CAROL

image

CAROL

Sadece.
Sadece Carol.

“Hiç uyarmadan
kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk.” Sappho

“İşliyor içime acı
damla
damla” Sappho

“Yalınayak dolaşma
kıyıdaki çalılarda
o kadar nazlıysan.” Sappho

“Belki de unutursun sen
Ama bil ki
gelecek günlerde
birtakım insanlar
anacaklar bizi.” Sappho

Seyahat dönüşünde, bir pazar akşamı bir sürü telaşın içerisinde izlediğim Carol’ı anıyorum ben de ister istemez yazıma henüz daha başlamamışken. Filmin kimi özel anlarının büyüsü daha da bozulmadan yazmaya başlamam gerektiğini biliyorum aklımın parçalarını bıraktığım yollar, şehirler, insanlar zaten telaşlı olan aklımı daha da karıştırmaya devam etmezken. Aylar aylar önce Cannes’da prömiyeri yapılırken izlenebilen ve bence filmin en naif anlarından birinin dokunaklı da bir müzik eşliğinde geçen sahnesiyle dikkat çeken Carol’ı en nihayet size kendimce anlatmaya çalışacağım. Maharetli olmayan ellerde agresifleşebilecek film Todd Haynes’in nazik ellerine emanet edilince bir parça kederli bir melodrama dönüşüyor ister istemez. Tesadüf diye bir şey olmadığını hatırlatan film, öyle ya da böyle aşkın taraflarını bulacağını, her şeyinse olacağına varacağını, bu arada zamanın en iyi ilaç olduğunu, aşkın karşı tarafı mutlu etmek olduğunu, insan özgürlüğünün ve bireyin toplum içerisindeki yerini ve kişiliğini bulmasının aileden bile önemli olduğunu anlatıyor. İşte size benim iki heceli Ke-rıl’ım.

image

Film bir iç mekan filmi ve en unutulmaz anlar bu iç mekanlarda geçiyor. Melankolik bir hava ve romantik, sıcak renklerin hakimiyeti var filmin tamamında. İki kadın bir arabanın içinde mutlulukla ve neşe içerisinde giderken, hava da olsa ölümsüz olan kelimeler silinip yerini anın içtenliğine bırakmışken ya da Carol’ın sinmiş olduğu arka koltukta sevdiği kızın arkasından özlemle ve melankoliyle bakarkenki halleri geliyor ilk önce gözümün önüne. Çok az detayla ama güçlü imgelerle başarılı bir dönem tasviri yapan bir film olarak kalacak aklımda “Carol”. Todd Haynes’in Patricia Highsmith’in ilk basıldığında adını “Tuzun Bedeli” olarak koyduğu, zamanla hem kitaba hem de filme çok yakışan “Carol” adıyla yayınlanmaya başlanan, yazarının ilk romanlarından olan ve lezbiyen bir aşkın anlatıldığı romanın son derece başarılı bir uyarlaması olmuş film. 1950’lerin başlarında geçen hikayenin iki saat boyunca geçeceği ortamları, koşulları ve dolayısıyla atmosferini anlatmak için planlanmış giriş sahnesi, son derece içten ve o yüzden de çok başarılı olan Carter Burwell’ın müziğinin de etkisiyle iki saate yakın süresi boyunca neler vaat ettiğini sunuyor seyircisine ilk bakışta. Carol bir sürü vaatlerle geliyor ekrana, bundan emin olabilirsiniz.

image

image

İstasyona yaklaşıp en nihayet duran trenin sesiyle, çalışan kesim -çoğunluğu erkeklerden oluşan, şapkalı ve sıkıcı pardesülü adamlar solgun akşamın yaşandığı şehrin içine telaşlı adımlarla karışmaktayken, hapishane parmaklıklarını andıran demirlerden yükselen Carol’ın adını takiben silikleşmiş, sıradan ve gri insanların arasından süzülen bir adamı takip eder kamera ve onun rüzgarı bizi şık bir restorandaki aynı masayı paylaşan iki kadının gizemine ortak eder. Son derece şık ve zarif bu üç dakikalık plan sekansla filmin gerçek kahramanlarının dünyasının içindeyizdir artık. Her gün hiç önemsemeden üzerine basıp geçtiğimiz ızgaralar, demir parmaklıklara dönüşüp, aslında ezilen ve karakterini yitirip, kendi gizemini unutan mekanikleşmiş ve sıradanlaşmış orta sınıfın puslu dünyasına bir atıf olarak arz-ı endam ederler, tıpkı filmde hayat bulan ve özellikle de Therese Belivet’in hayatına giren tüm erkekler gibi. Hiçbirinin yeri doldurulamaz değildir, çok özel, çok belirgin ayırt edici özelliklere sahip de değildir bu erkekler. Bir tanesi NY Times’da yazarlık yapmaktadır sadece ama herkes New York’da yazardır ya da yazar adayıdır zaten. Therese bir barda iş sahibi dolayısıyla dert sahibi bir sürü adamla dertli dertli içer. Naif dış görünüşüne rağmen erkeklerle sohbet bağlamında son derece rahat görünmektedir. Carol’ın cephesinde de değişen bir şey yoktur. Kocası esip gürlerken bile çok fazla ciddiye almak gelmez insanın içinden. Erkeklerin aşkı olmadan bir hayat geçirebilecek bir sürü güçlü kadının varlığına şahit oluruz biz de film boyunca. Nitekim filmin sonunda Carol kocasıyla kızı için anlaşmaya çabalarken, etrafını sarmış sahtekar avukatlara rağmen, bir anda doğru ve dürüst bir şekilde genç kızla yaşadığı ilişkisini itiraf eder, pişman olmadığının üstüne basa basa. Ona dayatılan hayatı, ısrarcı kocasını ve sunduğu zenginliği elinin tersiyle iter nazikçe. İstediği gibi bir hayat yaşayamayacak bir ebeveynin mutsuzluklar içinde boğulurken kendi çocuğuna bir faydası olamayacağının idrakindedir çünkü.

image

image

Daha henüz tanışmazken ilk odaklandığımız Therese’in hayatı ve dünyası oluyor. Frankenberg mağazasının oyuncak bölümünde çalışan Therese ile kendi deyimiyle kağıt üzerinde ve pratikte evli, bir kız çocuğu sahibi, sarışın, yeşil gözlü, zarif parmaklarında ve yüzünün merkezi olan dudaklarında kırmızıdan vazgeçmeyen, şık kürkü ve topuklu ayakkabılarıyla kadınsı dış görünüşünden ödün vermeyen Carol’ın mağazadaki karşılaşmalarından Therese’in aklı karışıyor içinde bulunduğu bir sürü sıradanlığın içinde. Rüzgarına ve alımına kapıldığı kadının dışında kendi hayatına bakıyoruz genç kızın onunla birlikte. Kendisiyle aynı yerde çalışan ve ona aşık olduğunu, beraber yaşamak istediğini söyleyen bir erkek arkadaşı olsa da, Therese onunla beraber Avrupa seyahati yapmak fikrine hiç de sıcak bakmıyor. Onun planlarında bir erkek yok aslında ve ne karşı taraf ne de kendisi bunun tam manasıyla farkında ilk başlarda. Sevdiğinle alakalısındır her zaman, onun da dahil olduğu gelecek planları yaparsın, ailenle tanıştırmak istersin; ama bu bu ilişkide erkek arkadaşıyla ilgili olan Therese değil. Öğle yemeğinde ne ısmarlayacağını bile bilmeyen bir kız karşımızdaki. Yaşıtı olan erkekler onu anlayamıyorlar. Sadeliği ve tatlığı erkeklerin aklını başından alıyor sadece, onun ruhunun gizemini çözmekten çok çok uzaklar. Halbuki bebeklerle oynayan bir kız olmadığını, trenleri sevdiğini söylüyor ilk karşılaştıklarında Carol’a. Uzaydan düşmüş tuhaf bir kız Therese. Carol öyle adlandırıyor onu.

image

image

image

Todd Haynes’in filmlerindeki aşkın imkansızlığına sebebiyet veren farklılıklar ve karşıtlıklar bu filmde de mevcut. Sınıf farkı, yaş farkı-olgun kadına övgü, hemcinse duyulan aşk, evli bir kadınla yaşanan yasak aşk ve dolayısıyla işin içine giren toplumsal baskı. Bu ise bir süre sonra mümkün kılıyor her şeyi ve filmin odak noktasındaki iki kadının aşkının destekçisi haline geliyorsunuz. İmkansızın aşkı, aşkı somutlaştırıyor bir yerde. Yaşadıkları yere ve belli kalıplara sığamayan ikili birbirlerini tanımak ve keşfetmek için Batı’ya doğru yola çıkıyorlar. Therese sıkıcı işini, dairesini ve hali hazırdaki evlilik teklifini reddederek gidiyor Carol’ın peşinden. Carol’sa Noel arifesinde kızını beraberinde götüren kocasından ve bomboş evinden kaçıyor. İki kadın birbirlerine sığınıyorlar.

image

image

Filmin bir başka özelliği olan ve daha önce bahsini geçidirdiğim silik erkekler resmi geçidinde, Carol’ın kocası da dahil olmak üzere tüm erkeklerin görünmezlik maskesi takmışçasına rol yapmalarıydı. Hepsi o kadar silikler ki kimin kim olduğu anlaşılamıyor çoğu zaman. Bu açıdan cast’ın sonsuz başarısı da göze çarpıyor. Cate Blanchett’ın altından kalkamayacağı bir rol hiç olmayacakmış gibi geliyor insana. Rooney Mara ise masum ifadesine yakışan tatlılıkla götürüyor göründüğü her sahneyi. Carol’ın olağanüstülüğünün karşısında hiç ezilmeden idare ediyor ki söz konusu olan Cate Blanchett’sa eğer, bu hiç de kolay olmasa gerek. Filmin bir diğer güçlü karakterli kadınlarından birini canlandıran Abby rolünde Sarah Paulson da son derece başarılı bir kompozisyon çiziyor. Carol ve Abby biten ilişkilerinin ardından dost kalmayı başarabilmiş iki kadın ve hem birbirlerinin sırdaşı hem de dert ortağı olmayı başarabiliyorlar. Abby her fırsatta Carol’ın arkasını kolluyor ya da kocası Harge(o ne biçim isim öyle?)’ın karşısında durabiliyor erkek erkek. Bir araya geldiklerinde bahsettiği kızıla veya başka başka kadınlara rağmen bir tarafıyla hala Carol’a aşık ve Therese’e sert davranıyor istemeden. Bundan beş ya da altı yıl önce bozulan arabası yüzünden beraber aynı evde ve aynı yatakta geçirdikleri gecenin ardından işlerin değiştiğinden bahsediyor. “Hep değişir” diyor Abby. Kızlar kızlarla oynamayı severler. Söyleyecek fazla bir şey yok.

image

Carol’ı sıkıştıran tüm kötü düşünceler bir anda, bazen bir kelime(aile) ya da fotoğraf(kızına benzettiği ve hoşlandığı kızın aslında daha bir çocuk olduğu gerçeği) yüzünden aklına üşüşüyorlar. O anlarda Carol’ın ruh durumundaki değişiklikleri izliyoruz Blanchett’in yüzünde. Aynı yüz filmin final sahnesinde Therese’in akranlarının gittiği bir parti ve sonrası sarhoş olmuş ve kendinden geçmiş gençlerin ortasında konumlanamayacağını anladığında Carol’ı yemek yediği lokantada bulmasıyla vaatlerle dolu bir gülümsemeyle noktalanıyor. Carol’ın gözleri parlarken, bizler de eşcinsel aşkın mutlu bir sonla noktalandığı, sevenlerin bir sürü önyargıya rağmen ilişkilerinin arkasında durma cesaretini göstermiş olduğu nadir bir kitap uyarlaması olan lirik, cesur, özgün ve sıradışı bir filme şahit olmaktan dolayı mutluluk duyuyoruz oturduğumuz yerde. Bu kez ve bir kez de kuyruk köpeği sallıyor bir filmde. Her aşka bir fırsat verilmeli bu gezegende. Kişi kimi sevmişse odur en doğru, en güzel, en özel. Belki doğru olan onlar, yanlış olan sıradan yargıçlardır? Bu dünyada duygulara dair her şeyi ya da tek bir şeyi bilen biri varsa o da en sofudur herhalde. İnsan ruhu, kalbi, özü karışık bir meseledir ve de çözümsüzdür.

Çok sevdiğim bir yazar, Saint- Exupery’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum yazımı: “Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan bölmemelisin. Sen de böylesin küçüğüm. Tanrı dünyaya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur, sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen. Kendini, iyiden iyiye zeytin ağacına bağlı, sallanan dal olarak görmesini bilirsen, kımıldayışlarında sonrasızlığı tadarsın. Ve çevrende her şey ölümsüzleşir…” Citadelle’den

image

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

gagoriktosba

rise and rise again until become lions

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

Ruhsal Gelişim

Faydalı ol!

Et poetica

Şiir, Felsefe, Şairler, Roman, Hikâye, Sanat,Yazarlar, Tiyatro, Filozoflar, Çeviri Şiir, Edebiyat, Biyografi, Bibliyografya, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

ETCAERA

Ve kalan her şey

Sevda Bahçesi

Bu bahçede her şey var, her şey

SANAT

TARİH

1dilba

Yazmak ne güzel şey!

Ecrire À l'aventure...

“La seule vie qui soit passionnante est la vie imaginaire.” Virginia Woolf

YAZMASAM DELİRİRDİM

ANLAT GÜZEL Mİ ORALAR ??

fihrist metin

DEĞiŞiM HERKESİN HAKKI

Courseim

En Uygun Alışveriş

Anthony Wilson

Poetry, Education, Research

erhanca

This WordPress.com site is the bee's knees

4SENEM

BİR MUHASEBECİNİN 4 SENE BEKLEME SÜRECİ

%d blogcu bunu beğendi: