YUNANİSTAN, BEŞİNCİ VE SON BÖLÜM : GİRİT

20160608_093841

YUNANİSTAN, BEŞİNCİ VE SON BÖLÜM : GİRİT

“Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.” Giritli Alexis Zorba

Hepten katılıyorum delifişek Zorba’ya. Bu özgürlükten ötürü de gezi yazımın son bölümünü bir süre ara verdikten sonra yazabiliyorum ancak. Tek nedenim bu öyle mi? Değil; çünkü karşılıklı zaman sorunumuz olduğunu düşünmüyorum. Neden? Çünkü bir türlü tamamına eremediğimden ve hep bir şeylerin eksik kaldığını düşündüğümden, ayrıca ekranları başında o kadar da hevesli bir okuyucu kitlesi göremediğimden, tembellikten ve öldürmek, bayıltmak ve cinnet getirtmek  için gelen sıcak sıcak çok sıcak havalar yüzünden bir klimanın altından diğerine çaresizlikler içerisinde koşuşturmam yüzünden, aklımı tam anlamıyla toplayamayıp, konsantre olamadığımdan ve üzerine de bir ufak Çeşme turu yapmış ve dağılmış olmamdan ötürü belki de ama nihayet karşınızdayım, buradayım, gitmedim hiçbir yere. Sizler de oturun oturduğunuz yerde ki, başlayalım bir güzel Akdeniz’in beşinci, Yunanistan’ın en büyük adasını gezmeye.

20160608_100947

20160608_10092620160608_095607

20160608_094252

Gemi Hanya’ya ve dolaysıyla limana yaklaştığında ilk inenlerden oluyorum ve bunu koşa koşa yapıyorum. Gemi hayatı, kalabalık, insanlara şirin gözükmeye çalışmamak ve bu hususta ısrarcı olmak, gemi kaptanının yaptığı anonslarda belirttiği üzere kuzeyden sert esen rüzgarlarla sallana sallana gittiğin kamaranda gece on bir’den sabah saat üç’e kadar bitişik komşundaki şiddetli kavgayı dinlemek yıldırdığından olsa gerek canımı zor atıyorum karaya. Çiftler bazen birbirlerini mahvetmek üzere bir araya geliyorlar sanki. Dört saat boyunca önce bağırıp çağırıp sonra kah ağlayıp kah tuhaf sesler çıkartarak tatillerini kendilerine, uyumam gereken saatleri bana zehir eden çift geliyor aklıma. Farsça konuşuyorlardı pardon bağırıyorlardı ve anlamadığım bir lisan da olsa tek bildiğim hiç durmadan birbirlerini suçlayıp durduklarıydı. Yoksa insan dört saat ne diye bağırır? Sayelerinde öfkeyle kalkıyorum yataktan. Onlar bağırdı çağırdı sakinleşti, ben dinledim durdum, hiç uyumadım. Hem uykusuz, hem aksi, hem mutsuz hem de aptal gibiyim şimdi. Ne bir planım var ne de programım. Gemiden ilk fırlayan bu yüzden ben oluyorum. Hanya’ya gitmek üzere kalkan otobüsler var. Bir otobüs dolusu İranlıyla gideceğiz Hanya’ya eğer binmeyi başarabilirlerse. Çok şaşkın hareket ediyorlar, kalabalıklıkları onları geveze ve zevzek yaptığından kendilerinden başkasını düşünmüyorlar, otobüs onların kararsızlığından hemen kalkamıyor, şoför ya sabır çekiyor ve kadınlar her zamanki gibi erken kalkmış, uzun uzun makyaj yapmışlar.

Yol aldıkça dikkatim dağılmaya başlıyor. Evlere, balkonlarına, mimariye, yollarda ve trafikte gördüğüm insanlara bakıyorum. Bir ada değil de bir şehirdeyim sanki. Hem de çok kalabalık bir şehir. Kazancakis’in ‘Zorba’sının ruhunu bulmak için boş yere umut etmemeye karar veriyorum. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular akmış. Hayat filozofu bir yol arkadaşı bulmanın imkansızlığından belki de sığınmak zorunda kaldım Kazancakis’in romanına. Gülten Akın’dan Kazancakis’e geçişim şaşırtmasın lütfen sizi. Ben böyleyim daldan dala konarım. Duraklarda kısa süreliğine konaklarım. Yaradılışımdandır içimdeki huzursuzluk, kim bilir?

20160608_105019

Limandan kalkmış olan otobüsten indiğimizde ancak Hanya’ya geldiğimi idrak ediyorum. Göz aşinalığım olan herkesten uzaklaşıyorum bile isteye ve de seve seve. Kuzey ülkelerinden gelen çok yoğun bir nüfus sarıyor bir süre sonra etrafımı. Bir yerin yerlisini bulmanın ne zor şey olduğunu hatırlatıyor insana, hele ki büyük şehirlerde. Köylerine gitmek gerekiyor ne yapıp edip. Ne sezgilerine göre hareket eden Zorba’yı, ne de atalarımın izini bulabileceğim anlaşılıyor iyice, bu garip kalabalığın içinde. “Burada olmamın bir nedeni olması gerekiyordu ama” diyorum kendi kendime. Düşünüyorum içimden sessiz bir hayvan gibi. İçim içimi yiyor oluyor liman kısmına geldiğimde. Doğu’nun Venedik’i, bana, İstanbul’un ve Boğazlar’ın eski zamanlarının fotoğraflarını anımsatıyor. Yüzyıllar öncesinin ruhu sinmiş taş binalara. Dokuysa bu bölgede korunabilmiş bozulmadan. Denize nazır restoranlar ve kafelerde bunu bozamamış. Tanca’da oturmuş ilham kovalayan şairler, yazarlar geliyor gözümün önüne. Bir sürü ruh dolaşıyor çevremde. Fotoğraf çekme telaşım çok anlamsız geliyor. Bir kafeye oturup, Yunan kahvesi söylüyorum. Hava kapalı ve yağmur gelebilir her an için. Olsun diyorum, yağsın üzerime. Belki susamıştır şairin dili. Yazamaz olduğundan artık, bir damla su iyi gelecektir kendisine. Belki de Hanya’yı görmek iyi gelecektir ona, Konya’yı görmüşken defalarca. Hanya’nın kelime anlamına bakıyorum ilk defa. Rumca “hanlar” demekmiş. Hanlar, hamamlar belki de, bir deniz feneri ileride, Küçük Hasan Paşa Camisiyse hemen köşede, tarihi Hanya Limanı içerisinde. Çarşısında bulunan Katolik Kilisesi’ne komşu Folklor Müzesini bir çırpıda geziyorum vaktim yettiğince. Fotoğraflar, albümler, mutfak eşyaları, dönemin yöresel kıyafetleriyle bezenmiş odalar. Bir sürü detay kaplıyor etrafımı. Penceresindeyse kilise manzarası. İki euro’da müze parası.

20160608_143755

20160608_143951

Ara sokaklarından garajına varıyorum ve gidiş dönüş olmak üzere Resmo’ya biletimi alıyorum. Bir saatte Girit’in bir idari bölümünden diğerine gidiyorum en ön koltukta. Yol arkadaşım üç yaşlarında İsveçli sarışın bir minik olacakken şoför uyarıyor derhal anne ve babasını çocuklar ön koltukta oturamaz diye. Halbuki uslu uslu oturmuştu yanıma çitlembik, mavi gözleriyle de benimle iyi anlaşmak isteğinin tedbirli ve utangaç bakışlarını atmıştı hemen alttan alta. Ama olmadı işte. Annesi bağlandığı koltuktan emniyet kemerini çözerek kurtardı onu. Onun yerine kendini kurtaracak kadar İngilizcesi olmayan bir güvenlik görevlisiyle geldim Resmo’ya. O da sarışındı. Üç yaşındaki ilk ve kısa süreli yol arkadaşımdan da 40 yıl ve on dakika fazla oturdu yanımda. Bense neden Resmo’ya gidiyorum diye sordum durdum kendi kendime bu bir saat süresince. Sonra da koşa koşa önce ara sokaklarından birkaç fotoğraf çeke çeke, sonra da deniz tarafında balıkçılar, iç kesimde oteller ve pansiyonlar barındıran ve bir de kale yolu olan viyadüklü yoldan indim nihayet düzlüğe. Bozcaada Ayazma’dan geçtim, Foça’ya indim bir anda. Eski Foça ama. Yenisi taş yığını ne de olsa. Fakat Eski Foça’dan çok daha şirin bir yermiş burası. Fırsat bulursam balık yemeye çalışacağım bir saat filan ayırıp. Kalabalık masalarda şaraplar içiliyor keyifle, şarkılar söylüyor insanlar. Aklım kalıyor bir an. Lindos kadar olmasa da daracık sokakları olan eski şehrine giriyorum ve burası bir şekilde çok çok hoş bir kıyı kasabası havası taşıdığından ve Hanya ne kadar büyük bir şehre benziyorsa, burası da tam aksine şirin bir cennet olduğundan olsa gerek ummadığınız bir kalabalık tarafından karşılanıyorsunuz içerilerde de. Fakat çok hoş doğrusu. Bol bol tahta kaşık satıyorlar dükkanlarda,; Poseidon’un üç uçlu mızrağı misali büyük tahta çatallar, kepçeler, boy boy kaşıklar… İnsanlar her yerde dolaylı yollardan aş derdinde. Hayat böyle.

20160608_133016

20160608_124702

20160608_124757

20160608_132224

20160608_133120

Resmo’ya beraber seyahat edemediğim ufaklık çıkıyor karşıma, yolda ve kök söktürüyor babasına gelmeyeceğim, gitmeyeceğim hatta durmayacağım diye. Asfalta tutkalla yapışmış gibi. Babası kımıldatamıyor yerinden. Sarı damar. Babası sabırlı davranıyor onun huysuzluğu karşısında. Bir de o siyah çoraplar dizine kadar, o kadar komik görünüyorlar ki yan yana. Kızlar babalarını bir tarafa çekiştirip dururlar yaşamları boyunca. Büyüyünce dertler azalacak, çekiştirmeler bitecek sanmasın bütün o kız babaları. Şiddetlenerek artacaktır, buna emin olun. İki kız babası benimki de. Oradan biliyorum ve söyleyebiliyorum sonsuz bir güvenle.

20160608_130932 (3)

Bir sürü dükkan, bir  o kadar insan, pek az kedi ve köpek sahipsiz dolaşan 
Denizde dalga, güneş nihayet yukarıda, bir kadeh şarap yuvarlamalı biraz vakit bulunca.
Bir kadeh şarap, biraz da kalamar, aperatif olarak kalamata bunlardan başka
Masalar doldukça, garsonlar koşturup durdukça, alkol şişede durduğu gibi durmadığından, keyfim geliyor bak en sonunda.”

Paylaştığım bu saçmalığı yazarken ne düşündüm bilmiyorum ama not etmiş olduğumdan illaki, biraz da birkaç satır fazla olsun diye belki, bazen de insanın kafasının içindeki en ahmakça düşüncelerini ve en gamsız anlarını paylaşması gerektiğine olan inancımdan ötürü biraz da paylaşmış bulunuyorum bu satırları. Daha da ne diyeyim size? Portishead’den SOS’i dinliyorum bir yandan. “Çok güzeldi, çok iyiydi.” diyor. Yani bir zamanlar öyle imiş. Şimdiyse ulaşmaya çalışsa da aklını kapatan bir sevgili var. Beth Gibbons’sa parçanın ruhunu değiştirmiş karizmatik sesi ve tarzıyla.

Kazancakis’in romanı “Zorba”dan yaptığım alıntıyı ne kadar uygulayabiliyorum hayatımda diye düşünüyorum ve hemen akabinde paylaşıyorum şimdi burada dürüstçe. Katılmak ve onaylamak başka yaşam felsefesi yapıp uygulamaksa bambaşka olan bir durum bu aslında. Ben mesela bir çok şey umuyorum hayattan aksini söylesem de, medet umuyorum en çok biçare kulundan. Kendim için bir sürü şey istiyorum bunu açıkça söyleyemiyorum yalnızca. Hiçbir şeyden korkmuyorum diyordum ya, çok şeyden korkuyorum aslında. Korkum güvensizliğimden en fazla. Kimseye güvenmiyorum mesela. Herkes haindir çıkarları doğrultusunda, ben de dahilim bu gruba. Bir gün bir canlı bombaya tesadüf etmekten ve zerrelerimin duvarlara yapışmasından ve bir kefeni bile dolduramamaktan, ayrıca trafikte seyir halindeyken kaza yapmaktan ya da kazanın gelip beni bulmasından ve arabanın camının gelip de boynumu koparmasından ve bu sefer de dikilmediğim takdirde tek parça olarak kefene girememekten, bir manyağın bana takıp enseme kurşun sıkmasından ki bu sefer de yüzümün bütünlüğü bozulacak ve yine kefene yakışmayacağımdan, garip saatlerde eve dönerken ya da yurtdışında ıssız ara sokaklarda, mezarlıklarda derinleştim derinleşeceğim diye dalgın dalgın gezinirken bir tecavüzcünün hedefi olmaktan, yobazın fesadından, söylediklerimden ve söyleyemediklerimden ve daha da sayıp moralinizi bozacağını bildiğim birçok şeyden ödüm patlarken hani korkmuyordum hiçbir şeyden! Özgürlükse bu dünyada canlı kalmış, nefes alan son yakın hısım akrabanın da ölümüyle gerçekleşecek bir durum olduğundan şu an için mümkün gözükmüyor eğer ben elimi kana bulamazsam. Ve bu dünyada hele ki bu ülkede özgürlüğünü kısıtlayan şeyden bol bir şey olmadığı bilindiğinden demek ki özgür bile değilmişim.Ben çok yanlış anlamışım hayatı, çok geç anladım. Bundan sonra Zorba var elimde tekrar okuyacağım. Belki Kazancakis’tir o hep aradığım hayat filozofu hayat ve yol arkadaşım.

”Hepimiz bir yerlerde hayatlarımızın canına okuyoruz azar azar ya da bulunuyor o hayatların canına okumaya meraklılar. ”

20160608_132102

 

YUNANİSTAN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MORA YARIMADASI

20160607_204501

YUNANİSTAN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MORA YARIMADASI

Yine sabahın erken bir saatinde bu sefer bir adaya değil de, bir yarımadaya yanaşıyoruz: Mora yani Nafplion’a. Bir yanımız denizken, diğer yandan Atina’ya ve tüm Avrupa’ya bağlıyız. Kısaca bir yarımada üzerindeyim ve ne tam bir şehir ne de ada, tam ortasında bir yerlerdeyim kendi çapımda. Osmanlı etkisini hissedebileceğimiz bir yer olduğu söylenmişti gelmeden önce, neyse o his onu hissetmeye geldim ben de. Gemiden iner inmez bir şehir turu satın alıyorum. Yaptığı şu oluyor üstü açık kırmızı midi otobüsün; sizi alıyor ve Palamidi Kalesine çıkarıyor ve bir saat iki saat artık siz ne kadar isterseniz o kadar süre kalmanıza müsaade edip sonra geri toparlayıp tekrar limana bırakıyor. Biz de şirin kırmızı aracımızla birkaç anıt, bir büyük mezarlık ve çeşitli evler geçtikten sonra kaleye varıyoruz. Çift giriş çıkışlı kalenin diğer giriş çıkışı yüzlerce basamaktan ibaret. Vikipedi’de bu sayının 999 olduğundan bahsediyor ve tarihi 1700’lü yılların başına dayanıyor. Yarımadanın kalbine hakim kale uğruna defalarca Osmanlı ve Yunanlıların mücadelesine evsahipliği yapmış ve yer kavgasına düşmüş esnaf gibi mücadele eden iki ülkenin insafına kalarak habire el ve isim değiştirilmesine müsaade etmiş biçare. Sonunda da son sahiplerinin elinde kalmış. Sekiz euro verip içeri girdikten sonra Argolis Körfezi manzaralı fotoğraflar çekiyorum. Keçilere tutuş kabiliyeti verdiğin takdirde en güzel pozları onların yakalayacağını düşünüyorum saf saf ve evet sıcaktan, güneşle aramdaki mesafeyi azaltmış olmaktan, susuzluktan ve tırmanmaktan bunca saçma şey düşünebiliyorum. Ortada bir keçi bile yokken üstelik.

20160607_185404

20160607_090227

7.06.2016 - 1

20160607_085731

20160607_103039
Palamidi Kalesi

Bazen buraya rahat rahat saçmalamak için yazdığımı düşünüyorum. O zaman sinsi sinsi sağa sola bakıyorum ve bir karışanım olmadığından çok daha rahat saçmalar oluyorum. Burada patron benim ne de olsa. Kişisel gelişim, ruhsal aydınlanma, manevi olarak arş’a yükselme, pozitif düşünme, düşündüğünü sentezlemeyle ilgili makaleler okuyarak ben şimdi nasıl yücelip yükseleceğim diye düşüneceğine bunları oku bir kerede. Beni okuyun. Bir insanı okuyun, hiç yaşanmamış hayat bilgisi derslerini değil. Hiç olmazsa ders vermiyorum size. Hayatınızı da değiştiremem. Mümkün değil. Siz de değiştiremeyeceksiniz zaten. Bir başkası da. Sadece bazı ara cümleler var gibi-gibi diyorum çünkü netlik yok her şeyde olduğu gibi ve en umulmadık kişinin ağzından dökülüverir hep en umulmadık şeyler bir şekilde. İşte o cümleleri takip edersen zaten çizilmiş bir yolun kapıları açılıveriyor önünde ama o cümleler en süssüz püssüzleri olduğundan fark etmesi zaman alıyor ya da ruhun duymuyor engebeli hayatında. Nasıl yön verebilirim hayatınıza? Bunun için birinci sırada yer almam gerekiyor o hayatlarda. Günlük paylaşımlarımız olması gerekiyor uzun uzadıya ve bu mümkün değil, olmayacak da. Benim hayatımda daha çok kişiye yer yok bundan sonra. Bunca satır döktüm sana, değiştirebildin mi hayatını söyle bana. Bak çok yazık oldu onca yazdığıma.

Bir sürü İranlı var bu arada etrafımda. Siz kapanmıyor musunuz ülkenize gidince diyorum. Yook, siyah bitti artık diyorlar. Siyahh noo. Ahmedinejad gitmiş. Humeyni zaten gitmişti. Yenisi rahat bırakıyormuş giyim kuşamda. Kadınlarının süsten püsten ötesini gözleri görmüyor. Kaşları havada, gözleri aynada, dudaklar, yanaklar, gözler boyadan ziyadesiyle nasibini almadan çıkmıyorlar kamaralarından. Gemide aynı asansörü paylaşmak zorunda kaldığımız anlarda aynada akseden görüntülerinden kendilerini alamadıkları gibi, yine kendilerinden fırsat buldukları anlarda ancak bir selamı çok görmüyorlar, o da göz ucuyla. Gündüz bile gece makyajları yerinde. Rujları hiç çıkmıyor sanki. Onca baskıdan sonra aynalara düşmüşler bir de süse püse ya da hep böyleydiler çarşaf engeldi görünüşlerine ama yine de en azından geziyorlar ya, o da yeter bence.

20160607_203408

 

20160607_190724 (1)

20160607_190444

20160607_202114

20160607_194106

Mora’da bahsi geçen Osmanlı etkisi yok ya da kalmamış. Sokak aralarına sıkışmış birkaç eser var sadece. Onların da ne yolu yol, ne de ne oldukları belli. Fransız etkisi var ve kolonyal bir hava hakim adaya pardon yarımadaya. Aynı zamanda Yunanistan’ın ilk başkentiymiş burası bir zamanlar. Çok şirin butiklere ve zevkli vitrinlerine, kibar çalışanlara ve aslında pahalı olmayan fiyatlarıyla alışveriş etmeye davet ediyor sizi nezaketle. Sadece bizim paramız değersiz euro karşısında ve üç buçuk misliyle ödeme yaparken insanın canı sıkılıyor durduk yere.

Arvanitia plajına gitmek üzere yola çıkıyorum. Kafeler, dükkanlar, apartmanlar geçtikten sonra yaya olarak en fazla on on beş dakika süren yolu aşıp, yağan yağmurun altında denize girerken buluyorum kendimi. Deniz pırıl pırılken dalgalansa da, hoş bir his veriyor yağan yağmurun altında dalıp çıkmak. Ege ve Akdeniz’in üzerine yok gerçekten. Üşümeye başlıyorum. Bir kahve içiyorum yüksek taburelerle bezeli kafeteryasında. Biraz insanları dinliyorum. İnternete giriyorum biraz. Bombalar patlamış pek çok. Ölenler olmuş biraz.  Çok garip bir duyguya kapılıyorum. O biraz da insandı diyorum isimlerini bilmediğim. Sonra turizmci arkadaşlarımı arıyorum. Bana son turist beklentilerinin de bu saldırıyla beraber söndüğünü söylüyorlar. En başından bir Avrupa ülkesi olmadığımıza çok üzülüyorum. İnsanlar medeni en başta. Hinlik, şeytanlıksa hep bizden yana. Bizi dinimiz kurtaramamış anlaşılıyor. Aksine daha çok yozlaştırmış, cahilleştirmiş politikacıların da çabasıyla. Yazık olmuş Kur’an gibi bir kutsal kitaba. Yazık olmuş O’nun devrimci peygamberine ve hadislerine. Sonra bir şey kafamı kurcalıyor. Bir markete giriyorum dönüşte. Şemsiye mi istiyorsunuz diyorlar. Adamlar mantıklı olduğundan çözüm odaklı düşünüyorlar. Yok diyorum hiç burada yağmur yağdı mı son günlerde diyorum. Aylardır yağmıyordu diyorlar. Hemen kendime yoruyorum. Ben getirmiş olabilirim diyorum. Neyse ki nereden getirdiğimi sormuyorlar ve kim olduğumu da. Benim ülkemde insanlar turist duasına çıkmışken, ben Mora’da yanına şemsiye almayı akıl edememiş ama yağmurlar getirmeyi bilmiş bir gezgin oluyorum kendimce. Ben bazen saçmalıyorum kendi kendime.

20160607_162948
Arvanitia Plajı

Yağmurluğumu giyiyor ve kapüşonunu geçiriyorum başıma. Sokaklar benimmiş gibi hissediyorum. Yağmuru getiren bendim, dolayısıyla sokaklar da benim. Bu şizoid haller, bu saplantılı hisler ve istilacı mantık atalarımdan bana armağan olsa gerek. Mora benim. Tüm sokaklarıyla. Her yer benim. Sahipsiz her kaldırım taşı benim. Gördüğüm evsizler benim ailem. Tüm sokak köpekleri, bütün ısrarcı kediler. Böyle derken derken ilk önce hırsızlara karşı bir önlem olarak düşündüğüm ve bir apartmanın birinci katında uzaktan korkuluk sandığım yönü saat iki doğrultusunda kalbi gösteren bir kukla ve arkasında buzdolabına yapıştırılmış kiril alfabesiyle A4 kağıda yazılmış yazının fotoğrafını çekerken kıvır kıvır saçları ve pırıl pırıl gözleriyle genç bir kız başını uzatıyor camdan. Komşu diyor bana güzel sanatlar fakültesinde drama okuyan kız ve daha önce hiç duymadığım Yunanlı bir şairle tanışmama vesile olan ve çok zor bir isme sahip kızla bir süre sohbet ediyoruz. Kağıdın üzerindeki şiirin sahibinin adını yazıyor bir başka kağıdın üzerine. Unutmadım. Verdiği kağıdı buldum dönünce. Kendisinden bulabildiğim tek İngilizce çeviriyse şu oluyor nacizane:

The wood was just right :

The wood was just right
for us to make a house or a boat
beautiful cypress wood, aromatic,
we made a boat and we disappeared      Argyris Chionis

Aynı kız bana okuduğu güzel sanatlar fakültesinden bahsediyor. Üç katlı, pek bakımlı olmayan okulununun önünden geçiyorum dönüşte. Alelade bir bina karşıma çıkan. Ama buzdolabının üzerindeki şiirinde, şair, kadın haklarından, toplumun kadına anneliği dayatmasından ve baskılardan bahsediyormuş. Biz o tip kadınlara Türkiye’de “yarım kadın” diyoruz kısaca. Biz demiyoruz da yönetenler öyle söylüyor. Çünkü onlar tam erkek. Biz yarım kadınlarız. Doğurmamışız. Ne yapalım doğmamış ve doğurulmamış olan öyle istemiş. Bunu sakın göz ardı etmeyiniz.

20160607_193210 (1)

20160607_195202

20160607_200838 (1)

20160607_194625
Peloponnese Üniversitesi Sahne Sanatları
20160607_194716
Peloponnisos Üniversitesi’nin Girişi

20160607_190714

20160607_174020

Tatlı kızdan, okulundan uzaklaşıyorum iyice. Her yer grafiti. 21. yüzyılın en önemli, halka en ulaşabilir resim sanatı. Birkaçını fotoğraflıyorum. İyice ara sokaklarına giriyorum Mora’nın. Turistik olmayan, sakinlerinin oturduğu sokaklar buralar. O sokakların bir sakini düşüyor peşime bir süre geçince. Az beslenmiş, hastalıklı, yaşlı bir sakin. Sahipsiz bir sokak köpeği. Olan oluyor peşime takılıyor. Bizdeki gibi her yer Tansaş, Kipa olmadığından bir market bulamıyorum köpek maması alabileceğim. İki yaşlı amca bir kafenin önündeyken yakalanıyorlar bize. Derdimi anlatmaya çalışıyorum. En vahimiyse adamlarla İngilizce, Bitloş’la Türkçe konuşmaya çalışmam oluyor. Yokmuş yemek filan diyorum dönüp dönüp. Adamlar aramızdaki bu tuhaf ilişkiye bakıyorlar uzaktan. O sırada karşıdan karşıya geçmekten ürküyor Bitloş. Çünkü mecmua vs. satan bizim tekel bayisi olarak adlandırdığımız bir ufak büfenin yanındaki kocaman bir köpek öfkeyle hırlıyor benim Bitloşuma doğru. Çok eşek kafalı doğrusu. Yiyecek kokusunu alıyorum derhal Bitloşum için. Bağlı köpeği olanın köpek maması da olur elbet. Öteki havlasın dursun bağlı olduğu yerde. Büfenin içinden çıkan genç çocuk iki adet kuru mamayla geliyor yanımıza. Benim hastalıklı ve bitli sayıp sevmek için bir kez bile okşamadığım perişan tüylerini okşuyor. Bitloş seviniyor. Hoşuna gidiyor dokunulmak. İki kuru mamayı azı dişleriyle katır kutur yemeye çalışıyor. Gözleri kısılıyor bunu yaparken. Sonunda un ufak etmeyi başarıyor. Büfe sahibinin köpeği de yemeğimi başkaları yiyor diyerek kuduruyor olduğu yerde. Çifteler atıyor nerdeyse havalara. En sonunda da sahibinden parpayı yiyip sakinleşiyor. Varlığımızın, yani Bitloş ve benim varlığımızın sokağa hareket kattığını anlıyorum. Çünkü az evvelki iki amcaya ek olarak, balkon demirlerine dirseklerini dayamış bizi izleyen izleyicilerin varlığını hissediyorum ve  göz göze geliyorum başımı havaya diktiğimde. Tıpkı Bitloş gibi. Büfe sahibine teşekkür edip, oradan ayrılıyoruz. Uzun zamandır hiç sevgi, alaka görmemiş Bitloş iyice mutlu oluyor. Ne kadar acı bir şey sevgisizlik. Bir hayvan için bile. Yol boyunca iki yabancı dil bilen Bitloşçuğuma dönüp dönüp seni seviyorum ama gemiye hayvan almıyorlar sanıyorum, hele bunca perişanlığınla seni gördükten sonra beni de almazlar diyorum. Hiç oralı olmuyor. Hayalleri var sanırım. Beraber kırmızı ışıkta durup, yeşil ışıkta hareketleniyoruz. İnsanlar, mağazalar, caddeler aşıyoruz. Birden gözlerim doluyor. Sonra kederli gözlerimle Bitloş’a dönüyorum. Ne yapacağım ben şimdi seninle diyorum. Sonra kafelerin, güzel vitrinli, güzel mağazaların olduğu meydana gelmiş olduğumuzu fark ediyorum. Benim dışımda köpek gezdirenlerin köpeklerinin tasmalı olduğunu ve her tasmalı köpek görüşünde Bitloş’un ürkek ürkek bana sığındığını fark ediyorum. Öyle biçare ki. Kemik hariç eti yok. Yağmurda ıslanmış alaca bulaca olmuş hiç tarak görmemiş tüyleriyle o benim Bitloşum ama. Geniş meydan kısmında oturmuş kahvelerini yudumlayan insanlar bize bakıp gülümsüyorlar. Ben çok patetik bir çift olduğumuzu düşünürken bize gülmeleri kanıma dokunuyor. Ama Bitloş bir an olsun peşimi bırakmıyor. İki defa aniden durduğumda bacaklarımda ıslak dilini ya da burnunu hissediyorum. Bitli ya hoşlanmıyorum bu durumdan. Zavallıcıksa sadece minnetini gösteriyor belki de ya da çarptı sadece. Ayrılırken ne çok dram yaşayacağımız üzerine bir film yazıyorum kafamda. Reji Tanrı, oyuncularsa Bitloş’umla ben. Bol gözyaşlı bir son hayal ediyorum ikimize. Ama hayır öyle olmuyor. Sanki hissetmiş gibi ya da yaşlılıktan ya da şaşkınlıktan ya da hepsinden ötürü Bitloş beni unutuveriyor bir anda hem de Mora’nın en işlek caddesinde, yolun ortasında. Demanstan şüpheleniyorum. Kendime bundan daha yaşlı bir yol arkadaşı seçemezmişim doğrusu, bravo bana. Onu hayran hayran ilk defa geldiği belki de üst sınıftan insanların olduğu yolun ortasında şaşkın şaşkın insanlara bakarken görüyorum uzaktan. Sanki aklı karışmış, ben nereye geldim ve burası benim yaşadığım mahalleden çok çok farklı der gibi bakıyor sağına soluna. İşin enteresanı insanlar da sen de nereden çıktın der gibi bakıyorlar ona. İnsan trafiğini aksatıyor bu tavırlarıyla. Arka sokakların köpeği bile sınıf farkının bilincine varıyor sanki. Burada hiç çöp kutusu yok mesela. Bir daha görmüyorum kendisini. Bitloş apansız girmişti hayatıma. Öyle de çıkıveriyor. Yazdığım dramatik sonla bizim ayrılışımız örtüşmüyor. En azından kısa ve acısız oluyor ve bu tesellim oluyor. Eğer yaşıyorsa hala benim bir şekilde aklına geldiğimi hayal ediyorum bu satırları yazarken. Uykusunda mesela. Etiyopya filmi “Kuzu”yu anlatmıştı bir arkadaşım. Oradaki sürü psikolojisinden bahsetmişti. Sahibine bağlı kuzu kendi gibi kuzuların koyunların peşine düşüyordu onu çok seven sahibini unutarak. Benim Bitloş’la olan ilişkim çok daha kısa sürmesine rağmen ilk onun beni terk etmesini ne de olsa köpekliğine veriyorum. Ama hani sahibine sadıktın sen? Zengin mahallesinde ne çabuk unuttun beni sen?

20160607_200040
Bitloş
20160607_195308
Bitloş

YUNANİSTAN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : SİROS ADASI

 

20160606_182326

YUNANİSTAN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : SİROS ADASI

Uzaktan daha, gemi limana yanaşmazdan önce farkını hissettiren bir adayla karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Delos Adası’nın  etrafında konumlanmış olup, onu çevreleyen Kiklad Adalarından biri olan Siros, Lady’lik ünvanını sonuna kadar hak ediyor tüm ihitişamıyla. Güney Ege sularındayız ve elegans Siros Adası’nın üzerindeyiz an itibariyle. Çok tuhaf doğrusu sulardan karaya çıkmak ve ziyaretçileri olarak kısa süreliğine de olsa o ada parçası üzerinde bulunmak. Hepsi başka başka karakterlere sahip adaları keşfetmekse ayrı bir keyif. Ve bu on üçüncü ada keşfe çıktığım Bozcaada ve Kıbrıs da dahil olmak üzere. Kıbrıs’la beraber on dört olacak. Son durağımsa Galapagos olacak. Bir gün. Darwin’in keşif adası benim jübilem olacak. Bir karşılaştırma yapmak istiyorum adalar arasında ama çok sağlıklı olmayacağını biliyorum. Çünkü her biri kendine özgü. Ama Siros en çok hangi adaya benziyor diye soracak olursanız eğer uzaktan sırtları Kalimnos’u andırmakla beraber, Simi’ye benziyor eteklerinde kurulmuş yerleşim yerleriyle. Bir tümseğinde Ortodoks Kilisesi, diğer tümseğinde Katolik Kilisesi yer alıyor. Çanlarıyla birbirlerine selam gönderdiklerini düşünüyor insan o yamaçtan öteki yamaca.

20160606_181938 (1)

20160606_193430

20160606_200435

20160606_200402

20160606_195016 (1)

Limanla merkez arası beş dakikalık yürüme mesafesinde. Bir Rodos ya da Girit değil mesela Siros. Onlar artık şehirleşmiş adalar. Yeryüzünde kapladığı alanla doğru orantılı olarak nüfusu arttıkça merkezden kopmalar başlıyor ve evler oluyor sana çok katlı apartman veya otel. Ne ara sokaklarında ne de sokaklarında kimse kimseyi tanımıyor esnaf haricinde. Değişimi insanlar yapıyor. Yerleşim olmazsa, insanlar ve binalar aynı kalıyor. Doku korunuyor. Hem insanların hem de mekanların bir dokusu var bizim ruh olarak tanımladığımız. İstila ruhu olmayınca ve turist de adı üzerinde turist olduğundan bir bakıp kaçıyorsa eğer ruhu çok yara almayabiliyor. Aksi takdirde yozlaşma başlıyor, tıpkı insanlarda olduğu gibi. Siros benim gördüğüm en temiz ada. Yerleri pırıl pırıl ve sanki her gün cilalanıyormuşçasına ayna gibi, jilet gibi. Adalarda su bir sorun teşkil etse de, çöp sorunu olmadığını biliyorum. Ama gıpta ediyorum gene de bunca temizliğe. Yerli halkı sadece dükkanlarında görmeniz mümkün. Sakız’daki gibi evlerinin önüne çıkmış oturmuş kadınları görmeniz nadiren gerçekleşen bir durum. Saatlerce gezdim adayı. Aksini ispat edecek gözlerimin şahitliğini sunamıyorum sizlere. Venedik olarak tabir edilen Vaporia daha çok Monaco’yu anımsatıyor. Köpeklerini yürüyüşe çıkarmış birkaç ada yerlisi, tek tük turist ve yine kirletiyor muyum acaba üzerine bastıkça dediğiniz ayna gibi yollarına parmak uçlarınızla basa basa dolaşıyorsunuz bu en nezih bölgesinde.Benim için öyle. Limanda görevli polisler bu bölgeyi görmem konusunda ısrar etmişlerdi sorduğumda. Denizin hemen önündeki ilk sıra evlerin aralarında karşınıza çıkan deniz manzaraları hoş enstantaneler sunuyorlar. Fotoğraf çekimi yapan kızlar var Antik Yunan kıyafetleri içinde. Tek renk onlardı görebildiğim. Bir de nefes nefese kalmış yaşlı köpeklerini gezdiren sportif insanlar vardı ara ara merhabalaştığım, yer yön yol sormaya çalıştığım. St. Nicholas Kilisesi biraz aşağıda kalıyor ve hem dinlenmek hem de içini gezmek için mola veriyorum nihayet. Adalar içinde beğendiğim bir kilise olarak kalacak aklımda. Yine her zamanki gibi bakımlı ve temiz.

Kime göre, neye göre? Elbette kişiye göre, ruh haline göre bir parça derinlik bulabildiğim ve hem ayaklarımı hem de zihnimi dinlendirebildiğim bir kilise olarak kalacak aklımda St. Nicholas. Başımı kaldırdığımda, kilisenin tam ortasında tavanında gördüğüm İsa figürü, unutulacak gibi değildi mesela. Bizim dinimizde putperestliğe girdiğinden resim, heykel yasak olduğundan ya hayal gücüne yahut yaratıcılığa ihtiyaç duyulsa da, gizem bir yana insan gözünde canlandırabilsin istiyor ki sonraki nesillere aktarabilsin hayal gücüne ihtiyaç duymadan. Dinde hoşgörü bu ve daha da bir sürü şeyi beraberinde getirirken, bizler öfke biriktiren bireylere dönüştük içten içe.

20160606_202402

 

20160606_185635

Ada’nın bir hizmeti de benim binmediğim otobüs seferlerinin olması. Nasıl yani diyeceksiniz, ben de size şöyle açıklayacağım: Sırf gevezelik olsun diye durakta beklemekte olan otobüsün içinde kalkış vaktine kadar vakit geçirmeye çalışan genç şoföre ne zaman kalkar, nereye götürür, götürülen yerde ne var ne yok gibi sorular soruyorum. Sabırlı-en önemlisi ve de sakin ve genç bir delikanlıydı kendisi. Buçuklarda kalkar, yukarıya götürür, bu saatte oralarda açık bir yer bulamazsınız, bulsanız da bana soracak olursanız bir şey yok, ben olsam gitmem gibi cevaplar veriyor. Aynı anda bembeyaz saçlarıyla emekli İngilizlere benzeyen Ada sakini bir adam geliyor yanımıza. Ne yapacaksın yukarıda, bir şey yok yukarıda diyor. Sonra da nereli olduğumu soruyor. Türklerle ve Kürtlerle Danimarka idi sanırım, orada işten arta kalan boş zamanlarında labut oynadığından bahsediyor. Çok iyi oynarmış. Çok kaynaşmışlar zamanında. Siros Adası’nda yer yol sormak için gittiğim durakta-Finlandiya’da da olabilir, Türklerle ve de Kürtlerle oynadığı labutu bana anlatma gereği duyan adamın karşıma tesadüfen ya da değil-biliyorum biliyorum tesadüf yoktu- çıkmasının nedenini düşünüyorum. Anlattığı şey çok mühim olmasa da bir nedeni var mıdır acaba diye soruyorum kendi kendime. Şimdiyse size. Önem nedir ki zaten? Her gün çok mühim insanlarla karşılaşıp, çok önemli şeylerden mi konuşur insan? Benim en azından çok sıradan bir hayatım var. Çok önemli işler yaptığım yok. İnsanların hayatını olumlu yönde değiştirmişliğim de yok. Dolayısıyla labutta atışları iyi olan ve bunu anlatma gereği duyan adamı önemseme gereği duyuyor ve ondan size bahsediyorum. İnanın çok daha sıkıcı ve sıradan şeyler anlatıyor insanlar birbirlerine. Geçim derdi, ahiret derdi-malum ramazan, sorunlar, istekler, akşam ne pişireceğim, sabah ne yiyeceğim, bazen de salondaki masa örtüsünün perdelerle uyumu gibi ipe sapa gelmez şeylerden bahsediyor insanlar birbirine. Evlilerde de durum benzer. Kadınlar mutfağa, erkekler salona geçiyorlar yemekten sonra ve başlıyorlar çocuklarından, kocalarından bahsetmeye. Sonra da sözleşmiş gibi, çiftler çiftini alıp evlerine dağılıyor. Biz kız kıza buluştuğumuzda mesela, olan, sevgilisini anlatıyor, olmayan hükumete atarlanıyor, sonra da olan ya da olmayan ortak bir şekilde hükumete atarlanıyor ve sırası geldikçe yapılan seyahatlerden, işten, güçten, dertten, belki bir filmden ya da kitaptan konuşuluyor. Herkesin kafası dağılıyor ve ayrılıyoruz akşam iyice çökünce.  Sevgilinle gittiğindeyse başka şeyler önem kazanıyor ve şimdi o önemli şeyleri size anlatacak halim yok. Siros’a dönmeli acilen. Konuyu dağıtmanın alemi yok. Dağıttım da daha da fazla dağıtmayayım istiyorum.

Her neyse.

20160606_195245 (1)

 

20160606_203315

20160606_193509

 

20160606_185121

Millano’daki La Scala’nın bir kopyası olarak tasarlanmış Apollon Tiyatrosu haziranın ortasına dek kapalı imiş. Öyle diyor kapının üzerindeki yazıda. Burası aynı zamanda Yunanistan’ın ilk opera binası imiş ama eskilerin dediği gibi “nasip” olmadığından; görmek kısmet olmuyor bu gelişte. Akşam iniyor yavaş yavaş. Uzaktan da yakından da ayrı bir görkeme sahip Belediye Binası’nın olduğu alana gidiyorum. Burada ister kafelerde oturun, isterseniz bu görkemli binanın basamaklarında oturup güvercin kovalayan neşe içindeki çocukları izleyin. Ya da benim gibi tanıdık bir yüz görmek için karanlığa karışın. Kim olabilir bu tanıdık yüz diyecek olursanız Finlandiya, Danimarka ya da ona benzer kuzey ülkelerinden birinde Türklerle ve Kürtlerle neşe içinde labut oynayan ama iyi oynayan adamla tekrar karşılaşıyoruz yolun ortasında. Ne yaptın, çıktın mı yukarıya diyor. Çıkmadım diyorum. Hava kararmak üzereydi, ben çok motivasyonsuzdum falan filan. Yine de teker teker ona neler yaşadığımı, nerelere gittiğimi anlatıyorum. Günlük ve bir günlük ve bir daha tekrarlanması imkansız günümü dinliyor usulca. İnsan bazen konuşma ihtiyacı duyuyor sanırım ve aklına ne gelirse özellikle de bir yabancıya daha kolay anlatıyor. Aynı durumda olduğumuzu hissediyorum. İnsan bazen sadece “konuşmak” ihtiyacı hissediyor. Sonra bu labutsever adamı yemeğiyle baş başa bırakıyorum. Ne yediğini umursamıyorum bile. Bu son karşılaşmamız oluyor.

Bir gün içerisinde Atina ve Siros’ta toplam 27139 adım atmışım. Hiç durmadan yürümüşüm sanki. Dur durak bilmeden, hiç oturmadan. Bazen çılgınca şeyler yapabiliyorum. Neden yaptığımı da bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Kimseler de bilsin istemiyorum. Ama yazmaktan da kendimi alamıyorum.

 

YUNANİSTAN, İKİNCİ BÖLÜM : ATiNA

20160606_103718

YUNANİSTAN, İKİNCİ BÖLÜM : ATİNA

Gemi Yunanistan’ın üç limanından biri olan Lavrion’a yanaşıyor erkenden. İki saat arası olan Atina’ya ulaşmak başlı başına bir macera. Anılarımı tazelemek için gitmek istiyorum tekrar Atina’ya. Gemide pineklemek işime gelmiyor. Beş on dakika arası sürüyor gemiden inip taksi ve otobüslerin kalktığı durağa varmak. Saat sekizde kalkacak olan otobüsü bekliyorum kısa süreliğine. Marcopoulo aktarmalı otobüsle gerçekten de iki saat süren bir yolculuk sonucunda varıyorum Atina’ya. Pazartesi trafiği felaket olmakla beraber, o kadar da felaket değil aslında İstanbul’la karşılaştırıldığında. En ön koltuğa geçip insanları izlemeye koyuluyorum. İlk göze çarpan kilometreler boyunca istihdam sağlayacak tek bir fabrika olmayışı. Ekonomisi turizme dayalı bir ülkede hizmet sektöründe çalışmaktan başka çaresi kalmıyor nüfusun çoğunluğunun. Ekonomisi çökmüş, esasında batmış ama su yüzeyinde durmaya çalışan bir ülkenin devlet başkanı olan Çipras’la daha geçenlerde görüşen Putin bir çeşit Ortodoks ittifakı yapıyorlar gizliden gizliye ve de Erdoğan’a inat. Olansa bizim turizmimize ve turizmcilerimize oluyor. Bundan sonra tek Rus turist bulamayacağız ülkemize gelecek. Görmek ne kelime! Avrupa ülkeleri de elini ayağını çekmiş durumda. Yazık çok yazık. Bir sektör, çok önemli bir sektör feda edilmiş oluyor böylelikle. Zaten hoyrat davrandığımız turistler, tatlı tatlı turizm yapan Yunanistan’a gidecekler bundan sonra. Kim ister başında patlayan bombalar. Kim ister sonu belirsiz maceralar? Polisler parçalanırken, şehirler ve beraberinde bir tarih ve geçmiş yok edilirken, kim gider can güvenliğinin olmadığı bir ülkeye bu kadar hoşgörüsüzlüğün içine? Daha yeni yeni turizmcileri ve esnafı kurtarmak için bir takım tasarılarını gerçekleştirmeye, kanunlar çıkarmaya çalışıyor devlet. İşyerini kapatacak olan esnafa on ay boyunca işsizlik maaşı ödemek gibi parlak fikirler var ekonomi kurmaylarının kafasında. Onun yerine patlayan bombaları engelleseydin ya! Onun yerine böyle önemli bir sektörü bile bile göz göre göre tek kalemde harcamasaydın ya! Bu kadar çok çocuk isterken istihdam yaratan insanların ekmeğiyle oynamasaydın ya! Turizmi, sanatı bu kadar baltalayıp batırdıktan sonra aylık bin üç yüz liraya insanları köleleştirerek binmiş olduğumuz ve çoktan su almaya başlamış gemimizin bir gün batarken çok daha derinlere hep beraber çekileceğini görebilseydin ya! Etrafımızda havlayan bir sürü köpek biat etmeyenlere bu kadar havlarken aksi zor görünüyor zaten. İyisi mi köpekleştirmekmiş, dizlerinin üstüne çöktürmekmiş karakter fukarası bir millet yaratarak. Yazık, çok yazık oldu bu ülkeye. Bir girdabın içinde değersizliğe teslim olduk, hepimiz birey olarak değersizleştirildik.

Her neyse.

20160606_093137 (1)

20160606_094036

İnsanlar kafalarındaki kötü ve olumsuz düşüncelerden uzaklaşmak için düşerler ya yollara, benim kafam aksi istikamette çalışıyor her zamanki gibi ve ben nereye gidersem gideyim bırakmak bilmiyorlar beni sonsuz bir bağlılıkla. Dikkatimi arabaların içine vermeye çalışıyorum. Spor bir arabanın şoför yanındaki genç kız bacaklarını arabanın ön camına doğru kaldırmış tırnaklarını kesiyor. Bravo doğrusu. Hem rahatlığından, hem işlem maharet istediğinden, hem de medeni cesaretinden ötürü kutluyorum kendisini. Yanıma oturan siyahlar giymiş, kilolu hanıma Marcopoulo’yu ve bizim araç değiştirip değiştirmeyeceğimizi sormak için İngilizce biliyor musun diyorum. Noo diyor. Öylesine ve belki de iş olsun diye Türkçe biliyor musun diyorum. Sen Türk müsün diyor şaşkınlıkla. Evvet diyorum. Zoru zoruna benden yana dönüyor. Çok güzelsin nasıl Türksün diyor. İltifat mı ediyor anlayamıyorum. DHKP-C’nin kampının Lavrion’da olduğunu okumuştum. Çaprazımda benimle beraber otobüse binen çifte dönüp Türkmüş diyorum. Onlar da şaşkınlıkla Türkmüsünüz, çok Türk var mı burada diyorlar. Va-ar diyor kadın bizim oturduğumuz yerde. Garip garip Türkçe konuşuyoruz otobüste. O orada mı, şu şurada mı diye. Türkçeyi zor konuştuğundan her söylediğini anlamasam da dinliyorum kendisini. Zaten çok konuşmayı sevmiyor. Zaten tüm otobüs bizi dinliyor. Ama arayan oğluyla konuşuyor telefonda Türkçe. Sedat’tı galiba ismi ya da benim aklımda öyle kalmış. Dikkat et oğlum kendine dedi durdu kısık sesiyle. Sonra da indi bir durakta. Yerineyse Dimitris geldi bir anda. Orta yaşlı, temiz, bakımlı ve düzgün bir İngilizceye ve iki de diplomaya sahipmiş yakın zamana kadar finans sektöründe çalışmış olan Dimitris. Şimdiyse işsiz. Son derece de nazik. Beraber grev nedeniyle onda çalışmaya başlayacak olan metronun kapılarının açılmasını bekliyoruz. Bilet almam için bana yardımcı oluyor. Sonra da tek bir güvenlik görevlisinin bulunmadığı gişelerden geçiyoruz elimizi kolumuzu sallaya sallaya. Bizde olsa soran yok gören yok kim kime dum duma diyerek bilet alarak geçecek insan bulamayacakken, burada bu bir ahlak meselesi haline getirildiğinden herkes kurallara saygı gösteriyor ve her şey olması gerektiği gibi devam edebiliyor bu şekilde. Kafamın içinde, kendi kendine, aynen aynen, deli gibi, sürekli olarak Türkiye ve herhangi bir Avrupa ülkesi mukayesesi yapmanın bayat ideolojisini bir kitabın bölüm sonuna gelmiş gibi ayraçla ayırıyor ve kitabı kapatıp çantama atıyorum.

20160606_105545

20160606_102522 (2)

20160606_102625

20160606_111453

20160606_120230

20160606_112902

İki saat boyunca bir yerde oturmaya fırsat bulamadan sabah telaşını izliyorum Atina’nın, sokaklarını arşınlayarak. İzmir Kemeraltı’nı pek çok çağrıştıran Flea Market’inde kitapçıların açılışını izliyorum. Yeni açıyor dükkan sahipleri kepenklerini. Oradan Plaka’ya geçiyorum. Dükkanlar açılmış, açılmış olmasına da, insanlar daha kendilerine gelememişler sanki. Turist kafileleri tur rehberlerini dinliyorlar büyük bir ciddiyetle. Müzeler kapalı olmasına rağmen zorla bir müzeye çıkartma yapıyorum. Bildiğin çıkartma. Türklüğümü ispat etmem gerek ve bunu başarabilmenin yegane kapılarından birini zamansız zorlayarak yapıyorum. Kendimle gurur duymasam da tam duymuyorum da değilim. Sanırım. Hedefim Plaka’da önüme çıkan Yunan Folk Müzik Enstrümanları Müzesi. Kurbanlarımsa gişede çalışan ve telefonla konuşmayı seven bir beyle içeride bulunan bayan çalışan. Tatlılıkla uyguladığım dayatmalar ve binbir bahanem sayesinde bana zoru zoruna müzeyi ne yapacaksın şimdi, kapalı bütün müzeler pazartesi pazartesi dervesile bakan sıkılgan ve tombik adama baskı yaptırtıyorum genç kadın sayesinde. Onu çileden çıkartan sorular soruyorum hiç durmadan. İstiyorum ki pazartesi sendromunu benimle atlatsın ya da benim sayemde katmerlensin. Yok işte diyor, Türkiye’dekinin aynısı diyor. Tambur tambur, def tef… Ne istiyor bu kadın der gibi bakıyor bana. Bilgi ver bana diyorum. Ülkeme döndüğümde ilk senden duymuş olayım ve anlattığımda herkes şaşırsın ve etkilensin bahsettiklerimden. Yok yok diyor benden de ısrarlı bir şekilde. Kim bilir kaç senedir burada çalışıyor? Hayatından bezmiş bir memuru zıvanadan çıkartmak için başına gönderilmek beni nasıl memnun ediyor anlatamam. Sadizm aniden sarıyor yüreğimi.

20160606_112031.jpg

Bir gün ama ne gün bilmiyorum tüm yazdıklarım başka başka dillere çevrilecek ve insanlar beni Yunanca, Almanca okuyacaklar. Bu isteğim asla bitmedi. Bir gün gelecek ve beni daha çok okuyacak insanlar olacak. Daha çok okuyucu. Ve beni neden okuduklarını bilmeden okuyacaklar. Bende kibirle onlara şöyle sesleneceğim “Hey okuyucu, ne okursun benim yazdığım deli saçmalarını, git Proust oku, yani ben olsam öyle yapardım.” Ama sonradan da gizliden bundan zevk aldığımı göreceğim. Bir gün gelecek bütün bunlar gerçekleşecek. Gör bak. Proust’un yanına gittiğimde ona da anlatacağım tüm bunları ve sizler yitik zamanın peşinde gerçeği ararken, ben kütüphanelerde dolaşacağım sessizce. Güzel başlarınızın içindeki romanları okuyacağım. Canım kimi isterse onu okuyacağım. Ama önce seçilmişleri okuyacağım merak içerisinde.

20160606_110423

Dışarıdan mülayim-içlerini bilemem-bir çiftle anlaştığımız üzere metro istasyonunun önünde buluşuyoruz ortak taksi tutmak için. Onlar bu zaman zarfında ancak Akropolis’i gezebilmişler. En iyisini de yapmışlar. Burası demokrasinin doğduğu yer. Bir sürü çarşı gezebilirsiniz ama Akropolis, özellikle Parthenon yüzünden çok büyük önem arz etmektedir. İnsanı düşüncelere sevk eder. Monastiraki Meydanından başınızı yukarıya doğru kaldırdığınızda bir zamanlar yaşamış bir şehir, eteklerinde kurulmuş yeni şehre göz kırpar. Hayat çömezi der vakur eski şehir, eteklerinde doğanlara. İnsana da kendini aynen böyle hissettirtir. Hayat çömezi bir arsız olarak bakıyorum bende yukarılara. Sonra da çiftimizle beraber bindiğimiz takside öne geçiyorum hemen geveze şoförümüzün yanına. İtalyanlara benziyor kendisi ve onlar kadar çeneli. Erdoğan ve Çipras üzerine uzun uzun konuşuyor. Çipras, bize, yani halka ödetiyor borçları, çok tecrübesizdi diyor. Onun eski komünist olduğuna inanmıyor. Bilmiyorum diyorum bana ne yapsa doğru geliyor diyorum. Çok yakışıklı diyorum. Çok fena yerden giriyorum konuya biliyorum ama bizim badem bıyıklı politikacılarımızın yanında Çipras adeta bir prens. Bu konuda değişmez bir önyargıya sahibim. İyiniyetli buluyorum onu. Terbiyeli buluyorum. Hem de ateist ve dünyaya ve tüm yeryüzü tanrılarına meydan okur ateistler. Sert esen rüzgarlara karşı dururlar bu halleriyle. Benim dünya lideri aday adayım Çipras, gelin beraber son noktayı koyalım. Gelse bizi yönetse eski komünist, yeni ateist…hiç hayır demem Akdeniz’in incisine. Sonrasındaysa konu dönüp dolaşıp Erdoğan’a geliyor. İyi oyuncu ama özür dilemeyi bilmiyor diyor. O kadar ilgili politikamızla. Tarih okurum, roman okurum, düzenli gazete okurum diyor. Avrupa’da temel eğitimde bir fark olmadığından sonrasında ister aklını ister bedenini kullandığı bir iş yapsın insanlar, muhakemelerini kullanmak hususunda bir başka akla ihtiyaç duymuyorlar. Akıllı mantıklı bireyler olarak atılıyorlar hayata. Bizdeyse tam tersi. Eğitim politikaları fiyasko. Kimse ne yaptığını bilmiyor ya da çok iyi biliyor ve bile bile kurutuluyor fidanlar. Çürütüyor onları içten içe. Yazık ki ağaç yaşken eğiliyor. Yorgo’ysa bir yandan yüz seksenle bizi Lavrion’a yetiştirmeye çalışırken, bir yandan da eğer ben lider olsaydım hataları telafi etmek zorunda hissederdim kendimi diyor. Ve bunu da temsil ettiğim halkıma borçlu olduğumu unutmazdım diyor.. Temsilci, çoğunluğun sesiydi. Doğru. Biz bunları  çoktan unuttuk. Bırak temsili, bırak yaşamayı, nefes almaya çalışan yakın komşu sakinleri olarak endişe bulutlarımızı dağıtmakta aciziz başımızın üzerindeki. Ve o bulutlar bir indi mi… Seller götürecek her yeri.

YUNANİSTAN, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKIZ ADASI

20160605_164552

YUNANİSTAN, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKIZ ADASI

GİRİŞ :

Yunancada X harfinin H olarak okunmasıyla kulaklarda Hios, İngilizcedeyse C ve H harfleri yan yana geldiğinde K olarak telaffuz edildiğinden Kios olarak söylenen, sakız ağaçlarıyla ünlü Sakız Adası ve Yunan evsahipleri, atalarından miras ağaçlara, bitkilere, geçmişlerine ve dolayısıyla da geleceklerine sahip çıkmanın aynı kapıya çıktığını bildiklerinden, ağaçlarla bezeli cennetlerini korumuş kollamışlar ellerinden geldiğince. Yemyeşil bir ada seriliyor önünüze iç kesimlere doğru gittikçe. Yukarı köylerine doğru ilerledikçe işte size akciğerleri. Limanına vardığınız andaysa adanın kalbine düşmüş buluyorsunuz kendinizi. Gemi manzaralı kafelerde genellikle gençler dertsiz tasasız güneşi batırıyorlar. Bankalar ve ciddi binaların olduğu arka sokaklarındaki kafelerdeyse yaş ortalaması yükseliyor. Hiyerarşi yaştan nasibini almışa benziyor. Parklarında çocuklarını kuşlar gibi salmış ana babalar göze çarpıyor. Limanın hemen gerisinde mültecilerin yaşam alanları var. Bugün günlerden pazar ve geleneksel ailelerde eskiden bir ritüelmişçesine tekrarlanan sırayla banyo yapalım, çamaşırları tek seferde bir arada yıkayalım geleneği harap binaların kah pencerelerine kah bahçesinde gerilmiş iplere asılmış uzunluğu beş kilometreyi bulan dizi dizi çamaşırlardan anlaşılıyor. Türkiye’ye yakın adalardaki mülteci manzaralarının ağırlığı bitecek gibi görünmüyor. Bu ise geçen seneye nazaran bir parça daha kanıksanmış görünüyor. Gemiler yanaşıyor, turistler iniyor, insanlar yiyor içiyor gülüyorlar. Herkesin hayatı, dini, milliyeti, milliyetinin karakteri bir adaya bir şehre sıkışmış kendi köşesinde akıp gidiyor. Bir kısım daha mutlu görünürken, diğerleri acılara gark olmuş vaziyette belirsizliğin kucağında günleri kovalayıp duruyor.

20160605_204423

Hepimizin ortak acısı olan bir gün nerede ve nasıl biteceğine dair türlü endişeler taşıdığımız hayatlarımız bitecek illaki. Sonsuz ömür yok, yazık ki. Ama nerede ve nasıl bitecek sorusu bir başına kalındığında bir soru olmaktan çıkıp dert sahibi yapıyor insanı. Şekilci oluyorsun aksini iddia etsen de. Seyahatte mi, evinde mi, yatağında mı son bulacak senin işin-öyle ya yaşamakta bir iş başlı başına, yoksa kimsesizler mezarlığına mı gömüleceksin bir başka memlekette, gurbette? Yatağın kalitesini önemserken buluyorsun kendini. Hayat, zor bir bilmeceye dönüşmüş sorunun cevabını biliyor olsa da saklıyor sürprizler benim işim dercesine. Bense hiç tanımadığım insanlarla bindiğim bir gemide denizin üzerinde salına salına ilerlerken buluyorum kendimi keyifsiz vaziyette. Ve nereye gidersen git, seni hiç affetmeyen ve bir an olsun yalnız bırakmayan geçmişin hep cebinde seninle beraber. Limanlar, otogarlar, kilometreler engel değil; inan bu böyle. Mesafesizliğin kendi kendinle. Geçmişin sessiz kelimeler halinde dökülüyorlar aklından. Kendini Ege’nin serin sularına bıraktığın anlarda unuttum sanıyorsun ama nafile. Aklın unutsa, yüreğin unutmayacak. Zihnin karıştıkça, kalbin büyüyecek. Kırışmış damarlarını bir parça alkolle açacaksın. Yetmeyecek belki. Nafile bensizlik dolduracak bundan sonra yaşamını. “Kestim Kara Saçlarımı” diyordu Gülten Akın, ben inadına uzatıyorum kapkara saçlarımı. Ben Kesmiyorum Kara Saçlarımı. Hayat’a inat. Eskisi kadar şiir de yazamıyorum artık. gıpta ediyorum Akınlara, Canseverlere… Duygularım dondu sanki çıkmak istemedikleri kuytu köşelerimde. Okumanın ve dinlemenin iyi geldiği zamanlarımdayım, yazmanın ve yaratmanın değil. Tek bir dize düşüremiyorum, ama Kesmiyorum da Kara Saçlarımı. Bekliyorum sadece. Kahretsin.

Açığa alacak hayat seni, bazen gereksizce sahiplenecek. Tuhaf şeyler göreceksin, anlatamayacaksın kimselere. Gördükçe dilin zehirlenecek, öfkelendikçe hayat senden daha çok intikam alacak. Komşunun hiç sevmediğin arsız çocuğu bazen hayat. Neydi adı, Samet miydi? Ama tıpkı onun gibi haşarı. Kapını her çalışında isteklerle gelecek. Çikolata, şeker, gülücük… Bunlar verilmeyecek şeyler olmadığından sıkacaksın dişini. Misafir çikolatanı ayırdın bir köşeye. Aklın başka çalışırdı her zaman.Hep sevdim bu huyunu, inan, çok fazla. Sevilensin sen, hayat törpüledi hiç farkettirmeden sivri köşelerini. Sana beklemek kaldı geriye, neyi beklediğini bilmeden. Sakıncası yok bu da yeter hayat bu bazen patavatsızdır, bazen gereksiz müsrif. Ama bilir o da kime ne vereceğini. Ne kadar vereceğini. Haklı çıkarmak gerek, değil mi ama? Yoksa bu kadar haksızlık çok gelecek dünya üzerinde durmak zorunda olan bir insana.

Neden böyle şeyler yazıyorsun? Biz Sakız Adasını merak ediyoruz, senin kafanın içindeki alınganlıklar, küslükler bizi enterese etmiyor diyorsanız ve eğer hala beni okuyup şu satırlarda beni görüyorsanız eğer, demek ki enterese etmiş bir şekilde, yoksa fotoğraflara bakıp geçmiştiniz bile çoktan. Bunun verdiği rahatlıkla yazdım ben de. İnsan acılarla kıvranır bazen. Paylaşılmazsa büyür o acılar olduğu yerde. Sen oku ki ben bir parça rahat nefes alayım, sen düşün bir kez ve bu kez benim yerime ki, ben kendimi serin suların annem kollarına bulayım. Bırak da sayende bir nebze olsun rahatlayayım.

Bir iyilik borçlusun bana, sakın bunu unutma.

MESTA :

Köyleriyle meşhur Sakız’ın görmek için yola çıktığımız ilk köyü olacak Mesta. İnsan sanki burada çağ atlıyor. Bir ortaçağ şehrine gelmiş buluveriyorsunuz kendinizi. Tarihi dokusu hiç bozulmamış. Çok sinematografik. Halkı bir figüran sanki uzun metraj bir film içindeki. Girdiğiniz labirentlerin içerisinde insanların yaşadığını keşfediyorsunuz. Bahçesiz, avlusuz evlerin kapıları labirentlere açılıyor. Herkes kapısının önünü süpürüyor, yıkıyor, yetmiyor labirentin daracık sokaklarını yıkıyor kadınlar. Kimisinin ayağı çıplak. Önce saksıların içindeki çiçeklerini suluyorlar. Susamış topraklar kana kana içiyorlar hortumun ucundan fışkıran suyu. Sarmaşıklar güzergahını çizmiş, begonviller bir parça güneş kovalıyorlar. Pırnakıl açılmış olduklarından, yerlerini benimsediklerini, sınırlı hayatlarını kabullenerek kök saldıklarını gösteriyorlar insanoğluna adeta. Bir saksıya sığışan yeşil bitkilerden feyz almak gerek bazen. Bazen bulduğunla yetinmek gerek. Bazen.

20160605_183136 (1)

20160605_180240

Tek bir girişi ve tek bir çıkışı var köyün. Zamanında savunma amaçlı ama yine de ince ve zekice kurulmuş planı ve taşlarla bezenmiş köyün evleri kah yerleşim amaçlı, kah pansiyon olarak hizmet vermekte şimdi. Serin serin oturuyor köy halkı taş evlerin içinde. Açık pencerelerden Yunanca sesler çalınıyor kulağıma. Televizyon izliyor aileler. Bu manzara beni ailecek televizyon izlediğim zamanlara götürüyor. Mutlu bir çocuktum ben. İnsan geçmişine karşı nankör olamıyor. Rafadan yumurtayı, köfteyi, Küçük Ev’in Laurasını, pazar günkü Laurel ve Hardy didişmelerini, Chaplin’in kör bir kıza yaptığı kurları izlemeyi, Kanlıca’nın yoğurdunu, Moda dondurmacısını, Riva’nın serin suyunu severdim. Bir çocuk için ve çocukluğu geçirmek için İstanbul vaatlerle doluydu. Bir zamanlar.

20160605_184118 (2)

20160605_181914

Siyahlar içerisinde, bembeyaz olmuş saçlarıyla ve kocasız geçen ileri yaşlarıyla kızlarının kollarında kah, kah bir baston yardımıyla yolları, kapı önlerini şenlendiriyor pamuk kadınlar. Kimisi örgü örüyor, kimisi aklı neredeyse derin düşünceler içerisinde geçmişe bakıyor gelecek çoktan gelmiş olduğundan. Bende zihnen onlara katılıyorum. Geçmiş hep aklımda, siyahlara bürünmeme olsa da daha. Ahh yaa kesemiyorum bir türlü kara saçlarımı. Kıyacak gibi oluyorum, kıyamıyorum.

Hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlardan birinin önünden kolkola geçen bir hanım ve onun siyahlar içerisinde, elinde baston titrek bacaklarıyla yürüyen olası annesi çarpıyor gözüme. Kızı bir dostlarıyla çene çalmaktayken, kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle yan yan, yan yan plastik sandalyeye doğru çok cesur bir hamle yapıveriyor pamuk saçlı kadın. Sandalyeye çöker çökmez de bir oh çekiyor. Kızıyla göz göze geliyoruz, ağzımızdan engelleyemediğimiz kahkahalar dökülüveriyor. Üç beş saniye sonra ancak gülmekten fotoğraflamaya fırsat bulamadığım kareye yanıyorum. Mesta tatlı yaşlıların yaşadığı bir köy olarak kalacak aklımda. Bir de yıkadıkları çamaşırları astıkları kuytu köşelerdeki iplerle hatırlayacağım insanlarını.

20160605_182123

20160605_183253

20160605_183937

Herkes dondurma peşinde koşuyor, bense tuvalet. Her zamanki gibi. Acaba diyorum kessem kara saçlarımı, çişim daha az mı gelir, bilemiyorum. Tek bildiğim orantısız fikirlerim olduğu ve pek de çığır açmadıkları. Meydanda kafelerin olduğu yerde fotoğraf almaya çalışırken, az evvelki ana kız geliyor ağır aksak. Kızı herkes içinde gözleriyle selam veriyor bana. Mühim bir an’ı paylaştığın bir insan senin için önem taşıyor bir anda. Bir an değerli kılıyor bir insanı, paylaştığın her ne varsa aranızda saklı.

PİRGİ :

Pirgi, göreceğimiz ikinci köy. Benzer bir karşılama var burada da; sandalyelerini evlerinin önüne çekmiş nereden geldiğimizi merakla soran Pirgili hanımlar ve balkonların süsü domates kuruları şimdiki evsahiplerimiz. “Xysta” adı verilen bir yöntemle binaların dış cepheleri bir çeşit kazıma tekniğiyle süslenmiş. Siyam ikizleri gibi yapışık, birbirine daracık daracık duvarlarla bitişik evlerin mimarisi günümüze özenerek korunarak gelmiş. Geometrik desenlerle süslü evler ve onlara çok yakışan küçücük balkonları girer girmez göz kamaştırıyor. Picasso’ya hak veriyor insan. Kıskanmakta haklıymış çılgın ressam.

20160605_193556 (1)

20160605_193540

20160605_192326

20160605_194228 (1)

20160605_194212 (2)

 

20160605_191747

Her çeşit reçeller, sakızlar, illaki sakızlı şekerler, hediyelik eşyalar ve mastik likör almak istiyorsanız eğer, daha insaflı bir yer daha da bulamayacağınızı da sakın unutmayın. Alışverişinizi bu iki köyden birinden yapın derim bu yüzden. Bilmiş bilmiş tavsiye vermek hoş oluyormuş. Şuraya gidin, burayı görün, şiddetle tavsiye ederim ki orası nefisti… Ee olsun o kadar… Bak keserim sonra o kara saçlarımı… Her telinde ne sırlar saklıdır senin ruhunun duymadığı…

Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değil
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön

Gülten Akın’la bindiğim limandan ulaştığım bir başka limanda, gezdiğim yollarda Türkiye’nin en iyi kadın şairlerinden birinin dizeleri… hep taşıdım onları sol yanımda. Kesmeyeceğim kara saçlarımı söz ona söz sana söz bana…

20160605_183057 (1)

YUNANİSTAN – 2: ATiNA

“Nereyi gezsem Yunanistan yaralar beni,
dağ perdeleri, takımadalar, çıplak granitler…” Yorgo Seferis

“Mayıs ayında solan
Çiçeklere soruyorum
Yanıtlarından anlaşılan
Sevmiyorsun sen beni” Dionisios Solomos

image image

PROLOG:

“Yazmak Üzerine(On Writing)”de Hemingway; “Bence temelde iki kişi için yazarsın. Öncelikle tamamen mükemmelleştirmek amacıyla kendin için, ki durum bu değilse ne ala sonra da okuma yazma bilsin bilmesin, hayatta olsun olmasın sevdiğin kadın için.” Yazar, kitabında aynı zamanda “Düzyazı mimarlıktır, dekorasyon değil.” diye de buyurmuştur. Bana gelirsek eğer, ismim Ernest değil, erkek değilim, savaş muhabirliği yapmadım, denizle, savaşla, silahlarla çok fazla haşır neşir olmadım, denizi yüzmek, savaş’ı kınamak, silahları ise amatörce atışlarda bulunmak(şarjörü yerleştirmem bile hiç kolay olmamıştı) için kullandım. Üçünün de içindeki ne derinliğin, ne de sığlığın çok fazla bilincindeyim. Deniz sonsuz, savaş anlamsız, silahsa ağır metal. Bir parça süsünse kimselere zararı olmadığını düşünenlerdenim. Duvarlarda birkaç Leonardo hiç fena olmayabilirdi, mesela. Mona tek bana baksaydı ya da “Son Yemek” salon masasının hemen solunda olsaydı, mesela. Girişler ücrete tabi olurdu o zaman. Ne derler? Ticaret olsun da..

Ve bir şey var ki; kendileri hemcinsim olmayabilir, aynı yüzyılda, aynı coğrafyada, aynı şartlarda yaşamış  olmayabiliriz; hiç fark etmez. “Hayatta olsun ya da olmasın, aynı şehirde olun ya da olmayın, aynı lisanı konuşun ya da konuşmayın sevdiğin için yazarsın”.

Ben hep öyle yaptım.

ATİNA:

Kalambaka’dan sabah kalkan 05:45 otobüsüyle Trikala’ya geliyorum. Bir başka otobüsle saat yedi’de Atina’ya doğru yola çıkıyoruz. Sekiz’e kadar hava aydınlanmak bilmiyor. Yollar bomboş. Bir kazaya rastlıyoruz. Eski bir kamyonet yoldan çıkmış ve yan yatmış. Şoförü olan yaşlı ve derbeder görünümlü adam şaşkınlıkla polise derdini anlatıyor, bir yandan da zararının ne kadar olduğunu çıkarmaya çalışırcasına gözlerini olası ekmek kapısından alamıyor sanki. Olay yerinden geçerken tutuk davranan şoförümüzse, ilk ışıklardan sonra hızlanıyor tekrar. Hayat devam ediyor kaldığı yerden, bir an için durmuş olsa da.

Yaklaşık altı saat süren bir yolculuk esnasında yeşil alanlardan, boş tarlalardan ve geçtiğimiz bakımsız köylerden başka bir şey yok görünürde. Tek bir fabrika yok yol boyunca. Turizme bel bağlamış bir ülke Yunanistan. Hiç yatırım yapılmamış. Dolayısıyla gençler Avrupa’ya kaçmışlar çaresizlikten ve işsizlikten. Tanışmış olduğum tüm emekliler ya bir başka ülkeden emekli idi ve parasızlıktan şikayetçiydi yahut Yunanistan’dan emekliydi ve parasızlıktan şikayetçiydi. Bunu da açık yüreklilikle dile getirebildiler. Yerli halk ise sürekli fiyatlarla uğraşıyordu. Halbuki Atina Avrupa’nın en cazip fiyatlara sahip başkentlerinden biri. Karşılaştırıldığında otel fiyatları, restoran menüleri ve ulaşım son derece makul düzeydeki fiyatlarla sunuluyor. Fakat insanların alım gücü çok düşük. Ne yaparlarsa yapsınlar düşük maaşlarıyla çarşıyla baş edemiyorlar. Adalar’la karşılaştırınca refah seviyesinin çok düşük olduğunu görüyorsunuz. Çünkü ticaret yapmayan, dükkanı olmayan, turizme yönelik çalışmayan, kurum ve kuruluşlarda da çalışmıyorsa eğer, şehirde hemen hemen hiç şansı yok gibi. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, ortalıkta pek fazla polis yok ve asayiş sorunları minimum seviyede. Monastiraki’den, Plaka’ya doğru bir parça yol kat ettiğinizde yani Atina’nın en işlek ve popüler caddelerinin sokaklarında(ara sokaklar, kuytu köşeler değil kastettiğim) evsizler kendi evlerini kurmuşlar bile ve fakat kimselere zararları da yok. Pastanelerden aldıkları kumanyalar, gündüz saatlerinde durumlarının vehametini çoktan kabullenmiş oldukları belli olan vakur edaları ve sessiz tutumlarıyla uzattıkları naylon bardaklarının içlerine bırakılan bozukluklarla yaşamaya çalışıyorlar. Hepsi birer Yunan tragedya karakterlerine benziyor. Ya da evsiz barksız sokaklarda yata kalka böyle bir dönüşüm geçirmişler. Akşam hava kararıp da gecenin çökmesine yakın saatler geldiğinde sokağın nispeten kuytu köşelerinde hazırladıkları yataklarının içine iki kişi yan yatacak şekilde ayaklarındaki ayakkabıları, gözlerindeki gözlükleri çıkarıp giriveriyorlar. Sanki bizler onların yatak odalarına girmiş gibi kendimizi mahçup hissediyoruz(ben şahsen). Bu adamlar belki iyi eğitimler aldılar ve evlerinin kredisini ödeyebildikleri bir de işleri vardı zamanında, kim bilir?

Matt Barrett’a sorduğumda lokasyon, uygun fiyatlar ve güvenilirlik açısından Otel Attalos’u önermişti diğer tüm oteller bir tarafa. Metroya, Merkez’e, çarşıya yürüme mesafesinde altıncı katında minicik bir barı olan ve bir o kadar da minik bir resepsiyona sahip, güleryüzlü personelin ve müzminleşmiş otel sakinlerinin varlığıyla lüksten uzak, temiz bir sunum vaat eden odalarıyla müşterilerine tatillerini zehir etmeden huzur içinde geçirebildikleri bir otel Attalos ve özellikle konumu için şiddetle tavsiye edilir. Dünyanın her yerinden çeşitli ülkelerin sakinlerini de tatlı bir mütevazilikle karşılamaktalar her daim. Kimler yok ki sakinler arasında? Rahipler, rahibeler, gay’ler, öğrenciler, Ruslar, diğer Avrupa Birliği vatandaşları, Amerikalılar, Japonlar, Koreliler, Ben, Ioannis(Yannis diye okunmakta olup kendisinden yazımın ileriki bölümlerinde bahsedeceğim uzun uzun), bekar kızlar, bekar beyler.. Hepimiz altıncı katındaki barında oturduk durduk akşamlar boyunca bir parça tanışıklığın hatrına.

http://www.greektravel.com

image image

image image

image image

image image

Aynı gün gittiğim pardon çıktığım Akropolis’in giriş ücreti 12 euro. Akropolis ve Likavitos Dağı(Mount Lycabettus) en iyi iki Atina manzarası sunan noktalar ve uzaktan uzağa birbirlerine göz kırpmayı ihmal etmiyorlar. Likavitos, Parthenon’a bakıyor. Akropolis’se bu hüzünlü dağdan aldığı kuvvetle bekliyor sanki tüm Atina’yı. Akropol’ün genelinde yapılmakta olan restorasyon ve kazı çalışmalarından nasibini alan fotoğraf karelerinin her birinden çıkmış olan vinç askılarına rağmen vakur görünmekteler. Tevellütleri eski ne de olsa.

Şehrin içinde oradan oraya koşturmaktan yorulduğum bir anda Plaka’da, mis gibi bir güneşin altında tatlı bir kafede oturuyorum biramı yudumlayarak. Aslında susuzluğumu gidermek için içtiğim bira ve açlığımı bastırmak için söylediğim salata garsonun “Enjoy your meal(yemeğinin tadını çıkar!) tavsiyesiyle bir anda önem kazanıyor. Bugün buraya kadarmış diyorum. İkinci Heineken’imi söylerken buluyorum kendimi. Hayat bir an güzel görünür gözünüze, alkollü ya da alkolsüz, yalnız ve kalabalıkların ortasında. Bu o anlardan biri hiç kuşkusuz.

image image

image image

image image

Roma’dakiler kadar güzel olmasa da Monastiraki’den aldığım dondurmayı otel yolum boyunca bitirmeye çabalıyorum. Hepi topu iki top bitmek bilmiyor. Dondurmamla olan sevgi dolu ilişkimin arasına giriyor Ionnis(Yannis). “Arkadaş, ben gavur diyor.” Eskiler çok kullanırdı bu kelimeyi. Ionnis buralı ama Belçika’dan emekli. Ve ’33 doğumlu. Çok çapkın. Babamdan yaşlısınız diyorum. Dilimi tutamıyorum. Kalbini kırmışım. Öyle söylüyor. Ama hemen de unutuyor. Otelde kalan herkesle ve bekar tüm kadınlarla arası çok çok iyi. Kim hangi memlekettense derhal o lisana geçiyor. Benim ve barmen kızın şaşkın bakışları altında beş dakikalığına bizi bırakıp derhal onların yanına gidip tatlı tatlı kur yapıyor. Geri döndüğünde ise benim kırılmış olabileceğimi düşünerek “Benim tipim aslında sensin” gibisinden bir şeyler söylüyor. Ionnis’in enerjisi bende olmadığından oturduğum yerden sakin sakin onun kovalamaya ve yakalamaya çalıştığı hayatının peşinden koşuşturmasını izliyorum. Nazik ve bonkör. “Keşke 20 yaş genç olsaydınız.” diyorum. Hoşuna gidiyor. Kekini yiyor ve Lipton çayını içiyor yanımda. Barın tek ilgi odağı o. Çılgınlar gibi anlatıyor. Anlattıklarını burada yazmam imkansız. Üç gezi, üç de anı yazısı çıkar anlattıklarından. Bekar olmama bir sürü anlam yüklüyor kendince. Midilli Adası’na gittim mi hiç, Ada’nın ismi nereden geliyor biliyor muyum acaba, erkek mi sevmiyorum acaba, gizli bir kocam, bir sürü çocuğum ya da gizli bir sürü kocam ve bir tane çocuğum mu var geride bıraktığım. Bir limanda bir elinde mendil kucağında bir çocukla gözleri yaşlı orta yaşlı ve kasketli bir adam hayal ediyorum ama kendi hayal gücüme bile inandırıcı gelmiyor. Herşeye rağmen Ionnis(Yannis) Türk olsaydı ve biz Türkiye’de olsaydık-Yahya olsaydı ismi mesela; kendisini ellerimle boğabilirdim. Türkiye’de bir hırtlık gelir ya, insanın üzerine hiç(!) sebepsiz, Ionnis’e dayanıyorum ben de bir şekilde. Bar taburesinin hafifliğinden midir yüksek tolerans gösteriyorum kendisine kanımın son damlasına kadar, hiç bilemiyorum.  “Yok değilim, koca yok, ne çocuğu, en çok Patmos’u sevdim, dini içerikli adalar tercihim” gibisinden cevaplar veriyorum(kendime de şaşmıyor değilim). Onun için esrarengiz bir şey oldum kaldım koskoca Atina’da. Ne yaparsın Arkadaş?

BİR SONRAKİ GÜN VE ESMEKTE OLAN TSiPRAS RÜZGARI:

Öncelikle tatlı esen bir rüzgar bu ve batı komşumuz tarafından hafif hafif bize de sirayet etmekte etkileri ister istemez. Az sonra madde madde sıralayacağım gezmiş ve hem hoş görmüş hem de hoş bulmuş olduğum ören yeri ve müze ziyaretlerimi şimdilik bir kenara bırakıp, şehir turunda hoş bir tesadüf olarak karşıma çıkan Tsipras’dan bahsedeceğim bir parça. Söyledikleri kadar varmış ve kendisi Atina’da son derece mütevazi bir bölgede yaşıyor. Hiçbir olağanüstü tarafı yok yaşadığı yerin. Apartmanının önünde bekleşen gazeteciler hareketlenip, koşarak kapısına yığılınca ancak anlayabiliyorum neler olduğunu. Sanıyorum Tsipras seçilmiş. Pırıl pırıl, aydınlık bir yüzü var. Ne kibir, ne politikacı sahtekarlığı, ne maske, ne rol; neyse o. Hala daha aklımda olansa temiz yüzü, aydınlık profili. Birkaç saniye boyunca ama net olarak görerek elde ettiğim izlenimlerdi bunlar. Obama, Erdoğan, Sarkozy hepsi seçilmiş ki en tepede bu adamlar dediğinizi duyar gibi olsam da, yanılmaktasınız bence çok fena. Tsipras’daki çok başka bir şeydi. Korunmuş bir seçilmişlik bahsettiğim ve varolan düzeni korumak ya da beter etmek yahut halkı heder etmek için değil de, halkının makus kaderini değiştirecek umudu taşıyan bir yüzü vardı sanki. Umarım yanılmam. Hiç böyle güzel bir adamı politikacı olarak hele de başbakan olarak hayal edemiyor insan.

Başbakanlık iyi bir kariyer olarak düşünülse de, öyle kolay değil. Former Prime Minister yani tekaüt olmuş emekli bir başbakan olarak başka bir iş bulmak hiç kolay olmayabilir mesela. Durduk yere karşıt görüşte bir sürü öfkeli kalabalığın tek muhatabı  haline gelebiliyorsun. Okyanus aşırı ya da değil havarilerini iyi seçmiş olmalısın. Ekonomi, içtihat, milisler, komşular hep senden sorulacak. Üstüne üstlük herkes çapkınken ve büyük kısmı fiilen bunu gerçekleştirirken çatır çatır, sen yapınca olay/kabahat(bkz. Clinton, bkz. Hollande, bkz. Beyonce) olacak.

image image

Gelelim halkın düşüncelerine. Koyu Ortodoks’lardan benim konuştuklarım, eşcinsel evliliklere olumlu bakmasından pek hoşlanmasa da, ekonomi konusunda çok umutlular kendisinden. Yunan gay’ler eşcinsel evliliğe karşı olmadığı için kendisini desteklemekle beraber, eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olması konusunda olumsuz-kararsız da diyebiliriz- düşündüğü için bir parça da kızgınlar ama ekonomi konusunda onlar da çok umutlular. İki radikal sayılabilecek uçtan örnek vermek istedim. Çünkü bundan sonra İncil’e el basarak yemin etmeyi reddeden ateist ve komünist ve evlenmeden bir birliktelik yaşadığı kadından( yüksek özgüven sahibi Peristas) iki çocuk sahibi olan kırk bir yaşındaki bir parça asi başbakan hususunda farklı kanılar var haliyle. Tsipras mümin ve orta yaş üzeri Ortodoks’ların pek tipi değil ama ekonomileri.. Derler ya ticaret olsun da.. Bir sürü borç yükü altında ezilen, kredi borçlarını ödeyemeyen, sanayisizlikten iş bulma imkanı da olmayan halk, gençleri için her şeye razı aslında. Ateist, komünist, yeter ki kurtarsın bizi diye bakıyorlar olaya. Önce mantık konuşuyor ister istemez Avrupa’da. Etnik sorunlarda da hassasiyet var. İskender’in şimdiki Makedonya sınırları içinde doğmuş olmasına rağmen Yunan asıllı olduğunu söylüyorlar. Eski hükümetin vetolarına rağmen en nihayet Avrupa Birliği üyesi olabilmiş Makedonya ise bayrağıyla, ismiyle hep sorun teşkil etmiş komşusu için. Gizli milliyetçilikleri bir anda ortalığa dökülebiliyor. Dindar kesimden bana “İsa’ya inanıyor, onu seviyor musun?” diye sorduklarında, “Evet” diye karşılık verdim. Sonra Tanrı’ya inanıp inanmadığımı da öğrendiler merakla(ona da evet dedim) Nihayet bütün hislerini dürüstlükle serdiler ortaya. Burada bir parça saflık vardı ve beni rahatsız etmedi tavırları. Allah var mı? Var. İsa var mı? Var. Tamam o zaman, seniniz. Ben Işid’den sonra Müslümanlık’tan(Kur’an’dan bahsetmiyorum) ve Müslüman’lardan soğumuşum zaten. Bizdeyse benzer tohumlar Madımak’la atılmıştı Sivas ellerinde çook önceden.

Merkel’in ikinci Thatcher olduğunu söylüyorlar. Onları tam bir Avrupalı olarak görmüyormuş, Asya’ya daha yakınmışlar. Yani bize. Bizse Ortadoğu’ya. Turizm için gerektiği kadarı haricinde İngilizce öğrenmeye karşılar. İngilizler’i kibirli, Amerika’yı uzak durulması gereken bir oluşum olarak betimliyorlar. Ama New York’la ilgili bir örnek verdiğimde gözlerinde gördüğüm ani pırıltıyla eş zamanlı olarak “Hiç gittin mi?” sorusu taçlandırıyor anımızı. Amerika’da insanların kanını tutuşturan bir şey var sanki. Herkes bir farklılık yaratmak peşinde ve Amerika’da bulunmuş olmak bile ayrıcalık gibi geliyor.

Yunanistan’ın on tane zengini olduğunu, tüm paranın onlarda olduğunu, bunun dışında kalan halkın aşağı yukarı aynı durumda olduğunu-yani parasız-söylüyor birisi. Aşağıdaki link ufak çapta bir fikir verecektir bu kimseler hakkında. Parasızlık ve alım güçlerinin düşük olduğunu dillendirmenin bir marifet yahut meziyet ya da ajitasyon amaçlı olarak kullanmadığını bildiğim Yunan halkını ve sade yaşantılarını birkaç orta üstü mağaza dışında bizim alışık olduğumuz türde on sekiz bin katlı alışveriş merkezine bir kez bile rastlamayışımdan anlıyorum. Çok lüks arabalar da yok. Bizdeki pırnakıl türemiş zenginler hiç yok. Türkiye’de çökmeden, batmadan vaziyeti idare ediyor yahut günü kurtarıyoruz. Borcu borçla, olmadı kredi kartlarıyla, faizleri şimdi şimdi düşen tüketici kredileriyle kapatmaya çalışıyoruz. Bizim durumumuz parlak mıdır? Tartışılır. Sarayın borcu, mebus zamları, eski dost düşman oldu dolar euro uçtu gibi bir takım ek masraflara her gün bir yenisi ekleniyor haliyle. Ama artık kimseler bilmez oldu bizi bu noktalara hangi hatalarımızın getirdiğini ve üzerine konuşmaz olduk dertlerimize yenilerini eklememek için.

http://www.businessinsider.com/the-wealthiest-greeks-2010-5?op=1

ATİNA’DA BİR GÜN DAHA:

Plaka, Gazi, Ernou ve Kolonaki caddelerini iyice içinize sindirmeden, her yolun ya Monastiraki ya da Syntagma Meydanı’na çıktığını idrak etmeden, Flea Market(bit pazarı)’inin içindeki sağlı sollu dükkanlarını, ilerisindeki ikinci el kitapçıları, Hindistan mutfağının da içinde bulunduğu dünya mutfaklarının olduğu restoranları bir kez olsun şenlendirmeden, Akropolis’i ve Müzesi’ni gezmeden, beyaz külotlu çorap ve uçları ponponlu ayakkabılarını giyip her saat başı nöbet değişimi yapan Efsun askerlerinin görev bilinciyle gerçekleştirdikleri ritüellerini görmeden, Zappeton’un içine göz atmadan ve gelmişken yakınındaki Milli Park’ında tertemiz havayı ciğerlerinize çekmeden, Parlamento binasının içindeki kütüphaneye(pasaport yeterli) -Pera’nınki gibi bir asansörü var- çıkmadan(akademik çalışma için yetersiz kaynakları var, çoğu da Yunanca), Yunanistan’ın ilk başkenti Nafplion/Mora’ya küçük bir seyahat organize etmeden, halkıyla, esnafıyla durum değerlendirmesi yapmadan ve konuştuğunuz her insanın ya Ada’lardan yahut İstanbul’dan nostaljik bir anısını dinlemeden dönmemenizi etmekteyim tavsiye, şiddetle.

20150129_174106

image

image

image
Ioannis(Yannis) balığını yemiş olarak geliyor bara ve çayını yudumluyor günlük kekiyle beraber. Vanilyalı iki dilim kek her gün bu saatlerde hiç aksatmadan tükettiği. Yarın gideceğimi söylüyorum. “Ne yapayım, yarın on kadınla gelirim buraya.” diyor gülerek. Beni özleyeceğini düşünüyorum çok fena. “Atina’daki tek dostumsun.” diyorum. Hoşuna gidiyor. Sağdan soldan konuşuyoruz birkaç saat. Sayısız defalar beni çileden çıkartıyor. Bense misilleme olarak sayısız defalar onun kalbini kırıyorum. Böylelikle ödeşiyoruz. Atina’daki tek dostumu özleyeceğim. Başımı çok şişiriyordu, susmak nedir bilmiyordu ama kendimi yanında hep güvende hissettim. Elimde değildi ve hisler insanın elinde olan şeyler değiller. Bir güç onları içinize koyuveriyor bir anda.

YUNANİSTAN – 1: METEORA

“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.” KAVAFİS IMG_20150127_085151 PROLOG: Ve haklıymış da Kavafis. Bense kendi hayatıma ve kendi küçük seyahatime uyarlıyorum tüm bu sözleri. Tıpkı benim ister Adalar’ına, ister şehirlerine her gelişimde sanki kendi memleketimde, kendi insanlarımla birlikte oluyormuşumcasına ama katbekat özgür, rahat ve güvende hissetmem gibi. Sanki ben burada ara ara ama hep varmışım gibi. Sanki ben dönüp dolaşıp kendi memleketime gelmişim gibi. Sanki burada doğmuş, burada büyümüş, suyumu ekmeğimi hep bu insanlarla paylaşmışım gibi. Sanki ben hep aynı sokaklarda dolaşmışım gibi. Ortak dilin, ortak dinin bazen hiçbir şey olduğunu, kanın çekmesinin paha biçilmez olduğunu anlarsın ya.. Bırak onlar Tanrılara tapsınlar, sen güneşe inanırken. Bırak onlar çanları takip etsinler, sen umutsuzca bir yol ararken ve kaybolmuşken. Deniz, kendi dalgasından daha eski değil inan ve ümitsizliğe düştüğün bir an başlayın beraber sokaklarının taşlarını yıpratmaya el ele. Evsizlerinin uzattıkları minik kaplara bırakın beraberce cebinizdeki tüm bozukluklarınızı. Metrosunda akordeon çalan ufaklığın bahşiş kaplarını doldurun beraber. Tarihlerinden, tarihimizden, ortak geçmişimizden bahsedelim beraber. Bir parça kanlı olabilir ama olsun insanlık tarihi böyle bir şey nihayetinde. Sınırlar çizilir, isyanlar başlar, insanlar insanları kovalar, taşlar, öldürür, o “bir parça kanlar” dökülür ve yeniden yeni sınırlar çizilir ve yeni düşmanlıklar gelişir. Ve yeni kanlar.. Her karmaşadan sonra kendinden bir parçanı bırakırsın geride. Senden kalan parçandan yeni yeni insanlar doğar ve seni yaşatırlar bıraktığın yerde. Benim Yunanistan hakkında ve benim kendimle ilgili düşüncelerimdir bunlar nacizane. Ben geçmişten bir parçamı arayıp duruyorum sanki ve o parça ben ona her yaklaştığımda gizleniyor bir yerlere. Bu beyhude uğraş benim yaşama nedenim oluyor. Yaşama nedenimse kaderim. İnsanların kendilerini iyi ve güzel hissettikleri yerlerin değeri paha biçilmezdir ne de olsa. Bu şehir bana kendimi güzel hissettirdi geldiğim ilk andan, ayrıldığım son ana kadar. “Tatlı” çapkın erkeklerinin bakışlarının kısmen etkisi oldu elbette ama yağan yağmur, manastır manastır tırmanmaktan tutulan kaslarım, sabahın dört buçuklarında kalkışlarım, oturarak etmeyi başaramadığım kahvaltılarım, geçiştirdiğim öğünlerim, siesta vakti sanki dünyada bir ben varmışımcasına ortada kalışlarım ve şahsen hiç tanımadığım insanlar ve dilleriyle çevrilişim hiçbir zaman başaramadı keyfimi kaçırmayı. Ben gene keyifliydim her daim. Seviyorum Yunanlıları ve Yunanistan’ı Yunanistan yapan her şeyi. Seviyorum geçim kaynağı turizme bağlı ve insana insanca muamele eden tavırlarını, kibirsizliklerini, gevezeliklerini, tatlı öfkelerini, cilvelerini, gayretlerini, dillerini. Çook eskiden, hani şu tek televizyon tek kanal dönemlerinde, Eurovision(Örovizyon)’da çekişir dururduk karşılıklı. Kim kime bir puan verecek önce diye hin hin beklenirdi televizyonun karşısında. Hiç puan ya da en düşük puan geldi miydi komşudan, başlardı yaygara; şarkımızın güzel, bestecimizin başarılı, şarkıcımızın sesinin şahane olduğu ve eserini de aynı şahanelikle seslendirdiği ama politik nedenlerden ve birbirimizin geçmişini karartmış olmamızdan ötürü karşı tarafın hakkımız olan yüksek puanı vermediğine dair. Hiç bıkmadan, hiç usanmadan kalabalıklar bol keseden teselli sözcükleri sıralarlardı ardı ardına. Biz seksenlerde çocuktuk ve tesellilerle avunurduk. Ve her sene her sene bu değişmez komşumuzla yarışır dururduk bu dünyada iki ülke kalmışızcasına. Şimdiyse büyüdük ve kocaman olduğumuzu sandık. Halbuki hala daha teselli arayışı içinde seksenler kuşağı birer çocuğuz. Gittikçe büyüyen şehirler ve gökdelenler ve bir türlü içlerine sığmayan bireyler olabildik. Çook yazık oldu bize. Değersizleştirdik kendimizi hiç umulmadık şekilde(istisnaları boş ver). Neden böyle oldu diye, hiç sormaz mısın kendi kendine? METEORA: “Hac Yolu olarak Kutsal Manastırlar” “Tanrı’nın kendisini sevenler için hazırladıklarını hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insan yüreği kavramamıştır.” (1 Cor 2:9) “İnsanoğlu avuntu ister, arar, bulur, bulamazsa da saçmalar.” (eski bir ateist’in ciddiye alınmaması gereken durum saptaması) IMG_20150127_091348 Hakkında yazılan yazılar, üzerine söylenen sözlerde geçen tüm ve bol sıfatların hepsini layıkıyla hak eden Mount Athos’dan sonra Yunanistan’daki en büyük manastır bölgesi burası. Tanrı’yla bütünleşmeyi hayatının amacı haline getirmiş olan ve İsa’yı kavrayabilmek isteyen insanlarca ziyaret ediliyor daha çok. İlk sofular ve keşişler serçeler gibi kendi yuvalarını inşa etmişler mağaraların ve çatlakların içine.Tanrı ile baş başa kalabilmek adına kendilerini hayattan ve insanlardan izole etmişler. Cennet ve cehennem arasında yapılan bir yolculuk Meteora’da bulunmak, hayatın çirkefliğinden fersah fersah uzak. Üstelik Mount Athos gibi kapılarını kadınlara kapatmış değil. Ne olursan ol gel diyen’in davetine ise gitmek gerekir. Manatırların içinde rahip ve rahibelerin kaldıkları odalar, kütüphane ya da okuma odaları, trapeza dedikleri kompleks içinde yer alan yemek salonları, çilehane/halvethaneler, tam on bir bin litre kapasiteli tahtadan yapılma şarap saklama ünitesinin olduğu bir kiler, sacristy dedikleri kiliseye ait değerli eşyaların muhafaza edildiği birimler var.

20150127_105349
Çilehane/Halvethane

Günümüzde altı manastır ziyaretçilere açık. Yaz ve kış olmak üzere iki farklı sezonda her bir manastırın açık ve kapalı olduğu günler farklı. 1-Grand Meteora(Transfiguration) 2-Varlaam 3-Roussanou 4-Saint Nicholas Anapausas(Agios Nikolaos Anapafsas) 5-Holy Trinity(Agios Triada) 6-Saint Stephen(Agios Stefanos) Atina’dan Kalambaka’ya gitmek için türlü yollar var ve tercih size kalmış. Tecrübelerime dayanarak konuşuyorum ki tren hiç iyi bir tercih değil. Dışarıyı izlemeniz buzlu camlardan mümkün olmuyor. Çok nazlı seyirdiğinden sabrınızı ölçüyor tatlı tatlı ve siz de bu tatlılığa çaresizlikten boyun eğiyorsunuz mecburen. Tren dahilinde su bile satılmıyor. Saatler sonra verilen ilk mola yeri komünist dönemden kalmış bir gar sanki ve unutulmuş da hatırlanmak istercesine ama gerekli özeni gösterecek mecali yokmuşçasına karşılıyor sizi. Çoğu öğrenci bir sürü yolcu sarma sigaralarını tüttürüyorlar telaşla. İngilizce bilmeden bana yardımcı olabiliyorlar. Vücut dili ve Akdeniz kanı bir örtü çekiyor Babil Kulesi’nin üzerine ve Kalambaka’dayım nihayet 350 km.’nin üzerine. Trikala’da iniyor çoğunluk. Nedeni ise buradaki eğitim fakültesinin varlığı. Öğrenciler ve kocaman valizleri terk ediyorlar treni. Hayata onların gözleriyle bakmak ne hoş olurdu. Gençlik hiç gelmeyecek geri. Hatalarının tatlılıkla kabul gördüğü başka bir zaman olmayacak, ne yazık ki. 20150127_110530 Yollar bomboş ve karanlık akşam saat sekiz buçuk itibariyle Kalambaka’da. Totti Boutique Rooms’un kapısından içeri girmemle beyaz saçlı bir kadın ve onun hiç şaşkınlık içermeyen ama soran gözlerle dolu bakışları beni karşılıyor. İzlediği dizisini bırakıp benimle meşgul olması için torununu çağırıyor. Üçüncü kuşakla karşı karşıyayım. Rezervasyonum yok(canım yaptırmak istemedi), bir başımayım(çapkınlık peşinde değilim, belki bir’az), üstelik soğuk ve yağmurlu bir pazartesi akşamı Meteora için buradayım(mevsimlerüstü hareket etmenin ve iklimleri alt etmek gibi sersemce bir yazgıya sahip olduğum kanaatine vardığım gün başladım kendi başımı yemeye). Sabah kalkar kalkmaz yirmi beş yıl Stuttgart, üç yıl Barcelona’da yaşamış aslen buralı şoförümle yola koyuluyoruz. Benim bilmediğim her dili konuşabiliyor. En çok da Almanlara benziyor. Göz gözü görmez bir sisi aralayarak çıkıyoruz yukarı doğru. Salı ve çarşamba günleri Great Meteoro” kapalı olduğundan ilk durağımız Roussanou oluyor. Burada rahibeler kalıyor ve benim en sevdiğim ve bir parça derinlik bulabildiğim tek manastır burası oluyor. Güneş görmemiş solgun teniyle bir rahibe geliyor yanıma. Güleç, konuşkan ve bilgi almak konusunda hevesli. Tatlı dilli üstelik. Tadilat olduğunu söylüyor ve biraz manastırların tarihinden bahsettikten sonra bana, beni soruyor. Yalnız gelmiş olmama inanamıyor. Ben yalnız bir başka ülkede değil, şehirde bile gezemem, bu beni korkutur diyor. Herkes bir cümleyle açık edebilir kendini ve benim milyon defa yaptığım gibi, o da yapıyor. Aidiyet hissedebilmek, yalnız kalmamak için insanların bir yerlere sığındığını hatırlatıyor. Bir sürü şeyler gelir insanların başına, sığınma ihtiyacıyla memur olursun, rahibe olursun, çevrende-arkanda birileri dursun istersin; yaşamak zor, insanlar acımasızdır, tek çare sığınmaktır Tanrı’ya, gruplara, binalara.  Bense baş etmekte zorlandığım üç gizli hissim yüzünden dolaştığımı söylüyorum. O ise merakla dinliyor beni. Ayrıca kendisini kendimden çok daha güçlü, azimli ve iradeli buluyorum. Ben yapamazdım. Taş gibi kayıtsız kalamayabilirdim erkeklere karşı. Fingirdeme/flörtleşme hissimi/isteğimi bastıramayabilirdim bir an(!) geldiğinde. Cinselliği her düşündüğümde tespih çekmeye de veremezdim kendimi. İstediğim şeyleri giyinememek, yüzememek, güneşin kemiklerimi hiç ısıtamayacak oluşu, bir erkeğin de keza, her neyse bu bir meslek ve rahibe olmazmış benden maalesef. İnternet kullanıyor musunuz diyorum ve sizin ilginizi çektiğini düşündüğüm bu son konuyu burada sonlandırıyorum. “Burası yüksek, uzak, ihtiyaçlar bitmiyor.” diyor rahibe. Dünyayı takip etmek için, sipariş verebilmek için, kötü sitelerden(!) uzak durarak internet kullanıyorlarmış. Kötü siteler yok, erkekler yok, sarhoş olmak için içmek yok, tüm hayvani dürtülerden uzak, sağlıklı bir şekilde(burada nasıl kanser olunabilinir ya da ne ile?)çok uzun yıllar boyunca bol oksijenli, hava kirliliği, trafik ve tüm o benzit mazot kokuları olmaksızın sakin bir kafa ve ortalama bir insanın sahip olacağından daha az yıpranmış organlarıyla yaşayıp gitmek ya da yaşayıp durmak. Yakın tarihte izlediğim bir film geliyor aklıma. Tacize uğradıktan sonra manastıra kapanıp, rahibe olan bir kızcağız vardı. Önemli, büyük, trajik nedenler arıyorum bende kendimce ama sormayı kendime yediremiyorum. Neyse odur nedeni. Neyse vardır bir nedeni. Burada ve tüm diğer manastırlarda zaman adeta durmuş gibi. Hava soğuk olmasının yanında, sisli ve puslu, turist az, çalışan personel de haliyle az ve onlarda bu uhrevi sessizlik içinde sıkıl sıkıl oturuyorlar. Bir çoğu Türk dizilerini hiç kaçırmadığını söylüyor. Ne hoş, değil mi? Kanuni izlemiş insanlarla çevriliyim. .IMG_20150127_090318 IMG_20150127_091740 IMG_20150127_092315 20150127_103208 IMG_20150127_091610 20150127_103933 Manastırlar arasında nispeten kolay ulaşabileceğiniz yegane manastır Saint Stephens. James Bond filmi “For Your Eyes Only”nin çekildiği Holy Triniti ise hem en güzel manzaraya sahip(bence), hem de 140 basamağı bir çırpıda tırmanışınızdan sonra her anlamda nefesinizi kesiyor. Her bir müzenin girişi ayrı ayrı üçer euro. Ve yarım günlük tur taksiyle 60 euro. Rehberlik hizmeti ise sizi getirip koyduğu en güzel manzaranın önünde fotoğrafınızı çekmek oluyor. Tam zamanında gelmişim diyorum kendi kendime. Ağrıyan dizler ve kondüsyonsuz bir vücutla buraya tırmanmak çok daha acılı olabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Çıkışı bitirip inişe geçenler, yolun başındakilere bol şans diliyorlar acı içinde. Benim gibi sorun etmiyorsanız yani domuz eti yiyebilirim mecburiyetten diyorsanız şanslısınız ama domuzun her yerinin etini yiyemiyorum diyorsanız da yine ben kadar şanssızsınız. Dana eti konusunda burada çok fazla şansınız yok. Ara sokaklardan birinde menüsünde sadece dana etinden yapılma bir çorba servis edilen bir ufak restorana giriyorum. Hayatımda içtiğim en leziz çorba. Şükür ya şükür. Syriza’nın başarısı lokantadaki amcaları hiç memnun etmişe benzemiyor. “Kom-mi-nist” derken imalılar. Gelenekselciler bir parça(mı?). Bir tanesi karşı dükkandaki oy vermiş ve kazanamamış partisinin kapısındeki afişe bakıyor hüzünle. Anadolu’nun ilçe ve köylerinde duvarlarında halen daha Menderes fotoğrafları asılı insanlarımızı anımsatıyor bu halleri. Bir yaştan sonra değişmek pek mümkün olmuyor. Siesta vakti geldi ve geçmek bilmiyor. Kalambaka’da gezilecek bir müze olup olmadığını sormak için önünden geçtiğim bir turizm acentesinin içinde O’nu görüyorum. Pimelopi Pemoglou. “Var” diyor ve ekliyor, mantar müzeleri varmış. Çok cazip gelmiyor haliyle. Arkeoloji müzeleri daha açılmamış. Sonra bir siesta vaktini bana ayırıyor. Ne konuştuğumuza ve ne’ce konuştuğumuza gelince, Türkçe konuştuk. Kibar kibar Yunan aksanıyla Türkçe konuşmasını dinlemek çok keyifliydi. Pimelopi Anadolu’dan göçmüş bir Rum ailesinden geliyor anladığım kadarıyla. Kendisi aynı zamanda sanat tarihi okumuş, Türkiye’de ve evinin olduğu Selanik’te de rehberlik yapmakta halen. Kocaoğlu Selanik’e geldiğinde onu çağırmışlar rehberlik için. Her söylediğimi anlıyor ve kafası çalışıyor. Kırk yıl hatırlı Türk kahvelerimizi içip fallarımızı kapattıktan sonra, aradaki onlarca yıllık mesafeyi bir çırpıda silmiş vaziyette buluyoruz kendimizi. Ve evet erkekler aptal. Çünkü Pimelopi bekar. Ve evet bundan sonrası özel olduğundan konuyu derhal Syriza ve Tsipras’a getiriyorum. O kadar umutlu ki ve tabii ki halkların kardeşliğinden bahsediyor. Benim Yunanistan için hissettiklerimin aynısını, O da İstanbul için hissediyormuş. Çok garip ama benim İstanbul için benzer hislerim hiç olmadı. İstanbul çok korkutucu ve amansız bir şehir. İnsanlar bir şekilde çok yozlaşmışlar ve saldırganca davranıyorlar. Satıcıları, esnafı, valeleri, komşulukları, yolda yürüyüşleri, araba kullanışlarıyla seni çileden çıkarabiliyorlar. Bir dakika önce dünyanın en mutlu insanıyken, otuz saniye içinde çileden çıkabiliyorsun. Toplamda bir ülkeye yetecek kadar saklı ve kayıtlı nüfusu var. Göstereceği güzel günlerini bile idareli kullanmak zorunda şehir, yoksa yetmeyebilir. Tahammülsüzlükten ve düzensizlikten ve tüm bu kaostan bunca kolay günaha girebileceğin başka bir yer  daha var mıdır, hiç bilmiyorum. Biz konuşurken, elinde poşetler uzuun bir adam giriyor içeri. Beni merak ediyor, sonra iltifatlar ediyor, sonra da gidiyor. İki saat geçmiş olduğunu görüyoruz hayretle. Kahvenin yanında getirmiş olduğu çikolatayı bu senin kısmetin diyerek bana veriyor. Alıyorum ve Pimelopi’nin yanından ayrılıyorum. Yola çıkmış yürürken bir ses bana doğru sesleniyor. Az evvelki uzun adam bu. Socrates. “Gel” diyor kahve içecekmişiz, beraber. O’na da evet diyorum. Tanrım bu dördüncü kahvem. Socrates’a söylüyorum. Socrates adı üzerinde benden akıllı. “Kalp krizi geçireceksin” diyor. “Şimdilik dayanıyorum” diyorum. Beni hemen karşıdaki kürkçü dükkanına davet ediyor. Yunanlılar esmer olmaz mı diyorum. “İskender sarışındı” diyor hemen ve ekliyor “Bizi siz karartmışsınız.” Adam haklı galiba. Ama benim kabahatim değil Socrates. Atalarımın kafası karışmış ve sizin de kafalarınızı karıştırmış haliyle. Hem olsun dünyanın en güzel erkekleri sizde. Çorbada tuzumuz olmuş, fena mı yahu? Ve evet Socrates, İskender’e benziyor. Socrates bana ucu ponponlu bir yaka ya da boyun da denebilinir, her neyse işte onun kürkünü hediye ediyor. Belirtmem gerektiğini düşünüyorum; Socrates bir parça çapkın, evlilikten de sıkılmış bir parça, iki çocuğu var, onlar da ticaretle uğraşıyorlar. Yunanistan’da aldığım ilk evlilik teklifi kendisinden geliyor. Şimdilik. Şimdi git, sonra gene gel buraya diyor. Çok zor Socrates. Sizin de kafanızda aynı soru işareti oluştu sanıyorum. Evlilikten sıkılan birinin üstelik halen daha evliyken evlilik teklifinde bulunması pek bir acayip değil mi? Socrates o kadar çılgın ki, her şeyi yapabilir. Ama her şeyi. Yunanlılar genelde bir parça çılgın sanki. Köpeğinin ve çocuklarının fotoğraflarını gösteriyor bana. Köpeği esmer. Ama oğlu sarışın ve o da İskender’e benziyor. “İskender, Hızır’a ne güzel bir söz söyledi: Dal tufanlar kopan hayat denizine, boğuş dalgalarla; Bu savaşı kıyıdan izlediğin yeter artık, Dövüşerek öl, eskisinden diri ol.” Muhammed İkbal IMG_20150127_085344 20150127_105713 IMG_20150127_091918

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: