ELLE – O

images-1

ELLE – O :

“Hep dünyanın günahsız bir versiyonunu istiyorsun.” Irene Leblanc

Kariyerine Leiden Üniversitesi’nin matematik ve fizik bölümlerini bitirdikten sonra Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri’nde çektiği dokümanter filmlerle başlayan yönetmen Paul Verhoeven, Hollanda’dan Amerika’ya transfer oluşunun ardından, yoluna gişe rekorları kıran Total Recall ve Robocop gibi bilimkurgu filmleri ve zamanında olay olmuş ve sansüre takılmış Temel İçgüdü ve ardından gelen Showgirls ile devam etmiş ve o günden bugüne çektiği bir parça sönük ve ses getirememiş filmlerin ardından nihayet başarılı bir kitap uyarlaması olan Elle’le çıkmış bulunmaktadır karşımıza. Cannes’da prömiyeri yapılan film bir hayli ses getirmekle beraber, kendi adıma yönetmenin filmografisinden ayrıksı bulduğum düzeyli erotizmiyle ve başkarakter Michele Leblanc rolündeki Isabelle Huppert’in daimi cazibesiyle sarıp sarmalıyor izleyiciyi. Filmin uyarlandığı “Oh” romanının yazarı Philippe Dijan’ın sinemaya uyarlanmış bir diğer kitabı var çok daha tanıdık olan: “Betty Blue”. Sonuç olarak cesur bir yazarın kitabından, cüretkar bir yönetmenin çekmiş olduğu, sonucu ve gidişatı tatminkar bir film var iki saati aşkın süresine aldırmadan izleyebileceğiniz.

Michele filmin hemen başında yaşanan olayı unutmak ister gibi görünse de, yönetmen unutturmama gayretine düşüyor olanları ve filmin başında yaşanan tecavüzün Michele’in aklınca kurgulanan çeşitli tekerrürleriyle aniden karşımıza çıkması da filme gerilim dolu bir hava veriyor. Film bu açıdan dozunda şiddet barındırıyor fiilin bulaşmış olduğu her sahnesiyle. Tecavüzün dozu olur muymuş diye soranlara cevabı ben vermiyorum şu aşamada. Ve olmaz, olamaz elbette. Bütün cevaplarsa “Elle”de:

verhoeven

Jenerik biter bitmez başlayan tecavüz sahnesiyle açılıyor film. Isabelle Huppert kar maskeli tecavüzcünün altında çırpınırken yüzüne aldığı darbeden sersemlemiş bir şekilde sonrasında tam da anımsayamadığı ve arkadaşlarına galiba uğramış olabilirim diye anlattığı tecavüzün hemen akabinde sakin sakin kalkıyor yerdeki kırık cam parçalarının ortasında sanki bir düşten uyanır gibi. Önce kırık parçaları süpürüp çöpe atıyor, sonra da küvete uzanıyor tepkisiz. Acıkınca da hiçbir şey olmamış gibi suşhi siparişi veriyor. Oğlu geldiğinde de önemsiz bir olay yaşamışçasına geçiyor yemek masasının başına ve başlıyorlar afiyetle yemeklerini yemeye. Ne bir gözyaşı döküyor ne de yaşadıklarını yansıtıyor oğluna. Sıradan bir günün akşamında başka başka şeylerden konuşup, olayı hiç yaşanmamış varsayıyor. Biz de ona katılıyoruz ve yaşayanın önemsemediği bu olaydan bize ne der gibi sanki fazla hayalcilik olacak dercesine daha mühim gerçeklere dönüyoruz Michele’le beraber. Oğlunun hamile olan sevgilisiyle beraber yaşayacakları evin üç aylık depozitosunu vermek konusunda yardım isteyen oğlu ve istekleri ve dolayısıyla cebinden çıkacak para çok daha mühim onun için. Dolayısıyla bizim için de. Akabinde de işi. Bilgisayar oyunları üreten bir şirketi ve çalışanları var hepsi erkeklerden oluşan. Ortağı ise kadim arkadaşı “Anna” aynı zamanda. Hayatında olan ve sevdiği yegane kadın o ama yine de Michele’e güven olmaz tabii. Kadınlarla arasının hoş olmadığını görüyoruz zamanla. Gelin adayını fazla çılgın buluyor ve her fırsatta sevmediğini dile getiriyor kolaylıkla. Annesiyle bile geçinemiyor, ölürken ya da inme inmiş yerde boylu boyunca uzanmışken bile şaşkınlıkla soruyor hiç durmadan gerçek mi gerçekten mi diye.

images-4

images-3

images-2

Michele’in kendi evinde uğradığı saldırıdan sonra aldığı yegane önlem kilitleri değiştirmek oluyor. Yastığının üzerinde çekiçle uyuyor. Bir de göz yaşartıcı sprey alıyor. Dışarıdan bakıldığında o kadar tepkisiz ki. Yemek yediği restoranda hiç tanımadığı öfkeli bir kadın üzerine yemek tepsisini boşaltıveriyor. Hem sen hem de baban pisliksiniz diyor ona. Zamanında yaşadığı aile trajedisinin gündeme gelmesinin ilk sinyalleri oluyor bunlar. Bir yandan da uğradığı tacizler gitgide artıyor. Eyleme dönüşmemiş bile olsa tedirginliği biraz artınca bile polise asla gitmeyeceğini, onların, kurduğu düzene ve işine zarar vereceğini düşünüyor. Michele’in hayatına dahil oluyoruz artık iyice bu noktadan sonra. Kim var kim yok bir bir dökülüyorlar. Yüzü botoxtan şişmiş, genç jigolosuyla evlilik planları yapan bir kadın olan annesinin evine gidiyor. O da umursamaz görünüyor ama başka türlü. Hapishanedeki babasını ziyaret etmesi gerektiğini söylüyor ona almadığın riskler pişman eder derken, Michele’se şiddetle reddederken. Nantes’de otuz dokuz yıl önce yaşanan vahşet tekrar gündeme geliyor, çünkü ’76 yılından itibaren hapishanede bulunan babası şartlı tahliye için başvuruda bulunmuş yakın zamanlarda. Baba George Leblanc dindar, Katolik, iyi baba ve iyi bir koca iken bir anda canavara dönüşüyor ve eline geçirdiği ateşli ve ateşsiz silahlarla yirmi yedi kişiyi katlediyor. Buna ek olarak altı köpek ve iki de kedi var. Annesi hemşireyken ve işteyken oluyor bütün bunlar. Sonra da bir şey olmamış gibi eve geliyor babası ve olaylardan habersiz ders çalışmakta olan Michele’le birlikte her şeyi ateşe atıyor. Kıyafetlerini yakarken polis geliyor ve o olaydan akıllarda kalan on yaşındaki Michele’in bir gazetecinin çekmiş olduğu yarı çıplak, küllerle kaplı vücuduyla kameraya bakışı oluyor. Kül kız(ash girl) kalıyor adı. Tüm bunları yaşamış bir de üstelik damgalanmış bir kadın olarak elli yaşına merdiven dayamışken insanların yüzüne her şeyi tüm çıplaklığıyla söyleyebilme cesareti bundan geliyor. Hoşgörüsü, cinselliği sadece ihtiyaç olarak görüşü de bundan. Kaybettiklerinin yanında sadece ihtiyaçları için yaşıyor sanki. Tek yakın kadın arkadaşının sevgilisiyle beraber oluyor ve yüzüne itiraf ediyor kadının, yalan söylemektense böylesi daha iyi diyerek. Onu da denk geldiği için tercih ettiğini söylüyor sadece. Arkadaşının incinmesi aklının ucundan geçmiyor ve bu bir ihtiyaç onun gözünde ve kabul ediyor zaten beterin beteriyim ben diyerek. Hiç inkar etmiyor ki, hiç yalan da söylemiyor. En nihayet yaptığı hapishane ziyaretinde, müdüre, beni ziyan etti, tüm hayatım onun izinden kaçarak geçti dedikten sonra babasının kendini çarşafla asarak intihar ettiğini öğreniyor. Kızıyla yüzleşmek istemediğinden geleceğini öğrendiğinde yapıyor bunu. O da tabutun içinde boylu boyunca yatmakta olan babasına son sözünü söylüyor. Buraya gelerek seni öldürdüm diyor. Böylelikle vedalaşmış oluyor. Dönüş yolunda geçirdiği trafik kazasında yardım etmesi için sırasıyla oğlu ve eski kocası/sevgilisinden sonra telefonu açmayınca tecavüzcüsü olduğunu öğrendiği komşusu oluyor ilk aradığı. Bundan böyle gönüllü kurban rolünü oynuyor. Aralarında sessiz bir anlaşma yapmış gibiler. Michele hep ışık oluyor ve bir pervane misali bu ışığın büyüsüne kapılmış erkekleri parmağında oynatıyor. Eski kocası bunların başında. Bir türlü yazdığı oyunları yapımcıya kabul ettirtemiyor. Yazmış olduğu bir ya da birkaç roman ve karşılığında fazla para kazanamadığı üniversitede verdiği dersler var ve her daim güçlü kadınları buluyor. Jeanette Winterson’ın Vişne’nin Cinsiyeti’ndeki bir sav geliyor aklıma. “Erkekler hep yumuşak kadın ararlar, ama başlarında güçlü bir kadın bulunmadıkça hayatları perişan olur” diyordu. Öyle ya da böyle adam güçlü karakterli değil ve kelimenin bir anlamıyla ve de bir sıfatla tanımlanacaksa eğer kaybedenlerden. Michele ona “zavallı Richard” diyor. Hal böyle olunca Michele onun hayatından ve sevgililerinden sorumlu hissediyor kendini. Ama kıskançlık ve paylaşmamak konusunda da maharetli. Noel yemeğinde Richard’ın sevgilisine küçük bir oyun oynuyor. Bundan da zevk alıyor. Canı ne isterse, ne zaman isterse dilediği gibi davranıyor ve başında da belirttiğim gibi altmış üç yaşındaki Isabelle Huppert bu rolüyle de döktürüyor her zaman yaptığı gibi. Yapmacık hareketlerden uzak, karakterine uygun tepkiler ve koşullara göre değişen mimikleriyle rolden başka bir şey sanki yaptığı. İnsanda hayranlık uyandırıyor. Frances McDormand’la beraber çağdaşları arasında seçilmişler ve benim en sevdiğim aktristlerden biridir kendisi. Frances McDormand mimikleri kaybolmasın diye botox yaptırmayı reddederken, Huppert büründüğü roller için fiziksel olarak değişmek gibi bir gayrete düşmeden yapıyor bunu. Bir önceki filmindeki aynı renk ve aynı boyda saçlarla, aynı boy ve aynı kiloyla yine yeni yeniden bir başka karakter yaratabiliyor ve bu hiç de önemsenmiyor. Çünkü rol onun minnacık bedeninde ve çilli yanaklarında yaşıyor ister Michelle olsun, ister Isabelle ya da Erika. Film onsuz olmazmış dedirtiyor insana. Tepkisiz olmanın, tepkisiz kalmanın durağanlığını ve sıkıcılığını kameraya yansıtmadan oynuyor. Susmaktansa aklına geleni söylemenin sığlığına kaçmayan bir karakteri hayata geçiriyor. İçindekileri onu hiç tanımayan ve önemsemeyen bir hemşireye anlatıyor bir anda. Ördekler misali çocukların emzirilerek damgalandığı söylüyor ona. Bu arada hastanede yaşananlarsa tam bir komedi. Oğlunun sancısı tutan kız arkadaşı doğuma giriyor ve kucağına getirilip bırakılan bebek en az iki ton koyu. Michele ters ters bakarken, oğlu hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Üstelik en yakın arkadaşları, hastane odasında bekleyen genç de siyah ama kimse gıkını çıkartamıyor anın garipliğinden. Filmin sonunda bu tuhaf kabullenişin oğlunun hiç olmazsa iyi baba olmak adına  kendini  ispat etmek için çırpınışından kaynaklı olduğunu anlıyoruz. Mutlu musun diyor ona Michele. Hayatında olmaya devam eden adamlar için fazla güçlü, hayatlarından çıktığı takdirdeyse, onları sudan çıkmış balığa çeviren kadının yörüngesinde olmak ya da olmamak arasında bir tercih yapmanın esareti içinde bırakıyor insanı.

Neticesindeyse kah Hitchcock filmlerini anımsatan gerilimli atmosferi ve başarılı müzikleri, kah Huppert’in olduğu tüm sahneleriyle akıllarda kalmayı başaran ve onsuz bir sahne barındırmayan, toplum tarafından haksız yere damgalanmış bir çocuğun, zamanla hayatta neye dönüşeceğini göstermesi açısındansa kayda değer bir önem arz eden, şiddet içeren bir başlangıç yapıp mezarlıkların arasında kıkırdaşarak ilerleyen iki kadının görüntüsüyle kapanan, Hollanda asıllı yönetmenden tamamı Fransız oyuncularla Fransızca çekilmiş, senenin en önemli Avrupa dokunuşlarından. Huppert hayranlarınaysa iki kere tavsiye ederim. Bendense şimdilik bu kadar. Kasım’a kadar.

images-5

images

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

Retrospektif

Eskiye Dönüş Yapmadan Yeniyi Yaratamazsın...

%d blogcu bunu beğendi: