ELLE – O

images-1

ELLE – O :

“Hep dünyanın günahsız bir versiyonunu istiyorsun.” Irene Leblanc

Kariyerine Leiden Üniversitesi’nin matematik ve fizik bölümlerini bitirdikten sonra Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri’nde çektiği dokümanter filmlerle başlayan yönetmen Paul Verhoeven, Hollanda’dan Amerika’ya transfer oluşunun ardından, yoluna gişe rekorları kıran Total Recall ve Robocop gibi bilimkurgu filmleri ve zamanında olay olmuş ve sansüre takılmış Temel İçgüdü ve ardından gelen Showgirls ile devam etmiş ve o günden bugüne çektiği bir parça sönük ve ses getirememiş filmlerin ardından nihayet başarılı bir kitap uyarlaması olan Elle’le çıkmış bulunmaktadır karşımıza. Cannes’da prömiyeri yapılan film bir hayli ses getirmekle beraber, kendi adıma yönetmenin filmografisinden ayrıksı bulduğum düzeyli erotizmiyle ve başkarakter Michele Leblanc rolündeki Isabelle Huppert’in daimi cazibesiyle sarıp sarmalıyor izleyiciyi. Filmin uyarlandığı “Oh” romanının yazarı Philippe Dijan’ın sinemaya uyarlanmış bir diğer kitabı var çok daha tanıdık olan: “Betty Blue”. Sonuç olarak cesur bir yazarın kitabından, cüretkar bir yönetmenin çekmiş olduğu, sonucu ve gidişatı tatminkar bir film var iki saati aşkın süresine aldırmadan izleyebileceğiniz.

Michele filmin hemen başında yaşanan olayı unutmak ister gibi görünse de, yönetmen unutturmama gayretine düşüyor olanları ve filmin başında yaşanan tecavüzün Michele’in aklınca kurgulanan çeşitli tekerrürleriyle aniden karşımıza çıkması da filme gerilim dolu bir hava veriyor. Film bu açıdan dozunda şiddet barındırıyor fiilin bulaşmış olduğu her sahnesiyle. Tecavüzün dozu olur muymuş diye soranlara cevabı ben vermiyorum şu aşamada. Ve olmaz, olamaz elbette. Bütün cevaplarsa “Elle”de:

verhoeven

Jenerik biter bitmez başlayan tecavüz sahnesiyle açılıyor film. Isabelle Huppert kar maskeli tecavüzcünün altında çırpınırken yüzüne aldığı darbeden sersemlemiş bir şekilde sonrasında tam da anımsayamadığı ve arkadaşlarına galiba uğramış olabilirim diye anlattığı tecavüzün hemen akabinde sakin sakin kalkıyor yerdeki kırık cam parçalarının ortasında sanki bir düşten uyanır gibi. Önce kırık parçaları süpürüp çöpe atıyor, sonra da küvete uzanıyor tepkisiz. Acıkınca da hiçbir şey olmamış gibi suşhi siparişi veriyor. Oğlu geldiğinde de önemsiz bir olay yaşamışçasına geçiyor yemek masasının başına ve başlıyorlar afiyetle yemeklerini yemeye. Ne bir gözyaşı döküyor ne de yaşadıklarını yansıtıyor oğluna. Sıradan bir günün akşamında başka başka şeylerden konuşup, olayı hiç yaşanmamış varsayıyor. Biz de ona katılıyoruz ve yaşayanın önemsemediği bu olaydan bize ne der gibi sanki fazla hayalcilik olacak dercesine daha mühim gerçeklere dönüyoruz Michele’le beraber. Oğlunun hamile olan sevgilisiyle beraber yaşayacakları evin üç aylık depozitosunu vermek konusunda yardım isteyen oğlu ve istekleri ve dolayısıyla cebinden çıkacak para çok daha mühim onun için. Dolayısıyla bizim için de. Akabinde de işi. Bilgisayar oyunları üreten bir şirketi ve çalışanları var hepsi erkeklerden oluşan. Ortağı ise kadim arkadaşı “Anna” aynı zamanda. Hayatında olan ve sevdiği yegane kadın o ama yine de Michele’e güven olmaz tabii. Kadınlarla arasının hoş olmadığını görüyoruz zamanla. Gelin adayını fazla çılgın buluyor ve her fırsatta sevmediğini dile getiriyor kolaylıkla. Annesiyle bile geçinemiyor, ölürken ya da inme inmiş yerde boylu boyunca uzanmışken bile şaşkınlıkla soruyor hiç durmadan gerçek mi gerçekten mi diye.

images-4

images-3

images-2

Michele’in kendi evinde uğradığı saldırıdan sonra aldığı yegane önlem kilitleri değiştirmek oluyor. Yastığının üzerinde çekiçle uyuyor. Bir de göz yaşartıcı sprey alıyor. Dışarıdan bakıldığında o kadar tepkisiz ki. Yemek yediği restoranda hiç tanımadığı öfkeli bir kadın üzerine yemek tepsisini boşaltıveriyor. Hem sen hem de baban pisliksiniz diyor ona. Zamanında yaşadığı aile trajedisinin gündeme gelmesinin ilk sinyalleri oluyor bunlar. Bir yandan da uğradığı tacizler gitgide artıyor. Eyleme dönüşmemiş bile olsa tedirginliği biraz artınca bile polise asla gitmeyeceğini, onların, kurduğu düzene ve işine zarar vereceğini düşünüyor. Michele’in hayatına dahil oluyoruz artık iyice bu noktadan sonra. Kim var kim yok bir bir dökülüyorlar. Yüzü botoxtan şişmiş, genç jigolosuyla evlilik planları yapan bir kadın olan annesinin evine gidiyor. O da umursamaz görünüyor ama başka türlü. Hapishanedeki babasını ziyaret etmesi gerektiğini söylüyor ona almadığın riskler pişman eder derken, Michele’se şiddetle reddederken. Nantes’de otuz dokuz yıl önce yaşanan vahşet tekrar gündeme geliyor, çünkü ’76 yılından itibaren hapishanede bulunan babası şartlı tahliye için başvuruda bulunmuş yakın zamanlarda. Baba George Leblanc dindar, Katolik, iyi baba ve iyi bir koca iken bir anda canavara dönüşüyor ve eline geçirdiği ateşli ve ateşsiz silahlarla yirmi yedi kişiyi katlediyor. Buna ek olarak altı köpek ve iki de kedi var. Annesi hemşireyken ve işteyken oluyor bütün bunlar. Sonra da bir şey olmamış gibi eve geliyor babası ve olaylardan habersiz ders çalışmakta olan Michele’le birlikte her şeyi ateşe atıyor. Kıyafetlerini yakarken polis geliyor ve o olaydan akıllarda kalan on yaşındaki Michele’in bir gazetecinin çekmiş olduğu yarı çıplak, küllerle kaplı vücuduyla kameraya bakışı oluyor. Kül kız(ash girl) kalıyor adı. Tüm bunları yaşamış bir de üstelik damgalanmış bir kadın olarak elli yaşına merdiven dayamışken insanların yüzüne her şeyi tüm çıplaklığıyla söyleyebilme cesareti bundan geliyor. Hoşgörüsü, cinselliği sadece ihtiyaç olarak görüşü de bundan. Kaybettiklerinin yanında sadece ihtiyaçları için yaşıyor sanki. Tek yakın kadın arkadaşının sevgilisiyle beraber oluyor ve yüzüne itiraf ediyor kadının, yalan söylemektense böylesi daha iyi diyerek. Onu da denk geldiği için tercih ettiğini söylüyor sadece. Arkadaşının incinmesi aklının ucundan geçmiyor ve bu bir ihtiyaç onun gözünde ve kabul ediyor zaten beterin beteriyim ben diyerek. Hiç inkar etmiyor ki, hiç yalan da söylemiyor. En nihayet yaptığı hapishane ziyaretinde, müdüre, beni ziyan etti, tüm hayatım onun izinden kaçarak geçti dedikten sonra babasının kendini çarşafla asarak intihar ettiğini öğreniyor. Kızıyla yüzleşmek istemediğinden geleceğini öğrendiğinde yapıyor bunu. O da tabutun içinde boylu boyunca yatmakta olan babasına son sözünü söylüyor. Buraya gelerek seni öldürdüm diyor. Böylelikle vedalaşmış oluyor. Dönüş yolunda geçirdiği trafik kazasında yardım etmesi için sırasıyla oğlu ve eski kocası/sevgilisinden sonra telefonu açmayınca tecavüzcüsü olduğunu öğrendiği komşusu oluyor ilk aradığı. Bundan böyle gönüllü kurban rolünü oynuyor. Aralarında sessiz bir anlaşma yapmış gibiler. Michele hep ışık oluyor ve bir pervane misali bu ışığın büyüsüne kapılmış erkekleri parmağında oynatıyor. Eski kocası bunların başında. Bir türlü yazdığı oyunları yapımcıya kabul ettirtemiyor. Yazmış olduğu bir ya da birkaç roman ve karşılığında fazla para kazanamadığı üniversitede verdiği dersler var ve her daim güçlü kadınları buluyor. Jeanette Winterson’ın Vişne’nin Cinsiyeti’ndeki bir sav geliyor aklıma. “Erkekler hep yumuşak kadın ararlar, ama başlarında güçlü bir kadın bulunmadıkça hayatları perişan olur” diyordu. Öyle ya da böyle adam güçlü karakterli değil ve kelimenin bir anlamıyla ve de bir sıfatla tanımlanacaksa eğer kaybedenlerden. Michele ona “zavallı Richard” diyor. Hal böyle olunca Michele onun hayatından ve sevgililerinden sorumlu hissediyor kendini. Ama kıskançlık ve paylaşmamak konusunda da maharetli. Noel yemeğinde Richard’ın sevgilisine küçük bir oyun oynuyor. Bundan da zevk alıyor. Canı ne isterse, ne zaman isterse dilediği gibi davranıyor ve başında da belirttiğim gibi altmış üç yaşındaki Isabelle Huppert bu rolüyle de döktürüyor her zaman yaptığı gibi. Yapmacık hareketlerden uzak, karakterine uygun tepkiler ve koşullara göre değişen mimikleriyle rolden başka bir şey sanki yaptığı. İnsanda hayranlık uyandırıyor. Frances McDormand’la beraber çağdaşları arasında seçilmişler ve benim en sevdiğim aktristlerden biridir kendisi. Frances McDormand mimikleri kaybolmasın diye botox yaptırmayı reddederken, Huppert büründüğü roller için fiziksel olarak değişmek gibi bir gayrete düşmeden yapıyor bunu. Bir önceki filmindeki aynı renk ve aynı boyda saçlarla, aynı boy ve aynı kiloyla yine yeni yeniden bir başka karakter yaratabiliyor ve bu hiç de önemsenmiyor. Çünkü rol onun minnacık bedeninde ve çilli yanaklarında yaşıyor ister Michelle olsun, ister Isabelle ya da Erika. Film onsuz olmazmış dedirtiyor insana. Tepkisiz olmanın, tepkisiz kalmanın durağanlığını ve sıkıcılığını kameraya yansıtmadan oynuyor. Susmaktansa aklına geleni söylemenin sığlığına kaçmayan bir karakteri hayata geçiriyor. İçindekileri onu hiç tanımayan ve önemsemeyen bir hemşireye anlatıyor bir anda. Ördekler misali çocukların emzirilerek damgalandığı söylüyor ona. Bu arada hastanede yaşananlarsa tam bir komedi. Oğlunun sancısı tutan kız arkadaşı doğuma giriyor ve kucağına getirilip bırakılan bebek en az iki ton koyu. Michele ters ters bakarken, oğlu hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Üstelik en yakın arkadaşları, hastane odasında bekleyen genç de siyah ama kimse gıkını çıkartamıyor anın garipliğinden. Filmin sonunda bu tuhaf kabullenişin oğlunun hiç olmazsa iyi baba olmak adına  kendini  ispat etmek için çırpınışından kaynaklı olduğunu anlıyoruz. Mutlu musun diyor ona Michele. Hayatında olmaya devam eden adamlar için fazla güçlü, hayatlarından çıktığı takdirdeyse, onları sudan çıkmış balığa çeviren kadının yörüngesinde olmak ya da olmamak arasında bir tercih yapmanın esareti içinde bırakıyor insanı.

Neticesindeyse kah Hitchcock filmlerini anımsatan gerilimli atmosferi ve başarılı müzikleri, kah Huppert’in olduğu tüm sahneleriyle akıllarda kalmayı başaran ve onsuz bir sahne barındırmayan, toplum tarafından haksız yere damgalanmış bir çocuğun, zamanla hayatta neye dönüşeceğini göstermesi açısındansa kayda değer bir önem arz eden, şiddet içeren bir başlangıç yapıp mezarlıkların arasında kıkırdaşarak ilerleyen iki kadının görüntüsüyle kapanan, Hollanda asıllı yönetmenden tamamı Fransız oyuncularla Fransızca çekilmiş, senenin en önemli Avrupa dokunuşlarından. Huppert hayranlarınaysa iki kere tavsiye ederim. Bendense şimdilik bu kadar. Kasım’a kadar.

images-5

images

LOUDER THAN BOMBS / SESSİZ ÇIĞLIK

 

maxresdefault-1

LOUDER THAN BOMBS / SESSİZ ÇIĞLIK

“Bilgelik her yaşta vardır.”

“Yaşlandıkça vücudundan şüphe duyuyorsun.” Gene

“Buraya geldiğim için mutluyum. İyi geldi. Hala bir şeylere karşı tutku hissedebileceğimi hissettim.” Isabelle

Norveçli yönetmen Joachim Trier’nin Amerikalı oyuncular ve Isabelle Huppert’i de dahil ederek ilk defaya mahsus İngilizce olarak çektiği filminde, yönetmenin sinemasını takip eden izleyicileri için son derece tanıdık, varoluşçu temalar içeriyor bu iki saate yakın süren deneyim. Kendilerini sorgulayan karakterlerin, sıkıntılı geçiş dönemlerini anlatan yönetmen yakın plan yüz çekimlerinde kamerasını sabitliyor olası bir anlam arayışı içerisinde. Yüzler anlatıyor merakı, şaşkınlığı, keşfi, çaresizliği, duyarsızlığa bir tepkiyi ve hiçliği. Filmin ilk saniyelerinde yeni dünyaya gelen kızını kucağına almış genç bir babanın onunla gayri resmi yollardan tanışmasına şahit oluyoruz. Minicik ellerini tutuyor kızının. Isabelle açılmamış gözleriyle kendi dünyasında yaşarken, babasının onunla baş etme egzersizleri yapıyor oluşundan habersiz, bilincine henüz varamadığı zaman kavramından bağımsız içgüdüleriyle yaşıyor sadece. Hastane odasındaki genç eşinin alnına teşekkür amaçlı bir öpücük konduran Jonah, yiyecek almak üzere odadan çıkıyor ve bir süre dönmüyor. Filmin genel temaları ve yaşanacaklar üzerine ilk ipuçlarını da vermiş oluyor böylelikle filmin ilk sahneleri. Aile için bir araya gelmeyi, kendini kendi ailene ait hissetmenin bile çoğu zaman ne kadar güç olabileceğini, doğumu ve ölümü, soyutlanmayı ve kaçışı en nihayet de bırakışı anlatıyor film. Jonah iki sene önce bir trafik kazasında ölen dünyanın başarılı kadın fotoğrafçılarından biri olan Isabelle’in büyük oğlu. Ailenin yeni doğmuş ilk çocuklarına Isabelle adını koymaları buradan geliyor. Conrad yaşının avantajından, daha da bilmediğimiz bir sürü nedenden ötürü yas sürecini daha kolay atlatmışa benziyor. Evli ve çalışıyor. Bundan sonra da bir kız babası aynı zamanda. Babasıyla beraber yaşayan ama ölmüş annesi bir saniye bile gözünün önünden gitmeyen küçük kardeşi Conrad içinse aynı şeyleri söylemek mümkün değil yazık ki. Sancılı bir geçiş dönemi Conrad’ın baş etmeye çalıştığı. O bir ergen aynı zamanda. Silindir gibi ezip geçmiş onu bu beklenmeyen kayıp. Fiziksel olarak Jonah annesine benzese de, depresif halleri ve sanatçı kişiliğiyle Conrad tam manasıyla annesinin mirası. Kulaklıklarıyla duvarlar örüyor çevresiyle arasına. Tek başına yapılan şeylerle meşgul oluyor. Video oyunları oynuyor saatlerce. Başka bir dünyada ona dünyanın dertlerini unutturacak bir liman sanki bu sığındığı sanal alem. Babasıyla da iletişim kurmayı reddediyor. Kendini zar zor taşıyormuş gibi görünüyor dışarıdan. Kambur yürüyor ve insanların yanından ruh gibi geçiyor. İçine kapanık bir çocuk olan Conrad, annesini özleyen bir çocuk olarak yaşamayı seçiyor. Liseye gidiyor ama okulda da iletişim kopukluğu yaşıyor. Tek bir erkek arkadaşı, bir de hoşlandığı aynı sınıftan bir kız var. Abisi Jonah keşfediyor ilk önce ondaki yeteneği. Ne de olsa sanatçı bir ailenin çocukları ikisi de. Kendisi sosyoloji üzerine uzmanlaşırken, evin küçük çocuğunun içindeki yazma kabiliyeti ve paylaşamadığı acısından ötürü taşıdığı derin düşüncelerden ötürü özgürleşemediğini düşünse de koruma içgüdüsüyle kendini gizlemesi gerektiğini öğütlüyor küçük kardeşine. Annesinin sesiyle irkilerek uyandığı sabahlar oluyor Conrad’ın. Ve kimi zaman başını onun omzuna dayıyor. Ve yönetmen çocuğun anne özlemini ve yokluğundaki hiç gitmeyen varlığını ve dindiremediği özlemini çok güzel yansıtıyor beyazperdeye.

loudda
Conrad

 

images-271
Jonah

images-164

Filmde olaylar aile bireylerinin farklı bakış açılarından ele alınıyor. Burada da filmin başarılı ve eşine az rastlanır kurgusu devreye giriyor. Detaylara odaklanıyor yönetmen. Kamera Isabelle’i canlandıran Isabelle Huppert’in karakteristik yüzüne odaklanıyor uzun uzun. Yakın plan çekimlerdeki oyuncuların abartısız mimikleri çok şey anlatıyor bizlere. İç sesler konuşuyor kimi zaman. Bazen de bir kitaptan okunan bölümlerle, Conrad’ın iç sesi, düşünceleri karışıyor birbirine ve içiçe geçiyorlar zamandan bağımsız. Bu bile gözlerinin nemlenmesine neden olabiliyor Conrad’ın ve bizler onun gizlediği mütevazi gözyaşlarına şahit oluyoruz. Hoşlandığı kız sarhoş olup çişini yaparken, bir yol bulup ayakkabısının altından akan sıvıyla beraber Conrad da tutamadığı gözyaşlarını döküyor usulca. Ağladıkça açılıyor ve sıyrılıyor azar azar depresyonundan. Nedenini anlamadığım bir şekilde Donnie Darko’yu hatırlatıyor bana kimi halleri, biraz da Robert Redford imzalı Sıradan İnsanlar’ın aynı isimli karakteri Conrad’ı. Nam-ı diğer hip hop’çı Billy Elliot…

images-78

images-295

Film bir yandan da bir savaş fotoğrafçısının hayatının ne kadar çetin geçtiğini gösteriyor bize. Yaşarken “Yüksek Riskler Altında Çekilen Unutulmaz Fotoğraflar” ödülünü alıyor Isabelle. Vikipedice tasdiklenmiş bir başarı meslek hayatı. Öldüğünde elli yedi yaşında olduğunu öğreniyoruz ve de kocasına sadık kalmadığını. İşinin acımasızlığının ve onu ülkeden ülkeye sürükleyişinin yanısıra, geride bıraktığı  boşluğun çok da kolay bir şekilde doldurulduğunu fark ediyor ve bunda acımasız bir şeyler görüyor. İki farklı hayatı aynı bedende ve zihinle yaşıyor sanki. Döndüğünde evine alışamayan Isabelle, gittiğindeyse evini özlüyor. Gördüğü bir sürü acı ve ölümden sonra sabırsızlık içinde dönmek istediği yuvasına bir an önce kavuşabilmek için aktarmalı uçaklarla uçuyor günlerce. Havayollarını mesken tutuyor kimi zaman. Döndüğündeyse tek yapmak istediği uyumak olurken, uyandığında kaçırdığı bir zaman var geride kalan ve bu zaman zarfında olanlar onu daha çok yabancılaştırıyor evine ve ailesine. Aradan geçen bir ay bile olsa, bu kısacık zaman zarfında çok şeyi değişmiş buluyor. O ise hala daha kendini yolda hissetmektedir. Şimdi bulunduğu yerde bir yanlışlık vardır. Ailesi orada olmasını istemediğinden değil, ona ihtiyaç duymamalarındandır bu yanlışlık ve o da ölümü yolda kucaklar ve bunun bir tercih olduğunu öğreniriz. Isabelle bildiği ve tanıdık bir ölümü seçmiştir.

Isabelle intiharının sinyallerini kocasına veriyor aslında, anlattığı rüyadan sonraki konuşmasıyla. Bir şeyin onu yok edeceğini ve hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağı hissinin açmazından kurtulamıyor bir türlü. Kocası da onun bir gün gideceği ve bir daha da dönmeyeceği korkusunu taşıyor. Burada Isabelle’in kurtulamadığı kendisi ve hiç geçmeyen melankolisi. Kocasıysa beraber bir geleceğin imkansızlığını hissediyor içten içe. Bu yüzden bir kaza değil Isabelle’in ölümü. Bir intihar. Tıpkı daha önce kocası direksiyon başında dalmışken ve karşıdan bir araç gelirken sesini çıkartmadan ne olacak şimdi der gibi öylece bakışıyla ilk provasını yaptığı gibi. Savaş bölgelerinde, zor şartlar altında ölümü kucaklarken bir yandan, ölümü fotoğraflıyor Isabelle ve onu içten içe yiyip bitiren şey bu aslında. Kendi kendine bunu soruyor benim işim nedir diye. İnsanlar küçük kaygılarının içinde boğulurken, başka yerlerdeki daha büyük ve önemli olayları belirtmesinin önemini sorguluyor hiç durmadan. Onları örnek olarak göstermek için kullanmanın risklerini tartıp biçiyor. Normal şartlar altında insanlar fotoğraflarının çekilmesini önemsemez ve umursamazken, uygarlık kurallarının geçerli olmadığı savaş zamanlarında, bu insanları örnek göstermek için kullanmanın riskini almış oluyor üzerine. Bir yandan işini taşımanın, öte yandan bir vicdan taşımanın ağır yükü var bu kadının omuzlarında.

images-300
Isabelle ve Gene

 

69792_1.12

Eski oyuncu, şimdiyse Conrad’ın gittiği okulda ders veren iyi aile babası Gene her daim anlayışlı bir eş ve düşünceli bir baba olmuş. Karısının uzun yokluklarında kurduğu düzende çocuklarına annelerinin yokluğunu aratmamak için gayret göstermiş hep. Çok zor bir kadınla bir çeyrek yılı geçirebilmiş, kendi kariyerinin asla karısınınki kadar önemsenmeyeceğini bilerek. Isabelle’in ölümünden iki sene sonra okuldan bir sınıf arkadaşıyla gizlice flörtleşerek çıkmaya başlarken, bu defa kendi kumaşından bir kadını seçişine tanık oluyoruz. Dik başlı olmayan, kabullenmiş bir kadın, meslektaşı ve bir kolej öğretmeni. Tıpkı kendisi gibi. Ve hayat normale döndüğünde Isabelle olmadan yollarına devam ediyor baba ve oğulları.

Duygusal anlamda tatminkar bir film Louder Than Bombs. Aile kavramını sorgularken bir yandan da ergenliğin yakın zamanda bir de travma atlatmış bir bireyi ne kadar zorlayabileceğini gösteriyor. Bu rolüyle Devin Druid’i  özellikle çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Her işini hiç üşenmeden takip edeceğim müstesna bir yönetmenle tanışmaktan ötürü de filmin benim için ayrı bir yeri olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim. Gerçek duygular olmadan ve gerçekten duygu yoğunluğu yaşamadan bir filmi bu kadar içselleştirerek çekmenin mümkün olamayacağı ve bunun hassas bünyeli Kuzey’in solgun yüzlü çocuklarından birine mahsus bir özel durum olduğunu ve senaryosunun bana Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam’ını hatırlatmasının da az buz şey olmadığını son kez eklemek istiyorum.

images-308
Gabriel Byrne, Devin Druid, Joachim Trier

images-202

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: