CAROL

image

CAROL

Sadece.
Sadece Carol.

“Hiç uyarmadan
kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk.” Sappho

“İşliyor içime acı
damla
damla” Sappho

“Yalınayak dolaşma
kıyıdaki çalılarda
o kadar nazlıysan.” Sappho

“Belki de unutursun sen
Ama bil ki
gelecek günlerde
birtakım insanlar
anacaklar bizi.” Sappho

Seyahat dönüşünde, bir pazar akşamı bir sürü telaşın içerisinde izlediğim Carol’ı anıyorum ben de ister istemez yazıma henüz daha başlamamışken. Filmin kimi özel anlarının büyüsü daha da bozulmadan yazmaya başlamam gerektiğini biliyorum aklımın parçalarını bıraktığım yollar, şehirler, insanlar zaten telaşlı olan aklımı daha da karıştırmaya devam etmezken. Aylar aylar önce Cannes’da prömiyeri yapılırken izlenebilen ve bence filmin en naif anlarından birinin dokunaklı da bir müzik eşliğinde geçen sahnesiyle dikkat çeken Carol’ı en nihayet size kendimce anlatmaya çalışacağım. Maharetli olmayan ellerde agresifleşebilecek film Todd Haynes’in nazik ellerine emanet edilince bir parça kederli bir melodrama dönüşüyor ister istemez. Tesadüf diye bir şey olmadığını hatırlatan film, öyle ya da böyle aşkın taraflarını bulacağını, her şeyinse olacağına varacağını, bu arada zamanın en iyi ilaç olduğunu, aşkın karşı tarafı mutlu etmek olduğunu, insan özgürlüğünün ve bireyin toplum içerisindeki yerini ve kişiliğini bulmasının aileden bile önemli olduğunu anlatıyor. İşte size benim iki heceli Ke-rıl’ım.

image

Film bir iç mekan filmi ve en unutulmaz anlar bu iç mekanlarda geçiyor. Melankolik bir hava ve romantik, sıcak renklerin hakimiyeti var filmin tamamında. İki kadın bir arabanın içinde mutlulukla ve neşe içerisinde giderken, hava da olsa ölümsüz olan kelimeler silinip yerini anın içtenliğine bırakmışken ya da Carol’ın sinmiş olduğu arka koltukta sevdiği kızın arkasından özlemle ve melankoliyle bakarkenki halleri geliyor ilk önce gözümün önüne. Çok az detayla ama güçlü imgelerle başarılı bir dönem tasviri yapan bir film olarak kalacak aklımda “Carol”. Todd Haynes’in Patricia Highsmith’in ilk basıldığında adını “Tuzun Bedeli” olarak koyduğu, zamanla hem kitaba hem de filme çok yakışan “Carol” adıyla yayınlanmaya başlanan, yazarının ilk romanlarından olan ve lezbiyen bir aşkın anlatıldığı romanın son derece başarılı bir uyarlaması olmuş film. 1950’lerin başlarında geçen hikayenin iki saat boyunca geçeceği ortamları, koşulları ve dolayısıyla atmosferini anlatmak için planlanmış giriş sahnesi, son derece içten ve o yüzden de çok başarılı olan Carter Burwell’ın müziğinin de etkisiyle iki saate yakın süresi boyunca neler vaat ettiğini sunuyor seyircisine ilk bakışta. Carol bir sürü vaatlerle geliyor ekrana, bundan emin olabilirsiniz.

image

image

İstasyona yaklaşıp en nihayet duran trenin sesiyle, çalışan kesim -çoğunluğu erkeklerden oluşan, şapkalı ve sıkıcı pardesülü adamlar solgun akşamın yaşandığı şehrin içine telaşlı adımlarla karışmaktayken, hapishane parmaklıklarını andıran demirlerden yükselen Carol’ın adını takiben silikleşmiş, sıradan ve gri insanların arasından süzülen bir adamı takip eder kamera ve onun rüzgarı bizi şık bir restorandaki aynı masayı paylaşan iki kadının gizemine ortak eder. Son derece şık ve zarif bu üç dakikalık plan sekansla filmin gerçek kahramanlarının dünyasının içindeyizdir artık. Her gün hiç önemsemeden üzerine basıp geçtiğimiz ızgaralar, demir parmaklıklara dönüşüp, aslında ezilen ve karakterini yitirip, kendi gizemini unutan mekanikleşmiş ve sıradanlaşmış orta sınıfın puslu dünyasına bir atıf olarak arz-ı endam ederler, tıpkı filmde hayat bulan ve özellikle de Therese Belivet’in hayatına giren tüm erkekler gibi. Hiçbirinin yeri doldurulamaz değildir, çok özel, çok belirgin ayırt edici özelliklere sahip de değildir bu erkekler. Bir tanesi NY Times’da yazarlık yapmaktadır sadece ama herkes New York’da yazardır ya da yazar adayıdır zaten. Therese bir barda iş sahibi dolayısıyla dert sahibi bir sürü adamla dertli dertli içer. Naif dış görünüşüne rağmen erkeklerle sohbet bağlamında son derece rahat görünmektedir. Carol’ın cephesinde de değişen bir şey yoktur. Kocası esip gürlerken bile çok fazla ciddiye almak gelmez insanın içinden. Erkeklerin aşkı olmadan bir hayat geçirebilecek bir sürü güçlü kadının varlığına şahit oluruz biz de film boyunca. Nitekim filmin sonunda Carol kocasıyla kızı için anlaşmaya çabalarken, etrafını sarmış sahtekar avukatlara rağmen, bir anda doğru ve dürüst bir şekilde genç kızla yaşadığı ilişkisini itiraf eder, pişman olmadığının üstüne basa basa. Ona dayatılan hayatı, ısrarcı kocasını ve sunduğu zenginliği elinin tersiyle iter nazikçe. İstediği gibi bir hayat yaşayamayacak bir ebeveynin mutsuzluklar içinde boğulurken kendi çocuğuna bir faydası olamayacağının idrakindedir çünkü.

image

image

Daha henüz tanışmazken ilk odaklandığımız Therese’in hayatı ve dünyası oluyor. Frankenberg mağazasının oyuncak bölümünde çalışan Therese ile kendi deyimiyle kağıt üzerinde ve pratikte evli, bir kız çocuğu sahibi, sarışın, yeşil gözlü, zarif parmaklarında ve yüzünün merkezi olan dudaklarında kırmızıdan vazgeçmeyen, şık kürkü ve topuklu ayakkabılarıyla kadınsı dış görünüşünden ödün vermeyen Carol’ın mağazadaki karşılaşmalarından Therese’in aklı karışıyor içinde bulunduğu bir sürü sıradanlığın içinde. Rüzgarına ve alımına kapıldığı kadının dışında kendi hayatına bakıyoruz genç kızın onunla birlikte. Kendisiyle aynı yerde çalışan ve ona aşık olduğunu, beraber yaşamak istediğini söyleyen bir erkek arkadaşı olsa da, Therese onunla beraber Avrupa seyahati yapmak fikrine hiç de sıcak bakmıyor. Onun planlarında bir erkek yok aslında ve ne karşı taraf ne de kendisi bunun tam manasıyla farkında ilk başlarda. Sevdiğinle alakalısındır her zaman, onun da dahil olduğu gelecek planları yaparsın, ailenle tanıştırmak istersin; ama bu bu ilişkide erkek arkadaşıyla ilgili olan Therese değil. Öğle yemeğinde ne ısmarlayacağını bile bilmeyen bir kız karşımızdaki. Yaşıtı olan erkekler onu anlayamıyorlar. Sadeliği ve tatlığı erkeklerin aklını başından alıyor sadece, onun ruhunun gizemini çözmekten çok çok uzaklar. Halbuki bebeklerle oynayan bir kız olmadığını, trenleri sevdiğini söylüyor ilk karşılaştıklarında Carol’a. Uzaydan düşmüş tuhaf bir kız Therese. Carol öyle adlandırıyor onu.

image

image

image

Todd Haynes’in filmlerindeki aşkın imkansızlığına sebebiyet veren farklılıklar ve karşıtlıklar bu filmde de mevcut. Sınıf farkı, yaş farkı-olgun kadına övgü, hemcinse duyulan aşk, evli bir kadınla yaşanan yasak aşk ve dolayısıyla işin içine giren toplumsal baskı. Bu ise bir süre sonra mümkün kılıyor her şeyi ve filmin odak noktasındaki iki kadının aşkının destekçisi haline geliyorsunuz. İmkansızın aşkı, aşkı somutlaştırıyor bir yerde. Yaşadıkları yere ve belli kalıplara sığamayan ikili birbirlerini tanımak ve keşfetmek için Batı’ya doğru yola çıkıyorlar. Therese sıkıcı işini, dairesini ve hali hazırdaki evlilik teklifini reddederek gidiyor Carol’ın peşinden. Carol’sa Noel arifesinde kızını beraberinde götüren kocasından ve bomboş evinden kaçıyor. İki kadın birbirlerine sığınıyorlar.

image

image

Filmin bir başka özelliği olan ve daha önce bahsini geçidirdiğim silik erkekler resmi geçidinde, Carol’ın kocası da dahil olmak üzere tüm erkeklerin görünmezlik maskesi takmışçasına rol yapmalarıydı. Hepsi o kadar silikler ki kimin kim olduğu anlaşılamıyor çoğu zaman. Bu açıdan cast’ın sonsuz başarısı da göze çarpıyor. Cate Blanchett’ın altından kalkamayacağı bir rol hiç olmayacakmış gibi geliyor insana. Rooney Mara ise masum ifadesine yakışan tatlılıkla götürüyor göründüğü her sahneyi. Carol’ın olağanüstülüğünün karşısında hiç ezilmeden idare ediyor ki söz konusu olan Cate Blanchett’sa eğer, bu hiç de kolay olmasa gerek. Filmin bir diğer güçlü karakterli kadınlarından birini canlandıran Abby rolünde Sarah Paulson da son derece başarılı bir kompozisyon çiziyor. Carol ve Abby biten ilişkilerinin ardından dost kalmayı başarabilmiş iki kadın ve hem birbirlerinin sırdaşı hem de dert ortağı olmayı başarabiliyorlar. Abby her fırsatta Carol’ın arkasını kolluyor ya da kocası Harge(o ne biçim isim öyle?)’ın karşısında durabiliyor erkek erkek. Bir araya geldiklerinde bahsettiği kızıla veya başka başka kadınlara rağmen bir tarafıyla hala Carol’a aşık ve Therese’e sert davranıyor istemeden. Bundan beş ya da altı yıl önce bozulan arabası yüzünden beraber aynı evde ve aynı yatakta geçirdikleri gecenin ardından işlerin değiştiğinden bahsediyor. “Hep değişir” diyor Abby. Kızlar kızlarla oynamayı severler. Söyleyecek fazla bir şey yok.

image

Carol’ı sıkıştıran tüm kötü düşünceler bir anda, bazen bir kelime(aile) ya da fotoğraf(kızına benzettiği ve hoşlandığı kızın aslında daha bir çocuk olduğu gerçeği) yüzünden aklına üşüşüyorlar. O anlarda Carol’ın ruh durumundaki değişiklikleri izliyoruz Blanchett’in yüzünde. Aynı yüz filmin final sahnesinde Therese’in akranlarının gittiği bir parti ve sonrası sarhoş olmuş ve kendinden geçmiş gençlerin ortasında konumlanamayacağını anladığında Carol’ı yemek yediği lokantada bulmasıyla vaatlerle dolu bir gülümsemeyle noktalanıyor. Carol’ın gözleri parlarken, bizler de eşcinsel aşkın mutlu bir sonla noktalandığı, sevenlerin bir sürü önyargıya rağmen ilişkilerinin arkasında durma cesaretini göstermiş olduğu nadir bir kitap uyarlaması olan lirik, cesur, özgün ve sıradışı bir filme şahit olmaktan dolayı mutluluk duyuyoruz oturduğumuz yerde. Bu kez ve bir kez de kuyruk köpeği sallıyor bir filmde. Her aşka bir fırsat verilmeli bu gezegende. Kişi kimi sevmişse odur en doğru, en güzel, en özel. Belki doğru olan onlar, yanlış olan sıradan yargıçlardır? Bu dünyada duygulara dair her şeyi ya da tek bir şeyi bilen biri varsa o da en sofudur herhalde. İnsan ruhu, kalbi, özü karışık bir meseledir ve de çözümsüzdür.

Çok sevdiğim bir yazar, Saint- Exupery’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum yazımı: “Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan bölmemelisin. Sen de böylesin küçüğüm. Tanrı dünyaya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur, sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen. Kendini, iyiden iyiye zeytin ağacına bağlı, sallanan dal olarak görmesini bilirsen, kımıldayışlarında sonrasızlığı tadarsın. Ve çevrende her şey ölümsüzleşir…” Citadelle’den

image

 

 

YUNAN ADALARI VOL-1:MİDİLLİ ADASI

MİDİLLİ ADASI/LESVOS ISLAND:

image

PROLOG:

Sevgili okuyucum, her zaman olduğu gibi az sayıda ama kıymetlisiniz gözümde. Değerli vaktinizden çalacak olan aşağıdaki yazımı okumak size Midilli Adası hakkında pratik bilgiler vermeyeceği gibi, bir gezi yazısı olmaktan da bir hayli uzaktır maalesef ki ve bu, yazar kişisinin bilinçli tercihidir. Çünkü canı öyle istemiştir, çünkü buranın çobanı kendisidir ve keçilerini nerede, nasıl otlatacağına kendisi karar vermiştir. Çoban, çoban olmayı kendisi mi seçmiştir, bunu henüz bilmemekle beraber sürüsüyle beraber tüm bunları düşünecek bolca vakti olacaktır gelecek günlerde. Gurmelikten anlamayan, hayatla kavgalı, insanlarla barışık olsa da kendi içindeki savaşın uzantısı olarak, uzun süreli ateşkeslerde huzursuz olup canı sıkılan, sisteme karşı bağışıklık sistemi tamamen çökmüş bir insandan beklentilerinizi minimum düzeyde tutmanızı temenni ederek sabırla ve azimle yol almanızı rica ediyorum sizlerden ve eğer bu girizgahla bile dikkatinizi çekememişsem derhal sağ üst köşedeki çarpıya doğru yol almanızı rica ediyorum sağ salim dönmeniz için henüz fırsat varken. Belki yara alacaksınız ya da sevimsiz bir anınız canlanacak ve nefretle anacaksınız beni, kim bilir? Biz iyisi mi severek ayrılalım, daha vakit varken.

image

SAPPHO:

Yüzyıllar sonra hem kendi ismi, hem de anavatanı olan adanın isminin kadın seven kadınları ifade eden bir sözcük haline geldiği yahut getirildiği, Küçük Asya sahillerine yakın(bahsi geçen Yer Türkiye’dir) Ege adasında doğan Sappho, günümüze bir sürü önyargı ve merakla dolu sır perdesinin küçük bir miktar aralanması sonucunda fakat aynı zamanda çok çok az bilgiyle ulaşabilmiştir. Söylenenlere göre Sappho, zengin bir tüccarla evlenmiş, bir kız çocuğu doğurmuş, bir tirana karşı gelmiş ve suikast girişiminde bulunmasının ardından Sicilya’ya sürülmüştür. Bir şairin suikast girişiminde bulunmuş olmasını aklım almamakla birlikte, ölümünden yalnızca bir kuşak sonra seksist bir erkek Yunan şair, cinsel eğilimlerini aşağılamak istediği kadınlara, Lesbos Adası kökenli olma iftirasını atmaktan çekinmeyerek yiğitliğini ve bir ölüye karşı gözüpekliğini ispat etmiştir tüm dünyaya. Anacreonn adlı şair minik bir kara parçası yahut bir avuç toprağa bile adını verememişken, Ege Denizi’nin üçüncü en büyük yüzölçümüne ait adası bir kadının ismiyle var olmaktadır ve bu mühimdir, dünyada ise bildiğim ve bilmediğim kadarıyla tektir. Çok sevgili okuyucu, sizlerin bana doğru ama beni görmezken bıyık altından güldüğünüz kadarıyla ben de sizlere gülüyorum, zira ben adımı bir nehirden alabilmişim ancak, bir nehre ismimi vermeyi ise başaramamışımdır. Kabiliyetim ve erdemlerim sınırlıdır. Her kadın kadar başarılı hemcinslerimi kıskanmış, onları kıskanan beceriksiz adamlara karşıysa hissiz davranmışımdır. Bundan utanmak isterim ama neticesinde biz bir milletiz adına kadın denen. Kadın milleti, başka kadın milletlerini sevmeyedebilir neticesinde.

Yaşam pratiğinizi arttıracak bilgiler vermekten aciz, hayatınızı kolaylaştıracak öğütler sunamayacak kadar yaşam körü bir tek nefesten ibaret olup aynı teklikten gurur duyarım her fırsatta. Dünyanın en büyük lüksü olarak gördüğüm, geride kalan çocuklarına anlı şanlı bir isim bırakma telaşından da, fersah fersah uzağımdır. Bu ise beni küstah yapmaktadır. Küstahlık gerek gördükçe gerekli kişilere karşı başvurulan ve dudakların mırıldandığı, mimiklerin katlandığı bir ifade belirtisi olarak yüzümde oynanan piyesin başrol oyuncusudur. Yaptığı işin, üstlendiği rolün ise hakkını vermektedir. İnsan tuhaf bir yaratıktır; arızalı yaradılışı ve ilkel çapıyla doğaya önce meydan okumuş, sonra ise doğanın canına okumuştur. Cahil cesareti, hırsı ve burjuvazinin erdemleri, yaşamına mana katma yoksunu bireyin önlenemez yükselişiyle beraber, cennetten kovulduğu günden itibaren ve tersine işleyen zamanın ve çorak yolların ayrık otlarını ayıklamasına fırsat bırakmadan önüne sermiştir tüm güzellikleri bütün ihtişamıyla. Ve hayat adil olmayı başaramamıştır daha hala, milyonlarca yıldır yaşıyor olsa da.

Sürüler halinde bir çobanın gelip bizi kurtarmasını bekleyerek nazik ömrümüzü harcamış bulunmaktayız bir çoğumuz. Kısıtlı kabiliyete sahip sonradan olma çobanların eşliğinde ama önderliğinde değil, bir geminin içinde bir denizin, bir okyanusun ortasında kafamızın içinde yer etmiş yüzlerce tilkiyle dev dalgalar gemi boyunu aşmışken, neden ağladığını bilmeden ağlayan insanlara dönüşmüş yalpalayarak vaktimizi doldurma gayretiyle, anakaraya ayak basacağımız günü iple çekmekteyizdir bulunduğumuz yerlerde, bizi saran sıska kollu korkular içerisinde. İnsan olmanın bunu getirip getirmediğini bile bilmezken, korkularımız, öncelikli olarak “kendi” önyargılarımız ve biçare faniliğimizle kabuğu çoktan çatlamış, bizi içeriden kemiren kurtlar ortalığa saçılmışken sağlam uzuvlarımızla pes etmekle kalmak arasında geçiriyoruz günleri ve geceleri öylesine.

MÜLTECİLER:

image

Mültecilik hukuki bir statü olup, Birleşmiş Milletler tarafından “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmek istemeyen kişi’dir. Yirmi ağustos 2015, saat altı buçuk itibariyle de bahsi geçen binlercesi Midilli Limanı’nda konuşlanmış olup, buldukları kuytulara sığınmışlar, kurdukları kısa süreli, basit ve ilkel şartlardaki hayatlarını akıp giden zamana karşı beyhude bir koruma ve muhafaza etme gayreti içerisinde hayalleri, umutları, sevinçleri ve korkuları dahilinde yaşayıp tüm Midilli halkına ve adaya gelen turistlere de yaşatmaktadırlar. Bu konuda son derece pervasız görünmektedirler çaresizliğin ve çıkışsızlığın getirmiş olduğu şartlar dahilinde. Hep baharı kovalamış göçebe ruhlu ve adaptasyonel insanoğlu zamanında başını sokabileceği bir evi varken yüz metrekarelik çadırlarda ya da yerlere serdikleri karton kutuların üzerinde meçhul geleceklerini hayallerinde kovalayıp durmaktadırlar. Birçoğu gelecekte yaşayacakları ülkenin dilini bile bilmezken, bu insanların vebali savaşları yaratanların üzerinedir diyerek vicdanlarını rahatlatan ve başlarını sokacak evleri, bir temsilciler meclisi ve bir avuç toprakları olduğu için sürekli şükreden sersemlemiş insan toplulukları içinse diyecek bir şey yoktur. Kendi başlarına benzer şeylerin gelmesi an meselesidir, farkında değillerdir.

image

image

image

image

Sorular sorular… Sıkça sorulan canyakıcı sorular ve var olan fevkalade kötü durumu değiştiremeyecek cevaplar…
1-Mülteci hayatı nasıldır?
Harikadır. Güne gökyüzüne bakarak uyanırsın. Güneş açılarına göre ya tam tepende yahut belli açılarına göre yüzünü yalamaktadır. Birkaç saniye boyunca ama sonsuz değil; yani nerede olduğunu idrak edene kadar bu harikalık sürer. Sonra yerini bilinmezliğe bırakır. Savaşta yitirdiğin sevdiklerin varsa da adını koyamadığın sızıya teslim olursun. Sonra da hayatta kalan sevdiklerin ve kendin için teselli ve umut beslersin. Bu ise seni hayata bağlar. Yoksa gün uzundur ve horlamalarla geçecek saatler vardır önünde. Sürekli horlanacaksındır, bu Allah’ın emridir. Ülke senin ülken değil, konuşulan dil anadilin değildir. Günlük dilenme telaşın bıkkıntı yaratmıştır bile yenisi olduğun kara parçası üzerinde. Feribot kuyruğundaki memuru, Yunan polisini, el açtığın dükkan sahiplerini ve masa masa gezdiğin restoran ve bar müşterilerini çileden çıkartacaksındır daha, kucağında gezdirdiğin çocukla. Bir iki tamam da, sürekli olduğunda herkes senden bıkmaya başlar. Zaten kendi ekonomik krizleri vardır ve sen Arapsındır, Kürtsündür, hem yaban hem yavansındır. Ne İsa, Ne Musa senin Muhammed’in vardır. Senin Allah’ın vardır sana tüm bu kepazeliği layık görse de. Ama vardır bir bildiği ve o da olmazsa eğer dalları kurumuş meyve vermeyen ağacın gövdesi de içten içe çürüyüp yok olacak ve sen onun gölgesinde avunamayacaksındır bu kadar çaresizliğin içinde. Açlığını bastırmalı, hiç olmazsa yüzünü yıkamalı, sonra ekmek almalı, çocuğunu emzirmeli, bebek bezlerini ve çamaşırlarını yıkayıp kurutacak yer bulmalısındır. Mülteci hayatı budur. Daha fazlası kaçak teknelerle karşı kıyıya geçerken teknenin alabora olması sonucu boğularak ölmektir. Mülteci olmak sana tüm bunları reva gören insanlara kanının son damlasına kadar beddua etmektir ve işin tek rahatlatıcı kısmı budur. Arapça beddualar edersin öfkeyle. Allah onların, hepsinin, tümünün, çoluğunun, çocuğunun… Eeee… Ertesi günün dünyanın şanslı mültecisi yine sensindir. Değişen pek bir şey yoktur. Yine güneş, yine sefalet, yine horlanma, yine dışlanma.

image

2-Bir mülteci kampı, bir mülteci hayatı ve bir mülteciyle yüz yüze gelen mülteci olmayan insanın tavrı nasıl olmalıdır?
Üzüntü esastır, empati kurmak şarttır. Şaşkınlık da. Bakarsın ama aralarına girmezsin, görürsün ama ses etmezsin. Çünkü sen de ne ile karşı karşıya olduğunu bilmezsin ve çözümsüz görünür halleri. Sorun yaratmamaktır esas, çözüm üretmek değil ve sorun yaratanlar çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Gazeteciler ve televizyoncular rotalarını o yöne çevirirler. Ortaya çıkan bir sürü dramdan doğan hikayelerden ileride yazarlar, şairler eserler verirler. Birileri daha çok zenginleşirken birileri de ölmekle meşguldür. Cennetin tapuları kapışılır durur. Bahşişle, sadakayla hayat kurtaramazsın. Ne kendi onurunu, ne karşındakinin onurunu. Sadece gününü kurtarırsın mülteci konumundaki yersiz yurtsuz bir dilencinin. Çocuğuna süt parası olur, bir somon da ekmek. Önce esmer tenleri, sonra lokal kıyafetleri, elde edene kadar takındıkları bir parça yılışık halleriyle yadsırsın varoluşlarını. Mültecilere sınır yoktur, gümrük de. Hırsızlık yapmalarından, sana göz koymalarından, mahalleni çirkinleştirmelerinden, hoyratlıklarından ürkersin. Ürkersin simsiyah, öfkeli gözlerinden. Ama şimdilik kötülük onlardan gelmeyecektir çünkü onlar misafirliktedir. Açılan kapılar, onlara sokaklarda, yerlerde yaşama hakkı vermiştir. Kızacağın birileri varsa silah tüccarları, karteller, savaşa gizliden destek verenler, iktidardaki kimi hükümetler ve şartlar gereği onların arkasını kollayanlardır. Hayat adil değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Bu insanların entegrasyon süreçleri vardır. Kimisi tutunamayacaktır gitmiş olduğu yerde. Keşke o gün o gemiye bindiğim gün ölseydim diyecektir. Ölüm bir anlık, sefalet ve yoksunluk ömürlük olacaktır ve dünyanın sorunudur bundan sonra Suriyeli mültecilerin sorunu. Dünyanın vebasını taşımak zorunda değildir bir avuç yürek.

3-Peki ya çocuklar?
Çocuk her yerde çocuk işte. Bir annenin bulduğu direklere kurutmak için astığı ıslak çamaşırlar var oyuncak yaptıkları. Kendi kafalarında yarattıkları oyunları var. Kimisi mışıl mırıl anasının koynunda meme emiyor. Gelecek korkuları yok. Onların bugünleri var sadece. Sevindirilince seviniyorlar. Muzırlar, başlarına buyruklar, pervasızlar. Onlar sadece çocuklar. Limanın altını üstüne getiriyorlar. Ailelerinin yaşama sevinçleri. Maziyi düşünmüyorlar, şekerle avunuyorlar, ilgiye muhtaçlar. Anne babalarının dertleri başlarını aşmışken ve ne çeşit bir geleceğin onları beklediğini bilmezken kendilerini benim kafama musallat ediyor bızdıklar. İki tanesi koşuştururken bana çarpıvermişti. Gel desem gelirler miydi ki?

“Beni terk edip gittiğin zaman
Sanma ki kal diye yalvaracağım
Ben senin yerine ağlayacağım” demiş bir adamın da doğmuş olduğu toprakların vatandaşıydı bir zamanlar bu insanlar.

NİHAYET MİDİLLİ:

image

Liman ve şehrin merkezi iç içe. Sizi ilk karşılayanlar restoranlar, kafeler ve dükkanlar oluyor limandan çıkar çıkmaz. Denize paralel cadde Ermu caddesi olarak biliniyor. Tabanvay gezerek yarım gün içerisinde Midilli’yi bitirmeniz mümkün ama sadece merkezini. Bir sürü mağaza, dükkan, taverna ve fırın müşterilerini bekliyor. İçkinin ve uzonun  en ucuz olduğu ada burası sanki. Her markada, her boyda, çeşit çeşit, kutuların içinde, litrelik, mililitrelik halleriyle vitrinlerde arz-ı endam etmekteler raf süsleri olarak. Ve de zeytinyağı, herkes için buradan gidecek en güzel ve faydalı hediye.

Marjinal bir tatil bekleyenler ve umanlar içinse bir parça hayal kırıklığı Midilli Adası. Pazar günleri muhakkak yaşlıların gönüllerinin alındığı, pastaneye, lokantaya olmadı hava aldırmaya parklara çıkarıldığı, nesiller arasında aktarımın önemsendiği, pazar ayinlerinin aksatılmadığı; böylelikle entegrasyonun, aidiyet hissinin ve yaşama sevincinin ayakta tutulmaya çalışıldığı anlaşılmakta. Yukarıya veya adanın diğer tarafına doğru yol aldığınızda ise Kıbrıs’ı çağrıştıran her biri şahsına münhasır, şirin ve iki katlı evlerden oluşmakta Ada.

image
image

Bana gelince bulup girdiğim her kilisede bir mum yaktım ve dilek diledim, bir parça dinlendim, sonra da yoluma devam ettim. En nihayet bir tanesinde kilitli kaldım ve papazı sayesinde kurtulabildim. Şükran. Yoksa ben de kendi ülkeme geçmek gayretindeki pasaportsuz bir mülteci idim şu an derdini Yunan polisine anlatmak için yırtınan. “Gemi kaçtı, ben kilisede sabahlamayı tercih ettim, bunun benim için eşsiz bir deneyim olacağını bilmiyordum ama öğrendim ve şimdi şu an tüm eşsizliğimle karşınızdayım. Az uyudum ama değdi. Sabaha kadar mum yaktım, dilekler diledim gelecekteki büyük başarılarım için ve de gece gece üzerime üzerime gelen yüksek tavanlı, tütsü kokulu kilisenizden kurtulabilmek için. Cami olsaydı halının üzerine kıvrılırdım hiç olmazsa. Şimdiyse biraz insani koşullarda ülkeme dönmeyi yeğlerim. Olur olur hücum bot olur, sahil güvenlikçiler erkek mi? Eğer polisleriniz kadar yakışıklı ve başarılı yaradılışlara sahipseler seve seve giderim(mültecilere dur yapma demekten çılgına dönmeleri dışında falsolarını göremedim, bir bebek gibi azarlamaktan memnunlar mıydı karşılarındakini.. daha çok bıkkınlıktı sanki), hatta Girit’e bile gidebiliriz beraber, uzak ama memleketim evet, Yunan erkekleri evet, dün gecemi dini bir müessesenin çatısı altında, Tanrı’nın evinde bir başıma geçirerek günahlarımdan arınıp, kefaretimi ödedim sanıyorum kısmen, hücum bot olmazsa bir başka cruise da olur büyüğünden…

Prosedür ise şöyle imiş benim hayallerimin ötesinde, yarım yamalak ağızlardan dinlediğim kadarıyla:Diğer ülkelerden gelen mülteci konumundaki çeşitli ülke vatandaşlarıyla bir tekneye bindirilip geri gönderiliyormuşsunuz yaka paça.

Benim Midilli anılarım yazdıklarımdan ibaret. Ada’dan fazla bir şey anladığım söylenemez. Bir daha gelme ihtimalim de olmayacaktır.  Ama Rumlar iyi insanlardır. Tarih tarihte kalmıştır. Günümüze gelinceyse bizden daha dürüst kalabilmiş, aralarına girdiğimde kendimi huzursuz hissetmediğim, mülteci sorununu sabırla ve sükunetle aşmayı başarabilecek ve mübadeleyi anarak Atalarının çektiklerini derin bir sızıyla yad edecek insanların arasında bulunmuş olmaktan  memnuniyet ve gurur duymaktayım.

image

image

image

image

image

image

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: