MEZARLIK BEKÇİSİ

20171119_122903-01

MEZARLIK BEKÇİSİ :

-Paramı ver, vermezsen şimdi istifa eder giderim.
-Nereye?
-Eve, evime. Yatağımda uyumaya. Günlerdir uykusuzum.
-…
-Ne sanmıştın ki? Her gece uykusuzluk kolay mı sanırsın? Gece bekçiliği kolay mı sanırsın? Sabahı beklerken dakikaları sayarsın, gene de gelmez mübarek. Zaten hava geç aydınlanıyor, beş’ten sonra o gözleri gel de sen açık tut kolaysa. Ne çektiğimi bir ben, bir Allah, bir de şu dilsiz mezarlar bilir. Ben gidiyorum arkadaş, sen git benden iyisini bul.
Genç adam kapıyı güüm diye çeker ve gider. Diğer adamın arkada kalmaya niyeti yoktur. Peşinden giderek güüm diye kapanan kapıyı açar ve arkasından seslenir “Pişman olacaksın” diye.
Hasan mezarlıkların arasından bayır aşağıya doğru hızlı adımlarla ilerleyerek gözden kaybolmuştur bile, kısa bir süre içinde.

—.—

-Hasan!
-Ne olmuş? İnsan evine gelemez mi? İlla kahveye mi gideyim yani?
-İşe gitmedin mi sen?
-İstifa ettim. Doğru düzgün para yok pul yok. Aybaşı geldi geçti çoktan. Paraları yokmuş bekçi maaşı ödeyecek kadar.
-Ee… ne yapacağız şimdi?
-Ne bileyim ben.
-Ara söyle ben pişmanım de. İki çocuğum var, zar zor geçiniyoruz zaten de.
-Ben o işe gitmem artık.
-Peki nereye gideceksin?
-Bilmiyorum.
-Kız okula başladı, oğlan gelecek sene gider, ev kira dünya para, tek annemin getirdiği parayla mı geçineceğiz?
-Gidip başka iş bakarım.
-İş mi var anasını satayım?
-Gelme üstüme.
Kapı çalar, gelen anneleridir.
-A oğul işe gitmedin mi sen?
Gelin kocasının lafını ağzından alır.
-Hasan istifa etmiş.
-Ne diyosun? Öyle mi yaptın oğul?
-Para vermiyorlar pul vermiyorlar doğru düzgün. Ben ekmeğimi taştan çıkartırım.
-Boş taş mı var oğul?
-Olmadı günlüklü işe giderim. Alırım yüz yüz elli…
-Yevmiyesi o kadar olan iş bul, öp de başına koy. Bu kışta kıyamette kim kaybetmiş de sen iş bulacaksın? Doğalgaz gelmiş yüz seksen lira, elektrik var yolda, kız gelin oldu borcu üstümde, aç kalırız aç gurbet ellerde.
-Napim anne?
Hasan’ın telefonu çalmaktadır. Arayan az önce münakaşa ettiği patronudur.
-Açmam ben bunu.
-Aç da bir bak hele. Ne diyecekmiş bilelim.
-Kendine başka enayi eşek bulsun. Ben kendimi yedirtmem gayrı.
-Adamdan kalan üç aydan üç aya aldığım para kızın çeyiz parasına, sizin sıkılıp da değiştirdiğiniz salon takımına gidiyor. Çalışıp kazandığım para daha iyi daha iyi diye taşıttığınız evin kirasına gidiyor. Bin yüz liralık ev bizim neyimize? Hastam ölüp gitse o para da yok. O zaman ne yaparız Allah kerim. Aç telefonu, dön işine.
-Dönmemmm.
Dedikten sonra Hasan lavaboya gider. Masanın üzerinde bıraktığı telefonu tekrar çaldığında, annesi salonun kapısını usulca kapatıp gelinine telefonu açmasını işaret eder.
-Efendim.
-Alo!
-Ben Hasan’ın annesiyim, buyrun!
-Ablacım kusuruma bakma rahatsız ettim. Hasan’la aramızda ufak bir yanlış anlaşma oldu. Senin oğlan işi bırakıyorum dedi gitti. Ben küçük patronum bir de emir kuluyum. Hemen yeni eleman buldum yerine. Yalan yok bende. Oğlan baktı baktı ben bütün gece mezarlık bekleyemem, hayalet kovalayamam, çarparlar beni dedi, kaçtı gitti. Senin oğlun cesur, öteki korkak çıktı sıkıntıya gelemedi. Önümüz bahar bundan sonra serindir hep buralar. Gelsin oğlun tekrar işinin başına.
-Siz de parasını vermiyormuşsunuz çocuğumun. İki çocuğu var, ev kira.
-Şirket işleri böyle abla. Kışın işler durgun, para yok. Az dayansın hele. Şirketin bin tane çalışanı var. Gün geliyor ödeyemiyor. Para oldumuydu veriyorum, neden vermeyeyim abla durumlar fena olmasa? Sen söyle Hasan’a, gelsin işinin başına.
Hasan lavabodan çıkar, salonun kapalı olan kapısını açar, annesinin uzattığı telefona bakar.
-İşten bekliyorlar oğlum.
Ana oğul sessizce bakışırlar. Gelin, oturmakta olduğu kanepeden süzmektedir ikisini de ayrı ayrı. Hasan’ın bir sonraki hamlesi beklenmektedir merak içinde. Annesi hadi dercesine uzatır elindeki telefonu. Eli havada kalmıştır. Hasan bir telefona, bir de annesinin yüzüne bakar son kez.
-Söyle gelip alsın beni, çıkamam bir daha tepelere.

—.—

İki kadın kuşlar gibi tünedikleri pencereden, Hasan’ın bindiği kamyonetin olduğu tarafa doğru bakarlar hülyalı hülyalı.
-Gitti oğlan.
-Gitsin anne. Yoksa ben gideceğim temelli. Sabah geliyor uykusuz duraksız, çıt çıkartamıyoruz çocuklarla. O gitmeden ben gidemiyorum bir yere. Üçten dörtten önce ayılıp kahveye gitmiyor, ondan sonra da akşam oluyor, hava kararıyor ben nereye gideyim o saatten sonra çoluk çocuklan?
-Doğru ya senin de gezmen kalıyor.
-…
Gelin çareyi konuyu değiştirmekte bulur.
-Sabah olay olmuş çarşıda, bir ölü bir de yaralı varmış. Sen de tanırsın tefecilik yaparlardı hani?
-Kimlerden ki? Yetmiş bir ilden insan var çarşıda geçim peşinde.
-Seksen bir. Alacağı varmış Bekir’in. Suculuk yaparlardı eskiden bizim eski mahallede. Elinde tespih dolanırdı çarşıda, tombul toraman bir şeydi. Oğlunu da almış yanına, gitmişler adamın kapısına, ya paranı verirsin ya da karını alırım demiş karşı tarafa.
-Bak bak! Tanıdım ya. O da vurmuş, he mi?
-He ya. Karşı taraf da çekmiş vurmuş valla. Bunu da, oğlunu da.
-Oğlunu ne diye almış yanına?
-Meslek öğretiyordur oğlana.
-Tefecilik meslek miymiş de? Başka meslek bulamamış mı kendisine? Bak gördün mü, ölen işte ölen. Şu dil var ya şu dil, tutup kes o dilleri her seferinde. Ya paranı ya karını diyeni vurmak yerine dilini kesip eline vereydi, mahpusa girmezdi hiç olmazsa.
-Gene girerdi de, daha az yatardı belki. İki taraf da belalıymış baksana. Bekir’ler dokuz kardeş. Biri vay benim kardeşimin dili der onu vururdu elbet bir dahaki tura. Mahpusa düştü de kurtuldu belki adamcağız.
-Kurtulmak buysa… Vurduğu oğlan yoğun bakımda, babası öte yanda.
-Sen ne yazıyorsun anne o kağıda?
Elinde kağıt kalem, az evvel oğlunu götüren kamyonetin plakasını yazıyordur gazetenin ucundan kopardığı bir parça kağıdın üzerine. Ne olur ne olmaz diye.

—.—

-Abim, hoş gelmişsin.
-Sağ ol sağ ol. İşler nasıl Hasanım?
-Nasıl olsun? Masa verdiler bana. Burası senindir dediler geceleri. Burası dediğim mezarlıktan, inşaatındaki demirden, mermerden sorumluyum. Hırsızlık çokmuş benden önce. Kesildi ben geldim geleli. Babamın tabancasını alıyorum yanıma gece yarısında. Bir şey gördüm mü, duydum mu mermileri boşaltıyorum havaya.
-Zor olmuyor mu Hasan? Bizimkilerin mezarını ziyarete çıkayım, hem de seni göreyim istedim. Bir yandan da ürperdim kendi kendime. Ne bileyim işte. Onlar orada yatay, biz burada dikey vaziyette. İnsanın garibine gidiyor.
-Ne yapacaksın, iş yok abi. Burayı da abim buldu zoru zoruna. İlk başladığımda garipsedim çok. Bir çıkıyorum dışarıya babamın mezarı tam karşımda. Konuşuyor ediyordum ilk başlarda sen orada, ben burada diye. Korkuyordum da. İnsan ne de olsa insan. İnsanla uğraşmak ayrı zor, ölüleri beklemek çok başka. İlk gün sesler duydum, bir parıltı, bir çift göz. Silahı sıkacakken o panikle, önümdeki mezarı görmeyivermiştim de bir yandan düşerken neredeyse kendi kendimi vuracaktım.
-Hırsız mıymış gördüğün, yoksa üçharfliler mi çıkmışlar acaba?
-Yok abi ne üçharflisi, ne ini ne cini! Alt tarafı kediymiş kedi.
-Yapma ya, ben de sanmıştım ki… Neyse neyse…
-Onlar herkese gözükmez güzel abicim. Güler ve sözlerine devam eder Hasan.
-Bizim kahveye gelen Memed Amca var ya…o dediydi geçenlerde, daha derin düşüncelerin olacak bundan böyle diye. Yaptığım iş beni büyütecekmiş. Zoru başarıyormuşum ben. Bir yandan korkularla, diğer yandan yalnızlıkla sınavımı veriyormuşum burada, bu odada, bu dünyada.
-Derviş Memed mi dedi tüm bunları sana?
-He ya. Tahtacıların Memed.
-Onun için az kaçık da derler. Karısı terk etmiş gitmiş bunu diyorlar.
-Nereye?
-Memlekete. Çocukları da almış beraberinde. Bi daha da dönmemiş geriye.
-Hee ondan yalnızlıkla sınavımız var deyip durur gençlere.
-Gençler ne derler peki bu böyle deyince?
-Bilmem ki. Hep söyledikleri evli barklı, çoluklu çocuklu, ben gibi yani. Dinleyip dururlar, ses etmezler fazla. Malum Memed Abi elinde baston dolanıp durur.
-Topallıktan öyledir o.
-Yok ya düz yürür o.
-Mahsus muymuş?
-He ya, geçen dediydi bana, yalnızlıkta şu baston iyi geliyor, arkadaş oluyor bana diye.
-Evlendirsek ya. Köyden möyden getiririz uygun bir kadın. Maksat bunun arkası toplansın.
-İstemez o. Çekilmem ben diyor.
-Tövbekar olmuş içmezmiş hem.
-Ne tövbesi abi? Şarap yetiştiremiyoruz biz ona.
-Yapma ya. Nasıl dönüyor sonra eve?
-Bilmem ki. Yalnız bir keresinde kaldıramamışlar yerinden. O gün kahvede koymuş kollarını masaya, öylece kalmış uyuya. Kapıyı kilitlemişler üstüne. Sabah bir gelmişler ki hala bıraktıkları şekilde. Kollarım uyuşmuş demiş sadece. Ama çok iyi adamdır. Çook severim ben Memed Abi’yi.
-Yapma ya! Tuh! Olmaz o zaman. Alkoliğe karı dayandırmak zor.
-Aşık olsa düzelmez mi Memed Abi?
-Güldürme adamı. Bu yaştan sonra ne aşkı ne meşki?
-Ne bileyim abi. Yaşın kaç mesela senin?
-Elli yedi. Memed de benledir herhal.
-Çok mu?
-Az mı?
-Abi senin hanım da memlekette miydi?
-Öyle. Herkes çocuğu büyükşehirde, daha iyi üniversitelerde okusun diye bu tarafa gelmeye bakar, bizim kızın ilk tercihi memleketiydi. Gidiş o gidiş, bir daha da dönmediler geri. Okul tatil olduğunda tatilde bir iki geldiler, sonra stajdı, kurstu derken temelli kaldılar. Derken kız orada işe girdi, nişanlandı, evlendi.
-E gelse ya artık geriye!
-Yok şimdi de kız hamile. Oğlan işte. Doğum yakın. Hiç gelmez artık torun yüzü görünce bizimki de.
-Sen git abi oraya?
-Ben ne gideceğim bu yaştan sonra? Eş yok dost yok orada.
-Eşin var ya abi!
-O lafın gelişi. Burada iyi oluyor, akşam oldu muydu takılıyorum kahveye. Sohbet muhabbet. Sonra bakıyorum kaç kuruş var cebimde diye. Yeterse arkadaşlarla meyhane yapıyoruz.
-Ya yoksa?
-Yoksa da borç yapıyoruz Kaptan’ın Yeri’nde.
-Yani…her gece?
-Her gece Hasan, her gece. Bir gece atlasam mutsuz oluyorum, ertesi sabah canım yataktan çıkmak istemiyor. Yüreğimin içi bomboşmuş gibi hissediyorum.
-Abi sen de fena kaptırmışın merete.
-Napim Hasanım onsuz dünyanın tadı tuzu yok. Öleceğiz nasılsa, öyle değil mi ya?
-Bırak abi…sen öleceğine düşmanın ölsün.
-Düşmanım yok ama karım ilk ben öleyim diye istemiştir her zaman. Bunu da sık sık dile getirmişti bir zamanlar. Çocuklarla mutlu mesut yaşarmış ben olmasam.
-Sen yoksun ki yanlarında abi!
-Ben de öyle söylemiştim ama bu dünyadaki varlığın bile huzursuz ediyor, öl istiyorum derdi bana. Bir başka dünya bulsam gideceğim de…öte taraftan başka alternatifim yok aileme huzur vermek için. İşte ben de bunu çabuklaştırıyorum içerek. Bir nevi hanım sözü dinliyorum anlayacağın.
-…

—.—

-Duydun mu abi?
-Şeyi mi? derken eliyle arkayı yani günün erken saatlerinde gerçekleşen cinayeti kastetmektedir.
-Oğlu yoğun bakımdaymış daha.
-Yapma ya. Bir uğrayayım bakalım, ayıp olmasın şimdi. Gençtir, günahtır, yazıktır. Haydi kal Sağlıcakla.
Mezarlığa giderek aynı zamanda uzaktan akrabasının en sevdiği oğluna yaptığı ziyaretten sonra çiçekçiden aldığı haber sonrası kendisini hastanenin acil servisinde bulan Hikmet, çoğu efkardan içli içli sigara tellendirmekte olan erkeklerin yanına gider. Hoş geldin, geçmiş olsun, başın sağ olsun, nasıl oldu’lara müteakip, nihayet kendine bulduğu kuytu bir köşeye çekilir. Bir süre sonra Hasan’ın anası da çıkagelir hastaneye.
-Gel bu yandan Sevim Abla. Nasılsın?
-Nasıl olsun Hikmet kardeş? Bizim büyük oğlanın iş arkadaşıydı rahmetlinin bir kardeşi. Duyunca geldik biz de. Hasan işte bu saatlerde. Herkes bir yerde anlayacağın.
-Sorma sorma gel otur, ben bir çay alayım geleyim bize. Aç mısın?
-Yook değilim. Çay da istemem. Şimdi yeni içtim işyerimde. Çıktım geldim sonra buraya böyle.
-Kahve?
-Sütlü olsun madem.
Hikmet çay kahve almak için uzaklaştığında Acil’den çıkmak üzere olan bir kızın itmekte olduğu tekerlekli iskemlenin içinde bir köşeye büzüşmüş, ayakları enfeksiyon kapmış, yaraları dışarıya akmakta olan yaşlı kadına takılır gözü. Tam yanında dururlar. Az sonra gelini olduğunu öğreneceği kadınsa oflaya puflaya gelir yanlarına.
-Trafikte sıkışmışlar.
-Yapma.
-Yarım saate ancak gelirlermiş. Benim belim kırıldı valla. Onlar gelesiye geçip oturacağım bir yana.
Sevim lafa karışır o anda.
-Neyin olur kızım bu?
-Nenem. Nenem benim.
-Nerelidir nenen?
-Bitlis’li.
Yanına oturan kadın lafa karışır hemen.
-Benim de kaynanam olur.
-Çıkardı mı doktorlar sizi bu bacakla?
-Yook…nerdee… Enfeksiyon’a gönderdiler. Sabaha kaldı bizim işimiz. Benim adam gelip götürecek, yarın bir daha gelecekmişiz bu halde. Biz bilmiyoruz ki bu hastaneyi. Ben tee karşı yakada oturuyorum.
-Siz sıra alırsınız da, teyzenin ayak bacak enfeksiyon içinde. Öyle ağızdan ilaç ona fayda vermez. Damar yollu antibiyotik verecekler öyle kurtulacak. Benim baktığım bir teyzede de aynısından oldu. Tam on gün yattık hastanede.
-On gün?
-On gün ya.
-Tuba ara kızını gelsin alsın anasını. Gelmeyecekse de bakıcı tutsunlar gecelik.
-Gecesi yüz elli lira, verebilecek misiniz? der Sevim şaşkınlıkla.
-Tuba söyle, gecesi yüz elli liraymış. Hazırlasınlar paraları.
Tuba numarayı çevirir, durumu izah etmektedir. Karşı tarafı sessizlikle dinler. Yüzü değişir ve telefonu kapatır.
-Ne dedi kız?
-Ben bakamam da, gelemem de, ölürse ölsün dedi.
-Dedi ha?
-Dedi valla.
Sevim Tuba’ya döner.
-Sen mi kalırsın bu gece nenenle?
-Benim yeni bebeğim oldu. Gece bırakacak kimsem yok.
Sevim bu sefer de diğer yanındaki gelinden yana döner.
-Tuba’nın mazereti varmış, kızı da gelmiyor. Sen kalacaksın gayri.
-Zaten hep bizimle ki. Yıllardır yığdılar başıma. Kızları oralı değil. Öteki gelinler de istemiyor. Ben gecekondu mahallesinde kapıcı dairesinde kalıyorum. Evde çocuklar da var. İki göz odada mahpus hayatı anlayacağın. Bugün işten zar zor izin aldım da getirdik buralara. Sağ olsun iyi ki Tuba’nın kocasının taksisi var da getirdi bizi bıraktı buraya. Bak adam gelemiyor bile trafikten bu yana.
-Çıplak ayakla basmış, dışarıdan getirmiş bu mikrobu teyze.
-Öyle ya. Sen bakma bunun sessiz göründüğüne. Kıyameti koparır bir anda istediği olmayınca. Şimdi şaşkınlıktan böyle. Terlik giydiremiyoruz ayağına. Otuz yıldır buradayız, otuz yıldır kendisin köyünde zannediyor. Gençliğinde hele göreydin, ne çektiydim elinden. Genç kız idim, gelin geldim ellerine, ne gençlik bıraktı geriye ne de gelinlik nedir bildim sayesinde. Hep çalıştım eşek gibi, hala daha çalışıyorum sayesinde. Borcumuz var bir dolu. Kız evlendi gitti, borcu kaldı geri. Sokakta çalış, evde çalış… Sırtlarım, bellerim kopuyor geceleri ağrıdan.
-Al benden de o kadar. Ben de hala çalışıyorum. Oğlan bir doğru düzgün iş bulamadı gitti. İki çocuk, gelin, ev kira.
-Ne iş yapardı senin oğlan?
-Bekçilik yapıyor şimdi. Yukarı mezarlıkta. Başka mesleği var da iş yok çocuğuma göre.
-Allah büyüktür.
-Büyüktür büyük olmasına da, bazen bakıyorum da Allah fakirin kapısına pek fazla uğramıyor galiba.
-Tövbe de bacım. Uğrar elbet günü geldiğinde.
-Tövbe ama…ama’sı var işte.

—.—

-Hoş gelmişsin Memed Abi.
-Hoş bulduk oğul. Kahveye gidecektim aklıma düştün bir anda. Bak sana kabak çekirdeği ve mandalina getirdim. Vakit geçirirsin hem yiye içe. Zaman kolay geçer derler de, geçtikten sonra öyle derler. Geçmek bilmeyen zamanı eritmek kolay değil öyle.
-Bir uyku bastırıyor abi…böyle dört buçuk, beş gibi. Göz kapaklarım kapanıyor. Bazen dalıyorum da. Sonra hemen dışarı fırlıyorum mezarlığı kontrole. Geçen bir olay oldu anlatayım bak. İşçilerin kaldığı yer var ileride. Baraka yapmışlar, hepsi bir kalıyorlar. Hepsi gurbetten gelmiş adamların, aldıkları beş kuruş’un üç’ünü içkiye veriyorlar. Bir geliyorlar gece zil zurna sarhoş hepsi. Basıyorlar küfrü, işiyorlar sağa sola, kafalar bir dünya olunca. Beni de çağırır oldular ara ara. Dedim ben gelmem, gelemem çünkü mesai başındayım. Gelsem de içemem. Ordan bi gıcıklandı bunlar bana. Sonra bir gün çok bağırdılar, aralarında kavga ettiler, sonunda dayanamadım artık ölülere saygı gösterin, bak civarda evler var hem dedim. İkinci kez bana düşman oldular. O evler kaç para senin haberin var mı, cebinde kaç kuruşun var ki onları koruyorsun dediler. Ölüler çoktan gitmişler deyip bana bir iyi sert çıktılar. Baktım ki üzerime geliyorlar sarhoş sarhoş, çektim silahımı yüzlerine, dağıldılar neyse de…
-Eee…
-O arada kabak çekirdeklerini koyayım. Şurada bir yerlerde plastik tabaklar vardı.
-Ben istemem çekirdek filan.
-Olur mu , çayı sen gelmeye koymuştum, demlenmiştir iyice.
Dolabın içinden arayıp bulduğu plastik tabakların içine koyduğu kabak çekirdeklerinin yanına anasının koyduğu kuru kayısılardan da ekler ikişer üçer tane.
-Ne gerek vardı oğul?
-Olsun abi yeriz işte ne güzel. Annem koymuştu.
-Annen nasıl, çalışıyor mu?
-Çalışıyor ya. Altmış yaşında kadın bizi geçindirmek için çalışıyor hala. Bu adamlar doğru düzgün para verse tamam da, o da yok. Kira vermezsen ev sahibi tutmaz, borcunu vermezsen, bakkal hayrına dağıtmaz, elektriği ödemezsen yandın, doğalgazı yakmazsan dondun. Nasıl yetiyor, nasıl ay sonunu ediyoruz ben de bilmiyorum. Çocukların okul da başladı artık. Kız seneye birinci sınıf, oğlan anaokuluna gidecek. Nasıl olacak bilsem…
-Zor hayat zor.
-Demli mi olsun abi?
-Olsun nasıl olursa olsun. İşçileri anlat sen hele.
-Nerede kalmıştım? Hah…silahı çekince kaçışmışlardı, değil mi?
-Evet.
-Bir ben değilmişim meğer rahatsız olan. Çevre binalardan bunları şikayet etmişler tabii küfür kıyamet nereye kadar çeker insanlar? Milletin çoluğu var çocuğu var. Küçük patron bunların işine son vermiş hemen. Beni de yanına çağırdı derhal dedi neden bana anlatmadın diye. Dedim ben de ben ne yapayım burada tek başınayım her  gece her gece. Gafil avlasalar, çökerler ümüğüme, bir de Allah korusun ot çöp vardıysa bunlarda, ırzıma geçerlerse işte o zaman ya katil olsunlar ya ben olurum onların sayesinde.
-Ağzından yel alsın oğul. Sen öleceğine düşmanın ölsün boş versene.
-Şimdilik ses seda yok ama benden bilirlerse ki öyle bilmişlerdir bir gün bir yerde düşerler peşime.
-O zaman sen de uyanık olacaksın. Gaflet uykusuna düşmeyeceksin. İş yoksa ne yapacaksın. Çaresiz olmak senin kabahatin değil ki. İki çocuk olmasa neyse de… Büyük insan aç girebilir yatağa ama çocuklar aç yatmamalı. Güven lazım, barınacak ev lazım, ihtiyaçlarını karşılamak lazım. Zor hayat zor Hasanım, biz elimizden geleni yapalım da, Allah mahçup etmesin, kula muhtaç etmesin en zayıf noktamızdan.
-Geleceği göremez oldum. Ben günü geçiriyorum abi. Ne bir plan ne de program… Aysonu gelsin hepsi o düşünebildiğim. Ama şu hayatta her şey aklıma gelirdi de bir gün hem de tam babamın mezarına karşı bir mezarlık bekçisi olarak işe gireceğim hiç aklıma gelmezdi. Dünya ne tuhafmış meğerse… İnsanın aklına gelmeyen, başına geliyormuş meğerse…

KAYMAKAM’ın SİNEKLERİ

20170928_132341-01
SİİRT, Baykan

 

KAYMAKAM’ın SİNEKLERİ :

-Vızzzz…Bızzzz….
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bir ilinde, yerli turist dışında rağbet görmeyen bir ilçesine, daha çok merak için gelmiş bir çift açlıktan gözleri döne döne otururlar rastgele, sıra sıra dizilmiş restoranlardan bir tanesine. Menüyü boş yere ararlar, onun yerine garsonun ezberi vardır tam karşılarında:
-Izgaralardan adana, urfa, tavuk kanat, tavuk şiş ve de köfte, sıcaklardan ise kuru, pilav üstü kuru, patlıcan oturtma kaldı elimizde.
Garson açısından bir bekleyiştir başlar. Kız, erkeğe nazaran daha kararsız görünmektedir.
-Sıcak yemek mi yemeli, ızgara mı?
-Tencere yemeği bozabilir.
-Tavuk mu yesek, et mi?
-Tavuk zehirleyip öldürebilir. der erkek. Sonra da kıza doğru eğilir ve fısır fısır;
-Buralar ters yerler şimdi. Tavuğu nereden buldu, getirdi de kesti, sonra o tavuk kaç günlük, yerken anlamazsın baharata yatırdıklarından da, ya sonra?
-Ya sen ne ters adamsın ya! Tavukla akraba çıkartacaksın adamları.
-Öyleyim. Tersim.
-Gurur duyuyor gibisin.
-Aynen.
-Ne işimiz var o zaman burda?
-Nerde?
-Burda, bu restoranda? Şurdaki marketten iki kraker alır yerdik.
-Açım diyordun.
-Sen demiyor muydun?
-Ben de diyordum.
-Eee…
-Eee…
Diğer masalarda bekleyen sabırsız müşteriler vardır ama garson bu masada fısıltıyla konuşulanları daha heyecan verici bulmakta gibidir. Tekrar menüyü sıralar:
-Izgaralardan adana, urfa, tavuk kanat, tavuk şiş ve de köfte, sıcaklardan ise kuru, pilav üstü kuru, patlıcan oturtma kaldı elimizde. Sadece.
Kız üstüne basa basa;
-Ben tavuk istiyorum.
-Çorba var mı? der erkek.
-Şu sıcakta mı? der kız artık iyice bitkinleşmiş bir sesle.
Garsonsa temkinlidir.
-Kalmadı.
-İyi bari. der kız. Erkekse;
-Izgaranın yanında pilav veriyor musunuz?
-Tabağın içinde mi?
-İçinde.
-Yok vermiyoruz.
-O zaman pilav üstü kuru istiyorum. Kız;
-Bu sıcakta mı?
-Bu sıcakta.
Garson hala temkinlidir.
-Yazayım mı?
-Neyi?
-Kuru üstü pilav… Yani pilav üstü kuru?
-Hayır. Yazma.
-Peki.
Lokanta sahibi garsonun yanına gelir ve kulağına doğru;
-Ooğğlum bir sipariş kaç dakikada alınır? Öteki masalar bekliyor. İbrahim de izinli. Ben kasadayım, ne yapayım aşçıyı mı yollayayım? Yemekleri kim koysun, ızgarayı kim çevirsin? Bir an önce al siparişi gitsin yahu. Tamam anlamında başını sallar garson ama hala daha aynı masanın başında beklemektedir sakin sakin. Onu bu masanın başında tutan gizli bir güç vardır sanki. Kızla erkek arasındaki karşılıklı atışmalarsa devam etmektedir tam gaz.
-Ne yiyeceğime de sen mi karar vereceksin?
-Doymayacaksın sonra. Ağustos sıcağında bir öğle vakti kuru fasulye mi yenirmiş ayrıca?
-Neden olmasın?
-Peki ye o zaman.
-…
-Siparişler lütfen!
Garsona doğru döner genç adam.
-Bir tavuk, bir de kuru üstü pilav… Yani pilav üstü kuru.
-Hangisinden?
-Ne hangisinden?
-Tavuk hangisinden?
-Hangisi hangisi vardı ki?
-Tavuk şiş, tavuk kanat.
-Hepsi bu mu? İki çeşit mi yani?
-Bugün böyle?
-Dün nasıldı peki?
-Dün bir de… biraz düşünür ve ekler;
-Tavuk köfte vardı belki de.
-Tavuk köfte? Siirt usulü mü?
-Evet, Siirt usulü.
-Balkan yöresine özgü Siirt usulü köfte ha?
-Baykan. Balkan değil.
-Ben ne dedim?
-Balkan. Burası ise Baykan. Balkanlar başka. Burada Balkan yemeği bulunmaz.
-Balkanlar’dan gelen soğuk hava yüzünden mi?
-Buralara bu mevsimde öyle havalar uğramaz.
-Nasıl havalar uğrar peki?
-Bunun gibi. Dedikten sonra alnında birikmiş teri siler ve sabırla gülümseyerek erkekten tarafa döner.
Lokanta sahibiyse iş başa düşmüş vaziyette, bir gözü garsonun dikilmekte olduğu masanın üzerinde, diğer masaların siparişlerini almaktadır öfke içinde.
-Bravo doğrusu bir de bana dersin, adamcağız işinin gücünün peşinde, üstelik ter içinde. Düşman mı arıyorsun kendine?
-Konuşuyoruz biz. dedikten sonra garsona döner. Sanki bir problem yaşanmadığına dair onay bekliyor gibidir.
-Sorun yok. der garson.
-Bak sorun yokmuş. Biz tavuk kanat ve pilav üstü kurumuzu istiyoruz.
-Kanat mı? Ben şiş istiyorum.
-Kanat daha iyi.
-Hoppala. Döndük başa. Ben o gezen tavuğun yağlı, kıllı kanadının üzerindeki derilerini kemirmek istemiyorum.
-Haklısınız. der garson.
-Ne anlamda? der kız.
-Bir şey dışında. Gezen tavuk yetmiyor. O yüzden günlük paketli tavuk alıyoruz.
-O zaman o gezmeyen tavuğun beyaz etinden yapılmış şiş parçaları istiyorum ben.
-Bende kuru üstü pilav. Yok pilav üstü kuru.
-Vızzzz…Bızzzz….

—.—

Tezgahın başına gelen garsona laf atar lokanta sahibi:
-Sipariş verebilmiş nihayet prensle prenses?
-Pilav üstü kuru ve tavuk şiş.
-O kadar mı?
-Daha ne olsun?
-Bu kadar uzun sipariş verdiklerine göre, krallara layık bir sofra bekliyor da insan. Ondan yani.
Garson, aşçıya seslenir;
-Pilav üstü kuru çek usta, bir de şiş olsun, tavuk. Bir de tavuk tabağına da pilav koy, müesseseden.
Sonra da gülümser.
-Vızzzz…Bızzzz….

—.—

-Neden beni buraya getirdin Hakan?
-Güneydoğu’ya gelelim diye tutturan sendin Kevser.
-Tamam da bu hiç de popüler olmayan destinasyonda ne işimiz var ki?
-Merak ediyorum diyen sen değil miydin?
-Geleceğimizi tahmin etmemiştim ama.
-Allah Allah. 2000 küsur kilometre yol yaptırdın bana tek tüfek, şu ettiğin lafa bak şimdi? Geleceğimizi tahmin etmemiştim ne ki şimdi yani?
-Tek tüfek mi? Ben ne oluyorum burda? Fino köpeğin mi?
-Araba kullanmayı bilmiyorsun.
-Öğretmiyorsun.
-Geçti ama
-Ne geçti? Daha yirmi sekiz yaşındayım.
-On yıl gecikmişsin işte. Ben on altı yaşında öğrendim.
-Arabamız mı vardı bizim? Yetim büyüdük biz. Hem insanoğlu geç yaşta neler yapmayı öğrenmiyor ki? Alt tarafı gaz fren. Debriyaj da otomatik.
-Siirt’te araba kullanmayı mı öğrenesin geldi anlamadım yani. Durdun durdun da… Hem ben de yetimim.
-İnsanın içindeki hevesi öldür de daha da bir şey yapma sen. Sonradan yetim kalmakla, yetim büyümek başka şeyler.
-Yemekler geldi.
Gelen garsondur.
-Yemekler geldi de hani çatal bıçak?
-Bende de akıl bırakmadınız ki.
-Anlayamadım.
-Hemen geliyor dedim. Buyrun sizin pilav üstü kuru, sizin de tavuk şiş, kanat değil.
-Aaa… Hani ızgaranın yanında pilav yoktu? Ona koymuşsunuz ama.
-Aşk olsun, tabağımda gözün mü var senin?
-Evet.
-Müesseseden ikram. Pilav yani.
-Hep hanımlara torpil var zaten.
-İnanamıyorum sana. Pes yani, al pilavım senin olsun.
-Var tabii. Ben sordum koymuyoruz demişlerdi. Canım pilav çekmişti. Bak sen istemeden geldi.
-İstemiyorum ben pilav milav. Al ye diyorum sana benimkini bu kadar sorunsa.
-Beyefendiye az daha pilav. Müesseseden. dedikten sonra gülümseyerek içeri gider garson.
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

-Şiştim.
-Şişersin tabii. Nasıl kaşıkladın tabağındakileri farkında değilsin.
-Acıkmışım.
-O kadar pilav mı yenir? Adamın getirdiği pilavı da yedin. Bu kadar pirinç pilavı sevdiğini bilmezdim Çinliler gibi.
-Daha bilmediğin çok sır saklıyorum tatlım.
-Öyle mi? Tatlım!
Garson masaya gelir.
-Afiyet olsun. Çay söyleyeyim.
-Olur.
-Memleket neresiydi?
-İstanbul’dan geliyoruz.
-Yerlisi mi?
-Yook. Ben Balkanlar’dan. Malum. Bu hanım kızımız da karışık.
-Nasıl karışık? Ortaya mı?
Kız ters ters bakar.
-Anası bir taraf, babası başka taraf. Ama şu an Kürt damarı tutmuş durumda. İnadı da oradan geliyor.
-Kaç yıllık evlisiniz sorması ayıp?
-Nişanlıyız biz, altı yıldır. Öncesinde flört ettik dört sene. Ondan önce de aynı mahallede otururmuşuz ama ben onu bilmem. Bizim iş uzayınca uzaklaştık biraz. Yaşım büyük olduğu için benim başka ilgi alanlarım vardı o zamanlar. Onun ilgi alanı ise benmişim. Kısaca kendisi küçükten beri bana hayranmış mahallede. Babamın dükkan vardı o zamanlar bir alt sokakta. Uğrardık arkadaşlarla. Benim çıkışımı beklerdi karşı kaldırımda. Öyle hayran hayran bakardı bana. Gururlanırdım ama belli etmezdim. Öyle öyle bağladı bizi.
-Daha nikah yok ama. Bağlamış bağlamasına da.
-Nikahsızken böyleyiz. Aynı evde ne yapacağımızı bilemediğimizden evlenemiyoruz zaten. Ailelerimiz ağzımızdan çıkacak bir kelimeye bakıyor. İki taraf da beklemede. Ha desek nikah, düğün yapacaklar ama işte bizde sorun var.
-Allah tamamına erdirsin.
-Şüpheliyiz. Şu huysuzla bir ömür geçer mi yahu? Baksana ters ters bakıyor yine. Yazık değil mi bana?
-Karşı taraf ne der bilmem ki?
-Ne diyeceğim? Düştüm. Çok pişmanım. Her şeyime mani oldu. Tüm istikbalimi bitirdi. Başkası da olmuyor. Adım da çıktı bir kere, herkes evlenmiyor musunuz diyor. Ne yapacağımızı bilmez halde düştük böyle yollara. Bir de benim taraf Doğulu. Aşiret uzak olsa da dert olacak başımıza. Ben istedim butüraya gelmeyi. Medet umdum galiba burdan.
-Asıl ben aldım başıma belayı. Senin aşiret beni topuğumdan vurdurursa bakarsın artık topal kocana.
-İyi yapmışsınız. En fevkalade yolda tanırmış insan insanı. Tanıyorsunuz birbirinizi işte ne güzel.
-Biz birbirimizi kendimizi bildiğimizden beri tanıyoruz ki!
-Evet. Sorun da bu zaten. Aileler aileleri biliyor, biz aile büyüklerini, küçüklerini herkesin her şeyini biliyoruz. Akrabalarımızın bulunduğu bütün illere, hatta ülkelere bile gittik. Çok da iyi karşılandık. Onlar da sordu düğün zamanını. Dedik yakındır. Ama ne kadar yakın, yoksa giderek uzaklaşıyor muyuz o tarihten hiç bilmiyoruz.
-Bizde işler böyle uzun sürmez. Biz evleniriz hemen. Çocuk olur erken. Bu hayatı yaşarız gider.
-Sorgulamıyorsunuz yani de bizim dışımızda bir sorun yaşayan yok ki bizim ailelerde. Abim evli, benden küçük kardeşim de evli. Bir ben kaldım böyle.
-Nesini sorgulayacaksın ki zaten? Düzen böyle.
-O da doğru. Çocuk kaç taneydi.
-Şimdilik dört etti.
-Yolu kaça kadar ki?
-Bilmem ki. Olursa olur. Geleni göndermek olmaz şimdi.
-Biz zaten bu sorgulamalardan kaybediyoruz. Yaş kemale erdi bende düşüne düşüne.
-Nikahta keramet var derler.
-Hep öyle diyorlar da millet patır patır boşanıyor sonra.
-Milletten size ne?
-Öyle de. Korkuyor insan haliyle. Bak ben otuz yedi yaşına girdim. Öyle genç değilim artık. Nasıl baba olacağım bilemiyorum. Bu yaştan sonra dede olunur ancak.
-Sen yaşlıymışın. Kardeşimiz genç.
-Öyle tabii. Gittim yaşlı adama tutuldum, tutula tutula.
-O kadar da değil, abarttın sende. Yüz yaşında mıyım ben? Zamanında severken düşünmedin de.
-O, o zamandı. Şimdi başka. Benim de aklım başıma geliyor yavaş yavaş.
-Yaşlıyım diye beni istemiyorsun, öyle mi?
-Öyle demek istememiştir.
-Söylesin ne demek istediğini.
-Bilmiyorum.
-Artık dükkanın karşısında tünemek, iş çıkışı yollarımı gözlemek de bitti yani?
-Baban rahmetli oldu, dükkan mı kaldı ki?
-Rahmetli babam bizim düğünümüzü beklemekten fenalık geçirdi, adamın içine bir hoşluk geldi, bir gün felç geçirdi. Ama yine bekledi. O halde düğünümüze gelecekti. Ama ne oldu?
Garsona döner, garson da ona döner. Garson ne oldu dercesine merakla kaşlarını havaya kaldırır.
-Ne olacak? Gene olmadı. Biz karar veresiye babam gitti. Artık anlamı kalmayınca da evlenemedik gitti.
-Allah rahmet eylesin. Sizin işiniz zor değil ama; siz zorsunuz. Bir de ayrılığı deneyin.
-Onu da denedik. O formül de tutmadı. Yıllarca çıktık, gezdik, dolandık, neticede birbirimize alıştık. İnsan heyecan arıyor ama güven duymuyorsun başkalarına. Ayrıldık ayrıldık geri birleştik anlayacağın. Bekliyoruz şimdi.
-Neyi?
-Biz de tam olarak bilmiyoruz ne beklediğimizi aslında. Onunkiler beni vurmazsa, Allah da ömür verirse… Siz de iyi dinlediniz hani bizi, beni. Bu hikaye çok gereksiz uzadı sanki. Şiştim ben ya.
-Fasulyedendir.
-Bir erkeğin böyle gerçekçi bir kız arkadaşa sahip olması da bana nasip oldu bu dünyada. Bu da benim kaderim ne yapayım?
-Üzüm üzüme baka baka kararır Hakan.
-Öyledir. İnna a’taynakel kevser…
-Ne dedin Hakan?
-Hiiç Rabbim bana seni verdi Kevser.
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

İçeride lokanta sahibi ile aşçı sohbeti koyultup, masanın başında dikilmekte olan garsondan yana bakıp bakıp konuşmaktadırlar kendi aralarında.
-Bizimki sevdi ha bunları? Başlarından ayrılmak bilmiyor.
-Akraba neyin çıkmasınlar? Oğlan zor da, kız bizim tarafın insanına benziyor.
-Ondan mı dikiliyor bu böyle başlarında dersin?
-Alıp götürseler, gidecek gibi bakıyor.
-Bak sen!
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

-Vızzzz…Bızzzz….
Hesap ödemek üzere içeri giren çift beraber kasaya doğru gelirler.
-Ne kadar tuttu bizim hesap Usta?
-On beş lira.
-Bir de ne diyeceğim, bu sinekler ne böyle? Bi rahat vermediler yemek yerken.
-Onlar mı? Onlar Kaymakam’ın Sinekleri’dir.
-Kaymakam sinek mi besliyor? O nasıl iş öyle?
-Normalde belediyenin işidir ya ilaçlama. Gel gör ki biz belediye başkansızız. Bizim belediye kayyuma atanınca, işler kaymakama kaldı. İşte ondan bu sinekler Kaymakam’ın Sinekleri’dir.

 

 

 

 

 

 

 

 

MADAME BOVARY

20170709_102838-01

MADAME BOVARY :

-“Bahçevan geldi bahçevan. Dört kilo domat sekiz lira.”
-“Manisa’da 500 kuruş. Bu ne böyle?”
-“Burası Çeşme ablacım. Ayağına geliyor daha ne! Hem benim mazot param var daha içinde, emeğim var, çocuğun yevmiyesi var.” diyen satıcı adam kamyonetin arkasında bir başka müşteri için domatesleri tartan çocuğu işaret eder göz ucuyla
-“Üç kilo yaptı abla!” der tiz sesli, cılız oğlan
-“Çeşme’yse Çeşme. Ben gider, evimde yaparım şişe domatesimi. Sen kâr edeceksin diye, ben bi kış zararına mı yiyeceğim? Çekil şöyle. Bamye kaça bamye?”
-“On beş.”
-“Yuh. Kıyma alır köfte yaparım ben o parayla.  Alt tarafı bamye. Yemem yahu. On beşe bamye mi yenirmiş?”
-“Kaç gram kıyma alınır o kadarcık parayla? Bu bir kilo hiç olmazsa. Onu yeme, bunu yeme. Ne yicen sen teyzem?”

—.—

Manisalı Emine Teyze bir şeycikler almadan, alamadan öfkesi soluğunda kendini daha bu sene ilkleri oynayan yazlıkçıların kapısında bulur:

-“Oy anam neymiş bu! Gramla altın veriyorlar sanki!”
-“Hoş gelmişsin teyze, buyur gel!”
-“Siz de hoş gelmişsiniz. Kaça tuttuydunuz aceba buraları?”
-“Oraları ben bilmem teyze, ben çalışanlarıyım.”
-“Öyle mii? Bacılık sandıydım ben sizi. Ne güzel de anlaşıyorsunuz. Maşallah maşallah. Buradan denize doğru git ikinci ev ablamın, çaprazımda da kızım oturur. Manisa’da askeriyenin orda on dört katlı apartmanımız var.”
-…
-“Bayrama yokuz, gidiyoruz. Hiç kışlık yapamadım buralarda. Salçam var daha, iki liradan domates alamam, kasa kasa domates, biber lazım bana. Para kolay mı kazanılıyor sonra?”
-“Sen de haklısın teyze, gidince doya doya bamyelerini yersin artık.”
Emine Teyze sırtı bahçeye dönük oturduğundan, karşıdaki arabadan kendisinden tarafa doğru sallanmakta olan eli görmez.
-“Arabadan el sallıyorlar. Kimler bunlar, tanır mısın?”
-“Dur bakayım… benimkiler bunlar. Su getireceklerdi. Biz burada bidonları biriktirdik biriktirdik, şimdi toptan dolduruyoruz kaynaktan. Hiç para vermeden.”
-“Geçimin yolunu bulmuşun teyze.”
-“Hayat koley mi kızım? Haydi ben yoluma. Teyzeye selam söyle. Sakat galiba, arabasında görüyorum onu. Hiç basamıyor mu?”
-“Basamıyor.”
-“Geçmişler olsun!”

—.—

-“Ne oldu, kimmiş o gelen Avniye?”
-“Bu Manisalılar bi cins Melahat Teyze. Kadın geldi, on dört katlı apartmanından bahsetti. Burda da evleri varmış oyunun buyunun…”
-“Sormasaydın sende Avniye.”
-“Ben sormadım ki. Kendi geldi, kendi anlattı. Şimdi de memlekete gidecekmiş kilosu beş yüz kuruştan alacağı domateslerle salça yapmaya.”
-“Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demedin mi?”
-“Aklıma gelmedi. Su için de kaynak bulmuşlar.”
-“Ohh ne ala Avniye, sen de bul, sen de iç Avniye.”

Bundan sonra ağzında sigarası, Avniye, kendi kendine konuşur durur. “Ben maaşlı çalışanım. Nereden bulayım kaynağı, bu kadar evi nasıl yapayım? Bugüne kadar yapamadım, bundan sonra nasıl yapayım? Ben geçim peşindeyim, bıraktım ev mev yapmayı.”

—.—

-“Avniyee, misafirimiz var.”
-“Hoş geldin Nuran Teyze!”
-“Hoş bulduk! Nasıllarmış Altın Kızlar?”
-“İyiyiz ne olsun?”
-“Memnun musunuz bakalım evimde kiracı olmaktan?”
-“Tencere yok, tava yok, kova yok, doğru düzgün bir şey yok.”
-“Onlar lüks.”
-“Öyle mi?”
-“Öyle tabii. Ben kira işlerini çok iyi bilirim. Benim evler hep kirada. On dokuz evim var benim.”
-“Aaaa… Alamancısın yani?”
-“Yaaa… İkisi Almanya’da, ikisi burada, biri İzmir’de, arsa Mavişehir’de…”
-“Siz de bi on dört kat dikiverin artık üzerine canım. Ne kadar hoş. Allah daha çok versin!” İlk cümleyi içinden söylemiştir Avniye.
-“Avniye bi kahve içelim mi?”
-Yapayım Melahat Teyze.”

Bundan sonra, Avniye, yine kendi kendine konuşmaktadır. “On dokuz dedi, doğru mu dedi, az mı dedi, çok mu dedi? Az olsa on dört olsa… Az mı on dört? Bunlar ne böyle? Nerden bu kadar sorayım ben en iyisi. Bana bi tane de yeter. Ben şu dertli başımı soksam, kiradan kurtulsam yeter. Derdim bin idi, dokuz yüz doksan dokuz kalır geriye. On dokuz dedi, he mi? İnsan nasıl bunca ev yaptın diye nasıl sorar, bir bilsem…”

—.—

-“Şey diyecektim Nuran Teyze… kahveyi beğendiniz mi?”
-“Eline sağlık çok beğendim. Ben zaten nescafe sevmiyorum. Beyim içer, çok da sever. Almanya’da alıştı. Ben adetlerimden vazgeçmedim. Benim hayatımın on yedi yılı köyde geçti. Sonra evlendim, Manisa merkeze gelin geldim. Sonra geçim zor tabii, benim bey parça almaya Almanya’ya gitti. Ben dedim gelme geri, ben geleceğim oraya. Eteğimde de çocuklar… Gidiş o gidiş yirmi yedi yaşında Almanya’da idim. Artık yetmişi geçtim. Eşim orada fabrikada iyi kazandı. Ek iş yaptı. Gece gündüz çalıştı. Ama parasının değerini bilmezdi. O savurdu, ben topladım. Gittiğimizin üçüncü senesinde ilk evi almıştım.”
-“Maşallah benim sormama fırsat bırakmadan siz anlattınız. İyi oldu bu. Bende bey rahmetli, yaşım altmıştan bir eksik. Almanya’ya gidecek hal de, fırsat da yok gayrı. Ben ölürüm de kurtulamam kiradan, kiracılıktan.”

—.—

Ertesi gün, bir pazar sabahı:
-“Ovv başım…başım… Yataktan kalkamıyorum. Ne içtim ben? Neler oldu bana?”
-“Avniye Hanım, uyan! Sakin ol. Bu dolap kapaklarını sen mi açık bıraktın?”
Avniye yatakta doğrulur. İki katlı yazlık evin aşağı katında yattığı yerde doğrulmuş, göz ucuyla, sersemlemiş vaziyette etrafına bakar haldedir şaşkınlıkla. Yataktan çıkacak mecali yoktur. Gözleri yumuk yumuk olmuş, alnındaki çizgiler iyice keskinleşmiştir.
-“Yoo. Uyuduk biz Melahat Teyze’ylen erkenden. Çok da derin uyumuşum ben. Deliksiz. Çok rüyalar gördüm ama hiçbirini hatırlamıyorum şimdi.”
-“Bak ne diyeceğim… Eve hırsız girmiş o zaman. Biz uyurken. Gece. Ben benimkileri kontrol edeyim yukarıda. Sen buraları yokla. Kayıp var mı bak bakalım.”
-“Anaammm çantam yok. Şapkalar yok. Dört tane şapka vardı burda. Hırsız şapka mı alırmış? Hiçbir çanta yok. Çantalar gitmiş. Şapkalar gitmiş. Anaammm soyulmuşuz haberimiz yok.”
-“Bekçiyi aramak gerek. Ev sahibine haber vermek gerek. Yukarıya dokunmamış hiç. Aşağılar kafi gelmiş.”
-“Şapkalar mı?”
-“Şapkalar ya. Sizin dallı güllü Madame Bovary şapkalarınızı pek beğenmiş, almış götürmüş hırsız.”
-“Hangi Madam?”
-…

—.—

-“Alo Murtaza, bize hırsız girmiş.”
-“Ne hırsızı abla, on yedi senedir bekçiyim ben burada. Bir tane hırsız görmedim.”
-“Sen görmediğin için zaten bizi görmüş o hırsızlar. Ben jandarmaya haber veriyorum şimdi.”
-“İki dakikaya oradayım abla.”
Bekçi kulübesinden çıkan Murtaza, iki dakikadan daha kısa bir süre içinde soluğu evde alır. İçeriye bir göz atar önce.
-“Ne çalmışlar abaları?”
-“Şapka, çanta, annemin torbaları, annemin kolostomi makası filan gitmiş.”
-“Devlet vermez mi tekrar makasını, torbasını?”
-“Bilmem ki.”
-“Para, altın var mıymış?”
-“Annemde elli lira varmış. Avniye Hanım’ın da on iki buçuk lirası gitmiş. Maaşını almamıştı daha.”
-“Ben çevreye bakayım. Belki işe yaramadı diye torbayı, makası atmışlardır.”
-“Ben de jandarmaya haber vereyim. Sonra da ev sahibine.”

—.—

Jandarma arabası tüm ihtişamıyla beş dakika içerisinde sitenin kapısında, beş buçuğuncu dakikada ise bahçe kapısının önündedir. İçerisinden iki er, bir de uzman onbaşı iner.
-“Geçmiş olsun.”
-“Sağ olun.”
-“Önce ne olduğunu dinleyelim.”
-“Bizim hastamız var. Aşağıda hasta hasta yatağında olmak üzere, yardımcısıyla yatıyorlar. Sabah ben uyandım, aşağıya indim, tüm mutfak dolapları açılmış. Önce Avniye Hanım’dan bildim. O öyledir. Uyuyamaz kalkar, bir şeye kafayı takmıştır muhakkak, derdini unutmak için biz demeden bir yerleri siler süpürür… ondan dedim acaba sen mi açık bıraktın havalansın diye ama, dedi ki yok. Baktık çantalar yok, şapkalar yok, önce bekçiye sonra size haber verdik.”
-“Kapılar kilitli miydi?”
-“Bekçiler var diye, ortam güvenli geldi. Bu da bizim ilk senemiz. Nerden bilirdik? Bir kapının kilidi bozuktu zaten. Öteki de açıktı. Yani açık dediğim, kilitli değildi tabii.”
-“Kimlik çalmış mı?”
-“Yok anneminki bendeydi. Ben üst katta idim. Avniye Hanım da cüzdanından çıkarmış, cebine koymuş bereket. Hırsız yukarıya çıkmaya tenezzül etmemiş. Burada ne varsa almış götürmüş. Annemin torbaları, pastaları da çantaların içinde gitmiş.”
-“Ne torbası, ne pastası! Doğru mu duydum?”
-“Doğru doğru. Kolostomi torbaları. Özel makası, pastası onları çalmış gitmiş.”
-“Devlet vermez mi?”
-“Bilmem. Verse de Çeşme’ye getirmez ki.”
-“Eğer parmak izi alırsam mahkemeye gitmek zorunda kalırsınız. Hasta teyze yürüyebiliyor muydu?”
-“Yok.”
-“İkisinin eşyaları çalınmış çünkü. Siz gidebilecek misiniz peki?” Derken Avniye’den yana döner görevli onbaşı.
-“Ben gelirdim de, işim gücüm, derdim tasam çok benim. Bir de kızımın doğumu var, ona gideceğim buradan. Bebek çıkmak bilmedi bir türlü. İki kilo altı yüz gram almış sadece. Çatısı da açılmadı bir türlü. Sezaryene alacakmış doktoru. Bir aydan önce iyileşemez. Koydu facebook’a, nazar etti kendine. Abisi uyardı durdu onu. Koyma her şeyini dedi. Mikinili fotoğraflarını koymuş. Kocası ben arkasındayım diyormuş. Çekti nazarı çekti nazarı…şimdi yüz kilo olmuş, ekmek hamuru gibi şişmiş ayaklarla evde yatıyormuş.” Son noktayı koymayı başarabilen Avniye’yi sessizlik içerisinde dinleyen mütebessim jandarma onbaşı boğazını temizler önce, sonra da;
-“Teyze içeride miydi?”
-“Getireyim onu, arabasına koyayım önce de.” der Avniye

—.—

Aynı anlarda evsahibi Nuran Teyze de gelir alı al moru mor.
-“Yirmi yedi senedir ilk defa duyuyorum hırsız girdiğini şu siteye.”
-“Bekçi de on yedi yıldır demişti ama… O da geldi bizi buldu.”
-“Allah Allah ne çaldı acaba?”
-“Dört şapka, dört çanta, az para, bir de Sakız’dan aldığım bir şişe Ouzo. Onu da şimdi fark ettim.”
-“Alemci hırsız ha?”
O esnada yan komşu da gelir.
-“Dün gece karşıdaki banka gelmiş oturmuş iki kadın vardı. İkisi de kapalıydı. Uzun süre sizin tarafa baktılar. Bize de bakmıştır muhakkak. Sonra da gittiler. Burada kapalılar var ya. Onlardan sandım. Üç yüz küsur hane var şurada. Tek tek tanıyamıyorsun ki. Kimi sattı gitti, yerine yenisi gldi. Mahalle olduktan sonra dışarıdan herkes gezmek için bile olsa, rahat rahat girebiliyor elini kolunu sallaya sallaya. Bekçi kime geldin, niye geldin dese şikayet konusu. Gündüz gözetlemişler, gece girmişler. Tuh tuh.”

—.—

-“Melahat Teyze!”
-“Biliyorum Avniye fena bir şeyler oldu, ama ne oldu?”
-“Valla olan oldu, hırsızlar girmiş gece. Şapkalarımızı, çantalarımızı çalmışlar.”
-“Ayyyy yapma. Hiç duymadık ya.”
-“Duymamışız ya. Sprey sıkmışlar, onunla bayıltmışlar. Seni alayım dışarıya götüreyim. Ama önce şu saçını tarayalım.”

—.—

Avniye’nin Melahat Teyzesi sürgülü kapının eşiğinden arabasıyla geçer.
-“Geçmiş olsun, nasılsın Teyze?”
-“İyiyim çocuğum.” dedikten sonra dikkatli bir şekilde Jandarma Onbaşısını süzer.
-“Memleket neresi?”
-“Burdur, teyze.”
-“Bende Burdurluyum çocuğum. Seni bizim oranın insanına benzettim çok. Neresinden?”
-“Yeşilova’nın köyünden.”
-“Tefenniliyim ben.”
-“Gidebiliyor musunuz memlekete?”
-“Ben nasıl gideyim çocuğum! Çocukların da düşkünlüğü yoktur. Küçük kızım köy köy gezmeyi pek sever. Tek gitmediğiyse bizim köy. O hep onu tanımayan insanların yanında rahat eder. Beni de anca buralara getirdiler. Kolay değilim ben. Ama çok özledim köyümü, köylülerimi. Elif Nine öldü. Adile Yenge ve Ayhan Abam sağ daha. Yazı ayrı güzeldir, kışı ayrı güzeldir bizim oraların. İnsanın toprağı ne de olsa. Benim eşim de askerdi çocuğum. Gezdik durduk. Erzurum Pasinler, Kayseri’de de merkez okulda çalıştım. Son okulum Mustafa Kemal Lisesi idi. Ne günlerdi geldi geçti, geldik gidiyoruz. Hayat işte. Hayat bu. Hayat böyle. Şimdi seksen yaşında boncuk diziyorum ben de oturduğum yerden. Gideyim diyorum. Yeter artık diyorum. Bırakmıyorlar. Onlar olmasa ben yoktum.”
-“Teyze senin aklın iyi, kafan da çalışıyor. Maşallah!” der Jandarma Onbaşısı Melahat Teyze’nin kızına dönerek
-“Öyledir. Annemin aklı var, mantığı var, ayakları yok.” der kızı
-“Neden öyle diyorsun Melahat Teyze şimdi? Üzülüyorum bak.” dedikten sonra da içli içli oh çeker, gözleri dolar ve ağlamaya başlar Avniye ve ekler Jandarma Onbaşısına dönerek;
-“Bu ilk hırsızım benim. Ondan bu gözyaşları.”
İyice samimileşen ortamı bozan, tek sıra halinde bahçe kapısından girip sıra sıra dizilen bekçiler olur. Yerinden kalkan jandarmanın karşısında tekmil verirler teker teker. En başta Bekçi Murtaza, yanında gece gündüz asayişi sağlamak maksadıyla üç hilal çıkartmalı, bordo renkli Doğan marka Murat 131’iyle gezen Amasyalı bir diğer bekçi, onun yanında aralarındaki en esmer bekçi ve son olarak en şişman bekçi komutları dinlerler. Etrafa bakılmış, ne torba, ne çanta, ne de şapkaların izine rastlanmamıştır. Jandarma elinde artık onun da teyzesi olan Melahat Teyze’nin ve Avniye’nin kimlikleriyle son bir defa sorar:
-“Şikayetçi olacaksanız, parmak izi alacağım. İş savcılığa gidecek ve mahkemeden celp gelecek. Ne diyorsunuz?”
-“Yok ben olmuyorum.” der Avniye
-“Devlet ambülans yollamayacaksa ben de olmayayım çocuğum.”
-“Siz bilirsiniz. Bir bardak soğuk su alalım ve yola çıkalım o halde.”
-“Nereden geliyordunuz çocuğum?”
-“Alaçatı’dan Melahat Teyze.”
-“İyi. Memleketime gidersen selamımı söyle.”
-“Aleykümselam. Söylerim merak etme.”

—.—

Araba yola çıkmıştır. Jandarma Onbaşısı arabayı kullanan ere döner ve
-“Diyorum ki Melahat Teyze’yi yanlışlıkla şikayetçi yazsam evden çıkmış olur bahaneyle. Hakimi bile tavlayabileceğini düşünüyorum bu tatlı diliyle. Avniye’yi de yazayım o da facebook’u aktif bir şekilde kullanan kızının çatısıyla uğraşmaktan kurtulmuş olur böylelikle.”
-“Ciddi misiniz komutanım?”
-“Tabii ki değilim. Ama içimden öyle yapmak geçiyor.”
-“Siz bilirsiniz komutanım.”
Uçarcasına Alaçatı’ya doğru ilerleyen aracın içinde Şifne’yi geçmişlerdir çoktan. Oysa ki az sonra bir başka evden daha soyulduk feryatları yükselecek ve şoför direksiyonu ters istikamete kırmak zorunda kalacaktır bir kez daha.

—.—

-“Melahat Teyzeciğm”
-“Söyle Avniyeciğim”
-“Bi kahve yapalım da içelim beraber”
-“Çocuklara yapsaydık da beraber içseydik ya”
-“Fırsat yoktu ki!”
-“Şimdi ne oldu peki?”
-“Ne olacaktı?”
-“Hırsız girdi, jandarma geldi, bekçiler dizildi, çantalar gitti, torbalar uçtu, bizim Madame Bovary’ler de öyle. Bunun üzerine bir bardak soğuk su içilir ancak.”
-“Kahvenin yanına koyacağım merak etme.”

—.—

Karşılıklı höpürdete höpürdete kahvelerini içen ikilinin saadet dolu anları esnasında bir başka komşu kadın bahçenin gerisinden gelerek ikiliye laf atar.
-“Geçmiş olsun komşu.”
-“Sağ ol. Buyurun kahveye.”
-“Canım sağ olasın. Şimdi içtim kahvemi. Duydum, kapılar açık yatmışsınız gece. Bizler sıcakta cayır cayır yanıyoruz da pencere bile açamıyoruz korkudan. Bekçinin eve de girmiş hırsız şimdi uyanmışlar, anca fark etmişler. Altınlarını çalmışlar karısının. Bunlar çete kızım çete. Geçen sene de ağustos ayında girip girip hırsızlık yapmışlardı.”
-“Herkes yaşadığı süresince hiç hırsız görmedik dedi durdu bize. Vay partalcılar vay. Biz ne bilelim teyze? Beş bekçi var dedik, ona güvendik. Onlara sığındık. Hırsız bekçinin evine bile girdiyse, diyecek bir şey yok artık. Ben gece bubi tuzağı kurar, hırsız beklerim. Bu ev benden sorulur artık. Asayiş de öyle. Kendimi siper ederim olmadı.”
-“Ne tuzağı, ne siperi Avniye! Savaş mı çıktı, neler oluyor. Kulaklarım hiç duymuyor. Tansiyonum mu çıktı ne?”
-“Savaş ya, savaş çıktı Melahat Teyze. Savaş dışarıdakilerle benim aramda.”
-“Ne diyeceğim. Tırnak makasımla, gümüş saplı yüzyıllık aynam da gitti. Bir de telefon defterim. Düşünüyorum düşünüyorum… Kokulu tespihim de gitmiş. Cüzdanımda fotoğrafları vardı çocukların. Elleri kırılsın. Elli liram da uçtu. Onunla size dondurma ısmarlayacaktım Çeşme’den.”
El sallayarak veda eden kadının ardından bakan Avniye, Melahat Teyze’ye dönerek;
-“Canın sağ olsun. Aylığımı alınca, dondurmalar benden olsun. Kapı açık yattığımızı nasıl da duymuşlar hemen! Yok bu böyle olmayacak sen suyunu bitir ben içeriyi hırsıza göre döşeyeceğim.”
-“Avniye, bizim Bovary’ler hayal oldu desene!”
Karşılıklı kahkaha atarlar. Fakat Avniye son derece kararlı bir şekilde içeriye girer. Az önceki kahkahasından eser yoktur yüzünde.

—.—

-“Kızın arıyor Melahat Teyze.”
-“Ne diyormuş, nerelerdeymiş gene?”
-“Vereyim de konuş.”
-“Sabah hırsızların hayırlı olsun Meloşum?”
-“Sorma. Tırnak makasım gitti, torbalar gitti, Madame Bovary’ler gitti.”
-“Flaubert’in mi?”
-“Yok yok takınca beş çayına gitmiş İngilizlere benzediğimiz şapkalar gitti.”
-“Alemsin. Alırım ben sana tırmak makası da, Madam’dan da. Üzme tatlı canını. Servetimsin.”
-“Ne yapacaksın benim gibi seksenlik serveti? Kendine yakışıklı bir servet yap artık.”
-“Bilmem bir şey yaparım elbet. Başka servetlerim de oldu bilirsin ama sıkıldım hepsinden. Boş ver sen beni şimdi. Söyle, ne istersin benden şapka ve makas dışında?”
-“Boncuk mesela?”
-“Başka?”
-“Renkli boncuk al mesela.”
-“İlla boncuk ha? Öyle olsun? Nasıl, yıldızın barıştı mı peki Manisalılarla?”
-“Bilmem ki. Avniye biraz cins olduklarını düşünüyor.”
-“Boş ver! Afyon’un kaymağı, Manisa’nın… demişti Somalı bir genç. Ama Yusuf Atılgan’ın memleketidir gene de. En iyi, en doğru o şehrin yazarından, şairinden dinlenir bir şehir. Nice Zebercetler saklıdır belki derinlerde, bizim asla göremeyeceğimiz. Seni öpüyorum anne, görüşmek üzere. Elim kolum boncuklarla döneceğim sana, hiç merak etme.”

KURTLU KAYISININ HİKAYESİ

20170608_100100-01

KURTLU KAYISININ HİKAYESİ :

Ben gidiyorum demiştim. Yüzümde savaşa giden ve mutlak başarıyla döneceğine ant içmiş, savaş meydanlarında çook topuklar eskitmiş, kılıcı kın yüzü görmemiş eski zamanlardan kalma muvazzaf bir generalin şimdiden muzaffer ifadesi vardı. Bavulumu toparlayıp yola çıktığım bir haziran ayıydı. Henüz daha hayatımın baharındaydım, pardon kırkındaydım, ama çok ağır bir sınavla karşı karşıyaydım. Savaş alanı, er meydanı dediğin annemin yirmi beş yıllık seksen metrekarelik bir parça köhneleşmiş hem komşulu, hem bahçeli, hem de aynı bahçede meyvelerini vermiş bir kayısı ağacı barındıran yazlığıydı. Eve vardığımda vakit öğleni geçmişti. Önce arka kapıyı, sonra şalteri açtım. Önce banyoya, sonra mutfak dolaplarının içlerine baktım. Temiz çarşaflardan kendime bir yatak yaptım. Önüm deniz, arkam hayat, dolapta bira, şarap, oh ne ala hayat! Senin keyfin beyde yok diyenlere, beyliğin de bir süresi olduğunu söyleyeceğim sadece. Benim beyliğim de kısa süre sonra bir anda sona eriverdi, hepsi de arka bahçedeki kurtlu kayısıların ev sahibi ağaç sayesinde gelişti. Bir ağaç nasıl bu kadar mühim bir takım olaylara vesile oldu diyorsanız eğer, gün gün, acele etmeden, telaşa düşmeden başlayacağım anlatmaya yaşadıklarımı teker teker.

GELDİĞİM GÜN’ün ERTESİ SABAH’ında :

-Hoş geldin.
-Hoş bulduk.
-Ne var ne yok?
-Ne olsun işte! Kış geçti, yaz geldi. Ben geldim. Bu ev, bu manzara, bu insanlar hep aynı.
-Sen öyle san. O insanlar bıraktığın insanlar değil şimdi.
-Ne oldu, başlarına bir şey mi geldi?
-Gelenler geldi. Herkese geldi. Herkes çok değişti. Devir değişti, insanlar değişti.
-Orası öyle.
-Senin bahçedeydim bu sabah kayısı toplamak için. Hırçın yan komşun kapıdan fırladı ne arıyorsun çık çabuk şu bahçeden dedi. Ben de kayısı topluyorum, sen de topla, sen de ye, komşuluk hakkı dedim. Toplama, benden bilecekler dedi öfkeyle. Yok kız geldi biliyor dedim. Hani nerede dedi. Orda dedim, sen daha uyuyordun halbuki. Kayısılar pat pat düşüyor, sinek yapıyorlar benim tarafımda dedi. Yıllarca benim erik ağacımı talan ettiniz dedi. Ben etmedim dedim. Sen ettin mi?
-Bir ağaç vardı ama erik miydi hatırlamıyorum ki. Anneme sorsam hatırlar mı ki? Can mıydı?
-Kim?
-Erik!
-Yok Malta’ydı, değil siyahtı yahu.
-Yok mavi. Sen de…kara eriktir o.
-Hatırladım şimdi.
Başını kendi bahçesindeki ağaçtan yana çevirir ve ekler:
-Ne çok değil mi?
-Ne?
-Kayısılar. Dallar nasıl da ağırlaşmış, zor taşır olmuş gariban ağaç, dallarındaki ağır yükleri.
-Hasat yapmalı.
-Yapmalı.

AYNI GÜN’ün AKŞAM’ında :

-Hoş geldin!
-Hoş bulduk.
-Nasıl annen baban?
-İyiler. Vaziyeti idaredeler.
-Sizler nasılsınız?
-Aynı. Ben yan komşumla mahkemeliğim. Onun yanındakinin yanındakiyle ve hem sol hem de sağ arka çaprazımdakilerle de mahkemeliğim. Kıştan yaza onlarca davaya girdim çıktım. Aslında ben pek azına girdim çıktım. Çoğuna avukatım girdi çıktı. Kah telefonda, kah yüz yüze geldiğimizde bana mahkemede olanları bir bir anlattı.
-Neden oldu bütün bunlar?
-Yok ev yaptırmışım, komşunun ortak alanına girmişim. Yok kafama göre hareket etmişim. Yok ona hakaret etmişim, yok şuna iftira etmişim. Durur muyum, ben de hepsine karşı dava açtım tabii, ilk sen hakaret ettin, ilk sen iftira ettin, sen de yaptırdın koskocaman bir saray diye.
-Çocuklar gibi yani(kimsenin duymadığı kısık bir sesle, kendi kendime)!
-Sen görmeyeli burada moda oldu canım, hepimizin bir avukatı var muhakkak. Veriyoruz aylığını, o bizim yerimize davadan davaya koşturuyor.
-Zor olmuyor mu? İnsan sinir stres sahibi olur durduğu yerde.
-Başlarda zordu haliyle ama zamanla alıştık bu hale.
-Kim haklı peki?
-Haklı maklı yok. Bana sorsan tabii ki de ben haklıyım. Karşı tarafa sorsan o haklı. Avukat, hakim, mahkeme üçgeninde yaşamak bizim için bir yaşam tarzı oldu çoktan beridir.
-İyi bari.
-Şu kayısıları toplamalı bir an önce.
-Toplamalı ya.

BİR BAŞKA GÜN’ün BİR SAAT’i içerisinde :

-Hayırdır!
-Ne hayrı, şer şer. Komşuyla kavga ettim. Daha doğrusu o benimle kavga etti.
-Ne dedi?
-Bana şu vahşi ormanını kes dedi.
-Bende sabahtan akşama kuyu suları bedava diye yeri göğü yıkamayı kes, ayaklarım habire cambır cumbur suyun içinde dedim. Bana sudan mı korkuyorsun dedi.
-Kuduzum ben deseydin. Isırırım, çok yaklaşma deseydin.
-O aklıma gelmedi. Bakar mısın yavuz hırsız ev sahibini basarmış.
-Ne olacak şimdi?
-Ne olsun? Sabah, öğle ve akşam olmak üzere üç posta bana kötü kötü bakıyor.
-O baksın sen bakma.
-Ben bakmıyorum zaten o yana. Ne bakacağım o yana! Şu ağaca bakayım, doğaya bakayım içim açılsın azıcık. Kayısıları toplamalı çok geç olmadan.
-Toplamalı ya.
-Ekşi ekşi bir koku geliyor burnuma. Duyuyor musun?
-Hayır.
-Neyse.

BİR BAŞKA GÜN’ün BİR BAŞKA SAAT’i içerisinde :

-Birileri bağırışıyor gene.
-Ne oldu ki yine?
-Hiç.
-Hiçse neden bağrışıyor bu insancıklar?
-Hiçlikten bütün bunlar. Bunlar hiç olduklarını hepten unutmuşlar. Ondan birbirlerine karşı saf tutmuşlar.
-Allah Allah. Ne diyeceğim bu sabah erkenden uyandım, yerimi yadırgadım herhal. Bir baktım saat altı çeyrek filan. Bir su sesi, bir hortum sesi ki bitmemecesine. Daha doğrusu dört bir yanımdan geliyor bu su sesleri. Sağımdan, solumdan, önümden, arkamdan…biri bitti biri başladı, sonunda da tüm hortum sesleri birbirine karıştı.
-Hiç şaşırmadım. Hortum savaşlarıyla meşhur bu site. Hortumu eline alan, soluğu bahçesinde alır burada. Bir de komşusuna kıllanan soluğu belediyede… Sabahın köründe başlarlar, akşama kadar açar musluğu alışverişe gider, plaja inerler. Kurak bir yaz geçiriyor olsak, ağaçlar kurumuş olsa anlarsın da, havalar fena değildi, serindi yani. Yağmur serpiştirdi durdu gün boyunca ama bir baktım bizim yan komşu bir saat sonra bahçede, elinde hortumuyla.
-Adet miymiş buralarda suyla toprakla oynamak?
-Solungaçları çıkacak yakında ağaçların burada. Ama ne diyeceğim bak, şu senin arkadaki kayısıyı bir iyice sallamak gerek, kocaman olmuş meyveleri. Çoğu dökülmüş yerlere, kurtlanır bunlar yakındır.
-Bir gün sallayalım evet.

BİR BAŞKA GÜN’ün AKŞAM SAATLERİ :

-Saydım baktım bu sene yirmi aile dağılmış şurada.
-Tuh tuh. Niye ki?
-Geçimsizlik filan.
-Net bir rakamı nasıl verebiliyorsunuz peki?
-Saydım diyorum ya.
-Zor demek istedim yani üç yüz hanenin içinde bu kadar net bir rakama ulaşabilmek.
-Ben ulaşırım.
-Anladım.
-Ben her tür bilgiye ulaşırım.
-Çok iyi anladım.
-Senin erkek arkadaşınla aran yok sanki de gelmişsin buralara tek tek. Telefonun da pek çalmaz olmuş sanki.
-Anladın yani.
-Aaa… Gözlerinden, hem de gelir gelmez. Senin kayısılar da pat pat düşer olmuş, bil ki zamanı geçmekte. Kokuşur bunlar yakında iyice. Bak yerdekiler sineklenmiş iyice.
-Toplamalı bir ara. Ben hayatımı toplayamıyorum ama kayısıları toplamam gerek bir an evvel.

SON BİR BAŞKA GÜN’ün ardından BAŞKA GÜNLER DAHA GEÇMİŞTİR Kİ :

-Selam
-Selam
-Annenler nasıl?
-İyiler.
-Sen nasılsın?
-İyiyim. Siz?
-Ne olsun. Allah sağlık verdiği sürece gelmek gayretindeyiz. Şimdi Suzan’lara gidecektim akşam oturmasına.
-Suzan Teyze’ler aksi yönde oturmuyorlar mıydı?
-Evet ama ben bu güzergahı kullanıyorum son senelerde. Böylelikle Kaçık Leyla, Fıttırık Beyhan ve beni bulduğu her belediyeye şikayet eden Sami Bey’in ve onların kalabalık ve gürültücü ailelerinin yüzlerini görmemiş oluyorum.
-Tamam ama ev aksi yönde! Hani… ulaşmanız mümkün görünmüyor dönmez iseniz eğer!
-Ben imkansızı başarmak için yola çıktım. Bu saydıklarımın yüzlerini görmeyeyim yeter ki; bir de şu sevimsiz aile var, yeni ev düşürenler. Hani şu köşeyi tuttulardı dut ağacının oradaki. Onlarla da karşılaşmazsam eğer Allah’ın sevilen kuluyum demektir.
-İnsandan kaçan sevilen kul mu olurmuş?
-Bu koku da ne? Ekşi ekşi kokmuş senin arka bahçen.
-Biliyorum kurtlandı kayısılar. Kokuştu bütün mahalle.

20170621_093904-01

BİR GÜN :

-Meriç!
-Yes!
-Gece uyuyamadım kokudan. Gerçi başka şeylerden de uyuyamadım ya, neyse. Ağacı da, etrafını da temizlemeli bir an evvel.
-Nasıl olacak o iş?
-İkimiz yapacağız. Ben tırmıkla dalları sallayacağım. Yerleri yıkayacağız, düşenleri süpüreceğiz sonra. En son da ağacı yıkarız.
-Hadi yapalım bakalım. Tırmığı al gel sen.
—.—
-Bak bak bak… şurada var bir salkım daha.
-Gördüm
-Ayy
-Ne oldu?
-Kafama düştü.
-Bak benim kafaya
-Biz de kokuşacağız desene
-Eni sonu o
-Toprakta mı, ayakta mı?
-Olduğun yerde. Bir şey yapmasan bile. İnsanın doğasında var kokuşmak.
-Bak ne diyorum? Çekil sen. Ben ağacı şuradaki dallarından tutup sallayacağım bir güzel.
-Yap yapabilirsen.
-Heyamola… Sarılın küreklere…
-Tövbe tövbe
Patır patır dökülür dallarında çürümeye yüz tutmuş kayısılar.
-Haydi son bir defa
-Ağaçta seni sallıyor bu arada.
-Olsun o kadar.
-Haydi hasat zamanı.
-Ben şu yerleri yıkayayım da bir an önce. Sen yaparsın kurtlu kayısıların hasatını.

ERTESİ SABAH :

-Yer gök temizlendi sanki. İçim rahat etti. Bir temiz uyku uyudum dün gece, ağaç temizlenince. İşe yaradığımı hissettim. Yıkanınca mis gibi oldu çocuk. Gençleşti, canlandı sanki.
-Aslında yağmuru bol bir seneydi ama dün yıkadıktan sonra bakıyorum da, hamamdan çıkmış, gençleşmiş, tazelenmiş gibi.
-Botoxlu gibi.
Gülüşürler.
-Ben buraya neden gelmiştim aslında bilmiyorsunuz. Evi satmadan önce son bir kez bakayım diye gelmiştim. Hiç iyi bir anım yok şurada. Ama eskiden kalma kahkahalar var duvarlarda. Bir de şu yaşlı kayısı ağacı var.
-Bilmiyordum. Bir ara satacağız diyordunuz.
-Evi almak isteyenler çıktı birçok. Gelip gidemiyorduk, uzaktı, dertti filan. Yaptırsan şikayet edip, mühürletiyorlar. Yaptırmasan çürüyor böyle. Burada ev yaptırmak demek, avukatını hazırlayıp mahkeme kapılarına düşmek demek. Dertsiz başına dert almak demek. Ama dünden sonra vazgeçtim. Çünkü…
Gözleri dolar ve devam eder:
-Çünkü evi alan küçük bulacak ve duvarları indirecek, arka bahçeyi evin içine alacak. Sonra da komşunun diktiği, annemin yaşlı kayısı ağacını kesecek. Ağaçlar titrermiş, insanlar onları kesmek için yaklaştığında. Doğanın en büyük katilleri bizleriz aslında, gölgesinden, meyvesinden faydalandığı ağacı kesenler olarak. Kurtlu da olsa meyveleriyle doyurdu insanları tüm gayretiyle, meyveleri yani çocukları sayesinde. Kurtlu diye yemeyenler, çekirdeklerini kırdı da yedi. Yani şu garibin çocuklarının çocuklarını. Al sana buzlu badem o torunlar sayesinde. Aman ne bileyim işte. Abuk subuk benzetmeler peşindeyim nedense… Yaşlandım galiba. Her şeye hüzünlenir, her şeye ağlar oldum. Eskiler bırakmaz oldular peşimi. Neticede ise son noktayı koydum dün gece. Ant verdim satmamaya evi de, annemin ağacını da.
-İnsan yaşlandıkça özüne dönermiş. Ben nine oldum, geçmiş hep aklımda. Kimi sabahlar uyanıyorum ve artık ölmem gerek diyorum kendi kendime. Sonra öğlen oluyor ve tüm düşüncelerim değişiveriyor. Biraz daha yaşayayım diyorum. Daha var diyorum.
-İnşallah bir gün gelir de ayakta ölürüz tıpkı şu ara ara kurtlanan kayısı ağacı gibi. Aklımız başımızda, kökümüz toprakta.
-İnşallah. Allah büyüktür.

20170624_070125-01

AYNI GÜN’ün ÖĞLE SAATLERİNDE :

-Ne yapıyorsun?
-Hiiç. Kafam takıldı, erik ağacını arıyorum. Sanki dökerdi meyvelerini kara kara yerlere. Şimdi nerede diye bakıyorum. Yok kesilmiş. Kesmişler. Talan etseydim de, hatırlardım ama şimdi yerinde yeller eser.
-Senin kayısılardan verdim komşuya gitmeden evvel. Hakkını helal et, doğum yapacak kızıma götüreceğim dedi.
-Sen ne dedin?
-Olur mu Abicim tabii ki helal olsun dedim.
-Üzüldüm bak şimdi.
-Ben de. Kırk adım sağ, kırk adım sol, ön ve arka olmak üzere üç komşumuza soracaklarmış, onlardan bileceklermiş bizi öteki tarafta.
-Yandık desene. Ne düşündüm bir de. Bizim arka bahçe Gezi Parkı’na döndü bir gecede.
-Vayyy… Diren ayol kurtlu kayısı, biz ölsek de, sen kal yerinde.
-Dirensin ayol her şekilde. Yalnız bu dünyada bacamız tütmediğinde bizi soracak üç komşuyla, öteki tarafta bizi soracakları üç komşu arıyorum, kırk adım öne atıyorum kafamda, kırk da arkaya…yok bir türlü bulamıyorum.
-Ne yapmalı?
-Uzak komşularla didişip, yakın komşularla iyi olmalıyız sanki.
-İlla didişecek birileri gerek diyorsun yani. Yaşasın kötülük! Öte yandan yaşa kırk adım! Diren çapulcu kayısı!
Yumruk yaptığı elini havaya kaldırır bunu söylerken. Karşılıklı gülüşürler.

NOT : Bu hikayede yer alan tüm karakterler kurgudur. Ben de kurguyum, Tanrı’nın bir kuluyum. Bu kayısı ağacı da bir kurgu, o da Tanrı’nın bir lütfu. Fakat tüm bu yaşanmışlıkların benzerleri hemen hemen tüm yazlık sitelerde mevcuttur. Kaçamazsınız. Siz kaçsanız da, bir gün elbet kovalanırsınız. Emekliliğimi geçireceğim dediğin yazlığında dünyanın cehennem azabıyla karşı karşıya kalman an meselesi olabilir. Hayat budur, ne göstereceği belli olmayandır, yarınsızdır, anlıktır, sürprizlidir.

 

 

 

ÇÖRÇİL

20160605_193540

ÇÖRÇİL

-Bravo valla! derken bakışları televizyon ekranına kenetlenmiştir. Sanki dünya durmuştur ve bir başka dünyadır akmakta olan ve karşısındaki dikdörtgen ekrana sıkış tepiş sığmış olan. Heyecanı vücut dilinden anlaşılmakta, geniş berjer koltuğa sığmamaktadır kıpırdanmaktan. Dili kurumuş olduğundan, kumandanın ve içi her zaman suyla dolu bardağının üzerinde olduğu sehpasından el yardımıyla bardağını arar bulur ve bir dikişte içer hepsini. Kaşları zafer kazanmanın ardından gelen üstünlük hissiyle çatılır bu eylemin ardından, dudaklarına sinen sinsi tebessüm ve zaten çok zarif olmayan kısa boynu bir akordeonun kapanan körükleri gibi görünmez olur. Bir baş ve bir ekran karşı karşıyadır şimdi.
-Bey, yeter artık kapat şu televizyonu.
-Olmaz bu en heyecanlı anı.
-Film koydun izliyoruz sanki.
-Filmden de heyecanlı. Hanım bu gerçek. Ama film gibi. Hem film hem gerçek. derken karısı sanki telefonun ucundaymışçasına başını çevirip bakmaz bir kez olsun bile.
-Bunlar durmuş durmuş da darbe için yaz sıcaklarını mı beklemişler? Adamlar ter içinde yakalanmışlar baksana şu hallerine. Yazık yazık.
-Olur mu hanım, tam da güvenlik açığı varken, herkes rehavete düşmüşken, çok akıllıca bir zamanlama bence.
-Emin misin?
-Kendimden olmadığım kadar.
-O nasıl söz şimdi?
-Dur dur şu haber çok mühim.
-Sıkıldım ama. Bari komşuya gideyim.
-Git git.
-Sormayacak mısın kime gidiyorum diye akşam akşam?
-Nurdanlara gideceksin. Başka da kime gidersin ki?
—-.—-
-Hoşgeldin Fatma buyur geç.
-Haberlerden kaçtım geldim. Habermiş, darbeymiş deme bana sakın. Evde yirmi dört saat televizyon açık. Bıktım artık darbeci general görüntülerinden.
-Dondurma koyayım da içimiz ferahlasın madem.
-Koy koy. Algida mı?
-Maraş usulü.
-Duble olsun.
Yüzler gülmektedir. Fatma Hanım uzaktan televizyonun karşısındaki komşusunun kocasına merhaba deyip balkona geçer hemen. Her evde bunlardan var bir tane diye düşünür. Emekli olmuş, kumandayı kapmış, en güzel açıdaki koltuğuna bir tahta kurulur gibi yayılmış, yediği önünde, karısı arkasında.
-Terlik verme, taş buz gibiymiş ne güzel. Sen bana dondurma ver.
Gülüşürler karşılıklı. Sonra da bir fasıl dondurmalarını yerler. İkisi de torun torba sahibidir. İkisinin de çocukları anne babalarını torun torba sahibi yaptıktan hemen sonra boşanmışlardır. Kısa aralıklarla gerçekleşen bu acı süreci de birbirlerine destek olarak atlatmışlardır. Aynı balkonda, aynı plastik sandalyeler üzerinde çaylar içip, Maraş usulü kesme dondurmalar eşliğinde çok yaz akşamları geçirmişlerdir beraber.
-Oğlan ne zaman geliyor?
-Bu gidişle yazı Malatya’da geçirecek. İzinler kalkmış baksana.
-Kalktığı gibi gelmez mi tekrar?
-Gelir gelmesine de yazı bitirdik bile. Önümüz sarı yaz. Aman işte. Ölmüştü asker olacağım diye bizim oğlan. Askeri liseyi kazanamazsam intihar ederim diyordu. Al sana. Ne bileyim Fatma, gene bunlar iyi günlerimiz galiba, ben gene de dilimi ısırayım da.
Kadın sağ elinin iki parmağıyla sağ kulak memesini üst üste iki defa çektikten sonra önündeki verzalit masaya vurur. Eylemini tamamladıktan sonra da karşısında oturan Fatma’ya doğru bakar olur.
-Senin oğlan istediğim kızı alamazsam intihar edeceğim de demişti hatırlarsan.
-Aa sen nereden biliyorsun Fatma?
-Yirmi beş yıllık komşuyuz, bilmem mi? Senin oğlanla benimki kız meseleleri yüzünden içmeye giderlerdi. Bizim oğlan da bekardı gelirdi eve seninkinin derdine yanardı.
-Görüyor musun? Tek dertleri onlar olsaymış keşke. Başka kızlarda olmuştu bizimkinde. Ama bunda diretti durdu. Gönül işte. Yemedi içmedi ya vermezlerse diye. Düğün fotoğraflarında avurtları çöküktü. Dik başlıdır beyefendi. Dediğim dedik. Biz çok söyledik halbuki. Bu kız hırçın, bize de sana da göre değil dedik ama anlatamadık. İlla dediğini yaptırttı. Biz babasıyla zoraki Rize’ye gittik. Yeterince geniş gitmemişiz ki, kız tarafı beğenmedi diye gene gittik. O zaman uçak mı vardı? Kızı almadan daha dört defa Rize yaptıydık. Karadeniz dedin mi o bitmez yollar var aklımda.
-O kadar gittiniz ha? Ben bir kez bile gitmedim Karadeniz’e. Turlar var gazetelerde. Konu komşu bahsedip durur ama bizim adamda iş yok işte.
-Evlat. Onun kalbi kırılmasın diye gittik homur homur. Bir de insan sinir içinde kalıyor saatlerce gitmekten. İniyorsun gülücükler saçıyorsun mecburen. Küçüğün işler kolay oldu da, büyüğün kendi gibi her işi zordu zor. Doğu’dayken ne çektim sen biliyorsun. Bir de boşanıverdi iki çocukla. Biliyorsun işte uykusuz gecelerimi. Şahitsin.
Sonra susar ve ortasına geldiği kitapta hafızasını tazelemek için ilk sayfalarını karıştıran meraklı bir okuyucu edasıyla devam eder sözüne:
-Sende kendin git Fatma. Artık herkes öyle yapıyor. Bizim oğlan gezmeyi sevmezdi mesela. Karısını yollardı gezmelere. O da alırdı bi öğretmen arkadaşını giderdi gezmelere. Bizim oğlan da çocuklara bakardı evde.
Bunu söyledikten sonra çakmak çakmak olur gözleri.
-Yok yok artık askerin de evliliği yürümüyor, ticarethane işletenin de. Biz iyi yürütmüşüz gene.
-Bizimkinin adı evlilik Fatma. Hayatı paylaşıyoruz, görevlerimizi biliyoruz. Kumanda adamda,mutfak bizim. Akşamdan akşama yatak odasında görüşürsek görüşüyoruz. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeği var bir de. Tam pansiyon yani.
-Aynen öyle. Bi general karısı olamamışık emrimizde yaverler.
-Aman istemem. Bak şu adamların haline.
-Hepsi öyle mi ya?
-Aman benim gözüm yok makamda, malda, mülkte. Allah ağız tadı versin, elaleme rezil etmesin ve de kendi yatağında ölmeyi nasip etsin, muhtaç etmesin çoluğun çocuğun eline.
-Amin. O hepimizin dileği de ben isterdim başbakan karısı filan olmak. Herkes emrine amade. Ev işi yapmak yok. Ütü yapmak yok. Gider alışveriş ederdim bol bol. Dünyayı gezerdik bedavadan. Bizim neyimiz eksik onlardan? Bak bana, dilimde tüy bitti deniz kenarına gidelim demekten, yok. Akşam bi dışarıda yemek yiyelim, o da yok.
-Kabahat sende. Güzel yemek yapma da görsün bakalım.
-Geç dalganı sen. Ben gene de isterdim makam sahibi bir kocam olsun.
-Bulaydın bi paşa koca yahu sende.
-Bulamadığımızdan mızmızlanıyoruz böyle. Ne soracağım bak… Bu üst rütbeliler, hani bu darbeyi yapanlar nasıl oldu da inandılar Amerika’daki bir imama?
-Oğlanı aradımdı bu olaylar üstüne acaba bi haltlar karıştırdı mı diye. Ana yüreği işte. Karıştırsaydı da evlat elbette. Çocuğu alelacele çağırmışlardı da bir an konuşabildik sadece. Bana Çörçil’in lafını söyledi. Çörçil’i şundan biliyorum aynı zamanda bir içecek…
-Başka zaman ne kız?
-İngiltere reisicumhuru.
-Şimdi mi?
-Yok bu Atatürk zamanı. Hayranmış zaten o da bizimkine.
-Ee…
-Ee’si demiş ki Çörçil: Türkler’i silahla, askerle yıkamazsınız. Bir imam yollayın işini bilen demiş.
-Yapma be!
-Valla öyle. Bilmiş Çörçil.
-Aynen. Elin İngiliz’i bilmiş bak.
-E ama o reisicumhur.
-Aynı noktaya geldik bak.
-Hangi?
-Makamlı adam bilmeyecek de kim bilecek?
-Senin bu makam aşkın da…
-Bu imam efendi diyorsun… O nasıl imam öyle yahu?
-Kurnaz imam o.
-İnsan kendi ülkesini içeriden yıkar mı yahu? Kendisi olmak istemiş demek ki.
-Belki de. Hınçlı zaar herkese.
-Gelip konacaktı yani en üst makama.
-Bak gene geldik makama.
-Sen geliyorsun. Bi rahat dur da takılmayalım makamda.
-Çay koyayım mı?
-Yok istemem. Sen seninkine sor.
-Yok istemez. Kaçtır dokunuyor ona akşam çayları. Uykum kaçıyor diyor. Midesi ekşiyormuş.
-Çörçil içsek ya.
-Sodam yok. Dur bakkaldan söyleyelim.
-Sodayla mı yapılıyor?
-Ne sandın?
-Votka var sandım İngiliz deyince.
-Canın kafa yapmak istedi demek? Rakı var içersen. Yol var gidersen. Ben var yarenlik edersen.
-Git mi diyorsun, alınırım bak.
-Ben demiyorum. Aşık Veysel’in sözü. Bizim yakın köylüdür.
-Aa bilmiyordum.
-Ben de bilmiyordum. Facebook’da okudum.
-İnternete giriyor musun?
-Tabii. Öğrendim az biraz. Torunlarla yazışıyoruz. Her sabah duvarlarına günaydın, hayırlı günler çocuklarım yazıyorum.
-Ne duvarı?
-Orada öyle diyorlar. Çocuklar babannemiz selam söylüyor gene diyorlarmış. Oğlan arıyor hemen. Çok mutlu oluyorum bilsen.
-Çocuklar annelerinde değil miydi?
-Bakamadı haspa zor geldi. Yeni hayat kurana kadar müsaade istemiş. Hem çocukların okulu filan aksayacaktı. Amann bahane işte. Zor geliyor tabii iki çocuk. Okulu var bir de.
-Malatya’da rahatı iyiydi ama?
-Ehh. Asker olunca nispeten ama zor bizim işimiz anne demişti en son oğlan.
-Hayırdır! Son olaylar yüzünden mi?
-Aşık Veysel’in taraflar olunca… Ondan. Kötü gözle bakıyorlar demek. Bu ülke zor her geçen gün bize. Pek bahsetmiyor ama rahatsızlık varmış halkın arasında. Neyse bu sene tayin isteyecekti ama sahi ne oldu tayinler de mi durduruldu?
-Bilmem ki. Binlerce insan işsiz, yüzlerce okul öğretmensiz mi kalacak şimdi?
-Atarlar herhalde hemen yenilerini. Bunlar da kendilerininkini koyarlar.
-İnşallah. Yani Süleyman’ın oğlan paralandı durdu mesela resim öğretmeni olacağım diye. Sınavları kazanamadı. Kazanamayınca da memur olmam gerek illa dedi, sonra da gitti polis oldu. Sonra da şehit oldu. Kadere bak sen.
-Ben kadere bakıyorum da kader bana bakmıyor. Kimdi ayol bu Süleyman?
-Pancar’dan.
-Köyden demek.
-Şimdi olsa atanacaktı demek.
-Çocuk kaldı mıydı geride?
-İki tane.
-Tuh. Allah geride kalanlara sabır versin.
-Hiç şehit cenazesine gittin miydi?
-Yook. Çok mu fenaydı?
-Ben böyle bir şey görmedim. Süleyman, amcamın torunu. Yengemi de sevmezdim fazla. Mal kavgasına girişti bizimle. O oldu anlayacağın. Limoniydik geçen seneye kadar. Cenazenin olduğu gün başka şeylere de sıkkındım. Çıktık yola. Araba da yok ya. Kan ter içinde gittik yaz sıcağında. Bir gittik ki eve, her yer bayrak. Fadime ne ağlıyor. Kıpkırmızı olmuş gözleri. Çocuklar öyle bir köşede perişan vaziyette babamız nerede diye. Teselli ettik biraz. Sonra sirenler eşliğinde makam araçları geldi. Cenazeyi getirdiler kapıya. Ben sonrasını çok hatırlamıyorum. Kendimi kaybetmişim. Tansiyonum kaçlara çıktı kim bilir? En çok sen ağladın dediler bana görenler. Fadime beni teselli etmiş bir ara. Düşün o kadar. Mezarlığa gidemeyeceğim ben dedim. Takatim kalmamıştı artık ağlamaktan. Sonra benim adam beni çekti bir köşeye sana ne oluyor böyle diye. İnsanı bi teselli etmez, saldırır üstüne böyle zamanlarda bile. Sonra baktım onun gözler de kıpkırmızı dokunmadım, demedim bir şey.
-Tüylerim diken diken oldu bak. Allah evlat acısı vermesin. Dağlar taşlar çekememiş bu bir garip ademoğlu ne yapsın? Ne yapıyor şimdi annesi babası?
-Ne yapsınlar? Çocuk büyütüyorlar bir yandan. Şehit maaşı bağlanmış karısına. Pancar’a gelmişler. Orada hayat ucuz hem. Çocuklar büyüsün bir işe girerim diyormuş karısı. Genç kadın. Durur mu bilmem ki?
-Ölenle hayat bitmiyor ki. Kalan hayat mücadelesine devam etmek zorunda.
-Öyle ya. Peki ne olacak bu generallerin cezası şimdi?
-Asıl bizim cezamız ne olacak bundan sonra?
-Ne gibi?
-Sevgi Hanım’ın başına gelenleri duymadın mı arka mahalleden bizim?
-Ne olmuştu ki?
-Kocasıyla limonilerdi hani. Ayrı yaşıyorlardı ama boşanmamışlardı. Terör saldırısı olmuştu Atatürk havalimanında ya, daha x-ray’den geçerken taramışlar adamcağızı. Oracıkta ölmüş. Kader her yerde yakalar oldu. Can güvenliği yok hiçbir yerde.
-Sen olmasan haberim olmayacaktı.
-Olmaz tabii Fatma. Benden başka kimseyle görüşmez oldun. Bir içine kapandın ki çıkarabilene aşkolsun. Acaba sen depresyona filan mı girdin Fatma farkına varmadan?
-Yok canım. İştahım kaçardı, ölmek isterdim. Ben sadece… Ama doğru söyledin bak kimseyle görüşmek istemiyorum. Eskiden günler olurdu, giderdim bir heves. Şimdi gürültü patırtı çekesim yok. Saçımı sarasım da yok. Bir tek sen varsın böyle çat kapı geldiğim.
-Yarından itibaren biraz açalım seni. Kahve borcum vardı alt kattaki Şehrinaz Hanım’a. Tıklatırım kapını, oradan geçeriz. Zaten sıkıyönetim,ohal olursa akşam akşam da gidemeyeceğiz bir yerlere.
-Çok gidiyorduk ya sanki önceden. Ne soracağım bu Şehrinaz nasıl isim öyle?
-Bende merak edip sormuştum bak. Bir makammış demişti. Türk müziğinin eski bir makamıymış.
-Her şey makama bakıyor bak.
—-.—-
Eve gelir gelmez Fatma ilk iş kocasının önündeki sehpada bulunan boş su bardağını ağzına kadar suyla doldurur. Kocasının oturduğu tekli koltuğun hemen gerisinde kalan üçlü kanepeye geçer. Kocası başını çevirmeden, yüzü gene ekrana kilitli oturduğu yerden konuşur.
-Var mı değişik bir şey?
-Ne olsun ben geldim işte.

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

1- mehdi azizi, iran

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

Cep telefonu çalmaktadır. Arayan malum kişidir:

-İstanbul’da köprüler kapanmış, haberin var mı?
-Neden ki?
-Darbe olmuş diyorlar.
-Darbe mi?
-Darbe.
-Ne darbesi?
-Askeri olan.
-Sivili de var mıydı bunun?
-Bilmem. Hep derler ama biz askeri kısmını biliriz.
-Şakadır kesin.
-Bizim amcaoğlu haber verdiydi. Neden şaka yapsın ki?
-Nereden bileyim senin dayıoğlunun huyunu?
-Amcaoğlu.
-Her neyse. Neredesiniz şimdi tam olarak?
-Aksaray’a geldik bile. Bu hızla dört saat sonra Olimpos’dayız.
-Sesin gidiyor. Alo alo…

Bir araba dolusu adam Olimpos yollarındalar. Üç gece dört gün boyunca konaklayacakları ağaç evlerde yerleri ayırtıldı bile günler öncesinden. Günlük programları belli, gece takılacakları barlar da belli. Ben gücenmeyeyim diye de darbe masalını atıyor şimdi. Dayıoğluymış. Köprüler kapatılmışmış. Kolaydı köprü kapatmak! Beni ne zannediyor anlamıyorum. Bir sürü şey yapmam gerekirken kafamı bunlarla meşgul etmeyi reddediyorum. Olimpos’a da gelmiyorum. Joyce Carol Oates okumayı yeğliyorum. Ama bir şeyden ötürü de konsantre olmayı başaramıyorum. Yani kitap bana bakıyor, ben kitaba bakıyorum. Az evvel bitirdiğim Pyongyang var aklımda hala daha. Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’a hem iş hem de ileride birikimlerini bir kitap olarak değerlendirmek için giden ve doku uyuşmazlığı yaşayan Quebec’li bir animasyoncunun, elinde 1984, üç sene boyunca bombalan başkentte, dünyanın tek komünist hanedanının muhalefet hissi uyandıran her şeyi yok etmesi sonucu halkın çoğunluğunun ezim ezim ezilerek bugünlere gelişinin paralel hikayesi anlatılıyor kitapta. McDonald’s yok, kot yok, kola yasak. Kim İl-sung ya da oğlu Kim Jong-il, muzaffer bir toplum için nüfusun sadece yüzde 30’unun hayatta kalması gerektiğini buyurmuş. Gangnam Style halleri, semirmiş, dev gibi gövdeleri, al yanakları ve birbirinden tuhaf demeçleriyle oğul babanın bir adım önünde popülarite açısından ve onca benzerliğe baktıkça armut dibine düşmüş demekten başka da ne denir, bilemiyorum. Her neyse. Ama o da ne? Boğaz trafiği askerlerce kesilmiş diyor bir internet sitesi. Tanklar getirilmiş. Herhalde Nice’deki olayın benzerinin yaşanma şüphesiyle kapatıldı köprü. Hangi köprü acaba? Fatih Sultan Mehmet mi, Boğaziçi mi?

Nice’de yaşananlar var bir de, öyle kolay unutulacak şeyler değil orada yaşananlar. Üç çocuklu bir adam korkunç bir miras bırakarak göçtü bu dünyadan. On ikisi çocuk ve genç olmak üzere 84 kişiyi zigzaglar çizdiği kamyonuyla biçmek suretiyle öldürdü. Bir sürü de yaralı. İnsanlar çıldırdı. Bu bir salgın sanki tıpkı Saramago’nun kitaplarında yaşananlar gibi. Ya da Romero’nun zombileşen ve süpermarketleri talan edip birbirini ısıran nükleere maruz kalmış tipleri gibi. Artık normal ölüm şansımız azalıyor. Yatağında ölenler şanslıymış. Zafer kutlaması esnasında çocuğunu almışsın omuzlarına, önce şiddetli gelen bir şey çarpıyor sana, sonra seni ve çocuğunu önce havaya savurtup sonra da sert zemine toslamana neden oluyor. Şansın varsa hemen oracıkta ölüyorsun gelen ilk darbeyle, şansın varsa havaya savruluyorsun, koskoca tekerleklerin altında kalmak yerine. Bir sürü hayalinin de üzeri örtülüyor bedeninle beraber olay mahallinde.

Aaa her iki köprüyü birden kapatmışlar. Birileri toplu intihara kalkıştı galiba. Puma tarikatı mı bu, Charles Manson hapiste. Ne saçmalıyorum ben durduk yerde, ne işleri var onların İstanbul’da bir köprünün üzerinde? Televizyonu açayım hiç olmazsa. Altyazı geçiyor işte ve bir sürü bilmiş konuşuyor. Gazeteciler de senden benden fazla şey bilmiyorlar, fikir yürütüyorlar habire. Bazı kanallarsa her zamanki gibi susuyor. Genelkurmay Başkanı esir alınmış. Yok artık. Paralel yapmış. Bu paralel isim olarak bana çok farklı şeyler çağrıştırmıştır her zaman. Benden bir tane daha olduğunu ve yerçekimsiz ortamda serin serin havalanmakta olduğunu hayal ediyorum mesela. “Hey, şu Satürn galiba!” diyor ve uzatıyor ellerini arsızca Satürn’ün üzerine.

Aaa aaa sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. TRT binası ele geçirilmiş. Spiker muhtıra veriyor. Onu askerin vermesi gerekmiyor muydu? Aaa aaa. Ne olacak bundan böyle? İnsanlar çatışıyor. Toplar, tüfekler… Bu yüzyılda olur mu hiç böyle şeyler? Aaa aaa müezzin sela veriyor. Hiç olur mu bu saatte, herkes tümden delirmiş, darbede sela mı verilirmiş? Yoksa sesler gökyüzünden mi geliyor? Hayaller mi duyup görüyorum ben? Tanrım aklımı koru. Neler oluyor ve olacak bundan böyle?

—-.—-

-Alo, Hale!
-Alo! Çok kötü çok.
-O kadar kötü demek Ankara?
-Bundan kötü ne olabilir? İki gün oldu geleli. Bayramla birleştirmiştim iznimi. Şu hale bak. Yalnızım ben burada şimdi. Gurbette çok zor, bir başına, dışarısı savaş alanı gibi. Tanklar kapımın önünde, düşünebiliyor musun? İnsanlarda onların üzerinde. Askerler, barikatlar, silahlar, tüfekler…
-Geçer merak etme.
-Emin misin? Ajansa yardıma gidecektim, kaldı. Haber yetiştirmeye çalışıyorlarmış. Maltepe’de oturuyorum. Anıtkabir’i görüyorum. Meclis bana yakın ve Kızılay’da. Duyuyor musun sesleri? O kadar yakından uçuyorlar ki.
-Duyuyorum. Sabaha geçer. Ama çok kızıyorum her şeye ve herkese. Bize bunları yaşatanlara, dinlere, etiketlere. Dün bir manyak uluorta girdi masum halkın içine. Bugünse tüm bunlar tuz biber ekti üzerine.
-Aaaa aaaa aaaaa camlaaarrr
-Hale ne oldu, ses versene!
-Bomba patladı aaa aaaa ben bunları yaşamak istemiyorum.
-Yok bir şey.
-Annem aradı, gelirim dedi. Ben bu geceyi çıkartamayacağım. Büyük bir patlama oldu çok yakında hem de. Yine istifa etmeyi düşünmüştüm halbuki. Bu karanlık şehre dönmeyecektim asla. Biraz daha dişimi sıkayım dedim. Sol ayağım, dudağım seyirirken buldum kendimi bir anda.
-Geçer. Yok bir şey. Hedef sivil halk değil ki. Keşke bugün işte olsaydın. En azından çevrende insanlar olurdu. Haber yazmakla meşgul olurdun. Sen yalnızsan, senin gibi yalnızlar da vardır elbet çevrende.
-Kapıcı daireleri tek tek gezdi zaten. Bodrum kata inmişler.
-Bodrum mu? Sığınak mı var apartmanda? Yahudi apartmanında mı kalıyorsun?
-Piyanonun içine saklanmıyoruz herhalde. Eşyaların konduğu iki odalı bir yer var zeminin altında.
-Giy bir sütyen, in aşağıya.
-Sütyen mi?
-Lafın gelişi.
-Şu sesleri duyuyor musun? Çok yakın geçiyorlar, F16’lar.
-Pilotu çek içeriye, kurtul şu yalnızlıktan.
-Taşıkardim tuttu.
-Bir acil doktoru da olur.
-Offf ben öleceğim diyorum, sen beni anlamıyorsun.
-Anlıyorum da çözüm üretmeye çalışıyorum.
-Böyle mi?
-O zaman aşağıya in ve komşuluk ilişkilerini geliştir. Çevrende insan olsun.
-Gurbette çok zormuş. Bir Hakan Abim vardı, o da tatilde, şehirde yapayalnızım. Sahi sen niye aramıştın beni? Ne giy demiştin aşağıya inerken?
-Sütyen ve merak ettiğimden. Aramıştım.

—-.—-

-Banu?
-Aa
-Ya
-Aaa
-Yaa
-Şok şok.
-Çeşme’deyiz biz. Atm kuyrukları var metrelerce. Paramız bitti, çekelim demiştik ama bu gidişle çekemeyeceğimiz anlaşılıyor. Zaten herkes bütün parasını çekerse Atm’ler boşalır. Bardan çıkan, soluğu para kuyruğunda almış. Hiç görülmemiş şey. Dur sana darbe haberiyle sarsılan genç kızlarımızın Atm’deki kuyruk çilesini fotoğraflayıp whatsapp’dan yollayayım.
-Yolla yolla. Ankara Suriye gibi olmuş baksana. Bombalar, bariyerler, tanklar, tüfekler… Ne olacak bundan sonrası?
-İç savaş çıkar ya da çıktı zaten. TRT’yi basmışlar doğru mu? Sığınma talebinde bulunan kim? Asker polis birbirine ateş açmış. Havalimanı kapatılmış.
-Genelkurmay başkanını da düğün kıyafetiyle, comparsita eşliğinde rehin almışlar.
-Anlamadım.
-Boşver.
-Fotoğraf yolluyorum hemen.

—-.—-

-Alo!
-Odanda tv var mıydı?
-Var var. Sıradan bir pansiyondayım. Beni doğayla kaynaştırmak, müşteriye kafasını dinletmek gibi kaygısı yok buranın sahibinin. Çanakkale’nin köylüsü, sade ve basit insanlar kendileri.
-Anladım. Sen orada kaldın sanırım. Bozcaada güzeldir ama. Gelme istersen bir süre.
-Söylediğin gibi yaptım ilk gün. Şarabın kadehini 27 liradan içtim. Otuz lira bıraktım geldim yani bir kadeh şaraba. Üzerine de yediğim ama çok lezzetli yoğurtlu bezelye yüzünden ishal oldum. Bi tost ye yat di mi?
-Nerden geldi aklına bezelye yemek yaz gününde?
-Canım çekti. Yarın her şeye rağmen dönmeyi düşünüyorum. Burada sıkıştım kaldım. Kurtulamıyorum da. Dünyevi dertlerden kurtulurum sandım gelince, televizyonun karşısından ayrılamaz oldum.
-Oscar’lı bir İtalyan filmi vardı Akdeniz diye. Bir grup İtalyan asker, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Yunan Adasına geliyorlardı. Geliş o geliş kopamıyorlardı bir türlü. Ne anılar, ne maceralar… Seninki de o hesap olmasın bundan böyle?
-Bir, burası bir Yunan Adası değil, ama tipik Rumistan. Neden bize vermişler ki burayı insan anlayamıyor. Ahir zamanda göremeyeceğini burada görüyor İstanbul ahalisi. Medeniyet dediğin… İki, elli yaşındayım ve şu saatten sonra macera peşinde değilim. Denizi de buz gibi ama girince güzel. Arıtmayı denize vermeyince, o denizler temiz kalabiliyormuş.
-Hale’yle konuştum da, durumlar vahim. Yarın sokağa çıkamayacak mıyız, anlayamadım ben şimdi.
-Burası sakin canım. Cennetten bir parça sanki. Darbe olmuş filan pek kimsenin umurunda değil, pansiyonun sahibi teyze çoktan yattı bile. Sabaha bir darbe gerçeğiyle uyanacak ama muhtemelen anlamayacak bile. Zaten miras paylaşımı ve hayta bir oğul gibi şahsi dertleri varken, darbeye pabuç bırakacaklarını sanmıyorum ailecek.
-Bozcaada seni nüktedan yapmış bakıyorum. İncelikli espriler yapar olmuşsun. Adalara gittin o kadar, pansiyon sahibi teyzenin hayta oğlunu mu dinledin yani? Pes.
-Anlattı, bende dinledim. Sus, konuşma mı deseydim yani?

—-.—-

-Komplo bu. Lokal darbe mi olurmuş? Hani Adana, Mersin darbeleri? İstanbul’da olmuş, Ankara’da olmuş, Kars uzakmış olmamış, öyle mi? Komik. Ama gülmüyorum yani. Kimi kandırıyorlar?
-Kanmamak mı gerekiyor yani?
-Elbette. Bu bir tezgah. Bir oyun. Dış güçlerin, emperyalistlerin bir oyunu bu. Sağolsun onların ortakları da bütün bir ülkeyi oyuncak ettiler.
-Oyun mu bu yani?
-Elbette. Merak etme yakında çıkar kokusu. Bölük pörçük darbe mi olurmuş? Şöyle basacaksın TRT’yi, gerine gerine geçeceksin ekran karşısına, vereceksin muhtırayı, basacaksın devletin tüm kurum ve kuruluşlarını, keseceksin telekominikasyonu, bozacaksın frekansları, gelsin Hasan Mutlucan. Mutlucansız darbe mi olurmuş? O girişim olur ancak. Böyle de bulaştırırsın her tarafına, masum katli bu. Çok olacak ölen, gör bak. Neden? Çünkü böyle olmaz işte bu işler. Hem gece gece, ne darbesi yahu? Sabahın erken saatlerinde başlamalılardı bu işlere. Öğlene temiz bir hükumetleri olurdu cepte. Yaktılar milleti de, askeri de, kendilerini de.
-Eline sağlık Kemal Amca. Ama yemeğin dibi tutmuş biraz diyorsun, öyle mi?
-Ne yemeği?
-Ne bileyim, sanki yemek tarifi verir gibisin. Kendi suyuyla azcık daha tıklattın mı pişer kendi kendine der gibisin aynı zamanda… Bana döver gibi bakma Kemal Amca, korkuyorum valla.

—-.—-

-Alo Hayat Abla!
-Yaaa
-Yaaa, ya.
-Dün öyle bugün böyle. İğneada’dayım ben de, yeni geldik. Yola çıkanlar dönmüşler gerisin geriye. Köprüden dönmüş insanlar, düşün bugün cuma. Herkes serinlemek için geliyor bu taraflara. İstanbul yanıyormuş. Sela verdiler duydun mu?
-Duymaz mıyım!
-Güzel ezanlarımız nelere alet oluyor böyle? Avrupa müslümanları, dolayısıyla İslam’ı tukaka belleyecek iyice. Bunun İslamiyetle ilgisi ne? Kendileri zamanında desteklediler. Bundan sonrası tam Haçlı zihniyeti olacak, gör bak yeni günler nelere gebe? Dünyanın hiçbir yerinde emniyette değilsin bundan böyle.
-Almanya’ya gidecek misin?
-Bilmiyorum. Ben ülkemi seviyorum, politikacılarına rağmen. On tane çocuk yürüdüğünde, bir ton suyu armağan ederler tomalar lıkır lıkır için diye. İki bin kişi yürür Işid’e destek diye, tomalar yatar dururlar miskin vaziyette. Bunun neresinde tarafsızlık? Bu mudur hakkaniyet? Ne kolay harcıyorlar kendilerinden olmayanı? Ne kolay harcıyorlar düşünen insanları?
-Ne olacak bunun sonu, sen söyle?
-Bu ahlar bir gün çıkacak, kalmayacak merak etme. Minnet etmeyeceksin zalime.
-Ahlar vahlar minnet diyorsun anahtar kelimeler.
-Yakındır bir paspas gibi ezileceğimiz günler. Bu bombalar tüm bunlara gebe. Yine de direnmek, pes etmemek gerek. Başka bir çare de göremiyorum zaten.

—-.—-

-Alo!
-Naber?
-Benden iyilik. Siz ne yaptınız?
-Hiiç. Viski içiyoruz.
-E iyi. En güzeli.
-Yollar nasıl?
-Jandarma çekti bir kenara. Dedim beni değil, arkadan gelen kız arkadaşım var. Onu alın dedim, beni bırakın.
-İşiniz gücünüz dalga. Daha giderken başladınız içmeye yolda. Hep beraber, hep beraber, bıkmıyor musunuz birbirinizi görmekten?
-Yoo. İyi anlaşıyoruz.
-Erkek erkeğe?
-Erkek erkeğe.
-Küçük yerlere özgü galiba. Kadınlar evde, erkekler imece… Her neyse?
-Bayramda ne yapmıştın? Konuşamadık.
-Hiiç. Sabah kalktım. Bayram namazına gittim. Sonra kahveye gittim. Bayramlaştık. Sonra dükkana geldim. Saat tam on iki’yi beş geçe ilk rakımı içtim Ramazan’dan sonraki. Sen?
-Sakız likörü içtim. Saatini hatırlamıyorum net olarak.

—-.—-

-Çocum nasılsın? Annen baban nasıl?
-İyiler Leyla Teyze. Sen söyle sen nasılsın?
-Dizlerim, bacaklarım ağrıyor. Yaşlılık işte. Geçen bizim eski mahalleden Fitnat’la karşılaştık romatolojide. Tevellüt kaçtı dedi bana. Hatırlayamadım bile. Çook dedim böyle, hem de elimle de gösterdim çok manasında.
-Olsun kalbin genç senin Leyla Teyze.
-Dizlerde iş yok ki gülüm. Kalp genç kalsa ne! Baksana memleketin haline. Elim iş tutsa başta, savaşırım ben tüm yobazlarla. Ne çektik biz onlardan zamanında. Bir rahat vermezler adama. Giyimine karışırlar, konuşmana karışırlar, doğumuna karışırlar, doğurduğuna karışırlar, saçına, başına, her şeyine. Bunları yapan neydi bakayım onun adı? Fito muydu? O nerede şimdi?
-Amerika’da.
-Ne yapıyor orada elin gavur memleketinde. Gelsin yurduna.
-Gelirse yakalanma kararı çıkartıldı. Hapse girecek.
-Olsun. Gelsin, girsin. İnsan yurdunu özlemez mi? İnsan kendi toprağına gömülmek istemez mi?
-İster ister. Bak ne söyleyeceğim Leyla Teyze, bizim aile mezarlıklarımız yan yana ya. İkimiz de öldükten sonra birbirimize gidip gelelim yine apartmanda yaptığımız gibi. En çok senin sohbetini seviyorum çünkü.
-Kız ağzından yel alsın. Önce benim gitmem lazım. Sen seneler sonra gelince de yarenlik ederiz gene böyle. Kapı mı çaldı? Kim ki? Dur bakalım kim gelmiş?
-Mahmut Amca gelmiş köyden.
-Ammann. Çek kapat şu kapıyı. Ben dul kaldıktan sonra her gördüğü yerde diliyle alt dudağını yalardı kedi gibi. Gözü vardı bende, gözü çıkasıca. Yüz yaşına gelsem gene istemem ben onu. Ama aileden olunca onunla da aile mezarlarımız yakın.

—-.—-

-Alo, günaydın.
-Off günaydın. Hiç uyumadım, biliyor musun? Sabah saat altı’ya kadar uçak sesi, silah sesi derken… Şimdi geldim zaten eve.
-Nerdeydin Hale?
-İn dedin, indim ben de. Kapıcıda kaldım.
-Kapıcıda mı kaldın?
-Evet bir kız daha varmış benim gibi yalnız yaşayan, onunla beraber kaldım. Sağolsunlar bana kızlarının yatağını verdiler.
-Aaa ne alem kızsın yahu! Ben sana git insanların arasına karış dedim. Kapıcının evinde uyu demedim ki.
-Sen ortamı bilmiyorsun. Hem huzur içinde uyudum. Güven geldi. Böyle zamanlarda insana insan gerek. Dışarıya da çıktım bir ara. Yan apartmandan bir kız eğer yalnızsanız gelin dedi. Onlar toplanmışlar bir araya. Sağolun dedim.
-Ve gittin kapıcıda uyudun. Huzur içinde.

—-.—-

-Boğaz köprüsünde darbe girişiminde bulunulduğundan, emir zoruyla, bihaber köprüye getirilmiş erin kafasını kesmişler. Bunu yapan insan mı şimdi?
-Off. Karşılıklı konuşuyoruz alt tarafı. Cümleleri bu kadar uzun ve devrik kurmak zorunda değilsin roman cümlesi gibi, biir. O katile gelince o öyle olduğunu iddia edecektir kesin. Hem İnsan, hem iyi bir Müslüman, hem Allah dostu, hem Bayraksever, hem Vatansever, hem Başkeser. Gör bak yakında bu ülkede bizi yaşatmayacak bu adamlar. Kafamızı kesmekle tehdit edecekler. Giyimimize karışacaklar. Daha dün ayağında çarık, siyah, uzun sakallı bir adam geliyordu karşıdan, kaymakamlığın oradan. Beni görünce sakalını sıvazladı, yanında da karısı ağzı yüzü kapalı. Bu hakkı kendinde buluyor, anlıyor musun? Bende sinir ola ola gözlerine diktim gözlerimi. Kaçırır sandım. Kaçırmadı. Nefret vardı. Abdestini bozdum. Bir yanıyla benden nefret ediyordu yani. İçim ürperdi o an. O gruptan biri, Ypg’li kadınların kafalarını kesmiş, at kuyruklarından tutarkenki fotoğrafları var internette. Militanlar koyun gibi insan kesebiliyorlar. Normal akılla olacak şeyler değil tüm bunlar. Hani dün darbe olmuştu? Yine masumlar öldü. 161 kişiymiş. Kim bunlar? Kimlerin evine, ocağına ateş düştü bir anda, yok yere? Devletin namusu o erler, kurban ediliyorlar yok yere. Şimdi sahte kahramanların zamanı. Küllerinden doğacak hepsi. Allah kahretsin bu insanları. Nasıl verecekler karşısında hesaplarını adını ala ala bitiremedikleri Allah’ın karşısında? Hiç yirmi yaşında delikanlının kafası kesilir mi? Masum katli bu. Adı darbe.

ÇİZER : MEHDİ AZİZİ

SARMAŞIK

image

SARMAŞIK:

-“Bahçıvan Efendi, çok kesme olur mu, mahremimiz olsun komşuyla aramızda. Benim torun küçük, benim beyimle kavgam büyük(bu kısmı içten ve içimden söylüyorum), istiyorum ki yediğimiz içtiğimiz, soframız görünmesin.”
-“Anladım abla ben seni, sen hiç merak etme. Çok açmadan temizlerim altlardan, pisliği ayıklar sana yemyeşil bir duvar bırakırım geride.”
-“Sağolasın. Söylediğin gibi geldin bugün. Yazlık yerde usta bulmak zor, geleceğiz diyorlar, gelmiyorlar. Bekle ki iş gördüresin. Önümüz bayram. Daha evin içi var.”
-“Ben sözümü yemem abla. Geleceğim dediysem gelirim. Yeter ki Allah ömür versin, kudret versin.”
-“Neydi senin adın usta?”
-“Ali’yim ben. Bademler’li Bahçıvan Ali. Kız aldık Urla’dan, buralı olduk iş, aş bulunca. Önce mevsimlik, zor gelince de tümüyle yerleştik. Yirmi beş sene önce tek tüktü evler, şimdi her yerler yazlıkçılarını bekler. Tarlaları sattılar müteahhite, sonuç işte böyle, dağ taş ev. Bize de ekmek çıkıyor, Allah’tan razı olsun.”
-“Sigortan var mı Ali Efendi?”
-“Emekliliğim var Abla. Ama benim hayalim bakkal dükkanı açmak idi bir zamanlar. Bir zamanlar dediysem öyle ahir zamanlardan bahsetmiyorum Abla. Kırk metrekare içinde bulgur, makarna, salça, kola, fanta, ekmek, gazete, sigara ha bir de akşamcıya zula. Bir de bizim evin ağılı var ve bir de sarı kızımız. Günlük süt, o sütten mayalanmış yoğurt, bidona basacağımız peynirimiz, taze yumurtamız.. Bunları satmaktı hayalim Abla. Malum şehir insanı doğalın peşinde. Kötü, pis hastalıklar yapışınca yakalarına ne yiyeceklerini, nereye kaçacaklarını bilemediklerinden bir kısmı gelip konuyor sayfiyeye. Sanıyor ki burada kötü, pis hastalık uğramayacak yamacına, yöresine. Hastalık bu Abla, kapıyı kapatmakla bitmiyor ki iş. Öyle olsaydı, böyle olmazdı. Her evde kötü, pis hastalıktan var Abla. Neyse işte bu iş bile sermaye istedi. Çocukların masrafı çok olunca vaz geçtim ben de. Malum pırnakıl süpermarketler sardı dört bir yanımızı. Ekmek, sigara satmakla da olmayacak dedik kendi kendimize. İşte.”
-“Soğuk su ister misin Ali Efendi?”
-“Sağ ol Abla. Sen bırakıver sürahiyi bir tarafa. Ben bakarım çaresine. Abla senden bir akıl alsam.”
-“Al ablacığım yani Al tabii Ali Efendi, vereyim yani(ne diyorum ben böyle?).”
-“Bizim Abla, yan komşumuz şehirli. Koca villa yaptılar bizim kerpiçin yanına. İlk başlarda pek iyiydiler bizimle, çocuklarla, hanımla. Hatta hanımı, bizim hanımın şalvarını pek beğenmiş, moda bu bu sene demiş. Bizim hanım da veresiye almış pazardan, hediye etmiş Hanım’ına. Gül idi adı. Sarılmış bizim hanıma. Teşekkür etmiş defalarca. Parasını sormuş hatta. Ama bizim hanım hediye o sana demiş. Gözleri dolmuş Gül Hanım’ın. Sonra bizim hanım takip etmiş durmuş Hanım’ı, ne zaman giyecek aldığı şalvarı diye. Hiç kısmet olmamış üzerinde görmek kıymet bilip aldığı, sonra da hediye ettiği şalvarı.”
Ali Efendi susar aniden. Gözleri bulutlanır. Ortamda oluşan sessizlikten ilk rahatsızlık duyan ilk cümleyi sarf eden olur.
-“Şalvar yüzünden mi akıl alacaktın benden Ali Efendi?”
-“Yok Abla. Şalvar bir işaret idi sadece. Bizim bahçedeki sarı kızdan bahsetmiştim hani. İnektir o. İlk başlarda bizim Varlıklı komşumuz bizim koca inek üzerine üzerine konan sinekleri kovalamak için kuyruğunu tembel tembel bir o yanna bir bu yanna her salladığında kahkahalarla gülerdi haline. Sonra bizimki güm diye çöküverirdi yere. O haline daha çok gülerdi. Bizim sarı kız göz kırpardı, ona da gülerdi. Kısaca bizim kızın her şeyi komikti. Fakat gel zaman git zaman bunlar yeni ahbaplar edinir oldular başka başka villalardan. Partiler vermeye başladılar bahçelerinde. Bahçe dediğim böyle bahçe değil Abla. Koskocaman, yüzme havuzlu, fıskiyeli, çimenli, salıncaklı ahşap mobilyalı, çocukların körebe oynarken kaybolduğu küçük bir orman diyeyim sana. Ama bizim bahçe bitişiğimiz. Önce şans dediğimiz, sonradan talihsizliğimiz olan bu yakın komşuluk oldu zaten Abla. Bir gün, bir akşam bizim hanımın aldığı şalvarı alıp da hiç giymeyen Hanım geliverdi kapıya apar topar. Neymiş bizim sarı kız çok mö’lüyormuş, gürültü oluyor, misafirlerini rahatsız ediyormuş. İnek bu Abla, mö’lemesin mi? Sen söyle?”
-“Eee”
-“Bir gün de Bey’i geldi, sizin taraftan rüzgarla beraber gübre kokusu geliyor dedi. Burnumuzun direği kırılıyor, misafirler rahatsız oluyor dedi. Hormonsuz diye benden aldığın domat, hıyar başka türlü yetişir mi toprakta gübrelemezsen eğer. Kısaca Abla, biz bunlara batar olduk azar azar. Ne yaptık bilemedik ama olduk işte. Görsen kapıdan çıkmaya korkar olduk. Çocuklar sessizleşti. Hanım azar yemesin diye korkuyla bakar oldu onlardan yana. Her Allah’ın günü şikayete başlamışlardı Abla. Sarı kız mö’ler mö’lemez benim kızlar elleriyle sus işareti yapıyorlardı hayvana. Hayvan ne anlasın çocuk dilinden. İnadına sanki bazı günler yırtınıyordu hayvan. Ağzımızın tadı kaçtı Abla. Huzursuzuz anlayacağın. Taşınsak diyorum, nereye gideceğiz? İnek var, kümeste tavuklar var, horoz var, civcivler var dizi dizi. Abla’sı gel gör benim civcivleri, bir tatlılar kurban olsunlar onlara. Ama bizim komşunun gözü görmüyor ki civciv mivciv. Varsa yoksa gürültümüz, kokumuz.”
-“Edepsiz görgüsüzler. Bağdan gelmiş pardon dağdan gelmiş bahçedekini kovarlar.”
-“Öyle de başa çıkmak zor kodamanlarla Abla.”
-“İnsan yuvasını terk etmez onlar öyle diyor, elin haddini bilmezleri rahat edecekler diye. Durup direneceksin, savaşacaksın sonuna kadar. Kurda kuşa yem etmeyeceksin bir avuç toprağını. Vatan toprağı bu.”
-“Öyle mi diyorsun Abla? Sen Chp’li miydin Abla? ADD’li filan mısın? Vatan deyince bakışların değişti de.”
-“Öyle. Bayrağımızı alır çıkarız biz sokaklara. Vatansa gerisi teferruat Ali Efendi.”
-“Öyle de Abla, bu bizim olay çok başka. Yani sana da öyle gelmiyor mu Abla? Bizim düşman öyle düşman değil ki.”
Kafası karışan Ali Efendi başındaki kasketi çıkartıp, serçe parmağıyla kaşımaya başlar düşünceli düşünceli  yer yer kelleşmiş, uzaktan dünya haritasının minyatürüne benzeyen başını.
-“Senin komşunun işi gücü neydi Ali Efendi?”
-“Valla söylediğine göre çok iş yapıyor, pek çok iş kolunda; ama evden de çıkmıyor ki çalıştığını görelim. Hamakta sallanıp, hizmetçilerine emirler yağdırıyorlar. Bir de bize bela olup yağıyorlar ara ara. Bir de ne kavga kıyamet, akşamına da bir güzel ziyafet.”
-“Aynı biz(içimden geçiverdi, dolayısıyla da içimde kaldı). Emperyalizm bu milletin, köylünün, emekçinin en büyük düşmanı Ali Efendi.”
-“Öyle de Abla, benim durumumla ne alakası var anlayamadım.”
-“Çok alakası var Ali Efendi. Seni sömürmek istiyor emperyalist güçler. O yüzden senin başına gönderildi bu sonradan görme burjuvalar. Emperyalizm gönderdi onu sana.”
-“Yok Abla, sanmıyorum. Beni ne yapsın emperyalistler? Bana gelinceye kadar neler var Abla? Ben bir basit bahçıvanım. Emekli aylığım belli. Evim belli, barkım belli. Kışın kömür yakarım, yazın serinlemeye bahçeye çıkarım.”
-“Böyle böyle başlar bu işler Ali Efendi. Ali Veli dinlemez böylesi. Bayrak düşmanları. Al bayrağını, çık bahçene. Al bayrağını, as bahçene.”
-“Biz bayrağımızı, vatanımızı, toprağımızı severiz Abla. Bizim durumun diyorum senin anlattıklarınla alakası yok yalnız Abla. Bizim komşuya ne bizim bayraktan? Hem bayram seyran değilse, cezası var bayrak asmanın. Resmi kuruluş değilim ki ben, göndere bayrak çekeyim?”
-“Dış mihraklar.”
-“Hangi Abla?”
-“Boş ver beni Ali Efendi fazla televizyon izledim galiba bu ıssızlığın ortasında. Sarmaşıklar gibi sardı tuhaf düşünceler kafamı. Her taşın altında onları arar oldum.”
-“Onlar kim Abla?”
-“Boş ver Ablam, ben sana şöyle buz gibi bir erik hoşafı getireyim, bizim hasattan. Sahi senin çocuklar kaç tane?”
-“Altı tane. Altısı da kız.”
-“Ne yaptın sen Ali Efendi, erkek olsun diyedir Allah bilir. Altı kız, altı kısrak yani. Nasıl baş eder, ne yer ne içirirsin hepsine birden?”
-“Yok Abla. Ben kız çocuğunu severim. Ben çocuk severim. Erkek çocuk olacak, ne olacak sanki? Bak bana, ben beş para etmezin tekiyim. Bir bakkal dükkanı açamadım, emperyalizmle pardon abla bir komşumla bile baş edemiyorum. Benden ne köy olurmuş, ne de kasaba. Ama kız çocuğu başka. Tıpkı bizim olay gibi. Yıllarca bizim çocuğumuz olmadı Abla. O zaman da şimdiki gibi tedavi olanağı yoktu. Bir gece ki o gece Kadir gecesiydi, sabah ezanına uyanıverdim bir ürpertiyle. Hemen namaza durdum. Allah’ıma yakardım bana evlat nasip eyle diye. Sonra da gizli gizli akıttım gözyaşlarımı yastığımın üzerine, yorganı üzerime çekip hanımdan gizlice. Bir zaman geçti benim yakarışım üzerine. Hanım verdi müjdeyi gözyaşları içinde. Sarılıp ağlaştıydık hiç unutmam. Sonra sonra her sene doğurur oldu bizim hanım. Tavşanlar gibi böyle. Ben sözümü yemem Abla. Allah’ıma sözümü tuttum. O bana evlatlar nasip eyledi. Hiç birini geri göndermedik. Günahtı çünkü öylesi. Ben bir istedim o bana altı tane verdi. Bir elin sayısından da çok. Daha ne olsun ki? Sonra Allah rızklarını da verdi. Sende çoluk çocuk kaç tane?”
-“Tek çocuk, tek torun ve de tek kocam var benim. Kocam istemedi(çok para gider dedi, çocuk demek masraf demekti), tek çocuk yeter dedi, sonra Avrupa’ya gideriz dedi, biz de bol bol Avrupa’ya gittik. Oğlum da babasının sözünü dinledi, paylaşmayı bilmezdi, karısıyla geçinemedi, evliliğini yürütemedi, o da bir tane torun verdi, gelin gönderirse görebildiğimiz oğulun oğlu ve tabii oğlum, o da bol bol Avrupa’ya gitti.”
-“Anladım Abla. Bir yandan bu konuşma iyi geldi bana Abla. Ben kararımı verdim. Allah’a havale edeceğim komşumu. Varsın o görsün hesabını. Benim işler hep Allah’lık zaten.”
-“Biliyor musun Ali Efendi, en doğrusunu yaparsın. Dur senin hoşafını getireyim ben buzdolabından. Altı kız, altı kısrak ha!”
Bir kahkaha atar mutfağa doğru giderken. Kendi kendine konuşur kafasının içinde: Sarmışlardır kısraklar sarmaşıklar gibi bütün bahçesini, evini, ruhunu, boş kalan tüm anlarını, eksiklerini, acılarını, yetersizliklerini. Şanslı adamsın Ali Efendi, Allah’ın sevilen kulusun ufak talihsizlikler yaşasan da hayat içinde. Benden çok sevilensin, orası kesin.

TEK GÖZÜM

IMG_20150705_020615

TEK GÖZÜM:

Tek gözüm, cancağızım, seni benden kendi türüm alıp kopardı. O meşum günde tam olarak neyin peşindeydim bilemiyorum ama bildiğim bir şey vardı, arkamdan beni takip eden rakip gölgelerinizin sokak lambalarının aydınlattığı loş ve leş arka sokaklara yansımakta olduğuydu. Kuyruğumu dik tutmaya çalışmaktan başka elimden ne gelirdi hiç bilmeden ilerledim dar sokaklarda. Mevsimlerden sonbahardı, vakitlerden akşamdı. Dağılmış çöp bidonlarının yanlarından geçtim. Kaldırımları mesken tutmuş, nefesleri tükenmekte olan adamların yanlarından süzüldüm usulca. Hiçbirinin umurunda değildim, onlar da benim. İnsanoğlu bir yandan binaların boylarını tuğlalarla yükseltip, diğer yandan kendi türünü dışlamaktaydı içi sızlamadan. Çöpleri eşeleyen, yorgun, bitkin biçareler. Kim bilir, belki de bu insanlar o yüksek katlı binalarda yaşamaktan bıkıp gün gelip kendilerini bulundukları yerden atan bedenlerdi, belki ayaklarının altında toprağı hissetmek istediler, peki ama şehrin göbeğinde toprak ne gezer? Parklarda yemyeşil çimenler ama onların da altındaki toprakta solucanlar ne gezer? Solucansız, kurtsuz, börtüsüz böceksiz toprak, toprak değildir ki! Her gün koca koca hortumlarından akıttıkları tazyikli sular ilaçlanmaktan leş gibiler. Ne içtiğimiz su su gibi, ne yediklerimiz aş gibi. Keşke şehirde doğmamış olsaydım! Keşke bir köyüm olsaydı geri dönebileceğim, ölebileceğim! Burada ölmek de zor. Kendine ölecek kuytu bir köşe bulmak da zor, kardeşlerim. Bir kedi ölmeyi nereden bilecek diyecek olursanız eğer, bilmez elbet diyeceğim. Ama ben başkayım. Ölmenin yok olmak demek olmadığını da öğrendim. Bir gün geldi ve kulağıma fısıldanıverdi tüm bu gerçekler. Rüzgarla geldi fısıltılar, iliştiler kulağıma. Sırrı sakla dediler, sakladım ben de. O günden sonra gözüm açıldı, olan bitene. Körmüşüm ben bundan önce. Kokuları takip eder, darbelerden sakınırdım, ne korkakmışım meğerse evvelden. Yedi can palavraları insanoğlunun olsun, üzerinden çok da fazla geçmedi, bir kardeşim karşıdan karşıya geçmek isterken kalıverdi hızla gelmekte olan bir arabanın altında. Daha da yedinin yedincisini bırak, üçünü bile harcayamamıştı yavrucak. Araba savurtuverdi onu kızgın asfaltın karşı köşesine bir öğle vakti. Gittim baktım ben de parçalanmış cesedine. Ne yalan söyleyeyim, onca tarihimize rağmen, engel olamadığım bir merak vardı yüreğimde kabarmakta olan, üzüntümü ise kat be kat aşan. Uzun süre baktım baktım baktım ölüsüne. Karnı yarılmış, bağırsakları dışarı çıkmıştı, kafası ezilmiş, tüm patileri kırılmıştı yavrucuğun. Vücudundan çıkan her tür sıvı toprağa bulanmış, derisine yapışmıştı. Gözleri kapalıydı. Minik burun deliğinden sızan bir damla kan bıyıklarının üzerinde pıhtılaşmıştı. Üzerine tek bir tane süs asılmış cılız bir Noel ağacını andırıyordu bu haliyle. Bir düşüncedir aldı beni bu manzara karşısında. Az evvel kah miyavlaşıp, kah içten içe konuştuğum tekirim, acaba şimdi nerelerde diye. Az evvel buradaydın, yanımdaydın, şimdi nereye gittin? Patimle yokladım bedenini. Cansız bedenin hiç tepki vermedi. Kanının ılık akması gerekirken, bedenin soğuyuverdi birdenbire. Tüm vücudunu bir güzel temizlediğin dilini de koparmışsın can havliyle, anın dehşetinden yapmışsın belki de. Ah yavrucuğum her şey tamam ama şimdi nerelerdesin? Kalbin durdu, beynin öldü, konuşkan dilin koptu ama sen nereye gittin? Sen de bitmedin değil mi, tek bir beden yüzünden? Ölüm bu mu? Yok olmak bu mu? Nereye gitti konuştuklarımız, rahata erme planlarımız, her sabah yeniden başlayan günü kurtarma umutlarımız? Senin yavruların annesiz kaldılar bak şimdi. Daha da yavrulayabilirdin halbuki. Emzirebilirdin tekrar. Anneliğin de yitmiş oldu solan bedeninle. Oysa ki ne güzel, yiyecek arar bulurduk seninle. Ben kendi türümün nadide bir örneği olduğumdan, paylaşırdık yiyeceğimizi beraber, her zaman yaptığımız gibi. Hiç olmadı bir parça kuru ekmeği tırtıklardık seninle ikimiz. Sen fazlasını yerdin, ben artıklara razı olurdum senin için. Ne verirsen patinle, o giderdi seninle. Belki sen bir kuş avlar getirirdin yahut da bir fındık faresi. Malumunuz kedigiller familyasından, etçiller takımından olduğumuzdan her tür hayvansal gıdayı tüketmekte sakınca görmeyiz biz. Bizim tabiatımız da böyledir, daha da elden ne gelir? İşte böyle düşünceler üşüştüler senin gidişinle beraber aklımın bir demeyeyim her köşesine. Sonra da terk edip gitmediler maalesef, ben aksini istesem de. Düşünen bir kediye dönüştüm göz göre göre. Mevsimlerden sonbahar, vakitlerden akşamın çökmüş olduğu o günde, bu tip düşünceler içerisinde yürüyordum kendi kendime. En sevdiğim arkadaşımın kaybının hüznü vardı hala üzerimde. Saatler geceyarısını vurmazdan önce, dilim susuzluktan dışarıda, kafam açlıktan ve düşünmekten serseme dönmüşken ve şuursuzca dolaşmaktan vazgeçmem gerektiğini idrak ettiğim andan itibaren burnuma gelen yemek kokularını takip etmeye karar vermişken nihayet az ileride bir arabanın bagajına eşyalarını yerleştirmekte olan genç oğlanların etrafında pervane, belediyenin kulaklarını mandalladığı yani baytar görmüş, iğnenin tadına bakmış bir çomarın varlığı beni ikinci kez kendime getirdi aniden. Bir çomarın boy hedefi olacakken ben; bu sahipsiz, sokak bekçisinin önüne atılan bir parça kemik ya da kemik suyuna bulanmış bayat ekmeklerin hatırına yan sokaktan aniden çıkan iki kadının akıllarını başlarından alacak şekilde havladığına şahit oldum. Bir yandan havlayan ve köpeksel varlığıyla mahalleyi ben buradayım, hepinize yeterim diye inim inim inleten köpeğin gözdağı vermesi karşısında çaresiz birbirine sokulan iki kadının imdadına yetişmek şöyle dursun, bir dur bile deyivermedi iki genç oğlan. İki yanlışın biri insan türünün ayıbı olsa da, bir diğerinin müsebbibi bu hem aptal, hem de ihtiyar ve işgüzar çobandı. Kendisini besleyenlerin gözüne iyice girdikten sonra ancak iki kadının yakasını bıraktı. Başını okşasınlar diye sığındı onların kuytu köşesine. Akşam yemeği hazırdı onun gözünde bundan böyle. Yeri geldi miydi kendisini yakan, kuyruğunu koparan, akılalmaz işkenceler yapan bir de üzerine akşam yemeği olarak servis eden insanoğluna yaltaklanmakta üstüne yoktur köpekgiller familyasından etçiller takımından seni gidi gıdısından okşanmayı seven sefil çomar! Bir güzel tırnaklarımı geçiresim var ama tutuyorum kendimi olduğum yerde. Benimse iki miyavıma akşam yemeği önüme serilmediğine göre, kendi aşımı çıkarmam gerek yine çerden çöpten.

İşte böyle öngöremediğim akibetim, kestiremediğim talihim, açlıktan ne yapacağını şaşırmış bomboş kalmış midemle baş başa o çöp senin bu çöp benim dolaşırken sağda solda en nihayet buldum ben de bir lokma. Hem de ne lokma. Bir restoranın arka bahçesindeki çöp kutularının içinde envai türde yiyecek varmış beni beklemekte olan. Hemen dalıverdim istihkakımın içine. Tam da talihim döndü derken, sessiz gölgeler canlanıverdiler birer birer. Hepsi birer kediye dönüştüler. Kedigiller familyasından, etçiller takımından ve hepsi benim kanımdan. Acımasızca tırnaklarını doğrulttular üzerime. Yemek o kadar tatlı geldi ki onca açlığımın üzerine, koruyup kollayamadım kendimi layıkiyle. Bir darbe sol yanıma geldi, korkunç bir acıyla sarsıldım olduğum yerde. Sağ gözüm, sağ yanım karanlıkla kaplandı aynı anda. Islak, yapış yapış bir şeyler aktı gitti gözümden aşağıya. Ölüyorum sandıysam da ölmedim, ölemedim, kim bilir belki de hikayem duyulsun istedim. Bir çöp kutusunun içinde, sağım solum kokuşmuş yiyecekler içinde sonum gelsin istemedim. Tek gözüm sizlere ömür, aldığım sayısız darbelerse yerini bir sızıya bıraktılar hiç geçmeyen. En büyük darbeyi kendi türümden aldım hiç tahmin etmezken.

image
JOSE GUADALUPE POSADA

Artık kocadım ve biraz da çabuk yaşlandım tek gözüm sönüverince. Uzaklara gidemez oldum eskisi kadar. Mecalim yok artık kolay kolay harcamaya kısıtlı enerjimi. Küçük gördüğüm sokak köpeklerine dönüştüm sonra sonra. Beni alsınlar diye paralandım durdum insanoğlunun önünde. Baktım ki ev kedileri rahat ve konfor içinde, ben de istedim onlar gibi olmak, bir çantada taşınmak, kuş tüyünden yastıklara uzanıp kıvrılmak, gün boyu mırıl mırıl mırıldanıp, kaz ciğerli kedi mamalarından tatmak, ama şekilci insanoğlunun tercihi olamadım bu çirkin halimle. Beni evlerinin baş köşelerine yakıştıramadılar tek gözümle. Kim ister kocamış, tek gözlü bir hayvanı evinde? Özür de olsa onlardan farklı olduğum için kediler arasında da dışlandım son halimle. Coşku doluydum bir zamanlar, oyuncuydum, mart geldi mi duramazdım olduğum yerde, tohumlarımı saçar, doğacak çocuklarıma serenatlar düzerdim olası eşlerime hitaben. Son halimi bir görseler çocuklarım, hanımlar.. Bir münzevi var bundan sonra hayattan, sokaklardan kaçan. Ne kendi türüyle ne başka türlerle uyum sağlayıp, bir arada durmayı başarabilen. Ama aklı hiç durmadan çalışan.

Biliyorum bunu ben seçilmişim en başından. Yıkılmadım, yılmadım  ölmedim, cezamı çekmekte, çilemi doldurmaktayım; kaderime razı, günümün gelmesini beklemekteyim. O gün geldiğinde tüm kediler önce birer ikişer, sonra beşer onar, daha daha sonra yığınlar ve en nihayet kitleler halinde düşeceklerdir peşime. Nereden mi biliyorum? Çünkü benim okuma yazmam var. Ben okumayı biliyorum, hem de her dilde; kuş dilinde, tersçe, Arapça ve Farsça ve tüm latin dillerinde.

Yakın bir tarihte ben gene çöpleri karıştırırken, sağlıklı bir kedi bitiverdi yanımda. Daha ilk lokmamı yutmamıştım ki beni diğer gözümü oymakla tehdit etti tıslayarak. Nasıl hareket ettiğimi merak ediyorsunuz, değil mi? Size kalsa, sizin düşüncenize göre, tek göz mühimken, ikisinin kaybı pek bir mühimdi, halbuki hiç korkmadım tehditlerinden. Ama bir kedi olmak umurumda olmadı. Kalan gözümü diktim üzerine, o ise tehditler savuruyordu sivri tırnakları eşliğinde. Öyle dik durdum ki karşısında, size anlatamam. Tek gözümü diktim üzerine, sanki görünmez bir zırh vardı üzerimde. Düşman küçüldükçe, ben büyüdüm git gide. Büyüdüm büyüdüm büyüdüm. Bir kara antere dönüşüverdim sonunda. Bu değişim karşısında neye uğradığını şaşırdı bizimki. Gözleri üzerimde dikili fakat gerisin geriye attı adımlarını. Onun tereddütleri vardı, benim özgüvenim. Onun üzerinde hayatı boyunca üzerinden atamayacağı ve ömrü elverdiğince anlatmaktan bıkmayacağı bir hikayesi vardı, benimse yavaş yavaş tüm dünyaya duyuracağım sessiz çığlıklarım. Ta köşe başına kadar gitti geri geri. Her bir adımıyla küçüldükçe iyiden iyiye. Küçüldü küçüldü küçüldü. En nihayet bir noktaya dönüştü gözümde. “İşte böyle kardeşim, bak kılına zarar vermedim. Böyle de gözdağı verilebiliniyormuş demek ki! Git anlat şimdi bu hikayeyi tüm çıplaklığıyla herkese. Benim de efsanem büyüsün büyüsün büyüsün, kocaman olsun seninle birlikte. Bir ağız diğerine aktarsın şevkle. Beni anlatırken kullandığınız kelimelerin sıfatları büyüsün dursun her bir ağzın içinde. Anlatacaklarım bitmedi, bilakis başladı şu anda benimle birlikte. ben seçilmişim, duysun bilsin Afrika, Ortadoğu, Amerika. Hepsi toplanacaklardır benim etrafımda eninde sonunda.”

SEVGİLİ ŞEY (şiir kitabımdan sonra yayınlanacak olan romanımdaki bir hikayedir yalnızca)

image

SEVGİLİ ŞEY:

Bana dedi ki: “Ben bir şey’im ve bir şey olmaktan öteye geçemedim.”
Aynı şey kendi kendine dedi ki: “Korkarım ki eğer yok olmayı başaramazsam karşıma çıkan her şey’i özenle kırmaktan çekinmeyeceğim, kahretsin.”
Başka bir şey müdahale etti ve dedi ki: “Bu dünyadaki tek şey sen değilsin ve her önüne gelen şey’i incitemezsin.”
Daha az duyarlı bir şey dedi ki: “Benim olan şey’i incitme de yeter ki..”
Tüm şey’ler şey şeklinde bir masanın etrafında toplandılar ve sancılı geçen bir çözüm sürecinin ardından dediler ki nihai karara vardıktan sonra temsilci olarak seçtikleri bir şey’in temsili ağzından: “Bu şey, bu ayrıkotu şeklindeki şey, kendini bir şey sanmakta durup durduk yere, bir meşgale gerek ona ve çok çalışan akıl’ına; yoksa kurtulamayacağız ondan ve de elbette ki gereksiz çok çalışan akıl’ından.”
Sevgili şey’in akıl’ı dillendi ve dedi ki:”Sevgili şey uyurken yatağında merak etmesin, endişe duymasın tüm diğer şey’ler, ben bir meşgale buldum sevgili şey’e bundan sonra geçireceği uzun günler ve geceler süresince.”
Sessizlik çöktü ortama. Kabullenmekten ve çaresizlikten doğan sessizlik yerini beklentiye bıraktı. Akıl’sa verdiği sözü tutmak ve beklentileri boşa çıkarmamak için akşam çöküp gece olur olmaz planını uygulamaya koyuldu ve içinde bulunduğu uyuyan sevgili şey’in içinden sürpriz bir rüya aracılığıyla bir mesaj gönderdi ona ve en nihayet kendisi de istirahate çekildi kuytu köşesinde. Gece biti, sabah geldi. Gece koştu, sabah coştu. Sevgili şey uyandı ve yatağında doğruldu. Fısıldarcasına dedi ki: “Birinin olunabilinecek her şeyi olmak istiyorum bundan sonra.”

Şimdi ise akıl’ın sırasıydı ve o da üzerine düşeni yaptı hem beni hem de siz değerli okuyucuyu aydınlatmak için, ve bundan sonra olacaklara dair dedi ki: “Ahh şimdi geldi akıl’ıma bu cümleyi duyunca. Çok değerli bir şey vardı ve onun da akıl’ı böyle çook çalışırdı, hatta veda etmeden önce bir not bırakmıştı kendi çok değerlisine “Benim için olunabilinecek her şey oldun sen”.” diye ve korkusuzca bırakmıştı kendini Sussex’teki Ouse ırmağına. Ölenin arkasından konuşmak biraz ayıp olduğundan bizim buralarda, isim vermeyeceğiz öyle uluorta ama vazgeçmenin eteğine doldurduğu taşlardan daha ağır olduğunu hatırlatmak istedik son bir defa.

Akıl’ın fısıltıları durduktan sonra dünya nefesini tutmuşçasına akıl’a kilitlendi. Akıl durdu, dünya durdu o anda ve bir süre sonrasındaki bir an’a kadar devam etti bu uhrevi durgunluk. Nihayet akıl tekrar başa geldi ve dedi ki bir anda: “Bunda bir terslik var; benim içinden fışkırdığım sevgili şey, bir başka şey’in olunabilinecek her şeyi olmak istiyor(kafası karışan okuyucuyu aydınlatmak adına not düşüyoruz burada, şöyle ki sevgili şey’e bir takım şeyler dikte ettiren akıl’ı yani bendeniz ile her şeyi olmak istediği birinin akıl’ı arasında geçiyor esasen tüm bu yaşananlar yani size soyut gelen iki akıl burada taraf olacaktır sıkışmış oldukları bedenlerden gizli gizli haykıran. Eğer hala anlamadıysanız yok yapacak şey başka, diyorum size benimde çözemediğim dolu şey var hayatta, anlarmış gibi yapıp okumaksa en hayırlısı hakkınızda).

“Halbuki tam tersi olmalıydı, bu kötü fikir, bu çook kötü bir fikir… Aman Tanrım çok kötü bir fikir vermişim, artık değiştiremem, ne o ne ben… biz mahvolduk beraber. eğer planım başarısız olursa sahipsiz bir akıl olurum boşlukta evsiz barksız dolaşan, kovalanırım kendi yuvamdan, kimseler beni evlerine almaz bundan sonra sırf planımdaki bu açık yüzünden, yalnız bir akıldan daha korkunç ne olabilir bu dünyada? Sahi kim sokmuştu bu fikri benim akıl’ıma yani bana(akıl’ın öncelikle kendi özbenliği ve ne olduğuyla ilgili kendi şahsi çözümsüz sorunları yok muydu sizce de)?”

Evrenin işleriydi işte. Kimsecikler akıl sır erdiremediler olan bitene. Ama bir şekilde bu bulanık akıl’ın fikirlerinden haberdar oluvermişti bir çırpıda diğer şey’ler. Bir panik havası vardı haliyle ama onlar bile sonunda karar verdiler yaşamadan bilinemeyeceğini, ve beklemeye başladılar çekildikleri köşelerde sessizce.

Sevgili şey aynı gün kalktığı yataktan birinin olunabilinecek her şeyi olmak ümidiyle ve o birini bulmak üzere düştü yollara. Akıl ve irade müthiş bir savaş içerisine girdiler sevgili şey doğru birini bulduğunu söylediği anda. Akıl teslim olmuştu, irade ise her zamanki gibi direniyordu. Akıl’ın arkası kuvvetli idi, irade ise yapayalnız ama güçlü görünüyordu. Akıl hisleri maşa olarak kullanıyordu, irade hisleri yok sayıyordu. Evrende oluşabilecek son kozmik çarpışmadan önceki en soyut çarpışmaya hazırdı taraflar ve taraftarlar. Silah olarak ne yoktu ki ortalıkta? İçe atılan tazyiksiz gözyaşları mı istersiniz, bir çuval dolusu kırıcı kelimeler mi yoksa dirençli düşüncelerle örülü çelikten bir kas mı? Ve beklenen oldu mantık kaslarıyla örülü irade yenik çıktı bu savaştan. Akıl kazanmıştı. Ve sevgili şey olunabilinecek her şeyi olmak istediği bir başka şey’i taktı koluna ve içerisine şehvet’in dahil olduğu arzularla çevrili günler günleri kovaladı durdu bir süre. Ama şehvet korkak tabiatıyla bilinirdi ve sıkılgandı. Duyarlılığı ise kısa bir süre sonra tükenirdi. Benzer kısırdöngü tekrarlanmakta gecikmedi, pek çok geçmiş tezahürlerinde görüldüğü gibi. Bedenlerin birbirlerini ve çarşafları parçaladıkları anlar bir gün geldi kendiliğinden son buldu, çünkü şehvet arada kalmaktan ve dürtülerle oynamaktan sıkılmıştı, şiddetle başını dinlemek istiyordu. Bir gün geldi şehvet sessiz sedasız çıkıverdi aradan arkasında ne bir not ne de bir adres bırakarak. Şehvet önemli bir parçayı da beraberinde götürmüş, boşluğunu ise hissizlikle doldurmuştu.

Tüm bunları fırsat bilen irade bir kez daha çıktı sahneye. Kararlılığından bir şey kaybetmemişti. Akılla var gücüyle savaştı son kez. Kullanmaktan çekinmeyeceği tüm silahlarını kuşandı tek tek. Cesurdu ve atak. İçtendi ve duyarlı; ama son derece de hırslı. Savaşta taktiğin cesaretten daha mühim olduğunun önüne geçemedi tüm bu bilgelikler. Akıl gene kazandı. İrade kendini yüksekçe bir yerden atarak hayatına son verdi. Gazetelerde boy boy çıktı ilanları. Tüm ümidini yitirdiğinden bahsediyordu gazeteler. Ölümcül bir hastalığı olduğundan ve tüm mantığını sardığından, vesaire vesaire.. Duyguları boş verip mantık çerçevesinde üzüldü kalan şey’ler arkasından, yaşıyor olsaydı onun da benzer şekilde davranacağından hemfikir olarak. Akıl küçük çapta bir sansasyona yol açmış bu durumdan pek fazla hoşlanmasa da, akıl’ın yolu bir diyerek vicdan azabı duymadan, duymuş olsa da üzerinde fazla durmadan yolunda ilerlemeye devam etti tek başına.

Bir gün, bir an geldi ki kendini son derece yalnız hissetti akıl. İrade ölerek, şehvet sıkılarak gitmişti. Sevgili şey ona kalmıştı kalmasına ama başa dönmüşlerdi sanki ve şimdi akıl’ın bir türlü baş edemediği bir sorunu vardı ve korktuğu başına gelmişti en nihayet. Sevgili şey birinin olunabilinecek her şeyi olmaktan yorgun düşmüştü. Şehvet gidince isteği, irade solunca da kalan tüm isteği yok olmuştu. İnancı aramaya koyuldu hırsla akıl; ama artık çok geçti. Son dakika geçmiş milyonlarca dakikaya yetemezdi bundan sonra. Avuntu ve teselli de fayda etmedi. Sevgili şey akıl’a rağmen onu yok etmekten çekinmedi. Hiçbir şey’in aynı kalmadığını bile bile akıl var gücüyle direndi sevgili şey’e. Bir eve, bir yuvaya, onu sahiplenecek bir bedene muhtaç olduğunu hissediyordu. Terk edilmenin acıtacak olasılığını düşünerek elinden geleni yapacaktı. Sevgili şey’i oyalamaya çalıştı, önüne hoşlanabileceği şey’ler çıkmasını sağladı ve tüm bunlar için günün yirmi dört saati düşündü, çalıştı, çabaladı. Her sorusunu cevaplamaya çalıştı hiç yılmadan, hiç usanmadan. Sürekli meşguliyet sağlamaya çalıştı ona kendince. Yorgun bir akıl’la saçmalamamak elde olmadığından, o da bir sürü hata yaptı ve bir sürü hayal kırıklıkları yaşattı sevgili şey’e. Ve pes etti sevgili şey bir gün. Tatlı bir bahar havası vardı dışarda. Doğa canlanıyor, yaz geliyordu yavaş yavaş, canlılar üzerlerindeki ağır paltoyu bir silkinişte fırlatıp atmış gibiydiler. Sanki bir günde dönüşüm gerçekleşmişti. Günlerce beklenen gün herkes için apansız bir günde gelivermişti. Takvime baktı sevgili şey. Eline aldığı kalemle duvarda asılı olan yıllık takvimin üzerindeki yirmi sekiz mart’ı yuvarlak içine aldı. Sonra kaleminin ağzını kapamaya gerek duymadan masanın üzerine koyuverdi usulca. Dünyaya bir not bırakıp bırakmamak konusunda kararsızdı. İyice düşündükten sonra vazgeçti. Karalayacağı şeyler can sıkıcı olacaktı muhtemelen ve daha fazla can sıkıntısına ihtiyacı yoktu kalan dünyanın. Bir parça gizem herkese iyi gelebilirdi. Bir sürü mutsuzun kendileri gibi bir mutsuzun daha varlığını bilmeleri belli bir iç rahatlığı sağlayacak olsa da az sonra yaşayacaklarının örnek teşkil etmesini istemezdi asla. Mutluluk kadar mutsuzluk da çok güçlü bir duyguydu.

image

Kararlı adımlarla bahçeye çıktı; hiç caymadan, hiç tereddüt etmeden, seri adımlarla yürüdü nehre doğru. Suyun akım gücü kuvvetliydi. Derinleşene kadar ayağının altından azar azar kayan zemine basarak ilerledi nehrin ortasına doğru. Güneş gözlerini kamaştırıyor, sanki gülümsüyordu ona. Uzun zamandır ilk defa sırtında bir kambur gibi taşıdığı hüzün’den kurtuldu. Gülümsedi ve gülücükleri nasibini aldı gamzelerinden. Eteğinin ceplerinden çıkardığı ürkek ellerini hissetti. Kollarına komut veren bu minik halkanın ucundaki lider ellerdi sanki. Cesurca açtı kollarını iki yana doğru. Zeminin ayağının altından kaymasını bekler gibiydi. Yüzünü göğe çevirdi güneş’i görmek istercesine. Güneş onu gördü ve ezmektan vazgeçti. Sevgili şey güneş’in kendisine baktığını ve gülümsediğini hayal etti. Bir akıntı geldi ve dalgalar da beraberinde. Ayakları yerden kesildi. Kendini teslim etti sulara. Nasıl olsa yüzme bilmiyordu. Bilmediği bir şeyin içinde yok olmanın benliğine iyi geleceğini düşünmüştü hep. Yok olmadan bilmeyecekti yaşamanın kıymetini ve bunu öğrenmenin bir tek yolu vardı. Emin bir yerde olduğunu ve emin bir yere götürüleceğini hayal etti son bir kez. Böylesi daha kolay olabilirdi. Değişiklik iyidir diye düşündü. Bir an kendine acıdı. Sonra pişman oldu çünkü çok geçti ve bundan sonrası için hiç umut yoktu. Sular her yerine doluyor, mücadele ettikçe daha çok batıyordu derine. Ciğerleri patlayacak sandı. Ama patlamadı. Gözleri yuvalarından çıkacak sandı. Ama çıkmadı. Dakikalarca mücadele etti. Kaçırmış olduğu bir şey var mıydı diye düşündü ama teferruatlı düşünemedi. Fiziksel olarak çok fazla güç harcamaktaydı. Bir anda ölebilseydi bu kadar sıkıntılı geçmeyecekti bu son saniyeler. Huzuru bulmak için çıktığı yolculukta var gücüyle savaşıyordu. Ölmek bile kolay gelmemişti ona. Dalgalar ters çevirdi onu. Dalgalar.. Gömülmüş olduğu sulara akseden güneşi ve parlaklığını gördü son bir kez. Güzel günleri de olmuştu tam olarak hangi günler olduğunu şu an çıkaramasa da. Sonunda çırpınmaktan vazgeçti. Sakinleşti. Dalgalar onu taşıdılar.

Tüm bunlar yaşanırken akıl hep başındaydı ve mesafeli bir şekilde izliyordu olanları. Sanki ben biliyordum bunların olacağını der gibiydi. Aynı zamanda ciğer senin işte ne yapayım der gibiydi. Sevgili şey yok olduğunda o da beraberinde gidebilseydi keşke. Geride kalan o olacaktı, sevgili şey değil. Tıpkı şehvet ve iradenin kendilerince gitmesi gibi, sevgili şey’de gitmişti kendince bir daha dönmemek üzere. Akıl’ı başına geldiğince yaptığı tüm mücadeleleri düşündü. İrade’ye ettiklerini düşündü. Ne kadar boşmuş dedi kendi kendine ve ne yaparsa yapsın en sonunda sahipsiz kalacağı gerçeğini değiştiremedi tüm bunlar. Sevgili şey yoktu artık. O çok sevdiği ipeksi saçlarına baktı son bir kez. Islaktılar. Gözleri kapalıydı. Ağzıysa açık. Uzun boynu, incecik kolları ve ellerine baktı son bir kez. Her zaman aynı yerde inip kalkan göğsü hareketsizdi. Ayakkabıları ayağından çıkmıştı, ne çok çırpınmıştı kim bilir? Hüzünle baktı uzaklaşırken aksi istikamete doğru. Yolları ayrılmıştı sonsuza dek. İlk defa damla damla gözyaşları süzüldü akıl’dan. Ağlıyordu. Bundan sonra tek başınaydı dünyada. Şehvet’i bulabilirdi belki ama akıl ve şehvet çok iyi bir ikili olmamışlardı ki hiç bir zaman. Çaresiz yalnızlık’ın huzur veren bir şey olduğuyla teselli etti kendini. Kimsenin bedenine hapsolmak yoktu artık. Her şeyi düşünmek, bir bedeni çekip çevirmek zorunda da kalmayacaktı. Teselli etti kendini şanslı olduğu hususunda. Öyle miydi acaba?

ÇİZER: MOHSEN NAJAFİ

ÜÇ MEKTUP

image

ÜÇ MEKTUP:

BİRİNCİ MEKTUP:

Sevgili Zeynep,

Heyecanımı bağışla. Olası yanlışlarımı görmezden gel. Gelemediğindeyse ben geleyim gözünün önüne. Bir başka kıtadayım ben şimdi. Başka bir ülkenin topraklarında, anadilimden farklı bir dilde konuşan insanların arasında. İlk başlarda zordu zor olmasına ama alışırım demiştim zamanla. Alıştım da. Ama sonra bir anda bir şey oldu aylardan sonra. Çok kolay açıklayamayacağım bir şey. Kelimelere dökmemin tam manasıyla mümkün olmayacağı bir şey. Sanki bir damarım koptu ve başıboş kaldı kan damlalarım. Tutunmaya çalıştılar rast geldikleri organlarıma. Fakat zemin kaygandı ve organlarım çok meşguldüler bağlı bulundukları ve çepeçevre sarılmış oldukları gaddar komşu organlar, kaslar, lifler yüzünden.. Görmezden geldiler ayrıksı kan damlalarını ve… Özür dilerim. Başka türlü açıklamam olanaksız ama tıpkı bahsetmiş olduğum kopuk damarımdan akan bir kan damlası gibi hissettim, ona dönüşüverdim birdenbire. Bir darbe almasını bekler durumdaydım içinde bulunduğum bedenin. Ancak o şekilde, korkutucu ve sarsıcı bir tazyikle fışkıracaktım gerisin geriye, ya ağızdan, ya burundan. Anlamsız ama zoraki bir mahkumiyet, kapana kısılmışlıktı hissettiklerim. Günyüzü görmeye hasret, nereye gideceği meçhul ama nihayetinde özgürleşecek bir kan damlası olmak istedim. Bir an için. Seni sıkıyorum herhalde. Ama sıkılma ne olur. Yazsam yazsam kaç sayfa olur en fazla? Kıymetli zamanının ne kadarını çalabilirim bir mektup aracılığıyla?. Biraz sabret yeter, bir mektubun da sonu gelir ve biter. Mürekkep arsızı satırlar susar elbet.

Hayat insana unutturtuyor birçok şeyi ister istemez. Anlar içinde bulunduğun zaman içerisinde büyüyor gözünde, geçmeyecek sanıyorsun ama geçiyor bir şekilde. Hafızansa hiç tahmin edilmeyecek anları tutuyor belleğinde. Galiba bende böyle oluyor. Daha geçen gün aklıma geldin, bense tam alışveriş yapıyordum bir marketin içinde. Burada taneyle satıyorlar sebzeyi meyveyi, kiloyla değil. Her lokmanın kıymetini anlıyorsun. Rengarenk biberlere bakarken geliverdin birden aklıma. Zeytinyağlı, etli biber dolması kavgası yapmıştık hani seninle, sizin evde. Söyledim ya aklımda kalanlar hep ummadıklarım. Merak etme dolma tarifi vermeyeçeğim öyle uzun uzun. Ama seni bana getirenin ne olduğunu bilmeni istedim sadece. Sevgili Zeynep, benim tatlı hafiyem, hoşlandığım çocukla aramızı yapmak için arabuluculuk yapmıştın hani. Kapısında beklemiş durmuştun. Gidişini dönüşünü, bağını bahçesini, işini gücünü ezberlemiş, olası karşılaşma sahnelerini tasarlamıştın kendince. Güneş tam arkamdan vururken, ben, yokuşun başında, arkamda bir tatlı kızıllık, saçlarım alev alev, dudaklarımda annemden aşırdığım mürdüm rengi rujla çocuğun karşısına çıkıverip yakan ben olacaktım onu güneş olup da. Güya tutuşuverecekti bir anda benim ışınlarımla. Sonradan öğrenmiştin çocuğun zaten tutuşmuş olduğunu, bir de nişanlısı olduğunu. Nişanlısının adının da Zeynep olduğunu. Günlerce saklamıştın üzülmeyeyim diye. Kötülemiş durmuştun ayakları kokuyor diye. Nereden biliyorsun dediğimde, ben biliyorum demiştin içtenlikle. İnanmıştım ben de sana, nedenini bilmesem de. Sen demiştin ya, doğruydu. Soğuyuvermiştim oğlandan bir anda. Sahi oğlanın adı neydi, onu bile unutmuşum bak yıllar geçtikten sonra. Fuat mıydı yoksa?

Buzdolabında iki öğünlük zeytinyağlı biber dolmam daha var. İki kişilik yapmışım, kim yiyecekse benden başka? Bugün de onu yiyeceğim ama seni anarak ve gözlerim dolarak. Etli sevmediğini bildiğimden, senin usulünnce pişirdim, çiğden doldurdum içini. Bir gün gelir de yolun düşerse bu taraflara, pişiririm sana da. Washington’da, bir gökdelenin yirmi sekizinci katında, hap kadar mutfağımdan pişmeye yüz tutmuş, içleri doldurulmuş, baharatla tatlandırılmış dolmanın mis gibi kokusu yayılır ortalığa, oradan da tüm dünyaya.

Yalnızlık zormuş gurbet ellerde, tek başına, vatanımdan, bildiğim topraklardan uzakta. Kaderime karşı koymanın bir şeyleri değiştirmeyeceğini anladığım andan itibaren, kapıldım gidiyorum peşinden sürüklenircesine.

Şimdilik benden bu kadar. Sıkmayayım seni daha fazla sıkıntılarımla. İşte o zaman üzülürüm.

Amerika’dan kucak dolusu sevgiler sana.

Ömür.

—-.—-

İKİNCİ MEKTUP:

Canım kızım,

Bir başka zaman diliminden gönderiyorum bu satırları sana. Kalem tutan aklım, benliğim ve belleğim. Çok yıllar geçti aradan. Birbirimize uzak olsak da, izledim durdum seni, yarı açık kalmış bir kapının aralığından her sızışımda. Ders çalışıyor olurdun, başını okşardım usulca. Çok gelen giden olmazdı evimize. Tek çocuktun, yalnız çocuktun, eksik çocuktun kendi kabuğunda. Zor kaynaşırdın akranlarınla. Çocukluktan genç kızlığa bir tek arkadaşla geçtin hiç bıkmadan. Neydi adı? Zeynep miydi yoksa? Öyle kalmış aklımda. Sahi o kız neler yapar hayatta? Bitirim bir kızdı hatırladığım kadarıyla. Oğlanları pataklardı, üç oğlandan sonra tekne kazıntısı bu kısrak armağan oldu bana derdi anası, kız erkeklerin hepsine ayrı ayrı taş çıkartsa da. Utandırırdı kızı olur olmadık yere. Utanç yazgıyı değiştirdi mi diye sorardım kendi kendime hep. Cevabını alacağım günler de gelecektir elbet.

Ömrüm, omuzlarımda taşıdığım, yere göğe sığdıramadığım kızım, hayat beni mahçup etti soluğumu erken ve umulmadık bir anda kesti. Bir gün bizim dik yokuşun başında soluğum kesiliverdi aniden. Öldüm ben kızım. Ama asla kabullenmedim ölmeyi, öylece gitmeyi. Neden insan sevdiklerinden çekip alınır ki? Dalımdan kopartan eliyse hiç görmedim. Sorardım yoksa neden şimdi, neden böyle diye. Bir tek kızımın hepi topu on yedi yılına tanıklık edebildim sadece. Mahsun bıraktım da gittim seni iki katlı evin içinde. Sen ve annen. Çekişir dururdunuz ben varken. Bazen günlerce konuşmazdınız aynı evin içinde. Benim aracılığımla mesajlar gönderirdiniz birbirinize. “Yemek hazır, elini yüzünü yıkasın öyle otursun sofraya, deyiver Muhsin.” Gözün masada olurdu aynı esnada. “Ömür’lere gidiyorum, geç kalabilirim.” derdin sen de. “Oğlanlara dikkat, ayı gibi şeyler.” diye fısıldardın bana. Sonra da, kızımızın hazırlandığı odasının yarı aralık kapısına iç geçirerek bakardın. İlahi Hanım, bunu benim söylemem gerekirdi tıpkı benim yerime üstlendiğin pek çok şey gibi. Taş gibiydin ben varken, kayaya dönüştün ben yokken. Sevgini göstermeyi bilmezdin zaten. İsteseydin öğrenirdin elbet, üstesinden geldiğin “hayatlarımız” gibi. Küçücük bir çakıl taşıyken sevmiştim, binlercesi içinden seçmiştim seni. Sense benim sevecenliğimi severdin; duygularımı açıkyüreklilikle dile getirirdim, tıpkı her zaman kızıma böyle olması gerektiğini öğütlediğim gibi.

Seni yarı yolda bıraktığım için beni affet kızım. Hayatta her tökezleyişinde bana kızdığını biliyorum. Ama böyle olsun ben de istemedim. Bana benzeyen tarafın duygularınla hareket etmendi. Sen bunu suskunluğunla yaptın farkında olmayarak. Sessiz çığlıklarını bir ben duyardım. Ne zaman sevsen, ne zaman hoşlansan sessizleşirdin, coşacağın yerde. Aşıksan bilirdim, anlardım işte. Annenden çok hissederdim ben seni ve duygularını. Yaşgünlerinde aldığımız hediyeleri herkesin önünde açmayı reddederdin. Yeni bir giysi alındığında bekletirdin kapısı açık dolabında. Bir süre geçtikten sonra üzerinde görürdük nihayet. Önce içine sinerdi, sonra üzerine giyerdin. Sen böyleydin, hala da öylesin. Hiç değişmedin. Ketum, mesafeli, sevdi mi susan, hayranlıktan nefesi kesilen. Sakın ola bir gün aniden nefesin kesilmesin. Hayat almasın seni erkenden. Her şeye rağmen hayat, yaşamak güzel.

Baban.

—-.—-

ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

Ömür Ömür Ömür,

Canım, can arkadaşım benim. Yıllar geçti aramızdan. Neler yaşadın kim bilir? Ben neler yaşadım? İnan hepsini burada anlatmam mümkün değil. Birazından bahsedebileceğim sadece. Seni şaşırtacağını biliyorum ama ben evlendim. Ben, hem de. Memur oldum, ben, bir de. Bir kız çocuğum oldu, benim, hayat işte. Yüksek topuklar ve dizimin biraz üzerinde eteklerle gidiyorum her gün işime. Tekne kazıntısı büyüdü ve küçük bir kadına dönüşüverdi zaman içinde. Tüm bunlar ben fakülteden mezun olur olmaz gerçekleşti. Okurken sevdim, mezun olunca işe girdim, tayinim çıktı Mersin’e. Gurbetten miydi bilmem, daha çok sevdim ben kocamı ondan uzak olduğum zamanlar içinde. Bulduk orta yolunu ve kıydık nikahı Başkentte. İşte benim hikayem kısaca böyle. Kocamı sevmekten vazgeçmedim, her ne kadar aşkımın ateşi küllense de. Ortak arkadaşlar edindik işyerlerimizden, Ömür’ün yani kızımın(al sana bir sürpriz daha) okuldan arkadaşlarının ebeveynlerinin arasından. Onlarla görüşüyor, yemeğe çıkıyor, çocukların yaşgünlerini kutluyor, sünnet düğünlerini yapıyor, haftasonları ya dışarıda yemeklere çıkıyor, yahut hanımlar ayrı, beyler ayrı toplantılar düzenliyoruz beraber. Evlendikten sonra çocuk odaklı yaşıyorsun malum, onların gönüllerini hoş tutuyoruz bizler de böylelikle.

Bu arada sen dünyanın uzak ucunda, bizlerse ülkenin tam ortasında bir rakip yarattık sana, kusurumuza bakma. Ben sana hayrandım Ömür. Belli etmezdim ama hep senin gibi olmak isterdim. Sen ağırdın, taş yerinde ağırdı. Olgundun yaşına göre, erkekler sana tapardı. Ama hep olmayacakların peşine düşerdin, gönül işte(Sahi nasıl Gönül Teyze, İstanbul’da mı hala? Ölmedi, değil mi?). Ben aklıma geleni söylerdim, son söyleneceği ilk söylerdim, berbat ederdim her şeyi böylelikle. Sense az konuşurdun, insanlar beklerdi ve dinlerdi seni acaba ağzından ne çıkacak diye. Duyarlıydın, incitmezdin kimseleri. Bir de beni düşün üç azman abiyle bir evin içinde. Babanın ani ölümünü bile vakur karşılamıştın, acını belli etmemiştin kimselere. Susmuştun uzunca bir süre. Yokuşun başında Muhsin Amca’yı öyle görüverince, ben kıyameti koparmıştım senin yerine. O gün içinde ve ertesi günlerde. Bana ne ağlıyorsun arkasından bu kadar, giden sanki senin baban mı diye çıkışmıştı annem. Babam da içerlemişti bu duruma. Ama ben Muhsin Amca’yı çok severdim. Her mahalleden öyle kolay kolay şair çıkmaz bilirsin. Çok duygusal adamdı. Ne çok severdi seni! Bırak seni, beni bile severdi. Çok şaşırırdım bu işe. Bir kıza benzemeyen kızı sevmek öyle kolay değilken ve abilerim bana olan o çok derin sevgilerini enseme attıkları sevgi şaplaklarıyla gösterirken, senin baban benim yanağımı okşardı, içtenlikle bakarak gülümserdi bana. Mahçup olmayı babandan öğrendim ben. Kızım sana benzesin istedim bu yüzden hep. Ondan da ismini verdim. Ömrünü Allah versin dedim, huyları benim güzel arkadaşıma çeksin istedim.

Hariciyeci olduğunu söylediler. Yakışır sana, zarif duruşuna. Yolun düşerse buralara, uğra muhakkak Ankara’ya. Kızımızın fotoğraflarını koyuyorum zarfın içine, bak bakalım sana benzetebilmiş miyim küçük adaşını? O daha on yaşında.

Bir başka Ömrün annesi.

ÇOK ÖNEMLİ BİR NOT: Yukarıdaki hiçbir mektup alıcısına ulaşmamıştır. Ömür, küçük Ömür’den hiç haberdar olamamıştır. Malum o zamanlar sosyal medya yoktu ve bu hikayenin geçtiği tarihlerde internet de yoktu. Bir babanın neler çektiğini ve apansız gidişinin üzüntüsünü kızı hiçbir zaman öğrenememiştir. Ruhani bir sosyal medya da yoktu çünkü. Babanın gitmiş olduğu yerde yaşadıkları ise bir muammadan ibarettir. Gerçekten de yarı aralık kapılardan sızabilmiş midir kızının hayatına, kim bilir? Kendisi ser vermiş, sır vermemiştir. Ama geride bir sürü şiir bırakmıştır nesileden nesile geçecek olan. Ömür, ölümün erken geldiği bir şairin kızıdır. Zeynep’se uzun yıllar boyunca Ankara’da yaşamıştır. Öldüğünde de Cebeci Asri Mezarlığına gömülmüştür. Kızı ise adaşı gibi hariciyeci olmuş ve uzun yıllar Avrupa’da yaşamıştır. Annesinin cenazesine gelmesi mümkün olmamıştır. Nereden mi biliyorum? Çünkü ben yazdım. Bu hikayenin kurgucusu yani küçük, yeryüzü Tanrısı olarak, bir parça kibrin insanoğluna yakıştığını varsayıyorum yazmakta olduğum yerde.

Sevgiler

Meriç.

YOKLUK

YOKLUK:

image

AYŞE DARISERPEN:

Çok tuhaf. Avucumun içi tatlı talı kaşınıyor. Hislerim beni yanıltmıyorsa ve kaşınan avuç içim sağ elimin avuç içindeki hayat çizgimle kötü kaderimin çizgisi olan kader çizgimin kesişip de hayatımın en berbat yıllarını geçirmeme neden olan yakın tarihime denk geliyorsa eğer kesin para gelecek demektir, kaçacağı yerde. Bu benim adam altılı oynamayı bırakacak demek de olabilir aynı zamanda. Horoz dövüşünden vazgeçebilirse de bu ayı borçsuz harçsız kapatabileceğiz demektir. Durun bir saniye elimi oynatamıyorum sanki. Serçe parmağımı bile. Bir ağırlık var üzerimde. Neredeyim ben? Bu kalabalık.. Kim bunlar? Tam da tepemdeler. Maskeler var yüzlerinde, kafalarında da bone, şu gözlüklüyü gözüm bir yerlerden ısırıyor sanki. Şimdi anlaşıldı. Sis perdesi aralandı. Perdenin ardındansa elleri neşterli doktorlar çıktı. Görebiliyorum bana yaptıklarınızı. Kesiliyorum. Boydan boya. Kesme dur yapma. Dur. Dur. Dur. Yapma. Yapma. Yapma. Elleriniz kırılsın. Tırnakların dökülsün. Bacaklarınız diz kapaklarınızın altından kopsun. Onca bedduam fayda etmedi. Eşek kafalı. Kess-meeee.. Kestin bile. Ne yapıyorsun? Yarıyor musun şimdi de? Açma açma açma. İçimi göstermeye hazır olduğumu sanmıyorum. Elli bir yaşındayım ben. Önünüzde çırılçıplak yattığım yetti, bir de iç organlarımı sergiliyorum şimdi. Burası plaj değil ki? Hamam da değil. Daha organlarıma ulaşamadınız demek. Optik! Sana sesleniyorum. Çek o pis lastik eldivenli ellerini içimden. Islık çalıyor bir de utanmadan. O ne öyle? Kaç metre? Ayyy onlar benim mi? Benim bağırsaklarım mı? Yediklerim onun içinde nasıl dolaşıyorlar öyle? Dön dolaş nasıl da buluyorlar zifiri karanlıkta yollarını? Masanın üzerinde metrelerce yılan misali kıvrışıyorlar yağlı yağlı, yağıl yığıl. Vışşşş. Köydeyken annem gizli bir hazine saklı senin içinde derdi, ufak idim o zamanlar. Hazinemi görmüş bulunuyorum gözlerimle. Daha çok vışşşşşşş. Nasıl da tutuyor içimden çıkardıklarını, nasıl içi alıyor, sanki bir bebek avuçlarının arasındaki. Ne yapacaksınız onları? Yıkıyor musunuz? Oto yıkamaya getirilmiş araba mıyım ben? Rot balans ayarım bozulunca kaputu açıp, motorumu tamir ediyorlar. Sonra da iç dış yıkama yapıyorlar. Nereden mi biliyorum benim adam ikinci -kendine göre- bence on ikinci el bir hurda araba aldı da gelene gidene anlatıp duruyor. Ne çok dinlediysem ve o da ne çok anlattıysa.. Aklım bir başka çalışır oldu ya da ben yatmaktan saçmalar oldum. Sürekli deli saçması şeyler geliyor aklıma, sanki çok başka bir yerdeyim ama neresi bilmek istemediğim.

Mevcut durumuma odaklanmam lazım. Bana baksana sen, sen sen, evet sen, onun çömezi. Onlar bir insanın bağırsağı, koyunun değil. Yoksa melerdim ama onu bile başaramıyorum şu an. Duymazsın tabii beni! Biraz pul biber ve kimyonla harmanlayıp şişe dizeceğin kokoreç değil o elindekiler. Ne yapıyorsun şimdi de karaciğerimi mi okşuyorsun? Sapık mısınız siz? İç organ okşayıcıları! Yapma gıdıklanıyorum. Karaciğerime dokundukça içim bir hoş oluyor. Acaba kocamın yıllarca arayıp arayıp da bir türlü bulamadığı hazzı çıkmamış bölgem bir doktorun nazik ellerince mi keşfedildi en sonunda? Tam da menapoza girmişken! Evet orası orası. Kocama benziyor mu acaba? Şu maskesi olmasa.. Ama parmakları ince, elleri kız eli gibi. Acaba işin sırrı ince parmaklarda mı ki? Bilsem kızken ellerine bakardım kısmetlerimin. Beni kapıcı karısı yapmak üzere İstanbul’a götürecek olan şimdiki kocamla, köyün imamı arasında kalmıştım bir keresinde. O zamanlar on altı yaşındaydım. Kocamdan iki yaş ufaktım. İmam benden yaşlıydı. Otuzdu yaşı. Konuşurken sesinde tuhaf iniş çıkışlar olurdu. Sanki namaza çağırır gibi, tuhaf bir tınısı vardı konuşmalarının. Sık sık geçmişte yaşamış ve de yaşlanmış din büyüklerimizin hayatlarından örnekler verirdi. Sanki herkese vaaz verirdi azar azar. Herkes saygıyla dinlerdi onu, hocam derlerdi. Ben ne diyeceğimi bilemediğimden, hiçbir şey demezdim. Bizim köydeki bir başka Ayşe demişti imamdan koca mı olur, ya gelir de kulağına ilahi okursa tam da o anda diye. Sonra da kıkırdamıştık beraber. O olmuştu, sağ olsun Ayşe, soğutuvermişti beni bir anda İmam Efendi’den. Kararımı verivermiştim oracıkta. Asla olmayacaktım İmam Efendi’nin karısı. Bana daha gerçek biri gerekti. Daha keskin mesleği olan biri. Kapıcı karısı olmak kulağa hoş gelmişti o an. Ben de kaçtım geldim onunla İstanbul’a. Sonradan öğrendimdi bizim Ayşe, nikahlı karısı oluvermişti İmam Efendi’nin, hem de iki ay içinde. Ayşe benden bir yaş ufaktı ama cin gibiydi, anlaşıldığı üzere. Bir o kadar da sinsi. Gözü varmış imamda ve mevkisinde meğerse. Bense hala resmi nikah kıydıramadım bizim eşeğe. Yaşım geldi elli bir’e. Hala temizliğe gidiyorum elalemin evine. Ciğerimin sol yaprağına bir daha dokunsan ya doktor, sanki gönül telime dokundun. Ohh. Hiç uyanmasam keşke bu rüyadan. Hayatımda ilk ve son kez belki de, birileri benim için bir şey yapıyor. İlgi gösteriyor, temizliyor içimi, şefkatini sunuyor parmak uçlarıyla da olsa. Ne güzelmiş yarabbim. Sevgisizlik ne fena şeymiş.

GÜVERCİN Ş.(ŞEFKAT) YUVAYAPAN:

Emlakçı isimlerine benzeyen ama romantizm sevdalısı aile fertlerimin gene romantik bir anlarında derin hislere gark olmuş vaziyette özene bezene isim düşünürlerken soyadımızla uyumlu isimler arasından seçerek koydukları çift ismimle yaşıyorum onca yalnızlık içinde. Üzerime teğellerle tutturulmuş ve hiç geçmeyecek olan isimlerimin anlamından yorgun ve bıkkın yaşıyorum kendi kendime. Hep bir kardeş istemiştim anne babamdan ama edebiyat hocası romantik babam ve ilkokul öğretmeni ondan da romantik annemin benim hayatta eşsiz olmam gerektiği fikrine kendilerini çokca kaptırmaları sonucunda kaldım  bir başıma. Anneciğim babacığım sizlere ömürler. Halalarım, ninelerim, dedelerim de sizlere ömürler. Tüm büyüklerim bir bir göçüp gittiler. Hiç sevmediğim kuzenleriminse hepsi ayrı bir yerdeler. Canları cehenneme. Benim hakkımda yazmaktan sadistçe bir zevk alan yazarın kalemi aracılığıyla göndermekteyim tüm sevgi mesajlarımı evrene böylelikle. Hiç yakışıyor mu böyle lakırdılar ağzına diyerek ayıplandığımı duyar gibiyim ama ben ismimin altında çok ezildim bir zamanlar. Sonra bir gün geldi onca ağırlığı taşıyamaz oldum ve atıverdim sırtımdaki tüm yükleri. Ohh pek rahatmış böyle. Kimseye yaranmakla uğraşmıyorum bahaneyle. Ağaçtan düşmüş, yemyeşil kabuğunun çatladığı yerden süt gibi parlayan ceviz içi gibiydim o andan itibaren. Yosun tutmuş kabuğumdan sıyrıldım anne babamın Nuh Nebi’den kalma skolastik düşüncelerinden kendimi kurtardıktan sonra. Kediyi sev-nankör olsa da-, köpeği sev-ağzı açık ayran budalası olsa da-, insan sev-hayvandan hallice olsa da-, çocuk sev-hepsi küçük birer canavar olsa da. Sevdim sevdim buraya kadarmış. Sevemez oldum bir noktadan sonra. Aksi gibi hiç sevip sevmediğimi de anımsamıyorum kendim dışında kalan yeryüzü canlılarını. Güvercinler yuva yaparmış, bense kendi yuvamı kurmaktan itinayla kaçındım. Şefkat mi? Bir kez ve son kez komşunun tüylü terrierini okşadığımda ayar niteliğinde bir ufak ısırık koparıvermişti bacağımdan. O acıyla attığım tekme sonucu hayvan bahçenin bir tarafına savrulmuş, dokuz canından biri gitti kaldı sekiz dediğim annesinin o bir köpeek, kedi değil diye üzerime saldırması sonucunda kendimi tetanoz aşısı vurulurken bulmuştum, neme lazım. Üzerine hayvanın mezarını benim her sabah göreceğim burnumun dibine yani bahçe bitişiğime anıt mezar olarak dikmesini ise hiç yakıştıramadım. Mezarının üzerine ne yazmış söyleyeyim size:

2007- ….
“Misi’m, yüreğim ilelebet seninle.
Kimse cezasız kalmaz bu evrende, kalpsizler bile.”
ANNEN

Sanki o doğurdu! Patavatsız. Çok seviyordu madem sahip olsaydı küçük tereyağının sivri dişli ağzına. Umurumdaydı sanki. Bir terrierin astral seyahatinden çok daha mühim şeyler var şu an önemsemem gereken. Emektarımı bekliyorum şimdi hastanede. Acil ameliyata aldılar. Temizliğe gelmişti. Camları silerken oldu olanlar. Beyaza kesti suratı. Gün geçtikçe sararıp soluyordu da kadın, evde sorunları var herhalde diyordum. Meğer koskocaman bir kütle taşırmış içinde kimselere belli etmeden. Filmde çıkıverdi hemen. Büyütmüş onu içinde garibim. Sağlık güvencesi de yok. Kocası olacak it bir resmi nikah bile kıymamış bu garibe. O oldu. Hastane hastane, semt semt dolandık İstanbul kazan biz kepçe. Sahipsiz buldular. Yanında nüfusu da yoktu da Allah’tan ben T.C. numarasını kaydetmiştim bir köşeye. Temkinli olmak böyle bir şey işte. Her şeyi saklarım ben bir köşede. Hiç atmam. Evime giren çıkamaz öyle kolay kolay. Ayşe evin içini ilk gördüğünde vııışşşş abla demişti. Bu ev ne böyle demişti. Bende üzerinden alacaksın, toza alerjim var benim demiştim. İlk gün can havliyle oraya buraya atlamış, helak etmişti kendini. Sonradan alıştı azar azar yapmaya başladı. Alıştı bana, eve. Bende ona. Yabancı birini istemem, senden başkası olmaz artık bu evde derken çıktı bu hastalık. Geldi kondu başımıza. Ne yapacaksın zalimdir kader. Benimle aynı yaştaymış Ayşe. Görsen solgun bir hayalete benzer bir bedenin üzerine konmuş başının ön yüzündeki derin çizgilerde saklı sanki gizli kalmış çilekeş hayatı. İnsanda şefkat uyandırıyor ondaki bu hal. Bende bile uyandırdığına göre, şu şefkat yoksunu kalbimde, derinlerde bir yerde.

image

VELİ BAH:

Allah beni kahretsin, emi? Polislik sınavlarını kaçırdığımdan, disiplinle aram olmadığı için de ne denizde, ne havada ne de karada asker olamayacağımı anladığım anda üniforma ve silah merakımdan da vazgeçemediğimden güvenlik elemanı olmak için başvurduğum kursu geçip özel bir güvenlik firması tarafından hastanenin, hem de acil servisine kabul edildiğim gün ne kadar da sevinmiştim halbuki. Boyum, posum, atış sınavından aldığım yüksek puanım ve hepsinden önemlisi güvenilir, efendi ve sakin tavırlarım sayesinde kabul edilmiştim işime. Ne sevinmişti ailem, akrabalarım ve arkadaşlarım. Ameliyat olsun, Allah vermeye acil bir durum olsun güvenip de sırtlarını dayayabilecekleri bir kapıydım onların gözünde. Bütün doktorlar ve hastanenin tüm imkanları benimdi bundan sonra. Veli tırnağım battı diyecekti baldız, Veli mikro cerrah getirtecekti. Veli saç diplerim kepek olmuş büsbütün diyecekti küçük teyzem, cildiyeci gelecekti hemen. Gelelim bizimkilerin makro hayal dünyasından, benim mikro gerçek dünyama. Kazın ayağı hiç de öyle olamadı maalesef. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Ben artık o eski Veli değilim yazık ki. Çünkü şu son üç sene içerisinde köprünün altından çok sular aktı. Eskinin sakin, mülayim Velisi gitti, yerine sinirli, kavgacı, azarcı, bağırmadan konuşmayı başaramayan, gece nöbetlerinden uykusuz, her gün her gün Allah’ın cezası hasta yakınlarıyla karşılıklı küfürleşip bağrışmaktan yorgun ve bitik bir Veli Bah var artık. Posası çıkıyor bedenimin, onu götürüyorum eve. Gardiyanların işi zor derdim kendi kendime. Mahkumlar bunlardan iyiymiş. Gardiyan olsaymışım keşke. Zerre acımıyorum hiçbirine. Önce ağlaya zırlaya getirdikleri hasta yakınlarını kendi elleriyle teslim ederler. Sonra içeri gireceğiz diye kırk takla atarlar. Beklemekten manyağa dönerler akşamdan sabaha. Sabırsızlar araya aracı koymaya çalışırlar. Hamiline kart getiren var şuraya. Yok hangi milletvekilinin yakını, hangi doktorun bacanağıyım diye. En sevmediklerim de torpil dilencileri. İnadına almıyorum bende. Aşiretini toplayıp gelen mi istersin, tüm hısımlarıyla hastaneye akın eden mi? Yok canım, öyle değil işte. Kapının önündeki insan yığınının aldığı nefes, yoğun bakımdaki hastanın nefesine eklenmiyor Allah katında. Biriniz verir miydiniz hayatınızı, yatan yerine. O adam ya da kadın önce Allah’ıyla, sonra doktoruyla  karşı karşıya, ama kendi içinde yalnız işte. Gövde gösterisi yaptığınızla kaldınız sadece. Tribünlere oynayan karga sesli uvertürler gibisiniz gözümde. Kahrolun.

Daha nasıl anlatayım size çeşit çeşit hasta yakınlarının özelliklerini?  Yakınını kaybedince  vurmaya gelenler bile var. Gazetelerde yazan doktoru vurdu, acili bastı, kurşunu sıktı haberleri hep gerçek işte. Bir kez oldu. Anamı öldürdünüz deyip, çekmişti silahını. Bereket durdurabilmiş bizim nöbetçi arkadaşlar da.. Yoksa üçüncü sayfa haberiydiler ya da ana haber bültenlerini sunan süslü haspaların dillerinin ucundaki kelimelerin baş aktörü ve aktristiydiler. Güvenliği de, doktoru da tehlike altında burada. Askerliği güneydoğuda yapmıştım, sınırda. Yemin ederim bu daha beter, saymakta olduğum günler sınırsız çünkü önümde. İş bitmiyor ki sayılı günde yapmakla. Her sabah aynı şeyler başlıyor tekrar tekrar. Gündüz gündüz belinde silahla gelen var. İşin gücün nedir mafya bozuntusu? Hırlısı, hırsızı, iti, uğursuzu, delisi, dudusu, alkol banyolusu, akıl yoksunu hepsi burada benim başımda. Hem kapıcı, hem polis, hem psikiyatrist oldum burada. Şeytan diyor git otur bir alışveriş merkezinin güvenliğine, bak dur sonra o ne almış bu ne almış diye, bunca kahır çekeceğime. Bir arkadaş vardı sıtkı sıyrıldı burada, belalı yaptı kendine. Hiç sormayın. Bunun nöbetine denk gelmiş karısının ölümü. Adını öğrendi, evini belledi, karısını sıkıştırdı, ikizi vardı onların okul çıkışlarında nöbete durdu, günlerce geldi sinir etmek için kapının önünde bekledi, baktı baktı gitti. Kaçırmıştı aklını, takmıştı bizimkine. Sadece takıktı ama. Bakıyordu bakıyordu gidiyordu. Günlerce geldi. Günler ayları getirdi, bu gene geldi. Bir gün bizimkini bekledi bekledi, sandık ki bu gitmiş. Baktık ki tost almış yiye yiye geliyor. Bir gün de yine gitti sanmıştı arkadaş, bir binmiş otobüse, adam çaprazında bakıyor gene. O oldu zaten bıraktı bu işi. Çoluğum çocuğum var, ben manyak mıyım dedi giderken. Biz manyak mıyız peki, sorarım size. Bir zamanlar edineceğim diye öldüğüm silahtı, kelepçeydi, coptu gözüme gözükmez oldu çoktan. Nasıl bastım ben yaş tahtaya? Nasıl kandım ben çocukluğumun ihtiraslarına? Yazık değil mi bana? Tabancası batsın. Kullanmak nasip olmasın. Kolay değil. Hiç kolay değil vicdan azabıyla yaşamak; aksi de mümkün tabii, içim kurşunla dolu ölmek. Bana da takan çoktu bir zamanlar. Adımı öğrenir gelirlerdi kapıya tekrar tekrar. Çok acıktım canım patatesli börek çekti, seni mi yesem Veli Bah derlerdi. Gider evdekilere atarlanırdım bende. Soyadımızı değiştiremiyorsunuz, bari adımı Veli koymayaydınız diye. Beni patatesli börek olarak gören bir sürü manyakla uğraşıyorum birde. Önceleri nasıl gıcıklanırdım anlatamam. Sonra sonra bunlar koymaz oldu hayati gerçeklerin yanında. Dedemin adıymış, anlamı güzelmiş dedim geçtim. Benden bir Orhan Veli olamamış dedim içlendim. Patatesli börek yemiyorum ama asla. Evde de yaptırmıyorum. Kıymalı, peynirli evdeki menü. Patates kelimesi evde yasak. Kızartmasını yaptı mıydı anam getiriyor koyuyor masanın üzerine, sonra da yiyoruz beraber hiç ses etmeden.

Bugün gene bereketli bir gün. Bir sürü hasta var acillik. Bir kısmı servise çıkartıldı, bir kısmı ise ameliyata alındı bile. Akşam olsun hele yaralıdan, trafik kazasından geçilmez artık. 112 çalışsın dursun. Götür getir, götür getir. İndir kaldır, sok çıkar. Dur hele, bu bizim Ayşe Teyze. Memleketten, köyden. Sedyede ne işi var böyle. İçkicidir kocası, o mu zulmetti acaba? İyi kadındır ama.. Sedyesinin başında da acayip bir kadın var, bizim oralardan olamaz. Kokona desen değil, garip desen değil. Böyle upuzun, dağınık saçlı-saçları ta belinde ha-, vişne çürüğü ruj sürmüş, üstü başı da enteresan, böyle her yeri saçak saçak tül tüy bir şeyler var sanki üzerinde. Kuş gibi sanki; saçları, minicik ağzı, gaga gibi burnuyla kuşlara benziyor yahu. Ne işi var bizim Ayşe Teyzemizin böyle bir kadınla, gidip öğreneyim hemen. Ya da dur görmesinler beni, saklanayım köşeye de her insan bir dert bana zaten. Sorarlarsa bilmiyorum, görmedim derim. Bıkmışım gayri insan sesinden. Gitsem köyüme, gidişim olsa dönüşüm olmasa geri; yiyecek ekmeğim olduğu sürece. Yokluk çekmeyeceğimi bileyim, hiç çalışmam bile.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKi

ARAF

image

ARAF

İSİMSİZ:

Neden buradayım? Nasıl geldim ben buraya? Nasıl düştüm ben buraya? Aklım karışık. Aklım benden ayrı olarak da çok karışık. Günlerdir buradayım. Öyle olduğunu düşünüyorum. Belki de birkaç gün olmuştur sadece. Ama tam olarak kaç gün olduğunu bilemiyorum. Bu yatakta. Bu odada. Bu hastanede. Peki ama kimim ben? Doktorlar, hemşireler sürekli tepemdeler. Göz bebeklerimi kontrol ediyorlar her gelişlerinde. Orada ne aradıklarını biliyorlar mı acaba? Gözlerim açık benim. Ama gözlerimle görmüyorum hiçbirini. Gören organlarım yer değiştirdiler. Bu tam olarak ne zaman başladı onu da bilmiyorum. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şey de beni bilmiyor. Eskiden güzel sözler bilirdim. Güzel kadınlar tanımıştım. Güzel kadınlarla da sevişmiştim. Ama şimdi onlar da gittiler. Sanki hepsi aynı yüzmüş gibi geliyor. Tanrım hep aynı kadınla mı seviştim yoksa? Bu iyi bir şey mi onu da bilemiyorum. Neyin iyi, neyin fena olduğu bile belli değil şu an bulunduğum yerde. Hayır hayır bir hastanenin yoğun bakım servisinde yatıyor olabilirim ama ben artık çok başka yerlerdeyim. Biliyorum ama anlatamıyorum derdimi. Görüyorum. Onları. Bedenlerinden çıkışlarını. Şaşkınlık ve ışıkla dolular. Önce ışık geliyor, onun verdiği şaşkınlık yüzlerine yansıyor. Sonrası pof. Büyülü bir şey var bunda ifade edilmesi imkansız olan. Öyle pof dediğime bakmayın sakın. Normalde alaycı bir insan olduğumdandır belki de. Bir sürü trajik vaka var etrafımda; ama zaman geçiyor-ne kadar bilmiyorum-komikleşmeye başlıyorlar gözümde. Bir tanesi gitmeden bana bakmıştı sakince. Ürperdim önce. Sonra bir iki derken etrafımda artık onların olmayan bedenleriyle vedalaşmaya çalışan acemi ruhların şaşkın bakışlarına alıştım yavaş yavaş. Sıra bana da gelecek ve bende gideceğim beni çağıran ışığın kucağına. Bilmediğim şeyse buna hazır olup olmadığımı bilmediğim. Bu insanlarda pardon artık onlar yaşamıyorlar; dolayısıyla bu ruhlar da hazırlar mıydı acaba bu duruma, hiç sanmıyorum.

Nereye gideceğimi bilsem, bir dakika durmayacağım şurada. Kımıldamadan yatmanın azabını nasıl anlatabilirim size? Anlatsam, anlayamazsınız ki. Hayaller var gözümün önüne gelen ama çok belirsizler. Hayallerden bana kalan bir an var. Bir ışık bazen, bazen arkası dönük sarışın bir kadın ya da bir kız çocuğu saçları lüle lüle. Benim kızım mı bilemiyorum. O sarışın benim karım mıydı, onu da bilmiyorum. Tıpkı ışığın kaynağını bilmediğim gibi. Bilmiyorum lanet olsun. Kahretsin gene geliyor o doktor. Yirmisinde var yok. Damar arayacak kollarımda. Morfinmanlara döndüm sayesinde. Sesim çıkmıyor diye gelip gelip damarlarımı deşiyor. Eğer geri dönebilirsem, ilk işim bu damardeşen ve beni kadavra gibi kullanan doktoru bulup hesap sormak olacak. Peki ya dönemezsem? Ya burada kalacaksam hep? Kim karar veriyor benim hayatımın nasıl olacağına? Başıma neler geleceğine? Neden böyle bir ceza çekiyorum? Çok mu fena bir insandım yaşarken? Savaşlar mı başlattım? Bir katil miydim? Seri katil filan mıydım? Sabi sübyanların kanına mı girdim yoksa? O en fenası? İnşallah kabahatim bu değildir. Eğer öyleyse bu yatak da kurtaramaz beni. Bu yatak da aklayamaz beni. Ama peki ya değilse? Tüm bunları hak edecek bir şey yapmamışsam ne olacak peki? Nedensizse ya çektiklerim? Neden neden neden peki? Böyle mi sona erecek hayatım? Bir başına, adını bile bilmediğim bir hastanenin rastgele kondurulduğum, tesadüfi bir yatağında? Kimler gelip geçmedi ki odadan? Kadın, erkek, genç, yaşlı, güzel, buruşuk, ama hep uyuşuk.. Hiç konuşmadan birbirimizi anlıyoruz burada. Karşı yatağımdaki uyuşuk, kafayı tek bir şeye takmış mesela. Hep aynı şeyi söyleyip duruyor durmadan: “Ölüm hak, miras helal.” Ondalık kesirlerin yardımıyla mirasını katlara bölüyor, beş kat çıkmış olduğu apartman dairesi üzerinden. Parsel parsel onları bölüştürüyor. Arada ise “Bir yesin beş yesin, benim genç karım arkamdan benim bokumu yesin.” diyor çok afedersiniz. Hanıma gıcık galiba ya da genç hanımı ondan çok yaşayacak diye sinir olmakta ufak ufak.

O ışık.. Işık göründü gene. Tam karşımda. Gidiyor muyum acaba? En nihayet geçiyor muyum diğer tarafa? Al beni ışık, götür öte tarafa. Al haydi. Seninim. Kısmen. Hazırım. Sanırım. Oh yooo.. Aaaa.. Hazır olmayabilirim daha. Lütfen lütfen lütfet! Tanrım çok geç! Tanrım çok mu geç? Tanr.. Karşı komşuma gelmişşş, benim için değilmiş. Makineler ötmeye başladı bile. Çabuk ol komşum, az sonra başın çok kalabalık olacak. Az kaldın. Derhal vedalaş kendinle.

EDA, SEDA:

Her şey tam da düzelmiş derken bu haller geldi başıma, başımıza. Telefon geldiğinde işteydim. Ama kötü bir şeyler olacağını biliyordum bir şekilde. Hep öyledir zaten. Bir şekilde hissedersin. Kötü bir düş, bir anda gelen ve acı acı çalan bir telefon, küçük ama can sıkıcı işaretler, öncül bir sürü emare. Halbuki depresanlar, bol terapi, yoga, meditasyon, dualar derken toparlamıştım en nihayet kendimi ve hayatımı. En azından ben öyle düşünmekteyim. Toparlandığımı yani. Anlamsız bir evlilik ve bir sürü anlamsız ilişkiden sonra en nihayet hayatımın insanını buldum derken şu başıma gelen felakete bakın. Biricik babacığım bir anda fenalaşmış ve annem tarafından acile getirilmiş. Gelesiye kalbi durmuş iki defa. Şimdiyse solunum cihazına bağlı yatıyor bir odada. Gelelim bana. Siz hiç bir gün gelip de, babasız kalacağınızı düşünmüş müydünüz? Ben hiç düşünmemiştim. Hasta olan hep annemdi. Babamla ben, zaten hepi topu tek çocuktum, üzerine titrerdik annemin. Oysa ki kader ağlarını çok başka şekillerde örmüş de benim haberim yokmuş. Canım babacığım, o kadar meşgulmüşüm ki kendi aptal hayatımın trajik saydığım hadiseleriyle, hiç sormamışım sana bugüne kadar acaba sen nasılsın diye. Kahretsin beni. Sakın bu pişmanlıkla bırakma beni babam. Onca terapi, avuç avuç ilaç, hepsi boşa gidecek sonra. Sana bir şey olsa nasıl toparlarım bilmem. Bak gene ben dedim, kendimi düşündüm, sen orada ölürken. Yo yok.. O kadar kolay değil. O kelime bir sıfat ve o sıfat sana hiç mi hiç yakışmıyor inan. En sevdiğin şeyleri düşünüyorum. En sevdiğin film mesela, kitap, yemek, en sevdiğin saatler, en çok görmek istediğin ülke, en sevdiğin insan elbette ki annem ve benden sonra? Annemden başka bir kadını sevdin mi hiç? Gizli bir sevgilin var mıydı, bizim hiç bilmediğimiz? Sakladığın en büyük sırrın neydi? Bense kim bilir kaç defa hayal kırıklığına uğrattım seni? Kaç kez utandırdım, kararlarımla usandırdım? Affet beni.i

Geceyi beraber geçirmeye çalışıyoruz hastanede, Seda ile birlikte. Sağolsun arkadaşlar, akrabalar uğradılar tek tek ama kalmıyorlar. Herkesin işi var gücü var, evi var barkı var. Herkes kapısını kapatıyor akşam oldu muydu; kalıyorsun tek başına kendi sorunlarınla. Babamsa benim babam. Annem desen yaşlı ve hasta. Burada bir gece geçirse şu taş gibi sandalye tepelerinde, sabahına onu da yatırmak zorunda kalırız acil servise. On iki, bir, iki iyi de, üçten sonra vakit geçmez oldu iyice. Uyku gözlerden akıyor herkeste. Yatsan yatak yok. Dışarısı soğuk. İçerisi havasız. İnsanlar meraklı. Kardeşim sandılar Seda’yı. Benziyormuşuz. İsimlerimiz de benziyormuş. Biri Eda, biri Seda. Fiziksel bir benzerlik oluşmuş mudur aramızda bilemiyorum ama o benim sevgilim. Altı aydır çıkıyoruz. Terapide tanıştık. Randevu saatlerimiz hemen hemen aynıydı. Evlerimiz de yakınmış. O da evlenmiş, ayrılmış ve çocuksuz. Aynı zamanlarda benzer sıkıntılar yaşamışız. Birkaç kez bira içmeye gittik beraber, sonra yemek yedik, tiyatroya gittik. Hep konuştuk, sohbet ettik. Çok iyi anlaştığımızı gördük. Benim yakışıklı ama benim ruhumdan anlamayan kocamla konuşacak şey bulmakta güçlük çekerdik halbuki. Zaten konuşmaz olmuştuk gün geçtikçe. Evlenmeden önce de seksten başka şey düşünecek hal yoktu ikimizde de. Çok ateşliydik, çok. Ama aynı ateş çok yanmadı biz evlendikten sonra. Hemencecik sönüverdi aynı eve girince. Evlendik ve bir zaman sonra ben hep başka erkeklerle ilgilenmeye başladım. Evlenmeden önce böyle değildim. Tek aşkım kocamaydı. Ama evlendik ve ben başka erkeklerle olasılıkları düşünmeye başladım. Terapiye gitmeye de öyle başladım. Bir türlü sadakat gösteremiyordum. İstiyordum ama olmuyordu işte. Balayında başladı benim açlığım. Hep başka çiftlerdeydi gözüm. Onlar nasıldır acaba diye düşünmeden edemiyordum. Sonra her fırsatı değerlendirmeye başladım. İşyerinde, yolda, kız kıza gittiğimiz barlarda.. Kendimi frenlemeye çalıştım önce. Öpüşmekle kaldım. Sonra o da yetmez oldu. Önceleri korunuyordum, sonrasında sabırsızlıktan hastalık bulaştırdım hem kendime, hem de koca.. Durun bir saniye bu zaman zarfında kocam da eli boş durdu sanmayın. Belki de ondan bana geçti, kim bilir? Ama o temkinli ve daha korkaktır bana göre. Kendini ateşe atmaz kolay kolay. Tevekkeli değil temkinli bir şekilde eşyaları kaldırıp götürmüştü bir gün. Ya işte böyle. Şimdi kız arkadaşımla mutluyum, en azından huzurluyum. Başka kadınlar tehlike değil, çünkü aslında cinsel tercihimiz bu yönde değil. Erkeklerden yıldığımız için de gözümüz onları görmüyor. Şimdilik sorunsuzca kendi yağımızda kavruluyoruz. Annem ya da babam durumdan habersiz. Annem biliyordur belki de ama o da üç maymunu oynuyor kendince. Bir gün bana nasıl mutluysan öyle olsun demişti. İlişkimin işareti buydu. Ben böyle mutluyum. Tam da bir bebeğim olsun bana arkadaş olsun derken.. Bebek için de bir koca gerek. Bu ülkede babasız bir çocuk büyütmek kolay değil ki. Her neyse, bunları düşünmek için erken. Şimdilik babam iyi olsun yeter. İki defa içeri aldılar. Gözleri açıktı. Ama hiç tepki vermedi. Konuştum biraz, ağlamaktan fırsat buldukça. Elini sıktım. Kollarını okşadım. Yanaklarına dokundum. Oradaydı ama orada değildi de. Sanki arada bir yerdeydi. Ürperdim o ortamda, buz gibiydi içerisi, tıpkı babamın yanakları gibi. Üşütüp hasta olmasın da böyle yarı çıplak yattığı yerde.

image

BİHAR:

-“Ez baş im. Hinek westiyame. Tu çawa yi?”
-…
-“Eynı”
-…

Eynı, aynı. Değişen bir şey yok. Adamın durumu aynı. Günlerdir aynı. Yaşlı adamın hali nice olsun? Memleketten arayıp dururlar. Nasılım, nasıl? Çok konuşmayı sevmedim oldum olası. İyi diyorum. Daha iyi, daha iyi. Kötü desem celalleniyorlar önce, sonra kolay kolay kabulleniveriyorlar durumunu. Ertesi gün gene arıyorlar. Nasılım, nasıl? İyiyiz, iyi. O kadar iyiyiz ki, sefil de olsak yutuyorum çaresizce. Mardin, Kızıltepe’den göçüp geleli yıllar olmuştu bu yerlere. Ama şehir azar azar yutmuştu bizi, biz bilmesek de. Benim adam benden yaşlıydı zaten. Üçüncü karısı olarak almış getirmişti beni, gençliğime güvenmişti galiba şimdi düşünüyorum da. Sırf laf gelmesin, aman çocuğu olmuyormuş diyenlerden kaçmıştı sonunda. O benim ilkimdi, bense onun son durağıydım. Büyük şehirde unutturacaktı kendini aklınca. Bacılarımı, o zamanlar sağ idiler anamı babamı bıraktım da geldim bende, nedecektim ki başka? Dil öğrendim önce. Çarşı pazarda çok zorluk çektim başlarda. Parayı değiştiremezdim bir türlü. Derdimi anlatamazdım. Kimse tek kelime ne söylediğimi anlamazdı, ben de onları. Sonra sonra akrabalarımızı bulduk. Aynı tepeye konduk. Televizyonumuz oldu. Sonra da çamaşır makinem. Ben leğende daha temiz yıkıyordum. Şimdi bakıyorum da mor gibi mor gibi çıkıyor çamaşırlar hep. Bir de esem terliğim oldu. Bir rahat. Eskiyince yenisini al diyordum adama. Her renginden oldu şimdiye kadar. Bir numara da büyük aldırırdım ki ayağım rahat etsin iyice. Hastanede de bir rahatım ki kırmızı esem terliklerimle. Memleketten ilk gelişimi unutmam. Hem heyecanlıydım hem ürkek. Değişik bir yerde yaşayacaktım, özgür olacaktım, televizyonumuz olacaktı. Ama korkuyordum da çünkü yalnız olacaktım. Nasıl ayak uyduracaktım şehrin kadınlarına? Geldim bir gördüm ki, tam da bir yaz günü idi, giyinmişlerdi kısacık etekler ta tepelerinde. Arkalarından bak kalçalarının yanakları görünür. Hee ya. Bizim köyde olacak valla önce s.kerler sonra vururlar. Tam tersi de olmuştu ya bir kere. O kaçıkçaydı biraz. Cezasını bulduydu sonradan. Ben hiç şehirli kadınlar gibi giyinmedim. Hiç kendimi değiştirmedim. Canım istemedi. Canımın istemediği şeyi yapmam ben. Benim adam derdi hep inat senin göbek adın diye. Ere ere. Eynen öyle.

Buradan çıktığımda yani sabah olduğunda bir kocam olmayabilir başımda. Doktorlar sabaha çıkamaz dediler. Eğer ölürse bu evi benden alacaklarmış. Sözüm ona bir çocuk bile verememişim kocama. Yalan. Bende değil ki kabahat. Adam kısır. Adam dölleyemiyor. Ben ne yapayım? Kocam bunu bildiğinden bırakamadı beni. Ben onun son durağıydım. Ailesi de bilir de bilmezden gelir. Ne de olsa miras var. Tek göz odadan koskoca apartman çıktı kocam, ne zaman ki tapular çıktı, bir iki kiracılar derken rahata erdik demiştik ki bu hastalık geldi başımıza. Kimse hastayken kapımızı çalmadı. Şimdiyse paranın kokusunu aldılar ya akbaba gibi çökecekler üzerime. Ben bir başıma nasıl baş ederim tüm sülaleyle? Benim ailem, onun ailesi. Bizler amca çocuklarıyız. Benimkiler de nasiplenecek benim hakkımdan. Bense iyi kötü alıştım buradaki hayatıma zamanla. Televizyonum, çamaşır makinem, esem terliklerim var. Karışanım yok, çünkü başımda kocam var. Vardı yani. Hala var mı bilmesem de. Televizyondaki bir dizide kocanı seviyor musun diye sordu bir kadın diğerine. Evet dedi kadın ötekine ve gözleri parlıyordu bunu söylerken. Bende sordum nihayet kendi kendime hiç sevmiş miydim acaba kocamı diye. Başımda bir erkeğin olması iyiydi sadece ve ama,

Hayır. Ben kocamı sevmedim. Hiçbir zaman.

VUR-AL:

Hepinizin ismini tek tek polise verdim az evvel. Unuttuklarımı ise tedavim biter bitmez ekleyeceğim ifademe. Ben kim miyim; koskoca kırk bir daireli Begonvil apartmanının yöneticisiyim. Hala da öyleyim. Kimse bunu değiştiremeyecek. Acildeki tedavim tamamlanıp, eksik ifademi artıladıktan sonra da kaptan köşkü olarak adlandırdığım kapıcı dairesinin hemen bitişiğindeki yönetim odama geri döneceğim ve vazifemi var gücümle yerine getirmeye devam edeceğim. O aidatlarını ödemeyenlerin ihtarnamelerini çekeceğim önce. Sonra da apartmanın kapısına asacağım herkes görsün diye. Begonvil dairesi maliki, aidatını ödemeyenler listesi: bir numara Fazıl Göktepe, avukat, hem de. İki numara Muhlise Yaman, evhanımı, dul. Üç numara Hidayet İnanmış, serbest meslek. Dört numara Fahriye Eren, falcı ve büyücü, ayıp ayıp vergisiz kazanç, giren çıkan belli değil. On sekiz numara Celal Kocatürk, emekli jandarma paşası, dört numarada oturan Fahriye Eren’e fal için sayısız kereler girip çıktığını keşfettim, herkese de söyledim. Bu liste böyle uzar gider. Aidat öyle ihmale gelecek bir şey değildir neticesinde. Ama tüm cinsler de benim başımda. Neymiş, ısınamıyormuşuz. Neymiş, hiç yakmıyormuşuz. Şişe dibi gözlüklü ihtiyar doktor geldi, vıdı vıdı yapmaya. Sizi 23 Nisan’a götüreyim dedim elinizden tutup, çocuk bayramına, yok olmaz en makbulü ben sizi bir ruh doktoruna götüreyim dedi. Giderken sinir içindeydi. On altı numaradaki Muğla’lı geldi, bronşitim astıma çevirdi sayenizde, titremekten ölüyoruz dedi. Kan şurubu önerdim ben de. Bir günde kapılarının önünden geçiyordum, şöyle bir baktım içeriye; kapı açık, terlikler, ayakkabılar yığılmış yerde gayri intizami vaziyette. Oğlu vardı iki gözü iki çeşme dedemi kaybettik dedi. Amann dedim ben de üzüldüğün şeye bak, ölmüş kurtulmuş doksan yaşında, sahi var mıydı o kadar diye de sordum gönlünü almak için. Bana seni öldürürüm şuracıkta dedi tıslayarak. Hemen cinayet mahallini terk ettim. Neme lazım faili meçhule gitmek var işin ucunda.

İyilik olsun, alt kattakilerin manzarası kapanmasın diye gidip gelip bahçedeki gülleri, ağaçları buduyordum. Pazar pazar beni kovalayıverdiler sinirlerine dokunuyormuşum efendim. Gülleri budaya budaya kuşa benzetmişmişim, o elimdeki bahçe makasını elime aldığımda nazik olmayacağım dedi üçüncü kattaki Fehmi Yalabık. Abi derdim eskiden. Artık sadece Fehmi. Bir tanesi daha var, dur bak onun ismini vermeyi unuttum polise. Avukat bir arkadaşım vardı-o da bana küsmediyse-ona vereceğim davayı, sürüm sürüm süründüreceğim bunları. Her neyse çatıdayız ısınamıyoruz dedi. Ben de kendisine bilimsel bir platformda görüşelim, bilimsel termometreler var onu alın evinize takın, hem size hem bize kanıt olur dedim, seni Allah’a havale ediyorum kanıt olsun diye dedi çekti gitti. Kapısından kovaladı beni, seni evime almam zevzek konuşmalarını çekemem sonrasındaki dedi. Benim iktidarım döneminde bu kaçıncı kapıcı değişimiymiş? Beş. Adam gütmeyi bilmezler, gelir tepeme çökerler. Çalışmıyorlardı ben ne yapayım. Beni bilen bilir, ben sabah altıda uyanırım, giyerim şortlu eşofman takımımı, yaz kış dinlemem-yaz kış da beni dinlemez-fırlarım sokağa. Hemmen kazan dairesinde alırım soluğu. İş bölgesinde değil ise çalarım kapısını saat altıda kapıcının. Başlarlar vızıldanmaya. Hiç kolay ekmek var mı bu dünyada? Çimleri biçtiririm, apartmanı, merdivenleri, pencereleri ve sokaklarımızı yıkatırım. Çalışsınlar isterim canım. Şartlar ağırmış, her gidenin ağzında aynı lakırdı. Kapıcılık soft bir iş bilimsel konuşmak gerekirse.

Mis gibi kokuyor her sabah sokağımız benim sayemde. On üç numaradaki Hatice Teyze sabah sabah hastaneye giderken kaygan zeminde giderken düşmüş kalçasını kırmış bizim apartmanın önünde. Meğer başını da çarpmış, beyin kanamasından ölmüş akabinde, hastanenin yolunu bulayım derken. Sebebi benmişim. Yerler kurumadan daha yıkanıyormuş tekrar tekrar. Kanayan beynin de sorumlusu biz olduk yani. Herkesin sağlığı bizim üzerimize zimmetli sanki.  Toprağı bol olsun da Hatice Teyze’nin, cenazede beni görünce oğulları etmediklerini bırakmadılar. O ne terbiyesizlikti öyle. Tuh yazıklar olsun emeklerime. Kimselere yaranmak mümkün değil bu gezegende. Ama ne yaparlarsa yapsınlar beni koltuğumdan edemeyecekler. Görürler günlerini. Olgun ağacı yerinden kımıldatmayacaksın, tutmaz bir daha. Benim gibi Bir Vur- Al’da bir daha gelmez şu dünyaya. Ölmeye gelmedim ben bu lanet Acil Servis’e. Bir ayıya baktığında kaba sabalık ve saf bir çirkinlikten başka bir şey göremezsin ama neticesinde ayı güçlüdür, dayanır her tür zorluğa. Tıpkı benim gibi. Durmak yok yola devam. Sonuna kadar.

Sevgiler. Vur-Al.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

HASTANE GÜNLÜKLERİ/HERKES KENDİ HİKAYESİNİ YAZAR

image
ÇİZER: MATAZİZMA

KEZBAN:

Kur’an’da geçiyor diye koymuş annem ismimi: “Kezban”. Annemin annesinin de adı imiş: “Kezban”. Herhalde onun annesi de aynı nedenden ötürü koymuştur aynı ismi: ” Kezban”. Ben de çok sonradan öğrendim adımın anlamını. Yalancı demekmiş. Ezbere Kur’an okuyan başta annem ve büyüklerimiz sayesinde kötü bir sıfatla başlamış oldum hayata. Benimse bildiğim birkaç dua var gerektiğinde okuduğum. Tam ve tüm anlamını bilmemekle beraber, her sabah çocuklarımı okula uğurladıktan sonra okuyorum muhakkak. Aklıma hangi dua gelirse, ezberimde ne varsa onu okuyorum çoğu kez. İki evlat sahibiyim, bir kız bir oğlan. Kızım iki yaş ufak oğlumdan. Masrafları bitmek bilmiyor haliyle ve pek de hayırlı sayılmayan babalarından gelen üç kuruşluk nafakayı saymazsak tüm yük benim omuzlarımda, tıpkı evliyken olduğu gibi. Allah’tan ev annemlerin de kiradan kurtarıyoruz. Annemlerin dediysem annem vefat edeli çok oldu. Babamınsa annemin üzerine yeni bir eş getirmesi çok olmadı. İki çocukla ortada kalıp babamın kapısına geldiğimde annemin gayretleriyle aldığımız ve kat karşılığı müteahhite verdiğimiz apartman dairesindeki kiracıyı çıkartıp benim, çocuklarımla evine yerleşeceğimizi duyduğunda ne ayak diremişti başlarda edepsiz kadın, asla unutmadım. Sadece sineye çektim. Kadınlar pek fenaymış bir kez daha anladım. Kızımı şimdiden yetiştiriyorum bu ve benzer konularda, hakkını arasın, uyanık olsun diye. Dünya böyle ya eziyorsun, ya eziliyorsun çünkü. İyisi mi ezen taraf olsun hayatta. Genç cicianneme dönecek olursak eğer, evi kaptırmamak için babacığımın koynuna girişlerini sıklaştırsa da para etmemişti Allah’tan. Her şey Allah’tan ama hala daha nefesi ensemdedir. Hala daha hesap sorar bana kaçırmaktan hayıflandığı kira parası için. Ama çocukların ikisi de ilkokula gidiyorlar. Masrafları bitmiyor, dedim ya. Okula para, üste, başa para, yok harçlıktı, yok ıvırdı zıvırdı derken gelen her kuruşumu akıtıyorum ister istemez. Kıpırdanacak yerim yok. Hal böyle olunca bir de kira verecek gücüm yok. Bir punduna getirip de iki daireyi de kendi üzerine yaptırırsa beni de ikinci gün kapının önüne koyar babam öldükten sonra. İşte o zaman benim için kıyamet kopar. Neyse neyse tüm bu olumsuzlukları düşünüp kendimi daha da mutsuz hissetmek istemiyorum. Dilerseniz ben size kendimden bahsedeyim biraz. Malumunuz hikayenin ilk kahramanı benim ve yazarının gözünde farklı bir yere sahip olduğumu düşünmekteyim. Efendim bahsettiğim üzere benim ismim Kezban. Boyum 1.75. Kilom 85. Eşimden ayrıldıktan sonra yükselen sinir katsayıma her geçen gün gram gram artan kilolarım da eşlik ettiler. Hastanede yemek servisinde görev alıyorum. Katlara günde üç öğün yemek dağıtıyorum. Arta kalanları da ya eve götürüyorum yahut da çocuklarım geldiğinde yediriyorum arkada, mutfakta. Ne işimden, ne de hayatımdan mutluyum. Günde posta posta koca yemek arabasını taşımaktan kim mutlu olur ki? İş bir de istekleri hiç bitmeyen hasta yakınlarına laf yetiştirmek olduğundan ne yazık ki zamanla şunu öğrendim: Burada çalışacaksan ya hep iyi olacaksın ya da kötü. Ben mi? Ben iyilikle bir şey olunamayacağını gördüm ne yazık ki. İyilikle annem yaşamadı, iyilikle kocam durmadı, iyilikle ben daha iyi bir iş bulamadım. Sırf bu yüzden ben de karanlık tarafı seçtim. Zamanla da seçmiş olduğum tarafın benim için en iyisi olduğunu kavrayıp benimsedim. Sizler bunca satırı okuyacağım diye hem gözünüzü, hem de beyninizi akıtadurun, ben daha az evvel haşlayıp haklayıverdim bir gariban hasta yakınını. Ekmek var mıymış? Yok dedim. Yoğurt var mıymış? Gene yok dedim. Yook. Hasta yakınlarına yoğurt yok. Hastalara sadece. Ekmeğim de sayılı. Niçin sinirleniyormuşum? Niçin sesimin tonu bunca yüksek çıkıyormuş? Çünkü öyle. Çünkü çünküsü yok. Girin içeriye diye bağırdım. Altı yataklı odada, gariban gariban kalan adamın eşi, bacısı ya da kızısın. Dolayısıyla sana bağırabilirim. Senin canına okuyabilirim. Seni ezebilir, suyunu çıkartabilirim. Bak bak bak. Bir de beni şikayet edecekmiş. Et dedim ben de. Git et ama şimdi gir içeriye diye de bağırdım üstüne üstlük. Sesim titremedi bile. Altı kişilik odanın dolu olan bütün hasta yataklarının içindeki hastalar ve onların bacıları, karıları dadahil kimse sesini çıkartamadı, kimse arka çıkmadı, çıt çıkarmamakla kaldılar sadece. Ezikler çünkü. Onca kalabalığın içinde, bir kafesi, aynı kodesi paylaşan mahkumlar onlar ve bunun da bilincindeler. Biliyorum şikayetleri bununla sınırlı kalacak. Burası devlet hastanesi. Kimse onların elleri kalem tutmamış satırlarından çıkacak şikayet mektubunu ciddiye almayacak çünkü. Kimse onların yetkili bir merciiyle konuşmasına imkan tanımayacak çünkü. Ben de bugün bunlara, yarın ötekilere istediğim gibi davranabileceğim. Eğer çok istiyorlarsa, gelirler ve bu arabayı benim yerime günde üç defa iteklerler. Ben de kendime severek yapabileceğim bir başka iş bulurum bahaneyle. Allah büyük. Belki tek istediğimdir bu. Burada, bu pis hastanenin koridorlarını arşınlamamaktır belki tek gayem ve buna sebep olabilecek birini arıyorumdur sadece, kim bilir? Fazla ekmek var mı? Yok. Limon var mı? Yok. Bal var mı? Yok. Yok. Yok. Rejim bir, 2424’e. Burası özel oda. Özel odalara dikkat. Onların eli kalem tutabilir. Ohh yemek almayacakmış özel oda.

Çocuklarıma kadınbudu kaldı yaşasın.

UFUK:

Bize personel diyorlar. Bizler hastane personeliyiz. Kadroluyuz. Ben on beş yıldır burada, aynı hastanedeyim. Bölüm bölüm gezdim durdum. Şimdi buradayım işte. En çok iş bizde. Ameliyatlı hastalar bitmek bilmiyor. Önceleri yadırgadıydım ama alıştım sonra günden güne. Bağırsağı kesilen, torba geçirilen, kisti olan, kanser olan, ülser olan, organ nakli olan bizde. Kadın erkek hepsi çırılçıplak yatıyorlar kendilerini bilmeden günlerce. Temizlikleri hep bizde. Çarşafları, alt bezleri, her tarafları enfeksiyon. Bulaşır diye çift eldiven takıyorum. Memleket mi? Aydın, Söke. Her neyse. Bizim de avantamız olmalı haliyle. Bakıyorum şöyle gözüme kestirdiklerim olduğunda giriyorum içeriye, söyleyiveriyorum, ufak tefek gönül alma hadisesi neticesinde. Erkekler günahını vermez de, yakını ağır olan kadınlara söyleyiveriyorum ufak ufak. Alıp getiresiye kadar da hatırlatıyorum kendilerine. Geçende hasta yakınının kızına söyledim hapishane modeli kum boncuklu tespih diye. Dörttür söylüyorum ama bana mısın demiyor. Pinti galiba. Bahşişi de pek yok. Kıymetli annesine kıymetli etleri yara olmasın diye günde yedi defa pozisyon verdirmek için gelirken iyi ama; kum boncuklu tespihimize gelince yok. Ne kadar tespih, o kadar muamele bundan sonra.

Söylemesi ayıp benim elimden her iş gelir. Herkes bir gün ocağıma düşer, kapıma gelir. Kapı deyince, geçenlerde bir gün tesisatına benim de yardım ettiğim bir villa vardı. Sahibi gecenin bir vakti çağırınca, baş ustasıyla atlayıp gidivermiştik gece yarısı. Gittik ki, adam nasıl köpürüyor. Hayırdır dedik akşam akşam, tesisat mı patladı, hayırdık dedik. Adam öfkeyle bizi aldı götürdü jakuzili banyosuna. Alafranga tuvaletin başına geçip taharet musluğunu gösterek niçin buraya yapıldığını, açınca her tarafa su sıçradığını öfkeyle anlattı bize. Tabii biz ustayla geldik göz göze. Gülmek istediysek de tuttuk kendimizi. Sonradan ben alışığım hastaneden laf anlatmaya, başladım bir güzel tuvaletin nasıl kullanılacağını anlatmaya. Af buyrun tuvalete tünüyormuş her seferinde dev gibi adam. Başladım güzel güzel anlatmaya, tasvirlerle. Dedim şimdi pantolonunu indireceksin ama ben kendiminkini indirmedim tabii. Dedim şimdi donunu da. Elbette onu da indirmedim. Şöylece oturup, böylece musluktan gelen suyu ayarlayacaksın. O telaşla musluğu açmış bulundum. Ne pantolon kaldı, ne bir şey. Ertesi gün arayıp özür dilemiş sağ olsun. Daha dün taşa silinirken çok geldi usta demiş. Allah’ın işi işte.

Tuvalete oturmayı bilmeyene lüks daire veriyorsun da, bize bir kum boncuklu tespihi çok görüyorsun!

NUR:

İsmim gibi nurlu olsam bunca yıl uğraşıp, en nihayet on beş yıl sonra onca enjeksiyondan sonra güç bela hamile kalmazdım. Gene ismim gibi nurlu olsam zaten zor ve geç gelen hamileliğimde en yoğun bölümde, en ağır hastalarla çalışmazdım. Hasta yakını geldi gece gece yemek yiyebildiniz mi diye? De ki oturabildim mi bir saniye? Önümde üzeri ilaç, şırınga, damar yolu açıcı, flasterlerle dolu olan tekerlekli arabamı itekleye itekleye bir ruh gibi koşuşturup duruyorum gece nöbetlerimde. Baştan ayağa bir tam koridor yok antibiyotiğini tak, yok damar yolu aç, ilaçlarını bırak, tansiyon, nabız, ateş var mı, yatak yarası nasıl derken oluyor sana sabah. Nedeni anlaşılamaz bir şekilde bazı geceler herkesin ameliyat olacağı tutuyor. Bir nöbetimden bir tabloyu aktarıyorum hiç değiştirmeden: Trafik kazasında tek bacağı kesilen aslen pskiyatri hastası, iki apandisit, bir bağırsak patlaması. Su borularına benzetiyorum patlayan bağırsakları. İçindekiler tazyikli geliyor ve bir bakmışsın eskimiş borular daha fazla dayanamıyorlar ve bom. Netice bom. Netice karın boşluğuna yayılan bom’lar ve kana karışan zehir. Ve bunların hepsi benim mesaime denk geldi. Haliyle yerimiz, yatağımız kalmamıştı. Bir hasta sedyede kaldı sabah olup da başka bir servise transfer edilene dek. Narkozdan ne yapacağını bilemediğinden öylece sabahladı koridorda. Yakınları da onunla. Sabaha doğru iyicene huzursuzlaşan akrabalar daha çok uykusuzluktan, yakınlarının başına gelen olayın dehşetinden, panikten, şaşkınlıktan iyicene manyaklaşıp olay çıkarmışlardı. Ben onlara da kızmadım. Kızamadım daha doğrusu. Gündüz neyse de, gece gece koridora gide gele tuhaflaştılar en nihayet. Gençten de bir çocuktu. Bağırsağının neden patladığı anlaşıldı sonra. Et yemiş. Kemikli. Kemiğiyle eti yutmuş anlaşılan kendini kaptırıp. Sonra da kemik bağırsağı delmiş. Sonra, bom. Televizyon izliyormuş bir yandan. Ne eti diye sordum kendimi tutamayıp. Tavuk etiymiş. Yaramamış. Ne yediği, ne izlediği.

Her neyse, şöyle rahat bir bölümde çalışsam olmaz mıydı bu süreçte? Göz mesela ya da psikiyatri. Yok psikiyatri olmaz. Ya da enfeksiyon. Yok yok enfeksiyon da olmaz. Şimdi değil. Çocuk da değil. Çocuk cerrahisinin büyük cerrahisinden farkı yok zaten. Bana en iyisi masa başı işi lazım. Mesleğimi seviyorum. Şikayetim yok. Sadece bu kadar zor olmamalı bazı şeyler. Meslek doğru, ortam ve şartlar yanlış. Bazen sağlık ocağı hemşiresi mi olsaydım diyorum kendi kendime. Doktorum olurdu, ev ziyaretlerine çıkardık beraber. Hastalar belli zaten. Bütün gün otur. Rahatsın. Nöbet derdin yok. Çılgın hasta yakını kalabalığından uzaksın. En fazla hastaların yoğun olduğu günlerde sorun çıkar. Onda da zaten hastalar sıra kavgasını kendi aralarında yaparlar sen girdin ben girdim diye. Sağlık ocağına en çok geveze yaşlılar gelir.

Olay fakiri Ol biraz da, fena mı işte?

YÜKSEL:

Aile geleneğimiz doktorluk. Babamdan bana, dedemden babama geçen. Dedemin babası da sağlıkçıymış. Nesillerdir babadan oğula geçen bir meslek bizimkisi, esnaflık gibi. Ben cerrahım. Babam da cerrahtı. Annemse hemşire. Şişli Etfal’de tanışıp evlenmişler. Ben doğmuşum. Annem ikinci çocukla uğraşamamış. Ben de evlendim. Eşim doktor. Biz de ikinci çocuğa fırsat bulamadık. Bundan sonra da zor. Evliliğimizin ilk yıllarında nöbetlerden birbirimizi görmezdik. Hastanede karşılaştıkça mutlu olurduk. O ise bazen önümden rüzgar gibi geçer, beni bile görmezdi. Koridorda yok olana kadar bakardım arkasından. Kokusunu dinlerdim uzaktan. Koku dinlenir miymiş dediğinizi duyar gibiyim. Evet, dinlenir. Güçlü parfümü havaya savrulurdu uçuşan saçlarıyla. Aynı esnada yanından geçmekte olanlar bu kokuyu içlerine çeker, kimi duyduklarını bilmedikleri bir hayranlık kaplardı yüzlerini. Birini duymak mühimdir. Aklı karışanlar olurdu karımın efsunlu kokusunu içlerine çekenlerden. Konuştuğu sözler dağılırdı, karışırdı karımın kokusuna. Hastanedeki o kadar kötü koku arasında ilkbahar dolardı içime. Yaşamak için bir nedendi karımın kokusu çook sonradan anladığım. Mutsuzsam, umutlanırdım bir anda. Gelecek vardı karımın kokusunda; umut vardı, güvenmek vardı, günleri devirmek, akşamı beklemek vardı. Değişen bir şey olmadı hayatımda, kariyerimde ilerliyorum sonsuz güvenle. Hala daha aynı baharın hatırına yaşıyorum aynı hastanede. Kesiyorum, dikiyorum. Hem cerrahım, hem terzi.

Ve de güzel kokan her şeyi seven bir kişi..

NEZAKET:

Nezaketen düşmüş olabilir miyim acaba yataklara? Kim bilir? Allah’ın dediği olur. Her yarış kazanılmaz demişti bir gün birisi. Benim cezam da bu dünyadaki. Finiş çizgisini uzaktan görüyorum ama herkes maraton koşarken, ben sedyeyle ulaşabiliyorum ancak. Malum o sedyeyi tutan eller sayesinde.. Giderayak hayatımın kışında bir ameliyat daha oldum. Ansızın geldi ve beni buldu. Çocuklar olmasaymış gidiyormuşum öteki tarafa. Keşke gitseymişim öteki tarafa. Varlığım işkence bana bakanlara. İşgal ediyorum yataklarını, tüm bunlar hep boşuna. Benden verim almak imkansız bundan sonra. Hep ileriye ama gerileyerek gitmek nedir bilir misiniz? Tıpkı çocukluğumdaki gibi bazı şeyler. Önümde binlerce basamağı olan bir dağ var sanki aşmam gereken ama gençlikteki enerjim yok. Korkuyla bakıyorum her bir basamağa. Biliyorum ki itelenerek ve bir parça da ötelenmeden çıkmam olanaksız yukarıya. Çıkmam neyi değiştirecek ki zaten şu saatten sonra? Çocuk olsaydım başka. Mutlu bir çocukmuşum memur bir babanın sırtlandığı hayatta. Gençliğim güzel geçti. Hem okudum, hem çalıştım. Bir abim ve ben yüksekokul okuyabildik. Abim doktor çıktı. Hastalığını erken teşhis edemediğinden, erken göçtü aramızdan. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş. O hesap oldu onunkisi.

Zavallı anneciğim kayıplarından önce neşeliydi. Okuyamamıştı ama cin gibiydi. Kafası çok çalışırdı, aklı ererdi her şeye. Hiç aklımdan çıkartamıyorum annemin o son hallerini. Komaya girişini. Nefes alıp verişlerini dinlediğim geceleri. Bilinçli bir tercihti onunkisi çok geç anladığım. İki oğlunu birden arka arkaya kaybedince elini ayağını çekmişti azar azar haattan, hiç bize hissettirmeden. Üç gün yattı anneciğim. Sonrası kara toprak. Şimdi mezarı memleketimizde yani Ankara’da. Ben saftım çoğu konuda, annemden ve bir abim dışındaki kardeşlerimden çok okumuş olsam da. Ya kariyerli, ya paralı ya da itibarlı olsun ama bunlardan biri olsun ve bir kocan olsun demişti bir gün annem. Birinden biri olmayan koca, koca olmasın daha iyi de demişti. Rahmetli anneciğim daha da bir sürü şey söylemişti. Annemi en çok düşündüğüm yaşlarımdayım şimdi. Ben çocuklarıma hiç böyle akıllar vermedim. Verseydim de dinlemezlerdi zaten. Küçük havai, büyükse fazla ciddi. Ben kötü bir anlatıcıyım, onlarsa feci birer dinleyici. Ben ameliyata girerken bile beni hiç dinlemediler. Küçük hep ağladı. Küçük o kadar ağladı ki, büyüğün ne yaptığını çıkartamıyorum bile. Tamam, şimdi hatırladım. Sakın narkozun etkisiyle çocuklarım daha küçük deme dedi. Dedim ya, ciddi. Tabiatında var. Haklı da.

Ben şarkı söyleyerek uyandım, hey onbeşli onbeşli..

HANIMIM:

Adım değil “Hanımım”. Annem yerine koyarak baktığım teyzeye böyle hitap ediyorum çoğu kez. Biraz yaşlıyım ama olsun büyük kızı yerine koydum kendimi. İnsan hangi yaşta olursa olsun, kaç çocuğu olursa olsun, hep birilerinin çocuğu olmak istiyor. Annesiz babasız yaşamak öyle zor ki. Annem  öldüğünde on beşindeydim. Daha evlenmemiştim. Köyden hiç çıkmamıştım. Hayat güzeldi. Şartlar zordu ama her köyün şartları zordur. Annem karnım ağrıyor demişti bir gün. Sonra yatmıştı. Bir daha da kalkmamıştı. Allah öyle ölüm versin bana da. En büyük, en kıymetli duam bu dünyada. Kendim için istediğim tek şey bu, bu dünyada. Kimselere yük olmadan göçeyim istiyorum bir gün aniden. Anneme benzesin kaderim. Onun gibi yatayım bir gece, kalkmayıvereyim ertesi sabah. Geçende bacım gelmiş kızıma. Beni sormuş ne yapıyor demiş benim için. Vışşş demiş sonra da. Kendine başka meslek mi bulamadı demiş. Olsun ben seviyorum Hanımım’ı. Gerisi vız gelir. Yalnız bir şey var Hanımım’dan sonra dank etti kafama. Benim Hanımım’ın da karnı ağrımıştı biraz biraz. Aybaşı ağrısı gibi demişti. Sonra kusmuştu ertesi güne kadar. Zaten o olmuştu kendimizi hastanede bulmuştuk. Köylerde ölüverir insanlar bir anda, aynı annem gibi. Hastane yok, doktor yok. Acaba öylesi mi iyi, böylesi mi, ben daha bilemedim. Sorup duruyorum kendi kendime. Şimdi borular sokuyorlar insanların her bir deliğine, olmadı açıyorlar o delikleri. Hepsi bir parça gökyüzü için. Görecek güzel günleri olması için. Hani Hanımım tamam da, bir sürü sebze gibi insan var. Geçende sedyeyle bir adamcağızı götürüyorlardı filme. Her tarafı boru. Soluk alıp veriyor galiba, öyle ya filme gittiğine göre, ama adam gitmiş. Arafta bir yerlerde. Ama görsen akrabaları etrafında, yaşatacağız diye. Öldüysen öldün, bir defalığa mahsus hepsi. Ameliyat olup da hastaneye düştün mü bin kere ölüyorsun. Seni kurtarmak için bir sürü şey yapıyorlar. Şu odaya gelip de çıkıncaya kadar canın çıkıyor bu sefer. Yakınların bırakamıyor ki gidesin. Herkesin kapladığı bir alan var çünkü. Sevdiğini bırakmak çok zor çünkü. Onun yok olmasına, un ufak olmasına göz yumamıyorsun. Bunun için Allah bize kızgın. Biz onunla mücadele ediyoruz. O vadesi dolanı alıp götürmek istiyor, bizse yapışıyoruz gitmesin kalsın bizimle diye. Bu bencillik! Sedyedeki adamcağız gibi. Gittiği yerden ben iyiyim dokunmayın artık der gibi bakıyordu. Gözleri faltaşı gibi açıktı. Bakıp görüyor muydu yoksa tam tersi mi, bilmiyoruz ki. Ben kocamı bırakamamıştım. Teşhis konup da ölesiye kadar döktüğüm gözyaşından göl olurdu göl. Kadere bak, bu hastanede öldü o da. Ne dahiliyesi, ne göğsü kalmıştı gezmediğimiz. İki senede altı bilezik gitmişti. Sonuçta bilezikler de, koca da gitti; o erişti hakkın rahmetine. Helali hoş olsun da; bilezikler gidebilir de, kocam kalaydı ya geriye..

Benim Hanımım’dan umudum var. Şimdilik. Yaşayacak sanki. O benim yaşama nedenlerimden biri. O bunu bilmese de. Belki de biliyordur, kim bilir?

20130815_123435

“GİTSİN”

image
Adam and Eve(Adem ile Havva)

Bir zamanlar bir ülke varmış. O ülkeye bağlı bir vilayet, o vilayetten ve tüm dünyadan bağımsız da bir köy. Paralel ve meridyenleri bir kenara bırakır isek eğer, konum olarak zamanında çok çok eski medeniyetlerin yaşayıp, dövüşüp, yok olup, sonra küllerinden tekrar doğup; daha doğrusu geride kalan tek ve son bir Adem ile tek ve son bir Havva’nın aynı sönmüş külleri kendilerini bir parça ateşlendirmek suretiyle alevlendirerek, ortalığa küçük küçük kıvılcımlar saçmaları sonucunda, yeni bir neslin almış yürümüş olduğu bir köy doğmuş eski topraklar üzerinde yeşeren. Aynı esnalarda yani günler aylara, aylarsa yıllara bağlanmış giderken, zaman yaşamakta ama hiç yaşlanmamakta olduğu köşesinde bir başına akmış durmuş hiç ses etmeden. Kendi devinimi varmış insanlara hissettirmediği, kendi bilinci varmış insanların bir türlü çözemediği. Bağımsız ve bir parça da hasis zaman, zamanı hep kendi için biriktirmiş. Sebepsiz zenginleşmenin farkına varamayan insanoğlu da, doğmuş büyümüş ölmüş ve çürümüş her şekilde.

Zamanı kullanmayı bilmeyen ve öğrenmeyi de reddeden bu nesil ne dört mevsimden haberdar olabilmiş, ne günden, ne de geceden. Kendinden sonra gelen nesli de aynı bilinçsizlikle yetiştirmişler dilediklerince. Onun için doğar doğmaz parlayan bir büyük çember, gece olur olmaz da çıkıveren tek taraflı bir parantez, yani bir karanlık, bir de aydınlık var imiş. En korkuncu da asla yüzünü göremedikleri ama kuvvetli bir ışıkla gelenmiş. Gelmeden önce homurtularını yollarmış herkesi titretmek için. En nihayet intikamını havaya astığı nehri ters çevirerek alır ve gidermiş. Hiddetine göre oluşan hasarlar köylüyü yıldırsa da hayat kaldığı yerden devam eder, o zamanlar var olan dayanışma sayesinde herkes herkese yardım edermiş.

Evren yazar evren bozar mı bilinmez, kim yazar kim çizer o da bilinmez, bir hastalık gelmiş köyün üzerine. Hem de sınırlı sayıdaki gençlerinin bir çoğunun üzerine. Üzerine dediysem gökten ışıklarla saçılarak değil de, sudan, topraktan bir şekilde bulaşıvermiş ciltlerine. Sıtma nöbetleri geçirten bu hastalığa geçer diye isim koymayı reddetmişler önce. Köy halkı kırıldıkça ve ölümler bir bir arttıkça şifacı bir isim vermek gerek buna demiş nihayet. “Bir isim vermeli ki, tekrarlanır da çıkarsa ortaya bir daha ve belki de bizden uzakta, duyulmalı adı tüm insanlık tarihi boyunca. “Gitsin” olsun onun adı, kalmasın çok aramızda.”

Bu nazlı isim verme ritüeli maalesef ki hastalığı bertaraf edememiş acilinden. Gitsin’e gitsin dedikçe deriye nüfuz etmiş mikrop inatlaşıp yeni ve sıcak yuvasını hop diye terk etmek istemediğinden, kalmış öyle sinsice yayılarak gün geçtikçe. İhtiyar heyeti dedikleri köyün neredeyse tamamının oluşturduğu meclis, gün hesabı bilmediğinden, karanlık çöktükten sonra ancak telaş içerisinde toplanır olmuşlar sıklıkla. “Gitsin, git demekle gitmedi. Zaten az sayıdaki genç nüfusu da beraberinde götürdü giderken. Nereye götürdüğü de belli değil ya. Bir çare bulamazsak eğer köyümüz yok olup gidecek. Bize kaldı buralar, biz buruşuk derililere. Gençler hastalıktan kırılıyor tek tek. Bizler istesek de çocuk sahibi olamayacağımıza göre derhal harekete geçmeliyiz bu hastalıkla uğraşmak üzere.” Kalanlar hak verse de köyün en yaşlısının sözlerine, ellerinde derman, düşüncelerinde çare olmadığından çekildikleri köşelerinde kalıvermişler düşünceler içerisinde.

Gelelim gençlere. Gençler sınırlı sayıda ve fakat son derece kıymetli imişler köy genelinde. Kendilerinden çok şey bekleyen halkın umut kaynağı iki elli onar parmaklı iki insanın toplamı kadar olan sayıları ve Gitsin’in pençesine düşmüş kendileri gibi gergin derili yaşıtlarından kestikleri umutlarıyla bir başka yere gitmenin gerekliliği içlerini bir kurt gibi kemirmeye başlamış gün geçtikçe. Onlar da kendi meclislerini kurmuşlar bir gün gelmiş de. “Kardeş gibi büyüdük burada hep beraber ormanın içindeki köyümüzde. Hepimiz akrabayız kendi içimizde. Hiçbir sır, hiç gizem yok her biri aynı geçen karanlık ve aydınlığın içinde. Burada kalırsak eğer bizim de derimiz buruşuverecek aniden. İki büklüm olacak bedenimiz. Sesimiz kısılacak, yavaş hareket eder olacağız. Gözlerimiz görmeyecek, kulaklarımız ağır işitecek. Ben burada kalıp buruşmak, hiçbir yer göremeden ihtiyarlaşmak istemiyorum.” Grubun lideriydi bu sözleri bir çırpıda sarf eden. Atletik yapılı, uzun boylu, girdiği her yarışı kazanan, saçları uzadı mıydı tüm başını usturayla kazıtan, haşin bakışlı, ince dudaklıydı. Öfkesi bir anda gelir, geldi miydi gitmek bilmezdi. Bu hali korkuturdu bazen çevresini, çokça hayranlık uyandırsa da.

Gelelim aynı gün, aynı mecliste konuşan bir başka gencin düşüncelerine. O da ayağa kalktı ve konuşmaya başlayıverdi, az önce konuşan grup liderinin sözlerinin altında kalmamak için son derece gür bir sesle.” Gitmeli ama nereye? Gitsin dediler, öyle isim verdiler ama gidemedi kaldı durduğu yerde. Gitsek neresi var bundan öte, nehrin ötesini göremedik bir kez bile. Gidenler hep başka türlü gittiler sessizce. Ben öyle gitmek istemiyorum kokuşmuş bir beden, fersiz gözler ve fısıltısız dudaklar ile. Ama bilmek istiyorum nereye gidebiliriz en yakın neresi var ve bizi orada neler bekliyor? Ya başka yerler de hep ihtiyarlamışsa? Sahi ihtiyarlayan nedir ki? Bizlere mi mahsus ihtiyarlamak? Ağaçlar aynı ben bildim bileli. Yer gök aynı. Bulutlar, nehir hep aynı. Tek değişen biz miyiz? Bu ten nasıl olacak da ihtiyarlayacak? Bu köyün yaşlıları ben bildim bileli yaşlı. Biraz daha eğildiler o kadar, gün geçtikçe. Az yer, çok konuşur oldular sadece.”

Bir sessizlik oldu önce, sonra fısıltılar dönüştüler birer uğultu bulutuna. Isındıkça ısındı toplantı yerinin içi. Tenin rutubetinden oluşan bulutlarda biriken su damlaları tuzlu tuzlu çiselemeye başladılar gençlerin üzerine. “Yine oldu” dedi bir tanesi. “Çok fazla endişe dolu olduğumuzda birikip yağıyor üzerimize”. Saçları ıslandı gençlerin, yanaklarından aşağıya döküldü damlalar, omuzları, çıplak kolları ıslandı. Bulundukları yerde zemin topraktı. Toprağa ulaşabilen damlalar sayesinde bahar kokusu yayıldı her köşeye. Tazelik kokusu gençlerin zihnini açıverdi bir anda. Görevlerini tamamlayan bulutlar dağıldılar.

On dört hasta gençten dört tanesi sustular. Kalanlarsa susmak üzereydiler. Gıdaların paylaşımından sorumlu ihtiyarlar da suskundular. Ama onların suskunluğu çok başka türlü idi. Ölüm suskunluğundan başka bir şey. Bir tutam suçluluk duygusuyla marine edilmiş ceylan eti olarak sunulan ölü etleri suskunluk yemini sosuyla servis edilmekteydi evlere her hafta düzenli olarak. İhtiyarlardaysa ne çok iştah, ne de kesici diş kaldığından, dolayısıyla da dağıtılan etleri yiyemediklerinden, az pişen ölü etlerini yiyen gençlere bulaşıyordu hastalık. Dayanıklı olanlar hastalıktan kurtulsalar, en iyi ihtimal ishalle atlatsalar da, zayıf bünyeli, kimisi hamile olan kızlar fazla mücadele edemiyorlardı. İhtiyarlarsa zaten sınırlı sayıdaki gençlerin köyü terk etmesini önlemek amacıyla, az gören gözleriyle kendileri için son derece güç avlanma işine gitmeden, parçalara böldükleri ölü etlerinden kalan iç organları ve kafaları ormanın derinliklerinde gömerek haftalık et ihtiyaçlarını karşılamak üzere dönüyorlardı köylerine. Arada avlanmayı seven gençler kendilerine yetecek kadarını getiriyorlardı beraberlerinde. Gençler, ihtiyarların yaptıkların bihaber, ihtiyarlarsa ortak suçluluk duygusuyla hareket ediyorlardır kendi içlerinde.

image
Fat Mouse(Şişman Fare)

Tüm bu yaşananlardan habersiz, sağlıklı gençlerden bir kısmı kesin kararlarını verdiler bir gün gitmek üzere. Öncü grup önden gidecek, eğer düzgün bir yeni yaşam alanı bulabilirlerse geri dönüp haber vereceklerdi geride kalanlara. Amaçları hastalığın olmadığı, kaynakların çok, evlenemeyenler için de uygun eş adaylarının olduğu yeni yerler keşfetmek idi. Aralarından bir kısmı da gitmek istiyor ama sadece gitmek istiyorlardı. Bir amaçları yoktu. Herkes gitmek istediği için gitmek istiyorlardı ya da geride kalan olmak istemiyorlardı. Bu kararlarını bildirmek üzere karanlık çökünce toplanan mecliste, şifacının çevresinde toparlandılar sessizce. “Gitmek istiyoruz. Keşfetmek istiyoruz yeni yerler, yeni yüzler. Başka nehirler, daha ulu ağaçlar, çok çeşitli kuşlar keşfetmek istiyoruz gönlümüzce. Nehrin sona erdiğinde ne olduğunu, dağların arkasındaki gücü görmek istiyoruz kendi gözlerimizle. Sizin gibi olmadan, derimiz buruşmadan, avurtlarımız çökmeden, kadınları dölleyebilecekken, bu en korkusuz zamanlarımızda korkusuzca meydan okumak istiyoruz buradayken göremediğimiz her şeye. Susmak, kurumak, yok olmak istemiyoruz Gitsin’in eline düşmüş diğer gençler gibi.” dedi aynı lider genç.

İhtiyarların zaten buruşuk olan yüzleri bilgece olmaktan çok uzak bir ifadeyle daha da buruştu ister istemez. Birkaç tanesinin acıyla büzüldü dudakları. “Ama.. ama dışarısı, uzaklar çok uzak ve acımasız. Burada korunarak yaşıyorsunuz. Ne arıyorsunuz daha başka? Macera mı? Ormana gidiyorsunuz yeterince. Yetmiyor mu sizlere? Suyumuz, yemeğimiz var, giyeceklerimiz var yeterince. “Gitsin”se eğer bu korkunuzun, telaşınızın sebebi, o da elbet gider günü geldiğinde. Biraz zaman gerek, zamana zaman gerek. Acımasızlık denizinde boğulacaksınız oğullar, kızlar. Binlercesi, milyonlarcası gibi birer kum tanesine dönüşeceksiniz kumsala varamazsanız, denizin dibinde. Bizler şimdi ihtiyarladık, zamanında sizler gibiydik. Tarifsiz heyecanlarımız, coşkun akan yüreklerimiz vardı. Severdik, isterdik, alamazsak hiddet bürürdü gözlerimizi. Şimdiyse o coşku dolu günlerden kalan çok az his kaldı bize. Bir tanesi özlem, öteki de sevdiklerini kaybetme korkusu. Özlem duygumuz sayesinde her daim canlı kalıyor geçmişimiz, anılarımızla yaşıyoruz kendi başımıza kaldığımızda. Geçmiş dün gibi yastığa başımızı koyduğumuzda. Ama bir diğer his var ki o biraz korkuyla karışık. Onun adı kaybetme korkusu, sevdiklerini kaybetme korkusu. İhtiyar ihtiyarın dilinden anlar ama onu sevmez. Birbirine çok bakıp da benzeyen çiftler gibi, bizler de birbirimize bakmaktan benzedik birbirimize. Daha çok kırıştık, buruştuk, çizgilerimiz belirginleşti gün geçtikçe. Oysa ki gençlerimizde hayat var, umut var, gelecek var. Terk edip giderlerse eğer, kalacağız tek başımıza yaşlılığımızın ortasında. Kim bakar bize? Kuşların ferah cıvıltıları arasında ne güzel yaşayıp gidiyorduk kendi aramızda, ölüm bizi ayırana dek, güvenlik içinde. Tek düşman kendimizdik kendimize ya da birbirimize.” dedi Şifacı.

Bir kız söz aldı bu defa. Aralarında en az konuşmayı seven ve gerekmedikçe de konuşmayan, rengarenk bantlarla saçını at kuyruğu yapmayı seven, sevecen gülüşlü genç kızdı o. “Deniz, zaman ve ölüm ne demek?” diye sordu merakla az evvelki konuşmanın içindeki cümlelerde geçen. Bulutlanma sırası ihtiyarlardan tarafa geçti. Birkaç damla akmaya başlamıştı bile usul usul, kaygan zeminli, çıplak başlarından aşağıya doğru. Şifacı damlaları kovuşturduktan sonra, düşünceli bir şekilde söz aldı. “Deniz, nehirlerin sonunda boşaldığı büyük bir havuzdur. Suyu tuzludur. Sakindir tabiatı. Türlü türlü canlı yaşar derinliklerinde. Mavidir rengi, güneş ışınları üzerinde dans ettikçe. Kıyısına vurur dalgalar. Zaman için sonsuzluktur derler. Bazen bir insan ömrüyle açıklanır. Bazen yaptığın işin süresiyle. Bazen kendini mutlu hissettiğin kadar. Herkesin zaman kavramı kendine göredir. Kısadır ya da sonsuzdur. Ele avuca gelmez, asidir de. Bir parmak bal çalar, sonra da uçar gider, kanatsız ve gölgesizdir de. Ölümse insanoğlu için bu dünyadaki sonudur. Herkes doğar, büyür ve ölür. Ölüm sondur, bazen de başlangıç. Bazen taze ve tatlı, bazen de hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar zor bir başlangıç.”

“Biz bunları görmek, hissetmek, yaşamak için gitmek istiyoruz. Gideceğiz de. Engelleyemezsiniz bizi bu sıkıcı köyde yaşamak üzere. Yarından tezi yok düşeceğiz yollara, yaşayacağız kaderimizi, göreceğiz günümüzü. Güvenlik ihtiyarlara göre.” Konuşan elbette ki aynı grup lideridir.

Bu arada endişe yüklü bulutlarda biriken yağmurlar bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamıştır ihtiyarların üzerine üzerine. Toplantı odasında bir telaş, ender görülen bir panik vardır. Bulutları bıraksan olduğu gibi bırakacaklardır kendilerini. Toplantı odasında ufak çapta bir göl oluşmuştur. Dışarıdan, hasta gençlerin bakıldığı yerden bir çığlık sesi geldiğinde, gençler var güçleriyle, ihtiyarlar ayaklarındaki güç el verdikçe koşar adım ilerlerler kuzey yönünde. Şifacının tek oğlu, Gitsin’in ellerine teslim olmuş, son nefesini vermiştir yattığı yerde. Çığlıklar yükselir. Şifacının karısıdır acıyla bağıran. “Oğlumun etini de yedirecek misin onlara? Söyle!” İhtiyarlardan birkaçı kadını teskin etmeye, susturmaya çalışırlar ama nafile. Canı yanan kadın, kıpkırmızı olmuş suratıyla haykırmaktadır. “Oğlumu yakacağım kendi ellerimle hazırlayacağım ateşin içinde. Parçalanmasına izin vermeyeceğim sizin balta darbelerinizle.” Kızlar arasında akşam yedikleri etin tanıyıp bildikleri insanların eti olduğunu öğrenenler iki büklüm olmuş, içlerinde ne var ne yoksa kusarak çıkartanlar bile olmuştur. “Kendi çocuklarımızı yedik. Kendi arkadaşlarımızı, dostlarımızı, akrabalarımızı yedik ve yedirdik kalleşçe. Biz ne yaptık böyle?”

Yaşlı kadınsa sabaha kadar uyumamış, oğlunun başında nöbet tutmuştur. O da sabah olur olmaz ilk iş kendi elleriyle topladığı çalı çırpıyla büyük bir ateş yakmıştır. En güzel ve temiz kıyafetlerini giydirip, ağzını bağlamış olduğu oğlunu kendi elleriyle taşır kucağında. Yardım isteklerini kabul etmez çevresindekilerin. Görenler şaşkınlık ve üzüntüyle bakarlar yaşlı kadının haline. Bir damlacık boyu, zayıf kollarıyla taşımaktadır dünyadaki bir tek oğlunu sessizlik içinde. Ve öyle de atar ateşin içine. Yükselen alevlere, yanık et kokusu eşlik eder bir süre. Önce saçları ve üzerindeki kıyafetleri tutuşan oğlundan geriye kalan külleri soğuduktan sonra cam bir kavanoza koyar. Çok az bir kısmını da boynundaki kutu şeklindeki kolyenin içine koyup, sımsıkı kapatır. Tüm yaşananları izleyen gençler önceden hazırlamış oldukları eşyalarını topladıkları gibi hüzün içerisinde terk ederler köylerini. Konuşmaktansa unutmanın daha iyi olacağını düşünerek, hiç dile dökmedikleri sessizlik yeminini de taşımaktadırlar beraberlerinde istemeyerek.

NOT: Gitsin, ikinci romanımdaki hikayeye paralel olarak aktarılan masallardan bir tanesiydi. Belki romanda hiç kullanmam, belki yenisini ya da daha iyisini yazarım, kim bilir..

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

TARSUS, BİRİNCİ BÖLÜM

PROLOG:

image

Karlı Toroslar’ı aşarak varıyoruz Tarsus’a. Eteklerinde piknik yapıp, mangal yakan insanlar, kartopu oynayan çocuklar var. Dört mevsimi aynı anda yaşamanın ne demek olduğunu yarım saat sonra ulaştığım Tarsus’un yakıcı sıcağı farkettirtiyor aniden. Baskın bir ağırlık(inanın ne demek istediğimi ben bile bilmiyorum) ve rutubetli bir havayla karşılanıyorum. Anlaşılamaz bir otogar kenarından ilçenin merkezine doğru ilerlerken Arabistan’da olduğumu düşünmeye başlıyorum iyiden iyiye. Erkekler kolay yolu bulmuş, bir parça da geleneksellikten olsa gerek şalvarlarla geziyorlar. Tarsus bir ilçe olmakla beraber, isminden, zengin tarihi ve kültüründen ötürü bir şehri çağrıştırıyor ve ister istemez çok başka şeyler bekliyorsunuz bu uzaktan il havası veren ilçeden.

-Hayal kırıklığına uğradım mı peki?
-Çok.
-Neden?
-Çok anlam yüklemişim gelmeden. Zihniyet farklılığı sanırım burada etken.
-Bu ilk hayal kırıklığım mı?
-Hayır.
-İlki hangisiydi peki?
-Antakya.
-Peki sonra nasıl gelişti Antakya ile ilişkim, duygusal bir bağ kurabildim mi kendisiyle?
-Sonra sevdim ben Antakya’yı. Duygusal bağı taşla, toprakla değil, insanlarıyla kuruyorsun haliyle ve ben de önümde açılan kapılardan geçtim korkusuzca. Bazen bir kapı açılır ve o kapı başka kapılar açar ve cüretkardır bütün o kapılar. Benimki de öyle olmuştu. Ama bende cüretkardım. Neyse. Neyse.
-Sansür var.
-Biraz. Değil aslında. Uzun hikaye. Dileyen Antakya yazımı okuyabilir. Orada sansür yoktu, üşenmek de yoktu. Samimiyet vardı.
-Tarsus yazım da samimi olacak mı acaba?
-İçimden bir ses pardon iç sesim sendin, yani sen diyorsun ki; bu en iyi gezi ve anı yazılarımdan biri olabilir.
-Bu farkı yaratan ne ya da kimdi peki?
-Kadınlar. Beni hiç sıkmayan, hiç gücendirmeyen, tevazu sahibi, bir parça çılgın, bir elin parmakları kadar birbirlerinden hem farklı, hem aynı, kimi buralı, kimi sonradan göçüp yerleşmiş, kimi konmuş da birkaç gün sonra göçecek olan ya da göçmesi an meselesi olan farklı kültürlerden, farklı adetlerden gelmiş, çook ayrı işlerle ayakta kalmaya çalışan, bazen bir cümledeki bir söz olan, anne olan, eş olan, kardeş olan, bir babanın kızı olan, memur olan, tüccar olan, aslında kalabalıklar arasında bir sürü adamın arasında ve tam karşısında savunmasızlığını belli etmeden yaşayabilmek için geniş kalplerini ufaltmış, paylaşamadıkları yalnızlıkları eş kadınlar onlar. Kadından bir yer burası akşam altıdan sonra sokağa çıkmanın yine kadınlar için çok tekin olmadığı ve bu güvensizliği yaratanın erkekler olduğu. Kadından bir yer burası bir sürü hayal kırıklığı yaşasa da, olumsuzlukları olumluya çevirebilmek için var gücüyle çabalayan. Simsiyah bir leke bulaşmış olsa da ve o kara leke tüm geçmişini, tarihini unuttursa da bu yerin halkına ve tüm ülkeye, temizlemeye çalışan yine aynı kadınlar oluyor çalınan karayı. Erkeklerse şimdilik pıstıkları köşelerinde benzer suçluluk duyguları içinde; aynı zamanda bu ortamı yarattıkları için aynı suçluluk duygusunu taşımaktan acizler fena halde. Bir günah keçisi arıyordum belki de, onu da bulmuş oldum nihayetinde. Bir ayıbı bin ayıp parçaya böldüm, verdim kalplerinin derin bir yerinde sıkışmış kalmış, çırpındıkça boğuk sesler çıkartan vicdan isimli zemin kat komşularının ellerine. Bense sırt çantamı Tarsus Merkez’de bulunan Öğretmenevi’nde bıraktım ve başlıyorum keşfe.

image

KIRKKAŞIK BEDESTENİ’NDEN SERPİL:

Kırkkaşık Bedesteni’nden içeriye girdiğimde bir tuhaflık olduğunu hissediyor ama anlam veremiyorum. Bir sürü kadın var çalışan. Her dükkandan bir kadın çıkıyor. Erkeklerse sadece müşteri. Küçük masaların atılmış olduğu Tarsusi Serpil Cafe’ye oturuyorum. Camekanda asılı bahsi geçen karışımlar, iksirler hiç ilgimi çekmiyor. Bildiğimden şaşmayıp bir Türk kahvesi söylüyorum. Solumdaki masaya üç genç geliyor, bir tanesi kız. Sağ tarafıma ise iki hanım oturuyor. Sorup öğreniyorum. ODTÜ Mimarlık(Sağlam bölümdür). Herkes kaynar söylüyor. Derken bembeyaz teni, kızıl saçlarıyla Serpil geliyor. Ellili yaşların hükmünü süren, etine dolgun, korkunç enerjik(hayatımda görüp göreceğim en enerjik kadındı sanırım, bir kediden daha hızlı kedi kovalayan başka bir kadın tanımadım hayatımda), dilbaz, açıksözlü, fıkır fıkır, kendiyle, çevresiyle barışık, hiç çekinmeden hayatını önünüze seren, böylelikle de bambaşka bir şekilde kendi zırhını kuşanmış olan, çok farklı bir ruha sahip bir kadın karşımdaki. Hiç usanmadan, zevkle, sanki bir oyunun başrolündeymişçesine çarşının, Şahmeran’ın, Tarsus’un ve kendisinin hikayesini anlatıyor ve bizler de oturmuş ağzımız bir karış açık, kıkırdaşarak ama zevkle izliyoruz kendisini. Tüm masa etkileniyor görselliğinden. Memur bir ailenin çocuğu Serpil. Bankadan emekli olmuş. Evde oturmanın kendisine uygun olmadığını o ve çevresi kısa sürede anladığından olsa gerek çalışma hayatından hiç kopmamış. Eşi yaylada yaşıyormuş. Kendisi şehirde. Çocukları büyütmüşler ve aile bağlarını koparmadan, evlerini ayırarak yollarına devam etmişler. Eşinin maaş kartı kendisindeymiş ve ayda bir hem maaşını almak hem de alışverişini yapmak üzere gelirmiş şehre. Serpil’se senenin on gününü yaylada eşiyle geçirirmiş kalan zamanlarda çalıştığından. Baş etmesi zor bir kadın karşımdaki. Hele de bir erkek için yenilir yutulur lokma olmadığından anlayabiliyorum neden yaylada olduğunu beyefendinin. Onu Rumlara benzetiyorum. “Yok”diyor. “Ben Arabım”. Vitiligo hastasıymış ve bir yılan gibi deri değiştirmiş zamanla. Kızıl saçlı, akça pakça bir kadın var benim karşımda. Beyaz lekeler birleşerek daha geniş beyaz lekeler oluşturmuşlar dış yüzeyinde. Zamanla ama yavaş yavaş bütün vücudunu kaplamış, renk pigmentleri ölmüş, yeni bir tenle tekrar doğmuş sanki. Alacalıyken üzülmüştüm ama zamanla alıştım diyor. Bazı insanların hastalıkları da kendine özgüdür. Serpil’inki ona yeni bir ten bahşeden cinsten.

20150301_140300

“Kahveyi her yerde içerdiniz, bir kaynarımızı denememişsiniz.” deyince bir tane söyleme gereği duyuyorum. İlk intibam şu; insana vakit geçirten içecekler vardır. Kaynar onlardan işte. Aşurenin posasız halini kaynar kaynar kaynattıktan sonra dövülmüş ceviz ve tarçın koyup fincanlarda servis yapıyorlar. Cevizleri yemek bile insanın ağzını oyalıyor. Güzel tarafı çok şekerli olmaması ve insanın içine ferahlık veriyor olması. Kaynarı içince zihnim açılıyor, Serpil’se çarşının içindeki tüm dükkanların kadınlar tarafından işletildiğini, başkana çıkıp çarşıda hiç erkek istemediklerini, zaten 800 yıldır erkeklerin hükmünün sürdüğünü belirttiğinden bahsediyor. Vallahi bravo MHP’li başkana, hanım sözü dinlemiş, çok da iyi etmiş diye, her ne kadar çanın sesini teke indirip, meydandaki saati durdursa da. Saati neden durdurdu ki acaba saat iki yönünde? Hayattaki bir sürü bilinmezin yanında bu hiçbir şey sanırım.

Nüfusun çoğunluğunu Sünni Araplar oluşturuyor. Nusayriler, Kürtler ve Conalar’a da rastlamak mümkünmüş. Ermeni mahallesi ve üç katlı evleri çok olmuş boşalalı. Metruk ve sessizce bekliyorlar kaderlerini. Yatırım yapılmadığından vakur hallerinden ödün vermeden eskiyorlar durdukları yerde. Arap Rom Ortodoks Kilisesi’nde yani Saint Paulus Kilisesi’nde ise ayin yapılmasını sağlayacak bir nüfus yok. Ayin istiyorsanız önceden belirtmeniz gerekiyor. Rahibeler halkla diyalog kurmayı reddediyorlarmış. Papaz Mersin’den geliyormuş. Herkes kendi yağında kavruluyor anlaşıldığı üzere, benim anladığım üzere. Dayanamayan da çekmiş gitmiş uzaklara.

Türkiye’nin köklü bir kurumu olan ve değerli insanlar yetiştiren okullarından biri olan Tarsus Amerikan Koleji eski ve yeni binaları ve yatılı kısmıyla şehrin merkezinde arz-ı endam ediyor tüm ihtişamıyla. Eğitimcilerin çoğu Mersin’de yaşıyor, günübirlik gidip geliyorlarmış söylediklerine göre. Eski binası bir harika idi her ne kadar içine giremesem de.

image
Saint Paulus Kilisesi

20150301_135916

20150302_091737

20150301_135937

20150301_140103

20150301_135946
Saatler gece gündüz hep iki.

Akşama gitmek istediğimden bahsediyorum ve Tarsus’u hiç sevmediğimi söylüyorum. “Bir şans ver diyor” Serpil. “Bir gece kal” diyor. “Tek bir gece.” “Sabaha fikrin değişmiş uyanabilirsin yeni güne.” diyor. Bense resepsiyona emanet ettiğim kirli çamaşırlarla dolu çantamı düşünüyorum ve en yakın havaalanını. “Biliyor musun” diyor ve ekliyor; “Bazen siftah yapamadığımız günler olur, çalışanlarla bir koşu çıkar hemen yakındaki Danyal Peygamber’in türbesine gideriz, dua ederiz.” diyor. Duanın vakti saati yok, istemek önemli olan, döndüğümüzde bir bakarız ki müşteri gelmiş bizi bekliyor, bu inançtır.” diyor. Bense söylene söylene gittiğimi, içeriye kan ter içinde girdiğimi, başörtüm olmadığından kim bilir hangi pis kafalar takmıştır şimdi bu örtüleri deyip(aslında çoğu yerlisi olan halkın zaten başörtülerinin başlarında olduğunu düşünmeden ve burnuma gelen mis gibi deterjan kokusuna aldırış etmeden) bir hırsla, anlamlandıramadığım taş parçalarına neden camekandan bakıp, üzerinde yürümek zorunda olduğuma anlam veremediğim için homurdanıp, O burada uslu uslu yatarken neden en gaddar cinayetin onun topraklarında işlendiğini tüm öfkemle ama içimden Hz. Danyal’a sorduğumu söylemiyorum bile. Ama o an bir karar veriyorum. Gitmiyorum ben bu gece. Yarın kendi başörtümle gideceğim huzurlarına. Çünkü taşıdığım tüm negatif düşüncelerle dizlerim dakikalar boyunca kilitlendi camlı yolun üzerinde. Kendimi nasıl tırmanmış olduğumu kendimin de bilmediği Everest’ten aşağıya bakmakta güçlük çeker bir halde bulduğumda yarın bir şekilde buraya gelip, bunu aşmam gerektiğine karar veriyorum kendi kendime.

TERAS CAFE’DEN GÜL VE DURSUN:

Hava kararmak üzere olduğundan koşar adım çok da uzakta olmayan Tarihi Tarsus Evleri’nin bulunduğu sokağa doğru gidiyorum. Yaklaşık 150-200 yıllık bir tarihi var bu evlerin. Sahipleri alt katında oturuyor, üst katlarsa kafe ve restoran olarak hizmet veriyor. Çok acı ama namusunuzla bir kadeh bir şeyler içip kalkabileceğiniz tek yer burası sanırım. Ama sokağın başındaki şalvarlı adamların bakışı pek dostane görünmediğinden, oturmadan kaçmak planım. Eskişehir Odun Pazarı’na benzeyen ve fakat benzer zihniyetten çook uzak burası. Birkaç fotoğraf yanıma kar kalır ümidiyle sokaktan içeriye giriyorum. Beni çağıran hiçbir dükkan sahibine yüz vermiyorum. Tek bir işletmenin kapısındaki kadına menüdeki Toma’nın ne olduğunu soruyorum sadece. Açıklıyor ve yukarı çay içmek üzere buyur ediyor. Tamam diyorum. Planlarım arasında burada mola vermek yoktu ama çıkıyorum işte beraberinde kuzu kuzu tepeye. Teras katındaki Teras Cafe’nin çalışanı Gül. Bir oğlu İzmir’de psikoloji okuyormuş. Aslen Dersim’liymiş. Tunceli’nin Mazgirt ilçesi ve onun da bir köyünden. Sert bir mizacı var. Simsiyah saçları ve kavisli kaşları. Yuvarlak hatlardan çok uzak. Kemikli bir yüzü ve sağlam bir iskelet yapısı var. Erkeklerin ondan ürkebileceğini hissediyorum. Yoksa bunca adamın arasında, Tarsus’ta alkol satan bir yerde bir kadının çalışması öyle kolay değil. Eşi buradaki bir fabrikadan emekli olmuş ve çocukların okulları bitince memleketlerine hatta köylerine dönmeyi düşünüyorlarmış. Sıkılacağını düşünerek soruyorum ama ne sıkılacağım diyor. Memleketim güzel diyor. Burası zorunlu göçebelik onlar için. Kirada durmamak için altmış beş metrekarelik bir ev almışlar, giderken onu da satacaklarmış. Bir sürü sigara yakıyor. Beni de bir çay tatmin etmiyor. Bir bira söylüyorum. Yapmayacağım deyip de yapacağım başka da ne var hiç bilmiyorum. Zaten nasılsa gitmeyeceğim bir yere. Kaldım ben bu yerde.

20150301_164515

image

20150301_164421

20150301_164300

Bir teyze gelip oturuyor masamıza. Dursun Teyze mal sahibi, yetmiş yaşında. Bira şişesine bakıp, kafamın nasıl olduğunu çıkartmaya çalışıyor. Her mimiği kendini ele veriyor. Ufak tefek bir kadın. Bir oğlu varmış. Anne babasının da bir kızı olmuş. O da kendisi. Diğerleri öldüğünden dursun artık ölümler deyip Dursun koymuşlar adını. Genç yaşta kocası da ölmüş. Hayatında hep ölümlerle imtihan edilmiş ve kabuğu bir parça sert bu yüzden. Konuşmak yerine soru soran, anlatmak yerine dinleyen türden. Bir daha evlenmemesinin sebebi de bu belki. “Bir erin dibine oturmuşun görmüşün işte, ne gerek var ki ikincisine.” diyor. Sert giriyor virajlara ama esneklik payı da var. Hava karardıkça bir telaştır onu sarıyor, benim yerime. Gül’ün geceye doğru nasıl evine gittiğini soruyorum. Dursun Teyze giriyormuş koluna, bindiriyormuş minibüsüne. İkisini kolkola, karanlıkta yürürken hayal ediyorum. Gözümün önüne gelen bu iki kadının görüntüsü hoşuma gidiyor. Dursun Teyze üzerinde onu şirinleştiren şalvarı ve karşılarına çıkacak her türden tehlikeye karşı kolladığı manevi kızıyla yürüyor işte önümde. Hesabı ödüyorum ama benden çok zor alıyorlar parayı. Yemek hazırlıyormuş Gül, gitmeden sofraya oturtuyor zorla. Barbunya pilaki, kısır, kuru soğan var menüde. Barbunya pek sevmem, kuru soğan yemesem iyi olur. Nefis kısırdan yiyorum acılı acılı. Dilimse acıklı bir hal alıyor ister istemez. Dursun Teyze’nin kilosu altı liradan aldığı barbunyayı kendisi beğenmiyor. Hiçbir bakliyatın kilosunu bilmediğimden gülümsüyorum. “Tadı tuzu yok.” diyor. Sofrada karşımda oturmuş yemeklerini kaşıklarlarken izlediğim farklı kökenlerden gelme bu iki kadını anne kıza benzetiyorum. Ya zaman onları birbirine benzetmiş yahut benzer yapıda olduklarından burada beraber yaşayabiliyorlar. Bir şey onları bir araya getirmiş. Kim bilir? Bugün maç var ve gençten, iri kıyım, kaytan bıyıklı bir adam digiturk’ü soruyor ve bir bira söylüyor. İçime bir kurt düşüyor. Biliyorum ki bir şey olmayacak ama onları bu ve benzeri adamlarla burada bırakmaktan hiç hoşlanmıyorum. Bir şey olmayacak biliyorum. Kırkkaşık Bedesteni dışında ve Saint Paulus Kilisesi’ndeki güvenlik dışında kadınların çarşıda pek fazla iş bulamayacaklarını da anlamış bulunuyorum lakin.. Lakin işte. Buralar böyle.

Dışarısı mı nasıl saat daha yedi bile olmamışken? Zifiri karanlık sokaklar. Benim dışımda tek başına yürüyen dişilerse ya köpekler ya da kediler. Ailelerin sıkı tembihleri var sanki kızların yolda bir başlarına yürümemelerine dair. Buralar böyle, ne yaparsın?

20150302_112728

20150302_112836

20150301_115757

150 GRAM

image

150 GRAM:

Bir anda geldi. Yer ayaklarımın altından kayıyor sandım. Zor tutundum kapının kulpuna. Sakınarak oturmaya çalıştım yavaş yavaş. Cep telefonum yeleğimin cebindeydi. İlkin 112’yi aramak geçti içimden. Sonra vazgeçtim bir anda. 112 gelir elbet, onlar hep gelir zaten. Arayacağım bir numara değil, bir insan olmalı her şeyden önce. Şuurumu kaybetmeden önce, eder miyim ki? Hiç bilmiyorum. Burada böylece unutulur muyum ki? Kendi kanımda boğulup, etrafı bir kokudur sarınca konu komşu belediyeye mi haber verir acaba? Onu da bilmiyorum. Bugün günlerden pazartesi herkes işinde gücündedir bu saatte. Annemi arasam, telaşlanır şimdi. Babamsa malum. Mecburum, kızlardan birini arayacağım. Çalıyor telefonu. “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor.” diyor. Aman ne güzel. Diğer numarayı arıyorum çaldırmak için telefonumdaki. Sanki tutuklandım da yakınlarımı arama hakkımı kullanıyorum gözetleme memurunun denetiminde. Arkadaşımın adını hatırlayamıyorum panikten. A harfinden başlayıp, yavaş yavaş aşağıya iniyorum. Her isme acaba mı diye, şüpheyle bakıyorum. E’leri geçiyorum Fatoş iş, Füsun cep..Telefonum çalıyor. Az önce ulaşılamaz olan Tuğçe bu. “Gel beni kurtar.” diyorum. Az önceki soğukkanlılığım, yerini telefonun ucundaki tanıdık sesi duyar duymazki duygusallığa bırakıveriyor bir anda. Gözümden akan yaşlar, açık renk pantolonuma dökülüyorlar. Burnumu çeke çeke ağlıyorum. Bağırdığım için kelimeler birbirine karışıyor. Kız arkadaşım ne dediğimi anlamıyor. Şimdi o da panik halinde. “Geliyorum, ama neredesin?” diyor. “Evdeyim.” lafı bir çırpıda ve anlaşılır bir şekilde çıkıyor ağzımdan. Anahtarım onda, bana bir şey olursa diye verdiğim yedek anahtarlardan biri. Kapıyı kırmak zorunda kalmasınlar diye verdiğim yedek anahtarlardan biri. Başımın dönmesi geçti. Şu pantolonumu çıkartabilsem kendi başıma. Başarabilir miyim ki? Şu kanlı pantolonumdan kurtulabilir miyim ki? Tanrım sen yardım et. Banyoya ulaşabileyim. Tuvalete oturabileyim. Yok hayır, tuvalet olmaz. Asla. O zaman yatak odama geçebileyim. Temiz bir çamaşır ve pantolon yahut etek mi giysem? Gayret ediyorum ama baş dönmem geçmiyor. Korkuyorum. Tanrım onu alma. Daha çok erken. Ya da geç. Sekiz ayı bile dolmadı daha. Benim içimde, bir parçam o benim. Çift organlı oldum ondan sonra. İki kalbim, bir sürü ciğerim var benim. Kalbi atıyor. Bam bam bam. Hissediyorum her hücremle. Bam bam bam. Çok fazla kanamam var. Bir damla değil, Tanrım onu bana bağışla. Sakındım hep dilimden, dillerden, en sevdiklerimden bile. Şimdi alma onu benden. Halının üzeri kan oldu bak. Olsun sorun değil. Silecek halim yok ya. Yaşa yaşa, dayan dayan.. Çığlık atmak geliyor içimden. Bebeğime zarar verir diye susuyorum. Kapının kilidi dönüyor sanki. Geldi kurtarıcım. Arkadaşım. Kahretsin. O değil. Bu o değil. Hiç kimse değil. Hayalmiş duyduğum. Tanrım ne aptalım. Doktorumu arasam ya. Kendimi tokatlıyorum sıkıntımdan. Aptallığıma yanayım. Pantolonumu çıkardım bu arada. Çamaşırımı da. Zar zor iç çamaşırımı giyiyorum. Bir çanta hazırlayabilir miyim acaba kendime? Bir iki gecelik ve çamaşır, diş fırçası ve de. Ama, yo hayır. Gerek yok. Nasılsa bebeğime bir şey olmayacak. O yaşayacak. Tam dokuz ay on gün beraberiz. Hiçbir yere bırakmam onu. Çantanın canı cehenneme. Kendimi durgun akıl bilirdim. Amma da hızlı düşünebiliyormuşum isteyince. Neler neler dönüyor kafamda. Bir ara genç kızlığıma gidiyorum. Annem babam ne kadar da gençler. Kumda oynuyorum. Ama o ben olamam değil mi? Yani kumda oynadığım hallerim aklımda olamaz. Elimde kürek ve kova. Bilinçaltım giriyor devreye. Kahreden bilinçaltım. Susmayan bilinçaltım. Bir sürü adak adıyorum, bildiğim duaları okuyorum, yakarıyorum. İlk öptüğüm çocuk geliyor gözümün önüne. Sırası mıydı bunun diyorum. Hiç gitmiyor. Gittt.. Off, orada öylece bekliyor beni. Acaba onunla bebek mi hayal etmiştim. Ya da o mu? Hayır, sanmıyorum. Her öptüğümü… Bu düşüncelerin beni oyaladığını hissediyorum. Tüm öptüklerimi hayal etmeye başlıyorum. Uzun ve kısa öptüklerim. Listem bir hayli kabarık. Tanrım beni öpüştüğüm için cezalandırmışsın. Bunu nasıl yaparsın? Yani baş kaldırmak istemiyorum ama o başka bu başka. Hem ben hep erkekleri öptüm. Kahretsin. Bebeğimi alma. Lütfen. Lütfet. Ne istersen yaparım. Ne istersen olurum. En iyi, en sadık kulun, kölen olurum. Söz veriyorum.

Tuğçe’yi görüp de bunca sevineceğim aklıma gelmezdi. Ama sevindim işte. O ise paniğimden kestiremez durumda ona beslediğim hislerimin ne olduğunu. Bir bilse minnetten ve bir insana en müşkil zamanında yaslanmaktan ötürü oluşan güvenden ibaret olduğunu! Olmadı, başaramadım. Kendi başıma üstesinden gelirim sandım. Kelimenin tam anlamıyla çuvalladım. Şu hale bak, kızın gözleri faltaşı gibi açıldı kanlı pantolonumu görünce. Beni sakinleştirmeye çalışıyor ama bir yandan da ne yapacağını düşünmeye çalışıyor. Onun bu hali unutturuyor gene bana bebeğimi. Off hatırladım bak gene. Unutmuştum ne güzel. Bana bir etek getirmiş, giydirmeye çalışıyor. İyi de ben o eteği 36 bedenken giyerdim. Şu halimle bacaklarımdan çıkmıyor öteye. Ben ona yol gösteriyorum. Annemin “Ben geldiğimde giyerim.” diye bıraktığı eteği getiriyor. Normalde asla giyip de dışarı çıkmayacağım eski püskü eteği giyiyorum can havliyle. “Ambülans!” diyor, bana bakıyor. Soru cümlesine dönüştürdüğüm bu tek kelimeyi ben ona yöneltiyorum şimdi. “Ambülans?” Kim çağırdı ki? Ben çağırmadım. Ben doktorumu bile arayamadım. Hemen telefonuna sarılıyor. Yanlışlıkla 118’e basıyor. “Siktir!” diye bağırıyor telefonuna. Adresi aktarıyor benden duyduğu kadarıyla. Karşı taraf kendilerini aşağıda karşılayacak birisi olması gerektiğini söylüyor. Geleceğini söylüyor. “Beraber inelim.” diyorum. “Olmaz.”diyor kesin bir ses tonuyla. Bir şeyler arıyor, mırıltıyla çıkıyor ağzından kelimeler. “Anahtarlar.” diyor. “Bana akıl ver, eğer bir parça kaldıysa.”diyor. Bunu söylerken gözleri halının üzerindeki kan damlalarına takılıyor. Ben de bakıyorum ister istemez. “Bebeğimm. Ölmesin. Yardım et. Lütfen bir şey olmasın ona. Çok korkuyorum. Kendim için değil. Onun için.” Bunları içimden söylüyorum. Aynada gözlerimi görüyorum. Saydamlaşmış gözbebeklerim. Akındaki damarlar yerinden fırlayacak gibiler. Tüm acım, bütün kederim, hüznüm, korkum gözlerimde. Kalbim gözlerimde atıyor sanki. Kendimden korkuyorum o an. Hayvani bir duygu gelmiş çökmüş üzerime. Sanki bir el bebeğimi benden söküp almak istiyor ve ben vahşileşmişim. Korktuğum şeyin içimden çıkan hayvan olduğunu anlıyorum. Öyle vahşi ki. Ruhumu sarıyor pençeleri, tutuyor bebeğimi. Kolay pes etmeyecek. O an anlıyorum. Her ne pahasına olursa olsun bebeğim yaşayacak. Hem kadınım, hem erkeğim, hem anneyim, hem babayım, hem panterim, hem Tanrıyım bir anda. Bebeğimin Tanrısıyım o kısacık anda. Bunu bilsin istiyorum. Onu yaşatacağımı bilmeli. Bunu hissetsin istiyorum. Elim karnıma gidiyor. Orda, yaşıyor, nefes alıyor var gücüyle. Minik parmaklarını hissediyorum aksi taraftan. Güç alıyorum bundan. Tuğçe’ye dönüyorum, “Ben iyiyim. Vakit kaybetmeyelim. Gidelim bir an önce.” diyebiliyorum. Tuğçe’ye yaslanıp, duvardan destek alarak yürüyorum koridorda. Ne çanta, ne başka bir şey, anahtarı kaptığımız gibi, soluğu kapının önünde alıyoruz. Asansöre biniyoruz beraber. Başka zaman olsa benim için planlı ama meraklı kapıcımızın muzip bakışlarının odağı olan karnım, yerleri köpüklü sularla yıkamakta olan adamın gözünde merhamet uyandırıyor bir anda. Bıraksam paspas olacak ayağımızın altına. Pişmanlık okunuyor gözlerinde. Az evvel boşalttığı bir kova suyu düşünüyor kara kara. Dakikalar belki de saniyelerle kaybettin der gibi bakıyor. Kaybetmedim diyorum içimden. Kolumdan tutuyor. Bir önüme bakıyor, bir arkama. Ne tarafa düşecek olursam o yana kendini siper etmeyi planlıyor. Bacaklarımın arasından süzülen kanlara bakıyor. Bebeğim. Akma nolur. Kal benimle. Sen benim hayat arkadaşımsın. Geleceksin. Herkes gidecek. Biz kalacağız bu dünyada. Sadece ikimiz.

Siren sesini duyar duymaz, ben ismini bugüne kadar öğrenme gereği duymadığım kapıcımızın kollarına teslim edilirken, Tuğçe koşarak ambülansa doğru gidiyor. Önden gelen genç bir kadın var. Yerlerdeki suyu görüp, söyleniyor bir yandan da. Aynı zamanda korumalığımı üstlenen kapıcımız sus pus oluyor bir kez daha. Karnım ve ıslak ve kaygan zemin namusu oluyor. Aramızda yirmi yıl uğraşsak oluşturamayacağımız kadar sağlam bir bağ oluştu bir anda. İsmini mi versem acaba? Neler saçmalıyorum böyle? Oğlum olmayacak ki benim. Annesinin ismini mi koysam acaba?

-“Annenin adı neydi?” diyorum.

-“Anlamadım abla, benimle mi konuşuyorsun?”

-“Evet, annenin adı neydi?”

-“Döne.”

-“Başka?”

-“Anlamadım abla, bir anam oldu benim bildiğim kadarıyla, onun da adı Döne idi. Öyle derlerdi.”

-“Olmaz o isim. Başka böyle aileden değerli bir isme sahip, yani şey demek istiyorum, büyükanne gibi, sütanne gibi, ananen, babannen yok muydu senin?”

-“Ne bileyim abla, geçmiş gün. Anamın anasının adı Satılmış idi.”

Nabzımı ölçmeye çalışırlarken, sedyeye uzanmış durumdayım artık ve Tanrım; Satılmış, Döne’den beter. Hiç münasip isimli kadın akraban yok mu senin, çocuğuma verebileceğim?

-“Senin ismin neydi peki?”

-“Ömür.”

-“Oldu bu iş.”

-“Hangi iş abla?”

-“Anlaştık. Ömür. Satılmış kızı Dudu’dan olma Ömür.”

—-.—-

Sezaryenle alındı bebeğim. Şekerim fırlamış, kanamam durmamış. Acil ameliyat dediler. Miniğimse emin ellerde şimdi. Sağ salim gerçekleştirdi doğumu doktorum. Tam iki kilo iki yüz gram Ömür. Yani prematüre doğdu. Kucağıma alamadım uzunca bir süre. Kuvöze yatırdılar çırılçıplak. Hastanede kaldığım sürece gittim baktım camların arkasından camdan kafes içindeki solaryuma girmişçesine yatan fındık fareme. Nasıl da güneşleniyor minik farem. Gözleri kapalı daha hala. Kendini anne karnında zannediyormuş. Annem geldi, yanında da babam. Annem görünce ağladı, babamsa mesafeli davrandı. Gerekmedikçe konuşmadı. Babasızlığına, az gelişmişlik eklenen bebeğime, eğer yaşarsa ne çeşit bir dede olacağını düşünüyor gibi sanki. “Alemin spermini içine tıkıştırmaya Kıbrıs’a mı gidilirmiş?” demişti. Yalan söyledim sana baba. Kıbrıs bahaneydi. Kızımın babası belli. En azından ben biliyorum. O da bana yeter. Yapamazsak, Avrupa’ya gideriz. Orada yaşarız kızımla. Yaşadığım sürece vardır bir yolu. Nefesim onun olsun baba. Bir sıfırdan iyidir. Ben sıfırdım, şimdi bir oldum baba. Bir gün gelecek ve ben kimsenin çocuğu olmayacağım. O zaman bari ben bir çocuğun ailesi olayım.

—-.—-

Lohusalık kısmından bir şey anlamadım. Bir ay boyunca ev ve hastane arasında gittim geldim durdum. Gelenler beni evde bulamaz olmuşlar. Bebek iyi oluyordu eve geliyorduk, sonra kontrol ve tekrar hastane. Bebeğimi merak edenlere karşı kullandığım tabirse merhamet uyandırıyor. “Hafif.” Çarşıdan iki kilo erik alıp eve geldiğinizi düşünün kesekağıdının içinde. Annem korktu bir yerlerine bir şey yapmaktan. Babam kulağına ismini fısıldamak için kucağına almadan kaç defa besmele çekti, kim bilir? İsim babası, aynı zamanda adaşı, hanımını alıp geldi bir gün. Süklüm püklüm oturdular salonda. Ömür uyanınca yanlarına getirdim. “Hap kadarmış.” deyiverdi karısı. Ömür azarladı kadını ama sahi hap kadar kızım. Altıncı haftanın sonunda yeni doğmuş bir enik gibi gözlerini şöyle bir araladı. Ne mutlu oldum anlatamam. “Doktorum çocuğuna bizden iyi sen bakarsın, sana güveniyorum.” dedi. Annemin korku dolu bakışları altında banyoda küvette yıkadım onu. İyi geldi ılık su. Yağlıyorum tüm vücunu, büyütüyorum günbegün. Ben de onunla birlikte büyüyor, olgunlaşıyorum. Bunca sabır nerelerde saklanırmış bugüne kadar? Hiç meşakkat gelmiyor ona yaptıklarım. Sabır ve tahammülden başımı alamıyorum. Hiç ağlamıyor. Kucak kucak gezse, her kucakta sakin. Gülümsediğini de görmedim henüz. Uyum sağlamaya çalışıyor gibi yeni hayatına. Ama yakaladı ucundan.

Bu zaman zarfında tam 150 gram aldı kızım. Bir kalın kaşar peyniri  dilimi kadar etlendi. Hazırladığım zıbınlıkları giydiriyorum. İçlerinde kayboluyor. Burun delikleri o kadar küçük ki. Ve kulakları. Ne kaşı var, ne doğru düzgün kirpiği. Gözleri ela sanki.

—-.—-

Çok az görüştüğüm akrabalar ve annemin meraklı komşuları ellerinde maşallahları kırkı çoktan çıkan bebeğimi görmek gayretiyle bir cuma günü teşrif ettiler evime. Kafamda annemin saçma sapan lohusa fiyongu karşıladım hepsini. Tuğçe’de geldi işten erken çıkıp.

Meraklı bir teyze:”İsmini sen mi koydun tatlım?”

Ben:”Evet.”

Tuğçe:”Kapıcısının ismi.”

Bir başka meraklı teyze:”Aaaa! Kapıcı, kadın mı? Ne de güzel ismi varmış.”

Tuğçe:”Şükür o akılla Dudu ya da Döne ya da Satılmış bile koyabilirdi. Biz Ömür’e şükrettik.”

Ben:”Adamın büyük iyiliğini gördüm.”

Tuğçe:”Ben kötülüğe mi geldim? Rahmetli anneciğimin ismini koysan olmaz mıydı. Nurhayat’ın nesi eksik Ömür’den? Gittin uyuz adamın teki, gıcık oluyorum hallerine dediğin adamın adını verdin o akılla kıza. Beni çiğnedin geçtin. Rahmetli anneciğim. Ne severdi seni! Öyle değil mi Selma Teyze?”

Selma Teyze yani annem taraf olmak istemese de, hiç beklemediğim bir hamleyle Tuğçe’nin tarafını tutar.

Annem:”Bari anneannenin adını verseydin. Hükümet gibi kadındı. Lamia gibi saraydan gelme isim dururken, kapıcının adını verdin kızıma.”

Ben:”Ben doğurdum. O benim kızım. Hem amma da burjuva çıktınız. Anne bizim kökümüz saraydan değil ki. Hasbelkader koymuşlar Lamia diye ama halis muhlis köylüyüz biz esasen.”

Annem:”Olabilir. Lamia diye isim koyanın vardır elbet saraydan bir kökü.”

Ben: …

Teyzem(Annemin bir küçüğü): “Babası yok mu bunun?”

Ben:”Yok.”

Annem:”Sperm bankasından sperm aldırıp, içine tıkıştırmayı tercih etti. Bizim de sonradan haberimiz oldu.”

Teyzem:”Adam mı yoktu?”

Annem:”Benimki de böyle. Ne yaparsın? Kapıcının adını alır, tanımadığı adamın da şeyini.”

Ben:”Neyini alır mışım?”

Titremesine mani olamadığım bir tonla çıkıyor artık kelimeler ağzımdan.

Teyzem:”Ya sperm sahibi katil ise?”

Annem:”Sapık bile olur. Bir arkadaşıyla bari yapsaydı, yapmışken.”

Ben:”Anneee!”

Annem:”Ne annesi, yaparken anne diye sordun muydu hiç? Şimdi olduk annen. Kızdın mıydı annnen!”

Teyzem:”Bir sevdiğin vardı, olmadı olmadı, yaş geçmeden yapayım bari dedin tabii. Sen de haklısın kızım.”

Annem:”Ya gay’se?”

Ben:”Kimmm?”

Annem:”Yoksa sen mi?”

Tuğçe’ye bakar manidar. Tuğçe ise nefretle bana. Onun aklı hala isimdedir.

Ben:”Yeterrrrrrr.”

Ne mi yaptım? Bundan sonra ne mi oldu? Ömürlük dedikodu malzemesi toplamış olan onca kadının önünde annemi ve teyzemi evden kovalayıverdim. Yapma etme diyen şaşkın akrabalarım ve komşularda bir süre sonra panik halinde kalkıp gittiler. Tuğçe’de annemlerle gitti. Onların tarafını tuttu. İsim yüzünden. Bu esnada Ömür uyumaya devam etti. Sonra sonra ne mi oldu? Çok sürmedi, bir hafta sonra annemle, bir süre sonra da Tuğçe’yle barıştık. Tuğçe, Ömür’ü Nurhayat diye çağırmakta ısrar ediyor. Bazen “Hayat” diyor. Bastıra bastıra söylüyor isminin her hecesini, sırf beni gıcık etmek için. Babam nüfusuna aldı kızımı. Gerçek babası ise asla bilmeyecek Ömür’ün varlığını.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

ANKARA MERKEZ, KORDON ENFES

image
PAWEL KUCZYNSKI

HARZEM:

Tatlı tatlı uyurken uyandırılmam kabahat. Güzel güzel rüyalar görürken uyanmakta direnmem üzerine dürtüle dürtüle sarsıntı oluyormuşçasına kartal pençelerini yakamda hissedip, iliştiğim pis kanepenin üzerinde yarı mahmur çoğunluk şaşkınlıktan öfkesiz oturur hale getirilmemse en büyük ayıp. Tüm bunlara gıkımı çıkarmadan boyun eğip, kuzu kuzu müdürümün peşi sıra verilen adrese gitmek üzere bindiğim aracımın sirenlerini açıp yola koyulmamsa tam dört dakika. Bravo bana. Evet yanlış anlamadınız. Tam dört dakika içerisinde Ankara’dan nakil için Numune’den alacağım hasta ve hasta yakınını, evine kavuşturmak üzere yola koyuldum bile. Neye seviniyorum söyleyeyim. İzmir’e gidecekmiş hastam. Kordon’dan geçeriz belki, yine. Bir kez daha hasta getirmiştim buraya. Ramazan’dı ve akşamdı. Gavur dedikleri kadar var demiştim içimden. Bir masa boş yoktu, herkes demleniyordu. Bir garip hissettim kendimi, sormayın. Sanki gurbet gibi, Yunan’a, Alamanya’ya geldim sanmıştım. Masalarda tek erkekler olsa iyi, kadınlarda içiyordu ya arkadaş, pes. Kadın kadına gelmişler, rakı sofrasına kuruluvermişler. Bir süs bir püs. Aklım çıktıydı valla. Bizim hanımı düşündüm de, namazında niyazında, çoluğun çocuğun peşinde. Gelse bir, bir görse şurayı şöyle başı seccadeden kalkmazdı, inanın öyle. Bizim oralarda otuzundan sonra içene pek iyi gözle bakmazlar. Maşallah burda bastonunu kapan da gelmiş, diplenip durur ya! İçeceksen ya pavyona gideceksin, ya gazinoya. İzmir’in maşallahı var; her yer pavyon, her yer gazino. Allah korkusunu geçtim, insan canına kıyar mı bile bile, pes. Atalarımız en güzelini demiş. Teneşir paklar böylesini. Teneşire sırtını vermeye gör gerçi, ondan öte ne avuntu ne teselli… İzmir’in, İzmir’linin gamı tasası bana düştü sanki. Benim işim var. Görevimi yapayım hayırlısıyla, bir çıkayım işin içinden alnımın akıyla, yetiştireyim hastamı sağ salim evine yuvasına, vız gelir ötesi bana. Vereceğin olsun bir bardak çay, ey Kordon bana. Şu sirenleri açayım da çekilsinler bir kenara.

BORA:

İlk geldiğimde ne heyecan vardı üzerimde anlatamam. Gıpta gıpta, ölcektim şoförlere. Nasıl olmasın ki? Ne Mercedes, ne BMW, ister olsun Ferrari; sireni açtığında önünde duracak bir babayiğit ara da, bul. Bir görseniz nasıl kaçıştıklarını, can havliyle yol açtıklarını! Düşünün bir, adam üçüncü şeritte basmış gidiyor. Yanında oturan kız arkadaşına cakasını atıyor. Müzik son ses, havalar bin beş yüz. Ama bir şeyi hesaba katmıyor bizimkisi. Bizi. Bir anda düşüveriyoruz önüne, pardon arkasına. Gazı körüklüyor bizim abi, ensesindeyiz bir anda. Sanki dönse baksa, bir nefes kadar yakınız o anda. Bir panik, bir telaş kaplıyor içini, dışını, her yerini. Yanındaki havalıyı, cıstak müziği gözü görmez oluyor. Kendine yer arıyor sanki yağmurda bir saçak altı ararcasına. Bir boş bulsa, derhal geçecek. İyisi mi gazı körüklüyor o da. E haliyle biz de. Onu asıl mahveden hiç bitmeyen siren sesleri oluyor. O kadar pişman ki şu an bulunduğu konumdan, bu sıkışmış halden ve hayatından, ensesinden soğuk terler başladı bile akmaya. Bitti mi aşna fişneniz? Kısa sürdü galiba, sayemizde? İşte ben bu hali çok seviyorum abi. Hah sonunda bir arabalık yer buldu kendine. O ikide, biz üçüncü şeritte. Manevi tatmin diyordu bir uzman. Her tür tatmin  tam gaz şu an. Sanki Ferrari benim, bense Ferrari. Öyle bir his ki, anlatamam.

Şansıma İzmir çıktı bu arada. Ne sevindim anlatamam. Kızıyla meşhur şehre gidiyoruz. Akşamına bi Kordon yaparız artık. Şehir dışına ilk verişleri değil. Daha önce Mardin yapmıştım, Lice’ye cenaze taşımışlığımız var, Çorum Çankırı desen kalbim sıkışır zaten. Ankara’da elini atsan Çorum, Çankırı, Yozgat ve Niğde’li. Bir numarası yok ki çevre illerin. Aynı kültür, benzer kızlar.

Mardin uzak olunca ev sahibi bir gece misafir etmişti bizi de. Sabahına çan sesleriyle uyanmıştık. Ohhh Almanya’ya, Yunanistan’a gelmiş gibi olmuştum. Değişikti herşey etrafımdaki ama o zamanki şoför abi bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı. Hemen camiye koşmuştu. Lice’ye götürdüğümüz vardı bir de, cenazeydi ama taşıdığımız. PKK’lıymış sonradan öğrendiğimize göre. Aman Allah bir gittik ki duyan indi yola tek kat, sanki tek göz evlerinden. Bir ağıt bir cıngar. Salladılardı koca ambülansı. Sanmıştık yıkılıverecek. Korkuyla bakmıştık birbirimize. Salavat çekmişti abi korkudan. Bizi dağa kaldıracaklar sanmış sonradan dediğine göre. Bir bakmış bana sarı saç mavi göz, kendi de açıkça tenliydi; oradan hesaben hiç olmadı öldürür bunlar demiş kendi içinden. Sonradan öğrendim zılgıtmış çektikleri, böyle apaçiler gibi. Zılgıtı çekmek oradan geliyormuş. Biz de vahşi kovboylar olarak son bir kez atımıza atlamadan evvel, su içmek için bizi gönderdikleri çadıra girmiştik de, bizim abi gene zor kaçtıydı içeriden. Su bile içmemişti, zehirlemesinler diye. Her yer PKK bayrağı, asılıydı Abdullah Öcalan posterleri. Ben de tırstım da belli etmedim. Bir de çok susamıştım, gözüm görmedi ötesini. Çıktığımda ise hiç bizim oranın insanına benzetemediğim kadınların yüzlerine gözlerine bakmıştım uzun uzun. Acayip şekiller çizmişlerdi yüzlerine gözlerine. Askerlikte buralara düşmeyeyim de, gördük yeterince. Ama İzmir olur mesela. Ohh kızlarrr..

SEÇİL:

Kurtuluyorum nihayet başşehrinizden. Baş muhafız gibi oldu ama öyle. Bakın bakın dur, bir gördüğüm Anıtkabir her yerden. Onun dışında her yer aynı gibi geliyor. “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı”, “Orman ve Madencilik Bakanlığı”, “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı”, “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”. Her yer kurum, kuruluş, resmi bina, gökdelen. İsimlerse hep çifter çifter. Bu şehir tek olmayı kaldırmıyor pek. Hep bir çiftinin olması gerek. Başına bir er gerek, sonra da gökdelenlerin içindeki daireler gibi bir sürü çocuk gerek. Anadolu demek çocuk demek. Anadolu erkekliği çağrıştırıyor her daim. Kalabalık olmayı, sürü olmayı getiriyor beraberinde. Burası erkek egemen bir toplum, yaşamak zor kadın başına. Kışın karı bitmiyor, yazın denizsizlikten sevimsiz oluveriyor. Bense burada yönümü bulamaz oldum. Bir dolmuşa biniyorum, bir bakıyorum ki yanlış taraftan binmişim. Geçiyorum karşıya. Her yer aynı gibi geliyor. Fark yaratacak bir obje bulamıyorum. Alışmışız İzmir’de denize göre yön bulmaya. Denizi geçtim, bir su birikintisine razı oluyor insan ama tek gördüğüm yağmur yağdığında yerde oluşan birikintiler oluyor. Kırıntılara razı olurmuş bazen insan. Yağmuru da az buraların. Çiftçi dertli. Yağmur duasına çıkmışlar çoktan. Bahar  yağmurları gerek ürünlere. İzmir’de yağmur kıyametmiş, duyduğuma göre. Burada yağdı da nasıl yağdı bir sorun hele. Usturuplu yağdı. Hani derler ya donuna kadar ıslandı, burada mümkün değil onca ıslanmak. Bulutlar birikse de, bir ağırbaşlılık var yağdırırken üzerimize. Kızılay’ı da bir, Bakanlığı da. Tunalısı’da, Bahçeli’si de. Bir mangal kültürü var sormayın gitsin. Gölbaşı’na gidince insanın mangal ihraç edesi geliyor. Yelle yelle, pişir kömürde. İçki de yasak. Burada içmek yasak gibi bir şey zaten. Kızılay’da gördüklerimden sonra içmesinler zaten. Adamlar normal boylarda etek giymiş kızların bacaklarına öyle bir bakıp, öyle laflar atıyorlardı ki, o adamlar içmesinler zaten. Rezillik olurdu hepten. Altı üstü bacaktı işte. Adamlar nerelerden gelip, indilerse şehre, bir çift bacak uğruna girilmedik günah, edilmedik küfür bırakmadılardı. Bunları içkili düşünün bir de.

Ankara’da ya taksiye bindim, ya yürüdüm o sevimsiz günden sonra. Halk otobüsünde ön koltukta gidiyordum hiç unutmam. Meğer bindiğim otobüs Sincan tarafından geliyormuş. Yanımdaki adam her durakta dura dura akşamı ettiniz demişti şoförün yanındaki adama. Eli alçılı olan; esmer tenli, uzun boylu, korkutucu bir tarafı olan bir adam idi, bir anda hem de alçılı eliyle atarlanıvermişti de az evvel bağıran adamın sesi bir yerlerine kaçmıştı anında. Bense mum gibi iki adamın ortasında kalakalmıştım bir başıma. Eli alçılı olanın öfkesi tok bir sesle çıkıvermişti ortaya. Gregor Samsa olmamıza ramak kalmıştı iki yolcu olarak sindiğimiz köşelerde. Dedim ya hırt hırt burada erkekler. Çarpsa yapıştırıverecek gibiler. Allahtan bizim şoförle, yardımcısı iyi insanlar. İyi niyetliler. Elleri de çabuk. Tam beş saatte getirmiyor, uçuruyorlar adeta. Emniyet şeridinden, üçüncü şeride yüz seksen derecelik açıyla geçiyoruz her seferinde. Nihayet giriyoruz İzmir’e. Kordon’dan geçmek istiyor şoför. Aylardan mayıs, günlerden cuma. Saat akşamın yedisi. Zıplaya zıplaya geçiyoruz kayrak taşlarının üzerinden. Çocuk çimenlere yayılmış kah bira içen, kah sohbet eden gençlere bakıyor gıptayla ve engel olamıyor kendine. “Çimenleerrrrr!” diyor. Aralarında olmak için canını verecek çocuk, öyle böyle değil o çimenler. Üniversite okumak istediğini söylüyordu, İzmir’i yazmaya karar veriyor derhal. Biz şoförle konuşuyoruz.
-“Bu ikinci ayak basışım İzmir’e(sanki düşman işgalinden kurtarmaya gelmiş gibi konuşuyor), Ramazan’dı öteki geldiğimde. Kimsenin Ramazan mamazan dinlediği yoktu. Herkes oturmuş içiyordu. Burası hep böyle midir?”
-“Böyledir ya, kimse kimseye karışmaz. İster içersin, ister ister(burada doğru kelimeyi arar gibidir) işte içmezsin. Kimse kimseyi yargılamaz.”
-“Anladım.”
Aynı anda aynı görüntüye takılır ikisinin de gözleri. İkisi de çok kilolu ama mini kot etek giymiş ve kilodan bacakları ayrılmış kızın süt gibi bacaklarına bakarken bulurlar kendilerini. Adamın ağzı belli etmese de bir karış açıktır. Alay konusu edip, belki de yargılayacağı manzara ortam içinde kaynamıştır. Sadece bakar. Yorumsuz. Ben de. Yorumsuz.
-“Dışarıdan buraya gelen ne yapar buralarda?”
-“Kastettiğiniz gecekondularsa eğer İstanbul ve Ankara’dan farklı olarak buradaki gecekondular şehirle içiçe olduğundan ve insanlar kolaylıkla şehrin kalbine inebildiklerinden, bir süre sonra şehre, insanlarına uyum sağlar, değişir ve evrilirler. O çimenlerde de türlü çeşitli genç var. Örtülüsü, örtüsüzü, mini eteklisi, Kürdü, Lazı, Göçmeni; gidip bir sorsanız memleketlerini, farklı farklıdır. Ben de İzmir’li değilim. Kim İzmir’li gidip sorsanız, bulamazsınız. Eğer bir kirleten, dokusunu bozan biri varsa onlardan biri de benimdir. Ben de işgal ettim bu şehri, kirlettim çöpümle, işgaliyetim kapladığım kütlemden çok, varoluşumun sıkıntısının tezahürü olan saplantılı düşüncelerim kaynaklı oldu. Bir günah gibi, bir gölge gibi çöktüm üzerine. Dışın dışı var. Dışın dışı değildik ama dıştım işte neticesinde. Hep de öyle kaldım. Bana bulaşmayın, ne yaparsanız yapın diyen bir şehrin her gün ırzına geçenlerden biri de ben oldum.”
-“Estağfurullah.”
-“Ama öyle. Yirmi sene öncesini hatırlarım Kordon’un. Denize bir adım mesafeydi buralar. Şimdiyse kilometrelerce çimen. Hoş mu sizce? Nüfus artışıyla dokusunu bozduk buraların. İnemez olan iner olsun, kendine yer açsın diye denizleri doldurduk. Yaşlılık böyle bir şey işte. Geçmişi anar durursun her nefeste.”
Adam suçlanmıştır.
-“Biz Ankara’lıyız. Ankara, Çubuk. Kütük yani, Ankara, Çubuk.”
-“Nasıl bir şey oranın yerlisi olmak?”
-“İyi. Fena değil. Hiç düşünmemiştim ki ötesini. Siz nerelisiniz? Aslen?”
-“Fethiye’nin bir köyünden. Hangisi diye soracak olursanız, bilmiyorum bile. Ne garip değil mi? Bilmemek hiç geçmişi.”
-“Haritadan bulunur elbet,”
-“Bulunur ya, isterse yedi ceddini bulur insan. Yeter ki istesin.”

NURAN:

Bir ayak alçıda dönüyoruz bakalım gittiğimiz yerden. Güya eşi dostu görecektik. Güya gezecektik hesapta. Kısmetten ötesi yok derdi büyüklerimiz. Ne kadar haklıymışlar. Benimkisi de öyle oldu işte. Kıç üstü düşüverince yere, bir de bacağımı görünce ters dönmüş vaziyette, hapı yuttuğumu anladım o an, o yerde. Sanki bir başkasının bacağı idi yerdeki. İnsan yabancılar mı uzvunu? Benimki aynen öyle oldu. Tanıyamadım ayakkabı içindeki koca ayağı, siyah pantolon içindeki upuzun bacağı. Bir başkasının gibiydi. Sanki benim değildi. Sonradan sonradan baktıkça anladım ki, meğer benimmiş. Durup durur orada öylece. Biri alıp götürse beraberinde gıkımı çıkartamayacağım, o derece. Etraftan geldiler kaldırmaya ama nafile. Kalkıyorum ama durmam, hele ki basmam ne mümkün olduğum yerde. Kıyameti kopardım acıdan, esnaf çıktı meraktan Bahçeli’nin dükkanlarından. Bir akıl aradı da ambülansı, geldiler topladılar alelacele, soluğu aldım ben de Numune’de. Netice mi? Kalçama kadar alçı. İşte size netice. Kalkıp bir tuvalete gidemedim tek başıma. Verilmiş sadakam yokmuş anlayacağınız. Bu zaman zarfında yıkanamadan yattım hastane yatağında. Saçlarım yağmurda ıslanmış kedilerinkine döndü. Terden, pislikten, bakımsızlıktan, cefadan, korkudan, endişeden, çaresizlikten bir garip sokak kedisine dönüştüm bu kısa zaman diliminde. İnsan eti ağırmış. Doğruymuş. Hükümet gibi kadın derlerdi benim için. Gövdemin hakimiyetini kaybettim. Ne hükümet kaldı, ne de eski Nuran. Nuran’da, hükümette düştü bir anda, hem de Ankara’da. Rujsuz, pudrasız sokağa çıkmam vaki değilken, sanki bir gecede inivermiş buruşukluklarım ve bir anda ağarmış saçlarımla dört kişilik odada kalıverdim bir sürü kırığı çıkığı olan hasta kadınla. En kötü kokular ortopedi ve gastrolojide olurmuş. O da doğru çıktı. Yattıkça insan kurtlanır valla. Şu ayağım, bacağım bir toparlansın kurban kesip, dağıtacağım fakire fukaraya. Allah’ın adı düşmez oldu dudaklarımdan, dilimden. Aliterasyon yapar oldum sıkça, ne de olsa emekli Türk Dili ve Edebiyat Hocasıyım unutulmuş tarafından.

Off kaba etlerim. Takır tukur bir yerlerden geçiyoruz hiç bilmediğim. Dışarıyı görmek de mümkün olmadığından, nerede olduğumuzu sormalı çocuklara. Kordon’daymışız, doğru ya. Ben daha Uşak’a yeni girmişizdir derken, gelivermişiz Alsancak’a. İyi de ne işimiz var Kordon’da? Allah allah!

DÖRT DUVAR

image
ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

NANA

“Alla alla..”

Kim olduğumu, nereden geldiğimi sormak aklınıza geldiğinde ancak yaşıyor olacağım aranızda. Adım Nana. Yaşım elli. İşsiz kocam, iki çocuğum ve bir torunumu Gürcistan’da bıraktım geldim, çalışmak için. Çocuklarım için sağım, onlar için varım burada. Benim olmayan topraklarda, vatanımdan uzakta, aç kalmamak için, yaşamak için kendimin olmayan bir ananın bakıcılığını yapıyorum. Onun sayıklamalarını dinliyorum tüm gün, yakarıyor tanrısına kurtarsın onu diye. Kolay mı sanıyorsun içi binbir sitemle dolu ahlarını sindirebilmek? Aynı şeylerle suçlanıp durmak? Elmalarını dilimliyorum incecik. Uzamış tırnaklarını kesiyorum. Kızları, oğulları geliyor ara ara artık bilinci iyice bulanmış kadının yanına vicdanlarını rahatlatmak için. Nasıl da gülüyor öz evlatlarını görünce. Ben de kendi çocuklarımı görsem böyle davranırdım herhalde. Büyükannelerinin elinde büyüdü çocuklarım, bir süre sonra onu anne bilir oldulardı da nasıl kıskanırdım anlatamam. Bense eve ekmek almak için para yollayan bir yabancıya dönüştüm yıllar içinde gizli gizli annesini çocuklarından kıskanan. Ne yapsaydım yani? Sovyetler dağıldığında biz başka türlü dağılmıştık bile çoktan. Fabrikalarını da beraberlerinde götürdü Ruslar ve bizlerin dumanı tüten ocaklarını da. Bir daha da yatırım yapmaz oldular. İşsizlik başladı. Fabrika olmayınca ne işi ne gücü? Marketler bile kapandı. Halbuki Putin Gürcü’dür. Annesi bizim orada yaşar. Babasıysa aslen Gürcü’ydü. Tıpkı Stalin gibi. İş başa düşmeye görsün insan ister istemez her işi yapabiliyor. Aslen tarih öğretmeniyim ben. Öyleydim yani ama otuz beşinden sonra iş yok ülkemde. Ancak küçük işler var, tıpkı parası gibi; onlar da temizlik işleri ve de paspas için verdikleri para da belli. İngilizce’de bilmiyor ben. Türkiye gene iyi. İlk başlarda kullanıldım daha doğrusu halen daha kullanıldığımı düşünüyorum. Bin liraya hastanede hastaya bak gel de gece gündüz. Şirket çok kazandı üzerimden, sigortamı da ödemediler. Ama sıkacağım dişimi. Uç sene sonra bana türk kimliği verecekler. O zaman bir nebze olsun rahatlarım diye umuyorum. Arkadaşlarım arasında hayat kadınlığı yapanlar var. Nana sevmez öyle şeyler. Nana’nın kıskanç bir kocası var ve onun yüzünden erkek hastaya bile bakamıyor ve Nana yalan söyleyemez asla kocasına. Aksi olsaydı hem daha çok para kazanırdım, hem de evimden daha az zaman uzakta olurdum. Sonra mı? Yaşardım gider, kabullenirdim biter. Şimdi geldiğim noktada bir adamın önünde diz çöküyor olmakla, bir adamın annesinin bekçisi olmak arasındayım. İlkinden vazgeçtim namusum kurtuldu-siz türkler nasıl diyor, böyle söylüyorlar– ikincisinden kurtulsam aç kalırız beraber. İş yok memleketimde. Gurcistan’da öğretmenlikten bağlanan aylık yüz yirmi lira. Kocam işsiz. Allah’tan Gurcistan ucuz. Herşey burayla yarı yarıya. Ama gene de yetmiyor. Burada yemek masrafım yok. Hepsi onlardan. Zaten Nana çok yemek sevmez. Sadece boş günlerimde o da haftanın bir günü, dışarı çıkıyorum. Bir saatlik bir market alışverişi yapıyorum en fazla. Bazen çocuklara bir şeyler bulurum diye çarşıda şöyle bir dolaşırdım. Şimdi çarşıda uzakta. Nana dolmuş parası vermek istemiyor, Nana para harcamak istemiyor. Her kuruş bana memleketimde gerekli. Samsun’da çalıştım iki yıl, dört yıl Ankara’da bir yaşlıya baktım. Öldü o da. Bir kez de İzmir’de bulundum. O ne güzel şehirdi öyle. Kış idi gittiğimde. Ilık geçen bahar havası vardı. Güzel memleketti. Benim olsun isterdim, burnumun direği sızlasın isterdim onun için. Memleketinden başka burnunun direğini sızlatan yer olmuyor çünkü. Yüce tanrım, ne karanlık, soğuk ve sevimsiz idi Ankara. Başkent diyorlardı orası için. Yüksek gökdelenler ve hep bakanlık binaları vardı. Moskova’da başkent ama böyle değil işte. Rengarenktir Moskova. Ne de olsa on yılımı geçirdiğim şehirdi. Şimdiyse burnumu pahalı diye dışarı çıkaramadığım bir başka su şehrinde, İstanbul’dayım. Ne sevdim diyelim, ne sevemedim burayı da. Üvey biraz sanki bana. Sanki sert bir tokat atmak istiyor da yapmıyor, tutuyor gibi. Ayağıma dolanma, benim binlerce dolananım var der gibi. Ama sağ olsun gene de. Hiç aç bırakmıyor, doyuruyor herkesi, tıpkı beni doyurduğu gibi. Burada maaşım da iyi. İki katı alıyorum. Geçenlerde bir arkadaşla bir kafede buluştuk konuşmak için. Çay söyledim, en ucuz şey diye. Bir çay yedi lira dediler. Ben onunla bir kilo çay alırdım. Kazıkçılar. Nana var anlamamak, neden böyle. İstanbul pahalı şehir anladık ama çay bu işte altı üstü yanında da iki küçük kurabiye eşliğinde.

Nana en çok uç buçuk aylık torunu Maria’yı özlüyor. İki kıza bir kız daha geldi. Küçük kız büyükten önce evlendi ve bir kız daha getirdi yaşantımıza. Yaşamaz dedilerdi önce sekiz aylık doğuverince. Ciğerlerinde gerekli havayı alacak yer yokmuş. Anne sütünü kabul etmemiş, mamayla beslemişler, oksijen vermişler benim minik tatlı torunumu yaşatmak için. Kızım ağlayarak aradığında ona, önce cinsiyetini sormuştum. Kız olunca sevindim. Kızlar daha dayanıklıdır. Öyle de oldu. Hayata tutunuverdi benim küçüğüm. Yakaladı bir ipin ucunu, asıldı da asıldı. Kaderi büyükannesine benzemesin. Dilini sonradan çat pat öğrendiği insanların alt bezleriyle uğraşmasın. Bir kız sordu burada bana, hayat nasıl geçiyor, sen seninkinden memnun musun diye. Eh işte dedim, günleri birbirine ekledim oldu bir yol bana, benim yolum da bu, ister yürür ister dururum ama önce koşarım, çocuklarımla ailemle geçireceğim günler için koşarım.

Alla alla.. Bu kadının derdi nedir böyle? Bak şimdi, herkese melek, tek benimle uğraşır durur. Doktorlara iyi konuşur. Oğullarına içi titriyor. Gene kalkmak bilmiyor saat öğlen oldu. Uyan ana sonra gece uyutmuyorsun beni. Gaddarlığın, zulmün hep bana. Seni ne kadar sevebilirim ki söyle bana, hem de bu kadar az maaşa? Kızının bana yaptığını hatırla bakalım. İlk iş gününde yemeğimi odama getirmişti. Beni sofrasına çağırmamıştı. Ben aşağılık bir hizmetçiydim gözlerinde. Nana çok sinirlendi o gün. Hayvan mıyım ben? Hemen aradı ben patron. Dedi ben bırakıyorum bu işi. O zaman aklı başına geldi hanımın, ama kalbimi kırdı bir kere. Nana bir daha asla sevmeyecek artık o kadını, asla. Bana verdiğiniz maaşla gece gündüz annenize bekçi yaptınız beni. Nana’nın pantolonu üzerinden düşüyor. Nana çok kilo verdi, çook. Hem en pis işlerinizi bize yaptırıyorsunuz, hem de düşük maaş veriyorsunuz. Nerde kaldı sizin insanlığınız?

ŞERMİN

“Allah benim yardımcımdır
O ne güzel arkadaş öyle..”

Son yıllarımı -ama kaç yıl olduğunu tam olarak hatırlayamadan-hastanelerde her seferinde gidip de bir daha gelmeyen şefkatsiz bakıcıların elinde geçirdim. Son düşüşüm hem beni hem belimi büktü. Mengene gibi bir korsem var, taş gibi de. İyicene de yatağa bağlandım. Her işim yatakta görülür oldu artık. Kaldım kulun eline. Kocamdan sonra tek arkadaşım oldu güzel allah bana. Türkçe, Arapça aklıma hangi dilde gelse, başlıyorum dualar okumaya. Ancak dayanıyorum mahkumiyetime. Çocuklar işte güçte. Herkesin evi var barkı var, okuttuğu çocuğu, gönlünü eylediği eşleri var. Kumburbuğdayı gibi kalakaldım sanki tarlanın orta yerinde. Hastanelerse oldu tarlalarım.

Maaşım bana yetiyor. Gerçi maaş cüzdanımı görmeyeli uzun yıllar oldu. Para saymayalı da. Bazen televizyondaki reklamlara takılıyor gözüm. Neler çıkmış, neler çıkmakta her geçen gün, bizim zamanımızda yoktu tüm bunlar. En sevdiğim Nana’yla beraber alışmış olduğum dondurma saatlerimiz. Günün benim için en güzel dakikaları onlar. Eskidenmiş dondurmayı yalayarak yemek. Şimdi bildiğin ısıra ısıra yedirtiyorlar adama.

Mmmm gene geldi dondurma saatimiz.

Size ne anlatacağım bakın. Ama aramızda kalması şartıyla. Olur mu? Bu yaptığım yaramazlığı pek az kişi bilsin istiyorum çünkü. Bir gece gene hastanedeyiz. Ben bu Nana’ya çok sinirlendim. Kötü davranıyor bana. İnsanlığın nerde senin, insan hiç anasına böyle kötü davranır mı dedim. Bir sinirlendim anlatamam. O sinirle aldım altımdaki bir avuç kakayı, sıvadım suratıma, saçlarıma, boynuma. Nana neden böyle yapıyorsun dedi. Koğuştaki kadınlar yapma diye bağrıştılar. Dinlemedim hiç birini, bilhassa da cevap vermedim. Bu bana daha büyük zevk verdi. Cezalandırdım onu. Temizlesin, işi o onun. Üç saat banyodan çıkamadık. Biz birbirimizin şanssızlığı olduk, hiç sevmedik birbirimizi en başından. Akılda sorun yok. Benim derdim kendimle, bir de Nana’yla. Şikayet edeceğim bu Nana’yı da herkese.

HIZIR

Angara’nın bağları da..”

Anam koymuş adımı. Eli becerikli olsun, Hızır gibi yetişsin herkesin imdadına diye. Anamın kendi gibi saf ve temiz yüreğinden gelen yakarışlar doğru zamanda yerine ulaştığından mıdır nedir, ben de adım gibi tıpkı Hızır Aleyhisselam gibi yetişir dururum çalıştığım hastanede insanlar müşkil durumlara düştüğünde. Vatandaşa hizmet gerek. “Hızır bir gel, Hızır yardım et, Hızır bir destekleyiver, hastayı filme götür, hastayı yataktan al, acile ağır geldi.” Ben görünürüm. Üniformamla, heybetimle, jöleli saçlarımla, her gün hiç üşenmeden cilaladığım simsiyah makosen ayakkabılarımla.. aksi mümkün değil zaten. İşi düşen herkese yardım etmişliğim vardır. Kadınlarrr, ah tabi ya, onlara özel muamelem vardır, her şekil. Tevekkeli değil pek erkek hasta da, erkek hasta yakını da sevmem. Şöyle kütür kütür olmalı hasta dediğin. Mevsiminde acur gibi. Hop demelisin, kaldırıp kucaklamalısın, sedyeden alıp yatağa atmalısın. Namım hastanede de almış yürümüş, benim haberim yok. Sıraya girermiş dul avratlar karizmamdan. Evdeki ayrı, dışarıdaki ayrı elbette. Anlayacağınız arı gibi çalışıyorum gece gündüz yüksünmeden. Çünkü işimi seviyorum, çünkü insan seviyorum. Ben bir de en çok kadın seviyorum.

Arkadaş ne iş yaparsan yap, nerede çalışırsan çalış, hastanedeki kadar renkli bir ortam arasan da bulamazsın. Bizim bacanak hava meydanlarında çalışıyor, o bizim ora da öyle dese de, biz burada hayat kurtarıyoruz. Pilot uçurur, tamam da, doktor daha forslu her zaman. Hem ben bedava uçsam ne, bedava ameliyat olmak isterim, tanıdık bildik hekimlere. Bizim bacanakla çekişmemiz bitmez öyle kolay kolay. Tek farkla: o karısını sever, ben tüm kadınları severim.

DURALİ

Korkma!”

Hastanenin çok çeşitli bölümlerinde çalıştım durdum. Son beş senedirse morgda görevliyim. Yanda da gasilhane var. Nedense hiç aklımda olmayan ölüm düşüncesi yavaş yavaş filizlenmeye başlayıverdi içimde. Sık sık düşünür oldum öte tarafı. Düşünmeyeceksin de ne yapacaksın? Ne zaman şu odaya girsem kalabalık bir sessizliğin içine düşüyorum. Her çekmeceyi çeksen baksan bir beden ve etrafımdaki her yer bedenini terk etmiş ruhlarla dolu gibi geliyor. Tepeden tepeden bana baktıklarını hayal ediyorum, yahut yanıbaşımdan. Çok nadir olarak da olsa soluklarını hisseder oluyorum bazen ensemde ve ürperiyorum. Korkudan başka bir şey bu hissettiğim. Yüzleşmekten ödüm patlıyor böyle bir gerçekle. O an ne kadar çok tanrım diyorum, anlatamam. Çünkü esaslıca biliyorum aslında korkulacak bir şey olmadığını, ama gel de aklı inandır. Eskiden ne çekmedik besmele, ne Fatiha bırakmazdım içeri giresiye. Bir kez abdestsiz çıktıydım da evden, hatırladığımda girmemle çıkmam bir olmuştu. Şeften izni kaptığım gibi kendimi atıvermiştim sokağa. Öyle böyle değildi sizin anlayacağınız ilk baştaki korkum. Zaten çok şikayetlenmiştim başında istemem burada, ben korkarım ölüden diye. Ama şefim senin adın Durali, dur de, geç hele ölümlerin önüne deyivermişti de ismimle teselli bulur olmuştum ama ne yazık hiçbir ölümün önüne geçemedim burada çalıştığım süre boyunca. Benden büyük Allah var a canlar. Şimdiyse yavaş yavaş alıştım varoluşlarının içindeki yokluğa. Onlarla konuşuyorum bile. Ne yapacaksın arkadaş, insan her şeye alışıyormuş. Ben neler gördüm burada. Anlatsam roman. Çeksem film. Yazsam şiir. Trafik kazasında başı kopan mı istersin, sabi sübyan çocuklar mı istersin, dilim dilim doğranan mı istersin, doğuda mayına basıp, paramparça olan mı? Liderler geldiler buraya insanları teselliye. Ne lideri? Atatürk’ten başka lider mi geldi bu memlekete? Hepsi lider müsvettesi. Yazık benim ülkeme.

İnsan, insan öldürmenin her çeşidine dayanıyor da, ölümün kendisine, tabiatına dayanamıyor. Hele küçük çocuğu ölenlerin kapının önündeki feryatları duyanların yüreğini dağlar. Allah dağlara taşlara vermiş evlat acısını da çekememişler, insanda karar kılmış o da. Bak hele, allahın gücüne gitmeye ama ne istedi bizden hala bilmem. Yok böyle bir şey. Yok böyle bir acı. Duyan bilen gören bir söyleye. Sanki o anaların babaların yüreklerini bir kartal çekip çıkartıyor yerinden. Hiç unutmam bir baba, on sekiz yaşında trafik kazasında ölen çocuğunun cesedini gördükten sonra sessizce çıkmıştı, aman ne iyi bir damla gözyaşı dökmediydi derken, bir anda koridordaki duvara başını vurmaya başladıydı da güm güm diye kafasını yarmıştı akrabaları ellerinden kollarından tutup da çekesiye. Bütün yüzü, gözü, gömleği, yerler kanlar içinde kalmıştı. Sanırsın ki tavuk boğazlamışlar. Dayanamıyorum diye bağırır dururdu gider iken. Hiç unutmam. Hiç gözümün önünden gitmez o hal. O adam, acısı, oğluna bakarkenki tepkisizliği ki fırtına öncesi sessizlikmiş onunkisi..

Beni soracak olursanız.. Beni pek soran olmaz ya, neyse. Burada başrollerde sessiz bir filmin kahramanları var. Ben figüranım çoğu kez. Yer dolduruyoruz. Demek ki bir boş yer varmış benim gibi silik bir adam için bile. Evliyim ben. Çocuk.. Yok çocuk. Olmadı. Sperm sayım düşükmüş, bir iki tedavi olduk hanımlan. Onda da olmadı, tutmadı. Zaten ağır gelir oldu bir odaya girip spermlerimi akıtmak bir kabın içerisine. Şimdi bakıyorum da iyi ki de olmamış. Var olanın yok olmasındansa, hiç olmaması daha iyiymiş. Senin olanı allah aldı, daha çok sevdi diye teselli olmaz. Ben avunmam bu kadar azıyla. Kim avunur böyle şeylerle. Ne edeceksin? Avuntu dünyası. Benim tesellim de bunca acı çeken aileler. Yoksa çok koyuyor çocuksuzluk ama ne edeceksin? Hayat işte. Tesellisiz yaşanmıyor ki. Bir ara bir buhran geçirmiştim. Okumaya başladım o dönem. Ne bulursam okuyordum. Rus edebiyatı favorimdi. Kipling okudum. Steinbeck okudum. Stendhal okudum. Çehov okudum. İyi geldi ruhuma. Yatıştım sanki. Erkek olmayan bizi anlayamaz. Biz farklı düşünürüz. Bizim hanım incik boncuk kurslarına dadandı. Alışveriştir onun tanrısı, illa ufak bir şey alacak kendine. O da onun tesellisi oldu. Ne edeceksin, çoluk yok çocuk yok. İki hizmetli maaşı, ev kendimizin, gecekonduya kat çıktık, kayınbaba sonradan müteahhite verdi, bir dairede hanımın üzerine oldu dört çocukta hak geçmesin diye. Kira parası da cepte. Daha ne? Şimdi tek sıkıntım aynı apartmanda bir sürü akraba dipdibe yaşıyor olmamız. Ben büyükleri olduğumdan saygıda kusur etmiyorlar ama bir çocuk da benim olsaydı, sev sev başkalarının çocuğunu ne kadar sevebilirsin ki?

BÜYÜK VE BEKLENEN ENGİZİTÖR

Sana sağlıklı bir aile verdim dağılmış ve fakir bir ülkenin topraklarında. Şimdilik. Hiç layığın olmayan bir işi yaptığını düşünüp duruyorsun. Hiç hak etmediğin muameleler, karşılaştığın. Sana layık görülenin acısını çıkartıyorsun bir başkasından. Ezildikçe eziyorsun. Kısasa kısas yapmasan sevilen kulumsun. Kalbinin içinde iyilik var. O iyiliği ben koymadım. Tabiatında var. Senin şanssızlığın insan emeğine değer vermeyen insanların arasına düşmüş olmak. Hepsi bu.

Ben aklını koyverdim, sense gerisini boş verdin. İçten içe fenalık ettiğini düşünür durursun. Aklına geldiği anlarda bunu hak etmek için ne yaptım ben geçmişte der durursun. Geçmiş geçmişte kaldı. Senin cezan seninle ne yapacağını bilemeyen ailene kesildi. O kadar şaşkınlar ki. O kadar çılgınca davranıyorlar ki. Seni hemen yanıma almamam sırf bu yüzden. Bu haddinden büyük ve erken bir iyilik olur herkes için. Dünyada kalacağın günler henüz bitmedi. Dur daha. Kal o durup durduğun yatakta. Ama bir daha o kadar yaramazlık yapma. Sürme elini kolunu çok fazla yüzüne gözüne. Bulaştırma pisliği ellerine. Bunu yapabilirsin. Yap. Adımı ağzından düşürmüyorsun. Benim nerede olduğumu da biliyorsun.  Sadece çok fazla neden arıyorsun. Hayata her zaman yaptığın gibi çok fazla anlam yüklüyorsun. Ben size çok basit bir hayat vermiştim halbuki sonsuz mutluluk için. Sizse zoru seçip, geldiğiniz noktada birer mutluluk avcısına dönüşüverdiniz. Kovalamakla yakalanamayacak hisleri yanlış yerlerde arayarak tükettiniz çoğunuz . Çok yazık.

Sana yüksek libido verdim ve karşı konulmaz erkeklik. Seni ormanın olmasa da bu küçük bahçenin hem bahçıvanı yaptım, hem aslanı. Sürmektesin bahçeni dilediğin gibi. İster maydonoz ek, ister limon ağacı. Tercih senin, bahçe senin, çiçekler senin. Dilediğin gibi sürmekte serbestsin. Hakkaniyetlisin. Şehvetin, yenik düştüğün. Olur. O kadar olur. Gönül kırmak nedir bilmediğinden, sen de benim sevilenimsin.

Sana rahatlık verdim bu dünyada. Bolca da teselli. Seni dünyada olabilecek en iyi dostların arasına koydum. Onlar senin sessiz dostların. Onlar senin hüznün, neşen, umudun, umutsuzluğun, her yaştan, her kesimden, her evden, her kültürden. Hepiniz bir yüzün suratlarısınız, hepiniz aynısınız aynada. Ruhun ruha fark atmaya hakkı yok. Korkun geçtiğinde ancak aradaki çizginin inceliği seni şaşırtmış olmalı. Onlar çelik birer kasada yatan başkalarının hüzün kaynağı olmaktan öte, onlar senin içindeler de artık. Hissetmeye başladın en nihayet yavaş yavaş ve korkulacak bir şey olmadığını gördün. Onlar benim gücüm. Onları hissediyor olman benim varlığımın ıspatı. Ne çok yakınım ben sana, bir anlasan. Ben yani başından beri sen dediğin ben, bir nefes kadar yakınım ben sana.

“Önce sana bir yara veririm, sonra ötekine bir yara veririm. Sonra günleri tersine çevirir dururum.” 

ORMAN/KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ

image
Çİer: PAWEL KUCZYNSKI

YERLİ:

“Ben bu ormanın yerlisiyim.” dedi ve ekledi: “Hem de çok uzun zamandan beri. Sanki defalarca dünyaya geldim bu ulu ağaçların altında. Kendime ateş yaktım parçalarından ama hep izin isteyerek, yağmurda siper ettim kendime üzerlerindeki yağmur damlalarını güneş açtığında kurutmaları şartıyla ve kavurucu sıcaklarda yapraklarından taç yaptım kendime feda edişlerinin rızasını alarak. Hep bir nedenden ötürü nazlı nazlı süzülen yaprakların döküldüğü mevsimde onu terk eden her bir yaprağı serin ve tatlı birer örtü oldular üzerime. Hışırtıları ninni oldu geldi kulağıma. Onlarla daldım rüyalara. Rüyalarımda da benimleydiler. Benzer yollarda yürüdüm üzerimde kardeşlerinin gölgesi varken. Ama hiç bilmediğim bir lisandı konuştukları. Altı üstü hışırdamaydı ama mutlak bir önemi vardı sözlerinin. Sonra sonra ben bu tatlı rüyaların müptelası oldum. Uyku saatlerini iple çeker oldum. Daha çok uyku, daha çok rüya demekti. Yavaş yavaş bir lisan daha öğrendim. Rüyamdaki ağaçların konuştuğu dilin adını koydum sonunda “mirabelle”. Mayhoş bir eriğin ağızda bıraktığı tattı sanki rüyamdaki ağaçların dili. Yüzüme yayılan tatminin ve ağzımın kıvrımlarını yukarı doğru çekilmesinin nedeniydiler aynı zamanda. Aman ne de tatlıydılar! Aman ne canlıydılar! kalbim dilimde atar oldu onlar sayesinde. Ayakta kalmak zorunda olduğum saatlerde yaşama nedenim oldular. Zemin kaygandı ve ayağımın altından kaymaktaydı ama olsun ben de var gücümle asıldım dallarına, sarıldım koskocaman gövdelerine. Onlar bana yoldaş oldular. Bir gün gelecek ve hayat aniden duracak. O zaman en sevdiğim ağaca sarılmış olayım bari, lütfen. Lütfet.”

ASLAN:

“Ben bu ormanın eskisiyim.” dedi ve ekledi: “Aslan dediğin hissettiği yaşta olmalı ve konumda. İçgüdülerimin koyduğu kanunlar çerçevesinde yaşamalı maiyetim. Ve ben dışında geriye kalanlar, kanımda buna dahil, asla bana yaşlı demeye cüret edemeyeceksiniz. Çünkü parçalayabilirim sizi. Ve siz de bunu çok iyi biliyorsunuz. Sinirlendiğimde öfkemin başınıza ne işler açabileceğini pek çok biliyorsunuz. Ve etlerinizi kemiklerinizden sıyırırken bir an olsun tereddüt etmeyeceğimi de biliyorsunuz. Bunu bilmeniz benim için pek iyi bir şey. Hala otoritemin altında ezildiğinizi bilmek beni daha da güçlü kılıyor. Bundan nasıl zevk alıyorum anlatamam. Gözlerimden çıkıyor çakmak çakmak gururumun yansımaları. Bu gözler yaşlı bakmıyorlar. Tecrübeyle bakıyorlar en çok. Ağzımı geniş geniş açıp esnerken tembelliğim dolaşıyormuş dillerde. Kuşlar söyledi. Yalancıdır o kuşlar. Başka çocuklar istiyorum ve bu uğurda siz dişilerin üzerinde haddinden fazla çalışmam gerekiyor. Ben de yoruluyorum haliyle. Arada isyan edip, sürüler halinde bana meydan okuduğunuzun haberleri geliyor, beni tekrar gafil avlamaya çalışacakmışsınız. Aman çok korktum. Geceleri uyuyamaz oldum. Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Eğer öyle olsa idi; yani bir damla korkum olsa idi çıkamazdım karşınıza. Oysa ki ben bütün görkemimle, tüm hırsım ve ihtirasımla çıkıyorum karşınıza her seferinde. Sizler de olmasanız kimse bana ne muhteşem bir şey olduğumu anımsatmayacak. Dişiler anlamadı beni düşmanlarım kadar. Günler aynı sıradanlıkta geçecek yoksa. Benim gençlik aşılarım gelin bakalım. Yoksa kendi pençelerimle size mi teslim edeceğim sandınız her şeyimi, bir kalemde silip atarım mı sanıyorsunuz tüm hayatımı, zevkle döllemem gereken sürüyle dişi varken. Bir sürü yavrum oldu, olmaya da devam edecekken. Daha çok çalışmam gerek. Öyle kolay değil ne haremimi, ne evimi barkımı kolay kolay teslim etmem, hepiniz birer sırtlana benziyorsunuz ama korkmuyorum sizden. Çıktım işte karşınıza. Savaş sizinle benim aramda. İster bire üç, ister bire on olun. Hiç mühim değil. Ben hepinize birden yeterim. Hep yettim, gene yeterim. Aman aman eğer ki yenilirsem, beni yok ederek çıkartın hayatınızdan ne olursunuz. Hayatıma sinsi nüfuz edişinizi ve gaddar tecavüzlerinizi izletmeyin bana. Hemen orada, aslan meydanında öldürün, paramparça edin isterseniz. Ama sağ bırakmayın sakın lütfen düşmanlarım. Lütfedin.”

HÜTHÜT:

“Ben bu ormanın ermişiyim.” dedi ve ekledi: “Aynı zamanda habercisi ve yol göstericisi de. Sıkıntıda olanların, yollarını kaybedenlerin, ailesini kaybedenlerin kalp sesiyim ben. Çığlıklarım yaptığınız yanlışları görmemden, fısıltılarım uçsuz bucaksız ormanda kulağınızda çınlıyorsa bir mana arayın mutlaka. İnanın bana ve inanın ama çünkü ben yalan söylemem hiçbir konuda. Haberlerinizi, açılan yollarınızı müjdelemek benim görevim. Gurur duydum bundan her defasında. Duydunuz değil mi? Duydun değil mi? Sen sen sen. İşte açılıyor senin kapın. Eşikten geçmek üzeresin. Senin zamanın geldi artık. Herkesin bir zamanı vardır, unutma. O zaman, bu zaman işte. Haydi ne duruyorsun, zıpla ve geç diğer tarafa. Ne güzellikler bekliyor seni bir bilsen. Sırrı söyleyemesem bile, bu böyle. Orada orada bak. Görsen de, göremesen de, nasılsa geçeceksin. Kaderin böyle. Var var o kader. Bir porsukken bir ceylan, bir kemirgensen bir tavuskuşu olman mümkün her zaman. Biraz cesaret, bol sabır, içindeki iyiyi çıkartacaktır. Zamanında akıtamadığın, içinde biriktirdiklerinden birer sabır taşı bıraktın arkanda. Bense izlerini takip ettim tabiatım gereği. Onlar senin olası tohumlarındı, birer taşa dönüşen. Sen sadece içine atmayı yeğledin, doğaya saçmaktansa. Daha da tutamayıp, iyice çürütünce saçtın ortalık yere. Ete kemiğe bürünmek yerine, zamanla çakıl taşlarının arasında kaynayıp gittiler, özelliksiz kaldılar onlarda. Bir bilen göz gerekti, onlara layık oldukları değeri teslim edecek. Bu seferlik ama bir seferlik söyledim ağustos böceklerine, birleştiler türkülerde. Hem çalıştılar, hem söylediler. Vazifeleri taşları üstüste koyup bir kaya yapmak idi. Ve oldular sonuçta. Senin sabır taşlarından bir kaya var şimdi. Üzeri dümdüz. Bazen insan türü gelir buralara. Kaba etlerini nereye koyacaklarını bilemeyen kaba saba, ilkel, ruha saygı nedir bilmeyen, kendini hisli zanneden, utanmasız ve fırsatçı  insan türü. Onlara yer oldu senin sabır taşın. Bir mola verir, sonra da sinsi planlarını gerçekleştirmek üzere kaybolurlar ormanda. Etlerimizi çiğ çiğ yemek varken, odun ateşinde yakarak yemek, nerede duyulmuş, nerede görülmüş? Doğanın umudu buradan kaynaklanıyor işte. Biz kendi aramızda düzenimizi tutturmuşuz size ne oluyor? Ben annemi babamı gömdüm, gagamla toprağı kazdıktan sonra. Yarı kurumuş bedenlerini yine gagamla iteleyiverdim usulca. Üzerlerini de yapraklarla örttüm. Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Kanatlarımız, ayaklarımız bizim ödülümüzdü. Ya kuş olduk uçtuk, ya sınırsızca koştuk. Ama hep coşkuluyduk. Cezamızı bu dünyada kestiklerini sanıyorlar. Kendilerini en büyük sanıyorlar. Yanılıyorlar. En büyük yok. Sen varsın, ben varım, biz varız sadece.”

AVCI:

“Ben bu ormanın kalpsiziyim.” dedi ve ekledi: “Çünkü doğa benim kaşığım, bıçağım, aşım, ekmeğim, odunum, süs eşyam, yatağım, yorganım, çatım, duvarım. Duvarlarımı örmek için, bir lokma ekmek için yapmayacağım şey yok benim. Acımam bu uğurda hiçbir şeye. Doğadan gelen benimdir. Onun sayesinde kırmızı başlıklı kızı kaçırıp, evimin kadını yapabildim. Önce çok direndi, istemem dedi, evden beklerler dedi. Oralı olmak gelmedi içimden. Bir tuttum, daha da bırakmadım. Nehrin karşısındaki patikayı takip ettiğinizde, yolun sonundaki barakada yaşıyorum, yaşıyoruz. Yiyecekleri istifliyorum kilerde. Sayım yapıyorum kendimce. Azaldı mıydı düşüyorum yola. Giriyorum ormana. Geyik avlıyorum, sülün, tavşan, ne bulursam. Bir kez bir ayı vurmuştum. Aman ne tatlıydı yarabbim. Balla beslenenin eti hiç tatsız olur muymuş? Postunu şöminenin önüne serdiydim bir güzel. Kırmızı Başlıklıklıyı’da ilk yatırdığım yerdir o post, benim için anlamı büyük yani. Evde ona kırmızı başlıklı diye seslenmiyorum elbette. Zaten başlığından, pelerininden eser kalmadı üzerinde. Daha ilk günden parçalayıverdiydim hepsini. Çok direnmişti yavrucak, bana sen yaşlısın demişti. Gözümü oyacak sandım bir an. Sonradan geçti öfkesi. Alıştı belli ki bana. Şimdi geç geldim mi telaşlı buluyorum onu evde. Acaba diyorum, artık yeterince güvenini kazandıysam zincirlerini çözsem mi ki? Hayatımda üzerine en çok düşündüğüm konu avımı uzun süre muhafaza edebilmenin bir yolunu bulmak iken, neler neler düşünür oldu bu zalim yürek bir bilsen! Acaba diyorum zincire vurmadığım bir gün gitmek yerine saklansam mı bir köşede ne yapacak şimdi diye. Kaçar mı acaba? Kaçar mı ki? Bırakır gider mi beni? Ant olsun kendi ellerimle boğazlarım onu. Ama o zaman gene yalnız kalırım. Ben gene temkini elden bırakmayayım. Hiç çözmeyeyim zincirlerini. Benim tatlı kadınım. Bak neler avladım ikimiz için. Akşam şölen var, bekle beni.”

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ:

“Ben bu ormanın şanssızıyım.” dedi ve ekledi:
“Neneme gitmek için girmiştim ormana.
Kayboldum ormanın ortasında.
Uluma sesleri geliyordu uzaktan.
Çok korktum önce bir başıma olduğumdan.
Sonra neden korkuyorsun dedim kendi kendime.
Nenemin evi de ormandaydı ama onun etrafında başka evler vardı.
Karşıma ilk çıkan ev kurtarıcım oldu bir anda.
Başlamıştı da hava kararmaya.
Bacasında dumanı tütüyordu, mutfağından yemek kokuları geliyordu.
Çaldım kapısını çaresiz kalınca, açık olan kapıdan içeri doğru ilerledim usulca. Şöminenin önünde ellerimi ısıtırken, bir ses duydum geldiğim yönden.
Korkuyla döndüm arkamı, bir de baktım gözleri karaya kesmiş bir adam.
Daha ne olduğunu anlayamadan yatırdı beni postun üzerine.
Anneciğimin diktiklerini yırttı hunharca o kaba saba elleriyle.
Ne çırpındım ne bağırdım anlatamam.
Ben onun için mi düşmüştüm yollara, tuh yazık oldu umutlarıma, bir zalimin düştüm ocağına.
Ne çektiğimi bir ben bilirim o esnada.
Tarifsiz bir telaş vardı kalbimde.
Korkum telaşa bulandı, postun üzerindeki kıllara bulandı, kana bulandı, tere bulandı öylece.
Bir garip adamdır; o günden beri besledi beni elleriyle.
Önce tiksindim ellerinden, sonra hayatta kalma isteğim ağır bastı.
Tuhaf bir gülümseme kaplardı yüzünü yemeği hazır edip, yedirmek için yanıma geldiğinde.
Lütfederdi kendince.
Zincirlerimi çözmesini, bir gün bu kapandan kurtulacağım günü bekler dururum.
Ne yapacaksam, nereye gideceksem bu halde?
Yazık oldu gençliğime, güzelliğime.
Karnım şişmekte gün geçtikçe.
Öte yandan ya gelmezse, gelemezse diye aklım çıkar gün geçtikçe.
Kim duyar bu lanet ormanın ortasında sesimi, ayağımda zincirlerle?
Kim verir yemeğimi?
Hava kararmaya başladı bile.
Ne olur dön gel avcı.
Dön gel de besle beni.
Çok çabuk acıkır oldum istemsizce.
Ne olur avcı, dön gel kurtar beni.”

YEMEK ve İHTİYAÇ MOLASI

SEVDA:

Yorganın içinde büzüldüm ve çıkmak istemiyorum. Saat sabahın beşi. Of Allah’ım ne olurdu haftanın altı günü çalışmak zorunda olmasaydım. Vardiya usulüne alışmak yeterince güç zaten. Bir hafta gececiyim, bir hafta gündüz çalışıyorum ve hepsinde de tek yaptığım eve gelip uyumak oluyor sonra da gün ya da gece hangisi var ise önümde bitiveriyor çabucak. Sonra gene sabah ya da akşam oluyor ve ben gene işe gitmek zorunda kalıyorum. Yatağımın içi sıcacık ve beni bırakmak istemiyor. Offf, ben de onu. Anam kalkmış. İçerden tıkırtıları geliyor. Sobayı yakmış olsa bari. Yorganım da bir adam gibi sardıkça sarıyor, tüm bedenimi. Kalk giyin, tak takıştır, buz gibi de akar şimdi musluğun suyu. Pazartesi bugün. Pazar ve cuma yoğunluğu olmaz ama olsun gene de. Boğazım ağrıyor dün yediğim soğuk manda yoğurdu yüzünden. Anonslara başlamazdan önce, boğazımı ısıtacak bir şeyler gerek bana. Anam sobayı yaktıysa eğer, kesin çayı da demlenmeye koymuştur üzerine. Bir bardak sıcacık çay. Bunun için bile yatağımı bırakmak istemiyorum. Hiçbir şey için yatağımı bırakmak istemiyorum. Uyumak istiyorum ben. Tek. Git şimdi hep aynı şeyler. Mehdi’lerin otobüsler vızır vızır. Hiç sevmiyorum o yılan gözlü oğlanı. Anam sorup duruyor var mı sana göre oğlanlar diye ama ben ısrarla yok diyorum. He ana, göz koyan da yok. Aman olmasın da. Hepsi oynaşmak ister, ciddisine gelen yok ki. Kimi bedava çay peşinde, çoğu evli, kuma peşinde. Ben hangine varam ki ana? Yok işte. İki yakamız bir araya gelsin diye çalışıyorum orada da, yoksa bir dakika durmam çıkar giderim. Ben de istemez miyim başımda kocam olsun, sıcak yatağım, bir de yanan sobam olsun. Bütün gün milletin ağız kokusunu çekmekten, anons yapmaktan iyidir. Bıktım. Anonslarım güzel gerçi, bakışlardan hemen anlıyorum. Anlar anlamaz masalarından kalkıyorlar telaşla. Mikrofonu çok yaklaştırmadan, yalayıp yutmadan, söylüyorum, akıyor sözlerim. Bir ara tertibat bozulmuştu da ne zorluk çektiydik. Çığırtkanlar gibi bağırıyordum ortalıkta. Masa masa geziyordum şarkıcılar gibi. Şükür onlar geçti de.. -“Tamam ana, kalktım sabret hele.”

—-.—-

-“Ankara istikametinden gelmekte olan 06.T.1985 plakalı Isıntur yolcuları. Otobüsünüzün hareket saati gelmiştir. Araçlardaki yerlerinizi almanız rica olunur. İyi yolculuklar dileriz.”
-“Ankara istikametinden gelmekte olan 06.T.1985 plakalı Isıntur yolcuları. Otobüsünüzün hareket saati gelmiştir. Araçlardaki yerlerinizi almanız rica olunur. İyi yolculuklar dileriz.”
-“Lütfen dikkat bir adet çocuk künyesi bulunmuştur. Lütfen danışmaya başvurunuz!”
-“Lütfen dikkat Van Turizm yolcuları için yarım saatlik ihtiyaç ve yemek molası başlamıştır. İyi yolculuklar dileriz!”

Hah geldi işte gökgözlü. Neymiş öğrenelim bakalım derdi. Sırıta sırıta geliyor salak. Yok yemem. Sen de zıkkım ye. Anonsum, işim var herhalde. Hem senin gibi gönül eğlendirmiyoruz burada. Boş boş. Şu kıza bak hele, ne gıcık yarabbim. Bir afralar bir tafralar, sanırsın dünyanın merkezi onun durduğu yer. Yakışıklı oğlanı da takmış koluna. Süs püs. Ben daha aynaya bakamadım. Sabah geçti, öğlen oldu. Acı çaylardan midem kasıldı. Şans işte. Ben biliyorum zaten, şu kaderime bak sen. Burada biraz daha kalırsam ya kahrımdan öleceğim ya da geri geri gelen otobüsün altında kalıp ezileceğim. İnşallah o gelsin çarpsın da, ben atmak zorunda kalmayayım. Yoksa babacığıma da kavuşamam. Şimdi bu salakların hepsinin bir babası vardır kesin. Hepsinin. Yok ben biliyorum ben kesin burada, oturduğum sandalyede öleceğim, benim değişmez tüneğimde. Sıkıntıdan patlayarak. Şu kızın da eteği güzelmiş.

“Adaletin nedir ki dünya?”

ZErİN:

Tek “r” ile, nüfus kütüğümdeki şekliyle. Sarsak memur yüzünden hepsi. Sorma bir de tanıdığıydı babacığımın, “zerin” diye yazıvermiş. Herkes “zerrin” der, demesine de, pasaportta sorun, nüfusta sorun, seçimde sorun. Dangalağın teki yüzünden ismimden ben de şüpheye düştüm kaç kere. Nüfusta o kadar ne işim var diye soracak olursanız, evliliklerim ve dolayısıyla boşanmalarım memurlarla pek sık haşır neşir olmama sebebiyet vermiştir diyebilirim ancak. Hatta dördüncüyü nüfustan bulmuştum. Ne hoş tesadüf idi. Sonuç mu? Dört koca, sıfır çocuk. Sonuç mu? Gene dulum, gene dulum. İlkinde gençlikten, hormonlar filan tabi aman vermiyor insana, süpürgeyle derler ya, o hesap. Evdeki hesap çarşıya uymayıverince kaldım yayan. Ama rahmetli babam dediydi, bu sümüklüden sana koca olmaz dediydi ama gençlik işte. Gençtik gene, duramadım çok. Taktım ikinciyi koluma. Komşunun şeyiydi, komşu-mun, komşu-muzun, babamların komşusunun kocası. Koşa koşa girdiydim koynuna, öyle de çıktım. Yazık oldu iki çocuğuna. Benden sonra daha birleştiler mi bilmiyorum. Bilmek de istemedim zaten. Rahmetli babacığım apar topar taşınmasaydı mahalleden, gene gelirdi haberi de. Karısı kapıya mı gelmiş ne, yuvamı yıktı körolasıca filan deyince, babacığım çareyi kaçmakta bulmuş. Bu adam hiç sana yarar mı a kızım dedi ve dediği de çıktı zaten. Yine, yeniden. Üçüncüyü bir gece polis koynumdan aldı götürdü. Meğer kaçakçıymış. Babam hırsızdan koca mı olur dedi, haklıydı da. Hapisten çıkamadan ayrıldım ondan da, dördüncü şiddetli geçimsizlikten. Bende geçinecek hal bırakmadı ki, ilk üç. Ondan da boşandım. En iyi bildiğim şey oldu bu da sonuçta. Hayat pratiğimi kocalar ve evlilikler üzerinden yaptım hiç istemeden. Babam sonuncusunu göremedi. Ömrü vefa etmedi. Bir gece uykusunda tık diye gitmiş, hiç sebepsiz. Hala burnumun direği sızlar. Hala babam derim, onca erkek geçti. Ben tek babamı sevdim. Canım babacığım. Bir tek sendin bana iyi davranan.

—-.—-

Bu kaçıncı mola? At arabası mübarek! Belediye otobüsü gibi her yarım saatte bir mola. Söyledim de hıyara. Yok yaşlı çokmuş, yok tuvalet molasıymış. Tüm çişi gelenler bir arabaya toplanmış mübarek. Neyse neyse.. Bıktım, yoruldum ben artık elaleme dert anlatmaktan, bu son ama bir daha bu firmayla uzun yola çıkanın.. Bir ıhlamur söyleyeyim de sinirlerime iyi gelsin bari.

Ihlamurumu içtim, tuvalete gittim, otobüste otur, dinlencede otur, bastılar yemin ediyorum. Şu adamlara bak, şu tiplere, bunlardan da koca olacak güya. Kılıksızlar. Kafalarında takke, topuklarına basmaktan ayakkabılarının gerisinin derisi kıvrılmış. Hoş deriyseler tabi. Avrupa böyle mi ya? Adamlar heybetli, zevkli, çağdaş, modern. Denize bakmış gibi oluyorsun, adamların gözlerine baktığında. Pırıl pırıl, berrak bir su gibi. Şuna bak şuna. Bıyıklarından çorbanın yağı akıyor. Tuh pis. Bizden adam olmaz. Bizden bir şey olmaz. Anadolu hala aynı Anadolu. Kadınlar şalvar, adamlar yumurta topuk, kaytan bıyık. Sarkık memelerinize kaytan bıyıkları sürter sonra da bir türkü tutturursunuz, tombul tombul diye. Ne asap bozucu yer burası.

—-.—-

-“Anhara’ta gevjen zıfır de bin dokazyüzzeksenbes pilakalı Ikkswjsk yolcuları. Otobüsünüzün hareket saati geçjmiştir. Lütfen yerlerinize. İyij yolculuklar.
-“Anhara’ta gevjen zıfır de bin dokazyüzzeksenbes pilakalı Ikkswjsk yolcuları. Otobüsünüzün hareket saati geçjmiştir. Lütfen yerlerinize. İyij yolculuklar.”
-“Lütfjen tikat bir adet hocuk hunyesi bulunjmuştur. Lütfen tanışmente başvurunuz.”
-“Lütfjen tikat Zereflihochisar’dan gelmiş olan otobisümüz ijin yerim sattlik ihtiyaç ve melesi bajşmıştır. İyi yolculuk.”

Aa ne diyor bu ayol! Nereden geliyor bu ses, bu anons bize mi, nece konuştu bu şimdi? İçmiş mi ne? Turist var sandı herhal, rusça mı yaptı ki anonsu? Hah şu kadınlar bizim arabadan, onlar da şaşırdı vallahi. Kimse bir şey anlamadı ki, yarım saat oldu mu, unuttum ben de kaçta bindiydik, kaçta indiydik acaba otobüse? Gidip sorayım ama anlaşabilecek miyim acaba bu kızla, anonsu böyle ise, konuşması nasıl olur ki? Süsü püsü de tammış. Bak sennn.. Suratı bir küp boyaya düşmüş, saçlar da bülbül yuvası, süse püse ayırdığın vaktin bir parçasını anlaşılır bir Türkçe için harcasaydın ya, a şapşal kızım benim. “Kızım, ben senin yaptığın anonstan bir şey anlamadım. Mikrofonu ağzına sokmadan yap bir dahaki anonsu bari.” “Hiç söyleyen olmadı mı bunca buradasın sen, kimse bir şey anlamamıştır, çok otobüsler kaçıran çıkmıştır burada.” “Yok çıkmadı mı? Şansa bak sen. Ben aptal diyorum bu millete, hepsi benden akıllıymış, bak sen şu işe!”

“Hayatın sana gelen kısmının bir kıymeti yok. Sen onun ayağına gittiğin müddetçe varsın. Hazır bir şey yok bu dünyada. Dünyayı değiştirmek gerek, kendi hayatıma bir anlam katmam gerek. Bir an önce buradan uzaklaşmam gerek, şu otobüse binip gitmem gerek. Tüm iplerimden kurtuldum sonunda, dağılarak uzaklaşmam gerek.”

MEHDİ:

Hah orada durup durur bizimki. Bir havalar, bir afralar tafralar sorma gitsin. Sanırsın kraliçe bu tahtında kurulu, bizlerse gariban halk. Uykusunu alamamış belli, esneyip durur. Biraz kilo almış sanki. Etlenmiş beli bacağı sanki. Eteğini çekiştirir durur, sığışamaz olmuş belli. Belli belli. Beni gördüğü gibi çevirdi kafasını. Havalarını yerler senin kız. Biz buranın gediklisiyiz, sana ne oluyor daha dünkü çocuksun sen. İnat olsun gelecem yanına, inat olsun dikilicem tepene, inat olsun bakacağım gözlerinin içine dik dik. Hele önce bir lavaboya gideyim, saçımı başımı bir yoklayayım önce. Eşek sıpası, ne de güzel bakarsın, sabah sabah aklımı çaldın kız benim.

—-.—-

“Evet abi, motordan sesler geliyor, evet..” Mehdi, hem kendinin, hem diğer firmaların ekipleriyle beraber oturmuş yemek yemektedir. Manda yoğurdu var mı diye sorar garsona. Bugün yoktur. Gebelerin yiyemeyeceğini konuşup gülüşürler kendi aralarında. Mehdi’nin yoğurt alay konusu olur. Onunsa umurunda değildir dünya. Aklı fikri anonsların billur seslisindedir. Ne de güzel okumaktadır anonsları bal gibi, şeker gibi, nameli nameli sanki şiir okur gibi, yavrum benim. Gözü olanın gözü çıksın inşallah. Kimseye yar olma benden başka. Çayını da yudumlarmış. Bak bak. Buradan izlemesi en güzel. Tam böyle, buradan. Göz göze geleyim hele, Kıvanç bakışımı atacağım ama, hah yakaladım sanki. Tuh rezil oldum aynı anda çorbayı içeceğim diye, akıtıverdim üzerime. Gördü mü ki, yok görmemiş belli. Yoksa iğrenerek çevirirdi başını. Sevdan yaktı beni. Ne var sende bilmiyorum ama bana tüm dertlerimi unutturuyorsun. Bütün gün ağız kokusu çekilmez başka türlü. Günde on posta indir kaldır katlanır masayı açışıma, soğuk sıcak ne alırsınız sorusunu dilimde tüy bitesiye kadar tekrarlayışıma, uykudan gözlerim kapanırken şoförün dalmasını engellemek için ordan burdan çene çalışıma ve artık konu bulamazken en sonunda bizim köydeki ineklerle ilgili nenemin hikayelerine gelişime, türlü çeşitli şaklabanlıklarıma, adam yerine konmayışıma, şoför olamayışıma, ehliyet almaya para ekleştiremeyişime, tüm çektiklerime, babasızlığıma, iş olsun da diye amcamın beni bu işe sokuşuna, yıllarımın tüysüz bozkırlarda geçişine, geceleri uyduruk otel köşelerinde yorgunluktan sızışıma, çoğu defa ona bile fırsat bulamadan gerisin geri bitap dönüşlerime, bütün bunların üzerine de asgari ücret alışıma ve ev geçindirmek zorunda oluşuma tek ilaç olan senin o süt gibi bacaklarının hayali olmasa dayanamazdım, inan buna. “Hoop, oğlum gözlerin doldu lan, ne oldu? Anan mı hasta gene?” “Yok abi, esnedim anlamadan, uykusuzum çok, bizim ufak hastalandı gece gece, iki küçük olan, sabahlattı hepimizi.” “Geçmiş olsun!””Geçmiş olsun, senin de zor be Mehdi, neyse koyulur elbet sonunda yola hale. Üzme tatlı canını.”

” “Hayat boş!” diyen büyüklerime inat her zerremle acı çekiyorum be abi.”

—-.—-

Otobüsün kalkış vakti gelmiştir. Gelen geçer, konan göçer. Sarı oğlan gel gel yapmaktadır otobüsün arkasından. Yolcular çoktan yerleşmiş, sayım yapılmıştır. Otobüs tüm azametiyle park yerinden çıkarken, yerine başkaları gelmektedir yemek ve ihtiyaç molası için.

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI(YAZAR ÖNSÖZÜNE İSTİNADEN TARİHİNDE İLK DEFA ÇEVİRMENİN NOTLARIYLA)

BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI:

ÖNSÖZ:

Okura sesleniş…

Hayatımın sonbaharına girmiş bulunuyorum ve Allah gecinden versin ama daha çok versin tüm bu yıllar zarfında hep kalıcı bir şeyler bırakmak için didindim durdum. Beni hatırlarken tüm trajedimi ve gerçeğimi anlatan cümlelerimle var olayım istedim belleklerinizde. Bugüne kadar hep çalıştım, çok çalıştım ve sanat uğruna memuriyetimi terk edip kendimi gece gündüz okuma işime verdim. Evet bu da bir iş idi ve benimdi. Birkaç edebiyat mecmuasında aynı anda takma ismimle çıkan eleştiri yazıları yazdım. Eleştirmenin kolaycılığına sığındım; sayfa sayfa yazdıklarımı ise sonradan bir bir yırtıp attım. Olası yaratılarımın su yüzüne çıktığında beğenilmeme korkusuna kapılıp takma isimlerin arkasında gizlendim, böyle böyle dönüştüğüm hayaletin kimliğine büründüm, yeni bir ben doğdu(m) benden. Geçmiş olduğum yollarda parlak ama kolay unutulan izler bıraktım bir salyangoz gibi. Kabuğuma bastığınızda paramparça olmamak için hep kaçtım sizlerden. Bir tek şeyden kaçamadım. Bir Boğaz delikanlısı olarak bırakamadım bu şehri(yazar İstanbul’u kastediyor), ayrılamadım ondan. Benim kadınım da oydu; şerefine kadeh kaldırdığım, güzelliğinden gözlerimi alamadığım. Nereye gitsem özlemle döndüm ona. Kendi küçük sürgünlerimde aklıma geliverirdi de buğulanırdı hemencecik gözlerim, boğazımda bir yumru, akıtırdım gözyaşlarımı içime. Hiçbir şehir onun kadar konuşmadı benimle, hiçbir şehir anlamadı beni onun kadar sessizce ve de kabul etmedi tüm günahlarımla. Bir şehrin sizi günahlarınızla sevmesi ne demektir bilir misiniz? Her yere gidin özgürsünüz kendi küçük evreninizde, ama her şehir kucaklamaz sizi ve basmaz bağrına. Benim barınağım İstanbul’du, hep de öyle kaldı.

Ne diyordum? İstanbul aşkım giriverdi aramıza. Artık hep beraberiz ama bilirim sever komplimanları, o yüzden anmadan geçmem, sevdiklerini anmalı insan her zaman.

Memuriyeti terk ettikten sonra atadan deden ne var ne yoksa bir bir elden çıkarmaya başladımdı. Hazıra dağ dayanmaz ama malum sanat aşkı kanımıza işlemiş bir kere.. Bu uğurda yuva da kuramadım. Diyeceksiniz ki az evvel, ne de güzel şeyler söylüyordun biricik aşkın için ve ne de kolay satıverdin hemencecik kendisini. Latife yapıyorum yahut arkasına saklanıyorum; ben kim yuva kurmak kim? Rahmetli anneciğim de pek çok isterdi mürüvvetimi görmeyi fakat olmadı işte. Ben en çok meyhaneleri severdim. Arkadaşlarla oturup konuşmasını, eskilerden yenilerden andıklarımız için kadeh kaldırmasını.. Çok fazla kadın arkadaşım olamadı maalesef, zaten ben kendim de bizzat istemedim, kadınlar zor, çok zordu benim için. Okumuşu dert sahibi ederdi, okumamışı gönül boşluğu yaratırdı. O yüzden ben hep erkek arkadaşlarımla haşır neşir oldum, bundan da çok büyük keyif aldım.

Gene konuyu dağıtmış bulundum ama insan bir yaştan sonra hep kendiyle kalıyor; geçmiş hesaplar, kapanmamış yaralar, acı tatlı bir sürü anılar bırakmıyor yakasını. Onlar seni bıraksa, sen onları bırakamıyorsun. Geçmişimizle varız ama ondan sorumlu değiliz. Anımızdan sorumluyuz sadece yani öyle olmamız gerekiyordu. Ne Adem ne de Havva ne geçmişi ne geleceği düşündüler. Yaratılmış olmalarının olağanüstülüğü yetti onlara. Ya da belki de yetmemiş olsa gerek ki yasak elmanın büyüsüne kapılıverdiler. Görüyorsunuz işte bizler ta en başından itibaren hatalı olmaya programlandırılmışız. Bir sürü güzel şey göreceğimiz gibi ödenmesi gereken bedeller vardı koşulsuz boyun eğeceğimiz. Benim günahkar karakterlerim gibi bir sürü insan geçti dünyadan, hepsi geçti, öldü, bitti. Ne kaldı geriye onlardan? Söylediğini kağıda geçirmediğin takdirde ağızdan ağıza dolanır adına anonim derler, aile büyükleri demişti derler, emin olamazlar. En nihayet bir toz misali yurt yurt, sokak sokak, ağız ağız dolaşmaktan çılgına dönen kelimeler isyan ederler, önce çekimleri değişir, sonra özneleri, en nihayet nesne kaybolur. İsyan halindeki bir cümlenin haykırışı hiçbir şeye benzemez, yürekleri dağlar. Ben çok gördüm öylesini ondan biliyorum. Siz siz olun hep not alın, ortaya çıkardığınız yaratılar kiminmiş bilinsin. Malum meczup çok çevremizde, sınırlı yetenek de.

Ben hep korkaklığımdan kaybettim. Bir düşünün Mann benden onüç yaş büyüktü sadece ama “Buddenbrook”ları yazdığında çocuk sayılırdı, üstelik daha ona gelmeden yayınlanmış bir sürü hikaye kitabı ve romanı vardı. Ha birde sonradan altı çocuğu ve de Nobel’i oldu. Alsın gözümüz yok ama bizim de artık bir kitabımız kalsın gelecek kuşaklara. Okusunlar doya doya. Bana kalsa ben Proust okumalarını tavsiye ederim beni okuyacaklarına ya… Beckett ve ben onun yolundan yürüdük “Kayıp Zamanın İzinde”. Proust benim büyüğümdü, Beckett benim küçüğümdür. O da sonunda Godot’yu buldu. O da sonunda Nobel’li oldu, gidip almaya tenezzül etmese de.

Kıymetli paralarınızı harcayıp, kıymetli zamanınızdan feragat ederek gitmiş bulunduğunuz kitapçıdan almış olduğunuz kitabımı umarım seversiniz. Beğeni genel geçer bir şey, önemli olan sevmeniz. Yoksa kemiklerim sızlayacaktır emin olun emeğinize hürmeten, kendi merhametimin ışığında, talihsiz ve tarifsiz korkaklığımın eşliğinde.. (Yazarın notlarından çıkardığım fakat anlam bütünlüğünü bozmamak adına vicdanen ve yeri gelmişken belirtmem gerekir ki, yazarımızın en büyük korkusu olan eleştiriye uğramak ve bununla başa çıkamamak korkusuyla ilgili siz sevgili okuyuculardan ufak bir ricası vardı. Yapıcı olarak tabir olunan eleştirinin bir alt dalına başvurmanız için haykırıyordu adeta; çünkü yazarımız bu yaşa kadar bir kitap çıkartamamasının nedeni olarak gösterdiği eleştiri korkusunu ne bertaraf edebilmiş, ne de onunla yüzleşebilmişti. Satır aralarına sinmiş evhamı örtbas etmekle çok uğraştım ve yazarın çektiği tüm o korkuyu ve acıyı özümseyip, mayası kederden oluşan bir hamur gibi ekmek olmak için yeni bir kimlik inşa ettim kendime bu kitapla birlikte, sanki yeni bir ben doğdu benden.)

İyi okumalar(benden de)…

DEVAMI GELECEKTİR ====>

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI

MARITSA EVROS PROUDLY PRESENTS WORLD’S UNFORGOTTEN BooK “CONFESSIONS OF AN UNGRATEFUL CAT”: MARITSA EVROS UNUTULMUŞ KİTAP “BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI”NI GURURLA SUNAR:

Yayıncı yorumuyla Bir Yazar Özgeçmişi: 1888 Türkiye doğumlu yazarın kemiklerine ulaşılamamış ama rivayet olunduğuna göre vücudunun her bir uzvu farklı bir milliyetten olduğundan dönemin din adamlarını kontrpiyede bırakmış, sorun devlet büyüklerinin ve dönemin Bab-ı Ali’sinin hararetli tartışmalara gark olmasına, görevlendirilen hafiyelerin umutsuz çırpınışlarıyla yerini bir büyük gizeme bırakmasına sebebiyet vermiştir. Nasıl ve nerede gömüleceği bilinemediğinden ve de işin içinden çıkılamadığından, memleket meselesi haline gelen hadiseyi sonuçlandırıp, tartışmaların önünü almak için bir gece vakti uzun süredir bekletilmekte olduğu morgun çekmecesinden gizlice alınıp, yol boyunca dayanılmaz hale gelen kokuyu bastırabilmek üzere üzerine gül suları serpiştirilip, deodorantlar sıkılarak kayığa bindirilip, Boğaz’dan akıntının yönüne göre duasız ve helalliksiz soğuk sulara bırakılmıştır. Vicdan yapan görevlilerden birinin ölür ayak yaptığı itiraf sevenleri -var ise tabi-her gün bifiil üzerinden geçtikleri, her köşesinde poz poz fotoğraf çektikleri, içine balık oltalarını salladıkları mavi suları yüzünden iki yakası bir türlü bir araya gelmeyen şehrin birde bu garip sırrını duyuverince ne yapacaklarını bilememiş ve en iyisini yapmışlardır. Unutmuşlardır. Hayalindeki Goncourt, Pulitzer olmadı Nobel ödülünü alma hayali içerisindeki yazarımız bir başka dünyada belki dedikten sonra son sözünü fısıldamıştır en yakınındaki kulağa: “Harika bir kitap adı olurdu, bir başka düny…” Cümlesini tamamlayamayan yazarın ne dediği anlaşılmıştır sanıyoruz. Bir kitap için yazılmış en uzun ve en gereksiz önsözü burada kesmek zorundayız çünkü daha çevirmen önsözümüz var. Özel hayatına dair mühim bilgileri kitabın cümlelerinin içerisinde bulabilirsiniz. Yazar erkektir. Çapkın değildir, belki biraz, her erkek kadar. Kötü alışkanlığı ve çocuğu yoktur. Arabası ve evi de yoktur. Bankada parası da. Fırsat bulup yapamamıştır. Hiçbirini. Gıpta edip etmediğini bilemiyoruz. Bu konuları konuşmazdı hiç. Düz taban olduğuna dair şüphelerimiz aldığımız duyumlar neticesinde gün geçtikçe katlanmaktadır. Saplantılı kişiliktir.

—-.—-

Yayıncının notuyla Bir Çevirmen Özgeçmişi: 1905 bodrum katı doğumludur. Aslında hiç yabancı dil bilmemiştir. Öğrenecek fırsat da edinememiştir. O yıllar malum fırsatsızlıklar, şanssızlıklar ve düş kırıklıkları çağıdır. Sığındığı bir binanın bodrum katında ilk gençlik, yeni gençlik ve ileri gençlik yıllarının tamamını, orta çağlarınınsa bir kısmını askere yazılırım korkusuyla saklanarak geçirmiş; sirkeye batırılmış bir parça kuru ekmekle beslenmiş, farelerle arkadaşlık kurup, onların dilini çözmeye çalışmıştır. Dışarı çıktığında iki dünya savaşını birden atlatabilmiş olmanın sevinci fakat yaşamı ıskalamanın verdiği derin umutsuzlukla bir hayalet gibi dolaşmıştır uzun süre İstanbul sokaklarında. Gelelim hiç yabancı dil bilmeyen çevirmenimizin ne çevirdiğine: Kitabın uğursuzluğu dönemin Bab-ı Ali’sinde nam salmış, hiçbir çevirmen böyle bir kitaba bulaşmak istemediğinden az biraz mürekkep yalamış ve duvarların dilinden bile anladığını öne süren artık yaşlanmaya başlamış çevirmen adayımız biraz da kendini kanıtlamak endişesiyle hiç düşünmeden teklifi kabul etmiştir. Kitabın yazarı elbette tüm diğer yaratıcı yazarlar gibi türlü çeşitli endişeler, korkular ve gereksiz acılar çekerek yazdığı eserinin kağıda geçirilmesi esnasında bir takım bulanık sıvıların ve bulanık düşüncelerin esiri olup kargacık burgacık olur olmaz şeyler karaladığından-ama üstüne basa basa belirttiğimiz gibi korkunç acılar çekerek-kitabın dilini çözümlemek ve çözmek gayretindeki çevirmenimize empati kurmak, acı çekerek düşünmek, daha çok acı çekerek düşünmek, en büyük acıyı çektiğini düşünüp, buna da kendini inandırması sonucu bir şifre kırıcısı titizliğiyle çalıştığı feci acı dolu günlerin ve gecelerin sonrasında kitabı yazarından da büyük acılar içerisinde tamamlayabilmiştir nihayet. Yoruldun değil mi okur? Biz de cümlenin sonunu getiremeyiz sanmıştık. Cümle düşüklüğü olabilir ama tekrar aynı acıların üzerine gitmek istemiyoruz, anla bizi. Zira çevirmenimizin kitabın hemen akabindeki hastane-terapi-yetmedi gene hastane-biraz daha terapi günlerinde kendisine destek olmak durumunda kalmamız omuzlarımıza hiç hak etmediğimiz acıların inmesine sebebiyet vermiştir. Kimi çalışanlarımıza hakikaten inme inmiştir. Bu kitap acıların kitabıdır. Hepimiz o kadar gereksiz acılar çektik ve bunu birbirimize belli etmemeye çalıştık ki, nihai sonuca ulaşıp, kitabı elimize aldığımızda sevinemedik bile. Zaten kitabın okuyucu sayısı bir elin parmaklarını da geçmemiştir. Bu kadar acıya katlanıp, emeğinin karşılığını alamamanın verdiği sıkıntı ise gerilen sinirlerimizi daha da germiş, iş matbaayı feshe, yayınevini kapatmaya kadar varmıştır. Bu lanetli kitabı WordPress aracılığıyla okuyacak olan siz sevgili okurlar, yedi gün içinde çok derin bir acıya gark olacaksınız, bizden söylemesi, Tanrı yardımcınız olsun, her neredeyse..

Çevirmenimizin seve seve “zihinsel” katkıda bulunduğu kimi(daha çok var da..)eserler şunlardır:Fareler ve İnsanlar, Fareli Köyün Kavalcısı, Kayıp Zamanın İzinde, Acı Sorunu, Acı Günler, Acı Çikolata, Bir Delinin Hatıra Defteri, Deliliğe Övgü… Bir de “Ruhsal Menkıbeler” adlı bir kitabın varlığından bahsetmiş ama böyle bir kitap dünya literatürüne girmemiştir henüz.

Çevirmenimiz de bekardır ve hiç evlenmeye teşebbüs etmemiştir(soranlara da uğraşamayacağım, çok fazla acı var demiştir). Düz taban değildir, sadece bahtsızdır.  Saplantılı kişilik değildir. Hayvanseverdir. Ve de birer gün arayla ölmüşlerdir yazarımızla; yani çevirmenimiz yıl olarak daha az yaşamıştır ve fakat daha çok acı çekmiştir. Hepsi kitaptandır. Beni de kanser etmiştir Allahsız.

—-.—-

Yazarın kitabı adamış olduğu kesin ve net bir şekilde hiç kimse olmadığından bizler bu kitabı, kitabın lanetine uğramış tüm yayınevi personelimize adamak istedik, hak ettik. R.I.P.

—-.—-

Yayıncının Artık En Son Notu: Çok yakında okumaya başlayacağınız bu hayali metin sahnelerden oluşmakta olup, çevirmenimizin acısından kaynaklı yer yer anlaşılmaz olabileceği gibi kimin kaleminden çıktığı belirsiz dip notlarla ara ara iyice çığrından çıkacaktır da. Fakat metin olun. Buraya kadar merakla gelip okumuşsanız eğer, hiç aptal değilsiniz. Sadece çevirmenimiz bir zamanlar çok fazla fareyle haşır neşir olmaktan patilerinin olduğunu sandığı bir süreçten geçmişti ve malum lanet işte. Her şeyi bilebilmenin ve anlayabilmenin imkansızlığı sizlere rehber olsun. Tanrı yardımcınız olsun. Ateistlere de kapımız açık ve tüm Deistlere ve herkese, tek okuyun, ne olursanız olun gelin ve okuyun.

DEVAMI GELECEKTİR====>

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: