek bu sokaklarda. Siz bilirsiniz gene de. Hayat sizin. Cemal Süreya’nın içinden öyle geçmiş ve onun içinden geçeni deniz kenarına yazmak da şair ruhlu bir arkadaşın aklına gelmiş. Hem ayaklarını uzatmış denize doğru, hem de mısralar yazmış ordan burdan kalemi el verdiğince. Ben gördüm seni. Evet şiir sokakta. Evet şair ruhlu bir genç bu sahilde, tam burada oturmuş ve hiç üşenmeden yazmış. Bir insanın kendisini dile getirmesinin en içten yollarından biri de bu belki de. Yazın yazın yazın, gün gelir kendi dizeleriniz dökülüverir hiç alıntısız, bir okuyan olur ve gülümser hayata. O gülücüğün müsebbibi ise siz oluversiniz bir anda. Hiç ummadığınız halde sevap işlemiş olursunuz. Bir insanın umudu olursunuz. Benim gülümsememin hayrı sana dokunsun arkadaş. Ben seni gördüm. Sevap yazıldıysa bir defa, silinmez asla.

image

20150609_190452

“Barış mümkün” yazılı vapurları var Çanakkale’nin. Evet Barış her zaman mümkün. Sen yeter ki sükunetini koruyabil. Önce kendinle barış, sonra savaşlar yaratmazsın zaten. Bense kendi içimde ne mümkün ne değil derken onu görüveriyorum uzaktan. Bir anda çıkıveriyor karşıma. Sahipli midir diye huzursuzlanıyorum önce. Bir de bakıyorum satılık diyor üzerinde. İsmi Şadi. Bu küçük tekneyi alıp bağlamak geçiyor içimden. Neden Şadi diyecek olursanız hiç bilemiyorum ben de neden Şadi, onca havalı yelkenlinin arasında. Kanım kaynadı diyelim Şadi’ye. Çok da şirin kerata. Bir parça küçük kalmış hayatta ama olsun benim olsun da. Ben onu büyütürüm yavaş yavaş, hele bir benim olsun da.

Bu Çanakkale Merkez’e ilk gelişimdi, Çanakkale ve çevresine ise sayısız gelişlerim olmuştur zamanında, tatil için, gezmek için, tozmak için, tozunu attırmak için, e bir parça da çapkınlık için. Her defasında bir sürü deniz manzarası biriktirerek dönmüşümdür geriye. Tarihiyle bu kadar üzüp, kendisiyle bu kadar avutan başka da şehir yoktur herhalde dünya üzerinde. Çanakkale geçilememiştir, doğrudur. Buna istinaden anlatılan ve günümüze kulaktan kulağa aktarılarak gelen bir sürü ruhani hikaye ise rehberleri kızdırıp, boş inanç ve hurafe olarak görüldüğünden ve hem Mustafa Kemal’e hem de şehitlerimize, gazilerimize haksızlık olacağı düşünüldüğünden, ayrıca yaşandıklarına dair somut kanıtları da olmadığından, işitildiğinde insanları kesin doğrudur gibi bir takım düşüncelere ittiği kadar tedirgin de etmektedir çoğu zaman. Anzaklar -ister halüsinasyon deyin, ister korkudan kaynaklı- genç Türk askerleriyle değil aynı zamanda yeşil cübbeli, sakallı, sarıklı, uzun gövdeli, pırnakıl mezarlardan çıkan dev gibi adamlarla mücadele etmek zorunda kaldıklarını söylemişlerdir. Ne diyelim bazen alemler birbirine karışır. Hele ki savaş anında, hücum esnasında kim bilir neler oldu daha bizim hiç bilmediğimiz Allah Allah sesleri arasında, asla da öğrenemeyeceğimiz. Mustafa Kemal’in deyişiyle “Biz bir dar-ülfünun(üniversite) gömdük Çanakkale’de.” Daha ne olsun? Ertesi sene yapılan yoklamalarda ardından “şehit” diye bağrılan Ali’ler, Ahmet’ler.. Şimdi onlar nereye gittiler? Hiç yaşanmamış gençlikleri, hiç yaşlanmamış bedenleri ve gerçekleşmemiş umutları yaşıyor mudur sonsuzlukta? Hiç mi alacakları yoktur hayattan?

GELİBOLU:

image

Şehrin merkezindeki bir sürü turizm acentesinden 60 Yeni Türk Lirasına mal olacak şekilde satın alınarak yola çıkılacak bir tam günlük programdır kendisi “Çanakkale Şehitlik Turu”. Sabah dokuz-dokuz buçuk çıkışlı olup, akşam altı-altı buçuğa kadar yorucu bir şekilde devam eden, silme yerli turistin olduğu ve her bir yerli turistin ülkenin dört bir yanından geldiği, bizim tur liderimizin elindeki baston şemsiyesiyle bizleri sağdan soldan toplamaya çalıştığı ve bunu yaparken de hep o aynı şemsiyeden yardım aldığı, elinde mikrofon yol boyunca savaş taktiklerini anlatıp durduğu, Kum Otel’in bahçesinde Pakistan’dan gelmiş ve kadınlara yemek yemeyi unutarak bakan adamlarla enteresan dakikalar geçirten, her kafadan bir sesin çıkmadığı, toplanma yerlerine tam saatinde gelinen, şehitlik turu olduğundan insanların ukalalıktan beslenmediği, benim birkaç soru sorduğum, rehberimizin de cevap verdiği, duygusal dakikaların yaşandığı, herkesin hüzünlendiği ama sayısız defalar otobüse in bin yapmaktan şaşkına döndüğümüz bir tur olmuştur. Yormuştur ama değmiştir. Bir başınıza gelseymişsiniz olur muymuş? Mümkünatı yok. Bir uçtan bir uca Gelibolu’yu gezebilmek kolay olmayacaktır rehbersiz ve bilgisiz.

Çanakkale limanından Geyikli’ye geçtikten sonra bizi karşılayan yokuş çekişlerinde bir parça sorunlu tur otobüsümüze doluşuyoruz. Ani bir manevrayla, çevreye arsız gözükmemeye çalışarak bir pencere kenarı kapıyorum. Rehberimiz derhal uyarıyor aynı koltuğa oturmamız hususunda. Herkes yerini öğreniyor ve hep aynı yere geçiyor. Diyorum ya hiç asi yok aramızda. Uslu uslu çobanımızı dinliyoruz. O ne derse onu yapıyor, in dedi mi iniyor, bin dedi mi koştura koştura biniyoruz ve siniyoruz köşelerimize. Karışık duygular ama seri hareketler içerisindeyiz. Akşama dek bu böyle sürüp gidiyor. Sabahın ilk saatlerinde ben bunca aynı insanla ne yapacağım, olmadı öğlene kaçarım derken akşama doğru bir hayli adapte olmuş vaziyette otobüsteki herkesi benimsiyorum. En yakın çevrem fotoğraf çekmeyi pek seven Adapazarlı bir aile. Gelin, damat, iki de kaynana. Dünürler hallerinden memnun yiye içe gidiyorlar yol boyunca. Erik filan uzatıyorlar bana da yer miyim diye. Sıkıntı yok anlayacağınız.

image

image

Öğlene dek Kuzey Cephesi Turu, öğleden sonra Güney Cephesi Turu olarak ikiye ayrılmış bir program var önümüzde. Şehitler Abidesi’ni öğleden sonra görebiliyoruz. 41.70 metre yüksekliğindeki anıt biraz da deprem tehlikesi yüzünden Atatürk’ün de boyunun eklenmesiyle bu yükseklikte inşa edilmiş, böyle uygun görülmüş. 1915 yılında I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybeden 253.000 Türk askerinin anısına yaptırılmış. Şehitlerin bekçisi, vakur bir şekilde karşılıyor ziyaretçilerini. İnsanın tüylerini ürpertiyor duruşu. Hem görkemli, hem hüzünlü. Sütunların dili olsa da konuşsa eğer dinlemeye ömrünüzün yetmeyeceği yüzbinlerce hikaye sakladığını hissettirtiyor derinden. Çok üzülüyor insan, yıllar geçse de üstünden. Çanakkale beni o kadar üzdün o kadar üzdün ki, ama aynı zamanda o kadar da mağrursun ki, kızmak gelmiyor içimden. Hiç ama.

image

20150610_154816

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: