YUNAN ADALARI VOL-1:MİDİLLİ ADASI

MİDİLLİ ADASI/LESVOS ISLAND:

image

PROLOG:

Sevgili okuyucum, her zaman olduğu gibi az sayıda ama kıymetlisiniz gözümde. Değerli vaktinizden çalacak olan aşağıdaki yazımı okumak size Midilli Adası hakkında pratik bilgiler vermeyeceği gibi, bir gezi yazısı olmaktan da bir hayli uzaktır maalesef ki ve bu, yazar kişisinin bilinçli tercihidir. Çünkü canı öyle istemiştir, çünkü buranın çobanı kendisidir ve keçilerini nerede, nasıl otlatacağına kendisi karar vermiştir. Çoban, çoban olmayı kendisi mi seçmiştir, bunu henüz bilmemekle beraber sürüsüyle beraber tüm bunları düşünecek bolca vakti olacaktır gelecek günlerde. Gurmelikten anlamayan, hayatla kavgalı, insanlarla barışık olsa da kendi içindeki savaşın uzantısı olarak, uzun süreli ateşkeslerde huzursuz olup canı sıkılan, sisteme karşı bağışıklık sistemi tamamen çökmüş bir insandan beklentilerinizi minimum düzeyde tutmanızı temenni ederek sabırla ve azimle yol almanızı rica ediyorum sizlerden ve eğer bu girizgahla bile dikkatinizi çekememişsem derhal sağ üst köşedeki çarpıya doğru yol almanızı rica ediyorum sağ salim dönmeniz için henüz fırsat varken. Belki yara alacaksınız ya da sevimsiz bir anınız canlanacak ve nefretle anacaksınız beni, kim bilir? Biz iyisi mi severek ayrılalım, daha vakit varken.

image

SAPPHO:

Yüzyıllar sonra hem kendi ismi, hem de anavatanı olan adanın isminin kadın seven kadınları ifade eden bir sözcük haline geldiği yahut getirildiği, Küçük Asya sahillerine yakın(bahsi geçen Yer Türkiye’dir) Ege adasında doğan Sappho, günümüze bir sürü önyargı ve merakla dolu sır perdesinin küçük bir miktar aralanması sonucunda fakat aynı zamanda çok çok az bilgiyle ulaşabilmiştir. Söylenenlere göre Sappho, zengin bir tüccarla evlenmiş, bir kız çocuğu doğurmuş, bir tirana karşı gelmiş ve suikast girişiminde bulunmasının ardından Sicilya’ya sürülmüştür. Bir şairin suikast girişiminde bulunmuş olmasını aklım almamakla birlikte, ölümünden yalnızca bir kuşak sonra seksist bir erkek Yunan şair, cinsel eğilimlerini aşağılamak istediği kadınlara, Lesbos Adası kökenli olma iftirasını atmaktan çekinmeyerek yiğitliğini ve bir ölüye karşı gözüpekliğini ispat etmiştir tüm dünyaya. Anacreonn adlı şair minik bir kara parçası yahut bir avuç toprağa bile adını verememişken, Ege Denizi’nin üçüncü en büyük yüzölçümüne ait adası bir kadının ismiyle var olmaktadır ve bu mühimdir, dünyada ise bildiğim ve bilmediğim kadarıyla tektir. Çok sevgili okuyucu, sizlerin bana doğru ama beni görmezken bıyık altından güldüğünüz kadarıyla ben de sizlere gülüyorum, zira ben adımı bir nehirden alabilmişim ancak, bir nehre ismimi vermeyi ise başaramamışımdır. Kabiliyetim ve erdemlerim sınırlıdır. Her kadın kadar başarılı hemcinslerimi kıskanmış, onları kıskanan beceriksiz adamlara karşıysa hissiz davranmışımdır. Bundan utanmak isterim ama neticesinde biz bir milletiz adına kadın denen. Kadın milleti, başka kadın milletlerini sevmeyedebilir neticesinde.

Yaşam pratiğinizi arttıracak bilgiler vermekten aciz, hayatınızı kolaylaştıracak öğütler sunamayacak kadar yaşam körü bir tek nefesten ibaret olup aynı teklikten gurur duyarım her fırsatta. Dünyanın en büyük lüksü olarak gördüğüm, geride kalan çocuklarına anlı şanlı bir isim bırakma telaşından da, fersah fersah uzağımdır. Bu ise beni küstah yapmaktadır. Küstahlık gerek gördükçe gerekli kişilere karşı başvurulan ve dudakların mırıldandığı, mimiklerin katlandığı bir ifade belirtisi olarak yüzümde oynanan piyesin başrol oyuncusudur. Yaptığı işin, üstlendiği rolün ise hakkını vermektedir. İnsan tuhaf bir yaratıktır; arızalı yaradılışı ve ilkel çapıyla doğaya önce meydan okumuş, sonra ise doğanın canına okumuştur. Cahil cesareti, hırsı ve burjuvazinin erdemleri, yaşamına mana katma yoksunu bireyin önlenemez yükselişiyle beraber, cennetten kovulduğu günden itibaren ve tersine işleyen zamanın ve çorak yolların ayrık otlarını ayıklamasına fırsat bırakmadan önüne sermiştir tüm güzellikleri bütün ihtişamıyla. Ve hayat adil olmayı başaramamıştır daha hala, milyonlarca yıldır yaşıyor olsa da.

Sürüler halinde bir çobanın gelip bizi kurtarmasını bekleyerek nazik ömrümüzü harcamış bulunmaktayız bir çoğumuz. Kısıtlı kabiliyete sahip sonradan olma çobanların eşliğinde ama önderliğinde değil, bir geminin içinde bir denizin, bir okyanusun ortasında kafamızın içinde yer etmiş yüzlerce tilkiyle dev dalgalar gemi boyunu aşmışken, neden ağladığını bilmeden ağlayan insanlara dönüşmüş yalpalayarak vaktimizi doldurma gayretiyle, anakaraya ayak basacağımız günü iple çekmekteyizdir bulunduğumuz yerlerde, bizi saran sıska kollu korkular içerisinde. İnsan olmanın bunu getirip getirmediğini bile bilmezken, korkularımız, öncelikli olarak “kendi” önyargılarımız ve biçare faniliğimizle kabuğu çoktan çatlamış, bizi içeriden kemiren kurtlar ortalığa saçılmışken sağlam uzuvlarımızla pes etmekle kalmak arasında geçiriyoruz günleri ve geceleri öylesine.

MÜLTECİLER:

image

Mültecilik hukuki bir statü olup, Birleşmiş Milletler tarafından “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmek istemeyen kişi’dir. Yirmi ağustos 2015, saat altı buçuk itibariyle de bahsi geçen binlercesi Midilli Limanı’nda konuşlanmış olup, buldukları kuytulara sığınmışlar, kurdukları kısa süreli, basit ve ilkel şartlardaki hayatlarını akıp giden zamana karşı beyhude bir koruma ve muhafaza etme gayreti içerisinde hayalleri, umutları, sevinçleri ve korkuları dahilinde yaşayıp tüm Midilli halkına ve adaya gelen turistlere de yaşatmaktadırlar. Bu konuda son derece pervasız görünmektedirler çaresizliğin ve çıkışsızlığın getirmiş olduğu şartlar dahilinde. Hep baharı kovalamış göçebe ruhlu ve adaptasyonel insanoğlu zamanında başını sokabileceği bir evi varken yüz metrekarelik çadırlarda ya da yerlere serdikleri karton kutuların üzerinde meçhul geleceklerini hayallerinde kovalayıp durmaktadırlar. Birçoğu gelecekte yaşayacakları ülkenin dilini bile bilmezken, bu insanların vebali savaşları yaratanların üzerinedir diyerek vicdanlarını rahatlatan ve başlarını sokacak evleri, bir temsilciler meclisi ve bir avuç toprakları olduğu için sürekli şükreden sersemlemiş insan toplulukları içinse diyecek bir şey yoktur. Kendi başlarına benzer şeylerin gelmesi an meselesidir, farkında değillerdir.

image

image

image

image

Sorular sorular… Sıkça sorulan canyakıcı sorular ve var olan fevkalade kötü durumu değiştiremeyecek cevaplar…
1-Mülteci hayatı nasıldır?
Harikadır. Güne gökyüzüne bakarak uyanırsın. Güneş açılarına göre ya tam tepende yahut belli açılarına göre yüzünü yalamaktadır. Birkaç saniye boyunca ama sonsuz değil; yani nerede olduğunu idrak edene kadar bu harikalık sürer. Sonra yerini bilinmezliğe bırakır. Savaşta yitirdiğin sevdiklerin varsa da adını koyamadığın sızıya teslim olursun. Sonra da hayatta kalan sevdiklerin ve kendin için teselli ve umut beslersin. Bu ise seni hayata bağlar. Yoksa gün uzundur ve horlamalarla geçecek saatler vardır önünde. Sürekli horlanacaksındır, bu Allah’ın emridir. Ülke senin ülken değil, konuşulan dil anadilin değildir. Günlük dilenme telaşın bıkkıntı yaratmıştır bile yenisi olduğun kara parçası üzerinde. Feribot kuyruğundaki memuru, Yunan polisini, el açtığın dükkan sahiplerini ve masa masa gezdiğin restoran ve bar müşterilerini çileden çıkartacaksındır daha, kucağında gezdirdiğin çocukla. Bir iki tamam da, sürekli olduğunda herkes senden bıkmaya başlar. Zaten kendi ekonomik krizleri vardır ve sen Arapsındır, Kürtsündür, hem yaban hem yavansındır. Ne İsa, Ne Musa senin Muhammed’in vardır. Senin Allah’ın vardır sana tüm bu kepazeliği layık görse de. Ama vardır bir bildiği ve o da olmazsa eğer dalları kurumuş meyve vermeyen ağacın gövdesi de içten içe çürüyüp yok olacak ve sen onun gölgesinde avunamayacaksındır bu kadar çaresizliğin içinde. Açlığını bastırmalı, hiç olmazsa yüzünü yıkamalı, sonra ekmek almalı, çocuğunu emzirmeli, bebek bezlerini ve çamaşırlarını yıkayıp kurutacak yer bulmalısındır. Mülteci hayatı budur. Daha fazlası kaçak teknelerle karşı kıyıya geçerken teknenin alabora olması sonucu boğularak ölmektir. Mülteci olmak sana tüm bunları reva gören insanlara kanının son damlasına kadar beddua etmektir ve işin tek rahatlatıcı kısmı budur. Arapça beddualar edersin öfkeyle. Allah onların, hepsinin, tümünün, çoluğunun, çocuğunun… Eeee… Ertesi günün dünyanın şanslı mültecisi yine sensindir. Değişen pek bir şey yoktur. Yine güneş, yine sefalet, yine horlanma, yine dışlanma.

image

2-Bir mülteci kampı, bir mülteci hayatı ve bir mülteciyle yüz yüze gelen mülteci olmayan insanın tavrı nasıl olmalıdır?
Üzüntü esastır, empati kurmak şarttır. Şaşkınlık da. Bakarsın ama aralarına girmezsin, görürsün ama ses etmezsin. Çünkü sen de ne ile karşı karşıya olduğunu bilmezsin ve çözümsüz görünür halleri. Sorun yaratmamaktır esas, çözüm üretmek değil ve sorun yaratanlar çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Gazeteciler ve televizyoncular rotalarını o yöne çevirirler. Ortaya çıkan bir sürü dramdan doğan hikayelerden ileride yazarlar, şairler eserler verirler. Birileri daha çok zenginleşirken birileri de ölmekle meşguldür. Cennetin tapuları kapışılır durur. Bahşişle, sadakayla hayat kurtaramazsın. Ne kendi onurunu, ne karşındakinin onurunu. Sadece gününü kurtarırsın mülteci konumundaki yersiz yurtsuz bir dilencinin. Çocuğuna süt parası olur, bir somon da ekmek. Önce esmer tenleri, sonra lokal kıyafetleri, elde edene kadar takındıkları bir parça yılışık halleriyle yadsırsın varoluşlarını. Mültecilere sınır yoktur, gümrük de. Hırsızlık yapmalarından, sana göz koymalarından, mahalleni çirkinleştirmelerinden, hoyratlıklarından ürkersin. Ürkersin simsiyah, öfkeli gözlerinden. Ama şimdilik kötülük onlardan gelmeyecektir çünkü onlar misafirliktedir. Açılan kapılar, onlara sokaklarda, yerlerde yaşama hakkı vermiştir. Kızacağın birileri varsa silah tüccarları, karteller, savaşa gizliden destek verenler, iktidardaki kimi hükümetler ve şartlar gereği onların arkasını kollayanlardır. Hayat adil değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Bu insanların entegrasyon süreçleri vardır. Kimisi tutunamayacaktır gitmiş olduğu yerde. Keşke o gün o gemiye bindiğim gün ölseydim diyecektir. Ölüm bir anlık, sefalet ve yoksunluk ömürlük olacaktır ve dünyanın sorunudur bundan sonra Suriyeli mültecilerin sorunu. Dünyanın vebasını taşımak zorunda değildir bir avuç yürek.

3-Peki ya çocuklar?
Çocuk her yerde çocuk işte. Bir annenin bulduğu direklere kurutmak için astığı ıslak çamaşırlar var oyuncak yaptıkları. Kendi kafalarında yarattıkları oyunları var. Kimisi mışıl mırıl anasının koynunda meme emiyor. Gelecek korkuları yok. Onların bugünleri var sadece. Sevindirilince seviniyorlar. Muzırlar, başlarına buyruklar, pervasızlar. Onlar sadece çocuklar. Limanın altını üstüne getiriyorlar. Ailelerinin yaşama sevinçleri. Maziyi düşünmüyorlar, şekerle avunuyorlar, ilgiye muhtaçlar. Anne babalarının dertleri başlarını aşmışken ve ne çeşit bir geleceğin onları beklediğini bilmezken kendilerini benim kafama musallat ediyor bızdıklar. İki tanesi koşuştururken bana çarpıvermişti. Gel desem gelirler miydi ki?

“Beni terk edip gittiğin zaman
Sanma ki kal diye yalvaracağım
Ben senin yerine ağlayacağım” demiş bir adamın da doğmuş olduğu toprakların vatandaşıydı bir zamanlar bu insanlar.

NİHAYET MİDİLLİ:

image

Liman ve şehrin merkezi iç içe. Sizi ilk karşılayanlar restoranlar, kafeler ve dükkanlar oluyor limandan çıkar çıkmaz. Denize paralel cadde Ermu caddesi olarak biliniyor. Tabanvay gezerek yarım gün içerisinde Midilli’yi bitirmeniz mümkün ama sadece merkezini. Bir sürü mağaza, dükkan, taverna ve fırın müşterilerini bekliyor. İçkinin ve uzonun  en ucuz olduğu ada burası sanki. Her markada, her boyda, çeşit çeşit, kutuların içinde, litrelik, mililitrelik halleriyle vitrinlerde arz-ı endam etmekteler raf süsleri olarak. Ve de zeytinyağı, herkes için buradan gidecek en güzel ve faydalı hediye.

Marjinal bir tatil bekleyenler ve umanlar içinse bir parça hayal kırıklığı Midilli Adası. Pazar günleri muhakkak yaşlıların gönüllerinin alındığı, pastaneye, lokantaya olmadı hava aldırmaya parklara çıkarıldığı, nesiller arasında aktarımın önemsendiği, pazar ayinlerinin aksatılmadığı; böylelikle entegrasyonun, aidiyet hissinin ve yaşama sevincinin ayakta tutulmaya çalışıldığı anlaşılmakta. Yukarıya veya adanın diğer tarafına doğru yol aldığınızda ise Kıbrıs’ı çağrıştıran her biri şahsına münhasır, şirin ve iki katlı evlerden oluşmakta Ada.

image
image

Bana gelince bulup girdiğim her kilisede bir mum yaktım ve dilek diledim, bir parça dinlendim, sonra da yoluma devam ettim. En nihayet bir tanesinde kilitli kaldım ve papazı sayesinde kurtulabildim. Şükran. Yoksa ben de kendi ülkeme geçmek gayretindeki pasaportsuz bir mülteci idim şu an derdini Yunan polisine anlatmak için yırtınan. “Gemi kaçtı, ben kilisede sabahlamayı tercih ettim, bunun benim için eşsiz bir deneyim olacağını bilmiyordum ama öğrendim ve şimdi şu an tüm eşsizliğimle karşınızdayım. Az uyudum ama değdi. Sabaha kadar mum yaktım, dilekler diledim gelecekteki büyük başarılarım için ve de gece gece üzerime üzerime gelen yüksek tavanlı, tütsü kokulu kilisenizden kurtulabilmek için. Cami olsaydı halının üzerine kıvrılırdım hiç olmazsa. Şimdiyse biraz insani koşullarda ülkeme dönmeyi yeğlerim. Olur olur hücum bot olur, sahil güvenlikçiler erkek mi? Eğer polisleriniz kadar yakışıklı ve başarılı yaradılışlara sahipseler seve seve giderim(mültecilere dur yapma demekten çılgına dönmeleri dışında falsolarını göremedim, bir bebek gibi azarlamaktan memnunlar mıydı karşılarındakini.. daha çok bıkkınlıktı sanki), hatta Girit’e bile gidebiliriz beraber, uzak ama memleketim evet, Yunan erkekleri evet, dün gecemi dini bir müessesenin çatısı altında, Tanrı’nın evinde bir başıma geçirerek günahlarımdan arınıp, kefaretimi ödedim sanıyorum kısmen, hücum bot olmazsa bir başka cruise da olur büyüğünden…

Prosedür ise şöyle imiş benim hayallerimin ötesinde, yarım yamalak ağızlardan dinlediğim kadarıyla:Diğer ülkelerden gelen mülteci konumundaki çeşitli ülke vatandaşlarıyla bir tekneye bindirilip geri gönderiliyormuşsunuz yaka paça.

Benim Midilli anılarım yazdıklarımdan ibaret. Ada’dan fazla bir şey anladığım söylenemez. Bir daha gelme ihtimalim de olmayacaktır.  Ama Rumlar iyi insanlardır. Tarih tarihte kalmıştır. Günümüze gelinceyse bizden daha dürüst kalabilmiş, aralarına girdiğimde kendimi huzursuz hissetmediğim, mülteci sorununu sabırla ve sükunetle aşmayı başarabilecek ve mübadeleyi anarak Atalarının çektiklerini derin bir sızıyla yad edecek insanların arasında bulunmuş olmaktan  memnuniyet ve gurur duymaktayım.

image

image

image

image

image

image

image

image

                                                                         URFA

                                   “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.”

image

Aramakla bulunmuyor ama neticede bulanlar da hep arayanlar. Bense elde edemediğim şeyi(bu bir kimse olabileceği gibi; bir his de olabilir) kalbime gömdüğümü söyleyerek büyüklenmektense haykırıyorum. Ama fısıltıyla. Unutmadım diye. Ben seni. Gündüz bindiğim otobüste, akşam geçti, gece bitti, sabah oldu, öğleni buldu. Urfa garajına indim. Öğretmenlerin tayin zamanına denk gelmişim. Garajın girişinde stand açmışlar, yardımcı olmak için. Hepsini pas geçiyorum ve kendimi bir anda artan ısıya adapte etmeye çalışan dış yüzeyim ve buram buram terimle(neyse ki eylül) belediye binasının içinde buluyorum. Altıncı kat: kültür sanat, halkla ilişkiler. Beni hemen karşıdaki Harran Oteli’ne yönlendiriyorlar. Hem yerli, hem yabancı turistin az olduğu bir dönem sınırdaki gerginlik yüzünden. Tekrar sohbete geleceğimi söyleyip, otelime geçiyorum. Zaten belediyenin karşısı. Üst katta bir oda Bir saat içerisinde kendimi tekrar belediye binasında buluyorum. Yemekte yakalıyorum çalışanları. Hemen beni de buyur ediyorlar. Açlık sofuluğu bozarmış, hiç hayır demiyorum, çünkü oturup kahvaltı edecek fırsatım olmadı ve hem sohbet edip, hem bilgilendirilirken, atıştırmak iyi geliyor. Önümde çok şehir, az gün var. “Başkanınızın ismini biliyorum.” diyorum. Nereden mi? Böyle bir soyad unutulmaz da ondan: “Fakıbaba”. Üstelik sadece şehre girmeden bir ilanda okumuştum ve adı aklımdan çıkmıyor: Fakıbaba, Fakıbaba (marka olunmaz, marka doğulur üstelik tek bir soyadla), isim dönüp dönüp geri geliyor bumerang misali…

Harran: Garaja gitmem gerekiyormuş Harran’a gitmem için. Hemen tarif üzerine on dakika mesafedeki duraklara gitmek için ağırdan alarak yürümeye başlıyorum. Sabahki telaşımı üzerimden attığımdan, insanlara baka baka yürüyorum. Çok fazla erkek var yollarda yürümekte olan. Genç nüfus bunlar ve üçerli beşerli gruplar halinde yürüyorlar. Kadın sayısı çok az. Bayram değil seyran değil, kendimi büyükşehirde gibi hissediyorum. Sanki bir pazar günü ve insanlar bayramlık alışverişinlerine çıkmışçasına dirsek dirseğe geçiyoruz yollardan. Garaja giden otobüsten indiğimdeyse, alt kata gitmem gerektiği söyleniyor. İç hatlar oradaymış. Sıcak iyice yakıcı olmaya başladığından başıma biraz suyla ıslattığım fularımı takıyorum. Suyum bitti ve yol ne kadarlık mesafede bilemiyorum. Harran yazısını görür görmez, ağız kuruluğumun da etkisiyle “Haran!” diye bağırıyorum. Kıvırcık saçlı, biraz tombik bir genç adam gülümseyerek bana doğru geliyor(umulmadık anlarda yapabildiğim ecnebi gırtlağımla benim nereli olduğumu çıkarmaya çalışıyor ve ben hemen türkçe konuşmaya başlıyorum tedirginlikle.) “Gel!” diyor bana, eliyle de çağırmasını destekliyor. Kuzu kuzu sözünü dinliyorum. Ön koltuğa geçiyorum(isyankar ama garip zamanlarda itaatkarlık baş özelliğim). “Ne kadar?” diyorum. “Beş lira.” diyor üç ay öncesinin parasıyla. Dolmuş azar azar ama seri bir şekilde her duraktan toparladığı insanlarla doluyor. Dolmuşa hakim genel lisan Arapça. Asfalttan ön cama sıcak o kadar vuruyor ve beni sersemletiyor ki, aklımın ucuna dönüp ne var ne yok, kim binmiş kim inmiş diye bakmak gelmiyor. Ama gözlerimi dantelli toz savar örtülerden alamıyorum. Sakil durmuyorlar aslında. Sanki annesi sermiş gibi ve sadece sıcakta paralize olmuş ben gözlerimi alamıyorum onlardan. En nihayet bir durakta haddinden fazla durulup, şoförün yokluğundan ve bağrış çağrış Arapça konuşan insanların seslerine daha fazla duyarsız kalamadığımdan uyuşan ayaklarımı betona basma dürtüsüyle iniyorum dolmuştan. Entarili, ağızlarında sayılı(sayı tam, altın dişleri yokluk hissi veriyormuş) dişi olan iki Arap ve bizim tombik şoför arasındaki çığrınmaların nedenini anlıyorum. Dolmuşta ayakta bile yer yok ve bir tanesi benim yanıma geçecek ama günah olduğunu düşünerek birbirlerine sen geç sana yazsın(günah) şeklinde bizim telkin dediğimiz şeyi gürültülü ve birbirlerini ittirerek yapıyorlar. “Hah!” diyorum bende, “Ölüyorum sizlerle oturmaya.” Hınçla ön koltuğa geçiyorum. Arkaya dönüyorum. En arka koltukta oturan kadınlara gel işareti yapıyorum. Bir tanesi, en cesur olanı belki de, yanıma geliyor ve tüm bunlar saniyeler içerisinde gerçekleşiyor. Ön koltuktaki tek kişilik yalnızlığım ve pişmeme bir ortak çıkıyor ve iki kişilik yalnızlık ve sıcaklık yaşamaya başlıyoruz beraber. Başımı ıslattığım suya hayıflanıyorum, şimdi bir damla su bulamazken. Kafam iyice terliyor. Tek çare yemeni şeklinde bağladığım fularımı açıyorum ve saçlarım dökülüyor ortalığa. Tüm dolmuş hep bir ağızdan yüksek sesle;
-“Haaaaaaa!” diyor.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama ilk etapta üstüme alınmıyorum. Saçlarımı geriye itip, fularımı geçiriyorum tekrar başıma. Gene arkadan yüksek sesle ve hep bir ağızdan tek ses çıkıyor;
-“Oooohhhh!”
Banaymış. Bakar mısınız? Bir dolmuş dolusu Arap erkeğine saçlarımı açmışım, en büyük günah. Sonra örtmüşüm, herkes rahat. Hayatımda en büyük darbeyi aldığım, gafil avlandığım zamanlar, hep büyük konuştuğum zamanlar olmuştur. Yola çıkmadan önce içimden artık beni şaşırtacak şey kalmadı, benimde insanları şaşırtacak halim demiş idim kendi kendime ama hayatımda bir hayal gibi bir gün geçip gittiğinde, yüzümde bir sırıtış kalacak tek, bu anlara dair. Saçlarım ve kabahatim ve var güçleriyle beni konuşup ama kanıksayıp gülen adamlar ve bana tımarhaneden kaçmış buralara gelmiş gözüyle ara ara yan yan dönüp bakan şoförümüz ve baştan aşağı siyahlar giyinmiş, çilekeş koltuk arkadaşımla tek kelime etmeden, sıcaktan kurdeşen dökerek gidiyoruz. Nane şekeri ikram ediyorum ona ferahlarız bir nebze diye. Önce hayır diyor, sonra alıyor. Şoföre tutmuyorum. O da onlardan, hain diye geçiriyorum içimden. Dişlerimin arasında katır kutur şekeri parçalarken, gözlüğümün arkasından başımı çevirmeden bakıyorum gizlice. Alınıyor ve burnunu çekiyor küskünce kafasını öte yana çevirerek. Alındığını belli ediyor. Saklamıyor, gizlemiyor. Şekere öldüğü yok, onu adam yerine koymadığımı, nezaket göstermediğimi, dolayısıyla onu saymadığımı düşünüyor. Burada herkes neyse o. Kimse rol yapmıyor. Kızan kızıyor, öfkeleniyor, bağırıyor, çağırıyor. Ağız dolusu gülüyorlar, 32 dişleri meydanda. Kimsede maske yok. Herkes olduğu gibi. Bende(artık nasıl görünmek istediğimi tam olarak bilmesemde). Dolmuş “Harran Konteynırkent Konaklama Tesisi” yazısının önüne geldiğinde, beni kendime getiriyor. İçerisi hemen hemen boşalıyor ve ben mülteci gerçeğiyle seyahat ettiğimi ancak şimdi idrak edebiliyorum. O zaman farklı bakıyorum bu insanlara. Temerküz kamplarına benziyor kaldıkları yer. Biraz da hapishanelere. Yalakların içindeki suya ayaklarını sokmuş, serinlemeye çalışan bir adamla göz göze geliyorum. Bana bakarken başka şeyler düşünüyor. Ayaklarıyla suda bale yapar gibi daireler çiziyor.

20130912_152843

20130920_162440

Dolmuşta tek başına kalıyorum. Sanıyorum. Ama sessiz bir nüfus varmış arkada. Şoför beni dayım/amcam dediği meşhur Ağa’nın yanına götürüp, bırakıyor(Aşağıda linkini vermiş olduğum Şanlıurfa tanıtım videosunda başrolde kendileri). Sıkı sıkı da tembihliyor(bana kalırsa benim durumumu patetik buldu, beni emin ellere teslim etme ve bilinçli/bilinçsiz bir şekilde ruhumu huzura kavuşturma derdine düştü) upuzun adama. Entarisinin üzerinde siyah ceketi, ayağında makosen ayakkabıları var. Ve nihayet Harran’ın kalbindeyim. Birden sakinleşiyorum. Duruluyor içim. Ezan sesiyle beraber Ağa beni bırakıp, abdest almaya gidiyor. Sonra çimenlerin üzerinde namazını kılıyor. Bunu gösterişten uzak yapıyor. Arkamda usul usul namazını kılarken, ilerideki Harran Üniversitesi’nin kalıntılarına bakıyorum bende. Sonra develere. Sonra ters külah evlerine. Huzur onu aradığımı bilmiş gibi, geldi ve beni buldu. Dakikalar geçiyor. Beraber çimenlerde oturuyoruz. Telefonu hiç durmuyor. Türkçe konuşuyor karşı tarafla. Karşı taraf kızını vermeyi teklif ediyor. Kızının güzelliğinden dem vuruyor. “Bende çok var, istemem.” diyor Ağa. Boy boy oğlanlar geliyor. Oğul ya da torun, bir sürü. “Daha var mı?” diyorum. “Çoook.”diyor.
Beraber odaları geziyoruz sonra, süs eşyaları filan derken yaklaşmakta olan tur otobüsünden inen yolcuların sesleriyle irkiliyoruz. Dışarıda oturuyorum rehber ve şoförle. Onlarla beraber dönüp dönemeyeceğimi soruyorum ücret karşılığı. Para almayacaklarını söylüyorlar. Toparlanma vaktine yakın sohbet koyulaşıyor. Böyle bir yerde konu tarikatlara geliyor. Kahta’daki Şeyh’den bahsediliyor, sonra Malatya Darende’de olan bir diğerinden. Kahta’daki anladığım kadarıyla Taliban gibi kadınları doğrudan kabul etmiyormuş ama Darende’de sorun yokmuş. Bana “Siz gider miydiniz?” diye soruyorlar. “Kadınların elini sıkmasında ne kötülük olabilir ki?” diyorum. “Elimi sıkmayacak bir kimsenin ayağına gitmek çok onur kırıcı.” diyorum ama biliyorum ki merak duygusu var ya içimdeki ben gene giderdim(ne geldiyse başına bu pisinin..) tek görmek için. Ayrılırken Ağa’yla el sıkışıyoruz. Kuvvetle sıkıyor elimi. Bende onunkini. Giderken siyahlar içerisindeki kadınlara takılıyor gözlerim. Gördüğüm en güzel gözler bunlar. En güzel göz badem göz. Sanki boya karıştırılmış gözbebeklerine. Öyle ışıl ışıl, kendinden sürmeli.

image

image

image

image

image

Tur otobüsünün ön iki sırasını hanımlar kapatmış. Tekli oturanlarda koridor tarafında ve hiçbiri geldin ama hoş geldin mi bakalım der gibi bakıyorlar. Çaresiz cam kenarına oturmuş bir beyin yanına oturmak için hamle yapıyorum. Beni tek candan karşılayan o. Başlıyor anlatmaya. Eşi midesini bozmuş, geziye katılamamış. Aksanlı konuşmasından anlıyorum yurtdışında yaşadığını, iyi eğitimli olduğunu. İngilizce konuşulan bir ülke ama hangisi olduğunu sormuyorum, o da söyleme gereği duymuyor ama Türkiye’nin genel halinden şikayetçi ve her geçen sene daha kötü bulduğundan bahsediyor. Eskiden emekli olduğunda yerleşmeyi düşündükleri topraklarından o çoktan umudunu kesmiş(el sıkışmanın ayıp ve günah sayılmadığı bir ülkeden geldiğinden, bir sürü zevzek ve zevzekçe hal ona çok manasız geliyor ve karısı da olmayınca oturup konuşacak birini bulduğu için mutlu sadece ve insan doyduktan sonra gene ülkem diyor, doğduğum topraklar diyor). Bunları neden söylüyorum diyecek olursanız, az sonra yan koltukta oturan yeni evli(oldukları öpüş kokuş hallerinden ve birbirlerine gerksiz sırnaşıklıklarından belli) çiftten erkkek tarafı “Ağbi, yenge nasıl, aradın mı?” deyiveriyor. Adam kibar kibar “Sabah konuştum, daha iyiymiş.” diyor. Bu kadarla kalıyor mu? Hayır. Karşı taraf tatmin oluyor mu? Hayır. Ve üsteliyor. “Sende unuttun ablayı, bak akşam oldu, kaç saat geçti üzerinden, vefan nerede?” diyor. Diyebiliyor. Sonra da bıyık altından gülerek yan yan bana bakıyor. Bu bugün ikinci yan yan süzülüşüm. Ama ilkinde saflık vardı, merak vardı. Bundaysa haddini bilmezlik ve her boka maydanoz olmaklık var. On beş dakikalığına esas kızı yani ablayı unutturan, “vefa duygusu yoksulluğu yaratan ben”se hakim olduğum iç çekişimi içime atarak(adı üzerinde iç), nezaketle konuk eden tur rehberine ve bana yer veren adını bile sormadığım beye karşı ayıp olmasın diye susuyorum. Konuşmamız bir anda kesiliveriyor. Hani hal kalmaz ya konuşacak, işte öyle bir şey. Bizde sustuk. Halbuki Göbeklitepe ve Petra’dan bahsediyorduk ve Galapagos’tan. Ben bir yerlerde indim ve kendimi özgür ve mutlu hissettim iner inmez. Daha turun başındalar ve akşam beraber katılacakları bir Sıra geceleri var. Bir araba dolusu tanımadığın insanla seyahat etmeyi ve bunun sakıncalarını bana hatırlatan nahoş bir anı olarak asla unutmam Harran’dan dönüşümü.

Balıklıgöl: Akşam iyice çökmüş oduğundan henüz daha yemek yiyemediğimi aklıma getirtiyor, belediye’deki atıştırmalarla durduğumu anımsıyorum. Ama Balıklıgöl var daha İbrahim Peygamber’in suya atıldığı yer olan. Ve merkezin güneybatı ucuna doğru başlayan yarım saatlik yürüyüşüm bana gene aynı şeyleri söylüyor. Çok fazla insan, çok fazla erkek. Herkes akşam yemeği derdinde. Adım başı kebapçı, ciğerci. Balıklıgöl’se tam bir mesire yerine dönüşmüş. Piknik yapanlar, çekirdek çitleyenler, ezan vakti namaza koşanlar.. Kadınlarını görüyorum Urfa’nın. Günyüzüyle görememiştim, çünkü yoklardı. Neredelerdi? Sıkıştırılmış oldukları evlerinde, kuşatılmış hayatlarında yaşayan bir sürü kadın. Ancak akşam çıkabiliyorlar tek tük. Belki bu şehrin ritmi de bu. Kadınlar gececi ve Balıklıgöl çevresinde dolaşıyorlar. Sonra hayatta yoklar. Her yer , dağ taş adam. Burada bir disco açılışı olmuş. Erkek erkeğe. Benim aklım almadı. Adam adama kurdeleyi kes, meşrubat dağıt(belki alkol satışı vardır ama sadece erkeklerin girebildiği bir discoda alkol olması kanımca sakıncalı olabilir, istenmeyen ve beklenmedik ve sürpriz bir takım açılımlara neden olabilir sanki. Urfa beni güldürdün, Allah’da seni güldürsün), hopçiki dans et(slow çalmasalar bari), sonra sevdiğini an, sonra kahırla dol, dertle dol..

20130912_193749

En çok merak ettiğim yer ise Çilehane. Tarifle ancak, Eyüp Peygamber’in çilehanesine gelebiliyorum. Haremlik/selamlık olarak ayrılıyor. Girişteki görevli halime bakıp gerekli ikazlarda bulunuyor. Kapansanız iyi olur, terliklerinizi çıkarmalısınız. Uzun örtülere bakıyorum. Kimlerin kimlerin giyip çıkardığını düşünüyorum, ürperiyorum ama içeri de girmek istiyorum. Özgür irademi kullanıyorum ve örtülerinizden kıllanıyorum, ben iyi bir müslüman olamayabilirim, zaten layıkıyla üstesinden gelemediğim onca rol var ki, dinimde buna dahil(ama Kur’an başka, o her zaman aradığım Tanrı’nın sözleri, başlarda korkutsada yazıldığı dönem itibariyle indirilmiş olduğu yerdeki insanların anlayacağı şekilde gönderilmiş, yazılmış, yazdırılmış, fakat ne yazık ki din bezirganlarının istismarına uğramış ama kabiliyeti olanlar ve günahkar ruhu olduğunu düşünenler için en yüce, en güzel lisan Kur’an, kendi güzel, Arapçası güzel) ve din inanca, köy yolları şehir yollarına dönüştüğünde arıza çıktığını, öteki tarafa çırılçıplak gideceğimizi ve dönüşümümüzdeki enerjinin kıçımızı başımızı örten birkaç parça çul çaputa ihtiyacı olmadığını düşündüğümü söyleyemeden, adama hıristiyan olduğumu söylüyorum ve o şekilde içeri giriyorum. Ama tek bir şeyi hesaba katamamışım. Onu da girince anlıyorum. Ayağımdaki terlikleri çıkardığımda ıslak zemine basmak durumunda kalıyorum ve içim bir kez daha ürperiyor ama baş döndürücü rutubet kokusu beni kendime getiriyor. Yerlerde seccadeler var. Kadınlar görüyorum gözyaşları içerisinde. Çilehane camın arka bölümünde. Mağara gibi. Yalıtılmış, sessiz. Bir adamın her kim olursa kendini bulabileceği bir yer. Ama gel gör ki bana yönelik bakışlar gel ağla der gibi. Kadınlardan biri gözyaşları içinde bana bakıyor, yüzünde aptallaşmış bir ifadeyle. Diğeri abdest alıyor. Bendeyse durum aynen şöyle: Ayaklarım çıplak, yerler ıslak, ortam ağır kokuyor, zaten Hıristiyanım dedim, neden yalan söyledim, kalabalıkta ağlayamam ben, aklım karışır, zihnim bulanır, sizler imana gelirken, ben burada onlarca dışsal faktörle uğraşıyorum ve başaramıyorum nihayetinde, konsantre olamıyorum. Kaçarak ayrılıyorum oradan. Ne yani sizler ağlayıp zırladığınız ve bunu bana gösterek yaptığınız için her dileğiniz kabul olacak ve ben zındıklık listeme bir madde daha mı eklemiş olacağım? Tanrım beni kızdırtma. Tanrım bana tahammül gücü ver, sabır ver, merhamet ver, beni sen sev. Ben belki o zaman kurtulurum.

Göbeklitepe: Dünyanın ilk tapınağına hoş buldum. Urfa Merkezden çok yakın fakat toplu taşım araçları yok buraya. Dolayısıyla taksiyle anlaşmanız gerekiyor, getir götür, 100 lira; ama Stonehenge’den bile çok çok eski burası ve Alman arkeolog Klaus Schimidt’in söylediğine göre daha 50 hatta 100 yıllık bir çalışma gerektiriyormuş ve benim ömrüm yetmez diyor. Çok önemli turna motifini arayıp, buluyorum. Tek eşli turna kuşu. Alevi inancında Semah esnasında Cem ayinlerinde de kullanılan. Yerleşik düzene henüz geçmemiş insan ibadet amaçlı, tapınma amaçlı kullanmış burayı, birlikten kuvvet doğar diyerek, toplu halde bir araya gelmek için ve kendi dillerinde eğer ağızdan konuşabiliyorlarsa yoksa zihinsel konuşarak. Her dönemde insanlar başlangıç ve varoluş üzerine kafa yormuşlar kendilerince. Bahşedilmiş hayatlarının anlamını aramışlar, bir iz bırakmak istemişler ölenlerin suskunluğunu ve yok oluşunu gördükçe. Dünya kurulalı insanoğlu arıyor, bunun için imkanları dahilinde ufuklarını genişletmek için seyahat ediyorlar, en sonunda ise Dostoyevski’nin dediği gibi biz faniler için “Her şey hayalimizde kalır, hayat da hayal gibi bir gün gelip geçer.”. İşte kalan bu oluyor. Yani hiçbir şey. İnsanlar değil; birkaç resim, birkaç söz, birkaç motif baki Göbeklitepe’de; yoksa turna kuşunu motifleyenlerin ne adı kalmış ne sanı.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: