URFA

                                   “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.”

image

Aramakla bulunmuyor ama neticede bulanlar da hep arayanlar. Bense elde edemediğim şeyi(bu bir kimse olabileceği gibi; bir his de olabilir) kalbime gömdüğümü söyleyerek büyüklenmektense haykırıyorum. Ama fısıltıyla. Unutmadım diye. Ben seni. Gündüz bindiğim otobüste, akşam geçti, gece bitti, sabah oldu, öğleni buldu. Urfa garajına indim. Öğretmenlerin tayin zamanına denk gelmişim. Garajın girişinde stand açmışlar, yardımcı olmak için. Hepsini pas geçiyorum ve kendimi bir anda artan ısıya adapte etmeye çalışan dış yüzeyim ve buram buram terimle(neyse ki eylül) belediye binasının içinde buluyorum. Altıncı kat: kültür sanat, halkla ilişkiler. Beni hemen karşıdaki Harran Oteli’ne yönlendiriyorlar. Hem yerli, hem yabancı turistin az olduğu bir dönem sınırdaki gerginlik yüzünden. Tekrar sohbete geleceğimi söyleyip, otelime geçiyorum. Zaten belediyenin karşısı. Üst katta bir oda Bir saat içerisinde kendimi tekrar belediye binasında buluyorum. Yemekte yakalıyorum çalışanları. Hemen beni de buyur ediyorlar. Açlık sofuluğu bozarmış, hiç hayır demiyorum, çünkü oturup kahvaltı edecek fırsatım olmadı ve hem sohbet edip, hem bilgilendirilirken, atıştırmak iyi geliyor. Önümde çok şehir, az gün var. “Başkanınızın ismini biliyorum.” diyorum. Nereden mi? Böyle bir soyad unutulmaz da ondan: “Fakıbaba”. Üstelik sadece şehre girmeden bir ilanda okumuştum ve adı aklımdan çıkmıyor: Fakıbaba, Fakıbaba (marka olunmaz, marka doğulur üstelik tek bir soyadla), isim dönüp dönüp geri geliyor bumerang misali…

Harran: Garaja gitmem gerekiyormuş Harran’a gitmem için. Hemen tarif üzerine on dakika mesafedeki duraklara gitmek için ağırdan alarak yürümeye başlıyorum. Sabahki telaşımı üzerimden attığımdan, insanlara baka baka yürüyorum. Çok fazla erkek var yollarda yürümekte olan. Genç nüfus bunlar ve üçerli beşerli gruplar halinde yürüyorlar. Kadın sayısı çok az. Bayram değil seyran değil, kendimi büyükşehirde gibi hissediyorum. Sanki bir pazar günü ve insanlar bayramlık alışverişinlerine çıkmışçasına dirsek dirseğe geçiyoruz yollardan. Garaja giden otobüsten indiğimdeyse, alt kata gitmem gerektiği söyleniyor. İç hatlar oradaymış. Sıcak iyice yakıcı olmaya başladığından başıma biraz suyla ıslattığım fularımı takıyorum. Suyum bitti ve yol ne kadarlık mesafede bilemiyorum. Harran yazısını görür görmez, ağız kuruluğumun da etkisiyle “Haran!” diye bağırıyorum. Kıvırcık saçlı, biraz tombik bir genç adam gülümseyerek bana doğru geliyor(umulmadık anlarda yapabildiğim ecnebi gırtlağımla benim nereli olduğumu çıkarmaya çalışıyor ve ben hemen türkçe konuşmaya başlıyorum tedirginlikle.) “Gel!” diyor bana, eliyle de çağırmasını destekliyor. Kuzu kuzu sözünü dinliyorum. Ön koltuğa geçiyorum(isyankar ama garip zamanlarda itaatkarlık baş özelliğim). “Ne kadar?” diyorum. “Beş lira.” diyor üç ay öncesinin parasıyla. Dolmuş azar azar ama seri bir şekilde her duraktan toparladığı insanlarla doluyor. Dolmuşa hakim genel lisan Arapça. Asfalttan ön cama sıcak o kadar vuruyor ve beni sersemletiyor ki, aklımın ucuna dönüp ne var ne yok, kim binmiş kim inmiş diye bakmak gelmiyor. Ama gözlerimi dantelli toz savar örtülerden alamıyorum. Sakil durmuyorlar aslında. Sanki annesi sermiş gibi ve sadece sıcakta paralize olmuş ben gözlerimi alamıyorum onlardan. En nihayet bir durakta haddinden fazla durulup, şoförün yokluğundan ve bağrış çağrış Arapça konuşan insanların seslerine daha fazla duyarsız kalamadığımdan uyuşan ayaklarımı betona basma dürtüsüyle iniyorum dolmuştan. Entarili, ağızlarında sayılı(sayı tam, altın dişleri yokluk hissi veriyormuş) dişi olan iki Arap ve bizim tombik şoför arasındaki çığrınmaların nedenini anlıyorum. Dolmuşta ayakta bile yer yok ve bir tanesi benim yanıma geçecek ama günah olduğunu düşünerek birbirlerine sen geç sana yazsın(günah) şeklinde bizim telkin dediğimiz şeyi gürültülü ve birbirlerini ittirerek yapıyorlar. “Hah!” diyorum bende, “Ölüyorum sizlerle oturmaya.” Hınçla ön koltuğa geçiyorum. Arkaya dönüyorum. En arka koltukta oturan kadınlara gel işareti yapıyorum. Bir tanesi, en cesur olanı belki de, yanıma geliyor ve tüm bunlar saniyeler içerisinde gerçekleşiyor. Ön koltuktaki tek kişilik yalnızlığım ve pişmeme bir ortak çıkıyor ve iki kişilik yalnızlık ve sıcaklık yaşamaya başlıyoruz beraber. Başımı ıslattığım suya hayıflanıyorum, şimdi bir damla su bulamazken. Kafam iyice terliyor. Tek çare yemeni şeklinde bağladığım fularımı açıyorum ve saçlarım dökülüyor ortalığa. Tüm dolmuş hep bir ağızdan yüksek sesle;
-“Haaaaaaa!” diyor.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama ilk etapta üstüme alınmıyorum. Saçlarımı geriye itip, fularımı geçiriyorum tekrar başıma. Gene arkadan yüksek sesle ve hep bir ağızdan tek ses çıkıyor;
-“Oooohhhh!”
Banaymış. Bakar mısınız? Bir dolmuş dolusu Arap erkeğine saçlarımı açmışım, en büyük günah. Sonra örtmüşüm, herkes rahat. Hayatımda en büyük darbeyi aldığım, gafil avlandığım zamanlar, hep büyük konuştuğum zamanlar olmuştur. Yola çıkmadan önce içimden artık beni şaşırtacak şey kalmadı, benimde insanları şaşırtacak halim demiş idim kendi kendime ama hayatımda bir hayal gibi bir gün geçip gittiğinde, yüzümde bir sırıtış kalacak tek, bu anlara dair. Saçlarım ve kabahatim ve var güçleriyle beni konuşup ama kanıksayıp gülen adamlar ve bana tımarhaneden kaçmış buralara gelmiş gözüyle ara ara yan yan dönüp bakan şoförümüz ve baştan aşağı siyahlar giyinmiş, çilekeş koltuk arkadaşımla tek kelime etmeden, sıcaktan kurdeşen dökerek gidiyoruz. Nane şekeri ikram ediyorum ona ferahlarız bir nebze diye. Önce hayır diyor, sonra alıyor. Şoföre tutmuyorum. O da onlardan, hain diye geçiriyorum içimden. Dişlerimin arasında katır kutur şekeri parçalarken, gözlüğümün arkasından başımı çevirmeden bakıyorum gizlice. Alınıyor ve burnunu çekiyor küskünce kafasını öte yana çevirerek. Alındığını belli ediyor. Saklamıyor, gizlemiyor. Şekere öldüğü yok, onu adam yerine koymadığımı, nezaket göstermediğimi, dolayısıyla onu saymadığımı düşünüyor. Burada herkes neyse o. Kimse rol yapmıyor. Kızan kızıyor, öfkeleniyor, bağırıyor, çağırıyor. Ağız dolusu gülüyorlar, 32 dişleri meydanda. Kimsede maske yok. Herkes olduğu gibi. Bende(artık nasıl görünmek istediğimi tam olarak bilmesemde). Dolmuş “Harran Konteynırkent Konaklama Tesisi” yazısının önüne geldiğinde, beni kendime getiriyor. İçerisi hemen hemen boşalıyor ve ben mülteci gerçeğiyle seyahat ettiğimi ancak şimdi idrak edebiliyorum. O zaman farklı bakıyorum bu insanlara. Temerküz kamplarına benziyor kaldıkları yer. Biraz da hapishanelere. Yalakların içindeki suya ayaklarını sokmuş, serinlemeye çalışan bir adamla göz göze geliyorum. Bana bakarken başka şeyler düşünüyor. Ayaklarıyla suda bale yapar gibi daireler çiziyor.

20130912_152843

20130920_162440

Dolmuşta tek başına kalıyorum. Sanıyorum. Ama sessiz bir nüfus varmış arkada. Şoför beni dayım/amcam dediği meşhur Ağa’nın yanına götürüp, bırakıyor(Aşağıda linkini vermiş olduğum Şanlıurfa tanıtım videosunda başrolde kendileri). Sıkı sıkı da tembihliyor(bana kalırsa benim durumumu patetik buldu, beni emin ellere teslim etme ve bilinçli/bilinçsiz bir şekilde ruhumu huzura kavuşturma derdine düştü) upuzun adama. Entarisinin üzerinde siyah ceketi, ayağında makosen ayakkabıları var. Ve nihayet Harran’ın kalbindeyim. Birden sakinleşiyorum. Duruluyor içim. Ezan sesiyle beraber Ağa beni bırakıp, abdest almaya gidiyor. Sonra çimenlerin üzerinde namazını kılıyor. Bunu gösterişten uzak yapıyor. Arkamda usul usul namazını kılarken, ilerideki Harran Üniversitesi’nin kalıntılarına bakıyorum bende. Sonra develere. Sonra ters külah evlerine. Huzur onu aradığımı bilmiş gibi, geldi ve beni buldu. Dakikalar geçiyor. Beraber çimenlerde oturuyoruz. Telefonu hiç durmuyor. Türkçe konuşuyor karşı tarafla. Karşı taraf kızını vermeyi teklif ediyor. Kızının güzelliğinden dem vuruyor. “Bende çok var, istemem.” diyor Ağa. Boy boy oğlanlar geliyor. Oğul ya da torun, bir sürü. “Daha var mı?” diyorum. “Çoook.”diyor.
Beraber odaları geziyoruz sonra, süs eşyaları filan derken yaklaşmakta olan tur otobüsünden inen yolcuların sesleriyle irkiliyoruz. Dışarıda oturuyorum rehber ve şoförle. Onlarla beraber dönüp dönemeyeceğimi soruyorum ücret karşılığı. Para almayacaklarını söylüyorlar. Toparlanma vaktine yakın sohbet koyulaşıyor. Böyle bir yerde konu tarikatlara geliyor. Kahta’daki Şeyh’den bahsediliyor, sonra Malatya Darende’de olan bir diğerinden. Kahta’daki anladığım kadarıyla Taliban gibi kadınları doğrudan kabul etmiyormuş ama Darende’de sorun yokmuş. Bana “Siz gider miydiniz?” diye soruyorlar. “Kadınların elini sıkmasında ne kötülük olabilir ki?” diyorum. “Elimi sıkmayacak bir kimsenin ayağına gitmek çok onur kırıcı.” diyorum ama biliyorum ki merak duygusu var ya içimdeki ben gene giderdim(ne geldiyse başına bu pisinin..) tek görmek için. Ayrılırken Ağa’yla el sıkışıyoruz. Kuvvetle sıkıyor elimi. Bende onunkini. Giderken siyahlar içerisindeki kadınlara takılıyor gözlerim. Gördüğüm en güzel gözler bunlar. En güzel göz badem göz. Sanki boya karıştırılmış gözbebeklerine. Öyle ışıl ışıl, kendinden sürmeli.

image

image

image

image

image

Tur otobüsünün ön iki sırasını hanımlar kapatmış. Tekli oturanlarda koridor tarafında ve hiçbiri geldin ama hoş geldin mi bakalım der gibi bakıyorlar. Çaresiz cam kenarına oturmuş bir beyin yanına oturmak için hamle yapıyorum. Beni tek candan karşılayan o. Başlıyor anlatmaya. Eşi midesini bozmuş, geziye katılamamış. Aksanlı konuşmasından anlıyorum yurtdışında yaşadığını, iyi eğitimli olduğunu. İngilizce konuşulan bir ülke ama hangisi olduğunu sormuyorum, o da söyleme gereği duymuyor ama Türkiye’nin genel halinden şikayetçi ve her geçen sene daha kötü bulduğundan bahsediyor. Eskiden emekli olduğunda yerleşmeyi düşündükleri topraklarından o çoktan umudunu kesmiş(el sıkışmanın ayıp ve günah sayılmadığı bir ülkeden geldiğinden, bir sürü zevzek ve zevzekçe hal ona çok manasız geliyor ve karısı da olmayınca oturup konuşacak birini bulduğu için mutlu sadece ve insan doyduktan sonra gene ülkem diyor, doğduğum topraklar diyor). Bunları neden söylüyorum diyecek olursanız, az sonra yan koltukta oturan yeni evli(oldukları öpüş kokuş hallerinden ve birbirlerine gerksiz sırnaşıklıklarından belli) çiftten erkkek tarafı “Ağbi, yenge nasıl, aradın mı?” deyiveriyor. Adam kibar kibar “Sabah konuştum, daha iyiymiş.” diyor. Bu kadarla kalıyor mu? Hayır. Karşı taraf tatmin oluyor mu? Hayır. Ve üsteliyor. “Sende unuttun ablayı, bak akşam oldu, kaç saat geçti üzerinden, vefan nerede?” diyor. Diyebiliyor. Sonra da bıyık altından gülerek yan yan bana bakıyor. Bu bugün ikinci yan yan süzülüşüm. Ama ilkinde saflık vardı, merak vardı. Bundaysa haddini bilmezlik ve her boka maydanoz olmaklık var. On beş dakikalığına esas kızı yani ablayı unutturan, “vefa duygusu yoksulluğu yaratan ben”se hakim olduğum iç çekişimi içime atarak(adı üzerinde iç), nezaketle konuk eden tur rehberine ve bana yer veren adını bile sormadığım beye karşı ayıp olmasın diye susuyorum. Konuşmamız bir anda kesiliveriyor. Hani hal kalmaz ya konuşacak, işte öyle bir şey. Bizde sustuk. Halbuki Göbeklitepe ve Petra’dan bahsediyorduk ve Galapagos’tan. Ben bir yerlerde indim ve kendimi özgür ve mutlu hissettim iner inmez. Daha turun başındalar ve akşam beraber katılacakları bir Sıra geceleri var. Bir araba dolusu tanımadığın insanla seyahat etmeyi ve bunun sakıncalarını bana hatırlatan nahoş bir anı olarak asla unutmam Harran’dan dönüşümü.

Balıklıgöl: Akşam iyice çökmüş oduğundan henüz daha yemek yiyemediğimi aklıma getirtiyor, belediye’deki atıştırmalarla durduğumu anımsıyorum. Ama Balıklıgöl var daha İbrahim Peygamber’in suya atıldığı yer olan. Ve merkezin güneybatı ucuna doğru başlayan yarım saatlik yürüyüşüm bana gene aynı şeyleri söylüyor. Çok fazla insan, çok fazla erkek. Herkes akşam yemeği derdinde. Adım başı kebapçı, ciğerci. Balıklıgöl’se tam bir mesire yerine dönüşmüş. Piknik yapanlar, çekirdek çitleyenler, ezan vakti namaza koşanlar.. Kadınlarını görüyorum Urfa’nın. Günyüzüyle görememiştim, çünkü yoklardı. Neredelerdi? Sıkıştırılmış oldukları evlerinde, kuşatılmış hayatlarında yaşayan bir sürü kadın. Ancak akşam çıkabiliyorlar tek tük. Belki bu şehrin ritmi de bu. Kadınlar gececi ve Balıklıgöl çevresinde dolaşıyorlar. Sonra hayatta yoklar. Her yer , dağ taş adam. Burada bir disco açılışı olmuş. Erkek erkeğe. Benim aklım almadı. Adam adama kurdeleyi kes, meşrubat dağıt(belki alkol satışı vardır ama sadece erkeklerin girebildiği bir discoda alkol olması kanımca sakıncalı olabilir, istenmeyen ve beklenmedik ve sürpriz bir takım açılımlara neden olabilir sanki. Urfa beni güldürdün, Allah’da seni güldürsün), hopçiki dans et(slow çalmasalar bari), sonra sevdiğini an, sonra kahırla dol, dertle dol..

20130912_193749

En çok merak ettiğim yer ise Çilehane. Tarifle ancak, Eyüp Peygamber’in çilehanesine gelebiliyorum. Haremlik/selamlık olarak ayrılıyor. Girişteki görevli halime bakıp gerekli ikazlarda bulunuyor. Kapansanız iyi olur, terliklerinizi çıkarmalısınız. Uzun örtülere bakıyorum. Kimlerin kimlerin giyip çıkardığını düşünüyorum, ürperiyorum ama içeri de girmek istiyorum. Özgür irademi kullanıyorum ve örtülerinizden kıllanıyorum, ben iyi bir müslüman olamayabilirim, zaten layıkıyla üstesinden gelemediğim onca rol var ki, dinimde buna dahil(ama Kur’an başka, o her zaman aradığım Tanrı’nın sözleri, başlarda korkutsada yazıldığı dönem itibariyle indirilmiş olduğu yerdeki insanların anlayacağı şekilde gönderilmiş, yazılmış, yazdırılmış, fakat ne yazık ki din bezirganlarının istismarına uğramış ama kabiliyeti olanlar ve günahkar ruhu olduğunu düşünenler için en yüce, en güzel lisan Kur’an, kendi güzel, Arapçası güzel) ve din inanca, köy yolları şehir yollarına dönüştüğünde arıza çıktığını, öteki tarafa çırılçıplak gideceğimizi ve dönüşümümüzdeki enerjinin kıçımızı başımızı örten birkaç parça çul çaputa ihtiyacı olmadığını düşündüğümü söyleyemeden, adama hıristiyan olduğumu söylüyorum ve o şekilde içeri giriyorum. Ama tek bir şeyi hesaba katamamışım. Onu da girince anlıyorum. Ayağımdaki terlikleri çıkardığımda ıslak zemine basmak durumunda kalıyorum ve içim bir kez daha ürperiyor ama baş döndürücü rutubet kokusu beni kendime getiriyor. Yerlerde seccadeler var. Kadınlar görüyorum gözyaşları içerisinde. Çilehane camın arka bölümünde. Mağara gibi. Yalıtılmış, sessiz. Bir adamın her kim olursa kendini bulabileceği bir yer. Ama gel gör ki bana yönelik bakışlar gel ağla der gibi. Kadınlardan biri gözyaşları içinde bana bakıyor, yüzünde aptallaşmış bir ifadeyle. Diğeri abdest alıyor. Bendeyse durum aynen şöyle: Ayaklarım çıplak, yerler ıslak, ortam ağır kokuyor, zaten Hıristiyanım dedim, neden yalan söyledim, kalabalıkta ağlayamam ben, aklım karışır, zihnim bulanır, sizler imana gelirken, ben burada onlarca dışsal faktörle uğraşıyorum ve başaramıyorum nihayetinde, konsantre olamıyorum. Kaçarak ayrılıyorum oradan. Ne yani sizler ağlayıp zırladığınız ve bunu bana gösterek yaptığınız için her dileğiniz kabul olacak ve ben zındıklık listeme bir madde daha mı eklemiş olacağım? Tanrım beni kızdırtma. Tanrım bana tahammül gücü ver, sabır ver, merhamet ver, beni sen sev. Ben belki o zaman kurtulurum.

Göbeklitepe: Dünyanın ilk tapınağına hoş buldum. Urfa Merkezden çok yakın fakat toplu taşım araçları yok buraya. Dolayısıyla taksiyle anlaşmanız gerekiyor, getir götür, 100 lira; ama Stonehenge’den bile çok çok eski burası ve Alman arkeolog Klaus Schimidt’in söylediğine göre daha 50 hatta 100 yıllık bir çalışma gerektiriyormuş ve benim ömrüm yetmez diyor. Çok önemli turna motifini arayıp, buluyorum. Tek eşli turna kuşu. Alevi inancında Semah esnasında Cem ayinlerinde de kullanılan. Yerleşik düzene henüz geçmemiş insan ibadet amaçlı, tapınma amaçlı kullanmış burayı, birlikten kuvvet doğar diyerek, toplu halde bir araya gelmek için ve kendi dillerinde eğer ağızdan konuşabiliyorlarsa yoksa zihinsel konuşarak. Her dönemde insanlar başlangıç ve varoluş üzerine kafa yormuşlar kendilerince. Bahşedilmiş hayatlarının anlamını aramışlar, bir iz bırakmak istemişler ölenlerin suskunluğunu ve yok oluşunu gördükçe. Dünya kurulalı insanoğlu arıyor, bunun için imkanları dahilinde ufuklarını genişletmek için seyahat ediyorlar, en sonunda ise Dostoyevski’nin dediği gibi biz faniler için “Her şey hayalimizde kalır, hayat da hayal gibi bir gün gelip geçer.”. İşte kalan bu oluyor. Yani hiçbir şey. İnsanlar değil; birkaç resim, birkaç söz, birkaç motif baki Göbeklitepe’de; yoksa turna kuşunu motifleyenlerin ne adı kalmış ne sanı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

Retrospektif

Eskiye Dönüş Yapmadan Yeniyi Yaratamazsın...

%d blogcu bunu beğendi: