BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, İKİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 2

20170409_131930-01
BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, İKİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 2

Taraklı yazımı iki bölüm halinde yayınladığımı görüp, bir günden fazla bir zamanı bu ilçeye ayırdığımı düşündüğünüz anda ilk yanılgının kucağına düşmüşsünüz demektir. Ben hala aynı gündeyim çünkü. Sonsuz bir pazar yaşıyorum ve bitmek bilmiyor. Fakat şikayetçi olduğum da söylenemez. Sadece imkansızlıdaymışım hissine kapılmaya başladım. Ne Taraklı ne de reklam filmindeki ismiyle Mümkünlü; burası İmkansızlı ve İmkansızlı’da zaman donmuş sanki. Birçok yol yürüdüm, birçok insan gördüm, iki düğün yemeği, kaşıklı bir düğün dansı, bir ulu ağaç, bir yolculuk sığdırdım günümün sadece bir kısmına ve saatime baktığımda dört olduğunu görüyorum hayretle. Dakikalar geriye mi gidiyor ne! Zaman seni tüm ağırlığıyla eziyor burada. Zamanı yakamıyorsun kolaylıkla İmkansızlı’da. Pardon Mümkünlü’de. Pardon Taraklı’da. Her neyse.

Snapseed

20170409_131019-01

20170409_130932-01

Snapseed

20170409_162940-01

20170409_130221-01

Snapseed

Bugün restoranların pek çoğu kapalı burada. İki ayrı düğün yemeği münasebetiyle pek fazla rağbet görmeyecekleri  düşünülmüş olsa gerek. Taraklı esnafıysa benden habersiz anlaşılan. Yine acıkıyorum çünkü. Ara sokaklarından birindeki esnaf lokantasında işkembe çorbası içiyorum. Dört lira. Taraklı’da yaşamak mümkün gibi gelmeye başlıyor o anda. Cumartesi kına, pazar günü düğünler, ucuz ama lezzetli mutfaklarla bezeli lokantalar… Küçük kurnazlıklar vardır bazen hayatı yaşanır kılan. Valla. Büyütemediğin bir hayatın varsa, bu küçük kurnazlıklarla günü güne bağlayıp, bir ömrü bitiriverirsin kolaylıkla. Memur olup atanmalı buralara. Havası temiz, yeşili bol, insanı uslu. Eşinin görevi münasebetiyle buraya tayinleri çıkmış bir ya da iki çocuk annesi bir kadınla konuştuğumda, insanlarından zarar gelmeyeceğini söylüyor. Gece on ikide sokağa çıkıp komşudan gelebilirmişsin. Kadınları kapalı diyorum. Ben açığım ve beni kabul ettiler diyor. Anadolu’nun bazı şehirlerinde öyle olmaz, seni istemezler, aralarına da almazlar diyor. Ama diyor, kadının eğlencesine erkek, erkeklerinkine kadınlar karışmazmış. Dünkü… Hayır, o aslında bugündü. Dilimin buğusu kalabilir her an için ve ben bugüne sıkışmış olabilirim tıpkı Groundhog Day’deki hava durumu spikeri Phil’i oynayan Bill Murray gibi. Mümkünlü burası diyorum içimden. Taraklı olması için bir sebep yok, zaten kimsenin tarak sattığı da yok. Varsa yoksa boy boy tahta kaşık, bir de kaval var seyyarlarda. Ben de bir tane kaval, bir tane de şimşirden oyma tahta kaşık alıyorum. Kaşık iyi çıktı, kavalıysa sadece öttürebildiğimi kabul etmek zorunda kaldım zamanla.

20170409_135052-01
Ertan, cümbüş çalar

Bugün ve her gün, anladığım kadarıyla hep aynı noktada, önünde kocaman sepetiyle ve Gazi alt kimliğiyle cümbüş çalan ve yanık yanık söyleyen Ertan’ı dinliyorum karşısına geçip. Konuştuğumuzda ne söylediğini anlamıyorum ama şarkıları anlaşılır. Nedeniniyse bir süre sonra kavrayabiliyorum ancak. Şarkı söyler gibi konuşuyor çünkü benimle. Bir şarkıya başlar gibi başlıyor cümlesine, bazen dalgalanmalar oluyor sesinde. Cümlesini sonlandırdığında, bu şimdi hangi makamdı acaba diye bir düşüncedir alıyor beni. O bir sokak şarkıcısı ve de müzisyen aynı zamanda.

20170409_134814-01

Mümkünlü kasabası bakkalının önünden geçiyorum. Gözüme çok sevimli görünüyor. Küçücük bir dükkan. Taraklı bakkal cenneti ama Mümkünlü Bakkalı en sevimlisi. Duvarında asılı kuru bakliyatı ölçmek için kullanılan plastik ölçeri ise efsane(nerdeyse faraş diyecektim, plastik ölçere çevirdim. TDK’ya sormak gerek bunun adına acaba ne desek?) 2011’de çıkan yangındansa eser yok bakkalda göründüğü üzere.

Gündüzki kalabalık, coşku yok olmuş sokaklardaki. Pazar gününün hüznü derdim ben buna, eğer şehirde olsaydım. Bir pazar akşamı dünyanın sonu gelecek, söylenecekler söylenmiş olacak, yapılacaklarsa bitmiş. Bense tek bir şiir yazamamaktan muzdaribim aylardır. Ya coşkumu kaybettim ya da hüznümü. Ayırt edemiyorum. Ondandır bu dolaşmalarım umutsuzca. Umudumu da kaybetmiş olabilirim. Çok üzülüyorum ama bazen neden üzülmeye başladığımı bile unutmuş oluyorum. Bu iyiye işaret olmayabilir ama umursamıyorum. Yaşamam gerekiyor. Yaşamak önemsenecek bir şey değil, bir gereklilikmiş sadece.

IMG_0347

Snapseed

20170409_135827-01

İyi ki burada yani Hanımeli Konağı’nda kalıyorum. 2000’li yıllarda İzmirli iki arkadaşın satın aldıktan sonra aslına sadık kalmak suretiyle restore ettirdikleri; tarihi 1900’lü yılların başına dayanan konağın adı gibi ferah, Ferah Hanım odasında kalıyorum. Duş alıp yatağa girdiğimde saatime bakıyorum: Aman Allahım, sadece yedi. Zaman bir parça ilerlemiş ama gene yavaş ilerlemiş. Bütün hisleri yaşadım gün boyunca. Doğruldum şimdi yatağın ortasında, cin gibi düşünüyorum. Yaşadıklarımı kafamda özetlemeye çalışıyorum. Sabah Sakarya’daydım, öğlen olmadan Taraklı’ya vardım. Habire yemek verdiler yedim, su verdiler içtim. Düğünlere davetiyesiz girdim. Kimseye hesap vermeden fotoğraflar çektim. Bir oturduğumla bir daha oturma şansına erişemedim. Endişe duydum, mutlu oldum, mutsuz oldum, eğlendim, hüzünlendim, baktım ve gördüm, hem izledim hem dinledim, yorgun hissettim, dünyayla barışık hissettim, ulu çınar ağacının altında hüzünlendim, üç asırdan fazladır ayakta kalmaya çalışan üç katlı Osmanlı’dan kalma evlerin arasında dolaşırken kendimi yaşlı hissettim, kalabalığın içinde hem yalnız hem başım kalabalık hissettim, üzerimde bir sürü bakış hissettim, bazen bitkin bazen enerji dolu bir kaşif gibi hissettim. Cesur Yeni Dünya’yı keşfetmedim, zaten cesur bile değilim. Sadece kendi ülkemde yeni bir yer keşfettim. Başımı sokacak bir yer, yiyecek yemek, içecek su buldum, telaşsız insanlar vardı, sorularıma yanıt verecek sabırları vardı. Ben daha ne arıyorum bilmiyorum dediğimde, gelin de beni vurun. Ben aradığımı bulmuşum. Bu en verimli başlayan yolculuğummuş.

Snapseed

20170410_083112-01

20170410_083148-01

OLIVE KITTERIDGE

image

OLIVE KITTERIDGE:

“Bizi tüfeklerden ve babaların intiharından koru.” John Berryman

“Chien a tout faire” ==> Emrine amade köpek

Erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin  bir kadını karın olarak seçme.” Joubert

“İnsan ruhu yavandır ve çoğu kez, toprak altındaki en basit bir solucan bile kendine bakmayı bizden daha iyi bilir.” Paul Auster/Timbuktu

Kurgu dalında Pulitzer ödüllü aynı adlı romanın çook başarılı dört bölümlük bir mini dizi uyarlaması Olive Kitteridge. Kitabın Türkçeye çevrilmiş ismi “Kül Mevsimi”. Yazarıysa Elizabeth Strout. Dört bölümlük dizinin başrol oyuncuları ise harikalar yaratıyorlar. KLİŞE. Kelimenin tam ve tüm anlamıyla birlikte klişe ve fiyasko bir başlangıç. Ne yapmalı o zaman? Bir de şunu deneyelim bakalım: Kuzey’in lanet cadısı, evli, bir oğullu, matematik öğretmeni, aklı fazla fazla geldiğinden kibirli(evvel akıllı da denebilinir böylesi için ya da (doğuştan) bilen, en şık olanıysa farkındalığı yüksek), yapmacıklık sevmeyen, aptallığa karşı düşük toleranslı, hayata karşı tahammülsüz, pek dost canlısı olmayan, çalıştığı lisede beraber çalıştığı erkek edebiyat öğretmenine duyduğu aşkla yetinmeye çalışan ama adamın intihar gibi kazasıyla acısını yastıkları ısırarak çıkartan, sonra da kalan hayatı boyunca bunun acısını küçük küçük uysal ve uyumlu herkesin sevgilisi Mr. Kitteridge’den çıkartan, sevgi gösterilerinden hiç mi hiç hoşlanmayan, ötekilerin(bakınız başkaları demiyorum yani tür, sınıf, ırk ne derseniz deyin bu kadın farklı bir kulvarda) kendisini soğuk, geçimsiz ve garip olarak nitelendirdiği, bir tüfekle suratını dağıtan babasının gerçeğini her fırsatta dile getirmekten çekinmeyen ve eğer bir Gülben Ergen ağzına, bir Gülben Ergen otuz iki dişine ve doğal gülüşüne sahipseniz, o canım gülümsemeyi suratınızda dondurup, kıçınızda bir sopa varmışçasına dikleştirdiğiniz sırtınızla aptallaşmış bir vaziyette ortamı koşarak terk etmenizi sağlayacak potansiyele de sahip bir kadın Olive. Klişeden uzaklaşabildim sanırım bir parça. İçim rahat etti. Kendimi tebrik ettim. Zekam fışkırmış gene her satırından, otuz iki diş benzetmemse aydınlatıcı olduğu kadar sersemletici de. Olive gibi soruyorum kendi kendime “Ben kendimi ne zannediyorum böyle?” diye. Otuz iki dişle birden sorunum nedir diye?

Mrs. Kitteridge’de Thomas Bernhard’ın izlerini sürüyorum. Bazen ve cidden kimseyi beğenmezsin, bunun kibirle alakası olmayabilir. Ama oladabilir tabii. Hayatta hiçbir şeyi ve kimseyi tam olarak bilemezsin. Çevrendeki kimse beğenilecek gibi olmayabilir ve aynı zamanda sen onlardaki her kusuru, sonu hüsranla bitecek her adımlarını, olası tatlı küçük yalanlarını onlardan önce görürsün. Bu gereksiz bilgiler zinciri ve bahşedilmiş ama zamanda haddinden fazla ilerlemiş farkındalık seni küstahlaştırır karşındakini küçük bir ahmağa dönüştürürken. Sen biliyorsundur. Elden ne gelir? Budur senin de cezan. Cezanı çekersin kendi kendine sabırlar dileyerek. Yahut da bedenin tepkiler verir. Olive bir domuz kadar sağlıklı olmakla beraber(bu benzetme için Tanrı beni affetti ama ben kendimi affedebilecek miyim acaba?) oğlunun cenazesine gidiyor sanki düğünü yerine, ve istemsiz ortaya çıkan nazik geğirtilerine hakim olamıyor. İçindeki huzursuzluk midesine vuruyor. Oğlu yanlış kızla evleniyor çünkü ve onun dışında kimse bu durumun farkında değil. Herkes gelin ve damadın mutlu beraberliği için güzel temennilerde bulunurken, Olive hem bir anne hem de bir kadın olarak hırslı gelininin aşkın(ın) büyüsü bozulduğunda oğluna yaşatacağı hayalkırıklığını görebiliyor şimdiden.

image

image

image

image

Olive’ın intihar teşebbüsü sahnesiyle başlayan dizinin son bölümünde aslında hiç de ölmek istemediğini anlıyoruz bu güçlü kadının. Gökyüzüne dikiyor gözlerini Olive. Masmavi bir gökyüzünün altında sanki pikniğe gelmiş gibi bir hali var. Genleriyle beslenen ve kuytusunda bir yerlerde bir gün nasılsa yaparım diyerek hayata karşı bir koz olarak kullandığı intihar olgusu aslında ona çok uzak. Gördüğüm en güzel çözülme sahnesi geliyor ormanın içinde. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Olive için, daha birçokları için bir insan yeter aslında hayata tutunabilmesi için. Çünkü Olive yüzüstü bırakmaz kimseleri. Mr. Kitteridge’i yaşlı bakımevinde ziyaretsiz bırakmadığı gibi. Kendisini vurmak için, yaşlı köpeğinin ölümünü beklemesi gibi. Paul Auster’ın Neverland’i Timbuktu’sunda tatlı şizofren Willy en çok kaçınılmaz olan ölümü geldiğinde yarı yolda bırakacağı köpeği Bay Kemik için endişe ederken, Clamsy bu konuda şanslı çıkıyor, bir ev köpeği olarak ihtiyarlayana kadar sahiplenildiği gibi, Olive gibi bir kadın tarafından sonuna kadar bakılıyor ve onun kollarında ölüyor.

İntihar olgusu jenerik de dahil olmak üzere dizinin tamamına serpiştiriliyor özenle. John Berryman takıntılı edebiyat öğretmeni Jim O’Casey ve hayranı olduğu şairin benzer ölümleri, yıllar yıllar sonra annesinin ölümüyle yüzleşmemiş ve belki de asla yüzleşemeyecek olan fakat kibarca hayaller gören kişi olarak tanımlayabileceğimiz tıp öğrencisi Henry, Olive’ın taşıdığı melankolisi ve buna sebep olan babasının trajik intiharını sık sık anması, trajik ölümler ve her bölümde silahın bir avcının, bir madde bağımlısı soyguncunun, Henry’nin ya da Olive’ın elinden hiç düşmemesi. Ve dizide benim saydığım üç tane Henry var.

image

image

image

Yaşlılığın nasıl felaket bir şey olduğuna, geldi miydi bir kez, gitmek bilmediğine tanıklık ediyoruz ölesiye dek. Evde bakım zor olduğundan, felç geçirip konuşamayan Henry ve Olive’ın dört yıl sürecek bakımevi macerası başlıyor. Çalışanların işlerini iş olarak yaptıkları bir işyeri burası da ve onca profesyonelliğin içinde Olive kalpsizlikle suçluyor personeli biricik Henry’sinin ölüm haberini aldığında. Evliliğin ne olduğuna tanıklık ediyoruz geçen onlarca yıl ve dört bölümden sonra. Başka başka insanlara ilgi duyabiliyorsun, başka adamlar yüzünden evindeki adam hapishanene dönüşebiliyor bazen. Sana garip gelen bir sürü huyuna dayanmaya çalışıyorsun. Çok bilmişliğine bazen, bazen az bilmişliğine, bazen de neyi ne kadar bilirse bilsin önemsemiyorsun bile. Hep birlikteyken özlemez olduğun bir adamla bir ömrü bitirecek olma ihtimali solduruyor seni ve bunun için bir suçlu arıyorsun. Olive ve Henry kendilerinden çok karşı tarafı tanıyorlar. Onların sıradışı evliliklerini kurtaran da bu oluyor. İkisi de diğerinin diğer ihtimallerle yaşayamayacağını biliyor ya da öyle avutuyor ve avunuyor. Ve yalnızlık canına tak ettiğinde hiç tipi sayılmayacak Jack’le, seyirci için muhteşem kendisi için fiyasko bir akşam yemeğine çıkmış buluyor kendini Olive. Çünkü yalnızlık paylaştıkça, konuştukça azalıyor bir nebze ve o kadar yalnız ki her ikisi de. Jack bir kadınla yaşayan kızını affedemiyor bir türlü, Olive’sa ağlayarak ayrılıyor oğlunun başka başka adamlardan iki çocuk yapmış, şimdiyse üçüncü çocuğuna hamile kalmış karısının evinden. Terapide tanıştığı eşiyle ahkam kesme, kişisel ve zihinsel gelişim uzmanına dönüşmüş, garipleşmiş ama kendi çapında mutluluğu yakalamış oğlunun evinden yırtık ipek çoraplarla dönüyor evine. Her konuyu düşünme yetisine sahip düşünceli çift bir çift çorap alma nezaketini gösteremiyorlar ve zavallı Olive yırtık pırtık çoraplarını göstermemek için x-ray’den geçerken ayakkabılarını ayaklarından çıkartmamakta direniyor.

Ve erken gidenler hep iyi anılıyorlar, Jack kanserden zor ve uzun bir süreç sonunda ölebilmiş eşini, Olive’sa biricik Henry’sini sevgiyle anıyor her daim. Ölenlerle işler kolaylıkla yoluna giriyor.

image

İştahını hiç kaybetmediğini, bir köylü gibi yemek yaptığından Henry’nin fit kaldığını itiraf eden Olive’ın açıksözlülüğünün yanında nadan(kaba anlamında kullanılmıştır, cahil değil), gıcık, ukala, şovenist, Yale mezunu, radyoda sağcı söylemleriyle bilinen ama tam dört defa evlenmeyi denemiş Rush Limbaugh dinleyen, geleneksel bir Amerikan erkeği olan Jack’le tek ortak paydada birleşiyorlar. Onun adıysa yalnızlık.

Olive Kitteridge yaşamaya katlanmak üzerine, intihar eğilimi, depresyon ve ölüm üzerine, aşık olmak, yaşlılık, evlilik, çocuk sahibi olmak ve sosyal bağlar, silahlar ve çiçekler üzerine ve herşeye rağmen iyimser biten sonuyla seyirciye nispeten bir rahat soluk alma şansı tanımasıyla bu senenin en iyilerindendi. Emmy ödüllerinden altı ödülle birden döndü. Bir role bürünmenin ve onu yaşamanın en çarpıcı örneği olarak Frances Mc Dormand çıkıyor sahneye ödülünü almak üzere Olive Kitteridge olarak. Dünyada çok iyi yönetmenler olabilir, yazarlar da. Ama çok da iyi oyuncular olduğunu görmüş olduk bir kez daha. Frances McDormand onlardan bir tanesi ama en başarılılarından. Richard Jenkins, Bill Murray, karizmatik Peter Mullan ve Zoe Kazan harika performanslarıyla unutulmaz karelerle çıkıyorlar karşımıza. Denise karakterini oynayan Kazan bir sahnede ilgi duyduğu ve eczanesinde beraber çalıştıkları Henry Kitteridge’e “Kafamın içinde sürekli seninle konuşuyorum. Bana ne olacak Henry?” diyerek ağlıyor. Hepimiz ölü ya da diri sevdiklerimizle yani kısaca konuşmak istediklerimizle kafamızın içinde konuşup duruyoruz. Bu bizi rahatlatıyor, bir süreç belki böyle atlatılıyor ve sonra yeni yeni insanlarla konuşuyoruz kafamızın içinde. Denise kendisine ne olacağını bilemiyor ama her hayat bir gün bir şekilde yoluna giriyor. Ölmek bile işleri yoluna sokabiliyor bazen ve Denise’in, Olive’ın, Jack’in bir şekilde herkesin hayatı umulmadık bir şekilde hale yola giriyor dış faktörlerce. Hayat alıyor ve götürüyor bir yerlere. Bizlerse tüm iç ve dış faktörlerin toplamına, vicdanımızın sesine, aklımızdan ve kalbimizden geçenlere,  kafamızın içinde konuştuğumuz seslerin tüm sahiplerine Tanrı, O’nun yol’una ise Kader diyoruz.

MAGIC:

Come take my hand
You should know me
I’ve always been in your mind
You know that I’ll be kind
I’ll be guiding you
Building your dream
Has to start now
There’s no other road to take
You won’t make a mistake
I’ll be guiding you
You have to believe we are magic
Nothing can stand in our way
You have to believe we are magic
Don’t let your aim ever stray

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: