“GİTSİN”

image
Adam and Eve(Adem ile Havva)

Bir zamanlar bir ülke varmış. O ülkeye bağlı bir vilayet, o vilayetten ve tüm dünyadan bağımsız da bir köy. Paralel ve meridyenleri bir kenara bırakır isek eğer, konum olarak zamanında çok çok eski medeniyetlerin yaşayıp, dövüşüp, yok olup, sonra küllerinden tekrar doğup; daha doğrusu geride kalan tek ve son bir Adem ile tek ve son bir Havva’nın aynı sönmüş külleri kendilerini bir parça ateşlendirmek suretiyle alevlendirerek, ortalığa küçük küçük kıvılcımlar saçmaları sonucunda, yeni bir neslin almış yürümüş olduğu bir köy doğmuş eski topraklar üzerinde yeşeren. Aynı esnalarda yani günler aylara, aylarsa yıllara bağlanmış giderken, zaman yaşamakta ama hiç yaşlanmamakta olduğu köşesinde bir başına akmış durmuş hiç ses etmeden. Kendi devinimi varmış insanlara hissettirmediği, kendi bilinci varmış insanların bir türlü çözemediği. Bağımsız ve bir parça da hasis zaman, zamanı hep kendi için biriktirmiş. Sebepsiz zenginleşmenin farkına varamayan insanoğlu da, doğmuş büyümüş ölmüş ve çürümüş her şekilde.

Zamanı kullanmayı bilmeyen ve öğrenmeyi de reddeden bu nesil ne dört mevsimden haberdar olabilmiş, ne günden, ne de geceden. Kendinden sonra gelen nesli de aynı bilinçsizlikle yetiştirmişler dilediklerince. Onun için doğar doğmaz parlayan bir büyük çember, gece olur olmaz da çıkıveren tek taraflı bir parantez, yani bir karanlık, bir de aydınlık var imiş. En korkuncu da asla yüzünü göremedikleri ama kuvvetli bir ışıkla gelenmiş. Gelmeden önce homurtularını yollarmış herkesi titretmek için. En nihayet intikamını havaya astığı nehri ters çevirerek alır ve gidermiş. Hiddetine göre oluşan hasarlar köylüyü yıldırsa da hayat kaldığı yerden devam eder, o zamanlar var olan dayanışma sayesinde herkes herkese yardım edermiş.

Evren yazar evren bozar mı bilinmez, kim yazar kim çizer o da bilinmez, bir hastalık gelmiş köyün üzerine. Hem de sınırlı sayıdaki gençlerinin bir çoğunun üzerine. Üzerine dediysem gökten ışıklarla saçılarak değil de, sudan, topraktan bir şekilde bulaşıvermiş ciltlerine. Sıtma nöbetleri geçirten bu hastalığa geçer diye isim koymayı reddetmişler önce. Köy halkı kırıldıkça ve ölümler bir bir arttıkça şifacı bir isim vermek gerek buna demiş nihayet. “Bir isim vermeli ki, tekrarlanır da çıkarsa ortaya bir daha ve belki de bizden uzakta, duyulmalı adı tüm insanlık tarihi boyunca. “Gitsin” olsun onun adı, kalmasın çok aramızda.”

Bu nazlı isim verme ritüeli maalesef ki hastalığı bertaraf edememiş acilinden. Gitsin’e gitsin dedikçe deriye nüfuz etmiş mikrop inatlaşıp yeni ve sıcak yuvasını hop diye terk etmek istemediğinden, kalmış öyle sinsice yayılarak gün geçtikçe. İhtiyar heyeti dedikleri köyün neredeyse tamamının oluşturduğu meclis, gün hesabı bilmediğinden, karanlık çöktükten sonra ancak telaş içerisinde toplanır olmuşlar sıklıkla. “Gitsin, git demekle gitmedi. Zaten az sayıdaki genç nüfusu da beraberinde götürdü giderken. Nereye götürdüğü de belli değil ya. Bir çare bulamazsak eğer köyümüz yok olup gidecek. Bize kaldı buralar, biz buruşuk derililere. Gençler hastalıktan kırılıyor tek tek. Bizler istesek de çocuk sahibi olamayacağımıza göre derhal harekete geçmeliyiz bu hastalıkla uğraşmak üzere.” Kalanlar hak verse de köyün en yaşlısının sözlerine, ellerinde derman, düşüncelerinde çare olmadığından çekildikleri köşelerinde kalıvermişler düşünceler içerisinde.

Gelelim gençlere. Gençler sınırlı sayıda ve fakat son derece kıymetli imişler köy genelinde. Kendilerinden çok şey bekleyen halkın umut kaynağı iki elli onar parmaklı iki insanın toplamı kadar olan sayıları ve Gitsin’in pençesine düşmüş kendileri gibi gergin derili yaşıtlarından kestikleri umutlarıyla bir başka yere gitmenin gerekliliği içlerini bir kurt gibi kemirmeye başlamış gün geçtikçe. Onlar da kendi meclislerini kurmuşlar bir gün gelmiş de. “Kardeş gibi büyüdük burada hep beraber ormanın içindeki köyümüzde. Hepimiz akrabayız kendi içimizde. Hiçbir sır, hiç gizem yok her biri aynı geçen karanlık ve aydınlığın içinde. Burada kalırsak eğer bizim de derimiz buruşuverecek aniden. İki büklüm olacak bedenimiz. Sesimiz kısılacak, yavaş hareket eder olacağız. Gözlerimiz görmeyecek, kulaklarımız ağır işitecek. Ben burada kalıp buruşmak, hiçbir yer göremeden ihtiyarlaşmak istemiyorum.” Grubun lideriydi bu sözleri bir çırpıda sarf eden. Atletik yapılı, uzun boylu, girdiği her yarışı kazanan, saçları uzadı mıydı tüm başını usturayla kazıtan, haşin bakışlı, ince dudaklıydı. Öfkesi bir anda gelir, geldi miydi gitmek bilmezdi. Bu hali korkuturdu bazen çevresini, çokça hayranlık uyandırsa da.

Gelelim aynı gün, aynı mecliste konuşan bir başka gencin düşüncelerine. O da ayağa kalktı ve konuşmaya başlayıverdi, az önce konuşan grup liderinin sözlerinin altında kalmamak için son derece gür bir sesle.” Gitmeli ama nereye? Gitsin dediler, öyle isim verdiler ama gidemedi kaldı durduğu yerde. Gitsek neresi var bundan öte, nehrin ötesini göremedik bir kez bile. Gidenler hep başka türlü gittiler sessizce. Ben öyle gitmek istemiyorum kokuşmuş bir beden, fersiz gözler ve fısıltısız dudaklar ile. Ama bilmek istiyorum nereye gidebiliriz en yakın neresi var ve bizi orada neler bekliyor? Ya başka yerler de hep ihtiyarlamışsa? Sahi ihtiyarlayan nedir ki? Bizlere mi mahsus ihtiyarlamak? Ağaçlar aynı ben bildim bileli. Yer gök aynı. Bulutlar, nehir hep aynı. Tek değişen biz miyiz? Bu ten nasıl olacak da ihtiyarlayacak? Bu köyün yaşlıları ben bildim bileli yaşlı. Biraz daha eğildiler o kadar, gün geçtikçe. Az yer, çok konuşur oldular sadece.”

Bir sessizlik oldu önce, sonra fısıltılar dönüştüler birer uğultu bulutuna. Isındıkça ısındı toplantı yerinin içi. Tenin rutubetinden oluşan bulutlarda biriken su damlaları tuzlu tuzlu çiselemeye başladılar gençlerin üzerine. “Yine oldu” dedi bir tanesi. “Çok fazla endişe dolu olduğumuzda birikip yağıyor üzerimize”. Saçları ıslandı gençlerin, yanaklarından aşağıya döküldü damlalar, omuzları, çıplak kolları ıslandı. Bulundukları yerde zemin topraktı. Toprağa ulaşabilen damlalar sayesinde bahar kokusu yayıldı her köşeye. Tazelik kokusu gençlerin zihnini açıverdi bir anda. Görevlerini tamamlayan bulutlar dağıldılar.

On dört hasta gençten dört tanesi sustular. Kalanlarsa susmak üzereydiler. Gıdaların paylaşımından sorumlu ihtiyarlar da suskundular. Ama onların suskunluğu çok başka türlü idi. Ölüm suskunluğundan başka bir şey. Bir tutam suçluluk duygusuyla marine edilmiş ceylan eti olarak sunulan ölü etleri suskunluk yemini sosuyla servis edilmekteydi evlere her hafta düzenli olarak. İhtiyarlardaysa ne çok iştah, ne de kesici diş kaldığından, dolayısıyla da dağıtılan etleri yiyemediklerinden, az pişen ölü etlerini yiyen gençlere bulaşıyordu hastalık. Dayanıklı olanlar hastalıktan kurtulsalar, en iyi ihtimal ishalle atlatsalar da, zayıf bünyeli, kimisi hamile olan kızlar fazla mücadele edemiyorlardı. İhtiyarlarsa zaten sınırlı sayıdaki gençlerin köyü terk etmesini önlemek amacıyla, az gören gözleriyle kendileri için son derece güç avlanma işine gitmeden, parçalara böldükleri ölü etlerinden kalan iç organları ve kafaları ormanın derinliklerinde gömerek haftalık et ihtiyaçlarını karşılamak üzere dönüyorlardı köylerine. Arada avlanmayı seven gençler kendilerine yetecek kadarını getiriyorlardı beraberlerinde. Gençler, ihtiyarların yaptıkların bihaber, ihtiyarlarsa ortak suçluluk duygusuyla hareket ediyorlardır kendi içlerinde.

image
Fat Mouse(Şişman Fare)

Tüm bu yaşananlardan habersiz, sağlıklı gençlerden bir kısmı kesin kararlarını verdiler bir gün gitmek üzere. Öncü grup önden gidecek, eğer düzgün bir yeni yaşam alanı bulabilirlerse geri dönüp haber vereceklerdi geride kalanlara. Amaçları hastalığın olmadığı, kaynakların çok, evlenemeyenler için de uygun eş adaylarının olduğu yeni yerler keşfetmek idi. Aralarından bir kısmı da gitmek istiyor ama sadece gitmek istiyorlardı. Bir amaçları yoktu. Herkes gitmek istediği için gitmek istiyorlardı ya da geride kalan olmak istemiyorlardı. Bu kararlarını bildirmek üzere karanlık çökünce toplanan mecliste, şifacının çevresinde toparlandılar sessizce. “Gitmek istiyoruz. Keşfetmek istiyoruz yeni yerler, yeni yüzler. Başka nehirler, daha ulu ağaçlar, çok çeşitli kuşlar keşfetmek istiyoruz gönlümüzce. Nehrin sona erdiğinde ne olduğunu, dağların arkasındaki gücü görmek istiyoruz kendi gözlerimizle. Sizin gibi olmadan, derimiz buruşmadan, avurtlarımız çökmeden, kadınları dölleyebilecekken, bu en korkusuz zamanlarımızda korkusuzca meydan okumak istiyoruz buradayken göremediğimiz her şeye. Susmak, kurumak, yok olmak istemiyoruz Gitsin’in eline düşmüş diğer gençler gibi.” dedi aynı lider genç.

İhtiyarların zaten buruşuk olan yüzleri bilgece olmaktan çok uzak bir ifadeyle daha da buruştu ister istemez. Birkaç tanesinin acıyla büzüldü dudakları. “Ama.. ama dışarısı, uzaklar çok uzak ve acımasız. Burada korunarak yaşıyorsunuz. Ne arıyorsunuz daha başka? Macera mı? Ormana gidiyorsunuz yeterince. Yetmiyor mu sizlere? Suyumuz, yemeğimiz var, giyeceklerimiz var yeterince. “Gitsin”se eğer bu korkunuzun, telaşınızın sebebi, o da elbet gider günü geldiğinde. Biraz zaman gerek, zamana zaman gerek. Acımasızlık denizinde boğulacaksınız oğullar, kızlar. Binlercesi, milyonlarcası gibi birer kum tanesine dönüşeceksiniz kumsala varamazsanız, denizin dibinde. Bizler şimdi ihtiyarladık, zamanında sizler gibiydik. Tarifsiz heyecanlarımız, coşkun akan yüreklerimiz vardı. Severdik, isterdik, alamazsak hiddet bürürdü gözlerimizi. Şimdiyse o coşku dolu günlerden kalan çok az his kaldı bize. Bir tanesi özlem, öteki de sevdiklerini kaybetme korkusu. Özlem duygumuz sayesinde her daim canlı kalıyor geçmişimiz, anılarımızla yaşıyoruz kendi başımıza kaldığımızda. Geçmiş dün gibi yastığa başımızı koyduğumuzda. Ama bir diğer his var ki o biraz korkuyla karışık. Onun adı kaybetme korkusu, sevdiklerini kaybetme korkusu. İhtiyar ihtiyarın dilinden anlar ama onu sevmez. Birbirine çok bakıp da benzeyen çiftler gibi, bizler de birbirimize bakmaktan benzedik birbirimize. Daha çok kırıştık, buruştuk, çizgilerimiz belirginleşti gün geçtikçe. Oysa ki gençlerimizde hayat var, umut var, gelecek var. Terk edip giderlerse eğer, kalacağız tek başımıza yaşlılığımızın ortasında. Kim bakar bize? Kuşların ferah cıvıltıları arasında ne güzel yaşayıp gidiyorduk kendi aramızda, ölüm bizi ayırana dek, güvenlik içinde. Tek düşman kendimizdik kendimize ya da birbirimize.” dedi Şifacı.

Bir kız söz aldı bu defa. Aralarında en az konuşmayı seven ve gerekmedikçe de konuşmayan, rengarenk bantlarla saçını at kuyruğu yapmayı seven, sevecen gülüşlü genç kızdı o. “Deniz, zaman ve ölüm ne demek?” diye sordu merakla az evvelki konuşmanın içindeki cümlelerde geçen. Bulutlanma sırası ihtiyarlardan tarafa geçti. Birkaç damla akmaya başlamıştı bile usul usul, kaygan zeminli, çıplak başlarından aşağıya doğru. Şifacı damlaları kovuşturduktan sonra, düşünceli bir şekilde söz aldı. “Deniz, nehirlerin sonunda boşaldığı büyük bir havuzdur. Suyu tuzludur. Sakindir tabiatı. Türlü türlü canlı yaşar derinliklerinde. Mavidir rengi, güneş ışınları üzerinde dans ettikçe. Kıyısına vurur dalgalar. Zaman için sonsuzluktur derler. Bazen bir insan ömrüyle açıklanır. Bazen yaptığın işin süresiyle. Bazen kendini mutlu hissettiğin kadar. Herkesin zaman kavramı kendine göredir. Kısadır ya da sonsuzdur. Ele avuca gelmez, asidir de. Bir parmak bal çalar, sonra da uçar gider, kanatsız ve gölgesizdir de. Ölümse insanoğlu için bu dünyadaki sonudur. Herkes doğar, büyür ve ölür. Ölüm sondur, bazen de başlangıç. Bazen taze ve tatlı, bazen de hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar zor bir başlangıç.”

“Biz bunları görmek, hissetmek, yaşamak için gitmek istiyoruz. Gideceğiz de. Engelleyemezsiniz bizi bu sıkıcı köyde yaşamak üzere. Yarından tezi yok düşeceğiz yollara, yaşayacağız kaderimizi, göreceğiz günümüzü. Güvenlik ihtiyarlara göre.” Konuşan elbette ki aynı grup lideridir.

Bu arada endişe yüklü bulutlarda biriken yağmurlar bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamıştır ihtiyarların üzerine üzerine. Toplantı odasında bir telaş, ender görülen bir panik vardır. Bulutları bıraksan olduğu gibi bırakacaklardır kendilerini. Toplantı odasında ufak çapta bir göl oluşmuştur. Dışarıdan, hasta gençlerin bakıldığı yerden bir çığlık sesi geldiğinde, gençler var güçleriyle, ihtiyarlar ayaklarındaki güç el verdikçe koşar adım ilerlerler kuzey yönünde. Şifacının tek oğlu, Gitsin’in ellerine teslim olmuş, son nefesini vermiştir yattığı yerde. Çığlıklar yükselir. Şifacının karısıdır acıyla bağıran. “Oğlumun etini de yedirecek misin onlara? Söyle!” İhtiyarlardan birkaçı kadını teskin etmeye, susturmaya çalışırlar ama nafile. Canı yanan kadın, kıpkırmızı olmuş suratıyla haykırmaktadır. “Oğlumu yakacağım kendi ellerimle hazırlayacağım ateşin içinde. Parçalanmasına izin vermeyeceğim sizin balta darbelerinizle.” Kızlar arasında akşam yedikleri etin tanıyıp bildikleri insanların eti olduğunu öğrenenler iki büklüm olmuş, içlerinde ne var ne yoksa kusarak çıkartanlar bile olmuştur. “Kendi çocuklarımızı yedik. Kendi arkadaşlarımızı, dostlarımızı, akrabalarımızı yedik ve yedirdik kalleşçe. Biz ne yaptık böyle?”

Yaşlı kadınsa sabaha kadar uyumamış, oğlunun başında nöbet tutmuştur. O da sabah olur olmaz ilk iş kendi elleriyle topladığı çalı çırpıyla büyük bir ateş yakmıştır. En güzel ve temiz kıyafetlerini giydirip, ağzını bağlamış olduğu oğlunu kendi elleriyle taşır kucağında. Yardım isteklerini kabul etmez çevresindekilerin. Görenler şaşkınlık ve üzüntüyle bakarlar yaşlı kadının haline. Bir damlacık boyu, zayıf kollarıyla taşımaktadır dünyadaki bir tek oğlunu sessizlik içinde. Ve öyle de atar ateşin içine. Yükselen alevlere, yanık et kokusu eşlik eder bir süre. Önce saçları ve üzerindeki kıyafetleri tutuşan oğlundan geriye kalan külleri soğuduktan sonra cam bir kavanoza koyar. Çok az bir kısmını da boynundaki kutu şeklindeki kolyenin içine koyup, sımsıkı kapatır. Tüm yaşananları izleyen gençler önceden hazırlamış oldukları eşyalarını topladıkları gibi hüzün içerisinde terk ederler köylerini. Konuşmaktansa unutmanın daha iyi olacağını düşünerek, hiç dile dökmedikleri sessizlik yeminini de taşımaktadırlar beraberlerinde istemeyerek.

NOT: Gitsin, ikinci romanımdaki hikayeye paralel olarak aktarılan masallardan bir tanesiydi. Belki romanda hiç kullanmam, belki yenisini ya da daha iyisini yazarım, kim bilir..

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

ERSOY SELKİ

insan insana,can cana. . YAŞAM ,ÇOCUK, FOTOĞRAF,DÜŞÜNCE,EĞİTİM , ŞİİR, 🎶

Maiperest

Ölürüm fakat bu bir devrim olur.

yedisihirlikitap

"sevenmagicbook"

Bilal's blogger

asıl tarz senin olandır,senin olanı moda ile yenile

Şehirler

Şehirler

ARTniyetler

İyi Bir Adam Olmak Projesi

Mavi'nin Güncesi

Bazen bir jack daniels'tir mutluluğum

Gamze ama daha 20

yaşanmış hikayelerle sizlerleyim

BeBloggerofficial

''Either write something worth reading or do something worth writing.'' Benjamin Franklin

SÜLEYMAN DEVECI

Blogseite vom Süleyman Deveci

Moda-Creative thinking

Creative thinking

(e.e.g)'s words

kişisel blog, makale, hukuki bilgiler, gündem, siyaset

iremcikblog

Güncel, edebiyat, hayat, şiir, insan ve dünyaya dair ne varsa

osk4y.wordpress.com/

Kendi Dünyana Hoşgeldin

Abismo

welcome to my secret life , i will explain everything.

TERCİHİNİ YAP YARINSIZ KALMA

Gelecek Senin Tercih Senin

itwasinspiredbyaworld

itwasinspiredbyaworld

Süpürgelik Modelleri - 0545 227 34 34

Süpürgelik, Süpürgelik Ustası, Süpürgelikci, Süpürgelik Ustaları, 6cm Süpürgelik, 8cm Süpürgelik, 10cm Süpürgelik, 12 Süpürgelik, Beyaz Süpürgelik, Renkli Süpürgelik, Süpürgelik Kartelası, Süpürgelik Renkleri, Süpürgelik çeşitleri, Süpürgelik Firması, Parke Süpürgeligi, Süpürgelik Degişimi, Süpürgelik Montajı, İstanbul Süpürgelik, İstanbul Süpürgelik Ustası, İstanbul Süpürgelikci, İstanbul Süpürgelik Ustaları, İstanbul 6cm Süpürgelik,İstanbul 8cm Süpürgelik,İstanbul 10cm Süpürgelik,İstanbul 12 Süpürgelik, İstanbul Beyaz Süpürgelik, İstanbul Renkli Süpürgelik,İstanbul Süpürgelik Kartelası,İstanbul Süpürgelik Renkleri, İstanbul Süpürgelik çeşitleri, İstanbul Süpürgelik Firması,İstanbul Parke Süpürgeligi,İstanbul Süpürgelik Degişimi, İstanbul Süpürgelik Montajı, Süpürgelik , Süpürgelik firması, Süpürgelik modelleri, Süpürgelik çeşitleri, 6cm süpürgelik, 8cm süpürgelik, 10cm süpürgelik, 12cm süpürgelik, İstanbul süpürgelik, Süpürgelik istanbul, Beyaz renk süpürgelik, Süpürgelik fiyatları,

Düşünen Tarih

Tek düşmanımız cehalettir.

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

Uyumayan Birileri

İnanca Saygı. Düşünceye Özgürlük

KAFES

Kendi kafeslerinin kilitlerini kıran özgür kelimeler

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

apostrof

where is human?

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

guneyset.wordpress.com/

Kendi Mobilya Setini Kur

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

İki Gezgin Aşığın da Dediği gibi; Gezin, Gezin, Dönün

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

%d blogcu bunu beğendi: