BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

20170413_093213-01
MUDANYA

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

MUDANYA :

11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na ev sahipliği yapmış, zarif ve biçimli evleriyle geniş sokaklarında yürümenin insanın içini açan tarafı yanında oturanlarının hiç bitmiyor dediği esintisinden yer yer “aynı” içinizin bu sefer de titremekten kendini alamadığı, mevsimsel olması itibariyle desem de sokakları da, insanları da genel olarak sessiz ve sakin, Bursa’nın denize kıyısı olan bir başka ilçesi Mudanya. Havası çarpıyor insanı. Kendine getiriyor. Kışın uçuyor buraları diyor sakinleri. Tarihte bir ilçenin uçtuğu görülmese de, sanki çook kuvvetli bir rüzgar sizi alıp götürecek gibi geliyor yürürken. Uçmanız bu ilçe sınırları dahilinde bir gün mümkün olacaktır, belki de.

20170413_101224-02.jpeg
Mütareke Evi

3 Ekim’de başlayan ve tam sekiz gün süren, masa başında tarafların temsilcilerinin verdikleri kıyasıya bir mücadele sonucunda nihai karara varabildikleri antlaşmanın önemini ve İnönü’nün diplomatik becerisini idrak edebilmek için bir sürü kitap okumanın, arşiv karıştırmanın gerekliliği dışında, aynı antlaşmanın yapıldığı evi ziyaret etmeniz de dönemin havasını koklamanız açısından son derece mühim bir teşebbüs olacaktır kanımca. İsmet İnönü’nün yabancı diplomatlarla yan yana çekilen fotoğraflarını görünce, uzun uzun adamların arasında zekice bakan iri gözleriyle İsmet Paşa’nın sıyrıldığını görüyorsunuz hayretler içinde. Kurtuluş Savaşı esnasında imzalanan ilk siyasi başarıya imzasını atmış parmakları idare eden, zehir gibi çalışan bir de kafa olması gerekiyor omuzların taşıdığı boynun hemen yukarısında. Deniz kıyısında tek başına kaderini bekleyen bu müze evde, bundan doksan beş sene önce, hüzünlü sonbahar günleri ve geceleri boyunca, bol bol Marmara havası koklayarak, dolayısıyla iyot ala ala bir pazarlık havasında yaşamak zorunda kalmış aynı adamlar kısa ama gerilimli saatler boyunca, bir masanın etrafında. Kıssadan hisse, bazı adamlar büyük işler yapmak için geliyorlar dünyaya. Şimdiki zamana dönüyorum ve çevremdeki seslere kulak veriyorum. Bir köşede çalışanlar var havaya yayılmış endişeleriyle ve de ziyaretçiler geliyorlar tek tük merak dolu sorular dillerinde. Maaşlardan ve ikramiyelerden konuşuyorlar. Atatürk yok muydu Mondros imzalanırken diyor bir ziyaretçi görevli memura. ”O başka cephedeydi, biraz da üşütmüş üstünüze afiyet, boğazlar esiyordu malum. E kolay değil, savaş savaş nereye kadar, cephe cephe, İngiliz, Yunan kovala, Çanakkale’de destan yaz filan, daha sırada devrimler var, altında da jet yok ki seni uçursun dursun mütareke mütareke; hal böyle olunca da Mondros İnönü’ye emanet edilmiş canım.” İç sesimdi sakin olun. Memur ”yok” diyor sadece kaşlarını havaya kaldırarak. Her neyse eğer daha çok tarih peşindeyseniz, bi zahmet İlber Ortaylı’ya başvurmanızı salık vereceğim. En uzman o bu konularda. Ben sadece sokak ve müze gezip, duygusala bağlıyorum kendimce.

20170413_093714-01

20170413_093750-01

20170413_093935-01

Mutluluk neydi? İnönü mutlu muydu bu antlaşmayı ülkesinin lehine çevirmek için bunca çabalarken? Halk bu durumu idrak edecek durumda mıydı aynı zamanlarda ya da şimdi! Mutluluk İnönü’nün peşinde koştuğu, olmazsa olmazı mıydı? Her şey bittiğinde hiç düşünmüş müydü, Yunan delegeler görüşmelere katılmayıp, bir gemiden izlemekle yetinirken, Mudanya’daki o evde bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan, bir de Türk’tük, neler yaşandı neler, şimdiyse anılarımı yazmakta olduğum köşemde, mutlu olduğum zamanları düşünüyor ve bulamıyorum demiş miydi acaba hiç? No. Hiç sanmıyorum. Aptallar mutluluk peşinde koşarlar sadece.

20170413_094224-02

TRİLYE :

20170413_110203-01
TRİLYE

Trilye’yi kuşbakışı gören, deniz manzaralı Çamlıkahve’ye bırakılıyorum manzara buradan süperdir diyenlerin sözlerine kanarak. Süper olmasına süper de, hava soğuk olunca kapalı bölüme sığınıyorum, tam da uğultulu kalabalığın içine. Kahvaltı geldiğinde, açlıktan ve de insan kalabalığından yalnızlığımı unutuyorum. Kendimi peynir, zeytine verdim diyeceğim soranlara. Ben bu kadar yiyemem demiştim masamdaki sayısız çeşidi ilk gördüğümde, yersiniz demişti genç çocuk bir yandan çay servisimi yaparken. Yarım saat sonra küçük kahvaltı tabaklarının çoğunun içinin silinip süpürüldüğünü görüyorum. Benim eserim diyorum ama öte yandan akşama kadar bir daha acıkmıyorum da. Oğlana da çekinerek yedim çoğunu diyorum. Gülümsüyor. Sanki hep böyle oluyor. Gelince yiyorsun işte, önüne korlarsa yersin böyle der gibi bakıyor.

Çamlıkahve’den aşağıya doğru iniyorum yavaş yavaş. Enerjim sonsuz olduğundan, Bursa’ya yürü deseler yürüyeceğim ama sokak aralarında tek başına yürümekten aldığım keyif öyle büyük ki. Mutluluk bu benim için, bu kadar. Karışan yok, görüşen yok. Krallar gibi karşılıyor boş sokaklar seni. Soru sormuyorlar, karşılığında cevap beklemiyorlar, önüne yollarını seriyorlar karşılıksız, evlerini, manzaralarını, mahalle sakini insanlarını, bahçelerine, balkonlarına astıkları çamaşırlarını, kısaca her şeylerini. İşte bu yüzden çok seviyorum boş sokakları. Onların içindeki karşılıksız sevgiyi(tokluk hissi her şeye sevgiyle yaklaşmama sebep oluyor, açken hınçlısın).

Bir aile çıkıyor karşıma, genç oğlana tabut ev nerede diyorum, o da bana uzakta o diyor. Sonra da başlıyor uzun uzun anlatmaya. Şurdan sap, burdan çık falan diyor. Sonra da kimlerden ki diyor. Tanımıyorum ama buralarda olması gerekiyor diyorum. Buraya ölü gömmezler, hiç mezar taşı yok ki diyor saf saf. Tabut deyince aklına cenaze ve mezarlık gelmiş haklı olarak. Tamam çocuk sen de haklısın. Bende oluyor salaklık, kimseyi göremeyince önüme çıkan ilk kişiye tabut ev nerede deyince, çocuk ne yapsın, bana mezarlığı tarif ediyor. Oradan Taş Mektep’e geçiyorum. 1900’lü yılların başında yaptırılmış, zamanında son derece görkemli olduğu aşikar olan yapı, okul olarak tasarlanmış olup, Kazım Karabekir Paşa’nın gayretleriyle ”Darü’l-eytam” olarak hizmet vermiş bir zaman. Şimdiyse kaderine terk edilmiş o da, tıpkı diğer yapılar gibi. Trilye’nin arka sokaklarında, bir sürü eski bina çıkıyor karşıma. Çoğu terk edilmiş. Ama zevk sahibi Rumlar yıllara asaletleriyle direnen evler, binalar bırakmışlar geride. Şehirler gecekondudan geri dönüşümün verdiği zevksiz apartmanlar ve Toki yığınlarına dönüşürken, bu sokaklar insanın yüreğini titretiyor, sanki söyleyecekleri bir söz taşıyorlar duvarlarında, kırık pencerelerinde. Bir zamanlar buralarda yaşamış insanlar bir tarih bırakmışlar bize, bizler de çok çocuklu Tokiler bırakacağız geriye.

Tozun dumanın içinde yürürken, gözlerim beni günlerdir taşımaktan bıkmayan(biraz da mecburiyetten) spor ayakkabılarıma kayıyor. Aldığımda gri idiler. Şimdiyse toz topraktan acınası görünüyorlar gözüme. Bir sağ tekine bakıyorum, bir de sol. Çok gariban durumdalar, durumdayız daha doğrusu. Ayakkabılarımın dramını paylaşırken karşıma bir boyacı çıkıveriyor. Allahtan diyorum. Anlamıyor. Yok ben hep buradayımdır diyor. Başlıyor parlatmaya benimkileri. Hiç ses etmiyor bir çift spor ayakkabım. Çevre esnaftan çıkıp gelen bir genç, elinde ayakkabılarıyla sıraya giriyor ki kuyrukta sadece ben varım. Sürekli boyacıya takılıyor. Bizim pabuçlara ikinci sınıf muamele çeker oldum olası diyor. Yüzünüzü eskitmişsinizdir diyorum. Aynen öyle diyor. Öncesi, sonrası yapsanız iyiymiş ayakkabılarınıza diyor. İş bittiğinde bu sefer de aşırı parlaklıktan tanınmaz hale gelen ayakkabılarımı yadsıyorum. Yıpranmış hallerinden eser kalmamış. Taraklı, Göynük, Kocaeli, sonra da ilçe ilçe Bursa’yı gezen onlar değil sanki. Yeniden doğmuş gibiler. Gezmeye mi geldiniz diye soruyorlar ben ayrılırken, evet diyorum. Havalar bir iyice ısınsın hele, buraya kalabalıktan bir saatten aşağı ulaşmanız mümkün olmaz diyor. Mudanya’daki bitmeyen sahil çalışmalarından ötürü halk buraya kaçıyormuş denize girmek için. Zaten ya bir yol çalışması, ya sahil planı vardır belediyenin ya da kara yollarının aylarca süren ve kolay kolay bitmeyen. Her neyse.

Trilye’ye gelmişken biraz alışveriş yapmak için tezgahı rengarenk öteberilerle dolu Tirilye Çarşısı’nın içine giriyorum. Envai çeşit şey var dükkanda. Sahibi bir memur çocuğu ve babasının memleketine gelip yerleşmiş. Burada yaşanır mı diye soruyorum kendi kendime, yaşanır ya diyorum yine kendi kendime. Mis gibi hava, insanlar sakin, balıkçısı var, rakıcısı var, denizi var, yirmi dakika sonra Mudanya’sı, bir saat sonra da Bursa’sı var. Bursa’nın telaşına ne kadar geç girersem o kadar iyi olur diye geçiriyorum içimden. Çok mutluyum burada bulunmaktan. Sakinliğine gelince, balıkçı kasabaları böyledir, sanki görünmeyen bir el saatin akrep ile yelkovanını belli bir anda durdurmuş gibi her gün birbirinin aynı, aynı manav, aynı bakkal, aynı kahve, aynı Fatma Teyze ile bir ömür geçer gider. Peki benim ömrüm hep böyle mi geçecek? Bilmiyorum ama hayatımda ilk defa bir yolculuktan Taraklı’dan aldığım kaşık, Göynük’ten aldığım bir kilo keçi peyniri ve az sonra gireceğim bir dükkandan alacağım zeytin, reçel, kekik gibi daha çok kahvaltıya yönelik yiyeceklerle ayrılıyorum. Limon reçelini tercih ettim. Nar reçeli de yapmışlardı. Zeytinleri bir harikaydı. Zaten Trilye en çok zeytinleri, dolayısyla da zeytinyağları ile meşhur. Bir de kurucusu olan üç papazıyla. Dönüş yolunda ise peynirin içinde bulunduğu kavanozun ağzından sızan tuzlu peynir sularıyla yıkanmış tüm kıyafetlerimi yıkamak zorunda kaldım. Hadi zeytinleri son gün aldım neyse de, bir kilo peynir benimle Göynük’ten itibaren epey bir gezmiş oldu. Bazen çok garip davranışlar sergileyebiliyorum gerçekten. Her yerde var ki zeytin, peynir. Göynük’ten buralara sulu sulu peynir mi taşınırmış, delilik bu. Bu son yazım olacak diyordum ama bir bölüm daha yazacağım çünkü daha Mudanya’da geçirmiş olduğum saatler var Trilye’den sonra tekrar uğrayıp, uzunca bir süre kaldığım ve Bursa var sırada müzeleri ve değişik insan profilleriyle. Beni okuyunuz. Beni okumaya devam ediniz lütfen…

20170413_131217-01

20170413_132407-01

DATÇA, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : REŞADİYE

20160906_110542

DATÇA, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : REŞADİYE 

GİRİŞ :

Alıştım buradaki yeni düzenime, Datça’da birkaç gün önce başlamış olan yeni hayatıma. Alıştım dediğim yeni hayatımsa şu: Sabahleyin erkenden uyanmak. Yataktan çıkmamak için direnmek ama muhakkak her sabah direnmek, sanki karşımda silahlı milisler varmışçasına. Ümitsizce duş almak filan var sonra da sırada. Bazen onu da pas geçmek. Hayatım böyle geçecek benim belki de safi kendi kendine direnerek. Bende ne çareler ne sinir ne de aksilik tükenir. Tabiatım gayri böyledir.

Eski Datça’da bir parça daha vakit geçirmek geliyor içimden. Sokaklarında eksik kalan bir şeyler vardı sanki, kapılarını bir kareye sığdırmaya çalışmalıydım belki de daha çok. Öyle de yapıyorum. Yine Orhan’ın Yeri’ne gidiyorum Eski Datça’daki. Gelen yerli halk, çalıştırdığı gençler ve ailesi de dahil değişen bir şey yok müşteri profilinde. Dışarıdan gelen bizler hariç diyeceğim ama beni hesaba katarsak eğer, ben bile iki günde bir soluğu burada aldığıma göre cidden değişen bir şey olmayabilir. Ama bu dışarıdan gelme hadisesi üzerinde biraz düşünmek gerek. Düşünüp biraz, az sonra mizahi bir dille klavyeye dökmek gerek. Buraya gelenler ben dahil biraz cinsiz galiba biz. Tuhaf tepkiler veriyoruz çevremize. Mesela karşı masamdaki adam dünya güzellik yarışmasında derece almış Venezuela güzeliymişçesine bir tebessüm etrafa bakmıyor bile. İstiyor ki hep ona bakılsın. Öyle de oluyor. Bir süre sonraysa önce huylanmaya sonra gıcıklanmaya başlıyorum. Adam mütemadiyen gülümseyip(aslında sırıtıyor idi içimden geçen ve burada kullanmak istediğim kelime) bacak bacak üstüne attığı halde hiç karıncalanmadığından olsa gerek pozisyonunu bozmadıkça, iyice gıcıklanmaya başlıyorum. Arada bir güneş gözlüğünün arkasından bakmayı ve kapıdan giren yeni girişleri kontrol etmeyi ihmal etmemesi gözlerden kaçmıyor çünkü adam bu işte usta. Bense takipte usta.  Ortamda dikkat çekmeyi, kendine baktırmayı iyi biliyor. Bir süre sonra benim bile gözüm ısırıyor galiba demekten kendimi alamadığımı kendime itiraf ettiğim anda bir hiddet bende görmelisiniz. Ben diyorum Orhan Bey’den tarafa doğru(adama neyse) “gidiyorum ben” diyorum. Kimse nereye gidiyorsun diye sormayınca da “Reşadiye’ye gidiyorum” “Ben”(ben’a neyse). “Yürüyerek gitmek istiyorum spor olsun diye.” diyorum(herkese neyse). Oğlanlardan biri ıssızdır yol diyor. Diğerleri yok biz yürürüz hep diyorlar. Beni başlarından atmak mı istiyorlar tam kestiremesem de, son kertede öfkeyle bakıyorum gıcıklandığım adama doğru. Rol çalmış olduğumu anlıyorum hemen. Şimdi memnuniyetle sırıtma sırası bendeyken, öfkeli ve çılgın yabancı rolümü hassasiyetle oynuyor, rüzgar ekip fırtına biçiyorum. Çok Shakespeareyen oldum derken Fettah Canlaşmışım haberim yok. Dönünce içerim bademli kahvenizden derken, bir daha Eski Datça’ya ne bugün, ne de diğer günler gelemeyeceğimi bilmiyorum bile.

20160906_104728

20160906_104912

Başlıyorum yürümeye öğle sıcağında hem de. Evler geçiyorum bahçelerinde horozlar, hamaklar, el arabaları olan. Evler geçiyorum kapı önlerinde terlikler ve boş şişeler birikmiş. Evler geçiyorum bahçelerinde hiç mi insan olmaz yahu? Bir bardak su ya da naneli limonata ikram edecek olan. Sıcakta yok olmuş belki de buharlaşıp uçmuş hepsi. Ama benim de buharlaşıp uçmama çok az kalıyor. Başımı iki yana salladığımda terlerim alnımdan süzülmek yerine fırlayıp yerlere düşüyorlar. Çok dramatik bir an aslında terlerimle vedalaştığım. Ama ağlayamıyorum işte arkalarından. Onlar benim sıvılarım. Evlatlarım. Hepsi teker teker, damla damla tuz kayıplarım. Bense yürüyorum rap rap.

20160906_110834

20160906_121731

20160906_121617

20160906_121233

20160906_130456

REŞADİYE :

Reşadiye diyor levhada. Nasıl sevinçliyim anlatamam. Varmışım nihayet çok büyük bir azim ve dayanıklılıkla. Hem de güneşin altında. Hem de dilim dışarda. Koltukaltlarım sırılsıklam. İçimden kendime ettiğim küfürler en mühim yakıtım oluyorlar ve  farkına varamadan giriyorum Reşadiye’ye. Rüzgar Kafe yazısını görüyorum. Rap rap rap. O an yine bilmiyorum Reşadiye’nin tek kafesinin bu olduğunu ve benim önce köyü gezip sonra elbet bir yer bulup otururum desem de, dönüp dolaşıp mahallenin bu tek kafesine gelip oturacağımı. Biraz yokuş çıktıktan sonra karşılıklı küçük küçük kulübelerin içindeki muhtarlığını, bakkalını ve kahvesini keşfediyorum. Buranın muhtarı bu dedikleri genç çocuğun aynı zamanda kahveyi işleten kişi olduğunu, daha doğrusu muhtarın bu kadar genç oluşunu hemen kavrayamıyorum. Pek genç yok zaten içerde. Hiç yok aslında. Öğle kahvelerini içmeye gelmiş amcalar okeye dördüncü peşindeler. Kimisi gazete okuyor, kimisi dedikodu etmek istese de ortamda bir de ben olunca, şaşkın, vazgeçiyorlardır, kim bilir! Onlara da klasikleşmiş olan dedemin hikayesini anlatıyorum. Bunun üzerine muhtarlık kaydının olduğu defteri açıyoruz beraber muhtarlığa giderek. Kaydı bulunamıyor. Mahallenin en yaşlısı olan amcanın evine götürüyor beni önce çay içmem gerek diyen damadı. Gidiyoruz beraber, o önce çayını içtikten sonra tabii. Kapıyı çalıyoruz, güleryüzlü Maya karşılıyor bizi. Tiflis’liymiş kendisi. Amca ise içeride oturuyor oğluyla. Doksan küsur yaşında ve kulaklığına rağmen ağır işitiyor. İnsan hangi kulağına bağıracağını bilemiyor. Oğlu onun duyabileceği kulağını biliyor ama dedemi hatırlayamadığı anlaşılıyor. Fakat varmış bir gümrükçü o tarihlerde buralarda yaşamış kendisinin bile hayal meyal hatırladığı. Oğlu kendilerinin de aslen Adanalı olduğunu söylüyor. Karşı evde şeftali reçeli için şeftalileri hazırlayan kızıyla konuşuyoruz biraz. Sonra etrafı dolaşmaya çıkıyorum. Bisikletini park etmiş bir kadınla konuşan adamın yanında duruyorum. Bir şeyler yiyebileceğim bir yer soruyorum. Rüzgar Kafe tektir burada diyorlar. Kadın olan, Deniz olan yani benim kısa süreli yol arkadaşım bana beraber gitmeyi teklif ediyor. Çok sakin, çok cool. Biriktirdiği geri dönüşümlere gidecek olan poşeti bırakıyor çöpün hemen yanına. Konuşa konuşa yürüyoruz bundan sonra. O an sadece aklımdan geçirdiğim ve Almanlara benzettiğim halinin de tesadüf olmadığını öğreniyorum az sonra. Hali tavrı buralıdan çok uzak, çok değişik ama. Burada köpekler saldırsa da bir şey yapmazlar dediğinin üzerinden iki dakika geçmedense çalıların ardından fırlayan iki ya da üç köpek tozu dumana katıyorlar. Deniz’in bacağını dişliyor bir tanesi. Tamamiyle gövde gösterisi. Ama yolumuzdan bizi alıkoyamıyorlar. Öfkeleri çok gereksiz olsa da anlatamıyorsun. Onlar da şartlanmış birer bekçi köpeği. Rüzgar Kafe’de sohbet ediyoruz ufak ufak. İşletmecileri karı koca ve öğle yoğunluğu yaşıyorlar biz ilk gittiğimizde. O arada ben Deniz’i dinliyor ve merak ediyorum. Deniz iki kız annesi, üç aylık öksüz ve o zamandan bu zamana uğruna Ankara’dan buraya vesilesiyle taşınmış olduğu zorlu bir yalnız baba sahibi. Meslek sahibi olmadığını ama çeşitli işler yapmış olduğunu söylüyor. Mütevazi olmaya çalışıyor olabileceğini düşünüyorum, tanımadığımdan ötürü dinliyorum sadece kendisini ifade edişini, böyle sakin sakin. Yapısı farklı dediğim gibi. Beyaz saçları böyle sarı gibi sanki. Ensesinden toplamış onları. Spor ayakkabısı, spor çantası ve sadeliğiyle beni harika tostumla baş başa bırakıyor şöyle rahat rahat ısıra ısıra yiyeyim diye. Ben de öyle yapıyorum. Belki de sıkıldı benden bilemiyorum. Tostumun lokmasını ziyan etmeden yiyorum. Rüzgar Kafeye gelin ve ne varsa yiyin emi! Buradaki lezzetler doğal, özel ve güzel. Kahvaltıysa kahvaltı, tostsa tost, saatine göre. Datça’da yediğim en güzel şey bu mütevazi tost oluyor benim için. Gül Ayşe ve Nazmi Kuyucu da kendi sofralarının başına geçiyorlar herkes gittikten ve ortalık sakinleştikten sonra. Buraya sinemacılar gelmiyor mu diyorum. Sinematografik, çok enteresan bir mahalle çünkü burası. Gelseler tek sorun kalınacak yer olur sanıyorum. Çünkü otel yok ortada. Mehmet Ali Ağa Konağı kapanmış. Olive Farm Guest House’sa kendi halinde, kendi içinde, tek başına bir yerde. Aynı esnada ezan sesi duyuluyor camiden. Bir isteksizlik var hocanın sesinde, bir yılgınlık sanki. Gelen giden yok gibi. Cemaatsiz bir hocanın sıkıntısını hissetmeye çalışıyorum ama sonra etrafıma bakıyorum ve görüyorum ki ne gam ne keder, ne hırsızlık ne uğursuzluk, ne it ne kopuk, böyle sıkıntıya can kurban. Ortamdaki tek yabancı, kah mezarlık kah dedesinin, dolayısıyla geçmişinin peşindeki gününden rahatsız ben.

20160906_112309
Soldaki Ecevit, kalpaklı Atatürk ama sağdaki eşgalin sahibinin ismini hatırlayabilen bir Reşadiyeli bulunamadı koskoca kahvede. O ona sordu, biri ötekine, ötekisi berikine.
20160906_114813

20160906_114043

Yürüye yürüye dönüyorum muhtarlığa doğru, bu defa yalnız başımla. Didem Market’ten almış olduğum “goca moğla gazozu”mu içiyorum afiyetle. Niğde’nin Niğde gazozu varsa, Muğla’nın da goca moğla gazozu var. O da bi nomara, bu da bi. İki nomara yok bunların arasında. İçin gari muhakkak, yolunuz eğer düşer ise buralara.

20160906_142233

DATÇA, BİRİNCİ BÖLÜM

20160905_192423

DATÇA, BİRİNCİ BÖLÜM :

Kaçıyorum ama kovalanmadan. Gidiyorum ama çağrılmadan. Bodrum’dan yüz beş dakika içerisinde deniz yoluyla geçiyorum Datça yarımadasına. Ne hızlı ne de yavaş. Arabalı feribot kıyıdan uzaklaşırken, yelkenliler hüzünle bekliyorlar geride, kıyıda, kımıldamadan. Deniz feneri ve duvar yazıları uğurluyorlar bizi sahilden. Terk etmek kolay olmuyor bir limanı ve kendini bulmak tekrar, hiç bilmediğin bir başka yerde. Ne deniz aynı deniz, ne de kara aynı kara. Ama yol almak şartmış ya bu dünyada… Alıyorum bende yollar;  yıllar içimde su gibi akarken. Yol boyunca canım bir şey okumak istemiyor. Tek satır yazmak da. Boş boş denize bakıyorum bir süre. Canım ne istiyor, onu canım da bilmiyor. Sorunca da cevap vermiyor. Kendi canımdan başka canlara yöneliyorum ister istemez. Biri kucaklık olmak üzere iki çocuğuyla yanıma oturan Aydilge Şiir ve Meriç’in annesiyle bir süre vakit geçiriyorum. Şiir kısmı kız kısmı, sarı ama çok tatlı bir balkabağını andırıyor. Bir yaşında ve gözyaşlarını hesaplı kullanıyor, harcamıyor olmadık yere. Adaşım olan kısımsa minik kız kardeşine duyulan yoğun ilgiden bir parça rahatsız olduğunu kardeşine gösterdiği bitmeyen sevgi gösterisiyle bastırmaya çalışıyor. Şiir kısmı tüm ilgileri memnuniyetle kabul ettiğinden mutluluğuna mutluluk katıyor. Babasının vermiş olduğu ismiyle barışık mutlu mesut yaşıyor. Çok romantik bir isim; Şiir. Edirne’de tanıştıklarından ve aynı adlı nehrin üzerindeki köprüde evlilik kararı aldıklarından olsa gerek Meriç koymuşlar adını yeşil gözlü oğullarının. Şiir duygulardan oluşur, Meriç’se dinlemez bir anda katar önüne birkaç köy, kızdı mıydı köpürür, Meriçlerin sağı solu belli olmaz. Bunu hesaba katıp katmadıklarını bilmiyorum. Sormaya fırsat bulamadan gemi limana yanaşıyor ve iniyoruz. Önce yayalar, sonra araçlar ve şoförleri olarak terk ediyoruz gemiyi teker teker.

20160904_104811

Şirin bir kasaba manzarası var hayalimde. Yanaştığımız limandan Karaköy’ü aşıp varıyoruz Merkez’e. Şirinmiş ya buralar hakikaten de. Temizmiş. Sıcakmış da. Mora’ya benzetmek geçiyor içimden. O da yarımada, bu da. Karşı kıyı bahsettiğim ne de olsa. Çocuklar meydandaki ve benzerleri Avrupa’da olan fıskiyelerden çıkan sularla oyun oynuyorlar. Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir diyen Atatürk heykeli karşımda. Atatürk bu sözü burada mı etmiş bilinmez ama coğrafyanın karakterine uygun bir tabir olmuş kanımca. Kendini özgür ve bağımsız hissedebileceğin yerler buralar, bu topraklar, bu liman.

20160904_132031

20160906_094742-1
‘Kendimi kaybettim içime düştüm, kendimi buldum ama artık çok geç’ demiş Hafız

20160904_130845
‘Ulan biz bunları hak etmedik’ demiş bir başka Hafız da
Sahil, liman ve yine sahilden oluşan bir kıyısı var Datça’nın. Çok keyifli balıkçıları, kırk bir çeşit dondurma satan Çınar dondurmacısı, kafeleri ve plajlarıyla her kesime hitap edebilen bir yapısı var keratanın. Kesimden ve keratadan kastım sınıf değil de daha çok cebindeki parası doğrultusunda ya da değil para harcayıp harcamama isteği. Mesela ücretsiz plajlar da var; on beş liradan daha çok miktarlık yiyip içtiğin takdirde şezlongunu, kabinini, wc’sini kullanabileceğin yerler de. Belediye duş koymuş bunun haricinde. Bi lira atıyorsun foş foş yıkanıyorsun. Yoksa bozuğun, elbet bir veren çıkıyor. Bana olduğu gibi. İki top dondurma iki buçuk iki buçuk daha, toplam beş lira. Süt mısır da beş lira. Geç onu, o pahalı. Pastanelerdeki poğaçalar da bi lira. Ama balık yersen balıkçıda, mezeler yanında, rakı bardağında, en az yüz kaat harcarsın bak bir anda. Ev yemekleri yapan lokantalarda bi kızartma, bi çorbayla da karnın doyar kardeşim telaşlanma. Sadece çok parası olan tatil yapmıyor Datça’da. Yeter ki mekanın Datça olsun da…

ESKİ DATÇA :

Can Yücel’i, sokak kedileri, kapıları ve kapı tokmaklarıyla ünlü, güzel ama huzursuz başını dinlendirmek için ideal, denizden uzakta bahçesinde hamak olmazsa olmazı şirin motellere ev sahipliği yapan, fotoğraf çekmek isteyen gündüzcülere ise güzel kareler sunan, biraz sıcak olmakla beraber limonatalarıyla içinizi serinletebileceğiniz bir yer Eski Datça. Merkez Datça’dan da en çok on beş dakika uzaklıkta, arabayla. Bir bardak soğuk limonata uğruna en güzel durak Can Baba’nın da gelip uzun saatlerini geçirdiği, şiirlerini yazdığı Orhan’ın yeri. Yani Karya Çay Bahçesi. Menüdeki her şey bademli. Bademli kahve, bademli omlet, bademli börek derken kafam karışıveriyor ve Egeliliğim de tutuverince bademli börülce siparişi veriyorum. Sizin ettiğiniz, benimse etmediğim önümdeki bol ekşili börülcenin içindeki biber ve domates sosu dövülmüş de kıtır kıtır olmuş bademlerle birleşince harikulade olmamış, tuhaf bir tada bürünmüş gibi geliyor yiyince. Bir daha badem yiyecek olursam sırf badem yemeliyim. Bademli börülce, bademli fasulye, bademli her ne zıkkımsa değil. Değişik tatlar pek bana göre değil.

20160904_134921
Bazıları GİREMEYEBİLİR!(ben dahil)
4-9-09-2016-1

20160904_134436

20160906_102104

20160904_152858

Masamı değiştiriyorum yemeğimi yedikten sonra. Buranın yerlilerinden ama kızılderili olmayan amcalarından oluşan önce iki, sonra üç sonra dörtleyen masanın yanındaki masaya geçiyorum. Kendi aralarında gülüşüp konuşuyorlar. Böğün gitmedim, pazar ya diyor bir denesi. Çok boşmuştur’muş artık buralar. Müşteri ne azın ne çoğunmuş. Eylülden sonra yaprak kımıldamazmış. Pazar günü herkes denizdeymiş. Olum(Oğlum) bu yaşa geldik, biz bu bolluğu görmedik. Servis yapan sarı oğlan masalarına gelince en önemli mevzuları yatırıyorlar masaya. Askerlik ve düğünler. Rakılar hazır mı rakılar diyor biri diğerine. Gençlerin elinde telefon, facebook’tan beğendikleri kızların fotoğraflarını gösterip duruyorlar birbirlerine. Hava çok sıcak, günün saatleri hiç ilerlemiyor sanki bu sıcak havada ve kahvede durağanlık içerisinde oturdukça sandalyeye yapışıyorum istemeden. Saatlerce oturup kalıyorum bir yerlere gidemeden. Yarın incir toplayacağım diyor bi denesi. Babam diye atlıyorum bir anda mevzuya yan masadan. Babam Reşadiye doğumlu, dedem gümrükçü imiş zamanında burada diyorum. Bir halam ve bir amcam gömülüymüş Cumalı köyüne diye de ekliyorum. Miras işimi diyor bir tanesi. Yok diyorum. Ne para ne pul işi, bu iş meraktan da değil aslında, nedir ben de bilmiyorum ne işi. Bana isimler veriyorlar, kendi isimleriyle birlikte. Fakat kendimi define avcısı gibi hissediyorum o andan sonra, olmadığım halde. Yarın olsun hele Cumalı köyüne gideceğim mezarlık ziyaretine.

20160904_151630
Orhan’ın Yeri/Karya Çay Bahçesi

4-6-09-2016-1
Orhan’ın Yeri/Karya Çay Bahçesi
20160904_151759

Kapıdan çıkarken ve hesabı ödemezden hemen önce sessiz sessiz etrafta dolaşan, biraz hülyalı bakışlı ve hep dalgın adamın Orhan’ın Yeri’ndeki Orhan’ın kendisi olduğunu öğreniyorum çocuklardan. Bulutların üzerindeymişçesine hareket ediyor. Herşeye rağmen ortama hakim, gürültü etmeden köşesinde oturup, fısıl fısıl direktifler veriyor. Bazense el kol işaretleri yetiyor. İşte öyle bir insan Orhan’ın Yeri’ndeki Orhan. Orhan Karadağlı ise onun adı.

20160904_165022

ÇÖRÇİL

20160605_193540

ÇÖRÇİL

-Bravo valla! derken bakışları televizyon ekranına kenetlenmiştir. Sanki dünya durmuştur ve bir başka dünyadır akmakta olan ve karşısındaki dikdörtgen ekrana sıkış tepiş sığmış olan. Heyecanı vücut dilinden anlaşılmakta, geniş berjer koltuğa sığmamaktadır kıpırdanmaktan. Dili kurumuş olduğundan, kumandanın ve içi her zaman suyla dolu bardağının üzerinde olduğu sehpasından el yardımıyla bardağını arar bulur ve bir dikişte içer hepsini. Kaşları zafer kazanmanın ardından gelen üstünlük hissiyle çatılır bu eylemin ardından, dudaklarına sinen sinsi tebessüm ve zaten çok zarif olmayan kısa boynu bir akordeonun kapanan körükleri gibi görünmez olur. Bir baş ve bir ekran karşı karşıyadır şimdi.
-Bey, yeter artık kapat şu televizyonu.
-Olmaz bu en heyecanlı anı.
-Film koydun izliyoruz sanki.
-Filmden de heyecanlı. Hanım bu gerçek. Ama film gibi. Hem film hem gerçek. derken karısı sanki telefonun ucundaymışçasına başını çevirip bakmaz bir kez olsun bile.
-Bunlar durmuş durmuş da darbe için yaz sıcaklarını mı beklemişler? Adamlar ter içinde yakalanmışlar baksana şu hallerine. Yazık yazık.
-Olur mu hanım, tam da güvenlik açığı varken, herkes rehavete düşmüşken, çok akıllıca bir zamanlama bence.
-Emin misin?
-Kendimden olmadığım kadar.
-O nasıl söz şimdi?
-Dur dur şu haber çok mühim.
-Sıkıldım ama. Bari komşuya gideyim.
-Git git.
-Sormayacak mısın kime gidiyorum diye akşam akşam?
-Nurdanlara gideceksin. Başka da kime gidersin ki?
—-.—-
-Hoşgeldin Fatma buyur geç.
-Haberlerden kaçtım geldim. Habermiş, darbeymiş deme bana sakın. Evde yirmi dört saat televizyon açık. Bıktım artık darbeci general görüntülerinden.
-Dondurma koyayım da içimiz ferahlasın madem.
-Koy koy. Algida mı?
-Maraş usulü.
-Duble olsun.
Yüzler gülmektedir. Fatma Hanım uzaktan televizyonun karşısındaki komşusunun kocasına merhaba deyip balkona geçer hemen. Her evde bunlardan var bir tane diye düşünür. Emekli olmuş, kumandayı kapmış, en güzel açıdaki koltuğuna bir tahta kurulur gibi yayılmış, yediği önünde, karısı arkasında.
-Terlik verme, taş buz gibiymiş ne güzel. Sen bana dondurma ver.
Gülüşürler karşılıklı. Sonra da bir fasıl dondurmalarını yerler. İkisi de torun torba sahibidir. İkisinin de çocukları anne babalarını torun torba sahibi yaptıktan hemen sonra boşanmışlardır. Kısa aralıklarla gerçekleşen bu acı süreci de birbirlerine destek olarak atlatmışlardır. Aynı balkonda, aynı plastik sandalyeler üzerinde çaylar içip, Maraş usulü kesme dondurmalar eşliğinde çok yaz akşamları geçirmişlerdir beraber.
-Oğlan ne zaman geliyor?
-Bu gidişle yazı Malatya’da geçirecek. İzinler kalkmış baksana.
-Kalktığı gibi gelmez mi tekrar?
-Gelir gelmesine de yazı bitirdik bile. Önümüz sarı yaz. Aman işte. Ölmüştü asker olacağım diye bizim oğlan. Askeri liseyi kazanamazsam intihar ederim diyordu. Al sana. Ne bileyim Fatma, gene bunlar iyi günlerimiz galiba, ben gene de dilimi ısırayım da.
Kadın sağ elinin iki parmağıyla sağ kulak memesini üst üste iki defa çektikten sonra önündeki verzalit masaya vurur. Eylemini tamamladıktan sonra da karşısında oturan Fatma’ya doğru bakar olur.
-Senin oğlan istediğim kızı alamazsam intihar edeceğim de demişti hatırlarsan.
-Aa sen nereden biliyorsun Fatma?
-Yirmi beş yıllık komşuyuz, bilmem mi? Senin oğlanla benimki kız meseleleri yüzünden içmeye giderlerdi. Bizim oğlan da bekardı gelirdi eve seninkinin derdine yanardı.
-Görüyor musun? Tek dertleri onlar olsaymış keşke. Başka kızlarda olmuştu bizimkinde. Ama bunda diretti durdu. Gönül işte. Yemedi içmedi ya vermezlerse diye. Düğün fotoğraflarında avurtları çöküktü. Dik başlıdır beyefendi. Dediğim dedik. Biz çok söyledik halbuki. Bu kız hırçın, bize de sana da göre değil dedik ama anlatamadık. İlla dediğini yaptırttı. Biz babasıyla zoraki Rize’ye gittik. Yeterince geniş gitmemişiz ki, kız tarafı beğenmedi diye gene gittik. O zaman uçak mı vardı? Kızı almadan daha dört defa Rize yaptıydık. Karadeniz dedin mi o bitmez yollar var aklımda.
-O kadar gittiniz ha? Ben bir kez bile gitmedim Karadeniz’e. Turlar var gazetelerde. Konu komşu bahsedip durur ama bizim adamda iş yok işte.
-Evlat. Onun kalbi kırılmasın diye gittik homur homur. Bir de insan sinir içinde kalıyor saatlerce gitmekten. İniyorsun gülücükler saçıyorsun mecburen. Küçüğün işler kolay oldu da, büyüğün kendi gibi her işi zordu zor. Doğu’dayken ne çektim sen biliyorsun. Bir de boşanıverdi iki çocukla. Biliyorsun işte uykusuz gecelerimi. Şahitsin.
Sonra susar ve ortasına geldiği kitapta hafızasını tazelemek için ilk sayfalarını karıştıran meraklı bir okuyucu edasıyla devam eder sözüne:
-Sende kendin git Fatma. Artık herkes öyle yapıyor. Bizim oğlan gezmeyi sevmezdi mesela. Karısını yollardı gezmelere. O da alırdı bi öğretmen arkadaşını giderdi gezmelere. Bizim oğlan da çocuklara bakardı evde.
Bunu söyledikten sonra çakmak çakmak olur gözleri.
-Yok yok artık askerin de evliliği yürümüyor, ticarethane işletenin de. Biz iyi yürütmüşüz gene.
-Bizimkinin adı evlilik Fatma. Hayatı paylaşıyoruz, görevlerimizi biliyoruz. Kumanda adamda,mutfak bizim. Akşamdan akşama yatak odasında görüşürsek görüşüyoruz. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeği var bir de. Tam pansiyon yani.
-Aynen öyle. Bi general karısı olamamışık emrimizde yaverler.
-Aman istemem. Bak şu adamların haline.
-Hepsi öyle mi ya?
-Aman benim gözüm yok makamda, malda, mülkte. Allah ağız tadı versin, elaleme rezil etmesin ve de kendi yatağında ölmeyi nasip etsin, muhtaç etmesin çoluğun çocuğun eline.
-Amin. O hepimizin dileği de ben isterdim başbakan karısı filan olmak. Herkes emrine amade. Ev işi yapmak yok. Ütü yapmak yok. Gider alışveriş ederdim bol bol. Dünyayı gezerdik bedavadan. Bizim neyimiz eksik onlardan? Bak bana, dilimde tüy bitti deniz kenarına gidelim demekten, yok. Akşam bi dışarıda yemek yiyelim, o da yok.
-Kabahat sende. Güzel yemek yapma da görsün bakalım.
-Geç dalganı sen. Ben gene de isterdim makam sahibi bir kocam olsun.
-Bulaydın bi paşa koca yahu sende.
-Bulamadığımızdan mızmızlanıyoruz böyle. Ne soracağım bak… Bu üst rütbeliler, hani bu darbeyi yapanlar nasıl oldu da inandılar Amerika’daki bir imama?
-Oğlanı aradımdı bu olaylar üstüne acaba bi haltlar karıştırdı mı diye. Ana yüreği işte. Karıştırsaydı da evlat elbette. Çocuğu alelacele çağırmışlardı da bir an konuşabildik sadece. Bana Çörçil’in lafını söyledi. Çörçil’i şundan biliyorum aynı zamanda bir içecek…
-Başka zaman ne kız?
-İngiltere reisicumhuru.
-Şimdi mi?
-Yok bu Atatürk zamanı. Hayranmış zaten o da bizimkine.
-Ee…
-Ee’si demiş ki Çörçil: Türkler’i silahla, askerle yıkamazsınız. Bir imam yollayın işini bilen demiş.
-Yapma be!
-Valla öyle. Bilmiş Çörçil.
-Aynen. Elin İngiliz’i bilmiş bak.
-E ama o reisicumhur.
-Aynı noktaya geldik bak.
-Hangi?
-Makamlı adam bilmeyecek de kim bilecek?
-Senin bu makam aşkın da…
-Bu imam efendi diyorsun… O nasıl imam öyle yahu?
-Kurnaz imam o.
-İnsan kendi ülkesini içeriden yıkar mı yahu? Kendisi olmak istemiş demek ki.
-Belki de. Hınçlı zaar herkese.
-Gelip konacaktı yani en üst makama.
-Bak gene geldik makama.
-Sen geliyorsun. Bi rahat dur da takılmayalım makamda.
-Çay koyayım mı?
-Yok istemem. Sen seninkine sor.
-Yok istemez. Kaçtır dokunuyor ona akşam çayları. Uykum kaçıyor diyor. Midesi ekşiyormuş.
-Çörçil içsek ya.
-Sodam yok. Dur bakkaldan söyleyelim.
-Sodayla mı yapılıyor?
-Ne sandın?
-Votka var sandım İngiliz deyince.
-Canın kafa yapmak istedi demek? Rakı var içersen. Yol var gidersen. Ben var yarenlik edersen.
-Git mi diyorsun, alınırım bak.
-Ben demiyorum. Aşık Veysel’in sözü. Bizim yakın köylüdür.
-Aa bilmiyordum.
-Ben de bilmiyordum. Facebook’da okudum.
-İnternete giriyor musun?
-Tabii. Öğrendim az biraz. Torunlarla yazışıyoruz. Her sabah duvarlarına günaydın, hayırlı günler çocuklarım yazıyorum.
-Ne duvarı?
-Orada öyle diyorlar. Çocuklar babannemiz selam söylüyor gene diyorlarmış. Oğlan arıyor hemen. Çok mutlu oluyorum bilsen.
-Çocuklar annelerinde değil miydi?
-Bakamadı haspa zor geldi. Yeni hayat kurana kadar müsaade istemiş. Hem çocukların okulu filan aksayacaktı. Amann bahane işte. Zor geliyor tabii iki çocuk. Okulu var bir de.
-Malatya’da rahatı iyiydi ama?
-Ehh. Asker olunca nispeten ama zor bizim işimiz anne demişti en son oğlan.
-Hayırdır! Son olaylar yüzünden mi?
-Aşık Veysel’in taraflar olunca… Ondan. Kötü gözle bakıyorlar demek. Bu ülke zor her geçen gün bize. Pek bahsetmiyor ama rahatsızlık varmış halkın arasında. Neyse bu sene tayin isteyecekti ama sahi ne oldu tayinler de mi durduruldu?
-Bilmem ki. Binlerce insan işsiz, yüzlerce okul öğretmensiz mi kalacak şimdi?
-Atarlar herhalde hemen yenilerini. Bunlar da kendilerininkini koyarlar.
-İnşallah. Yani Süleyman’ın oğlan paralandı durdu mesela resim öğretmeni olacağım diye. Sınavları kazanamadı. Kazanamayınca da memur olmam gerek illa dedi, sonra da gitti polis oldu. Sonra da şehit oldu. Kadere bak sen.
-Ben kadere bakıyorum da kader bana bakmıyor. Kimdi ayol bu Süleyman?
-Pancar’dan.
-Köyden demek.
-Şimdi olsa atanacaktı demek.
-Çocuk kaldı mıydı geride?
-İki tane.
-Tuh. Allah geride kalanlara sabır versin.
-Hiç şehit cenazesine gittin miydi?
-Yook. Çok mu fenaydı?
-Ben böyle bir şey görmedim. Süleyman, amcamın torunu. Yengemi de sevmezdim fazla. Mal kavgasına girişti bizimle. O oldu anlayacağın. Limoniydik geçen seneye kadar. Cenazenin olduğu gün başka şeylere de sıkkındım. Çıktık yola. Araba da yok ya. Kan ter içinde gittik yaz sıcağında. Bir gittik ki eve, her yer bayrak. Fadime ne ağlıyor. Kıpkırmızı olmuş gözleri. Çocuklar öyle bir köşede perişan vaziyette babamız nerede diye. Teselli ettik biraz. Sonra sirenler eşliğinde makam araçları geldi. Cenazeyi getirdiler kapıya. Ben sonrasını çok hatırlamıyorum. Kendimi kaybetmişim. Tansiyonum kaçlara çıktı kim bilir? En çok sen ağladın dediler bana görenler. Fadime beni teselli etmiş bir ara. Düşün o kadar. Mezarlığa gidemeyeceğim ben dedim. Takatim kalmamıştı artık ağlamaktan. Sonra benim adam beni çekti bir köşeye sana ne oluyor böyle diye. İnsanı bi teselli etmez, saldırır üstüne böyle zamanlarda bile. Sonra baktım onun gözler de kıpkırmızı dokunmadım, demedim bir şey.
-Tüylerim diken diken oldu bak. Allah evlat acısı vermesin. Dağlar taşlar çekememiş bu bir garip ademoğlu ne yapsın? Ne yapıyor şimdi annesi babası?
-Ne yapsınlar? Çocuk büyütüyorlar bir yandan. Şehit maaşı bağlanmış karısına. Pancar’a gelmişler. Orada hayat ucuz hem. Çocuklar büyüsün bir işe girerim diyormuş karısı. Genç kadın. Durur mu bilmem ki?
-Ölenle hayat bitmiyor ki. Kalan hayat mücadelesine devam etmek zorunda.
-Öyle ya. Peki ne olacak bu generallerin cezası şimdi?
-Asıl bizim cezamız ne olacak bundan sonra?
-Ne gibi?
-Sevgi Hanım’ın başına gelenleri duymadın mı arka mahalleden bizim?
-Ne olmuştu ki?
-Kocasıyla limonilerdi hani. Ayrı yaşıyorlardı ama boşanmamışlardı. Terör saldırısı olmuştu Atatürk havalimanında ya, daha x-ray’den geçerken taramışlar adamcağızı. Oracıkta ölmüş. Kader her yerde yakalar oldu. Can güvenliği yok hiçbir yerde.
-Sen olmasan haberim olmayacaktı.
-Olmaz tabii Fatma. Benden başka kimseyle görüşmez oldun. Bir içine kapandın ki çıkarabilene aşkolsun. Acaba sen depresyona filan mı girdin Fatma farkına varmadan?
-Yok canım. İştahım kaçardı, ölmek isterdim. Ben sadece… Ama doğru söyledin bak kimseyle görüşmek istemiyorum. Eskiden günler olurdu, giderdim bir heves. Şimdi gürültü patırtı çekesim yok. Saçımı sarasım da yok. Bir tek sen varsın böyle çat kapı geldiğim.
-Yarından itibaren biraz açalım seni. Kahve borcum vardı alt kattaki Şehrinaz Hanım’a. Tıklatırım kapını, oradan geçeriz. Zaten sıkıyönetim,ohal olursa akşam akşam da gidemeyeceğiz bir yerlere.
-Çok gidiyorduk ya sanki önceden. Ne soracağım bu Şehrinaz nasıl isim öyle?
-Bende merak edip sormuştum bak. Bir makammış demişti. Türk müziğinin eski bir makamıymış.
-Her şey makama bakıyor bak.
—-.—-
Eve gelir gelmez Fatma ilk iş kocasının önündeki sehpada bulunan boş su bardağını ağzına kadar suyla doldurur. Kocasının oturduğu tekli koltuğun hemen gerisinde kalan üçlü kanepeye geçer. Kocası başını çevirmeden, yüzü gene ekrana kilitli oturduğu yerden konuşur.
-Var mı değişik bir şey?
-Ne olsun ben geldim işte.

ANLAR VE İNSANLAR : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, ŞEBİNKARAHİSAR

ANLAR VE İNSANLAR : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, ŞEBİNKARAHİSAR

Bu sefer uyuya”da”kalmadım. Sabahın körü diyeceğimiz bir saatte yani dört buçukta zımba gibi kalkıyorum yataktan. Hala daha yolun yorgunluğunu üzerimden atamadığımdan olsa gerek, vücudumda sızlayan yerlerim olduğunu keşfediyorum. Zımba benim fiziksel durumumu anlatan doğru bir benzetme olmuyormuş, çok geç anlıyorum. Benim dönüştüğüm şey daha çok pestil. Çamur gibiyim. Üzerime basıp geçseler, gücüm yok ses etmeye. Herşeye rağmen kalan son gücümle sokakta buluyorum kendimi. O ses aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor sol kulağıma: “Başarabilirsin, yap hadi, zoru başardın, yataktan çıktın, ayağa kalktın, makyaj yüzüne oturmuyor olabilir, gözündeki çapakları da tam yıkayamamış olabilirsin ama sokağa adımını attığın an sonsuz bir gayret gelecektir üzerine. Ama herşeyden önce yüzündeki şu berbat ifadeyi sil bence. Kabız olmuş gibi, değilsin. Aksi gibi, de değil. Daha çok hayatı boyunca hiç bağırsak sahibi olmamış bir insanın ifadesi yüzündeki. Kurtul ondan derhal.” İç sesim size çok normal gelmiyor olabilir. Açıkçası bana da gelmiyor ve hep garip bir takım fikirleri olabiliyor bana, hayata ve karşılaştığım insanlara dair. En basiti tuvaletim geldiğinde, girme ne yapacaksın, tut azıcık daha, en sonunda yaparsın nasılsa diyor. Bazen dinliyorum da kendisini. Tuttuğum oluyor yani çokça. Sersem sepelek Cumhuriyet Meydanı’na çıkıyorum. Servis bekleyen, araç bekleyen ya da az evvel şehrin merkezine bırakılmış olan insanlar görüyorum tek tük. Saatime bakıyorum, beşi çeyrek geçiyor. Telefonum çalıyor aynı anda. Yolcu yok, çıkmayın diyor bir ses. Ben de yolcu olmayabilir, ben yola çıktım diyorum. Gelin o zaman yazıhaneye diyor aynı ses. Ağırdan aldığım adımlarım Sivas’ın caddelerinin sessizliğiyle örtüşüyor. Tek bir fırın var bu saatte açık olan ve iki tane patatesli börek alıyorum yanımda götürmek üzere. Yoksa ağzımı açıp çiğneyecek durumda bile değilim, acıkırsam diye. Yazıhaneye vardığımda gene benim için bir takım düşünceler geliştiriyor personel. Ve ne yapıp ne ediyorlar Suşehri’ne giden bir minibüse bindiriyorlar beni. İki saate yakın bir süre boyunca gidiyoruz ve nihayet Suşehri’nin garajına varıyoruz. Dümdüz bir arazi üzerindeyim hissine kapılıyorum. Şebinkarahisar’a giden dokuz minibüsünün kalkmasına bir saat var ve görevliler wifi şifresini takdim ediyorlar ve biraz olsun internetle oyalanıyorum. Yerlere kadar inen pardesülere bürünmüş bir anne kız ve iki de pembeler içinde henüz iki yaşlarında sanırım-sanıyorum çünkü çocuklardan anlamıyorum-iki de miniğin arkasına geçiyorum. Bir tane de yobaz mı yobaz bir adam biniyor, binmeden önce de nefretle bakıyor bana. Bugün cuma ve bu molla benden nefret ediyor. Önümdeki çocuklarsa bir türlü annelerinin ve anneannelerinin kucağında durmuyorlar. İkisi de ayrı ayrı kaçmak peşinde, canlarını minibüsten atmak derdinde iken anneanneleri onları korkutmak için kendi yetiştirilirken işittiği tüm baskıları yansıtıyor sanki. “Kopek var kopek dışarıda, ısırır bak kopek, amca var amca yakalarsa çok fena, amca kotü amca, iğne yapacak bak amca, cızz diye.” Şoför gelip de kontağı çalıştırmasa ve yola koyulmasak canımı dışarı atavağım var şu yavrularla beraber , ben bile korkar oluyorum amcalardan, kopeklerden, herkesten. O kadar güvensizliğin içinde düşüyoruz yola. O kadar canım sıkkın, moralim bozuk, iç sesimle de aram yok ya da uyudu yorgunluktan bilemiyorum ama bir an önce eve dönmek istiyorum. Şaka yapmıyorum, evimde olmak istiyorum. Bu kadar konforsuzluk, bir sürü yabancı, uykusuzluk, kahvesizlik… Annemi istiyorum. Kırk bir yaşındayım ve annemi istiyorum. Tek tesellim bozkırdan çıkıp, yeşil bir coğrafyanın içerisinde ilerliyor olmam. Birazcık moralim düzeliyor. En azından manzarayla teselli buluyorum. Nasıl uykum var anlatamam. Nasıl bedbahtım anlatamam.

Gelmiş bulunuyorum Şebinkarahisar’a. Vaktim az. Son dolmuş üç buçukta kalkacakmış. Keskin bir soğuğu var eskiden Giresun ona bağlıyken, şimdi kendisi Giresun’a bağlı olan Şebinkarahisar’ın. Havası soğuk olsa da, insanları sıcak ve yardımcı. Ne Karadeniz’deyim ne İç Anadolu’da. Her şeyin ortasındayım burada. İlçenin içindeki kalesine çıkmak istiyorum ama bugün gerçekten çok yorgunum. Zaten bir evden bana deli gibi havlayan bir köpek var, gitme der gibi. Hav hav hav çenen batsın diye bağırıyorum da Allah’tan zincirli. Yoksa tek butla yoluma devam etmek zorunda kalacağım. O kuyruğunu neden sallıyorsun madem. Erkek mi diyorum, evet diyor yerleri süpüren kadın. Bizim erkeklerimiz gibi, kuru gürültü diyorum. Gülüyor ve gene evet diyor. Gözünün önünden kaybolana dek arkamdan havlayıp kuyruk sallamaya devam ediyor it.

25 (2).03.2016 - 1

20160311_103613

Atatürk’ün geldiğinde kalmış olduğu ve şimdi müzeye dönüştürülmüş evini ziyaret ediyorum. Umursamaz bir görevli var içeride. Yardımcı olmuyor. Bir an önce gitmem ve ona soru sormamam için can atıyor gibi. Bense ciddi anlamda beğeniyorum üç kattan oluşan müzeyi, evi… Meydan’a çıkıyorum şimdi, bir sürü erkek toplanmışlar konuşuyorlar. Önemli bir şeyler olduğunu düşünüyorum ve soruyorum neler oluyor diye. Hiiçç diyorlar, güneşleniyoruz. Acayip bir şekilde güneş gören tek yer burası ve insanın içine işleyen bir soğuğu olduğundan bu şekilde kemiklerini ısıtmaya çalışıyor insancıklar. Bir parça güneş nelere kadirmiş böyle, kıymetini anlıyorum ve ben de bir sürü adamla beraber yüzümü çeviriyorum güneşe, gökyüzüne. Herşeye rağmen yaşamak güzel. Herşeye rağmen.

20160311_105526

20160311_110030

Pişmanlık duyduğım şeyler de oluyor tabii. Eğer bavulum olsaydı burada kalırdım. Seyahatime buradan devam ederdim. Giresun’a geçerdim buradan, Bayburt ve Gümüşhane yapabilirdim. Özellikle çok merak ettiğim Baksı Müzesi’ni görebilirdim. Şimdiyse çaresiz ilk planım doğrultusunda ilerleyeceğim. Eğer dayanabilirsem bu gece, olmadı yarın sabah yola koyulacağım Kars’a gitmek üzere. Çarşı hareketleniyor bu arada, insanlar alışveriş yapıyorlar, dükkanlar hareketleniyor. Atatürk Müzesi’nin kapısının arkasında kalan kafeteryaya giriyorum. Girişte bulunan kasaya yakın bir masa seçiyorum kendime ki, rahat rahat laf atayım insanlara. Bir yandan esnerken, bir yandan da felç geçirmiş olmasına rağmen bana yardımcı olmaya çalışan bir amcayla sohbet ediyoruz. Bir kahve söylüyorum ve çaktırmadan esniyorum. Amcanın kız  torunu giriyor içeriye kız arkadaşıyla. Dedesini öpücüklere boğduktan sonra bugün senden yiyeceğiz diyor. Dedesi ye kızım ye diyor, sonra da bana dönerek bunu bir gün görmezsem neşem soluyor diyor. Kız pek fena zaten, hem sevgisini alıyor dedesinin, hem de karınları doyacak arkadaşıyla ikisinin.

20160311_110110 (1)

 

20160311_100343 (1)

Peki diyorum ben ne yapacağım burada diye sorduğumda sen şu Meryem Ana’ya bir git, pişman olmayacaksın diyorlar. Buradan on iki kilometre uzaktaymış ve taksisiz olmaz diyorlar. Benim için tanıdık taksi çağırıyorlar. Şoförüm Burhan Bey. Pazarlıkta anlaşıp, yola koyuluyoruz. Bir hayli uzak ve çetrefilli aldığımız yol. Kimsecikler yok. Burhan Bey buraya gelen birçok Rum olduğundan bahsediyor, elbette ki sezon açıldığında. Bir anne kız getirmiş buraya. Manastır çok dik olduğundan kanserli annesi yukarıya çıkamamış. Bir köşede oturmuş ve ağlamış. Buralarda yaşarmış, köyü buradaymış bir zaman önce. İki dağın arasında konumlanmış ilçenin hem enteresan bir coğrafyası, hem de çok kültürlü bir geçmişi var. Eski Rum yerleşkeleri, Ermeni köyleri, Aleviler ve Sünniler yaşamışlar yemyeşul ağaçların arasında finduk ağaçlarının gölgesinde. Erdal Eren’in doğduğu topraklar buralar. Merkez köyden olduğu söyleniyor. Bahçeler köyündenmiş çocuk Erdal. Be Aziz Nesin de buralıymış. Bir kez daha anlıyorum bir insan yok edilmek istensin ne yaş dinliyorlar ne de baş. Oracıkta idam ediveriyorlar bir küçük oğlanı. Çok yazık oluyor o çocuğa. Dünyanın boşluğunun simgesi bir isim daha buradan çıkmış, bu topraklardan. Şebinli Erdal. On yedi yıl gün yüzü görebilmiş ancak.

Şimdi anlıyorum it dediğim köpekçe kaleye çıkmamam için neden önüme engel konduğunu. Yüzlerce basamak var önümde Meryem Ana Manastırı ile aramda. Üstelik yolu yol değil ve ben de buraya kadar gelmişken geri dönemiyorum. Aklıma Meteora’daki imkanlar geliyor. Hiç olmadı asansör koymuşlardı ya da bir kolaylığı vardı tırmanışın. Ama burada acı çekmeden onca yolu çıkmanız imkansız. Burhan Bey ben de geleceğim diyor. Nefeslerimiz kesile kesile tırmanıyoruz yukarıya. Görevliyi görüyorum aşağıdan. Ufukta bir küçük adam sandığım kişi dev gibiymiş meğer, düz zeminde karşılıklı gelince anlayabiliyorum ancak. Hem bilgili, hem bilgi vermeyi seviyor. Aslında üçümüz de birbirimizle çok rahat iletişim kuruyoruz ve benim pek çok soruma karşılık, onların pek çok cevabı var ve bir anda görevliye insan burada şair olur diyorum. İn cin yok çünkü. Bülbül yuvası gibi bir yerde dokuz beş mesai saatleri içerisinde bekle ki de insan gelsin ki karşılıklı iki çift laf edesin. İnsan insanı zehirliyor tamam ama zehrini aldığı da görülmüştür şu dünyada. İnzivada gibi hissediyor insan burada. Bir çeşit çilehane. Derinleş derinleş dur. Kendimi yıllar yıllar önce burada yaşamış keşişler gibi hissediyorum. Bu düşünce içime işliyor. Tüm dünyadan uzakta, bulduğunla yetinme gayretiyle bir lokma bir de hırka, şehrin huzursuzluğundan uzakta, bir başıma, yaşamıştım belki ben de buralarda.

20160311_132731

20160311_133413

Manastır hakkındaki görüşlerime gelirsek, Sümela kadar bakımlı olmadığı aşikar. Milattan önce ikinci yüzyılda yapılmış olmasından kaynaklı, resim sanatı olmadığından duvarları ya beyaz kireçle ya da aklı başında olmayan ellerin kıllı papaz yazacak kadar  seviyesizliği ve cehaletiyle kaplanmış boydan boya . Kalpler çizmişler duvarlara Ayşe Ali’yi seviyor, Ali Veli’yi seviyor, Veli herkesi seviyor türünden. Teleferikle insan taşıması yapılmıyor. Kimi basamaklar olmadığından, tırmanma kısmında sizi bekleyen tehlikeler mevcut. Ama burada bulunmuş olmaya, Şebinkarahisar’a, Dikmen Tepesine kuşbakışı bakmaya, yer yer uzanmış köyleri izlemeye ve bunun her anına değer. Sadece sağlam bir kondisyon ve iyi huylu da bir kalp gerek sizi yarı yolda bırakmayacak olan. Düzlüğe indiğimde son bir kez bakıyorum geriye, geldiğim yere. Aklım almıyor onca imkansızlığın içinde bu insanlar koca kayayı oyup da içini nasıl yaptılar ettiler diye.

Görevli bizimle aşağıya iniyor. Tek çıkış olduğundan bir tehlike yok. Gelenin de gidenin de yolu birmiş yani. Gene çıkarım ben diyor. Alıştım böyle ine çıka diyor. Zaten bizden daha doğrusu benden başka gelen olmaz diyorum içimden. Keçilerden başka kim çıkar buraya bu mevsimde, şu saatten sonra? Tekrar gelirsem eğer Sarıyer köyünde misafir edileceğim. Almış bulunuyorum gerekli sözleri. Sonra da ucu ucuna  merkeze iniyoruz ve ben kalan son dolmuşa binme gayretiyle dizimi yüksekçe bir basamaktan atıyorum ki şoför kolumu tutmasa yerleri öpeceğim. Şaşkınlıkla bana bakıyor. Ölüyorum diyeceğim tutuyorum kendimi. Uykusuzluk, yorgunluk, bir keçinin tabiatından uzak oluşum ve tırmanmak durumunda kaldığım yüzlerce basamak beni mahvetmiş. O an karar veriyorum. Sivas’a giderim, odama çıkarım, duşumu alırım, yatağıma uzanırım, sabah artık kaç otobüsü varsa onunla Kars’a doğru yol alırım.

Şebinkarahisar bana oyun oynadı diye düşünüyorum dönüş yolculuğunda. Yemek yemeye fırsat bulamasam da şükran ve memnuniyetle kabul ettiğim Saraçoğulları ikramı içi nefis fındık ezmeli organik pestil ve kömeler sayesinde ilçenin keçileriyle özdeşleşerek tırmanabildim manastırın insafsız ve her anlamda nefes kesen sarp ve dik basamaklarını. Burada ne işiniz var diyenlere yahut ne işin vardı orada diyenlere cevabım bundan yıllar yıllar önce buraya gelmiş olan ve ben bu şehri çok beğendim diyen Atatürk’ünküyle kısmen aynı olacaktır. Ben de buraları çok beğendim arkadaş. İyi ki gelmişim. İyi ki görmüşüm. Tek gözlü mütevazi ocağında derin bir samimiyet, geniş ve anlayışlı bir kültür buldum diyen bir büyük adama katılmamak elde değilmiş, gelmeseymişim bilemezmişim.

20160311_110558

20160311_123730

ÇANAKKALE

ÇANAKKALE:

“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.”

20150610_110807

İyi ki gelmişim! İyi ki görmüşüm! İyi ki hatırlamışım! İyi ki aslında hiç unutmamışım! Şehitler hayatlarını bırakırlarken geride, ben toprağa birkaç damla gözyaşımı bırakmışım. O kadarla kalmışım. Onbinlerce ölü, isimsiz bir sürü mezar, ağaçları yerlerinden kımıldattıkça toprağın yüzeyine çıkan kemikler, Diyarbakır, Denizli, Edirne, Uşak, Kütahya, Manisa, Muş, Beyrut, Şam doğumlular, Ahmet oğlu Mehmet’ler, Ali oğlu Hasan’lar, siyah beyaz fotoğraflarda solan, kara toprakta yok olan, mermiyle, süngüyle biten hayatlar. Vatan için, bayrak için, toprak için, ölüm korkusu içerisinde bekleşilen siperlerde geçen, çok zor geçen saatler, dakikalar.. Süper kahramanların henüz sinema salonlarında cirit atmadığı dönemlerde, adlarını billboardlarda göremeyeceğiniz, genç kızların saplantılı hayranlıklarını kavramaktan çok çok uzakta bir dolu yiğit. Çocuk denecek yaşta olanlar var aralarında. 1921 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezun verememe nedeni, Sivas Lisesi, Vefa Lisesi, Çapa Erkek Öğretmen Okulu.. Kendi cenaze namazlarını kılan sonsuz sıkıntıda kalmış, paramparça olmuş, ezilmiş ruhlar. Onbeşliler.. Bir sürü endişe, bir sürü bilinmezlik içinde, yavuklusundan, baba ocağından uzağa düşmüş, geride kalmış bebesini Allah’a emanet etmiş, bir sürü sıkıntının ortasında kalakalmış hayatlar. İman gücüyle savaşmış çocuklar, feda edilmesi en zor, en tatlı şey olan canlarını bağışlamışlar. Dünyada sırrı çözülememiş bir zafer. Selvi ağaçlarının altına gömülmüş gençlikler. Şimdi mezarlarının üzerinde gelincikler biter. Ellerinin kınası kalmış gelinlerin hakkı var o mezarlarda. Kurban olunası hatırladıkça. Ben biraz geç kalmışım sizlere, hepinizden ayrı ayrı özür dilerim. İyi ki varmışsınız, iyi ki Mustafa Kemal varmış. O seçilmiş ve gönderilmiş. Dünya malının kıymetsiz olduğunu, varlığınsa hiçlik olduğunu hatırlatan mezarlar. Yolcu, burada durmak gerek. Durup da bir hatırlamak gerek altındaki binlerce kefensiz yatanı. Canlar. İpeklere sarılasılar. Şehit başkaymış. Ben burada anladım. Üzerlerimizdeki hakkınızı ödeyemeyiz. Elimden geldiğince tek tek mezarlarınıza dokundum, isimlerinizi olmadı memleketlerinizi okumaya çalıştım, soyadı kanunu henüz çıkmamış olduğundan baba adlarınızla beraber okudum sizi tek tek. Bu topraklarda doğmak varmış. Çanakkaleliler ayrıcalıklıdırlar. Onlar bunu bilir bilmezler. İçim sızlayarak gezdim. Bastığım topraklarda yatan, kefene sarılamamış şehitlerin varlığını hissederek gezdim. İyi ki gelmişim! İyi ki gelmişim! İyi ki gelmişim! Bir kabahatim olduysa özür dilerim. İnsan bazen kendini küçücük hissedermiş. Mümkünmüş.

image

image

image

GÜNÜMÜZ:

20150609_160459

20150609_153657

20150609_180427

20150610_095417

20150610_091934

20150609_181139

20150609_153754

20150609_181155

20150609_154118

image

Uzuunca bir yolculuğun ardından şehrin merkezine indiğimde gördüğüm, İzmir’in Kordonboyu’nu anımsatan, kafelerle süslenmiş, ara ara faytonlarla renklenen ama İzmir’dekinin aksine kilometrelerce doldurulup, denizden kopmamış uzun bir cadde çıktı önüme denize paralel. Sanki hiç olay olmuyormuş hissi uyandırdı bir anda şehir içimde. İnsanları tatlı ve rahat ama küçük şehir havası da sinmiş tüm dükkanlara. Franchise almak yerine özgün sayılabilecek, yaratıcı dükkanlar açılmış özgün isimleriyle birlikte. Aynalı Çarşı da bildiğin Kemeraltı, Kızlarağası. Minicik şortlarını çekmiş genç kızlar. Rahatsız eden bakışlar pek yok ama gene de güzele bakmanın sevap olduğunun bilincinde erkekler de yok değil. Yani bakıyorlar o erkekler. Havası güzel, esintisi güzel, denizi güzel, insanları güzel bir şehir burası. İster kolanı iç, ister nargileni çek, şiirler yaz oturduğun yerde, biranı höpürdet, şarabını yudumla akşam olunca ama en önemlisi öpülesi bir boyun bulursan eğer, sakın bırakma. Ne demiş şair? “Boynun diyorum, boynunu kimse benim kadar iyi değerlendiremez.” Mümkün olduğunca çabuk bir boyun bulup, nazikçe değerlendirmek gerek bu sokaklarda. Siz bilirsiniz gene de. Hayat sizin. Cemal Süreya’nın içinden öyle geçmiş ve onun içinden geçeni deniz kenarına yazmak da şair ruhlu bir arkadaşın aklına gelmiş. Hem ayaklarını uzatmış denize doğru, hem de mısralar yazmış ordan burdan kalemi el verdiğince. Ben gördüm seni. Evet şiir sokakta. Evet şair ruhlu bir genç bu sahilde, tam burada oturmuş ve hiç üşenmeden yazmış. Bir insanın kendisini dile getirmesinin en içten yollarından biri de bu belki de. Yazın yazın yazın, gün gelir kendi dizeleriniz dökülüverir hiç alıntısız, bir okuyan olur ve gülümser hayata. O gülücüğün müsebbibi ise siz oluversiniz bir anda. Hiç ummadığınız halde sevap işlemiş olursunuz. Bir insanın umudu olursunuz. Benim gülümsememin hayrı sana dokunsun arkadaş. Ben seni gördüm. Sevap yazıldıysa bir defa, silinmez asla.

image

20150609_190452

“Barış mümkün” yazılı vapurları var Çanakkale’nin. Evet Barış her zaman mümkün. Sen yeter ki sükunetini koruyabil. Önce kendinle barış, sonra savaşlar yaratmazsın zaten. Bense kendi içimde ne mümkün ne değil derken onu görüveriyorum uzaktan. Bir anda çıkıveriyor karşıma. Sahipli midir diye huzursuzlanıyorum önce. Bir de bakıyorum satılık diyor üzerinde. İsmi Şadi. Bu küçük tekneyi alıp bağlamak geçiyor içimden. Neden Şadi diyecek olursanız hiç bilemiyorum ben de neden Şadi, onca havalı yelkenlinin arasında. Kanım kaynadı diyelim Şadi’ye. Çok da şirin kerata. Bir parça küçük kalmış hayatta ama olsun benim olsun da. Ben onu büyütürüm yavaş yavaş, hele bir benim olsun da.

Bu Çanakkale Merkez’e ilk gelişimdi, Çanakkale ve çevresine ise sayısız gelişlerim olmuştur zamanında, tatil için, gezmek için, tozmak için, tozunu attırmak için, e bir parça da çapkınlık için. Her defasında bir sürü deniz manzarası biriktirerek dönmüşümdür geriye. Tarihiyle bu kadar üzüp, kendisiyle bu kadar avutan başka da şehir yoktur herhalde dünya üzerinde. Çanakkale geçilememiştir, doğrudur. Buna istinaden anlatılan ve günümüze kulaktan kulağa aktarılarak gelen bir sürü ruhani hikaye ise rehberleri kızdırıp, boş inanç ve hurafe olarak görüldüğünden ve hem Mustafa Kemal’e hem de şehitlerimize, gazilerimize haksızlık olacağı düşünüldüğünden, ayrıca yaşandıklarına dair somut kanıtları da olmadığından, işitildiğinde insanları kesin doğrudur gibi bir takım düşüncelere ittiği kadar tedirgin de etmektedir çoğu zaman. Anzaklar -ister halüsinasyon deyin, ister korkudan kaynaklı- genç Türk askerleriyle değil aynı zamanda yeşil cübbeli, sakallı, sarıklı, uzun gövdeli, pırnakıl mezarlardan çıkan dev gibi adamlarla mücadele etmek zorunda kaldıklarını söylemişlerdir. Ne diyelim bazen alemler birbirine karışır. Hele ki savaş anında, hücum esnasında kim bilir neler oldu daha bizim hiç bilmediğimiz Allah Allah sesleri arasında, asla da öğrenemeyeceğimiz. Mustafa Kemal’in deyişiyle “Biz bir dar-ülfünun(üniversite) gömdük Çanakkale’de.” Daha ne olsun? Ertesi sene yapılan yoklamalarda ardından “şehit” diye bağrılan Ali’ler, Ahmet’ler.. Şimdi onlar nereye gittiler? Hiç yaşanmamış gençlikleri, hiç yaşlanmamış bedenleri ve gerçekleşmemiş umutları yaşıyor mudur sonsuzlukta? Hiç mi alacakları yoktur hayattan?

GELİBOLU:

image

Şehrin merkezindeki bir sürü turizm acentesinden 60 Yeni Türk Lirasına mal olacak şekilde satın alınarak yola çıkılacak bir tam günlük programdır kendisi “Çanakkale Şehitlik Turu”. Sabah dokuz-dokuz buçuk çıkışlı olup, akşam altı-altı buçuğa kadar yorucu bir şekilde devam eden, silme yerli turistin olduğu ve her bir yerli turistin ülkenin dört bir yanından geldiği, bizim tur liderimizin elindeki baston şemsiyesiyle bizleri sağdan soldan toplamaya çalıştığı ve bunu yaparken de hep o aynı şemsiyeden yardım aldığı, elinde mikrofon yol boyunca savaş taktiklerini anlatıp durduğu, Kum Otel’in bahçesinde Pakistan’dan gelmiş ve kadınlara yemek yemeyi unutarak bakan adamlarla enteresan dakikalar geçirten, her kafadan bir sesin çıkmadığı, toplanma yerlerine tam saatinde gelinen, şehitlik turu olduğundan insanların ukalalıktan beslenmediği, benim birkaç soru sorduğum, rehberimizin de cevap verdiği, duygusal dakikaların yaşandığı, herkesin hüzünlendiği ama sayısız defalar otobüse in bin yapmaktan şaşkına döndüğümüz bir tur olmuştur. Yormuştur ama değmiştir. Bir başınıza gelseymişsiniz olur muymuş? Mümkünatı yok. Bir uçtan bir uca Gelibolu’yu gezebilmek kolay olmayacaktır rehbersiz ve bilgisiz.

Çanakkale limanından Geyikli’ye geçtikten sonra bizi karşılayan yokuş çekişlerinde bir parça sorunlu tur otobüsümüze doluşuyoruz. Ani bir manevrayla, çevreye arsız gözükmemeye çalışarak bir pencere kenarı kapıyorum. Rehberimiz derhal uyarıyor aynı koltuğa oturmamız hususunda. Herkes yerini öğreniyor ve hep aynı yere geçiyor. Diyorum ya hiç asi yok aramızda. Uslu uslu çobanımızı dinliyoruz. O ne derse onu yapıyor, in dedi mi iniyor, bin dedi mi koştura koştura biniyoruz ve siniyoruz köşelerimize. Karışık duygular ama seri hareketler içerisindeyiz. Akşama dek bu böyle sürüp gidiyor. Sabahın ilk saatlerinde ben bunca aynı insanla ne yapacağım, olmadı öğlene kaçarım derken akşama doğru bir hayli adapte olmuş vaziyette otobüsteki herkesi benimsiyorum. En yakın çevrem fotoğraf çekmeyi pek seven Adapazarlı bir aile. Gelin, damat, iki de kaynana. Dünürler hallerinden memnun yiye içe gidiyorlar yol boyunca. Erik filan uzatıyorlar bana da yer miyim diye. Sıkıntı yok anlayacağınız.

image

image

Öğlene dek Kuzey Cephesi Turu, öğleden sonra Güney Cephesi Turu olarak ikiye ayrılmış bir program var önümüzde. Şehitler Abidesi’ni öğleden sonra görebiliyoruz. 41.70 metre yüksekliğindeki anıt biraz da deprem tehlikesi yüzünden Atatürk’ün de boyunun eklenmesiyle bu yükseklikte inşa edilmiş, böyle uygun görülmüş. 1915 yılında I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybeden 253.000 Türk askerinin anısına yaptırılmış. Şehitlerin bekçisi, vakur bir şekilde karşılıyor ziyaretçilerini. İnsanın tüylerini ürpertiyor duruşu. Hem görkemli, hem hüzünlü. Sütunların dili olsa da konuşsa eğer dinlemeye ömrünüzün yetmeyeceği yüzbinlerce hikaye sakladığını hissettirtiyor derinden. Çok üzülüyor insan, yıllar geçse de üstünden. Çanakkale beni o kadar üzdün o kadar üzdün ki, ama aynı zamanda o kadar da mağrursun ki, kızmak gelmiyor içimden. Hiç ama.

image

20150610_154816

image

DÖRT DUVAR

image
ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

NANA

“Alla alla..”

Kim olduğumu, nereden geldiğimi sormak aklınıza geldiğinde ancak yaşıyor olacağım aranızda. Adım Nana. Yaşım elli. İşsiz kocam, iki çocuğum ve bir torunumu Gürcistan’da bıraktım geldim, çalışmak için. Çocuklarım için sağım, onlar için varım burada. Benim olmayan topraklarda, vatanımdan uzakta, aç kalmamak için, yaşamak için kendimin olmayan bir ananın bakıcılığını yapıyorum. Onun sayıklamalarını dinliyorum tüm gün, yakarıyor tanrısına kurtarsın onu diye. Kolay mı sanıyorsun içi binbir sitemle dolu ahlarını sindirebilmek? Aynı şeylerle suçlanıp durmak? Elmalarını dilimliyorum incecik. Uzamış tırnaklarını kesiyorum. Kızları, oğulları geliyor ara ara artık bilinci iyice bulanmış kadının yanına vicdanlarını rahatlatmak için. Nasıl da gülüyor öz evlatlarını görünce. Ben de kendi çocuklarımı görsem böyle davranırdım herhalde. Büyükannelerinin elinde büyüdü çocuklarım, bir süre sonra onu anne bilir oldulardı da nasıl kıskanırdım anlatamam. Bense eve ekmek almak için para yollayan bir yabancıya dönüştüm yıllar içinde gizli gizli annesini çocuklarından kıskanan. Ne yapsaydım yani? Sovyetler dağıldığında biz başka türlü dağılmıştık bile çoktan. Fabrikalarını da beraberlerinde götürdü Ruslar ve bizlerin dumanı tüten ocaklarını da. Bir daha da yatırım yapmaz oldular. İşsizlik başladı. Fabrika olmayınca ne işi ne gücü? Marketler bile kapandı. Halbuki Putin Gürcü’dür. Annesi bizim orada yaşar. Babasıysa aslen Gürcü’ydü. Tıpkı Stalin gibi. İş başa düşmeye görsün insan ister istemez her işi yapabiliyor. Aslen tarih öğretmeniyim ben. Öyleydim yani ama otuz beşinden sonra iş yok ülkemde. Ancak küçük işler var, tıpkı parası gibi; onlar da temizlik işleri ve de paspas için verdikleri para da belli. İngilizce’de bilmiyor ben. Türkiye gene iyi. İlk başlarda kullanıldım daha doğrusu halen daha kullanıldığımı düşünüyorum. Bin liraya hastanede hastaya bak gel de gece gündüz. Şirket çok kazandı üzerimden, sigortamı da ödemediler. Ama sıkacağım dişimi. Uç sene sonra bana türk kimliği verecekler. O zaman bir nebze olsun rahatlarım diye umuyorum. Arkadaşlarım arasında hayat kadınlığı yapanlar var. Nana sevmez öyle şeyler. Nana’nın kıskanç bir kocası var ve onun yüzünden erkek hastaya bile bakamıyor ve Nana yalan söyleyemez asla kocasına. Aksi olsaydı hem daha çok para kazanırdım, hem de evimden daha az zaman uzakta olurdum. Sonra mı? Yaşardım gider, kabullenirdim biter. Şimdi geldiğim noktada bir adamın önünde diz çöküyor olmakla, bir adamın annesinin bekçisi olmak arasındayım. İlkinden vazgeçtim namusum kurtuldu-siz türkler nasıl diyor, böyle söylüyorlar– ikincisinden kurtulsam aç kalırız beraber. İş yok memleketimde. Gurcistan’da öğretmenlikten bağlanan aylık yüz yirmi lira. Kocam işsiz. Allah’tan Gurcistan ucuz. Herşey burayla yarı yarıya. Ama gene de yetmiyor. Burada yemek masrafım yok. Hepsi onlardan. Zaten Nana çok yemek sevmez. Sadece boş günlerimde o da haftanın bir günü, dışarı çıkıyorum. Bir saatlik bir market alışverişi yapıyorum en fazla. Bazen çocuklara bir şeyler bulurum diye çarşıda şöyle bir dolaşırdım. Şimdi çarşıda uzakta. Nana dolmuş parası vermek istemiyor, Nana para harcamak istemiyor. Her kuruş bana memleketimde gerekli. Samsun’da çalıştım iki yıl, dört yıl Ankara’da bir yaşlıya baktım. Öldü o da. Bir kez de İzmir’de bulundum. O ne güzel şehirdi öyle. Kış idi gittiğimde. Ilık geçen bahar havası vardı. Güzel memleketti. Benim olsun isterdim, burnumun direği sızlasın isterdim onun için. Memleketinden başka burnunun direğini sızlatan yer olmuyor çünkü. Yüce tanrım, ne karanlık, soğuk ve sevimsiz idi Ankara. Başkent diyorlardı orası için. Yüksek gökdelenler ve hep bakanlık binaları vardı. Moskova’da başkent ama böyle değil işte. Rengarenktir Moskova. Ne de olsa on yılımı geçirdiğim şehirdi. Şimdiyse burnumu pahalı diye dışarı çıkaramadığım bir başka su şehrinde, İstanbul’dayım. Ne sevdim diyelim, ne sevemedim burayı da. Üvey biraz sanki bana. Sanki sert bir tokat atmak istiyor da yapmıyor, tutuyor gibi. Ayağıma dolanma, benim binlerce dolananım var der gibi. Ama sağ olsun gene de. Hiç aç bırakmıyor, doyuruyor herkesi, tıpkı beni doyurduğu gibi. Burada maaşım da iyi. İki katı alıyorum. Geçenlerde bir arkadaşla bir kafede buluştuk konuşmak için. Çay söyledim, en ucuz şey diye. Bir çay yedi lira dediler. Ben onunla bir kilo çay alırdım. Kazıkçılar. Nana var anlamamak, neden böyle. İstanbul pahalı şehir anladık ama çay bu işte altı üstü yanında da iki küçük kurabiye eşliğinde.

Nana en çok uç buçuk aylık torunu Maria’yı özlüyor. İki kıza bir kız daha geldi. Küçük kız büyükten önce evlendi ve bir kız daha getirdi yaşantımıza. Yaşamaz dedilerdi önce sekiz aylık doğuverince. Ciğerlerinde gerekli havayı alacak yer yokmuş. Anne sütünü kabul etmemiş, mamayla beslemişler, oksijen vermişler benim minik tatlı torunumu yaşatmak için. Kızım ağlayarak aradığında ona, önce cinsiyetini sormuştum. Kız olunca sevindim. Kızlar daha dayanıklıdır. Öyle de oldu. Hayata tutunuverdi benim küçüğüm. Yakaladı bir ipin ucunu, asıldı da asıldı. Kaderi büyükannesine benzemesin. Dilini sonradan çat pat öğrendiği insanların alt bezleriyle uğraşmasın. Bir kız sordu burada bana, hayat nasıl geçiyor, sen seninkinden memnun musun diye. Eh işte dedim, günleri birbirine ekledim oldu bir yol bana, benim yolum da bu, ister yürür ister dururum ama önce koşarım, çocuklarımla ailemle geçireceğim günler için koşarım.

Alla alla.. Bu kadının derdi nedir böyle? Bak şimdi, herkese melek, tek benimle uğraşır durur. Doktorlara iyi konuşur. Oğullarına içi titriyor. Gene kalkmak bilmiyor saat öğlen oldu. Uyan ana sonra gece uyutmuyorsun beni. Gaddarlığın, zulmün hep bana. Seni ne kadar sevebilirim ki söyle bana, hem de bu kadar az maaşa? Kızının bana yaptığını hatırla bakalım. İlk iş gününde yemeğimi odama getirmişti. Beni sofrasına çağırmamıştı. Ben aşağılık bir hizmetçiydim gözlerinde. Nana çok sinirlendi o gün. Hayvan mıyım ben? Hemen aradı ben patron. Dedi ben bırakıyorum bu işi. O zaman aklı başına geldi hanımın, ama kalbimi kırdı bir kere. Nana bir daha asla sevmeyecek artık o kadını, asla. Bana verdiğiniz maaşla gece gündüz annenize bekçi yaptınız beni. Nana’nın pantolonu üzerinden düşüyor. Nana çok kilo verdi, çook. Hem en pis işlerinizi bize yaptırıyorsunuz, hem de düşük maaş veriyorsunuz. Nerde kaldı sizin insanlığınız?

ŞERMİN

“Allah benim yardımcımdır
O ne güzel arkadaş öyle..”

Son yıllarımı -ama kaç yıl olduğunu tam olarak hatırlayamadan-hastanelerde her seferinde gidip de bir daha gelmeyen şefkatsiz bakıcıların elinde geçirdim. Son düşüşüm hem beni hem belimi büktü. Mengene gibi bir korsem var, taş gibi de. İyicene de yatağa bağlandım. Her işim yatakta görülür oldu artık. Kaldım kulun eline. Kocamdan sonra tek arkadaşım oldu güzel allah bana. Türkçe, Arapça aklıma hangi dilde gelse, başlıyorum dualar okumaya. Ancak dayanıyorum mahkumiyetime. Çocuklar işte güçte. Herkesin evi var barkı var, okuttuğu çocuğu, gönlünü eylediği eşleri var. Kumburbuğdayı gibi kalakaldım sanki tarlanın orta yerinde. Hastanelerse oldu tarlalarım.

Maaşım bana yetiyor. Gerçi maaş cüzdanımı görmeyeli uzun yıllar oldu. Para saymayalı da. Bazen televizyondaki reklamlara takılıyor gözüm. Neler çıkmış, neler çıkmakta her geçen gün, bizim zamanımızda yoktu tüm bunlar. En sevdiğim Nana’yla beraber alışmış olduğum dondurma saatlerimiz. Günün benim için en güzel dakikaları onlar. Eskidenmiş dondurmayı yalayarak yemek. Şimdi bildiğin ısıra ısıra yedirtiyorlar adama.

Mmmm gene geldi dondurma saatimiz.

Size ne anlatacağım bakın. Ama aramızda kalması şartıyla. Olur mu? Bu yaptığım yaramazlığı pek az kişi bilsin istiyorum çünkü. Bir gece gene hastanedeyiz. Ben bu Nana’ya çok sinirlendim. Kötü davranıyor bana. İnsanlığın nerde senin, insan hiç anasına böyle kötü davranır mı dedim. Bir sinirlendim anlatamam. O sinirle aldım altımdaki bir avuç kakayı, sıvadım suratıma, saçlarıma, boynuma. Nana neden böyle yapıyorsun dedi. Koğuştaki kadınlar yapma diye bağrıştılar. Dinlemedim hiç birini, bilhassa da cevap vermedim. Bu bana daha büyük zevk verdi. Cezalandırdım onu. Temizlesin, işi o onun. Üç saat banyodan çıkamadık. Biz birbirimizin şanssızlığı olduk, hiç sevmedik birbirimizi en başından. Akılda sorun yok. Benim derdim kendimle, bir de Nana’yla. Şikayet edeceğim bu Nana’yı da herkese.

HIZIR

Angara’nın bağları da..”

Anam koymuş adımı. Eli becerikli olsun, Hızır gibi yetişsin herkesin imdadına diye. Anamın kendi gibi saf ve temiz yüreğinden gelen yakarışlar doğru zamanda yerine ulaştığından mıdır nedir, ben de adım gibi tıpkı Hızır Aleyhisselam gibi yetişir dururum çalıştığım hastanede insanlar müşkil durumlara düştüğünde. Vatandaşa hizmet gerek. “Hızır bir gel, Hızır yardım et, Hızır bir destekleyiver, hastayı filme götür, hastayı yataktan al, acile ağır geldi.” Ben görünürüm. Üniformamla, heybetimle, jöleli saçlarımla, her gün hiç üşenmeden cilaladığım simsiyah makosen ayakkabılarımla.. aksi mümkün değil zaten. İşi düşen herkese yardım etmişliğim vardır. Kadınlarrr, ah tabi ya, onlara özel muamelem vardır, her şekil. Tevekkeli değil pek erkek hasta da, erkek hasta yakını da sevmem. Şöyle kütür kütür olmalı hasta dediğin. Mevsiminde acur gibi. Hop demelisin, kaldırıp kucaklamalısın, sedyeden alıp yatağa atmalısın. Namım hastanede de almış yürümüş, benim haberim yok. Sıraya girermiş dul avratlar karizmamdan. Evdeki ayrı, dışarıdaki ayrı elbette. Anlayacağınız arı gibi çalışıyorum gece gündüz yüksünmeden. Çünkü işimi seviyorum, çünkü insan seviyorum. Ben bir de en çok kadın seviyorum.

Arkadaş ne iş yaparsan yap, nerede çalışırsan çalış, hastanedeki kadar renkli bir ortam arasan da bulamazsın. Bizim bacanak hava meydanlarında çalışıyor, o bizim ora da öyle dese de, biz burada hayat kurtarıyoruz. Pilot uçurur, tamam da, doktor daha forslu her zaman. Hem ben bedava uçsam ne, bedava ameliyat olmak isterim, tanıdık bildik hekimlere. Bizim bacanakla çekişmemiz bitmez öyle kolay kolay. Tek farkla: o karısını sever, ben tüm kadınları severim.

DURALİ

Korkma!”

Hastanenin çok çeşitli bölümlerinde çalıştım durdum. Son beş senedirse morgda görevliyim. Yanda da gasilhane var. Nedense hiç aklımda olmayan ölüm düşüncesi yavaş yavaş filizlenmeye başlayıverdi içimde. Sık sık düşünür oldum öte tarafı. Düşünmeyeceksin de ne yapacaksın? Ne zaman şu odaya girsem kalabalık bir sessizliğin içine düşüyorum. Her çekmeceyi çeksen baksan bir beden ve etrafımdaki her yer bedenini terk etmiş ruhlarla dolu gibi geliyor. Tepeden tepeden bana baktıklarını hayal ediyorum, yahut yanıbaşımdan. Çok nadir olarak da olsa soluklarını hisseder oluyorum bazen ensemde ve ürperiyorum. Korkudan başka bir şey bu hissettiğim. Yüzleşmekten ödüm patlıyor böyle bir gerçekle. O an ne kadar çok tanrım diyorum, anlatamam. Çünkü esaslıca biliyorum aslında korkulacak bir şey olmadığını, ama gel de aklı inandır. Eskiden ne çekmedik besmele, ne Fatiha bırakmazdım içeri giresiye. Bir kez abdestsiz çıktıydım da evden, hatırladığımda girmemle çıkmam bir olmuştu. Şeften izni kaptığım gibi kendimi atıvermiştim sokağa. Öyle böyle değildi sizin anlayacağınız ilk baştaki korkum. Zaten çok şikayetlenmiştim başında istemem burada, ben korkarım ölüden diye. Ama şefim senin adın Durali, dur de, geç hele ölümlerin önüne deyivermişti de ismimle teselli bulur olmuştum ama ne yazık hiçbir ölümün önüne geçemedim burada çalıştığım süre boyunca. Benden büyük Allah var a canlar. Şimdiyse yavaş yavaş alıştım varoluşlarının içindeki yokluğa. Onlarla konuşuyorum bile. Ne yapacaksın arkadaş, insan her şeye alışıyormuş. Ben neler gördüm burada. Anlatsam roman. Çeksem film. Yazsam şiir. Trafik kazasında başı kopan mı istersin, sabi sübyan çocuklar mı istersin, dilim dilim doğranan mı istersin, doğuda mayına basıp, paramparça olan mı? Liderler geldiler buraya insanları teselliye. Ne lideri? Atatürk’ten başka lider mi geldi bu memlekete? Hepsi lider müsvettesi. Yazık benim ülkeme.

İnsan, insan öldürmenin her çeşidine dayanıyor da, ölümün kendisine, tabiatına dayanamıyor. Hele küçük çocuğu ölenlerin kapının önündeki feryatları duyanların yüreğini dağlar. Allah dağlara taşlara vermiş evlat acısını da çekememişler, insanda karar kılmış o da. Bak hele, allahın gücüne gitmeye ama ne istedi bizden hala bilmem. Yok böyle bir şey. Yok böyle bir acı. Duyan bilen gören bir söyleye. Sanki o anaların babaların yüreklerini bir kartal çekip çıkartıyor yerinden. Hiç unutmam bir baba, on sekiz yaşında trafik kazasında ölen çocuğunun cesedini gördükten sonra sessizce çıkmıştı, aman ne iyi bir damla gözyaşı dökmediydi derken, bir anda koridordaki duvara başını vurmaya başladıydı da güm güm diye kafasını yarmıştı akrabaları ellerinden kollarından tutup da çekesiye. Bütün yüzü, gözü, gömleği, yerler kanlar içinde kalmıştı. Sanırsın ki tavuk boğazlamışlar. Dayanamıyorum diye bağırır dururdu gider iken. Hiç unutmam. Hiç gözümün önünden gitmez o hal. O adam, acısı, oğluna bakarkenki tepkisizliği ki fırtına öncesi sessizlikmiş onunkisi..

Beni soracak olursanız.. Beni pek soran olmaz ya, neyse. Burada başrollerde sessiz bir filmin kahramanları var. Ben figüranım çoğu kez. Yer dolduruyoruz. Demek ki bir boş yer varmış benim gibi silik bir adam için bile. Evliyim ben. Çocuk.. Yok çocuk. Olmadı. Sperm sayım düşükmüş, bir iki tedavi olduk hanımlan. Onda da olmadı, tutmadı. Zaten ağır gelir oldu bir odaya girip spermlerimi akıtmak bir kabın içerisine. Şimdi bakıyorum da iyi ki de olmamış. Var olanın yok olmasındansa, hiç olmaması daha iyiymiş. Senin olanı allah aldı, daha çok sevdi diye teselli olmaz. Ben avunmam bu kadar azıyla. Kim avunur böyle şeylerle. Ne edeceksin? Avuntu dünyası. Benim tesellim de bunca acı çeken aileler. Yoksa çok koyuyor çocuksuzluk ama ne edeceksin? Hayat işte. Tesellisiz yaşanmıyor ki. Bir ara bir buhran geçirmiştim. Okumaya başladım o dönem. Ne bulursam okuyordum. Rus edebiyatı favorimdi. Kipling okudum. Steinbeck okudum. Stendhal okudum. Çehov okudum. İyi geldi ruhuma. Yatıştım sanki. Erkek olmayan bizi anlayamaz. Biz farklı düşünürüz. Bizim hanım incik boncuk kurslarına dadandı. Alışveriştir onun tanrısı, illa ufak bir şey alacak kendine. O da onun tesellisi oldu. Ne edeceksin, çoluk yok çocuk yok. İki hizmetli maaşı, ev kendimizin, gecekonduya kat çıktık, kayınbaba sonradan müteahhite verdi, bir dairede hanımın üzerine oldu dört çocukta hak geçmesin diye. Kira parası da cepte. Daha ne? Şimdi tek sıkıntım aynı apartmanda bir sürü akraba dipdibe yaşıyor olmamız. Ben büyükleri olduğumdan saygıda kusur etmiyorlar ama bir çocuk da benim olsaydı, sev sev başkalarının çocuğunu ne kadar sevebilirsin ki?

BÜYÜK VE BEKLENEN ENGİZİTÖR

Sana sağlıklı bir aile verdim dağılmış ve fakir bir ülkenin topraklarında. Şimdilik. Hiç layığın olmayan bir işi yaptığını düşünüp duruyorsun. Hiç hak etmediğin muameleler, karşılaştığın. Sana layık görülenin acısını çıkartıyorsun bir başkasından. Ezildikçe eziyorsun. Kısasa kısas yapmasan sevilen kulumsun. Kalbinin içinde iyilik var. O iyiliği ben koymadım. Tabiatında var. Senin şanssızlığın insan emeğine değer vermeyen insanların arasına düşmüş olmak. Hepsi bu.

Ben aklını koyverdim, sense gerisini boş verdin. İçten içe fenalık ettiğini düşünür durursun. Aklına geldiği anlarda bunu hak etmek için ne yaptım ben geçmişte der durursun. Geçmiş geçmişte kaldı. Senin cezan seninle ne yapacağını bilemeyen ailene kesildi. O kadar şaşkınlar ki. O kadar çılgınca davranıyorlar ki. Seni hemen yanıma almamam sırf bu yüzden. Bu haddinden büyük ve erken bir iyilik olur herkes için. Dünyada kalacağın günler henüz bitmedi. Dur daha. Kal o durup durduğun yatakta. Ama bir daha o kadar yaramazlık yapma. Sürme elini kolunu çok fazla yüzüne gözüne. Bulaştırma pisliği ellerine. Bunu yapabilirsin. Yap. Adımı ağzından düşürmüyorsun. Benim nerede olduğumu da biliyorsun.  Sadece çok fazla neden arıyorsun. Hayata her zaman yaptığın gibi çok fazla anlam yüklüyorsun. Ben size çok basit bir hayat vermiştim halbuki sonsuz mutluluk için. Sizse zoru seçip, geldiğiniz noktada birer mutluluk avcısına dönüşüverdiniz. Kovalamakla yakalanamayacak hisleri yanlış yerlerde arayarak tükettiniz çoğunuz . Çok yazık.

Sana yüksek libido verdim ve karşı konulmaz erkeklik. Seni ormanın olmasa da bu küçük bahçenin hem bahçıvanı yaptım, hem aslanı. Sürmektesin bahçeni dilediğin gibi. İster maydonoz ek, ister limon ağacı. Tercih senin, bahçe senin, çiçekler senin. Dilediğin gibi sürmekte serbestsin. Hakkaniyetlisin. Şehvetin, yenik düştüğün. Olur. O kadar olur. Gönül kırmak nedir bilmediğinden, sen de benim sevilenimsin.

Sana rahatlık verdim bu dünyada. Bolca da teselli. Seni dünyada olabilecek en iyi dostların arasına koydum. Onlar senin sessiz dostların. Onlar senin hüznün, neşen, umudun, umutsuzluğun, her yaştan, her kesimden, her evden, her kültürden. Hepiniz bir yüzün suratlarısınız, hepiniz aynısınız aynada. Ruhun ruha fark atmaya hakkı yok. Korkun geçtiğinde ancak aradaki çizginin inceliği seni şaşırtmış olmalı. Onlar çelik birer kasada yatan başkalarının hüzün kaynağı olmaktan öte, onlar senin içindeler de artık. Hissetmeye başladın en nihayet yavaş yavaş ve korkulacak bir şey olmadığını gördün. Onlar benim gücüm. Onları hissediyor olman benim varlığımın ıspatı. Ne çok yakınım ben sana, bir anlasan. Ben yani başından beri sen dediğin ben, bir nefes kadar yakınım ben sana.

“Önce sana bir yara veririm, sonra ötekine bir yara veririm. Sonra günleri tersine çevirir dururum.” 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: