A PRIVATE WAR

e06d646b-de7d-4882-8d84-2276bb6d24f8

A PRIVATE WAR :

“Savaş bölgelerinde, ebeveynler, yataklarına sabaha çocuklarını görüp görmeyeceklerini bilmeyerek giriyorlar. Bu benim asla hissedemediğim büyüklükte bir korku. Ama bir savaş haberi yaptığında öldürülebileceğin yerlere gitmen gerekiyor ya da diğerlerinin öldürüldüğü. Ne kadar korkuyor olsan da, adımını atmak zorundasın ve de o acıların kayda alındığından emin olmalısın.” Marie Colvin

“Savaş hükümetler için o kadar da kötü bir şey değil. Onlar sıradan insanlar gibi yaralanmıyor ya da öldürülmüyorlar.” Marie Colvin

-“Şişmanlamamak için diyete başladım ama dünyada bir sürü insanı aç görünce yemeğe başladım. Anne olmak istiyorum kız kardeşim gibi ama iki kere düşük yaptım ve asla olamayacağım gerçeğini kabul etmem gerekiyor. Yaşlanmaktan korkuyorum ama sonrasında genç ölmekten de korkuyorum. En mutlu olduğum an elimde votka martini olduğu an ama ben kafamdaki seslerin midemde votkanın dörtte biri olmadığı sürece susmayacakları gerçeğine de katlanamıyorum. Savaş bölgesinde olmaktan nefret ediyorum. Ama aynı zamanda kendimi mecbur gibi de hissediyorum gidip de kendim görmek için.” Marie
 -“Çünkü bağımlısın.” Paul

“Savaş kapsamında gerçekten de bir farklılık yaratabilir miyiz? Gerçekten zorlayan şey insanlığa karşı inancını korumak. Hikaye onlara ulaştığında yeteri kadar insanın önemseyeceğine güvenebilmek.” Marie

GİRİŞ :

Ben daha geç kaldığımı düşünüp hayıflanadurayım, herkes üzerine her şeyi söylemiş, yazmış ve tüketmişken, yine de azmedip ve en çok da Freddie’nin güzel hatırına Bohemian Rhapsody’i izledikten hemen sonra ve tam da hakkında yazacakken senenin merakla ve şaşkınlıkla beklediğim filmi çıkıverdi karşıma. Şaşkın olmamın pek çok nedeninden biri de, aslında beyazperdede görmeyi en çok istediğim karakterin filminin varlığından haberdar olmakla birlikte, içimdeki o çok kötü olabileceğine dair hissin susmamasından kaynaklanıyordu. Marie kimlerin eline teslim edilmişti? Rosamund Pike doğru bir tercih miydi? Yönetmeni kimdi? Tom Hollander izlediğim her filmde ve bu kez de bu filmde yine yönetici pozisyonunda olmak zorunda mıydı? Ya grinin onca tonunda görmekten bıktığımız Jamie Dornan’ın bu filmde ne işi vardı? Tüm bu soru işaretlerinin yanında, Ortadoğu’da sular henüz durulmazken(ne zaman duruldu ki o sular, acaba durulacak mı o sular!) üstelik söyleyecek pek çok sözü olan ve bunu da layıkiyle söylemeyi başaran bir filmin hem yönetmeni, hem oyuncuları, hem görüntüleri hem de senaryosu ve de akılcı kurgusunun başarısı çarptı beni. En önemlisi de, filmin yönetmeni Matthew Heineman’ın filmografisine baktığımda çektiği belgesellerin konu itibariyle beni kalbimden vurmasına rağmen, bütün o okları çıkartmak için “zamanında” herhangi bir girişimde bulunmamış olmamdan kaynaklı duyduğum vicdan azabı ortaya çıktı. “Cartel Land” Meksika – ABD sınırındaki uyuşturucu ticaretini, “City of Ghosts” yine hayatlarını riske atan ve şehirlerini kuşatan ISIS’e karşı mücadele veren ve kendilerine Raqqa dedirten bir grup gazetecinin her anlamda çektiklerini anlatıyorken, Heineman Sundance Film Festivalince dünyanın yaşayan en yetenekli ve heyecan verici belgesel film yönetmeni olarak ilan edilmiş’miş bile…ben uyurken. Marie rolündeyse bu senenin ve daha pek çok senenin “bence” en önemli şahsiyetlerinden birini canlandırma şerefine erişmiş olan şanslı bir aktrist Rosamund Pike var. Oscar’larda göz ardı edilmesi ise inanılır gibi değil. Oyunculuktan da geçtim, insan Marie Colvin’i nasıl görmezden gelir? Oscar vermeyebilirsin tamam ama bari bir adaylık ver.

afee5ed2-c6fb-4891-a08b-721bf3e32713

Colvin hakkında ufak bir fikrim olduğu ilk andan itibaren, yapmış olduğum ve yapmakta olduğum ve ileride de muhtemelen yapmaya devam edeceğim pek çok şeyin aslında ne kadar aptalca olduğunu hissetmiştim ve de bu filmi izledikten sonra bir kez daha şahit oldum varlığımın anlamsızlığına. Bir filme ve bir karaktere bu kadar çok anlam yüklememin doğru olmadığını düşünenleriniz varsa eğer, öncelikle filmi izlemeli ve her anlamda çırılçıplak kalmış Marie ile tanışmalısınız. Hayatının belli zamanlarında yaşadığı travmaların şiddetine, alkol problemine, çok içmekten ara ara kendiliğinden dökülüveren sapsarı olmuş dişlerine, tüm çektiklerine ve en önemlisi de tüm bunları neden çektiğine şahit olacaksınız şiddetle. Belki ilk kocası gibi düşüneceksiniz, ne gerek vardı bütün bunlara, güzel bir kadınken tek gözlü bir korsana dönüştü diyeceksiniz siz de. Bir insanın, hele ki söz konusu ortam savaş bölgeleri olunca bir kadının nasıl bu kadar cesur hareket edip, ani kararlar verebildiğine inanamayacaksınız. Iron Lady lakabı Thatcher’dan çok Marie için söylenmeliymiş. O kadar yakışıyor ki. 12 Ocak doğumlu, 12 Şubat ölümlü, 56 yıl yaşamış, Yale mezunu başarılı bir kadını savaşın en ağır hasarlar bırakabileceği ön cephelerde, iyinin yanında durmak için gösterdiği gayretkeşliğinin yanında, bunca gözüpekliğinin ancak kaybedecek bir şeyi olmayan bir insanda vücut bulabileceğini, bununsa bir çeşit akıl hastalığı olabileceğini düşünen insanların yanında tıpkı zamanında meslektaşı ve onun gibi saha adamı Robert Fisk’in de söylediği ve filmde de geçtiği üzere, savaş bölgelerinde bulunmanın da nikotin gibi bir tür bağımlılık yarattığını düşündüm durdum film boyunca bir kez daha. Film üzerine, Marie üzerine söylenecek o kadar şey var ki! Yıllar önce hikayesini ilk duyduğumda yaşıyordu ve tek gözünü kaybetmişti. Kaddafi ile röpartaj yapabilmiş ve karşısında eğilmemişti. Tembel tembel oturduğum köşemde bir kadın olarak savaş muhabiri olmanın nasıl bir şey olacağını düşünmüş, savaş mağduru olanların çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğunu düşünerek, gerçekten cesur bir kalbin erkeklerden çok daha iyi röportajlar alabileceğini düşünmüştüm. Ya da hiçbir şey düşünmemiştim de, bir kadının bu kadar cesur olabilmesi beni büyülemişti sadece. Sonra ölüm haberi geldi. Benim bildiğim savaş bölgesinde ölen tek kadın gazeteciydi. Halen de öyle bilirim kendisini.

Marie Colvin insana(en azından bana) ne yaptığımı ve neden yapmakta olduğumu, yaşam şeklimi, bu dünyadaki var oluşumun ve gereksiz yer işgaliyetimin nedenini sorgulattı durdu film müddetince. Halen daha düşünmekteyim. Neden? Bilmiyorum neden. Kudüs’e gitmeyi düşünüyorum ve bu düşünce yıllardır benimle gelmekte. Fakat özelliksiz pasaportumla, olmayan basın kartım ve beni beklemeyen akrabalarımı görmeye elimi kolumu sallayarak giremeyeceğim ülkeye ancak tur satın alarak gidebiliyorum(Homs’ta yerde oturmuş Paul’le şakalaştıkları bölümde, bombalanmadan önce tur satın alarak görmeliydim Şam’ı diyerek dalga geçtikleri sahne bana çok koydu, elimde değil). Turla gittiğim takdirde seveyim sevmeyeyim, bir otobüs dolusu insanla turistik yerleri gördükten sonra geceleri içerek teselli bulacağımı da biliyorum. Hayat bazen düşünürken bile çok saçma geliyor insana. Her şey çok anlamsız dedikten sonraki zoraki ilk eylemime kadar kendimi böcek gibi hissedip duruyorum sadece. Kafka’yı da en çok bu zamanlarda anıyorum. Hayatından, rutininden çok çok sıkılan, hatta boğulan biri ancak yazabilirmiş “Dönüşüm”ü. Uzun pardösüsünü çekmiş Lizbon sokaklarında iç sıkıntılarını huzursuzluğa dönüştürerek kitabını yazan Pessoa’nın çektiklerinin bir benzeri sıkıntılarla attı kendini belki Marie de savaşın en kızgın olduğu dönemlerde, en tehlikeli ortamlara. Bir başka kadın hepi topu dört köşe bir yatakta kırıklarından kımıldayamazken başladı resim yapmaya Meksika’nın kalbinde. Bedel ödemeye razı olan tüm yaralı ruhlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar cesaretle yürüyorlar sonuna kadar. 

191fe9e3-cc5b-4597-aace-0d5533ef281d

SAVAŞLAR İKİ’YE AYRILIRLAR : KİŞİSEL OLANLAR VE DAHA DA KİŞİSEL OLANLAR

“İnsanların hikayeni bilmesini istiyorum.” Marie Colvin

1986 yılında, henüz daha 30 yaşında olan Marie Irak, Afganistan ve Suriye’deki her çatışma cephesi hattında dış ülke muhabirliği yazarlığı yapmış bulunmakta. Film, onun Suriye’nin Homs şehrinde biten hayatından dönüm noktalarına yapılan sıçramalarla anlatılmakta. Daha ilk saniyelerde duyduğumuz kendisiyle yapılan bir röportajda, ona gazeteci adayı bir gence dış ülke muhabirliği hakkında ne öğüt vereceği sorulduğunda, savaş alanlarını buralara gidecek kadar önemsediğini ve bu sayede başkalarının da umursamasını sağladığını, bunu yaparken de korkuyu kabullenmediğini, yoksa asla gitmek istediği yere ulaşamayacağını söylüyor. Korku bütün bunların hepsi bittiğinde geliyor diye de ekliyor. İşte o anda hiç durmadan bombalanmaktan hayalet bir şehre dönüşmüş Homs şehrine bakıyoruz yukarıdan. Bomba yüzü görmemiş bir bina görmenin imkansızlığıyla bakıyoruz ekrana umutsuzca. Sonra da 2012 senesinden 11 yıl öncesine gidiyoruz ilk sıçrayışta. Kurgusal bir karakter olan Profesör David Irens’ın Colvin’in eski eşi Patrick Bishop’dan etkilenilerek çizilmiş bir kompozisyon olduğu söylenmekte. O tarihte kırk beş yaşında olan Colvin tekrar bebek yapmak istediğinden bahsediyor. David’se artık otuz beş yaşında olmadığını söylüyor ona. İki düşük ve bilmediğimiz sayısız girişimde bulunmuş olma ihtimali olan kadının annelik dürtüsüne yenildiğini görüyoruz. Süngüsü düşüveriyor bir anda. Kendini tehlikenin ortasına atmasının bir nedeni de bu belki de. Çocuksuzluğu. Bir türlü rahminde durmak istemeyen bebekleri. Travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip yatırıldığı psikiyatri kliliniğinde onu ziyarete gelen Paul’e de bahsediyor aslında ne kadar çok bir çocuk sahibi olmak istediğinden. Çocukları için kendilerini parçalayan ve harcayan anneleri çok anladığım söylenemez çocuksuz kadınları anladığım kadar. Burada tarafını seçmek mühim. Ben Mariegillerdenim kısaca.

13dd0e3c-26b7-4a80-9391-1c97a0293de9

Aynı tarihlerde Sunday Times onu Filistin’e göndermek isterken, başının dikine giden Marie altı yıldır hiçbir gazetecinin giremediği Sri Lanka’nın yolunu tutuyor. Ülkenin kuzeyinde yer alan Vanni’deki Tamil hakları için savaşan Tamil Kaplanları’nın başındaki isim olan Thamilselvan ile görüşüyor. Bir sürü yaralı ve hasta insan var çadırlarda ve hükümet Birleşik Milletler’in bölgeye girmesine izin vermediğinden ne sağlık ne de yiyecek yardımı alabiliyorlar. Bölgede çıkan bir çatışmada tek gözünden oluyor Marie. Ben gazeteciyim dese de, patlatılan dinamitle savrulan bedeninin yanında tek gözü de akıyor o anda. Yatırıldığı hastaneden evine gönderiliyor helikopterle. Tedavisini tamamladıktan sonra verdiği bir akşam yemeğinde arkadaşları esprilerle hafifletmeye çalışıyorlar tek gözünü kaybedişini. Thom Yorke, Sammy Davis Jr., James Joyce ve Moshe Dayan’ın da tek gözlü olduğunu hatırlıyoruz ya da bilmesek de öğreniyoruz sayelerinde. İşin enteresan tarafıysa burada sayılan tüm isimlerin ve de Marie’nin de hep sol gözünü ya da öncelikli olarak sol gözlerinin görme yetisini kaybetmiş olmaları. Marie’nin bir nevi simgesi olacak olan siyah göz bandı takma fikri bu masada ortaya çıkıyor. İngiliz Basın Birliğince prestijli bir ödüle layık görülüyor aynı sene. Yıl 2001.

2003’de Irak sınırında görev alıyor. Kendini gazetecilere eğitim verilen Amerikan üssünde görüyoruz. Televizyon medyası şu yana, yazılı medya bu yana gibi direktifler veriliyor gazetecilere. O ve onun gibi bir avuç asi insan var sadece kendilerini çoğunluktan uzak tutan. İşte biz bu bir avuç asi insana “gazeteci”, “savaş fotoğrafçısı” filan diyoruz. ‘91 yılında Saddam’ın toprağa gömdürttüğü 600 insanın cesedinin çıkarılacağı Felluce’ye geçiyor. Yol arkadaşlarıysa ilk defa burada tanıştığı Paul Conroy ve öğlene kadar hayatta kalabildiği takdirde günün kalanını mutlu geçiren, hamd eden ve şükran duymasını bilen genç bir Arap şoför. Yollarını kesen askerlere sağlıkçıyız yalanını söylüyorlar. Halbuki yasak olan kazı bölgesine gidiyorlar. Vinçler toprağa gömülmüş ve zamanla kurumuş kalmış bedenlerin parçalarını çıkarırken, toprak altından çıkacak olan yakınlarının cesetleri karşısındaki sessiz bekleyişlerin yerini kara çarşaflar içindeki kadınların ağıtlarına bırakıyor bir anda. Onların tanıklığından rahatsız olan erkeklerin de dikkati başka yöne çekiliyor böylelikle. Marie 2009’da Afganistan’da bulunuyor, 2011’deyse Libya’ya geçiyor. Arap Baharı Orta Doğu ve Afrika’da eserken, Libya ve özellikle de Kaddafi üzerinde duruyorlar. Binlerce Libyalı Muammer Kaddafi’den duyduğu memnuniyetsizliği dile getirmek için sokaklara dökülürken, o binlerce sivil onun askerlerinin silahlarından çıkan kurşunlarla öldürülüyorlar. Kaddafi direnişçilere ceza olsun diye, binden fazla kıza tecavüz edin emrini veriyor. Marie, Kaddafi ile yaptığı röportaj esnasında bir önceki röportajından önce kendisinden kan alındığını sıkıştırıyor araya. Garantici Kaddafi ise Marie’yle birlikte olmanın planlarını yaparken, önce AIDS olup olmadığını öğrenmek istemiş. Marie onu başta kadınlar olmak üzere sivil halkı hedef almakla suçladığında hiç durmadan El Kaide yaptı, ben yapmadım diyor. Çocuk gibi. Ama zalim bir diktatör aslında. Ve de köşeye sıkıştığında yine aynı çocuk dökülüyor ortalığa. Kendisine verilen emirle genç bir kıza tecavüz eden asker, genç kızın direnmediğini, yalnızca “yukarıda Allah var seni izliyor” dediğini, onunsa karşılık olarak “Kaddafi Allah’tır” diye karşılık verdiğini duyunca önce Marie, yıllar sonra da ben susuyoruz. Haremiyle ünlü bir diktatörün sivil halka verebileceği en büyük ceza askerlerini kadınlara tecavüzle ödüllendirmek olacaktır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Diğer yandan ya cehaletin önünü kesmek ya da cehaletin olduğu bölgeleri teker teker boşaltmak gerekiyor. Ortadoğu gibi kangrenleşmiş bölgelerde doğum kontrolünün etkinleştirilmesi gerekiyor. Daha da ne yapılabilinir ben düşünerek bulamıyorum. Eğitimle filan bir nesli toparlamak öyle göründüğü kadar kolay değil. Cehalet olduğu sürece sadece bu işten para kazananların ekmeğine reçelli tereyağlar sürersiniz. Ambargolarla geçen süredeyse çocuklar raşitik olur, kadınlar toplu tecavüzlerin mağduru olur, erkekler ya işkencede ya cephede yok olur. Sonuç olarak topla tüfekle bastırılmış gibi duran toplumlardan çıkan öfke dalgası gelir başka bir yerdeki masumları bulur. Toplu göçler olur, insanlar yollarda telef olur, gittikleri yeni ülkelerde uyumsuz olur, vatansız kalır, bir avuç toprağa kurban olur. Hayatta en kötü şey cehalet, fakirlik, adam yerine konmamak ve dışlanmak. Böyle toplumlarda başta rehavet olur, sonra da zaten hiç bitmemiş olan huzursuzluk hiç geçmez durur.

84d4743c-d65a-4dfa-a4cd-f1fa25dc2563

5af981c8-698a-47a9-a4b4-e1a28f07cb43

HOMS, SURİYE :

Filmin sadece ilk dakikalarında gördüğümüz Suriye’nin bir kenti olan Homs’un bombalanmış görüntüsünden sonra Marie’nin kritik savaş bölgelerinde yaşadıklarına şahit oluyoruz. Ara ara da özel hayatında nasıl bir insan olduğunu görüyoruz. Alkol problemi olsa da, çalışırken içmiyor. İçtiği zaman da dünyaları içiyor. Nikotin bağımlılığı da var. Dişleri nikotinden sararıyor, alkolden de teker teker düşüyor. Erkekleri ürkütecek bir tip aslında. Çünkü çok güçlü, kendi kararlarını kendisi veriyor, gözükara, bağımsız ruhlu ve asi. Yapma denilen ne var ne yoksa, hepsini bir bir yapıyor. Buna rağmen pek çok hayranı ve aşığı oluyor. Çünkü kendine has, esprili, dertten anlıyor ve de mesai arkadaşları daha çok erkekler oluyor. Böyle bir etken olur mu diyeceksiniz, olur.

a7c365ac-1af5-4104-972c-da0bf46ccbb9

487b25c1-bc1a-42cd-983e-058cd1a98d13

de01f23e-81d8-4e99-ad0b-5687c78b5f39

Ters kronolojiyle yapılan anlatım bir yandan filme gerçekçi bir belgesel havası katıyor ki, bundaki en önemli etken üç Oscar’lı görüntü yönetmeni Robert Richardson’ın başarılı kadrajlarından kaynaklanıyor. Kıyamet ertesi bir Homs’un ötesinde kendi küçük kıyametine hazırlanan bir Marie var. Tüm savaş bölgelerinde ve Marie ile baş başa kaldığımız her an ortamdaki insanların olası psikolojilerine göre dans ediyoruz kamera eşliğinde. Richardson, yaşayan ve üç defa Oscar ödülü alabilmiş olan üç kişiden biri. Diğerleri Vittorio Storaro ve Emmanuel Lubezki.

Londra: Homs’tan on bir yıl önce. Irak sınırı: Homs’dan dokuz yıl öce. Marjah, Afganistan: Homs’tan üç yıl önce, Misrata, Libya: Homs’dan bir yıl önce ve en nihayet Homs, Suriye 2012 senesinde. Yıkık dökük binaların içine sığınmış halk dakikada düşen füze ya da bombaları sayıyor korku içinde. Pek çok erkeksiz kadın ve çocuk gün yüzü görmeden ambargo yüzünden aç susuz, bombalar yüzünden yiyecek bulmak için sokağa dahi çıkamadan yaşamanın kavgasındalar, eğer buna yaşamak denirse. Hayatta kalmak belki daha doğru olacak. Ve Esad hiç durmadan bombalıyor şehrini ve içindeki insanlarını. Bir günde iki çocuğun cansız bedeniyle karşılaşan Marie canlı yayınla CNN’e bağlanıyor ve ne durumda olduklarını anlatıyor. Batılı televizyoncular arasında orada olan tek onlar var. Askeri hedefleri vurduğunu iddia eden Esad rejiminin sözlerini çürütüyor tarihi tanıklığıyla. Hayatı boyunca pek çok çatışma bölgesinde bulunan Colvin’den, canlı yayın esnasında bir karşılaştırma yapmasını istendiğinde gördüklerim arasında en kötüsü buydu diyor. Çünkü barışçıl bir direniş şiddet ile yok ediliyor diyor. Sonra da Esad’a her zamanki zarif fakat bu sefer daha bir umutsuz tavrıyla söylenecek her şeyi söylüyor: “Esad Şam’daki sarayında panik içinde oturuyor. Babasının onun için inşaa ettiği tüm güvenlik techizatı etrafında yıkılıyor ve o da nasıl cevap vermesi gerektiği öğretilmişse öyle cevap veriyor. O daha küçükken, babasının, muhalifi olan Hama şehrini enkaza çevirerek, 10000 masum sivili öldürerek yok ettiğini gördü. Bizim gibi o da gördü. Bir diktatörün göz göre göre cezasız kaldığını gördük. Herkesin dilinin ucuna gelen sözler: “Neden terk edildik? Neden? Nedenini bilmiyorum.”

-“Gözünü o hale nerede getirdin Marie?
 -Define Adası’nda.”

-“Gösterişli sütyen ne alaka?” Paul
-“ Bu bir sütyen değil. Bu La Perla. Yani eğer biri benim cesedimi hendekten çıkartacaksa etkilenmesini isterim.” Marie

e2164d16-1c5c-489c-b332-fca7edd20526

ec1bc5dc-2855-4899-96fd-a1be831f74d2

9b4ac072-8661-4709-895e-928861c4e425

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

20170927_172531-02
MARDİN

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

Üçüncü günün sabahında Mardin’de açıyorum gözlerimi yine, yeni doğan güne. Dün çok zor geçmişti, dolayısıyla bugün daha zor geçecek gibi görünüyor iki büklüm yattığım yerden. Çünkü bugün dünün atamadığım yorgunluğunu da taşıyorum. Gece ağrıdan rahat uyuyamadım. Aslında hiç uyumadım. Yüzü koyun yatamadım, çünkü dizimin yatağa değdiği hiçbir pozisyonda acıdan duramadım. En kötü ihtimal sağ bacağımı keserler diyorum kendi kendime. Ben zaten kendi kendime konuşa danışa kendimi bitireceğim bir gün… Her neyse, diz kapağından itibaren kesebilirler mesela. İyi ama gezmek için bacak gerek bana.

Sabah sabah bandajını açtığımda diz kapağımın yaralı bölümünde bir parmak kalınlığında sarı bir iltihapla karşılanıyorum. Hiç durmadan zonklayan işte bu tabakadan yayılan sonsuz enerji. Mikropların beni terk etmeye niyetleri yok. Çok dirençliler ve asi sıfatını hak ediyorlar. Belki de beni ve dizimi çok sevdiler. Hiçbir yere gidecekleri yok bu yüzden. Pansumanını yapıp, aksaya aksaya aşağıya iniyorum. Ara ara titrediğimi fark ediyorum. En azından 112 beni ya da cenazemi alır götürür evime diye düşünüyorum şimdi de. En azından evimin en yakınındaki hastanenin morguna bırakırlar artık beni. Ne demiştim, kimselere ihtiyacım yok benim, kendim yeterim kendime, kendimi yok etmek için. Ne yani Yurtiçi Kargo ile mi gönderilceğim? Kargo muyum ben?

Yakın bir tarihte dizi çekimlerine sahne olmuş merkezi otelimde asansör yok. Hasta dizim için tüm Mardin’e yüz katlı asansör yapmaları gerek aslında. Sesimi duyan yetkili de yok. Büyükşehir ve Artuklu Belediyelerine kayyum atanmış. Kaymakama mı çıkayım, ne yapayım? Lobide karşılaştığım güvenlik görevlisi Bilal bana düşük sezon olduğundan ve talep olmadığından, tek kişilik bir tur ayarlayabiliyor ancak. Endişe dolu gözlerle bakıyorum Bilal’e. Ben diyorum, kendi kendime tahammül edemezken, bir yabancıya nasıl katlanacağım diyorum. Sorun olmaz, kardeşim gelecek diyor. Dizim için beni karşı sokaktaki sağlık ocağına götürüyor. Ne yaptınız diyor doktor bana, sadece düştüm diyorum. O da başka merhemler, mikrop öldürücüler veriyor(bendeki mikropların karakterini bilse balta, keser hazır ederdi de). Pansuman yapıp, yaramı kapatıyor. Doktor doktor gezer oldum, bir diz yüzünden. Çok kızıyorum kendime, ama kendi kendime.

Otele geldiğimde kardeşim saat on buçuk gibi burada olur diyor Bilal. Tamam diyorum. Odaya çıkıp pansuman için gerekli şeyleri çantama atıp, diğerlerini odada bırakıyorum. Son kez aynaya baktığımda dizimin acısından unuttuğum kavlamış dudaklarımı görüyorum. Biber gibi kıpkırmızı olmuşlar, acısı da cabası. Birden vazgeçmek istiyorum rehberden, gezmekten, şehirden, her şeyden. Dudağıma Silverdin sürüyorum acısını alsın diye. Dizimde Fucidin var. Her yerim krem, jel, merhem tiksiniyorum kendimden. Şu halde sakin görünmeye çalışıyorum topallaya topallaya aşağıya inerken ki, insanlar halimden ürkmesinler. Bu arada için için  Allahım ne yapacağım bütün bir gün boyunca, hiç tanımadığım bir adamla Mardin’de, aynı arabanın içinde diye düşünmeden de alamıyorum kendimi.

20170929_144536-01

BİR REHBER, BİR TAM TUR :

Rehberim uzun boylu, esmer bir adam. Aynı yaşlardayız, benden daha genç de olabilir. Adını söylüyor, derhal unutuyorum. Kur’an’da geçiyormuş. O da bir aşirete mensup, Arap aşiretine. Soğukkanlı görünüyor, dimdik yürüyor. Sonradan idrak ettiğim bir güven veriyor yanındaki insana. Onun varlığı sayesinde bütün sınırlardan, tüm ıssız ve tekinsiz yollardan hayata aldırış etmeden geçiyorum. Sadece bir kez PKK yok mu buralarda diyorum. Sınır ötesindeler diyor. Yüksek yüksek dağlara bakıyorum Nusaybin yolu üzerindeyken. Diyor ki, “eskiden akşam saat dörtten sonra bu yollar kapanırdı, Jandarma, bulduğunuz ilk köyde misafir olun, biz gideceğiz, PKK inecek, artık sizi koruyamayız derdi”. Bana gelince ben hep Batı’daydım, seksenlerde ise çocuktum, bizim böyle dertlerimiz yoktu ki! Bir dert vardı ama bizden uzaktı. Deyrulzafaran’dan başlayıp Deyrulumur’a uzanan bir güzergahta akşama kadar dolanıp duruyoruz beraber. Binmeden hiç olmadı kendimi arabadan atarım derken, konuşa konuşa akşamı ediyoruz. Asılsız bir bomba ihbarı, bir arama, bir efsunlu köy, bir antik kent, iki Süryani manastırı gezdik beraber. Daha ne olsun? Sınırın az ilerisinde, aralarında kendi köyünün olduğu Suriye’deki yerleşim yerlerini gösterdi bana uzaktan. Ataları Beyrut’tan göçüp gelmişler. Bir kısmının Suriye’de olması bundanmış. Hayatımda sadece iki şehirde, bir zırhlının üzerine çıkmış askerin, gözü silahının namlusunda, şehrin göbeğinde dolaştığını gördüğümü söyledim ben de ona; bu yerlerden ilki Beyrut’tu, ikincisi ise Mardin. O ise hayatla ve sistemle barışık. Yoksa çok acı çekersin diyor. Sen de, ailen de. Hayatında bir kez çocukken su diye rakı içirmişler, kendini kaybetmiş. Bir kadeh içmek zorunda kalsa uykusunun geldiğini söylüyor. Kur’an’a riayet ediyor. Arkadaşlarla otururuz, ben kola içerim diyor. Bilal kardeşim değil, kardeşim gibidir diyor. Aynı mahallenin çocuklarıymışlar. Beraber büyüdük farklı dinlerden, milletlerden insanlar olarak ve geçimi sokak aralarında öğrendik çocuk yaşta iken diyor. Bizde eğitim evde verilir diyor. Normal şartlarda bir arada bulunma ihtimalimin bir hayli düşük olduğu bir adamla(Doğu nire Batı nire?), sıkışık araba koşulları dahilinde epey bir mesai yapıyorum. Ve onun gözleriyle görmeye başlıyorum olayları. Söylediği çoğu şey mantıklı çünkü. Bir de sakin sakin, diretmeden, üste çıkmadan anlatıyor en önemlisi. Sakin kalabilen, susan her zaman kazanıyormuş hayatta. Böyleymiş arkadaş.

İlk durak Deyrulzafaran ya da Süryanilerin deyişiyle Mor Hananyo. Mor, Aziz demek Süryanice de. İçerideki gönüllü rehberimiz Lucas’ı beklerken çok güzel çaylarından içiyoruz bahçesinde. Dört otobüs var dışarıda. Geçen yıllarda yaşanan durgunluktan sonra esnaf da, turizmci de işlerinin açılmasından umutlu. Düşünsene diyor, çarşıda sandalyeleri alıp dışarıya koyan esnaf birbirine bakarmış sabahtan akşama kadar. Mardin’in ruhuna yakışan bir şey turist. Bu çokluk başka bir yerde yok. Hal böyle olunca da eşine az rastlanır bu hali ve tarihi dokuyu koruyup kollamak gerekiyor. Bir çay bardağındaki Süryani çayına sığıyoruz burada. Keyifle içebiliyorsunuz üstelik, benim gibi çay sevmeseniz de.

Rehberlik hizmeti için beklerken karşıdan gelen grubun içindeki adam yanında fotoğraf çekmekte olan kadına ilerideki uzuun sakallı yaşlı rahibi işaret ediyor. Ne yapayım ihtiyarlamış adamı çekip de diyor kadın. Araplar şöyle, Kürtler böyle, Süryaniler en şöyle de, biz Türkler de fırsat bulduk mu böyle dangalak dangalak konuşan bir tür’üz işte.

Sırada neresi var diyorum, Dara Antik Kenti varmış. Eski köy pardon mahalleye girer girmez, karşıdan gelen kızı tanıyorum hemen. Son gelişimde bize konu anlatımında bulunmuştu akranlarıyla beraber. Sarı sarı çocuklardı hepsi. Daha ilkokul çağındaydı bu kız ben geldiğimde, şimdiyse genç kız olmuş. Sarışındı, inceydi, ne anlattığını hatırlamıyorum bile. Şimdiyse akıllı uslu bir genç kız olmuş. Zamanın varlığını hatırlatan anlar çıkıyor insanın karşısına. Bu ise en önemsizmiş gibi görünen ama önemlisinden bir taneydi. Kaya içine oyulmuş evleri, yerin dibindeki akıllara ziyan zindanı, nekropolü, kilisesi ve tiyatrosuyla çok bin yıllık bir tarihe yataklık eden toprakların üzerinde yaşayan bir köy var şimdi. Zaman böyle bir şey işte. Bundan çok bin yıl sonra da belki de bir başka turist yanında bir rehberle geldiği topraklar üzerinde bundan çok bin yıl önce yaşamış köy evlerinden bahsedecek, kim bilir? İşin enteresan yanı aslında tarihi açıdan çok mühim olan yekpare taşların bazısı köylülerce alınıp, köy evlerinin inşasında kullanılmış olup, buradaki her bir ev de kendi çapında tarihi bir öneme sahip olmuş bu sayede. Ben bir apartman dairesinde oturuyorum mesela ve ileride tarihi bir hiçlik olacağından en fazla bir nekropol olarak hatırlanacak bu hiçlik. Hiçliğin sıfır noktasından gelmiş bulunmuş bir kul olarak, Doğu’nun Efes’ine olan hayranlığımı ancak böyle aktarabiliyorum sizlere üzülerek. Hiçlikten geldim, zenginliğin ortasına düştüm, gene hiçliğe döneceğim. Bazısı buna ebediyet diyor.

20170929_112857-01
Dara Antik Kenti

Yine soruyorum rehberime acaba bundan sonra ne var, ne var diye. Şimdi sırada asılsız bir ihbar üzerine araç kuyruğu var diyor. Kapıyoruz kontağı, oturuyoruz sıcakta, arabanın içinde. Tırlar, otobüsler, hususi araçlar olarak el elde baş başta bekliyoruz kuzu kuzu aranmayı ya da ihbarın patlamasını? Olağan bir rutinmiş aslında. Ehliyet ve ruhsatı almaya gelen trafik polisini inceliyoruz uzaktan. Yaşı küçük bir yandan, Egeli bir hali var öte yandan. Gelmiş buralara nerelerden nerelerden, belinde silah, güneş tam tepesinde arama yapıyor. Her an için başına her şey gelebilir de. Yol boyunca geçtiğimiz sayısız zırhlı ve araç arama bariyerlerine baktım durdum sadece. Dirlik yok burada, bir tür huzursuzluk sisi var tam üzerimizde. Batı’da doğmuş olmak istemez miydin diyorum rehberime. Deniz isterdim, bir de nispeten serin bir iklim, bu yaz kavrulduk biz diyor. Bu yaz hepimiz kavrulduk kavrulmasına da, buralar da ayrı kavrulmuştur hani. Bekleyiş uzadıkça garip garip şeylerden bahsediyoruz. Üçharfliler neredeler, buralarda var mı çok, Lübbey diye bir köy pardon mahalle vardır Ödemiş’te, o köy off mahalle-ağız alışkanlığı işte-istemediğini içine almaz haberin var mı, senin aile dizininden o köyün görünmez güçlerinin haberleri vardır gibi konuşmalardan sonra nihayet yol açılıyor, ihbar asılsız çıkmış oluyor ve biz de Nusaybin yolunda ilerliyoruz hızla. Az evvelki yığılmadan sızlanırken, şimdi de ıssızlıkta gidiyoruz. Ne bir araç, ne de bir insan var yolda. Kalecik Köyü aniden çıkıyor karşımıza. Dilim tutuluyor görünce. Uzaktan bir bülbül yuvasını andırıyor. Kale gibi yapmışlar evlerini. Şaşkın şaşkın bakarken, uzaktaki ihtişamlı halini fotoğraflamayı unutuyorum. Gidelim mi diyor, bu köy efsane diyor. Kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz köye doğru. Bir merak bir merak, sus pusuz heyecandan. Öte yandan bizi bekleyen ve karşılayan şeylere karşı da temkinli ve de hazırlıklıyız. Yokuş yol’a doğru rampa yukarı çıkarken iyice pısıyoruz. Dönsek mi diyorum, dönesim olmasa da. Geldik ki diyor. Hah diyorum, köy bizi kabul etti. Aile dizinimiz sağlam diyorum. Kahraman kumandan olarak atlıyorum arabadan. Üçharfliler, beşharfliler ben geldim diyorum. Bu sene o kadar çok Gizli Tarih okudum ki, zaman yolculuğu yapacağımı filan düşünüyorum bir eşik sayesinde. Fakat park ettiğimiz yer, bir evin arka tarafı çıkıyor ve heyecanla içeriden gelen seslere kulak veriyorum. İnsanlar Türkçe konuşuyorlar. Bir kadın ninesinin banyosundan bahsediyor. Şampuan al, bak orada Elidor diyor. ??? Ne bekliyordum ki? Söyleyeyim derhal; daha önce hiç duyulmamış bir lisanda konuşan siyah tüylü varlıklar ya da pabucunu ters giymiş küçük yaratıklar. Ninemin banyosu neyse de, Elidor beni bitiriyor. Tam bir hüsran. Yine de gözü açık hafiyeler gibi ipucu peşine düşüyorum. Muhakkak olmalı, burada bir yerlerde olmalı. Sonunda uzaktan bir kız çocuğu görüyorum, sırtında da çantası. Bana yüzünü dönmesini bekliyorum sabırla. Dönüyor, olanca çocuk suratıyla. Bir başka hayal kırıklığını daha kaldıramayacağımı düşünerek ayrılıyoruz köyden, pardon mahalleden. Gene de yol boyunca tüm paranormal olaylardan konuşuyoruz. Rehberimle bir ortak ilgi noktamız daha çıkıyor Kur’an da da bahsi geçen. Araplar için Kur’an’dan okuyup öğrendikleri ve yaşamları boyunca içselleştirdikleri şeylerin önemini anlıyorum iyice. Bir edebiyatçı için ya da iyi bir okuyucu için çok önemli hayat dersleri barındırmaları açısından Klasikler ne kadar önemliyse, insanı büyütüyor, olgunlaştırıyor, muhakeme gücü sağlıyor, idrakini sağlıyor ise, onlar için de Kur’an-ı Kerim o kadar mühim ve değerli. Onların Karamazov’u da o; ya da Suç ve Ceza’sı bir çeşit. Rusların Peygamberi de diyebiliriz Dostoyevski için. Bu durumda Hz. Muhammed için de Müslümanların Dostoyevskisi diyenler çıkabilir. Biri Allah’ın vergisi, diğeri Allah’ın elçisi. O kadar mühim yani.

20170929_131659-02-01
Kalecik Köyü, Nusaybin
20170929_131134-02
Kalecik Köyü, Nusaybin

Ezidilerin köyünden geçiyoruz şimdi de. Kimse yok, çünkü göç etmişler. Küp gibi küp gibi de evleri varmış. Rehberime, Ezidilerle Yezidilerin arasındaki farkı soruyorum. O ana kadar aralarında bir fark olduğunu da bilmezdim ya. Ezidiler, Irak’ta kabri bulunan Şeyh Adiy’i peygamberleri olarak görüp, Meleki Tavus’u da adı üzerinde insanlara tapınmayı reddeden, en büyük kötülüğün insan kalbinde bulunduğunu söyleyen bir melek olarak benimsemiş, Allah’a inanan kadim bir halk imiş. Kökleri nereye dayanırsa dayansın benim en çok erkeklerini Kürtlere benzettiğim ve burma bıyıklara sahip, her fırsatta ezilmiş, göçe zorlanmış, zulme uğramış, bıraksalar kendi halinde yaşayıp gidecek halkın çektiği cefayı, sürgünü aklı almıyor insanın. Sayıları her geçen gün azalan, azınlığın azınlığı olan bu kadim halk ciddi olarak nüfusu tükenmekte olan tüm varlıklar gibi korunup kollanmalı her fırsatta.

20170929_143414-01.jpeg
Deyrulumur
20170929_142438-01
Deyrulumur

Çay içmiştik Deyrulzafaran’da, su içmiştik yolda. Açlıktan ölüyoruz ama önümüzde Deyrulumur var daha. Süryaniler Mor Hananyo ve Mor Gabriel ismini tercih etseler de, Deyrulumur kulakta öyle bir tını bırakıyor ki ben bu haliyle adlandırıyorum her fırsatta. Yıllar önce burası tadilatta imiş. Fakat ben buraya gelmiştim diyorum onlara. İmkansız tadilat vardı diyorlar, imkansız ben burada bulundum diyorum. Vatikan’ı andırıyor, ondan mı acaba? Hayır. Ben buraya geldim yahu. Deli diyeceksiniz biliyorum ama geldim diyorum size. Ne şekilde olduğunu bilmiyorum ama burayı biliyorum. Bahçesini geçiyoruz bir boydan bir boya. Kilisenin gelirinin bir kısmı da geniş arazisindeki üzüm bağlarından geliyor. Ayrıca çoğu yurtdışında bulunan Süryaniler bağışlarını esirgemiyorlar burası için. Deyrulzafaran’dan daha gösterişli duruyor dışarıdan ve nispeten gözlerden uzak olduğundan kendi çapında ayrıcalığın ayrıcalığına sahip bir konumu var. Uzun bir koridormuşçasına iç bahçeye açılan dış bahçede yürürken üç genç geliyor karşıdan. Biri kız, ikisi erkek. Kız yol boyunca tellendirdiği sigarasını, bize bakıp yere fırlatıyor pervasızca. Deyrulzafaran’da bahsettiğim dangalakça konuşan Türk’e nispet eden kaba saba Kürt kızı da bizi ayrıca deli ediyor. Yerdeki tek çöp, onun az önce fütursuzca yere fırlatıp attığı izmarit oluyor. Bal dök yala yerlerde geride bıraktığı çöpüyle nam salıyor gencimiz. Biz bize benzeriz. Burası Hıristiyanların olsun, bize kalsa çöplüğe benzetiriz çünkü. Şimdiki mihmandarımızın ismiyse Benjamin, Lucas’la aynı yaşta gibiler. O da buranın tarihinden, insanların ayaklarını bastığı yere gömülmesini şart koşan büyük büyük rahiplerinden bahsediyor. İnanılmaz, bir gram toz yok hiçbir yerde. O kadar temiz ki her yer, o kadar temiz ki bu insanlar…

Midyat’a geliyoruz nihayet. Eski ve Yeni diye, o da Mardin gibi ayrılmış ikiye. Eski Midyat’tan önce Estel adı verilen Yeni Midyat’ın Bahar Sofra Solunu’na giriyoruz. Midyat tabağı yiyoruz öncesinde mezeler, arkasından tatlılar eşliğinde. Et yemeğe Güneydoğu’ya gelmeli. Tabağımdakileri silip süpürüyorum açlıktan ama bildiğin öküz doyuran cinsten toplamda. Kaburgası, içli pilavı, kapalı lahmacunu, şu an adı aklıma gelmeyen leziz leziz yemeklerinin tadı ise hala damağımda. Bunca şeyi de öyle ucuza yedik ki üstelik. Arkadaş biz şehirlerde şehir kazığı yiyoruz, sırf havasını solumak için. Şehirde yaşamanın bedelini misliyle ödüyoruz. Ben Estel’e yerleşip, Bahar Sofra Salonu’nun önünde kamp kuracağım diyorum. Dizimin ağrısını filan unuttum burada. Tavacı Recep’inkinden güzeldi kaburgası da, pilavı da. Tavacı’da dünyayı bırakırsın hesap geldiğinde, ne yediğini de anlamazsın üstelik. Bunu söylesen Tavacı’ya; benim giderim çok, kiram fazla diye sızlanır durur. Midyat en çok mideme hitap etmiş oldu, benden söylemesi.

Midyat, Mardin’in kaotik bir ilçesi. Neden mi kaotik? Çünkü çok araba var, çok insan var, ruhunda bir eskimişlik var, az biraz da zorbalık. Çöl mimarisi etkin ve tipik bir Ortadoğu şehrini andırıyor bu haliyle. Akşam çökmeye başladığından, telkari almak istiyorum diye ısrar edemiyorum rehberime. Ama Sahra Süryani Şarap Evi’ndeki şarapları tadınca mutlu oluyorum. Şairin sözlerine ek olaraksa şarabın da, mutlulukla bir ilgisi var sanıyorum. Aho Çinar’ın kartını alıyorum, eğer yerleşik düzene geçebilirsem şarap siparişi vereceğim kendilerine şişe şişe. Tatlısı, ekşisi, likörü hepsi çok lezizdi. Bavulumdaysa sadece bir tanesine yer vardı, daha dünyanın yolu var önümde. Şişe şişe şarap taşıyamam, ben kendimi zor taşıyorum gittiğim her yere. Midyat Konukevi’nin son katına kadar çıkıp, manzaraya bakıyorum. Bir yanda sağlı sollu kiliseler, bir yanda da cami. İşte genel olarak Mardin’in özeti. Çoksesliliğe kulak vermek gerek. Her sesi saygıyla karşılamak gerek yoksa rehberim Fehmi’nin dediği gibi yaşanamaz olur bu memlekette. Dünya böyle, bir yanda zulüm, haksızlık, bağnazlık, çile; diğer yanda sefahat gırla gidiyor sen istesen de istemesen de. Sense kaderinin seni  attığı yerde, yaşıyorsun bir kavganın içinde.

20170929_161814-01
Midyat.

 

 

YUNAN ADALARI VOL-1:MİDİLLİ ADASI

MİDİLLİ ADASI/LESVOS ISLAND:

image

PROLOG:

Sevgili okuyucum, her zaman olduğu gibi az sayıda ama kıymetlisiniz gözümde. Değerli vaktinizden çalacak olan aşağıdaki yazımı okumak size Midilli Adası hakkında pratik bilgiler vermeyeceği gibi, bir gezi yazısı olmaktan da bir hayli uzaktır maalesef ki ve bu, yazar kişisinin bilinçli tercihidir. Çünkü canı öyle istemiştir, çünkü buranın çobanı kendisidir ve keçilerini nerede, nasıl otlatacağına kendisi karar vermiştir. Çoban, çoban olmayı kendisi mi seçmiştir, bunu henüz bilmemekle beraber sürüsüyle beraber tüm bunları düşünecek bolca vakti olacaktır gelecek günlerde. Gurmelikten anlamayan, hayatla kavgalı, insanlarla barışık olsa da kendi içindeki savaşın uzantısı olarak, uzun süreli ateşkeslerde huzursuz olup canı sıkılan, sisteme karşı bağışıklık sistemi tamamen çökmüş bir insandan beklentilerinizi minimum düzeyde tutmanızı temenni ederek sabırla ve azimle yol almanızı rica ediyorum sizlerden ve eğer bu girizgahla bile dikkatinizi çekememişsem derhal sağ üst köşedeki çarpıya doğru yol almanızı rica ediyorum sağ salim dönmeniz için henüz fırsat varken. Belki yara alacaksınız ya da sevimsiz bir anınız canlanacak ve nefretle anacaksınız beni, kim bilir? Biz iyisi mi severek ayrılalım, daha vakit varken.

image

SAPPHO:

Yüzyıllar sonra hem kendi ismi, hem de anavatanı olan adanın isminin kadın seven kadınları ifade eden bir sözcük haline geldiği yahut getirildiği, Küçük Asya sahillerine yakın(bahsi geçen Yer Türkiye’dir) Ege adasında doğan Sappho, günümüze bir sürü önyargı ve merakla dolu sır perdesinin küçük bir miktar aralanması sonucunda fakat aynı zamanda çok çok az bilgiyle ulaşabilmiştir. Söylenenlere göre Sappho, zengin bir tüccarla evlenmiş, bir kız çocuğu doğurmuş, bir tirana karşı gelmiş ve suikast girişiminde bulunmasının ardından Sicilya’ya sürülmüştür. Bir şairin suikast girişiminde bulunmuş olmasını aklım almamakla birlikte, ölümünden yalnızca bir kuşak sonra seksist bir erkek Yunan şair, cinsel eğilimlerini aşağılamak istediği kadınlara, Lesbos Adası kökenli olma iftirasını atmaktan çekinmeyerek yiğitliğini ve bir ölüye karşı gözüpekliğini ispat etmiştir tüm dünyaya. Anacreonn adlı şair minik bir kara parçası yahut bir avuç toprağa bile adını verememişken, Ege Denizi’nin üçüncü en büyük yüzölçümüne ait adası bir kadının ismiyle var olmaktadır ve bu mühimdir, dünyada ise bildiğim ve bilmediğim kadarıyla tektir. Çok sevgili okuyucu, sizlerin bana doğru ama beni görmezken bıyık altından güldüğünüz kadarıyla ben de sizlere gülüyorum, zira ben adımı bir nehirden alabilmişim ancak, bir nehre ismimi vermeyi ise başaramamışımdır. Kabiliyetim ve erdemlerim sınırlıdır. Her kadın kadar başarılı hemcinslerimi kıskanmış, onları kıskanan beceriksiz adamlara karşıysa hissiz davranmışımdır. Bundan utanmak isterim ama neticesinde biz bir milletiz adına kadın denen. Kadın milleti, başka kadın milletlerini sevmeyedebilir neticesinde.

Yaşam pratiğinizi arttıracak bilgiler vermekten aciz, hayatınızı kolaylaştıracak öğütler sunamayacak kadar yaşam körü bir tek nefesten ibaret olup aynı teklikten gurur duyarım her fırsatta. Dünyanın en büyük lüksü olarak gördüğüm, geride kalan çocuklarına anlı şanlı bir isim bırakma telaşından da, fersah fersah uzağımdır. Bu ise beni küstah yapmaktadır. Küstahlık gerek gördükçe gerekli kişilere karşı başvurulan ve dudakların mırıldandığı, mimiklerin katlandığı bir ifade belirtisi olarak yüzümde oynanan piyesin başrol oyuncusudur. Yaptığı işin, üstlendiği rolün ise hakkını vermektedir. İnsan tuhaf bir yaratıktır; arızalı yaradılışı ve ilkel çapıyla doğaya önce meydan okumuş, sonra ise doğanın canına okumuştur. Cahil cesareti, hırsı ve burjuvazinin erdemleri, yaşamına mana katma yoksunu bireyin önlenemez yükselişiyle beraber, cennetten kovulduğu günden itibaren ve tersine işleyen zamanın ve çorak yolların ayrık otlarını ayıklamasına fırsat bırakmadan önüne sermiştir tüm güzellikleri bütün ihtişamıyla. Ve hayat adil olmayı başaramamıştır daha hala, milyonlarca yıldır yaşıyor olsa da.

Sürüler halinde bir çobanın gelip bizi kurtarmasını bekleyerek nazik ömrümüzü harcamış bulunmaktayız bir çoğumuz. Kısıtlı kabiliyete sahip sonradan olma çobanların eşliğinde ama önderliğinde değil, bir geminin içinde bir denizin, bir okyanusun ortasında kafamızın içinde yer etmiş yüzlerce tilkiyle dev dalgalar gemi boyunu aşmışken, neden ağladığını bilmeden ağlayan insanlara dönüşmüş yalpalayarak vaktimizi doldurma gayretiyle, anakaraya ayak basacağımız günü iple çekmekteyizdir bulunduğumuz yerlerde, bizi saran sıska kollu korkular içerisinde. İnsan olmanın bunu getirip getirmediğini bile bilmezken, korkularımız, öncelikli olarak “kendi” önyargılarımız ve biçare faniliğimizle kabuğu çoktan çatlamış, bizi içeriden kemiren kurtlar ortalığa saçılmışken sağlam uzuvlarımızla pes etmekle kalmak arasında geçiriyoruz günleri ve geceleri öylesine.

MÜLTECİLER:

image

Mültecilik hukuki bir statü olup, Birleşmiş Milletler tarafından “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmek istemeyen kişi’dir. Yirmi ağustos 2015, saat altı buçuk itibariyle de bahsi geçen binlercesi Midilli Limanı’nda konuşlanmış olup, buldukları kuytulara sığınmışlar, kurdukları kısa süreli, basit ve ilkel şartlardaki hayatlarını akıp giden zamana karşı beyhude bir koruma ve muhafaza etme gayreti içerisinde hayalleri, umutları, sevinçleri ve korkuları dahilinde yaşayıp tüm Midilli halkına ve adaya gelen turistlere de yaşatmaktadırlar. Bu konuda son derece pervasız görünmektedirler çaresizliğin ve çıkışsızlığın getirmiş olduğu şartlar dahilinde. Hep baharı kovalamış göçebe ruhlu ve adaptasyonel insanoğlu zamanında başını sokabileceği bir evi varken yüz metrekarelik çadırlarda ya da yerlere serdikleri karton kutuların üzerinde meçhul geleceklerini hayallerinde kovalayıp durmaktadırlar. Birçoğu gelecekte yaşayacakları ülkenin dilini bile bilmezken, bu insanların vebali savaşları yaratanların üzerinedir diyerek vicdanlarını rahatlatan ve başlarını sokacak evleri, bir temsilciler meclisi ve bir avuç toprakları olduğu için sürekli şükreden sersemlemiş insan toplulukları içinse diyecek bir şey yoktur. Kendi başlarına benzer şeylerin gelmesi an meselesidir, farkında değillerdir.

image

image

image

image

Sorular sorular… Sıkça sorulan canyakıcı sorular ve var olan fevkalade kötü durumu değiştiremeyecek cevaplar…
1-Mülteci hayatı nasıldır?
Harikadır. Güne gökyüzüne bakarak uyanırsın. Güneş açılarına göre ya tam tepende yahut belli açılarına göre yüzünü yalamaktadır. Birkaç saniye boyunca ama sonsuz değil; yani nerede olduğunu idrak edene kadar bu harikalık sürer. Sonra yerini bilinmezliğe bırakır. Savaşta yitirdiğin sevdiklerin varsa da adını koyamadığın sızıya teslim olursun. Sonra da hayatta kalan sevdiklerin ve kendin için teselli ve umut beslersin. Bu ise seni hayata bağlar. Yoksa gün uzundur ve horlamalarla geçecek saatler vardır önünde. Sürekli horlanacaksındır, bu Allah’ın emridir. Ülke senin ülken değil, konuşulan dil anadilin değildir. Günlük dilenme telaşın bıkkıntı yaratmıştır bile yenisi olduğun kara parçası üzerinde. Feribot kuyruğundaki memuru, Yunan polisini, el açtığın dükkan sahiplerini ve masa masa gezdiğin restoran ve bar müşterilerini çileden çıkartacaksındır daha, kucağında gezdirdiğin çocukla. Bir iki tamam da, sürekli olduğunda herkes senden bıkmaya başlar. Zaten kendi ekonomik krizleri vardır ve sen Arapsındır, Kürtsündür, hem yaban hem yavansındır. Ne İsa, Ne Musa senin Muhammed’in vardır. Senin Allah’ın vardır sana tüm bu kepazeliği layık görse de. Ama vardır bir bildiği ve o da olmazsa eğer dalları kurumuş meyve vermeyen ağacın gövdesi de içten içe çürüyüp yok olacak ve sen onun gölgesinde avunamayacaksındır bu kadar çaresizliğin içinde. Açlığını bastırmalı, hiç olmazsa yüzünü yıkamalı, sonra ekmek almalı, çocuğunu emzirmeli, bebek bezlerini ve çamaşırlarını yıkayıp kurutacak yer bulmalısındır. Mülteci hayatı budur. Daha fazlası kaçak teknelerle karşı kıyıya geçerken teknenin alabora olması sonucu boğularak ölmektir. Mülteci olmak sana tüm bunları reva gören insanlara kanının son damlasına kadar beddua etmektir ve işin tek rahatlatıcı kısmı budur. Arapça beddualar edersin öfkeyle. Allah onların, hepsinin, tümünün, çoluğunun, çocuğunun… Eeee… Ertesi günün dünyanın şanslı mültecisi yine sensindir. Değişen pek bir şey yoktur. Yine güneş, yine sefalet, yine horlanma, yine dışlanma.

image

2-Bir mülteci kampı, bir mülteci hayatı ve bir mülteciyle yüz yüze gelen mülteci olmayan insanın tavrı nasıl olmalıdır?
Üzüntü esastır, empati kurmak şarttır. Şaşkınlık da. Bakarsın ama aralarına girmezsin, görürsün ama ses etmezsin. Çünkü sen de ne ile karşı karşıya olduğunu bilmezsin ve çözümsüz görünür halleri. Sorun yaratmamaktır esas, çözüm üretmek değil ve sorun yaratanlar çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Gazeteciler ve televizyoncular rotalarını o yöne çevirirler. Ortaya çıkan bir sürü dramdan doğan hikayelerden ileride yazarlar, şairler eserler verirler. Birileri daha çok zenginleşirken birileri de ölmekle meşguldür. Cennetin tapuları kapışılır durur. Bahşişle, sadakayla hayat kurtaramazsın. Ne kendi onurunu, ne karşındakinin onurunu. Sadece gününü kurtarırsın mülteci konumundaki yersiz yurtsuz bir dilencinin. Çocuğuna süt parası olur, bir somon da ekmek. Önce esmer tenleri, sonra lokal kıyafetleri, elde edene kadar takındıkları bir parça yılışık halleriyle yadsırsın varoluşlarını. Mültecilere sınır yoktur, gümrük de. Hırsızlık yapmalarından, sana göz koymalarından, mahalleni çirkinleştirmelerinden, hoyratlıklarından ürkersin. Ürkersin simsiyah, öfkeli gözlerinden. Ama şimdilik kötülük onlardan gelmeyecektir çünkü onlar misafirliktedir. Açılan kapılar, onlara sokaklarda, yerlerde yaşama hakkı vermiştir. Kızacağın birileri varsa silah tüccarları, karteller, savaşa gizliden destek verenler, iktidardaki kimi hükümetler ve şartlar gereği onların arkasını kollayanlardır. Hayat adil değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Bu insanların entegrasyon süreçleri vardır. Kimisi tutunamayacaktır gitmiş olduğu yerde. Keşke o gün o gemiye bindiğim gün ölseydim diyecektir. Ölüm bir anlık, sefalet ve yoksunluk ömürlük olacaktır ve dünyanın sorunudur bundan sonra Suriyeli mültecilerin sorunu. Dünyanın vebasını taşımak zorunda değildir bir avuç yürek.

3-Peki ya çocuklar?
Çocuk her yerde çocuk işte. Bir annenin bulduğu direklere kurutmak için astığı ıslak çamaşırlar var oyuncak yaptıkları. Kendi kafalarında yarattıkları oyunları var. Kimisi mışıl mırıl anasının koynunda meme emiyor. Gelecek korkuları yok. Onların bugünleri var sadece. Sevindirilince seviniyorlar. Muzırlar, başlarına buyruklar, pervasızlar. Onlar sadece çocuklar. Limanın altını üstüne getiriyorlar. Ailelerinin yaşama sevinçleri. Maziyi düşünmüyorlar, şekerle avunuyorlar, ilgiye muhtaçlar. Anne babalarının dertleri başlarını aşmışken ve ne çeşit bir geleceğin onları beklediğini bilmezken kendilerini benim kafama musallat ediyor bızdıklar. İki tanesi koşuştururken bana çarpıvermişti. Gel desem gelirler miydi ki?

“Beni terk edip gittiğin zaman
Sanma ki kal diye yalvaracağım
Ben senin yerine ağlayacağım” demiş bir adamın da doğmuş olduğu toprakların vatandaşıydı bir zamanlar bu insanlar.

NİHAYET MİDİLLİ:

image

Liman ve şehrin merkezi iç içe. Sizi ilk karşılayanlar restoranlar, kafeler ve dükkanlar oluyor limandan çıkar çıkmaz. Denize paralel cadde Ermu caddesi olarak biliniyor. Tabanvay gezerek yarım gün içerisinde Midilli’yi bitirmeniz mümkün ama sadece merkezini. Bir sürü mağaza, dükkan, taverna ve fırın müşterilerini bekliyor. İçkinin ve uzonun  en ucuz olduğu ada burası sanki. Her markada, her boyda, çeşit çeşit, kutuların içinde, litrelik, mililitrelik halleriyle vitrinlerde arz-ı endam etmekteler raf süsleri olarak. Ve de zeytinyağı, herkes için buradan gidecek en güzel ve faydalı hediye.

Marjinal bir tatil bekleyenler ve umanlar içinse bir parça hayal kırıklığı Midilli Adası. Pazar günleri muhakkak yaşlıların gönüllerinin alındığı, pastaneye, lokantaya olmadı hava aldırmaya parklara çıkarıldığı, nesiller arasında aktarımın önemsendiği, pazar ayinlerinin aksatılmadığı; böylelikle entegrasyonun, aidiyet hissinin ve yaşama sevincinin ayakta tutulmaya çalışıldığı anlaşılmakta. Yukarıya veya adanın diğer tarafına doğru yol aldığınızda ise Kıbrıs’ı çağrıştıran her biri şahsına münhasır, şirin ve iki katlı evlerden oluşmakta Ada.

image
image

Bana gelince bulup girdiğim her kilisede bir mum yaktım ve dilek diledim, bir parça dinlendim, sonra da yoluma devam ettim. En nihayet bir tanesinde kilitli kaldım ve papazı sayesinde kurtulabildim. Şükran. Yoksa ben de kendi ülkeme geçmek gayretindeki pasaportsuz bir mülteci idim şu an derdini Yunan polisine anlatmak için yırtınan. “Gemi kaçtı, ben kilisede sabahlamayı tercih ettim, bunun benim için eşsiz bir deneyim olacağını bilmiyordum ama öğrendim ve şimdi şu an tüm eşsizliğimle karşınızdayım. Az uyudum ama değdi. Sabaha kadar mum yaktım, dilekler diledim gelecekteki büyük başarılarım için ve de gece gece üzerime üzerime gelen yüksek tavanlı, tütsü kokulu kilisenizden kurtulabilmek için. Cami olsaydı halının üzerine kıvrılırdım hiç olmazsa. Şimdiyse biraz insani koşullarda ülkeme dönmeyi yeğlerim. Olur olur hücum bot olur, sahil güvenlikçiler erkek mi? Eğer polisleriniz kadar yakışıklı ve başarılı yaradılışlara sahipseler seve seve giderim(mültecilere dur yapma demekten çılgına dönmeleri dışında falsolarını göremedim, bir bebek gibi azarlamaktan memnunlar mıydı karşılarındakini.. daha çok bıkkınlıktı sanki), hatta Girit’e bile gidebiliriz beraber, uzak ama memleketim evet, Yunan erkekleri evet, dün gecemi dini bir müessesenin çatısı altında, Tanrı’nın evinde bir başıma geçirerek günahlarımdan arınıp, kefaretimi ödedim sanıyorum kısmen, hücum bot olmazsa bir başka cruise da olur büyüğünden…

Prosedür ise şöyle imiş benim hayallerimin ötesinde, yarım yamalak ağızlardan dinlediğim kadarıyla:Diğer ülkelerden gelen mülteci konumundaki çeşitli ülke vatandaşlarıyla bir tekneye bindirilip geri gönderiliyormuşsunuz yaka paça.

Benim Midilli anılarım yazdıklarımdan ibaret. Ada’dan fazla bir şey anladığım söylenemez. Bir daha gelme ihtimalim de olmayacaktır.  Ama Rumlar iyi insanlardır. Tarih tarihte kalmıştır. Günümüze gelinceyse bizden daha dürüst kalabilmiş, aralarına girdiğimde kendimi huzursuz hissetmediğim, mülteci sorununu sabırla ve sükunetle aşmayı başarabilecek ve mübadeleyi anarak Atalarının çektiklerini derin bir sızıyla yad edecek insanların arasında bulunmuş olmaktan  memnuniyet ve gurur duymaktayım.

image

image

image

image

image

image

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: