NİĞDE

20150228_131943

Kuzeye gidecektim ya da güneye, daha güneye, en güneye. Ama Niğde asla planlarım arasında yoktu. Suzan’la tanışana kadar tabii ki. Kocasının sergisi için bulundukları Nevşehir’den oğullarının bulunduğu Niğde’ye geçecek olmaları aklımı çeliverdi bir anda ve akşamdan yaptığım planı sabaha bozarken buluverdim kendimi ve sizinle geliyorum dedim onlara. Hepsinden önce hazırlanıp soluğu resepsiyonda aldım heyecan içerisinde. Plansız bir kentin belirsizliğiydi sanırım beni bunca heyecanlandıran. Bir süre sonra ise plansız programsız oturduğum arabanın arka koltuğunda dışarıyı izleyerek gitmeye başlamış buluyorum kendimi daha ne olduğunu anlayamadan.  Mutlu olduğumu hissettiğim anlar geliyor hep aklıma birkaç dakikalığına olsa da. Enteresan çiftimize cevap yetiştirirken bir yandan, kafama üşüşenleri bir ben biliyorum yazık ki o anda. Fransız aksanıyla sorular soruyor bana Suzan. Enteresan bir Türkçe dökülüyor dudaklarından. Mimikleri, giyim zevki, saçını tarayışı, seyahat çantaları, hayata bakışı, özgürleşme çabası(bu ülkede hiçbir kadın bana ben özgürüm demesin, kaldıramıyorum ve hiç inandırıcı değil), şaşırtıcı muhalifliği, kocasıyla tatlı atışmaları, hayat hikayesi, dürüstlüğü, açıklığı, geçmişi ve bugünüyle insana kendini kötü hissettirtmeyen, sınırlı sayıdaki kadınlardan bir tanesi sadece. Sürekli bana temkinli ol diyor. Kısa bir zaman dilimini kapsamış olsa da daha önce bir çiftle yolculuk ettiğimi hiç hatırlamıyorum. Öyleyse hiç etmemişim. Ama şikayetçi de değilim. Sırt çantamı arabalarında bırakıp, akşam üzeri buluşmak üzere ayrılıyoruz. Bense Gümüşler Manastırı’nın bulunduğu Gümüşler Kasabası’na gitmek üzere yola koyuluyorum. Bir sürü minibüs var etrafta ve ben benimkini iki dakikacık rötarla kaçırmış bulunuyorum. Önümde bir yirmi sekiz dakika var ve yolcuların oturmuş olduklarını görünce içeri giriyorum. Üç tane etine dolgun, uzun boylu teyze var ve selamlaşır selamlaşmaz üç kafanın üçü birden bana çevriliyor ve muhabbet başlıyor. Bir başıma manastıra gidiyor olmam tüylerini diken diken ediyor. Bana korku dolu, fantastik ve biraz da erotik hikayeler anlatıyorlar. Evet, erotik. Üç teyzeden bana yakın olan fısıltılarla anlatıyor gördüklerini. Sonra yelpaze genişliyor. Bir başka olaya geçiyor. İlkinde öpüşen çiftleri nasıl yakaladığını anlatıyor. Ovvv diyor, aşk yuvasına gelmiş bulunmuşum diyor. Hınzır hınzır da gülüyor. İkinci vukuattaysa bir okul gezisi esnasında bir genç kızımızın üzerine masumane bir şekilde “çökmüş” olan bir diğer genç oğlumuzun gerçekleştirdiği bir takım fiillerden bahsediyor manastırın içerisinde cereyan etmiş olan ama bir başka ağızdan duyulup dilden dile uçuşan. Vaktimiz bol olsa tüm köyün dedikodusunu alacağım ama zaman su gibi geçiyor bu gotik teyzelerle. Ayrılırken zamanın kötü olduğunu hatırlatıyorlar usul usul, benzer bir vukuatın başıma gelmesini önlemek adına kendime mukayyet olmam gerektiğini tembihliyorlar. Hadi ben olurum da diyorum içimden, amma da tatlı tatlı anlattınız onca ayıplanacak şeyi bir anda böyle demek geçiyor içimden.

Bana çok uzunmuş gibi gelen bir yolun sonunda tam da manastırın önünde bırakılıyoruz. Teyzelerin sözüne kalsam şöyle bir gezip, arkama bakmadan geri dönmem gerekecek, hem da asla karanlık zemin kata inmeden ve bir erkek görür görmez tabanları yağlamak üzere sağımı solumu kollayarak. Tanrım fuhuş yuvasına geldiğimi düşünmeye başladım azar azar. Sen aklıma mukayyet ol. Teyzelerin de dillerine.

Gelelim manastırın içine. Giriş sekiz ytl. Müze kartınız varsa sıfır ytl. Burası Kapadokya’ya bir giriş olabileceği gibi bir çıkış olarak da sunulabilinir pekala. Ahmet Özşahin önce kalabalığa anlatıyor tarihçesini, sonrasında ise benim bitmez tükenmez sorularımı yanıtlıyor. On iki yıl müzede görev aldıktan sonra şimdi burada imiş. Duvar resimlerinde üç farklı sanatçının imzası olduğunu söylüyor. Orta Çağ’dan kalma burası ve Kapadokya’daki benzerleri gibi kayaların içine oyularak yapılmış. Dünyada tek, gülümseyen ve üçboyutlu Meryem Ana freski bu duvarları şenlendiriyor. Resimlerle Hz. İsa’nın hayatı anlatılmış. Her yer mezar burada ve gözden uzak olmamalarının nedeni ise üzerlerinde yürüdükçe ruhlarının canlı kalacağına olan inanç ve bir ayrıntı da gözyaşlarının içerisinde saklandığı şişeler oluyor. “Gözyaşı şişeleri” insanda romantik çağrışımlar yapıyor ister istemez. Fakat benim en çok ilgimi çeken çilehane oluyor yine. Tüm dinlerde, dergahlarda, manastırlarda var bir çilehane. Süresi ise aynı, her dinde; kırk gün ve kırk gece.

20150228_141405
Gümüşler Kasabası

20150228_152145

20150228_151155

20150228_133452

20150228_133155

20150228_134912

Fotoğrafları çekmiş, dönüş yolculuğuna çıkmak için kapının önüne vardığımda kulağımda üç teyzenin haşin uyarıları benimle beraber gelsede, köşede oturan gençlere ileriden binip binemeyeceğimi soruyorum. Maksadım bir parça gezmek, biraz da insan tanımak ama her yero kadar boş ki.. Koskoca kasabada sadece manastırın karşısındaki bir kafeterya var oturmak için. O da bomboş olduğundan cazip gelmiyor insana. Kimse pas vermiyor kasabanın tek oturulacak yerine. Elli metre yürümeden bir başka bankın üzerine oturmuş dört erkek görüyorum. Teyzelere kalırsa koşarak kaçmam gerek ama ikisi dede kıvamında, bir tanesi genç ve bir diğeri turizm rehberi olduğunu konuştuktan sonra öğrendiğim bir başka beye birkaç soru sormak geliyor içimden. Sonra birkaç soru daha ve derken beni yanlarına oturtup başlıyorlar didişmeye. Evet didişiyorlar ama tatlı tatlı. Bir yandan çekirdek çitliyorlar, diğer yandan en doğru benim söylediklerim diye horozlanıyorlar birbirlerine. Normal hayatlarında nasıl olduklarını bilmediğimden, hepsini ayrı ayrı dinler buluyorum kendimi. Ne de olsa tek tavuğum aralarındaki. Karşıdaki bakkal dükkanının önünde bakkal ve bir başka adam şakalaşıyorlar kendi aralarında. Bakkala bağırıyor diğeri sen tüyünü vermezsin diye. Öteki gülüyor. Benim bank arkadaşlarım arasında ise bir erk kavgasıdır gidiyor halen daha. Nevşehir Niğde çekişmesi var birazcık. Yunus Amca her yeri gezmiş. İzmir’e gelmiş. Basmane eski Basmane değil diyor. Kahramanlar’da öyle. Neresi eskiden bıraktığımız gibi ki? Bana bir şey ısmarlama gereği duyuyorlar. Bakkala dört tane Niğde gazozu ısmarlıyorlar. Çilek aromalı Niğde gazozu içimi ferahlatıyor. Ataerkil Yunus Amca parası burada geçmez kimsenin ben dururken diyor. Yirmi lirasını uzatıyor cebinden çıkardığı. Bizim zamanımızda bir kız severdik, babam istemezse kavuşamazdık diyor. Töreler onun için önemli olduğundan üzerinde durmazdım diyor. Peki ya sevgi diyorum. Ne sevgisi diyor, babamın sözü kanundu diyor. Sevgi sözcüğünün tılsımlı bir etkisi vardır, diğerleri kulak kabartıyorlar hemen. Aralarında en genç olanı ve şehirde memuriyet yapanı aynı kelime sessizleştiriyor en çok. Yunus Amca’nın-Yunus Erkek- tabiatında varmış gibi görünen sertlik bir kabuktan ibaret ve aslında öyle davranmak gerektiği için öyle davranıyor. Yoksa kalbi yumuşacık, ufku yaşadığı yerle sınırlı. “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diyor. Köy yerinde bir bankta benimle yan yana oturup sorularıma kendi üslubunda cevap veriyor. Sonra bir diğer amca çekirdekleri çitleyip çitleyip yerlere attığı için bir diğerine kızıp çekip gidiyor. Genç olan arabasına atlayıp gidiyor. Kalanlar ezan sesiyle beraber camiye koşturuyorlar. Bana da onlardan geriye bu fotoğraflar kalıyor.

20150228_150135
Yunus Erkek
20150228_151457
Abdurrahman Uğur
20150228_144130
Niğde Gazozu

20150228_145546

Manastır dönüşü bir yer sormak için başörtülü bir teyzeyi çeviriyorum yolundan. Bana yolu şöyle tarif ediyor kendi lisanıyla: ” Şinci, ha şurdan sağa döneceen mi güzel gözlüm, hah işte ordan da düz gitcen mi, orada karşında olacak kınalım, kuuzum inşallah güzel güzel gidersin, istediğin yere varırsın kolaycan, he mi gülüm?” Bunca temenni karşısında ülke değiştiriyor hissettim bir an. Korkunç bir özgüven geldi ayaklarıma, arkamda bu teyze ve yöresel şiveli iyi temennileri var çünkü. Ay’a bile gidebilirim bundan sonra ama benim aradığım basit bir esnaf lokantası o kadar. Her neyse yol boyunca güldüm durdum temenniler aklıma geldikçe.

Bana mutfağını açan lokantada çılgınca yemek yiyorum. Yemek seçmek için gerçek mutfak kısmına alıyorlar beni. Güvenleri tam, ortalık gıcır. Bense o kadar acıkmışım ki anlatamam. Sipariş verirken bile aklım yerinde değil. Uzak masadaki bir çift hırlaşarak yemek yiyorlar, bense döke saça yiyorum. Açlıkla terbiye zor. İkinci tabak salata mı, yerim onu da yerim, her şeyi yerim. Havada o kadar soğuk ki dışarıda. Ne sandınız burası Nevşehir’den kat be kat soğuk. Isırıyor insanı, çarpıyor bir anda. Kıpkırmızı oluyor yanaklarınız. Sert bir kara iklimi hakim burada her ne kadar bir alt komşuları Akdeniz iklimine sahip Adana ve Mersin olsa da.

Çarşıda bir küçük keşfe çıkıyorum. Aksi takdirde mide fesadı geçireceğim. Zemzemli Çorbacısının önünde duruyorum. Çürük diyor kapıda. Eskişehir’de haftanın belli günlerinde bulabileceğiniz bamya çorbası her daim var. Burası yeni açılmış ve sahibi başlıyor anlatmaya tüm çorbalarının tariflerini. Çürük çorbası yanak kısmından yapılıyormuş. Yurdumun insanı hayvanın hiçbir yerini israf etmemekte ısrarcı. Tatmam için önüme koydukları çorbadan iki kaşık zor alıyorum. Öldürseler yiyecek yerim yok, tek kaşık dahi. Ama tereyağlı, kıymalı, bol acılı, salçalı nefis bir çorbaydı içtiğim. Her ne kadar şu an ismini hatırlayamasam da. Benden gurme olmazmış, ne yazık.

20150228_173625

20150228_173619

20150228_163227

Çorbacıyı çorbacısında bırakıp çarşıdaki turuma dönüyorum. Bir sürü dükkan, mağaza var; yok yok ve hepsi pırıl pırıl, ışıl ışıllar. İnanasım gelmiyor. Yok yok. Dükkanlar kalabalık. Böyle bir şehir merkeziyle karşılaşacağımı hiç ummazdım doğrusu. Akşam arkadaşla konuşuyoruz. Niğde diyorum çok çok gelişmiş göründü gözüme diyorum. Zenginlik var, ticaret var, hayat var diyorum. Tek bir üniversite değiştiremez bir şehrin kaderini. Bir faktördür o kadar. Arkadaşım bizim patronda Niğde’li diyor. Arkadaşım Garanti Bankası’nda çalışıyor bu arada. Ah tamam diyorum. Her şehre bir Şahenk gerek sanırım. Başka türlü açıklamam imkansız elmasından ve sınırlı sayıda turist çeken Gümüşler Kasabası’ndan başka bir şeyi olmayan şehrin zenginliğini.

Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye sözünün gelmiş olduğu ilçesinin Niğde Merkez’den daha modern ve halkının daha aydın olduğunu söylüyor bir Aksaray’lı. Zaten Niğde’de Nevşehir’den daha az tutucu. Zamanı yakalama çabasında olan bir şehrin insanlarının çabası ortak ve “olabilecekleri” kadar modernleşme gayreti içerisindeler. Salkım Hanım’ın Taneleri’ndeki anasının gözü Durmuş karakteri ise ne yalan söyleyeyim buraya gelesiye bir referanstı. Durmuş’lar yok mudur bu şehirde peki? Elbette vardır, her şehrin sayısız Durmuş’ları vardır elbet.

Sabah olur olmaz Niğde Müzesi’nde alıyorum soluğu. Aksaray Ihlara Vadisi’nde bulunan sarı saçlı rahibe mumyası ve Çanlı Kilise’den çıkarılan dört adet bebek mumyası burada sergileniyor. Bunların dışında bol bol sikke, çanak çömlek ve süs eşyası var tek katlı müzenin kalan salonlarında. Aşağıdaki epigraf ise yine Niğde Müzesi’nde sergilenmekte olup aslı Karamanlıca yazılmış imiş. 1894 yılında meçhul bir şekilde -cinayet ya da kaza-ölen Maria Grigoriu’nun mezartaşının üzerinde on bir satır halinde Karamanlıca alfabesiyle yazılmış bir de içli bir kitabe bulunmaktadır.

image

20150301_092113

20150301_092129

Son durağımsa Kale Caddesi’ndeki Alaaddin Camii oluyor. Az ilerisinde pazar kurulmakta bir pazar sabahı. Sivas’taki Divriği Ulu Camii’siyle benzerliği ise bahar mevsiminde kapısına sabah saatlerinde akseden bir genç kız figürünün görünüyor olması güneş ışınlarının maharetli açıları sayesinde. Rivayete göre caminin taş ustasının aşkını duvara işlemesinin bir tezahürü fesli ve örgü saçlı genç kızın silüeti ve de tesadüfle açıklamak pek mümkün görünmüyor bunca mahareti.

image

image

image

image
Ah o ah’lar yok mu o ah’lar…
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

gagoriktosba

rise and rise again until become lions

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

%d blogcu bunu beğendi: