DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

20181102_072231-01

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

GİRİŞ :

İçinden kaçmak, uzaklaşmak geliyor. Bu sebeple başka bir ülkeye, yeni insanlar görmeye, bir yerin yerlisini yerinde görmek üzere düşüyorsun yollara. Bir filmin rüzgarına kapılıyorsun bazen, bazen de bir kitabın vuruculuğuna. Kimi kaderinde varmış görmek diyor, eğer gidip görebilmişsen. Bizler mi yaratıyoruz kaderlerimizi, kaderlerimiz mi bizi biz yapıyor bilemeden de sürükleniyoruz çoğu zaman sert esen rüzgarların etkisiyle. Halide Edip Adıvar’ın Hindistan’a Dair’i, mutsuz bir çiftin hikayesinin anlatıldığı Rossellini’nin Journey to Italy’si, yine bir başka mutsuz çiftin hikayesinin içinden geçtiği bir Paul Bowles uyarlaması olan Esirgeyen Gökyüzü, yazarlarının, yönetmen ve senaristlerinin yaptığı ziyaretler esnasında yaptıkları gözlemler ve esinlenmeler olmasa olmayacaklardı muhakkak. Öte yandan hiç mi neşeli, mutlu çift yok seyahate çıkan? Kitaplar, filmler neden mutlu çiftleri tatile göndermiyorlar diye soracak olursanız, hayatından sıkılmış olmasan, arayış içinde olmasan neden yollara düşesin ki? Önemli olan ne aradığını, ne istediğini bilmekte. Tek kriteri bu olmalı insanın, hayatındaki anlam arayışında ne istediğini bilirsen hayat bir parça daha kolay atlatılıyor sanki. Arayışının bir noktada sonlanacağını içten içe biliyor oluyorsun en azından. Neden buraya geldiniz diye sorduğunuz pek çok insan size o kitap, bu belgesel, şu filmden etkilenerek meraktan buradayım cevabını verecektir. Merak geçerli bir neden olmakla beraber, çok da tatminkar olduğu söylenemez. Bana soracak olursanız ben bıkkınlıktan düştüm yollara. Gidebileceğim en uzak noktaya gidiyorum, çünkü hayatımdan, kendimden, etrafımdaki vazgeçilmez gibi görünen herkesten kaçasım var. Herkesten uzaklaşasım. Bıkkınlık en tatminkar cevap bence seyahate çıkmak için geçerli bir neden olarak. 

D91E0082-A666-46C0-9037-EF9CAAB98980

Gelelim o filme, şu filme derken, Babel filmini rehber ediniyorum kendime. Filmde anlatılan kelebek etkisinin ve hem de kendi evlilik krizlerinin ortasındaki çiftimizden Cate Blanchett’ın canlandırdığı Susan’ın turistik bir gezi esnasında vurulmasının bir evliliği nasıl kurtardığına tanıklık ettik Fas çöllerinde. Japonya’dan gelen ve Bedevi ailenin oğullarından birinin eline geçen silahtan çıkan merminin etkisiyle bir başka çölde-işe bakın burası Meksika, emanet çocuklarla kaybolan yetenekli Adriana Barraza’nın canlandırdığı Amelia’nın çilesiyle ilerledik aç susuz Meksika çöllerinde. En ağır bedeliyse Habil ve Kabil mitini canlandıran kardeşlerden Habil ödedi kuşkusuz. Bizler o öyle bu böyle derken, Mexico City doğumlu yazar ve senarist Guillermo Arriega’nın filmin yönetmeni bir başka Meksikalı ve Oscarlı yönetmen Inarritu ile beraber dehalarını konuşturuşlarına şahit olduk bir yandan, bir yandan da hayal gücünün dumanlı perdesinin ardından çıkıveren ve başrolde oynayan realizmle beraber bizlere 143 dakikalık görsel bir şölen sunan kalemlerin gücünü izledik. Kendi hikayelerimizin kahramanı olan bizlerse çıktığımız seyahatlerde Babil kulesinden arta kalan farklı lisanların günümüzdeki kurbanları olarak iletişim kurmaya çalışıyoruz birbirimizle. Hiç İspanyolca bilmediğim ve Meksikalılar da İspanyolca dışında bir dil bilmedikleri halde bir şekilde yolumu buldum bu koca şehirde. Rehberimin Babel filmi olacağı hiç aklıma gelmezdi bu anlamda. Ama oldu işte. Bir de kulağımda onun sesi Tanrı Türkçe biliyor diyen. Hiç yalnızlık çekmedim bu yüzden. Kendimi onca koşturmacanın içinde en çok dinlediğim seyahat bu oldu herhalde. Çünkü çoğu zaman içimdeki sesle konuştum, kimselerle diyalog kurmam mümkün olmadığı için. Kendim çaldım, kendim söyledim kısaca.

20181102_082748-01

20181102_080942-01

20181102_072525-01

GİDİŞ :

Önüme çıkan herkese söyledim. Gitmek istemiyorum. Herkese de teklif ettim. Biletim biletindir, yolum da yolun, kısaca “sen git”! Biri ben Almanya’ya gidiyorum dedi, diğeri güldü geçti. Seyahat kısmı bana kaldı kısaca. Kaderimle uzlaşmazsam, bana oynayacağı oyunları biliyorum. Benden daha acımasız olduğunu biliyorum çünkü. Sabaha doğru beş gibi kalkacak olan uçak için iki buçuk gibi havaalanında olmam gerekiyor, ağırdan alıyorum, çantamın fermuarı bozuluyor, her şey ters gidiyor. İşaretler beni delirtiyor. Alelacele çağırdığım taksinin şoförüne de sen git diyorum. Olur mu öyle şey, ne güzel git gez gel diyor. Tamam da istemiyorum. Canım istemiyor, kimselere anlatamıyorum. İsteksizlik korkunç bir şey imiş. Tek istediğim yok olmakken. Bunlar hep ama hep bıkkınlıktan.

Air France’la Paris üzerinden aktarmalı olarak uçacağım. Charles de Gaulle’de saatlerce sürecek bir bekleyişin ardından, yine uzuun saatler boyunca Meksika’ya gidiş sürecek. İlk kısım fena geçmiyor. Fakat havalimanında geçmeyen saatler yaşıyorum.  Saçma sapan şeyler yiyip içiyorum. Mağazaların dergi ve kitap reyonlarını geziyorum. National Geographie’de konu yine mültecilik. Venezuela’dan çıkmış daha iyi bir hayat için Güney’e yani Brezilya’ya doğru yola koyulmuş binlerce mülteci arasından bir aile ile yapılan röportajda yemek için yola çıktıklarını anlatıyor evin reisi. Fakat Brezilya’da da durum pek parlak değil. Hikayeler hangi kıta, hangi ülke, hangi komşular arasında olursa olsun o kadar benzer ki. Brezilya elbette ki bu davetsiz misafirlerden dolayı mutsuz ve isteksiz; biz müsait değiliz dese de, 2017’den beri 58000 Venezuela’lı akın akın gelerek yerleşmişler bile. Hamakta yatıyorlar, bir aile bir nefeslik bir çadırı paylaşıyor, gün boyu kahve satan bir kadın bir öğünlük yemeğini çıkartabiliyor ancak. Mecburi ya da değil, ben veya o, o diyar bu kıta hiç durmadan hareket halindeyiz. Umut daha iyi bir yaşam için. Amerika sınırına yürüyen Meksikalılar, Brezilya yolundaki Venezuelalılar, Türkiye’den Avrupa’ya her şeyi göze alarak deniz yoluyla geçmeye çalışan Suriyeliler, Afganlılar, İranlı ya da Kürt mülteciler. Hepsi benzer kaderleri yaşıyorlar. Herkes daha iyi bir hayatın peşinde, herkes ekmeğinin derdinde. Bunların arasında en güç olanını söyleyeyim, bir aile babasıysan ve yanında namusundan, boğazından sorumlu olduğun bir karın ve çocukların varsa ve onların yanında, onlara rağmen kötü muamele görüyorsan, işte o an insanlığın bittiği ana şahit olmuşsun demektir. Yıllar yıllar evvel Kars Sarıkamış’tan bindiğim otobüsteki Afgan adama karısının ve iki çocuğunun önünde anasının gözü bir muavin tarafından yapılan aşağılamayı hiç unutmadım. Karısının kolunu uzun süre tuttuğunda gıkını çıkartamamıştı zavallı adam. Dünya böyle aşağılık, böyle namussuz adamlarla dolu işte. Bir başka aşağılık adam da beni buluyor seyahatimde. Yanımda oturan Cezayirli olduğunu söyleyen ve hiç durmadan bana bakan, ne yiyip ne içtiğimi kontrol eden bir yağ tulumu. Ayakkabılarını çıkartıyor, okuduğum kitaba göz gezdirip hangi dilde olduğunu soruyor. Meksika’ya kadar beraber uçmak zorundayız ve kaçabileceğim bir başka boş koltuk yok. Hostese kolçağın içindeki televizyon ekranını çıkartamadığımı söylediğimde, üzerine vazifeymiş gibi göğsümü ezerek ekranı çıkartıyor. Sadece sarışın ve yaşça benden büyük hostesin yüzünü hatırlıyorum ana dair. Ben yaparım diye adama doğru müdahale ediyor can havliyle. İki kadın bakışıyoruz. Rezil olduğumu düşünüyorum. Bir de şahidim var artık. Bu adamı normal şartlarda öldürebilirim. Yüzüne yumruk atabilirim, birkaç dişini indirebilirim, dişlerini yutturtabilirim, onu boğabilirim ama sesssiz kalıyorum. Artık hiç konuşmuyorum, dönmüyorum da ondan tarafa doğru. Fakat hiç durmadan beni izliyor. Ekranda sorun yaşadığımda müdahale ediyor. Ekranı kapatıyorum, okuduğum kitabı kapatıyorum, kendimi kapatıyorum. Hiç durmadan of çekiyorum. O kadar sıkılıyorum ki, damarlarım yırtılacak sanıyorum. Kımıldayamıyorum. Bir anda yerimden fırlıyorum, hostes endişeyle bana bakıyor şimdi cıngar çıkacak diye. Arkaya geçiyor ve bir viski söylüyorum. Sek. Gelip aynı koltuğa oturuyor ve viskimi içiyorum. Cezayirli şaşkınlıkla beni izliyor. Sonra yine aniden yerimden fırlıyor ve bir viski daha alıyorum. Onu da Cezayirli’nin yanında içiyorum. Sonra sakinleşiyorum. Biraz. Sarsıldığımı hissediyorum. İki el kollarımdan tutuyor. Az evvelki hostes. Uyan, az kaldı diyor İngilizce. Benim için İngilizce konuşuyor. Sızmışım ve gelmişiz. Ağlamak istiyorum. Ama bir bebek gibi ağlamak için çok yaşlıyım. Yanımda iğrenç bir adamla seyahat ettiğimi hatırlıyorum ve mecburen ayılıyorum. Koltuk değiştirmeyi bile akıl edemediğime yanıyorum. Aşağıya inebilirdim. Uçak iki katlı çünkü. Pilot kabinine bile gidebilirdim. Kahretsin. Dilim tutulmuş, aklım durmuş, irademi kaybetmişim. Sağduyumu en çok. Ama adamı dövmedim. Bu da bir şey, Daha önce yaptığım oldu çünkü.

20181102_184117-01

SONUÇ :

Uçak sakince konuyor. Kemerlerimizi çözdüğümüzde ilk iş hostesi arıyor gözlerim. Artık gülebiliyorum. Duyguları gözlerinden okunan kadınla sessizce selamlaşıp, yanımdaki domuzun yanından uçarcasına ayrılıyorum. Bagajları beklerken görüyorum onu, bana bakıyor umutsuzca. Gözlerinde umutsuzluk olan bir pislikmiş yalnızca. Gözüme o kadar zavallı görünüyor ki. Ben seni normal şartlarda, kendi ülkemde olsam durmaz yumruklardım. İçimden yükselen tek his öfke ve şiddete şiddetle karşılık vermek. Şimdi anlıyorum. Bana ısrarla neden nereli olduğumu sorduğunu. Fransız olsaydım beni taciz edemezdi. Haddini bilmek zorunda hissederdi. Beni az gördü. Yalnız gördü. Diş geçirebileceğini düşündü kendince. 

Meksika akşamları soğuk bu arada ama ben sıcak hissediyorum. Hem viskiden, hem de bir pislik yüzünden. Sıla’yı gayet iyi anlayabiliyorum. Yediremezsin. Bazen. Her şeyi göze alırsın. Hepimiz bir şekilde, bir yerlerde tacize uğruyoruz. Bundan kaçmak için çarşafa girmemize gerek yok. Hayattan kaçamazsın. Ama susmayacağız da. 

Meksika’ya bu duygularla indikten sonra kapalı ve yağdı yağacak havanın etkisiyle iyice kapanıyorum. İnsanlar gözüme kötü görünüyorlar. Eve dönmek istiyorum ama o kadar uzağım ki. Hava o kadar karanlık ki. Odaya gidip duş alıp uyumaya çalışıyorum. Başaramıyorum çünkü jet lag olmuşum. Bir de Cezayirli fobim var artık.

Hiç mi güzel bir şey yaşamadın, mülteci krizi, üçüncü dünya ülkesinden bir vatandaşın tacizi, bunlar biraz ağır olmadı mı diye soracak olursanız, evet yaşadım. Bir tanesi ben Paris havaalanında uçağımı beklerken yan masama gelen bir vejetaryen erkeğin tabağındaki yemeklere olan minnetini gösterişindeki zerafete tanıklık etmemdi. Ellerini birleştirerek şükretti nazikçe. İkincisi havaalanında gezdiğim sergiydi. Üçüncüsüyse bizde henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış Amelie Nothomb’ın son kitabının arka kapağında yazan sözün harikalığıyla çarpılmam oldu: “ La personne qui aime est toujours la plus forte.” Google translate s’il vous plait!

20181102_073417-01

SEVEN SECONDS : YEDİ SANİYE

4F0C5360-B426-4557-967B-D84AEFD7745E

SEVEN SECONDS : YEDİ SANİYE

“Yurt dışında ölsem kahraman olurum, kendi sokağımda mermi yesem serseri olurum.” Seth Butler

Tek başınaysan, eli pantolonunun içindeyken basılan salağın tekisindir. Birlikte polis olursunuz. Birlikteyseniz, tüm emniyet teşkilatı yargılanıyor demektir çünkü, ve hiçbir jüri asla tüm emniyeti suçlu bulmaz.” Savunma avukatı Sam Hennessy

“Tanrı bana vaaz vermemi söyleyene dek, ne berbat bir hayat yaşadığımı bilemezsin. Bu yolda bir şeyi çok iyi anladım. Hiçbir günah diğerinden daha büyük değildir.” Peder

İnsanın bağışlanmayı istemesi nedir iyi bilirim. Yaptığımız şeylerin affedilmesini istemeyi de iyi bilirim.” K.J. Harper

“Ölüsünü gördüğün bir çocuğun olmadığı takdirde, hiçbir şey bilmeyeceksin.” Acılı anne Latrice Butler

İcraata dökülmeyen vizyon, sadece bir halüsinasyondur.” Thomas Edison

Yine Netflix, yine Netflix, her yer Netflix. Kaçış yok anladık ki. Pedro Almadovar da anlamış ve kabullenmiştir belki şimdi şimdi. Jüri başkanlığını yapmış olduğu 70. Cannes Film Festivali’nde desturu çekmişti çünkü Netflix’e. Fakat gel gör ki kazın ayağı öyle değilmiş. Dört bir yanımızın Netflix’le çevrilmesi çok da uzun bir zamanımızı almadı; hepi topu birkaç yıl sadece. İzlerken hayli hoşumuza giden, eli yüzü düzgün yapımların karşımıza çıktığı düşünüldüğündeyse, tatlı bir teslimiyet içine düşüveriyor insan ister istemez. Bu seneki Cannes Film Festivali jüri başkanı ise Cate Blanchett, göreceğiz bakalım Mayıs ayında zarftan çıkanları teker teker.

DCF3ED6C-8CC9-416D-97D2-47AFF6A96EC4

Seven Seconds günümüz Amerika’sında, New Jersey’de geçiyor. Siyahların ve Caucasion(Beyazlar) nüfusun kendi mahallelerinde yaşadığı, Siyahi gençlerin sokaklarda uyuşturucu sattığı, başlarının hep dertte olduğu(burunlarının boktan kurtulmadığı da diyebiliriz kibarca), uzaktan Bartholdi yapımı, hem özgürlüğün hem Amerika’nın simgesi olan Müslümanlar dışında kalan göçmenler için dikilmiş olan Özgürlük Heykeli manzaralı, kışı kış gibi geçen New Jersey Eyaleti’nde Liberty State Parkı içinde, tarihler 15 Şubat’ı gösterirken, sabahın erken saatlerinde bir yandan telefonla konuşan, diğer yandan araba sürmeye çalışan beyaz bir polis Peter Jablonski çarptığı sert bir cismin ne olduğunu anlamak üzere arabasını durdurduğu anda gördüğü manzara karşısında dona kalıyor ister istemez. Tekerleğinde bir martı figürü olan BMX marka çocuk bisikletinin selesinde ise yeller esmekte. Çarpmanın şiddetiyle savrulanın kim olduğuna bakıp bakmadığını göremesek de, Jablonski’nin derhal telefona sarılıp Jersey Polis Karakolu’ndaki ekip arkadaşlarını çağırdığına şahit oluyoruz. Üç beyaz adam iniyor aynı arabanın içinden. Şoför koltuğunda oturan aynı zamanda takımın lideri Mike DiAngelo bir Hispanik, çukura savrulmuş bedene uzaktan şöyle bir baktıktan sonra, olayı örtbas etmeye karar veriyor. Ekip arkadaşlarını da cesede yaklaştırmıyor. Olay yerinde bir çift Timberland kalmış sadece çocuktan geriye. Arabanın önündeki kanlı ızgarayı çıkartıp kendi arabalarına alıyorlar. Böylelikle de davayı kapatıyorlar kendi aralarında. Sağlık ekibi çağırmadıkları gibi, çukura inip çocuğa bakmak dahi gelmiyor hem akıllarına hem de işlerine. Peter’ın araba kullanırkenki telaşının nedenini öğreniyoruz olay yerini terk ettikten sonra. Karısı ikinci defa hamile ve ilk bebeklerini doğum esnasında kaybettiklerinden, beklenmeyen bir kanama hepsini telaşa düşürüyor. Kocasını hastanede gördüğünde içimde iyi bir his var deyişinden, kadının hislerine güvenilmeyeceğini anlıyoruz bir çırpıda. O iyi hisler sonucu kocası bir çocuk ölümüne sebebiyet vermiş az önce, daha da başına iş üstüne iş açıyor sorumluluktan kaça göçe. Saatler sonra ise geçilen bir telsiz anonsuyla, Peter, köpeklerin sayesinde bulunan 15 yaşındaki siyahi erkek çocuğun halen daha yaşadığını öğreniyor ürpererek. Aradan geçen yaklaşık yarım gün içinde eğer hastaneye götürülseydi çocuğun yaşama şansı olacağını idrak ediyor o anda. Kan gölünün ortasında, karın buzun içinde yatan çocuk onca saat dayanabilmiş ölmeden. Olay yerine gelenler Kızıldeniz benzetmesi yapıyorlar. Hakikaten de öyle. Bir çocuk bedeninden bu kadar çok kan akabileceğini hayal dahi edemiyor insan.

577A8A12-9B82-4B4A-8F88-6D0D2B6D0C22

Tüm bu olaylar cereyan ederken, henüz daha maktül seviyesine erememiş ama beyin ölümü olası gerçekleşmiş Brenton Butler’ın öğretmen olan annesi okulundaki beyaz iki kardeşi güvenle evine bıraktıktan sonra, aralarında piyano çalan eşinin de olduğu kiliseye gidiyor koşa koşa. Coşkulu ilahilere eşlik ediyor elinde tefiyle. Sonra da yeni taşındıkları evlerine dönüyor karı koca. Tam yerleşemedikleriyse henüz açılmamış kolilerden belli olan ailenin biricik oğulları Brenton’ın evde olmadığını fark etmeleri ve telesekretere bırakılan mesajı duymaları aynı zamana denk geliyor. Polisin yönlendirmesiyle gittikleri devlet hastenesinde solunum cihazına bağlanmış, beyninde oluşan ödem sebebiyle ameliyata alınmış oğullarının koma halindeki kesilip biçilmiş bedeniyle karşılaşıyorlar. Yaşasa bile kendi başına yaşama yetisini kaybedebilirmiş doktorunun söylediğine göre.

7FE3A76F-9472-40B3-8826-80ACFE74B582

FF3C87ED-D4AC-4A57-9649-528DBD50B8B0

K.J. Harper New Jersey eyalet savcı yardımcılığı pozisyonunda kariyerine devam ederken, yarı zamanlı olarak da bildiği tüm barlarda hiç durmadan içmekte buluyor teselliyi. Özel hayatı tek gecelik ilişkilerden ibaret olsa da, bir zamanlar halen evli ve halen amiri konumundaki savcı ile ilişki yaşamış. Sonradan anlaşılacağı üzere üstlendiği bir vakada yaşamış oldukları yüzünden hep bu kaçışları ve kendini alkole teslim edişleri. Zamanında içeri tıktığı bir çete üyesi kefaletini ödeyemeyince evine gidemiyor. Kendisi de suçlunun evini kontrol ettirmeyi ihmal ettikten bir hafta sonra ortaya çıkıyor acı gerçekler. Erkek ve kız kardeşleri bu bir hafta boyunca evde tek başlarına kalıyorlar. Küçük olan ve bebek olan açlıktan ölüyor. Olay yeri fotoğraflarında kapıdaki tırnak izlerini görüyor K.J. Kızın kapı koluna ulaşmaya çalışırken çıkardığı izler ve kardeşini kurtarmak için ağzıyla açmaya çalıştığı konserveler üzerindeki ısırıkları da. Suçluluk duygusu K.J.’in peşini bırakmıyor o günden beri. Şimdiyse kör kütük sarhoşken üstlendiği davayı anlamaya çalışırken ayılıyor adeta. Olayı örtbas etmeye çalışan polislerin bulduğu sanığın inandırıcı olmaktan uzak hikayesine kanmayan K.J. yaşlı keşin yargılanacağı kamu davasına gitmeyerek davanın düşmesini sağlıyor. Olaya bakan Rinaldi ile şüphelilerin peşine düşüyorlar. Kaza cinayete evriliyor bu dakikadan sonra. Kullandığı bisikletin semtlerinde fırtına estiren Beş Kral Çetesi mensuplarına ait olduğu bilindiğinden, Brenton çete üyesi olmakla suçlanıyor. Çevresinde kopan onca fırtınadan habersiz hastane odasında yatan Brenton’sa, kimseye daha fazla yük olmadan usulca ayrılıyor aralarından. Annesi gözyaşları içinde uğurluyor onu. Geçti artık derken, hayatın büyüklüğünü görmüş olan oğlunun bir nevi kurtuluşuna seviniyor onun adına. Brenton ani ölümüyle, çevresindeki herkesin hayatını değiştiriyor ve bir dönüşüm yaşıyorlar kendi içlerinde. Oğlu bir çukurda can çekişirken, kilisede ilahiler söyleyerek Tanrı’ya dua eden annesi oluyor kendini en çok sorgulayan. Ağlarsa anam ağlar sözlerini doğruluyor adeta. Nitekim kocası eve pederi getiriyor. Pederin onu teselli etmek üzere sarf ettiği kelimeler daha çok asabını bozuyor. Olayı bir gün gelip atlatacaklarını söylediklerinde, kabullenmiyor bir türlü. Tanrısı bir annenin değil, bir katilin dualarını kabul etmiş çünkü. Mezbahada işçi olarak çalışan babaysa çok çalışarak aldıkları evlerinde keyif süremeden daha, yaşadığı şokla sarsılıyor. Karı kocanın harcı imiş meğerse Brenton. Aralarındaki görüş farklılıkları arttığında ve baba toplumdan beslenirken, anne kalabalığa ve insanlara katlanamaz hale gelince arabasında yaşamaya başlıyor gözü yaşlı anne. Çünkü yeni aldıkları evlerinden daha fazla zaman geçirmişler o aracın içinde. Oğlunu orada buluyor bu yüzden. Suçluların kimlikleri belirlendikten sonra da, oğluna vuran aracın şoförü olan Peter’ı öldürmek için planlar yapmaya başlıyor hararetle. Aklını kaçırmış gibi davranıyor ilk başlarda acısından.

74E7613F-EE32-4893-982F-9B7402774F7E

DB6893AE-249E-4940-B00F-245A173609AA

Olay mahallinde buldukları her detayı inceleme fırsatı bulan K.J. ve Joe”Fish” Rinaldi kayıp Timberland botları satan, bunun karşılığında da eroin alan Nadine’e ulaşıyorlar nihayet. Brenton’la benzer yaşlarda olan ve yanlış zamanda yanlış yerde olan zengin bir ailenin eroin bağımlısı kızları Nadine ikinci bir arabanın varlığından ve içindeki üç adamdan bahsediyor onlara. Nadine polis karakolunda gördüğü polislerin olay yerindeki adamlar olduğunu söylediğinde davanın da boyutu değişiyor bundan böyle. Siyah adama karşı güçlü beyaz adam var, üstelik uyuşturucu ve çetelerle mücadelede şehrin yıldız görev gücünü oluşturan birer kamu yetkilisi polis hepsi de. Jersey emniyeti ve savcılık bürosunun yakın ilişki içinde olmasının vakayı olumsuz şekilde etkileyip etkilemediğini görüyoruz aşama aşama. Bu arada özellikle K.J. var gücüyle savaşıyor karşısına çıkan herkesle, en büyük destekçisi ise karısının emniyetin yarısıyla yattığı dedikoduları bir dedikodu olmaktan çıkmış, artık düşmanları tarafından acımasızca yüzüne vurulurken bile Brenton’ın kanını yerde bırakmamak gayretindeki Fish oluyor sadece. Bir sürü badireler atlatıyorlar beraber. İkisinin ortak özellikleri ise adalete susamış olmaları. Fakat tutuklamaların ardından gelen mahkeme için gün alırlarken bile, beklentilerle gerçekler çarpışıyorlar ortalık yerde. Savcılığın kefaletsiz tutukluluk önerdiği sanıklar, çok az bir kefaletle serbest bırakılıyorlar ilk mahkeme gününe kadar. Tıpkı savcılık ve savunma gibi, kıyasıya bir mücadele başlıyor kimin kimin önüne geçtiğini bilmediği. Hakimse Caucasion yani Beyaz, belirtmekte fayda var.

E5FA62B4-9582-4D69-8A0F-A6B560B3C6C6

C3DC1915-FB0B-4D34-BEE3-AFD56617B478

Dizinin yaratıcısı ve kimi bölümlerinin de yazarı olan Kanada doğumlu Amerikalı Veena Sud, The Killing adlı efsane diziyi Amerikan televizyonlarına uyarlayan isimdi hatırlarsanız, ya da meraklı olanlarınız vardıysa eğer… Dizinin senaryosunda hiç durmadan aklımı kurcalayan bir açık vardı olay yeri ile ilgili, izlemeyenler olabileceği için anlatmıyorum, anlatamıyorum burada. Fakat dizinin sonundaki bu çelişki hala daha aklımı kurcalıyor. Bu küçük ama önemli detayın dışında karakterlere bakacak olduğumuzda hayal kırıklığı yaşatan tek bir isim yok. Oyunculuklar son derece başarılıydı. Her şey sonunda yerli yerine oturdu. Gönlünüze göre bir son olmayabilir, masumlar arka kapıyı kullanmak zorunda kalabilir ve terazinin kefeleri dengesiz, adaletin gözü bağlı ya da kör, hatta size arkası dönük de olabilir ama hayat işte biraz da böyledir. Fakat şu çok aşikar ki herkes bir bedel ödeyecek ama en çok bedel ödeyen görünüşte aksi olsa da, kaybeden değil, bedel ödeten taraf olacaktır. Ve vicdana gelecektir eninde sonunda, onunla baş etmeye çalışarak geçirecektir ömrünü bundan sonra. Bunu bilmezsek eğer, buna inanmazsak eğer ne Jersey’de, ne İstanbul’da başımızı yastığa koyup rahat bir uyku çekmek mümkün olmayabilir kanımca.

Dizinin yedinci bölümünde polis ve göstericiler arasında çıkan gerginlikten doğan yarı iç savaşı andıran anlarda, siyahlar bayrak yakıp, polis arabalarını sallarken ve ileride ateşe verecekken, polis göz yaşartıcı bomba ve cop kullanıyordu göstericileri pataklar iken. Tam bu esnada yeğeninin katilini öldürmek için gelen Seth, Fish’in telkinleri karşısında ne hissettiğini anlatıyordu o ve ırkının her gün maruz kaldığı önyargı karşısında. Kendi sokaklarında mahkum olmanın nasıl bir şey olduğunu karşı tarafın anlamasını istiyordu en çok da. Bir zamanlar aksini düşündüğü halde, ne bu sokağın ne de bu ülkenin ona ait olmadığını düşünüyordu artık. Paralı asker olarak gittiği yurtdışından döndüğünde Gazi iş yerleştirme adresinde sıranın kendisine gelmeyeceğini düşündüğünden düşüyordu yollara ve uyuşturucu satışı işine. Şimdiyse yeğenini öldüren polisin alacağı en fazla beş yıllık bir ceza var sadece polis himayesi sayesinde. Sonuç mu? 30 gün sonra şartlı tahliye Peter’ın temiz sicili sayesinde. Hep beyazlar mı suçlu peki? Ya da buradaki gibi hep mi Latinler suça yatkın ve kötü? Emniyette hiç mi siyah yok? Nefret suçu işleyen beyaz var da, hiç mi siyah yok, Asyalı da mı yok? Suçlu olup da şöyle elini kolunu sallaya sallaya gezen suçlu siyah hiç mi yok şu koskoca Amerika’da? Vardır, var elbette. Ama o bu dizinin mevzusu değil işte. Canım.

Bu diziyi neden bu kadar beğendiğime ve üzerine kafa yorduğuma gelince, harmanladığı pek çok konudan ve suç mevzusunu taraflar açısından ele aldığından ötürü diyeceğim en kestirme cevap olarak. Çünkü içlerinde sağlam bir kötülük taşıyan adam yoktu aslında. Kimse işlerin bu noktaya geleceğini tahmin etmiyordu en başında. En kötüleri olan DiAngelo’dan çok daha kötülerini gördük biz ekranlarda. Kadeuce’a tecavüz eden ve aynı sokağın çocukları olan ırkından daha kötü değildi sonuçta, olamazdı da. Suça, suçluya bu kadar meraklıydın madem, neden gidip avukat olmadın sorusuna da var bir cevabım. İki nokta üst üste daha o kadar kafayı yemedim nokta. Suçun doğasıyla uğraşmakla, hukukçu olmak çok farklı şeyler. Suç ve Ceza ile başlamak gerek, sonra da vicdanla uğraşan tüm yazarların, filozofların eserlerini okumak gerek. Böylelikle her an için ve bir anda ortaya çıkabilecek suçlu potansiyelimi(zi) bastırmak, susturmak, en azından ehlileştirmek gerek.

Bir de daha ilk bölümünün ilk dakikalarından itibaren deşifre edilmeye gerek duyulmayan çünkü zaten aşikar olan  suçlunun kimliğine rağmen bu dizi nasıl on bölüm gider deseniz de, on bölüm akıp gidiyor bir şekilde. Gerçekten çok iyi planlanmış bölümler var önünüzde.

Oyunculuklara gelince anne rolünde Regina King, savcı yardımcısı rolüyle Children Of Men’den hatırladığım köfte dudaklı(alaycı olmasan diyorum. Ben de ırkçı olmadığım sürece sorun yok diyorum) Clare-Hope Ashitey, Nadine rolünde Nadia Alexander ve Fish rolüyle yedinci bölümde özellikle ağzında sakız iki kadının arasında kalmış şaşkın erkeği oynayan Michael Mosley öne çıkan isimlerdi benim gözümde. İzleyiniz, izlettiriniz. Bence.

9239B1DB-646B-4407-82F8-16FDBC57C5F8

CAROL

image

CAROL

Sadece.
Sadece Carol.

“Hiç uyarmadan
kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk.” Sappho

“İşliyor içime acı
damla
damla” Sappho

“Yalınayak dolaşma
kıyıdaki çalılarda
o kadar nazlıysan.” Sappho

“Belki de unutursun sen
Ama bil ki
gelecek günlerde
birtakım insanlar
anacaklar bizi.” Sappho

Seyahat dönüşünde, bir pazar akşamı bir sürü telaşın içerisinde izlediğim Carol’ı anıyorum ben de ister istemez yazıma henüz daha başlamamışken. Filmin kimi özel anlarının büyüsü daha da bozulmadan yazmaya başlamam gerektiğini biliyorum aklımın parçalarını bıraktığım yollar, şehirler, insanlar zaten telaşlı olan aklımı daha da karıştırmaya devam etmezken. Aylar aylar önce Cannes’da prömiyeri yapılırken izlenebilen ve bence filmin en naif anlarından birinin dokunaklı da bir müzik eşliğinde geçen sahnesiyle dikkat çeken Carol’ı en nihayet size kendimce anlatmaya çalışacağım. Maharetli olmayan ellerde agresifleşebilecek film Todd Haynes’in nazik ellerine emanet edilince bir parça kederli bir melodrama dönüşüyor ister istemez. Tesadüf diye bir şey olmadığını hatırlatan film, öyle ya da böyle aşkın taraflarını bulacağını, her şeyinse olacağına varacağını, bu arada zamanın en iyi ilaç olduğunu, aşkın karşı tarafı mutlu etmek olduğunu, insan özgürlüğünün ve bireyin toplum içerisindeki yerini ve kişiliğini bulmasının aileden bile önemli olduğunu anlatıyor. İşte size benim iki heceli Ke-rıl’ım.

image

Film bir iç mekan filmi ve en unutulmaz anlar bu iç mekanlarda geçiyor. Melankolik bir hava ve romantik, sıcak renklerin hakimiyeti var filmin tamamında. İki kadın bir arabanın içinde mutlulukla ve neşe içerisinde giderken, hava da olsa ölümsüz olan kelimeler silinip yerini anın içtenliğine bırakmışken ya da Carol’ın sinmiş olduğu arka koltukta sevdiği kızın arkasından özlemle ve melankoliyle bakarkenki halleri geliyor ilk önce gözümün önüne. Çok az detayla ama güçlü imgelerle başarılı bir dönem tasviri yapan bir film olarak kalacak aklımda “Carol”. Todd Haynes’in Patricia Highsmith’in ilk basıldığında adını “Tuzun Bedeli” olarak koyduğu, zamanla hem kitaba hem de filme çok yakışan “Carol” adıyla yayınlanmaya başlanan, yazarının ilk romanlarından olan ve lezbiyen bir aşkın anlatıldığı romanın son derece başarılı bir uyarlaması olmuş film. 1950’lerin başlarında geçen hikayenin iki saat boyunca geçeceği ortamları, koşulları ve dolayısıyla atmosferini anlatmak için planlanmış giriş sahnesi, son derece içten ve o yüzden de çok başarılı olan Carter Burwell’ın müziğinin de etkisiyle iki saate yakın süresi boyunca neler vaat ettiğini sunuyor seyircisine ilk bakışta. Carol bir sürü vaatlerle geliyor ekrana, bundan emin olabilirsiniz.

image

image

İstasyona yaklaşıp en nihayet duran trenin sesiyle, çalışan kesim -çoğunluğu erkeklerden oluşan, şapkalı ve sıkıcı pardesülü adamlar solgun akşamın yaşandığı şehrin içine telaşlı adımlarla karışmaktayken, hapishane parmaklıklarını andıran demirlerden yükselen Carol’ın adını takiben silikleşmiş, sıradan ve gri insanların arasından süzülen bir adamı takip eder kamera ve onun rüzgarı bizi şık bir restorandaki aynı masayı paylaşan iki kadının gizemine ortak eder. Son derece şık ve zarif bu üç dakikalık plan sekansla filmin gerçek kahramanlarının dünyasının içindeyizdir artık. Her gün hiç önemsemeden üzerine basıp geçtiğimiz ızgaralar, demir parmaklıklara dönüşüp, aslında ezilen ve karakterini yitirip, kendi gizemini unutan mekanikleşmiş ve sıradanlaşmış orta sınıfın puslu dünyasına bir atıf olarak arz-ı endam ederler, tıpkı filmde hayat bulan ve özellikle de Therese Belivet’in hayatına giren tüm erkekler gibi. Hiçbirinin yeri doldurulamaz değildir, çok özel, çok belirgin ayırt edici özelliklere sahip de değildir bu erkekler. Bir tanesi NY Times’da yazarlık yapmaktadır sadece ama herkes New York’da yazardır ya da yazar adayıdır zaten. Therese bir barda iş sahibi dolayısıyla dert sahibi bir sürü adamla dertli dertli içer. Naif dış görünüşüne rağmen erkeklerle sohbet bağlamında son derece rahat görünmektedir. Carol’ın cephesinde de değişen bir şey yoktur. Kocası esip gürlerken bile çok fazla ciddiye almak gelmez insanın içinden. Erkeklerin aşkı olmadan bir hayat geçirebilecek bir sürü güçlü kadının varlığına şahit oluruz biz de film boyunca. Nitekim filmin sonunda Carol kocasıyla kızı için anlaşmaya çabalarken, etrafını sarmış sahtekar avukatlara rağmen, bir anda doğru ve dürüst bir şekilde genç kızla yaşadığı ilişkisini itiraf eder, pişman olmadığının üstüne basa basa. Ona dayatılan hayatı, ısrarcı kocasını ve sunduğu zenginliği elinin tersiyle iter nazikçe. İstediği gibi bir hayat yaşayamayacak bir ebeveynin mutsuzluklar içinde boğulurken kendi çocuğuna bir faydası olamayacağının idrakindedir çünkü.

image

image

Daha henüz tanışmazken ilk odaklandığımız Therese’in hayatı ve dünyası oluyor. Frankenberg mağazasının oyuncak bölümünde çalışan Therese ile kendi deyimiyle kağıt üzerinde ve pratikte evli, bir kız çocuğu sahibi, sarışın, yeşil gözlü, zarif parmaklarında ve yüzünün merkezi olan dudaklarında kırmızıdan vazgeçmeyen, şık kürkü ve topuklu ayakkabılarıyla kadınsı dış görünüşünden ödün vermeyen Carol’ın mağazadaki karşılaşmalarından Therese’in aklı karışıyor içinde bulunduğu bir sürü sıradanlığın içinde. Rüzgarına ve alımına kapıldığı kadının dışında kendi hayatına bakıyoruz genç kızın onunla birlikte. Kendisiyle aynı yerde çalışan ve ona aşık olduğunu, beraber yaşamak istediğini söyleyen bir erkek arkadaşı olsa da, Therese onunla beraber Avrupa seyahati yapmak fikrine hiç de sıcak bakmıyor. Onun planlarında bir erkek yok aslında ve ne karşı taraf ne de kendisi bunun tam manasıyla farkında ilk başlarda. Sevdiğinle alakalısındır her zaman, onun da dahil olduğu gelecek planları yaparsın, ailenle tanıştırmak istersin; ama bu bu ilişkide erkek arkadaşıyla ilgili olan Therese değil. Öğle yemeğinde ne ısmarlayacağını bile bilmeyen bir kız karşımızdaki. Yaşıtı olan erkekler onu anlayamıyorlar. Sadeliği ve tatlığı erkeklerin aklını başından alıyor sadece, onun ruhunun gizemini çözmekten çok çok uzaklar. Halbuki bebeklerle oynayan bir kız olmadığını, trenleri sevdiğini söylüyor ilk karşılaştıklarında Carol’a. Uzaydan düşmüş tuhaf bir kız Therese. Carol öyle adlandırıyor onu.

image

image

image

Todd Haynes’in filmlerindeki aşkın imkansızlığına sebebiyet veren farklılıklar ve karşıtlıklar bu filmde de mevcut. Sınıf farkı, yaş farkı-olgun kadına övgü, hemcinse duyulan aşk, evli bir kadınla yaşanan yasak aşk ve dolayısıyla işin içine giren toplumsal baskı. Bu ise bir süre sonra mümkün kılıyor her şeyi ve filmin odak noktasındaki iki kadının aşkının destekçisi haline geliyorsunuz. İmkansızın aşkı, aşkı somutlaştırıyor bir yerde. Yaşadıkları yere ve belli kalıplara sığamayan ikili birbirlerini tanımak ve keşfetmek için Batı’ya doğru yola çıkıyorlar. Therese sıkıcı işini, dairesini ve hali hazırdaki evlilik teklifini reddederek gidiyor Carol’ın peşinden. Carol’sa Noel arifesinde kızını beraberinde götüren kocasından ve bomboş evinden kaçıyor. İki kadın birbirlerine sığınıyorlar.

image

image

Filmin bir başka özelliği olan ve daha önce bahsini geçidirdiğim silik erkekler resmi geçidinde, Carol’ın kocası da dahil olmak üzere tüm erkeklerin görünmezlik maskesi takmışçasına rol yapmalarıydı. Hepsi o kadar silikler ki kimin kim olduğu anlaşılamıyor çoğu zaman. Bu açıdan cast’ın sonsuz başarısı da göze çarpıyor. Cate Blanchett’ın altından kalkamayacağı bir rol hiç olmayacakmış gibi geliyor insana. Rooney Mara ise masum ifadesine yakışan tatlılıkla götürüyor göründüğü her sahneyi. Carol’ın olağanüstülüğünün karşısında hiç ezilmeden idare ediyor ki söz konusu olan Cate Blanchett’sa eğer, bu hiç de kolay olmasa gerek. Filmin bir diğer güçlü karakterli kadınlarından birini canlandıran Abby rolünde Sarah Paulson da son derece başarılı bir kompozisyon çiziyor. Carol ve Abby biten ilişkilerinin ardından dost kalmayı başarabilmiş iki kadın ve hem birbirlerinin sırdaşı hem de dert ortağı olmayı başarabiliyorlar. Abby her fırsatta Carol’ın arkasını kolluyor ya da kocası Harge(o ne biçim isim öyle?)’ın karşısında durabiliyor erkek erkek. Bir araya geldiklerinde bahsettiği kızıla veya başka başka kadınlara rağmen bir tarafıyla hala Carol’a aşık ve Therese’e sert davranıyor istemeden. Bundan beş ya da altı yıl önce bozulan arabası yüzünden beraber aynı evde ve aynı yatakta geçirdikleri gecenin ardından işlerin değiştiğinden bahsediyor. “Hep değişir” diyor Abby. Kızlar kızlarla oynamayı severler. Söyleyecek fazla bir şey yok.

image

Carol’ı sıkıştıran tüm kötü düşünceler bir anda, bazen bir kelime(aile) ya da fotoğraf(kızına benzettiği ve hoşlandığı kızın aslında daha bir çocuk olduğu gerçeği) yüzünden aklına üşüşüyorlar. O anlarda Carol’ın ruh durumundaki değişiklikleri izliyoruz Blanchett’in yüzünde. Aynı yüz filmin final sahnesinde Therese’in akranlarının gittiği bir parti ve sonrası sarhoş olmuş ve kendinden geçmiş gençlerin ortasında konumlanamayacağını anladığında Carol’ı yemek yediği lokantada bulmasıyla vaatlerle dolu bir gülümsemeyle noktalanıyor. Carol’ın gözleri parlarken, bizler de eşcinsel aşkın mutlu bir sonla noktalandığı, sevenlerin bir sürü önyargıya rağmen ilişkilerinin arkasında durma cesaretini göstermiş olduğu nadir bir kitap uyarlaması olan lirik, cesur, özgün ve sıradışı bir filme şahit olmaktan dolayı mutluluk duyuyoruz oturduğumuz yerde. Bu kez ve bir kez de kuyruk köpeği sallıyor bir filmde. Her aşka bir fırsat verilmeli bu gezegende. Kişi kimi sevmişse odur en doğru, en güzel, en özel. Belki doğru olan onlar, yanlış olan sıradan yargıçlardır? Bu dünyada duygulara dair her şeyi ya da tek bir şeyi bilen biri varsa o da en sofudur herhalde. İnsan ruhu, kalbi, özü karışık bir meseledir ve de çözümsüzdür.

Çok sevdiğim bir yazar, Saint- Exupery’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum yazımı: “Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan bölmemelisin. Sen de böylesin küçüğüm. Tanrı dünyaya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur, sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen. Kendini, iyiden iyiye zeytin ağacına bağlı, sallanan dal olarak görmesini bilirsen, kımıldayışlarında sonrasızlığı tadarsın. Ve çevrende her şey ölümsüzleşir…” Citadelle’den

image

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: