CHERNOBYL

E9AE0642-588B-48EA-A19D-2DC19ACBC742

CHERNOBYL :

“- Ben bir nükleer fizikçiyim. Sizse Sekreter Yardımcısı olmadan önce ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.”

  – Evet, ayakkabı fabrikasında çalışıyordum. Şimdi de başa geçtim. Dünyadaki tüm işçilere.”

“Vasily Ignatenko itfaiyeciydi. Kazadan iki hafta sonra öldü. Dul karısına göz kulak oluyordum. Doğum yaptı. Kız doğurdu. Bebek ancak dört saat yaşadı. Radyasyonun anneyi de öldüreceğini ama bebeğin soğurduğunu söylediler. Kendi bebeğinin. Çocukların, annelerini korumak için ölmeleri gereken bir ülkede yaşıyoruz. Anlaşmanın canı cehenneme. Bizim canımız da cehenneme. Birinin doğruları söylemeye başlaması gerekiyor.” Ulana Khomyuk

“Senden daha cesur insanlar tanıyorum Khomyuk. Ellerine şans geçip, hiçbir şey yapmayan. Çünkü kendi hayatın ve sevdiğin herkesin hayatı söz konusu olunca, ahlaki dönüşüm anlamını yitiriyor. Seni terk ediyor. O andan sonra tek istediğin vurulmamak oluyor.” Valery Legasov

Çernobil denen bu kasabada Yahudi ve Polonyalılar vardı. Yahudiler kıyımla öldürüldüler. Polonyalıları da Stalin gitmeye zorladı. Sonra Naziler geldi ve kalan herkesi öldürdüler. Fakat savaştan sonra halk yine de yaşamak için buraya geldi. Ayaklarının altındaki toprağın kana bulandığını biliyorlardı. Ama bunu umursamadılar. Ölü Yahudiler, ölü Polonyalılar…fakat onlar yaşıyorlardı. Hiçbiri bunun kendilerine olacağını düşünmüyordu. İşte buradayız.” Boris Scherbina

“Eğer bulgu varsa, yaygara yoktur.”

“Biz her şeyi doğru yaptık.”

“Bugün burada yaptıklarımız karşılığını bulacak. Bu bizim parlama anımız.” => tam da o esnada reaktör parıl parıl uranyumlarını saçmaktadır ortalığa ve tarih kimlerin parlayıp kimlerin söneceğine karar verir tam zamanlı olarak

GİRİŞ :

Ben on bir yaşındaydım Çernobil kazası, pardon faciası yaşandığında. Ankara’da geçen çocukluğumun unutulmaz anlarındandı. Dağılmadan önceki haliyle Sovyetler Birliği’nde bir reaktör cayır cayır yanıyor, dumanları göğe yükseliyor, bir spikerin hararetli anlatımı sayesinde bir yandan tarihe tanıklık ederken, arka planda Rusça konuşmalar çalınıyordu kulaklarımıza. Sovyetler Birliği topraklarında bir şeyler yanmaya başlamıştı ve dağılmaya giden sürecin başlangıcıydı bütün bu yaşananlar. Bizler döneminin en kıymetlisi olan ve her evde bulunmayan tüplü televizyonlardan yayınlanan görüntülere bakıyorduk uzaktan, biraz şaşkın ve olanca masumiyetimizle. Teknoloji çağının nimetlerine erişememiş bir neslin çocuklarından olanların ancak bilebileceği üzere, o zamanlar TRT dışında bir televizyon ve TRT FM dışında bir radyo kanalı, bir de eve giren gazete dışında bilgi kaynağımız yoktu. Meydan Larousse’lar Wikipedi’mizdi. Herksin her yerde fosur fosur sigara içmesi serbestti. Bizim internetimiz, instagram’ımız, twitter’ımız yoktu. Uçakla bir yerden bir yere gitmek çok havalı olmak demekti. Havalı, zengin demekti bir nevi. Olanlar, parmakla sayılabilecek kadar az sayıdaki modelden birine ait arabasına binerdi. Yoksa da tren ya da otobüs vardı uzun yolculuklar için. At arabası ya da kağnı dönemine ben yetişemedim. Annem beni geç doğurmuş, pamuklara sarmış, sonra da dünya denen cehenneme atmış. Üzgünüm. Hala. Çocukluğumdan aklımda kalan mavi keten bir elbisem ve de bindiğinde saatlerce tıngır mıngır gittiğin Mavi tren vardı. Kompartıman kompartıman dolaşmak bir olaydı. Biz bu yüzden böylesi saf bir dünyanın içinde dönemin bakanının sözlerine gelerek radyasyonlu çayları içtik pek güzel. Sadece çay olsa gene iyi. Havayla beraber zehir soluyan, zehir için ve yiyen nesiller sayesinde özellikle Karadeniz bölgesinde görülen kanser vakalarında yıllar içinde yüksek bir artış olduğu gibi, Baba Vanga gibi kahinlerin öngördüğü patlamanın yıllarca sürecek olan olumsuz etkilerini görmeyen ya da görmek istemeyen yetkililer sayesinde hiç de ucuz atlatmamış olduk hadiseyi. Halen daha etrafımızda şahit olduğumuz pek çok kanser vakasının nedenidir bu patlama. Çaylar etkisini göstermiştir hemen hemen. İçilmiş, sindirilmiş, DNA’larımızın da güzel güzel içine etmektedirler o zamandan bu zamana. Bizim içimize edilmiştir, biz bilmemişizdir kısaca ya da öğrenmişizdir zamanla.

Tüm bunlar bir yana, biz gelelim faciamıza ve boyutlarına, nedenlerine, nasıllarına, yapıcı ve yıkıcı baş mimarlarına. Tek bir kurgu karakterimiz var. O da dizinin ağır toplarından ve Emily Watson’ın canlandırdığı nükleer fizikçi Ulana Khomyuk. Kendi imkanlarıyla olaylara dahil olan, Ignatenko’ların acıklı hikayesini üstlenen ve tasalı ama ne istediğini bilen karakter kontenjanını dolduran, aslında yedek kulübesinde oturabilecekken, sahalarda tsunamiye yol açan dev dalgalar estirebilecek bir kadın karakter. Nitekim sağda solda biraz fazla konuştuğunda kurumsal kimliğini bir mesuliyet zinciri olarak tanımlayan KGB tarafından hapse atılabiliyor. Amerikan yapımı bir dizide, kimi zaman kırık bir Rusça’yla konuşan Amerikan ve İngiliz oyunculardan oluşan ekiple yola çıkan HBO’nun konuyu abarttığını düşünenlerin çıktığınıysa sanmıyorum. Komünist ya da sosyalist anlayışın ucunun sosyal devletten çok devletin çıkarlarını üst düzeyde tutmak ve devlet sırlarını devlet çıkarlarına dönüştüren bir zihniyet altında yöneten kişilerin egemenliğine dönüştüren hantallığın sonucunda olmuş olanlar. Dizinin en çok eleştirilen yönüydü İngilizce çevrilmiş olması. Endüstrisi güçlü olan silahını dili yapar, oyuncusunu da oynattırır kendi dilinde, dizisini de çeker kendi dilinde. Bu çarkın dişleri de böyle döner döner döner…

EA93E5DE-03CB-417E-A610-092343CCC46C

F8223A48-6123-4997-9C68-70185FC89BEF

11670057-262F-414C-9D00-4A451A5FFC39

Bir kez daha kulak misafiri olacağınız karşılıklı diyaloğun taraflarından biri hırçın, diğeri hayalperest iki karakter. Her ikisi de Chernobyl şahidi ve şimdi ikisi de benim yaşımdalar. Tesadüfün böylesi. A kişisi de, B kişisi de erkek…yok yok yok kadın…ya da biri kadın, biri erkek olsun yine, bu sefer de. A adam, K kadın olsun yine:

A – İçirdi çayları içirdi çayları…kendi de sözde içti o çayları. Ama seksen dört yaşında ölebilmiş, o da kalp yetmezliğinden.
K – Sahi öyle bir bakan mı vardı?
A – ANAP’lıydı kendisi. Özal iç de millet rahatlasın demiş, o da içmişti cayır cayır basının önünde. Biz de peşinden.
K – Hadi ya. Peki rahatlamış mıydık o zaman millet olarak?
A – Bilmiyorum. Sadece bu hareketinin çok konuşulduğunu hatırlarım. O kadar. Sonra kanserler patladı, olayın vahim boyutu anlaşıldı ama o zamanlar şimdiki gibi değildi ki. Çok geç ulaşırdık bilgiye. TRT ne derse oydu. Solcular Cumhuriyet okurdu, faili meçhuller çok olurdu, Ağca vardı manşetlerde, sonra Çernobil’de olanlar oldu, sonra Sovyetler dağıldı, aynı yıl çok geçmedi Berlin Duvarı da yıkıldı.
K – Neyse bari İkinci Dünya Savaşı’na kadar derinleşmedi mevzu. Senin olay seksenler, doksanlar başı hep.
A – … Senin aklında kalan ne var peki o tarihlerden?
K – Pink Floyd, Dire Straits, Big In Japan, Wham, Modern Talking, saçlarda perma, ayaklarda espadril, omuzlarda vatka, diskoda dans, Evren(Kenan), Kürt korkusu pardon komünizm korkusu(hiç gelmeyen misafirdi kendileri), Ahmet Kaya’nın davudi sesi, musikişinas Zeki Müren, Bodrum Halikarnas, Don Johnson vardı bir de bak ben ona çok aşıktım.
A – Gerçekten bizler sevgiliyiz filan ama ayrı dünyaların insanıyız. Sen kolej kızısın, ben köylü çocuğu. Sen Bilkent’lisin, ben ODTÜ’lü. Sen okumuşun İngiliz Dili ve Edebiyatı, ben okumuşum ODTÜ’de Makine. Havalı kızlar tercih eder İngiliz filolojisini. Zaten biliyordur bir yabancı dil.
K – Seni köyünün yağmurlarında mı yıkasak acaba?
A – Kalsın. ANAP geçmişli AKP bugünlü köylülerimle ruhumuz uyuşmuyor. Beni ODTÜ kurtardı, hayata bakışım değişti polis baskınlarında, coplar eşliğinde.
K – … Rahmetli anneciğim önce komünist, sonra da köylü olmasın demişti en çok. Ben bir de dayak yemişini buldum.
A – Annenin kriterlerine uygun olduğumu düşünüyorum. Köylü ve komünist sevdan varmış gizliden, bak açığa çıkmış oldu sayemde.
K – … diziyi izlerken ne geldi aklıma? Hani seksen altı baharında gerçekleşiyor ya patlama. Seksenler ne sevimsiz geçmiş orada. Hiç şarkı, türkü de mi dinlemez insan? Varsa yoksa ciddiyet.
A – İyi misin sen? İnsanlar eriyerek ölürken ne şarkısı, ne türküsü!
K – Erimenin öncesi var, sonrası var. Daralan votka içti, o kadar.
A – O kadar Rusya’ya gitmiş insansın. Votka adamların milli içeceği.
K – Ohooo…köprünün altından çok sular akmış, herkes kapitalist olmuştu ben gittiğimde. Parası olan elbette. A – Hiç mi toplu konutlara gitmedin?

K – Yoo. Hep saray gezdim. Sen gitsen sen de saray gezersin. Toplu konut gezmeye Rusya’ya mı gidilirmiş? Sen gezersin tabii, o ayrı da. Hermitage’ı yeğliyor insan. Onların Louvre’u da o
A – Yok ben de gitmem aslında, bildiğim yerler ne de olsa. Biz köyden çıktıktan sonra, hesaplısından üç oda bir salonlu, alaturka helalı, daracık toplu konutlarda yaşamışlığım var yıllarca.
K – Neden ilginçsin, sana söyleyeyim: Duruyorsun duruyorsun abuk bir kelime kullanıyorsun. Son cümlende olduğu gibi. Neymiş? “Hela”.
A – Biz helaya hela deriz kızım.
K – Alaturka desen nazikçe.
A – İçimdeki köylüyü dışa vurmadan edemiyorum işte.
K – … Köy dedin de, köyleri boşalttıkları sahneler vardı, sonra da hayvanları öldüren timin çektikleri. Ben en çok dördüncü bölümü beğendim sanırım. Üçüncü bölümün sonunda insanları gömdüler, üzerlerine zift döktüler; dördüncü bölümde aynısını hayvanlara ettiler.
A – Ben ilk iki bölümü çok çok beğendim. Bir nevi o zamanlara gittim. Şunda haklı olabilirsin. Benim o dönemle ilgili takıntılarım var. Dönemin ruhunu yansıtan film ve dizileri daha bir ilgiyle izliyorum.
K – Farkındayım. Beraber Ukrayna’ya mı gitsek acaba?
A – Vize de yok, güzel kadın da çok.
K – Şakaydı umarım.
A – …
K – Şaka de.
A – …Bayi toplantısı filan olursa neden olmasın. Şöyle erkek erkeğe. Tabii ki şaka. Ölüm şaka, yaşam şaka, Chernobyl 33 yıl sonra 33 yıllık koca bir şaka. İtfaiyecilerin hastanenin bodrum katına bırakılmış ve de bırakıldığı halde kalmış kıyafetlerinden yayılan radyasyon miktarı da şaka, bundan belki on yıl sonra ya da otuz üç, tüm acı çekmiş ve fedakarlık etmişlerin anısına yapılan bu dizi de bir şaka olacak. Tıpkı önemli kişi gayreti içine düşmüş, fakat yaşanan tüm bu felakete neden olmuş kişilerin hayattan tam da takdirname beklerken, s.kt.rname almış olmaları gibi.
K – Yine yaptın.
A – Ne yaptın?
K – Hela. Ve …name.
A – Tabiatım rahat bırakmıyor. Dilimde arılar dolaşıyor. Neden gülüyorsun?
K – Çünkü seni seviyorum. Biliyorum ki bu dizide seni en çok etkileyen hikaye onlarınki değildi ama Ignatenko’lar ve aralarındaki sevgi başroldeydi bence. Ben diziyi izlerken hep onları ve seni düşündüm aslında. Bir gün veda etmeden evden çıksan ve bir daha da gelmesen ya da yanık vaziyette bulsam seni, eridiğini görsem ve karnımda bir umut taşırken olsa bu ve sen ölüyor olsan acı içinde. Ben hep bunu düşündüm.
A – Acılar içinde öldüğümü mü? Beni seviyor musun, nefret mi ediyorsun gerçekten? Hamile misin yoksa?
K – Değilim.
A – Bense hep Anatoly Dyatlov gibi vicdan azabı çeke çeke içten içe çürümediğim için şükrettim…hamile değilsin, değil mi gerçekten?
K – …

RBMK reaktörleri yakıt olarak uranyum 235 kullanır. Her bir U-235 atomu neredeyse ışık hızında hareket eden mermi gibidir. Önüne çıkan her şeyi deler geçer. Odun, metal, beton, insan bedeni. U-235’in her bir gramında 1 milyar trilyonun üzerinde bu mermilerden var. Bakın bu sadece 1 gramda. Çernobil’de bundan 3 milyon gramın üzerinde var. Ve orası şu anda yanıyor. Rüzgarlar radyoaktif parçaları tüm kıtaya yayacak. Yağmurlarla da üzerimize düşecek. Bu, soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz yemeklerde 3 milyon milyar trilyon mermi demek. Bu mermilerin çoğu 100 yıl boyunca ateşlemeye devam edecek. Bazılarıysa 50 bin yıl boyunca.” Valery Legasov

050B7575-AC64-430D-8A31-3EEAEE9025F3

76B0AC39-DBED-47AF-B48C-9FA8F8625988

43E6C2A1-8510-4711-8CCE-0E4C5C4CF3B2

CF1AE8EE-6816-4238-98CA-38982C7C1CAA

26.04.1986 – 1:23:45 :

Bir iki üç dört beş…facianın gerçekleştiği saat. Saliseler hariç. Neredeyse bahar gelmişken ve fakat söz konusu topraklara bahar hep geç gelmişken, bir annenin karnında umut filizlenmişken, belki de niceleri için tohumlar serpiştirilirken, tam da bir cumartesi gecesi oluyor olanlar. Uyanık olanlar önce sarsıntı, sonra da uzaktan tanıklık ettikleri göğü delercesine yükselen ışık huzmesiyle karşı karşıya kalıyorlar. İlk önce itfaiye görevlileri çağrılıyorlar görevlerinin başına. İşin en acı tarafıysa kimsenin bir şey bilmediği. İtfaiye ekipleri, doktorlar, reaktör çalışanları, eğer bilselerdi belki de arkadalarına bakmadan uzaklaşacakları bu durum karşısında kahramanca ellerinden geleni yapıyorlar. Bu adamlar eriyerek ve korkunç acılar içerisinde, ışığa hasret öleceklerinden habersiz yapıyorlar bütün bu fedakarlıkları. Başta bir adamın kibri ve huysuzluğu yüzünden ve de ucu maddiyata bağlanan pek çok nedenden ötürü bütün bu adamlar, kadınlar, çocuklar ve bebekler ölümü soludular yakından. Dizinin son dakikalarında öğreneceğimiz gibi, ilk bölümde patlamayı daha iyi izlemek üzere köprüye giden insanlardan hiçbiri fazla yaşayamayacaktı. Çünkü, onlar zehri en tehlikeli olduğu anlarında soluyanlardandı.

Tankın patladığı zannedilirken, çekirdeğin patladığının anlaşılması da zar zor çıkıyor ortaya. Çalışanlar savaş çıktığını, bomba atıldığını ve Amerika’nın bunda parmağı olduğunu düşünedursun, yakın plan çekirdekle temas eden tüm reaktör çalışanları kan kusarak, kuşlarsa bir kanat çırpışıyla ölüyorlar oracıkta. Dyatlov’sa bir türlü kabul etmiyor hatasını. Verdiği her kararla sapan gibi gerilen reaktörde, kullanılan ucuz yakıtın da katkılarıyla, oluşan güç dalgalanması önemsenmeden, en nihayet bir patlatma fünyesine dönüşen kapatma düğmesine basılınca oluyor olanlar. Tam bir diktatör gibi hareket ediyor Dyatlov orada. Tıpkı mahkeme salonunda olduğu gibi. Emirleri ben vermedim, o esnada odada değil, tuvaletteydim diyor. İnsanların hayatını mahveden, doğayı da katleden fiilinin cezasıysa on yıllık hapis cezası oluyor sadece. Mahkemenin buna verdiği isimse yönetim zafiyeti. Kendini asmadan önce, olayın gerçek boyutlarını kendi sesinden kasetlere aktaran Valery Legasov’u dinliyoruz. Dyatlov’dan çok daha büyük cezalar işlemiş insanların varlığından bahsederken, Dyatlov’un cezasının idam olması gerektiğini söylüyor. Biraz da bu yüzden, sırf doğruları söylediği için KGB tarafından acımasızca cezalandırılan ve itibarsızlaştırılan Legasov’sa kendini asıyor. Masum kurbanı sayısı gün geçtikçe artıyor. Sorumlular sorumsuzluklarını kabul etmediğinden bu rakam katlanıyor da katlanıyor.

710AC4B1-2CA5-4AD2-93B4-A7E3F7AECC0432A9BCC6-36EC-4B5D-BB7B-5FEB4C39B495

Bu andan sonra, tam iki yıl bir dakika öncesine Sovyet Ukrayna’da bulunan Pripyat’a gidiyoruz. Saatler gecenin bir buçuğunu gösterirken banyodan kusarak çıkan bir kadının önce kocasına sevgiyle baktığını görüyoruz. Hemen akabinde uzaktaki bir patlamanın etkisiyle deprem olmuşçasına sarsılıyor genç kadın. Bir ışık huzmesi yükseliyor göğe. Şanssız Lyudmilla ve kadersiz eşi Vasily Ignatenko’nun gerçek hikayesi var esas başrolde. Dünyanın ne kadar anlamsız, bedenin ne kadar kırılgan, doğanın ve doğumun gerçek kutsal değer taşıdığını gösteriyorlar bize. Ben en çok onların hikayesinde takılı kaldım. Onların ve yaşamayacak olan kız çocukları fedakar Ignatenko’nun hikayesinde.

Patlama sonrasında herkes tüm iyi niyetiyle çalışıyor çalışmasına da, patlayan reaktör çekirdeğine ve ortalığa dağılan grafitlere yangın çıktı diyerek itfaiyecilerin gayretiyle sıkılan sular sayesinde, olay vahim boyutlara ulaşıyor. Reaktörde çalışan görevliler bir yandan karnaval kostümünü andıran ve bu halleriyle aşçı ya da mahkumlara benzeyen vaziyetleriyle soludukları zehir sayesinde kan kusarak, aynı zamanda kızarıp morararak acı içinde ölüyorlar. Olay yerine en yakın hastanede çalışan ve henüz daha ölü ve yaralıların hastaneye aktarılmadığı saatlerde bir kadın doktor akıl ediyor da, stokta yeterli miktarda iyodin olup olmadığını soruyor gece gündüz doğuma gelen kadınlara doğum yaptırtmaktan cinnet getirmiş erkek doktora. Asli vazifesi iyodin stoklarıyla uğraşmak olmayan doktorun cevabıysa neden olsun ki oluyor. Kısacası ne yetkililer, ne doktorlar bu kadar büyük çapta bir felaketin gerçekleşebileceğini tahmin edemedikleri gibi, önlemler hakkında da bilgisiz ve yetersiz kalıyorlar. Diğer yandan Sovyet nükleer sanayinin çabaları devlet sırrı sayıldığı için, bu olayın kötü sonuçlarının olmadığından emin olmaları gerektiğini düşünen bir takım kravatlı adamlar yuvarlak olmasa da bir masanın etrafında toplanmışlar, telaş içinde olayın vahim boyutlarını gözardı ederek, ülke çıkarları odaklı planlar yapıyorlar. Aleyhte seslerse derhal bastırılıyor. Sovyet sosyalizmine olan inancı ayakta tutma gayretindeki kravatlılar vahim bir karar veriyorlar ve ilk etapta olayı örtbas ederiz gerekçesiyle şehrin tahliyesini erteleyip, şehri tecrit ediyorlar. İnsanların kaçışını önleme emri verip, telefon bağlantısını kesiyorlar. Amaç çıkacak olan yalan haberlerin önlenmesi. Bu esnada çekirdek Hiroşima’daki radyasyonun bir saatte iki katını yaymakta. Bu ise üzerinden 20 saat geçmişken 40 bomba demek, bir sonraki gün 48 bomba demekken, tüm kıta ölene dek yanarak zehrini salacak demek oluyor. Burada kalanlar maksimum beş yıl içinde ya kanserden ya da kansızlıktan ölecek ki, bu esnada Almanya’ya doğru esen rüzgar ve olayın vahameti hakkında fikir sahibi olan Almanlar, çocuklarının dışarıda oynamasına izin vermiyorlar. Kiev, Minsk, Letonya, Litvanya, Belarus, Polonya, Romanya, Doğu Almanya da dolaylı yollardan etkileniyor. Belarus ve Rusya içinse aynı etki 100 yıl sürüyor. Bir takım adamların önemli kişi olma gayreti içindeki telaşları yüzünden masumlar katloluyor. 4000 ila 93000 arasında olduğu düşünülen ölü sayısı, SSCB’nin ‘87’deki raporuna göre tamı tamına 31 kişi olarak açıklanıyor. Fedakar 400 madenciden 100 tanesi 40 yaşını göremeden ölüyor. İnsanlar korkunç bedeller ödüyorlar.

The Terror’daki vicdanlı amiralden sonra Valery Legasov rolündeki Jared Harris başta olmak üzere, Gorbacov dışındaki tüm oyuncuların gerçek karakterlere birebir benzediğini düşündüğüm Chernobyl dizisi, bu senenin önemli televizyon dizilerinden biri oldu benim için. Millet olarak bir takım garip huylarımızın birbirine benzediğini de görmüş olduk dost ülke Rusya ile. Hantal bürokrasisi, paranoid yazlıkçılar gibi o komşu ne der kaygılı devlet yöneticileriyle yoktur bir farkları lıkır lıkır radyasyonlu çayları içen devlet büyüklerimizden. Damarlarımızdaki binlerce yillık fedakarlık dönemin yerleşik kurnazlıklarına rağmen bizde de bir kesimde halen daha süre gitmekte. Biz de atarız kendimizi ateşe. İzleyelim ve aynı firmanın kurmuş olduğu Türk ortaklı Mersin, Akkuyu Nükleer Santrali hakkında da tetikte olalım bu vesileyle. Atom aşağılayıcı değil, onur kırıcı bir şey diyordu dizinin dördüncü bölümünde. İnsanın şevkini ve umudunu kıran bir şey aynı zamanda. Bence. İyi izlemeler hepinize. Ve de Annanenko, Bezpalov, Baranov…

alex-ferns-chernobyl-1558697871

chernobyl-miners

DE3EAFA0-90B6-478A-BC38-9C63FB6F01E6

31FB2710-7AA6-48C6-9842-D354E4FC520C

“Buraya kadarmış Bacho. Birini öldürdün. Artık sen sen değilsin. Asla sen olmayacaksın. Sonra ertesi sabah uyanıyorsun ve sen hala sensin. Fark ediyorsun ki başından beri sen buymuşsun. Sadece haberin yokmuş.” Bacho

THE TALE

A440549B-370C-428F-BED2-FEF483D4F919

THE TALE :

“Bizler, yaşamak için kendimize hikayeler anlatırız.” Joan Didion

“Zayıflığın dayanılmaz sancısı. Bir zamanlar çok güçlü görünen birinin tiksindirici gerçeği. Gücün yalnızca sözlerinde olduğunu anlamak.” Jennifer

“Seni gördüğüm şekilde keşke sen de kendini görebilsen. O içtenlik, bağlılık ve sevgi. Bir yetişkin o şekilde sevemez. Ancak bir çocuk sevebilir. Çok saf…Hala ihtimallerin varlığına inanıyorsun. Tıpkı benim gibi.” Bill

“Rusya’da Yahudilerin ata binmelerine izin verilmezdi. Çünkü hiçbir Yahudi Ruslardan daha yüksekte olamazdı.”

“Kötü at yoktur. Yalnızca kötü binicisi vardır.” Bayan G

Düşük puanlı fakat bir hayli iyi eleştiriler almış bir film “The Tale”. Özellikle hemcinslerimin, öncelikle cinsel istismara uğramış hemcinslerimin(katlanabildikleri takdirde) ve de annelerin çokça önemseyeceklerini düşünmekteyim. Bir hayli düşündürücü ve önyargısız izlemek gerekiyor filmi. Ne demek istediğimi kendinizi öncelikle Jennifer Fox’un yerine koyduğunuzda, sonra da on üç yaşındaki Jennifer’la özdeşleştirdiğinizde başarabilirsiniz ancak. Bir inkarın filmi bu ama yalnızca bir yere kadar. Film dikkatimi Laura Dern’ün afişteki varlığıyla çekti yazık ki(malum yaz halleri). HBO tarafından televizyon için çekilmiş olup, yaklaşık iki saatlik bir süreye sahip olan filmin yönetmeni ve senaristi hikayenin de gerçek mağduru olan Jennifer Fox imiş, kendisi her ne kadar kendini bir kurban olarak değil de, bu hikayenin, kendi hikayesinin kahramanı olarak görse de. Öte yandan kabul etsin etmesin bir kurban varsa eğer, bir ya da birden çok suçlu da olacaktır. Suçu toplum hazırlar, kişi işler dedikten hemen sonra suçu işleyenler mahkum olmuşlar mıdır diye sormak gerekiyor toplum vicdanında ya da sanık sandalyesinde( malum insan merakla beslenir, merak içinde yaşar ve öyle de ölür). Hayır, çünkü mağdur kendini, ne yaşadığını, ne istediğini ve ne düşündüğünü hatırlamamaktadır ısrarla. Tablonun içinde oturmayan bir şey var ve bu şey de Jennifer Fox’un kendisi görüldüğü kadarıyla. Jennifer halihazırda bir yetişkin ve herkesi hatırlıyor geçmişine dair, fakat kendini hatırlayamıyor bir türlü. O yaşlarda nasıl göründüğünün bile farkında değil. Bir çeşit akıl tutulması yaşıyor gibi. Sanki minik prensesimiz çok yıllardır yatmakta olduğu yatağından ve de derin uykularından bir gün aniden, hem de ellisine merdiven dayamışken, annesinden gelen bir telefon yüzünden uyanıyor hiç istemeden. Mesleği olan belgeselcilik bir yana, istemeye istemeye kendi belgeselinin peşine düşmek zorunda kalıyor bu yüzden. Neden şimdi, neden mektup diyecek olursanız, her hikayenin bir başlangıca, her başlangıcın da bir nedene ihtiyacı vardır. Yaşananlardan ötürü huzursuzdur kahramanımız ama mutsuz mudur ya da pişman, onu da film boyunca sorar durur hem kendine, hem çevresine. Jennifer kırk sekiz yaşında iken annesinin çocukluk eşyaları arasında bulduğu bir mektup ve mektuplar zinciri sayesinde hortlayan geçmişinin izlerini takip etmek zorunda kalır. Malum yaz sıcaklarının verdiği kırlarda koşma isteği(o bahar fenomeniydi) ve şu anda deniz kenarında olmak vardı yüzünden kaçırdığım hoş bir ayrıntıyı ikinci izleyişimde anlayabildim nihayet. Jennifer geçmişi düşünürken kendi on üç yaşındaki haliyle kendini çok daha büyük ve olgun olarak tasarlarken, aslında hiç de öyle olmadığını anlıyor bir fotoğraf karesi sayesinde. On üç yaşında ufak tefek bir çocukmuş sadece ve kullanılmış değişik bir şekilde. Burada vayyy sübyancılarrr diye söze girmenin, celallenmenin alemi yok, çünkü mağdur/kahraman son derece cool bir şekilde anlatıyor yaşananları. Hikaye onun hikayesi olunca ve ısrarla benim hayatım, benim hikayem diye diye her şeyi sahiplendiğinden, bize de izlemek düşüyor sadece Jennifer’ın hikayesini. Ne de olsa onun hayatı, onun hikayesi, onun anıları tüm bu yaşananlar. Jennifer on üç yaşında hayatının kontrolünü eline almaya karar verdim dediğinde, ileride bunu size on üç yaşındaki çocuğunuz söylediği takdirde onu fazla kaale almamanız gerektiği şeklinde bir uyanış gerçekleşiyor insanın içinde. Film bu açıdan son derece öğretici yani. Belgesel ve biyografi izlerken bir parça röntgenci durumuna düşüyor insan. Ben öyle hissediyorum en azından.

E6A05433-1AB7-4E14-9886-AC1787C3224D

A85BF4B5-928C-467B-9EE5-B910F38ABF4A

Belgesel film yapımcısı olan Jennifer’ın, son üç yılını nişanlı olarak geçirdiği altı yıllık birlikteliği yolunda gitse de, gidiyor sadece. Annesinin, kızının eşyaları arasında bulduğu mektup yüzünden telefona sarılmasının nedeniyse Jennifer’ın ilk erkek arkadaşının ondan yaşça çok büyük, bir de antrenörü olması. Mektuplardan anlaşıldığı üzere de ısrarcı olması. 1973 yılına döndüğümüzde, beş çocuklu bir ailenin sıradışı bir bireyi olan ergenlik çağındaki Jennifer için o yılların hiç de kolay geçmiyor olduğunu görüyoruz. Rusya’dan göçmüş varlıklı Yahudi bir ailenin mensubu olmakla birlikte, içe kapanıklığı ve utangaçlığı tabiatından kaynaklı olmuş olsa bile, kendini ifade edebilmek için yeterli bir alanı yokmuş, yeterli ilgiyi de görememiş aile bireylerinden. Etrafında onu anlamak için dinlemeye vakti olan birini bulmak mümkün değilken ve evin içi irili ufaklı beş çocuk ve bir büyükanne ile kaynar bir kazanken, sığınacak bir liman olmuş Bill onun için. Onu ailesinden kurtaracağını ümit etmiş çocuk aklınca. Bill’se kahramanca bu rolü üstlenmiş. Onların tanışmalarına sebep olan Bayan G. ve onun gençliğini oynayan Elizabeth Debicki, Lady Diana’yı ve Cate Blanchett’i çağrıştırıyor aynı kumaştan olma, türdeş zerafetiyle(ne biçim bir tamlamaysa bu şimdi!). Jennifer onu tarif ederken o güne kadar gördüğüm en güzel kadındı diyor ve babasının kesin ona aşık olacağını düşünüyor. Yanılıyor. Orada işler karışıyor işte. Çünkü Bayan G. ve Bill küçük kızlardan ya da genç kızlardan hoşlanıyorlar. Binicilik eğitmenliği yapan Bayan G. çocuk yuvasından çıkmış, sevgisiz büyümüş, cinsel istismara uğramış, engelli bir oğla(öz mü üvey mi anlaşılmıyor) ve kel kafalı yaşlıca bir kocaya sahip son derece çekici bir kadın. Onun çevresinde olmak da haliyle Jennifer’in çok hoşuna gidiyor. Ailesinden göremediği ilgiyi buluyor onda. İncindiğini çok geç itiraf etmesi de bundan. Bayan G. ve Bill ona kendini özel hissettirmişler, ama elbette ki kendi amaçları doğrultusunda. Günümüzdeyse Jennifer’ın erkek arkadaşı kendisi kurbanken, neden onları aramaya başladığına anlam veremiyor bir türlü. Bir dedektifle konuşuyor Jennifer, böylelikle geçmişinin izini sürüyor adım adım. Annesi de küçük kızını anlamakta çok zorluk çekmiş zamanında. Sürekli evlerine gittiğinden bu halden hoşlandığını düşünmüş o zaman zarfında. Büyükannesi kapının önünde Bill’le ikisini öpüşürken yakaladığında anne babasına söylemekle tehdit etmiş fakat söylememiş. Öğretmeni kompozisyonuna cinsel istismara uğradığı notunu düştüğünde de kimsenin olayın üzerine gitmek aklına gelmemiş. Jennifer arada kaynamış kısaca. Aklının kabul etmekte zorlandıklarının sinyallerini en nihayet bedeni vermeye başladığında yani bulantı ve kusmaları sıklaştığında, bunu daha fazla devam ettiremeyeceğine karar veren kişi yine kendisi olmuş. Yetişkinlerle nasıl konuşulacağını bildiğinden, yine yaşından beklenmeyen bir olgunlukla Bill’i arayıp bitirmek istediğini söylüyor sakince. Bill beni sevmişti diyor en sonunda Jennifer ve herşeye rağmen bu tuhaf ikilinin sevgilerine sahip olduğu için çok mutlu olduğunu belirtiyor. Bu hastalıklı sevgi, bir kızın on üç yaşındayken kendinden yaşça çok büyük bir adama bekaretini vermesine sebep olup, ömrü boyunca karşı cinsle kuracağı tüm ilişkilerde hasar bırakacak şekilde ilerlemesine sebebiyet vermiş olsa da. Annesi bir annenin tek yapması gereken şeyi beceremedim, çocuğumu koruyamadım diye sızlanadursun, zamanında kendi akranı olan bir çocuğun evinde kalmasına izin vermezken, Bayan G. ile gitmesinde bir sakınca görmemiş olması ve bunun sıklıkla tekrarlanması, zaten evde bakmakla yükümlü olduğu dört tane daha Joe ve Jennifer’lar varken işini kolaylaştırmış bir ölçüde. Jennifer arada kaynamış sadece tüm bu hengamenin içinde. Çok çocuk, bol çocuk, geniş aile…tüm bunlar hikaye. Bakabildiğin, üzerinde durabildiğin, ilgi ve sevgini verebildiğin kadar çocuk doğurmak mesele. Mühim olan birey, yığınlar değil.

Sonuç itibariyle bu film izlenesi mi? Elbette ki. Yoksa neden üzerine bunca edebiyat parçalayayım ki durduk yere? İnsanın aklını, muhakeme kabiliyetini, hatta hatta önyargılarını zorluyor hiç istemeden. Gerçekten, hiç istemeden hem de böyle hassas ve sevimsiz bir konu üzerinden.

3051F432-7742-46D5-A376-B285B2B84CAF

3B50DD5A-EC7B-42EA-8B7D-B895AF65EDF0

C69D4BE9-E49A-446B-ACED-C91BBF4AC3E7

BIG LITTLE LIES

images-4

BIG LITTLE LIES :

“Kinlerimi severim. Evcil hayvanlarım gibidirler.” Madeline Martha Mackenzie

“Tutku ve öfkenin arasında bir çizgi vardır. Bazen bu çizgiyi geçiyoruz.” Perry

“Altı yıldır sadece sümüklü burunları silip oyun buluşmaları ayarlayıp iyi bir anne olmak için gereken şeyleri yapıyordum. Bugün kendimi canlı ve iyi hissettim. Bunu söylemekten utanç duyuyorum ama bir anne olmak benim için yeterli değil. Yakınından bile geçmiyor.” Celeste

“Yaşadığımız şeyler yüzünden birbirimize bağlandık. Ondan ayrılmak fikri eti yırtmak gibi.” Celeste

“Paran var diye bu şehir senin mi sanıyorsun kendine yetki vermiş zengin sürtük?” Joseph

“Mükemmel değilsin. Kulübe hoş geldin. Hepimiz batırdık.” Jane Mükemmeldeğil

Çekim aşamasındaki fotoğraflarını basında gördüğüm ilk anda mini bir dizi olduğunu kavrayamadığım, fakat sonra sonra ülkesinde ve Amerika başta olmak üzere birçok ülkede çok satanlar listesine giren Avustralyalı yazar Liane Moriarty’nin romanından uyarlama dizinin Amerika ile eşzamanlı olarak yayınlanan ilk bölümünü izledikten sonra büyük bir merakla bekler olduğum yedi bölümün nihayet sonuna ermiş bulunmaktayım. Bu projede yer alma şansını yakalayabilmiş tanınmış ya da bu diziden sonra tanınacak olan bütün oyuncular için büyük bir şans olduğunu da düşünmekteyim. Herkes üzerine düşeni layıkıyla yerine getirebilmiş. Dizinin yaratıcısı ve uyarlama senaryosunun yazarı David E. Kelly yapımcı olarak imza attığı birçok işin ardından akıllıca bir yatırım daha yapmış oluyor nazarımda. Wild’dan sonra beraber çalışma şansını tekrar yakalayan Jean-Marc Vallee ile Reese Witherspoon ve Laura Dern’ün arasına katılan Nicole Kidman ise uzun zamandır hiç bu kadar güzel, sade ve de cüretkar bir rolle çıkmamıştı karşımıza. Çocuk oyuncular ve diğer roller de uygun, uygun olmasına da, ne yapacağız bakalım bu enerjisi yüksek çılgın kadınlarla? Liane Moriarty’nin başarıyla gözlemlediği, başka türlü yazmasının mümkün olmadığı evli ve çocuklu kadınların dışarıdan nefes kesen, içeriden yürek burkan çeşit çeşit hayatlarının California’nın insanlarının birbirini nezaketleriyle dövdükleri, kimsenin kimseyi beğenmediği Monterey-Monerey okunuyor bir havayla- kentine uyarlanmış halinde, dizi karakterlerinin hayatlarına ev sahipliği yapan okyanus manzaralı evlerse başrolde. Zenginliğin tanımı yapılmış adeta evler, arabalar, mobilyalar, kıyafetler, aksesuarlar, yardım geceleri aracılığıyla. Bir HBO güzellemesi var karşımızda. HBO neylerse güzel eyler, zaten çaresi de yok başka onca rekabetin ortasında. İnsanın gözü gönlü açılıyor bu ihtişamın arasında. Bütün Amerika insanın gözünde bu şekilde canlanıyor ister istemez ama tüm Türkiye nasılsa, tüm Amerika’da öyle kanımca. Sebastiao Salgado’nun sözleri geliyor aklıma “Dünya ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet.” Sınırsız özgürlük lafının yerine sınırsız konfor ve rahatlık tabirlerini koymak gerekiyor aslında. Zira sınırsız özgürlük yok hiçbir canlı türü için doğada ya da şehirde. Nefes almayı saymazsanız eğer. Bu kadınlar da özgür değiller aslında. Şiddet görenler dışında mutluluklarının kaynağını bildikleri halde bunu yıkmak için çabalayanlar var aralarında. Bir tanesinin tek derdi sevilmemek mesela. Bunun karşılığında servetini sunacak ona kalsa. Çeşit çeşit kadınlar var tanıyacağımız dizi boyunca. Uzun zamandır yapmadığım bir şekilde karakterleri ele alarak yazacağım yazımı, özellikle de dizideki önem sıralarına göre.

1487163601218

MADELINE MARTHA MACKENZIE :

Dizinin ilk dakikaları etrafı bantlarla çevrilmiş olay yeri ve polis soruşturması ile başlıyor. Bir cinayet işlenmiş fakat maktülün kim olduğu sürpriz finale kadar gizemini koruyor. Ebeveynlerin katılmış olduğu okul bağış kampanyası esnasında işlenen cinayet çerçevesinde olay esnasında orada olmayan görgü tanıkları olan öğretmenler, okul müdürü ve diğer anne babalar sorguya çekilirken birikmiş öfkenin ve zengin velilere duyulan tepkinin boyutlarını görüyoruz okul çalışanlarının ifadesinde. Ortada iki taraf ve aynı zamanda lider ruhlu iki güçlü kadın karakterin rekabeti var olaylara damgasını vuran. İşte bu taraflardan ilki,  ufak tefek bir kadın olan Madeline’i tanımlayan hiç kapanmayan çenesinin boyutu ve yoğunluğu oluyor. İkinci kocası ve biri ilk eşinden olmak suretiyle aynı evi paylaştıkları kızlarıyla dahil olduğumuz hayatlarında yolunda gitmeyen şeyin kaynağının, potansiyelini hiçbir zaman tam manasıyla değerlendiremediği tek yönlü ev kadınlığından kaynaklandığını anlıyoruz yavaş yavaş. Ama bir kez hariç hiçbir zaman altta kaldığına da şahit olmuyoruz diğerlerinin karşısında. Jane’le tesadüfi karşılaşmalarının ardından bindiği arabasında, bir ev kadını olarak başka bir ev kadınıyla tanıştığıma sevindim diyor. Kariyerli kadınlarla zıttız derken tarafını belirlemiş oluyor, daha doğrusu bir taraf yaratmış oluyor kendi kendine.

Hiçbir şey üzerine çok şey söyleyebilme potansiyeline sahip, aktif konuşmacı, gerektiğinde edepsiz, halk tiyatrosunda gönüllü patron, büyüyünce büyük bir markayı yönetmek isteyen herkesin sorununu çözelim geninden gelme ilkokula başlayacak olan bir küçük kıza ve bekaretini ulvi bir amaç yani seks kölelerini protesto etmek uğruna internet üzerinden satışa çıkarmış on altı yaşında bir başka kız çocuğuna sahip, eski eşinin yeni eşini ara ara kıskanmaktan kendini alamayan, herkesin avukatı, “sadece bir köy yeter”in ateşli aleyhtarı, güce karşı takıntılı, ağzını bozmaktan çekinmeyen ve yine ağzına gelen her fırsatta enteresan küfür dağarcığını sergilemekten kaçınmayan, uysal ve evden çalışan bir kocaya sahip, facebook kullanan, Renata ve takımına karşılık Madeline ve takımının baş aktristi olan ve bu rolde çok çok iyi bir oyun vermiş Reese Witherspoon var karşımızda.

Öte yandan eski kocasının acısını tam manasıyla atlattığı da söylenemez. Bir amaç ve hayat çizgisi olarak gördüğü oyuna sıkı sıkıya sarılıyor. Aynı oyunun rejisini yapan yakışıklı Joseph’la bir yıl önce yaşadığı ateşli kaçamaklarından da vicdan azabı duyuyor. Aşk denen illet her daim insanlığın başını ağrıtıyor, Madeline’inkini ağrıttığı gibi. Bir bela, bir çeşit veba, bir hastalık bu! Kızı annesinin yeni evliliğinde tam olarak konumlanamadığından, üvey annesi Bonnie’yi seçiyor kendisine dert ortağı olarak. Hal böyle olunca da Madeline kurmuş olduğu annelik odaklı eksenin büyük kızının üvey annesiyle takılmasından ötürü dağıldığını, ve eski kocasının kazandığını düşünüyor. Bu ve benzeri düşünceler onu yiyip bitiriyor. Kendi kendine konuşuyor yolda bir hırs bir hırs yürürken. Bu haldeki bir kadını şeytanlaştırmaktan çok uzak bu anlar. Renata’nın aksine sempati besliyorsunuz ona ve evcil hayvanları gibi beslediği kinlerine. Neden her şeyi bir kavgaya dönüştürmek zorundasın diyor ona eski eşi. Madeline’inse en nihayet süngüsü düşüyor Joseph’ın hakaretleriyle tetiklenen pişmanlığı iyice artıp özgüvenini yitirdiği yardım gecesinde alkolü fazla kaçırınca. Renata’ya sarf ettiği sözler karşısında korku içindeki Celeste bile şaşkınlığa düşüyor. Jane biraz sarhoş diyor onun için. Günah çıkartıyor Madeline. Hayatta böyle bir şeye dönüşmek istemezdi belki o da ama şartlar ve olaylar insanları başkalaştırabiliyor kimi zaman.

downloadfile-4

images-1

CELESTE :

Oyunculuk ek olarak şöyle de bir şey olsa gerek: Televizyonda, en çok izlenen saatlerde, seni izleyen insanların gözleri önünde çırılçıplak kalabilmeyi göze alabilmek; hem de birden çok kez. İlkel toplumlarda normal karşılanabilecek bu durum milyonların önünde, hele de kıçını servis tabağı gibi gösteren geniş ekranlarda izleyiciyle buluştuğunda, bu sanatın bir parçası ve bedenim benim tuvalim, üstelik bu benim ekmek param gibi düşüncelere önyargıyla yaklaşan milyonlarca gözün karşısında durmak çok da kolay değil. Oyunculuk için bir tanım ve saygınlık akla getirebilecek kadar önemli bir rolü üstleniyor Nicole Kidman burada, Celeste rolüyle. Kocası tarafından fiziksel ve dolayısıyla duygusal şiddete maruz kalmış bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Toplum karşısındaki konumunu çok önemseyen kocası Perry ise, ikizlerinin görmemesi için elinden gelen tüm gayreti gösteriyor bu şiddet dolu anlarda. Sevgi dolu, saygılı, ilgili bir kocayı oynuyor ilk önce de olayların en yakın tanığı olan bakıcının önünde. Dışarıdan rüya çift ya da kusursuz ikili imajı çizerlerken, içeride sadist bir kocayla yaşama gayretine düşmüş, kırılgan bir kadın var aslında. Kendisinden bir hayli genç, yakışıklı ve bakımlı kocası tarihlerini bilmediğimiz bir zamandan itibaren her fırsatta canını yakıyor Celeste’in. Bütün o morluklar, çürükler fondötenlerle kapatılıyor özenle. Uzun kollu ya da boğazlı kazaklar giyiyor dışarıya çıkarken. En yakınları bile anlamıyor onun gizli yarasını. Kızgınlıkla başlayan biraz karışık seks olarak tanımlıyor Perry psikoloğa yaşadıklarını. Dizinin ikinci bölümde karı koca arasında yaşanan sahnede edilgen taraf olan Celeste’in yaşadıklarına maruz kalan bir kadının yapacağı şey en yakın karakola gidip bir manyakla yaşıyorum ve şikayetçiyim demek olacakken bir noktadan sonra alışkanlıktan belki de, olayı normalize ettiğine tanık oluyoruz. Tutku ve öfkenin arasındaki çizgiyi geçtiğini düşünen Perry sapkınlıkta zirve yapıyor aslında. Karısının güzelliğindeki kusursuzluk ve bir gün onu kaybetme korkusuyla yanıp tutuşuyor. Kendisine duyduğu sevgiden şüphe duyuyor. Onunla yetinmeyip, ona sığınmayacağından korkuyor. Karısının her şeyiyle sadece onun olmasını istiyor. Onun tek kocası, ikizlerinin yegane babası, evinin biricik süs objesi, üzerinde her tür manyaklığı deneyebileceği, hıncını alabileceği, yeri geldiğinde fırlatıp atabileceği, duvarlara çarpacağı, nefessiz bırakacağı etten kemikten olan oyuncağı. Ve en önemlisi kavga edip, delice ve öfkeyle seviştikten sonra karısına bu kirli sırlarını kendilerine saklamaktan başka çare bırakmaması. Bir de ağlıyor sonrasında pişmanlıktan bebekler gibi. Ve Perry gibi sosyopatlar(aslında manyak, hatta hasta-manyak daha doğru olacak, sosyopat kibar bir kelime ve konuşmalarımızda ona buna atfen kullandığımız manyak sıfatının en çok yakıştığı kimse de Perry bence) coğrafya, ülke, dil, din ayırdetmeksizin her yerde varlar.

Mesleğini, kariyerini, ailesini ve yaşadığı şehri uğruna bıraktığı kocası ona bunları yaşatırken, mesleğini icra etmek için yakaladığı ilk fırsat bir kaçamak kadar tatlı geliyor Celeste’e. Ne olursa olsun iyi bir anne olmak yetmiyor ona. Celeste başarılı bir avukatmış geride bıraktığı hayatında. Şimdiyse suistimale uğrayan ve bunu örtbas ve normalize etmek zorunda kalan çaresiz ve yalnız bir kadın. Bir yanıyla da çok güçlü, mağrur ve gururlu bir kadın. Psikoloğun karşısında sürekli savunma yapıyor. Kurban olduğunu kabul etmiyor. Şiddetin normal olduğunu kabul etmesi de bundan. Çünkü özsaygısı diğer insanların onu nasıl gördüğüyle şekilleniyor ve farkına varamasak da bu, insanlar için çok tehlikeli bir durum aslında. Bir ebevyn sorununa, zamanla da savaşa dönüşmüş zorbalık olayında zorbanın Ziggy değil de, Celeste’in ikizlerinden biri olan Max çıkınca şiddetin çocuğun DNA’sında olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyor Celeste. Perry’i göz önüne aldığında, büyüdüğünde geçip geçmeyeceğini de bilemiyor tam olarak.

Son söz olarak Hours’tan ve Virginia Woolf’un ağırlığından sonra kocası tarafından şiddete maruz kalan Celeste rolünde Nicole Kidman kariyerinin son on yılında karşısına çıkmış fırsatın hakkını veriyor her şekilde.

tumblr_ojp0odlTi41rkkyz2o3_1280

images-2

JANE -orta isimsiz- CHAPMAN :

Oğlunun okula başladığı ilk gün tanıştığı Madeline sayesinde yeni tanıştığı lüks muhitte çevre edinebilen, Renata’nın onu dadı sanıp kendi Fransız dadısıyla tanıştırdığı, kendi halinde muhasebeci ve bekar bir anne olan Jane’in sakladığı büyük sırrını ilk paylaştığı isim yine Madeline oluyor. Zamanında yaşadığı bir gecelik ilişkisi tecavüze dönüşüyor ve bu birliktelikten Ziggy dünyaya geliyor. Monterey’e taşınma nedeni ise ailesinden uzaklaşarak hem yaşadığı travmayı atlatmak hem de tek başına ayakta kalabildiğini hem kendisine hem ailesine kanıtlamak. Bir de geçmişi unutmak. Fakat daha okulun ilk gününde oğlu Ziggy, Renata’nın kızına zorbalık yapmakla suçlandığından eski defterler açılıyor teker teker. Meselenin herhangi bir kızın boğazını sıkmak olmadığını, yanlış kızın boğazını sıkmak olduğunu görüyoruz ve kısa sürede kutuplarının belli olduğu ufak çapta bir savaş başlıyor taraflar ve taraftarları arasında. Belli bir hayatın hayali, oğlu için iyi bir okul ve gelecek için buraya gelen Jane bu anlamsız yarış gibi savaşın içinde buluyor kendini ve de oğlunu. Öte yandan ona tüm bunları yaşatan adamın bir yerlerde var olduğu, nefes aldığı fikriyle kendini ve oğlunu güvence altına alabilmek için evde silah bulunduruyor ve sık sık atış talimi yapıyor. Koşuyor hiç durmadan. Kadınlığını gizleyecek kıyafetler seçiyor. Özensiz giyiniyor da diyebiliriz. Madeline ve Celeste’in kusursuz giyimleri, kusursuz saçları ve kusursuz makyajları karşısında uzaydan yanlışlıkla Monterey’e düşmüş bir başka dünyalı gibi görüyor kendisini. Fakat başta vefalı Madeline ve onun uzun ve bilmiş kol ve kanatları sayesinde adapte olması çok zamanını almıyor yeni girdiği ortama. Öte yandan kabusu olan adamı asla unutmuyor, asla affetmiyor. Okulda verilen soy ağacı ödevinde baba kısmına ne diyeceğini bir türlü bilemiyor Jane. Çocuksa genlerine rağmen iyi kalpli bir çocuk ve yetimliğine rağmen olaylara iyimser yaklaşabiliyor.

Jane silahı elimde tutmanın bile duygusal travmayı yenmek için psikolojik destek sağladığını ve onu kendi yoğun ve ağır gelen duygularından kurtardığını düşünüyor. Böylelikle kendini güçlü hissediyor. Kimi zaman kendini Ziggy’nin babasının iyi bir adam olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bunun altında oğlunun ruhsal durumuyla ilgili endişeleri yatıyor. Bir yandan da toplumun çocuğunu kurban etmesine karşı koymaya çalışıyor var gücüyle. Bekar bir anne olmak öyle kolay bir şey değil anlaşıldığı üzere, Amerika’da…Türkiye’de… Nereye gidersen git, bu böyle.

images-3

RENATA KLEIN :

En güzel okyanus manzaralı, en şahane iç dekorasyonlu ev denemeyecek kadar büyük bir malikaneye sahip, aynı zamanda CEO, finansal açıdan başarılı, buldog lakaplı, hırçın, evli ve bir kız annesi ama sevilmeyen Renata Klein rolünde ipincecik Laura Dern arz-ı endam ediyor. Madeline’in grubuna karşılık bir başına durabiliyor. Narin ve nazik kızının okulda uğradığı zorbalık karşısında tüm kesici organlarıyla etinden et koparmaya çalışıyor karşı tarafın. Saydığım kesici organlar arasında tırnak ve dil başrolde. Fakat mevzu dönüp dolaşıp kızına geldiğinde süngüsü düşüyor kolaylıkla. Madeline’le bile Madeline’e rağmen uzlaşmaya çalışıyor, vaatlerde bulunuyor ona kızının yaşgünü partisinde boynu bükülmesin diye. Reddedildiğindeyse telefonunu havuza fırlatıp atıyor. En büyük eserleri, kanları, zaafları, bir parçaları olan çocukları için anne babaların yapabilecekleri şeyler karşısında insan şaşkına dönüyor. Mevzu çocukları olunca birer atmacaya dönüşen annelerin koruma güdüleri inanılmaz. Renata ısırmaya hazır bir köpeğe dönüşüyor gözümüzün önünde. Kızı uğruna kocasını harcıyor gerektiğinde. Kısaca o da kolay lokma değil. Wild’da Reese Witherspoon’la bir anne kızı canlandıran ikili burada ezeli birer rakip olarak çıkıyorlar karşımıza. Vallee’nin yönettiği Wild’da bir roman uyarlamasıydı ve yine bir kadın yazarın aklından çıkan müthiş bir içsel yolculuğu anlatıyordu. Favorilerimdendir tüm iddiasızlığıyla. Aslında çok da iddialıdır kendi çapında.

downloadfile-2

downloadfile-3

BONNIE :

Madeline’in eski eşinin karısı ve bir kız çocuğu annesi, özgür ruhlu, bohem ve sevgi dolu, sportif, aynı zamanda esnek bir vücuda ve seksi bir duruşa sahip, erkeklerin bayıldığı bir melez olan Bonnie, dizinin sonunda kadın dayanışmasının kraliçesi oluveriyor tek bir hamlesiyle. İzleyin ve görün diyeceğim ama yaşanan kavga esnasında Perry’nin çektiği çile anlatılmaz yaşanır cinsten ve bir mikrop daha kalkıyor yeryüzünden. Feminist okumalara açık olduğunu tahmin ettiğim kitabından sonra, öyle de bir sonla bitiveren diziye bu beş kadının zaferi damgasını vuruyor aslında. Annelik, çocuklar gibi ortak noktalara sahip rekabet içindeki kadınlar arasındaki düşmanlık yerini kadın dayanışmasına bırakıyor son anda.

downloadfile-1

wenn_biglittlelies_premiere_lauradern_nicolekidman_reesewitherspoon_zoekravitz_shailenewoodley_020817_1800x1200_4

THE NIGHT OF : GECESİ

thenightof9

THE NIGHT OF : GECESİ

“Yardıma ihtiyacı olana var gücünle koşmalısın.” Hz. Muhammed

“Hayatta kalman müttefiklerine bağlıdır.” Freddy

“Kanıtlar, itiraflardan üstündür.” Box

2014 yılının 24 ekim “gecesi” esnasında ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor HBO’nun sekiz bölümlük iddialı mini dizisi “Gecesi”nde. Uzun süredir bekleyen ve beklenen yapım James Gandolfini’nin ölümüyle onun yerini alan John Turturro ve başarılı oyuncu kadrosuyla, sade ama etkileyici jeneriği ve hepsinden öte güçlü senaryosu ve özgün karakterleriyle çıkıyor karşımıza. Dizinin orjinali 2009’dan itibaren iki sezon boyunca İngiliz televizyonlarında gösterilmiş olan Criminal Justice iken bu özgünlük nasıl oluyormuş diye, ben sandığınız ekranlara soracakken tam da, diziyi izlerken ve izleyip bitirdikten sonra taşlar bir bir yerlerine oturduğunda Rikers Hapishanesi gözünüzün önünde sizi kocaman açmış ağzıyla yutmaya hazır bekliyorsa eğer ve bindiğiniz metroda ya da herhangi bir toplu taşıma aracında John Stone rolündeki Turturro’nun streç filmli ya da filmsiz, her acı acı kaşındığında elinde Çin çubuklarıyla yaz kış giymek zorunda kaldığı açık ayakkabılarının içindeki kıpkırmızı olmuş koca ayaklarını fütursuzca hatır hutur kaşıması eğer geliyorsa gözünüzün önüne ve aklınızın bir yerinde kalmış bu anlar sizi gülümsetiyorsa eğer belki en çok ne söylemek istediğimi o zaman anlayacaksınız bensizce. Uyarlamanın uyarlaması var uyarlanamaması var beyler bayanlar ve karşınızda olmuş bir uyarlama var diyelim o zaman kısaca.

images-6

Olaylar New York’ta Jackson Heights, Queens’de yaşanıyor. Babaları üç ortak dönüşümlü olarak çalıştırdıkları takside şoförlük yapan, anneleriyse rengarenk Hint işi kumaşların satıldığı bir dükkanda satış elemanı olarak çalışan ve iki erkek çocuk büyütmeye çalışan, aslen Pakistanlı bir ailenin büyük oğulları Naz(ir)’ın babasının taksisini o uyurken gizlice alıp, yolda arabasına binen yeni tanıştığı kızla alkol ve türlü çeşitte uyuşturucu aldıktan sonra kendine gelip de uyandığında aynı kızın kanlar içindeki delik deşik olmuş cesediyle karşılaşmasını, tesadüfen yakalanıp bir başka suçtan tutuklanarak getirildiği polis karakolunda üzerinde kızın kanı ve olası cinayet silahıyla yakalanıp içeri alınması ve akabinde de yargılanma sürecinin nasıl işlediği anlatılıyor sekiz bölüm boyunca.

images-13

Her insan iki bendir sözünü(böyle bir söz olmayabilir yahut ben uydurmuş da olabilirim bilemiyorum) doğrularcasına saf saf yakalanan, hal ve tavırlarından görgü tanığı olduğu sanılan, bambi bakışlı Naz’in içinde ama derinlerde bir yerlerde sakladığı sert çocuk sonrasında hapishane koşulları sayesinde(arkanı kolla, özellikle arkanı kolla, ama muhakkak arkanı kolla, kendini kolla, vücut bütünlüğünü sağla), öncesindeyse 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan milliyetçi nefret duygularının yöneltildiği bir müslüman olması yüzünden hiç beklenmedik anlarda açığa çıkıyor. Süreç boyunca sürekli savunma halinde olmanın, diken üstünde oturmanın verdiği gerilimle derisi zırha dönüşüyor Naz’in. Simsiyah saçlarını kazıyıp, dövmeler yaptırıyor vücudunun çeşitli yerlerine. Yakılmadan, kesilmeden, tecavüze uğramadan, birilerinin elinde oyuncak olmadan ayakta kalmaya çalışıyor. Amerika’da yaşayan, burada doğmuş, burada büyümüş, köklerinin olduğu Pencap’ı bir kez olsun görmemiş Naz’a sorgu esnasında nereli olduğu sorulduğunda can havliyle Amerikan vatandaşıyım diyor. Teoride öyle olsa da pratikte hala bir Arap ya da Porto Rikolu, siyahların gözünde bile. Arap deyince şarküteride çalışan tipler geliyor hemen gözlerinin önüne. Sistemin çarklarında hep ucuz işlerde kendilerine yer bulabilen siyahlarsa birikmiş öfkeleri ve bir sürü yoksulluk ve yoksunluktan belki de ama siyah ve eğitimli bir devlet başkanına rağmen en çok suç işleyenler oluyorlar buradan bakıldığında bile. Hapishanede bir elin parmakları kadar beyaz adam var. Hapishanenin efendisi ve Queens’in kralı olan mahkum Freddy de siyah. Gardiyanlar ve NYPD’deki polislerin de çoğu siyah. Kökleri Kongo değil de şimdiki Benin Cumhuriyeti olan Dahomey Krallığına dayanan Freddy bir defasında gardiyanı kastederek onlar ve biz aynı mahallenin çocuklarıyız diyor. Kendisi de eğitimli ve hem okumaya hem de okumuşa saygısı var. Naz’ı nispeten konforlu odasına çağırdığında ona beynim için ilaçsın diyor. Hayatta kalması için Jack London’ın “Call of the Wild”ını okumasını öneriyor. “Savaş Sanatı” ve “Geceyarısının Diğer Yüzü” içeride en çok okunan popüler kitaplar. Ama bu dizinin prensi olan kitap Jack London ve “Vahşetin Çağrısı” oluyor.

Dizide üzerinde durulan bir başka konu da 11 Eylül’ün Amerika’da yaşayan müslümanların hayatına olan negatif etkileri. Bu olayda bile ırkçılık hiç nefes almadan Pakistanlıları hedef alıyor hemen. Bizlerse bir başka kıtadan olayları izlemekle yetinmişiz zamanında, içinde olmadığımızdan yaşanan baskıyı anlayamamışız. Müslümanofobi yayılmış zaten kaynakları kıt olan ülkeye. Gitsinler diye çomak sokmuş durmuş hayatlarına. Direnen direnmiş müslüman mahallelerinde korku içinde. Naz’ın ailesine baktığımızda da anne ve babası son derece uslu ve uysal görünüyorlar. Sorun istemiyorlar çünkü. Sadece yaşamanın derdindeler. Çocukları ve kendileri kazasız belasız eve gelebilsinler yeter. Oğullarının cinayet şüphesiyle yargılandığını öğrendikleri anda çaresizce dışarı fırlayan babanın ayakları çıplak. Kaldı ki taksisinin de yerinde yeller esiyor. İlk şoku atlatıp karakola vardıklarında yanlış karakola geldiklerini öğreniyorlar. Hayatlarında ilk kez önce karakol sonra hapishane şartlarını görüyorlar. Yasal haklarından bihaberler. Avukatlar onlara geliyor. Muhtemelen tanıdıkları ağır cezaya bakan bir avukat yok. Muhtemelen tanıdıkları hiç avukat yok. Ürkek, sinmiş, pısmış bir vaziyette bir köşede bekliyorlar. Amerika’da yaşayabilmek için çok zayıf görünüyorlar bu halleriyle. Onların bu sinmişliği belki de Naz’ı ara ara çığrından çıkarıyor. Ne korkuyorsunuz dediği anlarda belki şiddet eğilimi gösteriyor, intikam alıyor tüm aile fertleri adına. Ama tüm bunlara rağmen karşısındaki Box gibi tatlı tatlı dediğini yaptıran kurnaz bir kurt olunca da izin veriyor ona. Avukat tutabileceği çok geç geliyor aklına. Zaten avukat gelip buluyor onu. Suça bulaşmışların yanında o kadar saf ki aslında. Onun bu masumiyetinden etkileniyor herkes. Bir türlü arkasındaki tabloya uymuyor. Savcılık onun temiz imajını yıkmaya çalışıyor ilk önce. Astım hastası iyi çocuk, aldığı işletme eğitimi, iyi ve temiz kalabilmiş bir aileye sahip olması, okul masraflarını karşılayabilmek için yarı zamanlı çalışması gibi kalemleri sarsmak için çabalarken bir yandan, bir yandan da kendilerini ve yaptıklarının adil olup olmadığını ölçüp biçiyorlar başta Box(Bill Camp) ve Helen Weiss(Jeannie Berlin). Bu iki isim aynı zamanda sessiz sessiz diziyi yüklenen ağır toplar ve çok iyi oyunculuklar veriyorlar. Savcılık adına iddianame hazırlayan Weiss özellikle mahkeme sahnelerinde; bir rahip gibi demir parmaklıkların diğer ucundan Naz’ın itirafını sabırla bekleyen ve bunun için çocuğu ikna etmek adına düşük perdeden, naif bir sesle konuşan Box ve genel olarak göründüğü her sahnede Box çok iyiler. Davalara bakmaktan hepsi bir alem yargıçlar da ufak ufak dalgalarını geçerek sıkıntılı mesai saatlerini geçiriyorlar. Bu halleri insanlardan sıkılmış bir üst merciyi anımsatıyor. O da bizimle dalgasını geçiyor uzaktan uzaktan.

the-night-of-john-stone-khans

images-3

tumblr_inline_oaqk0uloip1tdxcm2_540

Televizyon ve belki de sinema tarihine geçebilecek en sevimli, bir hayli çapkın, bir o kadar da yalnız ve çaresiz avukat rolünü oynamak kısmet olmuş John Turturro’ya. Upuzun boyu, omzunda taşıdığı içi evrak ve ıvır zıvır dolu postacı çantası, yine her bir cebi olmadık şeylerle dolu pardösüsü, sarsak yürüyüşü ve Çin çubuklarıyla kaşıdığı açık ayakkabılarının içindeki egzamadan yara bere içinde kalmış yanık ayaklarıyla barışık yaşamaya çalışıyor tek başına. Doktor doktor geziyor, her tür tedaviyi deniyor. Bay Yee’nin ona sağladığı ve ne yazık ki kısa sürecek olan makosen ayakkabı giyme lüksünü tümü egzamalılardan oluşan yara bere içindeki kalmış adamların önünde grup terapisinde sergiliyor binbir havayla. Bacak bacak üstüne atmış, üzerinde kısa pantolonu, çoraplarını dizine kadar çekmiş ayakkabılarını gösterirken, ağzının suyu akarak bakan adamlara adresini veriyor hemen Çin mahallesindeki Bay Yee’nin. Kendisinin genel normlar dahilinde pek başarılı bir avukat olduğu söylenemez. Büyük bir hukuk firması, çalıştırdığı onlarca avukatı yok. Çok büyük davalara da bakmıyor. O davalar ona kalmıyor zaten. Amerika’da her şeyde olduğu gibi hukuk sistemindeki avukatlar arasında da bir endüstrileşme ve marka olma hali varken, toplum dışına kolaylıkla itilebilecek John’un hiç şansı yok. Pek para da kazanamıyor bu yüzden. Metroya reklam vererek müşteri yakalamaya çalışıyor. Müvekkilleri fahişeler, erkek fahişeler, hırsızlar, uyuşturucu bağımlıları, yani kısaca adi suçlular oluyor hep. Naz’in davasını alabildiğini görünce şaşıran hakim doğru zaman, doğru yer mi yoksa tanıdık mı diye soruyor. Bizler biliyoruz ki elbette doğru zaman ve doğru yer John için.

images-8

images-9

images-10

feet_ep6-640x356

Dizinin sonlarına yaklaştıkça Naz içerde evrilirken, yirmi üç yaşında, hayatının baharında bir gencin ki suçu kanıtlanana kadar masum olan aynı gencin savaşını yapmaktan sırasıyla avukatlığını yapan hem Chandra hem de John süreç boyunca yıpranıyorlar. Chandra müvekkiliyle yaşaması yasak olan yakınlık kaydedilince davadan alınıyor, kendine aşırı güveni yüzünden yaptığı yanlış hamleler ve John’un tüm karşı koymalarına rağmen Naz’ı tanık kürsüsüne çıkartmaktaki ısrarı Weiss’ın çocuğu darmadağın etmesiyle sonuçlanıyor. Hayati hatalar yapıyor üstüste. Dizinin belki de en dramatik anlarından birini yaşıyor. Evinde savunmasını hazırlarken sipariş için aradığı yemek şirketinden gelen ve yemekleri getiren kişinin taksilerini kaybeden Naz’in babası olduğunu gördüğü andaki şaşkınlığını atar atmaz cüzdanına ücretini ödemek için koşuyor. Fakat yemek poşetlerinin senden para alamam dercesine kapının önüne bırakıldığını görüyor. Bu ve benzeri davayla alakalı yaşanan olaylar ve sanığın yakınlarının yaşadıkları neticede insan olan avukatları çok çeşitli duygularla kaşı karşıya bırakıyor. Kaç yaşında olursa olsunlar daha önce hiç tatmadıkları yoğun ve içten duyguları tattıkça, tecrübeyle olgunlaşıyorlar. Maktülün kedisiyle John’un arasında yaşananlar buna en basit örnek teşkil ediyor. Kediye acıyıp onu eve alıyor, alerjisi olduğundan bir odaya tıkıyor, maskeyle ya da eldivenle yaklaşıyor ona, hayvan sıkılıp ilk fırsatta odadan firar edince de, John onu küçücük bir kafesin içinde diğer kedi ve köpeklerin  sabah akşam miyav, hav bağır çağır yaşadıkları merkeze bırakıyor. Sonrasındaysa vicdan yapıp geri alıyor ve bunu defalarca yapıyor, bir türlü kediyle ne yapacağını bilemiyor. Bıraksa kedi sakin sakin yaşayacak. Kim mi kazanıyor sonunda? Elbette ki ”kedi”.

Dizinin bir sürü yan temasının yanında en sonunda John’a nasip olan kapanış konuşmasında ana fikre dönüyoruz nihayet. Her gün bir sürü suçlu profiliyle karşılaşan John bunların arasında masumiyetiyle dikkat çeken Naz’dan etkilenerek davayı alışını anlatıyor jüriye, üstelik her yeri tekrar yara bere içinde ve astım krizinin ertesinde. Bir çocuğu Rikers Cezaevi gibi azılı mahkumların olduğu bir çeşit cehenneme atıp, biz senin suçlu mu suçsuz mu olduğunu tartışırken, o cehennemin ortasında hayatta kal dediklerini, polisin aynı gece başka hiçbir şüpheliyi sorgulamadığını, aslında davayla uzaktan yakından ilgili kimseyi sorgulamadığını söylüyor. Box bile suçlamalardan sonra bir anlık hırsıyla cinayetten şüpheli dedikten sonra yavaş yavaş olayı deştikçe başka şüphelilerin varlığını keşfediyor. Naz’ın olayıysa yanlış zamanda yanlış yerde olması oluyor belki de. Ve jüri sisteminde suçu kanıtlanana kadar her bireyin masum olduğu ilkesinin aslında yoruma bağlı olduğunu ve bu on iki insanın hislerinde saklı olduğunu söylüyor. Bir başkasının ya da başkalarının kararı olduğumuz gerçeği yüzümüze çarpıyor böylelikle ve “bu” hayatımızın hemen hemen her aşamasında böyle. Yaradılışımızdan itibaren bu döngüden kurtulmamızsa mümkün görünmüyor yazık ki.

“Herkesin ayağında bir pranga var. Siktir et. Hayatını yaşa.” John Stone

 

images

19-night-of-w529-h352

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: