OLIVE KITTERIDGE

image

OLIVE KITTERIDGE:

“Bizi tüfeklerden ve babaların intiharından koru.” John Berryman

“Chien a tout faire” ==> Emrine amade köpek

Erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin  bir kadını karın olarak seçme.” Joubert

“İnsan ruhu yavandır ve çoğu kez, toprak altındaki en basit bir solucan bile kendine bakmayı bizden daha iyi bilir.” Paul Auster/Timbuktu

Kurgu dalında Pulitzer ödüllü aynı adlı romanın çook başarılı dört bölümlük bir mini dizi uyarlaması Olive Kitteridge. Kitabın Türkçeye çevrilmiş ismi “Kül Mevsimi”. Yazarıysa Elizabeth Strout. Dört bölümlük dizinin başrol oyuncuları ise harikalar yaratıyorlar. KLİŞE. Kelimenin tam ve tüm anlamıyla birlikte klişe ve fiyasko bir başlangıç. Ne yapmalı o zaman? Bir de şunu deneyelim bakalım: Kuzey’in lanet cadısı, evli, bir oğullu, matematik öğretmeni, aklı fazla fazla geldiğinden kibirli(evvel akıllı da denebilinir böylesi için ya da (doğuştan) bilen, en şık olanıysa farkındalığı yüksek), yapmacıklık sevmeyen, aptallığa karşı düşük toleranslı, hayata karşı tahammülsüz, pek dost canlısı olmayan, çalıştığı lisede beraber çalıştığı erkek edebiyat öğretmenine duyduğu aşkla yetinmeye çalışan ama adamın intihar gibi kazasıyla acısını yastıkları ısırarak çıkartan, sonra da kalan hayatı boyunca bunun acısını küçük küçük uysal ve uyumlu herkesin sevgilisi Mr. Kitteridge’den çıkartan, sevgi gösterilerinden hiç mi hiç hoşlanmayan, ötekilerin(bakınız başkaları demiyorum yani tür, sınıf, ırk ne derseniz deyin bu kadın farklı bir kulvarda) kendisini soğuk, geçimsiz ve garip olarak nitelendirdiği, bir tüfekle suratını dağıtan babasının gerçeğini her fırsatta dile getirmekten çekinmeyen ve eğer bir Gülben Ergen ağzına, bir Gülben Ergen otuz iki dişine ve doğal gülüşüne sahipseniz, o canım gülümsemeyi suratınızda dondurup, kıçınızda bir sopa varmışçasına dikleştirdiğiniz sırtınızla aptallaşmış bir vaziyette ortamı koşarak terk etmenizi sağlayacak potansiyele de sahip bir kadın Olive. Klişeden uzaklaşabildim sanırım bir parça. İçim rahat etti. Kendimi tebrik ettim. Zekam fışkırmış gene her satırından, otuz iki diş benzetmemse aydınlatıcı olduğu kadar sersemletici de. Olive gibi soruyorum kendi kendime “Ben kendimi ne zannediyorum böyle?” diye. Otuz iki dişle birden sorunum nedir diye?

Mrs. Kitteridge’de Thomas Bernhard’ın izlerini sürüyorum. Bazen ve cidden kimseyi beğenmezsin, bunun kibirle alakası olmayabilir. Ama oladabilir tabii. Hayatta hiçbir şeyi ve kimseyi tam olarak bilemezsin. Çevrendeki kimse beğenilecek gibi olmayabilir ve aynı zamanda sen onlardaki her kusuru, sonu hüsranla bitecek her adımlarını, olası tatlı küçük yalanlarını onlardan önce görürsün. Bu gereksiz bilgiler zinciri ve bahşedilmiş ama zamanda haddinden fazla ilerlemiş farkındalık seni küstahlaştırır karşındakini küçük bir ahmağa dönüştürürken. Sen biliyorsundur. Elden ne gelir? Budur senin de cezan. Cezanı çekersin kendi kendine sabırlar dileyerek. Yahut da bedenin tepkiler verir. Olive bir domuz kadar sağlıklı olmakla beraber(bu benzetme için Tanrı beni affetti ama ben kendimi affedebilecek miyim acaba?) oğlunun cenazesine gidiyor sanki düğünü yerine, ve istemsiz ortaya çıkan nazik geğirtilerine hakim olamıyor. İçindeki huzursuzluk midesine vuruyor. Oğlu yanlış kızla evleniyor çünkü ve onun dışında kimse bu durumun farkında değil. Herkes gelin ve damadın mutlu beraberliği için güzel temennilerde bulunurken, Olive hem bir anne hem de bir kadın olarak hırslı gelininin aşkın(ın) büyüsü bozulduğunda oğluna yaşatacağı hayalkırıklığını görebiliyor şimdiden.

image

image

image

image

Olive’ın intihar teşebbüsü sahnesiyle başlayan dizinin son bölümünde aslında hiç de ölmek istemediğini anlıyoruz bu güçlü kadının. Gökyüzüne dikiyor gözlerini Olive. Masmavi bir gökyüzünün altında sanki pikniğe gelmiş gibi bir hali var. Genleriyle beslenen ve kuytusunda bir yerlerde bir gün nasılsa yaparım diyerek hayata karşı bir koz olarak kullandığı intihar olgusu aslında ona çok uzak. Gördüğüm en güzel çözülme sahnesi geliyor ormanın içinde. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Olive için, daha birçokları için bir insan yeter aslında hayata tutunabilmesi için. Çünkü Olive yüzüstü bırakmaz kimseleri. Mr. Kitteridge’i yaşlı bakımevinde ziyaretsiz bırakmadığı gibi. Kendisini vurmak için, yaşlı köpeğinin ölümünü beklemesi gibi. Paul Auster’ın Neverland’i Timbuktu’sunda tatlı şizofren Willy en çok kaçınılmaz olan ölümü geldiğinde yarı yolda bırakacağı köpeği Bay Kemik için endişe ederken, Clamsy bu konuda şanslı çıkıyor, bir ev köpeği olarak ihtiyarlayana kadar sahiplenildiği gibi, Olive gibi bir kadın tarafından sonuna kadar bakılıyor ve onun kollarında ölüyor.

İntihar olgusu jenerik de dahil olmak üzere dizinin tamamına serpiştiriliyor özenle. John Berryman takıntılı edebiyat öğretmeni Jim O’Casey ve hayranı olduğu şairin benzer ölümleri, yıllar yıllar sonra annesinin ölümüyle yüzleşmemiş ve belki de asla yüzleşemeyecek olan fakat kibarca hayaller gören kişi olarak tanımlayabileceğimiz tıp öğrencisi Henry, Olive’ın taşıdığı melankolisi ve buna sebep olan babasının trajik intiharını sık sık anması, trajik ölümler ve her bölümde silahın bir avcının, bir madde bağımlısı soyguncunun, Henry’nin ya da Olive’ın elinden hiç düşmemesi. Ve dizide benim saydığım üç tane Henry var.

image

image

image

Yaşlılığın nasıl felaket bir şey olduğuna, geldi miydi bir kez, gitmek bilmediğine tanıklık ediyoruz ölesiye dek. Evde bakım zor olduğundan, felç geçirip konuşamayan Henry ve Olive’ın dört yıl sürecek bakımevi macerası başlıyor. Çalışanların işlerini iş olarak yaptıkları bir işyeri burası da ve onca profesyonelliğin içinde Olive kalpsizlikle suçluyor personeli biricik Henry’sinin ölüm haberini aldığında. Evliliğin ne olduğuna tanıklık ediyoruz geçen onlarca yıl ve dört bölümden sonra. Başka başka insanlara ilgi duyabiliyorsun, başka adamlar yüzünden evindeki adam hapishanene dönüşebiliyor bazen. Sana garip gelen bir sürü huyuna dayanmaya çalışıyorsun. Çok bilmişliğine bazen, bazen az bilmişliğine, bazen de neyi ne kadar bilirse bilsin önemsemiyorsun bile. Hep birlikteyken özlemez olduğun bir adamla bir ömrü bitirecek olma ihtimali solduruyor seni ve bunun için bir suçlu arıyorsun. Olive ve Henry kendilerinden çok karşı tarafı tanıyorlar. Onların sıradışı evliliklerini kurtaran da bu oluyor. İkisi de diğerinin diğer ihtimallerle yaşayamayacağını biliyor ya da öyle avutuyor ve avunuyor. Ve yalnızlık canına tak ettiğinde hiç tipi sayılmayacak Jack’le, seyirci için muhteşem kendisi için fiyasko bir akşam yemeğine çıkmış buluyor kendini Olive. Çünkü yalnızlık paylaştıkça, konuştukça azalıyor bir nebze ve o kadar yalnız ki her ikisi de. Jack bir kadınla yaşayan kızını affedemiyor bir türlü, Olive’sa ağlayarak ayrılıyor oğlunun başka başka adamlardan iki çocuk yapmış, şimdiyse üçüncü çocuğuna hamile kalmış karısının evinden. Terapide tanıştığı eşiyle ahkam kesme, kişisel ve zihinsel gelişim uzmanına dönüşmüş, garipleşmiş ama kendi çapında mutluluğu yakalamış oğlunun evinden yırtık ipek çoraplarla dönüyor evine. Her konuyu düşünme yetisine sahip düşünceli çift bir çift çorap alma nezaketini gösteremiyorlar ve zavallı Olive yırtık pırtık çoraplarını göstermemek için x-ray’den geçerken ayakkabılarını ayaklarından çıkartmamakta direniyor.

Ve erken gidenler hep iyi anılıyorlar, Jack kanserden zor ve uzun bir süreç sonunda ölebilmiş eşini, Olive’sa biricik Henry’sini sevgiyle anıyor her daim. Ölenlerle işler kolaylıkla yoluna giriyor.

image

İştahını hiç kaybetmediğini, bir köylü gibi yemek yaptığından Henry’nin fit kaldığını itiraf eden Olive’ın açıksözlülüğünün yanında nadan(kaba anlamında kullanılmıştır, cahil değil), gıcık, ukala, şovenist, Yale mezunu, radyoda sağcı söylemleriyle bilinen ama tam dört defa evlenmeyi denemiş Rush Limbaugh dinleyen, geleneksel bir Amerikan erkeği olan Jack’le tek ortak paydada birleşiyorlar. Onun adıysa yalnızlık.

Olive Kitteridge yaşamaya katlanmak üzerine, intihar eğilimi, depresyon ve ölüm üzerine, aşık olmak, yaşlılık, evlilik, çocuk sahibi olmak ve sosyal bağlar, silahlar ve çiçekler üzerine ve herşeye rağmen iyimser biten sonuyla seyirciye nispeten bir rahat soluk alma şansı tanımasıyla bu senenin en iyilerindendi. Emmy ödüllerinden altı ödülle birden döndü. Bir role bürünmenin ve onu yaşamanın en çarpıcı örneği olarak Frances Mc Dormand çıkıyor sahneye ödülünü almak üzere Olive Kitteridge olarak. Dünyada çok iyi yönetmenler olabilir, yazarlar da. Ama çok da iyi oyuncular olduğunu görmüş olduk bir kez daha. Frances McDormand onlardan bir tanesi ama en başarılılarından. Richard Jenkins, Bill Murray, karizmatik Peter Mullan ve Zoe Kazan harika performanslarıyla unutulmaz karelerle çıkıyorlar karşımıza. Denise karakterini oynayan Kazan bir sahnede ilgi duyduğu ve eczanesinde beraber çalıştıkları Henry Kitteridge’e “Kafamın içinde sürekli seninle konuşuyorum. Bana ne olacak Henry?” diyerek ağlıyor. Hepimiz ölü ya da diri sevdiklerimizle yani kısaca konuşmak istediklerimizle kafamızın içinde konuşup duruyoruz. Bu bizi rahatlatıyor, bir süreç belki böyle atlatılıyor ve sonra yeni yeni insanlarla konuşuyoruz kafamızın içinde. Denise kendisine ne olacağını bilemiyor ama her hayat bir gün bir şekilde yoluna giriyor. Ölmek bile işleri yoluna sokabiliyor bazen ve Denise’in, Olive’ın, Jack’in bir şekilde herkesin hayatı umulmadık bir şekilde hale yola giriyor dış faktörlerce. Hayat alıyor ve götürüyor bir yerlere. Bizlerse tüm iç ve dış faktörlerin toplamına, vicdanımızın sesine, aklımızdan ve kalbimizden geçenlere,  kafamızın içinde konuştuğumuz seslerin tüm sahiplerine Tanrı, O’nun yol’una ise Kader diyoruz.

MAGIC:

Come take my hand
You should know me
I’ve always been in your mind
You know that I’ll be kind
I’ll be guiding you
Building your dream
Has to start now
There’s no other road to take
You won’t make a mistake
I’ll be guiding you
You have to believe we are magic
Nothing can stand in our way
You have to believe we are magic
Don’t let your aim ever stray

image

image

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

gagoriktosba

rise and rise again until become lions

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

%d blogcu bunu beğendi: