I, DANIEL BLAKE

IMG_0001

I, DANIEL BLAKE : BEN, DANIEL BLAKE

“Ben bir müşteri, bir alıcı ya da hizmet kullanıcısı değilim. Ben bir kaytarıcı, bir beleşçi, bir dilenci veya bir hırsız değilim. Ben bir sosyal güvenlik numarası ya da ekranda yanıp sönen bir iz değilim. Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve kuruşuna dek ödedim. Bununla da gurur duyuyorum. Kimseye boyun eğmem, ama elimden gelirse komşumun gözünün içine bakar ve ona yardım ederim. Sadaka istemiyorum ve kabul de etmiyorum. Benim adım Daniel Blake. Ben bir insanım, köpek değilim. Bir sıfatla haklarımı talep ediyorum. Ben, Daniel Blake, bir vatandaşım. Ne bir eksik, ne bir fazla. Teşekkür ederim.” Daniel Blake

“Bu senin hatan değil. Harika bir iş başardın. İki çocukla kendi başına, burada sıkışıp kaldın. Utanılacak bir şey yapmadın.” Daniel Blake

“Hangisi daha çok insan öldürür? Hindistan cevizi mi köpek balığı mı?” Daniel Blake

“Kendine saygını yitirdiğin takdirde, işin bitik demektir.” Daniel Blake

Cannes Film Festivali kapsamında dinlemiş olduğum en etkileyici teşekkür konuşmasının sahibi, iki kez Altın Palmiye ödüllü, emekçi babanın Oxford’da hukuk okumuş, istese çok çok büyük paralar kazanabilecekken, günümüze dek seçtiği ve asla dönmediği meşakkatli yolda hiç durmadan ilerlemiş ve seksen yaşında ikinci Palmiye’sini alarak ayakta alkışlanan yönetmeni Ken Loach’un “Ben Daniel Blake”ini izleyebildim nihayet. Bu senenin en kıymetlilerindenmiş çok geç yakaladığım. Dardenne Kardeşlerle birlikte Avrupalı işçi kesiminİn dramını en iyi anlatan İngiliz bağımsız yönetmenidir kendisi. John Lennon’un “Working Class Hero”sunu getirir akıllara. Çalışan kesimin kahramanıdır çoğu kişinin gözünde. Hayatı ıskalamadığı ise yaptığı işlerden aşikar yönetmenin cafcafsız son şaheseri var karşımızda. Filmin duygu sömürüsüne müsait konusuna rağmen, karakterlerini hiç harcamadan, sığlıklar denizinde boğulmalarına da hiç mi hiç müsaade etmeyen yönetmenin usul usul ilerlemiş ustalık dönemine ait bir şaheser var karşımızda. Öte yandan filmin bu kadar başarılı olmasındaki önemli bir paya sahip bir diğer etken de senaryo yazarı Paul Laverty. Carla’nın Şarkısı ile birlikte yürüdükleri yaklaşık yirmi yıllık mazilerinde birçok ortak iş yapmışlar. “The wind that shakes the Barley” ilk defa Altın Palmiye ile ödüllendirilirken, benim hafızamda en çok yer eden filmleri ise Peter Mullan’lı “My name is Joe” idi bir nedenden ötürü. Loach’a filmografisine ekleyeceği yeni filmler ve bunun için de sağlıklı ve uzun bir ömür diliyor ve filmimize geçiyorum aklım dağılmadan, arkası yarın olmadan. İşte size “I, Daniel Blake”:

IMG_0008

Ekran henüz siyah olduğundan, bir telefon konuşması olduğunu düşündüğümüz karşılıklı görüşmenin yüz yüze yapıldığını anlıyoruz nihayet ekran aydınlandığında. Yoğun İngiliz aksanına sahip bir kadın, Daniel’in çalışma yardımına uygun olup olmadığını anlamak için sorduğu sorularla bizim Tübitak’ta yapılan projelere mantıken taş çıkartıyor. Şimdi bu bununla karşılaştırılır mı diyeceksiniz biliyorum ama kelimelerle kararttığım bu sayfa da, başımın içindeki beynim de benimse eğer, her türden karşılaştırma da benim keyfime kalmış demektir. Daniel’a yöneltilen sorularsa kısaca şöyleler: “Kimseden yardım almadan elli metre kadar yürüyebilir misiniz? Gömlek ceketinize uzanabilir misiniz? Kolunuzu kaldırıp şapka giyer gibi başınıza uzanabilir misiniz? Telefon klavyesi gibi bir şeyin düğmesine basabilir misiniz? Yabancılarla basit bir konuda konuşurken demek istediğinizi kolayca anlatabilir misiniz?” Yetmediyse eğer devamında da bunlar var: “Hiç aşırı ishal olup dengenizi yitirdiğiniz oldu mu? Bir çalar saati kurmayı başarabilir misiniz?” gibi. Daniel’ın problemi ve çalışmasına engel olan uzvuysa kalbi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından bir Amerikan firması tarafından atanmış olan şirket çalışanı ise ne doktor ne de hemşire. O bir Sağlık Bakımı Uzmanı ve ciddi bir kalp krizi geçirip neredeyse iskeleden düşmek üzere olan Daniel’ın halinden ve kalbinden anlamaktan fersah fersah uzakta. Aldığı cevaplarsa önündeki belgelerin içindeki küçük kutulara koyacağı birer çarpıdan ibaret. Duygular bu odada yaşamıyor kısaca. Bunun üzerine doktoruna gidip durum değerlendirmesi yapan Daniel’sa, henüz işine dönebilmek için erken olduğu cevabını alıyor. Karısı ölen ve mesleği marangozluk olan Daniel’in çok ciddi bir sağlık sorunu yaşadığını bizler anlasak bile, yetkililer anlamamakta bir hayli ısrarcı davranıyorlar ve yardım parası alamayacağını buyuruyorlar. İtiraz edeceğini söyleyen Daniel içinse asıl film bundan sonra başlıyor. iş arama yardımı için başvuru yapmak üzere Çalışma ve Destek birimine itiraz etmesi gerekiyor. Güçlüklerin ilki bu şekilde gösteriyor kendini. Daniel bir evi yapabilir, pek çokları bir çiviyi bile çakmayı bilmezken. Daniel bir evi ısıtacak yöntemleri de bilebilir, bizler doğal gazla ısıtılan peteklerde üşümüş ayaklarımızı ısıtmaktan başka bir şey düşünemezken. Ama Daniel internet kullanmayı bilmemektedir ve bu onun bürokratik başvurular yaparken çekeceği çileyi, telaşı, sıkıntıyı ve yetersizliği tarif edilemez boyutlara taşır. Pes etmemeye and içse de, henüz daha bu yola yeni baş koymuştur ve başka da bir alternatife sahip değildir. Zorunlu güncel özgeçmiş yazma kursuna katılır. Katılmadığı takdirde yaptırımı olacağından mecburen katılır. Kursu veren uzmanla katılımcılar arasındaki çelişki çarpar hemen gözümüze. Yeterince iş olmadığı gibi zaten çoğu düşük vasıflı katılımcılar için hırslı ve adanmış görünmek ve aynı zamanda özgeçmişlerini şekillendirmek için türlü atraksiyonlara girmek öyle tezat bir durumdur ki, kamera, aralarında gezinip az biraz looser tiplerin üzerinde dolaşırken insanın içinden gülmek gelir. Hepsi bu. Bazı firmaların akıllı telefondan gönderilmiş özgeçmiş videosu istediğini anlatan uzmanla inceden dalga geçer aynı çaresiz insanlar. Kapitalizmin sonu yokmuş gerçekten. Ona bilgisayarda yardım eden siyahi gencin sözleriyse insanın aklında yer edecek cinsten. Kırk beş dakikada boşalttıkları kamyon için kendilerine ödenen para sadece üç pound ve yetmiş dokuz pensmiş. Çin’de bile daha iyi derken, burası düşmez kalkmaz, güneşin batmadığı ülke İngiltere ve insan sömürmenin sonu  yok gerçekten.

IMG_0005

Daniel’ın hayatındaki en güzel şeyse tam da bu açmazın ortasında çıkar karşısına; Katie ve iki çocuğu yine bir başvuru merkezinde bir sürü de sevimsiz personelin hoşgörüsüzlüğünün ortasında yaşama tutunabilmek adına bir lütufmuşçasına var olacaktır bundan böyle hayatında. Maddi anlamda ne kendilerine ne de birbirlerine hayırları dokunacaktır halbuki. Katie Londra’dan New Castle’a gelmek zorunda kalmıştır ve iki ayrı babadan olma çocuklarıyla yapayalnızdır. Telefonla konuştuğu annesiyse Londra’da kalmış, ara ara yaptıkları telefon görüşmelerinde onu üzmemek adına mutlu olduklarını söylemektedirler nezaketen. Devletin onlara verdiği ev burada olduğundan buradadırlar. Daha önce kaldıkları yerse tek odalı bir evsizler yurdudur. Gündelikçi olarak evlere işe gitmeyi bile dener çaresizce. Evlerin posta kutularına telefonunu ve ismini bıraksa da, geri dönüş olmaz. Filmin en dramatik sahnesinin kahramanı Katie’yi canlandıran oyuncu bu sahneye hazırlanmak için benzer bir süreçten geçmiş ve bu sayede en doğal haliyle açlığın ve açlıktan gözü dönmenin ne demek olduğunu canlandırmıştır başarıyla. Tek eliyle musluktan su içer gibi yer titreyen elleriyle açtığı içinde makarna sosu olan konserveyi. Sonra da ağlar herkesin gözü önünde utancından. Başta da çocuklarının gözü önünde. İnsanın gözlerinin dolmaması elinde değil bu sahnede. Hiç ajite etmeden ama insanı mahveden bir sahne bu. Çok uzun zamandır bir filmin orta yerinde gözlerim dolmamıştı.

IMG_0002

IMG_0004

Emekli maaşı, kira yardımı ve herhangi bir geliri olmadan yaşamaya çalışan ve olmayan işleri arayan Daniel Black’in hazin hikayesini hem üzülerek hem de merakla izleriz film boyunca. İşe girse sağlık durumu el vermeyen, bu yüzden iş arıyor görünen, fakat kendisine iş bulunduğunda da bunu reddetmek mecburiyetinde kalan Daniel’a, en çok Katie’ye teselli vermeye çalıştığı zamanlarda üzülüyor insan. Sistemin dışına itilen yaşlı, hasta ve yorgun adam, daha çok gençsin, önünde uzun bir hayat var diyerek avutuyordu genç kadını. Yakın bir tarihte ölen karısını anlattığı zamanlarda da görüyoruz ki, hiçbir zaman kolay bir hayatı olmamış Daniel’in. Molly özel olmasına özel olmakla birlikte, zor bir kadınmış. Çocukları olmayan çiftten Molly’nin psikolojik sorunlarının o ölünce biteceğini ve tüm zorluklarından kurtulacağını düşünen Daniel, şimdiyse hayatta yalnız kalmış. Bir anlığına Molly öldüğünde kendisini kaybolmuş hissettiğini itiraf ediyor Katie’ye. Pes edip, çok az bir parayla geçinmesine sebebiyet verecek işsizlik parası başvurusu yaptığının ertesindeyse son çare olarak kurumun dış duvarlarına sprey boyayla derdini döküyor, insanların dikkatini çekebilmek için. Daniel Blake, Daniel Bansky’e dönüşüyor bir anlığına ve her ülkenin duvarlarının dili konuşur zor zamanlarda. Duvarlardan hayatlar çıkar ortaya tüm çıplaklığıyla. Ekonomik krizin içindeki ülkelerin duvarları daha bir renklidir her zaman. Polise ise kendisini bu benim sanat akımım diyerek savunan ve kaybedecek bir şeyi kalmamış adama destek çıkan bir adamın sözleriyse efsane niteliğindedir. Elit semtin zengin piçlerine, lanet büyük kulübün üyelerine, Muhafazakar Parti’den Çalışma ve Emeklilik Bürosu Genel Sekreterliği(umarım doğru çevirmişimdir) yapan Ian Duncan’a sesleniyor bir de, keltoş pislik diye. Daniel’a senin heykelini dikmeliler derken, Ken Loach’un sıradan bir hayat yaşayan ama kendisi gibi binler ve onbinler ve ne kadarsa o kadarın sesi olabilmeyi başaran ölümsüz karakterini ve ismini unutmanın mümkün olmayacağını hissediyor insan bundan böyle, bir an bile. I… Ben… iyi ki tanışmışız sizinle Sir Daniel Blake.

IMG_0006

IMG_0003
Mhairi Black

-İzledin mi?
-İzledim.
-Nasıldı?
-Bu sene izlediğim en iyi filmdi. Etkisinden kurtulamıyorum.
-Ben de.
-İyi ki bu ülkedeyiz.
-O nasıl söz şimdi?
-Ne bileyim, ölsek kalsak oralarda başımıza gelecek olan bir gariban cenazesi sadece. Hastalansak bir kap çorba yapıp vermezler. Tarhana bilmez adamlar.
-Tarhana ?
-He ya.
-Duygusala bağladın iyice.
-Çok üzüldüm. Daniel’a, Katie’ye, çocuklarına. Hep aç gezdiler. Hep yemek az. Nereye gitseler az. Daniel, komşusu olan çocukların evine gidiyor; tek tabak, tek kurabiye, üç adam var. Yemek yapıyor Katie, tabakta azıcık bir şeyler var. Onu da önce çocuklara koyuyor. Kendi payını da Daniel’a veriyor. O da binbir itirazla kabul ediyor. Kendisiyse kaç akşamdır bilinmez yeşil elmasını ısırıyor aç biilaç.
-İngiltere öyle. Sterlin almış başını gitmiş. Biz gittiğimizde ki maaşlarımız iyiydi o zamanlar, çok fazla dışarıda yemek yiyememiştik. Hiç öyle bolluk bereket yok. Herşey çok pahalıydı.
-Değil mi? Biz de olsa pırasanın kilosu çok ucuz pazarda, pişirir yersin limonla.
-Sen acıktın galiba! Pırasa, tarhana…
-Misal verdim. En ucuz sebze diye. Yaz gelir sebze meyve bollaşır. Cennet ülkem be.
-Devlet büyüklerimize teşekkürü de ihmal etme.
-Onlar bana etsin. Burada da dolar, euro olmuş kaç para. Bozduracakmışım bir de, hassiktirsinler ordan. Mhairi Black’i örnek alsınlar.
-Aç ve asi ? Kim ki o?
-Ve de küfürbaz. İngiliz Parlamentosunun en genç, İskoç ve lezbiyen üyesi.
-Senin anıtını dikmeliler. Mhairi şu genç yaşına rağmen bizim meclis için birkaç beden büyük öte yandan. Direk Silivri’deydi şimdiye. Ian Duncan’a benzer bir devlet büyüğümüze hakarettense filmin senaristi ve yönetmeni Atatürk Havalimanı’na ayak bastıkları andan itibaren mehter, linç ve meczup ekiplerce birnvenue edilirlerdi bir çırpıda.
-Orası öyle. Benimse kıymetim bilinmedi. Henüz anıtım yok yani. Acı ama…
-Duygusal insanlar diyarı burası. Şu filmi burda çekseler melodramdan göz gözü görmezdi. Gözyaşı çılgını olurduk hepimiz. Neden bu kadar gözyaşı döktüğümüzü anlamamızsa yıllarımızı alırdı ama ağlar dururduk hiç nedensiz.
-Abartıyorsun.
-Coğrafyamdan kaynaklı.
-Ben Haneke hayranıyım.
-Michael olan mı?
-Evet.
-Gotik. Bernhard’ın memleketlisi. Coetzee dış görünüşlüsü. Mesafesinden yanına yaklaşılmaz sanki. Korku filminden çıkmış gelmiş bir hali var gene de.
-Olsun. Karizmatik.
-Bir şey demedim. Ürkütücü sadece. Bu arada Ken Loach bu filmiyle benzer dertten muzdarip ülke vatandaşlarının kaderini değiştirmeyi başarabilmiş ve Mhairi de referans olarak bu filmi göstermiş parlamentoda yaptığı bir konuşmasında. Bir adamın gücüne bak hele. Adaletsizliğe, haksızlığa,kraldan çok kralcı personelin anlayışsızlığına, tıkanmış kalmış bürokratik engellerin ortasındaki vatandaşın derdine, bütün o yemek kuyruklarında çekilen cefaya tercüman olmuş ve yasayı değiştirebilmiş sanatının gücüyle.

OLIVE KITTERIDGE

image

OLIVE KITTERIDGE:

“Bizi tüfeklerden ve babaların intiharından koru.” John Berryman

“Chien a tout faire” ==> Emrine amade köpek

Erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin  bir kadını karın olarak seçme.” Joubert

“İnsan ruhu yavandır ve çoğu kez, toprak altındaki en basit bir solucan bile kendine bakmayı bizden daha iyi bilir.” Paul Auster/Timbuktu

Kurgu dalında Pulitzer ödüllü aynı adlı romanın çook başarılı dört bölümlük bir mini dizi uyarlaması Olive Kitteridge. Kitabın Türkçeye çevrilmiş ismi “Kül Mevsimi”. Yazarıysa Elizabeth Strout. Dört bölümlük dizinin başrol oyuncuları ise harikalar yaratıyorlar. KLİŞE. Kelimenin tam ve tüm anlamıyla birlikte klişe ve fiyasko bir başlangıç. Ne yapmalı o zaman? Bir de şunu deneyelim bakalım: Kuzey’in lanet cadısı, evli, bir oğullu, matematik öğretmeni, aklı fazla fazla geldiğinden kibirli(evvel akıllı da denebilinir böylesi için ya da (doğuştan) bilen, en şık olanıysa farkındalığı yüksek), yapmacıklık sevmeyen, aptallığa karşı düşük toleranslı, hayata karşı tahammülsüz, pek dost canlısı olmayan, çalıştığı lisede beraber çalıştığı erkek edebiyat öğretmenine duyduğu aşkla yetinmeye çalışan ama adamın intihar gibi kazasıyla acısını yastıkları ısırarak çıkartan, sonra da kalan hayatı boyunca bunun acısını küçük küçük uysal ve uyumlu herkesin sevgilisi Mr. Kitteridge’den çıkartan, sevgi gösterilerinden hiç mi hiç hoşlanmayan, ötekilerin(bakınız başkaları demiyorum yani tür, sınıf, ırk ne derseniz deyin bu kadın farklı bir kulvarda) kendisini soğuk, geçimsiz ve garip olarak nitelendirdiği, bir tüfekle suratını dağıtan babasının gerçeğini her fırsatta dile getirmekten çekinmeyen ve eğer bir Gülben Ergen ağzına, bir Gülben Ergen otuz iki dişine ve doğal gülüşüne sahipseniz, o canım gülümsemeyi suratınızda dondurup, kıçınızda bir sopa varmışçasına dikleştirdiğiniz sırtınızla aptallaşmış bir vaziyette ortamı koşarak terk etmenizi sağlayacak potansiyele de sahip bir kadın Olive. Klişeden uzaklaşabildim sanırım bir parça. İçim rahat etti. Kendimi tebrik ettim. Zekam fışkırmış gene her satırından, otuz iki diş benzetmemse aydınlatıcı olduğu kadar sersemletici de. Olive gibi soruyorum kendi kendime “Ben kendimi ne zannediyorum böyle?” diye. Otuz iki dişle birden sorunum nedir diye?

Mrs. Kitteridge’de Thomas Bernhard’ın izlerini sürüyorum. Bazen ve cidden kimseyi beğenmezsin, bunun kibirle alakası olmayabilir. Ama oladabilir tabii. Hayatta hiçbir şeyi ve kimseyi tam olarak bilemezsin. Çevrendeki kimse beğenilecek gibi olmayabilir ve aynı zamanda sen onlardaki her kusuru, sonu hüsranla bitecek her adımlarını, olası tatlı küçük yalanlarını onlardan önce görürsün. Bu gereksiz bilgiler zinciri ve bahşedilmiş ama zamanda haddinden fazla ilerlemiş farkındalık seni küstahlaştırır karşındakini küçük bir ahmağa dönüştürürken. Sen biliyorsundur. Elden ne gelir? Budur senin de cezan. Cezanı çekersin kendi kendine sabırlar dileyerek. Yahut da bedenin tepkiler verir. Olive bir domuz kadar sağlıklı olmakla beraber(bu benzetme için Tanrı beni affetti ama ben kendimi affedebilecek miyim acaba?) oğlunun cenazesine gidiyor sanki düğünü yerine, ve istemsiz ortaya çıkan nazik geğirtilerine hakim olamıyor. İçindeki huzursuzluk midesine vuruyor. Oğlu yanlış kızla evleniyor çünkü ve onun dışında kimse bu durumun farkında değil. Herkes gelin ve damadın mutlu beraberliği için güzel temennilerde bulunurken, Olive hem bir anne hem de bir kadın olarak hırslı gelininin aşkın(ın) büyüsü bozulduğunda oğluna yaşatacağı hayalkırıklığını görebiliyor şimdiden.

image

image

image

image

Olive’ın intihar teşebbüsü sahnesiyle başlayan dizinin son bölümünde aslında hiç de ölmek istemediğini anlıyoruz bu güçlü kadının. Gökyüzüne dikiyor gözlerini Olive. Masmavi bir gökyüzünün altında sanki pikniğe gelmiş gibi bir hali var. Genleriyle beslenen ve kuytusunda bir yerlerde bir gün nasılsa yaparım diyerek hayata karşı bir koz olarak kullandığı intihar olgusu aslında ona çok uzak. Gördüğüm en güzel çözülme sahnesi geliyor ormanın içinde. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Olive için, daha birçokları için bir insan yeter aslında hayata tutunabilmesi için. Çünkü Olive yüzüstü bırakmaz kimseleri. Mr. Kitteridge’i yaşlı bakımevinde ziyaretsiz bırakmadığı gibi. Kendisini vurmak için, yaşlı köpeğinin ölümünü beklemesi gibi. Paul Auster’ın Neverland’i Timbuktu’sunda tatlı şizofren Willy en çok kaçınılmaz olan ölümü geldiğinde yarı yolda bırakacağı köpeği Bay Kemik için endişe ederken, Clamsy bu konuda şanslı çıkıyor, bir ev köpeği olarak ihtiyarlayana kadar sahiplenildiği gibi, Olive gibi bir kadın tarafından sonuna kadar bakılıyor ve onun kollarında ölüyor.

İntihar olgusu jenerik de dahil olmak üzere dizinin tamamına serpiştiriliyor özenle. John Berryman takıntılı edebiyat öğretmeni Jim O’Casey ve hayranı olduğu şairin benzer ölümleri, yıllar yıllar sonra annesinin ölümüyle yüzleşmemiş ve belki de asla yüzleşemeyecek olan fakat kibarca hayaller gören kişi olarak tanımlayabileceğimiz tıp öğrencisi Henry, Olive’ın taşıdığı melankolisi ve buna sebep olan babasının trajik intiharını sık sık anması, trajik ölümler ve her bölümde silahın bir avcının, bir madde bağımlısı soyguncunun, Henry’nin ya da Olive’ın elinden hiç düşmemesi. Ve dizide benim saydığım üç tane Henry var.

image

image

image

Yaşlılığın nasıl felaket bir şey olduğuna, geldi miydi bir kez, gitmek bilmediğine tanıklık ediyoruz ölesiye dek. Evde bakım zor olduğundan, felç geçirip konuşamayan Henry ve Olive’ın dört yıl sürecek bakımevi macerası başlıyor. Çalışanların işlerini iş olarak yaptıkları bir işyeri burası da ve onca profesyonelliğin içinde Olive kalpsizlikle suçluyor personeli biricik Henry’sinin ölüm haberini aldığında. Evliliğin ne olduğuna tanıklık ediyoruz geçen onlarca yıl ve dört bölümden sonra. Başka başka insanlara ilgi duyabiliyorsun, başka adamlar yüzünden evindeki adam hapishanene dönüşebiliyor bazen. Sana garip gelen bir sürü huyuna dayanmaya çalışıyorsun. Çok bilmişliğine bazen, bazen az bilmişliğine, bazen de neyi ne kadar bilirse bilsin önemsemiyorsun bile. Hep birlikteyken özlemez olduğun bir adamla bir ömrü bitirecek olma ihtimali solduruyor seni ve bunun için bir suçlu arıyorsun. Olive ve Henry kendilerinden çok karşı tarafı tanıyorlar. Onların sıradışı evliliklerini kurtaran da bu oluyor. İkisi de diğerinin diğer ihtimallerle yaşayamayacağını biliyor ya da öyle avutuyor ve avunuyor. Ve yalnızlık canına tak ettiğinde hiç tipi sayılmayacak Jack’le, seyirci için muhteşem kendisi için fiyasko bir akşam yemeğine çıkmış buluyor kendini Olive. Çünkü yalnızlık paylaştıkça, konuştukça azalıyor bir nebze ve o kadar yalnız ki her ikisi de. Jack bir kadınla yaşayan kızını affedemiyor bir türlü, Olive’sa ağlayarak ayrılıyor oğlunun başka başka adamlardan iki çocuk yapmış, şimdiyse üçüncü çocuğuna hamile kalmış karısının evinden. Terapide tanıştığı eşiyle ahkam kesme, kişisel ve zihinsel gelişim uzmanına dönüşmüş, garipleşmiş ama kendi çapında mutluluğu yakalamış oğlunun evinden yırtık ipek çoraplarla dönüyor evine. Her konuyu düşünme yetisine sahip düşünceli çift bir çift çorap alma nezaketini gösteremiyorlar ve zavallı Olive yırtık pırtık çoraplarını göstermemek için x-ray’den geçerken ayakkabılarını ayaklarından çıkartmamakta direniyor.

Ve erken gidenler hep iyi anılıyorlar, Jack kanserden zor ve uzun bir süreç sonunda ölebilmiş eşini, Olive’sa biricik Henry’sini sevgiyle anıyor her daim. Ölenlerle işler kolaylıkla yoluna giriyor.

image

İştahını hiç kaybetmediğini, bir köylü gibi yemek yaptığından Henry’nin fit kaldığını itiraf eden Olive’ın açıksözlülüğünün yanında nadan(kaba anlamında kullanılmıştır, cahil değil), gıcık, ukala, şovenist, Yale mezunu, radyoda sağcı söylemleriyle bilinen ama tam dört defa evlenmeyi denemiş Rush Limbaugh dinleyen, geleneksel bir Amerikan erkeği olan Jack’le tek ortak paydada birleşiyorlar. Onun adıysa yalnızlık.

Olive Kitteridge yaşamaya katlanmak üzerine, intihar eğilimi, depresyon ve ölüm üzerine, aşık olmak, yaşlılık, evlilik, çocuk sahibi olmak ve sosyal bağlar, silahlar ve çiçekler üzerine ve herşeye rağmen iyimser biten sonuyla seyirciye nispeten bir rahat soluk alma şansı tanımasıyla bu senenin en iyilerindendi. Emmy ödüllerinden altı ödülle birden döndü. Bir role bürünmenin ve onu yaşamanın en çarpıcı örneği olarak Frances Mc Dormand çıkıyor sahneye ödülünü almak üzere Olive Kitteridge olarak. Dünyada çok iyi yönetmenler olabilir, yazarlar da. Ama çok da iyi oyuncular olduğunu görmüş olduk bir kez daha. Frances McDormand onlardan bir tanesi ama en başarılılarından. Richard Jenkins, Bill Murray, karizmatik Peter Mullan ve Zoe Kazan harika performanslarıyla unutulmaz karelerle çıkıyorlar karşımıza. Denise karakterini oynayan Kazan bir sahnede ilgi duyduğu ve eczanesinde beraber çalıştıkları Henry Kitteridge’e “Kafamın içinde sürekli seninle konuşuyorum. Bana ne olacak Henry?” diyerek ağlıyor. Hepimiz ölü ya da diri sevdiklerimizle yani kısaca konuşmak istediklerimizle kafamızın içinde konuşup duruyoruz. Bu bizi rahatlatıyor, bir süreç belki böyle atlatılıyor ve sonra yeni yeni insanlarla konuşuyoruz kafamızın içinde. Denise kendisine ne olacağını bilemiyor ama her hayat bir gün bir şekilde yoluna giriyor. Ölmek bile işleri yoluna sokabiliyor bazen ve Denise’in, Olive’ın, Jack’in bir şekilde herkesin hayatı umulmadık bir şekilde hale yola giriyor dış faktörlerce. Hayat alıyor ve götürüyor bir yerlere. Bizlerse tüm iç ve dış faktörlerin toplamına, vicdanımızın sesine, aklımızdan ve kalbimizden geçenlere,  kafamızın içinde konuştuğumuz seslerin tüm sahiplerine Tanrı, O’nun yol’una ise Kader diyoruz.

MAGIC:

Come take my hand
You should know me
I’ve always been in your mind
You know that I’ll be kind
I’ll be guiding you
Building your dream
Has to start now
There’s no other road to take
You won’t make a mistake
I’ll be guiding you
You have to believe we are magic
Nothing can stand in our way
You have to believe we are magic
Don’t let your aim ever stray

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: