UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

20170927_172531-02
MARDİN

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

Üçüncü günün sabahında Mardin’de açıyorum gözlerimi yine, yeni doğan güne. Dün çok zor geçmişti, dolayısıyla bugün daha zor geçecek gibi görünüyor iki büklüm yattığım yerden. Çünkü bugün dünün atamadığım yorgunluğunu da taşıyorum. Gece ağrıdan rahat uyuyamadım. Aslında hiç uyumadım. Yüzü koyun yatamadım, çünkü dizimin yatağa değdiği hiçbir pozisyonda acıdan duramadım. En kötü ihtimal sağ bacağımı keserler diyorum kendi kendime. Ben zaten kendi kendime konuşa danışa kendimi bitireceğim bir gün… Her neyse, diz kapağından itibaren kesebilirler mesela. İyi ama gezmek için bacak gerek bana.

Sabah sabah bandajını açtığımda diz kapağımın yaralı bölümünde bir parmak kalınlığında sarı bir iltihapla karşılanıyorum. Hiç durmadan zonklayan işte bu tabakadan yayılan sonsuz enerji. Mikropların beni terk etmeye niyetleri yok. Çok dirençliler ve asi sıfatını hak ediyorlar. Belki de beni ve dizimi çok sevdiler. Hiçbir yere gidecekleri yok bu yüzden. Pansumanını yapıp, aksaya aksaya aşağıya iniyorum. Ara ara titrediğimi fark ediyorum. En azından 112 beni ya da cenazemi alır götürür evime diye düşünüyorum şimdi de. En azından evimin en yakınındaki hastanenin morguna bırakırlar artık beni. Ne demiştim, kimselere ihtiyacım yok benim, kendim yeterim kendime, kendimi yok etmek için. Ne yani Yurtiçi Kargo ile mi gönderilceğim? Kargo muyum ben?

Yakın bir tarihte dizi çekimlerine sahne olmuş merkezi otelimde asansör yok. Hasta dizim için tüm Mardin’e yüz katlı asansör yapmaları gerek aslında. Sesimi duyan yetkili de yok. Büyükşehir ve Artuklu Belediyelerine kayyum atanmış. Kaymakama mı çıkayım, ne yapayım? Lobide karşılaştığım güvenlik görevlisi Bilal bana düşük sezon olduğundan ve talep olmadığından, tek kişilik bir tur ayarlayabiliyor ancak. Endişe dolu gözlerle bakıyorum Bilal’e. Ben diyorum, kendi kendime tahammül edemezken, bir yabancıya nasıl katlanacağım diyorum. Sorun olmaz, kardeşim gelecek diyor. Dizim için beni karşı sokaktaki sağlık ocağına götürüyor. Ne yaptınız diyor doktor bana, sadece düştüm diyorum. O da başka merhemler, mikrop öldürücüler veriyor(bendeki mikropların karakterini bilse balta, keser hazır ederdi de). Pansuman yapıp, yaramı kapatıyor. Doktor doktor gezer oldum, bir diz yüzünden. Çok kızıyorum kendime, ama kendi kendime.

Otele geldiğimde kardeşim saat on buçuk gibi burada olur diyor Bilal. Tamam diyorum. Odaya çıkıp pansuman için gerekli şeyleri çantama atıp, diğerlerini odada bırakıyorum. Son kez aynaya baktığımda dizimin acısından unuttuğum kavlamış dudaklarımı görüyorum. Biber gibi kıpkırmızı olmuşlar, acısı da cabası. Birden vazgeçmek istiyorum rehberden, gezmekten, şehirden, her şeyden. Dudağıma Silverdin sürüyorum acısını alsın diye. Dizimde Fucidin var. Her yerim krem, jel, merhem tiksiniyorum kendimden. Şu halde sakin görünmeye çalışıyorum topallaya topallaya aşağıya inerken ki, insanlar halimden ürkmesinler. Bu arada için için  Allahım ne yapacağım bütün bir gün boyunca, hiç tanımadığım bir adamla Mardin’de, aynı arabanın içinde diye düşünmeden de alamıyorum kendimi.

20170929_144536-01

BİR REHBER, BİR TAM TUR :

Rehberim uzun boylu, esmer bir adam. Aynı yaşlardayız, benden daha genç de olabilir. Adını söylüyor, derhal unutuyorum. Kur’an’da geçiyormuş. O da bir aşirete mensup, Arap aşiretine. Soğukkanlı görünüyor, dimdik yürüyor. Sonradan idrak ettiğim bir güven veriyor yanındaki insana. Onun varlığı sayesinde bütün sınırlardan, tüm ıssız ve tekinsiz yollardan hayata aldırış etmeden geçiyorum. Sadece bir kez PKK yok mu buralarda diyorum. Sınır ötesindeler diyor. Yüksek yüksek dağlara bakıyorum Nusaybin yolu üzerindeyken. Diyor ki, “eskiden akşam saat dörtten sonra bu yollar kapanırdı, Jandarma, bulduğunuz ilk köyde misafir olun, biz gideceğiz, PKK inecek, artık sizi koruyamayız derdi”. Bana gelince ben hep Batı’daydım, seksenlerde ise çocuktum, bizim böyle dertlerimiz yoktu ki! Bir dert vardı ama bizden uzaktı. Deyrulzafaran’dan başlayıp Deyrulumur’a uzanan bir güzergahta akşama kadar dolanıp duruyoruz beraber. Binmeden hiç olmadı kendimi arabadan atarım derken, konuşa konuşa akşamı ediyoruz. Asılsız bir bomba ihbarı, bir arama, bir efsunlu köy, bir antik kent, iki Süryani manastırı gezdik beraber. Daha ne olsun? Sınırın az ilerisinde, aralarında kendi köyünün olduğu Suriye’deki yerleşim yerlerini gösterdi bana uzaktan. Ataları Beyrut’tan göçüp gelmişler. Bir kısmının Suriye’de olması bundanmış. Hayatımda sadece iki şehirde, bir zırhlının üzerine çıkmış askerin, gözü silahının namlusunda, şehrin göbeğinde dolaştığını gördüğümü söyledim ben de ona; bu yerlerden ilki Beyrut’tu, ikincisi ise Mardin. O ise hayatla ve sistemle barışık. Yoksa çok acı çekersin diyor. Sen de, ailen de. Hayatında bir kez çocukken su diye rakı içirmişler, kendini kaybetmiş. Bir kadeh içmek zorunda kalsa uykusunun geldiğini söylüyor. Kur’an’a riayet ediyor. Arkadaşlarla otururuz, ben kola içerim diyor. Bilal kardeşim değil, kardeşim gibidir diyor. Aynı mahallenin çocuklarıymışlar. Beraber büyüdük farklı dinlerden, milletlerden insanlar olarak ve geçimi sokak aralarında öğrendik çocuk yaşta iken diyor. Bizde eğitim evde verilir diyor. Normal şartlarda bir arada bulunma ihtimalimin bir hayli düşük olduğu bir adamla(Doğu nire Batı nire?), sıkışık araba koşulları dahilinde epey bir mesai yapıyorum. Ve onun gözleriyle görmeye başlıyorum olayları. Söylediği çoğu şey mantıklı çünkü. Bir de sakin sakin, diretmeden, üste çıkmadan anlatıyor en önemlisi. Sakin kalabilen, susan her zaman kazanıyormuş hayatta. Böyleymiş arkadaş.

İlk durak Deyrulzafaran ya da Süryanilerin deyişiyle Mor Hananyo. Mor, Aziz demek Süryanice de. İçerideki gönüllü rehberimiz Lucas’ı beklerken çok güzel çaylarından içiyoruz bahçesinde. Dört otobüs var dışarıda. Geçen yıllarda yaşanan durgunluktan sonra esnaf da, turizmci de işlerinin açılmasından umutlu. Düşünsene diyor, çarşıda sandalyeleri alıp dışarıya koyan esnaf birbirine bakarmış sabahtan akşama kadar. Mardin’in ruhuna yakışan bir şey turist. Bu çokluk başka bir yerde yok. Hal böyle olunca da eşine az rastlanır bu hali ve tarihi dokuyu koruyup kollamak gerekiyor. Bir çay bardağındaki Süryani çayına sığıyoruz burada. Keyifle içebiliyorsunuz üstelik, benim gibi çay sevmeseniz de.

Rehberlik hizmeti için beklerken karşıdan gelen grubun içindeki adam yanında fotoğraf çekmekte olan kadına ilerideki uzuun sakallı yaşlı rahibi işaret ediyor. Ne yapayım ihtiyarlamış adamı çekip de diyor kadın. Araplar şöyle, Kürtler böyle, Süryaniler en şöyle de, biz Türkler de fırsat bulduk mu böyle dangalak dangalak konuşan bir tür’üz işte.

Sırada neresi var diyorum, Dara Antik Kenti varmış. Eski köy pardon mahalleye girer girmez, karşıdan gelen kızı tanıyorum hemen. Son gelişimde bize konu anlatımında bulunmuştu akranlarıyla beraber. Sarı sarı çocuklardı hepsi. Daha ilkokul çağındaydı bu kız ben geldiğimde, şimdiyse genç kız olmuş. Sarışındı, inceydi, ne anlattığını hatırlamıyorum bile. Şimdiyse akıllı uslu bir genç kız olmuş. Zamanın varlığını hatırlatan anlar çıkıyor insanın karşısına. Bu ise en önemsizmiş gibi görünen ama önemlisinden bir taneydi. Kaya içine oyulmuş evleri, yerin dibindeki akıllara ziyan zindanı, nekropolü, kilisesi ve tiyatrosuyla çok bin yıllık bir tarihe yataklık eden toprakların üzerinde yaşayan bir köy var şimdi. Zaman böyle bir şey işte. Bundan çok bin yıl sonra da belki de bir başka turist yanında bir rehberle geldiği topraklar üzerinde bundan çok bin yıl önce yaşamış köy evlerinden bahsedecek, kim bilir? İşin enteresan yanı aslında tarihi açıdan çok mühim olan yekpare taşların bazısı köylülerce alınıp, köy evlerinin inşasında kullanılmış olup, buradaki her bir ev de kendi çapında tarihi bir öneme sahip olmuş bu sayede. Ben bir apartman dairesinde oturuyorum mesela ve ileride tarihi bir hiçlik olacağından en fazla bir nekropol olarak hatırlanacak bu hiçlik. Hiçliğin sıfır noktasından gelmiş bulunmuş bir kul olarak, Doğu’nun Efes’ine olan hayranlığımı ancak böyle aktarabiliyorum sizlere üzülerek. Hiçlikten geldim, zenginliğin ortasına düştüm, gene hiçliğe döneceğim. Bazısı buna ebediyet diyor.

20170929_112857-01
Dara Antik Kenti

Yine soruyorum rehberime acaba bundan sonra ne var, ne var diye. Şimdi sırada asılsız bir ihbar üzerine araç kuyruğu var diyor. Kapıyoruz kontağı, oturuyoruz sıcakta, arabanın içinde. Tırlar, otobüsler, hususi araçlar olarak el elde baş başta bekliyoruz kuzu kuzu aranmayı ya da ihbarın patlamasını? Olağan bir rutinmiş aslında. Ehliyet ve ruhsatı almaya gelen trafik polisini inceliyoruz uzaktan. Yaşı küçük bir yandan, Egeli bir hali var öte yandan. Gelmiş buralara nerelerden nerelerden, belinde silah, güneş tam tepesinde arama yapıyor. Her an için başına her şey gelebilir de. Yol boyunca geçtiğimiz sayısız zırhlı ve araç arama bariyerlerine baktım durdum sadece. Dirlik yok burada, bir tür huzursuzluk sisi var tam üzerimizde. Batı’da doğmuş olmak istemez miydin diyorum rehberime. Deniz isterdim, bir de nispeten serin bir iklim, bu yaz kavrulduk biz diyor. Bu yaz hepimiz kavrulduk kavrulmasına da, buralar da ayrı kavrulmuştur hani. Bekleyiş uzadıkça garip garip şeylerden bahsediyoruz. Üçharfliler neredeler, buralarda var mı çok, Lübbey diye bir köy pardon mahalle vardır Ödemiş’te, o köy off mahalle-ağız alışkanlığı işte-istemediğini içine almaz haberin var mı, senin aile dizininden o köyün görünmez güçlerinin haberleri vardır gibi konuşmalardan sonra nihayet yol açılıyor, ihbar asılsız çıkmış oluyor ve biz de Nusaybin yolunda ilerliyoruz hızla. Az evvelki yığılmadan sızlanırken, şimdi de ıssızlıkta gidiyoruz. Ne bir araç, ne de bir insan var yolda. Kalecik Köyü aniden çıkıyor karşımıza. Dilim tutuluyor görünce. Uzaktan bir bülbül yuvasını andırıyor. Kale gibi yapmışlar evlerini. Şaşkın şaşkın bakarken, uzaktaki ihtişamlı halini fotoğraflamayı unutuyorum. Gidelim mi diyor, bu köy efsane diyor. Kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz köye doğru. Bir merak bir merak, sus pusuz heyecandan. Öte yandan bizi bekleyen ve karşılayan şeylere karşı da temkinli ve de hazırlıklıyız. Yokuş yol’a doğru rampa yukarı çıkarken iyice pısıyoruz. Dönsek mi diyorum, dönesim olmasa da. Geldik ki diyor. Hah diyorum, köy bizi kabul etti. Aile dizinimiz sağlam diyorum. Kahraman kumandan olarak atlıyorum arabadan. Üçharfliler, beşharfliler ben geldim diyorum. Bu sene o kadar çok Gizli Tarih okudum ki, zaman yolculuğu yapacağımı filan düşünüyorum bir eşik sayesinde. Fakat park ettiğimiz yer, bir evin arka tarafı çıkıyor ve heyecanla içeriden gelen seslere kulak veriyorum. İnsanlar Türkçe konuşuyorlar. Bir kadın ninesinin banyosundan bahsediyor. Şampuan al, bak orada Elidor diyor. ??? Ne bekliyordum ki? Söyleyeyim derhal; daha önce hiç duyulmamış bir lisanda konuşan siyah tüylü varlıklar ya da pabucunu ters giymiş küçük yaratıklar. Ninemin banyosu neyse de, Elidor beni bitiriyor. Tam bir hüsran. Yine de gözü açık hafiyeler gibi ipucu peşine düşüyorum. Muhakkak olmalı, burada bir yerlerde olmalı. Sonunda uzaktan bir kız çocuğu görüyorum, sırtında da çantası. Bana yüzünü dönmesini bekliyorum sabırla. Dönüyor, olanca çocuk suratıyla. Bir başka hayal kırıklığını daha kaldıramayacağımı düşünerek ayrılıyoruz köyden, pardon mahalleden. Gene de yol boyunca tüm paranormal olaylardan konuşuyoruz. Rehberimle bir ortak ilgi noktamız daha çıkıyor Kur’an da da bahsi geçen. Araplar için Kur’an’dan okuyup öğrendikleri ve yaşamları boyunca içselleştirdikleri şeylerin önemini anlıyorum iyice. Bir edebiyatçı için ya da iyi bir okuyucu için çok önemli hayat dersleri barındırmaları açısından Klasikler ne kadar önemliyse, insanı büyütüyor, olgunlaştırıyor, muhakeme gücü sağlıyor, idrakini sağlıyor ise, onlar için de Kur’an-ı Kerim o kadar mühim ve değerli. Onların Karamazov’u da o; ya da Suç ve Ceza’sı bir çeşit. Rusların Peygamberi de diyebiliriz Dostoyevski için. Bu durumda Hz. Muhammed için de Müslümanların Dostoyevskisi diyenler çıkabilir. Biri Allah’ın vergisi, diğeri Allah’ın elçisi. O kadar mühim yani.

20170929_131659-02-01
Kalecik Köyü, Nusaybin
20170929_131134-02
Kalecik Köyü, Nusaybin

Ezidilerin köyünden geçiyoruz şimdi de. Kimse yok, çünkü göç etmişler. Küp gibi küp gibi de evleri varmış. Rehberime, Ezidilerle Yezidilerin arasındaki farkı soruyorum. O ana kadar aralarında bir fark olduğunu da bilmezdim ya. Ezidiler, Irak’ta kabri bulunan Şeyh Adiy’i peygamberleri olarak görüp, Meleki Tavus’u da adı üzerinde insanlara tapınmayı reddeden, en büyük kötülüğün insan kalbinde bulunduğunu söyleyen bir melek olarak benimsemiş, Allah’a inanan kadim bir halk imiş. Kökleri nereye dayanırsa dayansın benim en çok erkeklerini Kürtlere benzettiğim ve burma bıyıklara sahip, her fırsatta ezilmiş, göçe zorlanmış, zulme uğramış, bıraksalar kendi halinde yaşayıp gidecek halkın çektiği cefayı, sürgünü aklı almıyor insanın. Sayıları her geçen gün azalan, azınlığın azınlığı olan bu kadim halk ciddi olarak nüfusu tükenmekte olan tüm varlıklar gibi korunup kollanmalı her fırsatta.

20170929_143414-01.jpeg
Deyrulumur
20170929_142438-01
Deyrulumur

Çay içmiştik Deyrulzafaran’da, su içmiştik yolda. Açlıktan ölüyoruz ama önümüzde Deyrulumur var daha. Süryaniler Mor Hananyo ve Mor Gabriel ismini tercih etseler de, Deyrulumur kulakta öyle bir tını bırakıyor ki ben bu haliyle adlandırıyorum her fırsatta. Yıllar önce burası tadilatta imiş. Fakat ben buraya gelmiştim diyorum onlara. İmkansız tadilat vardı diyorlar, imkansız ben burada bulundum diyorum. Vatikan’ı andırıyor, ondan mı acaba? Hayır. Ben buraya geldim yahu. Deli diyeceksiniz biliyorum ama geldim diyorum size. Ne şekilde olduğunu bilmiyorum ama burayı biliyorum. Bahçesini geçiyoruz bir boydan bir boya. Kilisenin gelirinin bir kısmı da geniş arazisindeki üzüm bağlarından geliyor. Ayrıca çoğu yurtdışında bulunan Süryaniler bağışlarını esirgemiyorlar burası için. Deyrulzafaran’dan daha gösterişli duruyor dışarıdan ve nispeten gözlerden uzak olduğundan kendi çapında ayrıcalığın ayrıcalığına sahip bir konumu var. Uzun bir koridormuşçasına iç bahçeye açılan dış bahçede yürürken üç genç geliyor karşıdan. Biri kız, ikisi erkek. Kız yol boyunca tellendirdiği sigarasını, bize bakıp yere fırlatıyor pervasızca. Deyrulzafaran’da bahsettiğim dangalakça konuşan Türk’e nispet eden kaba saba Kürt kızı da bizi ayrıca deli ediyor. Yerdeki tek çöp, onun az önce fütursuzca yere fırlatıp attığı izmarit oluyor. Bal dök yala yerlerde geride bıraktığı çöpüyle nam salıyor gencimiz. Biz bize benzeriz. Burası Hıristiyanların olsun, bize kalsa çöplüğe benzetiriz çünkü. Şimdiki mihmandarımızın ismiyse Benjamin, Lucas’la aynı yaşta gibiler. O da buranın tarihinden, insanların ayaklarını bastığı yere gömülmesini şart koşan büyük büyük rahiplerinden bahsediyor. İnanılmaz, bir gram toz yok hiçbir yerde. O kadar temiz ki her yer, o kadar temiz ki bu insanlar…

Midyat’a geliyoruz nihayet. Eski ve Yeni diye, o da Mardin gibi ayrılmış ikiye. Eski Midyat’tan önce Estel adı verilen Yeni Midyat’ın Bahar Sofra Solunu’na giriyoruz. Midyat tabağı yiyoruz öncesinde mezeler, arkasından tatlılar eşliğinde. Et yemeğe Güneydoğu’ya gelmeli. Tabağımdakileri silip süpürüyorum açlıktan ama bildiğin öküz doyuran cinsten toplamda. Kaburgası, içli pilavı, kapalı lahmacunu, şu an adı aklıma gelmeyen leziz leziz yemeklerinin tadı ise hala damağımda. Bunca şeyi de öyle ucuza yedik ki üstelik. Arkadaş biz şehirlerde şehir kazığı yiyoruz, sırf havasını solumak için. Şehirde yaşamanın bedelini misliyle ödüyoruz. Ben Estel’e yerleşip, Bahar Sofra Salonu’nun önünde kamp kuracağım diyorum. Dizimin ağrısını filan unuttum burada. Tavacı Recep’inkinden güzeldi kaburgası da, pilavı da. Tavacı’da dünyayı bırakırsın hesap geldiğinde, ne yediğini de anlamazsın üstelik. Bunu söylesen Tavacı’ya; benim giderim çok, kiram fazla diye sızlanır durur. Midyat en çok mideme hitap etmiş oldu, benden söylemesi.

Midyat, Mardin’in kaotik bir ilçesi. Neden mi kaotik? Çünkü çok araba var, çok insan var, ruhunda bir eskimişlik var, az biraz da zorbalık. Çöl mimarisi etkin ve tipik bir Ortadoğu şehrini andırıyor bu haliyle. Akşam çökmeye başladığından, telkari almak istiyorum diye ısrar edemiyorum rehberime. Ama Sahra Süryani Şarap Evi’ndeki şarapları tadınca mutlu oluyorum. Şairin sözlerine ek olaraksa şarabın da, mutlulukla bir ilgisi var sanıyorum. Aho Çinar’ın kartını alıyorum, eğer yerleşik düzene geçebilirsem şarap siparişi vereceğim kendilerine şişe şişe. Tatlısı, ekşisi, likörü hepsi çok lezizdi. Bavulumdaysa sadece bir tanesine yer vardı, daha dünyanın yolu var önümde. Şişe şişe şarap taşıyamam, ben kendimi zor taşıyorum gittiğim her yere. Midyat Konukevi’nin son katına kadar çıkıp, manzaraya bakıyorum. Bir yanda sağlı sollu kiliseler, bir yanda da cami. İşte genel olarak Mardin’in özeti. Çoksesliliğe kulak vermek gerek. Her sesi saygıyla karşılamak gerek yoksa rehberim Fehmi’nin dediği gibi yaşanamaz olur bu memlekette. Dünya böyle, bir yanda zulüm, haksızlık, bağnazlık, çile; diğer yanda sefahat gırla gidiyor sen istesen de istemesen de. Sense kaderinin seni  attığı yerde, yaşıyorsun bir kavganın içinde.

20170929_161814-01
Midyat.

 

 

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER

IMG_0690

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER :

Şiiri kimin için yazdığı değil, kimin yazdığı önemli.” Cory

Acın hafiflemeyecek. Eğer insanı rahatlatan bir an varsa, o da acıya alıştığın andır.” Cory

Bir iyi bir de kötü haberim var. Kötü haber bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Kendini hep eksik hissedeceksin, bu hiç değişmeyecek. Kızını kaybettin ve hiçbir şey onun yerini tutmayacak. İyi haber, bu fikirle barıştığın anda kendine acı çektireceksin… Acıdan kaçamazsın. Eğer kaçarsan, kendini esirgersin. Kızına ait bütün anılardan kendini yoksun bırakırsın. Attığı her adımdan, son gülücüğüne kadar. Acıyı kabullen. Kızından kopmamanın tek yolu bu.” Cory

Taylor Sheridan’ı dizilerde ve sinema filmlerinde aktör olarak izlemiş olanlar, “Sicario” ve “Hell or High Water” sayesinde ise senarist olarak rüştünü ispat ettiğini bilenler için, beyaz bir kelebek misali gelmiş ve ekranlarımıza konmuş bir film “Wind River”. Sinema yazısı şiir gibi mi olurmuş, beyaz kelebek de nereden çıktı şimdi diyenlere, filmin ilk sahnesinde kullanılan dizeler birer referans olacaktır kanaatimce. Bu bir film üzerine yazılmış ve paragraflara sığdırılmış düşüncelerimin bir bütünüdür neticede ve onu okuma sabrını gösterdiğiniz sürece bu yazıdaki kanaat önderiniz de ben olacağım bundan böyle. Bir film izleyene, bir kanaat önderliği benden size hediye. Kaç kaçabilirsen yazdıklarımdan ama yakalandın bir kez… Bir parçacık şansın varsa eğer, Jeremy Renner’ın canlandırdığı Cory karakteri gibi bir avcı koruyup kollayacaktır seni ya da bir savaşçıysan eğer teslim olmayacaksındır hain kurtlara. Ciğerin patlayana dek, barometreler eksi yirmi dokuz dereceyi gösterirken, altı mil boyunca koşabileceksindir kangren olmaya yüz tutmuş çıplak ayaklarınla buz gibi karın üzerinde. Çok zor şartlar altında kalmış birinin yaşama arzusunun şiddetini bilemeyeceğin gibi, kendi sınırlarını da bu zor şartlar altında kalmadan tartamazsın. Natalie kadar dayanıp dayanamayacağını düşündüğün anda kendini kurbanın yerine koymakta olduğun gerçeğiyle yüzleşirsin ve okyanusun öte tarafında konumlanmış olan üç tarafı denizlerle çevrili, yedi bölge, cins cins insanla bezeli ülkende benzer korkularla yüzleştiğini ve hele de bir kadınsan eğer kendini daha daha çok kurbanla özdeşleştirmekte olduğunu görürsün için ürpere ürpere. Sen kara kara düşünürken, siyah sana en çok yakışan renk olsa da, bu hal çok başkadır aslında. Hele de kadına karşı her tür şiddetin tavan yaptığı şu zamanlarda, ne yaş, ne baş, ne ırk, ne mezhep mühimdir dönüp de baktığında. Bu ülkede yaşayan bütün kadınlar, erkek egemen toplumun, siyasi hedeflerin, kadına aç gözlerin “şimdilik canlı” hedefleriyiz. Bunun için haddimizi bilip ıssız yerlerde dolaşmamaya, evimize hava kararmadan dönmeye, erkek arkadaş edinmemeye gayret ediyoruz. Batı’ya, sıcak iklimlere, denize yakın yerlere yerleşmeye çalışıyoruz hep bu yüzden. Evimiz, okulumuz Batı’da olsun, sosyalleşme umudumuz bizimle olsun diye. Beyaz bir Amerikalı’nın kaleminden çıkmış olsa da benim zihnimden çıkan haliyle feminist olarak değerlendirilebilinecek ama gittikçe şiddetlenen korkularıma hitap eden bir filme ait düşüncelerim var yazımın her satırının içinde. Kadınlardan nefret eden adamlarla çevrelendik kanaatimce. Kanımı donduran bu düşünce için filmin çekilmiş olduğu buz gibi Wyoming’e ya da Kars’a gitmeye gerek yok bir de. Şimdi dönelim filmimize…

Sektörün çok yönlü işlere imza atan insanı olarak Taylor Sheridan için “çok yönlü” sıfatı doğru bir tabir olsa gerek. Emin adımlarla ilerliyor ve git gide çıtayı yükseltiyor filmografisiyle. Bir filmi tamamiyle sahipleniyor ikinci defaya mahsus olmak üzere. Hem yazmış hem de yönetmiş bu defasında. Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığı bir çok adaylığın yanısıra, ödülle taçlandırılma kısmına gelindiğinde Avrupa’dan hem de en prestijli semalarından kayda değer ödülleri topladığını görüyoruz ve bunu da usulca yapıyor Teksas doğumlu beyaz adam. Avrupalıların, Amerika’nın bu bakir ve nispeten az bilinen coğrafyasından gelen sade insanlarının hikayelerini önemsediklerini ve ondan öte entelektüel kesimin ilgisini fena halde çektiğini düşünüyorum. Kara mizaha yatkınlıklarıyla bilinen Coen Kardeşler’den aşina olduğumuz topraklar, kar, kış, sonsuz da bir beyaz, bu defa dram odaklı bir hikayeye fon oluşturmuş. Şartlar gereği münzevi ve mütevazi hayatlar yaşanıyor burada. Filmin, yaşamları ellerinden alınan iki kayıp kızı da yaşıyor olsalardı eğer, ilk fırsatta gideceklerdi buradan. Onlar da öldüklerinden, şansları da beraberlerinde giriyor mezara yazık ki.

IMG_0691

IMG_0693

Film Kızılderili bir kızın, gecenin bir vakti, çıplak ayakla nefes nefese ve çığlık çığlığa karın üzerinde koştuğu, bir an yere çöktükten sonra tekrar koşmaya devam ettiği sahne ile açılıyor. Pırıl pırıl bir havada bembeyazlığa geçiyoruz bir sonraki sahnede. Bir avcı, kılsız tüysüz koyunları gözleyen aç kurtları tek tek vuruyor pusuya yattığı yerden. Kapısını çaldığı evde onu karşılayan ve aralarının limoni olduğu her halinden belli Kızılderili kadının, onun karısı olduğunu ve yavaş yavaş gizemi çözülen fotoğraftaki kızın, yine gizemli bir şekilde ölen kızları olduğunu öğreniyoruz. Sonuçta bunca acıya dayanamayan bireylerden oluşan aile parçalanmış; kızları umutlarıyla beraber gömülmüş, geriye kalan bir tek oğulları da annesiyle yaşıyor. Olaydan mesuliyet duyan baba da film boyunca gördüğümüz üzere bir yaşam bilgesine dönmüş, felsefe yapıyor acı çeken herkese. Kendini, masumları korumaya adamış bir avcıya dönüşmüş vaziyette kar kıyafetleri, tüfeği ve kar motoruyla mesai yapıyor sağda solda. Oğlunu insancıl yetiştirmeye gayret ediyor öte yandan. Ona ata binmesini, fakat bunun için atın saygısını kazanması ve ona karşı nazik olması gerektiğini anlatıyor. Ona bir kadına ve genel olarak bütün insanalara karşı takınması gereken tavrı anlatıyor gibi. Karısının ailesi Arapaho yerlilerinden ve hem kızı Emily hem de oğlu Casey Kızılderili ırkının belirgin fiziksel özelliklerine sahipler. Belki de tam da sular duruldu derken Natalie’nin cesedini bulan kişi yime Cory oluyor ve mazi gözünde canlanıyor adeta. Üstelik Natalie, Emily’nin en yakın arkadaşı. Babasıyla da Cory çok yakın iki dost. Şimdiyse ortak bir kaderi ve de kederi paylaşıyorlar adına evlat acısı denen. Filme ismini veren Wind River’sa Kızılderili Koruma Bölgesi’ne verilen ad. Cinayet ihtimali üzerine olay yerine gönderilen FBI görevlisi ise bir damlacık bir kadın. Meraklı ve kinayeli bakışlar karşısında “sırf” ben geldim diyor umutsuzca. Üstelik görev yeri olan Las Vegas’tan buraya kadar kiraladığı araçla, üzerinde bir de ince bir paltoyla gelmiş bulunmakta. Bundan böyle, şartlara, ortama yabancı genç bir kadının bu büyük ve güçlü adamlara kendini kabul ettirme çabasına tanık oluyoruz. Cory’nin ölmüş kızının kar kıyafetlerini veriyor ona anneannesi. Önce cinayet mahalline, oradan otopsiye, oradan da kızın ailesinin yanına gidiyor. Olay mahallinde kızın çaresizliğine, otopside kendi yetersizliğine, en nihayet ailenin yanında da onların dramına tanıklık ediyor genç kadın. Kızın nasıl öldüğünü ve ölmeden önce neler çektiğini öğreniyor. Tecavüze uğramış kız koşarak kaçarken, ciğerleri soğuk hava yüzünden buz tutup, içleri kanla dolunca öksürmeye başlamış ve patlamış bir süre sonra. Kız kendi kanında boğulmuş kısaca. Otopsi esnasında adli tabip bunun bir cinayet olarak kayda geçirilemeyeceğini söylüyor. Koşmuş koşmuş yorulmuş ve donmuş gibi duruyor çünkü. Fakat bu durumda FBI bölgeye ekip gönderemeyeceğinden, amiri dosyayı kapatacak, onu da derhal Vegas’a geri çağıracak. Buradaki ekipse şerif dahil altı kişi kadar ve onlar da Rhode Island’a kadar her yerden sorumlular. Pek fazla yardımı dokunmadığını bile bile, ondan başka bu işi üstlenecek kimse çıkmayacağının da bilincinde ve bu rolde Olsen kardeşlerden, Elizabeth olan, rol için son derece uygun düşmüş. Ne eksik ne fazla. Jane ne yapacağını bilmez bir halde olduğundan, yaban hayatı korumada görevli Cory’den yardım istiyor bu yüzden. Ailenin yaşadıklarını gördüğünde ise bayrakları iyice suya indiriyor. Anne kendini doğruyor yatak odasında, babayı avutmaksa aynı sınavdan geçmiş Cory’e düşüyor. İş bu haldeyken elde edilen ipuçlarıyla potansiyel suçluların peşine düşüyor bu bir avuç insan. Başlarında da FBI’dan çaresiz Jane. Destek birim çağırmayı teklif ettiğinde, şartları iyi bilen Şerif, burada kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyor ona. İkinci bir ceset daha bulunuyor, akbabalara yem olmakta olan.

IMG_0689

Filmin en önemli yan karakterlerinden biri olan Chip, Natalie’nin bağımlı erkek kardeşi. Beyaz Adam’a karşı içinde biriktirdiği öfkeyle başa çıkamamış, esas olarak kendisiyle ne yapacağını bilemeyen, hiçbir fırsatı değerlendiremeyen, kısacası kendini harcamış ve harcamakta olan bir genç. Kardeşinin tecavüze uğradığını ve öldüğünü duyduktan sonra da daha çok acı, daha çok çaresizlik ekleniyor bu hislerine. Öyle öfkeliyim ki, bütün dünyayla kavga etmek istiyorum diyor. Cory bunun yerine o hisle mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde her nasılsa sonunda dünyanın onu yeneceğini söylüyor. Yeri gelmişken burada belirtmek gerekiyor; film boyunca, yeni moda tabirle Amerikan Yerlileri dediğimiz Kızılderililer genel olarak iyi, dürüst, mazlum olarak tasvir ediliyorlar, kızları tecavüze uğruyor ya da öldürülüyor, sonunda mutsuz oluyorlar, hayat onlardan çok şey çalıyor. Beyazlarsa o kadar iyi değiller, ama aralarında iyi olanları da var. Filmin bilge karakteri Cory evlat acısıyla sınanmış beyaz bir adam mesela. Ailem dediği Kızılderililer’in bu bölgeye zorla getirilişinin ve bir asır boyunca burada hapsolduklarının bilincinde ama yine de ellerinden alınmayan tek şey olan kar ve sessizlikle iç dünyasında barışık bir adam. Kendini Kızılderililere yakın hissetmesinin nedeni, onlardan bir zarar görmeyeceğinin bilincinde olmasından kaynaklı, kaldı ki Kızılderililer de onu benimsemiş vaziyetteler. Buraya gelen yabancılar huzurlarını kaçırıyor sadece, bir de kızlarını bu kar ve sessizliğin içinde. Geride onlardan kalan izler de siliniyor yeni bir kar yağışının ertesinde. Etraf gene beyaza ve sessizliğe bürünüyor. Kar görünürde örtüyor bütün izleri, geriye her tür çaresizlik hissiyle dünyanın orta yerinde kalmış görünen, dertlerle başa çıkamayan,  zarar görmüş, hep düşünceli, yorgun insanlar bırakıyor.

Jane açısından baktığımızda, film bir yandan, bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi anlatıyor. Sonlara geldiğimizde, canını bir avuç manyağından elinden Cory sayesinde kurtaran Jane, hastane yatağında bozulan sinirleriyle teslim oluyor gözyaşlarına. Karda altı mil boyunca çıplak ayakla koşabilmiş Natalie için, kendi çektikleri için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Onu, masum bir kuzu olarak gören ve kızının yerine koyan Cory avutuyor her zamanki gibi, kurtlar şanssız geyikleri öldürmez, zayıf olanları öldürür diyor. Diğer yandan bu ikilinin arasında yaşanabilecek olası bir mızmız aşk hikayesi yok ve bu da senaryoyu değerlendirirken verilmiş en makul karar gibi görünüyor. Wind River senenin izlenmesi gerekenlerinden. Savaşçı bir kız’ın yaşam mücadelesine ve hayatta kalma güdüsüne tanık oluyorsunuz, sonunda kazanamayacağını bilseniz de. Bu kez Dostoyevski’den bir alıntıyla bitirelim yazımızı: “Bir insana, uçurumun kenarında sadece ayaklarının sığabileceği kadar yer sağlansa ve orda sonsuzluğa mahkum edilse yine de yaşamak isteyecektir.” Bizler de direniyoruz olduğumuz yerde, yaşamaya çalışıyoruz kendi bildiğimizce.

IMG_0694

 

LADY MACBETH

IMG_0557

LADY MACBETH :

“Cehenneme ya da kızgın denizlere gitsen de, çarmıhta gerilsen de, hapse de mezara da girsen, göklere de çıksan peşinden geleceğim. Hislerimden şüpheye düşmektense, nefes almayı kesmeni yeğlerim.” Lady Macbeth

“O bir hastalık.” Sebastian

“Babam seni satın aldı bir ineğin otlanamayacağı kadar küçük bir toprak parçasının yanından.” Alexander

William Oldroyd, çekmiş olduğu üç kısanın ardından, Rus yazar Nikolai Leskov’un Mtsenskli Lady Macbeth adlı kısa hikayesinden uyarlanan ilk uzun metraj çalışmasıyla, çiçeği burnunda bir yönetmen olarak çok zor bir işin altından rahatlıkla kalkmış gibi görünüyor. Yaklaşık doksan dakikalık filmiyle seyircisinin canını sıkmadan ve hem kolaya hem de ucuza kaçmadan, az diyalogla, sanki çok olabilecekken teatrale kaçmamayı da başararak, İngiliz kırsalının durağan coğrafyasının içinde esen sert rüzgarlarına kattığı seyircisini de peşinden sürüklemişe benziyor, aldığı ödüller ve basında hakkında çıkan övgü dolu eleştiriler göz önüne alındığında. Acımasız Ladymizin başından geçenler yahut güzel başının altından çıkanlara bu kez Mtsensk değil 19. yüzyıl İngilteresinin kırsalında bulunan ve gotik dönem Durham Kontluğuna ait Lambton Kalesi ev sahipliği yapmış. Kostüm ve set tasarımları oldukça başarılı filmin ilk sahnesi, duvağını örten yüzündeki şaşkın ifadeyle, evlendirildiği adamın yüzüne bakan Katherine’in evlilik yeminiyle leydiliğe resmi olarak ilk adımı atmakta olduğu sahneyle açılıyor. İlk gecesine hazırlanırken, daha kalın cildi sayesinde, ev buz gibi olmasına rağmen hiç üşümediğini öğreniyoruz. Soğukkanlılığı buradan geliyor belki de. Hazırcevap, gönlü ferah, az kindar, çok acımasız, gittikçe vicdansız leydimizin ateşini söndürmeye gönüllü olmayan ve kendisinden misliyle yaşlı kocası, çok uzun zaman boyunca bırakıyor karısını buz gibi evde tek başına, nasıl olsa kalın cildi soğuk geçirmiyor diye düşünerek ya da zerre kadar düşünüp umursamadığı zevcesini ne hali varsa görsün diyerek. Evde bulunduğu süreler boyunca gelinini hizaya getirmek vazifesi kayınbabaya düşüyor. Gitmeden bir eş olarak görevlerini daha ihtimamlı bir şekilde yerine getirmesini tembihlediği gelinini, bir kedi ve birkaç hizmetçiyle bırakıyor. Viktoryen döneminin ağır ve kasvetli mobilyaları arasında nefes almaya çalışıyor genç kadın, çoğu kez sıkıntıdan patlıyor, bol bol da uyuyor. Ta ki hizmetçisi Anna sayesinde tanıştığı yeni sağdıç Sebastian ile karşılaşana dek. İki genç ve ateşli bedenin arasına girecek bir engel de bulunmadığından, dizginsiz bir aşk yaşıyorlar bir süreliğine. Tüm bunların şahidi ise biraz saf siyahi hizmetçi Anna oluyor. Öncesinde beraber olduğu Sebastian’ı hanımına kaptırıyor. Bu arada gelinini yoklamaya gelen kayınbaba ona karşı gelen gelinini tokatlıyor, bir eş olarak görevlerini yerine getirmediğini, kocasına meşru bir varis veremediğini ve nihayet evi çekip çeviremediğini söylüyor yüzüne karşı. Bu yaşananların şahidi Anna oluyor. Lady Katherine’in Lady Macbeth’liğe geçiş süreci böylelikle başlıyor: Tek bir tokatla. Oğlunu da kendisini de sevmediği kayınpederini mantarla zehirleyerek başlıyor icraatlarına. Bu anlara da yine tek başına şahit olan Anna vicdan azabından gözyaşı dökse de, kimselere ses edemiyor yazık ki. Bu duruma bir son vermeye ne cesareti ne de aklı yetiyor. Biliyor ki hanımının şeytani zekasıyla uğraşamayacak. Zaten Katherine yaşananlardan ötürü Anna’yı suçluyor. Artık yemeklerini onun pişirmesini istemiyor. Hiçbir şey yapamayan Anna da, hırsından mutfakta hamur yumrukluyor.

IMG_0560
Nasıl da masum görünüyor!
IMG_0551
Nasıl da masum uyuyor!
IMG_0550
Nasıl da masum bakıyor!

Kayınpederinin cenazesini aradan çıkarıp, tam da Sebastian’ı evin beyi yapıp bey gibi de giydirmişken gelmez gelmez kocası geliyor bu sefer de ani bir baskınla. O da tıpkı eceline susamış babası gibi. Katherine çoktan bir ölüm makinesine dönüşmüş olduğundan onun kendisini aşağılamaktan çekinmeyen nefret ettiği başını sopayla vura vura eziyor bir güzel. Kocasının atını da bizzat Katherine vuruyor geride iz kalmasın diye. Acemice yapıyor atışı ama Sebastian bir de atı vurursa iyiden iyiye kahrından öleceğinden, tüm soğukkanlılığıyla bu işin de üstesinden tek başına geliyor. Vicdan azabı duyma sırası Sebastian’a geçiyor şimdi. Ne zaman gözlerini yumsa, gözünün önüne geliyor yaşananlar. Halbuki o bir şey yapmıyor. Kocasını da, kocasının babasını da, kocasının atını da öldüren Katherine. Üstelik tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi davranan da Katherine ve her zamanki gibi mazereti de hazır; bundan böyle kimsenin önünde diz çökmelerine gerek olmayacak. Unutmadığı takdirde bu hissin bitmeyeceğini, vicdan azabının dinmeyeceğini söylüyor ona. Bunu ikimiz için yaptım derken Sebastian da, dışarıdan bir göz olarak ben de inanmak istiyor ama başaramıyoruz Katherine’in sözlerine.

IMG_0552

Ne Katherine’in leydiliğinin ne de Sebastian’ın beyliğinin önünde bir engel kalmadı derken son kerte kocasının bir başka kadından olma çocuğu çıka geliyor aniden. Annesi ölen, babasıysa aniden ortadan kaybolan babasının küçük mirasçısı Teddy, meşru evraklar da beraberlerinde, anneannesiyle çıkageliyor aniden. Sebastian bir kez daha tıpış tıpış evden gönderiliyor. İlişkileri ortaya çıktığı takdirde, cinayetler de anlaşılacak ve darağacına gönderilecekler yoksa el ele. Katherine’inse saklamaya çalıştığı hamileliği iyice belirginleşiyor. Bir de başında küçük efendisi ve onun çok bilmiş anneannesi var. Katherine’in kaldığı geniş odayı, evin beyi olan torunu için istiyor. Süregiden hamileliğe ve evin içindeki karmaşanın halen daha tek tanığı, suskun ve garip(gariban anlamında) Anna oluyor her zamanki gibi. Çocuk alınganlık edip evden kaçtığında, şelalenin kenarında yarı donmuş vaziyetteki bedenini Sebastian bulup getiriyor. Fakat anneanneye yaranamıyor yine de ve kovuluyor odadan. Onun gözünde ne yapmaları gerektiğini söyleyen bir hizmetçi çünkü. Sınıf farkı herşeye rağmen gücünü gösteriyor. Bu çok büyük iyiliğin karşılığında kibrine yenik düşen kadın torununun kötü sonunu kendi diliyle hazırlamış oluyor böylelikle. Katherine ona söylenen hiçbir kötü sözü, yapılan hiçbir ters davranışı unutmuyor. Bir süreliğine sineye çeker gibi yapıyor, sonradan bir fırsat yaratıp korkunç bir şekilde intikamını alıyor. Kötüsü o kadar kötü ve iyi halleri o kadar belirsiz ki, çevresini yakıp yıkıyor. Çünkü hissetmiyor, çünkü duygusuz ve bu hal onun kötülük etme kapasitesini sınırsızlaştırıyor. İnsanın tüylerini ürperten bir kadın bu ama koşulları dahilinde hayatını sürdürüyor.

IMG_0559

Katherine son kozunu oynuyor efendisiz bir yaşam uğruna. Çocuğu, Sebastian’ın da yardımıyla birlikte boğuyorlar. Teddy’i morarmış vaziyette bulan da yine Anna oluyor. Bu arada ilk defaya mahsus Katherine gözyaşlarına hakim olamıyor. Bu seferki kurbanının masum bir çocuk olmasından kaynaklı bu kısa bir süreliğine akıttığı gözyaşları. Sebastian’ın susmayan vicdanı onu efendisini gömdükleri ormanlık alana götürüyor. Cinayetleri itiraf ettiğindeyse kimse evin hanımının böyle bir şeye tenezzül edebileceğini düşünmüyor. Anneanne hemen Katherine’in tarafını tutuyor. Katherine Anna’yı hedef gösteriyor. Zehirli mantarları onun topladığını, Sebastian’la ilişkileri olduğunu ve bunun açığa çıkmasından korktuğundan tüm bu cinayetleri işlemiş olduğunu söylüyor. Suçlamalar karşısında gıkını çıkaramıyor genç kadın. Biliyor ki baş edemeyecek. Orada olmamayı diliyor sanki. Gözlerini kapatıyor. Suçlamaları onaylarcasına başını eğiyor yalnızca. Zengin ve yoksul taraf, proleterlerle, ayrıcalıklı sınıf saflarını belirliyorlar. Kimse melek yüzlü güzel kadının hele ki kendi çocuğum gibi sevdim dediği çocuğu elleriyle boğduğunu düşünmek istemiyor, yakıştıramıyorlar da. Güçsüz olan haksız duruma düşüyor. Cinayetler Anna ve Sebastian’ın üzerine yıkılıyor. Ellerinden kelepçelenmiş, kuzu kuzu, ortak kaderlerine doğru ilerliyorlar bir at arabasının arkasında boylu boyunca uzanmış vaziyette. Asılacaklar muhtemelen. Sebastian gökyüzüne doğru bakıyor. Bu görüp göreceği son gökyüzü olacak belki de. Belki de her ne pahasına olursa olsun, hiç susmayan vicdanı susacak diye seviniyor belki de. Anna ise sırtı Sebastian’a dönük, yine suskun ve kabullenmiş bir şekilde arabada uzanmış, gökyüzünü görmeye mecali olmadan yaşadıklarını sindirmeye çalışıyor her zamanki gibi.

 

Öte yandan Katherine hayaletler görmeden, onlarla konuşmadan, akli dengesini yitirmeden yahut çoktan yitirmiş olsa bile yitirdiğini belli etmeden sakince oturduğu koltuğun üzerinde, eli de artık iyice belirginleşen karnı üzerinde tek başına kala kalıyor koskoca evin içinde. Bundan böyle ona akıl verecek, efendilik taslayacak kimsesi yok. Kocasını, kocasının babasını, kocasının çocuğunu, ayrıca karnındaki çocuğun babasını ve tüm bu süreçlere şahit Anna’yı kah toprağa kah darağacına göndermiş olmanın verdiği rahatlıkla günlerini anca can sıkıntısıyla geçirecek gibi görünüyor bundan böyle. Belki bir gün bir Raskolnikov vicdanı devreye girecek ama ortada bir Dostoyevski olmadığına göre bu son derece zor gerçekleşebilecek bir hadise.

IMG_0556

IMG_0547

IMG_0548

Oyunculuklardan bir parça bahsetmek gerekiyor. Katherine rolünde Florence Pugh kadar, Sebastian rolündeki Cosmo Jarvis ve saftirik Anna rolündeki Naomi Ackie de başarılı oyunculuklar sergiliyorlar. Benimse Leydisini görür görmez tatlı talı bakan Teddy kaldı en çok aklımda, dönemin tablolarının canlandırıldığı kareler ve de vücut kimyaları uymuş oyuncuların canlandırdığı tutku dolu sahneler de var. Jarvis’e her baktığımda, Sebastian Heathcliff’e dönüştü gözlerimin önünde. Florence Pugh ise  Dalgaları Aşmak’taki Emily Watson’ın canlandırdığı Bess’i çağrıştırdı; özellikle de düğün sahnesinde, huyları benzemese de.

IMG_0554

IRRATIONAL MAN

 

images-142

IRRATIONAL MAN:

“İnsan doğasının başı, inkar edemeyeceği fakat aynı zamanda cevaplayamayacağı sorularla derttedir.” Kant demiş ki…

“Toplumu erkekler şekillendirir. Kadınlar sadece erkek ilişkilerinde olan varlıklar olarak görülür.” Simone de Beauvoir da demiş ki…

“Cehennem başkalarıdır. ”  Jean Paul Sartre

“Tüm iyi fikirler baskı altında gelir.” Abe Lucas

Uzun ve aralıksız süren meslek yaşamında nefes almadan film çeken bir yönetmen Woody Allen. Tam elli yıldır yazıyor ve yönetiyor. Vermiş olduğu bir röportajda bahsetmiş olduğu üzere sıkılıyormuş film çekmediğinde. Hayranları da benzer dıkıntıları(bir harfle havası değişen kelimelere örnek olsun istedim ve değiştirmiyorum bilerek) taşıyor olsalar gerek, kendisinden yeni bir film gelmezse diye. Azmi, istikrarı, meslek aşkı takdir edilmesi gereken yönetmen, seksen yaşını devirmiş durumda ve meslekleri ne olursa olsun akranları çekildikleri adalarda, büyük bahçeli villalarda emekliliğin tadını çıkartırken, kendisi sulanmayan beyniyle üretmeye devam ediyor bir auteur olarak. Filmografisinde izleyemediğim yahut kaçırdığım bir sürü filmi olmasına rağmen her bir filminden bir ya da birçok ders alabildiğim, insan doğasının karanlık tarafını zehirli bir dille üstelik hicivle seyircisine sunan, New York vazgeçilmezim dedikten sonra Avrupa’ya açılan ve orada da iyi işler çıkartan ve şehrin dokusunu, insanlarının özelliklerini layıkiyle yansıtan, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı, atmosfer yaratma ustası bir yönetmen. Erken dönem filmlerinde canlandırdığı nevrotik karakterleri bizzat kendisi oynardı ve inanıyorum ki kendi yazıp yönettiği filmlerin başrolüne kendisinden daha çok yakışan bir yönetmen daha gelmemiştir yeryüzüne. Ve kendi sinemasını, kendi dilini oluşturmuştur geçen zaman içinde. Biraz Bergman vardır içinde, son dönemlerinde ise bol bol Sartre, Kant…

images-146

images-155

Filme ismini veren irrasyonel kelimesinin sözlük anlamı mantıksız, saçma, akılsız ve oransız demek. Hayattan zevk alamaz hale gelmiş, kendisiyle çelişip duran, karısının da kendisinden umut kestiği için terk ettiği izledikçe anlaşılan, mutsuz, umutsuz, huzursuz, hevessiz, bezgin, iktidarsız felsefe hocası Abe Lucas rolünde tavşan dudağı, toparlak göbeği, vurgusuz konuşması ve elinden düşürmediği içki şişesiyle Joaquin Phoenix var. Düşünmekten konuşmayı unutmuş halleri ve yüksek popülaritesiyle Braylin ismindeki kurgu bir kolejdeki işi kabul etmesi okulun öğrencileri ve meslektaşları arasında yüksek bir merak yaratıyor. Beklenti büyük olunca gelmeden rüzgarı esiyor, yayınladığı kitapları okunuyor, hakkındaki söylentiler fısıldanıyor kampüs bahçesinde. Abe’i en çok merak edenlerden birisi olarak öğrencisi Jill rolündeki Emma Stone, erkek arkadaşının varlığına ve ailesinin uyarılarına rağmen yavaş yavaş tutuluyor sürekli fikir alışverişinde bulunduğu hocasına. Abe bu ilgiyi hak etmek için fazla gayret göstermiyor esasında. Ama yirmi yaşındaki bir kızın üzerinde tükenmişliği bile merhamet uyandırabiliyor. Tutulan ve aşık olduğunu itiraf eden ve karşı tarafın da böyle düşündüğünü zanneden Jill, Abe’in her defasında yalan söylediğini göremiyor. Ortadoğu’da bir ülkede kafası kesilen ya da havaya uçurulan, nihayetinde her defasında farklı bir hikayenin mağduru olarak ölen bir arkadaşı var sözde. Cinayeti işledikten sonra varsayımlar üzerine tatlı tatlı fikir yürütebiliyor mesela herkes içinde. Jill’se her şeye rağmen, kendisini öldürmeye çalışan adam hakkında kötü söz etmiyor. Film boyunca onunla olmadığı zamanlarda bile, çıldırmış gibi ondan bahsediyor etrafındaki herkese. Ona yakıştırdığı sıfatlar hep sönmeyen hayranlığının neticeleri. Onu akıllı, ilginç, büyüleyici aynı zamanda savunmasız fakat çekici, üzerine konuştukları konuları kullandığı kelimelerle dilediğince değiştirmeyi bilen biri olarak tanımlıyor. Hayatın hiç bitmeyen acısını görmekten bu hale gelebileceğini düşünebiliyor tüm iyi niyetiyle. Abe’inse ne iç ne de dış sesinde Jill yok. Düşüncelerinde tutarsız bir romantik olarak tanımlanan Abe işleyeceği cinayetinin kararını romantik nedenlerden ötürü alıyor sadece. Kadınlara karşıysa romantik bir bakış açısı hemen hemen hiç yok. Zihninin açılması, uğruna öldürdüğü zalim hakimin, sırt sırta otururken kulak misafiri olduğu hiç tanımadığı kadının çocuklarını babalarına verecek olmasını engelleyip, kendince adaleti sağlaması ve onu hiç bilmeyeceğini düşündüğü kadını kendince kurtarmasıyla berraklaşıyor. Öldürmek bir yaratıcılık eseri ve çok artistik bir şey yapıyor kafasındaki mükemmel cinayeti kurgularken bile. Hızlı ve acısız bir ölüm kurguluyor, siyanürse başrolde. Umut etmenin işe yaramadığı dünyada dışarıdaki Bazı insanlardan biri olan Hakim Spangler’ın ölümü dünyayı daha iyi bir hale getirecek bundan sonra ona göre.

images-150

Rus edebiyatından ve Dostoyevski’den etkilendiğini sıklıkla dile getiren Abe, cinayetini işlemezden önce yazarın Suç ve Ceza’sından notlar alıyor. Besbelli  cinayet kısmından sonra vicdan kısmıyla ne yapacağının hesabını yapıyor ve vicdanını rahatlatmak için yöntemler geliştiriyor. Kendince cinayetini meşrulaştırıyor. Keçileri kaçırmış bile olsa bir felsefe hocası olarak tüm bunları düşünmüş olacağını en azından tahmin ediyoruz ama tekrar nefes almak ve kendine gelmek için bu cinayeti işleyeceğini kafasına koyuyor, kadının umutsuzca acı çekişine kulak misafiri olduktan sonra. Abe, Zabriskie Noktası’na geldiğinde Braylin’e geliyor. Varoluşçuların tamamen dibe vurmadan bir şey olmayacağını savunan fikirlerine paralel Abe dibe vurmuş bile çoktan ve bir çıkış yolu arıyor kendine. Evli ama aşk ve şehvet için her şeyi yapabilecek ve bu uğurda kampüste yatılmadık “insan” bırakmayan ve bundan uslu kocası da haberdar olan meslektaşı Rita’ya öğretmek konusunda hiç cesaretini yitirdin mi ve durup da ne yapıyorum ben dedin mi diye sorduğunda kendisi bu durumda aslında. Yani hiç durmadan sorgulama aşamasında, kendini, kariyerini, kısaca tüm hayatını. Rita hayatından memnun gözükse de, Abe beraber Avrupa’ya gidelim mi diye sorduğunda hiç düşünmeden kararını verip kocasına anlatıyor durumu. Herkes her şeyden sıkılıyor bir zaman geliyor da. Geride bırakmak istiyorsun bütün hayatını yeni bir başlangıç için. İlginç olansa, şu an biriyle tanışsam onu memnun etmekten uzak olurdum cümlesini sarf eden Abe’in bu özel ve nazik durumuna rağmen onun hayatının bir parçası olmak için can atan kadınların bundan vazgeçmeyip, kendisine kol kanat gererek, bilakis kendi kendilerine mutlu olmayı başarabilmeleri tek kişilik tutkuları dahilinde. İçerisinde kurşun olan tabancanın tetiğini art arda çekebilecek derecede kendine karşı duyarsız olan bir adam var ortada Rus ruleti oynayan ve bundan da öğrencilerine ders çıkartan, insanın hayatta yüzde elli şansı olmuyor kimi zaman, diyerek. Kendince kusursuz cinayetini işledikten sonra bile sevilebiliniyor. Bir kadını kandırdıktan sonra, bir diğerini öldürmeye teşebbüs edip de kazayla kendisi öldükten sonra da sevilebiliniyor. Kadınlar ona harcadıkları zamanlarının tekelini vermekten hoşnutlar ve pişman değiller kısaca.

images-69

images-110

images-133

Filmin yarısına geldiğimizde Abe kendi iç sesiyle öldürüldüğünü söylese de, filmin ilerleyen dakikalarında yönetmen bunu bir şekilde bize unutturmayı başarıyor. Bir insan hayatı aldım dedikten sonra, en derin duygularımın önü açıldı diyor. Umutsuz bir vaka oluşundan ötürüyse kimse onu eleştirmiyor. Uzaklardan bir izleyici olarak ben mesela. Yönetmenimiz bu yaşta eleştiriyi çekmek istemiyor anlaşılan. İzlemiş ve dolayısıyla hatırlamış ve bilmiş olduğum kadarıyla “Suçlar ve Kabahatler” ile “Maç Sayısı”ndan sonra suç ve cinayet temalarına bir kez daha dönüş yapan Allen, bu defa suçun insan bünyesinde bir anda serpiliveren doğasını entellektüel bir eğitimci yazarın bakış açısıyla aktarıyor ve kendi haricinde gelişen olaylar zincirinin kurtarıcı halkası olmak adına müdahalede bulunup kendini kurtarıyor aslında. Ne aşk, ne sevgi, ne ilgi, ne kariyer böyle bir adamın hayata tutunmasını sağlayan. Hiç tanımadığı bir kadına yaptığı iyiliğin üzerine çıkamıyor hiçbiri. Kaderleri belirleyen yeryüzü tanrılığına soyunmak, içinde sönmüş kalmış coşkuyu ve yaşam enerjisini geri getiriyor. Eskiden her tür yürüyüşe katılmış, insanlığı kurtarmak adına dünyanın uzak ucuna gitmiş, menenjitlilerle bile vakit geçirmiş Abe, bu sefer dünyayı kurtarmak için çok farklı bir şey görmek istiyor. Fakat karşı karşıya olduğu şey çok başka oluyor ve bir cinayet diğerini tetikliyor.

images-97

images-117

images-102

Film henüz başlamazken ve daha jenerik akarken arka planda camları kapalı bir yolda giden arabanın içinde gidiyormuşuz hissi veren dışarıdan gelen boğuk sesleri algılıyoruz. Sonra da bir alkışla başlayan ve filmin ritmiyle çok uyumlu müzik giriyor, bu arada Abe arabanın içinde iç sesiyle hiç durmadan konuşup duruyor. Film biter bitmez de aynı alkışla başlayan müzik giriyor ve jenerik akıyor. Yönetmen tüm ekibini alkışlıyor sanki  nazikçe, başta kendisi olmak üzere. Ve bu da Oscar ödül törenlerine ve hatta hiçbir ödül törenine gitmeyen Allen’ın kendini ve ekibini ödüllendirmesi olarak algılanabilir bir yerde.

Allen’ın en iyilerinden olmasa da, içerisinde barındırdığı kavramları düşündürtmeyi başarabilen, Kant’ın, Kierkegaard’ın, Sartre’ın, Beauvoir’ın, Dostoyevski’nin adını anmadan geçmeyen, Parker Posey dahil iyi oyunculuklarla bezeli bir film izlemiş oldum ben kendi adıma. Hiç pişman değilim bu anlamda. Abe filmin başında kendi kendine soruyordu burada neyden bahsediyoruz diye. Cevapları da kendisi veriyordu kısaca; ahlak, seçimler, hayatın rastgeleliği, estetik ve cinayet diye. Olası bir örnek olarak verebileceğim hiç tanımadığı bir çocuğa donör olsun diye bir insanın hayatına son veren bir kişiyle, Abe’in işlediği cinayetteki niyet iyi de olsalar, sonuçta cinayet adı üzerinde ve masum bir insanın tutuklanması ve hüküm giymesine de neden olabilir pekala durduk yere. Bir tanışıklığı ve çok da kabul gören geçerli bir nedeni olmadan adam öldüren bir adamın savunması çok ilginç olabilirdi eğer Abe ölmeseydi son saniyede. Hem de 17 numara sayesinde. Önemsiz görünen şeylerin yaşadıkça gördüğümüz üzere, o kadar da önemsiz olmadıklarını gördük neticede. Anların, şeylerin azizliği ve önemi üzerine bir sürü şey söyleyen bir film geldi ve de geçti sinemalardan bu son seferde usta yönetmen tarafından kaleme alınıp çekilen. Huzursuz bir yönetmenden insanı sakin sakin huzursuz eden bir film arıyorsanız, tavsiye olunur şiddetle. Sakin sakin yazdım ben de, yönetmenin tavrı ve tarzı çerçevesinde.

images-98

images-108

images-65

TESTAMENT OF YOUTH/GENÇLİK AHTİ

TESTAMENT OF YOUTH / GENÇLİK AHTİ:

Acı, bilincin biricik nedenidir.” Dostoyevski     “İnsanlar iki kategoriye ayrılır. Bunu anlamış olanlar ve ötekiler.” Cioran

“Hatıra güneşi asla batmaz.”

image

İnsanlar, yaşamlarında karşılaşacakları önce kendilerini ve çevrelerini, akabinde ise ülkelerini ve aynı zaman diliminde olsun olmasın tüm dünyayı etkileyecek olan önemli dönüm noktalarını geride kalarak ifade edecek insanlara gereksinim duyarlar her zaman. Filmin ve uyarlandığı kitabın yazarı ve başkarakteri olan Vera Brittain’sa bizzat bu önemli dönüm noktasına anılarını bir araya getirerek kaleme almış olduğu otobiyografik romanıyla tanıklık ediyor ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlıyor. Yaşanmış olanlarsa çok ama çok acı. Ufukta kısa süreceği öngörülen bir savaş var ve beraberinde getirdiği ölümler ve de kayıplar.. Gencecik bir kızın, hayatının baharında, onca acıya göğüs gerebilmek için saklanmak, kaçmak ya da uzaklaşmak yerine mücadele edişine şahit oluyoruz film boyunca. Bir insan acılarla büyüyüp olgunlaşmak durumunda/mecburiyetinde kalıyor. Bizi mutsuz ediyor Vera ve şahit oldukları. Öngörülen kısa süreli savaş yıllarca sürüyor ve bir girip hemen çıkacağı düşünülen oğullar, kardeşler ve evlatlar çamura saplanıyorlar. Evlerine ve sevdiklerine kavuşmaları ise kimi zaman gazetelerin sayfalar süren ölüm ilanlarındaki bir tek satırı kaplayan isimlerinin okunmasıyla gerçekleşiyor ancak.

image

image

Birinci Dünya Savaşı henüz çıkmamış ama savaş borularının sesi gitgide daha da yakınlardan gelmeye başlamışken, en büyük arzusu Oxford’da eğitim görmek Vera’nın. Fakat içten içe bunu istemeyen babası ve orta sınıf ahlak kurallarıyla çevrili annesinin baskılarıyla bir piyano alınıyor kendisine rızası alınmadan. Bu Oxford ‘da alacağı bir yıllık eğitim masrafına eşdeğer ve Vera şiddetle karşı çıkıyor babasına ve emrivaki piyanosuna. Başının dikine giden, hayalleri, umutları ve hayattan beklentileri olan bir genç ne yazık ki biricik kızları. Babasının kızı hakkındaki endişesi onun entellektüel bir kadına dönüşüp evlenemeyecek olması iken, genç kız asla babasının istediği gibi bir kız olmayacağını ve ne şimdi ne de sonra asla kimseyle evlenmeyeceğini haykırıyor. İlk temennisi tutsa da, ikincisinde işler düşündüğü gibi gitmiyor. Ve kader denen hem mazlum, bir o kadar da bilgenin öngörmesiyle hayatının ilk aşkı da o anda giriyor hayatına ve yaşamlarının ortasına. Erkek kardeşinin arkadaşı Roland Leighton. “Yaz” diyor ona. Vera’ya hayatı boyunca bunu söyleyen ilk insan oluyor. Kızın önünü kesmiyor ve Vera’nın belki de hayatının ilk öğretmeni oluyor sözleriyle üzerinde etki yaratan, o her ne kadar daha birbirlerini pek az tanırken ve bir parça da gençliğin verdiği küstahlıkla, bunun öğretmenden öğrencisine geçen masonik bir sır olduğunu düşündüğünü söylemiş olsa da. Ve film boyunca iki defa yazmasını istiyor ondan Roland. İkincisinde tren garındalar ve ayrılmak üzereler. Ondan kendisine mektup yazmasını istiyor cephedeyken. Sözün uçup, yazının kaldığına şahit oluyoruz bir kez daha. Ölmeden önce pek fazla yaşama hakk bulamamış tüm diğer gençler gibi Roland’da savaşta ölüp, ülkesinden uzakta Fransa’da bir mezara gömüldüğünde, ondan geriye gönderilen eşyalar arasında bir avuç buruşmuş ve mürekkebi solacak olan şiirleri kalıyor sonsuzluğa giden; denizaşırı, uzak ve unutulmuş bir yerden gönderilen menekşelerle birlikte(ben de ağladım bu sahnede).

image

image

Savaş beraberinde yeni koşullar yaratıyor ve vatanseverlik nidalarıyla gönüllü olarak cepheye yazılan bedenler birer hayalete dönüşüyorlar. Şehirde kalan bir sürü insan, çoğunluğu kadın, bir hayalet ordusuyla yaşamak durumunda kalıyor. Vera ise binbir zahmetle girdiği Oxford’daki eğitimini erteliyor, gönüllü hemşire olarak cephe gerisine gitmek üzere. Kimbilir belki de fırtınanın göbeğinde olmak, onun vereceği zararların neler olduğunu bizzat görmek, fırtınayla nasıl mücadele edileceği hususunda kendisine fikir verecek diye.

Filmin başından itibaren hiçbir kalıba sığmıyor genç kız ve her ortamda dışlanıyor. En nihayet aynı ortama kendini kabul ettirtip, uyum sağlamayı başardığındaysa bir başka yerde olması gerekiyor. Anne ve babasının gözünde biraz fazlaca asi tabiatlı, ne evlilik için uygun ne de kibarcık hanımlarla birlikte geçirilecek beş çayları için. Oxford’daki hocalarının nazarında uçarı ve sonradan görme, aynı zamanda göze çarpmaya da fazla hevesli. Kendisini kitaplara gömemeyecek kadar duyarlı olduğundan da, sevdikleri siperlerde vurulmadan hayatta kalmaya çalışırken, o ampute kollar ve bacaklarla haşır neşir olmak üzere gönüllü hemşire oluyor. Oxford’dan gelme nazik elli bir prenses olduğunu düşünen hemşireler tarafından en zor işlere koşuluyor. Ama direniyor her zaman olduğu gibi. Zamana, acımasızlara, savaşa, parçalanmış organlara, özleme, sevdiklerinin kaybına ve genel olarak kendi payına düşen hayatın tamamına.

image

image

“Güven” “Güvende”… Kendi kendine aynı kelimiyi tekrarlayıp duruyor Vera, Roland’ın mektubunu okuyup bitirdikten sonra. Güven. Güvende olmak. Ölmeyecek olmak. Savaşın, kötülüğün, düşmanın, bombaların, kurşunların ve kötü talihin uzaklardaki bir limana doğru yol aldığını hissettirtiyor insana. O kadar uzak ki, bir daha asla dönmeyecekmiş gibi. Ama kader verdiğini almaya kararlı ve düğün arifesi kötü haber geliyor cepheden. Roland ölüyor. Öldüğü yerde yani Fransa’da gömülüyor. Etrafındaki erkeklere göre daha çetin bir ceviz olan Vera, kalanlar için mücadele etmeye devam ettikçe, hepsi inatla birer birer ölüyorlar sanki. Zayıf tabiatlı fakat Vera’ya aşık Victor ölüyor önce. Daha sonra da küçük kardeşi “sevilen” Edward’ın bir kez hayatını kurtarıyor tesadüfen ama acı haberin gelmesi uzun sürmüyor evlerine. Camın ardından izliyor ulağın bisikletle gelişini. Sonra elinde poşet Edward’ı görüyor kapının önünde. Sonra babasının hıçkırıkları ulaşıyor ikinci kata.. Hayat Edward’a ikinci bir şans tanımıyor. Ve sevdiği insanla bu dünyanın dışında bir araya geleceği kesinleşiyor bir gün onun da. İtalya’ya gömülüyor yani savaştığı cephenin olduğu yerdeki mezarlığa. Savaş işte. Öldüğün yerde kalıyorsun. Toprak her yerde topraktır diye.

image

Bunca kaybın üzerine ateşkes ilan ediliyor. Bir gün. İnsanlar şapkalarını fırlatıyorlar havalara. Çığlıklarla kucaklıyorlar birbirlerini. Vera coşkun kalabalığın ortasında kalıveriyor tek başına. Sürükleniyor insan selinin arasında. Sığındığı kilisede kaybettikleri için mum yakan acılı insanların arasında buluyor kendisini. Ne ateşkes ne de barış gidenleri geri getirmeyecek bundan sonra. Kayıplarıyla beraber asla unutmayacağına söz verirken buluyor kendini bir zamanlar beraber neşe içinde girmiş oldukları nehire dalmışken. Gelebildiğin zamana kadar ben her hafta burada olacağım demişti bir defasında cephe hastanesinde çalışırken. Hissetmek buydu belki de gidenin aslında sessizce gelebileceğini de. Bu verilmiş en namuslu söz olmalıydı belki de bu dünyadan diğer bir dünyaya gönderilmiş olan, bir vaat niteliğinde. Aradaysa inceden bir tül sadece giden ve hep özlenecek olan sevdiklerimizle aramızdaki ve gökyüzünde, tam üzerimizde hiç batmayan hatıraların güneşi parlarken.

image

Geride kalıp sevdiklerini kaybedenler için, Almanlar, en büyük düşman daha. Vera ise hastane tecrübelerine dayanarak bunun böyle olmadığını söylüyor. Onların da birer insan olduklarını, bir kalpleri ve geride sevdikleri insanlar olduğunu, onları iyi ederken kardeşinin, nişanlısının yarasını iyi ettiğini düşündüğünü söylüyor insanların önünde konuşurken. Savaşın ve savaşmanın yanlış olduğunu söylüyor.Ve film haricinde bahsi geçtiği üzere Brittain kalan uzun sayılabilecek ömrü boyunca yazıyor, üretiyor, evleniyor, çocuk sahibi oluyor,savaş karşıtı söylemler ve feminizm üzerine çalışmalar yapıyor. Zamana direnmeye çalışıyor kendi tarzında, ta ki ölene dek. Aynı adlı kitabı 1933 yılında yayınlanıyor ve bir klasik olarak geçiyor literatüre. Filmde de yeri geldiğinde üzerinde durulmaya çalışılmış olan Brittain’ın feminist tavırları aslında kitapta sıkça bahsi geçen ve üzerinde durulan, kadının toplum içerisinde bağımsız bir kariyer edinebilme savaşının alabileceği iyi bir eğitimden geçiyor olmasına bağlanıyor. Kitabın başarısı ise göreceli olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında Büyük Britanyalı sivil halkın ve özellikle kadınlarının hayatlarının tasvirinin başarısına dayandırılıyor ülkesinde ve dünyada.

Film hakkında düşüncelerime gelecek olursak eğer, filmin başarısından öte Vera Brittain karakterinin önemini hatırlatması açısından paha biçilemez. Sadece mızmız bir aşk ve klasik bir savaş romanından uyarlanmış bir eser yok karşınızda. İzledikten sonra merakla araştıracağınız gerçek hayat hikayeleriyle karşılaşacaksınız ve fotoğraflar ve şiirler ve üzeri menekşelerle bezeli Plug Street Wood gelecek gözünüzün önüne. Kanımca doğa tasvirleri, oyunculuk yönetiminden çok daha başarılı. Ve yaşasaydı eğer Roland Leighton’ın; ne Brittain’ın ne de annesinin gölgesinde kalmadan yazdığı şiirleri okuyacağınızı düşüneceksiniz içiniz sızlayarak aynı doğaya kitlenerak. Kit Harrington var bu rolde. Her haliyle Richard Gere’in gençliğini anımsatıyor nedense.. Yılın en iyilerinden değil ama iyi bir film “Testament of Youth”. İzlenmeli, bir fırsat yaratmalı da.

“Plug Street Wood’dan menekşeler,
Tatlım seni denizaşırı bir yere gönderdim.
Mavi olmaları, kırmızı kanına bulandıkları halde mavi olmaları tuhaf.
Kafasının etrafında büyüdükleri halde mavi olmaları tuhaf.
Plug Street Wood’daki menekşelerin bana ifade ettiklerini düşünüyorum.
Hayat, umut, aşk ve sen.
Ezilmiş bedenin yattığı yerde büyürken onları görmedin.
Korkuyu günden saklamak en tatlısı, böylesi çok daha iyiydi.
Denizaşırı, uzak ve unutulmuş bir yerden sana menekşeler yolluyorum canım,
Anılarımdan yolladığım bu çiçekleri biliyorum ki anlayacaksın.”  R.A.L.

image

image

image

image

ÖNERİLEN HAYATLAR

image

ÖNERİLEN HAYATLAR:

Sunulan tüm hayatlar bu kapsam dahilinde. Televizyondaki saçmalıklar, apartmandaki komşular, zorunlu din dersleri, danışıklı evlilikler, olası çocuk sayıları olmazsa sperm sayıları, organları olmadı uzuvları olmadı öncesi ve sonrasıyla tam teslimiyete düştüğümüz doktorları, kendini tanrı sanan kanun koyucuları, tatil planlayıcıları, ezberbozanları, kendini kral sananları, garip patlamaları, anlaşılmaz söylemleri, olmazsa olmazları, tutunmak için bir sürü yalakalıkları..

—-.—-

Evrene kendimi aklamaktan vazgeçtim. Ben buyum. Bu kadarım. Kimse benden daha çok ya da az bu kadar değil. Bulduğuyla yetinmesi gerek. Ben ondan çıktım. Ben onunla evrildim. Karşılıklı sürpriziz. Manevralarımız belirsiz. Karşılıklı son sözü söylemek için çırpınıp, dikleneniz. İzlerinin peşindeyim, o ise bulmacaları sever. Yukarıdan aşağıya beş harfli…

—-.—-

Kuyruğunun yarısı yok bir kedi geçti önümden. Yavru bir kedi idi. Kimi zaman kuyruğu olmayan yetişkin kediler görüyorum. Hangi akılla kedilerin kuyruğunu kesersiniz? Bir kediye onca yaklaşmak için güvenini kazanmanız gerek çok. Muhteşem riyakar oyuncular sizi.

—-.—-

İnsanlar savaşır, sonra sayıları azalır, sonra hayıflanır, hırsla ürerler; sonra gene savaşır, azalır ve çoğalmak için hayıflanır ve tekrar ürerler. Delilik bu.

—-.—-

Dünyanın anlamı nerede biter?: Ölmeye yüz tuttuğun yerde; kendi yatağında ya da oturma odandaki televizyonun tam karşısındaki tekli koltukta, herhangi marka bir arabanın ön koltuğunda ya da arka, şehirlerarası bir otobüsün on üç numaralı koltuğunda, doğumda, acil serviste, savaşta, dağda, ovada, depremde, yolda yürürken, ülkenden çok çok uzakta, metroda, banyoda, lavaboda, sevimsiz bir otel odasında, denizde, havuzda, kırmızı ışıkta durmazken, yeşil ışıkta beklerken, elin sol göğsünün üzerindeyken, ayaklarınla toprağı hissederken, bir anesteziste kendini teslim etmişken, en sevdiğin yemeği yerken, bardak bardak yağmur suyu gibi şarapları içerken, soğukta tir tir titrerken, bir hapishane köşesinde kendine kendine neden diye defalarca sorup sonra da kaçırdığın gökyüzleri için ağlarken, tetiği çekerken ya da çekemezken, dövüşürken belki sevişirken, dünyanın en rezil insanıyla karşı karşıya gelmişken, savaşta-barışta-iyi bir günde-kötü bir günde-gündüz saat birde-gece saat üçte, türlü çeşitte insan senin hakkında bir sürü gereksiz yorum yaparken bir gün bir yerde. Her an ve hemen hemen her yerde bitebilecek bir şeyin anlamı için ağlamakta olan bir sürü aciz insan tanıyorum.

Kendini anlamaya başladığın anda başa dönüyorsun ve en iyi yapabildiğin şey hayıflanmak oluyor geçirmiş olduğun sarsakça zamanlar için. Ben koca kocaman bir sarsağım, böyle olmayı istemezdim ve herkes ya kibirden ya fakirlikten ölürken ben olanca sarsaklığımla sarsakça öleceğim. Şimdiki aklınla bunca kaybedilmiş ve harcanmış zamanı ne güzel kullanırdın; ama büyük şakacının istediği de bu sanki. Biraz eğlenmek istiyor ve aklını başına ondan geç veriyor. Sense sınırlı miktarda kullanabildiğin minik beyninle işi fazlaca ciddiye alıp, kendini fazlaca önemseyip, konunun üzerine fazlaca eğilip, fazlaca tanrıyı oynamaya kalkıyorsun. Böylelikle kendi şakanın içine etmiş oluyorsun. Sonrası şöyle oluyor kanımca: içine edilmiş milyarlarca şaka dünyanın içine ediyor. Buradan bakınca acıyı biz yaratmışız sanki.

Televizyonda bizi izleyin diye yalvaran bir sürü sunucu var. Şimdi izleyin, devamını izleyin, yarın izleyin ve ondan sonraki yarın; tüm yarınlarıma programının süresi boyunca ambargo koyuyorsun. Ortada da bir şey olsa.. Evanjelist yayın yapan kanallar gibi ekranlar. Bunun nesi kötü? Çok fazla propagandası yapıldığında Kur’an’dan başka kitap okumayan bir zümre oluşuyor da ondan. Çok fazla baskı insanı saplantılı yapabiliyor sanki. Ben iyi bir müslümanım diyen insana değil, ben iyi bir insanım diyen insana gerek var. Yoksa Kur’an en güzeli, her okumada yeni müjdelere gebe.

Bana tövbe edin diyen insanlar türemiş mahalle aralarında, kişiler mevzuya hakim değiller sanıyorum. O İslamiyette yok. Camiyle kiliseyi, imamla rahibi, günah çıkarmayla tövbeyi karıştırıyorsan; aklından zorun olması gerek ya da cin gibisindir, kim bilir?

—-.—-

Kendinden hoşnut olmama hissiyle yataktan kalkıyorsun ve küçük avuntuların olmasa akşama çıkamayacağını biliyorsun. Bu eşini aldatmanı mazur gösterir mi dersin? Ya da oburca yemek yemeni?

—-.—-

Parmak izlerimiz salyangozların kabuğu gibi.

—-.—-

Paul Auster’ın Türkiye’ye gelmeme nedeni benim bu ülkeyi terk etme nedenim. Aynı dertten muzdaribiz.

—-.—-

Bir arkadaşımla yaptığım bir saatlik telefon görüşmesinden zihnimde kalanlar kadarıyla aktaracaklarımı karşılıklı diyaloglar halinde yazıyorum. Arkadaşım erkek, beyaz, 38 yaşında, evli, barklı, çocuklu, çalışıyor, iyi okullarda okudu(ne oldu göreceli mi buldunuz?), sanatın bir dalına yeteneği var.
-“Yazdıklarını okuyorum ama sen olduğun ve seni tanıdığım için. Yoksa okumam. Çok fazla kendini anlatıyorsun. Aforizmalar kalıcı değil. Bertrand Russell severim, Nietzsche sevmem. Birden hepe çıkarıyorsun. Çok fazla genelleme yapıyorsun. Hala imla yanlışların var.”
Cevap veriyorum: “Çok incesin. Sağ ol okuduğun için. Ben henüz herkesin okuması için hazır olduğumu sanmıyorum. Sanıyorum bir süre İngiltere ya da Amerika’da yaşamam gerek. Birkaç yıldan da çok belki. Sürekli aynı ülkeyle konuşmaktan sıkıldım. Ne anlatayım peki? Herkes kendini anlatmış. İkisini de severim. Sokağa çıkıp yüz kişiye fikrini soramam ya. Ben de kendi fikirlerimi yazıyorum. Evet var. En fenası noktalamalar. Uzun bir cümle kurarken acı içinde kalıyorum.”
-“Semra Can var Penguen’de yazar ve çizer. Mesela ben bıktım onun kedilerinden.”
-“Ama onun hayatı o.”
-“Dostoyevski kendi hayatını mı yazmış?”
-“Evet. Ben Tolstoy’u daha çok severim.”
-“İşte ben de tam da onu demeye çalışıyordum. Tolstoy, Anna Karenina mıydı da bir kadının çektiklerini o kadar iyi anlatabildi? İşte sen de onun gibi yazmalısın.”
-“Tren raylarına atarak mı?”
-“Kendi hayatına ait olmayan, içinde senin olmadığın bir şeyi yazmalısın! Zweig gibi mesela. Satranç ya da Amok Koşucusu gibi bir şeyler yazmalısın.”
-“Tanrım, nasıl yazarım? Zweig değilim, Yahudi değilim, Gestapo yok tepemde, yıllar, coğrafyalar, tarihler, farklı türde acılar ve coşkular var aramızda. Anna Karenina’yı da öyle yazmazdım ve yazamazdım, herkesin Karenina’sı kendince.”
-“Dostoyevski gibi de olur.”
-“Mevsimleri bilmeden mi? Ruhla kafayı bozmuş o da. Ama netice itibariyle her kardeşte kendi evrelerini anlatmış, kendi ruhunda kopan fırtınalardı onlar. Karamazov’u altmışında yazıp, ölmüş zaten. Hem benim ruhum o kadar da fırtınalı olmayabilir. Nazik esen rüzgarları kim sevmez? Burası da Saint Petersburg değil. Kars’a mı gitsem acaba sürgün niyetine? Şu eksiler geçsin, düşünsem mi?(Sanıyorum paniğe kapılıyorum, Dostoyevski olmak için ne yapmam ger.. Neler saçmalıyorum?)”
-“Demek istediğim onlar nasıl yapmışlar, sen de yap. Erkek gibi düşünebil. Erkekler bunu yapabiliyor, sen de yap.”
-“Düşünmeye gayret ediyorum ama yapamayabilirim.”
-“Beauvoir gibi yaz.”
-“Tanrım. Yatakta çok ateşli bir öğrencisi vardı vazgeçemediği.”
-“Konuyu buraya getirme. Önemli olan yazması. Cinsellik ve cinsiyet önemli değil.”
-“Değil de o da nihayetinde kendi gözlemlediğini yazmış, takıntılarını yazmış. “İkinci Cins”de kadınların evrelerini, durumlarını anlatmamış mıydı, çok oldu okuyalı.”
-“Olsun onun gibi yazabilirsin. kadınlar burada tıkanıyor işte. Hepiniz aynısınız.”
-“Bunun nesi kötü? Türler birbirine benzerler. Tabiatımızdan hep.”
-“Asla bir Juliette Vernes çıkmayacak sizden. Frida Kahlo dışında akılda kalan bir kadın ressam yok. O da bakmış bakmış kendi resmini yapmış. Kendini ne çok beğenmiş.”
-“Ama o da kazadan sonra yatmış yatmış, aynadan kendine bakmış.”
-“Sonra kalkmış ama gene kendini resmetmiş. Hepsi aynı. İnsan doğaya bakmaz mı hiç? İki portakal, üç elma çiz daha iyi.”
-“Van Gogh’da kendini çizmiş ama(korkunç bir nesli ve nefsi müdafaa yapıyorum).”
-“İki kez. Sadece. Sonra ayçiçeklerini yapmış. Dışarıya bakmış. Siz hep aynada kendinize bakıyorsunuz. Kendinize aşıksınız. Ben ben ben diyorsunuz mütemadiyen. Ondan diyorum Tolstoy gibi yaz.”
-“Ben erkek karakterleri yazarken bile kendim gizliyim içlerinde. Ama tam manasıyla bir adam gibi, erkek gibi düşünüp, yazamayabilirim. Her karakter bende gizli. Empati kurabilirim ama mantığımız çok farkli. Ondan farklıyız.”
-“Böyle asla bir başyapıt çıkartamazsın.”
-“Başyapıt?!?”
-“Evet.”
-“Evet.”
-“Yapabilirsin. Yap.”
-“Ama ben biraz melankoliğim ve ruh halim bu, yakamı bırakmıyor. Normal zekaya sahibim. Hiçbir deha göremiyorum kendimde ve hatta sınırlı yeteneğim. Başyapıt çıkartabilir miyim bilemiyorum şu vaziyette. Bir kitap yazdım, basılması fikri bile ödümü patlatıyor. Kimse de bastırmıyor. Beni bekliyor bir köşede. Bazen geri çekiliyorum. Her yazı iki üç saat sürüyor. Kitap dört ayda bitti. Üzerinden bir sene geçti. Buradan da sıkıldım, yaz yaz nereye kadar? İnsanlar kafamın içindeki tüm manyaklıkları öğreniyor, şimdi şu an bile ve sonra da bizimkinde hiç yok böyle şeyler deyip kendilerini normal gösteriyorlar. İnsanlık adi, ben ne yapayım? Başyapıt ha, aklıma gelmezdi. Kendi yaptıkların arasında en iyisi, geçtim dünya çapında olmasını.”

İşte böyle benim iyi niyetli arkadaşımın beni iyi niyetle yönlendirmeye çalıştığı şu konuşma, maalesef ki ruhumda derin yaralar açmış durumda. Kafamda yeni yeni düşünceler filizlendi sınırsız baskı yapan. İç sesim der ki; “Rusya’ya git, Prag’da olur, olmadı Kars’a, sürgüne git, kara, buz gibi soğuğa git, mümkünse Sibirya’ya ya da Yakutistan’a git, Alaska’da olur, daha çok soğuk daha çok gizli acı sanki Afrika’ya inat, insanlarla sürtüş-tartış(sanıyorum en kolay yapabileceğim), acı çek, daha çok acı çek, en büyük acıyı çek, delir, ama geri gel gittiğin yerden, İsrail’e de gidebilirsin -hem iklim ılıman-, iki örgü yap yanlardan, belki zamanı geldiğinde seni de tutup götüren olur gökyüzüne doğru, çok derin aşklar yaşa yasak olsunlar hem çekmiş hem çektirmiş olursun böylelikle ve acın katmerlenir; ama nihayetinde tren raylarından uzak dur!” Tek bir telefonla şu geldiğim noktaya bakar mısınız? Umursamaz görünüyor insan ama herkesin ağzından çıkan her cümle beyninde yuva yapacak bir yer buluyor ve her yeni söz daha çok kuş sesi ve kuş türü demek oluyor. Çok kalabalık yaşıyorum. Tanrım kafamda kuşlar ordusu var sanki.  Bir kedi alsam, uzun seyahatlere dayanıklı bir kedi alsam ve kafamdaki kuşları bir bir avlasa, hayatımı kolaylaştırsa, kimse benim kedimin kuyruğunu koparamaz, istersem bir insana karşı çok barbar olabilirim, adiler bunu sokak kedilerine yaparlar hep, sahipsizlere.

—-.—-

               TRAKYA

“Herkesin beni konuşmasına ciğerlerim el vermeyebilir.”

image

Ben giderken mevsimlerden yaz, aylardan ağustos. İstanbul’dan Edirne’ye giden otobüsün içerisinde, okumak istemeyen bluğ çağındaki oğluyla başı dertte bir kadının yakınmalarını dinlemekle o kadar meşguldüm ki, bir an başımı çevirdiğimde gördüğüm ayçiçekler aklımı başımdan almaya yetti. Ayçiçek tarlaları git git bitmedi kilometreler boyunca. Başları gökyüzüne dönük, binlerce.. Renkleri, suskunlukları, titreyişleri, zarif duruşları, bir ince sapla hayata tutunuşları umut verdi. Tekrar yan koltukta oturan kadına çevirdim başımı. Adımı öğrenince Trakyalı sandı beni. “Dayım koymuş” dedim. Meriç Sümen’i çok beğenirmiş. “Dayının adı neydi?” dedi. “Ayçiçek” dedim. Ben kaynağıma geldim.

Sonra bana ikinci kocasının fotoğrafını gösterdi. Çok güzel bir adam bulmuş(kendisi buldum dedi üzerine basa basa). Emlakçıda tanışmışlar. Aşık olup, evlenmişler. İkisininde ilk evliliklerinden tek çocukları var ve kadın itiraf ediyor. “Bu sefer çok başka sevdim, tutuldum.”diyor. “Ne güzel.” diyorum. İlk kocası da iyi insanmış ama bu başka deyişinden, gözlerinde adamı her anışındaki pırıltıdan belli oluyor aşkının korunmuşluğu. Mutluluğunu kıskandım bir an. Mutlu mu bilmesemde. Aşkını kıskandım diyelim, aşık olma şeklini. Ama bunu size söylediğimi unutun. Hiç kıskanmadım, hiç tanımadım belki ben onu. Hiç açmadı bana sırrını, bende ona benimkini. Sustuk biz. Yol boyunca hiç konuşmadık. Sizler öyle bilin.

image

Garajdayım ve yol arkadaşımla ve yolcularla kuru, sıcak, bunaltıcı bir iklimde servisin gelmesini bekliyoruz. Bir sürü şey daha anlatıyor bana aşık kadın; şehri, insanlarını, iklimini. Onu bırakıp gitmek gelmiyor içimden. Burada İstanbul gibi yapış yapış olmazsın diyor. Evet ama haşlanıyorum ben şu an. Hiç böyle bir hava beklemezken, birde bana buraların kışını anlatıyor. Evde kalorifer yoksa, sobalı bir evde, sobanın yanmadığı bir odasında uyuyup uyandığında ayakların buz kesermiş yün çorapların içinde. “Sivas gibi mi?” diyorum. “Hiç gitmedim.” diyor. Enteresan bir şekilde çizgilerle bölgelere ayrılmış ülkemin havaları da enteresan, soğuğun nereden çıkacağını kestiremiyor insan(Balkanlar ve Rusya bu konuda çok cüretkar olabiliyor bize karşı), bunca sıcağın akşam akşam nereden geldiğinin bilinemezliği gibi.

image

Selimiye Cami, Mimar Sinan’ın ustalık işi eseri. İkinci Selim’in talimatıyla yaptırılmış. Büyük bir avlusu var, aynı zamanda müezzinliğini yapan imamı içerideydi. Turistik olduğu için ziyaretçilere açık her zaman. Sinan, Koca Sinan işinde pek maharetliymiş. Nereye giderseniz gidin bir şekilde Selimiye’ye çıkıyorsunuz şehirde ve dört minaresiyle size daima yol gösteriyor. Bir caminin etrafında kurulmuş şehir izlenimi veriyor insana. Esnaf, turistler, sokaklar hep Selimiye’ye ayarlı. Beş veya on dakikalık mesafedeki karşılıklı müzelerinden birini seçiyorum. Arkeoloji Müzesi’ymiş. Çok fazla eser yok. Yalnız Atatürk’e ait Yunanca bir harita var. Görevliye soruyorum “Atatürk Yunanca’da biliyor muymuş?” diye. O da bilmiyor, “Hediye galiba” diyor. Çok padişahlar geçmiş buradan. Ama Edirne akla en çok Atatürk’ün pırıl pırıl gözlerini getiriyor benim aklıma(sevdiğim en ve tek mavi gözlere sahip insan). İçimdeki Atatürk sevgisini atmam mümkün değil, çok işlemiş. Devri geçmiş lider diyenlere inat, Nutuk’ta Ortadoğu’da yaşanacak kargaşadan bahsediyor 100 yıl sonraki. Nutuk hakkında ufak çapta bile olsa bilgiye sahip olmak gerekiyor Atatürkçü’yüm ben diyebilmek için.

—-.—-

Ertesi sabah bol bol cami, köprü, nehir, bağ, bahçe, mesire yeri olan şehirde yarım günlük tur atıp, ayrılıyorum sessizce. Saniyelik aralıklarla ezanlar okunmaya başlıyor şehrin dört bir yanındaki camilerden ve sayısız köprü geçmişim hissine kapılıyorum Karaağaç’a giderken. Meriç Nehri’nin karşısındaki belediyenin tesislerinde kahvaltı ediyorum. Garson masama gelip, yalnız mısınız dedikten sonraki beşinci dakikada arıların istilasına uğruyoruz tostum ve ben. Arıların da bir ruhu var mıdır acaba? İğneli, bal yapan, kanatlı kuşumsu böcekler. Ekmeğimi paylaştım ben onlarla, daha ne yapayım? Gene bir telefon trafiği yaşanıyor tam da Kırklareli’ne gitmek için yola çıkmışken. Ne işin var orada, Venedik’in suyu mu çıktı(bekar kız arkadaşım), Kırkpınar ne zamandı(gay arkadaşım), havalar nasıl, esinti var mı(babam).

image

Edirne’den Kırklareli’ne geçiyorum. Kadınlar gecenin bir vakti sokaklarda gezebilirlermiş bir başlarına. Trakya’nın medeniyetini seveyim. Güvende hissetmek güzel oluyor. Nispeten daha küçük bir çarşısı var Edirne’yle karşılaştırınca. Trakya’nın Paris’i de Edirne olsa gerek. Eski ama bana daha sevimli görünen çarşısında dolaşıyorum. Güzel, temiz esnaf lokantaları var. Kasaplar Sokağı’nda Kırklareli köftesi yiyorum. Bir dolmuşla Kavaklı’ya gidiyorum. Buranın da Belediye Başkanı kadın ama tek çivi çakılmıyor. Görünüşe bakılırsa ihtiyaç da yok. Sınırlı sayıdaki insana yönelik yaşamda fazla gürültü patırtı çıkarmadan çalışıyor anlaşılan belediye. İnler cinler top atıyor derler ya; ya gerçekten atıyor iseler.. Evlerin arasından tek başına geçiyorum. Sağıma soluma bakıyorum. Bir Allah’ın kulu yok. Zaman durmuş gibi, evlerden çıt çıkmıyor. Ortalıkta çocuk, genç, yetişkin kimse yok. Kahvelerde boş. Otobüs şoförü ve durakta bekleşen üç beş kişi var. Bana ne işin var ki buralarda der gibi bakıyorlar. . Bilmiyorlar ki benim bu soruyu kendime her gittiğim yerde binlerce defa sorduğumu. Ayşe diyorum, Ayşe Hanım’ın evini aradığımı söylüyorum. Verdiğim tarifle nihayet buluyorum evini. Zayıf bir kadın, koyu renk olan saçlarına beyazlar düşmüş. Gözlerinizi gözlerinden alamıyorsunuz. Kaşık kadar yüzünde gözlerini belirginleştiren yaygın, kalın ve kıvırcık kaşları var. “Ne işin var burada? Hem benim adım Yaşa, Ayşe değil.” diyor.” “Olsun babaannemin adı Ayşe, severim bu ismi diyorum”(sıcakta mantıksızlaştığımı kabul ediyorum, kadınla abuk sabuk konuşuyorum). Beni içeri alıyor genede. Yere oturuyor. Ara ara beni süzüyor, Sanki bir şeyler arıyor. Ağzını açıp tüm o tuhaf cümleleri, değişik vurgularla olanca çıplaklığıyla söylemese alelade bir kadın aslında. Hatip gibi konuşuyor, birde diktatörlüğü var, kuralları burada ben koyarım, benim dediğim olur der gibi. Ve o anlatırken ben ikincil duyuyorum sözlerini sanki, bir başkasına daha söylüyor ve bana aksediyor boş bir duvara vurup geri dönen kelimeleri efsunlu kadının. Evin içinde ikimiziz ama sanki çok kişiyiz. Aklım karışıyor, zihnim bulanıyor.”Ben fal için..” Bıçak gibi kesiyor sözümü. “Ben falcı değilim, şifacıyım.” “Otur!” diyor. Kusu kusu çöküyorum önüne. Ocağını yakmak için hamle yapıyor. Çakmak arıyor. “Birde dağınık olmasan, aklını toplayabilsen neler yapacaksın, değil mi?”(bir keresinde ceketimi büyük bir mağazanın giyim reyonunda, nüfus cüzdanı ve benzeri tüm kartlarımı en az iki defa, pasaportumu defalarca kaldığım otellerde, annemi ise arabada unutmuşluğum var) diyor. Fiziksel hastalıklarımı ve kaynağını gösteriyor. Tüm oklar beynime çıkıyor, fiziksel olarak turp gibiymişim. Kurşun döktürüyorum. Standart olarak o bunu yapıyor. Ekmek parçaları atıyor bir tasın içindeki suya. Bana yaşayacaklarımı söylüyor bir bir. “Burası kalabalık değil mi?” diyorum. “Yok benim oğlum öldü, gelinle torun da yok.” diyor. Kazada öldüğünden ve oğlunun tabutunun kapağını açıp, onu kucakladığı gibi masaya yatırışından bahsediyor. Çocuğum olup olmadığını soruyor. “Ne güzel işte derdin yok, bak ben benimkini gömdüm, derdi bitmiş mi oldu şimdi, en büyük yaramı gömdüm, gözümü gömdüm, oğul’umu gömdüm ben.” derken duvardaki fotoğrafına bakıyor oğlunun. Bir kaç kez daha yapıyor bunu farkında olmadan. Oğul duvarda fotoğrafının çekildiği yaşta. Oğul bizimle. Hemen yanımızda. Gömdüm diyor oğlumu. Ama Oğul burada. Gayba inanan ve gaybtan ürken bir insan olarak Tanrım kafalarımızı karıştırma, huzur ver ruhlarımıza, bizi dünyevi işlerle meşgul et sıkça ki uğraşamayalım öteki tarafla diye mırıldanıyorum. Yaşa seçilmiş, yoksa bilemezdi çok şeyi, mutlu mu, nasıl olsun, nasıl olabilir? Seçilmişe mutluluk yokken, sıradan insan ne yapsın? “Ruhların Evi” ve “Yüzüklerin Efendisi” geliyor aklıma. Son zamanlarda izlediğim “Hereafter”var konuyla ilgili, bir referans olarak geldi aklıma. Tüm o orklar, elfler, kıllı ayaklı, koca kulaklı hobbit’ler(bakar mısınız Tolkien’e sen git bilim adamı ol, sonra da köyünün üç harflilerini, dört harflilerini yedir yuttur okuyucularına. Acaba bir çeşit Gandalf’la karşı karşıya olabilir miyim bende şimdi, şu an?). Yok değil. Mihaly Hoppal’in “Avrasya’da Şamanlar” kitabındaki şifacılar gibi Yaşa Kadın. İşaretleri okuma yetisi bahşedilmiş ona ya da o bir şekilde öğrenmiş kapıları zorlayarak. Benim günlük hayatta üzerinde durmadığım bir sürü ayrıntıyı görüyor. Çünkü üçüncü gözü açık. Besmelesini çekiyor, Elhamdülillah müslümanım diyor. Sonradan hepimiz olduk tamam da, peki ya öncesi..

Netice itibariyle hepimiz biraz batılız, Freud bile(17 rakamının hayatındaki uğursuzluğuna inanırdı). Bizi, hepimizi ilgilendiren cinsel hayatımızla ilgili bir sürü fikri vardı ve o devirlerde henüz daha etkin bir doğum kontrolü olmadığından, karısından uzak durmaktaydı(diline vurmuş derler o hesap, dertliymiş adam, ne yapsın?). Ve Dostoyevski yıllar yıllar öncesinden bilmiş ve açıklayıvermişti gaybı: “Hayaletlerle, hortlaklar başka dünyaların parçalarıdır, başlangıcıdır. Sağlıklı bir adamın hortlakları görmesine sebep yoktur. Çünkü sağlıklı bir adam her şeyden çok yeryüzünün çocuğudur. Yaradılış kanunları gereğince, yalnız bir dünya yaşamı sürmek zorundadır. Ama sağlıklı bir adam biraz hastalanıverince, organizmadaki normal yeryüzü düzeni bozuluverir, hemen başka bir hal alır. Adamın hastalığı arttıkça öteki dünya ile olan ilişkisi artar. Böylece insan öldüğü zaman öteki dünyaya göçer. Bu öteki dünyaya inanmaktır.” ==> Suç ve Ceza

İğneada’ya giden bir dolmuştayım. Değişik kadınlar, anlattıkları tuhaf şeyler zaten karışmış aklımı iyice karıştırıyor. Biri geveze, öteki kekeme iki kadınla oturma ihtimalim vardı öncesinde. Gevezeyi kaldıramayabilirim. Öteki zaten uğurlamaya gelmiş. Şans eseri yanıma bir Kürt kadın oturuyor. Nasıl uslu anlatamam. Sormazsan sormuyor, konuşmazsan susuyor ve düşünüyor. Ne düşünüyorsun dediğimde bana çok sayıdaki(tam rakam aklımda değil ama çok işte, altı artı filandı) çocuklarından birinin hastalığını düşündüğünü söylüyor. İçten bir kadın. “İyi ki sen geldin yanıma.” diyorum. “Neden?” diyor, sonra benim cevabımı beklemeden “O çok konuşuyor, hep öyle o.” diyor, gülüşüyoruz. Nereden geldiğini anlamadığım yiyecekler ikram ediliyor bize, bana “Al al!” diyor, ben yanımdakileri tutuyorum, anlayacağınız yiye içe gidiyoruz. Önce Demirköy’den geçiyoruz. Uslu kadın burada iniyor. Kızı karşılıyor onu. Bir tek ev onlarınki bayırdaki. Ve civardaki. Nerelerden nerelere gelip, ne şartlarda nereye ev yaptıklarına bakıyorum. Aklım almıyor. Ama indiğinde kızını gördüğünde yüzüne yayılan tebessümü.. Unutmam. Anneliğin en özel tarafı, çok sevebiliyorsun çocuğunu, çok çok, anlatılmaz derecede çok. Canım kızım, canım oğlum diyorsun ona, göğsüne sıkı sıkı bastırır gibi. Öperim kızı öperim, öperim oğlu öperim…

Longoz ormanlarının arasından geçiyoruz, yeşeriyoruz gelirken. Istrancalar çıkıyor karşımıza. Başın öne eğilmesin “Kürk Mantolu Madonna”.

İğneada’yı bir Bodrum, bir Marmaris olarak hayal etmeyin. Ama fiyatlar uygun. Ondan olsa gerek tatilin de verdiği rehavet üzerine eklenince bir sürü insanın kendini yemeye içmeye verdiğini görüyorum. Çekirdekler çitleniyor, kafelerde çaylar, biralar gırla gidiyor. Akşamları canlı müzik oluyor, herkes plastik sandalyesinde önce şöyle bir kaykılıp, çok fazla nazlanmadan kendini dans pistinde oyun havaları eşliğinde göbek atarken buluyor. Yıllar olmuştu salonlarda yapılan düğünlere katılmayalı. Figürlerde bir ilerleme yok, aynı el kol hareketleri.

image

Öğle üzeri denize girmek üzere şemsiye, şezlong örtüsü, litrelik kola, ekmek araları ne varsa kapıp akın akın civar muhitlerden gelmiş neşeli ailelerin peşisıra sürükleniyorum bende maviye doğru. Kolay barınamayacağımı düşünerek hemen denize girip kaçmayı planlarken önümden geçmekte olan ambülansın acı siren sesiyle irkiliyorum. Ne olduğunu anlamıyorum. Toplanan kalabalık yavaş yavaş dağılırken, bugün tam 4 gencin boğulduğunu öğreniyorum. Ölmüşler. İnanamıyorum ama ne gelir ki elden?

Salına salına ilerliyorum dalgalı denize doğru. Nazlanıyor bedenim; ayaklarım, bacaklarım derken kalçama kadar batıyorum ve hop beklenen son: zarif bir şekilde dalıyorum suyun altına. Atıyorum kulaçları, dalıyorum çıkıyorum derken bir ses duyuyorum önce üzerime alınmadığım. Öfkeli ve çaresiz bir ses bu: “Geç sağa, topluluktan ayrılma, uğraşamam ben.” diyor. Bana. Cankurtaran. Yerinden fırlamış düşmanca bakıyor. Uğraşamamışın zaten sen, onlarda ölerek uğraşmışlar. Çocuk gibi azarlıyor beni. Az evvel yer açıp da yüzemediğim dubalarla çevrilmiş, güneşin altında kızışmış bedenlerin fin hamamına çevirdiği ıkış tıkış bölümde çimlenen yüzler suyun yüzeyinde kalma gayretine ek olarak beni izliyorlar. Buradaki ilk ve son deniz faciam da kapanmış oluyor böylelikle.

image

Denize, güneşe, ayara doymuş bedenim, fazla d vitamini depoladığından ertesi gün tekrar yola çıkıyorum. Garip bir güzergah çiziyorum kendime. Kırklareli’nden Tekirdağ’a geçiyorum. İyi ki gelmişim diyorum görür görmez. Trakya’nın asıl Paris’i burası galiba. Hem denizi de var. Tekirdağ köftecilerinin önünde orta üst kesimin aileleriyle beraber gelip yemek yedikleri bir sürü restoran var. Sahilde çay bahçeleri, ötesinde de keyifli balık restoranları. Şimdilik alkol satışları da var. Dayan Tekirdağ.. Adına kuvvet..

SAINT PETERSBURG

                                                          SAINT PETERSBURG

“Yeryüzünde insan ruhları üzerinde Petersburg kadar karanlık, keskin, tuhaf etkiler yapan bir başka şehre çok az rastlanır ve karakteriyle tüm Rusya üzerinde etkilidir.” Suç & Ceza’dan

IMG_1755

Pulkovo Havalimanı’na indiğimde  merakımın beni iyiden iyiye sessizleştirmeye başladığını kavrıyorum. Neyle karşılaşacağımı bilemiyorum. Dostoyevski’nin haleti ruhiyesinin izdüşümü çamurla kaplı yollar, at arabaları, silindir şapkalar biliyorum ki bir fanteziden ibaret. İkinci dünya savaşı esnasında tam 872 gün ablukaya alınmış, ülkeyle bağlantısı kesilmiş şehirde açlıktan yamyamlığın başladığı söylentileri günümüze kadar gelmiş bir sefaletin içine düşecek halimiz de yok; onu takiben yaşanan Soğuk Savaş biteli on yıllar geçti ve haliyle her üç kişiden biri Amerika’nın en büyük korkusu yuri(gagarin olan değil) olabilirim diye beni yanlışlıkla kaçırıp(korkunç ingilizce aksanıma rağmen), beynime çip yerleştirip Amerikan Elçiliğinin önünde bana kendimi patlattırtamayacak. Gelmeden önce defalarca kendimizi korumamız için neredeyse tebligat çıkartılacak olan R.O.M.(Rus Organ Mafyası) ya da R.F. M.(Rus Fuhuş Mafyası) için bir kur tekvando kursuna gitmeyi bile düşünen paranoyak zihinlerden kendimi korumayı başarabilecek miydim peki(bir kur rusça daha mantıklı değil mi sizce de?) Buradan şunu çıkartıyorum: hepimizin başka bir şehre ya da ülkeye giderken internet ve gezi kitapları sayesinde ufak da olsa bir fikri olmuştur. Bizi, içimizden taşıp kabaran ruhumuzu oraya yönlendiren bir takım çekici ögeler ön planda olmuştur hep. Kimisi bir saraya takılır, kimisi bir müzeye, kimisi bir duvara, bir göl manzarasına, mevsimsel güzelliğine, vs. vs. ama ben gibiler o coğrafyayla şekillenmiş; saçının, gözünün, teninin rengini almış insanların çeşitliliğini görmek, tanımak için gidiyorlardır aslında.Tarih insanları süsleyen bir fon. Sana kimliğini veren, aidiyet duygusu hissetmeni sağlayan, yer yer ağlatıp terk etme noktasına getirten, bazen şartlarıyla öldüren hatta diri diri gömdürten(uzağa gitmeye gerek yok, yakın coğrafya, şimdiki zaman, bkz. İran) ve sen öldükten sonra ancak yerini alabildiğin bir geçmiş. Bazısı iyi ya da kötü anılıyor yaptıklarıyla. Osmanlıların tabiriyle Deli(bataktan bir cennet yaratmak normal akılla olamadığından ve maalesef Osmanlı’ya ait hiç mi iz kalmaz şuralarda sende delir, sende yap demekten…) Petro’nun ve Katerina’ların hırslarıyla var olmuş bir şehrin son halini görmeye gidiyoruz. Soğuk ve sevimsiz ve hiçbir şeysiz bir koridordan geçip, pasaport kontrolüne giriyoruz. Güzide şansıma bir kadına rast geliyorum. İmzam tutmuyormuş. Bunu ben ve arkamda oluşan kuyruğun idrak etmesi beş dakikamıza patlıyor. Kadın sadece rusça konuşuyor, bense her lisanda(mizacımda hep var olmuş olan ve haliyle dışsal faktörler işin içine giriverince aniden geliveren suçluluk duygusundan ötürü içsel tepkim sefil bir yaranma içgüdüsü olarak dışa yansıyor ve aciz bir şekilde “I can’t speak your language!” bu benim suçum ve evet gelmeden bir kurcuk Rusça öğrenmeliydim.). Anlatılmış korkunç hikayeler mesela uzun ve acı dolu sorgulamalardan sonra tıpış tıpış ülkelerine geri gönderilmiş(sonraki uçak kaçta acaba?) vatandaşların dilden dile aktarılmış ve çarpıtılmış hikayeleriyle gelmiştim ama o an vardır ya kendi kendinize sorarsınız acaba gerçek miydi diye, o o andı ve ben takla at deseler atabilirdim. Kulübedeki sarışın, kırpmalı bayan en nihayet olur verdiğinde, kahpe bizans diyorum ama içimden. An itibariyle anlatımda hala daha bagaj kısmına gelemediğimi görüyor ve bu yazının gereksiz uzun olacağı geçiyor aklımdan. Daha şehri göremedim bile ve sizlerde. Trafikleri Boğaz trafiğini aratmıyor cidden. Otel merkezde değil ama bu bana toplu taşım araçlarını ve metrolarını kullanmam için bir şans veriyor. No svinini=No Pork=No domuz demek. Kişinin kendine kalmış ne eti yediği. Yediğin etin huyu sana geçiyor derler, bu aynı zamanda o insandan bir parçayı içinde taşıdığın anlamına gelmiyor mu, protein kana karışmıyor mu(bir kur tıp dersi almalıydım, ya da biyoloji, kimya da olur)? Ben borç çorbasıyla vaziyeti idare ediyorum. Çok doyurucu yediğiniz her şey. Türkiye’de bir paket bisküvi yiyip açlık hisseden bünye burada iki bisküviyle doyma noktasına geliyor(acaba svininili miydi tüm o bisküviler?) burada yalan yanlış, malzemeden kaçırma, gıda maddeleri üzerinde akıl almaz üçkağıtlar filan yok. Her şey tam kıvamında ve doyurucu. Nevsky’deki mağazalar bize ülkemizi hatırlatıyor. Colin’s, Mavi gözüme çarpanlardı. Birde sanki bizimmiş gibi hissedip, bağrımıza bastığımız Mango’da olmazsa olmazıydı. Fiyatlara gelince tekstil çoğu bizden gittiğinden ve burada daha pahalı olduğundan almanızı tavsiye etmem ama günlük saray turunuzdan sonra sadece ayaklarınızın günümüz çağına adapte olması ve yüzyıllık geçişi yapmanız icap ettiğinden bir uğramakta fayda var( nasıl yani? Saray, Ayvazovsky, kabarık etekler, prensler, çarlar, kiliseler, Gorki, Puşkin, otelinize giderken karşınıza çıkan 35 metrekarelik komünist rejimde devletin halka bir örnek sunduğu hap kadar evler, üzerine Mango-Zara mı? Karma felsefesi böyle bir şey olsa gerek.) Şehir 1703 yılında yani 18. yy.’da terbiye ve dehanın çağında Birinci Petro tarafından gençliğinin verdiği yılmaz bir cesaret ve müthiş özgüvenle, doğaya meydan okunarak bu bataklı ve kararsız topraklar üzerine kurulmuştur. Şehir kurulurken binlerce insanın hayatı mahvolmuş, şehrin kaderindeki feci ve karanlık günler buna bağlanmıştır. Tam üç yıl işgale direnen şehir ve şehrin cesur insanları Prag gibi hemen teslim olmamış ve zafer coşkusunu meydandaki Astoria Otel’de kutlayacak olan istilacı ayaklara geçit vermemiştir. 1724-1824-1924(tesadüfün böylesi) tarihlerinde Neva Nehri’nin taşması sonucu 3 büyük taşkın yaşamış düz arazi üzerine kurulmuş topraklar çok uzak bir tarih olmayan 2024 için kara kara düşündürmektedir insanları. Siz siz olun ben gibi soğuk havalarda değil de mayıs-temmuz ortasına kadar olan süre içerisinde gelin ki, Beyaz Geceler’i yaşayabilin. Yoksa yüksek basınç üzerine hava durumundaki yirmi derecelik düşüş de eklendiğinde dönesiye kadar kendinize gelemeyebilirsiniz(Gözlerimi açtım ve hiçbir şey görmedim!). Ve eğer sınırlı gününüz varsa çabuk olun çünkü bu şehri üç gün içinde bitirmiş olmanız için yüksek kondisynlu bir atom karınca olmanız gerekiyor.

IMG_1484 IMG_1499 IMG_1561 IMG_1567 İşte size atom karıncanın günlüğü: Birinci Gün: Peter&Paul Katedrali, Isaac Katedrali, Kazan Katedrali, İsa’nın Dirilişi nam-ı diğer Dökülen Kan Üzerine Kurtarıcılık Katedrali’ni hızlı bir şekilde gezdiğinizde öğlene doğru anlatılmakla bitmeyen Hermitage’a varmış oluyorsunuz. Eski Rusya mimarlığı için bir olayın hatırası olarak kilise inşa etmek yıllanmış bir gelenektir. Yeniden Diriliş Uğrunda Katedral imparatorun tam bu ölümcül yarayı aldığı yerde kurulmuştur. İçeri girdiğinizde görkem ve heybetin cisimlenmiş hali karşılar sizi. İçini gezemediğim Isaac Meydanı’ndaki Isaac Katedrali’nin inşasının tam 40 yıl sürmüş olduğunu ve imparatorluğun ana katedrali olduğunu hesaba katarsak hiç olmazsa girişine nazır parktan fotoğrafını çekerek ayrılıyorum. Hermitage: Fransızca kökenli bir kelime Hermitage. Bu h’yi okumayabileceğimiz anlamına da geliyor. İnziva yeri anlamı. Keşiş kulübesi ya da. Ama bugün her yıl milyonlarca insanı ağırlıyor ve ismi duyulmamış sanatçıların eserleri burada kimlik kazanıyor. Dünyada doğum günü olan tek müze. Her yıl Aziz Katerina gününde(7 Aralık) kurucusunun adına kutlanıyor. Ipad ve Iphone’da ücretli/ücretsiz aplikasyonları var. Dilediğinizce gezip, ufak çapta bir fikir sahibi olabiliyorsunuz. İlber Hoca’nın dediğine ise katılıyorum. İlk turu bilgili bir rehberle yapmanızda fayda var; çünkü hiç olmazsa en önemli salonları ve eserleri kısa anlatımlar ve bir Rus’un gözünden dinliyorsunuz ve bu da size değişik fikirler veriyor. Tur bitiminde, ki artık ayaklarınız yok yahut siz hissetmez oldunuz, tüm odalar, tüm eserler birbirine karışmış gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Her oda ayrı bir sürprize, yeni yeni kapılara açılıyor. Olağanüstü ne ise; Hermitage o. Oda bekçileri hep kadın ve kimi odalarda fotoğraf çekiliyor, kimisinde ise yasak ve siz bunu öğrenene kadar eğer bekçilerin gözlerine soka soka fotoğraf çekmiş iseniz tiz sesli ve son derece öfkeli ve formalı bir kadın bir anda çıkıverdiği yerden direk rehberinize doğru ilerliyor ve yüksek perdeden kendisini lisansını almakla tehdit ediyor. Rusça tek kelime anlamadığınızdan, rehberinizin size dönmesini bekliyorsunuz. O da korkuyla çekmeyin diyor. İlber Hoca Türkler Hermitage’ı gezmeyi bilmiyorlar demişti. Bense sınıflandırmaya çalıştım. Birinci sınıf işi bilenler, onlar tek geziyorlar ve audio kiralıyorlar ve gözleri hep eserlerde, göz teması kurmanız mümkün değil. Çünkü bir esrime söz konusu. İkinci sınıf meraklı ve istekli olanlar. Her söyleneni can kulağıyla dinliyorlar, gelmeden derslerine çalışmışlar, diğer müzelerle karşılaştırma yapabiliyorlar, bilgiçlik taslamıyorlar. Üçüncü sınıf gene iyi dinleyicilerden oluşuyor ve her çektikleri karede kendileri de olsun istiyorlar ve sosyal paylaşım sitelerinde konum bildiriyorlar(hermitage’dayım bebeğim, geziyorum tozuyorum, kültür patlaması yaşıyorum). Dördüncü sınıf en bombası. Moskova, Saint Petersburg fark etmez Rus kızı olsun deyip, bir kaç resmin önünde fotoğraf çektirdikten sonra babama göstereyim de oğlum müze geziyor desin dedikten yarım saat sonra pizza yemek için gruptan ayrılan ve geceleri revü şovlarına akan(genelde genç nesil) bir kesimden oluşuyor. Benim hangi gruba dahil olduğumu sorduğunuzu duyar gibiyim. Bende işi gücü bırakmış, bir tarihçinin tespitini sınıflandırmaya çalışan ve Türkler ne ediyor acaba grubundanım. Bu arada çok şeyler kaçırdığımı da düşünmekteyim. Rehberimizse Leonardo’nun eserlerinin de olduğu odaya geldiğimizde iyi ki bu iki eseri bizde diyor. Leo’nun eserlerine olan gıpta Rus’ların Avrupa’ya öykünmelerinin ne ilk ne de son dışavurumu. Vatikan’a benzeyen kabartmaları, ondan daha güzel belki, ışıl ışıl her yer, her şey; ama çoğu taklit. Krallar ve kraliçeler, güçlerinin o yüzyıldaki göstergesi olan saraylarını ve bir adam bir şehri, Avrupa’ya meydan okumak için kurmuş sanki(hırslanmaya gör). Karşısı Finlandiya, Bodrum-Kos arası kadar ha var ha yok. O dönemlerde büyük beyaz kuşlar yok, insanlar uzun uzun yolları aşmak zorundalar ama karadan ama denizden. Birde turist kavramı yok 18. yüzyılda. Başka bir ülkenin sınırına geldiğinizde ne amaçla geldiğinizi soran memurlarda. http://www.hermitagemuseum.org/html_En/index.html. http://www.hermitageapp.com/e_egypt.html http://www.russiamap.org/images/full/city-spb-tour.jpg IMG_1633 IMG_1614 IMG_1599 IMG_1611 IMG_1598 İkinci Gün: En zorlu gün bugün olsa gerek. Çünkü günün menüsü bir hayli uzakta ve iyice bastıran kar ekim ayında olmamıza rağmen bir hayli artmış durumda. Uzun uzun yolları aşıp nihayet varıyoruz Peterhof’a. Rus Versailles’ına. Korkutulduğumuz trafikse programımızda bir aksama yaratmıyor.Linkini vereceğim harita nereden nereye gittiğimiz hakkında bir fikir sahibi olmanıza yarayacaktır. Bundan sonrası Finlandiya artık. Kuzey batıya gelmişiz. Önce Sarayın içini geziyoruz, sonra sayısı yüzü aşan meşhur Peterhof fıskiyeleriyle tanışıyoruz. Şakacı Çar’ın parktan geçerken açılıveren gizli fıskiyeleri 2’den sonra açılıyormuş. Islanmadan vaziyeti idare ediyoruz kısaca. En çok aklımda kalan “Monplaisir Sarayı”( adından olsa gerek) ve “Satranç Dağı”( satranç tahtası şeklindeki görüntüsünden olsa gerek). “Katerina  Sarayı” olarak bilinen ama mimarı Rastrelli’nin İmparatoriçe Elizaveta Petrovna için değiştirdiği Çar köyü’ndeyiz yani “Tsarskoye Selo”dayız. “Kehribar Odası”nda fotoğraf çekilmesi yasak ve önceki tecrübelerimiz bize ders olduğundan, elimiz makinelere gitmiyor.  “Taht Odası”da ondan aşağı kalır gibi değil. Ama kelimenin tam anlamıyla olağanüstü bir abartı var. Hermitage’ın eserlerinin bolluğu yanında burada da her bir odanın iç dekorasyonu insanın aklını başından alıyor. Her bir oda ayrı bir dünya ve ayrı bir renkle dekore edilmiş. Kilolarca altın kullanılmış dış süslemeleri için. Duvarları, kapıları, yerleri, bilhassa tavan resimleri insanın nereye bakacağını bilememesine neden oluyor. Ben en çok tavanlardaki figürleri sevdim. Pavlovsk ve Konstantinovskiy Sarayı için vaktimiz kalmadı. Onlar bir başka tarihli gezinin özneleri olabilecekler. IMG_1663 IMG_1669 IMG_1720 IMG_1712 Üçüncü Gün: Bugün ayrılık vakti ve akşam kalkacak olan uçak için erken yola çıkmamız gerekiyor. Saraydan ve ihtişamdan gözleri doymuş ve yorulmuş ve sade ülkeme dönme yolundaki bir bünye için ruha ne derece iyi gelir bilinmez ama ruhu huzursuz bir adamın evinde sükuneti bulmayı amaçlayarak düşüyorum yollara. Beş hatlı bir metrosu var Saint Petersburg’un. Benimse hat değiştirmem gerek Gostiny Dvor’dan sonraki istasyonda inip, Dostoyevskaya’ya gidiyorum adı üzerinde Dostoyevski’nin Evi’ne. Metrodan iner inmez yol sorma derdine düşüyorum. Size şunu rahatlıkla söyleyebilirim burada İngilizce bilen kişi sayısı çok az. “Dostoyevsky’s House”la sonuca ulaşabileceğimi sanmıyorum ama bu işten zevk aldığımı düşünmeye başlıyorum gitgide. Çocuk arabasıyla bebeklerini gezdiren anneler en zarif avlarım oluyor. Çok nazikler ama anlaşamıyoruz. Bir pazar günü insanı kesen bir ayazda hızlı hızlı bebek arabalarını ittiren annelerin bu kısacık mesafede sayılarının çokluğu beni şaşırtıyor. En nihayet orta yaşlı kolkola gelen bir çifti gözüme kestiriyorum. Aramızdaki dialog şöyle gelişiyor: Ben: Do you speak English (ingilizce bilir misiniz)? Erkek: Ask (sor). Ben: Dostoyevsky’s House (Dostoyevsky’nin evi)? Erkek: Walk (Yürü). A hundred meter(100 metre). Stop(dur). Turn from one, two, three, four right(dön bir, iki, üç,dörtten). In the first, at the corner(ilkinde, köşede). Ben: Thank you! Erkek: Not thank you(teşekkür istemez)… Burada her gittiğiniz müzede, sarayda paltonuzu vestiyere hiç tartışmasız bırakmak zorundasınız. Dostoyevski’nin evini kolay bulup bulmadığımı sorduğunuzu duyar gibiyim. Ben dörtten döndüm, köşe başındaki apartman olduğunu çıkarmam biraz zamanımı aldı. Navigasyon şart dediğinizi de duyar gibiyim ama o zaman tüm bu güzel dialogları yerel halkla yaşamam mümkün olmayacak ve ben iletişim kurmaya çalışmayı seviyorum. Bu sanki beni mekanik bir aletle yolumu bulmaktan daha güçlü kılıyor. Çok tatlı bir madame var girişte çalışan. Türkçe menüsü olmayan bir audio kiralıyorum. Yirmi iki bölümden oluşan haşmetmahın evini gezmeye başlıyorum. Hiçbir evde üç yıldan fazla oturamamış kendileri. Bizi şapkası, şemsiyeleri karşılıyor. Çalışma ve misafir odaları, çocuklu bir evde olabilecek bir sürü ıvır zıvır da cabası.  Güzel bir el yazısı var, masanın üzerinde bırakmış olduğu el yazması mektubu, çocuklarının oyuncakları. Çıkışta bilimum Dostoyevsky t-shirt’ü, kalemi, takvimi, ayracı, kupasının olduğu tezgahtan rubleleriniz kaldıysa eğer eşe dosta hediyelik eşyalar alabilirsiniz. Özel bir hayranlığınız var ise Nevsky’e de yakın olması itibariyle bir uğrayın derim. Benimse yolum uzun ve Kunstkamera’ya doğru yola çıkmam gerkeiyor. Yürüyerek ve bol bol sorarak tekrar yollara düşüyorum. Neva’ da bir tekne gezintisi düşlüyorum ama vakit az ve hava soğuk. Hakkımı Etnografya Müzesi’nden yana kullanacağım. Neva’nın üzerindeyim ve yanımdan geçmekte olan bir erkeğe yol soruyorum. Bana ben de oraya gidiyorum diyor(ve evet biraz da olsa ingilizce biliyor). Beraber yürümeye başlıyoruz. Arada fotoğraf çekmeye çelışıyorum ama adamı da gözden kaçırmamam gerekiyor sanki. İçeri giriyorum. Gişede yan yana geliyoruz. Yerli yabancı bir sürü turist var. Elimi cüzdanıma götürüyorum ama hiç rublem kalmadığını görüyorum. Dolar uzatıyorum, gişedeki kız olmaz diyor. Kart uzatıyorum, geçmiyor diyor. Bir anda kapana kısılıyorum. Kahramanım yanımda. İki bilet alıyor ellişer rubleden. Bu şu demek oluyor. Borçlandım ben. Cin fikirler kafamda dolaşmaya başlıyor. Müze gezimiz biter bitmez cesurca kahve içmeyi teklif ediyorum kendilerine. Beni müzenin kafeteryasına götürüyor ve aynı şeyler. On ruble daha borçlanıyorum. O çay içiyor ben kahve. Ne iş yaptığını soruyorum. Money driver diyor. Hiç anlamıyorum. Moskova’da oturduğunu öğreniyorum. Siz çıkartabildiniz mi mesleğini. Yazımın sonunu beklemek zorundasınız. Bu arada düşünün bakalım. Bilenler benim ve Kuzmin Gena’nın ruhunu takip etsin. Saint Petersburg’a gelip, benim ve Kuzmin’in oturduğu rahatsız taburelerde tünesin ve sıcak bir şeyler içsin… Ruslar çay seviyor, ne de olsa Karadeniz’in öte yakası. Evlerinde ne kadar çok çay içerseniz o kadar memnun kalıyorlarmış. Biz birer fincandan sonra Uslu uslu çıkıyoruz müzeden. Biraz parklarını dolaşıyoruz, biraz anlaşmaya çalışıyoruz. Petro’ya bizim ülkede deli derler diyorum. O bir bilim adamıydı diyor. Bende bizimkiler akıllıydı diyorum, gülüyoruz. Ceninleri hatırlıyorum hastalıkların tedavisinde kullanılmış olan. Birde eski korku filmlerindeki yaratık karakterlerin bu iki başlı tek gövdeli ya da basık suratlı ya da  ezik kafalı ama esrarengiz ve ürkünç görüntülerden etkilenilerek yaratılmış olduğunu öğreniyorum. Yani yalnız sağlık sektörüne değil, sinema sektörüne de bir hizmet söz konusu. Çıkışta yürüyoruz otele doğru ama Primorskaya’da kaldığımdan metroya binmem gerek ve jeton alacak dahi tek kuruşum yok. Beraber metroya biniyoruz. Biraz alışveriş yapmam gerektiğini söylüyorum. Bir markete giriyoruz. Çok lezzetli siyah ekmekleri var. Pancar suyu kullanılıyormuş, kek gibi tadı var. Yolda yürürken onun şaşkın bakışları altında bir dilim ikram ediyorum. Utanarak alıyor. Neden olduğunu anlamıyorum. Ben afiyetle yerken, aptallaşmış bir suratla yiyor ekmek dilimini. Yemese olmayacakmış gibi. Yemek yiyecek vaktimiz yok ve ucu ucuna gidiyoruz otelime. Kendisine bir dilim daha ikram ediyorum bu arada. Ama yemiyor. Bana ayıp olmasın diye aldığını anlıyorum. Montunun cebine koyuyor. Serçeler geliyor aklıma. Sonra söylüyor bir anda. Bizde fakirler yer ekmek diyor. İyi bir adama denk geldim diye düşünüyorum. Onun sayesinde müzeye girebildim ve bunu ona söylüyorum çok geç olmadan, teşekkür ediyorum. Gerek yok diyor. Kızlar rus erkekleri hiç fena değil ve teşekkür etmenizden hiç hoşlanmıyorlar. Yarım günüm hiç tanımadığım bir rusla geçti ve iç organlarım ve retinam hala yerinde. Havaalanı servisine bindiğimde bana öpücük atıyor Kuzmin. Yol boyunca tırtıkladığım ekmek de bana hep onu hatırlatıyor. İnsan ekmeğini paylaştığı birine kalpten bir şeyler hissediyor. Sevgi aşktan kutsal.

—-.—-

Ben artık dönüş yolundayım ve eğer unutmadıysanız sizi buralara taşıması muhtemel sorumun cevabını veriyorum: Kuzmin Gena para taşıyan bir banka arabasının şöförü ve evet o bir “money driver”. Ve evet Chris de Burgh’ün hemen hemen her şehir ya da ülkeye istinaden bestelemiş olduğu bir şarkısı var. http://m.youtube.com/watch?v=dvoswP8TyTA

IMG_1777 IMG_1766 IMG_1768 IMG_1559 IMG_1807 IMG_1810

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: