BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

20170413_093213-01
MUDANYA

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

MUDANYA :

11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na ev sahipliği yapmış, zarif ve biçimli evleriyle geniş sokaklarında yürümenin insanın içini açan tarafı yanında oturanlarının hiç bitmiyor dediği esintisinden yer yer “aynı” içinizin bu sefer de titremekten kendini alamadığı, mevsimsel olması itibariyle desem de sokakları da, insanları da genel olarak sessiz ve sakin, Bursa’nın denize kıyısı olan bir başka ilçesi Mudanya. Havası çarpıyor insanı. Kendine getiriyor. Kışın uçuyor buraları diyor sakinleri. Tarihte bir ilçenin uçtuğu görülmese de, sanki çook kuvvetli bir rüzgar sizi alıp götürecek gibi geliyor yürürken. Uçmanız bu ilçe sınırları dahilinde bir gün mümkün olacaktır, belki de.

20170413_101224-02.jpeg
Mütareke Evi

3 Ekim’de başlayan ve tam sekiz gün süren, masa başında tarafların temsilcilerinin verdikleri kıyasıya bir mücadele sonucunda nihai karara varabildikleri antlaşmanın önemini ve İnönü’nün diplomatik becerisini idrak edebilmek için bir sürü kitap okumanın, arşiv karıştırmanın gerekliliği dışında, aynı antlaşmanın yapıldığı evi ziyaret etmeniz de dönemin havasını koklamanız açısından son derece mühim bir teşebbüs olacaktır kanımca. İsmet İnönü’nün yabancı diplomatlarla yan yana çekilen fotoğraflarını görünce, uzun uzun adamların arasında zekice bakan iri gözleriyle İsmet Paşa’nın sıyrıldığını görüyorsunuz hayretler içinde. Kurtuluş Savaşı esnasında imzalanan ilk siyasi başarıya imzasını atmış parmakları idare eden, zehir gibi çalışan bir de kafa olması gerekiyor omuzların taşıdığı boynun hemen yukarısında. Deniz kıyısında tek başına kaderini bekleyen bu müze evde, bundan doksan beş sene önce, hüzünlü sonbahar günleri ve geceleri boyunca, bol bol Marmara havası koklayarak, dolayısıyla iyot ala ala bir pazarlık havasında yaşamak zorunda kalmış aynı adamlar kısa ama gerilimli saatler boyunca, bir masanın etrafında. Kıssadan hisse, bazı adamlar büyük işler yapmak için geliyorlar dünyaya. Şimdiki zamana dönüyorum ve çevremdeki seslere kulak veriyorum. Bir köşede çalışanlar var havaya yayılmış endişeleriyle ve de ziyaretçiler geliyorlar tek tük merak dolu sorular dillerinde. Maaşlardan ve ikramiyelerden konuşuyorlar. Atatürk yok muydu Mondros imzalanırken diyor bir ziyaretçi görevli memura. ”O başka cephedeydi, biraz da üşütmüş üstünüze afiyet, boğazlar esiyordu malum. E kolay değil, savaş savaş nereye kadar, cephe cephe, İngiliz, Yunan kovala, Çanakkale’de destan yaz filan, daha sırada devrimler var, altında da jet yok ki seni uçursun dursun mütareke mütareke; hal böyle olunca da Mondros İnönü’ye emanet edilmiş canım.” İç sesimdi sakin olun. Memur ”yok” diyor sadece kaşlarını havaya kaldırarak. Her neyse eğer daha çok tarih peşindeyseniz, bi zahmet İlber Ortaylı’ya başvurmanızı salık vereceğim. En uzman o bu konularda. Ben sadece sokak ve müze gezip, duygusala bağlıyorum kendimce.

20170413_093714-01

20170413_093750-01

20170413_093935-01

Mutluluk neydi? İnönü mutlu muydu bu antlaşmayı ülkesinin lehine çevirmek için bunca çabalarken? Halk bu durumu idrak edecek durumda mıydı aynı zamanlarda ya da şimdi! Mutluluk İnönü’nün peşinde koştuğu, olmazsa olmazı mıydı? Her şey bittiğinde hiç düşünmüş müydü, Yunan delegeler görüşmelere katılmayıp, bir gemiden izlemekle yetinirken, Mudanya’daki o evde bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan, bir de Türk’tük, neler yaşandı neler, şimdiyse anılarımı yazmakta olduğum köşemde, mutlu olduğum zamanları düşünüyor ve bulamıyorum demiş miydi acaba hiç? No. Hiç sanmıyorum. Aptallar mutluluk peşinde koşarlar sadece.

20170413_094224-02

TRİLYE :

20170413_110203-01
TRİLYE

Trilye’yi kuşbakışı gören, deniz manzaralı Çamlıkahve’ye bırakılıyorum manzara buradan süperdir diyenlerin sözlerine kanarak. Süper olmasına süper de, hava soğuk olunca kapalı bölüme sığınıyorum, tam da uğultulu kalabalığın içine. Kahvaltı geldiğinde, açlıktan ve de insan kalabalığından yalnızlığımı unutuyorum. Kendimi peynir, zeytine verdim diyeceğim soranlara. Ben bu kadar yiyemem demiştim masamdaki sayısız çeşidi ilk gördüğümde, yersiniz demişti genç çocuk bir yandan çay servisimi yaparken. Yarım saat sonra küçük kahvaltı tabaklarının çoğunun içinin silinip süpürüldüğünü görüyorum. Benim eserim diyorum ama öte yandan akşama kadar bir daha acıkmıyorum da. Oğlana da çekinerek yedim çoğunu diyorum. Gülümsüyor. Sanki hep böyle oluyor. Gelince yiyorsun işte, önüne korlarsa yersin böyle der gibi bakıyor.

Çamlıkahve’den aşağıya doğru iniyorum yavaş yavaş. Enerjim sonsuz olduğundan, Bursa’ya yürü deseler yürüyeceğim ama sokak aralarında tek başına yürümekten aldığım keyif öyle büyük ki. Mutluluk bu benim için, bu kadar. Karışan yok, görüşen yok. Krallar gibi karşılıyor boş sokaklar seni. Soru sormuyorlar, karşılığında cevap beklemiyorlar, önüne yollarını seriyorlar karşılıksız, evlerini, manzaralarını, mahalle sakini insanlarını, bahçelerine, balkonlarına astıkları çamaşırlarını, kısaca her şeylerini. İşte bu yüzden çok seviyorum boş sokakları. Onların içindeki karşılıksız sevgiyi(tokluk hissi her şeye sevgiyle yaklaşmama sebep oluyor, açken hınçlısın).

Bir aile çıkıyor karşıma, genç oğlana tabut ev nerede diyorum, o da bana uzakta o diyor. Sonra da başlıyor uzun uzun anlatmaya. Şurdan sap, burdan çık falan diyor. Sonra da kimlerden ki diyor. Tanımıyorum ama buralarda olması gerekiyor diyorum. Buraya ölü gömmezler, hiç mezar taşı yok ki diyor saf saf. Tabut deyince aklına cenaze ve mezarlık gelmiş haklı olarak. Tamam çocuk sen de haklısın. Bende oluyor salaklık, kimseyi göremeyince önüme çıkan ilk kişiye tabut ev nerede deyince, çocuk ne yapsın, bana mezarlığı tarif ediyor. Oradan Taş Mektep’e geçiyorum. 1900’lü yılların başında yaptırılmış, zamanında son derece görkemli olduğu aşikar olan yapı, okul olarak tasarlanmış olup, Kazım Karabekir Paşa’nın gayretleriyle ”Darü’l-eytam” olarak hizmet vermiş bir zaman. Şimdiyse kaderine terk edilmiş o da, tıpkı diğer yapılar gibi. Trilye’nin arka sokaklarında, bir sürü eski bina çıkıyor karşıma. Çoğu terk edilmiş. Ama zevk sahibi Rumlar yıllara asaletleriyle direnen evler, binalar bırakmışlar geride. Şehirler gecekondudan geri dönüşümün verdiği zevksiz apartmanlar ve Toki yığınlarına dönüşürken, bu sokaklar insanın yüreğini titretiyor, sanki söyleyecekleri bir söz taşıyorlar duvarlarında, kırık pencerelerinde. Bir zamanlar buralarda yaşamış insanlar bir tarih bırakmışlar bize, bizler de çok çocuklu Tokiler bırakacağız geriye.

Tozun dumanın içinde yürürken, gözlerim beni günlerdir taşımaktan bıkmayan(biraz da mecburiyetten) spor ayakkabılarıma kayıyor. Aldığımda gri idiler. Şimdiyse toz topraktan acınası görünüyorlar gözüme. Bir sağ tekine bakıyorum, bir de sol. Çok gariban durumdalar, durumdayız daha doğrusu. Ayakkabılarımın dramını paylaşırken karşıma bir boyacı çıkıveriyor. Allahtan diyorum. Anlamıyor. Yok ben hep buradayımdır diyor. Başlıyor parlatmaya benimkileri. Hiç ses etmiyor bir çift spor ayakkabım. Çevre esnaftan çıkıp gelen bir genç, elinde ayakkabılarıyla sıraya giriyor ki kuyrukta sadece ben varım. Sürekli boyacıya takılıyor. Bizim pabuçlara ikinci sınıf muamele çeker oldum olası diyor. Yüzünüzü eskitmişsinizdir diyorum. Aynen öyle diyor. Öncesi, sonrası yapsanız iyiymiş ayakkabılarınıza diyor. İş bittiğinde bu sefer de aşırı parlaklıktan tanınmaz hale gelen ayakkabılarımı yadsıyorum. Yıpranmış hallerinden eser kalmamış. Taraklı, Göynük, Kocaeli, sonra da ilçe ilçe Bursa’yı gezen onlar değil sanki. Yeniden doğmuş gibiler. Gezmeye mi geldiniz diye soruyorlar ben ayrılırken, evet diyorum. Havalar bir iyice ısınsın hele, buraya kalabalıktan bir saatten aşağı ulaşmanız mümkün olmaz diyor. Mudanya’daki bitmeyen sahil çalışmalarından ötürü halk buraya kaçıyormuş denize girmek için. Zaten ya bir yol çalışması, ya sahil planı vardır belediyenin ya da kara yollarının aylarca süren ve kolay kolay bitmeyen. Her neyse.

Trilye’ye gelmişken biraz alışveriş yapmak için tezgahı rengarenk öteberilerle dolu Tirilye Çarşısı’nın içine giriyorum. Envai çeşit şey var dükkanda. Sahibi bir memur çocuğu ve babasının memleketine gelip yerleşmiş. Burada yaşanır mı diye soruyorum kendi kendime, yaşanır ya diyorum yine kendi kendime. Mis gibi hava, insanlar sakin, balıkçısı var, rakıcısı var, denizi var, yirmi dakika sonra Mudanya’sı, bir saat sonra da Bursa’sı var. Bursa’nın telaşına ne kadar geç girersem o kadar iyi olur diye geçiriyorum içimden. Çok mutluyum burada bulunmaktan. Sakinliğine gelince, balıkçı kasabaları böyledir, sanki görünmeyen bir el saatin akrep ile yelkovanını belli bir anda durdurmuş gibi her gün birbirinin aynı, aynı manav, aynı bakkal, aynı kahve, aynı Fatma Teyze ile bir ömür geçer gider. Peki benim ömrüm hep böyle mi geçecek? Bilmiyorum ama hayatımda ilk defa bir yolculuktan Taraklı’dan aldığım kaşık, Göynük’ten aldığım bir kilo keçi peyniri ve az sonra gireceğim bir dükkandan alacağım zeytin, reçel, kekik gibi daha çok kahvaltıya yönelik yiyeceklerle ayrılıyorum. Limon reçelini tercih ettim. Nar reçeli de yapmışlardı. Zeytinleri bir harikaydı. Zaten Trilye en çok zeytinleri, dolayısyla da zeytinyağları ile meşhur. Bir de kurucusu olan üç papazıyla. Dönüş yolunda ise peynirin içinde bulunduğu kavanozun ağzından sızan tuzlu peynir sularıyla yıkanmış tüm kıyafetlerimi yıkamak zorunda kaldım. Hadi zeytinleri son gün aldım neyse de, bir kilo peynir benimle Göynük’ten itibaren epey bir gezmiş oldu. Bazen çok garip davranışlar sergileyebiliyorum gerçekten. Her yerde var ki zeytin, peynir. Göynük’ten buralara sulu sulu peynir mi taşınırmış, delilik bu. Bu son yazım olacak diyordum ama bir bölüm daha yazacağım çünkü daha Mudanya’da geçirmiş olduğum saatler var Trilye’den sonra tekrar uğrayıp, uzunca bir süre kaldığım ve Bursa var sırada müzeleri ve değişik insan profilleriyle. Beni okuyunuz. Beni okumaya devam ediniz lütfen…

20170413_131217-01

20170413_132407-01

GAGAVUZYA:

image

Bir arkadaşımın ülke biterse eğer (aklıma getirmekten itinayla kaçındığım ama olası manzara post-apokaliptik filmlere ve kitaplara benziyor; son kaynakları yediğimizi hayal ediyorum  ya da son kertede birbirimizi; yahut kıçımıza bir tekme yedikten sonra sınırdışı edildiğimizi düşünüyorum; ama bu en yakın sınır mı olur yoksa son yemek gibi son bir şans tanınır mı gitmeden bilemiyorum); gidip yaşayabileceğimizi düşündüğü yer. Kendi kendine planlar yaptı sanırsam ya da çok fazla belgesel izledi ya da ülkesinden ve geleceğinden umutsuz çoğumuz gibi-çoğumuz kadar; ama bir yerden bu Gagavuzya hadisesini yakalamış aklı evvel arkadaşım. Hiç aklıma gelmez. Bravo valla. Ben egzotik Sahra, Sokotra Adası, çöl iklimi, matrak Araplar(evet aslında dünyanın en eğlenceli olabilecek ırkının üzerinde fi tarihinde başlamış olan kavim savaşları bir kabus gibi çökmemiş olsaydı ve kah etnisite kah geri kalmışlık bunca semerleri olmasaydı dünyanın en eğlenceli insanları olduklarına kesinlikle hemfikirim), teslimiyet, boşvermişlik, salt inanç ve az kuşku dolu ilkel bölgeler sayıklarken; biz Türkleri çok seviyorlarmış diye yaşamak için-ne olur ne olmaz diye-Gagavuzya’yı seçmek ve o doğrultuda planlar yapmak ve giderken beraberinde yaşamak için seçtiği insanlara da telkinlerde bulunmak Gagavuzya için. Gagavuzya ya!

image

Küreselleşme insanların kafasında çığırlar açabiliyor. Artık eskisi gibi değil her şey. Anadolu seyahatlerimde inip bindiğim arabalarda her on dakikada bir karşıma çıkan Yunus Emre buradan geçti yazılarını hatırlıyorum da, bizim motorlu araçlarla on dakikada teptiğimiz yolu at-eşek-merkep üstünde olmadı yayan olarak tepmenin güçlüğü asırlar sonra Emre’lerin ve benzerlerinin zahmetlerine bir övgü olarak hatırlanmayı hak ediyor.

Bir uçağa binip gitmekle başlayabilir bir gün her şey; yeter ki o cesareti kendinde bul, yeter ki iste, çok iste, olur.

Sevilmek ne olursa olsun daha çok sevilmek ve akabinde kabul görmek. Bunun için bir iç savaş çıktığında yahut sınır dışı edildiğinde seçtiğin ülkede sevilebilinir olma ihtimalini düşünmek. Dil, Tarih ve Coğrafya’nın önemi burada ortaya çıkıyor. İnsan önce doğduğu ülkenin, bölgenin coğrafi yapısıyla şekilleniyor ve hatta komşu coğrafyalarla ve ne kadar çok değişik coğrafyayı görür ve tanırsa o kadar çoğalıyor hayatta. Sonra diliyle karışıyor hayata. Dilin yok olduğunda aidiyetin bitmiş oluyor. Seni sen yapan şifrelerin bir kıymeti kalmıyor artık. Tarihse ne gidip görmek, ne de onunla konuşabilme şansı tanıyor sana. Sadece okudukların kadar var. Tarihçinin sütüne havalesin nihayetinde. Tarihçiler geçmişte yaşanılanlarla geleceğin inşasında bir köprü görevi görürler. Köprünün ayakları çok sağlam olmalı ve harcının içinde kendi de yoğrulmuş olmalı, bazen bir duvar olmalı o harca bulanmış.

”Kitaplarını okuduğum tarihçilerin bir fenomen olmuş olması gerekiyor onlarla ilk defa karşılaşıncaya dek.”  diyen insanlar tanıdım. Her nesil bir öncekini gözünde büyütür belki ama tarihçilerin tarih isminin eskiliğinden gelen bir kuyrukları var ve onlardan yaşlı yazmaları isteniyor ve yaşlı olmaları. İlber Ortaylı’nın gençliğini hayal bile edemiyorum. Hatta yaşlı bir bebek olarak doğduğunu hayal ediyorum. Daha da ileri gidecek olursam  Kanuni ve Fatih kavuk ve sakalla doğmuş olmalılar. Arkadaşlarımın ortak kanısıysa şu; aynı kodlar üzerinden yürümeliyiz başından diyorlar. Yani herkes kendi dilediği tarih yazılsın istiyor. Kamplaşmanın ve zıtlaşmanın tabiatından iyisi mi objektif olmak adına yabancı kaynaklı tarih kitapları okumalı insan eğer çok merakı varsa.

Tarih denen ürkütücü ve aslında bilinemez zamana saplanıp kaldığında ise, intiban güç olabiliyor şimdiki zamana ve hayat sürekli olarak o sever, bu sevmez, bunun ölçüsü bu, şunun ölçüsü şu kadar diye geçmiyor. Her baba farklı miktarlarda sever ama öz, ama üvey. Kimisinin verebileceği sevginin bir limiti vardır. Daha çok sevgiyi gösterecek kolları kısadır, aklı yavaştır, kavraması zayıftır ya da zalimdir hem tabiatından, hem iklimden kaynaklı. Sadece yaşamalı bir iklimde, bir mevsimde, bir coğrafyada. Ancak zamana sıkıştığında sonsuz olabilirsin. Irkların sonsuzluğu yok, sadece devamı var. Değişmezliğin olmayacağı gibi. Senin ortak ya da değil geçmişinden gelen öfke kaynaklı, o ölçüde, o kadar, ben de sevemiyorum seni diyebilir bir gün birisi. “Senin sevmediğin kadar, ben de sevmiyorum seni.” diyebilir sana. Ne diyeceksin o zaman? “Hadi vur beni. Yoksa ben mi seni..” mi? Tek şey düşünmeli insan birileri yazsın diye yazılır yazgılar ve sen değilsin aslında yazan, tek kabahatli bilinçaltın. O istedi sen yazdın, o istedi sen yaptın. Suçlu yok, suçlu aramamalı. Minik ellerdir hayatı en iyi kavrayan, umudun ne olduğunu bilmezden önce bir bebeğin sabırsız büyüme gücüyle dolu içgüdüsel yaşam enerjisiyle tutunmalı hayata. Yoksa hep aptallar mutlu, sakın tasalanma. Bir gün, bir gün ama gidilip görülmeli Gagavuzya.

Cuma akşamı, 2014 Kış Olimpiyatları açılış törenine denk geldim Soçi’deki. Bir sürü ülkenin geçmesini bekledim. Türkiye’ye sıra gelmesi için. Bir sürü mutlu zıpır bayrak sallıyordu. En coşkulu ekip Amerika’nındı. Bizse altı sporcuyla katılmışız sadece. Olsun. İnsan bayrağını görünce gururlanıyor. Kırmızı kırmızı. Gagavuzya filan işin şakası. Yaşarsın ve dönersin kendi memleketine eğer üzerinde yaşayacak topraklara sahipsen. Her şeyden vazgeçmiş, bir daha dönmem asla onca manyaklığın ortasına desen de dönersin gene tıpış tıpış. Yapma. Sevimsiz politikacılarına rağmen doğduğun topraklar bunlar, zaten politikacılar her yerde aynı. -Hep sevimsiz yahut yapmacık olmayı başarabilmişlerdir kendilerince-. Senin gerçeğin bu, bayrağını seversin, hep sevdin. O kadar değil. Bunun fena bir tarafı yok. Kim demiş?

Bu sene kimse bana oy attıramaz. Kimseye dalkavukluğa seçim sandığına gitmiyorum. Milletini düşünen yok. Hepsi suçlu. Otursunlar birbirlerinin kasetlerini dinlesinler, filmlerini izlesinler ve mevcut vaziyetlerini idare etsinler. Kurunun yanında yaş da yanar bazen. Zahmet edip, gidecek olsaydım BDP’ye verirdim, inadım inat kıçım iki kanat. Bir onlar var davalarına sadık olan çünkü.

YEMEK & KÜLTÜR:

Fırsat bulduğumda severek ve şaşırarak okuduğum tek dergim kendi kültür hayatımdaki: “YEMEK ve KÜLTÜR” Artık sizin de. Sürreal-benim için- yemek isimlerine(Hılındor, Kurutlu Kelem Çorbası, Mannama, Hasbeli Aş, bunlar son sayısından), tariflerine(çok pişirilebilinir tariflerdense, nasılsa yapamayacağımı bilmenin verdiği hazla sayfaları gönül rahatlığıyla karıştırmanın olağanüstü gücüyle nefs kontrolümü yapabilmenin kolaycılığını sağlaması açısından) ve malzemelerine(5 adet kurut, 2 kg. yerli kelem, 100 gr. gilgil unu, 1 adet Doğu Anadolu tandırı, 1 adet küp, aynı bölgede yumurtlamış 10 adet “serbest” gezen tavuk yumurtası ya da 500  gr. Bölgedeki köy değirmeninden buğday unu ya da 3 litre yeni doğum yapmış ineğin ilk sütü-ineğin yüzü gözünüzün önüne geldi değil mi, yoksa memeleri mi sütle dolmuş ve sağılmayı bekleyen?-Ben kendimi o köydeki evin bahçesinde, bir naylon taburenin tepesinde, ayağımda naylon terlikler, içinde yün patikler, başımda yemeni, kovayı ılık gelen sütle doldururken hayal edebiliyorum ve hoşuma gidiyor bu her şeyi telaş etmeden yapabilen hayvanın sakinliği ve bana açtığı serveti) ve her şeyden önce bu yöresel tatların hikayelerine; ayrıca beslenme ve kültürle alakalandırılan yemek yapmanın ve saklamanın  kültürel kodlarına ve bunların altında yatan alt metinleri hakkında bir fikir edinmemizi sağlayan(saklama kültürünün kökeninde yatan korku ve kıtlık olgularına, soyun devamlılığını, dolayısıyla süreklilik sağlama nedenlerini ve kadın ve mutfak arasındaki köklü ilişkinin saklama boyutunun kadının genetik kodlarında aranabileceğini de ekler yazarı) yazılarına, aynı anda bir çok kültürün etkileşimiyle sentezlenip ortaya çıkan harikulade mutfağımıza selam gönderisine, zevkli konularına ve her ay karşıma çıkan ve kimi zaman nostalji yaşatan ufuk açıcı yazarlarına(2001 tarihli hiç eskimeyecek bir Murathan Mungan yazısı barındırır “Buz ve Peçete” isminde “Soğuk Büfe” adlı kitabına dahil ettiği) ve yine son sayısında Mario Levi’nin hiç aklımdan çıkmayan bir cümlesine istinaden beraber yaşadığı gelinini mutfağa sokmayan babaannesinin güçlü nedenine; yani gizli iktidar savaşına.. “Yemek yapan kişinin elinde iktidar var aynı zamanda.” Mario Levi.

http://www.yemekvekultur.com/

—-.—-

Kim yaptı ilk tohumu?

diye sordu küçük ağaç.
Bana bir bakın,

Ufacık bir tohumdum
Saklıydım derinlerde

Öte bir dünyadaydım
Bilmezdi beni ne gündüz ne gece

Çiğ suyunu içtikçe içtim
İçten içe büyüdüm

Kök saldım
Filiz verdim

Güneşle oynadım
Rüzgarla dalgalandım

Yıkandım yağmurlarda
Kudret kazandım

Ama büyüdükçe gün be gün
Hep bilmek istedim

Tohumumu kim yaptı
ve içinden beni dışarı kim saldı?

Söyle bana küçük dostum
Kim yaptı ilk tohumu?

Küçük çocuk önce bir kahkaha
ardından bir cevap patlattı

Seni küçük budala!
Tanrı gelmez mi aklına?

Beni de o yaptı,
Seni de o yaptı.

Sabancı Üniversite’sinden Prof. Dr. Selim Çetin’in kaynağını tam olarak belirleyemediği ama tohumu anlatırken sıkça kullandığım dediği bir anonim şiir “Kim yaptı ilk tohumu?”. Ben “Yemek ve Kültür” dergisinden alıntıladım. Şu fasulye deneyim geldi aklıma sonu hüsranla biten, çürüttüğüm mahsül. Benden anne de olmazmış, bir fasulyeyi bile öldürmüştüm ben. Bundan sonra başkalarının mucizelerine tanık olabilirim ancak. Yıllar sonra belki yüzyıllar “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?” sorunsalına kendimce getirmiş olduğum cevabım; neyin nereden ve kimden çıktığının mühim olan kısmı hangisinin buna daha çok değeceğinde yatıyor sanki. Bazen o tavuktan çıkmaktansa, kabuğumda çürüseydim keşke; dememeli sadece.

—-.—-

“Çıplak fotolara bakmak gusulü götürür mü?” diye google’a yazıp karşısına ikinci sırada çıkan sayfamı gördüğünde uğradığı hayal kırıklığını başka sayfalarda telafi etmeye çalışan insana sesleniyorum. Burası diyanet değil maalesef. O fotoğraflar ne götürür ne getirir bilemem ama diyaneti böyle şeylerle meşgul etmemeli. Bana sorarsan bu tür sorunların altında yatan nedenlerin cevapları için Dr. Haydar Dümen’e bir göz atmanda fayda var derim. İnsanın ufku genişliyor, neşesi geliyor, moral buluyor. Karartma içini, bozma moralini. Hem teselli bile bulursun belki sayfasında. Yeterli ve kaliteli ses rengine sahip olmayan kuşlar, epik ve lirik bir anlatım, doz aşımına yol açmadan oluşturulması gereken fantezinin hesaplanmasında yardımcı olacak iksir kıvamında ölçüler, doğru ve yanlış kullanım üzerine prospektüs sayılabilecek ve literatüre geçecek açılımlar.. Bir gün çok mutsuzken kahkaha atmak istediğinizde açılmalı, okunmalı. Bir kahır bir kahır hayat geçmiyor. Güldürmek en zor zanaat ve Dr. Haydar Dümen bunu başarıyor kanımca.

SAINT PETERSBURG

                                                          SAINT PETERSBURG

“Yeryüzünde insan ruhları üzerinde Petersburg kadar karanlık, keskin, tuhaf etkiler yapan bir başka şehre çok az rastlanır ve karakteriyle tüm Rusya üzerinde etkilidir.” Suç & Ceza’dan

IMG_1755

Pulkovo Havalimanı’na indiğimde  merakımın beni iyiden iyiye sessizleştirmeye başladığını kavrıyorum. Neyle karşılaşacağımı bilemiyorum. Dostoyevski’nin haleti ruhiyesinin izdüşümü çamurla kaplı yollar, at arabaları, silindir şapkalar biliyorum ki bir fanteziden ibaret. İkinci dünya savaşı esnasında tam 872 gün ablukaya alınmış, ülkeyle bağlantısı kesilmiş şehirde açlıktan yamyamlığın başladığı söylentileri günümüze kadar gelmiş bir sefaletin içine düşecek halimiz de yok; onu takiben yaşanan Soğuk Savaş biteli on yıllar geçti ve haliyle her üç kişiden biri Amerika’nın en büyük korkusu yuri(gagarin olan değil) olabilirim diye beni yanlışlıkla kaçırıp(korkunç ingilizce aksanıma rağmen), beynime çip yerleştirip Amerikan Elçiliğinin önünde bana kendimi patlattırtamayacak. Gelmeden önce defalarca kendimizi korumamız için neredeyse tebligat çıkartılacak olan R.O.M.(Rus Organ Mafyası) ya da R.F. M.(Rus Fuhuş Mafyası) için bir kur tekvando kursuna gitmeyi bile düşünen paranoyak zihinlerden kendimi korumayı başarabilecek miydim peki(bir kur rusça daha mantıklı değil mi sizce de?) Buradan şunu çıkartıyorum: hepimizin başka bir şehre ya da ülkeye giderken internet ve gezi kitapları sayesinde ufak da olsa bir fikri olmuştur. Bizi, içimizden taşıp kabaran ruhumuzu oraya yönlendiren bir takım çekici ögeler ön planda olmuştur hep. Kimisi bir saraya takılır, kimisi bir müzeye, kimisi bir duvara, bir göl manzarasına, mevsimsel güzelliğine, vs. vs. ama ben gibiler o coğrafyayla şekillenmiş; saçının, gözünün, teninin rengini almış insanların çeşitliliğini görmek, tanımak için gidiyorlardır aslında.Tarih insanları süsleyen bir fon. Sana kimliğini veren, aidiyet duygusu hissetmeni sağlayan, yer yer ağlatıp terk etme noktasına getirten, bazen şartlarıyla öldüren hatta diri diri gömdürten(uzağa gitmeye gerek yok, yakın coğrafya, şimdiki zaman, bkz. İran) ve sen öldükten sonra ancak yerini alabildiğin bir geçmiş. Bazısı iyi ya da kötü anılıyor yaptıklarıyla. Osmanlıların tabiriyle Deli(bataktan bir cennet yaratmak normal akılla olamadığından ve maalesef Osmanlı’ya ait hiç mi iz kalmaz şuralarda sende delir, sende yap demekten…) Petro’nun ve Katerina’ların hırslarıyla var olmuş bir şehrin son halini görmeye gidiyoruz. Soğuk ve sevimsiz ve hiçbir şeysiz bir koridordan geçip, pasaport kontrolüne giriyoruz. Güzide şansıma bir kadına rast geliyorum. İmzam tutmuyormuş. Bunu ben ve arkamda oluşan kuyruğun idrak etmesi beş dakikamıza patlıyor. Kadın sadece rusça konuşuyor, bense her lisanda(mizacımda hep var olmuş olan ve haliyle dışsal faktörler işin içine giriverince aniden geliveren suçluluk duygusundan ötürü içsel tepkim sefil bir yaranma içgüdüsü olarak dışa yansıyor ve aciz bir şekilde “I can’t speak your language!” bu benim suçum ve evet gelmeden bir kurcuk Rusça öğrenmeliydim.). Anlatılmış korkunç hikayeler mesela uzun ve acı dolu sorgulamalardan sonra tıpış tıpış ülkelerine geri gönderilmiş(sonraki uçak kaçta acaba?) vatandaşların dilden dile aktarılmış ve çarpıtılmış hikayeleriyle gelmiştim ama o an vardır ya kendi kendinize sorarsınız acaba gerçek miydi diye, o o andı ve ben takla at deseler atabilirdim. Kulübedeki sarışın, kırpmalı bayan en nihayet olur verdiğinde, kahpe bizans diyorum ama içimden. An itibariyle anlatımda hala daha bagaj kısmına gelemediğimi görüyor ve bu yazının gereksiz uzun olacağı geçiyor aklımdan. Daha şehri göremedim bile ve sizlerde. Trafikleri Boğaz trafiğini aratmıyor cidden. Otel merkezde değil ama bu bana toplu taşım araçlarını ve metrolarını kullanmam için bir şans veriyor. No svinini=No Pork=No domuz demek. Kişinin kendine kalmış ne eti yediği. Yediğin etin huyu sana geçiyor derler, bu aynı zamanda o insandan bir parçayı içinde taşıdığın anlamına gelmiyor mu, protein kana karışmıyor mu(bir kur tıp dersi almalıydım, ya da biyoloji, kimya da olur)? Ben borç çorbasıyla vaziyeti idare ediyorum. Çok doyurucu yediğiniz her şey. Türkiye’de bir paket bisküvi yiyip açlık hisseden bünye burada iki bisküviyle doyma noktasına geliyor(acaba svininili miydi tüm o bisküviler?) burada yalan yanlış, malzemeden kaçırma, gıda maddeleri üzerinde akıl almaz üçkağıtlar filan yok. Her şey tam kıvamında ve doyurucu. Nevsky’deki mağazalar bize ülkemizi hatırlatıyor. Colin’s, Mavi gözüme çarpanlardı. Birde sanki bizimmiş gibi hissedip, bağrımıza bastığımız Mango’da olmazsa olmazıydı. Fiyatlara gelince tekstil çoğu bizden gittiğinden ve burada daha pahalı olduğundan almanızı tavsiye etmem ama günlük saray turunuzdan sonra sadece ayaklarınızın günümüz çağına adapte olması ve yüzyıllık geçişi yapmanız icap ettiğinden bir uğramakta fayda var( nasıl yani? Saray, Ayvazovsky, kabarık etekler, prensler, çarlar, kiliseler, Gorki, Puşkin, otelinize giderken karşınıza çıkan 35 metrekarelik komünist rejimde devletin halka bir örnek sunduğu hap kadar evler, üzerine Mango-Zara mı? Karma felsefesi böyle bir şey olsa gerek.) Şehir 1703 yılında yani 18. yy.’da terbiye ve dehanın çağında Birinci Petro tarafından gençliğinin verdiği yılmaz bir cesaret ve müthiş özgüvenle, doğaya meydan okunarak bu bataklı ve kararsız topraklar üzerine kurulmuştur. Şehir kurulurken binlerce insanın hayatı mahvolmuş, şehrin kaderindeki feci ve karanlık günler buna bağlanmıştır. Tam üç yıl işgale direnen şehir ve şehrin cesur insanları Prag gibi hemen teslim olmamış ve zafer coşkusunu meydandaki Astoria Otel’de kutlayacak olan istilacı ayaklara geçit vermemiştir. 1724-1824-1924(tesadüfün böylesi) tarihlerinde Neva Nehri’nin taşması sonucu 3 büyük taşkın yaşamış düz arazi üzerine kurulmuş topraklar çok uzak bir tarih olmayan 2024 için kara kara düşündürmektedir insanları. Siz siz olun ben gibi soğuk havalarda değil de mayıs-temmuz ortasına kadar olan süre içerisinde gelin ki, Beyaz Geceler’i yaşayabilin. Yoksa yüksek basınç üzerine hava durumundaki yirmi derecelik düşüş de eklendiğinde dönesiye kadar kendinize gelemeyebilirsiniz(Gözlerimi açtım ve hiçbir şey görmedim!). Ve eğer sınırlı gününüz varsa çabuk olun çünkü bu şehri üç gün içinde bitirmiş olmanız için yüksek kondisynlu bir atom karınca olmanız gerekiyor.

IMG_1484 IMG_1499 IMG_1561 IMG_1567 İşte size atom karıncanın günlüğü: Birinci Gün: Peter&Paul Katedrali, Isaac Katedrali, Kazan Katedrali, İsa’nın Dirilişi nam-ı diğer Dökülen Kan Üzerine Kurtarıcılık Katedrali’ni hızlı bir şekilde gezdiğinizde öğlene doğru anlatılmakla bitmeyen Hermitage’a varmış oluyorsunuz. Eski Rusya mimarlığı için bir olayın hatırası olarak kilise inşa etmek yıllanmış bir gelenektir. Yeniden Diriliş Uğrunda Katedral imparatorun tam bu ölümcül yarayı aldığı yerde kurulmuştur. İçeri girdiğinizde görkem ve heybetin cisimlenmiş hali karşılar sizi. İçini gezemediğim Isaac Meydanı’ndaki Isaac Katedrali’nin inşasının tam 40 yıl sürmüş olduğunu ve imparatorluğun ana katedrali olduğunu hesaba katarsak hiç olmazsa girişine nazır parktan fotoğrafını çekerek ayrılıyorum. Hermitage: Fransızca kökenli bir kelime Hermitage. Bu h’yi okumayabileceğimiz anlamına da geliyor. İnziva yeri anlamı. Keşiş kulübesi ya da. Ama bugün her yıl milyonlarca insanı ağırlıyor ve ismi duyulmamış sanatçıların eserleri burada kimlik kazanıyor. Dünyada doğum günü olan tek müze. Her yıl Aziz Katerina gününde(7 Aralık) kurucusunun adına kutlanıyor. Ipad ve Iphone’da ücretli/ücretsiz aplikasyonları var. Dilediğinizce gezip, ufak çapta bir fikir sahibi olabiliyorsunuz. İlber Hoca’nın dediğine ise katılıyorum. İlk turu bilgili bir rehberle yapmanızda fayda var; çünkü hiç olmazsa en önemli salonları ve eserleri kısa anlatımlar ve bir Rus’un gözünden dinliyorsunuz ve bu da size değişik fikirler veriyor. Tur bitiminde, ki artık ayaklarınız yok yahut siz hissetmez oldunuz, tüm odalar, tüm eserler birbirine karışmış gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Her oda ayrı bir sürprize, yeni yeni kapılara açılıyor. Olağanüstü ne ise; Hermitage o. Oda bekçileri hep kadın ve kimi odalarda fotoğraf çekiliyor, kimisinde ise yasak ve siz bunu öğrenene kadar eğer bekçilerin gözlerine soka soka fotoğraf çekmiş iseniz tiz sesli ve son derece öfkeli ve formalı bir kadın bir anda çıkıverdiği yerden direk rehberinize doğru ilerliyor ve yüksek perdeden kendisini lisansını almakla tehdit ediyor. Rusça tek kelime anlamadığınızdan, rehberinizin size dönmesini bekliyorsunuz. O da korkuyla çekmeyin diyor. İlber Hoca Türkler Hermitage’ı gezmeyi bilmiyorlar demişti. Bense sınıflandırmaya çalıştım. Birinci sınıf işi bilenler, onlar tek geziyorlar ve audio kiralıyorlar ve gözleri hep eserlerde, göz teması kurmanız mümkün değil. Çünkü bir esrime söz konusu. İkinci sınıf meraklı ve istekli olanlar. Her söyleneni can kulağıyla dinliyorlar, gelmeden derslerine çalışmışlar, diğer müzelerle karşılaştırma yapabiliyorlar, bilgiçlik taslamıyorlar. Üçüncü sınıf gene iyi dinleyicilerden oluşuyor ve her çektikleri karede kendileri de olsun istiyorlar ve sosyal paylaşım sitelerinde konum bildiriyorlar(hermitage’dayım bebeğim, geziyorum tozuyorum, kültür patlaması yaşıyorum). Dördüncü sınıf en bombası. Moskova, Saint Petersburg fark etmez Rus kızı olsun deyip, bir kaç resmin önünde fotoğraf çektirdikten sonra babama göstereyim de oğlum müze geziyor desin dedikten yarım saat sonra pizza yemek için gruptan ayrılan ve geceleri revü şovlarına akan(genelde genç nesil) bir kesimden oluşuyor. Benim hangi gruba dahil olduğumu sorduğunuzu duyar gibiyim. Bende işi gücü bırakmış, bir tarihçinin tespitini sınıflandırmaya çalışan ve Türkler ne ediyor acaba grubundanım. Bu arada çok şeyler kaçırdığımı da düşünmekteyim. Rehberimizse Leonardo’nun eserlerinin de olduğu odaya geldiğimizde iyi ki bu iki eseri bizde diyor. Leo’nun eserlerine olan gıpta Rus’ların Avrupa’ya öykünmelerinin ne ilk ne de son dışavurumu. Vatikan’a benzeyen kabartmaları, ondan daha güzel belki, ışıl ışıl her yer, her şey; ama çoğu taklit. Krallar ve kraliçeler, güçlerinin o yüzyıldaki göstergesi olan saraylarını ve bir adam bir şehri, Avrupa’ya meydan okumak için kurmuş sanki(hırslanmaya gör). Karşısı Finlandiya, Bodrum-Kos arası kadar ha var ha yok. O dönemlerde büyük beyaz kuşlar yok, insanlar uzun uzun yolları aşmak zorundalar ama karadan ama denizden. Birde turist kavramı yok 18. yüzyılda. Başka bir ülkenin sınırına geldiğinizde ne amaçla geldiğinizi soran memurlarda. http://www.hermitagemuseum.org/html_En/index.html. http://www.hermitageapp.com/e_egypt.html http://www.russiamap.org/images/full/city-spb-tour.jpg IMG_1633 IMG_1614 IMG_1599 IMG_1611 IMG_1598 İkinci Gün: En zorlu gün bugün olsa gerek. Çünkü günün menüsü bir hayli uzakta ve iyice bastıran kar ekim ayında olmamıza rağmen bir hayli artmış durumda. Uzun uzun yolları aşıp nihayet varıyoruz Peterhof’a. Rus Versailles’ına. Korkutulduğumuz trafikse programımızda bir aksama yaratmıyor.Linkini vereceğim harita nereden nereye gittiğimiz hakkında bir fikir sahibi olmanıza yarayacaktır. Bundan sonrası Finlandiya artık. Kuzey batıya gelmişiz. Önce Sarayın içini geziyoruz, sonra sayısı yüzü aşan meşhur Peterhof fıskiyeleriyle tanışıyoruz. Şakacı Çar’ın parktan geçerken açılıveren gizli fıskiyeleri 2’den sonra açılıyormuş. Islanmadan vaziyeti idare ediyoruz kısaca. En çok aklımda kalan “Monplaisir Sarayı”( adından olsa gerek) ve “Satranç Dağı”( satranç tahtası şeklindeki görüntüsünden olsa gerek). “Katerina  Sarayı” olarak bilinen ama mimarı Rastrelli’nin İmparatoriçe Elizaveta Petrovna için değiştirdiği Çar köyü’ndeyiz yani “Tsarskoye Selo”dayız. “Kehribar Odası”nda fotoğraf çekilmesi yasak ve önceki tecrübelerimiz bize ders olduğundan, elimiz makinelere gitmiyor.  “Taht Odası”da ondan aşağı kalır gibi değil. Ama kelimenin tam anlamıyla olağanüstü bir abartı var. Hermitage’ın eserlerinin bolluğu yanında burada da her bir odanın iç dekorasyonu insanın aklını başından alıyor. Her bir oda ayrı bir dünya ve ayrı bir renkle dekore edilmiş. Kilolarca altın kullanılmış dış süslemeleri için. Duvarları, kapıları, yerleri, bilhassa tavan resimleri insanın nereye bakacağını bilememesine neden oluyor. Ben en çok tavanlardaki figürleri sevdim. Pavlovsk ve Konstantinovskiy Sarayı için vaktimiz kalmadı. Onlar bir başka tarihli gezinin özneleri olabilecekler. IMG_1663 IMG_1669 IMG_1720 IMG_1712 Üçüncü Gün: Bugün ayrılık vakti ve akşam kalkacak olan uçak için erken yola çıkmamız gerekiyor. Saraydan ve ihtişamdan gözleri doymuş ve yorulmuş ve sade ülkeme dönme yolundaki bir bünye için ruha ne derece iyi gelir bilinmez ama ruhu huzursuz bir adamın evinde sükuneti bulmayı amaçlayarak düşüyorum yollara. Beş hatlı bir metrosu var Saint Petersburg’un. Benimse hat değiştirmem gerek Gostiny Dvor’dan sonraki istasyonda inip, Dostoyevskaya’ya gidiyorum adı üzerinde Dostoyevski’nin Evi’ne. Metrodan iner inmez yol sorma derdine düşüyorum. Size şunu rahatlıkla söyleyebilirim burada İngilizce bilen kişi sayısı çok az. “Dostoyevsky’s House”la sonuca ulaşabileceğimi sanmıyorum ama bu işten zevk aldığımı düşünmeye başlıyorum gitgide. Çocuk arabasıyla bebeklerini gezdiren anneler en zarif avlarım oluyor. Çok nazikler ama anlaşamıyoruz. Bir pazar günü insanı kesen bir ayazda hızlı hızlı bebek arabalarını ittiren annelerin bu kısacık mesafede sayılarının çokluğu beni şaşırtıyor. En nihayet orta yaşlı kolkola gelen bir çifti gözüme kestiriyorum. Aramızdaki dialog şöyle gelişiyor: Ben: Do you speak English (ingilizce bilir misiniz)? Erkek: Ask (sor). Ben: Dostoyevsky’s House (Dostoyevsky’nin evi)? Erkek: Walk (Yürü). A hundred meter(100 metre). Stop(dur). Turn from one, two, three, four right(dön bir, iki, üç,dörtten). In the first, at the corner(ilkinde, köşede). Ben: Thank you! Erkek: Not thank you(teşekkür istemez)… Burada her gittiğiniz müzede, sarayda paltonuzu vestiyere hiç tartışmasız bırakmak zorundasınız. Dostoyevski’nin evini kolay bulup bulmadığımı sorduğunuzu duyar gibiyim. Ben dörtten döndüm, köşe başındaki apartman olduğunu çıkarmam biraz zamanımı aldı. Navigasyon şart dediğinizi de duyar gibiyim ama o zaman tüm bu güzel dialogları yerel halkla yaşamam mümkün olmayacak ve ben iletişim kurmaya çalışmayı seviyorum. Bu sanki beni mekanik bir aletle yolumu bulmaktan daha güçlü kılıyor. Çok tatlı bir madame var girişte çalışan. Türkçe menüsü olmayan bir audio kiralıyorum. Yirmi iki bölümden oluşan haşmetmahın evini gezmeye başlıyorum. Hiçbir evde üç yıldan fazla oturamamış kendileri. Bizi şapkası, şemsiyeleri karşılıyor. Çalışma ve misafir odaları, çocuklu bir evde olabilecek bir sürü ıvır zıvır da cabası.  Güzel bir el yazısı var, masanın üzerinde bırakmış olduğu el yazması mektubu, çocuklarının oyuncakları. Çıkışta bilimum Dostoyevsky t-shirt’ü, kalemi, takvimi, ayracı, kupasının olduğu tezgahtan rubleleriniz kaldıysa eğer eşe dosta hediyelik eşyalar alabilirsiniz. Özel bir hayranlığınız var ise Nevsky’e de yakın olması itibariyle bir uğrayın derim. Benimse yolum uzun ve Kunstkamera’ya doğru yola çıkmam gerkeiyor. Yürüyerek ve bol bol sorarak tekrar yollara düşüyorum. Neva’ da bir tekne gezintisi düşlüyorum ama vakit az ve hava soğuk. Hakkımı Etnografya Müzesi’nden yana kullanacağım. Neva’nın üzerindeyim ve yanımdan geçmekte olan bir erkeğe yol soruyorum. Bana ben de oraya gidiyorum diyor(ve evet biraz da olsa ingilizce biliyor). Beraber yürümeye başlıyoruz. Arada fotoğraf çekmeye çelışıyorum ama adamı da gözden kaçırmamam gerekiyor sanki. İçeri giriyorum. Gişede yan yana geliyoruz. Yerli yabancı bir sürü turist var. Elimi cüzdanıma götürüyorum ama hiç rublem kalmadığını görüyorum. Dolar uzatıyorum, gişedeki kız olmaz diyor. Kart uzatıyorum, geçmiyor diyor. Bir anda kapana kısılıyorum. Kahramanım yanımda. İki bilet alıyor ellişer rubleden. Bu şu demek oluyor. Borçlandım ben. Cin fikirler kafamda dolaşmaya başlıyor. Müze gezimiz biter bitmez cesurca kahve içmeyi teklif ediyorum kendilerine. Beni müzenin kafeteryasına götürüyor ve aynı şeyler. On ruble daha borçlanıyorum. O çay içiyor ben kahve. Ne iş yaptığını soruyorum. Money driver diyor. Hiç anlamıyorum. Moskova’da oturduğunu öğreniyorum. Siz çıkartabildiniz mi mesleğini. Yazımın sonunu beklemek zorundasınız. Bu arada düşünün bakalım. Bilenler benim ve Kuzmin Gena’nın ruhunu takip etsin. Saint Petersburg’a gelip, benim ve Kuzmin’in oturduğu rahatsız taburelerde tünesin ve sıcak bir şeyler içsin… Ruslar çay seviyor, ne de olsa Karadeniz’in öte yakası. Evlerinde ne kadar çok çay içerseniz o kadar memnun kalıyorlarmış. Biz birer fincandan sonra Uslu uslu çıkıyoruz müzeden. Biraz parklarını dolaşıyoruz, biraz anlaşmaya çalışıyoruz. Petro’ya bizim ülkede deli derler diyorum. O bir bilim adamıydı diyor. Bende bizimkiler akıllıydı diyorum, gülüyoruz. Ceninleri hatırlıyorum hastalıkların tedavisinde kullanılmış olan. Birde eski korku filmlerindeki yaratık karakterlerin bu iki başlı tek gövdeli ya da basık suratlı ya da  ezik kafalı ama esrarengiz ve ürkünç görüntülerden etkilenilerek yaratılmış olduğunu öğreniyorum. Yani yalnız sağlık sektörüne değil, sinema sektörüne de bir hizmet söz konusu. Çıkışta yürüyoruz otele doğru ama Primorskaya’da kaldığımdan metroya binmem gerek ve jeton alacak dahi tek kuruşum yok. Beraber metroya biniyoruz. Biraz alışveriş yapmam gerektiğini söylüyorum. Bir markete giriyoruz. Çok lezzetli siyah ekmekleri var. Pancar suyu kullanılıyormuş, kek gibi tadı var. Yolda yürürken onun şaşkın bakışları altında bir dilim ikram ediyorum. Utanarak alıyor. Neden olduğunu anlamıyorum. Ben afiyetle yerken, aptallaşmış bir suratla yiyor ekmek dilimini. Yemese olmayacakmış gibi. Yemek yiyecek vaktimiz yok ve ucu ucuna gidiyoruz otelime. Kendisine bir dilim daha ikram ediyorum bu arada. Ama yemiyor. Bana ayıp olmasın diye aldığını anlıyorum. Montunun cebine koyuyor. Serçeler geliyor aklıma. Sonra söylüyor bir anda. Bizde fakirler yer ekmek diyor. İyi bir adama denk geldim diye düşünüyorum. Onun sayesinde müzeye girebildim ve bunu ona söylüyorum çok geç olmadan, teşekkür ediyorum. Gerek yok diyor. Kızlar rus erkekleri hiç fena değil ve teşekkür etmenizden hiç hoşlanmıyorlar. Yarım günüm hiç tanımadığım bir rusla geçti ve iç organlarım ve retinam hala yerinde. Havaalanı servisine bindiğimde bana öpücük atıyor Kuzmin. Yol boyunca tırtıkladığım ekmek de bana hep onu hatırlatıyor. İnsan ekmeğini paylaştığı birine kalpten bir şeyler hissediyor. Sevgi aşktan kutsal.

—-.—-

Ben artık dönüş yolundayım ve eğer unutmadıysanız sizi buralara taşıması muhtemel sorumun cevabını veriyorum: Kuzmin Gena para taşıyan bir banka arabasının şöförü ve evet o bir “money driver”. Ve evet Chris de Burgh’ün hemen hemen her şehir ya da ülkeye istinaden bestelemiş olduğu bir şarkısı var. http://m.youtube.com/watch?v=dvoswP8TyTA

IMG_1777 IMG_1766 IMG_1768 IMG_1559 IMG_1807 IMG_1810

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: