OLIVE KITTERIDGE

image

OLIVE KITTERIDGE:

“Bizi tüfeklerden ve babaların intiharından koru.” John Berryman

“Chien a tout faire” ==> Emrine amade köpek

Erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin  bir kadını karın olarak seçme.” Joubert

“İnsan ruhu yavandır ve çoğu kez, toprak altındaki en basit bir solucan bile kendine bakmayı bizden daha iyi bilir.” Paul Auster/Timbuktu

Kurgu dalında Pulitzer ödüllü aynı adlı romanın çook başarılı dört bölümlük bir mini dizi uyarlaması Olive Kitteridge. Kitabın Türkçeye çevrilmiş ismi “Kül Mevsimi”. Yazarıysa Elizabeth Strout. Dört bölümlük dizinin başrol oyuncuları ise harikalar yaratıyorlar. KLİŞE. Kelimenin tam ve tüm anlamıyla birlikte klişe ve fiyasko bir başlangıç. Ne yapmalı o zaman? Bir de şunu deneyelim bakalım: Kuzey’in lanet cadısı, evli, bir oğullu, matematik öğretmeni, aklı fazla fazla geldiğinden kibirli(evvel akıllı da denebilinir böylesi için ya da (doğuştan) bilen, en şık olanıysa farkındalığı yüksek), yapmacıklık sevmeyen, aptallığa karşı düşük toleranslı, hayata karşı tahammülsüz, pek dost canlısı olmayan, çalıştığı lisede beraber çalıştığı erkek edebiyat öğretmenine duyduğu aşkla yetinmeye çalışan ama adamın intihar gibi kazasıyla acısını yastıkları ısırarak çıkartan, sonra da kalan hayatı boyunca bunun acısını küçük küçük uysal ve uyumlu herkesin sevgilisi Mr. Kitteridge’den çıkartan, sevgi gösterilerinden hiç mi hiç hoşlanmayan, ötekilerin(bakınız başkaları demiyorum yani tür, sınıf, ırk ne derseniz deyin bu kadın farklı bir kulvarda) kendisini soğuk, geçimsiz ve garip olarak nitelendirdiği, bir tüfekle suratını dağıtan babasının gerçeğini her fırsatta dile getirmekten çekinmeyen ve eğer bir Gülben Ergen ağzına, bir Gülben Ergen otuz iki dişine ve doğal gülüşüne sahipseniz, o canım gülümsemeyi suratınızda dondurup, kıçınızda bir sopa varmışçasına dikleştirdiğiniz sırtınızla aptallaşmış bir vaziyette ortamı koşarak terk etmenizi sağlayacak potansiyele de sahip bir kadın Olive. Klişeden uzaklaşabildim sanırım bir parça. İçim rahat etti. Kendimi tebrik ettim. Zekam fışkırmış gene her satırından, otuz iki diş benzetmemse aydınlatıcı olduğu kadar sersemletici de. Olive gibi soruyorum kendi kendime “Ben kendimi ne zannediyorum böyle?” diye. Otuz iki dişle birden sorunum nedir diye?

Mrs. Kitteridge’de Thomas Bernhard’ın izlerini sürüyorum. Bazen ve cidden kimseyi beğenmezsin, bunun kibirle alakası olmayabilir. Ama oladabilir tabii. Hayatta hiçbir şeyi ve kimseyi tam olarak bilemezsin. Çevrendeki kimse beğenilecek gibi olmayabilir ve aynı zamanda sen onlardaki her kusuru, sonu hüsranla bitecek her adımlarını, olası tatlı küçük yalanlarını onlardan önce görürsün. Bu gereksiz bilgiler zinciri ve bahşedilmiş ama zamanda haddinden fazla ilerlemiş farkındalık seni küstahlaştırır karşındakini küçük bir ahmağa dönüştürürken. Sen biliyorsundur. Elden ne gelir? Budur senin de cezan. Cezanı çekersin kendi kendine sabırlar dileyerek. Yahut da bedenin tepkiler verir. Olive bir domuz kadar sağlıklı olmakla beraber(bu benzetme için Tanrı beni affetti ama ben kendimi affedebilecek miyim acaba?) oğlunun cenazesine gidiyor sanki düğünü yerine, ve istemsiz ortaya çıkan nazik geğirtilerine hakim olamıyor. İçindeki huzursuzluk midesine vuruyor. Oğlu yanlış kızla evleniyor çünkü ve onun dışında kimse bu durumun farkında değil. Herkes gelin ve damadın mutlu beraberliği için güzel temennilerde bulunurken, Olive hem bir anne hem de bir kadın olarak hırslı gelininin aşkın(ın) büyüsü bozulduğunda oğluna yaşatacağı hayalkırıklığını görebiliyor şimdiden.

image

image

image

image

Olive’ın intihar teşebbüsü sahnesiyle başlayan dizinin son bölümünde aslında hiç de ölmek istemediğini anlıyoruz bu güçlü kadının. Gökyüzüne dikiyor gözlerini Olive. Masmavi bir gökyüzünün altında sanki pikniğe gelmiş gibi bir hali var. Genleriyle beslenen ve kuytusunda bir yerlerde bir gün nasılsa yaparım diyerek hayata karşı bir koz olarak kullandığı intihar olgusu aslında ona çok uzak. Gördüğüm en güzel çözülme sahnesi geliyor ormanın içinde. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Olive için, daha birçokları için bir insan yeter aslında hayata tutunabilmesi için. Çünkü Olive yüzüstü bırakmaz kimseleri. Mr. Kitteridge’i yaşlı bakımevinde ziyaretsiz bırakmadığı gibi. Kendisini vurmak için, yaşlı köpeğinin ölümünü beklemesi gibi. Paul Auster’ın Neverland’i Timbuktu’sunda tatlı şizofren Willy en çok kaçınılmaz olan ölümü geldiğinde yarı yolda bırakacağı köpeği Bay Kemik için endişe ederken, Clamsy bu konuda şanslı çıkıyor, bir ev köpeği olarak ihtiyarlayana kadar sahiplenildiği gibi, Olive gibi bir kadın tarafından sonuna kadar bakılıyor ve onun kollarında ölüyor.

İntihar olgusu jenerik de dahil olmak üzere dizinin tamamına serpiştiriliyor özenle. John Berryman takıntılı edebiyat öğretmeni Jim O’Casey ve hayranı olduğu şairin benzer ölümleri, yıllar yıllar sonra annesinin ölümüyle yüzleşmemiş ve belki de asla yüzleşemeyecek olan fakat kibarca hayaller gören kişi olarak tanımlayabileceğimiz tıp öğrencisi Henry, Olive’ın taşıdığı melankolisi ve buna sebep olan babasının trajik intiharını sık sık anması, trajik ölümler ve her bölümde silahın bir avcının, bir madde bağımlısı soyguncunun, Henry’nin ya da Olive’ın elinden hiç düşmemesi. Ve dizide benim saydığım üç tane Henry var.

image

image

image

Yaşlılığın nasıl felaket bir şey olduğuna, geldi miydi bir kez, gitmek bilmediğine tanıklık ediyoruz ölesiye dek. Evde bakım zor olduğundan, felç geçirip konuşamayan Henry ve Olive’ın dört yıl sürecek bakımevi macerası başlıyor. Çalışanların işlerini iş olarak yaptıkları bir işyeri burası da ve onca profesyonelliğin içinde Olive kalpsizlikle suçluyor personeli biricik Henry’sinin ölüm haberini aldığında. Evliliğin ne olduğuna tanıklık ediyoruz geçen onlarca yıl ve dört bölümden sonra. Başka başka insanlara ilgi duyabiliyorsun, başka adamlar yüzünden evindeki adam hapishanene dönüşebiliyor bazen. Sana garip gelen bir sürü huyuna dayanmaya çalışıyorsun. Çok bilmişliğine bazen, bazen az bilmişliğine, bazen de neyi ne kadar bilirse bilsin önemsemiyorsun bile. Hep birlikteyken özlemez olduğun bir adamla bir ömrü bitirecek olma ihtimali solduruyor seni ve bunun için bir suçlu arıyorsun. Olive ve Henry kendilerinden çok karşı tarafı tanıyorlar. Onların sıradışı evliliklerini kurtaran da bu oluyor. İkisi de diğerinin diğer ihtimallerle yaşayamayacağını biliyor ya da öyle avutuyor ve avunuyor. Ve yalnızlık canına tak ettiğinde hiç tipi sayılmayacak Jack’le, seyirci için muhteşem kendisi için fiyasko bir akşam yemeğine çıkmış buluyor kendini Olive. Çünkü yalnızlık paylaştıkça, konuştukça azalıyor bir nebze ve o kadar yalnız ki her ikisi de. Jack bir kadınla yaşayan kızını affedemiyor bir türlü, Olive’sa ağlayarak ayrılıyor oğlunun başka başka adamlardan iki çocuk yapmış, şimdiyse üçüncü çocuğuna hamile kalmış karısının evinden. Terapide tanıştığı eşiyle ahkam kesme, kişisel ve zihinsel gelişim uzmanına dönüşmüş, garipleşmiş ama kendi çapında mutluluğu yakalamış oğlunun evinden yırtık ipek çoraplarla dönüyor evine. Her konuyu düşünme yetisine sahip düşünceli çift bir çift çorap alma nezaketini gösteremiyorlar ve zavallı Olive yırtık pırtık çoraplarını göstermemek için x-ray’den geçerken ayakkabılarını ayaklarından çıkartmamakta direniyor.

Ve erken gidenler hep iyi anılıyorlar, Jack kanserden zor ve uzun bir süreç sonunda ölebilmiş eşini, Olive’sa biricik Henry’sini sevgiyle anıyor her daim. Ölenlerle işler kolaylıkla yoluna giriyor.

image

İştahını hiç kaybetmediğini, bir köylü gibi yemek yaptığından Henry’nin fit kaldığını itiraf eden Olive’ın açıksözlülüğünün yanında nadan(kaba anlamında kullanılmıştır, cahil değil), gıcık, ukala, şovenist, Yale mezunu, radyoda sağcı söylemleriyle bilinen ama tam dört defa evlenmeyi denemiş Rush Limbaugh dinleyen, geleneksel bir Amerikan erkeği olan Jack’le tek ortak paydada birleşiyorlar. Onun adıysa yalnızlık.

Olive Kitteridge yaşamaya katlanmak üzerine, intihar eğilimi, depresyon ve ölüm üzerine, aşık olmak, yaşlılık, evlilik, çocuk sahibi olmak ve sosyal bağlar, silahlar ve çiçekler üzerine ve herşeye rağmen iyimser biten sonuyla seyirciye nispeten bir rahat soluk alma şansı tanımasıyla bu senenin en iyilerindendi. Emmy ödüllerinden altı ödülle birden döndü. Bir role bürünmenin ve onu yaşamanın en çarpıcı örneği olarak Frances Mc Dormand çıkıyor sahneye ödülünü almak üzere Olive Kitteridge olarak. Dünyada çok iyi yönetmenler olabilir, yazarlar da. Ama çok da iyi oyuncular olduğunu görmüş olduk bir kez daha. Frances McDormand onlardan bir tanesi ama en başarılılarından. Richard Jenkins, Bill Murray, karizmatik Peter Mullan ve Zoe Kazan harika performanslarıyla unutulmaz karelerle çıkıyorlar karşımıza. Denise karakterini oynayan Kazan bir sahnede ilgi duyduğu ve eczanesinde beraber çalıştıkları Henry Kitteridge’e “Kafamın içinde sürekli seninle konuşuyorum. Bana ne olacak Henry?” diyerek ağlıyor. Hepimiz ölü ya da diri sevdiklerimizle yani kısaca konuşmak istediklerimizle kafamızın içinde konuşup duruyoruz. Bu bizi rahatlatıyor, bir süreç belki böyle atlatılıyor ve sonra yeni yeni insanlarla konuşuyoruz kafamızın içinde. Denise kendisine ne olacağını bilemiyor ama her hayat bir gün bir şekilde yoluna giriyor. Ölmek bile işleri yoluna sokabiliyor bazen ve Denise’in, Olive’ın, Jack’in bir şekilde herkesin hayatı umulmadık bir şekilde hale yola giriyor dış faktörlerce. Hayat alıyor ve götürüyor bir yerlere. Bizlerse tüm iç ve dış faktörlerin toplamına, vicdanımızın sesine, aklımızdan ve kalbimizden geçenlere,  kafamızın içinde konuştuğumuz seslerin tüm sahiplerine Tanrı, O’nun yol’una ise Kader diyoruz.

MAGIC:

Come take my hand
You should know me
I’ve always been in your mind
You know that I’ll be kind
I’ll be guiding you
Building your dream
Has to start now
There’s no other road to take
You won’t make a mistake
I’ll be guiding you
You have to believe we are magic
Nothing can stand in our way
You have to believe we are magic
Don’t let your aim ever stray

image

image

ASABİYİM BEN/WILD TALES/RELATOS SALVAJES

image

Birbirinden bağımsız altı farklı hikayenin dolayısıyla bir tam filmin, sanki aynı hikayeyi devam ettiriyormuşçasına çekilip peliküle aktarıldığı bir toplam film “Vahşi Hikayeler”. Aynı zamanda Arjantin’in 2015 Oscar adayıydı. Yapımcı koltuğundaki isimse bir hayli tanıdık. Pedro Almodovar. Hiçbir oyuncu bir önceki ya da sonraki hikayede yer almıyor. Kimse bir diğerinin hayatından teğet geçmiyor. Herkes kendi bölüm yazgısını yaşıyor. Temalar bir olduğundan, konular ve konseptler çok farklı olsa da bütünlük hiç bozulmuyor. Karakterler sıkıştıkları ortamlardan haykırıyorlar. Bu bir düğün salonu olabileceği gibi, bazen bir arabanın içi, bir restoranın mutfağı yahut geniş bir malikane de olabiliyor. Farklı nedenler yüzünden, bazen dışsal figürler, bazen en yakın bildikleri tarafından, bazen de sistem tarafından aşırı derecede stres yüklenen insanların olaylar karşısında anlık ya da yıllar süren öfke dolu birikimlerinin nihai bir intikam planına dönüşmesi sayesinde; ama her bölümde izleyiciye hayatı boyunca muhakkak bir ya da daha çok kez karşılaştığı benzer sıkıntılı durumları çağrıştırıyor olduğundan bol bol empati kurma fırsatı tanıyarak anlatıyor derdini. Jenerikten önceki ilk hikayede uzun, ince bir adam yaşamı boyunca uyuz olduğu her kim varsa-buna anne babası da dahil- bir uçağın içinde topluyor, kendisi ise pilot kabinine geçerek incelikli planını uyguluyor son aşamada, hayatından mutsuz bir aşçı kadın fırsatını bulduğunda birikmiş öfkesini saçıyor ikinci bölümde, üçüncü hikaye kimin perspektifinden baktığınızla açıklanabilinir ve farklı yorumlara gebe “bence”, dördüncü hikayede bir mühendis önceden iş için patlattığı dinamitleri bu sefer bağımsız iradesiyle ama bağımlı olduğu ve hiç durmadan kendisine ceza kesen bir sistemi bireysel olarak yok etmek üzere patlatıyor uzaktan, beşinci hikayede empati kuracağınız kişi belli ve o, etrafı ahmaklarla ama en çok da bir avuç fırsatçıyla çepeçevre sarılmış bir baba, altıncı hikaye ise aşktan beslenen nefretin genç bir çiftin düğününde nasıl da su yüzüne çıktığına şahit olarak yazıyor bizi ve nefretten daha güçlü bir duygunun varlığı en nihayet filmin tamamını sonlandırıyor.

Yazar kişisi bu pek beğendiği, yer yer sempatik bile bulduğu ve ne zaman ki bir tarafa daha çok empati besler iken kendini bulsa bir diğer tarafı gücendireceği düşüncesiyle henüz çok az kısmını kullanmayı başarabildiği beyninin tüm loblarını, sinir ve sinir uçlarının yanında iş duygulara geldiğinde bağımsız hareket etmeyi seven ve öyle de hareket eden yani kısaca atmayı pek seven kızıl organını da katarak başlıyor bu altı farklı hikayeyi hiçbir bağımlı ya da bağımsız yazardan etkilenmeden yazmaya. Bu filmi neden sevdiği soruluyor kendisine. Neden mi(bu fiille başlayan cümlelerin çokluğunu düşünüp, bir ah çekiyor derinden). Çünkü kendisi de bunu tam olarak açıklayamıyor ama sanıyor ki bu kendine münhasır film kendi içinde de var olan ama hep bastırmaya çalıştığı ve toplum içerisinde sosyalleşme sürecinde açığa çıktığında pek de hoş karşılanmayacak duyguları da ayağa kaldırmış olabileceğinden belki de, hiçbir etki altında kalmaksızın yazmak istiyor kendince. Ve başlıyor altıdan geriye saymaya altı, beş, dört, üç, iki…

1.

“Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler. Ve beni ana babanın yapacağı en büyük dikkatsizlikle karanlık çocukluk deliğine ittiler.” ESKİ USTALAR/THOMAS BERNHARD

Hiç haz etmediğiniz insanların bir daha hiçbir şekilde karşınıza çıkmamaları adına yok olduklarını düşündüğünüzde, o aynı ama tatlı orgazmı kaç kere yaşamışsınızdır kim bilir! Yok ben öyle şeyler düşünmem, sevgi kazansın diyorsunuz öyle mi? O zaman hayatınızın bir sonraki sayfasına geçmemişsiniz henüz kanaatimce ya da öyle bir sayfası yok sizin hayatınızın. Ne mutlu size. Olsa bile ya umurunuzda değil, ya azıcık safsınız yahut erdiniz ya da ermek üzeresiniz, an meselesi(ah o gülme gelmese). Sistemle de pek bir barışıksınız hani, öyle mi? Aferin size. Size dokunan yılan da yok. Hiç olmadı da. Sınıfın parlak çocuğuydunuz. Siz yaşlarda ya da sizden yaşça büyük, fiziksel olarak güçlü hiçbir çocuğun alaylarına, tacizlerine maruz kalmadınız. Anne babanızla kusursuz bir iletişiminiz vardı ve bu kusursuzluk, öğretmenlerinizle olan ilişkilerinize de yansıdı. Harika. Gelişme çağınızda hiçbir fiziksel kompleksiniz yoktu, zaman geçti geliştiniz ve karşı cinsle de gelişmiş ilişkiler kurabildiniz kolaylıkla. Başarılarla dolu öğrenim hayatınızı daha da başarılı iş hayatınız takip etti, elinizi nereye atsanız övgüler sizinle beraber yürüdü. Hiç aldatılmadınız, hiç yenilmediniz, hiç düşmediniz, hiç hayal kırıklıklarınız olmadı, hiç.. hiç.. O zaman bu yazının devamını okumayın çünkü anlamayabilirsiniz, çünkü siz bay ya da bayan kusursuzsunuz. Nereden bileceksiniz intikamın soğuk yenen bir yemek olduğunu? Nereden bileceksiniz bir çıkış yolu bulamadığınızda bir uçak dolusu nefret ettiğiniz insanla, sizi bu dünyaya fırlatıp atan ana babanızın evinin bahçesine dalarak, kendiniz dahil herkesi yok etmenin dayanılmaz cazibesini! Son derece naif bir tarafı var bu fikrin ayrıca. Meselenin menşeine iniyorsunuz böylelikle. Bir parça Freudyen bir tavır var burada yani uçaktaki psikiyatrın dediği üzere kendini ve kendini meydana getiren birincil elemanları da ortadan kaldırarak seni oluşturan ve bugünlere getiren tüm kozmik çarpışmalar da bertaraf oluyor böyle yaptığınız takdirde(size kan kusturan her kim varsa bir uçakta toparlayıp, yere çakılın demiyorum ayrıca). Günümüz Türkiyesinde işlenen kadın cinayetlerine baktığımızda, bir sürü kıskanç adam kalitesiz kafalarınca işledikleri cinayetlerde son derece bencilce düşündüklerinden, nasıl olsa yatar çıkarım mantığıyla kendilerine dokunmuyorlar bile. Bu çok adice ve cinnetle alakası yok. Bu sadece bencillik, ucuzundan intikam hikayeleri bunlar kendi sefil hayatlarını ileriki mapus günlerinde anlattıkça renklendirecek olan.

image

2.

Yıllar yıllar sonra uğruna şehir değiştirdiğin, babanın ölümüne sebebiyet verip, cenazeden iki hafta sonra dul annene asılmış olan adam yağmurlu bir akşam vakti garsonluk yaptığın restorana geliyor. Beklediğin karşılaşma biraz ani olmadı mı? Tüm intikam planlarını gerçekleştirmek içinse can atan bir kadın var samimi mahalle havasıyla anımsadığı cezaevi günlüklerinden bir Lewis Carol kitabı çıkartabilecek olan. Senin yerine her şeyi o yapıyor, kasap gibi saplıyor elindeki kasap bıçağını adamın böbreklerine. İşler kimsenin istediği gibi gitmiyor sanırım yeryüzünde. Dünyanın en çılgın kadınıyla çalışıyor olabilirsin ve onun da son derece karanlık bir mazisi olabilir. Nereden bileceksin? Olsun ama; sen vicdan filan yaparken o çok daha hevesli intikamını üstlenmeye. Adamın oğlunun öleceği düşüncesi rahatsız etmiyor onu. Armut dibine düşecek diyor ve adamın tüm aile ağacını silmek kesin çözüm onun gözünde. Acımasız bir Freud var sanki bu tombul aşçı kadının beyninde soyağacından beslenen. Fare zehrinin son kullanım tarihiyle ilgili yaptığı esprisiyle kara mizahın zirvelerinde geziniyor iki gözlü gotik mutfakta. En ince sistem eleştirisi de bu bölümde, dördüncü bölümde olduğunu düşünenler olabileceğinin aksine. Dünyayı yönetenler piç kurusu derken, sessiz yığınlara da atıfta bulunmaktan çekinmiyor. Bir kötüyü ortadan kaldırmanın dünyayı güzelleştireceğini savunuyor. Bunu insanlık için bir şey yapmak olarak görüyor. Bir sürü soru bırakıyor bu bölüm kafalarda: Kötülerden ebeveyn olur mu, olsa da bu dünyadaki cezasını evlatları mı çeker? Bir adam ya da bir kadın yaptıkları kötülükler yüzünden mazur görülmeli midir sırf bu dünyaya bir çocuk getirdi diye? Politika denen şeyi temsil etmek, savunmak üzere geçmişi bir parça karanlık, toplum için değil kendi yüksek beklentisi için bu tip bir göreve talip olmuş, üst gelir grubuna dahil, kibirli ve alaycı bir adamın seçilebilme ihtimali ve adaylık cüreti dünyada da işlerin benzer şekilde yürüdüğünü mü göstermektedir acaba? Ve son olarak aşçı kadın aradığı huzuru, mutluluğu, güven ortamını ve konken partilerini bulabilecek midir acaba demir parmaklıkların gerisinde tekrar?

image

3.

Geldik en bomba bölüme. Bir aşk cinayeti olarak tahminde bulunuyor Şerif bölüm sonunda. Nefretten her zaman aşk doğmasa da, aşk süsüne bürünmüş özünde kin, nefret ve intikam hislerinin yol açtığı bir cinayet bu nedenle kayıtlara geçebiliyor enteresan bir şekilde. Nitekim cd’de çalan “Lady Lady Lady” şarkısı sayesinde arabanın içinde yaşanan can pazarı, tüm o itiş kakışlar sanki bir aşk dansını anımsatıyor. Benim bile küçük dilimi yutmama neden olabilecek bölüm bu işte. Bir adamın, hiç tanımadığı bir adama neler yapabileceğini görüyoruz. Ölene dek hırslarını alamıyorlar ve birbirlerinin kollarında ölüyorlar istemeyerek de olsa. İki taraf da ayrı ayrı kaşıyor ve kaşınıyor fütursuzca. Diğer bölümlerde kolaylıkla seçerken özdeşleştiğimiz tarafı, bu bölümde kim kimi kışkırtıyor önce, kim haklı, kim haksız muğlak bir yerde. Audi’li zengin burjuva(piç olarak tasvir edenler olabilir, şehirli züppe de, başlarda öyleydi evet) mi, kaba saba, ilkel ve köylü kamyonetli adam mı? Kişisel duygular işin içine girdiğinde ise bir adamın arabasının üzerine çıkıp sırasıyla büyük ve küçük abdestini kolaylıkla yapabilmesine pek akıl sır erdiremiyor insan. Kurşun ve ses geçirmez camları kıramayan adamın hırsından, sanki on gün durmuş durmuş da bir anda yapacağı gelmiş gibi içinde biriktirdiklerini verimli bir şekilde arabanın ön camına bırakıvermesini ve bir parça mahremiyet isteyen bu edimin aracısı uzuvlarını göstere göstere yapmasını akıl karı bulmak da mümkün gözükmüyor.

image

image

4.

Dinamitler döşediğiniz binaları bir çırpıda yıkabilecek bir mühendis ve istikrarlı bir çalışan iken devletin beslensinler diye göz yumduğu çekici firmalarında çalışan kraldan çok kralcı memurlar, bürokratik engeller ve haksızlıklarla baş edemeyip gözaltına alınıp serbest bırakılan, önce işinden sonra eşinden ve çocuğundan olup, bankamatikten özenle çektiği pezoları vergi ve masrafları için bu kurumlara yatırmaktan azar azar çıldırıp, mavi chevrolet’inin bagajına koyduğu dinamitleri insan hayatına zarar vermeden patlatan ve bu sefer bileğinin hakkıyla hapse düşen bir adamın hikayesi anlatılmakta. Sıkıcı bir hayatı olan, sıkıcı şeyler giyinen, sevimsiz de bir freebag takan adam kendi gibi mağdur olmuş halkın desteğini arkasına alıyor ve kahraman ilan ediliyor. Sosyal medyadaki lakabı ise “dinamit” oluyor. Destek mesajları alıyor salıverilmesi için. Çünkü kendi gibi bir sürü canı yanmış, mağdur insanın yapmak istediğini yapıyor nihayetinde.

image

5.

Oğlunuz sorumsuzca davrandı. Alkol akarak çıktığı bardan eve dönerken hamile bir kadını ezdi ve ölümüne sebebiyet verdi. Ölü sayısı bir değil, iki. Basın gözü yaşlı eşi buldu ve halk adalet istiyor, kameralarsa evinizin kapısında. Buna neden olansa iki gözü iki çeşme yeni yirmilerindeki tek evladınız. Hapse girdiği takdirde yaşayacakları gözünüzün önüne geliyor. Kendisi pekala da üstlenebilir bu suçu  ama on beş yıllık emektar bahçıvanına önereceği yüklü meblağ ile kestirme yoldan hem kendisinin, hem oğlunun, hem de ödeyeceği miktar itibariyle bahçıvanının hayatı kurtuluvereceğini düşünüyor tüm samimiyetiyle. Öte yandan fırsatçı bir avukat ve kurnaz bir savcı var onu soyup soğana çevirmek derdinde olan. Sadede gelirsek sonuç tam bir felaket oluyor. Öfkeli ve mağdur eşin çekiç darbelerinin suçlu ilan edilen bahçıvanın defalarca başına inmesiyle son buluyor bu bölüm. Bir ayıbı, bir başka ayıp örtmüyor. Sonuç üç ölü ya da iki ölü bir ağır yaralı kafaya alınan çekiç darbeleri sayesinde.

image

6.

Ve geldik en eğlenceli kısma. Coşkulu bir kalabalık -anneler, babalar, yakın arkadaşlar, tüm akrabalar- ondan da coşkun gelin ve damadımızı karşılıyor çok masraf yapıldığı belli olan bir otelin düğün salonunda. Müzik, mutluluk, dans, şampanya, az sonra kesilecek düğün pastası ve bu özel güne eşlik eden çok özel insanlar. İşler bir yerde bozuluyor, sonra ise bir başka yerde çığrından çıkıyor. İşler bozuluyor çünkü etine dolgun gelin kızımız insanlık için küçük ama kendi düğününü mahvetmek için büyük bir keşifte bulunuyor. Damat bey ilişkisi olduğu iş arkadaşını da düğüne çağırmış ve tüm masa bundan haberdar. Sonrasında bu peri kızının içinden bir yerlerden sürprizlerle ve ağzına kadar intikamla dolu bir cadı çıkıveriyor. Sayılı dakikalarda elinden geleni ardına koymuyor. Başlarda iyi ilişkiler içerisindeki aileler birbirine giriyor. Gelin kaynana saç saça baş başa giriyor. Saçlar başlar dağılıyor. Makyajlar akıyor. Davetliler ortada kurtaracak bir şey kalmadığını düşünüp, şaşkın şaşkın bakmakla yetiniyorlar bu çılgınlığa. Damat gelini aşçıyla yakalıyor. Damat kusuyor. Damat bebek gibi ağlıyor. Gelin çıldırmış gibi dans ediyor. Kaza oluyor. Doktor geliyor. İlkyardım yapılıyor yaralananlara. Ortalık savaş alanına dönüyor. Bunca felaket bir son bulsun, herkes kendi yoluna gitsin derken, gelin ve damat son bir çılgınlık yapıyorlar ve geceyi öyle noktalıyorlar. Konuklar salondan sessizce ayrılırken, gelin ve damat bir ömre sığmayacak kavgalarını birkaç saate sığdırmış olup, davetlilere yıllarca konuş konuş bitiremeyecekleri bir düğün armağan etmiş oluyorlar ve sorunlarını evlerine taşımadan uluorta çözmüş oluyorlar.

image

image

 BİR YERDE

“Gölgem değil, özlemim avutsun seni gittiğin yerlerde.”

image

Yerine ben mecnun oldum ve çöllerdeyim yine(bu işte bir terslik olmasın sakın!). Burası ne sıcak, ne soğuk.. en azından İstanbul’un soğuğu kadar işlemiyor insanın içine. Marakeş’ten sonra sevecek yerler biter sanmıştım halbuki ve yine tam da umudu kesmişken, bir coğrafya daha göz kırptı bana. Sanki sen gibi, seni anımsattı bir şey burada bana. Tam adını koyamıyorum ama çöl mimarisi ve hepsi benzer sonuçta, daha bilemiyorum, gidiyorum sadece. Hindistan’da olacağım çok yakında. Sonra belki Endonezya. “Gravity”de “Ganj Nehri’nde güneşi görmelisin, olağanüstü.” der yerçekimsiz ortamda bu dünyanın dışında bir adam bir kadına giderayak/ölürayak. Hayatının son zamanlarında hepimiz hayatla dalga geçmeyi bırakıp, alayı-kini-öfkeyi-bağımlılıklarımızı bir kenara atıp kendimiz olacağız ve biz bilmesek de Tanrı bunun için de son bir kez göz kırpmış olacak. Son sarf ettiğimiz cümleler(ne çok son diyorum bakar mısınız, korkum mu beni şüpheye düşürüyor yoksa şüphe mi beni kör kuyunun diplerine çekiyor?) bizi anlatacak, bir hayatın manifestosu olacak o cümleler. Son zamanlarda ne zaman önemli bir şey söylüyorum hissine kapılsam, ölmeme az kaldı diye düşünmeye başlıyorum. Bende “Ölüm bitti, o yok artık.” diyebilecek miyim acaba? Ölmek de bir iş değil mi nihayetinde? Hastalandığını öğreniyorsun ve başlıyorsun beklemeye, emekiliğine gün sayar gibi tekrar tekrar hesaplar yapmaya, birikitirdiğin insanlara, ötelediklerine, kıyıda köşede kalmış yenmemiş paralarına bakıyorsun, kefen paran-doktor paran-kalanlarda varsa çocuklarına, eşine, dostuna; sonra.. sonra her iş gibi bir gün senin nihai işinde son buluyor, kısaca işin bitiyor. Acısız olmasını diliyorsun, tatlı tatlı uykuda gelse keşke ya da ölüm bizi gündelik işlerimizde bulsa diyorsun. Bense cebime doldurduğum taşların ağırlığıyla bir nehirde boğulma cesaretini gösterebilecek kadar cesur değilim henüz, o yüzden  sürpriz bir sonum olacak şaşırtıcı derecede sıradan bir şekilde.

“Mehr Licht” mi”Mehr Nicht” mi diye uzun uzun kafa yormuş öfkeli dolayısıyla kırılgan Bernhard “Goethe Öleyazıyor”da(bunca yakışıklılıkla yazar olunmaz ki), Goethe gibi bir dehanın son zamanlarına denk gelen pespaye Krauter’in şansını anlatırken ironi dolu satırlarında. “Hayatımın İnsanı” dediği bir kadın vardı, o kadının yerinde olmak isteyen çok kadınlar tanıdım(bir tanesi için çok uzağa gitmeye gerek yok, tam karşınızda, platonik aşkın sonsuz gücüne -vuslata erilemediğinden sonsuz tabirini kullandım- inanmış bir insanın sevgiyi paylaştırmasının sevap olduğunu düşündürtmesidir referansım; tıpkı miras gibi, hak geçmesin kimseye, eşit dağıtmalı herkese, bazen bonkör bazen cimri bu hayatta insanoğlu ve böyle bir çeşidiz bizlerde işte).

Java’daki Nilüfer Çiçeği şeklindeki en büyük Budist tapınağı olan Borobudur’da ise tasavvufa da kaynaklık etmiş olan vazgeçiş, teslimiyet ve tevazu sözcükleri fısıldanır kulaklara. İnsan hırsların hatırlatılmadığı yerde mutlu oluyor ve bırakmak gerekiyor, istememek gerekiyor, isteyince, direnince ve diretince ve sonunda elde edince de mutlu olamıyor ki insan. Ama kalbimi bırakmam mümkün olmadığından, sen de geliyorsun benimle beraber tıpış tıpış, mecbursun buna. Yoksa sen bilirsin ve görürsün ıssızda kalmak neymiş? Ben kaldım, çok fena oluyor. Gene gel benimle, gücenme bana, kızarsın geçer unutursun biter.

“Yanmaktır, efendim, biricik çâresi aşkın;

Ağlatma da yak, hâl-i perişanıma bakma.”    Yaman Dede

Bir kitap okudum sıkışık zamanlarda kalakalmış insanlar üzerine. Bir adamın tecavüzünden kurtulabilmek için fahişe olduğunu söylemen gereken bir coğrafya bahsettiğim ve o coğrafyanın savaşmaktan sevişmeyi unutmuş adamları ve burkalarının arkasına gizlenip, çile çeken kadınları üzerine. Gizleri kalbine mühürlenmiş kadın, sadece bitkisel hayattayken, bir çeşit suni teneffüsle yaşatmaya çalıştığı adamının kulağına  fısıldayabiliyor sırlarını. Görülmeyen, isimsiz bir kadın o da diğerleri gibi, çünkü hiç sevilmemiş ve burkası onun kadifeden perdesi. Hiç sevilmemiş bir kadını sevebilmenin kutsaliyetini anlatmaya başlıyor aynı adlı filmi de ikinci yarıdan sonra. Mümkün müdür acaba? Benzer temalı bir Suudi Arabistan filmi var, tüm kalbimle oscar’ı almasını dilediğim ama aday bile olamayan. “Wadjda”. Simsiyah çarşaflara bürünmüş kadınlar ve çarşafa girmelerine az kalmış kadıncıklar var başrollerde. Kadın kadının kurdu oluyor erkek egemen dünyada bu kez. Namaz kılarken omuz omuza veriyorlar iyice, şeytan geçemesin diye; et ete değiyor ama. Hayatta Vecide’ler kazansa keşke. Ve Şili’den “Gloria”, Romanya’dan “Child’s Pose”da aday olamadılar. Çok yazık. Halbuki dans etmeyi  seven iki kadından Gloria güzel gülüyordu, Cornelia ise içli içli ağlıyordu ve erkekler kaçarken onlar duruyorlardı.  Erkekler Tanrı’nın kaçış halindeki suretleri olmasınlar sakın? Sakın ola büyük konuşma, olmaz olmaz deme bu hayatta; olur olur.. bir bakmışın kaçar vaziyetteki bir surete aşık olmuş bulunmuşsun, kim bilir? Hadi bakalım, ayıkla pirincin taşını. 

http://m.youtube.com/watch?v=3koigluYOH0

http://m.youtube.com/watch?v=Ax8lYeZIh44

http://m.youtube.com/watch?v=-KGu9OJxsxQ

—-.—-

Beni o kadar çok sev ki, kendimi bir şey sanayım.

Hayatı hazmedemediğin zamanlar vardır ve kaçacak yer arar durursun kendine; oraya mı gitsem, şurada mı olsam diye. Tesellisiz ağla derim ben böyle zamanlarda. Ama ağla. Rahatlarsın çünkü. Gözyaşı dökmek güzeldir, tuzlu tuzlu. Biriktirdiklerin de beraberinde çıkarlar fışkırarak. Sev gözyaşlarını her zaman, çünkü çok yaşananlar gizli o gözyaşlarında..

Radyoda bir şarkı var ve aklımı başımdan almaya yetti. “How long will I love you?/Seni daha ne kadar seveceğim?” diyor ve ben inan bilmiyorum, belki sonsuza kadar, belki sadece ölene kadar. Tek çiçekle bahar gelmiyor diyordu Tolstoy ve aralık bitmek üzere olsa da, daha çok var bahara. Avuntu olmadan yaşanmıyor, kışın sonu bahar hem de ilkbahar. Öleceğimi bilsem tek avuntum olacaktır mevsimleri hissedebileceğim bir yere gidiyor olma fikri. Ben orada da bekler dururum baharı ve yazı ve sonra her bahar aşık olurum. Bir ölünün sevebilmesi mümkündür çünkü ve ruhlar da hissederler mevsimleri. Güzel havalarda onlar da coşar. Buğulanmış bir cama isimlerini yazarlar. Tek nefeste hissedersin eğer o sana hissettirirse. Bir süre sonra camdaki isim akmaya başlar, buğular çözülür. Tesellisiz ağlayanların gözyaşlarıdır onlar. Ben de böyle yapmalıyım. Tesellisiz ağlamalıyım, içtenlikle, kimse veya hiçbir şey avutamamalı beni. O zaman gerekli bedelleri ödemiş, cezamı çekmiş olurum, kalbime gömülenler açığa çıkar. Artık daha çok sevmeye, daha çok vermeye gönüllü olurum. İşte o zaman ben olurum, işte o zaman insan olurum. İnsan olmak her ne demekse.. Merak edip bakıyor insan haliyle, işte size insanın sözlük anlamı: Memeliler (Mammalia) sınıfının,insangiller (Hominidae) familyasından, iki ayağı üzerinde duran ve yürüyen, kolları kısa, vücudunun birçok yerlerinde tüyler azalmış, çeneleri belirli, beyinleri çok gelişmiş, kafatası yuvarlak ve yüz açısı yüksek, konuşabilen tek yaratık. Ama sayın sözlük, itiraz ve itiraf ediyorum ve Tanrı şahidimdir ki; “İnsan susar.” diyorum. İnsan bir gün, an gelir susar ve sustuğu o an dinlemeyi öğrenir. İnsanlar sorar, eşeler dururlar sizi ve sizi siz yapanları ve siz susarsınız “tek”. O anlara ulaşabildiyseniz eğer; yani susmayı öğrendiyseniz artık hayat sizindir. Hayat heyecanın bittiğinde, hayatı öğrendin demektir sonunda. Varoluşumuzun içinde gizli gizli barınmakta olan ve bizim genel olarak kötüye kullandığımız ya da nasıl kullanmayı bilmediğimiz durumlarımızı -pembe panter kılıklı şeytan da buna dahil- kısa bölümlerle anlatmaya çalışan, geçişlerdeki kopukluğu önemsemeyen bir filmin(Post Tenebras Lux) rahatsız edici sahneleri üşüşüyor kafama. Asap bozucu sahnelerin, kışkırtıcı bir şekilde verilip akılda kalabilmesi yönetmenin başarısı ve her şey şaşırtıcı şekilde gerçekçiydi. Reygadas, Malick’in yolundan ilerliyor sanki. Agresifleşmeden ve sıradanlık içerisinde veriyor tüm sertliği ve telaşsızca oturduğumuz koltuklarımızdan yüksek tevazu içerisinde bu sakin hayvanın sınırlarını sorgulatıyor bize, yargılatmadan. Evrime karşı pasif bir direniş halinde gibi yönetmen. Bizi çok tanıdık yerden yakalıyor, filmin başındaki yer ve gök olaylarına çok başka anlamlar yükleyen o küçük kız çocuğuyuz biz. Etrafındaki köpekler de çok tanıdıklar, havlayıp koşturup duran ve insanlara bir türlü laf anlatamayan ve hep havaya doğru uluyan..

—-.—-

Seni seviyorum ve sen bunu hiç bilmeyeceksin. Ne acı. Ben şanslıyım, bakma. Seven benim. Önce kızsam da, sonradan kazanan benim. Sırt çevirip kaçansa sensin.

Saçak altı kurudur, misafirin yoludur, benim de gitmem gerek uzaklara, misafirim burada sonuçta. Bir kadın vardı ve bana “Musibete de şükret.”demişti. Öyle ya, şükür, buna da şükür. Senden gelen musibete de şükür.

Seni hep sevdim. Bana sevgi gerekti çünkü. Ve dönüp baktığımda etrafımdaki herkes sevgisizdi. Sakın beni unutma. Sarhoşken birbirine kabul ettirtilmeye çalışılan o saçma sapan sözler hep unutulur; ama hani dilinin buğusu kalır ve gerçek olur ya.. ahh işte onlar gerçekleşseydi.. Belki.. Hiç gerçekleşmemesini istediği şeyleri arayıp duran bir insanın son sözleri bunlar, gidemeden.

Şu kader meselesini çok büyütmemek gerekiyor, ben çok büyütmüşüm gereksizce. Halbuki yazdıklarını yaşıyorsun işte. Gözyaşlarının ve gülücüklerinin pırıltısından bahsetmelisin bana. Her ikisinde beynin hangi tarafı uyarılır söyle bana. Hangisi daha kuvvetli? Eğer aşk kuvvetli bir duyguysa, güldüren mi yoksa ağlatan mı daha güçlü düşün sadece, hayatımın kahramanı. Bense seni değil, seni sevmeyi sevdim. Sakın beni unutma.. Kim söylemişse, yalan söylemiş. Aşk tek kişilik, yoksa adı meşk olurdu ve ayakta yolcu kabul edilmiyor, sen arada kaynamayı sevsen de. Ve aynaya baktığında çekil aradan, çekil; çünkü bir gün gelecek karşıdan karşıya geçemez olacaksın trafikte. Bir trafik ki sorma, keşmekeş. İşte o zaman iste, yolların açılmasını dile, trafik akmasın, dursun de, gör bak çekilecekler aradan, bir kuş gibi geçeceksin karşıya, hatta süzüleceksin, yollar açılacak önünde ve kapılar, gerçekleşmesini istediğin tüm isteklerin senin kendi hırsların, komplekslerin; kurtul onlardan, boşalt semerindekileri, yeni doğmuş bir tayın kürdan gibi bacaklarıyla ilk defa doğrulmaya çalıştığı gibi tutun hayata, yıllarca yürüyememiş felçli bir kötürüm gibi, bitkisel hayattan yeni uyanmış, beynin yıllarca komut  verememekten yürümeyi unutmuş bacaklarına sahip olduğunu hayal et, ilk adım, ilk öpüş, ilk nefes sanki. Seni çok seviyorum, inan buna. Beni kerelerce oku satır aralarında. Yüz kere, bin kere, milyon kere. Her kelimemde sen gizlisin, sakın unutma.

—-.—-

Ülkem çalkalanıyor şimdilerde. Günlerin ve yılların birikmiş öfkesi vardı benim de bir zamanlar üzerimde. Çok öfkeliydim her şeye ve herkese. Oldu bitti ve ben rahatladım sanki, daha fazla öfke biriktirmemeyi öğrendim uzaklarda. Şimdi bakıyorum da, dövize çevirmediğimiz her kuruşun acısını çekeceğiz belki ama cezasız değil hiçbir şey ve cezaları olsun işgaliyetleri beyinlerimizdeki. Allah aratmasın sizi bize ve mahçup etmesin bizi dünya aleme.

“Bükmemekte mesele ne boynunu  ne fikrini ne vicdanını;

Kendi keyfin için diyar diyar gezinmek

İlahi güzelliklerine doğanın hayret ederek

Ve sanat ve ilham yaratıları karşısında

Titreyip coşmalı insanın sarsılan ruhu.

İşte mutluluk bunda! İşte hak bunda…”.    Puşkin.

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: