ROMA

DAEF4BAD-262C-4B6D-B51D-55ED1F7C2C2E

ROMA :

“Yalnızız. Ne derlerse desinler, biz kadınlar hep yalnızız.” Sofia

“S.ktiğimin hizmetçisi.” Fermin

”-Ne yapıyorsun?
 -Öldüm ben.
 -Baksana ölü olmayı sevdim ben.”

GİRİŞ :

Filmi izlemiş iki kişiden ilki, yazıda A kişisi olarak tanımlanmakta olup, film hakkında kendi yorumlarına güvenemediği için konuşma ve sinema heveslisi, burada da B kişisi olarak tanımlanan ve arkadaşım dediği kimseden fikrini almak ve çalmak maksadıyla çeşitli sorular sorar durur kendisine hiç durmadan. Taraflar gençtir ki gençlik geçicidir, kısmen kurnaz ki isteyerek ya da istemeden yıpratıcı olabilmektedirler zaman zaman. Bir de erkektirler. Haklarında verilen bunca bilgi şimdilik yeterlidir. Konuşma başka yerlere kayar, ama neticede kazanan Roma olur. Nasıl mı?:

A-Nasıl buldun? Her yol Roma’ya çıkıyor muymuş? Herkes bir gün Roma’yı yakmalı mıdır öte yandan?
B-Yol bilmem, kundakçı da değilim ama izleri görür, ipuçlarını takip ederim. Her sinema yazısı Roma’ya çıkmalı en azından. Üzerine neler yazılmaz ki?
A-Neler mesela?
B-2019 kararları aldım. Fikirlerimi ücretsiz paylaşmıyorum. Çünkü çalınıyorlar.
A-2019’a girmedik henüz. Daha çok var. Ne olur fikrini söylesen! Hem biralar da benden.
B-Buradaki B kişisi olduğum için mi bira?
A-Filmin ruhuna uygun bir şeyler olsun madem. Mesela mezcal ya da pulque! Cleo’ya ilk seferinde kısmet olmayan pulque.
B-Filmin ruhuna tamamiyle uygun olsun madem, Meksika’ya gidiş dönüş uçak bileti de olsun içinde. Bu içkileri burada bulman zor olur. seni düşünerek söylüyorum yani.
A-Corona’da anlaşalım o halde.
B-Şimdilik o da olur. Hızlı bir giriş yapıyorum ben de. Filmi beğendim. Hem de çok. Bu sene izlediğim en iyi şeydi ya da son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi diyelim. Cuaron’un filmografisinde ise kesinlikle zirve, tartışmasız bir başyapıt.
A-Fellini’nin Roma’sından daha başarılı buldun mu peki?
B-Ben bu Roma’yı, o Roma’dan daha çok beğendim. En çok da insana ayaklarını yere bastığını hatırlata hatırlata izletmeyi başarıp, sonuçta kendisine hayran bırakmasından ve gerçekçi bakış açısından ötürü sevdim. Siyah beyaz çekilmiş bir film ve bazen fotoğrafta da olur bu, renkte ayrıntılar gizlidir ve o ayrıntıları meydana çıkartamazsan eğer o fotoğraf güçlü olmaz. Ama başarırsan da daha güçlü imgeyi renkle verebilen çıkmaz. Ve burada renksizlik olmuş. Film bittikten sonra renksiz yani siyah beyaz diyecektim, bir film izlediğimi unuttum bile. Deniz dalgalıydı ya, köpükleri beyaz rengi koyu maviydi mesela. Gökyüzü, dağlar, eşyalar, kostümler olmaları gereken renklerde kaldılar aklımda. Meksika’ya gitsem, ailenin kaldığı evi dış cephe boyasından bulabilecek gibiyim. Sence bu mümkün müdür(dedikten sonra ilk defa gülümser B kişisi)?
A-Biz ona tam kıvamında diyoruz.
B-Aynen öyle ve yönetmen terazinin topuzunu kaçırmamayı başarıyor onca hengamenin arasında. Dile kolay evi gördük iki kat ve oda oda. Cleo’nun ve ailenin atlattıkları bir deprem, bir yangın, bir kürtaj, bütün o nankör adamlar ve sürecin politik altyapısı ve siyah beyaz Meksika. Cuaron’un anılarından yola çıkarak yola çıktığı ve öyle de devam ettiği, yarı otobiyografik izler taşıyan, bana kalırsa hiç kolaya kaçmadan seçtiği yolda, genelde çoğu yönetmenin yaptığı üzere bir çocuğun gözünden değil de, dışarıdan bir gözlemci gibi anlatmış olayları. Kamera yetmişler Meksika’sının kendisine dönüşüverdi bir süre sonra. Bu az belki de hiç rastlamadığım bir şeydi. Belgesel bir kameramanın maharetli ellerinden çıkmış gibiydi film.
A-Süresi de bir hayli uzun. İki saat on beş dakikalık bir film bu ve giriş kısmı bir sanatsever değilse eğer ortalama bir seyirciyi ekran karşısından kaçırtacak cinsten.
B-Yani evet, ortalama sinema izleyicisine sorsan hizmetçi kızın güncesini izlemeye mi geldik biz buraya diyebilir mesela. Filmin ilk dakikalarında Cleo’yu takip ediyoruz ve en büyük aksiyonunun yerleri yıkamak, köpek kakalarını süpürmek, aksi halde tekerleklerin altında ezilme tehlikesiyle karşı karşıya geldiklerini görmek, çocuk odalarını toparlamak, çamaşırları yıkamak ve asmak, sonra da çocukları okuldan toplayarak, günde posta posta yedirip içirip giydirmek, aynı zamanda sabahları uyandırma servisleri gece olunca da ninnilerle Adile Teyze gibi masal okumak olduğunu görüyoruz. Sabah uyandığı andan. yatasıya kadar hiç durmadan çalışıyor genç kadın.
A-Cuaron telaşsız o halde gişe konusunda.
B-En az Netflix kadar ve elbette telaşsız. Children of Men, Great Expectations, Gravity derken çoğu profesyonel olmayan oyuncularla, starsız ve İspanyolca, zaman zaman da altyazısız bir film yapmış. Bu cüreti gösterecek kıvama gelmiş çünkü. Ama iddiası var, o da şöyle; filmin her şeyi olmuş bir taraftan. Yönetmen Cuaron, senarist Cuaron, görüntü yönetmeni Cuaron, kurgu ve yapımda da kendi ismi var. Daha ne olsun? Onu ustalık dönemi işine hazırlamış bir sürecin ertesinde hayat ona tartışmasız başyapıtını bahşetmiş. Artık dilediği kadar Harry Potter çekebilir. Çeksin de, hakkıdır.
A-Meksika tarihini çok bilmiyoruz.
B-Ama öğreniyoruz sayelerinde. Böyle bir işi ne yalan söyleyeyim ben Inarritu’dan beklerdim. Fakat bir başka Meksikalı çıktı ve hem bir dönem filmi yapmış oldu hem de kendi çocukluk tarihini, büyüme sancılarını anlattı bize. Nostaljikti, orijinaldi, merak uyandırıcıydı, çok ama çok güçlüydü.
A-Başrolde kadın oyuncular vardı.
B-Film bir kadın filmiydi zaten. Feminist bir bakış açısı vardı ve bu baskındı son derecede. Erkekler hep bıraktı gitti hatırlasana.
A-Bu bir özeleştiri mi?
B-Elbette. Hatırlarsan sadece Cleo durabildi konsantre olmuş, gözleri kapalı tek ayağının üzerinde. Bu film onun mucizesiydi, belki de mucize oydu. Bebeği istemedi çünkü babasının genlerinden geçebilecek sorumsuzluk duygusunu biliyordu. Sorumsuzluk artı başıboşluk, adilik…Cleo, o adamdan çocuğu olsun istemedi, çocuk istemedi değil. Bebeği ölü doğdu çünkü tereddütleri vardı ve bebek onu duydu. Çünkü mucize Cleo’da saklıydı. Bir aile babası mesela yani Sofia’nın kocası buzdolabındaki boş kutulardan ve yerlerdeki köpek kakalarından sıkıldı. Sonra da bıraktı ve gitti dört çocuğunu ve de karısını. Bunu aklın alıyor mu, almalı çünkü bu oluyor. Biz erkekler sıkılıveriyoruz kolaylıkla. Bir başka adam Sofia’ya aklın dağılır belki bahanesiyle birlikte olmayı teklif etti, reddedilince de o kadar da güzel değilsin dedi. Sözde erkeklik gururunu kurtardı akşam akşam. Hepsi bir manyak, hepimiz bir/biraz manyağız aslında.
A-…
B-???
A-Oluyor bazen. Bende de müthiş bir bırakıp gitme hisse var şu sıralar.
B-Tamam da geride bırakacağın dört çocuğun yok. Onlarla ve tüm hayatla nasıl başa çıkabileceğini düşünerek kahrolmayacağın bir karın da yok. Doktorluğu bırakıp Acapulco’da sevgilinle balık tutmak da neyin nesi?
A-Allah’tan evlilik ve çocuklar bana uzak.
B-O zaman da hiç büyüyemiyorsun, bencil oluyorsun. Benden söylemesi.
A-Yaşlanmadan yaşamak istiyor olamaz mıyım?
B-Bu söz var ya Cuaron şurada olsa seni alnından öperdi nazikçe.
A-Nedenmiş o?
B-Çünkü şimdiye dek senden duyduğum en yaratıcı ama aynı zamanda dahiyane cümleydi. Varsın sende büyüme.
A-Yani. Hadi gidelim sana bira ısmarlayacağım. Dahiyane filan dedin kalbimi fethettin.
B-Sonra da sabaha kadar Roma’dan konuşuruz.

CBB2DFF8-AB3A-4E4F-9331-C61DEEEF766E

Bu ROMA başka ROMA :

Yukarıda konuşulanlar ışığında hatırlayacağınız üzere bir hizmetçi kızın güncesi’nin filmi olabileceğine dair kafada şüpheler oluşturan anlatının ilk dakikalarına gelmeden, jeneriğin aktığı ilk sahne insanı Yunan düşünürlerin yaşadığı çağlara götürecek cinsten. Herakleitos’un yaşasaydı eğer işte beni anlamış bir adam çıkageldi nihayet diye rahat rahat haykırabileceği bir sahne bu aynı zamanda. Tüm hayatın, bir filmin de özeti, anafikri bu sahnede aktı gitti sanki. Tıpkı hayat gibi akan, yerlerden süpürülen ve en nihayet gidere ulaşan suları görüyoruz burada. Hiçbir şey aynı kalmayacak, her şey akacak, değişecek, kimse ve hiçbir şey aynı olmayacak, hayat başlayacak başlamasına ve de bitecek bir günde der gibi yolunu buluyor sular. Bize uzun gelen ömrümüzse bu kadarlık bir şey aslında. Kısa, sonlu ve gideceğimiz yer belli. Roma da hayli uzun süresiyle size uzun gelebilir ilk başta ama sonlu nihayetinde. Her şey olup bitiveriyor yaklaşık bir sene içinde.

Filme ismini veren Roma, Mexico City’de bulunan bir semtin ismi. Mexico City’nin göbeğinde, kolonyal tarzda, rengarenk evleriyle ünlü. Fakat inanın siyah beyaz da güzel Roma. Dönem itibariyle ‘68 yılında yaşanan ve tarihe Tlatelolco Katliamı olarak geçen, 26 kişinin de ölümüyle sonuçlanan, 27 Ağustos 1968’de Zocalo Meydanı’nda yaşanan öğrenci protestolarının devamında gelişen olaylara bir başka ayaklanma ile gönderme yapılan 1970-1971 yıllarında geçiyor film. Meksika, Dünya Kupası’na ev sahipliği yapıyor aynı tarihlerde. Ve sözde 26 ama insan hakları eylemcilerine göre 350 kişinin hayatını kaybettiği(çoğu da üniversite öğrencisidir), binlerce yaralı ve gözaltı, pek çok da kaybın olduğu çok ağır bir bilanço var ortada. Nerede oldukları asla bulunamış kayıplar bir yanda,  attığı dört golle rüzgar gibi esen on numara adam Brezilyalı Pele var diğer tarafta. Zafer her zaman dar alanda, top peşinde ordan oraya koşuşturup duran adamlardan yana bir şekilde.

714E2924-FCBF-46CC-B381-3A46F89892AD

50D35503-E42B-495B-AC6D-2E1D96FA989A

Cleo biri kız olmak üzere dört çocuklu bir ailenin yanında çalışıyor. Mesoamerican kökenleriyle geldiği orta sınıfa dahil, beyaz tenli ailenin yanında yerini her daim bilmek zorunda olmanın sükunetiyle yaşıyor. Fazla konuşmuyor, konuştuğunda da sesi kısık kısık çıkıyor. Her zaman haddini bilmek zorunda. Evin hanımı hayatında ters giden şeylerin acısını ondan çıkartıyor kimi zaman. Bunu istemeyerek yapsa da, ilk kurban keçisi hep Cleo oluyor. Cleo’ysa zamanla ailesi yerine koyduğu ailenin yanında zaman zaman horlansa da, ağır sözler de işitse, bir başka işe alışmanın belki de, belki de kapının önüne konmanın verdiği korkuyla karşılık vermiyor, veremiyor hiçbir zaman. Filmin ilk dakikalarındaki pervasızlığı, kısıtlı hayatında küçük şeylerden mutlu olarak yaşadığı anlar Fermin’in onun kendisinden  hamile kaldığını öğrenir öğrenmez toz olmasıyla azar azar sonlanıyor. Ölü bir bebek dünyaya getirmesinin ardından da yüzü gülmez oluyor Cleo’nun. Bazen adamlar, kadınların yüzündeki pırıltıyı solduruyorlar. Cleo’nun yüzündeki gülümsemesi de böyle soluyor, kara sarı, mutsuz bir suratla derin düşünceler içinde dolaşıyor bundan böyle evin içinde. Ve kendini suçladığını görüyoruz sonunda, deniz kenarında bebeğinin doğmasını istemediğini itiraf ediyor ağlayarak. Doğumhanede bir kız çocuk dünyaya getirdiğini Cleo ile aynı anda öğreniyoruz. Bebeğinin cinsiyetini zerre önemsemediğini, sadece bir bebekle üstelik bir yandan onu ve bebeğini istemeyen babasızlığıyla bir yandan da hayatla nasıl başa çıkacağının düşünceleri içindeyken, en nihayet kararı bebek veriyor ve doğamadan ölüyor. Sosyal medya hesaplarında kocalarıyla el ele doğumhane pozları veren kadınlar, utanın. Bazen bazı kadınlar doğuma yalnız gitmek zorunda kalırlar. Üstelik bunun için Meksika ya da Almanya’da doğmuş olmanıza gerek yoktur. Tıpkı hepimizin ayrı ayrı tabutlarımıza yalnız girdiğimiz gibi. 

Fermin, Cleo’nun aynı evde hizmetçi olarak çalışan meslektaşının erkek arkadaşının kuzenidir. Daha ilk dakikada adamın aç olduğunu görürüz. La Casa del Pavo’da Cleo’nun yarım bıraktığı kolasını başına diker hızlıca. Gizli gizli çalışan paramiliter bir örgütün bünyesinde sözde dövüş sporları adı altında faşist de bir ideolojinin etkisi altında, anasız babasız geçen çocukluğunun acısını çıkartmaktadır aslında. Meteliksizin tekidir, hor görülmüştür her zaman, sevmek nedir bilmemektedir. Aslında şanssız ve zavallı ama öte yandan acımasızlığına ve aptal aptal hareketlerine tanık olduktan sonra siz de en az Cleo kadar nefret edersiniz ondan. Belki Cleo benim kadar nefret etmemiştir fakat bu cahil, kaba saba adamdan ben kendi adıma nefret ettim. S.ktiğimin hizmetçisi’ne ithafen sen kim oluyorsun dallama diyecekken doğumhanede bile pek fazla sesi çıkmayan Cleo öylece bakakalır bu canlı saçmalığın ardından. Yine halk ayaklandığında Fermin elinde silahla çıkagelip mağazada bulunan Cleo ve çocukların anneannesine silahını doğrulttuğunda, korku ve telaştan suyu gelen genç kadın bir kez daha düşünmüş olsa gerek meziyetlerine tetikçi ve yarı profesyonel katil sıfatlarını da ekleyen baba adayından gelen genlerle doğacak çocuğunun nasıl bir şey olacağını.

3CAA1791-0CB6-4865-9B71-A8C74AF6F1B7

13619F5E-D743-4D99-BB6B-ACB7A828F741

Yarı otobiyografik olduğunu belirttiğimiz filmde Cuaron yüksek ihtimal evin hayal gücü en yüksek oğlu iken, doktor olan babalarının bir başka kadını annesine ve tüm kardeşlerine tercih etmesiyle, aileye yaşattığı travmayı ve huzursuzluğu anlatırken bir yıl içinde değişen hayatlarının tıpkı filmin jeneriğinde akan ve yolunu bulan su gibi, önce alt üst olduğunu, sonra da toparlandığını görürüz inceden. Her şey her zaman dört dörtlük olamıyor yazık ki. 1970 yılını 71’e bağlayan günlerin önce ve sonrasında evin tüm fertleri büyürler farkına varmadan. Tek değişmeyen şeyse Calle de Tepeji’de yaşadıkları 21 numaralı evdir. Bir de evlerinin garajına zar zor sığdırdıkları arabalarının yerine gelen daha mütevazi boyutlardaki Renault marka arabaları.

Babaları çocuklarına görünmeden kendi özel eşyalarını ve kitaplıklarını götürür beraberinde. Sofia yaşayacakları olası maceralarla avutur çocuklarını. Oaxaca’ya gideceklerdir beraber, Disneyland pahalıdır çünkü. Çocuklar Cleo’nun bir sahnede özlemle andıkları köyüne gitmek isteriz derler. Kadınlar ve çocuklar erkeksizlikten kenetlenirler. Başka da çareleri yoktur. Dönem çalkantılı, Meksika politik olarak huzursuz, kadınlar erkeksiz, çocuklar babasız yaşamak zorundadırlar bundan böyle.

Erkeklere mi ne oldu, dedim ya biri sopa eşliğinde öğrendiği figürlerle hayatında amaç edindiği dövüş sporunu bir üst mertebeye çıkartarak eli silahlı bir paramiliter ya da kontrgerilla oldu, diğeri de balıkçı oldu Acapulco’da. Ellerinden gelenin ancak bu kadar olduğu bir dünyanın erkekleriyle karşı karşıyayız tüm on yıllık süreçlerde. Değişen bir şey yok aslında. Meksika, Türkiye, o kıta, bu kıta, her şey dünyanın her yerinde benzer ya da benzerlikler taşıyan pek çok ülke ve ülke insanı var bu dünyada. 

Filmin en enteresan sahnesi çocuğunun babasını bulmak üzere yola çıkmış olan Cleo’nin bindiği otobüsten indiğinde Fermin’in nasıl bir ortamda yaşadığını görmemiz oldu. Yol desen çamur deryası, her yer su birikintisi, öte yandan mikrofondan bir ses gecekondu ahalisine sesleniyor altyapının iyileştirileceğine, artan su talebine cevap vereceklerine dair. Birlik olmalıyız diyor aynı ses, sefaletten doğan birlik bir süre sonra kendisini gösteriyor. Düz bir alanda idman yapmak üzere toplanmış civar gençleri gerçekte bir karakter olan Profesör Zovak dedikleri bir şahsiyetin eğitmenliğinde antrenman yapıyorlar. Televizyona çıkan, biraz sihirbaz, biraz antrenör, biraz showman, biraz yogacı, biraz her şeyden ama neticede dişleriyle bir arabayı çeken, gözleri bağlıyken tek ayağının üzerinde dengede durabilen, yine zincirlenmişken ve kapatıldığı tabut ateşe verilmişken zincirlerini kırarak hoplaya zıplaya dışarı çıkabilen, kısaca zincirlere takık, en çok da televizyon karşısındaki yığınları bu anlamsız deneyleri ve deneyimleriyle kendisine hayran bırakan dönemin fenomenlerinden biri. Sadece lamaların, dövüş sanatı ustalarının ve bazı müthiş sporcuların yapabildiği hareketi gösterip mucizenin bunda gizli olduğunu söylerken, izleyiciler arasından hareketi yapmaya çalışanlar çuvallarken, sadece Cleo yapabiliyor sanki bu hareketle doğmuşçasına. Cleo kara bahtım kör talihim diye depresyona giredursun, aslında bu mucize filmin baş aktörü olarak ve yönetmen Cuaron’un belleğinde unutulmaz bir yer edinerek belki de elli yıl sonra bizi sade hayatı, mütevazı tavırlarıyla kendisine hayran bırakan Cleo rolündeki Yalitza Aparacio aslında. Kamerayı umursamaz bir şekilde hareket ederken, rol yaptığını kendisi de unutmuşa benziyor ve ortaya senenin en doğal oyunculuğu çıkıveriyor. Dönemin kırsal kesimindeki adaletsizliklerden, beklenen toprak reformunun yerli halkı perişan etmesinden ötürü, köyünü bırakmış, hizmetçilik yapmak üzere burjuva ailelerin yanına sığınan nice Cleo’lerin neler çektiğini de görüyoruz bir yandan. Geldikleri evin sahiplerini kendi ailelerini unutarak aile biliyorlar, ta ki an gelip de onlardan olmadıkları kibarca hatırlatılana kadar. Ama düşünüyorum da karaktersiz Fermin’in oyuncağı olacağına, zengin evin hizmetçisi olur, kendi paranı kazanırsın bir yandan. Fermin’in yaşadığı mahalleyi gördükten sonra, Roma’nın Mexico City’nin cennetlerinden biri olduğunu görüyoruz. 

3AF8DC3B-AB03-448B-8D58-24A5254C34F8

920F1B04-7B6B-49E1-86D9-67ABD03CB748

Neden ROMA?

Bir başyapıta yakışacak bir isim ROMA. Bazı adamların pek çok konuda daha yetenekli olduğunu gösteren bir film ROMA, canlı örneğiyse Alfonso Cuaron. Başroldeki deneyimsiz oyuncusunun Hollywood starlarına taş çıkardığı bir film ROMA, onun canlı örneği de Yalitza Aparacio. Zaten sempatiyle yaklaştığım Meksika halkına, zengin tarihlerine ve benzer acılarını hatırlatan dönemlerine tanıklık etmek açısından, öğretici de bir film ROMA. Ang Lee’ninkine benzer suçlamaları en az Ang Lee kadar hak etmeyen ve büyük bütçeli stüdyo filmlerine evet dediği için filmografisindeki benzersiz filmlerden yola çıkılarak eleştirilen ve sinemacı olmasaydı kozmonot olmak isteyen Cuaron’un bir önceki filmi Gravity’e Roma’da yer alan bir başka bilim kurgu filminin sahnesiyle selam çakan, kısaca eleştirmenlere ve seyircilerine tatlı tatlı havasını atan bir film aynı zamanda ROMA. Politik zemini çok doğru bir şekilde kendisine fon oluşturan, sınıf farkını, ırk ayrımını, sosyal eşitsizliği, eğitimsizliğin farkını, karaktersizliğin farkını, sancılarla ergenliğe geçişi, ailenin dağılabilirliğini, iki karşıt cins arasındaki sonsuz uçurumu, acılarla büyüyüp acılara tutunmadan yaşamanın imkansızlığını gösteren bir film ROMA. Aynı zamanda tezatlıkları, olacakları gösteren evrenin kimi işaretlerine engel olamayışımızı ve bunun sadece bir his olarak kalışını anlatan ender filmlerden olduğu için ROMA. Bir yanda düğün varken, diğer yanda dağılmış ve toparlanmaya çalışan bir aile, evdeki huzursuzluk yüzünden kardeşlerin neredeyse ölümle sonuçlanabilecek kavgaları, kendi aralarında silahlanmaya pek meraklı beyaz ve yerli ırk, doldurulmuş hayvanlarla bezeli bir evde geçen anlamsız yeni yıl kutlamalarında yaşanan gariplikler, Cleo’nun tam da pulque içecekken kırılan bardağı ki bu filmde yer alan en önemli metafordu bence, işte en çok bu ve benzer anlar yüzünden ROMA. Son olarak bu sene, şimdiye dek izlediğim en iyi film olduğu için ROMA. 

Ölüm döşeğinde olsanız bile izleyin. Nasıl olsa ölecekseniz, bari iyi bir şeyler izlemiş olarak gidin gideceğiniz yere. Nasıl olsa aynı giderde buluşacağız bir şekilde. Ben mi, ölüm döşeğinde olsam mı, muhtemelen yapacak daha iyi bir şey bulamayacağımdan iyi bir film izlerdim gitmeden önce. Sinemanın büyüsüne ve gücüne tanıklık etmekten daha yüce bir duygu yok benim için. Libo’ya ve tüm Libo’lara.

Libo’ya.” Alfonso Cuaron

8912DD7D-63E2-46AD-8A30-A421B29118AE

7AC2BF7F-872D-4AFF-A6F2-9F4615BDB4E7

DÜNYANIN UZAK UCU, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : CANCUN, CHICHEN ITZA ve ALFREDO

20181105_181315-01

DÜNYANIN UZAK UCU, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : CANCUN, CHICHEN ITZA ve ALFREDO

GİRİŞ :

Çok uzun sürmeyeceğini düşündüğüm bir uçak yolculuğu sonrası Mexico City’den mecazi olmayan anlamda yükselerek Yucatan Yarım Adası’nın kuzeydoğusunda yer alan Cancun’a varacağımı umuyorum. Havaalanında vakit geçirmeye çalışıyorum. Geçirebiliyorum da. Karayipler’e kıyısı olan Cancun’u ise aşağı yukarı hayal edebiliyorum. Lüks otellerin sahillerini süslediği deniz kum güneş cenneti bir sahil şeridiyle karşılaşmayı umuyorum. Bir nevi Antalya, Kemer. Nihayet Karayipler’de denize girebileceğim. Palmiyeler, yüksek ağaçlar, zenginler ve hem zenginlerden hem zenginliklerden beslenenler. Havaalanına indiğiniz anda yalnız gelir düzeyinin değil, eğitim seviyesinin de yükseldiğini anlıyorsunuz. Mis gibi bir havaalanınca sarılıp sarmalanıyorsunuz. Akvaryumun içinde yürüyorsunuz hissi veriyor ortam, tuvaletleri de pırıl pırıl. İngilizce konuşabilecek birilerini kolaylıkla buluyorsunuz. Genel olarak her yer turist. Geniş bulvarlarında karşıdan karşıya geçerken aynı yüksek gelire sahip araç sahiplerinin hızlı giden araçlarının altında kalmamak içinse özel bir çaba sarf etmeniz gerekiyor. Hiç durmadan çalışan ring otobüsleri hiç durmadan müşteri kovalıyorlar. Size korna çalmalarının nedeni ise para kazanmak. Başlarda alınsam da bir süre sonra umursamaz oluyorum. Öyle ki gittiğimin ilk akşamı neşeli otobüs şoförleriyle sohbet etmek eğlenceli bile oluyor. Herkes sarhoş diye işaret ediyor bir tanesi. Gerçekten de öyle. Hava güzel, ortam nezih, Florida’dan gelen Amerikalı turistlerle durakta hiç durmadan gülüyoruz. Kimse neye güldüğünü bilmiyor. Kadınlar bayılacaklar gülmekten. Ben az evvel yine yemeklerini sevmediğimden aç karnına içtiğim şaraplardan çok güzelim. Şoförler ayık ve onlar da gülenle gülüyorlar. Keşke bir otobüse binseydim diyorum içimden. Daha çok gülerdim. Kalabalığız da. Kimsenin neden olduğunu bilmeden gülmesi güzel. Tek derdim bindiğim takdirde nereye gideceğimi bilemiyor olmak. Sırıta sırıta beş dakika mesafedeki otelime varıyorum. 

Baştan söyleyeyim ikinci gün aldığım Chichen Itza turu, Cancun’da kaldığım otel ve plajı dışında bir yer göremedim. Çarşısına bile inemedim. Çünkü vaktim yoktu, çünkü canım çarşı pazarında dolaşmak istemedi. Ne mi yaptım, bavuluma bir bikini bile koyamadığımdan otelin içindeki butikten kan kırmızısı bir bikini satın almak zorunda kaldım. Sonra da bir bira aldım ve sahilde içtim. Dev dalgalarının bikinilerin altını ve üstünü sevmeyen kollarınca bir saat boyunca sarıldım. Tabir-i caizse donumu toplamaktan sıkıldığım anda da deniz sefamı sonlandırdım. Sonra da bir kez olsun downtown’una inmeliydim diye kendi kendime hayıflandım durdum. Fakat söyledim ya, inmedim.

20181105_210143-01

20181105_233359-01

Chichen Itza turunu nasıl satın aldığımla başlayalım önce. Sahilde satış yapan bir Meksikalı’dan aldım. Bir miktar kapora karşılığında sabahın köründe buluşmak üzere randevulaştık. Önümde bir akşam var sadece. 1984 yılı yapımı Against All Odds burada Cancun’da ve Chichen Itza’da çekilmişti. Düşük imdb puanlı bir filmle vakit geçirmek istemiyorum diyorsanız eğer, fimle aynı adı taşıyan ve Phil Collins’in seslendirdiği şarkının klibinde de var Cancun ve Chicken Itza. Filmin çekilmiş olduğu tarihten 33 yıl, benim filmi izlediğim tarihten aşağı yukarı otuz yıl, burada bulunma isteğimden de 15 yıl sonra, yani yarın Chichen Itza’da olacağım. Heyecandan öte şeyler hissediyorum yarına dair. Tur satın aldığım için nasıl gideceğim derdim de olmadığından Cancun’da bile derin derin düşünmeme neden olacak şeylerin içinde boğulmak üzere başlıyorum kendimi sorgulamaya. Ne derler hani, geçmişin de gelir seninle ve sen nereye o oraya. Taşıyorum onu sırtımda gücüm yettiği kadar. Yetmediğinde de içiyorum bolca.

GELİŞME ya da GELİŞEMEME :

Hiç uyumadım. Hiç ama. Bu yüzden de kolay oluyor sabahın köründe kalkıp duş almak. Duş almazsam günü bitiremeyecekmişim gibi geliyor. Ya da hiç başlayamayacakmış gibi. Kahvaltı edecek fırsatım yok. Otelin önüne çıktığımda bir minivan var beni bekleyen. İsmimi telaffuz edemeyen görevli ile maceramız başlıyor. Otel otel gezdirildikten sonra, en nihayet koca bir otobüsün içinde buluyorum kendimi. Gelenler Meksikalı ya da İspanyolca konuşan ülkelerden gelmişler. Bizi bizimki gibi onlarca otobüsün bulunduğu toplama kampı gibi bir yere getiriyorlar. Burada sıraya girin, sıra size gelince kalan ücretlerinizi ödeyin ve on dakika sonra da otobüslerinize binin diyorlar. Nasıl yaptığımı anlamadan yapmayı başarıyorum. Kalan 450 pezoyu ödüyorum. Bir kız yaklaşıyor yanıma ve gideceğiniz yerde içecekler çok pahalı, bu yüzden size teklifimiz olan sınırsız içecek için para ödemeniz gerek diyor. Kabul dediğimde bir bileklik geçiriyorlar bileğime. Cüzdanımı açıyorum ve acı gerçekle yüzleşiyorum. Cüzdanımı kasaya bırakmış ve de yanıma çok az para almışım. Aaaa diyorum kıza, no money, I mean very very less money, take this diyorum. Noo diyor, yeeesss diyorum. Ne yapıp edip bileklikten kurtuluyorum. Görevliler edepsizliğim karşısında(napim çok çaresizdim), nereli olduğumu soruyorlar. Bulgaria diyorum. Ooooo diyorlar birbirlerine manidar bir bakış attıktan sonra. Ülkemi yalan atmak suretiyle en iyi şekilde temsil ettiğimi düşünüyorum. Bir an düşündüm ve Türkiye diyemedim. Sen onca yol gel, bileklikleri yırttır parasızlıktan. Öte yandan kartlarımı da bıraktığımı hatırlıyorum güvenli olsun diye ve de kredi kartlarımı da. Tanrım yanımda pasaportum bile yok. Dünyanın orta yerinde parasız pulsuz ne yapacağım ben gün boyunca? O kadar az param var ki cebimde. Dönsem, çıktım bir kez yola, dönemiyorum da.

20181106_193413-01

20181106_182626-01

Beni içecek almayan daha doğrusu alamayanların bindirildiği fakir otobüsüne layık görüyorlar. Rehber burada bekle diyor, sonra da nereli olduğumu soruyor. Az evvelki içecekçilerin duymayacağından emin olduğum anda Turkey diye fısıldıyorum. Uzakmış diyerek yanımdan ayrılıyor. Tuvalete gidiyorum fakat leş gibi. Yolda altıma yaptığım takdirde bile kendim için daha hayırlı olacağını düşünüyorum. Zaten fakir otobüsüne bindirilen toplama kampı sakinleriyiz. Sorun olmayacakmış gibi geliyor. Geçiyorum sırama. İnsanların Chichen Itza’ya giderken beraberlerinde götürdüklerine bakıyorum. Eli kolu dolu adamların poşetlerinin içinde neler yok k! Paket paket cipsler, kolalar, termoslar…bunlar daha çok piknik havasındalar diyorum. Sonra da mütevazı boyutlardaki sırt çantamın yani çıkınımın içinde olanları düşünüyorum. Bir küçük şişe yarılanmış su ve leblebi. Napim yani konserve filan mı taşısaydım yanımda? İşin kötüsü yiyecek ve su alacak param da yok. Bunları düşünmemeye çalışıyorum. Rehber beni öne oturtuyor. Nedenini sonradan anlıyorum. Bir Japon turist var genç bir çocuk Tokyo’dan gelmiş, bir Rus kız ve onun Kanada’dan geldiğini söyleyen ama Ermeni asıllı erkek arkadaşı, bir de ben varız İspanyolca’nın İ’sinden anlamayanlar olarak. Bizi önlere serpiştiriyor Alfredo Alfredo. Alfredo rehberimiz bu arada. Size ondan uzun uzun bahsedeceğim merak etmeyin. Çünkü buna değiyor her anlamda. 

Otobüsün ön sırası rehbere ait olduğundan ikinci sırada sağ tarafta bulunan ikili koltuğu kaplıyorum tek başıma. Benim hizamdaki tekli koltukta da bir hemcinsim var. O da yayıla yayıla oturuyor tek başına. Arjantinli. Alfredo başlıyor anlatmaya, önce İspanyolca, sonra İngilizce. O konuşurken ninni etkisi yapıyor sözleri ve göz kapaklarım kapanıyor. Uyuyacaksan arka tarafa geç diyor. Despotluğu da var yani. Yok mok diyorum, mok kısmından anlamıyor. Birkaç yudum su içiyorum. Malum suyum da az. Bir tuvalet molası veriyor ve Yucatan bölgesine doğru yola koyuluyoruz. Alfredo yol boyunca Mayalar’ı anlatıyor, takvimleri, gelmişleri, geçmişleri derken bana bakıyor ve ben de anlatarak para kazanıyorum diyor. Başarılı buluyorum onu. Sınır gibi bir yere geliyoruz, bir an aklıma Doğu ve Güneydoğu seyahatlerinde bolca yaşadığım jandarmanın yaptığı kimlik kontrolleri geliyor. Derhal panikliyor ve Alfredo’ya yanımda kimliğimin olmadığını söylüyorum can havliyle. O zaman diyor buradan direk ya Honduras ya Guatemala’ya gönderiyoruz sizi diyor. Sonra da kahkaha atıyor. Dünyanın en çok cinayet işlenen yerleri hep Kuzey Amerika’daymış, suç işleme oranının en yüksek olduğu yerleri anımsamaya çalışıyorum, sanıyorum buralardı. Konum olarak yakın, maddi olarak parasız da olunca insanın aklına kötü kötü şeyler geliyor. Kimseler yüzüme bakmayacaktır diye iç geçiriyorum. Lisan da bilmiyorum. Alfredo’nun işi başından aşkın, benimle mi uğraşsın? Kumruluktur çöküyor üzerime. Macera isteyen bana takılabilir rahatlıkla, yalnız başı boktan kurtulmayabilir bu arada. Sıradan bir hayattansa bir de bunu denemelerini tavsiye edeceğim buradan. Şartlarımsa şunlar olacaktır; beraberinizde getireceğiniz kısıtlı miktarda yiyecek ve su ve en önemlisi de daha fazlasını almanıza imkan vermeyecek miktarda çok az bir para, sizi tanımlayacak bir kimlik kartınız ya da pasaportunuzu kesinlikle yanınızda bulundurmamanız ve benim çıkartacağım hır sonrasında küsüp yollarımızı ayırıp benim uzaktan kıs kıs gülerek sizi takip etmem. Sonra barışırız gene. Ne olacak ki? Yıllarca anlatırsınız beni. Herkese. Unutulmayanınız olarak kalırım her şekilde. İnsanlar üzerinde yarattığım bir başka yıkıcı etki de bu olsa gerek.

20181106_174746-01

20181106_173546-01

20181106_172343-01

20181106_173414-01

Fakat bu durum benim parasız olduğum gerçeğini değiştirmiyor tabii. Nihayet karaya ayak basıyoruz. Leblebilerim de azalmış görünüyor. Valladolid’de ufak bir şehir turu atıyoruz. Kilisesi, parkı ve genel olarak tüm civarı sokak satıcılarıyla dolu. Turistik gezi amaçlı gelen çoğunluğun internette paylaştığı fotoğraflardaki satıcı kadını ve sakat arabası içindeki adamı görüyorum. Ya zaman durdu ya da benim kafam karıştı burada. Buradaki herkesi tanıyor gibiyim ya da daha önce izlediğim bir filmin tekrarı oynuyor karşımda. Benden bir şeyler satın almamı istiyorlar, diyorum ki benim durum daha feci. Alfredo ilerideki bir dükkanda satılan lezzetli çikolatalardan bahsediyor. Milliyetçi bir tavırla çikolata bizden çıkmıştır, sanılanın aksine İsveç’ten değil, biz kakao ve kahve diyarıyız diyor. Biz o inadı baklavada sürdürüyoruz hala demiyorum ama ara ara benim yanıma gelip tip tip laflar etmesi hoşuma gidiyor. O bilmiyor ama ben onun her sözünü aklıma yazıyorum. Fakat çikolata alacak param olmadığından kös kös geri dönüyorum. Kiliseyi geziyorum serbest zamanda, parkın içinde dolanıyor ve biraz fotoğraf çektikten sonra da hep beraber çılgınlar gibi otobüse doluşuyoruz. 

Yemek molası veriyoruz nihayet. Güneşin alnında ve hediyelik eşya dükkanının önünde tuhaf bir takım deneylere tabi tutuluyoruz. Tütsüler, kokular, kutsamalar filan derken mağazaya buyrun diyorlar. Allah’tan fakir tur, kimse bir şey almak istemiyor. Açız diyoruz Alfredo’ya. Daha Maya takvimine göre doğum haritanızı çıkartacağız diyor. Yanımda para yok, sonra veririm diyorum. Tamam diyor. Doğum haritama göre ne çıktığını sizinle sonra paylaşacağım ama şimdiden 300 pezo borç yapıyorum. Alfredo bizi restorana gönderiyor. Uzun uzun masalarda illa garsonun dediği yerlere oturtuluyoruz. Baş köşeye geç diyor, nasılsa yanıma kimse gelmeyeceğinden. Zirvede yalnızım. Herkes birbiriyle konuşurken, ben senfonilerini dinliyorum. Anlamıyorum ama yine de kendimi mutlu hissediyorum bilmediğim bir nedenden ötürü. Yanıma Hintli sandığım iki kız, diğer yanıma da karı koca sandığım bir çift oturuyor. Ben bu kutsal dörtlüyü açlık, susuzluk ve beynime işlemiş parasızlığımdan bir aile olarak hayal ededurayım, çiftlerin birbirinden bağımsız olduğunu öğreniyorum. Ama illa çift olduklarını. Bu işe en çok sevinen kişi anne figürüne yakıştırdığım kız oluyor. Sevgilisiyle aralarında bir hayli yaş farkı olduğunu tacoları yedikten sonra kavrıyorum. Diğer yanımda oturan kızlara nerelisiniz dediğimde Acapulco’luyuz diyorlar ve benim kardeş sandığım bu iki kızın da gay couple olduklarını anladığım anda yani dudaktan öpüştükleri ana denk geldiğimde Alfredo da bize şahitlik ediyor. Şaşırıyor ama umursamaz davranıyor.

Gelelim Maya yemeklerine. Domuz eti mi tavuk mu diye sorduklarında tereddütsüz tavuk desem de kokusu domuz etinden farksız olduğundan yiyemiyorum. Tatsız pirinç pilavı ve yeşil soslu makarnaları da yenmiyor. O korkunç fasulye sosları da ve de soğanlı sosları ki o en fecisiydi. Lahana salatası yenilebilinir ve haşlanmış karnabaharları da. Ama ben sonunda taco yiyerek kalkıyorum masadan. İçecek istiyorum, bir kola ve onunla yiyorum tacolarımı kös kös. Sofradakiler beni inceliyor. Ben de onlara tuhaf geliyorum. Sen okyanusu aş gel, hep aç kal. Bir şey yiyeme. Yanımdaki kızlar bir kolayı beraber içiyorlar, birkaç kişi daha var içecek isteyen. Onun dışında söylediğim gibi biz fakir bir turuz ve bahşiş filan bırakmadan masadan kalkılıyor. Kendimize göre bir şeyler bulunca yiyen, pahalı olduğu için bira söylemekten kaçınan bir cumhuriyet kurmuşuz kendimize. Fakat bu durum beni rahatsız etmiyor, bilakis memnun oluyorum. Natürel bir tablo çiziyoruz dışardan. Hem merak var işin içinde, hem de parasızlık. Gelmişiz buralara kadar. Tatlı da mı yoktu diyeceksiniz, vardı diyeceğim. Adı gibi “pelte”. Çantamda kayısı var mıydı diye düşünmeye başlıyorum. Malum leblebi, taco ve pepsi kola yedim içtim şu saate kadar. Alfredo’ysa karnı şiş ve bir Osmanlı mutfağından kalkmışçasına mutlu bir vaziyette biniyor otobüse. Ne yemiş olabilir ki diye düşünüyorum bu kadar. Bulamıyorum. Ne vardı ki? Siz var ya siz ördekli topik yemediniz daha Mürver’de. Parmaklarınızı da beraberinde yemiştiniz kesinlikle.

Otobüse binen bir Maya bize yerel içkilerinin tanıtımını yapıyor. Hazım için bire bir hem de lezzetli olduğunu söylüyor. Allah’a şükür yediğim tacolar ve ona eşlik eden kolam hazımsızlık yaratmadığından bir şikayetim yok. Şişelerin üzerine Valladolid’de otobüsten inerken çekilen fotoğraflarımızı koyup satmaya çalışıyor. Fakir olduğumuzdan alamıyoruz. Alfredo’ya bunu da sana borçalansam, otelde veririm diyorum. Hangi oteldi diyor, adı aklıma gelmiyor. Ama otelde var değil mi diyor, var ama pezo olarak değil diyorum. Dolar da olur diyor. Dolarım da yok, sadece euro’m var diyorum. Tuhaf tuhaf bakıyor bana. Bir Meksikalı’nın Türk’le imtihanı ağır olabilir bazen. 

Nihayet araç mezarlığını andıran Chichen Itza’dayız. Alfredo gerekli talimatları veriyor. 30 numaralı otobüs diyor, buradan hareket edeceğiz geri diyor. Diyorum ki ”Alfredo, no money, no credit card, no identity, no passport, no language, no family, no friend, please don’t forget me here”. Öylece bakakalıyor Alfredo Alfredo. Tek bir laf etmiyor. Aslında söyleyeceği çok şey olsa da, susmayı yeğliyor. Öpüşen kızlara da aynı şaşkınlıkla baktığını anımsıyorum. Ve susmuştu. Erkeklerin kadınlarla baş etmesi öyle güç ki. Birisi okyanusu aşar elinde küçük bir cüzdanla başına dert olur param otelde diye, bazısı da kızları öpmeyi yeğler. Alfredo ne yapsın! Kanının son damlasına kadar hepimizi idare ediyor.

Otobüsten iner inmez otobüsün kıymetini anlıyorum. Dışarıda küçük çapta bir cehennem havası var. Kasım ayı böyleyse, yazları ne yapıyor bunlar diye düşünüyor insan. Şapkam bile olmadığımdan elimdeki kıt imkanlarla en ucuz şapkayı sıkı bir pazarlıkla alıyorum. Hasırlarda gözüm var ama çocuk asla olmaz bu paraya diyor. Bana kalan madeni pezolara bakıyorum ağlamaklı. Sanırım bir su alabileceğim bunlarla. Alfredo İspanyolca bilmeyen dördümüzü bir başka rehbere devrediyor. Bize dönüp Mayalar hakkında ne bildiğimizi soruyor. Mel Gibson’ın filminden örnek veriyorum: ”Apocalypto”. Mel Gibson’ın kafası güzelmiş o filmi çekerken diyor. Ben de espri yapıyorum onu dinledikten sonra. Dönünce Mel’e söyleyeceğim diyorum. Ciddileşiyor, düşünceli bir hale bürünüyor ve onu gerçekten tanıdığımı düşünüyor. Bize tüm tarihi dokuyu özetliyor. Akustik, yılan görünümü, vs. Bu tip bilgilere her yerden ulaşabileceğinizden anlatmıyorum. Zaten ben de İspanyolca aksanlı İngilizcesinden bir şey anlamıyorum. Yalnız kaldığımızda Ermeni çocuk çok tarihi bilgi verdi diyor, sıkılmışa benziyor. Japon çocukla birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz. Öyle garip bir dörtlüyüz ki. Anlatım biter bitmez dağılıyoruz zaten. Sağlı sollu dükkan açmış satıcıların tezgahlarına yaklaşıyor ve onlardan minik cüzdanımda kalan son paralarla neler alabileceğime bakıyorum. İlk tezgah sahibi asla olmaz diyor. Bana en kötü magnetini satmaya çalışıyor. Ben onunla su alırım diyorum. Bir başkasına yaklaşıyorum ve çok az param var diyorum. “Money is money” diyor. Ne kadar olduğunu soruyor. Beraber sayıyoruz. Ver diyor, veriyorum. Al diyor, alıyorum. Bundan sonra parasızım. Leblebiler bitti ve ancak üç parmaklık suyum kaldı. Ne yapacağımı bilemiyor ve wifi buluyorum bir yerlerden. Saati umursamadan Türkiye’yi arıyorum. Karşı taraf suyuna mukayyet ol, sakın musluk suyu içme diyor. Söz dinliyorum. Başka çarem yok.

Çıkışta Alfredo’yu yakalıyorum. Oturuyor bir köşede. Diğer yanındaysa Mel Gibson’a takık Maya rehber var. Ortalarına oturuyorum. Alfredo tam manasıyla Meksikalılara benzemiyor aslında. Nereli olduğunu soruyorum. Uzun hikaye diyor. Afrika kökeni, Hintli bir tarafı, Meksikalılığı bir de şu an unuttuğum bir yerden daha olma karışık bir genetik hikayesi var. Diğeri sadece Maya diyor. Bir tam Maya, bir orta seviyede karışık Türk, bir de çok karışık Meksikalı aynı bankı paylaşıyoruz kısa bir süreliğine.

20181106_221701-01

20181106_221306-01

O kadar yorgunum ki eve gitmek istiyorum. Fakat şimdi de yüzmek vaktidir diyor Alfredo. Bir yer daha varmış götürüleceğimiz. Yemyeşil bir alandan geçiyor ve içeri giriyoruz. Çok kahve içesim var fakat imkanım yok. Arjantinli kız pratik davranıyor, bir yerlerde bikinisini ve parmak aralarını geçiriyor ayağına. O kadar zor geliyor ki yüzmek. Sessizce yanından uzaklaşıp ağaçların ve çiçeklerin bulunduğu kuytu bir köşede kalan yere boylu boyunca uzanıyorum. Burada uyuduğum takdirde Alfredo beni bulamaz. Yolum uzak, kimseler beni alıp otelime bırakmaz, göz kapaklarıma mukayyet olmaya çalışıyorum. Beni orada uyumaktan kurtaran yerli kıyafetleri içinde kabile dansları yapan göstericiler oluyor. Kimi turistler onlarla fotoğraf çektirmeye çalışıyor. Kimisiyse özgür iradeleriyle istemiyor. İşte kıyamet bundan sonra kopuyor. Ellerinde mızrak zorla turist çekmeye çalışan vahşi adam turistlerin yolunu kesiyor. Cebinden para çıkmasın diye telaşa düşen beyaz adam tavuk gibi kaçmaya çalışıyor. Tüm bu hengamenin ortasında kalan ve yerleri süpürmekte olan görevliyse sükunetini korumaya çalışıyor. Düşünüyorum bizim tur fakirlerden oluşuyor mesela. Onlardan para istesen, seni kazığa onlar çakabilir mesela. Ben mesela, baş aşağı sallasan bi liram yok yanımda. Kapitalizm ve salakça bir turizm anlayışı dönüyor aslında burada da. Dökülmüş yaprakları toplayan görevli yanıma geliyor ve gülerek bir şeyler söylüyor bana. Vızzzz diyor. Ben de farkındayım vızzz’ın ama halim yok dönüp bakmaya. O yüzden hiç kımıltısız yatıyorum burada. Ne dediğini sonradan anlıyorum. Arkamda yuvalanmış arıların kıçımı sokmasına ramak kalmış. Zor kurtarıyorum kendimi. Alfredo bekle beni.

20181106_222322-01

SONUÇ :

Hangi sonuç? Günün sonucu olmaz. Günü bitirmek üzereyim sadece. Aslında bitirmek için daha saatlerim var. Çünkü en az iki saatlik bir yolumuz var önümüzde. Arjantinli kıza dönüyorum. Islak bikinilerini torbaya koymuş, sütyensiz ama umursamıyor. Alfredo kendi derdinde zaten. Başka da görecek kimse yok. Su nasıldı diyorum, güzeldi diyor. Nasıl uykum var anlatamam. Çantamdaki son parmak suyu da içiyor ve kendimden geçiyorum. Bir el beni sarsıyor. Alfredo geldik senin otele diyor. Uyumuşum. En önce beni indirip kurtulma derdinde besbelli. Borcum aklıma geliyor. Derken ıslık sesleri ve alkışlar duyuyorum. Sanki uzun bir süre almış kendime gelmem. Şimdiye kadarki en tatlı uykum bu oluyor. Huzur buluyorum hiç tanımadığım insanlar arasında. Arjantili’ye bakıyorum. Bana gülüyor, arkadaki İspanyol, Japon, Rus ve Ermeni, hepsi. Yalnız ne dediklerini anlamıyorum. Bir telaş iniyoruz. Gel benimle diyorum, yasak diyor. Cüzdanımı alıp iniyorum. Güvenlikteki çocukla üçümüzüz. Pezo yok, dolar yok, kafadan euro bozduruyorum. Resepsiyon da da para yokmuş. Güvenlikçi Alfredo’nun arkasından bakıyor, bana siz kâr ettiniz diyor. Bense daha uyuyorum aslında. Bir şeyler yemem gerek, sonra da uyumam. Karşıdaki Oxxo marketten sebzeli hazır noddle alıyorum. Elma, muz filan. Şimdiye dek yediğim ve mideme en iyi gelen şeyler bunlar oluyor. 

Gezinin Meksika ayağı burada bitiyor. Nasılsa uyuduğumdan, bir şeyler yazmaya çalışıyorum.  Maya takvimine göre doğum haritamdan çıkan sonuçta bana en uygun mesleğin ebelik olduğunu öğreniyorum. Arkadaşıma söylüyorum telefonda, şu saatten sonra ebe filan olmaz senden, ancak Sokrates’ın annesi ebeymiş ve Sokrates’ın kullandığı bir yöntem olan Sokratik yöntemi yani doğurtma yöntemini senin durumuna uyarlayabiliriz mesela diyor. Kim bilir!

20181107_135031-01

DÜNYANIN UZAK UCU, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM :MEXICO CITY ve TEOTIHUACAN

20181104_173729-01

DÜNYANIN UZAK UCU, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : MEXICO CITY ve TEOTIHUACAN

YOK OLMUŞ BİR UYGARLIĞIN İZİNDE :

Jetlag, nam-ı diğer jetlek olunuyormuş ve de uyunamıyormuş gerçekten. Hiç durmadan Türkiye’deki saati düşünüyor, bulamıyor, tuhaf saatlerde insanları uykularından uyandırıyorum. Karşıma sorun değil diyen uykulu sesler çıkıyor ya da günaydın dediğimde, biz günü bitirdik diyorlar. Durun, ben daha başlamadım bile. Bugün Mexico City’nin kuzeydoğusunda yer alan Teotihuacan’a gideceğim ama uyumadan sabahı bulduğumdan, tuhaf bir sersemlik var üzerimde. Uykusuzluğum sayesinde geceden sabaha dört tane film izleyebildim. Film festivaline gelmiş gibiyim, gün boyu koşturmuş olmaktan ötürü erkenden odama çıkıp, sonra da uyuyamamaktan ötürü film festivalini odama getiriyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor ara ara ama asla kapanmıyorlar. Tam manasıyla dinlenemediğim için de yataktan sürünerek çıkıyorum. Yine de hiç uykum yok. Gece boyunca her saati saydığımı hatırlıyorum. Üç oldu, dört oldu, beş bu, daha aydınlanmadı filan derken çareyi yedi gibi yataktan çıkmakta buluyorum. Bugünkü rotamla ilgili bilmediğim tek şeyse nasıl gideceğim. Bir şekilde giderim gibi geliyor. Metroya binebilirim mesela, ama bunun için öncelikle otogara gitmem gerekecek. Kahvaltıdan sonra dişlerimi fırçalamak üzere odama gidiyorum. Yağmurluk fazla geliyor ve daha ince bir şeyler giyip yola çıkıyorum. Şemsiyeyi de gereksiz buluyorum. Otelin kapısının önüne çıktığımda her zaman olduğu üzere saçma sapan bir karar verdiğimi anlıyorum. Yağmur atıştırmaya başlamış bile. Kendime o an o kadar kızıyorum ki. Bir bak dışarı çıkmadan! İlla kafama göre hareket edeceğim. Ve kafama göre hareket ettiğinde sevilmenin de, başka şeylerin de ne kadar güçleştiğini bile bile, hayatı kendime zorlaştıracağım bir güne daha başlamış oluyorum böylelikle. Çalışanlardan taksi istiyorum, beni kapının önünde arabasını silmekte olan adama doğru yönlendiriyorlar. Bir yerlerde okumuştum, bindiğiniz taksilere dikkat edin, sizi kaçırırlar, elinizi ayağınızı bağlayıp bagajda yuvanızı kurarlar, siz orada aç susuz altınıza yaparken kredi kartınızın günlük limitini doldurur, bu işten memnun kaldıkları takdirde da sizin her şey dahil bagaj içindeki şehir turunuzu en az iki üç gün daha uzatırlar. Benim öyle olmuyor Allah’tan. Garaja bırakılıyorum. Paramı ödüyorum ve iniyorum telaşla. Saatime bakıyorum, sekiz’e beş var diyor. Beş dakika sonra kalkabileceğini düşündüğüm otobüs için tüm otogarda seferberlik ilan ediyorum. Donde yani nerede! Orası orası derken bir uçtan bir uca koşturuyorum. En nihayet İtalyan bir çift biz de diyorlar. O biz de beni rahatlatıyor ve kuyruğa girerek gidiş dönüş  biletimi alıyorum. Tam da bu başarımdan gurur duyacağım esnada otobüslerin olduğu tarafa gidip uzuun kuyruğu gördükten sonraki Türk’ün alt kimliği ile ilgili duruşuna vurgu yapıyor ve bu otobüs dolu dedikleri için ve benim de o uzuun kuyruk için sabrım olmadığından en öne geçiyorum. Meksikalıların direncini ölçüyorum. Yazık o kadar iyiler ki, seslerini çıkarmıyorlar. Akıllarında bu tip bir hinlik yok çünkü. Biz de diyen İtalyan çifti kuyruğun gerisinde görüyorum, biz buradayız sen nasıl oradasın der gibi bakıyorlar benden tarafa doğru. Ve beklenen oluyor. İkinci bir kuyruk yaratmış oluyorum, gelen arkamda sıra oluşturuyor. Diğer kuyruktan bize doğru bakıyorlar ama kimse de ne yapıyorsun hemşehrim demiyor. Küçük şeytanlıklarımla barışıklık beni bu noktalara getirmiştir her zaman. Paçamı kurtardığımı düşünerek sağla solla haşır neşir olmaya başlıyorum. Burada Meksika’nın bir başka yüzüyle karşılaşıyorum. İnsanlar çok fakirler. Kendi kendime İtalyan çift ve benim dışımda kalan bunca Meksikalı’nın türlü imkansızlıklara rağmen, nasıl da tarihlerine sahip çıktıklarını görünce merhamet duygum iyice artıyor. Helal olsun size diyorum. Ben dünyanın uzak ucundan gelmiş olabilirim ama bu hikayenin asıl kahramanları sizlersiniz diyorum. Nihayet otobüse biniyorum. Önden ikinci sıradayım. Yanıma tatlı bir kadın oturuyor halktan. Bana torununun fotoğrafını gösteriyor, kendimi Türkiye’de şehirlerarası otobüste uzun bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum. Bu arada İtalyan çift biniyorlar nihayet otobüse. Yine bana bakıyorlar manidar manidar ya da ben alınganlık ediyorum inceden inceden, bilemiyorum. Dışarıyı izlemeye koyuluyorum. Otogardan çıkış çok kolay olmuyor her şeyden önce. Nasıl mı? Yağan yağmur bozuk olan asfaltın içini doldurduğundan, küçük çaptaki gölleri geçmeye çalışıyor şoförümüz temkinli bir şekilde. Altyapı bu bölgede öyle zayıf ki, ortalığı sel götürüyor. Az ilerde gördüğüm ve akarsu sandığım şeyin yağmur sularından ibaret olduğunu anlamam çok zamanımı almıyor. Otobüslerin çıktığı alan çok dar olduğundan, şoför türlü manevralarla güç bela çıkabiliyor ve yola koyuluyoruz nihayet. Bir saatlik bir yol var önümde ve kötü mahallelerden geçiyoruz cidden. Yoksulluk, yokluk bu noktadan sonra hissediliyor. Üst üste binmiş yapıları geçiyoruz. Dağlar evlerle dolmuş. Hatta dağların tepesi dahi dolmuş. Hani Ankara’ya doğu tarafından, Sivas’tan girersiniz ve Doğu’dan daha Doğu’dur ya Ankara’nın bu yüzü, işte o hesap. Yollarda insan görmek mümkün olmuyor. Evler uyumsuz ve alakasız renklere boyanmış, bazısıysa hiç boyanmamış. Derken koskocaman bir billboard’la karşılaşıyorum. ”Three Billboards Outside Ebbing, Missouri” geliyor aklıma. Fakat bu billboard’da yazılan daha doğrusu aranan şey çok farklı. Adrian Leon Ramirez başına konulan bir buçuk milyon pezoluk ödülle aranıyor. Wanted Dead or Alive diyorsa da bilemiyorum. Ne için arandığınıysa anlamıyorum. Kaçırılmış mı, yoksa sabıkalı mı ya da her ikisi birden mi?  Youtube’a videosunu koymuşlar, kazınmış saçlarıyla bir mahkumu da andırıyor pekala. Eğer öyleyse birileri tarafından çamaşırhaneden kaçırıldığını düşünüyorum ya da kaşıkla duvar kazdığını ve tünelden geçip özgürlüğüne kavuştuğunu. Videoyu izlediğim zaman da emin oluyorum sabıkasından, başına ödül koyan devlet çünkü. Önce kaçırmış, şimdi de arıyor yana yakıla. Vahşi Batı filmlerini andırıyor bu durum. Leon’a gelecek olursak Jamaika ya da Bahamalar’da fink attığını hayal ediyorum. Acapulco da olur. Ya da sınırdan geçip Amerika’ya kaçtı bile. Los Angeles’daki bir malikanede ayakkabısının tekiyle un ufak ettiği kokaini burnuna çekip çekip, kızlarla parti veriyordur öyleyse. Akıl almaz işkence yöntemleriyle katlettiği masum kanları içinse yapacak bir şey yok artık. Ben kendi Sicario’mu, Narcos’umu yazadurayım, otobüs bir durakta duruyor. Polisler araca biniyor ve teker teker fotoğraflarımızı çekiyorlar. Otobüse binenlerin de fotoğraflarını çekiyorlar teker teker. Şoförün bile. Böyle bir uygulamayı dünyanın bir başka yerinde görmediğimi düşünürken, yüzümde aptal bir sırıtışla kameraya poz veriyorum. İsteseniz bir selfie yapardım, beni gafil avladınız.

Nihayet Teotihuacan’a varıyoruz. Yanımdaki kadın burada ineceğimi söylüyor ve benimle beraber iniyor. Bir anda tüm otobüs boşalıyor. Neden sonra anlıyorum ki, İtalyan çift ve benim dışımda kalan tüm Meksikalılar sokak satıcılarıymış. Herkes ekmek parasının peşindeymiş. Sırasını aldığım tüm emekçilere karşı mahçup oluyorum. Sepetlerini aldıkları gibi satış yapmak üzere yola koyuluyorlar. 

20181104_160705-01

20181104_173819-01

YOK OLMUŞ BİR UYGARLIĞIN ORTASINDA :

Giriş ücretini ödedikten sonra yaklaşık bir kilometrelik bir yolu satıcı kardeşlerimle beraber yürüyerek aşıyoruz. Pek çok araba ve tur otobüsü geçiyor yanımızdan. Sol tarafa doğru sapıyorum. Uzun bir direğin tepesine tünemiş adamları görüyorum. Dört kişiler, üzerlerinde kostümler var, çıkınları aşağıdaki ağacın altında ve onca yükseklikte atlayıp zıplayıp duruyorlar. Sirk gibi. Bunlar da emekçi diyorum kendi kendime, bir nevi de performans sanatçıları. Beni tanımış olan ve yanımdan gülümseyerek geçen satıcılara bakıyorum önce, sonra da çubuğun üzerindekilere. Yerdekiler daha güvendeymiş gibi geliyor. Bağlasalar durmam derler ya hani…onca yükseklikte…bırak bir takım akrobatik numaraları…

20181104_160046-01

20181104_160313-01

Gelelim az bilinen kentin tarihi bilgilerine. Aztekler sadece kurulmuşlar bu kente. Teotihuacan’ın ne kim tarafından kurulduğu biliniyor, ne de bu uygarlığın nasıl ortadan kalktığı. Yer yarılmış yerin dibine girmişler sanki. Fakat geriye de muhteşem bir şehir ve iki büyük piramit bırakmışlar. Zalim Kolomb öncesi burada neler olmuş Kolomb dahil kimseler bilmiyor. El yapımı bu nadide şehrin üzerine konan halktan bahsetmeye gerek görmüyorum bu yüzden. Gerçek müteahhitlerinin bilinmediği, arkeologların Toltek’ler olduğunu varsaydığı bu Tanrıkent’te ki gerçekten Tanrısal, zaman duruyor adeta. Nasıl mı, onu zirveye çıkmadan anlayamazsınız işte. Binlerce basamak çıkıyorsunuz ve nefes nefese kalıyorsunuz. Her adımınızda geri dönme şansınız varken, arkanızdan bir güç sizi itiyor adeta. Önce hangisine tırmanmalı derken, güç olanla başlıyorum. Güneş tapınağı cidden zorluyor insanı. İplere tutuna tutuna başlıyorum tırmanışa. Obezitesi olanlar gelmişler, kan ter içinde çıkıyoruz beraber. Her milletten, her dilden ve dinden insan buralara gelmişken zirve telaşındayız hep beraber. Çıktık diyeceğiz, başardık diyeceğiz. Asılıyoruz iplere, heyamola, bir grup çıkıyor acı içinde, bir grup iniyor rahatlamış biçimde. Bilmem kaç bininci basamakta kendi kendimi sorguluyorum, sonra yine asılıyorum dümene. Türkçe saya söve çıkıyorum zirveye. Ay Tapınağı ise tırmanış açısından zayıf kalsa da, en güzel manzara onda.

Fakat değiyor. Her anına. Çığlık atıyorum. Yalnız diyaframımın oturması, nefesimin normalleşmesi zamanımı alıyor. Her köşesini adımlıyorum Güneş Piramidi’nin. Herkesi izliyorum. Küçücük bebeğiyle çıkanları görüyorum. Kim bilir nerelerden geldiniz, ama geldiniz, birlikte buradayız ya. Ne siz beni tanıyorsunuz, ne ben sizi. Öncesiz ve sonrasızız ve muhtemelen hiçbir zaman diliminde birbirimizi bilerek bir araya gelmeyeceğiz. Mühim değil. Buradayız. Hepsi bu. C’est tout.

20181104_165433-02-01

MEXICO CITY’e DÖNÜŞ :

Güvenlik görevlisiyle Fransızca konuşarak otobüsümü nerede bekleyeceğimi öğreniyorum. Türkiye mi diyor, ben de ona Fransızca mı diyorum. Ama dediğini de yapıyorum. Söylediği gibi beş dakika içinde kendimi otobüsün içinde buluyorum. Ortalarda bir yer buluyorum kendime ve pencere tarafına geçiyorum sessizce. O kadar açım ki. Yine aynı prosedür gerçekleşiyor ve bu defasında yolcuların teker teker fotoğrafını çeken polis kamerasına yine hem gülümsüyor hem de peace işareti yapıyorum. Dönüş yolu da kalabalık. Hiç bilmediğim bir duraktan binen yolcular arasından en iri olan adam gelip benim yanıma oturuyor. İyice sıkışıyorum cam kenarına. Üstelik konuşkan da. Başımdan atmak için no espagnol, only inglese diyorum. Dirseğiyle beni dürtüklerken kahkahalar atıyor. Adamın yüzüne ve ağzının içine bakıyorum dehşet içinde. Alt dişlerinin yerinde yeller eserken, gümüşi amalgam dolgularına bakıyorum korkuyla. Alt çenesi pırıl pırıl parlıyor. Bu kadar diyorum boş koltuk varken, beni buldu diyorum içimden. İnip taksiye bindiğimi hayal ediyorum. Nerede olduğumu bir bilsem! O ise konuşuyor ve gülüyor. Nereye diyor, Zokalo diyorum. Bana takıl diyor işaret diliyle. Basiret bağlanması bu olsa gerek. Bu dev gibi adamın yanında yamacında gel dediği yere gidiyorum kuzu gibi. Beni metro istasyonuna götürüyor. Bilet almam için gereken süreyi veriyor. Peşi sıra sürükleniyorum yeniden. Dev gibi olduğundan yollar açıyor önümde. Cidden en devinden bir Meksikalı ile yürüyorum yollarda. Nihayet canımızı içeri atıyoruz ve metro hareket ediyor. Bana durakları gösteriyor teker teker. Durduğumuz noktalarda ve metronun genelinde tek bir İngilizce sözcükle karşılaşmıyorum. İspanyolca bilmediğin takdirde, burada hayat öyle güç ki. Bense yanımda tırstığım bir devle yaşıyorum.

20181104_191012-01

İçerisi çok kalabalık ve biz de ayaktayız. Size Meksikalı kadınların ilginç bir özelliğinden bahsedeceğim bu arada. Yaşları kaç olursa olsun çok makyaj yapıyorlar, rengarenk boyanıyorlar ve nerede olduklarını umursamadan çantalarından çıkardıkları aynalarını ellerine alıp kat kat rimel, bolca allığa bulanıveriyorlar. Bense yanımdaki dev Meksikalı ile makyaj seven bir kızın tam önünde bekleşiyorum. Kız rimeli sürüyor, kurumasını bekliyor, bir daha sürüyor, rujunu iyice yediriyor dudaklarına. Aynı anda cilveleşerek içeriye gelen genç bir çift dikkatimizi kendilerinden yana çekiyorlar. Oğlan, kızı kapıya dayayıp, arkasından kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kız o kadar kıkırdıyor ki, içerideki sesler kesiliyor. Duraklarda oğlan kızı içeri çekiyor, sonra yine kapıya yaslıyor. Çifte rağmen duraklarında inmeyi başaranlar kendilerini kurtarmış hissettikleri gibi dönüp çifte doğru gülüyorlar. Bu böyle devam ediyor. Biz dev Meksikalıyla bu dur kalklar nihayetlenene kadar izlemeye devam ediyoruz onları. Neden sonra makyajını bir türlü bitiremeyen Meksikalı kızın makyaj çantasının içindeki tatlı kaşığını görüyorum. O kaşık onun belki de öğle molasında yemeğini yediği ve en kıymetlileri olan rujunun, rimelinin yanında taşıdığı kaşık. Belki bir çorba içiyor o kaşıkla, pilavını kaşıklıyor üstüne. O an bir şey oluyor yanımdaki dev bana insan gözüküyor. Bu kız kadar. Hiç korkmuyorum ondan. Gözlerim doluyor. Ağlayacağım. Lanet olası bir tatlı kaşığı yüzünden. Bu dev gözyaşlarımı görürse yer beni. Hem de çiğ çiğ. Derken bir el beni kolumdan tuttuğu gibi apar topar metrodan dışarı sürüklüyor. Sonra nasılsa ağlarım diyorum. Şimdilik önceliğim bu devden kurtulmak. Koşa koşa merdivenleri çıkıyoruz ya da iniyoruz ya da hiç merdiven yoktu tam hatırlayamasam da, bir başka yöne giden metroya bindiriliyorum. Parmaklarıyla Zocalo’ya kaç durak kaldığını gösteriyor. Üzerimdeki şaşkınlığı atıp, çevreme bakabilecek kıvama geldiğimde etrafımdakilerin giyim kuşamlarını inceliyorum. O kadar fakirler ki. Kim bilir kaç defa yıkanmaktan pürçüklenmiş kazaklar var üstlerinde. Ayakkabıları, paltoları hep eski. Fakirlik zor olsa da, kıymet verirsin malına, ne yiyeceğinin ne içeceğinin bir damlasını akıtmaz, harcamazsın boşa. Aylarca giyeceğini de bilsen, yeni bir kazak aldığında çocuklar gibi sevinirsin. Offf…gene ağlayacağım. Fakat bu dev var ya bu dev izin vermiyor. Yine sürükleniyorum sayesinde. Hey dev, kaderimsin anladık. Teslim oldum artık sana.

Gün ışığına çıkıyoruz. Önümden koşturuyor ve bir anda gerisin geriye dönüp kollarını açıyor iki yana doğru. Zoo-kaaa-looo diyor heyecanla. Ben nereye gittiğimi unutmuştum dev. Yüzümdeki çarpık gülümsemeden doğru yere getirip getirmediğini çözmeye çalışıyor. Mesleğini soruyorum can havliyle. Soldato diyor. Askermiş. Nerede diyorum, müzede diyor. Kimliğini göster diyorum. Juan De La Paz Jimenez’miş devin adı. Adam iyi adam çıkıyor, ben kuruntulu bir manyağım sadece. Elini sıkıyorum Juan’ın. Ayrılıyoruz.

Bir daha Meksika’ya geldiğimde belki karşılaşırız yine. Benim en sevdiğim şeyi yapmış oldun bana. Kısa vadeli yol göstericilik. Dert olmadan, bana çok bulaşmadan, beni bana sormadan, beni zıvanadan çıkartmadan yol arkadaşlığımız bitiverdi göz açıp kapayıncaya kadar ve ben ömrümün sonuna dek seni iyi anacağım, seni adınla çağıracağım: “Juan De La Paz Jimenez”.

 

 

MERCADO SONORA :

Juan sayesinde çarşıya gidiyorum. Belirtmediysem belirteyim tekrar. Bugün günlerden pazar. Ve ben daha maceraya doymadım. Yalnız açlıktan da bayılmak üzereyim. İçine karıştığım insan selinden kurtulmaya bakıyorum. Kurtulamıyorum. Nüfusun üç milyonu burada sanıyorum. İnsanlar akın akın geliyorlar. Metrolardan, köşelerden pek çok insan hızlı adımlarla çarşıya geliyor. Gezi zamanlarını anımsıyorum. Slogan atmayan Meksikalılar, kilise ziyareti yapıyor, atıştırmalık bir şeyler almış hem yiyor hem yürüyorlar, türlü çeşitli gösterileri izliyor, konuşuyor, gülüyorlar. Bir başka dilin ortasında kalıyorum. Hiç bilmediğim. Sesler uğultuya dönüşüyor bu yüzden. Ve ben kendimi bir kez daha hengameye teslim ediyorum. Önce Juan’a, şimdi de tüm Meksikalılar’a teslim oluyorum. Anlamadan dinliyorum konuşmalarını. Rahatlıyorum. Burada olmaktan memnun olduğumu hissediyorum. Kelimelerinin anlaşılmazlığından duyduğum heyecanımdan ve endişelerimden sıyrılıyorum. Sadece yürüyorum.

20181104_194427-01

Her yer işportacı dolu ve de zabıta. Bir duyum alır almaz, ekmek teknelerini sırtladıkları gibi, olmadı çekiştire çekiştire kaçışıyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin, insan her yerde insan. Vips adında bir restorana giriyorum açlığımı doyurmak için. Tüm masalar dolu. Yalnız olmanın avantajı sanırım, bana kuytu bir köşe buluyorlar herkes masa beklerken. Herkes en güzel masayı beklerken, ben bulduğum ilk masaya nimetmişçesine çöküyorum. Bana İngilizce bilen tek garsonu yönlendiriyorlar. Menüden yerel tatları öğrenip, biftek söylüyorum korkudan. Gerçekten yenmeyebiliyor pek çok şey. Risk almadan karnımı doyurmaya bakıyorum. Ve restorandaki wifi sayesinde çıldırmış gibi telefonla konuşuyorum. Garsonlar garipser oluyor. Monte Cristo Kontu gibiyim. Yıllardır konuşmamış gibi konuşuyorum. Rastgele numaraları arıyorum. Çok konuşma ihtiyacım var. Ana dilimde. Bu bir ihtiyaçmış ama garsonlar da herhalde deli demişlerdir ki o onların sorunu. İhtiyaçlarımı gidermeye çalışıyorum.

Turizm danışma bürosunu keşfediyorum meydandaki. Bir kadın bir erkek çalışıyor içinde. Erkek olan pek de anlaşılamaz İngilizcesiyle bana yardımcı olmaya çalışıyor, başarıyor da. Mercado Sonora’yı tarif ediyor bana. Burası cadı pazarı imiş aynı zamanda. Ticari bir taksiye biniyor ve kapısının önünde iniyorum. Gelir seviyesi iyice düşüyor. Her tür hediyelik eşyayı bulmanız mümkün burada, kafeslerinin içinde sıkışmış kalmış yavru köpek ve kuş bile satılıyor. Bir de büyücü malzemeleri var bolca. Benim derdimse hediyelik eşya almak filan değil. Ben bir cadı bulmak gayretindeyim. Daha çok bir Vanga Nine. Ne zaman öleceğimi söylesin, bileyim, ona göre hareket edeyim istiyorum. Bilmek istediğim tek şey bu: ölüm günümü gününe, yılına dek bilmek. O umutla başlıyorum araştırmaya. O ona, o ona derken beni beyazlar giymiş bir adamın yanına götürüyorlar. İngilizcesi yok ama şansıma az ileride oturmakta olan bir kadın tercümanlık yapmayı kabul ediyor. Kadınla konuşuyoruz ayak üstü. Neden bu kadar kederlisin diyor. Elli üç yaşında olup, doğduğundan beri bu sefaletin içinde mücadele veren dul bir kadın olduğundan, oğlunun Venezuela’ya gittiğinde ancak dünya varmış, sonunda Tanrı’ya inandım dediğinden bahsediyor. Dünyanın uzak ucundan buraya gelebilmişsin, çok şanslısın diyor. Bir bilse benim kendimi mahvetmekten ve sonra her yaşadığımı bir film karesi gibi izlemekten ne çok zevk aldığımı…

 

 

Öte yandan şanssızlığım bugün buranın ikinci kuruluş yıldönümünün olması nedeniyle(özetle doksan yaşında kör bir kahin ararken, iki yıllık bir büyücü bulmuşum), müzisyenlerin bekleniyor olması ve de bir anda çevremin büyücüye şükranlarını sunmak üzere sağdan soldan gelmiş pek çok kadınla dolmuş olması. Türkiye’den geliyorum, fal baktırmak istiyorum diye tutturuyorum. Beni içeri alıyorlar. Her yer ıvır kıvır dolu, tütsüler, kokular, İsa heykelleri, kuru çiçekler ve hatta ısmarladıkları öğle yemekleri ile tam bir keşmekeşin içine düşüyorum. Beni öldürmek isteyen erkeklerin var olduğundan, biraz aptal gibi davranmam gerektiğinden(ciddi ciddi) bahsediyor. Ahh diyor teatral bir şekilde karnını yardırmışsın(bildiğim kadarıyla ve ben ayıkken herhangi bir yerimi yaran çıkmadı, yarılsaydım bilmez miydim diye düşünmeye başlıyorum). Beni kim öldürmek istesin ki diyorum. Ben mühim bir şahıs değilim ki! Aptal gibi davranmamsa mümkün gözükmüyor şu saatten sonra. Çünkü dayanamadığım bir şey akıllı olabilecekken aptalı oynayanlar. Tercümanımızın çevirisine tabi olmakla beraber, başıma gelen ve gelecek olan tüm felaketlerden bana yapacağı büyü ile kurtulabileceğimi söylüyor. Altı yüz pezo beni olası katil ya da katillerimden kurtaracakmış kısaca. Görmek istiyorum diyorum. Madem buradayım, sonuna kadar gideceğim. Yumurtalı, tütsülü bir şova tabi tutuluyorum. Yumurtayı her yerimde gezdiriyor. Koltuk altlarında, kafamda… Bir demet ota içimi ferahlatan bir şeyler sıkıp, kırbaçtan hallice muamele ettiği tutamla orama burama vurup duruyor. Kafama kafama vurdukça aydınlanıyorum. Yaptığım hiçbir saçmalıktan utanma diyor bir ses. Adı üzerinde saçmalık çünkü. Ve ben bunu biliyorum. Giden 600 pezomaysa yanmıyorum. En azından yanmamaya çalışıyorum. İşimiz bittiğinde sarılıp ayrılıyoruz. Bir rahatlık çöküyor üzerime, bülbül yuvası saçlarımın içinden az evvel çarptığı otlar düşüyor ara ara. Kahkahalarla gülüyorum. Müzisyenler geldi bile. Bildiğiniz Sulukule. Kendilerini iyileştirdiği için ağlayarak teşekkür eden kadınlara olan şükranını belirtmek üzere yerlere uzanıp akrobatik hareketler yapıyor benimki. Bu Meksika’daki son akşamım olacak ve neşe içinde ayrılacağım buradan. Kendime bile açıklayamadığım pek çok nedenden ötürü en sevdiğim şehir olarak kalacak aklımda.

THE LAST MAN ON MEXICO CITY : MEXICO CITY’DEKİ SON ADAM

Kimdi diye soracak olduğunuzda, beni o son adama götüren yolda karşıma çıkan adamlardan bahsederek devam edeceğim yazıma. En son büyücüye kaptırmış olduğum 600 pezom için ağlıyordum, pardon gülüyordum malum. Pazarın arka sokaklarına girip fotoğraflar çekiyorum şimdiyse. Kars Sarıkamış’ın arka mahallelerine benzetiyorum bu muhiti. Pazarın son saatleri bunlar ve çöpler dağ olmuş çoktan. İnsanlar hiç durmadan tüketmekte. Güzel satış yapanlar yan yana bulunan yarı açık restoranlarda karınlarını doyuruyorlar. Yediklerine bakıyorum, iç açıcı görünmüyor. Fasulye göresim yok bir süre. Birkaç fotoğraf çekiyorum arka sokaklarında, bana poz veren Meksikalı bir bey var. Bir nevi bakkal dükkanının önünde oturmakta. Koltuk değneğini ve bacağındaki sakatlığı saklamak için dimdik ayağa kalkıyor. Ben ondan bir şey talep etmiyorum halbuki.

20181104_231454-01

Hava kararmaya başlayınca eve pardon otelime dönüş telaşım başlıyor. Trafik polislerine yol soruyorum. Bir tanesi nereden geldiğimi soruyor, sonra trafiği durduruyor ve peşisıra düşüyorum yola, yoluna. Bana şoföre vereceğim parayı gösteriyor, nerede indirileceğimi de şoföre söylüyor. Otelime yakın bir yerlerde inebilecekmişim bu sayede. Teşekkür ediyorum ki yapabileceğim tek şey bu. On beş dakikalık bir yol gidiyoruz. Şoför beni karga tulumba indiriyor. Karşıya geçiyor, hiç durmadan insan arıyorum yol sormak için. Fakat pazar gününün rehavetinden midir nedir, bir kapıcı bulabiliyorum ancak. Reforma’daki otelimi tarif ediyor işaret diliyle. Metroya geliyorum. İleride üç keş var. Biri kadın ve ağzında diş yok, diğer ikisi de öyle. Üzerime doğru geliyorlar, birden ilk gün çevreyi gezerken gördüğüm bir kadınla karşılaşıyorum. Şaka gibi. O beni hatırlamıyor ama fotoğraflarımda var. Kadını tanır tanımaz gülümsüyorum. Bana bakıyor korkuyla. Ortak lisana gerek yok bazen. Korku anında verdiğin tepkiler evrensel. Birini beğendiğinde ya da nefret ettiğinde karşındakine verdiğin tepki de evrensel. Elimle çabuk yapıyorum. Üç ayyaşın dikkati dağılıyor. Solumda ve nispeten bana doğru solda bulunan kadından tarafa doğru yürüyorum hızlı adımlarla. Kolundan tutuyorum çabuk diye. Hızlanıyoruz. İlerdeki güvenliğe doğru koştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra da garip bir şekilde hiçbir şey olmamış gibi ayrılıyoruz. Az önce yaşadıklarımı yaşamamışçasına otelimi ve Reforma’yı soruyorum görevlilere. Meydan az ileride diyorlar, telefonları sayesinde otelin yerini bulup tarif ediyorlar.

Yürüyüşüm devam ediyor. Ona sor buna sor derken kimsenin bu lanet otelden haberdar olmadığını anlıyorum. Reforma’da ama iç sokaklarda olduğundan karıştırıyorlar. En nihayet siyah eşofmanlar giymiş bir adam çıkıyor karşıma. O kadar düzgün ki, yol sorarken nispeten iyi bir İngilizceyle konuşma gereği duyuyorum. Siz diyorum, iyi eğitimlisiniz. Nerden çıkardınız diyor, Mercado Sonora’dan geliyorum ve belli oluyor diyorum. Gülümsüyor. Meksika doğumluyum ve ailem de Meksikalı diyor. İmkanlar diyor. Avukatmış. Eğitim insanı öyle değiştiriyor ki(bazen ama). Perulu olabileceğini düşünmüştüm oysa ki. Nereden geldiğimi ve şimdiye dek burada duyduğum en anlamlı cümleyi soru şeklinde yöneltiyor bana: “Yaşamak için ne ne yapıyorsun ve burada ne arıyorsun?” Ben burada ne arıyorum? Kader denen bir şey var. Bazen biz sürükleniyoruz peşinde, bazen o bizi rüzgarına almış sürüklüyor. Buradayım çünkü Frida burada, hala. Güvercinle filin aşkına şahit oldum burada. Bıkkınlık onlarda da varmış ve ben de çok bıkmıştım hayatımdan ve gelmiştim buralara. En sevdiğim filmlerden birinin yazar ve yönetmeninin nereden geldiğini görmek istedim bu arada. Buradayım çünkü burada olmam gerekiyormuş. Pek çok ülke ve şehir gördüm şimdiye dek. Beni en çok etkileyenler sıralamasında Mexico City’e kaptırdı yerini Marakeş. En kıymetlim, en değerlim oldu. Yarın ayrılacağım için o kadar üzgünüm ki. Gün boyunca yaşadığım pek çok şey, geçmişimdeki pek çok şeyi çağrıştırıyor olduğundan, bir bira alıp odama gidip bebekler gibi ağlıyorum. Biramsa yarım kalıyor. Yorgunluktan bayılıyorum daha çok.

 

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

20181103_233922-01

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

“Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki. : Who needs feet, when I’ve got wings to fly.” Frida Kahlo

Pişmanlıklarımı boğmak için içiyorum ama lanet olası şeyler yüzmeyi öğrendiler.” Frida Kahlo

İçimde kırk kadın, Kırkı da yabancı. Kırkı da öteki ” Frida Kahlo

Bütün iyi ressamlar kendisi neyse onu resmeder.” Jackson Pollock

GİRİŞ :

A-Dünya sınırlarla bölünmüş koskocaman bir ülke ve bizler onun üzerinde ellerimizde vizelenmek için sabırsızlanan pasaportlarımızla dolaşıp duruyoruz damgalı inekler gibi. Babil Kulesi asla yıkılmamalıydı.
B-Bazen her şey salakça geliyor biliyorum, tıpkı turizm gibi ama sonradan kabulleniyorsun. İnsan çok da aklıyla düşmüyor ki yollara. Bunu anlıyorsun. Bir şeylerin peşindesin, en azından bunu bilenler sınıfındansın(kendini ayrıcalıklı addedip bu şekilde sınıflandırıldığın için utanmıyor musun!). Avunabileceğin bir şey var elinde: Ben ne istediğimi biliyorum diyorsun. Bir ülke ve ona ait kültürü yerinde görmek istemek gibi mesela. 
A-Bravo sana. Gördün, ya sonra? Yemeklerinden tattın, içkilerinden içtin, şarkılarından söyledin, danslarından ettin, kadın ve erkekleriyle sohbet ettin. Dinledin onları anlayabildiğin kadarıyla, gözlemledin uzaktan da olsa. 
B-Ooofff…sıkma beni. Veni vidi vici. Her şeyin bir sonu var elbet. Şimdi sırada başka danslar, sözler olacak belki.
A-Onu kastetmiyorum ben. Eline ne geçti?
B-Pek çok fotoğraf çektim, insan hikayeleri biriktirdim. 
A-Tamam da ne arıyordun? Aradığın şeyi buldun mu?
B-Elbette bulamadım. Hangi arayan bulabilmiş ki? Tek bildiğim…
A-Tek bildiğin…?
B-Voltaire bu hususta en sert çizgiyi çekmiş ve kimse bulamadı ve kimse de bulamayacak demiş. Ben de bulamayacağım, tek bildiğim bu, ama arayıştan da vazgeçmeyeceğim.

—-.—-

Bu konuşmanın üzerinden çok da zaman geçmemiştir:
A-Hayatımdan bıktım.
B-Ben de senin bıkmalarından bıktım.
A-Neden hep bir sorun çıkıyor?
B-Sorunlarını kendin yaratıyorsun da ondan.
A-Emin misin?
B-Çok.

—-.—-

Dönüşte İstanbul’a iner inmez sağ salim indiğimi belirtmek üzere babamı aradığımda aramızda geçen konuşmadan bir parça:
Kızı:İndim baba.
Ba-ba:Nasıl geçti yolculuğun?
Kızı:Paris üzerinden yol uzadı.
Ba-ba:Ara sokaklara mı saptı?
Kızı:Baba uçakla gittim. Havaalanında çok bekledik.
Ba-ba:Mola verdi mi?
Kızı:Nerde? Okyanusta mı? Vermiş olsaydı zaten şu an seninle bir başka boyuttan konuşuyor olurdum. Sende gazetecilere keşke karayolunu tercih etseydi diyor olurdun ya da az mola verdiği için şoförün uyuyakalmış olabileceğinden filan yakınıyor olurdun.
Ba-ba:Değişen pek fazla bir şey olmayacaktı yani.
Kızı:Boyutlar dışında.

—-.—-

İstanbul’a gitmeden önce aradığım kuzenimle yaptığımız mezarlık tartışması:
Ben:Bugün yola çıkıyorum. Ölürsem filan, uçak düşer ise falan cesedime de ulaşılamazsa kitaplarımı bağışlayın, kıyafetlerimi giyin, bankadaki paramı da yiyin. 
Kuzen:Ölmezsin sen. 
Ben:Nerden bilebilirsin?
Kuzen:Doğu’ya gittin ölmedin, Güneydoğu’ya gittin geldin defalarca, yine ölmedin. Karda kışta ne idüğü belirsiz otobüs firmalarının tek şoförlü otobüsleriyle yaptın hem de bu mütevazi gezilerini. Ülkede bombalar patlarken yanlış ihbarla başını hedef almış tıfıl bir asker aranan terörist diye verilen emir doğrultusunda eli tetikte bekledi başında ama tetiğe basmadı. Basması ise olasılıklar arasındaydı. Kendini imha etmek için pek çok şey yaptın ama başaramadın. Şimdi öleceğini hiç sanmıyorum.
Ben:Şarap içiyordum.
Kuzen:Şimdi mi?
Ben:Yok canım silah başıma dayanmışken. Oturmuş şarap içiyordum. An esnasında tam kavrayamamış olabilirim. Ama sonra hiddetlendim ve jandarmanın üzerine yürüdüğümü hatırlıyorum.
Kuzen:Bravo doğrusu. Çocuk silah çekmiş yetmemiş, vurulamayınca kendini kaybedip beni vur der gibi üzerine yürümüşsün. 
Ben:Alkol bütün kötülüklerin anası.
Kuzen:Bu paylaşımını o an yapacaktın. Ya da bırakacaktın.
Ben:Üzerine yürüdüm dedim ya.
Kuzen:Meriç, akıllanmıyorsun.
Ben:Çünkü istemiyorum.
Kuzen:Bırak şimdi bu ölüm düşüncelerini de, bavulunu hazırla. Bak ben Bodrum’dayım. Nilüfer annesiyle beraber babasının son günlerini bekliyor burada. Doktorlar terminal aşamada olduğunu söylemişler. İstanbul’da aile mezarlıkları yokmuş. Buraya, Akyarlar’a gömmeye karar vermişler. Ben söyledim bazen plansız ölümler(ölümler hep plansızdırlar biraz) çıkabiliyor çokça ve yer sorun olabiliyor. Eğer çok yakın gömülürlerse mezar yaptırmak güçleşebilir, git ön hazırlığını yap dedim.
Ben:O zaman sen de bil, diyelim Meksika’da ölmedim. Geldim buralarda öldüm. Beni Beykoz’daki mezarlığa gömün. Dedemin yanına. Hiç görmediğim. Bahaneyle tanışırız. Hani şu Koru’da olan mezarlık. Abraham Paşa Mezarlığı, Şahinkaya olmaz. Orası çok yüksek. 
Kuzen:Hiçbir formül bulamazsak ve sen de çürümek için uygun bir mezarlık beğenemezsen eğer, Beykoz’daki evin arka bahçesinde yer alan kuyunun içine atalım seni istersen. 
Ben:Kefensiz mi?
Kuzen:Nasıl istersen. İstersen gelinlik giydiririz, öyle atarız. Söylerim ben mahalleden çocuklara, bırakırlar kuyudan aşağıya.
Ben:Dalga geçiyorsun. 
Kuzen:Geçilmeyecek gibi mi? Senden on altı yaş büyüğüm. Asıl ben ölürsem Şahinkaya’ya aile mezarlığımıza gömülmek istiyorum. Anneannem, babam, teyzem ve ablam orada yatıyorlar. Beni sakın Bodrum’a gömmeyin. Beş yıldan önce ölürsem sorun çıkabilir. Malum teyzemi yeni gömdük yanlarına. Üst üste olmuyormuş.
Ben:Beş yıl sık dişini madem. Yoksa kuyuya gidersin benden önce, ona göre. 

20181103_161635-01

MEXICO CITY :

Dünkü garip ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ve kıtalararası süren uzuun ve bıktırıcı uçak yolculuğunun ardından kendi kendime neden geldim ben buralara diye sorgulayadurayım, sabah olup hava aydınlandığında şehrin aydınlık yüzünü görmeye başlıyorum. Hayata karışmayınca olmuyormuş. Sicario filmine konu olan, akılalmaz işkence yöntemleri kullanan uyuşturucu mafyasının cirit attığı, dolayısıyla suç oranının yüksekliğinden insanların sokaklara çıksam acaba geri dönebilir miyim tedirginliğiyle yaşadığı, her köşe başında bir torbacıya rastlayacağınız bir şehir değil burası. Onun için Amerika’ya komşu sınır bölgelerini ziyaret etmeniz gerekiyor. Bir film çekmeyecekseniz ya da bir kitap yazmayacaksanız da bu son derece manasız olacağından, sizleri başkent Mexico City’i gezmeye davet ediyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Rehberiniz benim çünkü. Şehrin arka sokaklarından da bahsedeceğim, ama sonra. Şimdilik en güzel yerlerini gezerek başlıyoruz güne. Her şey turistik. Her yer de yerli yabancı turist dolu. Belediye işçileri yerleri süpürüyor. Burası Zocalo Meydanı. Ana meydan. Resmi ya da dini, her türlü şenlik ve tören  bu alanda yapılmakta. Cadılar Bayramı ertesi gelmiş olsak da sokakta hayat var, havada ise festival havasının tortusu. Bense bir devrim çocuğu olan ve Meksika’yla büyüyen Frida Kahlo’nun genç kızlığında arşınladığı yollarda yürüyor olmanın verdiği hazla dolaşıyorum sersem sepelek. Kelime dağarcığını Zocalo işportacılarının argosuyla zenginleştiren Frida, dahil olduğu topluluktaki erkek arkadaşlarından hayatı boyunca yitirmeyeceği sadakat duygusunu ve erkeksi dostluk anlayışını bu yollarda edinmiş. Bugün günlerden cuma. Aslında siz cumayı bitiriyorsunuz, bizlerse güne yeni başlıyoruz. Bense gece hiç uyumadım. Melatonin almalısın diyen Banuhan Güvenir’i dinlemediğim içinse bezgin bir fino kadar pişmanım. Olamaz bugün günlerden cumartesi. Her şey birbirine girdi bile.

20181103_174455-01

20181104_193800-01
Sister Act in Mexico City

20181103_181444-01

20181103_162404-01

20181103_181736-01

Bayılana kadar yollarda yürüme isteğiyle doluyum. Bir benzeri sevecen hislerle yaklaşıyorum Meksikalılara. Fakat Babil Kulesi’nin yıkılışının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olduğundan ve bu zaman zarfında ikinci bir lisan öğrenme gayretinden çok daha büyük meşguliyetleri olduğu anlaşılan Meksikalılarla İngilizce konuşarak anlaşmanın imkansızlığını kavramam çok fazla vaktimi almıyor. Yine de gayretkeşler ve bana en evrensel dili kullanarak yol tarifinde bulunuyorlar: İşaret dilinin sonsuz kıvrımlarıyla yolumu çiziyorlar. İyi kalpli Meksika halkı. Hiç bu kadar net konuşmamıştım bir ülkenin halkı hakkında. Elbette kötüleri de vardır ama genel olarak iyiler ve bu çok şaşırtıcı geliyor. Bunun şaşırtıcı gelmesi ise başka türlü şaşırtıcı bu arada. Azılı bir katil olmasa da, bizde Şark kurnazı(bir Doğulu iseniz ve bu tabirden rahatsızsanız, olmayınız çünkü bu bir tabir sadece) olarak tabir edilen bir Meksikalı arayışı içine giriyorum ama bulamıyorum. Şark kurnazının nasıl bir canlı türüne denk geldiğini tarif etmeme yetecek miktarda İspanyolcam olsaydı bile ortalama bir Meksikalı’nın bunu anlayabileceğini sanmıyorum. Hayatları boyunca da karşılarına çıkmadığını düşünmekteyim. Bu arada yakın zamanlarda bilim adamları tarafından ispatlanan bir insanlık gerçeğini paylaşacağım burada sizlerle. Yalakalık genlerle geçiyormuş. Yani ne yalaka dediğin adam bunu güdüsel olarak gerçekleştirmekteymiş, sonradan olma, sonradan görme bir hal değilmiş bu. Adamın genlerinde var bu huy ve genlerinde şark kurnazlığı bulunmayan Meksikalılar içinse bu durumu anlamak cidden imkansız.

20181103_170139-01

20181103_163232-01

20181103_181103-01

20181103_195021-01

Can boğazdan her türlü gidebileceğinden, Meksika mutfağından da bahsetmek gerekiyor bir parça. Amerikalılar’ın ayıla bayıla yedikleri ahım şahım bir mutfakları yok mesela, çünkü fast food diyarında yeşil fasulye sosu ya da kaktüs salatası kıymetli olsa da, ne mantının, ne enginarın, ne de dolmaların yerini tutamıyorlar maalesef. Zeytinyağı yok. Aslında hayatım boyunca bu kadar korkunç yemekleri hiç bir arada yiyememiştim. Yemiş bulundum. Otel kahvaltısındaki domuz etleri çok ağır kokuyordu. Ne olduğunu anlayamadan yemeye çalıştığım pek çok şey oldu. Haşlanabilir mısırın yapraklarının içine tıkıştırılan lapanın ne olduğunu çözemedim mesela. Yedim ama. En azından kokmuyordu. Kundağa sarılmış bir bebek gibiydi. Sokaklarda bir bütün halinde satılan domuz etinden yapılan sucuklar, yanında omlet ve fasulye ana yemekleriydi ve sanki bizim dönerler gibiydi. Bu ve benzeri gıdalarla beslenen Meksikalılarınsa ciddi obezite sorunları var gibi görünüyor. Yağlı ballı adamlar ve kadınlar daracık blüzlerle ordan burdan taşan yağlarını bir gram umursamadan dolaşıyorlar serbest serbest. Katolik Kilisesi’nin baskın duruşunun yanında cinselliğin baskı altına alınmadığını görüyorsunuz. Çiftler yollarda özgürce öpüşüyorlar. Anadolu’yu düşünüyorum da, tek gidersin nerden gelmiş, kesin bizim için gelmiş derler(tabii ya durduk durduk, bulamadık bulamadık, siz gıymetli ve az bilmiş çok yanılmış Anadolu erkeklerini bulmak için düştük yollara), Ankara’nın göbeğinde taciz ederler, turiste kuytuda tecavüz ederler. Burada nüfus çok, halkının da fakir olduğu düşünüldüğünde gitmeden önce yapılan tüm uyarılara rağmen ve fakir bölgelerine de gitmiş olmama rağmen suça meyilli kimseyi görmem mümkün olmadı. Binmiş olduğum tüm ticari taksilerdeki şoförler nazikti. Yazımı okumakta olan az sayıdaki okuyucumu yanlış yönlendirmek istemem ama dediğim gibi gönül rahatlığıyla dolaştım sokaklarında, çarşı ve pazarlarında. Çok yoksulluklar gördüm ama dilenmeyi bilmeyen bir halkla karşılaştım. Öte yandan Frida’nın, Diego’nun, Inarritu’nun, Lubezki’nin, Cuaron’un, Arriega’nın doğduğu topraklardayım. Saygı duyarım. Hepsi teker teker düş dünyamı aydınlatmış, ufkumu açmışlardır. Inarritu’nun benim hayatıma ışık tutan, nerdeyse bir pencere açmış olan filmi Babel’le çıktığım Meksika yolculuğuma Frida’yla devam ettim bir zaman sonra. Onlarla olduğum her anın kıymetini bildim. İyi ki sanat ve sanatçılar var. Kim icat etmişse etmiş ama pek çok insanın yavan ve döngüsel olarak kısır olan hayatlarında bir nefes almalarını sağlamak için seçilmiş olmanın ayrıcalığını bilmem, sadece tahmin edebilirim. 

20181103_234234-01

20181103_234953-01

FRIDA :

Sene 2002, bir kadın yönetmen çekiyor Frida’nın filmini: Julie Taymor. Filmin yapımcılarından biri de aynı zamanda başrolünde oynayan Selma Hayek. Meksika’nın “ulusal hazineler”inden birini beyazperdeye yansıtan aktrist bu rolüyle Oscar alamasa da, hayatının filminde hayatının rolünü veriyor. Ödülü kime mi kaptırıyor? “The Hours” filmindeki Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’a. Oyunculuklardan geçtim, ben Woolf’u da başka severim çünkü. O yüzden filmden geçiyor ve Coyoacan’da bulunan Frida Kahlo Müzesi’ni gezmeye koyuluyorum. Başımı kaldırdığım anda duvarda gördüğüm Frida’nın tüylerimi diken diken eden sözüyle karşılaşıyorum: “Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki : Who needs feet when I’ve got wings to fly.” Aylarca yatağa bağlı yaşamış Frida’nın ölüme attığı çalımın, başkaldırışın ifadesidir bu sözler. Hem de bir komünistin dudaklarından dökülen.

Frida’nın yazgısını değiştirecek olan kazaya gelecek olursak, Meksika’nın Bağımsızlık Günü’ne denk gelmesiyle başlayabiliriz. Hiçbir başarı savaşsız olmaz. Kendisi “Kılıç boğayı nasıl delip geçerse tutunduğumuz demir vücudumu öyle delip geçti.” diye anlatır kaza anını. Tramvay, Frida ve erkek arkadaşının içinde bulunduğu otobüsü parçalar, böler. Tıpkı Frida’ya yaptığı gibi. Henüz daha on sekiz yaşında bir genç kızdır. Bekaretini kaybetmiştir, böbreği işlevini yitirir, çişini yapamaz, omurgası hasar görür. Omurgada üç kırık, köprücük kemiğinde kırık, üçüncü ve dördüncü kaburgada kırık, sol omuzda çıkık, kalçada üç kırık, karında ve vajinada delinme, sağ bacakta on bir kırık, sağ ayakta çıkık. Götürüldüğü Mexico Kızılhaçı’nın hastanesindeki doktorlar parçaları bir araya getirirken, iyileşemeyeceğinden emindirler. Kendisine adanmış olan bir ifadeyi paylaşacağım burada. “Olağandışı bir yaşam gücünün beslediği, görülmemiş bir acıya dayanıklılık kapasitesini iyi tanıyamamaktan ileri geliyordu bu inanmazlık.” Doktorların ölür dediği bu bir damlacık kızın, bu çetin cevizinse bırakmaya niyeti yoktur. Kaza esnasında aynı otobüste olan erkek arkadaşına yazdığı mektuplardan birindeki dirayeti ve kaybetmediği mizahıysa inanılmazdır gerçekten. Üç ay bir yatakta sargılar ve alçılar içinde yatmak zorunda kalan Frida kendisine callejera der yani sokak süpürgesi, ölümeyse Pelona yani Kel Kafa. Bir callejera bir pelona’yı süpürür. Ölüme kafa tutmuş bir güvercindir Frida. Kara tavuğun kanatlarını andıran kaşları, kat kat çoraplarla kapatmaya çalıştığı aksak bacağı ve sıska bedeninin yanında kendisinden yirmi yaş büyük, yirmi santim uzun, yüz kilo da ağır olan yetenekli ressam Diego Rivera ile evliliğine olumsuz yaklaşan babası bir fille güvercinin evliliği olarak tanımlar bu hali. O güvercin ve fil tüm fırtınalara, sert esen tüm rüzgarlara rağmen Frida ölene dek birbirlerini bir şekilde tamamlarlar. Dışardan bakıldığında görülen uyumsuzluk yüzünden ideal bir çift gibi görünmeseler de, evlilikte ideal çift diye bir şey’in kimbilir kimler tarafından atılmış olan koskoca bir palavradan ibaret olduğunun bilincinde olduğum yaşlardayım en azından. Hiçbir evlilik ideal değildir, olamaz da. Sevgi de sonradan kazanılamaz. Asla.

Müze kalabalık mıydı diye soracak olursanız, kuyruk bekleyerek girildiğini söyleyeceğim. Dünyanın dört bir yanından her gün yüz binler ağırlanıyor burada. İnsanlar akın akın geliyorlar Frida’yı görmek için. Müzenin bir diğer ismiyse “La Casa Azul”. Mavi Ev demek. Troçki’de burada misafir edilmiş. Bahçesi Marakeş’teki Yves Saint Laurent’in Majorelle’ini anımsatıyor. Patti Smith de buradaymış. Noguchi’nin Kelebekleri şiiriyle karşılaştığımda ustanın ustaya saygısına tanık oldum. Bahçede ve evin içinde çiftin birbirleri ve evlilikleri için sarf ettikleri pek çok içli söze rastlamak da mümkün. Frida’nın kendi gökyüzünü çizdiği aynalı yatağı, bastonu, eserleri canlıymış gibi bekliyorlar sizi. Ömrü boyunca 22 cerrahi müdahale geçiren Frida 47 yaşında burada ölmüş. Benden sadece dört yaş büyükmüş. Günlüğüne yazdığı şu son sözlerle veda etmiş hayata: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umuyorum”. Umuyorum ben de.

20181104_000830-01

BENDEN SİZE SON SÖZLER :

Gezi yazılarını okurken otel fiyatları, ulaşım türleri ve benzeri bir takım açıklamalar bekleyen şanssız okuyucular için diyebilirim ki, yanlış kapıyı tıklattınız. Meksika’yı bir tablo olarak düşündüğünüzde, o tablonun ressamı benim bu defasında. Her fırça darbesinde ben varım, Meksika değil. Her satırına gömüyorum kendimi. Kendi algıladığım şekilde bir Frida var karşınızda. Bu yazımı nasıl şekillendireceğim hususundaki bir başka rehberimse hiç geçmeyen melankolisiyle hayata direnen Patti Smith ve onun M Train’i oldu. Ve burada da karşıma çıktı bir şekilde. Umuyorum bu hayatta ve bir başka hayatta yazımda adı geçen her bir sanatçıyla tanışma fırsatım olur. Bir gün olacağını biliyorum, sadece süre veremiyorum.

Benden bu kadar. Şimdilik. Meksika yazılarımsa henüz bitmedi.

Donde no puedas amar, no te demores.” Frida

”Sevgi basitti. Karmaşık olan bizlerdik.” Frida

20181103_235432-01

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

20181102_072231-01

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

GİRİŞ :

İçinden kaçmak, uzaklaşmak geliyor. Bu sebeple başka bir ülkeye, yeni insanlar görmeye, bir yerin yerlisini yerinde görmek üzere düşüyorsun yollara. Bir filmin rüzgarına kapılıyorsun bazen, bazen de bir kitabın vuruculuğuna. Kimi kaderinde varmış görmek diyor, eğer gidip görebilmişsen. Bizler mi yaratıyoruz kaderlerimizi, kaderlerimiz mi bizi biz yapıyor bilemeden de sürükleniyoruz çoğu zaman sert esen rüzgarların etkisiyle. Halide Edip Adıvar’ın Hindistan’a Dair’i, mutsuz bir çiftin hikayesinin anlatıldığı Rossellini’nin Journey to Italy’si, yine bir başka mutsuz çiftin hikayesinin içinden geçtiği bir Paul Bowles uyarlaması olan Esirgeyen Gökyüzü, yazarlarının, yönetmen ve senaristlerinin yaptığı ziyaretler esnasında yaptıkları gözlemler ve esinlenmeler olmasa olmayacaklardı muhakkak. Öte yandan hiç mi neşeli, mutlu çift yok seyahate çıkan? Kitaplar, filmler neden mutlu çiftleri tatile göndermiyorlar diye soracak olursanız, hayatından sıkılmış olmasan, arayış içinde olmasan neden yollara düşesin ki? Önemli olan ne aradığını, ne istediğini bilmekte. Tek kriteri bu olmalı insanın, hayatındaki anlam arayışında ne istediğini bilirsen hayat bir parça daha kolay atlatılıyor sanki. Arayışının bir noktada sonlanacağını içten içe biliyor oluyorsun en azından. Neden buraya geldiniz diye sorduğunuz pek çok insan size o kitap, bu belgesel, şu filmden etkilenerek meraktan buradayım cevabını verecektir. Merak geçerli bir neden olmakla beraber, çok da tatminkar olduğu söylenemez. Bana soracak olursanız ben bıkkınlıktan düştüm yollara. Gidebileceğim en uzak noktaya gidiyorum, çünkü hayatımdan, kendimden, etrafımdaki vazgeçilmez gibi görünen herkesten kaçasım var. Herkesten uzaklaşasım. Bıkkınlık en tatminkar cevap bence seyahate çıkmak için geçerli bir neden olarak. 

D91E0082-A666-46C0-9037-EF9CAAB98980

Gelelim o filme, şu filme derken, Babel filmini rehber ediniyorum kendime. Filmde anlatılan kelebek etkisinin ve hem de kendi evlilik krizlerinin ortasındaki çiftimizden Cate Blanchett’ın canlandırdığı Susan’ın turistik bir gezi esnasında vurulmasının bir evliliği nasıl kurtardığına tanıklık ettik Fas çöllerinde. Japonya’dan gelen ve Bedevi ailenin oğullarından birinin eline geçen silahtan çıkan merminin etkisiyle bir başka çölde-işe bakın burası Meksika, emanet çocuklarla kaybolan yetenekli Adriana Barraza’nın canlandırdığı Amelia’nın çilesiyle ilerledik aç susuz Meksika çöllerinde. En ağır bedeliyse Habil ve Kabil mitini canlandıran kardeşlerden Habil ödedi kuşkusuz. Bizler o öyle bu böyle derken, Mexico City doğumlu yazar ve senarist Guillermo Arriega’nın filmin yönetmeni bir başka Meksikalı ve Oscarlı yönetmen Inarritu ile beraber dehalarını konuşturuşlarına şahit olduk bir yandan, bir yandan da hayal gücünün dumanlı perdesinin ardından çıkıveren ve başrolde oynayan realizmle beraber bizlere 143 dakikalık görsel bir şölen sunan kalemlerin gücünü izledik. Kendi hikayelerimizin kahramanı olan bizlerse çıktığımız seyahatlerde Babil kulesinden arta kalan farklı lisanların günümüzdeki kurbanları olarak iletişim kurmaya çalışıyoruz birbirimizle. Hiç İspanyolca bilmediğim ve Meksikalılar da İspanyolca dışında bir dil bilmedikleri halde bir şekilde yolumu buldum bu koca şehirde. Rehberimin Babel filmi olacağı hiç aklıma gelmezdi bu anlamda. Ama oldu işte. Bir de kulağımda onun sesi Tanrı Türkçe biliyor diyen. Hiç yalnızlık çekmedim bu yüzden. Kendimi onca koşturmacanın içinde en çok dinlediğim seyahat bu oldu herhalde. Çünkü çoğu zaman içimdeki sesle konuştum, kimselerle diyalog kurmam mümkün olmadığı için. Kendim çaldım, kendim söyledim kısaca.

20181102_082748-01

20181102_080942-01

20181102_072525-01

GİDİŞ :

Önüme çıkan herkese söyledim. Gitmek istemiyorum. Herkese de teklif ettim. Biletim biletindir, yolum da yolun, kısaca “sen git”! Biri ben Almanya’ya gidiyorum dedi, diğeri güldü geçti. Seyahat kısmı bana kaldı kısaca. Kaderimle uzlaşmazsam, bana oynayacağı oyunları biliyorum. Benden daha acımasız olduğunu biliyorum çünkü. Sabaha doğru beş gibi kalkacak olan uçak için iki buçuk gibi havaalanında olmam gerekiyor, ağırdan alıyorum, çantamın fermuarı bozuluyor, her şey ters gidiyor. İşaretler beni delirtiyor. Alelacele çağırdığım taksinin şoförüne de sen git diyorum. Olur mu öyle şey, ne güzel git gez gel diyor. Tamam da istemiyorum. Canım istemiyor, kimselere anlatamıyorum. İsteksizlik korkunç bir şey imiş. Tek istediğim yok olmakken. Bunlar hep ama hep bıkkınlıktan.

Air France’la Paris üzerinden aktarmalı olarak uçacağım. Charles de Gaulle’de saatlerce sürecek bir bekleyişin ardından, yine uzuun saatler boyunca Meksika’ya gidiş sürecek. İlk kısım fena geçmiyor. Fakat havalimanında geçmeyen saatler yaşıyorum.  Saçma sapan şeyler yiyip içiyorum. Mağazaların dergi ve kitap reyonlarını geziyorum. National Geographie’de konu yine mültecilik. Venezuela’dan çıkmış daha iyi bir hayat için Güney’e yani Brezilya’ya doğru yola koyulmuş binlerce mülteci arasından bir aile ile yapılan röportajda yemek için yola çıktıklarını anlatıyor evin reisi. Fakat Brezilya’da da durum pek parlak değil. Hikayeler hangi kıta, hangi ülke, hangi komşular arasında olursa olsun o kadar benzer ki. Brezilya elbette ki bu davetsiz misafirlerden dolayı mutsuz ve isteksiz; biz müsait değiliz dese de, 2017’den beri 58000 Venezuela’lı akın akın gelerek yerleşmişler bile. Hamakta yatıyorlar, bir aile bir nefeslik bir çadırı paylaşıyor, gün boyu kahve satan bir kadın bir öğünlük yemeğini çıkartabiliyor ancak. Mecburi ya da değil, ben veya o, o diyar bu kıta hiç durmadan hareket halindeyiz. Umut daha iyi bir yaşam için. Amerika sınırına yürüyen Meksikalılar, Brezilya yolundaki Venezuelalılar, Türkiye’den Avrupa’ya her şeyi göze alarak deniz yoluyla geçmeye çalışan Suriyeliler, Afganlılar, İranlı ya da Kürt mülteciler. Hepsi benzer kaderleri yaşıyorlar. Herkes daha iyi bir hayatın peşinde, herkes ekmeğinin derdinde. Bunların arasında en güç olanını söyleyeyim, bir aile babasıysan ve yanında namusundan, boğazından sorumlu olduğun bir karın ve çocukların varsa ve onların yanında, onlara rağmen kötü muamele görüyorsan, işte o an insanlığın bittiği ana şahit olmuşsun demektir. Yıllar yıllar evvel Kars Sarıkamış’tan bindiğim otobüsteki Afgan adama karısının ve iki çocuğunun önünde anasının gözü bir muavin tarafından yapılan aşağılamayı hiç unutmadım. Karısının kolunu uzun süre tuttuğunda gıkını çıkartamamıştı zavallı adam. Dünya böyle aşağılık, böyle namussuz adamlarla dolu işte. Bir başka aşağılık adam da beni buluyor seyahatimde. Yanımda oturan Cezayirli olduğunu söyleyen ve hiç durmadan bana bakan, ne yiyip ne içtiğimi kontrol eden bir yağ tulumu. Ayakkabılarını çıkartıyor, okuduğum kitaba göz gezdirip hangi dilde olduğunu soruyor. Meksika’ya kadar beraber uçmak zorundayız ve kaçabileceğim bir başka boş koltuk yok. Hostese kolçağın içindeki televizyon ekranını çıkartamadığımı söylediğimde, üzerine vazifeymiş gibi göğsümü ezerek ekranı çıkartıyor. Sadece sarışın ve yaşça benden büyük hostesin yüzünü hatırlıyorum ana dair. Ben yaparım diye adama doğru müdahale ediyor can havliyle. İki kadın bakışıyoruz. Rezil olduğumu düşünüyorum. Bir de şahidim var artık. Bu adamı normal şartlarda öldürebilirim. Yüzüne yumruk atabilirim, birkaç dişini indirebilirim, dişlerini yutturtabilirim, onu boğabilirim ama sesssiz kalıyorum. Artık hiç konuşmuyorum, dönmüyorum da ondan tarafa doğru. Fakat hiç durmadan beni izliyor. Ekranda sorun yaşadığımda müdahale ediyor. Ekranı kapatıyorum, okuduğum kitabı kapatıyorum, kendimi kapatıyorum. Hiç durmadan of çekiyorum. O kadar sıkılıyorum ki, damarlarım yırtılacak sanıyorum. Kımıldayamıyorum. Bir anda yerimden fırlıyorum, hostes endişeyle bana bakıyor şimdi cıngar çıkacak diye. Arkaya geçiyor ve bir viski söylüyorum. Sek. Gelip aynı koltuğa oturuyor ve viskimi içiyorum. Cezayirli şaşkınlıkla beni izliyor. Sonra yine aniden yerimden fırlıyor ve bir viski daha alıyorum. Onu da Cezayirli’nin yanında içiyorum. Sonra sakinleşiyorum. Biraz. Sarsıldığımı hissediyorum. İki el kollarımdan tutuyor. Az evvelki hostes. Uyan, az kaldı diyor İngilizce. Benim için İngilizce konuşuyor. Sızmışım ve gelmişiz. Ağlamak istiyorum. Ama bir bebek gibi ağlamak için çok yaşlıyım. Yanımda iğrenç bir adamla seyahat ettiğimi hatırlıyorum ve mecburen ayılıyorum. Koltuk değiştirmeyi bile akıl edemediğime yanıyorum. Aşağıya inebilirdim. Uçak iki katlı çünkü. Pilot kabinine bile gidebilirdim. Kahretsin. Dilim tutulmuş, aklım durmuş, irademi kaybetmişim. Sağduyumu en çok. Ama adamı dövmedim. Bu da bir şey, Daha önce yaptığım oldu çünkü.

20181102_184117-01

SONUÇ :

Uçak sakince konuyor. Kemerlerimizi çözdüğümüzde ilk iş hostesi arıyor gözlerim. Artık gülebiliyorum. Duyguları gözlerinden okunan kadınla sessizce selamlaşıp, yanımdaki domuzun yanından uçarcasına ayrılıyorum. Bagajları beklerken görüyorum onu, bana bakıyor umutsuzca. Gözlerinde umutsuzluk olan bir pislikmiş yalnızca. Gözüme o kadar zavallı görünüyor ki. Ben seni normal şartlarda, kendi ülkemde olsam durmaz yumruklardım. İçimden yükselen tek his öfke ve şiddete şiddetle karşılık vermek. Şimdi anlıyorum. Bana ısrarla neden nereli olduğumu sorduğunu. Fransız olsaydım beni taciz edemezdi. Haddini bilmek zorunda hissederdi. Beni az gördü. Yalnız gördü. Diş geçirebileceğini düşündü kendince. 

Meksika akşamları soğuk bu arada ama ben sıcak hissediyorum. Hem viskiden, hem de bir pislik yüzünden. Sıla’yı gayet iyi anlayabiliyorum. Yediremezsin. Bazen. Her şeyi göze alırsın. Hepimiz bir şekilde, bir yerlerde tacize uğruyoruz. Bundan kaçmak için çarşafa girmemize gerek yok. Hayattan kaçamazsın. Ama susmayacağız da. 

Meksika’ya bu duygularla indikten sonra kapalı ve yağdı yağacak havanın etkisiyle iyice kapanıyorum. İnsanlar gözüme kötü görünüyorlar. Eve dönmek istiyorum ama o kadar uzağım ki. Hava o kadar karanlık ki. Odaya gidip duş alıp uyumaya çalışıyorum. Başaramıyorum çünkü jet lag olmuşum. Bir de Cezayirli fobim var artık.

Hiç mi güzel bir şey yaşamadın, mülteci krizi, üçüncü dünya ülkesinden bir vatandaşın tacizi, bunlar biraz ağır olmadı mı diye soracak olursanız, evet yaşadım. Bir tanesi ben Paris havaalanında uçağımı beklerken yan masama gelen bir vejetaryen erkeğin tabağındaki yemeklere olan minnetini gösterişindeki zerafete tanıklık etmemdi. Ellerini birleştirerek şükretti nazikçe. İkincisi havaalanında gezdiğim sergiydi. Üçüncüsüyse bizde henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış Amelie Nothomb’ın son kitabının arka kapağında yazan sözün harikalığıyla çarpılmam oldu: “ La personne qui aime est toujours la plus forte.” Google translate s’il vous plait!

20181102_073417-01

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: