CHERNOBYL

E9AE0642-588B-48EA-A19D-2DC19ACBC742

CHERNOBYL :

“- Ben bir nükleer fizikçiyim. Sizse Sekreter Yardımcısı olmadan önce ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.”

  – Evet, ayakkabı fabrikasında çalışıyordum. Şimdi de başa geçtim. Dünyadaki tüm işçilere.”

“Vasily Ignatenko itfaiyeciydi. Kazadan iki hafta sonra öldü. Dul karısına göz kulak oluyordum. Doğum yaptı. Kız doğurdu. Bebek ancak dört saat yaşadı. Radyasyonun anneyi de öldüreceğini ama bebeğin soğurduğunu söylediler. Kendi bebeğinin. Çocukların, annelerini korumak için ölmeleri gereken bir ülkede yaşıyoruz. Anlaşmanın canı cehenneme. Bizim canımız da cehenneme. Birinin doğruları söylemeye başlaması gerekiyor.” Ulana Khomyuk

“Senden daha cesur insanlar tanıyorum Khomyuk. Ellerine şans geçip, hiçbir şey yapmayan. Çünkü kendi hayatın ve sevdiğin herkesin hayatı söz konusu olunca, ahlaki dönüşüm anlamını yitiriyor. Seni terk ediyor. O andan sonra tek istediğin vurulmamak oluyor.” Valery Legasov

Çernobil denen bu kasabada Yahudi ve Polonyalılar vardı. Yahudiler kıyımla öldürüldüler. Polonyalıları da Stalin gitmeye zorladı. Sonra Naziler geldi ve kalan herkesi öldürdüler. Fakat savaştan sonra halk yine de yaşamak için buraya geldi. Ayaklarının altındaki toprağın kana bulandığını biliyorlardı. Ama bunu umursamadılar. Ölü Yahudiler, ölü Polonyalılar…fakat onlar yaşıyorlardı. Hiçbiri bunun kendilerine olacağını düşünmüyordu. İşte buradayız.” Boris Scherbina

“Eğer bulgu varsa, yaygara yoktur.”

“Biz her şeyi doğru yaptık.”

“Bugün burada yaptıklarımız karşılığını bulacak. Bu bizim parlama anımız.” => tam da o esnada reaktör parıl parıl uranyumlarını saçmaktadır ortalığa ve tarih kimlerin parlayıp kimlerin söneceğine karar verir tam zamanlı olarak

GİRİŞ :

Ben on bir yaşındaydım Çernobil kazası, pardon faciası yaşandığında. Ankara’da geçen çocukluğumun unutulmaz anlarındandı. Dağılmadan önceki haliyle Sovyetler Birliği’nde bir reaktör cayır cayır yanıyor, dumanları göğe yükseliyor, bir spikerin hararetli anlatımı sayesinde bir yandan tarihe tanıklık ederken, arka planda Rusça konuşmalar çalınıyordu kulaklarımıza. Sovyetler Birliği topraklarında bir şeyler yanmaya başlamıştı ve dağılmaya giden sürecin başlangıcıydı bütün bu yaşananlar. Bizler döneminin en kıymetlisi olan ve her evde bulunmayan tüplü televizyonlardan yayınlanan görüntülere bakıyorduk uzaktan, biraz şaşkın ve olanca masumiyetimizle. Teknoloji çağının nimetlerine erişememiş bir neslin çocuklarından olanların ancak bilebileceği üzere, o zamanlar TRT dışında bir televizyon ve TRT FM dışında bir radyo kanalı, bir de eve giren gazete dışında bilgi kaynağımız yoktu. Meydan Larousse’lar Wikipedi’mizdi. Herksin her yerde fosur fosur sigara içmesi serbestti. Bizim internetimiz, instagram’ımız, twitter’ımız yoktu. Uçakla bir yerden bir yere gitmek çok havalı olmak demekti. Havalı, zengin demekti bir nevi. Olanlar, parmakla sayılabilecek kadar az sayıdaki modelden birine ait arabasına binerdi. Yoksa da tren ya da otobüs vardı uzun yolculuklar için. At arabası ya da kağnı dönemine ben yetişemedim. Annem beni geç doğurmuş, pamuklara sarmış, sonra da dünya denen cehenneme atmış. Üzgünüm. Hala. Çocukluğumdan aklımda kalan mavi keten bir elbisem ve de bindiğinde saatlerce tıngır mıngır gittiğin Mavi tren vardı. Kompartıman kompartıman dolaşmak bir olaydı. Biz bu yüzden böylesi saf bir dünyanın içinde dönemin bakanının sözlerine gelerek radyasyonlu çayları içtik pek güzel. Sadece çay olsa gene iyi. Havayla beraber zehir soluyan, zehir için ve yiyen nesiller sayesinde özellikle Karadeniz bölgesinde görülen kanser vakalarında yıllar içinde yüksek bir artış olduğu gibi, Baba Vanga gibi kahinlerin öngördüğü patlamanın yıllarca sürecek olan olumsuz etkilerini görmeyen ya da görmek istemeyen yetkililer sayesinde hiç de ucuz atlatmamış olduk hadiseyi. Halen daha etrafımızda şahit olduğumuz pek çok kanser vakasının nedenidir bu patlama. Çaylar etkisini göstermiştir hemen hemen. İçilmiş, sindirilmiş, DNA’larımızın da güzel güzel içine etmektedirler o zamandan bu zamana. Bizim içimize edilmiştir, biz bilmemişizdir kısaca ya da öğrenmişizdir zamanla.

Tüm bunlar bir yana, biz gelelim faciamıza ve boyutlarına, nedenlerine, nasıllarına, yapıcı ve yıkıcı baş mimarlarına. Tek bir kurgu karakterimiz var. O da dizinin ağır toplarından ve Emily Watson’ın canlandırdığı nükleer fizikçi Ulana Khomyuk. Kendi imkanlarıyla olaylara dahil olan, Ignatenko’ların acıklı hikayesini üstlenen ve tasalı ama ne istediğini bilen karakter kontenjanını dolduran, aslında yedek kulübesinde oturabilecekken, sahalarda tsunamiye yol açan dev dalgalar estirebilecek bir kadın karakter. Nitekim sağda solda biraz fazla konuştuğunda kurumsal kimliğini bir mesuliyet zinciri olarak tanımlayan KGB tarafından hapse atılabiliyor. Amerikan yapımı bir dizide, kimi zaman kırık bir Rusça’yla konuşan Amerikan ve İngiliz oyunculardan oluşan ekiple yola çıkan HBO’nun konuyu abarttığını düşünenlerin çıktığınıysa sanmıyorum. Komünist ya da sosyalist anlayışın ucunun sosyal devletten çok devletin çıkarlarını üst düzeyde tutmak ve devlet sırlarını devlet çıkarlarına dönüştüren bir zihniyet altında yöneten kişilerin egemenliğine dönüştüren hantallığın sonucunda olmuş olanlar. Dizinin en çok eleştirilen yönüydü İngilizce çevrilmiş olması. Endüstrisi güçlü olan silahını dili yapar, oyuncusunu da oynattırır kendi dilinde, dizisini de çeker kendi dilinde. Bu çarkın dişleri de böyle döner döner döner…

EA93E5DE-03CB-417E-A610-092343CCC46C

F8223A48-6123-4997-9C68-70185FC89BEF

11670057-262F-414C-9D00-4A451A5FFC39

Bir kez daha kulak misafiri olacağınız karşılıklı diyaloğun taraflarından biri hırçın, diğeri hayalperest iki karakter. Her ikisi de Chernobyl şahidi ve şimdi ikisi de benim yaşımdalar. Tesadüfün böylesi. A kişisi de, B kişisi de erkek…yok yok yok kadın…ya da biri kadın, biri erkek olsun yine, bu sefer de. A adam, K kadın olsun yine:

A – İçirdi çayları içirdi çayları…kendi de sözde içti o çayları. Ama seksen dört yaşında ölebilmiş, o da kalp yetmezliğinden.
K – Sahi öyle bir bakan mı vardı?
A – ANAP’lıydı kendisi. Özal iç de millet rahatlasın demiş, o da içmişti cayır cayır basının önünde. Biz de peşinden.
K – Hadi ya. Peki rahatlamış mıydık o zaman millet olarak?
A – Bilmiyorum. Sadece bu hareketinin çok konuşulduğunu hatırlarım. O kadar. Sonra kanserler patladı, olayın vahim boyutu anlaşıldı ama o zamanlar şimdiki gibi değildi ki. Çok geç ulaşırdık bilgiye. TRT ne derse oydu. Solcular Cumhuriyet okurdu, faili meçhuller çok olurdu, Ağca vardı manşetlerde, sonra Çernobil’de olanlar oldu, sonra Sovyetler dağıldı, aynı yıl çok geçmedi Berlin Duvarı da yıkıldı.
K – Neyse bari İkinci Dünya Savaşı’na kadar derinleşmedi mevzu. Senin olay seksenler, doksanlar başı hep.
A – … Senin aklında kalan ne var peki o tarihlerden?
K – Pink Floyd, Dire Straits, Big In Japan, Wham, Modern Talking, saçlarda perma, ayaklarda espadril, omuzlarda vatka, diskoda dans, Evren(Kenan), Kürt korkusu pardon komünizm korkusu(hiç gelmeyen misafirdi kendileri), Ahmet Kaya’nın davudi sesi, musikişinas Zeki Müren, Bodrum Halikarnas, Don Johnson vardı bir de bak ben ona çok aşıktım.
A – Gerçekten bizler sevgiliyiz filan ama ayrı dünyaların insanıyız. Sen kolej kızısın, ben köylü çocuğu. Sen Bilkent’lisin, ben ODTÜ’lü. Sen okumuşun İngiliz Dili ve Edebiyatı, ben okumuşum ODTÜ’de Makine. Havalı kızlar tercih eder İngiliz filolojisini. Zaten biliyordur bir yabancı dil.
K – Seni köyünün yağmurlarında mı yıkasak acaba?
A – Kalsın. ANAP geçmişli AKP bugünlü köylülerimle ruhumuz uyuşmuyor. Beni ODTÜ kurtardı, hayata bakışım değişti polis baskınlarında, coplar eşliğinde.
K – … Rahmetli anneciğim önce komünist, sonra da köylü olmasın demişti en çok. Ben bir de dayak yemişini buldum.
A – Annenin kriterlerine uygun olduğumu düşünüyorum. Köylü ve komünist sevdan varmış gizliden, bak açığa çıkmış oldu sayemde.
K – … diziyi izlerken ne geldi aklıma? Hani seksen altı baharında gerçekleşiyor ya patlama. Seksenler ne sevimsiz geçmiş orada. Hiç şarkı, türkü de mi dinlemez insan? Varsa yoksa ciddiyet.
A – İyi misin sen? İnsanlar eriyerek ölürken ne şarkısı, ne türküsü!
K – Erimenin öncesi var, sonrası var. Daralan votka içti, o kadar.
A – O kadar Rusya’ya gitmiş insansın. Votka adamların milli içeceği.
K – Ohooo…köprünün altından çok sular akmış, herkes kapitalist olmuştu ben gittiğimde. Parası olan elbette. A – Hiç mi toplu konutlara gitmedin?

K – Yoo. Hep saray gezdim. Sen gitsen sen de saray gezersin. Toplu konut gezmeye Rusya’ya mı gidilirmiş? Sen gezersin tabii, o ayrı da. Hermitage’ı yeğliyor insan. Onların Louvre’u da o
A – Yok ben de gitmem aslında, bildiğim yerler ne de olsa. Biz köyden çıktıktan sonra, hesaplısından üç oda bir salonlu, alaturka helalı, daracık toplu konutlarda yaşamışlığım var yıllarca.
K – Neden ilginçsin, sana söyleyeyim: Duruyorsun duruyorsun abuk bir kelime kullanıyorsun. Son cümlende olduğu gibi. Neymiş? “Hela”.
A – Biz helaya hela deriz kızım.
K – Alaturka desen nazikçe.
A – İçimdeki köylüyü dışa vurmadan edemiyorum işte.
K – … Köy dedin de, köyleri boşalttıkları sahneler vardı, sonra da hayvanları öldüren timin çektikleri. Ben en çok dördüncü bölümü beğendim sanırım. Üçüncü bölümün sonunda insanları gömdüler, üzerlerine zift döktüler; dördüncü bölümde aynısını hayvanlara ettiler.
A – Ben ilk iki bölümü çok çok beğendim. Bir nevi o zamanlara gittim. Şunda haklı olabilirsin. Benim o dönemle ilgili takıntılarım var. Dönemin ruhunu yansıtan film ve dizileri daha bir ilgiyle izliyorum.
K – Farkındayım. Beraber Ukrayna’ya mı gitsek acaba?
A – Vize de yok, güzel kadın da çok.
K – Şakaydı umarım.
A – …
K – Şaka de.
A – …Bayi toplantısı filan olursa neden olmasın. Şöyle erkek erkeğe. Tabii ki şaka. Ölüm şaka, yaşam şaka, Chernobyl 33 yıl sonra 33 yıllık koca bir şaka. İtfaiyecilerin hastanenin bodrum katına bırakılmış ve de bırakıldığı halde kalmış kıyafetlerinden yayılan radyasyon miktarı da şaka, bundan belki on yıl sonra ya da otuz üç, tüm acı çekmiş ve fedakarlık etmişlerin anısına yapılan bu dizi de bir şaka olacak. Tıpkı önemli kişi gayreti içine düşmüş, fakat yaşanan tüm bu felakete neden olmuş kişilerin hayattan tam da takdirname beklerken, s.kt.rname almış olmaları gibi.
K – Yine yaptın.
A – Ne yaptın?
K – Hela. Ve …name.
A – Tabiatım rahat bırakmıyor. Dilimde arılar dolaşıyor. Neden gülüyorsun?
K – Çünkü seni seviyorum. Biliyorum ki bu dizide seni en çok etkileyen hikaye onlarınki değildi ama Ignatenko’lar ve aralarındaki sevgi başroldeydi bence. Ben diziyi izlerken hep onları ve seni düşündüm aslında. Bir gün veda etmeden evden çıksan ve bir daha da gelmesen ya da yanık vaziyette bulsam seni, eridiğini görsem ve karnımda bir umut taşırken olsa bu ve sen ölüyor olsan acı içinde. Ben hep bunu düşündüm.
A – Acılar içinde öldüğümü mü? Beni seviyor musun, nefret mi ediyorsun gerçekten? Hamile misin yoksa?
K – Değilim.
A – Bense hep Anatoly Dyatlov gibi vicdan azabı çeke çeke içten içe çürümediğim için şükrettim…hamile değilsin, değil mi gerçekten?
K – …

RBMK reaktörleri yakıt olarak uranyum 235 kullanır. Her bir U-235 atomu neredeyse ışık hızında hareket eden mermi gibidir. Önüne çıkan her şeyi deler geçer. Odun, metal, beton, insan bedeni. U-235’in her bir gramında 1 milyar trilyonun üzerinde bu mermilerden var. Bakın bu sadece 1 gramda. Çernobil’de bundan 3 milyon gramın üzerinde var. Ve orası şu anda yanıyor. Rüzgarlar radyoaktif parçaları tüm kıtaya yayacak. Yağmurlarla da üzerimize düşecek. Bu, soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz yemeklerde 3 milyon milyar trilyon mermi demek. Bu mermilerin çoğu 100 yıl boyunca ateşlemeye devam edecek. Bazılarıysa 50 bin yıl boyunca.” Valery Legasov

050B7575-AC64-430D-8A31-3EEAEE9025F3

76B0AC39-DBED-47AF-B48C-9FA8F8625988

43E6C2A1-8510-4711-8CCE-0E4C5C4CF3B2

CF1AE8EE-6816-4238-98CA-38982C7C1CAA

26.04.1986 – 1:23:45 :

Bir iki üç dört beş…facianın gerçekleştiği saat. Saliseler hariç. Neredeyse bahar gelmişken ve fakat söz konusu topraklara bahar hep geç gelmişken, bir annenin karnında umut filizlenmişken, belki de niceleri için tohumlar serpiştirilirken, tam da bir cumartesi gecesi oluyor olanlar. Uyanık olanlar önce sarsıntı, sonra da uzaktan tanıklık ettikleri göğü delercesine yükselen ışık huzmesiyle karşı karşıya kalıyorlar. İlk önce itfaiye görevlileri çağrılıyorlar görevlerinin başına. İşin en acı tarafıysa kimsenin bir şey bilmediği. İtfaiye ekipleri, doktorlar, reaktör çalışanları, eğer bilselerdi belki de arkadalarına bakmadan uzaklaşacakları bu durum karşısında kahramanca ellerinden geleni yapıyorlar. Bu adamlar eriyerek ve korkunç acılar içerisinde, ışığa hasret öleceklerinden habersiz yapıyorlar bütün bu fedakarlıkları. Başta bir adamın kibri ve huysuzluğu yüzünden ve de ucu maddiyata bağlanan pek çok nedenden ötürü bütün bu adamlar, kadınlar, çocuklar ve bebekler ölümü soludular yakından. Dizinin son dakikalarında öğreneceğimiz gibi, ilk bölümde patlamayı daha iyi izlemek üzere köprüye giden insanlardan hiçbiri fazla yaşayamayacaktı. Çünkü, onlar zehri en tehlikeli olduğu anlarında soluyanlardandı.

Tankın patladığı zannedilirken, çekirdeğin patladığının anlaşılması da zar zor çıkıyor ortaya. Çalışanlar savaş çıktığını, bomba atıldığını ve Amerika’nın bunda parmağı olduğunu düşünedursun, yakın plan çekirdekle temas eden tüm reaktör çalışanları kan kusarak, kuşlarsa bir kanat çırpışıyla ölüyorlar oracıkta. Dyatlov’sa bir türlü kabul etmiyor hatasını. Verdiği her kararla sapan gibi gerilen reaktörde, kullanılan ucuz yakıtın da katkılarıyla, oluşan güç dalgalanması önemsenmeden, en nihayet bir patlatma fünyesine dönüşen kapatma düğmesine basılınca oluyor olanlar. Tam bir diktatör gibi hareket ediyor Dyatlov orada. Tıpkı mahkeme salonunda olduğu gibi. Emirleri ben vermedim, o esnada odada değil, tuvaletteydim diyor. İnsanların hayatını mahveden, doğayı da katleden fiilinin cezasıysa on yıllık hapis cezası oluyor sadece. Mahkemenin buna verdiği isimse yönetim zafiyeti. Kendini asmadan önce, olayın gerçek boyutlarını kendi sesinden kasetlere aktaran Valery Legasov’u dinliyoruz. Dyatlov’dan çok daha büyük cezalar işlemiş insanların varlığından bahsederken, Dyatlov’un cezasının idam olması gerektiğini söylüyor. Biraz da bu yüzden, sırf doğruları söylediği için KGB tarafından acımasızca cezalandırılan ve itibarsızlaştırılan Legasov’sa kendini asıyor. Masum kurbanı sayısı gün geçtikçe artıyor. Sorumlular sorumsuzluklarını kabul etmediğinden bu rakam katlanıyor da katlanıyor.

710AC4B1-2CA5-4AD2-93B4-A7E3F7AECC0432A9BCC6-36EC-4B5D-BB7B-5FEB4C39B495

Bu andan sonra, tam iki yıl bir dakika öncesine Sovyet Ukrayna’da bulunan Pripyat’a gidiyoruz. Saatler gecenin bir buçuğunu gösterirken banyodan kusarak çıkan bir kadının önce kocasına sevgiyle baktığını görüyoruz. Hemen akabinde uzaktaki bir patlamanın etkisiyle deprem olmuşçasına sarsılıyor genç kadın. Bir ışık huzmesi yükseliyor göğe. Şanssız Lyudmilla ve kadersiz eşi Vasily Ignatenko’nun gerçek hikayesi var esas başrolde. Dünyanın ne kadar anlamsız, bedenin ne kadar kırılgan, doğanın ve doğumun gerçek kutsal değer taşıdığını gösteriyorlar bize. Ben en çok onların hikayesinde takılı kaldım. Onların ve yaşamayacak olan kız çocukları fedakar Ignatenko’nun hikayesinde.

Patlama sonrasında herkes tüm iyi niyetiyle çalışıyor çalışmasına da, patlayan reaktör çekirdeğine ve ortalığa dağılan grafitlere yangın çıktı diyerek itfaiyecilerin gayretiyle sıkılan sular sayesinde, olay vahim boyutlara ulaşıyor. Reaktörde çalışan görevliler bir yandan karnaval kostümünü andıran ve bu halleriyle aşçı ya da mahkumlara benzeyen vaziyetleriyle soludukları zehir sayesinde kan kusarak, aynı zamanda kızarıp morararak acı içinde ölüyorlar. Olay yerine en yakın hastanede çalışan ve henüz daha ölü ve yaralıların hastaneye aktarılmadığı saatlerde bir kadın doktor akıl ediyor da, stokta yeterli miktarda iyodin olup olmadığını soruyor gece gündüz doğuma gelen kadınlara doğum yaptırtmaktan cinnet getirmiş erkek doktora. Asli vazifesi iyodin stoklarıyla uğraşmak olmayan doktorun cevabıysa neden olsun ki oluyor. Kısacası ne yetkililer, ne doktorlar bu kadar büyük çapta bir felaketin gerçekleşebileceğini tahmin edemedikleri gibi, önlemler hakkında da bilgisiz ve yetersiz kalıyorlar. Diğer yandan Sovyet nükleer sanayinin çabaları devlet sırrı sayıldığı için, bu olayın kötü sonuçlarının olmadığından emin olmaları gerektiğini düşünen bir takım kravatlı adamlar yuvarlak olmasa da bir masanın etrafında toplanmışlar, telaş içinde olayın vahim boyutlarını gözardı ederek, ülke çıkarları odaklı planlar yapıyorlar. Aleyhte seslerse derhal bastırılıyor. Sovyet sosyalizmine olan inancı ayakta tutma gayretindeki kravatlılar vahim bir karar veriyorlar ve ilk etapta olayı örtbas ederiz gerekçesiyle şehrin tahliyesini erteleyip, şehri tecrit ediyorlar. İnsanların kaçışını önleme emri verip, telefon bağlantısını kesiyorlar. Amaç çıkacak olan yalan haberlerin önlenmesi. Bu esnada çekirdek Hiroşima’daki radyasyonun bir saatte iki katını yaymakta. Bu ise üzerinden 20 saat geçmişken 40 bomba demek, bir sonraki gün 48 bomba demekken, tüm kıta ölene dek yanarak zehrini salacak demek oluyor. Burada kalanlar maksimum beş yıl içinde ya kanserden ya da kansızlıktan ölecek ki, bu esnada Almanya’ya doğru esen rüzgar ve olayın vahameti hakkında fikir sahibi olan Almanlar, çocuklarının dışarıda oynamasına izin vermiyorlar. Kiev, Minsk, Letonya, Litvanya, Belarus, Polonya, Romanya, Doğu Almanya da dolaylı yollardan etkileniyor. Belarus ve Rusya içinse aynı etki 100 yıl sürüyor. Bir takım adamların önemli kişi olma gayreti içindeki telaşları yüzünden masumlar katloluyor. 4000 ila 93000 arasında olduğu düşünülen ölü sayısı, SSCB’nin ‘87’deki raporuna göre tamı tamına 31 kişi olarak açıklanıyor. Fedakar 400 madenciden 100 tanesi 40 yaşını göremeden ölüyor. İnsanlar korkunç bedeller ödüyorlar.

The Terror’daki vicdanlı amiralden sonra Valery Legasov rolündeki Jared Harris başta olmak üzere, Gorbacov dışındaki tüm oyuncuların gerçek karakterlere birebir benzediğini düşündüğüm Chernobyl dizisi, bu senenin önemli televizyon dizilerinden biri oldu benim için. Millet olarak bir takım garip huylarımızın birbirine benzediğini de görmüş olduk dost ülke Rusya ile. Hantal bürokrasisi, paranoid yazlıkçılar gibi o komşu ne der kaygılı devlet yöneticileriyle yoktur bir farkları lıkır lıkır radyasyonlu çayları içen devlet büyüklerimizden. Damarlarımızdaki binlerce yillık fedakarlık dönemin yerleşik kurnazlıklarına rağmen bizde de bir kesimde halen daha süre gitmekte. Biz de atarız kendimizi ateşe. İzleyelim ve aynı firmanın kurmuş olduğu Türk ortaklı Mersin, Akkuyu Nükleer Santrali hakkında da tetikte olalım bu vesileyle. Atom aşağılayıcı değil, onur kırıcı bir şey diyordu dizinin dördüncü bölümünde. İnsanın şevkini ve umudunu kıran bir şey aynı zamanda. Bence. İyi izlemeler hepinize. Ve de Annanenko, Bezpalov, Baranov…

alex-ferns-chernobyl-1558697871

chernobyl-miners

DE3EAFA0-90B6-478A-BC38-9C63FB6F01E6

31FB2710-7AA6-48C6-9842-D354E4FC520C

“Buraya kadarmış Bacho. Birini öldürdün. Artık sen sen değilsin. Asla sen olmayacaksın. Sonra ertesi sabah uyanıyorsun ve sen hala sensin. Fark ediyorsun ki başından beri sen buymuşsun. Sadece haberin yokmuş.” Bacho

THE SHAPE OF WATER : SUYUN ŞEKLİ

8A0355CF-6B23-42B0-A4A4-19644420E856

THE SHAPE OF WATER : SUYUN ŞEKLİ

“Görmek mümkün değil senin şeklini
Dört bir yanım seninle çevrili
Varlığın doldurur gözlerimi aşkınla
Kalbim aciz kalır her yerdeki varlığınla”  Yıllar yıllar önce bir aşık tarafından fısıldanan o şiir

Filmin sonunda Richard Jenkins’in sesinden duyacağımız bu dörtlükten ilham alınarak filmin doğmuş olabileceğini düşünüyor insan. Başa dönecek olursak eğer, bir fikirle başladığını görüyoruz her şeyin. Tek bir satır, bir paragraf, bir fotoğraf ya da bir tablo, belki bir küçücük taş ya da tek bir bakış esin kaynağına dönüşme potansiyeline sahip aslında. Düşüncenin şekillenmesine ve meyve vermesine aşama aşama tanıklık etsek, nasıl oluştuğunu bilsek de, nereden çıktığını unutuyoruz çok defasında. Oysa ki insan insanı, olaylar birbirini tetikliyor ve yaratıcı zihinler yaratım sürecine girmiş oluyorlar bir vesileyle, zaman içinde. Guillermo Del Toro’nun fantastik dünyasına alışkın meraklısı içinse çok da şaşırtıcı bir durum olmasa gerek filmin yaratım süreci de, işleyişi de. Pan’ın üzerinden on bir sene geçmiş olsa bile, Del Toro adı Pan’ın Labirenti ile anılıyor halen daha. Beklentiler yüksek, adaylıklar prestijli yerlerden oluncaysa “Suyun Şekli” hissedilir bir merakla beklenmeye başlanmıştı vizyon tarihinden aylar aylar öncesinde. Pan kadar özgün olmasa da, kendi çapında, türlerden bir demet sunan ve beklentileri karşılayan bir film çıktı karşıma. Film macera, dram ve fantastik olarak geçen türler arasında müzikale yatkınlığı ile de anılabilir pekala da. Bu senenin La La Land’i olabilir bu perspektiften bakıldığında. Edgar Allen Poe’nun da müze evinin bulunduğu Baltimore’da, Soğuk Savaş’a, Kennedy suikastine, sonlarına doğru da MLK suikastine ve siyahların ayaklanmasına zemin oluşturan altmışlı yıllarda aşkın ve kaybın hikayesi anlatılıyor bir peri masalı formatında. Duvar takvimlerinden günün niyetinin okunduğu yıllar bunlar aynı zamanda. Saf’ın daha bir saf, kötünün klasik kötü olduğu zamanlar. Shirley Temple, Bill “Bojangles” Robinson ve ünlü tap dansı, Eski Ahit’te Samson’a Why dedirten Delilah’nın da yer aldığı Cecil B. DeMille klasiği var televizyonlarda. Günümüzdeyse, film, Amerikan hükümetinin finanse ettiği T-4 adı verilen gizli bir araştırma tesisinde temizlikçi olarak çalışan ve bebekken bir nehir kenarına bırakılan dilsiz Elisa’nın siyahi arkadaşı Zelda ile birlikte büyük bir sırra vakıf olmalarıyla başlıyor. Bu sır, suda ve belli bir süre boyunca da karada yaşayabilen bir Varlık; ve onu araştırmak üzere yeni bir ekip T-4’e kabul ediliyor. Güney Amerika’dan bulunup getirilmiş, nehirden çıkartılmış büyük olasılıkla. Amazon yerlileri ona Tanrı diye tapınıyorlarmış bir zamanlar. Ev tuzunun olduğu bir su kütlesinin içinde yaşayabiliyor, son derece mütevazi bu açıdan bakıldığında. Dokunduğu şeyleri iyileştirme gücüyse sonradan çıkıyor ortaya. Aynı zamanda insanlarla iletişim kurabilen, zeki ve duyarlı bir Varlık’la karşı karşıya olsalar da, bu işle haşır neşir olanlar dışında bu özel durumun farkına varanlar filmin iyi huylu karakterleri oluyor yazık ki yalnızca. Varlık, ilk ve en insani etkileşimini, kendi sessizliğinden beslenen Elisa ile yaşıyor. Yumurtalar aracı oluyorlar bu özel duruma. Zamanla imkansızmış gibi  görünen koşullarda aşkın mümkün olabilirliğine şahit oluyoruz. İlahi bir aşk mı anlatılmak istenen, kim bilir! Fakat amacına ulaşıyor mu bu aşk sorusuna gelirsek eğer, sabırla izlemek düşüyor izleyicisine derim sadece.

THE SHAPE OF WATER

169C2152-7EDF-453E-97D2-F41E1A5FDA17

Film boyunca Sovyetler Birliği korkusu, sarı ırk korkusu-kısaca komünizm korkusu, siyah karşıtlığı, üstü örtülü de olsa eşcinsellere duyulan antipati, sınıf farkı, ötekine karşı duyulan korku ve toleranssızlık anlatılıyor alttan alta. Varlık’ın cisminden bağımsız olduğunu kendisiyle arasında paralellikler olduğunu düşünen, bu yüzden de ona korkusuzca yaklaşan Elisa da kendi sıradışılığının farkında, kısmen de olsa. Varlık’ın bir sürü insanın arasında ona sempati besleme nedeni olarak ikisinin de ses çıkaramadıkları için konuşarak insanlarla iletişim kuramamaları olduğunu söylüyor. Varlık şekilci değil ve onu olduğu gibi görüyor ve de kabul ediyor. Üstelik masallarda yaşayan Kaf Dağı’nın ardındaki Kral’ın kusursuz bir cilde, ipeksi saçlara, bebeksi bir yüze sahip kızı da değil Elisa. Biraz geçgince, temizlik işçisi ve de kimsesiz. Karşı dairesinde yaşayan ressam ve eşcinsel, bir zamanlar alkolik, şimdiyse işsiz komşusu Giles, işyerindeki Zelda dışında hayattaki tek dostu. Yalnızlıklarının tesellisi oluyorlar birbirlerine.  Giles hoşlandığı kafe sahibi delikanlıya götürüyor onu, peltemsi yeşil turtalar alıyor ondan kimsenin yiyemediği. Atmalara kıyamadığından buzdolabında biriktiriyor hepsini. Elisa da bir kez olsun bir şey istiyor ondan: Varlık’ı kaçırmak için yardımını. İlk duyduğunda bunu reddeden Giles, kafe sahibi çocuğun içindeki kötülüğü gördükten sonra hayattaki tek dostu olan sessiz komşusuna yardım etmeye karar veriyor.

48E678F3-2D47-4BEE-AFD4-9956C027B86E

Her zaman yalnız mıydın? Hiç yanında biri oldu mu? Başına neler geldiğini biliyor musun? Çünkü ben bana neler olduğunu bilmiyorum. Aynaya bakıyorum ve anımsadığım tek şey bu yaşlı adamın yüzündeki şu gözler oluyor. Bazen ben de bu dünyaya hem erken hem de geç geldiğimi düşünüyorum. Belki biz birer yadigarız.” Giles

Filmin kötü adam kontenjanını layıkıyla dolduran aktör Michael Shannon, Varlık’ın kopardığı iki parmağını ameliyatla diktiriyor. Ben mağlup olmam, teslim ederim sözlerinden kendisini bir çeşit peygamber olarak gördüğünü düşündürtüyor. Kitap olarak “Pozitif Düşünmenin Gücü”nü okuyor olsa da, pratiğe dökmekte pek de başarılı değil. Zihninde gelişen kötü düşüncelere paralel olarak yama tutmayan parmakları önce morarmaya, sonra kokuşmaya başlıyorlar. Parmaklarını bulan Elisa’ya karşı duyduğu minnetten ötürü belki de-aksi ya da bir başka neden belirtilmiyor çünkü, onu düşünmeden edemiyor. Kendi itiraf ettiği üzere, pek güzel olmadığını bildiği halde ona karşı duyduğu hisler kendisini de şaşırtıyor. Aşık olunan şeyin neye benzediğinin önemsizliği vurgulanmak isteniyor burada ve tüm film boyunca. Varlık neredeyse solungaçlara sahip, Elisa da prenses değil. Öte yandan beyaz atlı prens olmasa bile kim solungaçlı ve acıkınca kedi yiyen bir prens ister, o hiç belli değil. Strickland’e dönecek olursak bakış açısı doğru, aklı iyi çalışsa bile, kalbi kötü olduğundan zarar veriyor dokunduğu şeylere. Elisa bu kötülüğün ona dokunmasına bile tahammül edemezken, filmin dışarıdan kusursuz görünen bir eve, içerisinde bir eş ve iki çocuğa, sonradan da yüz kırk üç adet özelliğe sahip en baba arabasına sahip olan karakteri de yine Strickland sadece. Onun dışında kalan karakterler ya yalnız ya mutsuz ya da iki güzelliğe aynı anda sahip olarak yaşayıp gitmişler, ta ki Varlık Elisa vasıtasıyla hepsinin hayatını değiştirene dek. Her birinin tek tek ev yaşantılarını görme fırsatını bulduğumuz karakterlerden sırasıyla Elisa yalnız, Giles yalnız, Bo”Dimitri” de öyle. Zelda’nın korkak ve duyarsız bir kocası var. O da teoride olmasa da pratikte yalnız neticede. Kocası onu görmüyor ve umursamıyor çünkü. Benimse en hoşuma giden şeydi belki de, her karakterin nerede yaşadığını, evde neler yaparak vakit geçirdiklerini görmek. Film için seçilen renk paleti, ev içi pek çok detay ve özellikle de sinematografisinin Jean Pierre Jeunet’nin Amelie’sini en çok anımsattığı anlar bunlardı. Yönetmen Del Toro’ysa, Jeunet’ye hayranlığını dile getirmekten hiç çekinmemiş meslek hayatı boyunca.

BBDB6060-9C52-405B-A2E3-C130635B8F2A

Belden aşağısı düz görünse de, bir erkeğe asla güvenme.” Zelda

Aşkın fiziksel boyutunun nasıl olduğunu anlatan cümle Zelda’dan geliyor. Varlık bir bedene sahip hepsinden öte. Elisa da öyle. Ortada bir aşk var ve bu aşkın bir de fiziksel boyutu var. Filme estetik boyut katan sahne iki farklı bedenin suyun içinde tek vücut oldukları sahneler oluyor. Suyla çepeçevre sarıldıklarında sonsuzluk geliyor akıllara, ilahi bir dokunuş var bu işin içinde, bir de Strickland’in de dediği üzere Tanrı insan gibi görünüyor belki de. Sufi metafiziğine, Vahdet-i Vücud görüşüne yer veren ve anlamlar yükleyerek romantize eden bir bakış açısı var filmde, en çok ziyanıysa duyarlı zihinlere.

AAC662B9-FF1D-4EBC-BEFD-8651C4975C62

“Hayatın boyunca denemediysen anlamazsın, anlayamazsın.” Zelda

Absürd ve imkansız bir takım girişimler silsilesinin içinde buluyorlar karakterler kendilerini. Nihai amaçları Elisa’ya yardım etmek gibi görünse de, sisteme, düzene, hükümete, kötüye-adı her neyse, bir kez olsun başkaldırmanın gururu var üzerlerinde. Hiç önemsenmemiş hayatlarında bir fark yaratarak imkansızı başarıyorlar böylelikle. Güvenliğin üst boyutlarda olduğu askeri bir tesisten E.T.’dekine benzer bir kaçırma hikayesinin kahramanları olarak çıkmayı başarıyorlar ele ele vererek. Burada bilim insanı rolündeki, aslında Rus ve KGB ajanı olan Bo”Dimitri” bir bilim insanında bulunması gereken etik anlayışını sorgularken, bir vatansever olarak geldiği Amerika’da, bilime katacakları ve onun için neler yapabileceğini sorguluyor bir yandan da. Vicdanına yenik düşen Bo, Varlık’ı öldürmek şöyle dursun, kaçırılmasına yardım ediyor. Ruslar bizim olmazsa toprağın olsun mantığıyla Varlık’ı öldürmesini istiyorlar ondan. Strickland’in amacı ise Varlık’ın üzerinde deneyler yapmak. Bunu yaparken  her tür işkenceyi uyguladığından, Bo Dimitri, bu güzel ve grift şeyi yok etmeye karşı çıkıyor ve Elisa’nın tarafına geçiyor. Sonunda en ağır bedeli ödeyecek olan yine kendisi olsa da.

Sonuç olarak tüm bu anlatılanlar filmi Oscar’a taşıyacak mıdır, taşıyacaktır şüphesiz. Film izlenesidir şüphesiz, üzerine geçmiş zaman olur ki de denesidir. E.T.’yi, Amelie’yi anmadan geçilmemelidir bu arada, bir de Babalu Aye diye diye her ağacın, her akvaryumun önünden geçerken acaba mı diye bir süre, ara ara keyiflenmeli ya da belki de bir dünya yaratmalıyızdır kendimize içinde huzuru bulabileceğimiz ve de acılardan kaçabileceğimiz. En az bir defaya mahsus olmak üzere de La Javanaise eşliğinde gerçekleştirmeliyiz bu düşümüzü…

082474C6-881D-42D0-A4C9-8F3AB3148C85

 

 

 

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR

images-28

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR :

“Birimizin gelişmesi, hepimiz için gelişmedir.” Dorothy

“İnsan hakları her zaman insani değildir.” Levi Jackson

“Ne zaman öne geçmeye çalışsak, bitiş çizgisini öteliyorsunuz.” Mary Jackson

“İki kişinin yarıştığı bir yarışta nasıl ikinci olduk?” Al Harrington

Gerçek olayların, bir kısmı kurgu olan karakterlerin olay örgüsüne dahil edilmesiyle hareketlendiği(şimdi reklamlar: küçük bir detayla hareketlendirilen objeler, kostümler, mekanlar ve de sıradan hayatlar; doğrudur dünyanın hiçbir şey üzerine bir ton gevezelik edebilen ve bunu da niye yaptığını bilmeyen çok gereksiz sayfasına geldiniz tek tıkla, hemen çıkın o frekanstan yoksa beyin ölümü çok daha erken gerçekleşebilir umduğunuzdan, çözümse…ne çözümü…ne çözüm ne de sözüm…tıpkı doğumun(şaşkın) ve ölümün gibi(bitik ve yenik, yenilmeyen çıkmadı şimdiye kadar hiç)…), altmışlı yılların başında tam da Rusya ile Amerika arasındaki uzay yarışı tam gaz devam ederken, hem ırkçılık hem de önyargıyla baş etmeye çalışan NASA çalışanı üç siyahi kadın karakterin iş hayatında olduğu kadar özel hayatlarında verdikleri mücadeleyi de iki saat gibi kısa bir süreye sıkıştırmayı başarıp, ucunu kaçırmadan, hiç açık kapı bırakmadan ama düz bir anlatımla, bol bol da seyirciye oynayarak ve bunda bile başarılı olmayı başararak tatlı tatlı anlatabilmiş bir hikayeye sahip “Hidden Figures”. Filmin yönetmeni olan Theodore Melfi’yi tanımıyorum, o da muhtemelen beni tanımaz ama fotoğraflarına bakıldığında kendisinin ve filmde de rol verdiği-tersi ise aldığıdır kendi yöntemleriyle-eşinin de beyaz olduklarını görüyoruz. O da ilginç. Filmin başında çok beyaz olan Ruth karakterini canlandıran Kimberly Quinn, filmin ilerleyen dakikalarında Katherine karakterinin sıkışıklığından etkilenerek en çok, azar azar kararıyor oturduğu yerde; belirtmekte fayda var burada gereksiz bir başka bilgiyi de. Bazen muziplikten kendini alamazsın ya. Almaya çalışarak yazmaya çalışacağım bundan böyle. Yoksa ipin ucu kaçmak üzere.

images-31

666109-970x600-1

Dehası öğretmeni tarafından fark edilir edilmez altıncı sınıftan sekizinci sınıfa tam bursla geçirilen küçük, gözlüklü, siyah kız çocuğu büyüdüğünde, kendisi gibi çeşit çeşit zekalara sahip iki samimi arkadaşı ile birlikte siyahların çalıştığı departmanda, sadece siyahlara tanınan alanlarda -ilk başta ve en mühimi WC-çalışıyorlar deyim yerindeyse dirsek dirseğe, edepleriyle. Bağlı bulundukları kurum NASA, yıllardan da 1961. Onlar gibi siyah ve beyaz bir sürü “kadın” personel var uzay programında çalışan. Sovyetler Birliği’nin uzaya fırlattığı ve böylelikle aleni bir gözdağı vermesiyle başlayan ve Sputnik 1, Sputnik 2 şeklinde bir başına ya da öldükten sonra dönüşü zaten hesapta olmayan kaniş cinsi Laika/Layka isminde sonradan Moskova yakınlarında anıtı dikilen bir köpekle başlayan uzay yarışına, NASA, biz daha iyisini içine insan koyar, sonra da sağ salim geri getiririz iddiasıyla dahil olunca çalışanlar açısından zorlu bir süreç başlamış oluyor. Kevin Costner’ın başarıyla canlandırdığı kurgu bir karakter olan Al Harrington her başarısızlıkta çalışanlarını fazla mesai ya da maaş kesintisiyle korkutuyor. Siyahlarsa zaten daha çok çalışıyorlar, daha az maaşa mahkumlar, bir beyaz gördüklerinde ekstra saygılı olmak zorundalar, beyazların el sürmediği ayrı bir kahve makineleri, beyazların girmediği ayrı bir yemekhaneleri ve ortak işeyemedikleri bir de tuvaletleri var. Biz NASA’da aynı renk işeriz diyerek bu ayrımı balyozla kıran Al Harrington’dan sonra ancak gerçeği idrak ediyor çalışanlar. Beklentilerini düşük tutmak nedir’in cevabı, bu insanların yazgısı imiş o dönemlerde.

190117
Octavia Spencer, Dorothy Vaughan rolünde

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren Dorothy Vaughan rolüyle Octavia Spencer, yaş olarak üçlünün en kıdemlisi. Müdürlük için ne kadar başvursa da, üstlerinden ret cevabı alıyor her defasında. İsyanı, on yıldır çalıştığı kurumda işe hiç geç kalmadan, hiç hasta olmadan, hiç şikayet etmeden, kendisine verilen her işi zamanında ve doğru yapıp müdür sorumluluğu alsa da, müdürlüğe terfi edemeyişinden ve düşük maaşa talim etmek zorunda kalmasından. İki erkek çocuğunu yükselen siyah karşıtı eylemlere karşı korumaya çabalarken, diğer yandan da onları bilinçlendirmeye ve haklarını nasıl savunacaklarını öğretmeye çalışıyor. Kütüphanelerde bile siyahlar ve beyazlar için ayrılmış yerler var tıpkı otobüslerde ve mahkemelerde olduğu gibi ve elbette ki hep arka sıralar, arka koltuklar ve kütüphanelerdeki sınırlı sayıdaki kitaplar. Sokaklarda eylemler artarken, alınan tedbirler ve şiddetin dozu da artıyor. Kennedy ve Martin Luther King var alanlarda, duvarlarda ve de zihinlerde.

372156

images-29
Janelle, Mary Jackson rolünde

Moonlight’la birlikte bu sene bir diğer performansıyla izleyici karşısına çıkan Janelle Monae, Mary Jackson rolüyle NASA’nın ve Amerika’nın ilk kadın hava mühendisi olmak için Virginia’da sadece beyazların eğitim aldığı bir okuldan ders alabilmek adına mahkemeye başvurmak zorunda kalıyor. Zira NASA, kadınları mühendislik programına almıyor ve Virginia Eyaleti’ndeki hiçbir siyahi kadın beyazların lisesinde okuma şansına erişememiş şimdiye dek. Kocası, bana ve herkese rağmen diyerek mücadelesinde karısını destekliyor, başlardaki kendi tutumunu eleştirerek. Üstelik o da biri kız, diğeri erkek iki çocuk büyütmeye çalışıyor.

images-33
Taraji P. Henson, Katherine rolünde

Katherine Coleman Goble Johnson, ilki kızlık, ikincisi ilk, üçüncüsü ise ikinci kocasına ait soyisimlerine sahip, tüm bunlar bir yana beyin tümöründen ölen eşinden sonra üç kız çocuğu ve annesiyle birlikte yaşayan, matematik dehası bir kadın. İkinci eşi Albay Johnson’la tanıştıklarında NASA’da çalışmakta ve kendi payına düşen eziyeti çekiyor o da her şekilde. Bir NASA pardon bir oda dolusu önyargılı beyaz adamla ve onlardan daha da erkek, beyaz ve pek de dost canlısı olmayan Rose’la çalışıyor ilk başta. Günde birkaç kez siyahların gidebildiği tuvalette ihtiyacını giderebilmek için, ince topuklu ayakkabıları ve daracık eteğiyle yarım millik mesafeyi koşarak katediyor her dafasında kan ter içinde. Beyazlar onun dokunduğu kahve makinesinden içmemek için şahsına özel ve nispeten küçük bir kahve makinesi koyuyorlar kendilerininkinin yanına. Bilgiler kendisinden saklanıyor, bir Rus ajanı olabileceği şüphesiyle sorguya çekiliyor ve hep aynı sağduyusuz, önyargılı bakışlar karşılıyor onu birazcık ön plana çıkmaya çalıştığında. Çünkü Katherine, değiştiremeyeceği siyah bir tene sahip ve de en önemlisi bir oda dolusu adamdan daha zeki.  Bir rakip olarak görülüyor her fırsatta. Dehası olmasa o odada bir dakika fazla kalması mümkün görünmüyor.

“Senin işin ne biliyor musun Paul? Bu dahiler arasındaki dahiyi bulmak. Hepimizi yukarı çıkarmak. Zirveye ya hep birlikte çıkarız ya da hiçbirimiz çıkamayız.” Al Harrington’dan cinsiyetçi ve ırkçı ama sonradan kahveci güzeli olan Paul Stafford’a cevap

images-37

images-24

Tüm bunlar yaşanırken hesap makineleri ve personel alımı yerine, IBM iş hayatında iyiden iyiye rol çalmaya başlıyor. Bu arada 1.57 cm. boy uzunluğuna sahip Rus kozmonot Yuri Gagarin 1961 yılında Vostok uzay arcıyla uzaya çıkarak, dünya yörüngesinde turunu tamamlıyor. Bundan tam 23 gün sonra da New Hampshire doğumlu deniz kuvvetleri mensubu Alan Shepard’da ikinci insan fakat ilk Amerikalı oluyor yıldızlara değen. Tarihler 20 Şubat 1962’yi gösterdiğinde de John Glenn en nihayet dünya yörüngesindeki ilk Amerikalı olarak uzay ve NASA tarihine geçiyor.

Sonuç olarak NASA’sı tasası derken Amerikan tarihine, Amerikan sivil havacılık tarihine ve Amerika’nın her türden insanlarının haklarının mücadelesinin tarihine hem de tarihler eşliğinde iyice hakim olmaktan mest olmam gerekirken, hüzünleniyorum sadece oturduğum yerde. Alem uzaya gitmiş fi tarihte, aradan geçmiş altmış yetmiş sene, biz daha Sabahattin Ali’nin hayatını bile filme çekememişken, Tübitak onaylı ”nolur bir salavat da sen çek” projesiyle yetinmek zorunda kalmaktan ne duymak ne hissetmek gerektiğini bilemiyor insan. Yüz, yüz elli yıl kadar geriye gittik son on, on beş yıl sayesinde. Sadece üç “Amerikalı” oldukları için, üç siyah kadının adının da tüm dünyada duyulmasını sağlayan Amerikan sinema endüstrisinin gücünün karşısında kendimi pire gibi hissediyorum bir kez daha sadece.

Filmin güçlü bir başka özelliğine gelince, seçilmiş bu üç kadının sonu zaferle biten bireysel mücadeleleri hep başrolde. Mary Jackson gitmeden önce çok iyi hazırlandığı mahkemede, yargıcı tatlı tatlı ikna ederek, akşam derslerine katılmaya hak kazandığında bahçede topuklarının üzerinde sevinçten ve gururdan zıp zıp zıplarken ve içi içine sığmazken aynı duygu size de geçiyor. Önyargılara teslim olmadan ve de pes etmeden ulaştılar hem kendileri hem de dünya için çok önemli hedeflerine. Geçen sene Oscarlar ne kadar da beyaz derken bu sene oyunculuk dallarında ve ana dallarda birçok adaylık alan filmlerdeki hikayelerde seslerini duyurup, ödüllere kavuşabildiler nihayet. Bu arada dünya ya da Amerika daha iyi, daha güzel bir yer olabildi mi? Herkes bildiğini okumakta nihayetinde. Trump, Pentagon’a elli dört milyar dolarlık savunma bütçesi artışı verdi bile. Öte yandan Ashgar Farhadi ikinci defa bir İranlı olarak kendi tercihi olup, gelmemeyi seçmiş olsa bile Oscar’ını aldı bir kez daha ”Satıcı” filmiyle. Şans, kader ya da adı her neyse doğru zarlar önemlidir her seferinde. Özellikle de ucunda adını tarihe yazdıracak önemli bir olay var ise.

Oyunculuklara gelince beyaz kısımlarda görülen rol çalmalar bir adım öne çıktı benim gözümde. Kevin Costner-bu adama altmışlı yıllar hep yaramıştır, bir de Kızılderili halkı-başta olmak üzere, Kirsten Dunst ve Jim Parsons var diğer yan rollerde.

downloadfile-2

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: