YUNANİSTAN – 1: METEORA

“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.” KAVAFİS IMG_20150127_085151 PROLOG: Ve haklıymış da Kavafis. Bense kendi hayatıma ve kendi küçük seyahatime uyarlıyorum tüm bu sözleri. Tıpkı benim ister Adalar’ına, ister şehirlerine her gelişimde sanki kendi memleketimde, kendi insanlarımla birlikte oluyormuşumcasına ama katbekat özgür, rahat ve güvende hissetmem gibi. Sanki ben burada ara ara ama hep varmışım gibi. Sanki ben dönüp dolaşıp kendi memleketime gelmişim gibi. Sanki burada doğmuş, burada büyümüş, suyumu ekmeğimi hep bu insanlarla paylaşmışım gibi. Sanki ben hep aynı sokaklarda dolaşmışım gibi. Ortak dilin, ortak dinin bazen hiçbir şey olduğunu, kanın çekmesinin paha biçilmez olduğunu anlarsın ya.. Bırak onlar Tanrılara tapsınlar, sen güneşe inanırken. Bırak onlar çanları takip etsinler, sen umutsuzca bir yol ararken ve kaybolmuşken. Deniz, kendi dalgasından daha eski değil inan ve ümitsizliğe düştüğün bir an başlayın beraber sokaklarının taşlarını yıpratmaya el ele. Evsizlerinin uzattıkları minik kaplara bırakın beraberce cebinizdeki tüm bozukluklarınızı. Metrosunda akordeon çalan ufaklığın bahşiş kaplarını doldurun beraber. Tarihlerinden, tarihimizden, ortak geçmişimizden bahsedelim beraber. Bir parça kanlı olabilir ama olsun insanlık tarihi böyle bir şey nihayetinde. Sınırlar çizilir, isyanlar başlar, insanlar insanları kovalar, taşlar, öldürür, o “bir parça kanlar” dökülür ve yeniden yeni sınırlar çizilir ve yeni düşmanlıklar gelişir. Ve yeni kanlar.. Her karmaşadan sonra kendinden bir parçanı bırakırsın geride. Senden kalan parçandan yeni yeni insanlar doğar ve seni yaşatırlar bıraktığın yerde. Benim Yunanistan hakkında ve benim kendimle ilgili düşüncelerimdir bunlar nacizane. Ben geçmişten bir parçamı arayıp duruyorum sanki ve o parça ben ona her yaklaştığımda gizleniyor bir yerlere. Bu beyhude uğraş benim yaşama nedenim oluyor. Yaşama nedenimse kaderim. İnsanların kendilerini iyi ve güzel hissettikleri yerlerin değeri paha biçilmezdir ne de olsa. Bu şehir bana kendimi güzel hissettirdi geldiğim ilk andan, ayrıldığım son ana kadar. “Tatlı” çapkın erkeklerinin bakışlarının kısmen etkisi oldu elbette ama yağan yağmur, manastır manastır tırmanmaktan tutulan kaslarım, sabahın dört buçuklarında kalkışlarım, oturarak etmeyi başaramadığım kahvaltılarım, geçiştirdiğim öğünlerim, siesta vakti sanki dünyada bir ben varmışımcasına ortada kalışlarım ve şahsen hiç tanımadığım insanlar ve dilleriyle çevrilişim hiçbir zaman başaramadı keyfimi kaçırmayı. Ben gene keyifliydim her daim. Seviyorum Yunanlıları ve Yunanistan’ı Yunanistan yapan her şeyi. Seviyorum geçim kaynağı turizme bağlı ve insana insanca muamele eden tavırlarını, kibirsizliklerini, gevezeliklerini, tatlı öfkelerini, cilvelerini, gayretlerini, dillerini. Çook eskiden, hani şu tek televizyon tek kanal dönemlerinde, Eurovision(Örovizyon)’da çekişir dururduk karşılıklı. Kim kime bir puan verecek önce diye hin hin beklenirdi televizyonun karşısında. Hiç puan ya da en düşük puan geldi miydi komşudan, başlardı yaygara; şarkımızın güzel, bestecimizin başarılı, şarkıcımızın sesinin şahane olduğu ve eserini de aynı şahanelikle seslendirdiği ama politik nedenlerden ve birbirimizin geçmişini karartmış olmamızdan ötürü karşı tarafın hakkımız olan yüksek puanı vermediğine dair. Hiç bıkmadan, hiç usanmadan kalabalıklar bol keseden teselli sözcükleri sıralarlardı ardı ardına. Biz seksenlerde çocuktuk ve tesellilerle avunurduk. Ve her sene her sene bu değişmez komşumuzla yarışır dururduk bu dünyada iki ülke kalmışızcasına. Şimdiyse büyüdük ve kocaman olduğumuzu sandık. Halbuki hala daha teselli arayışı içinde seksenler kuşağı birer çocuğuz. Gittikçe büyüyen şehirler ve gökdelenler ve bir türlü içlerine sığmayan bireyler olabildik. Çook yazık oldu bize. Değersizleştirdik kendimizi hiç umulmadık şekilde(istisnaları boş ver). Neden böyle oldu diye, hiç sormaz mısın kendi kendine? METEORA: “Hac Yolu olarak Kutsal Manastırlar” “Tanrı’nın kendisini sevenler için hazırladıklarını hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insan yüreği kavramamıştır.” (1 Cor 2:9) “İnsanoğlu avuntu ister, arar, bulur, bulamazsa da saçmalar.” (eski bir ateist’in ciddiye alınmaması gereken durum saptaması) IMG_20150127_091348 Hakkında yazılan yazılar, üzerine söylenen sözlerde geçen tüm ve bol sıfatların hepsini layıkıyla hak eden Mount Athos’dan sonra Yunanistan’daki en büyük manastır bölgesi burası. Tanrı’yla bütünleşmeyi hayatının amacı haline getirmiş olan ve İsa’yı kavrayabilmek isteyen insanlarca ziyaret ediliyor daha çok. İlk sofular ve keşişler serçeler gibi kendi yuvalarını inşa etmişler mağaraların ve çatlakların içine.Tanrı ile baş başa kalabilmek adına kendilerini hayattan ve insanlardan izole etmişler. Cennet ve cehennem arasında yapılan bir yolculuk Meteora’da bulunmak, hayatın çirkefliğinden fersah fersah uzak. Üstelik Mount Athos gibi kapılarını kadınlara kapatmış değil. Ne olursan ol gel diyen’in davetine ise gitmek gerekir. Manatırların içinde rahip ve rahibelerin kaldıkları odalar, kütüphane ya da okuma odaları, trapeza dedikleri kompleks içinde yer alan yemek salonları, çilehane/halvethaneler, tam on bir bin litre kapasiteli tahtadan yapılma şarap saklama ünitesinin olduğu bir kiler, sacristy dedikleri kiliseye ait değerli eşyaların muhafaza edildiği birimler var.

20150127_105349
Çilehane/Halvethane

Günümüzde altı manastır ziyaretçilere açık. Yaz ve kış olmak üzere iki farklı sezonda her bir manastırın açık ve kapalı olduğu günler farklı. 1-Grand Meteora(Transfiguration) 2-Varlaam 3-Roussanou 4-Saint Nicholas Anapausas(Agios Nikolaos Anapafsas) 5-Holy Trinity(Agios Triada) 6-Saint Stephen(Agios Stefanos) Atina’dan Kalambaka’ya gitmek için türlü yollar var ve tercih size kalmış. Tecrübelerime dayanarak konuşuyorum ki tren hiç iyi bir tercih değil. Dışarıyı izlemeniz buzlu camlardan mümkün olmuyor. Çok nazlı seyirdiğinden sabrınızı ölçüyor tatlı tatlı ve siz de bu tatlılığa çaresizlikten boyun eğiyorsunuz mecburen. Tren dahilinde su bile satılmıyor. Saatler sonra verilen ilk mola yeri komünist dönemden kalmış bir gar sanki ve unutulmuş da hatırlanmak istercesine ama gerekli özeni gösterecek mecali yokmuşçasına karşılıyor sizi. Çoğu öğrenci bir sürü yolcu sarma sigaralarını tüttürüyorlar telaşla. İngilizce bilmeden bana yardımcı olabiliyorlar. Vücut dili ve Akdeniz kanı bir örtü çekiyor Babil Kulesi’nin üzerine ve Kalambaka’dayım nihayet 350 km.’nin üzerine. Trikala’da iniyor çoğunluk. Nedeni ise buradaki eğitim fakültesinin varlığı. Öğrenciler ve kocaman valizleri terk ediyorlar treni. Hayata onların gözleriyle bakmak ne hoş olurdu. Gençlik hiç gelmeyecek geri. Hatalarının tatlılıkla kabul gördüğü başka bir zaman olmayacak, ne yazık ki. 20150127_110530 Yollar bomboş ve karanlık akşam saat sekiz buçuk itibariyle Kalambaka’da. Totti Boutique Rooms’un kapısından içeri girmemle beyaz saçlı bir kadın ve onun hiç şaşkınlık içermeyen ama soran gözlerle dolu bakışları beni karşılıyor. İzlediği dizisini bırakıp benimle meşgul olması için torununu çağırıyor. Üçüncü kuşakla karşı karşıyayım. Rezervasyonum yok(canım yaptırmak istemedi), bir başımayım(çapkınlık peşinde değilim, belki bir’az), üstelik soğuk ve yağmurlu bir pazartesi akşamı Meteora için buradayım(mevsimlerüstü hareket etmenin ve iklimleri alt etmek gibi sersemce bir yazgıya sahip olduğum kanaatine vardığım gün başladım kendi başımı yemeye). Sabah kalkar kalkmaz yirmi beş yıl Stuttgart, üç yıl Barcelona’da yaşamış aslen buralı şoförümle yola koyuluyoruz. Benim bilmediğim her dili konuşabiliyor. En çok da Almanlara benziyor. Göz gözü görmez bir sisi aralayarak çıkıyoruz yukarı doğru. Salı ve çarşamba günleri Great Meteoro” kapalı olduğundan ilk durağımız Roussanou oluyor. Burada rahibeler kalıyor ve benim en sevdiğim ve bir parça derinlik bulabildiğim tek manastır burası oluyor. Güneş görmemiş solgun teniyle bir rahibe geliyor yanıma. Güleç, konuşkan ve bilgi almak konusunda hevesli. Tatlı dilli üstelik. Tadilat olduğunu söylüyor ve biraz manastırların tarihinden bahsettikten sonra bana, beni soruyor. Yalnız gelmiş olmama inanamıyor. Ben yalnız bir başka ülkede değil, şehirde bile gezemem, bu beni korkutur diyor. Herkes bir cümleyle açık edebilir kendini ve benim milyon defa yaptığım gibi, o da yapıyor. Aidiyet hissedebilmek, yalnız kalmamak için insanların bir yerlere sığındığını hatırlatıyor. Bir sürü şeyler gelir insanların başına, sığınma ihtiyacıyla memur olursun, rahibe olursun, çevrende-arkanda birileri dursun istersin; yaşamak zor, insanlar acımasızdır, tek çare sığınmaktır Tanrı’ya, gruplara, binalara.  Bense baş etmekte zorlandığım üç gizli hissim yüzünden dolaştığımı söylüyorum. O ise merakla dinliyor beni. Ayrıca kendisini kendimden çok daha güçlü, azimli ve iradeli buluyorum. Ben yapamazdım. Taş gibi kayıtsız kalamayabilirdim erkeklere karşı. Fingirdeme/flörtleşme hissimi/isteğimi bastıramayabilirdim bir an(!) geldiğinde. Cinselliği her düşündüğümde tespih çekmeye de veremezdim kendimi. İstediğim şeyleri giyinememek, yüzememek, güneşin kemiklerimi hiç ısıtamayacak oluşu, bir erkeğin de keza, her neyse bu bir meslek ve rahibe olmazmış benden maalesef. İnternet kullanıyor musunuz diyorum ve sizin ilginizi çektiğini düşündüğüm bu son konuyu burada sonlandırıyorum. “Burası yüksek, uzak, ihtiyaçlar bitmiyor.” diyor rahibe. Dünyayı takip etmek için, sipariş verebilmek için, kötü sitelerden(!) uzak durarak internet kullanıyorlarmış. Kötü siteler yok, erkekler yok, sarhoş olmak için içmek yok, tüm hayvani dürtülerden uzak, sağlıklı bir şekilde(burada nasıl kanser olunabilinir ya da ne ile?)çok uzun yıllar boyunca bol oksijenli, hava kirliliği, trafik ve tüm o benzit mazot kokuları olmaksızın sakin bir kafa ve ortalama bir insanın sahip olacağından daha az yıpranmış organlarıyla yaşayıp gitmek ya da yaşayıp durmak. Yakın tarihte izlediğim bir film geliyor aklıma. Tacize uğradıktan sonra manastıra kapanıp, rahibe olan bir kızcağız vardı. Önemli, büyük, trajik nedenler arıyorum bende kendimce ama sormayı kendime yediremiyorum. Neyse odur nedeni. Neyse vardır bir nedeni. Burada ve tüm diğer manastırlarda zaman adeta durmuş gibi. Hava soğuk olmasının yanında, sisli ve puslu, turist az, çalışan personel de haliyle az ve onlarda bu uhrevi sessizlik içinde sıkıl sıkıl oturuyorlar. Bir çoğu Türk dizilerini hiç kaçırmadığını söylüyor. Ne hoş, değil mi? Kanuni izlemiş insanlarla çevriliyim. .IMG_20150127_090318 IMG_20150127_091740 IMG_20150127_092315 20150127_103208 IMG_20150127_091610 20150127_103933 Manastırlar arasında nispeten kolay ulaşabileceğiniz yegane manastır Saint Stephens. James Bond filmi “For Your Eyes Only”nin çekildiği Holy Triniti ise hem en güzel manzaraya sahip(bence), hem de 140 basamağı bir çırpıda tırmanışınızdan sonra her anlamda nefesinizi kesiyor. Her bir müzenin girişi ayrı ayrı üçer euro. Ve yarım günlük tur taksiyle 60 euro. Rehberlik hizmeti ise sizi getirip koyduğu en güzel manzaranın önünde fotoğrafınızı çekmek oluyor. Tam zamanında gelmişim diyorum kendi kendime. Ağrıyan dizler ve kondüsyonsuz bir vücutla buraya tırmanmak çok daha acılı olabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Çıkışı bitirip inişe geçenler, yolun başındakilere bol şans diliyorlar acı içinde. Benim gibi sorun etmiyorsanız yani domuz eti yiyebilirim mecburiyetten diyorsanız şanslısınız ama domuzun her yerinin etini yiyemiyorum diyorsanız da yine ben kadar şanssızsınız. Dana eti konusunda burada çok fazla şansınız yok. Ara sokaklardan birinde menüsünde sadece dana etinden yapılma bir çorba servis edilen bir ufak restorana giriyorum. Hayatımda içtiğim en leziz çorba. Şükür ya şükür. Syriza’nın başarısı lokantadaki amcaları hiç memnun etmişe benzemiyor. “Kom-mi-nist” derken imalılar. Gelenekselciler bir parça(mı?). Bir tanesi karşı dükkandaki oy vermiş ve kazanamamış partisinin kapısındeki afişe bakıyor hüzünle. Anadolu’nun ilçe ve köylerinde duvarlarında halen daha Menderes fotoğrafları asılı insanlarımızı anımsatıyor bu halleri. Bir yaştan sonra değişmek pek mümkün olmuyor. Siesta vakti geldi ve geçmek bilmiyor. Kalambaka’da gezilecek bir müze olup olmadığını sormak için önünden geçtiğim bir turizm acentesinin içinde O’nu görüyorum. Pimelopi Pemoglou. “Var” diyor ve ekliyor, mantar müzeleri varmış. Çok cazip gelmiyor haliyle. Arkeoloji müzeleri daha açılmamış. Sonra bir siesta vaktini bana ayırıyor. Ne konuştuğumuza ve ne’ce konuştuğumuza gelince, Türkçe konuştuk. Kibar kibar Yunan aksanıyla Türkçe konuşmasını dinlemek çok keyifliydi. Pimelopi Anadolu’dan göçmüş bir Rum ailesinden geliyor anladığım kadarıyla. Kendisi aynı zamanda sanat tarihi okumuş, Türkiye’de ve evinin olduğu Selanik’te de rehberlik yapmakta halen. Kocaoğlu Selanik’e geldiğinde onu çağırmışlar rehberlik için. Her söylediğimi anlıyor ve kafası çalışıyor. Kırk yıl hatırlı Türk kahvelerimizi içip fallarımızı kapattıktan sonra, aradaki onlarca yıllık mesafeyi bir çırpıda silmiş vaziyette buluyoruz kendimizi. Ve evet erkekler aptal. Çünkü Pimelopi bekar. Ve evet bundan sonrası özel olduğundan konuyu derhal Syriza ve Tsipras’a getiriyorum. O kadar umutlu ki ve tabii ki halkların kardeşliğinden bahsediyor. Benim Yunanistan için hissettiklerimin aynısını, O da İstanbul için hissediyormuş. Çok garip ama benim İstanbul için benzer hislerim hiç olmadı. İstanbul çok korkutucu ve amansız bir şehir. İnsanlar bir şekilde çok yozlaşmışlar ve saldırganca davranıyorlar. Satıcıları, esnafı, valeleri, komşulukları, yolda yürüyüşleri, araba kullanışlarıyla seni çileden çıkarabiliyorlar. Bir dakika önce dünyanın en mutlu insanıyken, otuz saniye içinde çileden çıkabiliyorsun. Toplamda bir ülkeye yetecek kadar saklı ve kayıtlı nüfusu var. Göstereceği güzel günlerini bile idareli kullanmak zorunda şehir, yoksa yetmeyebilir. Tahammülsüzlükten ve düzensizlikten ve tüm bu kaostan bunca kolay günaha girebileceğin başka bir yer  daha var mıdır, hiç bilmiyorum. Biz konuşurken, elinde poşetler uzuun bir adam giriyor içeri. Beni merak ediyor, sonra iltifatlar ediyor, sonra da gidiyor. İki saat geçmiş olduğunu görüyoruz hayretle. Kahvenin yanında getirmiş olduğu çikolatayı bu senin kısmetin diyerek bana veriyor. Alıyorum ve Pimelopi’nin yanından ayrılıyorum. Yola çıkmış yürürken bir ses bana doğru sesleniyor. Az evvelki uzun adam bu. Socrates. “Gel” diyor kahve içecekmişiz, beraber. O’na da evet diyorum. Tanrım bu dördüncü kahvem. Socrates’a söylüyorum. Socrates adı üzerinde benden akıllı. “Kalp krizi geçireceksin” diyor. “Şimdilik dayanıyorum” diyorum. Beni hemen karşıdaki kürkçü dükkanına davet ediyor. Yunanlılar esmer olmaz mı diyorum. “İskender sarışındı” diyor hemen ve ekliyor “Bizi siz karartmışsınız.” Adam haklı galiba. Ama benim kabahatim değil Socrates. Atalarımın kafası karışmış ve sizin de kafalarınızı karıştırmış haliyle. Hem olsun dünyanın en güzel erkekleri sizde. Çorbada tuzumuz olmuş, fena mı yahu? Ve evet Socrates, İskender’e benziyor. Socrates bana ucu ponponlu bir yaka ya da boyun da denebilinir, her neyse işte onun kürkünü hediye ediyor. Belirtmem gerektiğini düşünüyorum; Socrates bir parça çapkın, evlilikten de sıkılmış bir parça, iki çocuğu var, onlar da ticaretle uğraşıyorlar. Yunanistan’da aldığım ilk evlilik teklifi kendisinden geliyor. Şimdilik. Şimdi git, sonra gene gel buraya diyor. Çok zor Socrates. Sizin de kafanızda aynı soru işareti oluştu sanıyorum. Evlilikten sıkılan birinin üstelik halen daha evliyken evlilik teklifinde bulunması pek bir acayip değil mi? Socrates o kadar çılgın ki, her şeyi yapabilir. Ama her şeyi. Yunanlılar genelde bir parça çılgın sanki. Köpeğinin ve çocuklarının fotoğraflarını gösteriyor bana. Köpeği esmer. Ama oğlu sarışın ve o da İskender’e benziyor. “İskender, Hızır’a ne güzel bir söz söyledi: Dal tufanlar kopan hayat denizine, boğuş dalgalarla; Bu savaşı kıyıdan izlediğin yeter artık, Dövüşerek öl, eskisinden diri ol.” Muhammed İkbal IMG_20150127_085344 20150127_105713 IMG_20150127_091918

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

ERSOY SELKİ

insan insana,can cana. . YAŞAM ,ÇOCUK, FOTOĞRAF,DÜŞÜNCE,EĞİTİM , ŞİİR, 🎶

Maiperest

Ölürüm fakat bu bir devrim olur.

yedisihirlikitap

"sevenmagicbook"

Bilal's blogger

asıl tarz senin olandır,senin olanı moda ile yenile

Şehirler

Şehirler

ARTniyetler

İyi Bir Adam Olmak Projesi

Mavi'nin Güncesi

Bazen bir jack daniels'tir mutluluğum

Gamze ama daha 20

yaşanmış hikayelerle sizlerleyim

BeBloggerofficial

''Either write something worth reading or do something worth writing.'' Benjamin Franklin

SÜLEYMAN DEVECI

Blogseite vom Süleyman Deveci

Moda-Creative thinking

Creative thinking

(e.e.g)'s words

kişisel blog, makale, hukuki bilgiler, gündem, siyaset

iremcikblog

Güncel, edebiyat, hayat, şiir, insan ve dünyaya dair ne varsa

osk4y.wordpress.com/

Kendi Dünyana Hoşgeldin

Abismo

welcome to my secret life , i will explain everything.

TERCİHİNİ YAP YARINSIZ KALMA

Gelecek Senin Tercih Senin

itwasinspiredbyaworld

itwasinspiredbyaworld

Süpürgelik Modelleri - 0545 227 34 34

Süpürgelik, Süpürgelik Ustası, Süpürgelikci, Süpürgelik Ustaları, 6cm Süpürgelik, 8cm Süpürgelik, 10cm Süpürgelik, 12 Süpürgelik, Beyaz Süpürgelik, Renkli Süpürgelik, Süpürgelik Kartelası, Süpürgelik Renkleri, Süpürgelik çeşitleri, Süpürgelik Firması, Parke Süpürgeligi, Süpürgelik Degişimi, Süpürgelik Montajı, İstanbul Süpürgelik, İstanbul Süpürgelik Ustası, İstanbul Süpürgelikci, İstanbul Süpürgelik Ustaları, İstanbul 6cm Süpürgelik,İstanbul 8cm Süpürgelik,İstanbul 10cm Süpürgelik,İstanbul 12 Süpürgelik, İstanbul Beyaz Süpürgelik, İstanbul Renkli Süpürgelik,İstanbul Süpürgelik Kartelası,İstanbul Süpürgelik Renkleri, İstanbul Süpürgelik çeşitleri, İstanbul Süpürgelik Firması,İstanbul Parke Süpürgeligi,İstanbul Süpürgelik Degişimi, İstanbul Süpürgelik Montajı, Süpürgelik , Süpürgelik firması, Süpürgelik modelleri, Süpürgelik çeşitleri, 6cm süpürgelik, 8cm süpürgelik, 10cm süpürgelik, 12cm süpürgelik, İstanbul süpürgelik, Süpürgelik istanbul, Beyaz renk süpürgelik, Süpürgelik fiyatları,

Düşünen Tarih

Tek düşmanımız cehalettir.

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

Uyumayan Birileri

İnanca Saygı. Düşünceye Özgürlük

KAFES

Kendi kafeslerinin kilitlerini kıran özgür kelimeler

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

apostrof

where is human?

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

guneyset.wordpress.com/

Kendi Mobilya Setini Kur

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

İki Gezgin Aşığın da Dediği gibi; Gezin, Gezin, Dönün

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

%d blogcu bunu beğendi: