UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

20180106_124432-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

GİRİŞ :

Yol arkadaşı bulmak, edinmek, anlaşmak, geçinmek, geçimin yol boyunca daim olmasını sağlamak, ayrılırken iyi ayrılmak, kafalarda tereddüt varsa en başından yan çizmek filan öyle kolay, öyle yenilir yutulur cinsten hadiseler olmadığından, benim gibi seçilmiş münzevilik yaşayanlar için, yani kısaca geçimsiz, aklına estiği gibi hareket eden, tur sevmeyen, katılsa da hır çıkartan, lanet, dengesiz, patavatsız, sorunlu, kibirli, egolu, hem kibirli hem egolu, bir anda parlayan bir anda sönen(daha sayayım mı?), yığınlarla uyumsuz, yığınlar kendisinden umutsuz, bencil, başına buyruk, tuhaf davranışlar sergileyen, bazen ne istediğini bilmeyen ya da hep çok şey isteyen, empati kurmaktan aciz, bazen zil zurna sarhoş olmak isteyen, bazen sabaha kadar ışıklar açık kalsın ya da yatağında aniden dikilip şimdi okumak zamanıdır diyen tipler için tek alternatif olan bir başına da gezerim konseptini yaşayan ben ve benim gibiler aslında son derece yumoşuzdur da ama sadece münzevilik başımızdayken, insanlardan uzaktayken. Kalpleri fethetmek, kendini ispat etmek, kim yılışık kim değil, kim aciz ya da korkak, kim değil gibi insanın en zayıf noktalarını görme şansına vakıf olamayacağımızdan ötürü kendimize dönük ve dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı duyarlı hareket ederiz sadece. Tehlike geçtiğindeyse bizden iyisi yoktur. Çünkü insan insanı delirtir ya bazen… Şöyle de söyleyebiliriz mesela,  insanı insan delirtir ya yüzde doksan… Dünyaya karşı bir başına olmanın verdiği özgünlükse seni ayrıcalıklı kıldığı gibi, geçime de zorlar ister istemez. Benim gezilerimdeki yol arkadaşlarım günlük tur aldığım takdirde dişe dokunur birkaç kişi çıkarsa ama en çok da şoförler, bazen de bire bir gezilerimdeki rehberim, götürüldüğüm yerlerdeki halk oluyor genellikle. Yer hakkında, yöre hakkında pratik bir takım fikirler alıyorum kendilerinden kolaylıkla. Bunlar da o yörenin şaşmaz gerçekleri oluyor haliyle. Beraber geçirdiğimiz saatlerden sonra odamda kafamı dinliyorum, ki bu da bir çeşit meditasyon oluyor benim için. Bu seyahatimdeki yol arkadaşımsa turun şoförü oluyor. Bana o kadar çok şey anlatıyor ki, yerel bir rehberden bunca bilgiyi edinmem mümkün olmayacaktı kanımca. Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir’in çok gezeni kendisi ve yaşı da bir hayli olunca, dinliyorum sözlerini sabırla. Hayat böyle, arada kulak veriyorum ben de önüme çıkan seslere, tüm bunlar bir tesadüf olamaz diye. Çıkalım şimdi bakalım Ayder’e. “Yüksek Dağlara Doğru”, Koliva’nın eşliğinde.

20180106_124331-01

20180106_124624-02

AYDER’e DOĞRU :

Kış mevsiminde olmamıza rağmen yeşil’in elli tonunu görebileceğimizin söylendiği Uzungöl’de gördüğüm tonları unutmam mümkün olmazken, bu sefer daha uzakta olan Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin bir yaylası olan Ayder’e çıkıyoruz yavaş yavaş. Düne nazaran kalabalık bir grupla yol alıyoruz bu defasında. Arap kızlar, genç bir çift, iki kız arkadaş ve ben. Ön koltuğa geçiyorum, şoförün yanına. Dinleye dinleye gidiyorum ve türlü bilgiler alıyorum ondan. Uzungöl’e beraber gittiğimiz Fatma Şahin gibi, o da bir parça konuşkan. Anlatmayı ve kendini dinletmeyi seviyor. Aslen Bayburtlu imiş ama Trabzon’da doğup büyümüş. Meslek şoförlük olunca çok gezmiş. Gürcistan’ı avucunun içi gibi biliyor mesela. Az sonra aramızda geçen diyalog sonucu benim Gürcistan planımın nasıl bozulduğunu ve bundan sonraki kararımın beni hangi illere taşıdığını göreceksiniz. Bir Bayburtlu sayesinde ne umdum ne buldum demeyeceğim size. O kadar nankör değilim elbette. Çünkü hiç pişman olmayacağım bir rotayı takip ediyorum bu sefer de.

-Buradan sonra Artvin Borçka’ya, oradan da Macahel’e(ç ile de söyleyen çok) gitmek istiyorum.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün değil. Bu mevsimde oraya çıkan araba bulamazsınız. Çıkanın da aklı yoktur. Yolda kalma ihtimaliniz var. Kalacak yerler de açık olmaz. Zaten ısınmaz. Isıtamazlar ki. Aşağıda orta alanda bir soba yakarlar. Isın ısınabilirsen. Açık kapıda yatılır mı? Yatılır ama sen yalnızsın güzel kardşim. Olmaazzz. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar. Ama sen sen ol kapın açık yatma.
-Yaa aaa tamam o zaman. Ben de direk Gürcistan’a geçerim. Atrvin’i görmüştüm nasılsa. Hopa’yı da. Bir gece Batum ki onu da görmüştüm, bir iki gece Tiflis, oradan da Ermenistan’a geçerim. Erivan’ı görmek gerek.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün ama gerek yok. Bana sorarsan tabii. Orada yollar böyle değil bak. Otobüs bulamazsın, Nuh Nebi’den kalma trenleri var. O da tıngır mıngır öldürür adamı. Hava muhalefeti bir yandan, dört saatlik yol olur sana on dört saat. Çünkü yol yok. Çok fakir onlar. Fakirlikten yol yapamamışlar. Bir de Tiflis iyice kuzeyde kalıyor. Sibirya soğuğu vardır oralarda. Otobüsleri de eskidir onların. Bir yandan mal taşırlar, bir yandan insan. Mal dediğim bazen hayvan bazen mal. Yerlerde yatarak gidersin. Kimseciklerde yoktur şimdi karda kışta. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar.
-… C planına geçmeye çalışacağım o halde. Düşünüyorum…
-Evet.
-… Ben buradan Kars’a gideyim o zaman.
-O olur bak.
-Nasıl olur? Kars’ın Sibirya’dan, dolayısıyla Tiflis’ten, Erivan’dan farkı ne? Soğuktur Kars’ta.
-Olmaz olur mu? Orası memleket.
-Sırf bu yüzden mi?
-Karayolları faktörü de var tabii.
-D planımı söylüyorum hemen, iyisi mi ben sizin memlekete gideyim Bayburt’a.
-Git ama orada da pek bir şey yok. Baksı Müzesi kapalıdır şimdi. Ama Kars Sarıkamış’ta Şehitlerimizi anma etkinlikleri vardır şimdi.
-Sarıkamış’a gitmiştim. Şimdi arkadaş yazdı. Bak bak Sarıkamış ve Kars otelleri doluymuş, tüm misafirhaneler de dahil olmak üzere.
-Ne olacak şimdi? Neden bu kadar popüler ki bu Kars?
-Ee biz gezginler yaptık bunu böyle. Gezginler, fotoğrafçılar… Kamerasını kapan giderse, olacağı böyle. Söyleye söyleye Ani’yi Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldılar. Çıldır Gölü, kaz eti, Kars kaşarı derken patladı resmen.
-Rota ne tarafa o zaman?
-Bilemiyorum artık. Siz karar verin. Borçka olmuyor, Tiflis Sibirya ve zaten memleket değil, Ermenistan da memleket değil. Bayburt’ta aradığım şey yok o şey her ne ise. Kars’ta ise boş oda yok. Erzurum çok afedersiniz ama aşırı yobaz olabilir ve ben dayanamayabilirim. Gerçi Erzurum’u da görmüşlüğüm var ama halkın bana sakıncalıymışım gibi davranmasını kaldıramayabilirim. Ben bir harita açayım en iyisi.
-Aç aç.
-Gümüşhane.
-Komşumuzdur.
-Nasıl bilirsiniz?
-Tarihi yerleri çoktur ama…
-Ama’sı yok. Gümüşhane.
-Peki Gümüşhane. Memleket hem.

20180106_132148-01

20180106_131703-01

AYDER :

Yağmurlarla yok aldık. Karın ortasına düşüverdik Çamlıhemşin’den itibaren. Nasıl güzel anlatamam. Buz gibi de bir hava var. Dün yanıma aldığım atkı, bere, eldiven üçlüsünü pek kullanmadığımdan, boşu boşuna yanıma almayayım dediğime yanıyorum şimdi. Kimi yerlerde diz boyu kara batıyorum. Öyle ki şelaleden akan suya bakmak daha da üşütüyor insanı olduğu yerde. Buralar öyle soğuk öyle soğuk ki ablası.

Serbest zamanda herkes yoluna gidiyor. Biraz acıkmışım diyorum kendi kendime. Aklıma bir soru takılıyor. Gelmişim Trabzon’a, gelmişim Rize’ye, insan bir kara lahana çorbası içmeden döner mi evine? Döner mi döner. Sap da döner, saman da. O yüzden karşıma çıkan her restorana soruyorum kara lahana çorbası var mı diye. Bugün cumartesi belki yapmışlardır diye. Nispeten turist yoğunluğu fazla olmalı ve açık olan restoranlarda da bir kara lahana çorbası olmalı. Ara tara, en nihayet bende var diyen bir ses beni işletmenin içine çekiyor. Nasıl güzel yapmış anlatamam. Dana eti, Meksika fasulyesi(buralarda yaygın demek ki), bol kekik, bol tuz, bol biber, insan daha ne ister? Kara lahana rengi itibariyle çorbadaydı, daha çok bir karmaşayı kaşıkladım gerçi ama olsun içtim ya. Sonra da televizyonda Başbakan’ın Nev’i şahsına münhasır şehir Nevşehir konuşmalarını dinledim. Yaşgünü pastası kesmekte olan gençler ilgiyle, ayakta ve bravo sesleri eşliğinde dinlediler kendisini. Karadeniz’in hemen hemen hepsi iktidar partili olabilir. Olmama ihtimali pek yok gibi. Aklıma Mardin’deki Arap rehberin sözleri geliyor. Sistemle ters düşersen, acı çekersin demişti. Ben gittiğim yerlerde herkesle ters düştüğümden, susmayı yeğler oldum. Çorbam güzeldi ama. Kaşıkladığıma değdi. Kazıklandığıma da.

20180106_134717-01
No filter. Kara Lahana Çorbamın üzerine ay doğar, ışık saçılır.

Üç buçuğa kadar toplanmamız gerekiyor kararlaştığımız yerde. Çorbayla aradaki vakti karın içinde dolaşarak geçiriyorum. Biraz yukarıya çıktığımda manzara beni şaşırtıyor. Her taraf otel olmuş. Yazın yer bulunmaz buralarda demişlerdi. Özellikle de Arap turistlerden. Uzungöl’de de aynısını duymuştum. Buralarda insandan yürüyemezsin, lokantalarda masa bulamazsın diye. Bir ses bölüyor düşüncelerimi o anda. Kızlar kol kola vermişler horon tepiyorlar. Atkılar bereler eldivenler, kar yağıyor bir yandan; kızlar horon tepiyor bir yandan. Tepmeleri bittiğinde yanakları al al oluyor hepsinin. Sonra da dağılıyorlar. Etrafıma bakıyorum, dükkanlardan çıkanlar, yolda yürüyenler bir an tebessümle izledikleri manzarayı, sona erdiğinde unutmuşçasına yollarına devam ediyorlar. Benim de onlardan bir farkım yok. Bir an durup bakıyorum, sonra yoluma devam ediyorum sessizce. Ooohhh boş bira şişeleri var kimi otellerin arkasında. Bu soğukta bira değil de kanyak olsa insan içer içi ısınsın diye. Tuvaletim geliyor karın içinde bata çıka ilerlerken. Vakit de yaklaşıyor iyiden iyiye. Buluşacağımız yere gidiyorum. Tuvalete gidiyorum ve muazzam bir kuyrukla karşılaşıyorum. Soğuk ve çaydan diyor önümdeki hanım. Gülüşüyor sonra da arkadaşıyla. Dönüşte Çamlıhemşin’de bir tur atsa mıydık demiştim ama yağmurdan göz gözü görmediğinden yolumuza devam ediyoruz. Zilkale’ye de çıkamıyoruz. Fırtına Deresi’nden geçiyoruz tekrar. Gelirken mola vermiş Zıpline’a binmişti kızlar. Arap kızlar’ın bilhassa, yaptığı akrobatik hareketler inanılmazdı. Hala Köprüsü’nde mola vermiştik bir de. Çamlıhemşin’e yaklaşık altı kilometre mesafede. Saat altı gibi de Trabzon merkeze inmiş bulunuyoruz nihayet. Uzungöl mü, Ayder mi diye soracak olursanız, mukayese edilemeyecek kadar güzeldi ikisi de diyeceğim sizlere.

ANLAR VE İNSANLAR : SEKİZİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

20160314_171031

ANLAR VE İNSANLAR : SEKİZİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

Sarıkamış merkeze inmiş bulunuyorum nihayet. Kar yağışı iyice şiddetleniyor, soğuk daha da ısırır oluyor. Otogarın durumu malum ve önümde iki saatim daha var otobüsüm kalkmazdan önce. Tuvalete girmem gerekiyor. Acilen. Yolun karşısındaki İş Bankası’na takılıyor gözlerim. Nimete bakar gibi bakıyorum. Bir de bakıyorum ki bir çift meraklı göz de bana bakıyor. Ak Parti’de görevli iki beyden meşguliyetsiz kalmış olan beyin bakışlarıymış onlar. Tuvalete girmem gerek diyorum. Bana lokantada girebileceğimi söylüyor. Bu sefer daha temiz bir tuvalet hayalim olduğunu söylüyorum ve ekliyorum güvenlikten rica edeceğim tuvaletini kullanmak istediğime dair(tüm bunlardan adama da neyse). Güvenlik tuvaletin arızalı olduğunu söylüyor. Oyunculuk dalında asla bir oscar alamayacak olan görevliye bunun doğru olamayacağını söylüyorum. O zaman personele söyleyin diyor. Bulduğum ilk masaya gidiyorum. Hemcinsim olmasına da özen gösteriyorum. Bana yukarıyı işaret ediyor. Yukarı çıkıyorum, işimi hallediyorum, geri iniyorum ve kendisine teşekkür edip, Bilkent şubesi personeli arkadaşımın ismini veriyorum “Şenay Çınar”, ona deyin ki diyorum Meriç Aksu Kars, Sarıkamış şubesindeydi. İçimden sadece ekliyorum bir de hiç bitmeyen tuvalet problemi vardı beraberinde taşıdığı.

Taşra kelimesinin sözlük anlamı olarak bir ülkenin başkenti ya da en önemli kentleri dışındaki yerlerin tümü, dışarlık tanımı yapılmış. Benim şahsi tanımıma gelirsek de bu yüzyılın ilk çeyreği itibariyle, nam salmış bir takım mağazaların şubelerinin ya hiç olmadığı ya da nadir olduğu, Mcdonalds’da değil lokantasında sulu et yemeklerinin aç mideleri beklediği, yabancıların parmakla rahatlıkla gösterilebilindiği, memurların öğle yemeklerinde toplu halde o az sayıdaki lokantaların masalarını şenlendirdikleri, etin nispeten ucuz olduğu, spor ayakkabılarını, daracık taytlarını üzerlerine geçirip mağaza mağaza gezen afili hanımlara çarşılarında rastlanılmadığı, zaten hava karardı mıydı hiçbir kadına rastlanılmadığı, yerlisi hanımların arasında muhafazakar giyimin, günlerin ve ziynet eşyalarından altının rağbet gördüğü, ayıp ve günah kelimesinin korkutmak, sindirmek ve cinsellikten soğutmak amaçlı günlük kullanımda çokca rağbet gördüğü, içinden ya da dışından muhakkak bir nehrin geçtiği ya da doğal kaynak sularının olduğu, köy yada ilçe dahi olsa bağlı bulunduğu ilin plaka numarasını önemseyip, trafikte ve gurbette seyir halindeyken bile kilometrelerce öteden küçücük rakamı seçebilip, içi cızz eden insanların toplu halde oturduğu yer nolarak tanımlayabilirim. Ve o yerde oturan özlemli insanların da türlü türlü hikayelerinin olduğunu ve benim hep o benzer hikayelerden yola çıktığımı da ekleyebilirim hazır yeri gelmişken.

20160314_152050

20160314_152135

Sarıkamış’ın çarşısında yürüyorum yağan lapa lapa karın altında. Bir berbere giriyorum, içerisi hıncahınç dolu zaten hepi topu yirmi metrekare ha var ha yokken dükkan. Fotoğraf çektirmek için izin istiyorum. Diyorum ya vaktim var ama az var ve gidecek yer bulamadığımdan kafama göre takılmaya karar verdiğimden ve bir de sırf iş olsun diye girmiş oluyorum işte içeriye. Biraz fotoğraflıyorum yağız delikanlıları. Bir havayla marifetlerini gösteriyorlar. Çırak bir hevesle yerleri süpürüyor, gözüyse bende. Bana bakarsan olmaz ama diyorum, lan bakma da dediği gibi yap diyorlar. İçimden ben de tekrarlıyorum lan bakma da dediğim gibi yap diye. Gene de ara ara bakıyor cin cin. Teşekkür edip çıkıyorum. Yan taraftaki Trabzon Çayevi’ne giriyorum. Sahibi Lokman Bey bir önceki Trabzonlu sahibinden devralmış burayı, adını da değiştirmemiş. Özel bir çay getiriyor bana. Yaprakları üzerinde kalmış ve kıtlama şekerle ikram ediyor. Sarıkamış’a has iki şeyden bahsediyoruz. Öncelikle kayağa yapışmayan, yumuşacık, pamuk gibi kristalize karından konuşuyoruz. Pistimiz güzeldir çıktıysanız diyor. Palandöken’den daha güzel olduğunu duymuştum. Hayatımda bir türlü fırsat bulamadığım iki şeyden biri kayağa gitmek, ikincisi yaylaya çıkmaktır ve her ne hikmetse bana bir türlü kısmet olmaz. Gene kaçırdığım için hayıflanıyorum. Demek ki kaderimde yok! Bir de sarıçamdan bahsediyoruz buraya özgü. Serpsen sarıçam olur diyor. Toprak bereketli burada anlayacağınız. Gelmişken biraz da buranın fotoğrafını çekiyorum. Kimi beyler istifini bozmazken, kimisi ciddi ciddi poz veriyor. Lokman Bey beni boşver diyor. Ocağını fotoğraflıyorum ben de çaylarını demlediği ve de masmavi çaydanlığını.

2 (4).04.2016 - 1

20160314_152847

20160314_152829 (2)

20160314_152917

Merkez otogara gelmeden çevrenin fotoğrafını çekiyorum son bir kez. Tezgahını kurmuş meyve sebze satan satıcıların olduğu tarafa gidiyorum. Hemen hemen hepsi  Digorlu çıkıyor. İmkansızlığın içinde bana çay ikram etmeye kalkıyorlar. İkram çay içmekten öldüğümü, zaten kaynağından geldiğimi söylüyorum. Tek çay mı ikram ettiler diyorlar sitemle. Yemek vermediler mi diyorlar daha da ısrarlı bir tonla bir tanesi. Şaka mı söylüyor, ciddi mi anlaşılamaz olsa da ben istediğim kareleri alıyorum. Kars’ın insanı, merkezi, ilçesi, binaları ve ören yerleri anılarımda çok uzun süre canlı kalacaklar kuşkusuz. Kapkara gözlü tezgahın ortasında  duran bu çocuk korkusuzca bakıyor objektife iri iri açılmış gözleriyle. Bir şansı olsa okuyabilecekken, çamurun içinde ayakta, sokakta ekmek parası peşinde koşuyor. Belki de böyle daha mutlu olmuş olacağını varsayarak devam ediyorum yoluma. Belki imkanlar mutluluk için yeterli değildir bu dünyada. Belki bu çocuk daha mutludur şimdi şu anda.

20160314_160700

20160314_161045

20160314_160513

2 (2).04.2016 - 1

12 (3).04.2016 - 1

Bir otobüs ama benim otobüsüm yanaşıyor nihayet çamurlu yollu otogarına Sarıkamış’ın. Nasıl Nevşehir’e gidebileceğim hususunda anlaşmaya çalışıyorlar kendi aralarında. Ankara’da inmem en mantıklısı onlara göre. Otobüs Balıkesir’e gidiyor. Ve benim çeşitli vesayetler değiştirerek ancak ilerleyebileceğim çileli Nevşehir yolculuğum böylelikle başlıyor. Yine fotoğraf çekiyorum hiç durmamacasına. Akşam çöktüğünden iyi çıkmıyor hiçbiri. Şoförlerden biri kötü gösterme Sarıkamış’ımızı diyor. Bunu söyleyenin sonradan Sivaslı olduğunu öğreniyorum. İlk mola yerinde şahsına münhasır bir kişiliği olan muavinimiz yanıma geliyor, gel abla bacımsın yemek ye diyor. Bir üst kata çıkıyoruz ve hayatımda uzun yol şoförlerinin benim için gizem dolu  olan dünyalarına tanıklık ediyorum en sonunda. Yedekli çalışan iki şoför, muavin ve bir de benim gibi bir yolcu var. Sofraya bakıyorum, ortada büyükçe bir tabağın içinde bulgur pilavı, ortasına serpiştirilmiş adana kebap, tavuk kanat var bolca. Bir tabaktan torba yoğurduyla yapılmış duru cacığı kaşıklıyorlar. Muavin sürekli bana ye diyor. Beni teşvik edebilmek için de ekmeği eliyle tutup uzatıyor. Etli tabağı elindeki çatal yardımıyla sanki insan dürtüyormuşçasına tabağın dört bir tarafına daldırıyor. Bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyorum. Mümkün değil koca tabakta ne aradığını bulamıyorum. Söğüş domates salatalık yiyeyim diyorum. Herkes o kadar misafirperver ki, yanımdaki şoför bana sormadan tabaktaki limonu bir güzel söğüşümün üzerine sıkıyor. Teşekkür ediyorum fakat bu hareketin de manasını çözemiyorum. Ben sıkardım canım. Bunca ikramın ortasında Egeli kanım kabarıyor. Canım pırasa istedi diyorum. Şımarıklık değil bir çeşit kültür çatışması ve kavram karmaşası yaşadığım. Pırasa var mı diye soruyorlar, garson da şaşırıyor. Tatlı öneriyor onun yerine. Aşure ve sütlaç varmış. Aşure severim diyorum. Sevdiğim bir şey bulunduğu için memnun oluyorlar. Fakat aşure kahverengi ve de beklemiş. Karşımdaki muavin sütlacı soluksuz yiyor. Ağzını silip, haydi bana eyvallah diyerek masayı terk ediyor. Yanımdaki şoför de aşure pek fena gözüküyor diyor ve hoop kaşığıyla aşuremden biraz alıyor. Ben bu hareketten önce yiyemez oluyorum zaten. Buralar diyor soğuk iklim diyor. Et yemezsen doymazsın, biz sebze yersek aç kalırız diyor. Aklıma Diyarbakır’da sabah sabah başlayıp hiç geçmeyen ciğer dumanları geliyor. Orası da mı soğuktu diyorum içimden. Yemek bir kültür işi. İlk yemek faslımız böylelikle bitiyor.

20160314_190710

İkincisinde ben uzak durup kendime kaşarlı tost yaptırıyorum. Tam ödeme yaparken Digorluyla göz göze geliyoruz. Digorlu Aykut muavinimiz. Alınıyor ve içerliyor sanki bana. Çocukları birer genç kız ve erkek olmuş yabancı uyruklu çiftin otobüse binmek istediğini söylüyor Digorlu. Paraları yokmuş diyor. Al diyor şoför bana bakarak uzaktan. Otobüs hareket ettiğinde hemen önümdeki koltuğa kızla oğlan, onların hizasına da karı koca geçiyor. Digorlu bana bir arkaya geç, rahat edersin diyor. Adam pencere tarafında oturuyor. Önümde de aynı şey, oğlan cam kenarına geçmiş. Sadece kadın Digorluyla konuşup anlaşmaya çalışıyor. Nağmeli nağmeli ona derdini anlatmaya çalışıyor kadın. Digorluysa kemikli parmaklarını kadının omzuna bastırarak susss diyor. Tammamm diyor. Kadın susmak bilmiyor. Dillerini anlayamıyorum. Bir sonraki molada Digorluya soruyorum nereli olduklarını. Afganlılarmış. Digorlu içecek servisi yaparken yüzünü kadının yüzüne yaklaştırarak ti, kofe, kola, fanta diyor tek tek her bir kelimenin üzerine basa basa. Bir süre geçiyor ve kocası yerinden kalkıp arka koltuğa geçiyor uzanmak için, ayakkabılarını çıkartarak. Karısı uyarıyor hemen, sonra da bana doğru kaçamak bir bakış atıyor. Ayakkabılarını giyen adamı bir başka sefer de Digorlu rahat bırakmıyor. Adam mecburen koltuğuna geçiyor sıkış sıkış oturmaya. Bu fırsatla adamı görüyorum. Bi çirkin ki(istiyorum ki bu şahane benzetmem Proust’u mezarından kaldırsın)! Kel, zayıf, olağandışı en ufak bir sapma yok üzerinde güzelliğe giden. Üstüne üstlük bir defasında da pembe renkli bornoz kuşağına benzer bir şey bağlıyor alnına. Dilleri değişik, adetleri değişik ama gene de son molada kadını ayaktayken, oturan kocasının boynuna elini koymuş hüzünlü bir şekilde okşarken yakalıyorum. Bu adam kim bilir kaç defa karısının ve çocuklarının önünde benim sayısını bilmediğim kadar çok aşağılandı durdu. Parasız kaldılar, aç kaldılar, yersiz yurtsuzlar neticede ve kim bilir neler gördüler, neler çektiler…. Ama o an karısı sırtını sıvazlarken dünyanın en mutlu insanıydı o adam. İki çocuğunun babası, aynı dili konuşan, bir sürü çilelerini bunca yıl beraber çekmiş hem kendileri, hem çocukları için daha iyi bir gelecek olur ümidiyle ülkelerinden uzakta her tür aşağılanmaya maruz kalarak çıktıkları yolculukta tutunacakları, güvenecekleri başka da kimseleri bulunmamaktaydı adlarını hiç bilmeyeceğim Afganlı karı kocanın. Bir şey daha var anlatacağım bu insanlarla ilgili ve de kısa tutmaya çalışacağım. Ertesi gün Nevşehir’de televizyonu açtığımda Afganlı mültecilerin çıktıkları ve neredeyse sonu ölümle sona erecek yolculuğundan bahsediyordu televizyonda. Ayvalık’tan Midilli’ye gitmekte olan bot sakini mülteciler sahil güvenlik ekiplerine direnmeye çalışmışlar inatla. Atılan halatları çözerek yollarına devam etmek istemişler herşeye rağmen, ölüme rağmen. Karaya çıkmak zorunda kalan umudu tükenmiş bir avuç insanın arasında daha dün beraber yolculuk ettiğim karı kocayı görüyorum o anda. Adamı tanıyorum, henen yanında da karısı var. Üzerlerindeyse ucuz ve patlamaya hazır can yelekleri. Ne diyeceğinizi bilemediğiniz anlar vardır. Bu onlardan biriydi.

Üçüncü büyük molada kahvaltı ediliyor. Digorlu sayesinde bu ana da tanıklık ediyorum. Maço maço adamlar bir masanın etrafında toplanmışlar sadece yemekten bahsediyorlar. Söyledikleri kabak tatlısını bir kaşık sen, bir kaşık ben diyerek ortaklaşa yiyorlar. Bir tanesi kabak tavsamış diyor. Ötekisi en güzel kabak tatlısını yiyecekleri yerden bahsediyor. Bu parlak fikir berikinin aklına yatıyor. Bense Digorlunun bir lop yumurtayı soyup hiç ısırmadan midesine götürmesine tanıklık ediyorum. En nihayet biri diğerine gördün mü diyor. Öteki de neyi diyor. Polisleri diyor. Sen söylemesen anlamazdım diyor. Kendi aralarında kimin kim olduğu belli değil deyip, şüphe içerisinde bana bakıyorlar. Nereli olduğumu soruyorlar. Ben İzmirliyim diyorum(alıştım ve en kolayı bu). Sessizlik oluyor. Fethiyeliyim diyorum biraz yumuşatmak için. Sivaslı olan öfkeli. Ama Batı sonuçta diyor. Kekeliyorum eevvet diyorum. Doğu’da olmak, burada yaşıyor olmak kolay mı sanıyorsun diyorlar. Digorlu susuyor. Sanki bu adamları buraya ben atmışım gibi, kaderlerini ben çizmişim gibi bir hisse kapılıyorum. Batılı olmanın, batıda doğmanın ve orada yaşıyor olmamın bu adamları rahatsız ettiğini idrak ediyorum. İçmekte olduğum çayı zoraki bir son yutkunmayla gönderiyorum mideme. Bir bahane uydurup masadan kalkıyorum. Sonrasında saatler bir şekilde akıyor. Akara’ya geliyoruz ve isli puslu bir hava ve sevimsizlik hakim Güzel Ankara’da. Digorlu geliyor yanıma, geldin diyor. Adın neydi diyorum; Aykut diyor. Aykut’un kendine has bir üslubu var insanlarla diyalog kurarken. Durması gerektiği, gitmesi gerektiği anı, tecrübelerine, içgüdülerine dayanarak gayet güzel ayarlayabiliyor. Daha çok vahşi bir hayvan gibi. Dinlerken, susarken bir amacı var hep. Hızlı hızlı yemek yiyor ve doyduğu anda yerinden apar topar kalkıyor. Nereye gidiyor, ne yapıyor bilmiyorum ama bir süre ortalıktan yok oluyor. Sonra da hiç umulmadık bir anda yanında beliriveriyor insanın. İzliyor ve bekliyor. Doyuyor ve kalkıyor. Kafasından kim bilir neler geçiyor ama asla aptal değil. Adını sorduğumda bıyık altından gülmüştü. Otobüsten indiğimde de arkamdan baktığını hissettim uzun uzun. Kim bilir neler düşünüyordu? Kimdim ben onun gözünde? On altı saat ara ara beni kontrol etti durdu. Beni taşıdı durdu oradan oraya. Tuvalet orada, yemek üst katta, ekmekse aslanın ağzında…

Nispeten sessiz bir Ankara karşılıyor beni otogarında. İnsanlar çok keyifsiz. Sabah sabah normaldir diyecekseniz eğer katılmıyorum sizlere. Bu başka bir şey tarifi mümkün olmayan. Havasına da sinmiş bir güvensizlik, mutsuzluk, umutsuzluk dolayısıyla da sessizlik bu,  insanların yüklendiği şey. Daha iki gün önce yine yeni yeniden çok ağır bir bedel ödedi bu şehir. Girişteki sayısız güvenlik güvenliği sağlamaya çalışıyor kendince. Bir tanesi yüzüme bakıp arama bile yapmıyor. İlk buçukta kalkan Niğde otobüsüne biniyorum ben de. İki saat kadar sürecek olan yolculuğumda hep merak edip göremediğim Tuz Gölü manzarasıyla kucak kucağa ilerliyorum. Şereflikoçhisar’da mola veriyoruz. Göl donmuş gibi duruyor. Sahilinde tek tük evler ve sosyal tesisler var ama mevsim itibariyle de son derece cansızlar.

20160315_095311

Niğde otogarında indiğimde sesleri dinlemeye koyuluyorum. Doğu’nun bilgeliği yok buradaki insanların üzerinde. Sinirli ve huysuz bir şeye dönüşüyorum bir anda. Çünkü uykusuzum, yorgunum ve git git, in bin varamadığım bir Nevşehir var önümde. Nev ki şehir ola demiş Damat İbrahim Paşa görür görmez. Bense daha ulaşamıyorum bile. Sakinleşmek için oturduğum kafeteryada vaktin geçmesini bekliyorum asabi asabi. Bir kahve söylüyorum cadı cadı. Mübalağasız aynada kendimi görür görmez teşhisim bu oluyor: bir cadı. Saçlarım tel tel ve tarak yüzü görmediği aşikar, yüzüm yorgun ve kara sarı bir şey olmuş. Az evvel sürmeye çalıştığım rujsa dam üstünde saksağan olmuş. Birkaç dakika önce sinir içinde bağırırken beni izleyen bir kadın giriyor içeriye. -Uzun uzun neden bağırdığımdan bahsedemeyeceğim, zaten deli gibi bir şeydim, Kars’tan geliyorum diyordum yüksek sesle, millete neyse.- Masama çağırıyorum kendisini can havliyle. Yozgatlı Döndü Çakmak. On yaşındaki kızını kendi başına büyütmeye çalışan gencecik bir kadın karşımdaki. Üstelik aşçı. Dünya mutfağından her şeyi yapabilirim diyecek kadar da iddialı. Yeni patronları Niğde Ortaköy’de bir otel açmışlar. İş için buradaymış kısacası. Kızını anne babasına bırakmış, Ankara İncik’teki lokantasını da çok olmamış kapatmış. Eşim vefat etti diyor. Doğalgaz sızıntısından ölmüş. Daha önce defalarca yetkilileri uyarmışlar ama nihai sonucu değiştirememişler. İhmal bir cana, Döndü Çakmak’ın kocasının canına mal olmuş. Fakat acı da olsa tatlı da, hayat geride kalanlar için devam ediyor. Sonsuz bir döngü bu. Yaşıyorsun çocuğun için, anan baban için, yaşamak zorunda olduğun ve intihar edemediğin için. Sonra bazı güzel günlerin de oluyor, çok fena anların da. Ama ne yapacaksın, yaşamaya çalışacaksın işte kendi köşende gamınla kederinle, azar azar bitireceksin hayatını. Kimi büyük işler başararak bitirecek hayatını, kimi olduğu şey olarak kalacak, insan olacak herşeyden önce. Galiba gerisi hikaye ve o hikayeleri yazacak çok az insan var etrafta. Yaşam bir andan ibaret ve en doğrusu, en güzeli mutluluk istemek hayattan. Çünkü dedim ya gerisi hikaye…

20160315_101348
Tuz Gölü
20160315_100419
Tuz Gölü 

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

ÜRGÜP :

12 02 2016 - 1

Ürgüp’teyim. Ülkenin en turistik ve dolayısıyla en kalabalık olması gereken bölgesinde hemen hemen hiç turist yok. Yollar boş, ara sokaklar ıssız, oteller kapalı. Yıllar önce bir günde kalkan balon sayısını düşünüyorum da, şimdi tek tükler. Kriz, savaş, kaos, geleceğin belirsizliği, patlayan bombalar son derece cazip fiyatlarla Türkiye’ye gelen yabancı turistin ayağını kesmiş. Eskiden de bombalar patlardı bu ülkede. Ama bu kadar sıklıkla olmazdı. Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’den sonra tehlikeli olarak kabul edilen bir ülkede yaşamanın verdiği sıkıntının, hassas dengeler üzerine kurulu ülkenin can damarlarından biri olan turizmi nasıl etkilediğine kendi gözlerimle şahit oluyorum. Avrupalı turist az. Rezervasyon iptalleri var İstanbul’daki saldırıdan sonra. Çinlilerin bayramı da bitmiş. Sezonu kapatmış esnaf çaresiz. Bu sene tatil planı yapacaksanız, buralara gelin. Anadolu başkadır gene de. Kapadokya bölgesindeki enteresan doğayı bulamazsınız başka yerde. Her yeri kendine özgüdür. Her sokağından, tüm yerleşim bölgelerinden ayrı bir güzellik çıkar. Bir yere gidecekseniz, buraya gelin. Taş evlerde kalın. Atv’lere binin, at sürün kovboylar gibi, güzelim şaraplarından için. Kapadokya bölgesi ve Eski Mardin insanı allak bullak eder. Türkiye’de eşi benzeri yoktur. Mardin için, tüm GAP için-Gap turları yapardı eskiden turizm firmaları bundan çok da uzak olmayan tarihlerde, bir projeymiş cidden kolaylıkla harcanabilen- yanlış politikacılar, kötü niyetler, misillemeler… Şu geldiğimiz noktaya bak! Gel de şu halimize bak!

20160113_153038

20160113_144516

20160113_151205

20160113_144408

20160113_151459

Ürgüp Öğretmenevi’ne giriyorum. Güzel, eski bir taş bina. İçerisi bomboş. Kimsecikler yok. Çay var mı diyorum usülden çalışanlara. Demleriz diyorlar kibarlıktan. Düşünün. Lokantalar boş. Öğle arasını da geçtiğinden memur ya da banka personelinin gelme ihtimali de yok. Kalamayacak olsam da gece hayatı olduğunu bildiğimden soruyorum esnafa, nasıl acaba gece hayatı diye. Kayserililer bitirdi diyor bir tanesi. Kayserililer buraya gece hayatına mı geliyorlarmış diyorum. Olanca ciddiyetleriyle kafalarını sallıyorlar. Kayserililerin bu bitirme işi hakkında bir fikrim olamıyor yazık ki. Ayrıntıları duymak istediğimi de sanmıyorum zaten.

20160113_153629

20160113_145019

Elinde bir büyük Divan-ı Kebir misali kitap olan İngiliz bir kadın ve ben yabancısıyız buraların. Dışarıdan şaşkın ve bakımsız görünüyoruz. İkimizin de botları toz içinde. Saçlarımız papaz gibi. Onun yüzü sapsarı, benimkisiyse kirece bulanmış gibi. Kadın benimle ilgilenmiyor. Ben onunla ilgileniyorum ya! Yine de garipseyerek bakıyor bana. Hiç alışılageldik bir durum değil sanırım buralarda son günlerde bir başına dolaşan turist kadınlar.

AVANOS :

20160113_165338

Her defasında en az ya da hiç miktarlarda gezi programıma dahil ettiğim Avanos’tayım nihayet. Galiba şu çanak çömlek meselesi hiç ilgimi çekmediğinden böyle. Hiç ama. Avanos’a hava kararmak üzereyken geliyorum ve hava buz gibi. Ayaz mı çıktı ne? Köprüden geçiyorum önce sallana sallana, Kızılırmak’ın üzerinden. Karşı taraftaki pastaneler bomboş. Otursam iyice geç olacak, dükkanlar kapanacak. Gözümün önünden şuruplu ağdalı hamur tatlıları ve üzerinden çikolatalı soslar akan, karnı kremalı yuvarlak pastalar geçiyor. Soğukta insanın canı hep tatlı istiyor. Hevesimi sonraya saklıyorum. Çarşının içine yöneliyorum. Chez Galip’in önünde buluyorum kendimi. Yıllar önce atölyesine gitmiştim Malezyalı bir çiftle. Şimdi onun yeğeni olduğunu söyleyen Mustafa var dükkanda. Saç müzesini gezdiriyor bana. Odalar odalar içinde tavanlara, duvarlara asılı rakamla on altı bin olduğu söylenen ve her geçen gün bu rakamı geçen saç uzantıları ve üzerlerine yapıştırılmış notlar çıkıyorlar karşıma. Adını, soyadını, uyruğunu, telefonunu, mail’lerini bırakmış kadınlar. Alt katlarda yer alan ruhsuz odalara ruhundan bir tutam katmış dünyanın dört bir yanından gelmiş kadınlar. Bir yandan ürkütücü görünüyor yıllanmış saçlar, bir mağaranın içinde yıllar yıllar içinde oluşmuş sarkıtları andırıyorlar bu halleriyle. Her saç bir hayat ve üzgün bir kadınla, ileriyi gören bir adamın aklı, burada, kadınlardan olma sessiz bir dünya yaratmış. Ben de bırakıyorum bir tutam saçımı Avanos’ta Chez Galip’e. Pittsburgh’da Kuzuların Sessizliği’ndeki Buffalo Bill’in yaşadığı yeri anımsatan ama aslında hiç var olmamış ünlü bodrum katını andırıyor burası her haliyle.

20160113_170958

20160113_172748

Karanlık çöküyor iyice ve insan ürküyor bir anda sokaklarda bir başına. Bir kadın sesleniyor arkamdan. Sonra daha yüksek sesle, derken daha da yüksek sesle. Durak çıkıyor karşıma. Orada da bir adam. Mahallenin delisine çatmışsın diyor. Gelme diyor kadına. Kadın geliyor daha hala arkamdan. Beni bir arabaya bindiriyorlar. Kadın arabanın arkasından da geliyor, hala daha nereye gidiyorsun diye diye. Avanos’un delisiymiş. Deli sever beni diyorum kendi kendime. Unutmuşum çoktan.

19 02 2016 - 1

GÖREME :

Sabahın çok da erken olmayan ama erken bir saatinde buradayım. Saat dokuz buçuk. Ben buradayım da, herkes nerede? Koreli bir çift var hemen önümde. Başka da bakıyorum da hani sağıma soluma, kimsecikler yok. Kimi esnaf daha dükkanını açmamış bile. Üç tane yavruluktan çıkmış, büyümüş kocaman olmuş kedi var bir dükkanın önünde aynı paspası barış içinde paylaşan. Çok ciciler. Pek şekerler. Sadece bakıyorlar gelene geçene hiç istiflerini bozmadan. Gelen geçen de fazla olmadığından, bana da poz veriyorlar iki arada bir derede. Teşekkürler.

2016-01-31 20.08.54
Aynı Paspas’ın Çocukları
20160114_111231
Koreli Çift

Koreli çiftle rastlaşıp, birbirimizi anlamadan konuşuyoruz. Bu genellikle şöyle olur: sen bir şey söylersin, karşı taraf başka bir şey anlatır ve hoşça kal diyerek vedalaştığınızda aklınızda kalan bir şey yoktur. Ne aydınlanmışsınızdır ne de karşı tarafı aydınlatabilmiş. Suretleri silinir kolaylıkla gözünüzün önünden. İşte öyle bir ayrılış oluyor bizimkisi de.

Bugün Cuma ve Cuma hutbesi veriliyor. Ağzım bir karış açık, dinleye söylene yürüyorum kendimi kaptırıp. Hayır bugün cuma değil, verilen de cuma hutbesi değil. İmam almış eline mikrofonu konuşuyor. Mevzusu ise şu: “Müminler, inananlar vazgeçin şu zinadan”. Sonra da uzuun uzuun Allah-u Teala’ya bağlıyor mevzuyu. Yatay bir soruna dikey bir çözüm getiriyor kendince. Çok başarılı bir hatip ama saçmalıyor. Her yerden şehit haberleri gelirken, canlı olduğunu sanan cansız bombalar ülkende cirit atarken, insanlar birbirine düşmüş, mezhep ve etnik kimlik ayrımı yapılırken, millet gırtlağına kadar borç içinde yüzerken, ne zinası? Kime ne milletin yattığı yerden? Her yer çok ağır bir mutsuzluk ve belirsizlikle horlandıkları topraklarda zencinin zencisi olarak yaşamaya çalışan mültecilerle dolmuşken, ne zinası böyle bir günde söyle akılsız adam. Alan razı, veren razıysa Hocaefendi, sen fazla fazla takılma bu mevzulara. Pompei değil burası, Caligula değil bu halk, bu insanlar. Ne kadar boş tüm bu yobazlıklar. Tecavüzlere, kadınlara dayağa sesiniz çıkmaz ama kolay kolay.

Göreme Açık Hava Müzesi’ne gelmeden kafelerin ve hediyelik eşyaların olduğu dükkanların arasından geçiyorum. Bir anda bir dükkan sahibi çıkıyor karşıma. Adam bana duyup duymadığımı soruyor. Duydum diyorum. Meğer Nevşehir Merkez Camisine bağlanıp, oradan da hoparlörlerle naklen yayın yapıyorlarmış tüm ilçelere, köylere. Allah’tan bu saçmalıklardan anlamıyor turistler. Yerli halkın damarına basıyorlar ancak. Böyle günde olur mu böyle vaaz diyor. Milletin oğlu ölmüş gitmiş, ölüsünü yıkamak cenazesini kaldırmak peşindeyken nedir bütün bu saçmalık? Sıcak şarabım var diyor. Dönüşte uğrarım diyorum ben de.

20160114_110557

20160114_112140
Manşet girin

20160114_114120

28 01 2016 - 1
Göreme Açık Hava Müzesi

Açık hava müzesindeki her bir kiliseyi ziyaret ediyorum tekrar tekrar. Kültür Bakanlığına bağlı görevliler var her yerde, olası fotoğraf çekimlerini engellemek için kendi paylarına düşen kiliseyi bekliyorlar. Kimi görevli yasak bizim bilgi vermemiz, audio alsaydınız diyor. Haklısın ama teorik bilgi her yerde varken, senin kelimelerin kaçıyor, bir bilsen. Unesco Dünya Miras Listesi’nde yer alan açık hava müzesinde manastır hayatına şahitlik ediyorsunuz gezdikçe. Vadi manzaralı kiliseler ve şapellerle bezeli alanda erken dönem Ortodoks Hıristiyanların hayatına tanıklık ediyorum yüzyıllar sonra. Kullandıkları boyalar her nasılsa bozulmamış, gelmiş bugünlere kadar. Görevli günümüzün plastik duvar boyalarıyla karşılaştırıyor zamanın malzemelerini, beni de bir gülmedir alıyor. Plastik satenlerle boyanmış fresklerin halini düşünüyor insan. Olmayacaklardı o zaman şimdiye tüm bunlar. Müze kapsamında, Kültür Bakanlığına bağlı harika hediyelik eşyalar satılan bir mağaza var burada. Onu da gezip ayrılıyorum müzeden. Çıkışta fotoğraflar çekiyorum. Aşırı soğuktan ne yaptığımı bilmez halde çektiğim rastgele karelerden birine takılan, cinsiyeti belirsiz bir insanın soğuğa karşı aldığı önlemlerle objektifime yansımış haline bakıp da korkmayın sakın. Mevsim normallerinde seyreden havalarda ben de objektiflere yansımasam da aşağı yukarı bu hallerde dolaştım durdum. Hayatımda yemediğim tatlıyı da bu bölgede yemişliğim var.

20160114_124253 (2)

20160114_113521
Doğal Kapalı Otopark

Geldiğim yoldan dönüyorum tekrar. Beş tane tur otobüsü var araç yerinde park edilmiş olan. Müzeye gelmeden konuştuğum cafe sahibiyle karşılaşıyorum. Giderken masada bıraktığım biracı ve tembel Alman’ı buluyorum içeride. Soğuktan buraya sığınmış turistler, divanlarda büzüşmüş oturuyorlar. Biracı, tembel ve tombiğin yanakları al al olmuş alkolden, hem de sobanın sıcağından. Biraya devam. Bense sıcak şarap söylüyorum. O kadar iyi geliyor ki, içim ısınıyor. Dünyayı kurtarmaya hazırım diyorum kendi kendime. Dünyanın hele de benim tarafımdan kurtarılmak konusunda çekimser kaldığını düşünüyorum. Hiç ses etmiyor bana.

Kafeyi işleten iki kişiyle Almanya ve Hindistan’dan gelmiş turlar gidince konuşabiliyoruz nihayet. Onlara şarap on beş bana beşmiş. Malum euro şu kadar, dolar bu kadar, sosyal devlet onlarda, bizim olay bambaşka. Ödesin bakalım canlar. Doksan dokuz euro’ya geliyorlarmış buraya adam başına, tur kapsamında-söyleyenlerin yalancısıyım. Hava bedava, su bedava. Arada canlı bombaların hedefi olsalar da, biz her gün yaşıyoruz aynı korkuları kalabalıklara karıştığımızda.

NEVŞEHİR, İKİNCİ BÖLÜM : HACIBEKTAŞ

20160113_114311

NEVŞEHİR, İKİNCİ BÖLÜM : HACIBEKTAŞ

“Mezhep kavgası politik bir suçtur.”

KURGU KISMI:

Gözlerimi açtım. Sıcacık yatağım daha da ısınmadan içerisinde doğruldum, sonra da kalkıp otel odasının penceresinden dışarıya baktım. Nevşehir’de soğuk bir gün olacağı belliydi. Yüzümü yıkadım. Makyaj yapmadan önce bıyıklarım çıkmış mı diye ayna karşısında dikkatli dakikalar geçirdim. İstenmeyen bir tüy güzelliğimi bozabilirdi. Tüy yoktu. İç rahatlığıyla makyajımı yaptım. Giyindim. Özenliydim. Botlarımın üzeri tozlu olduğundan, bavulumun içinden çıkardığım özel süet boyasıyla boyadım her ikisini birden. Bağcıklarımı bağladım. Sırtımdaki kamburu attım. Süzülen bir kuğu misali lobiye indim. İnsanlara gününüz aydın olsun dedikten sonra kahvaltı salonuna geçtim. Açık büfeden tabağıma aldığım dört tane siyah zeytin, üç tane karnı kırmızı biberli yeşil zeytin, iki dilim hellim peyniri ve cherry domateslerini birbirleriyle temas etmeyecek şekilde konumlandırdım. Aralarındaki mesafeli ilişki bir iki yudum ılık çay eşliğinde ağzıma berabercene tıkılıp mideme gönderildikten hemen sonra bozuluverdi. Yıllardır altlı üstlü oturmaktan birbirinden bıkmış ve içten içe kin gütmüş kırk yıllık komşular misali karıştılar bir anda. Benim içinse sorun yoktu. Ben ağzıma atmaya bakarım. Sonrasında yaşananlar kendi meseleleridir. Beni ilgilendirmez. Minik kahvaltımın ardından lobiye geçip ağzımı küçük küçük açarak esneyip hoşbeş edecek birkaç tanıdık yüz aradım. Bulamayınca lobi çalışanlarının ve karşıma çıkan tüm otel çalışanlarının zamanını gasp ettim. Kendimi çekmek zorunda hissettirdim onlara. Çektiler de. Çekmeyip de ne yapacaklardı? Sonra ufak bir şehir turuna çıktım, yorulmadan geri döndüm. Terlemek istemedi canım. Gazetelerin ön sayfasından yükselen savaş çığlıkları ve ölümler ilgimi çekmedi. Kapattım. Moralim bana lazımdı. Saatim on iki’yi gösteriyordu. Öğle yemeğine indim ve

Bu kurgu kısmıydı. Beni bir de böyle hayal edin istedim. Kabul ediyorum yazarken ben de kendimden sıkıldım. Şimdi gelelim benim gerçekte neler yaşadığıma.

NEVŞEHİR :

O sabah kafamda bir tuhaflıkla kalkmıştım. Kafamın içindeki uğultunun sebebini anlamak için ağırlaşmış gözkapaklarımı araladım. Yerde uzanmış yatıyordum. Altımdaysa ne bir yatak, ne de bir şilte vardı. Üzerine yattığım sağ tarafım yüzünden sağ kolum ve sağ bacağım acı içinde kalmıştı. Kendime bakmaya çalıştım. Kazağımın altını araladım. Ufak morluklar vardı. Sanki biri tarafından tekmelenmiştim. Aynı morlukların bileğimde de olduğunu gördüm. Odanın diğer taraflarına baktım. Rutubetten akmış duvarların üzerine çivi bile çakılmamıştı. Pencereler içeriden gazete kağıdıyla kaplanmış, günler öncesi tarihli gazetenin kalan sayfaları yerlere saçılmıştı. Soğuktan buz gibi olmuş ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırarak ısıtmaya çalıştım. Kaçırılmış ve unutulmuştum. Ya da kaçırılmıştım ama unutulmamıştım. Dirseğimin üzerinde doğruldum. Nihayet ayağa kalktım. Her yerim ağrıyordu. Kapıya doğru yöneldim. Elbette kilitliydi. Biraz zorladım hatta bedenimde kalan son gücü denedim üzerinde ama gene nafile. Pencereye yöneldim. Gazete kağıtlarını parçalayarak aldım. Demir vardı üzerlerinde. Çığlık atmayı denedim. Sesim önümdeki ıssızlıkta kayboldu. Bir evin giriş katıydı burası. Hafızam yavaş yavaş geri geliyordu. En son Nevşehir garajından bindiğim bana özel arabanın Toki konutlarından aşağı süzülmek yerine, yönünü değiştirip ara sokaklara saptığını ve bunu fark ettiğimde çığlık çığlığa koltuk ve döşemeyi yumrukladığımı, buna karşılık şoförün tepkisizliğini anımsadım. Robot gibi hiç konuşmadan, karşımıza çıkması olası insanları ezmek pahasına büyük bir hızla geçiyordu daracık sokaklardan. Beni düşüncelerimden uzaklaştıran bir el kapının kilidini çevirdi aynı anda. Bir tanesi tıknaz ve kısa boylu, diğeri esmer ve korkutucu derecede iri iki adam tam karşımda bana doğru yönelttikleri alaycı bakışlarıyla bir şeyler fısıldaştılar. Panikten ve korkudan ne dediklerini anlayamadım. Neredeydim? Kimdi bu insanlar? Kısa ve tıknaz olan kayboldu bir anlığına. Sonra elinde yarım ekmek ve beyaz peynirle döndü. Tabağın üzerindeki sözde sabah kahvaltımı yere koydular ve kapıyı kapatıp kayboldular. Tabaktakileri yemek içimden gelmedi ama çok da acıkmıştım. Ekmeğimden bir parçayı dişlerimle kopardım. Ekmeğe karşı hırslanmış gibiydim. Bir parça peynirden attım ağzıma. Hırsla çiğnedim ikisini aynı anda. Peynir yağ gibi eriyiverdi ağzımın içinde ilk etapta. Bir an geldi, doygunluktan mahsunlaştım. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Saatime baktığımda, on iki’yi gösteriyordu ve

Bunu son romanımda kullanabilirim. “Nevşehir’de bir kırık kaçırılma öyküsü”. Bir bölümün adı bile olabilir. Okuyucu aksiyon sever. Biraz hareket katmam gerek yazdıklarıma. Böylesi heyecanlı olmakta. Aksiyonlu kurgu. Bunu da mı beğenmediniz yoksa? Ama şimdi geliyorum kendi hayatımın kurgusuna.

GERÇEK KISMI :

Yaşlıyım. Daha az gülüp, daha çabuk yoruluyorum. Her neyse, enerjim eskisi kadar yüksek değil ama bana yetiyor. Soğuk iklim insanı erken uyandırdığından, tüm yorgunluğumla yattığım yataktan, dinlenmiş olarak kalkıyorum. Bölgelere ayırmıştım gelmeden şehri. Orjine dönüp dönüp baştan başlayacaktım. Nevşehir merkez, ilçeler enfes. Zamanın daraldığı hissinden kurtulamadığımdan palas pandıras giyinip yola fırlıyorum. Aynada uzamış bıyıklarıma bakma fırsatım da olamıyor haliyle. Çok yazık. Benim günlerim de işte böyle yollara fırlayarak geçiyor. Kahvaltım kraker ya da yollardan aldığım poğaçalarla telaş ve panikle başlayıp, öyle de bitiyor.

20160113_103122 (1)

20160113_101807

O kadar hızlı yürüyorum ki beş dakika içerisinde durakta oluyorum. Az bir nüfusla Hacıbektaş’a hareket ediyoruz. Saflaşmış ya da hep safmış bu kadın, yanında onu yönlendiren bir adamla şaşkın şaşkın biniyor arabaya. Adam onu kolundan tutarak çekip çeviriyor. Hiç konuşmuyorlar aralarında. Kadın yol boyunca yola bakıyor sadece, inen binen umurunda değil. Uzun süre aynı havayı solumuş ve nihayet dışarıya çıkmış bir çocuğun saflığı var bakışlarında. Yollar alıyoruz beraber ve iniyoruz beraber. Aynı heyecansızlık var üzerinde. Çarşamba pazarına denk geliyorum. Hem soğuktan, hem adetten insanlar öğlene kadar pazar yapıp toparlıyorlarmış. Üç bacılık var bir tezgahın önünde(burada öyle diyorlar bacılara: bacılık). Biri fotoğraf hususunda hevesli. Çabuk çabuk diyor bana, müşterileri kaçırmamak için. Gülüyorum ben de kendisine. Kıpkırmızı domatesleri, karnabaharları tezgahında sergileyen iki adam takılıyor gözüme. Birisi ufak tefek ve zayıf, diğeri tombul toraman. Yanyana Laurel ve Hardy’e benziyorlar. Aynı anda bir amca yaklaşıyor tezgaha. Benim fotoğraf çektiğimi görünce doktorumuz geldi diyorlar kendisini göstererek. Nasıl yani diyorum ben de. Aletsiz tansiyon ölçer eliyle, bir hastalığımız olsa ona gideriz diyorlar. Öyle mi diyerek fütursuzca uzatıyorum kolumu kendisine, ölçsün diye. Besmelesini çekip saymaya başlıyor. İçimden on dört dokuz geçiyor. “Büyük on dört, küçük dokuz” diyor. Büyük olan bir puan fazlaymış ama olur o kadar soğuk havalarda diyor. İsmini soruyorum. Kadir Doğan’mış. Oğlu varmış, Burdur’daymış. Bana yanında taşıdığı defterini gösteriyor. İçinde almış olduğu notlar var. Eski zamanaların şamanlarına benziyor. Seyyar, natürel doktor. İlk defa besmele eşliğinde tansiyon ölçtürmüş bulunuyorum halk pazarında. Hayat garip. Çok garip işte.

2016-01-18 23.19.28

2016-01-18 22.39.49
Kadir Doğan

20160113_101853

Hacıbektaş-ı Veli Müzesi’ne giriyorum. Her zamanki gibi ücretsiz. İkinci Avlu olarak da bilinen Dergah Avlusu’ndan geçiyorum. İlk önce Balım Sultan Türbesi’nin yanındaki mezarlığa gidiyorum. Genç bir erkek var benim gibi ziyaretçi olarak gelen. Gözümü yüzüne çevirdiğimde kafasını çeviriyor. Arkasını dönerek oturuyor mezarlığın başına. Türbenin içine giriyorum. Görevli sakin, nazik ve bilgili. Hiç duymadığım ya da gözden kaçırdığım şeyler anlatıyor bana. Ulusoy’lardan bahsediyor. Eşikten atlıyoruz beraber. Çıkarken aynı gençle karşılaşıyoruz. Buğulu gözlerini kaçırıyor yine benden. Elinde Kur’an bir yandan dua okurken bir yandan duvarlarda gezdiriyor ellerini. Kutsuyormuş gibi duvarları, alçı gibi sürüyor duvarlara duaları. Bunu yaparken transa giriyormuş gibi oluyor. Görevli beye soruyorum kimdir, kimlerdendir diye. Hep gelir cevabını alıyorum. Hep gelirmiş, okur okur gidermiş. Ben o karışık aklımla Fatiha’yı zor getirirken aklıma, kendisi okurmuş okurmuş, gidermiş sonra da Ankara’sına. Beni görmezden gelmeye çalıştı belki ama ben onu, yüzünü ve buğulu gözlerini nerede görsem tanırım. Ara ara aklınıza olur olmadık anlar, yüzler gelir ya. Onların hiç biri anlamsız değildir. Her rastlaşmanın, her izin küçük ya da büyük anlamı var bu hayatta. Biz o Abdal’la bir gün yine bir yerde karşılaşırız. Abdallar var Anadolu’da. Kalabalığa karışmadan yaparlar ibadetlerini, gözlerden ırakta. Pirleriyle karşılaşma umudu taşıyan Abdallar. Bir zamanı var bu karşılaşmaların. Beklemek lazım. Sabırlı olmak lazım. Bir Veli’nin dediği üzere arayıp bulmak gerek, murada ermek içinse sabırlı olmak gerek. İnsanları mazur, kendini kusurlu görmek gerek. Başkalarını tam, kendini noksan görmen gerek. Hak ile arana perde koymaman gerek.

20160113_104045

31 01 2016 - 1 (2)

Saatime bakıyorum. Tam on iki olmuş. Pazarcılar tezgahlarını toplamaya başlamışlar bile. Minibüs durağının içine giriyorum. Görevliye en yakın saatli bileti kestiriyorum. Bir yandan da simit yiyorum, aynı anda telefonumu şarj etmeye çalışıyorum ve uslu uslu oturuyorum. Üç kız var benimle birlikte fakülte öğrencileri olan. Yarıyıl tatiline girmenin mutluluğu içindeler. Birkaç müzisyen, Bulgar göçmeni pazarcı bir kadın, yerlilerinden de erkekler var. Herkes birbirini tanıyor. Tek ben varım ne olduğu belirsiz. Gözleri bir yerden ısırıyor olsa da tam adını koyamıyorlar varlığımın. Nereden geldim, nereye gidiyorum, kimlerdenim gibi sorular soruyorlar. Telefon, ulaşım ve koordinasyon işini yapan adam en çok ilgileniyor benimle. Annem nereli, babam nereli, kardeşim var mı? Nereli olduğumu öğrenince olduğum yerle ilgili bütün tanıdıklarını sayıyor. Ben hiçbirini tanımıyorum. Gidince sor diyor. Gitmiyorum ki diyemiyorum. Gitmeli miyim acaba, ya bu bir işaretse? Hışımla kapı açılıyor. İçeri giren adam öfke içinde ve soru sormayı ve anlatmayı seven adamın yanına oturuyor başı diğer yöne çevrili vaziyette. Konuşkan olan şu an hatırlamadığım ama ötekinin damarına basan birkaç cümle sarf ediyor. Hışımla içeri giren ve hala daha öfkeli olan “Sus artık kafamı dinleyeceğim” diyor. Bulgar göçmeni hanım Gönül Bey diyerek arayı yumuşatmaya çalışıyor. Diğer adamalar da minibüs geldiğinde öfkeli olanı, takma kafana diyerek sakinleştirerek uğurluyorlar. Bizi Nevşehir’e götürecek olan şoförümüz oymuş meğer. Geriye dönüp baktığımdaysa Gönül Bey konuşmaktaydı aynı hararetle. Bulgar göçmeni hanıma soruyorum kocan var mı diye. Var diyor. Neden sordun diyor. Erkeksiz yaşamak güç olsa gerek Anadolu’da diyorum. Her yer erkek. Onlar soruyor, onlar konuşuyor. Anadolu’da benim gezdiğim yerler arasında, İslam Rönesansı olarak kabul edilen Alevilerin yaşadığı Hacıbektaş’ta bile yalnız bir kadın olarak yaşamak güç olsa gerek. Öyle geçiverdi içimden, soruverdim ben de hesap etmeden.

gplus459425306 (1)

20160113_105245

20160113_113411 (1)

20160113_104900 (1)

 

NEVŞEHİR, BİRİNCİ BÖLÜM :

20160112_160906

NEVŞEHİR’e DOĞRU :

“Kişinin ne aradığını kendisinin de bilmediği durumlarda, arayış çok güç bir işe dönüşür.”   Kadınsız Erkekler, Haruki MURAKAMi

GİRİŞ :

Kim bilir rüzgar nereye götürür? Götürüyorsa eğer nazik esiyordur, çünkü sürüklediği de görülmüştür. Nereden alır, ne yöne çeker? Çünkü bazen o rüzgar sert eser. Bazen hiç esmez. Ağacın dallarına, dalların hışırtısına, uçuşan yapraklara, denizin yüzeyindeki dalgalara bakmazsan bilemezsin nefes alıp veren hırçın varlığını. Bazen yağmur getirir, bazen felaket. Ama görünmeyen elleri kağıt kalem tutar. Hafızası mükemmeldir. Karşına çıkacak kişileri  tek tek kendisi belirler hiç üşenmeden. Notlar alır, üzerine yağdırır. Dilsizdir, mesafelidir, kolaylıkla yön değiştirir. İtiraz hakkını kullanabileceğin bir yetkili merci bulamadığından, gelene razı olmak kimsesizliğindenmiş gibi seni yiyip bitirir. Bir parça muzip düşünmeye çalışırsın, çareler tükenince. Rüzgar, sana söylüyorum beni dinle. Tüm bu ayarlamalarının, karşılaştırmalarının son anda ya da çok kısa bir süre önce oluşturulduğunu düşündüğüm için, değiştirebilme payımın olduğunu ve bu hakkın bir şekilde benim içimde saklı olduğunu düşünmekteyim. Yani kısaca yaprak düşer ama nazlı nazlı düşer. İtiraz ede ede, tatlı tatlı, bir o yana bir bu yana sallanan ve içinde ağır bir beden taşıyan bir hamak gibi görünmeyen bir el tarafından ama çokça kendi gayretiyle sallana sallana düşer. İşte böyle kader bir anda önüne düşmez. İnsanlar da karşına öylesine çıkmaz. Bir nedeni vardır tüm bu kesişmelerin, bir matematiği, bir kimyası. Olasılıklar üzerinden giderken, çarpıtılmış kanıtların peşine düşer insanoğlu. Görmek mümkün müdür peki işaretleri? Değiştirmek mümkün müdür geleceği? Elbette. Rüzgar dilsiz olabilir ama sen kör değilsin ki. Yoksa öyle misin? Ahh yavrucuğum toymuşsun da. Biraz da şaşkın. Hayatın boyutunu yüz yaşına gelmiş ölmek bilmez kör ninenle karşılaştırmaktan olmuş sanki tüm bunlar. İlla uzamalı çektikçe, öyle mi? Günleri ve geceleri genişletmek gelmiyor mu hiç aklına? Dümdüz sona doğru ilerliyorsun. Kör değilsin ama körebeden de habersizsin. Ahh duydum seni. Çocukken oynardık dedin. Gene oyna. Ne kaybedersin? Yanılt seni oluşturanı. Yanılt tüm dünyayı. Ne kaybedeceksin ki? Sanki ne kazanmıştın ki? İtaatkardın. Bir kez asi ol. Razıydın. Bu kez dirençli ol. Asilik oyununa alışmak kolay olacak. Herkese, her şeye omuz silkmeyi dene bir de. Gökyüzüne bak da söyle bir kere de. Yüksek sesle. Seni yeneceğim de. Şimşekleri çek üzerine. Yağmurlar yağsın üzerine. Kör nineni düşün. O da yaşıyor işte. Zirveye tırman, durduğun kabahat. Everest’e tırman bundan sonra. Sonun belliydi madem, ne değişecek ki? Bir saniye zirveye çık, tüm ömrün yere çakılmakla geçsin. Boşver. Hayat bütün bunlara değer. O bir ana değer.

Yuvarlanarak düşüyorsun ve bana lanetler ediyorsun. Seni duyuyorum. Çok acı çekiyorsun. Ama et acısını unutur. Sen zirveyi düşün bir de her düşüşünde.

YOLDA GEÇEN BİR GÜN :

Ercan Havalimanı’nda tanıştığım aslen Adanalı Yıldız Hanım’ın anlattığı gotik hikayelerle bir saat rötar yapan uçağımızı bekliyoruz. Geçim derdi, çocukların derdi, beyinin keyfi, Kıbrıs’ın pahalılığı, kilosu altı buçuk liralık domatesi alıp da yemenin verdiği sıkıntı, düşük ücretler ve emekli maaşının kıtlığı. Çok çocuk ve çok hikaye, Adana ile Kıbrıs arasına sıkışmış hayatlar. Çareyi beraber tuvalete gitmekte buluyoruz uçağın rötarı uzayıp gittikçe. Ben valizimi geride bırakmak istemeyince burası Adana değil diyor. Sorumluluğu üzerine atıp, tıpış tıpış gidiyorum peşinden. Bir şey olmamış vaziyette buluyoruz eşyalarımızı döndüğümüzde. Kendini anlatmayı seviyor Yıldız Hanım; konuşkan çokça, tuhaf detaylarına takılıyor hayatın. Durmadan şükür diyor. Derdini dinleyen ben, şükrettiği gözlerini dikip görür müyüm acaba bir kere de diye merakla baktığıysa gökyüzü. Suretiz, elçisiyiz ama haksızlık oluyor gibi geliyor bir anlığına. Tüm çocuklarını, onların ne iş yapıp nerede yaşadıklarını ve oturdukları evlerin kime ait olduğunu öğrenmem on dakikamı almıyor. İki şişeden fazla içki getirilemeyeceğini tembihliyor bana sıkı sıkı. Adana işi sıkı tutuyor diyor. Gele gide ine bine işi öğrenmiş Yıldız Hanım.  Ama dediği de çıkıyor. Valizlerini bar tezgahı gibi şişe şişe içkilerle donatanlar gümrükte takılıyorlar. Geçemeyenlerin acı çığlıklarıysa hala kulağımda. Kolay değil, boşa gitti onca para.

Çok az fark ediyor hava durumu Adana’da, Kıbrıs’tan sonra. Ilık bir havada çekiştiriyorum valizimi. Adana’yı havalimanıyla ıskalıyorum her zaman olduğu gibi. Kalabalık, karışık, insanları çok çılgın. Yıldız Hanım valizlerimizi beklerken yan koltuğunda oturan adamın ter koktuğunu, erkeklerin de roll on kullanması gerektiğini söylüyor. Herkes her gün banyo etmeli diyor. İki adamın arasına sıkışıp kendini kasmaktan mahvolarak geldiğini anlatıyor. Haline bakıyorum. Hiç de öyle mahvolmuş görünmüyor. Bilakis o adamları mahvetmiştir. İstediğini söyleme cesareti taşıyanlardan çünkü. Natürel kadın, Yıldız Hanım. Sıkıştım kaldım ben burada diyebilmiştir. Kalan ve beraber geçirdiğimiz sınırlı dakikalar boyunca daha da bir sürü şey anlatıp durmuştu. Ama tek gözüm bir türlü çıkmayan valizimde olduğundan, ettiği bir çok lakırdı da havaya gitti. Bir nefes yanımda Yıldız Hanım. Hepsi buydu. Sizinle bu kadarmış Yıldız Hanım.

Nereye geldiğimi anlamaya çalışıyorum. Yürüyerek havalimanından çıkıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl. İnsanlar hep esmer burada. Yıldız Hanım gibi. Uzun boylu, iri kemikli bir kadındı. Vücut ağırlığını ilk önce tabanlarının arkasına vererek yürüdüğünden tüm ağırlığını yasladığı haşmetli gövdesiydi onu korkutucu bir hale sokan da buydu. Gür ve yer yer beyazlaşmış siyah saçları ensesinden itibaren lüleleniyor, az bakımlı, hiç makyajlı, ama temiz görünüyordu.  Yalnızken erkeklerin bana doğru arsızca baktıklarını, o geldiğinde kaçamak bakışlar attıklarını hissetmiştim. İzbandut gibi duruyordu yanımda. Küçücük kalmıştım onun gövdesinin gölgesinde. Eğilerek bir şeyler söylüyordu daima. Ürkütücü tarafı aşırı korumacılığından da geliyordu. Beni sahipleniyordu, oturduğu mahallesini, Adanasını, sahip olduğunu sandığı, dahil olduğu her şeyi. Anlattığı hikayeler değil de kendisi daha gotikti. Eşine almış olduğu 70’lik rakıların fiyatını son bir kez de burada kontrol etmişti. Sonuç memnuniyet vericiydi.

Nihayet havalimanının dışındayım. Taksiler nerede olduğumu ve olduğum yeri tanımama fırsat vermiyorlar bir türlü. Bir akşam gene valizimi çekiştirerek yürümüştüm bu yollarda. Tarsus dönüşüydü. Biraz anımsar gibi oluyorum ama hepsi bu. Taksilerin içindeki adamlar yarı bellerine kadar dışarıda arabaların içinden o kadar çok bağırıyorlar ki aptallaşarak dolu bir taksiye biniyorum. Şoförün ağzında sınırlı sayıda dişi var ama konuşmaya da meyili var. Yanında oturan Antakyalı olduğunu söyleyen mimar çocuk benimle konuşmaya çalışıyor. Telefonumu istiyor. Şoför “Ooo bu ne hız” diyor. O trafikte dönüp bana “Verme sakın” diyor. Vermeyi düşünmüyorum zaten. Sonra da yanındaki çocuğa dönüp “Ooo sen de ne hızlı çıktın” diyor. İki kaçıkla şehirlerarası terminale gitmeye çalıştığımı idrak ediyorum o an. Antakyalı küçük garajda iniyor. Küçük bir para krizi yaşıyorlar aralarında. Şoförün tek mevzusu oluyorum yalnız kalınca. Bana dönüyor ve “Ooo nikah kıyacaktı neredeyse bu ne hız böyle Antakyalı’da, bunlar hep böyle midir” diye soruyor. “Siz siz olun vermeyin böylelerine telefonunuzu” diye de ekliyor. Vermeyecektim zaten. On dakikalık yolu üç dakikada alıyoruz beraber. Adana insanı hakkında bir parça fikir verebildim sanıyorum. Çılgın şehrin çılgın insanları. Ne olduğunu anlayamadan iniyorum arabadan. Yüzünde tebessüm “Kısmetlisiniz” diyor. Nereye çekersen çek. Ben sadece valizimi çekiştiriyorum. Ona da garajdakiler izin vermiyor. Ben daha bavulu göremeden bir grup insanın eline geçiyor valizim.

-Nereye?
-Nevşehir.
-Ne zaman?
-Derhal.
-Götürelim.

Pratik şehrin pratik insanları sayesinde iki açma alıp on dakika içerisinde otobüsteki tek kişilik koltuğuma kuruluyorum. Pozantı, Niğde, Nevşehir. Güzergah böyle. Bayan hostesimiz çabuk çabuk ikram ediyor, ondan da çabuk ikramları geri topluyor. İnesiye kadar tek bir çöp bırakmamak için kartal bakışlarıyla tarıyor her bir yolcu koltuğunun arkasına çöp sıkıştırılacak yerleri. Sıcak içecek isteyenlerden hoşlanmadığını anlıyorum. Kola, meşrubat ve su içenlere memnuniyetle bakarken, çay kahve içenlere gizleyemediği bir öfke duyuyor. Su istiyorum ben de sadece.

Öğlen kalkan üç otobüsünden indiğimde ve Nevşehir otogarına vardığımda hava kararmış oluyor çoktan. Bir günüm gelmekle geçiyor Kıbrıs’tan Nevşehir’e. Saat yedi buçuk ve ben ancak gelebiliyorum. Sabahın köründen beri geliyorum ve sıkılmış oluyorum karanlığın çöküşünden, hiçbir şey görememekten. İstediğim kadar bileyim, istersem onuncu kez geleyim, bir şehrin akşamına düştüm mü kendimi huzursuz hissediyorum istemeden.

Günün fotoğrafı olarak taksinin arka koltuğunda ne ara ve hangi şartlar altında çektiğimi hatırlayamadığım bu pozu buluyorum. Sanki bir başkası çekmiş bırakmış müthiş taksi maceramdan geriye bir anı olarak kalsın diye. Sabancı Merkez Camisi, Adana’dan bir küçük anı sadece.

20160112_141015
Sabancı Merkez Camii

NİĞDE

20150228_131943

Kuzeye gidecektim ya da güneye, daha güneye, en güneye. Ama Niğde asla planlarım arasında yoktu. Suzan’la tanışana kadar tabii ki. Kocasının sergisi için bulundukları Nevşehir’den oğullarının bulunduğu Niğde’ye geçecek olmaları aklımı çeliverdi bir anda ve akşamdan yaptığım planı sabaha bozarken buluverdim kendimi ve sizinle geliyorum dedim onlara. Hepsinden önce hazırlanıp soluğu resepsiyonda aldım heyecan içerisinde. Plansız bir kentin belirsizliğiydi sanırım beni bunca heyecanlandıran. Bir süre sonra ise plansız programsız oturduğum arabanın arka koltuğunda dışarıyı izleyerek gitmeye başlamış buluyorum kendimi daha ne olduğunu anlayamadan.  Mutlu olduğumu hissettiğim anlar geliyor hep aklıma birkaç dakikalığına olsa da. Enteresan çiftimize cevap yetiştirirken bir yandan, kafama üşüşenleri bir ben biliyorum yazık ki o anda. Fransız aksanıyla sorular soruyor bana Suzan. Enteresan bir Türkçe dökülüyor dudaklarından. Mimikleri, giyim zevki, saçını tarayışı, seyahat çantaları, hayata bakışı, özgürleşme çabası(bu ülkede hiçbir kadın bana ben özgürüm demesin, kaldıramıyorum ve hiç inandırıcı değil), şaşırtıcı muhalifliği, kocasıyla tatlı atışmaları, hayat hikayesi, dürüstlüğü, açıklığı, geçmişi ve bugünüyle insana kendini kötü hissettirtmeyen, sınırlı sayıdaki kadınlardan bir tanesi sadece. Sürekli bana temkinli ol diyor. Kısa bir zaman dilimini kapsamış olsa da daha önce bir çiftle yolculuk ettiğimi hiç hatırlamıyorum. Öyleyse hiç etmemişim. Ama şikayetçi de değilim. Sırt çantamı arabalarında bırakıp, akşam üzeri buluşmak üzere ayrılıyoruz. Bense Gümüşler Manastırı’nın bulunduğu Gümüşler Kasabası’na gitmek üzere yola koyuluyorum. Bir sürü minibüs var etrafta ve ben benimkini iki dakikacık rötarla kaçırmış bulunuyorum. Önümde bir yirmi sekiz dakika var ve yolcuların oturmuş olduklarını görünce içeri giriyorum. Üç tane etine dolgun, uzun boylu teyze var ve selamlaşır selamlaşmaz üç kafanın üçü birden bana çevriliyor ve muhabbet başlıyor. Bir başıma manastıra gidiyor olmam tüylerini diken diken ediyor. Bana korku dolu, fantastik ve biraz da erotik hikayeler anlatıyorlar. Evet, erotik. Üç teyzeden bana yakın olan fısıltılarla anlatıyor gördüklerini. Sonra yelpaze genişliyor. Bir başka olaya geçiyor. İlkinde öpüşen çiftleri nasıl yakaladığını anlatıyor. Ovvv diyor, aşk yuvasına gelmiş bulunmuşum diyor. Hınzır hınzır da gülüyor. İkinci vukuattaysa bir okul gezisi esnasında bir genç kızımızın üzerine masumane bir şekilde “çökmüş” olan bir diğer genç oğlumuzun gerçekleştirdiği bir takım fiillerden bahsediyor manastırın içerisinde cereyan etmiş olan ama bir başka ağızdan duyulup dilden dile uçuşan. Vaktimiz bol olsa tüm köyün dedikodusunu alacağım ama zaman su gibi geçiyor bu gotik teyzelerle. Ayrılırken zamanın kötü olduğunu hatırlatıyorlar usul usul, benzer bir vukuatın başıma gelmesini önlemek adına kendime mukayyet olmam gerektiğini tembihliyorlar. Hadi ben olurum da diyorum içimden, amma da tatlı tatlı anlattınız onca ayıplanacak şeyi bir anda böyle demek geçiyor içimden.

Bana çok uzunmuş gibi gelen bir yolun sonunda tam da manastırın önünde bırakılıyoruz. Teyzelerin sözüne kalsam şöyle bir gezip, arkama bakmadan geri dönmem gerekecek, hem da asla karanlık zemin kata inmeden ve bir erkek görür görmez tabanları yağlamak üzere sağımı solumu kollayarak. Tanrım fuhuş yuvasına geldiğimi düşünmeye başladım azar azar. Sen aklıma mukayyet ol. Teyzelerin de dillerine.

Gelelim manastırın içine. Giriş sekiz ytl. Müze kartınız varsa sıfır ytl. Burası Kapadokya’ya bir giriş olabileceği gibi bir çıkış olarak da sunulabilinir pekala. Ahmet Özşahin önce kalabalığa anlatıyor tarihçesini, sonrasında ise benim bitmez tükenmez sorularımı yanıtlıyor. On iki yıl müzede görev aldıktan sonra şimdi burada imiş. Duvar resimlerinde üç farklı sanatçının imzası olduğunu söylüyor. Orta Çağ’dan kalma burası ve Kapadokya’daki benzerleri gibi kayaların içine oyularak yapılmış. Dünyada tek, gülümseyen ve üçboyutlu Meryem Ana freski bu duvarları şenlendiriyor. Resimlerle Hz. İsa’nın hayatı anlatılmış. Her yer mezar burada ve gözden uzak olmamalarının nedeni ise üzerlerinde yürüdükçe ruhlarının canlı kalacağına olan inanç ve bir ayrıntı da gözyaşlarının içerisinde saklandığı şişeler oluyor. “Gözyaşı şişeleri” insanda romantik çağrışımlar yapıyor ister istemez. Fakat benim en çok ilgimi çeken çilehane oluyor yine. Tüm dinlerde, dergahlarda, manastırlarda var bir çilehane. Süresi ise aynı, her dinde; kırk gün ve kırk gece.

20150228_141405
Gümüşler Kasabası

20150228_152145

20150228_151155

20150228_133452

20150228_133155

20150228_134912

Fotoğrafları çekmiş, dönüş yolculuğuna çıkmak için kapının önüne vardığımda kulağımda üç teyzenin haşin uyarıları benimle beraber gelsede, köşede oturan gençlere ileriden binip binemeyeceğimi soruyorum. Maksadım bir parça gezmek, biraz da insan tanımak ama her yero kadar boş ki.. Koskoca kasabada sadece manastırın karşısındaki bir kafeterya var oturmak için. O da bomboş olduğundan cazip gelmiyor insana. Kimse pas vermiyor kasabanın tek oturulacak yerine. Elli metre yürümeden bir başka bankın üzerine oturmuş dört erkek görüyorum. Teyzelere kalırsa koşarak kaçmam gerek ama ikisi dede kıvamında, bir tanesi genç ve bir diğeri turizm rehberi olduğunu konuştuktan sonra öğrendiğim bir başka beye birkaç soru sormak geliyor içimden. Sonra birkaç soru daha ve derken beni yanlarına oturtup başlıyorlar didişmeye. Evet didişiyorlar ama tatlı tatlı. Bir yandan çekirdek çitliyorlar, diğer yandan en doğru benim söylediklerim diye horozlanıyorlar birbirlerine. Normal hayatlarında nasıl olduklarını bilmediğimden, hepsini ayrı ayrı dinler buluyorum kendimi. Ne de olsa tek tavuğum aralarındaki. Karşıdaki bakkal dükkanının önünde bakkal ve bir başka adam şakalaşıyorlar kendi aralarında. Bakkala bağırıyor diğeri sen tüyünü vermezsin diye. Öteki gülüyor. Benim bank arkadaşlarım arasında ise bir erk kavgasıdır gidiyor halen daha. Nevşehir Niğde çekişmesi var birazcık. Yunus Amca her yeri gezmiş. İzmir’e gelmiş. Basmane eski Basmane değil diyor. Kahramanlar’da öyle. Neresi eskiden bıraktığımız gibi ki? Bana bir şey ısmarlama gereği duyuyorlar. Bakkala dört tane Niğde gazozu ısmarlıyorlar. Çilek aromalı Niğde gazozu içimi ferahlatıyor. Ataerkil Yunus Amca parası burada geçmez kimsenin ben dururken diyor. Yirmi lirasını uzatıyor cebinden çıkardığı. Bizim zamanımızda bir kız severdik, babam istemezse kavuşamazdık diyor. Töreler onun için önemli olduğundan üzerinde durmazdım diyor. Peki ya sevgi diyorum. Ne sevgisi diyor, babamın sözü kanundu diyor. Sevgi sözcüğünün tılsımlı bir etkisi vardır, diğerleri kulak kabartıyorlar hemen. Aralarında en genç olanı ve şehirde memuriyet yapanı aynı kelime sessizleştiriyor en çok. Yunus Amca’nın-Yunus Erkek- tabiatında varmış gibi görünen sertlik bir kabuktan ibaret ve aslında öyle davranmak gerektiği için öyle davranıyor. Yoksa kalbi yumuşacık, ufku yaşadığı yerle sınırlı. “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diyor. Köy yerinde bir bankta benimle yan yana oturup sorularıma kendi üslubunda cevap veriyor. Sonra bir diğer amca çekirdekleri çitleyip çitleyip yerlere attığı için bir diğerine kızıp çekip gidiyor. Genç olan arabasına atlayıp gidiyor. Kalanlar ezan sesiyle beraber camiye koşturuyorlar. Bana da onlardan geriye bu fotoğraflar kalıyor.

20150228_150135
Yunus Erkek
20150228_151457
Abdurrahman Uğur
20150228_144130
Niğde Gazozu

20150228_145546

Manastır dönüşü bir yer sormak için başörtülü bir teyzeyi çeviriyorum yolundan. Bana yolu şöyle tarif ediyor kendi lisanıyla: ” Şinci, ha şurdan sağa döneceen mi güzel gözlüm, hah işte ordan da düz gitcen mi, orada karşında olacak kınalım, kuuzum inşallah güzel güzel gidersin, istediğin yere varırsın kolaycan, he mi gülüm?” Bunca temenni karşısında ülke değiştiriyor hissettim bir an. Korkunç bir özgüven geldi ayaklarıma, arkamda bu teyze ve yöresel şiveli iyi temennileri var çünkü. Ay’a bile gidebilirim bundan sonra ama benim aradığım basit bir esnaf lokantası o kadar. Her neyse yol boyunca güldüm durdum temenniler aklıma geldikçe.

Bana mutfağını açan lokantada çılgınca yemek yiyorum. Yemek seçmek için gerçek mutfak kısmına alıyorlar beni. Güvenleri tam, ortalık gıcır. Bense o kadar acıkmışım ki anlatamam. Sipariş verirken bile aklım yerinde değil. Uzak masadaki bir çift hırlaşarak yemek yiyorlar, bense döke saça yiyorum. Açlıkla terbiye zor. İkinci tabak salata mı, yerim onu da yerim, her şeyi yerim. Havada o kadar soğuk ki dışarıda. Ne sandınız burası Nevşehir’den kat be kat soğuk. Isırıyor insanı, çarpıyor bir anda. Kıpkırmızı oluyor yanaklarınız. Sert bir kara iklimi hakim burada her ne kadar bir alt komşuları Akdeniz iklimine sahip Adana ve Mersin olsa da.

Çarşıda bir küçük keşfe çıkıyorum. Aksi takdirde mide fesadı geçireceğim. Zemzemli Çorbacısının önünde duruyorum. Çürük diyor kapıda. Eskişehir’de haftanın belli günlerinde bulabileceğiniz bamya çorbası her daim var. Burası yeni açılmış ve sahibi başlıyor anlatmaya tüm çorbalarının tariflerini. Çürük çorbası yanak kısmından yapılıyormuş. Yurdumun insanı hayvanın hiçbir yerini israf etmemekte ısrarcı. Tatmam için önüme koydukları çorbadan iki kaşık zor alıyorum. Öldürseler yiyecek yerim yok, tek kaşık dahi. Ama tereyağlı, kıymalı, bol acılı, salçalı nefis bir çorbaydı içtiğim. Her ne kadar şu an ismini hatırlayamasam da. Benden gurme olmazmış, ne yazık.

20150228_173625

20150228_173619

20150228_163227

Çorbacıyı çorbacısında bırakıp çarşıdaki turuma dönüyorum. Bir sürü dükkan, mağaza var; yok yok ve hepsi pırıl pırıl, ışıl ışıllar. İnanasım gelmiyor. Yok yok. Dükkanlar kalabalık. Böyle bir şehir merkeziyle karşılaşacağımı hiç ummazdım doğrusu. Akşam arkadaşla konuşuyoruz. Niğde diyorum çok çok gelişmiş göründü gözüme diyorum. Zenginlik var, ticaret var, hayat var diyorum. Tek bir üniversite değiştiremez bir şehrin kaderini. Bir faktördür o kadar. Arkadaşım bizim patronda Niğde’li diyor. Arkadaşım Garanti Bankası’nda çalışıyor bu arada. Ah tamam diyorum. Her şehre bir Şahenk gerek sanırım. Başka türlü açıklamam imkansız elmasından ve sınırlı sayıda turist çeken Gümüşler Kasabası’ndan başka bir şeyi olmayan şehrin zenginliğini.

Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye sözünün gelmiş olduğu ilçesinin Niğde Merkez’den daha modern ve halkının daha aydın olduğunu söylüyor bir Aksaray’lı. Zaten Niğde’de Nevşehir’den daha az tutucu. Zamanı yakalama çabasında olan bir şehrin insanlarının çabası ortak ve “olabilecekleri” kadar modernleşme gayreti içerisindeler. Salkım Hanım’ın Taneleri’ndeki anasının gözü Durmuş karakteri ise ne yalan söyleyeyim buraya gelesiye bir referanstı. Durmuş’lar yok mudur bu şehirde peki? Elbette vardır, her şehrin sayısız Durmuş’ları vardır elbet.

Sabah olur olmaz Niğde Müzesi’nde alıyorum soluğu. Aksaray Ihlara Vadisi’nde bulunan sarı saçlı rahibe mumyası ve Çanlı Kilise’den çıkarılan dört adet bebek mumyası burada sergileniyor. Bunların dışında bol bol sikke, çanak çömlek ve süs eşyası var tek katlı müzenin kalan salonlarında. Aşağıdaki epigraf ise yine Niğde Müzesi’nde sergilenmekte olup aslı Karamanlıca yazılmış imiş. 1894 yılında meçhul bir şekilde -cinayet ya da kaza-ölen Maria Grigoriu’nun mezartaşının üzerinde on bir satır halinde Karamanlıca alfabesiyle yazılmış bir de içli bir kitabe bulunmaktadır.

image

20150301_092113

20150301_092129

Son durağımsa Kale Caddesi’ndeki Alaaddin Camii oluyor. Az ilerisinde pazar kurulmakta bir pazar sabahı. Sivas’taki Divriği Ulu Camii’siyle benzerliği ise bahar mevsiminde kapısına sabah saatlerinde akseden bir genç kız figürünün görünüyor olması güneş ışınlarının maharetli açıları sayesinde. Rivayete göre caminin taş ustasının aşkını duvara işlemesinin bir tezahürü fesli ve örgü saçlı genç kızın silüeti ve de tesadüfle açıklamak pek mümkün görünmüyor bunca mahareti.

image

image

image

image
Ah o ah’lar yok mu o ah’lar…

NEVŞEHİR VE HACIBEKTAŞ

20150227_110643

Bu şehre kaçıncı kez geldiğimi saymayı bırakmış olduğumdan sizlere net bir rakam vermem mümkün olmamakla birlikte ne zaman kafam atsa, başım sıkışsa ve bir şeylerin akmaz olduğunu görsem soluğu burada alıyor ve aynı soluğu bu şehre bırakıyorum gerisin geri. Nefesim nefeslere karışıyor, adımlarımız birbirine. Kah kuzeye açılıyorum, Hacıbektaş’a Gülşehir’den geçerek, kah merkezinde dolaşıyorum şaşkın şaşkın bir başına sendeleyerek. Kaçıncı sefer Göreme, Uçhisar.. Suskunluğun adı oluyor kışları buralar. Uçsuz bucaksız vadiye bakıyorum kuşbakışı. Yüzler görüyorum samimi ama dilleri suskun. Can sıkıntısı çöküyor insanların üzerine kışın, hele de geceleri.

20150227_105017

20150227_113031

20150227_112713

Nevşehir merkez, bildiğin bildiğim aynı merkez. Her geçen gün biraz daha tutucu ve sıkıcı. O kadar. Akşam oldu mu erkekler basıyor sanki caddeleri. Kadınlar kaçarcasına yeni sahiplerine bırakıyorlar aynı caddeleri, sokakları. Seçimler yaklaşmış olduğundan korkunç komik reklam kampanyalarının bir parçası olan afişler kaplamış duvarları, durakları. Soyadları güven vermekten fersah fersah uzakta, samimi görünmeye ve gösterilmeye çalışılan pozlar vermişler stüdyolarda. Olası Meclis-i Mebusan üyelerinin fotoğraflarına bakıyorum da, bir düşüncedir alıyor her seçimden önce olduğu gibi: Bu adayların benzeri adamlar sürüsü mü verecek benim ve geleceğimin ve bir ulusun kaderini belirleyecek olan kararları? Çok yazık olmayacak mı bize? Yazık değil mi her birimize? Yoksa mübah mı tüm bunlar hepimize? Gelmeden görmek mümkün değil o günleri. Geçmeden yollardan, almadan kilometreler ilerleyemiyor insan ileriye. Ama hani en iyi manzara geride bıraktığımızdı? Hani görecek güzel günler vardı? Taşlar devriliyor, kaleler yıkılıyor birer birer sadece. İyiler göçüyor. Değersizlik kaplıyor dört bir yanı. Yaşamak uzun ve yorucu. Bazıları içinse kısa ve yetersiz. Kuşku götürmeyecek kadar güzel anlar çok kısa. Ne yapmak gerek acaba ahh bundan sonra?

20150226_181647

20150226_182135

20150227_142443

20150227_144744

image

20150226_181111

image

Hacıbektaş dolmuşuna biniyorum. Yanımda oturan kadına yöresel bir lezzetle ilgili bir şey sormak geliyor içimden. Ama öncesinde “Buralı mısın?” diyorum. “Hayır, ben Hacıbektaşlıyım” diyor. Kendini Nevşehirliden saymıyor. Söylüyor da zaten. Bana beni sormuyor zaten. Sorsa bile keşif amaçlı geldim diyeceğim. Artık neyi keşfedeceksem bir mucit bile değilken. Gülşehir’den geçerken gördüğüm turist kafileleri beni güldürüyor. Bembeyaz saçları, kıpkırmızı yanaklarıyla salaş dükkanların birinden çıkıp, diğerine giriyorlar harala gürele, arkalarında kafile. Çıkan yerini yenisine bırakıyor. Fotoğraflama sırası onlarda. Zavallı üçüncü dünya ülkem, zavallı Gülşehir esnafı. Esnaf dükkanlarda oturmuş bekliyor kaderini kuzu kuzu, bir Alman gelse ve çekse beni diye. Bir gün ölüp gidiyorsun ama bir bakmışsın bir ay sonra ya da on yıl sonra Bild’in kapağındasın. National Geographie’nin ödüllü fotoğrafının baş aktörüsün en savunmasız anında. Kim bilir?

Kayıtlı on beş taksinin bulunduğu bir ilçe Hacıbektaş. Herkes akraba, komşu, tanıdık, hatırları ve gönülleri mühürlü birbirlerinde. Dolayısıyla bir aciliyet olduğunda hastane, ölüm, vs. gibi taksilere düşmüyor işleri. On dakikadan önce bir taksi gelmek bilmiyor çünkü hepsi ebedi bir siesta halinde, kışın bile. Dönüşte minibüs beklerken on beş taksileri olduğunu söylüyorum ilçelerinde. Gülüşüyorlar kendi aralarında çokmuş diye.

Taş taş üstüne konmayan, hiç değişmeyen; dolayısıyla da hiç bozulmayan bir ilçe Hacıbektaş. Ne olursan ol gel dememiş olduğundan belki de veli, tüm hoşgörüsü, kızları okutunuz fetvası(bu bile yeter tüyleri diken diken etmek için kaldı ki o dönemler için) ve tevazusuyla ancak belirli dönemlerde turist çekiyor burası. Önemli mi diyecek olursanız, benim için hava hoş olsa da, esnaf aynı şeyleri söylemiyor, ötelenmekten ve dışlanmaktan yorgun halk ta. İlk geldiğimde tek bir fabrikaları vardı açık olan. Halkı için istihdam kaynağıydı. Sonraki bir gelişimde ise kapanmıştı ve kaçmıştı sahibi. İşçilerse mağdur ve işsiz. Şimdiyse yine bir tane fabrikaları var açık olan o da tekstil üzerine. Geleceğinin ve dolayısıyla akibetlerinin ne olacağını bilemediklerinden şüpheli şüpheli konuşuyorlar. Tuhaf bir belirsizlik ve güvensizlikleri var her şeye karşı. Bu şaşkınlıkları hafızalarına sirayet ettiğinden her seferinde benimle konuşan aynı simalar kesinlikle beni hatırlamıyorlar bir sonraki seferde. Bende her sene farklı renklere boyattığım saçlarımla gelmiyorum ki buraya. Beraber oturup konuşup laflıyoruz, sırasıyla neredenim, kimlerdenim diye ve hep aynı şeyleri söylüyorum ama nafile çabam beni ertesi sene aynı cümleleri kurmaya itiyor burada ve unutuluyorum tekrar tekrar. Alıştım bu duruma ve özerkliğimi koruyorum balık hafızaları sayesinde aslında, iki gün üst üste gelsem de.

En aktif caddelerinde bir öğretmenevleri var. Kulak kabartıyorum gündem mevzularına. Hepsinin kendi hastalıklarının yanında bir de evde besledikleri bir hastaları var ve Kırşehir’deki hastanede hiçbir şey olmadığını söylüyorlar. Bakımı meşakkat isteyen  hastası olanlar ufukta görünen zorunlu göçleri ve büyükşehirdeki büyük odalı büyük hastanelerdeki çekecekleri çileleri ve horlanmayı tahmin ettiklerinden kara tasalara düşüyorlar. Dinleyen anlatana sabırlar dileyip duruyor habire. Sonra anlatma sırası dinlemiş olana geçiyor. Sabırlar dilemekte öteki tarafa. Nüfus yaşlanmış sanki ve yenilenmemiş hiç burada. Dolayısıyla ilerleyen yıllarla beraber konu hep sağlık ya da sızlık. Genç bir erkek öğretmenin sözü kesilmiş meslektaşıyla. Türkçeci mi diyor bir tanesi. Edebiyat diyor genç sözlü. İkisini aynı bilirdim ben. Ağzı kulaklarında olup, şikayet etmeyen tek o var halden ve halinden. Az sonra yukarıya çıkıp bir el okey çevirecekler. Burada hayat böyle geçiyor. Kendi içinde yavaş işleyen bir dinamiği var ve bu yavaşlık çarkın içindekileri rahatsız etmiyor. Memurlar huzuru bulmuş, gençlerin izdivacı şehre göre nispeten kolay. Herkes kim nereden, hangi köyden biliyor. El değiştiren paranın miktarı da, geldiği yerde, aşağı yukarı sınırları da belli. Turistten esnaf nasipleniyor. Öğrenci ve memurlardan da minibüsçüler ve kirada evi olan evsahipleri. Yanlışlıkla bir olay olsa halkın silkinip harekete geçmesi bir parça güç sanki. Olay istemiyorlar zaten. Çıt çıksın, karınca kımıldasın istemiyorlar. Herhengi bir aşırılık karşısında ne yapacakları belirsiz. Muhtemelen aynı havayı solumaktan kaçarak başlayacaklardır edimlerine. Hükümet adına çalışan gizli servis elemanlarının varolduğu korkusuyla temkinli hep konuşmaları. Trafik yok, araba az, fabrika tek, marketleri ve raflarında satılan ürünleri sınırlı, hayatı sınırlı, olanakları sınırlı, gelen turisti sınırlı, geliri dolayısıyla gideri sınırlı bir avuç insan Hacıbektaşlılar.

20150226_134342

Hiç susturamadığım değil, hiç susmayan iç sesime rağmen bir çilehanede, on bilemedin on beş metrekare bir odanın içinde kırk gün kırk gece kalmakla baş edip edemeyeceğimden emin olamadığımdan ürküyorum her seferinde bu fikirden. Gelmişken görmediğine yanmak var ya hani! Hiç denememiş olmaktansa, bir kez olsun denemek var sonuç hüsran olsa da. Dışarıda bir hayat akarken, bu kırk günün sonunda sevdiklerinin kaybı da var, sonunda aydınlanma da. Görüyorsunuz ikircikli ve geveze bir iç ses bendeki. Sus dedim susmadı. Öldürdüm bende bir gün onu kendimce. Bir baktım hortlayıvermiş bir gün aniden bir yerde kendiliğinden, çaresizce.

20150226_163800

20150226_142443

20150226_142452

20150226_155529
20150226_161337

20150226_160342

20150226_161735
Bir piknikten doğaya kalan bir tek 39 numara, sol teyze terliği
20150226_155444
Kurusa bile insanoğlunun ihtiraslarına direnen artık ne olduğu anlaşılamayan ağaç kökü(sanırım)

Park ve mesire yerinin olduğu yukarıdaki Çilehane’ye gidiyorum. Günün ilk, tek ve son bir liralık biletinin bana kesilmiş olduğunu öğreniyorum. Park ve devamındaki ormanlık alanda bir başmayım. Yerler çamurlu ve karlar tam anlamıyla erimediğinden yollar sıkıntılı. Daha fazla ilerlememek mantıksız geliyor. Ormana girmemeye karar veriyorum. O esnada orta yaşlarında bir kadının ormanlık taraftan bana doğru geldiğini görüyorum. Kayseri’den geldiğini söylüyor. Adağını kesip dağıtmış burada. Şimdi adını hatırlamadığım bir köyünden çıkmış gelmiş buralara. Bana geldiği yönü gösteriyor. Oraya gitsene diyor. Ne var ki diyorum bende. Bir sürü şey sayıyor. Yarım kulak dinliyorum. Dilek ağaçları, bel ağrısına iyi gelen kaya, vs. Kuzu kuzu sözünü dinlerken buluyorum kendimi ve on beş saniye önceki gitmeyeceğim fikrimi tepetaklak edip ormana doğru yürüyorum. Çamurlara bata çıka yürüyorum. Yüzlerce delik var yürüdüğüm yollarda. Sanki bir hayvan sürüsü istila etmiş toprağın yüzeyi. Delikler açmışlar yüzler, binlerce. Bir kemirgen kendine yol açmış, sonra bir daha bir daha.. Onu başkaları takip etmiş, sonra bir daha bir daha. Hallaç pamuğuna çevirmişler toprağı. Tedbiri elden bırakmamak için aşırı bir dikkat gösterdiğimden olsa gerek, yorulup duruyorum nihayet. Neden burada olduğumu soruyorum kendi kendime. Bozkıra doğru bakıyorum. Buradayım çünkü şu an burada olmak belki benim kaderim. Çünkü olmam gereken yer burası. Çünkü buradan başka olunacak daha iyi bir yer yok benim için. Çünkü manzara nefes kesici, bakir bir bozkır var önümde ve hiç korkmadan yürüyebiliyorum burada. Hiçbir tehdit unsuru yok. İnsan yok en başta çevremde. Sadece beraberimde taşıdıklarım var kalbimde. Gülümsüyorum. Gülümsemem mutluluk getiriyor. Kuşlar şakıyor sessizliği yırtarak. Sebepsiz mutluyum hayatımda ilk defa.

20150226_160941

Bir kavis çizip, büyük kayanın etrafından dolaşıyorum. Sebepsiz mutluluğun getirdiği rahatlıkla uçarak dönüyorum geri. Bana bu yola girmem gerektiğini söyleyen, Kayserinin adını hatırlayamadığım köyünden gelen kadını bir daha görmüyorum. Sebepsiz teşekkür etmekti niyetim ama neyse. Çıkışa geldiğimde bilet kesen görevliyle beraber yürüyoruz. O evine gidiyor. Beni garipsiyor önce bu mevsimde burada ne işim var diye. Taksinin gelip gelmeyeceğini soruyor. Yürümenin iyi geldiğini söylüyorum. Beraber yürüyoruz. Ayrılırken kırk kere bana yolu tarif ediyor. Bense hiç korkmuyorum ki. Topraktaki deliklerin sahiplerini soruyorum ona. “Fareler” diyor. Bu sene çok fare varmış. Yağış azmış ve yüzeye çıkmışlar. Geçen sene çok muydu ki saki? Hiç bilmiyorum, hiç anlamıyorum doğanın, toprağın dilinden. Sadece gözüme güzel görünüyor endamıyla, ağzıma tat oluyor, kursağıma lokma giriyor sayesinde. Tabiatın dilinden hiç anlamamışım yazık ki. Benden çiftçi olmamış iyi ki.

Bunca yıldır buraya gelişim bitsin artık diyorum. Zaten her sene aynı Hacıbektaş. Her sene bir dolu şikayet dinleyip ayrılıyorum buradan. İlk defa bu sene türbe ziyaretine para ödemiyorum çünkü kalkmış. Kışın Cumhurbaşkanı gelmiş ve ücretsiz giriş için talimat vermiş. Böylelikle üç beş kuruşluk gelirde(olsun olsun giriş üç bilemedin beş lira olsun) püf desin uçsun… Bir, tek ve son püf ise benden çıksın, tüm dünyaya savrulsun.

20150226_133827

20150226_143039

20150226_161529

ANADOLU VOL 5:NEVŞEHİR-KIRŞEHİR

NEVŞEHİR:

“Hayat doğru ve yanlışların çatışmasından ibaret.” Alıntıdır

“İki kişi olarak çıktığın tüm seyahatlerde karşındakini dinlersin. Bir başına gittiklerinde ise kendini  ve çevreni ama en çok kendini.” Alıntı değildir

Kapadokya Bölgesi: Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi(Diyarı) olarak Aksaray, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Kırşehir illerinin kapladığı alanın birleşimi olarak tanımlanır. Dünyada başka bir örneği bulunmayan yeraltı şehirleri, mükemmel bir tekniğin ürünüdür. Havalandırma sistemleri, hava dolaşımı tünelleriyle, emniyet ve güvenlik sistemleriyle, giriş ve çıkışlarda ilginç teknikleriyle, zemindeki kuyularıyla ve çöp toplama mekanizmalarıyla bugün bile ziyaretçileri şaşırtmaktadır. Bölgede binden fazla kilise olduğu ifade edilmektedir. Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer almaktadır. Kapadokya Bölgesi’nde ayrıca Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin seçkin örneklerine rastlanmaktadır. Ürgüp Şarap Evleri, Balon Gezileri, Safarileri, Çömlekçiliğiyle, Halı-Kilim Dokumacılığı, Oniks-Taş İşlemeciliğiyle ünlüdür.

Türlü çeşitli nedenlerden ötürü defalarca buraya geldim durdum. Uslu bir halkı var ve daha düne kadar işssizlik sorunları yok idi balon turizmi sayesinde bildiğim kadarıyla. Japon turistlere yapılan saldırı ve balon kazası tur iptallerine neden olsa da yavaş yavaş toparlayacaklarını düşünüyorlar. Nevşehir merkezdeki gençlere tecavüz olayının nasıl sonuçlandığını sorduğumda, cevap verirken çok hoşnut görünmüyorlar ve seslerini iyice kısarak ve çevrelerini kontrol ettikten sonra bana cevap veriyorlar ihtiyatla. Gerçek failin yakalandığını, yanlışlıkla yakalanan ilk failin serbest bırakıldığını söylüyorlar. Kendi memleketlileri olduğu için durumdan hiç mi hiç memnun değiller. Damgalanmak istemiyorlar. Onlar kısık sesle konuşurken, bende kısık sesle internette araştırma yapıyorum ve üzerinden epey zaman geçen olayın zihnimde canlandırdıklarını tazeliyorum. Birden gülmek geliyor içimden önümdeki yazıyı okuyunca. Diyor ki: yanlışlıkla yakalanan zanlı serbest bırakıldığında “koktum, bir an önce duş almak istiyorum”. Saf saf bunu söylemiş. Gazetecilere. Çok insani bir durum ve istek olmakla birlikte çektiği korku ve sıkıntıdan ayrıca da yaşadığı sorgulamadan hele ki hayatında ilk defa karşılaştığı düşünüldüğünde herhalde ne dediğini ne diyeceğini bilmez bir haldeydi ki gazetecilere ben koktum, yıkanmalıyım diyerek sanıyorum bedensel bir durumla beraber ruhsal bir arınmaya da ihtiyaç duyduğunun sinyallerini vermekteydi sanki bilir bilmez. Balon kazasında üç Brezilyalı ölmüş. Bundan önce yaşanmış bir balon kazasında ise çok ünlü bir İngiliz bilim adamı ölmüştü. Kazanın tanıklarından bir kişinin benim turist rehberime aktardıklarını aktarıyorum. Bay Beurle yeni kalça protezi ya da ona benzer bir ameliyat geçirmiş olup, olay esnasında koltuk değneği ya da baston kullanmaktaymış. Düşmeye başladıklarında kendisine dizlerinin üzerine çökmesini söylemişler, fakat kendini kollamayı başaramayan Bay Beurle’ün göğsüne baston ya da benzer preparatı girerek ölümüne sebebiyet vermiş. Burada önemli olanınsa Nasa çalışanı olduğundan olayda ihmalden çok komplo şüphesinin olabileceğinden derin soruşturma yapıldığının, yaralı bile olsa kalan turistlerin kurtulduğu, tek Nasa çalışanının ölmesinin ise akıllarda soru işareti bıraktığını söylemesiydi. Bay Beurle’ün facebook’undaki son mesajı ise şöyle imiş:”Kapadokya’nın süngertaşı topraklarında tur atıyorum”. Hayat ne tuhaf değil mi? Dünyanın uzak ucundan geldiğin bir memlekette bıçaklanarak öldürüldükten sonra bedenine bir parça saygı beklerken üstüne üstlük tecavüze uğruyorsun. Bir adamın ne bedenine, ne ruhuna saygısı olmayabiliyor. Bir kötüye iyi olmuyormuş demek ki. Allah hep iyilerle karşılaştırsın herkesi.

Her geldiğimde en çok karşılaştığım ve zaman geçirdiğim millet ya Koreli, ya Malezyalı yahut Çinliler oluyor. Çinlilerle Mo Yan hakkında konuşmaya çalışıyorum, bir tanesi ülkesinin çok büyük olduğunu bu yüzden pek fazla kendisini ve eserlerini bilmediğini söylüyor. Çinlilerin değişik yorumları vardır her zaman. Günlük tur satın aldığım bir gezide Malezyalı bir çift vardı, erkek olan aslen Çinli olduğunu ve küçükken babasının boyu uzun olsun diye fareyi pişirmeden ama sanırım ölüyken -yoksa içini kemirir durur- kuyruğundan tutarak yutmasını söylediğini, kendisinin de ilk ve son kez babasının ricasını yerine getirdiğini söylemişti. “Sonra” demişti ve eklemişti:”Sence işe yaramış mı?” Fotoğrafını ekleme nedenimdir. Siz bir bakın bakalım işe yaramış mı yaramamış mı? Yoksa fareyi çiğ çiğ yediğiyle mi kalmış, kuyruğunu hüpletmesi de cabası. Tanrım sen tüm Çinlilere bir parça damak tadı ver. Eşit olsun, yeter. Çok kalabalıklar çünkü. Ve hurafelerden uzak tut beyinlerini.

IMG_1087

IMG_1097

Göreme’de yabancı turist sayısı çok. Burası daha çok western filmlerindeki kasabaları anımsatıyor. Şirin cafeleri var ve kışın gittiyseniz eğer sıcak kırmızı şarapları içinizi ısıtabiliyor. Esnaf baskıcı değil. Zaten genel olarak Nevşehir insanında zalim ve baskıcı bir taraf yok. Uslu ve medeniler. Yolda bir kızla konuşuyorum. Ürgüp’te olduğumuzdan çevreden bir barı örnek veriyor. Kadınlar oralarını buralarını açıyor diyor. Nasıl yani diyorum. Abuk subuk hallere giriyorlar diyor. Garip garip giyiniyorlarmış. Ya erkekler ne yapıyorlar diyorum. Onlar sindikleri yerden çıkıyorlar, sanki hepsi birer ısrarcı Seymen Ağa oluyorlar diyor. Anladım diyorum. Zihnimde canlanıyor, gözünle görmediğine inanma derler ama.. Sahi öyle bir dizi vardı, maço erkeklerle bezeli bir diyarda geçer idi, tüm kadınlar ona hayran idi.. Asmalı bir şeydi adı, neydi neydi?

Balona binmek öyle kolay değil, Bir parça Nemrut macerasını anımsatıyor. Hava henüz aydınlanmadan yollara düşmeniz gerekiyor. Saatini kaçırırım diye uyandırma servisini ve resepsiyonu çılgına çevirip, sonunda sıfır uykuyla saati sabah etmiştim. Dört buçuk gibi uyanıp ya da hiç uyumadan sizi bekleyen servise binip, otelden otele sıcak balon meraklılarını toparlamak için uğradıktan sonra dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlarıyla beraber henüz daha aydınlanmamış havada çay kahve ve aperatif ikramı eşliğinde bekleşip kendi balonunuza doğru seyir almaya başlıyorsunuz. Balonlar yan yatmış vaziyette sizi bekliyorlar. Her balonun bir ekibi var ve harıl harıl çalışıyorlar başında. Uzaktan başlıyoruz beklemeye, şişse ve kalksa diye. Alacakaranlık bitmek üzere hava aydınlanıyor biraz biraz ve balonlarımıza biniyoruz. Seksen günde devri alem yapacakmışız hissine kapılsak da kaptanımızın kadın olduğunu ve sabah sabah gergin olduğunu ve hiç durmadan konuştuğunu ve bir süre sonra hiç susmadığını anladığımızda bile serüvenin heyecanını duymaktayız. Son derece anaç ve ihtiyatlı pilotumuz. Her iki cümlesi bakın şu balon şunu yapıyor, o vadiye giriyor ama aslında çok tehlikeli, biz yapmamalıyız oluyor ve bizi hep aynı anaç dürtülerle koruyor. Sürekli oluşabilecek bir takım olumsuzluklar var ve biz tüm bunlar gerçekleşmesin diye sürüden ayrı önce can sonra canan kıvamında ilerliyoruz. Bana soru sorun diyor. Sabahın çok erken saatleri ve insanların zihni çalışmıyor ve benim bindiğim balonda çevreyi kısa boyundan ötürü görmek için zıp zıp zıplayan ve her seferinde dizlerime darbe, pantolonuma topuk izlerini bırakan çocuk bir yol arkadaşım var. Anne babası ise manzara fotoğraflarına birkaç yüz tanesini eklemekle meşguller. Kaptan pilotumuz ise inene kadar heyecanını yitiremeyecek gibi. İyidir derler meslek heyecanı için. “Bakın bakın şimdi bir şey vadisinin tam üzerindeyiz ama biz ne yapmıyoruz onlar kadar alçalmıyoruz. Çünkü tehlikeli. Bakın bakın bir başka balon ama ne yapmıyoruz, biz kendilerine o kadar yaklaşmıyoruz, çünkü balon birbirine değebilir, yırtılabilir, düşebiliriz, biz sadece uzaktan bakıyoruz.” En tuhafı neydi diyecek olursanız, bence, karşılaştığınız uzak balonlardaki insanlarla bakıştığınız o kısacık anlarda, farklı Nuh’un gemilerinde gibi hissetmeniz kendinizi. Sanki başka dilde konuşan bir balon ve onun mürettebatı var ve balonlar her yaklaştığında tüm itiş kakış ve konuşmalar kesiliyor ve herkes karşı balondaki insanları incelemeye koyuluyor. Uhrevi bir sessizlik ve her biri bir başka Nuh’un gemisinin mürettebat ve yolcuları gibi. Ben bu geminin zebrasıyım. İki rengim var. Avcılar beni kolay vurmasın istiyorum. Nasılsa vururlar ama zorlansınlar istiyorum.

IMG_0933

IMG_0983

IMG_0987IMG_0952

IMG_1079

IMG_0992

IMG_1011

IMG_1111

IMG_1103

İniyoruz ve sağ salim inmenin vermiş olduğu sevinç sanırım kutlanan patlatılan şampanyalar eşliğinde. Daha ağzıma bir lokma koyamamışken şampanyayı yudumlayacak halim yok. Uykumsa açılmış ve şimdi bir balona daha binebilirim keyfince ama çok geç.

İki gün boyunca harici olarak satın alabileceğiniz turlara eksizsiz katılırsanız eğer tüm doğal güzelliklerini yaşayabilirsiniz bu enteresan şehrin. Derinkuyu Yeraltı Şehri, Ihlara vadisi, Avanos, Çavuşin, Uçhisar, Hepsi güzel, hepsi görülmeye değer. Ben en çok Sekiz katlı Derinkuyu Yeraltı Şehri’ni beğendim.

KIRŞEHİR:

Nevşehir ve Kırşehir yıllar boyunca kız alır verir gibi birbirleriyle ilçe alışverişi yapıp durmuşlar. Bir bakmışsın bir ilçe bir yerinken, bir bakmışsın ötekinin oluvermiş. Kız tarafı oğlan tarafı derken de bu işten galip Nevşehir çıkmış. Avanos, Ürgüp, Gülşehir gibi Hacıbektaş da Kırşehir’in bir ilçesiyken Nevşehir’in oluvermişler. Kırşehir’e de kala kala Ahi Evran kalmış. Bu şehre geldiğinizde size Ahi Evran’la yol tarifi yapacak olurlarsa durun ve bir kez daha sorun. Çünkü burası alternatifin sıfır noktası. Çünkü burada her yer Ahi Evran. Ahi Evran sokağı, mahallesi, türbesi, camisi, kuyumcusu, bakkalı.. Kısaca her yol Ahi Evran’a çıkmakta ve dön dolaş bir şehirde gene vardığınız yer Ahi Evran olmakta. Onun dışında en turistik ilçelerini kaptırdığından olsa gerek zamanında gittiğinizde öğrencilerle bezeli, üniversitenin ekmeğini yiyen(Elbette ki Ahi Evran Üniversitesi olacaktı adı, ya ne? Burada ikinci bir şık yok isim hususunda), hakkaniyetli ve tavuksever ve kaşarlı tost satışında rekor kıran bir esnafı ve Neşet Ertaş’ı ve aslen Kırşehir’li olmasa da bir zamanlar topraklarında doğmuş, artık anılmaz olan Uğur Mumcu’su var.

HACIBEKTAŞ:

20140228_150431

20140228_150425

İlçeye isimini de veren Hacı Bektaş-ı Veli Horasan erenlerinden olup, Ahilik Teşkilatı ile Osmanlı’nın kuruluş devrinde Anadolu’da sosyal yapının gelişmesinde büyük katkılar sağlamış, Bektaşi tarikatının isim babası, aynı zamanda şair ve mutasavvıftır. Osmanlı Ordusunda yeniçeriler Bektaşîlik kurallarına göre yetiştirilirdi. Bu nedenle Yeniçerilere tarihte Hacı Bektâş-ı Velî çocukları da denirdi. Hacı Bektâş-ı Velî’nin sohbetlerini takip ederek onun tarikâtına bağlananlara ise “Bektaşî” adı verildi.

“Mü’miniz Kalû-Beli’den beri
Hakkın Birliğine eyledik ikrar
Bu yolda vermişiz seri
Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar
La Yezal mestaneleriz
Nur-ı ilahide pervaneleriz
Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile
On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli
Üçler, beşler, yediler
Nur-ı Nebi Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli
Demine devranına Hü diyelim Hü”.  Bir yeniçeri duasıdır.

ataturk-un-yeniceri-kiyafetli-fotografi_194895[1]

Kısmi aralıklarla geldiğim ve her seferinde aradığım sükuneti ve kendimi bulduğum yerdeyim. Enteresan bulduğum bir şey var anlatmadan geçmem. Her gelişimde aynı sokaklarında yürüyor, aynı dükkanlarına giriyor, aynı yerlerinde bekliyor ve belki de aynı insanlarla konuşuyorum. Bilemiyorum. Bunlar parça parça yaşanan olaylar ve her ne hikmetse her girdiğim aynı yerde hep farklı insanlarla karşılaşıyorum, bazen de o insanlar aynı insanlar bile olsa ne ben onları ne onlar beni hiçbir şekilde hatırlamıyoruz. Kimseyle tanışıklık yaşama şansım olmadığından da özgür hissediyorum kendimi bir nevi. Ruhumun kayıp olduğunu düşündürtüyor burası bana. Sanki ben hiç olmamışım veya yokmuşum gibi tekrar tekrar doğarak geliyorum sanki ve her seferinde yeni insanlar ve yeni başlangıçlar seriliyor önüme. Tam dört defa geldim ve üstüste geldiğim günler oldu, türbenin içindeki insanlar bile değişikti, bir gördüğümü bir daha görmedim. İnsanlar beni, ben onları.. sanki kolaylıkla unutuvermişiz birbirimizi. Masal gibi. Hiç gerçekten yaşanmamış gibi. Yalanmış hepsi.

image

Has Hacıbektaşlılarla konuşuyorum. Yaşlı başlı, çoğu bıyıklı Anadolu erkeği hepsi. Bir sürü şikayetleri var. Yörelerininn hiç gelişememesinden şikayetçiler. Bozkırın ortasında biz unutulduk diyorlar. Sahi burası ilçeden çok beldeye benziyor. Hiç gelişmemiş, hiç yenilenmemiş. Devletin kendilerini hiç desteklemediğini, kendi yağlarında kavrulmak zorunda olduklarını anlatıyorlar. Belki böylesinin iyi olduğunu, bölgenin bakirliğini koruduğunu düşündürtmekle beraber, en önemlisi kimsenin önünde baş eğmemek olduğunu ama bir yandan da gençlerin burayı terk etmek istememekle, işsiz kalmak arasında bocaladıklarını belirtiyorlar. Bazı gençler şehir dışında kazandıkları bir takım sınavlarla kabul edildikleri işlere aileleri yüzünden gidemediklerini söylüyorlar. Burada kalmak ya da giderek gözü arkada kalmak arasında sıkışmış gençler. Konya’nın tam kalbinde tüm ihtişamıyla yatmakta olan Mevlana’nın tam tersi bozkırın orta yerinde usul usul korunan bir başka mutasavvıf var. Kendi bizzat kullandığı Kızılca Halveti/Çilehenesiyle, ruhun aydınlanmasının bir sembolü olarak kabul edilen Çerağ’ıyla, Mühr-ü Süleyman simgesiyle, Kırklar Meydanı ile Alevi/Bektaşiliğin tüm simgeleriyle sizleri beklemekte.

Ne arıyorum diyorum, neden gidiyorsun diyorsun, ne bekliyorsun bir ölüden diyorlar. “Hiç”. Ruhuma ferahlık, biraz. İçimde bir yerlerde var olan, derin düşüncenin kaynağına inmek belki, biraz. Belki ete kemiğe bürünüp yunus diye görünmendir tek isteğim. Az yol değil teptiğim her sefer. O kadar yoruluyorum ki ama o kadar iyi biliyorum ki artık yazını ayrı, kış ve baharını ayrı. Baharda bir başka olur buralar. Söz bir dahaki sefere beraber geliriz. Yunus ol görün sen bana, çıkarım ben seninle yola.

-“Ne ararsın?”
-“Kendimi.”
-“Bulabileceğine inanıyor musun?”
-“İnce bir çizgi var ve çok az kaldığını biliyorum. Aslında buldum.”
-“Neyi buldun?”
-“Hayatı.”
-“Aramakla bulunan bir şey miydi o?”
-“İnsanına göre değişir. Ama yol almak gerek ulaşmak için.”
-“Ne manada yol, kaç kilometre?”
-“Her anlamda. Yollar alacaksın, kapılardan geçeceksin, insanlara değeceksin, bazen teğet geçeceksin, bazen kalplerinin orta yerinde geçmeden duracaksın, hayvanlar seveceksin, her sevdiğini gömeceksin, geri topraktan doğması için onları toprağa vereceksin, birde bu yüzyılda organlarını bağışlayacaksın, birilerinin ışığı olacaksın, birilerininse atan yüreği.”
-“Sonra?”
-“İnsan olacaksın.”
-“Şimdi nesin peki?”
-“Hiç’im. Ben daha hiç doğmadım.”

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: